FİHRİST
1, 2: Nur mesleğinde, şân ve şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan şiddetle kaçınmak gerektiği ve Risale-i Nur'a hâlisâne hizmet edebilmek için toprak gibi mahviyet ve terk-i enâniyet ve tevazu-u mutlak şart olduğu…
3, 4: İnsanın en zayıf damarının, insanlar nazarında şân ve şeref kazanmak ve rütbe sahibi olma hisleri olup ehl-i dalâletin ehl-i îmanı o damardan yakalamaya çalıştıkları…
5, 6, 7: Nefs-i emmârenin her fenalığı isteyebileceği, ona güvenmemek ve itimad etmemek gerektiği…
8: Ecdadın ve selef-i salihînin nuranî caddelerini terk edip bid’akârane işlerde bulunmanın mânevî zararları…
9: Nefsin kendini serbest ve müstakil tevehhüm ederek, bir nevi rubûbiyet dava ettiği…
10: İnsanın gaye-i hayali (ideali) olmazsa bütün düşünce ve fikrinin kendi benliği olacağı…
11: Cumhur-u ulemânın kabul etmediği bir fikrî umumîleştirmeye çalışmanın merdut bir hareket olduğu…
12: İhsan-ı ilâhîden fazla ihsan, ihsan değildir…
13: Cemaat fertleri arasında sıhhatli ve istikametli bir birlik bulunmazsa şayet fertlerin ziyadeleşmesiyle cemaatın kuvveti küçüleceği, kıymetinin düşeceği…
14: Bu zamanda en büyük bir ihsan ve vazifenin iman kurtarmak ve baş- 366 kalarının imanına kuvvet verecek surette çalışmak olduğu; bu hizmeti başarmak için de ehl-i hakîkate tevazu, mahviyet ve terk-i enâniyet gerektiği. Risale-i Nur’a ihlâs ve mahviyetle, sebatkârane talebe olmanın kazandıracağı mânevî faydalar…
15, 16, 17: Hakikî nefs-i emmâre, mecâzî nefs-i emmâre ve bu iki nefsin desise ve yaralarından kurtulmanın çaresi…
18: Bu zamanda Hakk’a hizmetin ancak bütün bütün terk-i enâniyetle olabileceği. Garaz, inat ve meslek taassubundan dolayı bütün bütün haksız olarak yapılan tenkitler hariç, şahsa yapılan sâir tenkitlere mukabelede bulunulmaması gerektiği. Risale-i Nur’daki dâvâlar, cerhedilemeyeceği.
19: Hizmet zamanlarında nefsin unutulması, dalâlet; mükâfat zamanlarında nefsin unutulması ise kemâl olduğu…
20: Şahsımıza yapılan tenkit ve tahriklere karşı takınılacak tavrımız nasıl olmalı?..
21: Gurur, maddî-mânevî kemâlâttan mahrum bırakır…
22: İnsanın fıtratına yaradılıştan konulan benlik duygusunun hakikî mahiyeti…
23: Vücûd, enâniyeti terketmek suretiyle kazanılır.…
24: Şöhret ayn-i riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır.
25: Hakikî terakkinin zevk ve keşifler peşinde koşmakla değil, mahviyet ve terk-i enâniyetle elde edilebileceği; Nur talebelerinin bu mesleği takip ettikleri…
26: Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur…
27: Takvâ ve amel-i salih ile Cenâb-ı Hakk’ı razı ettikten sonra halkın razı olmamasının hiç mühim olmadığı…
28: Risale-i Nur hizmetine kuvvet vermeyip ona zıt bir çığır açmaya çalışmanın zındıklar hesabına ve lehine çok kötü bir hareket olacağı…
29: Büyüklüğün gereği, tevâzu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir…
30: Risale-i Nur’un Kur’ân’ın hakikî bir tefsiri olduğu; müellifin şahsî kusurları ondaki ilmî hakiketlere zarar veremeyeceği…
31: Risale-i Nur müellifinin, Cenâb-ı Hakk'ın Rahîm ve Hakîm isimlerine mazhar olduğu…
32: Başkaların fütûru ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevk ve gayretinin ziyadeleşmesine sebeptir…
33: Risale-i Nur’un eczaları, iman ve Kur’ân hakikatlerini güneş gibi Fihrist 367 isbat ettiği, bu asrı ve istikbali kendisiyle meşgul edecek bir hakîkat-i Kur’âniye olduğu…
34: Risale-i Nur müellifinin Birinci Dünya Harbi’nin başlangıç yıllarında gördüğü mânidar bir rüya...
35, 36: Risale-i Nur’daki hakikatlerin kuvvet ve kemâlinin Kur’ân’dan geldiği; müellifin şahsıyla bağlı olmadığı; binaenaleyh müellifini çürütmekle Risale-i Nurlar’ın çürütülemeyeceği…
37: İhtiyârımız ve haberimiz olmadan birisi, bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor…
38: Risale-i Nurlar’ın en büyük âlimden, en avâm bir adama kadar umumun istifadesine medar olduğu; Risale-i Nur müellifinin bütün hayatının Kur’ân’a hizmet eden Nur Risaleleri’ni netice verecek bir tarzda cereyan ettiği ve bütün ilmî hayatının Nurlar’ın bir mukaddimesi hükmüne geçtiği; Nur Risaleleri’nin bu zamanın mânevî yaralarına tam bir deva olduğu…
39: En bahtiyar kişi olmak için enfes bir reçete...
40, 41: İnsanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerin masdarı ve sahibi olmadığı, onlara güvenemeyeceği…
42: Risale-i Nur’un hakikî şâkirtleri, hizmet-i imaniyeyi her şeyin fevkinde görür…
43: Habeş Padişahı Necâşî’nin mânidar sözü… 44: Nur mesleğinin esası şeyhlik olmayıp uhuvvet olduğu…
45: Dindarlar arasında görülen ihtilâf ve ayrılıkların sebebi ve bu hâlden kurtuluş çaresi. Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki verilir…
46: İhlâsı kazandıran, kaçmasına mâni olan ve vazifenin de zîr u zeber olmamasını sağlayan "dokuz emir"…
47: Risale-i Nur talebeleri mabeyninde tesânüdün ehemmiyeti…
48: Ehl-i dalâletin, Risale-i Nur’un erkânlarını ve talebelerini birbirlerinden soğutma plânları ve bu plânı akim bırakmak için takınılacak tavır…
49, 50: Tesânüdü muhafaza... En esaslı kuvvetimiz ve nokta-yı istinadımız tesânüttür…
51: Musibete düşen Nur talebelerinin birbirlerinin sıkıntı ve meyusiyetlerini izale için takip edecekleri hareket tarzı…
52-53: Eski zamanda çok sayıda muridleri olan bir şeyhin, müridlerinin sadakatini imtihan etmesi. Hakikî uhuvvet ve sadakatli gerçek dostlu- 368 ğun, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, bilâkis daha fazla ona sahip çıkıp ıslahına çalışmak olduğunu izah eden bir hikâye. Bu hikâyenin mesleğimiz açısından izahı…
54: Rekabet, tarafgirlik ve mübârezeye sevk eden hâllerden tecerrüd…
55: Teâvün sırrı…
56: Sıkı bir tesânütle el ele omuz omuza vermek....
57: Risale-i Nur’un müellif-i muhtereminin şahsına gösterilen teveccühü kabul etmemesinin; kendisine velâyet, himmet ve kemâlât sahibi biri olarak bakılıp ziyaretine gelinmesini şiddetle reddetmesinin sebebini izah eden mühim bir mektup…
58: Risale-i Nur müellifinin sadece Kur’ân’ı üstad aldığı ve Risale-i Nur eserlerinin sâir ulemâ ve hukemâ tarzında gitmeyip Kur’ân’ın ders ve irşadıyla akıl ile kalbi birleştirerek hakikate Kur’ânî bir yol bulduğu…
59: Sâir ulemâ ve hukemânın Zât-ı Vacibü’l-Vücûd’un vücûdunu ve vahdetini isbat etmek için takip ettikleri yol ile Risale-i Nur’un takip ettiği Kur’ânî yolun mukayesesi. Risale-i Nur mesleği, kâinatı ademe mahkûm etmeden ve nisyan hapsine sokmadan insana huzur-u daimî kazandırdığı...
60: Muhyiddin Arabî’nin Fahreddin Râzî’ye yazdığı mektup hakkında…
61: Risale-i Nurlar’ın, sâir müfessir ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunan bir kuvvet ve tesire sahip olmasının sebebini izah eden bir mektup…
62: Nurlar’ın vahdâniyet-i ilâhiyeye dair pek yüksek ve pek çok kıymettar ve gayet lüzumlu tahşidatının güya lüzumsuz olduğunu göstermek isteyenlere verilen mühim bir cevap…
63: Sahabelerin velâyeti ve kurbiyeti ile sâir evliyanın velâyet ve kurbiyetinin mukayesesi…
64: Hakikî mârifetullah ve kemâlât-ı insaniyenin nasıl olacağını izah eden mühim bir sual ve cevap…
65: Aradığımız hakikî tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir…
66: Risale-i Nur’un medrese ilimlerine kazandırdığı kıymet ve değer…
67: Sâir ehl-i velâyetin, sahabelere, Allah’a kurbiyet noktasında yetişememesinin sebebi…
68: Kâinatta her şeyin hakikati Cenâb-ı Hakk’ın birer isminin nuruna dayanıp o ismin hakikatine istinad ettiği… Fihrist 369
69: Tâlim-i esmâ…
70: Nev-i beşer âhirzamanda ulûm ve fünûna dökülecek…
71: Nur müellifini ziyarete gelenler hakkında yazılmış; dost, kardeş ve talebenin hususiyetlerini anlatan mühim bir mektup…
72, 73: Bazı şefkat ve zecir tokatları…
74: Meşrep ve fikir ihtilâfından istifade ile Nur talebeleri arasına bir soğukluk verme plânı ve bu plânı akîm bırakmak için takınılacak tavır…
75: Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’de ihlâsın ne kadar çok ehemmiyetli olduğu…
76: Cenâb-ı Hakk’ın rızası ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etbâ ve fazla muvaffakiyet ile değil…
77: Bu zamanda, zındıkaya karşı, değil yalnız dindarlarla, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhânîleri ile dahi ittifak edebileceği… Enâniyetten tecerrüd…
78, 79, 80: Haricî düşmanın hücumunda dahilî münakaşâtı terk etmek. Zillet içinde esaret altına girmemek. Adâvet ve inat…
81: Mânevî makam sahibi olmak, velâyet mertebelerinde terakki etmek, keşif ve keramet sahibi olmak gibi his ve arzuların, Nur hizmetinde ihlâsı kıracak birer zayıf damar olduğu…
82: Tarafgirlik damarı. Nur hizmetindeki mânevî şeref ile iktifa edip başka dünyevî şereflere veya maddî-mânevî menfaatlere göz dikmemek…
83: Nur mesleğinin esası uhuvvettir. Mesleğimiz “Halîliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir. Mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var.
84: Müminlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren üç mânevî hastalık: tarafgirlik, inat ve haset…
85: Müminler arasında binlerce vahdet alâkası, ittifak râbıtası ve uhuvvet münasebetleri var…
86, 87: Mesleğini ve fikrini hak bilebilirsin, fakat hakkı sadece kendi fikir ve mesleğine inhisar ettiremezsin. Adâvete adâvet etmek gerektiği…
88: Hadiste rahmet olduğu belirtilen müsbet ihtilâfın mânâsı. Garazkârâne tarafgirlik. Hak nâmına, hakikat hesabına olan tesâdüm-ü efkâr….
89: İnsanda bulunan binlerce hissiyatın tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını, fakat bu hislerin yüzlerini müsbet bir mecraya çevirerek faydalı hâle getirmenin mümkün olduğunu, müşahhas misallerle izah eden mühim bir parça… 370
90: Risale-i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerine siper edilmez. Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki kesin netice...
91: Tarik-i hakta çalışan ve mücahede edenlerin, sadece kendi tebliğ vazifelerini düşünüp, Cenâb-ı Hakk’a ait hidayet ve irşad vazifesine karışmamaları gerektiğini misallerle izah eden mühim bir parça. Ubûdiyet, emr-i ilâhîye ve rıza-yı ilâhîye bakar...
92: İnsanı riyâya ve hodfurûşluğa (kendini beğendirmeye çalışmaya) sevkeden sebeplerden bazıları...
93: Nur talebelerinin, masum oldukları hâlde, hapislerde çeşitli zahmet ve sıkıntılara maruz kalmalarındaki hikmeti izah eden bir mektup…
94: Bu zamanın, cemaat ve şahs-ı mânevî zamanı olduğu...
95: Kıyamete kadar devam edecek bu iman ve Kur’ân hizmeti…
96: Hizmet-i Kur’âniye’de bulunan kardeşleri tenkit etmemek ve gıpta damarını tahrik etmemek…
97: Umûr-u diniye ve uhreviyede rekabet, gıpta, haset ve kıskançlık olmamalı…
98: Hakka hizmette kıskançlık olmaz…
99: Teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve halk nazarında şöhret kazanmak hislerinden sıyrılmak…
100: Ücret ve mükâfat vaktinde rekabet ve kıskançlık mikroplarının harekete geçtiği…
101: İnsan, daima Cenâb-ı Hakk’a şükretmeye medyundur…
102: İnsanların en zayıf damarının şöhret hırsı ve makam-mevki elde etmek olduğu; ehl-i dalâletin, ehl-i imanı bu damardan yakalamaya çalıştığı…
103, 104, 105: Teveccüh-ü rahmet yeter…
106, 107, 108, 109: Zaman cemaat zamanıdır; şahsiyet ve enâniyet zamanı değil...
110: Risale-i Nur'un ve has talebelerinin şahs-ı mânevîsinin Ferîd makamına mazhar olduğu…
111, 112: Bu kısacık fânî ömrü, bâkî bir ömre tebdil çaresi…
113: Kendini bilip haddini tecavüz etmemek… Medar-ı necat ve halâs yalnız ihlâstır. Ücretsiz ve karşılıksız hâlis muhabbete, tam mânâsıyla validelerin şefkatleri mazhardır…
114: Risale-i Nurlar’ı şahsına bir makam ve şan u şeref kazandırmaya âlet etmemek… Fihrist 371
115: Arzu ve temenni başka, irade ve fiil başka; her arzu edilen şeyin fiiliyata konulamadığı…
116: Bir topluluğun muvaffakiyetleri, sadece bir şahsa mal edilemez…
117: Allah’ın vazifesine karışmamak…
118: Bu asrın en büyük hastalığının, hayat-ı dünyeviyeyi bilerek hayat-ı uhreviyeye tercih etmek olduğunu ve dünya hayatının Birinci sıraya geçtiğini beyan eden bir tetimme…
119: Takvâ ve amel-i salih esaslarını izah eden ve bu zamanda amel-i salihten ziyade, günahlardan kaçınmaktan ibaret olan takvânın esas alınması gerektiğini belirten çok ehemmiyetli bir mektup...
120: Nur talebelerinin, fiilî siyasetten ve haklarını kuvvet-i maddiye ile müdafaadan içtinap etmelerinin sebebini izah eden çok mühim bir mektup…
121: İmanı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek, Nur’un mesleği ve esası olan ihlâsa zıt olduğu…
122: Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var…
123: Ehl-i dalâletin çevirdikleri münafıkane dehşetli bir plân…
124: Risale-i Nur müellifinin kendine yapılan bunca zulüm ve işkencelere rağmen hakkını maddî kuvvetle müdafaa etmek cihetine gitmemesinin sebebi…
125: Risale-i Nur müellifinin fiilen siyasete girmeme sebebi…
126: Risale-i Nurlar’da bazı ikramât ve ihsanât nev’inden olan şeylerin yazılma sebebi…
127: Risale-i Nur’a elini atan, yapışanın inşallah kurtulacağı…
128: Risale-i Nur, Kur’ân’ın hakikî bir tefsiridir...
129: Risaletü’n-Nur sâir kitaplar gibi ilimler ve fenlerden ve başka kitaplardan alınmamış. Risale-i Nur’un Kur’ân’dan başka me’hazi yok…
130: Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatleri tâlim eden Risale-i Nur…
131: Risale-i Nur’un yaptığı büyük mânevî tamirat…
132: Nur müellifininin Risale-i Nur’u senâdan maksadı…
133, 134: Risale-i Nur’un, hem Kur’ân’ın işaretine hem de Hazreti İmam Ali ve Gavs-ı Âzam gibi büyük zâtların takdirine mazhar olmasının sebebi. Âyetü’l-Kübrâ Risalesi’nin, Hazreti Ali Efendimiz’in ziyade ehemmiyetine mazhar olmasının sebebi.... 372
135: Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’dan mülhemdir. Risale-i Nur müellifi eski medrese talebeleri gibi uzun zaman tahsil külfeti ve ders meşakkati çekmeden âlim olmuştur…
136: Bu zaman, imanları kurtarmak ve kuvvetlendirmek zamanıdır.
137, 138, 139: Risale-i Nur’un ve şâkirtlerinin mesleği şu esaslar üzerine gidiyor: Tefekkür, şefkat, acz, tevekkül, zaaf, fakr, ihtiyaç…
140: Risale-i Nur’u okuyanların İslâm’ın hakikatlerine ve ruhuna en kısa yoldan nüfuz edelebileceği…
141: Bu memleketi anarşilikten, tamamen kötüleşme ve gerilemeden kurtarmanın çaresi Risale-i Nur’un esaslarıdır…
142: Önce kendi nefsini iknaa çalışmak… Risale-i Nur’un sâir ulemânın eserlerinden farkı…
143: Öyle muallimler lâzım ki…
144: Vazifemiz hizmettir…
145: Risale-i Nur’un avâm-ı müminîne büyük bir nokta-yı istinad olduğu…
146: Risale-i Nur müellifinin hizmet-i nuriyenin haricinde hiçbir kimse ile temas etmemesinin ve şahsına hüsn-ü zan beslenmesini kabul etmemesinin hikmetini izah eden mühim bir mektup…
147: Risale-i Nur’un, sâir eserler gibi müellifinin kabiliyetine bakıp kuvveti ondan almadığını; kuvvet ve tesirin Risale-i Nurlar’ın kuvvetli hakikatlere ve parlak hüccetlere sahip oluşundan ileri geldiğini; bu yüzden müellifin, şahsını değil eserleri nazara verdiğini beyan eden ehemmiyetli bir mektup…
148: Hizmet insanını, imanın ve Nur’un hizmetinden alıkoyacak ve ihlâsı kıracak hastalık, derd-i maîşet ve tama, şan ve şeref arzusu, mânevî makam sahibi olma isteği gibi zayıf damarları beyan eden mühim bir parça…
149: Nur müellifinin, şahsına yapılan ihanet ve zulümlere rıza göstermesi; asla istirahati için çalışmamasının hikmetini izah eden bir mektup…
150: Risale-i Nur’un nüshaları, müellifinin şahsından daha ziyade hizmete vesile olacağı…
151: Sıkıntıları hafifletici beş mühim nokta…
152: Menfaatini insanların zararında arayan bir kesim…
153: Hiçbir müfsid, ben müfsidim demez…
154: Hakkın hatırı âlidir… Fihrist 373
155: İyilik zannıyla fenalık…
156: Nur talebelerinin, hizmetlerinde çok ihtiyatlı, dikkatli ve temkinli olmaları gerekli olduğu…
157: İkiliğe meydan vermemek…
158: Evvel-âhir tavsiyemiz: Tesânüdünüzü muhafaza…
159: Hadsiz bir metanet ve îtidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımalı… Dünyayı âhirete severek, bile bile tercih etmek, bu zamanın en büyük hastalık ve musibeti olduğu…
160: Risale-i Nur’a, iman ve âhiret için, hayır için, ibadet ve sevap için bağlanmışız…
161: Risale-i Nur mesleğinin esasları: İhlâs-ı tam, terk-i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâkî lezzetleri hissedip aramak…
162: Risale-i Nur’un, Kur’ân’a bağlı olduğu, müellifindeki ve talebelerindeki ehemmiyetsiz kusurların onu çürütemeyeceği…
163: Risale-i Nurlar ve Nur talebeleri hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’yi inşallah kıyamete kadar devam ettirecek…
164: İstiğna düsturunu hayatı boyunca hiç bozmayan Nur müellifi…
165: Sarsılmamak, sıkıntıdan usanıp Nur hizmetinden geri çekilmemek hakkında bir mektup…
166: Risale-i Nur’un büyük mecmualarındaki kuvvet ve tesir…
167: Nur talebelerinin muhtelif zamanlarda meşakkatli de olsa toplanmalarının ve bir araya gelmelerinin ehemmiyeti ve hikmeti…
168: Ehl-i dalâletin, Nur talebelerini ürkütmek ve zayıf bir damar bulup nazarlarını başka tarafa çevirmek plânı, bu plânı akim bırakmak için takınılacak tavır…
169, 170: Nur müellifinden sonra da binlerce Nur nüshalarının hizmete vesile olacağı; en hâlis muvaffakiyetli hizmet Risale-i Nur şâkirtlerinin daireleri içindeki kudsî hizmet olduğu…
171: Nur talebelerinin hıllet ve uhuvvet ve fenâ fi’l-ihvan mesleğinde gittiklerinden bu sayede her türlü münafıkane plânı akîm bıraktıkları…
172: Nur talebeleri arasındaki uhrevî ve hâlisâne alâkanın, dünyevî ve siyasî bir cemiyet alâkası olmadığı…
173: Haklı da olsa münakaşa etmemek…
174: Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, merhametinden, adâletinden iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücâzât dercetmiş olduğunu misallerle izah eden mühim bir mektup… 374
175: Hapis sıkıntılarına karşı teselli için yazılmış bir mektup…
176: Sıkıntıdan kaynaklanan gerginlik ve kusurları unutup affetmek…
177: Nur dairesinde bulunan baba ile oğulun birbirlerine karşı münasebetlerinin şekli: Baba ve oğul olmanın iktiza ettiği hürmet ve şefkatle beraber; Nur’un şâkirtliğinin iktiza ettiği kusura bakmamak ve affetmek, birbirini tenkit etmemek…
178: Risale-i Nur’un sâir ilim ve kitaplar gibi sathi bir şekilde değil, dikkat ve teenni ile okunması gerektiği…
179, 180: Risale-i Nur’un müdafaasıyla meşgul olmanın da aynen hakikatleriyle meşgul olmak gibi ilmî bir iştigal ve kıymetli bir hizmet olduğu; iman hakikatlerinin tekrar tekrar okunmasının usanç vermediği…
181: Nur mesleğinin mahviyet, ihlâs ve terk-i enâniyet esasları üzerine gittiği…
182: Nur müellifi bütün dikkatleri Risale-i Nur’a tevcih etmiş…
183: İnsanda en tehlikeli damar enâniyet olup ehl-i dalâletin bu damarı okşamakla ehl-i imanı tehlikelere atabileceği…
184: Risale-i Nur’un ele aldığı meseleler Âlem-i İslâm çapında küllî bir ehemmiyeti haiz olduğu…
185: Nur talebeleri arasındaki, hiçbir dünyevî cemiyet ve komitede görülmeyen harika bir alâkanın ve fedakârlığın sebebini ifade eden bir mektup…
186: Nur müellifinin Eski Said döneminde talebelerinin ona çok güçlü alâkalarını ifade bir mektup…
187: Bilerek dinini dünyaya satan vicdansız bedbahtlara, imanî hakikatlerden bahsetmenin, hakikatin kıymetini tenzil olacağını ifade eden bir mektup…
188: İnadın gözü, meleği şeytan görür. Hak üzerinde anlaşmak gerektiği, hakkı bulduktan sonra ehak (daha haklı) bir görüş için –eğer ihtilâfa sebep olacaksa– uğraşmamak gerektiği; İslâm, sulh ve barışıklıktır; dahilde çekişme ve düşmanlık istemediği...
189: Risale-i Nur’un maddî ve mânevî hiçbir maksat ve garaza âlet olmayan kendine has bir hizmet tarzı olduğunu; bu zamanda bu tarzda birkaç kişiye ders vermenin, büyük bir kutbiyet ve velâyetle binler kimseye ders vermekten daha üstün bir mânâ ve mahiyete sahip olduğunu izah eden çok mühim bir mektup…
190: Risale-i Nur vasıtasıyla imana hizmetin bu zamanda dünyadaki Fihrist 375 bütün mesele ve meşguliyetten çok daha mühim olduğunu; başkalarının dalâleti ile meşgul olup böyle bir hizmette fütûr ve atalete düşmemek gerektiğini anlatan ehemmiyetli bir mektup…
191: Risale-i Nur, Kur’ân’ın malıdır. Risale-i Nur’un verdiği ders, hakikat-i ihlâs ve terk-i enâniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve kendini beğendirmeye çalışmamak olduğu…
192: Kendini beğendirmeye çalışma, övünme gibi ihlâsı kıran amellerden sakınmanın gereği…
193: Nur hizmetinde dünyevî bir menfaat aramama ve tam ihlâsa muvaffak olmak…
194: Halkın mallarından ve hediyelerinden istiğna düsturu…
195: Kur’ân uğrunda İslâm büyüklerinden hapse düşenler…
196, 197: Risale-i Nur ve hizmetine karşı mübareze edenlere takınılacak tavrı anlatan bir mektup…
198: Nur talebelerinin hapis musibetine düşmelerinde kader-i ilâhî ciheti…
199: Risale-i Nur müellifi, Nur’un parlak fütûhâtını, bir nevi kumandan konumunda temâşa etmeyi bile ihlâs sırrı için bırakmayı ve onu kardeşlerine havale ediyor. Kardeşlerinin şeref ve zevkleriyle iktifa etmeyi nefsine de kabul ettiriyor.…
200: Risale-i Nur müellifinin ve Nur talebelerinin dahildeki ve hariçteki siyasî cereyanlara bilfiil karışmamalarının sebebini izah eden mühim bir mektup…
201: Cerbezenin acîp tavrı…
202: Fenalık işleyenin fenalığını yüzüne vurmamak; perdeyi yırtmadan ıslahına çalışmak…
203: Yeis ve ümitsizliği kıran müjdeli bir bahis…
204: Nur talebelerinin birbirlerine, iman kurtarma hizmetinde bulunmaları noktasından, bağlanmaları gerektiğini; birbirlerinin şahsî makam ve hüsn-ü zanlarının ilâve ettiği meziyetlerine bağlanmamak elzem olduğunu ifade eden mühim bir mektup…
205: Güneşten daha parlak, cennet gibi güzel, saadet-i ebediye gibi şirin bir hakikate hayatlarını vakfeden Nur talebelerinin o ağır ve mukaddes yüke göre, çile ve meşakkatlere uğramalarının mukadder olduğu…
206: Risale-i Nur, Kur’ân’ın hakikî bir tefsiridir. Nur müellifinin, Risale-i Nur’a toz kondurmayan örnek tavrı… 376
207: Ehl-i dünyanın korku damarını işletip, Nur talebelerini Nur hizmeti ve Nur müellifinden uzaklaştırma fitnesi….
208: Nur müellifinin bu dünyadaki vazifesinin bitmesini ve eserlerin yeterli olup olmadığını sorması. Buna binaen eğer eserler yeterliyse has talebelerini ve Risale-i Nur’u kendi yerine vekil yapmak istemesi…
209: Nur müellifinin meslek itibarıyla elli milyon kuvvetinde oluşu...
210: Din bir imtihandır, teklif-i ilâhî bir tecrübedir…
211: Nur talebelerinin ehl-i imandan gelecek bir taarruz karşısında nasıl davranacakları hususu…
212: Bir şahsın heves ve arzusu için…
213: Gerilememizin mühim bir sebebi…
214: Yol ikidir: Ya susmak veya doğru söylemek...
215: İçtimâî hayatımızda her şeyden evvel bize lâzım hususlar…
216: Şeyhlerden beklenen hususlar…
217: Veli olan şeyhin, şeyhlik iddiasında bulunan kişiyle farkı nedir?
218: Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevî bir halâskârı olması; dinsizlik cereyanının bu vatanı mânevî istilâsına karşı Risale-i Nur bir Sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî vazifesini görmesi; Risale-i Nur’un matbuat lisânıyla ders vermesinin lüzumu. Ehl-i dalâletin aldatması neticesinde ehl-i imandan gelecek tecavüz ve saldırılar karşısında takınılacak tavır; “Risale-i Nur’un erkân-ı imaniye hakkındaki kesretli tahşidatı ne içindir?” diye edilen mühim bir suale verilen cevap…
219: Risale-i Nur’un Kur’ân’ın malı olduğu, müellifinin şahsî dehâ ve fikrinin eseri olmadığı…
220: Nur talebelerinin gelişmekte olan siyasî hâdiseler karşısında yanlış hareket etmelerini önlemek için yazılmış pek mühim bir mektup…
221: Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatından önce Nur talebelerine vermiş olduğu çok kıymetli hakikatleri ihtiva eden en son dersi…
222: Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatı üzerine Nur talebelerinin yazdıkları çok mânidar bir mektup
‘YENİ İNSAN’IN “HÂLE’YE MÜTEVECCİH GÖNÜL ERLERİ YOLUNDAKİ” DİRİLİŞ GAYRETİ
YENİ İNSAN MODELİ SERİSİ (BÖLÜM-12)
BAŞYAZI MÜZAKERESİ: 1-KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HALLENENLER-1 (ÇAĞLAYAN BAŞYAZI 01 Kasım 2018)
2-KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HALLENENLER-2 (ÇAĞLAYAN BAŞYAZI 01 Aralık 2018)
3-KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HALLENENLER-3 (ÇAĞLAYAN BAŞYAZI 01 Ocak 2019)
4-KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HALLENENLER-4 (ÇAĞLAYAN BAŞYAZI 01 Şubat 2019)
5-KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEDE HÂLE İLE HALLENENLER-5 (ÇAĞLAYAN BAŞYAZI 01 Mart 2019)
***
GİRİŞ
Onlar, Kendileriyle Yüzleşmede Hâle İle Hallenenler
“Bunlardır Hak yolunda yürüyen Adanmışların karakterleri ve Gönülleri Hâle’de Rızaya kilitlenmiş Âbide Şahsiyetlerin sabit halleri…”
Onlar, Ne söylerse söylesin, aslında bu “Fenafillâh” abidesi…Rüyasında bile nefs-i emmâre ile hasbihal etmemiştir; ama gel gör ki, bize ders ve tenbih, kendi açısından da Hak karşısında ihraz ettiği mukarreb konumu zaviyesinden hep inlemiştir.
Onlar, “Ölmemiş gönüllerde insanca yaşama hissi uyarır(lar)”
Keşke biz de bu mazhariyetlerin farkında olarak hayatımızı hep bu çizgide sürdürebilseydik!..
“Tamamını idrakten âciz olsak da, verdiklerini, vereceklerinin emaresi kabul edip bütün fâniyât u zâilâta bedel, ebedleri peyleme yoluna girerek, “Zatına bakan yönüyle cife, arkasından koşturanlar da kilâb” şu dünya-i fâniyeye gönlümüzü kaptırmadan, makam-mansıp, şan-şöhret, servet-saman, bedenî ve cismanî arzulara bir parça sırtımızı dönüp her zaman o güneşler güneşine karşı sekmeden yürüyebilseydik!..
“Keşke bu duygu, düşünce ve tahayyüllerin onda biri günümüzün müddeî Müslümanlarında da bulunabilseydi!..”
“Keşke Yuvalar bu uhrevi tabloları tahayyül ruh haletiyle kalben ve ruhen cana gelip de o yanıp yakarışlara ses katabilseydi!..”
“Keşke Dinî medâris ve külliyeler bu âh u efgâna bigâne kalmayıp onlar da bu örfâneye iştirak edebilselerdi!..”
“Keşke Kürsüler, mihraplar, minberler günlük aktüalitelerin tesirinden sıyrılarak “Bir nağme de bizden!” deyip o koroya katılabilselerdi!..”
“Keşke bunları görüp anlayan ve anladığını da dillendirebilen birkaç tane entelektüelimiz olsaydı!..”
Heyhat!
Aldandık bu yalancı dünyanın câzibedâr güzelliklerine!..
Tevehhüm-ü ebediyetlerle tûl-i emellere takıldık, kazanma kuşağında neleri ve neleri kaybettik!..
Ne hoş söyler Çağın Sözcüsü: “Eyvah aldandık; bu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik; o zan sebebiyle -biz her şeyi- bütün bütün zayi ettik.. evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti.. şu temelsiz ömür dahi çay gibi akar gider.”
“Bir türlü kendimize gelerek yürekler acısı halimize bakıp Allah’a yönelmedik…”
“Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, ciddi bir “Ba’s ü ba’de’l-mevt” ile, bütün bütün şirazeden çıkmış bu çağın şeytan güdümündeki insanlarına da Hâle’ye müteveccih Gönül Erleri Yolunda Dirilişler lütfeylesin!”
“HÂSILI ORTALIK TOZ-DUMAN, KAFALAR KARMAKARIŞIK.. RUHLAR VE GÖNÜLLER DE EKSTRA ÜMİDE EMANET.”
Onlar, “ bu mülahazalarla nefes alıp verdikçe, çevresinde de nur çağı şive ve deseninde diriliş meltemleri esiyor; hafif de olsa esnemeye durmuş bir kısım gönüller bu âh u zâr karşısında yeniden cana geliyor, resmedilen tabloları hayalen temaşa etme İRFANıyla bir bir KIVAMA yürüyor ve o semavî nağmelerle bir İNİLTİ ve SIZLANIŞ KOROSU oluşturuyorlardı.”
***
1- Onların “Feyiz kaynağı, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)”
2- Onlar, “Gözüyle-gönlüyle her zaman O’nu (sav) temâşâ zevki ile mahmur yaşayanlar”,
3- Onlar, “o hal ile hallenme heyecanı içinde sürekli önlerindekini izleyip duran(lar)”
4- Onlar, “O’na (sav) ulaştıran güzergâhı hiçbir zaman yolcusuz bırakmayan(lar)”
5- Onların “Gözler her zaman “hâle”de, gönüller(i) daha ötesinin temaşasına teşne, yüzler-binler, gözlüyor olma mirsâdıyla durmadan “öteler ve öteler ötesi!” deyip o’na doğru kanatlan(ırlar)”
6- Onlar, “düşe-kalka yürüyenlere yürüme âdâbı tâlim edegelmişlerdir.”
7- Onlar da, “Hakk’a iman, sinelerde kıpır kıpır bir heyecan kaynağı..”
8- Onlar da, “Marifet ve muhabbet, duygu ve düşüncelerde par par parıldayan bir meşale.. O her şeyin gerçek sahibine iştiyak, sonsuza uzanan yolları aydınlatan bir projektör..”
9- Onlar da, “iştiyak-ı likaullah”, duygu ve düşüncelerde sönmeyen bir enerji kaynağı..”
10- Onların “Gönüller(i), her zaman hâle’dekilerin ufkunu müşahede heyecanıyla çarpmakta..”
11- Onlar “Yürümüşlerdir teklemeden verâlar verâsına..”
12- Onlar da, “Ne yorgunluk ne bıkkınlık; basiretleriyle görüldüklerini değerlendirerek, vicdan mekanizmasıyla ufuk ötesi âlemlerde seyahat azm u ikdâmı içinde bulunu(r)”
13- Onlar “bu hâle dem tutmuşçasına kalbleri haşyetle çarparak ve bütün maddî-manevî anatomileriyle râşeler sergileyerek koşmuşlardır hâle’dekiler şehrâhına doğru.”
14- Onların “Derinlerden derindir iman ve irfanları..”
15- Onların “Tamdır maddî-manevî donanımları..”
16- Onlar, “Sıyrılmışlardır bütün benlikleriyle dünya ve mâfîhâdan..”
17- Onlar, “Ayaklarının altına almışlardır nefis ve hevânın kirli dürtülerini..”
18- Onlar, “Zirvelerde kanat açmışlardır ama tir tirdir gönülleri..”
19- Onlar, “İnler dururlar günahlarla kirlenmiş mücrimler gibi..”
20- Onlar, “Sorgularlar en derin endişelerle sabah-akşam kendilerini..”
21- Onlar, “Vird ü zeban edinmişlerdir; Bu günahlarla tartarsa beni Hazreti Rahman,/ Kırılıverir arsa-ı mahşerde arş-ı mizân. mülahazalarını.”
22- Onlar, “Sızlanır dururlar gece-gündüz bu içe dönük hislerle..”
23- Onlar, “Hep zirvelerdedirler ama her zaman tevazu ve hacalet duygusuyla oturur-kalkarlar..”
24- Onlar, “Tiksinti duyarlar takdirden, alkıştan..”
25- Onlar, “Nefret ederler şan, şeref ve ihtişamdan..”
26- Onlar, “İnsanlardan bir insan görüntüsü sergilerler her halleriyle..”
27- Onlar, “Kendilerine atfedilen güzellik, başarı ve fevkaladelikleri sahibinden bilir ve tahdîs-i nimet mülahazasıyla rükû durumundan hemen secde tavrına yönelirler.”
28- Onlar, “Değildir bu bana lâyık ben bir bende,/ Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!. (M. Lutfi Efendi) hissiyle kendilerini bir kere daha yerden yere vurur; tevazu ve mahviyet dillendirmeye dururlar.”
29- Onlar, “Huy edinmişlerdir Kur’ân’ın şu önemli düsturunu: “Sana lütfedilen güzellikler Allah’tan, başına gelen bela, musibet ve kötülükler de senin kendindendir.” (Nisâ Sûresi, 4/79)
30- Onlar, “Unutmazlar yıllar ve yıllar geçse de irtikâp ettikleri bir hatayı, bir zelleyi..”
31- Onlar, “Unuturlar binlere kâfi gelecek yaptıkları iyilikleri ve güzellikleri..”
32- Onlar, “Gelse akıllarına göz kamaştıran bir muvaffakiyet ve zafer, “vifak ve ittifaka Allah’ın Tevfiki...” der sıyrılıverirler işin içinden.”
33- Onlar, “Her zaman Hakk’a müteveccih bir kalb ve ruh insanı”
34- Onlar, “rüya ve hülyalarında dahi mesâvî ile tanışmamış, her göz açıp kapayışında hâle temaşasıyla kendinden geçmiş(ler)”
35- Onlar, “sürekli o feyiz kaynağı istikametinde vuslat arzu ve iştiyakıyla kanat çırpıp durmuş(lar)”
36- Onlar, “ Duygu ve düşünce(leri) bu, arzu ve emeli O nuranî çizgi olmasına rağmen hep; Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi? / Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi?!. (seyyid nigârî) mülahazasıyla Kendini Sıfırlayarak, sürekli “O” deyip durmuş(lar) ve ve gözlerini bütün bütün ağyar âlemine kapamış(lar)”
37- Onlar, “basar ve basiretiyle mütemadi bir hâle temaşası içinde”
38- Onlar, “Gönül (leri) onlarla aynı ziya içinde bulunma heyecanıyla çarpıp duruyor ve kulluk hakkını bu zirveler üstü zirvede eda etme iştiyakıyla oturup kalkıyor(lar)”
39- Onların, “iç çekiş ve yakarışlar Hâle’dekilerin sızlanışları çizgisinde sürüp gider; sürüp gider de o, bu iç yakan âh u efgânıyla, kalb kasvetine yenik düşmüş cismaniyet insanlarına ve çizgi kaymalarıyla hedef sapması içinde bulunanlara, gönül diliyle ne besteler ne besteler sunar (lar)
40- Onlar, “Bu sûzişî nağmeleriyle, duyup hissettiklerini bencileyin yolzedelerin ruhlarına duyurmaya çalışır(lar)”
41- Onlar, “ çok yüksek hislerle Allah’a iç döküşlerini ve nefsiyle yüzleşmelerini öyle tesirli iniltilerle sunar(lar) ki, anlayanlara bir saba nağmesi tesiri icra eder ve böyleleri bütün bütün ölmemişlerse, kalkar Hak kurbetine koşarlar. (O içten nağmelerle uyanıp kendimize gelmeyi Allah bize de müyesser kılsın!..)
42- Onlar, “Hakk’a iç döküşle; O’na gönülden yönelişin her yöntemini kullanmak ister. Kendiyle yüzleşme ve arkadan gelenlere inâbe yolunu işaretleme çizgisinde bir kere daha kor başını rahmet ü re’fet eşiğine ve farklı bir çerçevede sızlanmalara salar(lar) kendi(leri)ni”
43- Onlar, “Ne söylerse söylesin, aslında bu “Fenafillâh” abidesi...Rüyasında bile nefs-i emmâre ile hasbihal etmemiştir; ama gel gör ki, bize ders ve tenbih, kendi açısından da Hak karşısında ihraz ettiği mukarreb konumu zaviyesinden hep inlemiş(lerdir)”
44- Onlar, “bir farklı sızlanış tablosu daha sergileyerek, o derinlerden derin istiğfar, tevbe ve inâbe kurnalarına koşar(lar)”
45- Onlar, “İrfan ufkuyla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) çevreye öyle âh u vâhlar salıverir(ler) ki, o çığlıkları duyunca, bu âh u vâhı kirlerle âlûde bir mücrimin sızlanışları sanırsınız. Ne var ki, biz tam anlamasak da bu iç çekişler birer mukarrabîn ufku iniltisi ve nâdânlara ezan sesiyle birer uyarma ve ikaz nefesi mahiyetinde temcîd edalı nağmelerdir.”
46- Onlar, “Bununla da yetinmeyip şeytan ve hevâ-i nefis girdaplarına karşı da aynı iltica ve tazarruda bulunduktan sonra ayrı bir niyaz faslına geçerek gönül dilinden kopup gelen ve biz gafillere şamar mahiyetindeki şu iç döküşlerde bulunur(lar)”
47- Onlar, “ölmemiş gönüllerde insanca yaşama hissi uyarır(lar)”
48- Onlar, “O’nun tarafından görülüyor olma zirvesinin ötesinde Huzur-ı Kibriyâda bulunuyormuşçasına ney gibi inler ve bir dîdebân tavrı sergiler(ler)”
49- Onlar, “tepeden tırnağa günahlarla âlûde bir mücrim hissiyatıyla en içten yakarışlara yönelir(ler).”
50- Onlar, “iki korku ile iki emniyetin beraber olamayacağı iz’ânıyla yakarıştan yakarışa geçer(ler)”
51- Onlar, “titreyen elleriyle hep rahmet u re’fet kapısının tokmağına dokunur ve dur-durak bilmeden sürekli sızlanır durur.. sızlanır durur ve hislerini gözyaşlarıyla taçlandırırken de inanma urbası altında hakiki imandan uzaklaşmış, mehâfet ve mehabet hissinden mahrum ölü ruhlara tebah mesajları sunar(lar).”
52- Onlar, “ bu kadar korku ve endişelerinin yanında, ciddi bir recâ duygusuyla “Keremkânım!” dediği ve kalbinin ümit hisleriyle ritim değiştirdiği de hiç az değildir. O(nlar) böyle davranmakla ve “Rahmetim gazabıma sebkat etmiştir.”[1] ümitbahş ferman-ı sübhânîsiyle rükûdan kavmeye doğrulma sayılan tavrıyla, düşe-kalka yürüyenlere de Hak rahmetinin vüs’atini gösterme hali sergiler(ler)”
53- Onlar, “âh u efgânla reca-havf eksenli yakarışlarda bulunur ve haleflerine, o kapıya hiss-i recâ ile yönelme sinyalleri verir(ler)
54- Onlar, “Hatta bütün bütün mihrap sapmasına düşmüş, yön belirsizliğiyle çırpınıp duran tali’sizlere dahi bir ezan sesiyle Hakk’ın rahmet enginliğini duyurur(lar)”
55- Onlar, (yön belirsizliğiyle çırpınıp duran tali’sizlere) “duyup ettiği şeyleri paylaşmaya çağırır(lar)”
56- Onlar, (yön belirsizliğiyle çırpınıp duran tali’sizlere) “havf u reca terkibinden en canlı mesajlar sunarak “ba’su ba’de’l-mevt”ten güftelerle yeniden diriliş yollarını gösterir(ler)
57- Onlar, (yön belirsizliğiyle çırpınıp duran tali’sizlere) “İsrafil solukları türünden nefeslerle onları yitirdikleri mihraba yönlendirir(ler)
58- Onlar, “Havf hissi, reca iz’ânıyla, Hak’la münasebeti adına kendini konumlandırdığı yerin hakkını eda edememiş olma tavrıyla o yüksek “akrabü’l-mukarrabîn” kâmet-i bâlâ yörünge değiştirerek, adeta, “Ubudiyet, netice-i nimet-i sabıkadır.” düşüncesiyle ilahî lütuflar sağanağını bir kere daha nazara alarak şükürle gürlemeye durur(lar)
59- Onlar, “şükran kapısı eşiğine yüz sürerek, Hakk’ın “lâyü’ad ve layühsâ” nimetlerine mukabil dil-dudak latîfe-i rabbâniyenin emrinde, hamd ü senâ nağmeleriyle gür(lerler)”
60- Onlar, “baş(lar)ı her zaman utûfet kapısının eşiğinde, kalb gözü basiretleri kapı aralığında, teveccühe teveccüh beklentisiyle kalb ritimleri “Hû, Hû” diye atarak dillendirir(ler)”
61- Onlar, “Hakk’a öyle sadakat ve istikamet besteleri sunar ki, hayranlıkla kulak kesilir yer ve gökteki mukarrebler.”
62- Onlar, “vefa nağmeleriyle içini döker Yaradan’a ve beraat fermanı beklemeye durur(lar)
63- Onlar, “Yetinmez bu itaat ve inkıyat iniltileriyle, rahmet ve şefaat kapısının tokmağına dokunmakla; “iman-ı kamil, amel-i sâlih” der sızlanır.. âh u vâhlarını ihlas ve rıza ufkuyla taçlandırmaya koşar(lar)”
64- Onlar, “Doymaz nâmütenâhî istikametindeki şahlanışında her vesileyi değerlendirmeye.. yönelir yerinde muhabbet mihrabına.. aşk dilenciliğine durur Maşuk-ı Hakîkî’den.. yetinmez elde ettikleriyle, “daha!” der; kanat çırpar, yükselir verâlar verâsı ufuklara..”
65- Onlar, “ulaşmak istediği zirveye erme adına kalmaz eşiğine baş koymadığı ve teveccüh etmediği sıfât ve şuûn.. gönülden hep bir dilenci tavrıyla süsler niyazlarını o “Güzel İsimler” boyasıyla..
66- Onlar, “bilmez nazlanmayı, inler sürekli Hazreti Yakup ve Yûnus İbn Mettâ gibi… iniltileriyle, tasa ve dağınıklıkla hep Hazreti Müşkil-küşâ’nın kapısı önünde.. sızlanır ve Kudreti Sonsuz’a ne inceden ince niyaz besteleri sunar(lar)”
67- Onlar, “Rıza televvünlü reca hissiyle her vâridi bir armağan gibi öper, başına kor; olup biten bütün bu ihsasları özel bir teveccüh anlayışıyla ve “Rabbimin benimle muamelesi!” mülahazasıyla karşılar; Rab’den birer armağan saydığı bütün bu deyiş ve sezişleri iç içe sevinç hissiyle istikbal eder(ler)”
68- Onlar, “hiçbir zaman dinmeyen heyecanları ve azm ü ikdamları..
69- Onlar, “baş döndüren semâvîlikleri ve melekleri imrendiren, şeytanları fersah fersah uzaklaştıran kalb ve ruh desenindeki tavırları”
70- Onlar, “Hâle ile içli dışlıydı; o atmosfer içinde Hazreti Kamer-i Münîr’den gelen ışık tayflarıyla duyulmazları duyuyor ve alınabilecek her şeyi alıyor(lar)dı.. duyup aldığı kadar da çevresine veriyor, ruha ve sırra uzanan güzergâhta yüzlercenin yolunu aydınlatıyor(lardı).”
71- Onlar, “duyup hissettiklerini çevresine duyurma heyecanıyla yaşıyor ve sürekli yaşatma duygusuyla oturup kalkıyor(lardı).”
72- Onlar, “edip eylediklerini yetmezlikle değerlendiriyor(lardı)..”
73-Onlar, “tekrîm u tazimle yâd ediliyor ama fahre, gurura bütün bütün kapalı kalmada da sürekli bir mahviyet ve tevazu tavrı sergiliyor(lardı)..”
74- Onlar, “Hakk’a içini döküp, inleme ve sızlanışlarıyla sabâ ritmi içinde, çevresine hep âh u efgân telkin ediyor(lardı)..”
75- Onlar, “Hayaline bile bulaşmamıştır!” diyeceğimiz, mazhariyetlerinin gereği sayıp gözünde büyüttüğü en önemsiz sisi-dumanı dahi devâsâ masiyetler şeklinde değerlendirerek kemâl emaresi mülahazalarıyla hep sızlanıp duruyor(lardı)..”
76- Onlar, “Dil-dudak latîfe-i Rabbâniyenin emrinde her ân hıçkırıp duruyor(lardı)..”
77- Onlar, “ bu mülahazalarla nefes alıp verdikçe, çevresinde de nur çağı şive ve deseninde diriliş meltemleri esiyor; hafif de olsa esnemeye durmuş bir kısım gönüller bu âh u zâr karşısında yeniden cana geliyor, resmedilen tabloları hayalen temaşa etme irfanıyla bir bir kıvama yürüyor ve o semavî nağmelerle bir inilti ve sızlanış korosu oluşturuyorlardı.”
***
Şimdi, kırık-dökük bir kısım ifadelerle de olsa, gözleri, gönülleri hâle’de hak kapısının sâdık bendelerinin kendileriyle yüzleşmeleri adına “DERYADAN KATRE” deyip bazı örnekler üzerinde durmak istiyorum:
1- İmam Zeynel-Âbidîn [1]
2- Üveys el-Karanî [2]
DİPNOTLAR
[1] İMAM ZEYNELÂBİDÎN, nübüvvet şecere-i mübarekesinin nurefşân meyvelerinden âbide bir şahsiyetti.. Baba hazreti hüseyin, nine hazreti fatıma, dede haydar-ı kerrâr, şah-ı merdan ve dedeler dedesi ise hazreti ruh-u seyyidi’l-enâm’dı (aleyhi ekmelüttehâyâ). O, bu aydınlık dünyada hayata gözlerini açmış, hep âb-ı kevser yudumlaya yudumlaya boy atıp gelişmiş bir bahtiyar ve her zaman hakk’a müteveccih bir kalb ve ruh insanıydı. Öyle ki rüya ve hülyalarında dahi mesâvî ile tanışmamış, her göz açıp kapayışında hâle temaşasıyla kendinden geçmiş, sürekli o feyiz kaynağı istikametinde vuslat arzu ve iştiyakıyla kanat çırpıp durmuştu.
Duygu ve düşünce(leri) bu, arzu ve emeli O nuranî çizgi olmasına rağmen hep;
Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi?
Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi?!. (seyyid nigârî) Mülahazasıyla kendini sıfırlayarak, sürekli “o” deyip durmuş ve gözlerini bütün bütün ağyar âlemine kapamıştı. Zira o, basar ve basiretiyle mütemadi bir hâle temaşası içindeydi.. Gönlü onlarla aynı ziya içinde bulunma heyecanıyla çarpıp duruyor ve kulluk hakkını bu zirveler üstü zirvede eda etme iştiyakıyla oturup kalkıyordu.
Bu hususta kelime darlıklarına takılmadan mazmun yörüngesinde konuyu götürmeye çalışacak, bazen bir kısım fasılları atlayıp onun o canhıraş çığlıklarının seslendirildiği ifadeler arasında dolaşacak, bazen de istidradî mülahazalarla durum değerlendirmelerine temas edip ondaki o iç sızlanışları nefsim gibi nefislere duyurma tasdi’inde bulunacağım. Şimdi ifadelerdeki mazmuna bağlılığın göz ardı edilmemesi kaydıyla diyorum; Hazret’in hiçbir zaman dilinden düşürmediği nağmelerdi şu içten sızlanışlar:
Allahım! Yapageldiğim hata ve günahlar ruhuma bir zillet urbası giydirdi. Senden ayrı düşmekle -neye ayrı düşme diyorsa?!.- kendimi ciddi bir meskenet libası içinde buldum. İşlediğim devâsâ hatalar -yüz bin defa hâşâ!- kararttı kalbimi; sana sığınırım ey biricik Matlûb u Maksûd u Mahbûb’um! Ciddi bir tevbe ameliyesiyle dergâhına teveccühümü kabul buyurarak, beni bir ‘ba’s u ba’de’l-mevt’ ile yepyeni bir dirilişe erdir. -sen de diri değilsen, bilmem ki ben gibi mezar-ı müteharrik bedbahtlara ne demek, nasıl sızlanmak düşer?!.- kasem ederim ki, ben hiçbir zaman yaralarımı sarıp sarmalayacak ve derdime derman olacak senden gayrı birini bilmedim, bilmiyorum ve her şeye rağmen huzurunda el pençe divan tavrıyla affedilme intizarı içindeyim. Kovarsan bendeni hangi kapıya yönelir ve kime sığınabilirim? Kovulursam o kapıdan vay benim halime ve utanılacak ahvâlime!..”
A be gözümün nuru, biz seni ve emsalini o siyer aynalarında yüzünüz yerde içten iniltilerinizle tanıdık. Bu âh u vâh’a sebep, hak’la engin münasebetin konumu açısından rüyalarında bazen hayaline çarpan gelip geçici sis-dumansa, evet eğer iniltilerini tetikleyen bunlarsa, ne mutlu sana.. Ve vay haline o sis-duman içinde ömür geçiren bencileyin çağın tali’sizlerine ve kendini dindar sanan teologlarına!
Bu deyip ettikleriyle yetinmeyip inilti bestelerinde daha bir meyan yapar ve içini çekerek farklı bir sızlanış faslına geçer:
Ey en büyük günahları bile bağışlayan ve çâk çâk olmuş sineleri şefkatle sarıp sarmalayan yüce rabbim! Senden, o yüz karartan günahlarımı yarlıgayıp affetmeni, o utandıran hatalarımı setretmeni, bağışlayıcılığının o sıcak atmosferinde re’fet ve rahmetinle sıyanet buyurdukların arasında bendeni de bağışlamanı diliyor ve dileniyorum.
Keşke bu sızlanışların yüzde biri mabetlerde ömür geçiren, zaviyelerde caka yapan, dinî mektep görünümlü gaflet yuvalarında ömür tüketen ve hayatlarını “yaptım, ettim” hırıltılarıyla geçiren taklit sürülerinin ruh dünyalarında da bulunabilseydi!..
Eğer günahlara tevbe ve inâbe, gönülde duyulup hissedilen bir pişmanlıksa, yeminler olsun, edip eylediklerime bin pişmanım! ‘estağfirullah’ deyip senden bağışlanma dileğinde bulunmak hataların ref’ine bir vesile ise, en içten nedametlerle inliyor ve bu biçare kapı kulunu bağışlamanı diliyorum!
Hazret, iniltileri ayyukta iç döküşlerini devam ettiriyor:
Geçiyorum bazı iç çekiş ve sızlanışları, bunları saygıma verebilirsiniz. Söz yine onda:
Allahım! Kullarına tevbe kapılarını ardına kadar açan, tevbe-inâbe unvanıyla bunu bize bir bişâret gibi sunan ve ‘ey mü’min kullarım! İçten ve gönülden tevbelerle rabbinize yönelin.’ (tahrîm sûresi, 66/8) ferman-ı celiliyle dergâh-ı nezd-i ehadiyetine çağıran sensin. Senin açtığın bu kapıya yönelenlerin beklentilerine nâil olacakları da senin kereminin muktezasıdır. Evet, günah ve hatanın, kullarına yakışmadığı muhakkak ama afv u mağfirette de senin bir keremkânî bulunduğunda şüphe yok.
İlave edelim:
Kerem kıl, kesme sultanım keremin bînevâlerden
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!.. (m. Lütfi)
—
İmam, her zaman farklı bir derinlikte devam ettirdiği âh u enînlerini şu zebercet beyanlarla da seslendirir:
“Ey Rab, ömrünü isyan vadilerinde geçirdikten sonra, içten bir pişmanlık hissiyle Sana yönelip rahmet kapının tokmağına dokunan, dokunup Senin rahmet, şefkat ve utûfet teveccühlerini bekleyen ilk insan ben değilim; daha niceleri o kapının eşiğine baş koydu ama hiçbiri geriye boş dönmedi.” Böyle deyip sızlanır ve şu engin reca nağmeleriyle devam eder:-
“Ey yüceler yücesi Rabbim! Ben huzur-ı kibriyâna zâdsız-zahîresiz yöneldim; Sen bir keremkânisin; dua ve tazarrularıma icâbet buyur; beni ümit ve beklentilerimde inkisara uğratma!”
Bu iç çekiş ve yakarışlar Hâle’dekilerin sızlanışları çizgisinde sürüp gider; sürüp gider de o, bu iç yakan âh u efgânıyla, kalb kasvetine yenik düşmüş cismaniyet insanlarına ve çizgi kaymalarıyla hedef sapması içinde bulunanlara, gönül diliyle ne besteler ne besteler sunar.. ve bu sûzişî nağmeleriyle, duyup hissettiklerini bencileyin yolzedelerin ruhlarına duyurmaya çalışır. Güfteler Hâle’den, nağmeler ateş-i aşkla yanan o melek sineden, bir ezan sesiyle,
Gafletle uyumak ne revadır abd-i hakîre,
Şefkatle nida ederken Rahman gecelerde. (İbrahim Hakkı)
mazmununda, çok yüksek hislerle Allah’a iç döküşlerini ve nefsiyle yüzleşmelerini öyle tesirli iniltilerle sunar ki, anlayanlara bir saba nağmesi tesiri icra eder ve böyleleri bütün bütün ölmemişlerse, kalkar Hak kurbetine koşarlar. O içten nağmelerle uyanıp kendimize gelmeyi Allah bize de müyesser kılsın!..
Yetinmez Hazret bu şekilde Hakk’a iç döküşle; O’na gönülden yönelişin her yöntemini kullanmak ister. Kendiyle yüzleşme ve arkadan gelenlere inâbe yolunu işaretleme çizgisinde bir kere daha kor başını rahmet ü re’fet eşiğine ve farklı bir çerçevede sızlanmalara salar kendini: “Allah’ım! İşlediğim hata ve günahlar -neye günah diyorsa?!.- zillet urbaları giydirdi ruhuma.. cüda düştüm Senden ve kendimi meskenet libası içinde hissediyorum. Günahlar bî hadd ü pâyân kalbimi simsiyah hale getirdi. -Bu ne derin bir iç murakabesi!- Kapındayım, başım şefkat eşiğinde; ey o Biricik Mabud u Maksûd! Kabul buyur bu yönelme ve inâbemi!.. Bir kez daha Senin o yücelerden yüce dergâhına yöneldim. Başım önümde huzur-ı azametin karşısında el-pençe divan duruyor, affıma ferman bekliyorum. Gayri eğer uzaklaştırırsan bu bendeni kapından, kime yönelir, kime sığınırım?!. Ey günahların en büyüğünü dahi affeden ve dağınıklığa düşmüş yaralı gönülleri sarıp sarmalayan yüce Rab! Senden, o yüz kızartan hatalarımı bağışlamanı, affedip yok saymanı, bütün mesâvîmi setretmeni diliyorum. Ötelerde sevdiklerine iltifatını, o lütuf, kerem ve rahmetinin serinletici iklimini benden de esirgeme!”
Onlar, Ne söylerse söylesin, aslında bu “Fenafillâh” abidesi…Rüyasında bile nefs-i emmâre ile hasbihal etmemiştir; ama gel gör ki, bize ders ve tenbih, kendi açısından da Hak karşısında ihraz ettiği mukarreb konumu zaviyesinden hep inlemiştir.
Bu sözlerle bir farklı sızlanış tablosu daha sergileyerek, o derinlerden derin istiğfar, tevbe ve inâbe kurnalarına koşar. İrfan ufkuyla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) çevreye öyle âh u vâhlar salıverir ki, o çığlıkları duyunca, bu âh u vâhı kirlerle âlûde bir mücrimin sızlanışları sanırsınız. Ne var ki, biz tam anlamasak da bu iç çekişler birer mukarrabîn ufku iniltisi ve nâdânlara ezan sesiyle birer uyarma ve ikaz nefesi mahiyetinde temcîd edalı nağmelerdir. Ne der ve Onun bu yakarışlarına bir iç çekiş ve bir sızlanış mahiyetinde sûzişî iniltiler diyebilirsiniz.
Bu itibarla da o, başı hep Hak kapısının eşiğinde “Bahtına düştüm!” der durur. İşte o sızlanışlardan bir hicaz iniltisi daha: “Ey yüce Rabbim! Beni hiçbir zaman Senden cüda kılıp kötülüklere düşürme; hatadan hataya düşüp isyan deryasına sürüklenmeme fırsat verme ve Senin gazabını gerektiren hususlara sürüklenmekten bendeni muhafaza buyur! Beni bitip tükenme bilmeyen tûl-i emeller arkasından koşturan, belâ ve musibetler karşısında sürekli sızlanıp duran, her hayırlı işi kendinden bilen, her zaman mâlâyâniyâta meyyal bulunan, gaflet ve nisyanlarla mâlemâl, günahlara karşı her dem açık; Sana yönelmeye, tevbe ve inâbede bulunmaya gelince ‘yarın’ deyip erteledikçe erteleyen şu baş belası nefs-i emmâremi Sana şikâyet ediyorum.”
Otağını itmi’nan ufkuna kurmuş bu sâfi ve zâki ruh bilmem ki neye nefs-i emmâre diyor?!. Bununla da yetinmeyip şeytan ve hevâ-i nefis girdaplarına karşı da aynı iltica ve tazarruda bulunduktan sonra ayrı bir niyaz faslına geçerek gönül dilinden kopup gelen ve biz gafillere şamar mahiyetindeki şu iç döküşlerde bulunuyor: “Ey Rab! Çeşit çeşit vesveselere esir, kaskatı kesilip paslanmış şu mürde kalbimi, havf u haşyet nedir unutmuş halimi Sana şikâyet ediyorum.” Gözyaşı ve kalb ürpertilerini asırlar ve asırlar ötesinde unutmuş; Müslümanlığı şeklîlik ve surîliğe emanet bu çağın كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا mâsadakı dünyaperest ruhlar bilmem ki bundan bir şey anlayacaklar mı? Ben hiç zannetmiyorum!..
Hazret bunlarla da yetinmez; yönelir mehâfet ve mehâbet ufkuna ve insanî kemâlâtın temel unsurlarına.. yönelir رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ hakikati zıllinde gerçek fazilet unsuruna; Akif’in şu mısralarını seslendiriyor gibi inler ve bir kere daha Hak karşısında iki büklüm olur:
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden silinsin farz edelim havfı Yezdân’ın
Ne irfanın kalır tesiri kat’iyen, ne vicdanın.
Hayat artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” (M. Akif)
Böyle düşünür ve ölmemiş gönüllerde insanca yaşama hissi uyarır. Bu duygularını mehâfet ve mehâbet nağmeleriyle dillendirir; O’nun tarafından görülüyor olma zirvesinin ötesinde huzur-ı kibriyâda bulunuyormuşçasına ney gibi inler ve bir dîdebân tavrı sergiler. İşte bu konuda da farklı desen ve farklı renkte ümit edalı bir kaç demet havf u haşyet zemzemesi:
“Ey merhamet ve şefkat sultanı yüce Rabbim! Sana yönelen bu bendeni ve bu kapıkulu gedânı Sensizlik ateşine mi atacaksın? Edip eylediklerini ancak Senin engin rahmet ummanlarının arındıracağı bu âcizi afv u safhından mahrum mu bırakacaksın? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Sen hiçbir zaman dergâh-ı ulûhiyetine yönelenleri eli boş ve inkisar içinde geriye çevirmemişsindir.” -Burada solukları kesilmişçesine ve mehâfet mızrabı yemiş bir kalb iniltisiyle- “Ne olurdu bir bilebilseydim; adımı ‘saîdler’ defterine kaydedip beni yakınlığınla şereflendirdiğini! Bilseydim de gözüm gönlüm sürurla, sevinçle tüllenseydi!.. Ey Rab! Şöyle-böyle seni bilip Sana inananların yüzüne rahmet kapılarını kapama! Ümit ve inancım, yüce varlığını duyurmakla ihyâ ettiğin gönülleri Sensizlik zilletine bırakma -hiçbir zaman bırakmamıştın- bırakıp da firkat ve cehennem ateşine yakma! Rabbim! Ben kulunu, gazap ve azap eleminden koru!.. Hayırlı ve hayırsızın birbirinden ayrılacağı, hesap endişesiyle elin-ayağın birbirine dolaşacağı, iyiliklerle serfirâz ruhların kurbet neşvesiyle kendinden geçeceği, hayatını kirletmiş bahtsızların uzaklık hicranıyla tir tir titreyeceği.. ve hiç kimsenin zerre miktarı haksızlığa maruz kalmayacağı o çetinlerden çetin günde beni Cehennem azabından koru!..” diyerek derin bir endişe içinde bulunduğunu dillendirir..
tepeden tırnağa günahlarla âlûde bir mücrim hissiyatıyla en içten yakarışlara yönelir.. iki korku ile iki emniyetin beraber olamayacağı iz’ânıyla yakarıştan yakarışa geçer.. titreyen elleriyle hep rahmet u re’fet kapısının tokmağına dokunur ve dur-durak bilmeden sürekli sızlanır durur.. sızlanır durur ve hislerini gözyaşlarıyla taçlandırırken de inanma urbası altında hakiki imandan uzaklaşmış, mehâfet ve mehabet hissinden mahrum ölü ruhlara tebah mesajları sunar.
—
Hazret’in, bu kadar korku ve endişelerinin yanında, ciddi bir recâ duygusuyla “Keremkânım!” dediği ve kalbinin ümit hisleriyle ritim değiştirdiği de hiç az değildir. O böyle davranmakla ve “Rahmetim gazabıma sebkat etmiştir.”[1] ümitbahş ferman-ı sübhânîsiyle rükûdan kavmeye doğrulma sayılan tavrıyla, düşe-kalka yürüyenlere de Hak rahmetinin vüs’atini gösterme hali sergiler. Adeta bir şairimizin dediği gibi,
Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gam yâ Celîl
Rahmetin bahrına nisbet ‘Ennehû şey’ün kalîl.’
mazmununa göre davranır; günah ve hataların yüzüne tükürerek, “Destgîrim ol!” iniltileriyle “Rahmet, Rahmet!” deyip başını reca eşiğine koyar; oksijen yudumluyor gibi bir ruh haleti içine girer ve inler. İşte o soluklardan birkaç damla:
Ey kulları Kendisine yöneldiğinde hemen teveccüh-ü rahmette bulunan.. hiçbir zaman onların ümitlerini karşılıksız bırakmayan.. onları, Kendine yaklaştıran ekstra yol ve disiplinlerle cüdâ düşme hicranından kurtaran.. günah ve mesâvîyle kirlenmiş olanların ayıplarını setreden… yüceler yücesi Rabbim! Ümitle kapına yönelip eşiğine baş koyanları hiçbir zaman boş çevirmediğin gibi, bendeni de melül, mahzun yüz üstü bırakma!
Bu âh u efgânla reca-havf eksenli yakarışlarda bulunur ve haleflerine, o kapıya hiss-i recâ ile yönelme sinyalleri verir. Hatta bütün bütün mihrap sapmasına düşmüş, yön belirsizliğiyle çırpınıp duran tali’sizlere dahi bir ezan sesiyle Hakk’ın rahmet enginliğini duyurur.. onları, duyup ettiği şeyleri paylaşmaya çağırır.. onlara havf u reca terkibinden en canlı mesajlar sunarak “ba’su ba’de’l-mevt”ten güftelerle yeniden diriliş yollarını gösterir; gösterir ve İsrafil solukları türünden nefeslerle onları yitirdikleri mihraba yönlendirir.
Sürüp giden bu engin fasıldan es geçtiğim çok noktalar oldu. Ondan ve okurlardan özür dileyerek, bu zebercet mülahazalara da bir nokta koyup, onun o ledünnî zenginlikli ruh anatomisine has başka türden sızlanışlarıyla, dili kalbinin güdümünde, düşüncesi metafizik âlemler ötesinde, sırrı öteler ötesi nâkâbil-i idrak zirvelerde, gözyaşları ceyhun, melek âvâzlı nağmelerinden de birkaç demet -çoğumuz bir şey anlamasak da- hayatbahş bazı hususları arz etmek istiyorum. İşte, mazmun yörüngeli ruh destanı o mülahazalardan birkaç soluk:
Allahım! Azıksızım ama Sana olan tevekkül ve teslimim tamdır. Buna rağmen cürümlerimin sınırsızlığını düşününce, tir tir titriyor ve azabına maruz kalacağım korkusuna kapılıyorum. Vakıa rahmetinin vüs’ati gözümde tüllenince de gönlüm emn ü emân hissiyle şahlanıyor. İşte, o ruh haleti içinde bulunduğumda günahlarım su-i âkıbetle inletse de affına olan ümidim ruhuma bağışlanabilme sinyalleri salıveriyor.” -Bu ne mukarrebce bir denge!.. Bu ne derin bir havf u reca izdivacı!- “Huzur-ı kibriyâna eli boş varsam da lütf u kerem enginliği mülahazası şahlandırıyor bendeni ve gözlerim re’fetinin varidat vaadiyle pâr pâr parıldamaya duruyor. Öyle ki, isyanlarla mâlemâl olduğum aynı anda, gönlüm ekstra gufran sürprizleri ve üns esintileriyle iç içe ritim değişiklikleri sergilemeye başlıyor… Huzurundayım ey Rab! Salıyorum kendimi rahmetinin çağlayanlarına.. ve uzaklaşabildiğim kadar kendimden uzaklaşıyor, bütün benliğimle Sana yöneliyorum!..
Havf hissi, reca iz’ânıyla, Hak’la münasebeti adına kendini konumlandırdığı yerin hakkını eda edememiş olma tavrıyla o yüksek “akrabü’l-mukarrabîn” kâmet-i bâlâ yörünge değiştirerek, adeta, “Ubudiyet, netice-i nimet-i sabıkadır.” düşüncesiyle ilahî lütuflar sağanağını bir kere daha nazara alarak şükürle gürlemeye duruyor.. ve şükran kapısı eşiğine yüz sürerek, Hakk’ın “lâyü’ad ve layühsâ” nimetlerine mukabil dil-dudak latîfe-i rabbâniyenin emrinde, hamd ü senâ nağmeleriyle gürlüyor:
Allahım! Peşi peşine sağanak sağanak idrak ufkumun üzerine boşalan o engin eltâfına ne diyeceğimi bilemiyorum.. fazl u kerem kaynaklı Senin utûfe-i sübhâniyen karşısında dilim tutuluyor ve diyeceklerimi diyemez hâle geliyorum. Senin çağlayanlar gibi akıp gelen, liyâkatimi çok çok aşkın özel lütuflarını وَإِنْ تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لَا تُحْصُوهَا “Saymaya kalksanız sayamazsınız ilahi nimetleri!” (İbrahim sûresi, 14/34; Nahl sûresi, 16/18) adesesiyle temaşaya aldığımda bir şey diyememe acziyle kırılıyor kolum-kanadım ve iki büklüm oluyorum… Evet, Senin o hususi atıyyelerin karşısında hamd ü senâmın yetersizliğiyle iç içe hicaplar yaşıyorum. İmanla gerçek dirilişe erişim.. İslâm’la dergah-ı sübhâniyene yönelişim.. boynumda kulluk tasması, başım kerem ve ikram eşiğinde.. elim re’fet ve utûfet kapısının tokmağında, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Bunların hepsi Senden.” diyor, şükürle gerilime geçiyorum. Ne var ki Sana karşı bu şükür hissi de yine Senden. Zira ne zaman Sana şükretsem bu da Senin ayrı bir lütfun olması itibarıyla -şükürler sâlih dairesiyle- Sana hiçbir zaman hamd ü senamı tamam olarak yerine getiremeyeceğim.
Keşke biz de bu mazhariyetlerin farkında olarak hayatımızı hep bu çizgide sürdürebilseydik!.. Tamamını idrakten âciz olsak da, verdiklerini, vereceklerinin emaresi kabul edip bütün fâniyât u zâilâta bedel, ebedleri peyleme yoluna girerek, “zatına bakan yönüyle cife, arkasından koşturanlar da kilâb” şu dünya-i fâniyeye gönlümüzü kaptırmadan, makam-mansıp, şan-şöhret, servet-saman, bedenî ve cismanî arzulara bir parça sırtımızı dönüp her zaman o güneşler güneşine karşı sekmeden yürüyebilseydik!.. Heyhat! Aldandık bu yalancı dünyanın câzibedâr güzelliklerine!.. Tevehhüm-ü ebediyetlerle tûl-i emellere takıldık, kazanma kuşağında neleri ve neleri kaybettik!.. Ne hoş söyler Çağın Sözcüsü: “Eyvah aldandık; bu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik; o zan sebebiyle -biz her şeyi- bütün bütün zayi ettik.. evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti.. şu temelsiz ömür dahi çay gibi akar gider.”
Ama ne acıdır ki, büyük ölçüde bu bâzîçede aldandık ve ebedleri kaybetme pahasına şu fettân ve vefasız dünyanın sûrî güzelliklerine takılarak ebedi âlemleri bütün bütün nisyanlara gömdük ve geleceğimizi kararttık. Öyle ki ne ilahî atıyye ve behiyyelerin şükrünü tam eda edebildik, ne de onlarla peylenebilecek o gerçek yarınların ayn-ı hayat olduğunu kavrayabildik. Ziya Paşa soluklarıyla ifade edecek olursak:
Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık!
Zira ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık!..
Aslında kazanmamız da mümkün değildi; zira hiç ölmeyecek gibi kendimizi hevâîliğe salarak dünya mezraasını kupkuru çöle çevirdik ve ebediyetlere uzanan dünya güzergâhındaki köprüleri de bir bir yıkarak öteler inanç ve düşüncesine bir sünger çektik. Bir türlü kendimize gelerek yürekler acısı halimize bakıp Allah’a yönelmedik…
—
Hazreti İmam, başı her zaman utûfet kapısının eşiğinde, kalb gözü basiretleri kapı aralığında, teveccühe teveccüh beklentisiyle kalb ritimleri “Hû, Hû” diye atarak dillendirir başka bir yönelme yöntemini. Hakk’a öyle sadakat ve istikamet besteleri sunar ki, hayranlıkla kulak kesilir yer ve gökteki mukarrebler:
Ey Rabbim! Çeşit çeşit şek ve şüphe tahayyülleri -bunlar onun ufkuna ait iniltiler- sürekli köpürüp duruyor içimde. Bulandırıyor Senin o dupduru lütuflarının semâvî saffetini. Ne olur kaldır yakınlığına engel bu şekk ü şüphe sisini dumanını, gelip geçici de olsa kulluk tavrına uygun düşmeyen yakışıksız mülahazaları!.. Gönlümü yalvarıp yakarma hissiyle coştur! Kalbimi hep Sana yakın bulunma idrak ve şuuruyla gerçek dirilişe erdir!..
Yüzde bir ihtimalle zelle yaşama endişesiyle tir tir titrer; beyninin bütün fakülteleriyle, birinin ifade ettiği mazmun çerçevesinde,
Başım rahmet kapının eşiğinde,
Sana teveccüh zevki içindeyim;
Olsam da günahlarla âlûd bende,
Yüzümün karasıyla emrindeyim.
vefa nağmeleriyle içini döker Yaradan’a ve beraat fermanı beklemeye durur, beklediği gibi o güne kadar.
Yetinmez bu itaat ve inkıyat iniltileriyle, rahmet ve şefaat kapısının tokmağına dokunmakla; “iman-ı kamil, amel-i sâlih” der sızlanır.. âh u vâhlarını ihlas ve rıza ufkuyla taçlandırmaya koşar:
Ey Rabb-i Rahim’im! Bizi, hoşnutluğunu hedefleyip soluk soluğa koşan gönül erbabından eyle! Her an gözü o kapıda, eli kapının tokmağında bulunan aciz bendelerini, onlarca en büyük iltifat sayılan rıza ve aşk u iştiyak düşünceleri ve içten düşleriyle, Senin sımsıcak teveccühüne vesile huzur-ı kibriyânda, kemerbeste-i ubudiyetle serfirâz kıl! Nezd-i ulûhiyetinde değişik payelerle şereflendirdiğin.. tasavvurları aşkın keyfiyetlere ulaştırdığın.. fazl u kereminle Kendini tam duyurduğun.. Sana karşı olan aşk u alâkalarını iştiyak üstü iştiyakla taçlandırıp vicdanlarını tecelligâh-ı ilahî seviyesiyle seviyelendirdiğin.. gönüllerini her lahza bir aşk u şevk cezbesiyle Kendine yönlendirdiğin Mustafeyne’l-Ahyâr (seçkin bendegân)dan eyle! Ey ‘rıza!’ deyip Zâtına teveccühe doymayan kapı kullarını vuslat yollarında yüz üstü bırakmayan Keremkânî! Bu bendeni de kabule karîn kıldığın bahtiyarlar zümresine ilhak buyur!..
Ey o yüce hâleye müteveccih dırahşan çehre! Sen her zaman aynı şeyleri diledin ve aynı şeylerle sürekli içten içe inledin. Sesin/sesiniz gelip tâ bu çağlara da ulaştı. O nağmeleri duymaya teşne gönüller, sızlanışlarınızı paylaşma sadedinde aynı şeyleri dillendirdi ve vicdanlarının diliyle, elleri aynı kapının tokmağında,
Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!.. (M. Lütfi Efendi)
deyip iç döktüler. Aslında O, hiçbir zaman “kerem!” diyerek kapısına yönelenleri yüz üstü bırakmamış ve asla onlara hicran yaşatmamıştır.
Hazreti İmam konuyla alakalı niyazını daha da derinleştirerek inler ve “Ey Rabb-i Rahîm’im! Enîsim ol! Ruhumdaki Sensizlik vahşetini gider.. sürçmelerimi ve düşe-kalka yürümelerimi bağışla! Hatalarımı Settâr ism-i şerifinle setreyle! Bendeni sıyanet seraları içine alarak teminat-ı hâssanla emin kıl!” der; teveccüh, inayet, riâyet, kilâet beklentileri içine girerek, tutunur o kopmayan “urvetü’l-vüskâ”ya ve yürür tevekkül, teslim ve tefviz kanatlarıyla “lâ mekânî”liğe doğru.
Doymaz nâmütenâhî istikametindeki şahlanışında her vesileyi değerlendirmeye.. yönelir yerinde muhabbet mihrabına.. aşk dilenciliğine durur Maşuk-ı Hakîkî’den.. yetinmez elde ettikleriyle, “daha!” der; kanat çırpar, yükselir verâlar verâsı ufuklara.. ulaşmak istediği zirveye erme adına kalmaz eşiğine baş koymadığı ve teveccüh etmediği sıfât ve şuûn.. gönülden hep bir dilenci tavrıyla süsler niyazlarını o “Güzel İsimler” boyasıyla.. bilmez nazlanmayı, inler sürekli Hazreti Yakup ve Yûnus İbn Mettâ gibi, إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ (Yusuf sûresi, 12/86)iniltileriyle, tasa ve dağınıklıkla hep Hazreti Müşkil-küşâ’nın kapısı önünde.. sızlanır ve Kudreti Sonsuz’a ne inceden ince niyaz besteleri sunar.
Yer yer ümit ve reca hissine kapılır ve şevk u şükürle şahlanarak Yunus edasıyla:
Hoştur bana Senden gelen,
Ya hıl’at ü yahut kefen;
Ya taze gül yahut diken,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.
der. Rıza televvünlü reca hissiyle her vâridi bir armağan gibi öper, başına kor; olup biten bütün bu ihsasları özel bir teveccüh anlayışıyla ve “Rabbimin benimle muamelesi!” mülahazasıyla karşılar; Rab’den birer armağan saydığı bütün bu deyiş ve sezişleri iç içe sevinç hissiyle istikbal eder.
Hep böyle olmuştu ve böyleydi Hâle ile hallenenlerin değişmeyen duyuş ve sezişleri.. hiçbir zaman dinmeyen heyecanları ve azm ü ikdamları.. baş döndüren semâvîlikleri ve melekleri imrendiren, şeytanları fersah fersah uzaklaştıran kalb ve ruh desenindeki tavırları. Ne hoş dillendirir âşıklar sultanı Hazreti Mevlânâ, Hâle’ye müteveccih bu dırahşan çehrelerin o farklı yanını: “Bazen melekler bizim incelik ve nezaketimize imrenirler; bazen de şeytanlar kabalık ve densizliğimizden nefret duyarlar.”
Günümüzde gök ehlini imrendirecek insanların bulunduğuyla alakalı bir şeyler söylemek oldukça zor ama şeytanı zil takıp fıkır fıkır oynatan insan sayısının hiçbir dönemde olmadığı kadar mebzul bulunduğu da bir gerçek.
“Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, ciddi bir “ba’s ü ba’de’l-mevt” ile, bütün bütün şirazeden çıkmış bu çağın şeytan güdümündeki insanlarına da Hâle’ye müteveccih gönül erleri yolunda dirilişler lütfeylesin!” niyazıyla, bu konuya da bir noktalı virgül koyarak şimdilik “yeter!” diyorum.
—
[2]ÜVEYS EL-KARANÎ: Hak’la irtibatı ve İslamî hassasiyetiyle “müşârun bi’l-benân” bir akrabü’l-mukarrabîn idi Üveys el-Karanî. Işık çağına ermiş, görülecekleri görmüş, kendini hâle halkaları içinde bulmuş, tâlii yâr, mazhariyetleriyle bahtiyarlardan bahtiyar, müteahhirînden olduğu halde mütekaddimîn ile hemhâl; Hak ve Hakk’ın elçisiyle irtibatı tam, amûdî (dikey) yükselişiyle hâledekilerle hemhudut, onların halleriyle hâllenmiş, nev’i şahsına mahsus dırahşan bir çehreydi o. Anne isteğine takılmış, ezanı duyduğu halde ön saftakilerin arasına girememiş ama kalbî ve ruhî hayat azmi ve hızı sayesinde herkes tarafından dikkat çeken biri haline gelmiş, halife-i rûy-i zeminden olağanüstü iltifat görmüş ve onlarla aynı duyguları paylaşan biri olma konumunu ihraz etmişti.
Hâle ile içli dışlıydı; o atmosfer içinde Hazreti Kamer-i Münîr’den gelen ışık tayflarıyla duyulmazları duyuyor ve alınabilecek her şeyi alıyordu.. duyup aldığı kadar da çevresine veriyor, ruha ve sırra uzanan güzergâhta yüzlercenin yolunu aydınlatıyordu. Duyup hissettiklerini çevresine duyurma heyecanıyla yaşıyor.. sürekli yaşatma duygusuyla oturup kalkıyor.. edip eylediklerini yetmezlikle değerlendiriyor.. tekrîm u tazimle yâd ediliyor ama fahre, gurura bütün bütün kapalı kalmada da sürekli bir mahviyet ve tevazu tavrı sergiliyordu.. Hakk’a içini döküp, inleme ve sızlanışlarıyla sabâ ritmi içinde, çevresine hep âh u efgân telkin ediyordu.. “Hayaline bile bulaşmamıştır!” diyeceğimiz, mazhariyetlerinin gereği sayıp gözünde büyüttüğü en önemsiz sisi-dumanı dahi devâsâ masiyetler şeklinde değerlendirerek kemâl emaresi mülahazalarıyla hep sızlanıp duruyordu.
İşte o içten gelen ciğersûz nağmelerden seleflerinin inilti fasıllarıyla birebir örtüşen, mazmun yörüngeli bir-iki resim; daha doğrusu deryaları peylemeye yetecek, melek soluklarına denk, “akrabü’l-mukarrabîn” âh u vâhı içtenliğini hatırlatan, cihânpaha birkaç damla:
“Ey yücelerden yüce Rabbim! ‘Tevekkül, teslim’ diyor, yardımını dileniyorum. Beni ne dünyada ne de ötelerde acz u fakr ve hiçliğimle başbaşa bırakma!.. Ey ezel-ebed Sultanı ve bugünlerin, yarınların, tüm zaman ve mekânların Rabb-i Rahîmi! Mücrim bir benden olarak şu yoksullar yoksulu halimle bârigâh-ı rahmetinin kapısı önündeyim. -Ey aziz ruh! Sen de yoksulsan, bilmem ki şu derbeder bendelere ne demek düşer? Ben bir şey diyemeyeceğim ama bir Hak dostu böylelerine ‘mezar-ı müteharrik bedbahtlar’ demeyi uygun bulmuş; haklı olsa gerek.- Zayıfım, derbederim, zelilim, esîrinim ve iflas etmiş bir çaresizim; Sen ise kapına yönelenlerin taleplerini vüs’at-i rahmetinle karşılayan sultanlar sultanısın!.. Gamım, kederim hadden efzun ama düşe-kalka yürüyen tasalı gönüllerin arzu ve isteklerini is’âf buyuran bir Cevâd u Kerim’in kapısı önündeyim. İsyanlarım sınırsız!.. -Neye isyan diyorsa?- Nezdindeki makbul ve mümtaz kulların arasında bulunma ümidiyle başım rahmetinin eşiğinde, bağışlanma recasıyla o kapının tokmağına dokunuyorum. -Ey seleflerini kalbî ve ruhî hayat derinliğiyle kendine imrendiren sır ve hafâ sultanım! Muasırlarının ve çevrenin seni numune-i imtisal görüp takdirler yağdırmalarına karşılık, bu sızlanışların idraklerimizi aşan ufkunun enginliğiyle bir vurulup dövünme mi; yoksa bağı kopmuş tesbih taneleri gibi sağa-sola saçılmış bencileyin bendegânlara mihraplarına yönelme tembihi mi?- Kusurlarımın affedileceği hicap ve heyecanıyla bârigâh-ı gufranına yöneliyor; bağışlanacağım ümidiyle yerlere yüz sürüyor ve ‘Ey Rabb-i Rahim’im!..’ diyorum… Nefsine zulmetmiş bir derbeder olarak gözlerim vüs’at-i rahmetinin kapı aralığında, gönlüm hususi teveccüh sağanağında, kabul edileceğim heyecanlarıyla gözlerim kapının açılacağı intizarında, Senden beklenenleri bekliyorum. Gerçi cürümlerim bî-hadd ü pâyân ama ehliyetimi bir kenara atıyor, ehliyet-i Rahmâniyene sığınıyor ve başım önümde özel iltifatlarını intizar ediyorum.”
“Yüce Rabbim, lâyüad ve layuhsâ hatalarımla, yönelecek başka kapı bilmeme iz’ânıyla, hemen her zaman Senin o herkese açık bulunan rahmet kapının önünde ebedlere kadar durma kararındayım. Rabbim! Şu bî-hadd ü pâyân hatalarımla bir kere daha Sana yöneliyorum; Sana yöneliyorum zira yönelinecek bir başka kapı bilmiyorum. Ey yüce Rabbim! Sen ululardan ulusun ve bir keremkânisin; bense zavallılardan zavallı bir bende. Sen etmezsen bu pür-melâl kuluna merhamet, kim elinden tutar onun? Sultanlar sultanı melce’im! Sen her şeyin ve herkesin mâlik-i hakikîsisin, kapı kulun ise sıradan bir bende; Sen lütuf buyurup kerem destine almazsan, ona kim inayet edebilir? Melce’im ve mesnedim! Sen yegâne aziz, bu fakir ise zillete maruz bir derbeder; Sen elinden tutmazsan, kim kurtarabilir onu bu mezelletten? -A kemal abidesi ve gözümün nuru, sen de zelilsen, söyler misin bizim içinde bulunduğumuz durumun adı nedir?- Mevlâm! Sen yücelerden yüce öyle bir Erhamürrâhimîn’sin ki, en büyük günahları irtikâp eden kapkara ruhlara bile afv u mağfiret kapılarını ardına kadar açık tutmakta ve تُوبُوا إِلَى اللَّهِ bişâretiyle ümitleri şahlandırmadasın; ömrünü isyanlarla âlûde geçirmiş bu fakîr u hakîri de o kapıdan uzaklaştırma!..”
“Ey nihayetsiz rahmet ve şefkatiyle herkese teveccüh buyurup içlere inşirah salan Hannân u Mennân! Ben de Senin âciz ve düşe kalka bir kulunum; kabrin zulümât ve darlığından ve mukadder hesabın ağırlığından rahmetinin enginliğine sığınıyor ve ‘El-emân, el-emân!’ iniltileriyle Senden emn ü emân dileniyorum. -Bilmem ki, biz bu engin mülahazaların tesiriyle bir kerecik olsun bu şekilde Hakk’a iç döktük mü? Zannetmiyorum… Hazret ötelerdeki ürperten ahvali her yâd edişinde bir kere daha “El-emân, el-emân!” deyip inliyor.- Münker-Nekir’e cevab-ı savabda inayet ve teveccühünü bu düşkünden esirgeme!.. Ben, maruz kalacağım her dâhiyeye karşı ‘El-emân!’ deyip re’fet ü şefkatinin ümidiyle oturup kalkacağım. ‘El-emân, el-emân!’ makberin darlık ve zulmetinden.. Senin sıyanet seralarında korunmaya alınıp alınamayacağını bilmeyenlerin canları gırtlaklarında tir tir titreyip durdukları ürpertici ahval-i müthişe karşısında ‘El-emân, el-emân!..’ Zelzeleleri zelzelelerin takip ettiği, zeminin toz-duman haline geldiği, dağların hallaç pamuğu gibi savrulduğu, semaların rulolar şeklinde dürüldüğü, arz u semanın tebeddül üstüne tebeddüllerle zîr u zeber olduğu/olacağı hengâmda.. herkesin umumî bir ‘ba’s-u ba’de’l-mevt’ ile haşr u neşir süreciyle huzur-u kibriyâda toplandığı o gam üstüne gam evânında.. ins ü cin herkesin yapıp ettikleriyle yüz yüze geldiği kahreden tablolar karşısında.. hayatlarını küfür ve dalalet içinde geçirenlerin ‘Keşke toprak olsaydım!’ iniltileriyle sızlandıkları o nedâmet hırıltıları esnasında.. ve daha iç içe bir sürü dâhiyeler karşısında, bir kere daha içten ‘El-emân, el-emân!..’ Dünya hayatını isyan vadilerinde ve günah çirkefleriyle geçirenlerin hesaba çağırılmaları karşısında ‘Vay halime!’ anlamında yine ‘El-emân, el-emân!..’” Bunları deyip sızlanmalar heymânı yaşamıştı o masum-ı mukayyed âbide şahsiyet…”
O, bu iniltilerle yatıp kalkıyordu her zaman! Dil-dudak latîfe-i Rabbâniyenin emrinde hıçkırıp duruyordu her ân. O, bu mülahazalarla nefes alıp verdikçe, çevresinde de nur çağı şive ve deseninde diriliş meltemleri esiyor; hafif de olsa esnemeye durmuş bir kısım gönüller bu âh u zâr karşısında yeniden cana geliyor, resmedilen tabloları hayalen temaşa etme irfanıyla bir bir kıvama yürüyor ve o semavî nağmelerle bir inilti ve sızlanış korosu oluşturuyorlardı.
Keşke bu duygu, düşünce ve tahayyüllerin onda biri günümüzün müddeî Müslümanlarında da bulunabilseydi!.. Yuvalar bu uhrevi tabloları tahayyül ruh haletiyle kalben ve ruhen cana gelip de o yanıp yakarışlara ses katabilseydi!.. Dinî medâris ve külliyeler bu âh u efgâna bigâne kalmayıp onlar da bu örfâneye iştirak edebilselerdi!.. Kürsüler, mihraplar, minberler günlük aktüalitelerin tesirinden sıyrılarak “Bir nağme de bizden!” deyip o koroya katılabilselerdi!.. Ama ne acıdır ki, bugün, ev, çarşı-pazar, irşad yuvaları, hatta bazı halvethane, tekye ve zaviyeler de günlük dedikodu hırıltılarıyla inlemede.. yuvanın kendine has ruhu yoğun bakıma kaldırılmış.. ilim irfan müesseseleri oksijen tüpleriyle nefes alıp vermekte. Medâris-i âliyede kulaklar إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ ile inim inim.. bazı tekye, zaviye ve halvethaneler musallada namaz intizarı içinde.. sokaklar zift çağlayanlarına rahmet okutturacak mahiyette.. ruhunu yitirmiş yığınlarda arama hissi tamamen uçup gitmiş.. umumî hissiyata tercüman kabul edilen jurnalleşmiş evrak-ı perişan şeytana zangoçluk yapma peşinde. Hâsılı ortalık toz-duman, kafalar karmakarışık.. ruhlar ve gönüller de ekstra ümide emanet. Ne güzel dillendirir Akif’imiz bu iç bulandıran tabloyu:
Ne tüyler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş,
Ne din kalmış ne iman, din harâb, iman türâb olmuş,
Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl,
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!..
Keşke bunları görüp anlayan ve anladığını da dillendirebilen birkaç tane entelektüelimiz olsaydı!.. Heyhat! Onun fıkdânı da ayrı bir vesile-i hicran.
Şimdi isterseniz bu faslı da, 3. Mustafa merhumun şu dörtlüğüyle noktalayarak sızlanışlarımızla bir kere daha yutkunup kâriîn-i kirâma veda edelim:
Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele,
Devleti, çarh-ı denî verdi kamu müptezele,
Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele,
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-11) “NAMAZ KAHRAMANLIĞINA” ADAY YENİ / YENİLENEN İNSAN
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-11)
“NAMAZ KAHRAMANLIĞINA”
ADAY YENİ / YENİLENEN İNSAN
GİRİŞ:
KIRIK TESTI : NAMAZI HİSSETMEK İÇİN NE YAPTINIZ? _ (05 HAZİRAN 2006)
“Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız,
sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz.
Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız.
Belki bir kitabı onlarca kez okumalı,
bir kaseti birkaç kere dinlemeli,
bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli
ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz.
“Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli
ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız.
Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız.
Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde
ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.”
***
BAŞYAZI MÜZAKERESİ
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR:
1-NAMAZ_ 1994 TEMMUZ SIZINTI BAŞYAZI (YEŞEREN DÜŞÜNCELER)
NAMAZ, “ALLAH’A YAKINLIĞIN AYRI BİR ÜNVANI”
Namaz, “Allah’a yakınlığın ayrı bir ünvanı”
Namaz, “Kulluk düşüncesine kilitlenip ömrünü Hakk karşısında geçirme..”
Namaz, ”Gaye ile hemhudut en büyük vesilelerden biri”
Namaz, “Çok farklı derinlikleri bulunan bir ibadet”
Namaz, “kulun en büyük ibadeti“
Namaz, “kulun içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden daha sıhhatli ve engin bir hali..”
Namaz, “günde birkaç defa, sırlı ve sihirli hareketlerle düşünce ve hülyalarımızı besleyen”
Namaz, “her zaman bizi mâverâîliğe taşıyabilecek bir yol ve bir menfez”
Namaz, “buudlarımız dışında bir uhrevîleşme ve ebedîleşme temrinâtı”
Namaz, “gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o ezelî güzellik ve bütün vâridâtların kaynağını, buudlara sığmayan derinlikleriyle bir kere daha fâş eder.”
Namaz, “Müminin miracı,”
Namaz, Müminin “Mirac yolunda ışığı-burağı..”
Namaz, “Mümini, “arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun semâlarında dolaştıran”
Namaz, “Mümini, “götürüp tâ melekler âlemine ulaştıran mirac enginlikli mübarek ibadet”
Namaz, Mümini, “alır ummâna taşıyan”
Namaz, “Mümini “sürekli başlangıçla son arasında dolaştırır”
Namaz, müminin “ribati”
Namaz, “yollardaki inanmış gönüllerin sefinesi-peyki-uçağı.”
Namaz, inanmış gönüllerin “en son otağı“
Namaz, kurbet ve vuslat yolcusunun “ötelere en yakın karargâhı“
Namaz , “insana yitik cennet adına bir hasret ve bir dâussıla sesi verir,“
Namaz ile inanmış gönül “Kıyamet gününde, ak alınlı, aydın bakışlı”
Namaz ile inanmış gönül “secde ve abdest uzuvlarındaki emarelerle öndekilerden de önde”
—
NAMAZLA, “BÜTÜN RÛHÎ MELEKELERLE KIVAMA ERİLMEYE ÇALIŞILIR.”
Namazla, “gece-gündüz sırlı bir taksime tâbi tutulur.“
Namazla, “Hayat, ibadet eksenli bir zaman anlayışına göre tanzim edilir..”
Namazla, “davranışlarımızın, Hakk murâkabesi altında hüsn-ü cereyanı sağlanır”..
Namazla, “ibadet dışı hareketlerimiz de, ibadet halini alır.. ibadet rengine bürünür..”
Namazla, “yeryüzündeki fâni hayatımız göklerdekilerin rengiyle tüllenmeye başlar.”
Namazla, “Dünyevî gürültüler veya umûmî sükût içinden ezanın taşacağı an, saatlerin ibreleri, güneşin yer değiştirmesi, cami çevresindeki sesin-soluğun çoğalması ve her yanda ebediyet heyecanının yaşanması,”
Namazla, “dünya-ukbâ arası bir berzah yaşanıyor gibi buudlarımızı aşan sözler duyulmaya başlar..”
Namazla, “düşüncelerin yeni bir mecrâ arayış manevraları başlar..”
Namazla, “biraz sonra gerçekleştirilmesi plânlanan ibadet adına metafizik gerilim ve konsantrasyon aranır”
Namazla, “bütün rûhî melekelerle kıvama erilmeye çalışılır.”
Namazla, “bir ümit ve bir vuslat duygusuyla tüllenir.”
Namazla, “azamet ve heybet buğulu, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan bir his tûfânı ve bir duygu anaforu yaşanır.”
Namazla, “hep söylenemez şeyler beyan ufkumuzu sarar..”
Namazla, “ifadesi imkânsız hisler ruhumuza garip bir mûsıkî fısıldar..”
Namazla, “gündelik lisana sığmayan engin duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder..”
Namazla, “maddî aklın, mücerret mantığın sınırlarını aşan gaybûbet renkli bir fetânet, peygamber çizgisindeki meâdî bir düşüncenin kapılarını aralar.“
—
ABDEST, “NAMAZ YOLUNDA İLK TEMBİH”
Namaz, “günde beş defa kendimizi içine salıp yıkanacağımız bir çay gibi”
Namaz, “her dalışımızda bizi hatalarımızdan bir kere daha arındırır”
Namaz; “elleri, yüzleri tertemiz, vicdanları göktekilerin iç âlemleri kadar nezih olmanın yolu”
Abdest, “namaz yolunda ilk tembih”
Abdest, “namaz yolunda en birinci hazırlık”
Abdestle “gerçekleştirilen ilk gerilim bir kıvama erme cehdi“
Abdestle, inanmış gönül “bedeni nâpâk şeylerden ve sezildik-sezilmedik menfîliklerden arınır”
—
EZAN, “ÂDETA HAREM DAİRESİNE ALINMA DAVETİ”
Ezan “namaz yolunda ikinci uyarı“
Ezan namaz yolunda önemli bir “metafizik gerilimi yolu”
Ezanla, inanmış gönül “vicdan ve tasavvurlarını dinler”
Ezan, “âdeta harem dairesine alınma daveti,”
Ezan, “ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona hazırlayan ledünnî bir ses”
Ezan, “duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızrap”
Ezan, “her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin arkasından birdenbire zuhur eden bir ay..”
Ezan, “yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semâya çevirir..”
Ezanla, “her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelâleler gibi ihtişamla coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar..”
Ezan, “ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici mûsıkîsini boşaltır.”
Ezan, “bizi çağrışımların atlas iklimine çeker”
Ezan, “gönüllerimize aydınlık çağların büyülerini fısıldar.”
Ezan, “Zaman üstülüğe açık hayallerimizi, tarihin değişik dönemeçlerinde kaybettiğimiz şeyleri bulup, getirip iâde etmekle coşturur..”
Ezan, bize “her defasında bize taptaze bir demet ses, bir demet şiir, bir demet âhenk bahşeder.”
Ezanı, “her zaman, bir mûsıkî banyosu alıyormuşçasına bütün benliğimizle duyar”
Ezanla, “her duyuşumuzda, bilemediğimiz bir büyü ile bir başka tat, bir başka letâfet, bir başka hazza uyanırız.”
Ezan, çok defa bizde, “bir sihirli helezonla göklere doğru yükseliyor veya bir balonla çok yukarıda dolaşıyormuş gibi bir his uyarır.”
Ezanla, “İnsan o dakikalarda ruhunun derinliklerine inip vicdanını dinleyebilse..”
Ezanla, inanmış gönül “ne keşfedilmedik mânâların içine aktığını ve kendi derinliklerinde ne çağrışımların kaynaştığını duyacaktır!”
Ezanla, inanmış gönül için ne nurlu ve hislidir!… “Eğer usûlüne uygun ve vicdanın sesi, soluğu olarak icrâ ediliyorsa”
Ezan dakikaları, inanmış gönül için ne nurlu ve hislidir! “göklerin nûra gark olduğu, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açtığı ve lisan-ı Ahmedî’nin arz u semâyı çınlattığı” dakikalar
Her ezan vaktinde, “Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı vicdanlar, onun ilk gökten indiği dönemin halâvet ve tarâvetini duyar“
Her ezan vaktinde, Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı vicdanlar, “minarelerden yükselen sesin içinde peygamberlerin çağrılarını dinlerler..”
Her ezan vaktinde, Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı vicdanların “gönlünde meleklerin tekbir, tehlil, şehadet korosuna erer..”
Her ezan vaktinde, Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı vicdanlar “ âdeta Cibrîl’in dirilten nefeslerini, İsrâfil’in hayat veren soluklarını duyar gibi olurlar.”
Ezanla, “namaz dışı gerilim ve doyum tamamlanır”
…
ve “Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, akordasyon hep birer kıvama erme cehdi…”
…
İLK NAFİLE NAMAZ VE KAMET, “İLÂHÎ RAHMET ESİNTİLERİNİN RUHLARI KUŞATMA FASLI”
İlk nafile namaz ve kamet, “henüz farzla gerçek kurbet enginliklerine açılmadan evvel, ılgıt ılgıt ilâhî rahmet esintilerinin ruhları kuşatma faslı”
İlk nafile namaz ve kametle, “o dakikaya kadar adım adım derinleştirilen konsantrasyon bir kere daha kontrol edilir”
İlk nafile namaz ve kametle, “nihâî huzura ait teveccüh ve temkin bir kere daha gözden geçirilir”
İlk nafile namaz ve kametle, “miraca yürünüyor gibi namaza yürünür.”
İlk nafile namaz ve kametle, “O âna kadar gönlümüze çarpan, insanî yanlarımızı alarma geçiren”
İlk nafile namaz ve kametle, “bizi ebedî mihrabımıza yönlendiren ses, söz ve davranışlar, vicdan tellerinde gönlümüze ait hakiki nağmeleri bulabilmek için bir akort ameliyesi gibi”
ilk kılacağı namazla inanmış gönül “özündeki sesi-soluğu bulmaya çalışır”..
ilk kılacağı namazla inanmış gönül “ancak cemaatle gerçekleştirilebilecek büyük hareketin startını beklemeye koyulur.”
—
KIYAM, HÜLYALI GÜNLERİNİN FECİR TEPELERİNE BENZER.”
Her namaza duruşta, Kendini, namazın mirac buudlu havasına salan hemen herkes için o, “cennet dönemlerimizin ve ötedeki cennetlerin nazlı, hülyalı günlerinin fecir tepelerine benzer.”
Her namaza duruşta, Bizler, his dünyamızın vüs’ati ölçüsünde, “cennet güzelliklerinden tâ bizim altın çağlarımıza uzanan bütün bir ışık kuşağının safvetini, sükûtunu yudumlar ve neşeyle geriniriz.”
Her namaza duruşta, Bizlerin, “dünyanın binbir dağdağasıyla dağınıklığa uğramış zihinlerimiz toparlanır..”
Her namaza duruşta, Bizler, “başkalarının yaşadıkları hayatla bizim ömürlerimizi aynı anda duyar ve yaşar, kevser yudumluyor gibi içimizde binbir lezzet ve mutluluğun hatıralarını buluruz.”
Her namaza duruşta, “ruhlarımız cismâniyetin kasvetli atmosferinden sıyrılır”
Her namaza duruşta, “gönül dünyamız bir kere daha vuslat mülâhazasıyla köpürür.”
Her namaza duruşta, ruh ve gönül erleri “hiç olmazsa her gün birkaç kez, ezel ve ebed arası gelir-gider..”
Her namaza duruşta, ruh ve gönül erleri “sık sık geçmişi geleceği birden düşünce menşurundan geçirir.”
Her namaza duruşta, ruh ve gönül erleri “geçmiş gibi görünen zamanın altın dilimlerini, geleceğin ümitle tüllenen yemyeşil zümrüt tepeleriyle bir arada temâşâ eder..“
Her namaza duruşta, ruh ve gönül erleri , “Tıpkı rüyalarda olduğu gibi mesafeleri aşar.. zamanüstü âlemlerde dolaşır.”
Her namaza duruşta, ruh ve gönül erleri , “fevkalâdeliklerin bütün zevklerini duyar..”
Her namaza duruşta, ruh ve gönül erleri , “duygudan duyguya, fikirden fikire geçer..”
Her namaza duruşta,bizler , “her ânı, ayrı bir marifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk tûfânı içinde geçiririz.” (Bu mülâhazalar irfan ufku bu noktaya ulaşanlar içindir.)
—
—
RUH VE GÖNÜL NAMAZLAŞINCA
Ruh ve gönül namazlaşınca, “artık bu nûrânî keyfiyet evirir-çevirir, her zamanki amelimizin yerine kendi âhengini, kendi şiirini ve kendi semâvîliğini getirir ikâme eder.“
Namaz Ufku, “İnsan ruhunun, duyuş ve sezişleriyle şuhud ve vücudu aşıp ulaştığı gayb noktası“
Namaz, onu duyan ruhların “bütün hasretlerini, hicranlarını ve dâussılalarını söyler. Rükünleriyle söyler, içindeki Kur’an’la söyler, duâlarla söyler.“
Namaz, “kalbin itmi’nânını, söyler. Rükünleriyle söyler, içindeki Kur’an’la söyler, duâlarla söyler;
Namaz, “insanî duyguların revh u reyhânını”, söyler. Rükünleriyle söyler, içindeki Kur’an’la söyler, duâlarla söyler.
Namaz, “varlığın ezelî serencâmesini, yıldızların yeryüzünü temâşâsını, göklerin sırlarını” söyler. Rükünleriyle söyler, içindeki Kur’an’la söyler, duâlarla söyler
Namaz, “ukbânın ışıklarını, cennetin yamaçlarını, yamaçlarda salınan ağaçlarını, ağaçların altında her zaman çağlayan ırmaklarını söyler..” Rükünleriyle söyler, içindeki Kur’an’la söyler, duâlarla söyler
Namaz, “söyler ve söylediklerini yepyeni bir edâ ve üslupla ruhlarımıza kevserler içiriyor gibi tekrarlar...”
—
RÜKÛ, HAKK KARŞISINDA İKİ BÜKLÜM OLMA MÂNÂSINDAKİ BUUDUYLA, BÜTÜN KADDİ BÜKÜLMÜŞLERDEN BİR SES ALIR
Kıyamdan sonra, kulluğa kilitli bu sadık bendeler, rükû kürsüsünden “saf ruhlarının heyecanlarını, haykırmak isterler.“
Kıyamdan sonra, kulluğa kilitli bu sadık bendeler, rükû kürsüsünden “müstakîm düşüncelerinin ra’şelerini” haykırmak isterler.
Kulluğa kilitli bu sadık bendeler, rükû kürsüsünde “Azamet ve ceberûtun, rahmet ve lütfun halitasından hasıl olan bir duyguyla ve heybete bürünmüş bir edâ içinde âdeta bir asâ gibi bükülürler..”
Kulluğa kilitli bu sadık bendeler, rükû kürsüsünde “bükülür ve iliklerine kadar işleyen bir kulluk şuuruyla hep ilâhî azameti mırıldanır..”
Kulluğa kilitli bu sadık bendeler, rükû kürsüsünde “bir kısım gök sakinlerinin Allah’a yöneliş üslupları sayılan rükû ile “Hazîratü’l-Kudsiün kapılarını zorlar..”
Kulluğa kilitli bu sadık bendeler, rükû kürsüsünde “o kapıların aralanması ölçüsünde kendi rûhî âlemlerinin derinliklerine kavuşurlar.”
Namazda rükû, “kıyamdan bir adım daha ileride üzerimize nefehâtını salar,”
Namazda rükû, “ruhlarımıza hayattan daha güzel, cismânî zevklerden daha enfes ve bu sınırlı dünyada gerçekleştirilmesi imkânsız bir rüyadan, hem de tasavvur edemeyeceğimiz ölçüde bir rüyadan neler neler fısıldar.”
Namazda rükû, “Gönüllerimize, istediğimiz, beklediğimiz nesnelerin ötesinde zümrütten günler, saatler ve dakikalar vaadeder.”
Namazda rükûda hepimiz “biraz da ümitlerimizin, mefkûrelerimizin, hülyalarımızın, beklentilerimizin çocukları değil miyiz?”
Namazda rükûda hepimiz “bugünkü tersliklerle hırpalanıp da gerçeğe uyanınca, içinde bulunduğumuz zamanı aşarız”
Namazda rükûda hepimiz “ileride elde edeceğimiz hayat ve saadetin ümidiyle “gelecek zamani der ve tebessümlerle cennetin yamaçlarını süzeriz.”
Rükû, “Hakk karşısında iki büklüm olma mânâsındaki buuduyla, bütün kaddi bükülmüşlerden bir ses alır“
Rükû bize “yer yer “Rabbim bana zarar dokundu“, zaman zaman da “Dağınıklık ve tasamı sadece sana açıyorum” der
Rükû bize “hayat ırmağından bir çağlayış, Yusuf ilinden de bir gömlek kokusu duyurur..”
Rükû bize hep “hakikatlerin ötesinden gelecek hârikulâdeliklerin zuhur edeceği neşesiyle bizleri coşturur.”
Rükû bizi “Hem öyle bir coşturur ki, benliğimizden fışkıran bir hamd ü senâ tûfânıyla belimizi doğrultur ve O’na, bir ara fasıl minneti daha sunarız.”
…
Bu kısacık ayakta duruş, “ilkinden farklı ve ayrı bir Hakk’a yürüme limanıdır.“
Bu kısacık ayakta duruş, “Bu nurlu limanda kıyamı, kıraati, rükû tesbihlerini, bir kere daha gönlümüzün derinliklerinden geçirir“
Bu kısacık ayakta duruşla, “hislerimizin sınırsızlığını, hayallerimizin sonsuzluğunu, bu kısacık tevakkuf içine sıkıştırarak duymaya çalışır“
Bu kısacık ayakta duruşla, bütün his gücümüzü vâridât avlamak üzere seferber eder ve yakaladığımız “kenz-i mahfîi tayflarıyla kendimizi daha engin ve kurbet renkli bir yeni duyuş çağlayanına salıveririz.”
…
Namaz da Hemen her rükünde, “Allah’a karşı saygılı olmayı en iyi şekilde dile getirmek üzere söylenilen tekbirlerle, tahmidlerle ve bu kelimelerin çağrıştırdığı mülâhazalarla yüce divânın kapı tokmaklarına dokunulur”
Namaz da Hemen her rükünde, “bir eşref saati en mükemmel şekilde değerlendirme dikkat, teyakkuz ve temkiniyle beklemeye geçilir“
Namaz da Hemen her rükünde, “beklemeye geçilir ve avını bekleyen bir kedi hassasiyeti, bir örümcek sabrıyla ilâhî vâridât ve tecelliler avlanmaya çalışılır.“
Namaz da Hemen her rükünde, “Hacda ve başka yolculuklarda, tepelere tırmanılması, tepelerin aşılıp düzlüklere varılması tekbir, tehlil fasıllarıyla seslendirildiği gibi, namaz ünvanı altında ruhun mirac yolculuğu da, bir bölümden diğer bölüme geçişte hep aynı mübarek duygu ve düşüncelerle ve hep aynı mübarek kelimelerle ifade edilir.”
—
VUSLATA ATILAN İLK ADIM; NAMAZI KIYAMDA DİNLEYİP, RÜKUDA DUYMA
Namazı rükûda duyup kıyamda dinleyenlerin “nasıl bir haz ve lezzete erdiklerini, kestirmek zordur”
Namazı rükûda duyup kıyamda dinleyenlerin “nasıl bir haşyet ve saygıyla kıvrandıklarını, kestirmek zordur.”
Namazı rükûda duyup kıyamda dinleyenlerin “nasıl bir ümitle gerilip nasıl bir korkuyla ürperdiklerini kestirmek zordur.“
Bu duyuş, bu dinleyiş, vuslata atılan adımların en ciddilerinden ilki, secde de bunun ikincisidir.
—
SECDE, “BULUŞMA ARSASI”
Secde, “namazın içindeki mevhibe ve vâridâtın şükür zemini“
Secde,”Erimiş gönüllerin kulluk kalıbına tam olarak döküldükleri mehâbet potası“
Secde, “duâlarla Hakk’ın kabulü, ortasında iki nokta arasındaki doğru çizgi ve bulunup bilinecek, bilinip sevilecek Zât’a karşı duyguların, düşüncelerin visâl koyu“
Secde, “buluşma arsası“
Secdede “baş ve ayaklarımızı aynı noktada birleştirerek yusyuvarlak hâle gelir; bir yay gibi gerilir“
Secdede “bir ses, bir soluk olur inler.”
Secdede “ümitlerimizin ameller önündeki herşeye yeten enginliğini, rahmetin herşeye sebkat eden öndeliğini imanımızla birleştirir,”
Secdede; “bir ucu dünyada bir ucu ukbâda âdeta bir gökkuşağına benzeyen bu alâim-i semâ altından geçmek sûretiyle tâliimizi değiştirmeye çalışırız.”
Secde; “İnsan, duyuş ve sezişlerin kendisini yükseltmiş bulunduğu bahtının zirvesinden bakıp gerçeği temâşâ ettiği nokta..“
Secdede, “insan kalbinin dilini kullanarak, hislerinin bütün kelimelerini ortaya dökerek, dünyayı biraz âhirete doğru yönlendirip, öteleri de biraz ruh dünyasının içine aksettirerek kulluğunun destanını okuyor gibi bir mazhariyeti duyabilir, yaşayabilir.“
Secdenin, “kulluk şuuruyla coşan duâları, Allah’ın rahmet ve lütuf çağlayanlarıyla karşılaşıp birbirinin içine akıp da duâ ve icabet buluşunca, duygularımız cennet hayatı gibi güzel, vuslat gibi engin çağlamaya başlar.”
…
Anlayanlar için bu güzelliklerin tadı o kadar keskin, şivesi o kadar büyüleyicidir ki,
onu bir kere duyup yaşayanlar bu nimetlere ve nimet sahibine nasıl şükredeceklerini bilemezler.
…
Bizler, gerçek konumu içinde secdeyi duyup dinledikçe,
imandan, İslâm’dan, ihsandan süzülmüş bir usârenin,
namazlarımızın kıyam, rükû ve kavmesinden geçerek
gönüllerimizin zümrüt tepelerine aktığını hissederiz.
—
TAHİYAT
Secde ile Başı yerde ve ışıktan bir helezonla en ulaşılmaz zirvelere tırmanan kurbet eri
Secde ile Semâvî seyahatle Hakk’a yakınlığı derinleştiren kurbet eri,
Secde ile “Hazîratü’l-Kudsie ermiş olma his, şuur ve mahmurluğuyla vuslatını bir başka buudla daha da renklendirmek üzere
Hakk’a tazim ve tekrimini arzederek saygıyla başını kaldırır
ve huzurda bulunmanın bütün âdâbıyla “et-tahiyyât…i diyerek vecde gelir
et-tahiyyât…i diyerek “artık bir yeryüzü varlığı değilmişçesine tabiatüstü bir hal, bir mânâ ve bir büyüye bürünür.”
—
ENGİN HAZLARLA ÇOŞAN NAMAZ KAHRAMANI;
bu engin hazlarla coşan namaz kahramanı, “
(+) “doyma bilmeyen bir hisle,
(+) “kemmiyet ve keyfiyet sınırlarının üstünde“
(+) “niyetle derinleştirip sonsuzlaştırdığı”
(+) “yakîniyle Hakk’la irtibatlandırıp hulûsuyla ebedîleştirdiği”,
(+) “mal, can ve bütün ilâhî mevhibeler adına Hakk’a karşı minnet borcunu edâya yönelir”
(+) “gönlünün bütün duyarlılığıyla Allah’ı anar ve inler..”
(+) “Nebî’yi yâdeder, içi inşirahla dolar..”
(+) “kendisiyle aynı mutluluğu paylaşan insanları düşünür, hayır duâlarıyla gürler..”
(+) “tekbirlerle başlattığı bu mirac yolculuğunu, dinin temeli sayılan şehâdetlerle noktalar…”
—
“NAMAZA ALIŞMIŞ VE ONUNLA BESLENEN İNSANLAR”
Namaza alışmış ve onunla beslenen insanlar,
(+) ona hiçbir zaman doymazlar.
(+) “Doymak şöyle dursun, her namaz bitiminde “daha yok mu? der,”
(+) “nafileden nafileye koşar“
(+) “duhâ ile güneş gibi yükselir”
(+) “evvâbinle gidip kurbet tokmağına dokunur“
(+) “teheccüdle berzah karanlıklarına ışıklar gönderir“
(+) “ve ömrünü âdeta ibadet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmeye çalışır“
(+) “ve kat’iyen içinde yaşadığı nurlardan, ruhunu saran mânâlardan ayrılmak istemez..”
istemez ve hep ibadetin vaadettiği güzelliklere koşar.
EK:
NAMAZ BAŞYAZI (ORJİNAL HALİ)
Namaz müminin miracı, mirac yolunda ışığı-burağı.. yollardaki inanmış gönüllerin sefinesi-peyki-uçağı.. kurbet ve vuslat yolcusunun ötelere en yakın karargâhı, en son otağı, gaye ile hemhudut en büyük vesilelerden biridir.
Kıyamet gününde, ak alınlı, aydın bakışlı; secde ve abdest uzuvlarındaki emarelerle öndekilerden de önde; elleri, yüzleri tertemiz, vicdanları göktekilerin iç âlemleri kadar nezih olmanın yolu da yine namaz ve namaz öncesi amellerden geçer. Aynı zamanda, Allah’a yakınlığın ayrı bir ünvanı da sayılan ve çok farklı derinlikleri bulunan bu namaz ibadetine; kulluk düşüncesine kilitlenip ömrünü Hakk karşısında geçirme mânâsına ribati da diyebiliriz.
Abdest -ileride müstakillen ele alınıp işleme düşüncesi mahfuz- namaz yolunda ilk tembih ve en birinci hazırlık; ezan ise -o da müstakillen anlatılmalı- ikinci uyarı ve önemli bir “metafizik gerilimi yoludur. Abdestle, bedeni nâpâk şeylerden ve sezildik-sezilmedik menfîliklerden arınan insan, ezanla vicdan ve tasavvurlarını dinler.. ilk kılacağı namazla da özündeki sesi-soluğu bulmaya çalışır.. ve ancak cemaatle gerçekleştirilebilecek büyük hareketin startını beklemeye koyulur.
İnsanı, arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun semâlarında dolaştıran ve götürüp tâ melekler âlemine ulaştıran mirac enginlikli bu mübarek ibadet, günde beş defa kendimizi içine salıp yıkanacağımız bir çay gibidir ki, her dalışımızda bizi hatalarımızdan bir kere daha arındırır; alır ummâna taşır ve sürekli başlangıçla son arasında dolaştırır ki, bu da buudlarımız dışında bir uhrevîleşme ve ebedîleşme temrinâtı demektir.
Namazla, gece-gündüz sırlı bir taksime tâbi tutulur. Hayat, ibadet eksenli bir zaman anlayışına göre tanzim edilir.. ve bu sayede davranışlarımızın, Hakk murâkabesi altında hüsn-ü cereyanı sağlanır.. derken, ibadet dışı hareketlerimiz de, ibadet halini alır.. ibadet rengine bürünür.. ve yeryüzündeki fâni hayatımız göklerdekilerin rengiyle tüllenmeye başlar.
Dünyevî gürültüler veya umûmî sükût içinden ezanın taşacağı an; saatlerin ibreleri, güneşin yer değiştirmesi, cami çevresindeki sesin-soluğun çoğalması, her yanda ebediyet heyecanının yaşanması, müezzinlerin gırtlak kontrolü ve hoparlörlerin hırıltılı-gürültülü sesleriyle belli olunca, sînelerde sessiz sessiz konuşmalar, henüz uykudan yeni kalkmış insanların dağınıklığı içinde sayıklamalar, dünya-ukbâ arası bir berzah yaşanıyor gibi buudlarımızı aşan sözler duyulmaya başlar.. ayrıca, düşüncelerin yeni bir mecrâ arayış manevraları ve henüz namaza girilmediği halde, namaz yolu mülâhazasıyla daha bir sürü his ortaya çıkar.. dünya kadar şey mırıldanılır.. ve biraz sonra gerçekleştirilmesi plânlanan ibadet adına metafizik gerilim ve konsantrasyon aranır.. ve bütün rûhî melekelerle kıvama erilmeye çalışılır.
Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçekleştirilen ilk gerilim ve akordasyon hep birer kıvama erme cehdi sayılabilirler. Ezan, âdeta harem dairesine alınma daveti, ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona hazırlayan ledünnî bir ses ve duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızrap gibidir. Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz mantığımız ona karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin arkasından tıpkı bir ay gibi birdenbire zuhur eder.. yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semâya çevirir.. ve derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelâleler gibi ihtişamla coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar.. ve başlar-başlamaz da ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici mûsıkîsini boşaltır. Onunla da kalmaz, bizi çağrışımların atlas iklimine çeker ve gönüllerimize aydınlık çağların büyülerini fısıldar. Zaman üstülüğe açık hayallerimizi, tarihin değişik dönemeçlerinde kaybettiğimiz şeyleri bulup, getirip iâde etmekle coşturur.. ve her defasında bize taptaze bir demet ses, bir demet şiir, bir demet âhenk bahşeder. Biz, ezanı her zaman, bir mûsıkî banyosu alıyormuşçasına bütün benliğimizle duyar ve her duyuşumuzda, bilemediğimiz bir büyü ile bir başka tat, bir başka letâfet, bir başka hazza uyanırız. Bu duyuş ve bu seziş çok defa bizde, bir sihirli helezonla göklere doğru yükseliyor veya bir balonla çok yukarıda dolaşıyormuş gibi bir his uyarır. Hele bir de ezan, usûlüne uygun ve vicdanın sesi, soluğu olarak icrâ ediliyorsa.. göklerin nûra gark olduğu, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açtığı ve lisan-ı Ahmedî’nin arz u semâyı çınlattığı ezan dakikaları ne nurlu ve hislidir! İnsan o dakikalarda ruhunun derinliklerine inip vicdanını dinleyebilse, ne keşfedilmedik mânâların içine aktığını ve kendi derinliklerinde ne çağrışımların kaynaştığını duyacaktır!
Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı vicdanlar, her ezan vaktinde, onun ilk gökten indiği dönemin halâvet ve tarâvetini duyar ve minarelerden yükselen sesin içinde peygamberlerin çağrılarını dinlerler.. gönlünde meleklerin tekbir, tehlil, şehadet korosuna erer.. ve âdeta Cibrîl’in dirilten nefeslerini, İsrâfil’in hayat veren soluklarını duyar gibi olurlar.
Ezanla, namaz dışı gerilim ve doyum tamamlanınca, henüz farzla gerçek kurbet enginliklerine açılmadan evvel, ılgıt ılgıt ilâhî rahmet esintilerinin ruhları kuşatma faslı sayılan ilk nafile namaz ve kametle, o dakikaya kadar adım adım derinleştirilen konsantrasyon bir kere daha kontrol edilir; nihâî huzura ait teveccüh ve temkin bir kere daha gözden geçirilir ve miraca yürünüyor gibi namaza yürünür. O âna kadar gönlümüze çarpan, insanî yanlarımızı alarma geçiren ve bizi ebedî mihrabımıza yönlendiren ses, söz ve davranışlar, vicdan tellerinde gönlümüze ait hakiki nağmeleri bulabilmek için bir akort ameliyesi gibidir. İbadette asıl ses ise, o biricik mihrap karşısında, duygu, düşünce birliğine ulaşmış ve bir imam arkasında elpençe divan durmuş; eğilip saygı ve hürmetini ifade eden, kalkıp Hakk karşısında temennâ duran; yerlere kapanıp baş ve ayaklarını aynı noktada birleştirerek Allah’a yürüyen cemaatin müşterek davranışlarıyla başlar. Bizler cemaat şuurunu vicdanlarımızda duyduğumuz ölçüde, peygamberlerle yaşanmış aydınlık çağların bütün güzellik ve cümbüşünü duyuyor ve hissediyor gibi oluruz.
Evet, namazın göklerdeki âhengiyle bütünleşmiş olanlar için imamın arkasındaki her hareket, her söz, insanoğlu için yitik cennet adına bir hasret ve bir dâussıla sesi verir, bir ümit ve bir vuslat duygusuyla tüllenir. Kendini, namazın mirac buudlu havasına salan hemen herkes için o, cennet dönemlerimizin ve ötedeki cennetlerin nazlı, hülyalı günlerinin fecir tepelerine benzer. Bizler, his dünyamızın vüs’ati ölçüsünde, her namaza duruşumuzda, cennet güzelliklerinden tâ bizim altın çağlarımıza uzanan bütün bir ışık kuşağının safvetini, sükûtunu yudumlar ve neşeyle geriniriz. Bu sayede, dünyanın binbir dağdağasıyla dağınıklığa uğramış zihinlerimiz toparlanır.. ruhlarımız cismâniyetin kasvetli atmosferinden sıyrılır ve gönül dünyamız bir kere daha vuslat mülâhazasıyla köpürür. Her namaz vakti ve her farz edasında olmasa bile, ruh ve gönül erleri hiç olmazsa her gün birkaç kez, ezel ve ebed arası gelir-gider.. sık sık geçmişi geleceği birden düşünce menşurundan geçirir.. ve geçmiş gibi görünen zamanın altın dilimlerini, geleceğin ümitle tüllenen yemyeşil zümrüt tepeleriyle bir arada temâşâ eder.. ve başkalarının yaşadıkları hayatla bizim ömürlerimizi aynı anda duyar ve yaşar, kevser yudumluyor gibi içimizde binbir lezzet ve mutluluğun hatıralarını buluruz. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi mesafeleri aşar.. zamanüstü âlemlerde dolaşır.. fevkalâdeliklerin bütün zevklerini duyar.. duygudan duyguya, fikirden fikire geçer.. her ânı, ayrı bir marifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk tûfânı içinde geçiririz. (Bu mülâhazalar irfan ufku bu noktaya ulaşanlar içindir.)
Hele bir de ruh ve gönül namazlaşınca, artık bu nûrânî keyfiyet evirir-çevirir, her zamanki amelimizin yerine kendi âhengini, kendi şiirini ve kendi semâvîliğini getirir ikâme eder.
Günde birkaç defa, düşünce ve hülyalarımızı besleyen namaza ait sırlı ve sihirli hareketler, her zaman bizi mâverâîliğe taşıyabilecek bir yol ve bir menfez bulur ve gönüllerimize:
“Mekânım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hakk ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördümi” (Nesîmî)
dedirtir.. ve böylece ibadet, gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o ezelî güzellik ve bütün vâridâtların kaynağını, buudlara sığmayan derinlikleriyle bir kere daha fâş eder. Bu itibarladır ki, namazın içinde açıktan açığa bilinen ve net olarak görünen hususlardan daha çok, azamet ve heybet buğulu, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan bir his tûfânı ve bir duygu anaforu yaşanır. Namazda, hep söylenemez şeyler beyan ufkumuzu sarar.. ifadesi imkânsız hisler ruhumuza garip bir mûsıkî fısıldar.. gündelik lisana sığmayan engin duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder.. ve maddî aklın, mücerret mantığın sınırlarını aşan gaybûbet renkli bir fetânet, peygamber çizgisindeki meâdî bir düşüncenin kapılarını aralar. Bu açıdan da diyebiliriz ki, kulun namazdan daha büyük bir ibadeti ve namaz içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden daha sıhhatli ve engin bir hali yoktur.
İnsan ruhunun, duyuş ve sezişleriyle şuhud ve vücudu aşıp gayb noktasına ulaştığı namaz ufku, onu duyan ruhların bütün hasretlerini, hicranlarını ve dâussılalarını söyler. Aynı zamanda kalbin itmi’nânını, insanî duyguların revh u reyhânını, varlığın ezelî serencâmesini, yıldızların yeryüzünü temâşâsını, göklerin sırlarını, ukbânın ışıklarını, cennetin yamaçlarını, yamaçlarda salınan ağaçlarını, ağaçların altında her zaman çağlayan ırmaklarını söyler.. rükünleriyle söyler, içindeki Kur’an’la söyler, duâlarla söyler; söyler ve söylediklerini yepyeni bir edâ ve üslupla ruhlarımıza kevserler içiriyor gibi tekrarlar…
Kıyamdan sonra, kulluğa kilitli bu sadık bendeler, saf ruhlarının heyecanlarını, müstakîm düşüncelerinin ra’şelerini bir kere de rükû kürsüsünden haykırmak isterler. Azamet ve ceberûtun, rahmet ve lütfun halitasından hasıl olan bir duyguyla ve heybete bürünmüş bir edâ içinde âdeta bir asâ gibi bükülürler.. bükülür ve iliklerine kadar işleyen bir kulluk şuuruyla hep ilâhî azameti mırıldanır ve bir kısım gök sakinlerinin Allah’a yöneliş üslupları sayılan rükû ile “Hazîratü’l-Kudsiün kapılarını zorlar ve o kapıların aralanması ölçüsünde kendi rûhî âlemlerinin derinliklerine kavuşurlar. Hacda ve başka yolculuklarda, tepelere tırmanılması, tepelerin aşılıp düzlüklere varılması tekbir, tehlil fasıllarıyla seslendirildiği gibi, namaz ünvanı altında ruhun mirac yolculuğu da, bir bölümden diğer bölüme geçişte hep aynı mübarek duygu ve düşüncelerle ve hep aynı mübarek kelimelerle ifade edilir. Hemen her rükünde, Allah’a karşı saygılı olmayı en iyi şekilde dile getirmek üzere söylenilen tekbirlerle, tahmidlerle ve bu kelimelerin çağrıştırdığı mülâhazalarla yüce divânın kapı tokmaklarına dokunulur; sonra da, bir eşref saati en mükemmel şekilde değerlendirme dikkat, teyakkuz ve temkiniyle beklemeye geçilir; geçilir ve avını bekleyen bir kedi hassasiyeti, bir örümcek sabrıyla ilâhî vâridât ve tecelliler avlanmaya çalışılır.
Namazda rükû, kıyamdan bir adım daha ileride üzerimize nefehâtını salar, ruhlarımıza hayattan daha güzel, cismânî zevklerden daha enfes ve bu sınırlı dünyada gerçekleştirilmesi imkânsız bir rüyadan, hem de tasavvur edemeyeceğimiz ölçüde bir rüyadan neler neler fısıldar. Gönüllerimize, istediğimiz, beklediğimiz nesnelerin ötesinde zümrütten günler, saatler ve dakikalar vaadeder. Zaten, hepimiz biraz da ümitlerimizin, mefkûrelerimizin, hülyalarımızın, beklentilerimizin çocukları değil miyiz? Hemen hepimiz, bugünkü tersliklerle hırpalanıp da gerçeğe uyanınca, içinde bulunduğumuz zamanı aşar ve ileride elde edeceğimiz hayat ve saadetin ümidiyle “gelecek zamani der ve tebessümlerle cennetin yamaçlarını süzeriz.
Rükû, Hakk karşısında iki büklüm olma mânâsındaki buuduyla, bütün kaddi bükülmüşlerden bir ses alır; yer yer “Rabbim bana zarar dokundui, zaman zaman da “Dağınıklık ve tasamı sadece sana açıyorumi der ve bize hayat ırmağından bir çağlayış, Yusuf ilinden de bir gömlek kokusu duyurur.. duyurur, hep hakikatlerin ötesinden gelecek hârikulâdeliklerin zuhur edeceği neşesiyle bizleri coşturur. Hem öyle bir coşturur ki, benliğimizden fışkıran bir hamd ü senâ tûfânıyla belimizi doğrultur ve O’na, bir ara fasıl minneti daha sunarız. Bu kısacık ayakta duruş, ilkinden farklı ve ayrı bir Hakk’a yürüme limanıdır. Bu nurlu limanda kıyamı, kıraati, rükû tesbihlerini, bir kere daha gönlümüzün derinliklerinden geçirir; hislerimizin sınırsızlığını, hayallerimizin sonsuzluğunu, bu kısacık tevakkuf içine sıkıştırarak duymaya çalışır ve bütün his gücümüzü vâridât avlamak üzere seferber eder ve yakaladığımız “kenz-i mahfîi tayflarıyla kendimizi daha engin ve kurbet renkli bir yeni duyuş çağlayanına salıveririz. Namazı rükûda duyup kıyamda dinleyenlerin nasıl bir haz ve lezzete erdiklerini, nasıl bir haşyet ve saygıyla kıvrandıklarını, nasıl bir ümitle gerilip nasıl bir korkuyla ürperdiklerini kestirmek zordur. Bu duyuş, bu dinleyiş, vuslata atılan adımların en ciddilerinden ilki, secde de bunun ikincisidir.
Secde, namazın içindeki mevhibe ve vâridâtın şükür zemini, erimiş gönüllerin kulluk kalıbına tam olarak döküldükleri mehâbet potası, duâlarla Hakk’ın kabulü, ortasında iki nokta arasındaki doğru çizgi ve bulunup bilinecek, bilinip sevilecek Zât’a karşı duyguların, düşüncelerin visâl koyu ve buluşma arsasıdır. Bizler, gerçek konumu içinde secdeyi duyup dinledikçe, imandan, İslâm’dan, ihsandan süzülmüş bir usârenin, namazlarımızın kıyam, rükû ve kavmesinden geçerek gönüllerimizin zümrüt tepelerine aktığını hissederiz.
Secdede baş ve ayaklarımızı aynı noktada birleştirerek yusyuvarlak hâle gelir; bir yay gibi gerilir; bir ses, bir soluk olur inler ve ümitlerimizin ameller önündeki herşeye yeten enginliğini, rahmetin herşeye sebkat eden öndeliğini imanımızla birleştirir, bütünleştirir; bir ucu dünyada bir ucu ukbâda âdeta bir gökkuşağına benzeyen bu alâim-i semâ altından geçmek sûretiyle tâliimizi değiştirmeye çalışırız.
İnsan, secdedeki duyuş ve sezişlerin kendisini yükseltmiş bulunduğu bahtının zirvesinden bakıp gerçeği temâşâ ettiği bu noktada, kalbinin dilini kullanarak, hislerinin bütün kelimelerini ortaya dökerek, dünyayı biraz âhirete doğru yönlendirip, öteleri de biraz ruh dünyasının içine aksettirerek kulluğunun destanını okuyor gibi bir mazhariyeti duyabilir, yaşayabilir.
Evet onun, kulluk şuuruyla coşan duâları, Allah’ın rahmet ve lütuf çağlayanlarıyla karşılaşıp birbirinin içine akıp da duâ ve icabet buluşunca, duygularımız cennet hayatı gibi güzel, vuslat gibi engin çağlamaya başlar. Anlayanlar için bu güzelliklerin tadı o kadar keskin, şivesi o kadar büyüleyicidir ki, onu bir kere duyup yaşayanlar bu nimetlere ve nimet sahibine nasıl şükredeceklerini bilemezler.
Başı yerde ve ışıktan bir helezonla en ulaşılmaz zirvelere tırmanıp ve semâvî seyahatle Hakk’a yakınlığı derinleştiren bir kurbet eri, “Hazîratü’l-Kudsie ermiş olma his, şuur ve mahmurluğuyla vuslatını bir başka buudla daha da renklendirmek üzere Hakk’a tazim ve tekrimini arzederek saygıyla başını kaldırır ve huzurda bulunmanın bütün âdâbıyla “et-tahiyyât…i diyerek vecde gelir ve artık bir yeryüzü varlığı değilmişçesine tabiatüstü bir hal, bir mânâ ve bir büyüye bürünür.
Öyle ki, bu engin hazlarla coşan namaz kahramanı, doyma bilmeyen bir hisle, kemmiyet ve keyfiyet sınırlarının üstünde, niyetle derinleştirip sonsuzlaştırdığı; yakîniyle Hakk’la irtibatlandırıp hulûsuyla ebedîleştirdiği, mal, can ve bütün ilâhî mevhibeler adına Hakk’a karşı minnet borcunu edâya yönelir; gönlünün bütün duyarlılığıyla Allah’ı anar ve inler.. Nebî’yi yâdeder, içi inşirahla dolar.. kendisiyle aynı mutluluğu paylaşan insanları düşünür, hayır duâlarıyla gürler.. ve tekbirlerle başlattığı bu mirac yolculuğunu, dinin temeli sayılan şehâdetlerle noktalar…
Namaza alışmış ve onunla beslenen insanlar, ona hiçbir zaman doymazlar. Doymak şöyle dursun, her namaz bitiminde “daha yok mu? der, nafileden nafileye koşar; duhâ ile güneş gibi yükselir, evvâbinle gidip kurbet tokmağına dokunur, teheccüdle berzah karanlıklarına ışıklar gönderir ve ömrünü âdeta ibadet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmeye çalışır ve kat’iyen içinde yaşadığı nurlardan, ruhunu saran mânâlardan ayrılmak istemez.. istemez ve hep ibadetin vaadettiği güzelliklere koşar.
Sızıntı, Temmuz 1994, Cilt 16, Sayı 186
“TASALANMAYIN ! ALLAH, BİZİMLE BERABER!”
“TASALANMAYIN ! ALLAH, BİZİMLE BERABER!”
Bamteli: HİCRET VE CİHÂD-I EKBER_ (13 Ocak 2019)
“Şimdi elektronik tabloya yansıdığı gibi,
Sevr sultanlığında… “Tasalanmayın, Allah, bizimle beraber!”
Allah, beraber olduğunu gösterdi, hissettirdi. “
—
BAŞYAZI/ BAMTELİ MÜZAKERESİ:
SONSUZ NUR- “HİCRETTEKİ EMNİYETİ”
Hicret edeceği zaman, evinin dört bir yanı, kendisini öldürmek için can atan insanlarla kuşatıldığında, O: “Biz onların önlerine de, arkalarına da sed koyduk.” ( Yâsin sûresi, 36/9.)âyetini okumuş,
onların başlarına bir avuç toprak saçmış ve hiçbir endişe emaresi göstermeden aralarından yürüyüp gitmişti.Evet işte, o kadar fütursuz ve o kadar da korkusuzdu.
Daha sonra yolu, Sevr mağarasına uğruyor.. Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri bir zirvede bulunuyordu. İşte O, tam elli üçüncü yaşında bu zirveye tırmanmıştı. Zaten bütün hayatı, çile ve ızdırapla geçmişti; bu da bir sonuncusuydu.
Şimdi de bu tali’li mağaranın kendi diliyle ettiği davete icabet ediyor, orada birkaç gün misafir kalıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü şereflendiriyordu…
Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında bekleşiyorlardı. Arada bir metrelik mesafe ya vardı ya da yoktu; ve Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) telaş içindeydi. Çünkü o esnada Allah Resûlü’nün, kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve: “Eğer bu emaneti yerine ulaştıramadan O’na bir şey olursa...” diye endişe ediyordu. Yüzü sapsarı kesilmişti.
Hâlbuki Allah Resûlü’nün dudaklarındaki tebessümde en küçük bir değişiklik yoktu. O itminan ve emniyet insanı, dostu Hz. Ebû Bekir’i teselli ederek:
“Tasalanma dostum!” “Allah bizimle beraberdir!” diyordu..ve tekrar ediyordu: “İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.”
—
“Efendimiz’in Sevr sultanlığında, yine esbâb bilkülliye sukût ediyor; nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor.”
Hazreti Ebu Bekir, endişesini izhar ederken, “Eğilip baksalar, mağara içinde bizi göreceklerdi!” diyor. Oraya kadar takip etmişler; o işin arkasını da artık bırakmazlar. Fakat Efendimiz’in oradaki sözü, çok farklı; daha farklı bir şey diyor Efendimiz:
“Tasalanma dostum!” “Allah bizimle beraberdir!” Se (Sin-i istikbal) yok; “Gelecekte, Allah bizimle beraber olacak, necat verecektir!” değil.
“(O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve inkâr edenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40)[1]
—
“Öyle bir Sultan’a teveccüh…”
Eğer maruz kaldığınız/kaldığımız/kalınan bu belâ ve musibetler, bizi O’na döndürüyorsa, öyle bir teveccühe vesile oluyorsa, bence o bela ve musibetleri dahi takdir ile karşılamak lazım.
Ama zinhar, sakın tasalanmayın, kederlenmeyin!..
“Tasalanma dostum!” “Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40)
Zulmedenlerin dava ve düşüncelerini alçalttı; siyasilerin iddia ve ifadelerini alçalttı; Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir.
Zâlimin, kâfirin, size zulmeden insanların diyecekleri/edecekleri şeyler, ayakaltındaki çer-çöp gibi şeylerdir. Fakat “Allah’ın kelimesi” başka; “kelime” dediğiniz zaman, “Mutlak zikir, kemâline masruf!” fehvasınca işte o hatırlanır. Allah konuştu mu, her şey susar!
Gelin gönülden O’na dönelim, hep O’nu analım, O’nu yâd edelim,
Yılmayın, sinmeyin, tökezlemeyin, düşmeyin, sarsılmayın!..
Ha, “sarsılma” olabilir; mü’min, sarsılsa da ebedî yuvarlanmaz, kapaklanmaz; çünkü imanı var, iman gibi sütunlara dayanıyor o. Hele o sütunlardan en önemlisi veya tam sütun, mutlak sütun Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ise!. [2]
—
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzüleceği yerde, en üzüleceği yerde, örümcek ağlarının arkasında, kefere vü fecerenin ayaklarını gördüğü yerde, yanındaki, telaşa kapılınca…
O’nun için, kendi için değil; Hazreti Ebu Bekir, hayatında hiç kendi için telaşa kapılmamıştır. Ama o, “Benim Efendim’in kâkül-ü gülberlerine bir toz konar!” diye çok rahatlıkla boynunu uzatacak kadar, o mevzuda gelecek belaya, devâhiye boynunu uzatacak kadar -Hazreti Mus’ab İbn Umeyr gibi- O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) uğrunda hırz-ı cân etmeye, fedâ-i cân etmeye teşne âbide şahsiyettir. İşte bu mülahazayla Hazreti Ebu Bekir, hafif telaşa kapılıyor, çünkü düşmanlar az ötede dolaşıyorlar.
Allah Rasûlü, “Tasalanma dostum!” “Allah bizimle beraberdir!” diyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu teslimiyeti ortaya koyunca, Allah, sekineyi indiriyor; birdenbire kendilerini Cennet’te, âdetâ bir bahçenin içinde hisseder gibi oluyorlar.
O daracık mağara, yılan-çıyan yuvası, birden bire bir Cennet bahçesi haline gelmiş gibi, içlerine inşirah akmaya başlıyor. [3]
—
O itminan ve emniyet insanı, dostunu teselli ederek,
“Tasalanma dostum!” “Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40) diyor ve ekliyordu:
“İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.”
Siz artırarak söyleyebilirsiniz: Üç iseniz, dördüncüsü -unutmayın- sizi gözeten Allah’tır, dört iseniz, beşincisi Allah’tır İnsanlığın İftihar Tablosu, orada kendi yakîn, tevekkül, teslim ve tefvizini ifade etmenin yanı başında, aynı zamanda rehberliği açısından bize düşünmemiz, dememiz, etmemiz gerekli olan hususlar mevzuunda da bir ders veriyor:
Musibetler karşısında ye’se ve gevşekliğe düşmeyin;
“Tasalanmayın! Allah bizimle beraberdir.” [4]
—
Kâdı Beyzâvî, tefsirinde bu âyeti tahlil ederken, Hz. Musa (aleyhisselâm) ile Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaştırır.
Böylesi bir tehlike ortamında Hz. Musa’nın gelecek zaman kipiyle “Rabbim bana yol gösterecektir.” sözü ile,
hicret esnasında mağaraya sığındıkları anda, müşriklerin kendilerini görüp yakalama ihtimalinin belirmesi üzerine, Hz. Ebû Bekir’in endişelerine karşı ““Tasalanma dostum!” “Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe sûresi, 9/40) diyen Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözlerini mukayese ederek,
Efendimiz’in Allah’a olan güveninin sınırsızlığıyla O’nun güveninin fâikiyetine işaret eder. [5]
—
Hâsılı,
“Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139)
Gevşekliğe girmeyin, tasalanmayın!
Siz, yükseksiniz!..
O alçaklıkları size gösteren/yapan insanlar, esas alçak onlardır!..
Yürekten Allah’a inanmışsanız, siz, â’lâsınız!..
Çünkü Hak, her zaman yüksektir; hiçbir şey, onun üstüne çıkıp â’lâlığa dem tutamaz, a’lâlık sevdasında bulunamaz! [6]
—
“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.”
Hâlihazırdaki tablo oldukça ürpertici; ancak iman, ümit ve Allah’a teveccüh sayesinde aşılmayacak gibi de değil.
Eğer insan, güneşe doğru yürür veya uçarsa, gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur. Bu itibarla gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır.
Evet her şey, Âkifçe ifadesiyle: Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmaktan geçmektedir. Ülkede iç içe kriz yaşandığı bir gerçek; ancak, sebepleri bilinip, iman, ümit ve azimle karşı çıkıldığında, bu kabîl krizler hemen her zaman aşılmış; aksine problemler vehim ve hayallerle köpürtülüp ya da onlar üzerinde politika yapıldığında şişmiş, büyümüş, olduğunun üstünde bir görünüme ulaşmış ve psikolojik tahribatıyla içinden çıkılmaz hâle gelmiştir. [7]
—
Ah miskin ruh!
Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dâne zâyi olmasın; analar çocuklar doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin…
Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun!
Hayır, hayır! Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin. İnsanî kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!
Yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves!
“Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız; İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”[8]
—
“Allahım! Hakkı bâtılın savletinden kurtar!
İki-üç asırdan beri ağlayan Müslümanlara artık bir fereç ve mahreç ihsan eyle!
Birkaç defa neslimize kıydılar, ırzımızı çiğnediler, namusumuzu pâyimâl ettiler. Bir kere daha aynı hasret ve hicran dolu durumu bize yaşatma!”
Cenâb-ı Hak, inşâallah böyle fiilî ve kavlî dualar sayesinde bize en yakın zamanda fereç ve mahreç ihsan eder.
***
[1] VAY HÂLİNE O ZALİMLERİN!_ 18 Mart 2018.
[2] O’NUNLA DİRİLİŞ VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE’DE YÜKSELİŞ_ 07 Ocak 2018.
[3] KUVVET HAKTADIR, HAKLI İNSAFLIDIR_ 02 Temmuz 2017
[4] “ALLAH’ADIR TEVEKKÜLÜMÜZ, İTİMADIMIZ!..”_ 17 Ocak 2016.
[5] ŞUARA SURESİ_ KURAN DAN İDRAKE YANSIYANLAR
[6] BAYRAM, MAZLUMLAR VE HÜZÜN_ 02 Eylül 2017
[7] İNANAN SARSILSA DA DEVRİLMEZ__ ÇAG VE NESİL-8 (ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET)
[8] MUKADDES AZAP_ ÇAĞ VE NESİL-2 (BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN)
“HASRETİMİZİN ÜZERİNE GÖZYAŞI İKSİRLERİ SAÇARAK BU KURUMUŞLUĞA BİR SON VERMELİ”
YUSUF YÜZLÜLERLE BERABER OLMANIN SIRLI ANAHTARI
(BÖLÜM-3)
“HASRETİMİZİN ÜZERİNE
GÖZYAŞI İKSİRLERİ SAÇARAK
BU KURUMUŞLUĞA BİR SON VERMELİ”
BAMTELİ/BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR:
1-
Bamteli: “O’NUNLA DİRİLİŞ VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE’DE YÜKSELİŞ” _ (07 TEMMUZ 2018)
2- 407. NAĞME: “YUSUFLARA SELAM OLSUN!”.. (14 AGUSTOS 2014)
3- Kırık Testi-BAŞYAZI: “BENCE TAM AĞLAMA MEVSİMİ” _ 19 MART 2017 – SIZINTI EYLÜL 2002 BAŞYAZINDAN (BEYAN)
—
“Günümüzün mazlum ve mağdurları için ızdırap çekip gözyaşı döken ve onların necâtları adına maddî manevî cehd gösteren insanlar, inşaallah ötede onlarla ve selef-i sâlihînle beraber olacaklardır.”
…
“Allah sizin engin, derin, hassas, duyarlı vicdanlarınıza da onların acılarını duyuruyor ki, paylaşasınız.”
…
“Dert söyleyip dert dinleyelim ve dertlileri dinleyene yakın durma yollarını araştıralım..!”
“Böylesi (tarihî ve önemli) günler ki, Biz onları, Allah gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarsın ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinsin diye insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân, 3/140)
…
“Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, o bildiğiniz kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40)
…
“Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu (senin aleyhindeki) hedeflerine ulaştırmaz.” (Mâide, 5/67)
…
“Bir insan dininin enginliği derinliği ölçüsünde imtihana tabi tutulur.” (H.Ş)
…
“Şimdi, o içeriye atılan insanlar, masumiyetlerinin, önemli bir misyon edâ etmelerinin sonucu içeriye atıldılar; gadren, zulmen.”
“Dolayısıyla dua ederken, “Mazlûmîn, mağdûrîn, mehcûrîn, mahkûmîn, mustantakîn, muzdarrîn, mutezarrirîn, münkesiretü’l-kulûb!” diyoruz.”
“Kalbleri kırılmış insanlar…“
Hanım, beyinden ayrılmış; beyi, hanımından ayrılmış; çocuklar ortada kalmış, bazı çocuklar içeriye atılmış…
“O mübarek ülkeyi işgal ettikleri zaman, Friedrich Barbarossa’lar, Richard’lar, bu ölçüde mezâlime tenezzül etmemişler; mabettekine ilişmemişler, evdeki mâsûmeye ilişmemişler, çocuğa ilişmemişler.”
“Bugün bütün bütün yok etme mülahazasıyla, sözde bununla geleceklerini ve saltanatlarını teminat altına alma adına…”
…
“Hadiselerin cereyanının bıraktığı uçlar da var.”
“Medrese-i Yûsufiye haline geliyor oralar.”
“Seyyidinâ Hazreti Yusuf da, o medrese-i Yûsufiye ile nâzırlığa yükseldi. Bir köle gibi satıldı, bir yerde iftiraya uğradı; o iftirada dediklerini yaptıramayanlar, onu zindana attırdılar.”
“Hz. Yusuf da haksız yere oraya düşmüştü.”
“Hz. Pir oraya Medrese-i Yusufiye demek suretiyle bir kıymet kazandırdı.”
…
“Evet, oraya Hazreti Pîr, “medrese-i Yûsufiye” demiş:”
“Gönüllerin inkişaf ettiği yer; dimağların âhirete müteveccih olduğu yer.”
“Hiç olmayacak insanların bile olgunluğa doğru yürüdüğü bir yerdir orası.”
…
“Cenâb-ı Hak, onlara uzun ömür ihsan eylesin! Onları yakında çıkarsın Allah (celle celâluhu)!..”
“Sonra orada arınmış olarak çıktıklarından dolayı hizmetlerini katlanarak yapacaklardır; o hizmete de muvaffak eylesin!”
“İşi bıraktıkları yerden, “Vira bismillah!” diye başlayacaklar!..”
…
…
“İşte, böyle bir yolda olan insanlar, zannediyorum elin-âlemin kaybettiği güzergâhlarda, sürekli yeni bir şey kazanıyorlar; her menzilde yeni bir şey kazanıyorlar, her konakta yeni bir şey kazanıyorlar. “
…
“Çoktan beri inanan insanlar inandıkları istikamette hareket ettiklerinden dolayı haksız yere suçlu sayılarak Medrese-i Yusufiye’ye girmemişlerdi.”
“Şimdi demek ki bir sürü Yusuf’u Allah (cc) Medrese-i Yusufiye’ye koydu. Onları yusuflaştırdı.”
“Bir gün geldiğinde melik onlara sahip çıkacak. “
…
“Gönül rızasıyla karşılamalı aklımıza gelen her şikâyeti -radiyna billahi rabbe- balyozuyla tepesine inmeli “Rabb’imiz olarak Allah’tan razıyız biz”. “
…
“İmanla bakınca insan böyle görülmez gibi şeyler görülür, sisli dumanlı hava birden bire açılır. “
…
“Yılmayın, sinmeyin, tökezlemeyin, düşmeyin, sarsılmayın!..”
“Ha, “sarsılma” olabilir; mü’min, sarsılsa da ebedî yuvarlanmaz, kapaklanmaz; çünkü imanı var, iman gibi sütunlara dayanıyor o.”
“Hele o sütunlardan en önemlisi veya tam sütun, mutlak sütun Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ise!.. “
…
“Belli disiplinler, belli prensipler çerçevesinde yapılacak şeyleri yapmak lazım. Hiç değişmeyen disiplinler vardır. “
…
“Bu şu demektir; başa gelen şeyler karşısında paniğe kapılır, enerjinizi, dinamizminizi o istikamette kullanırsanız kaybedersiniz. “
“Hiçbir şey olmamış gibi bütün dimağ fakültelerinizle, ruhi fakültelerinizle, iradi fakültelerinizle iradeye ait ne kadar fakülte varsa hepsini harekete geçirerek pekala şimdi ne yapmalı demek lazım.”
—
“Medrese-i Yûsufiye’nin her bir günü on günlük ibadet sevabı kazandırabilir; oranın fani saatleri baki meyveler dermeye ve birkaç senesi haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.”
…
“Sineler, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisi ile, aşkı ile bir kor gibi yandığı zaman, O, o yangını söndürmek için gelir.“
“Ve gözlerinizden bir dönemde hüzün yaşları dökülmesine mukabil…Dökün onu da, o hüzün gözyaşlarını da dökün; çünkü bela ve musibet ateşini söndürecek, odur.”
“Ondan sonra da sevinç gözyaşları dökersiniz.”
Sizden sonra gelecek nesiller adına o hâristan, bağistan olarak devam eder, Allah’ın izni ve inayetiyle. Tereddüdünüz olmasın!..
…
Derlenir, toparlanırsanız, Allah, derlenip toparlanmanıza hız katar birden bire.
…
Öyle bir Sultan’a teveccüh…
Eğer maruz kaldığınız/kaldığımız/kalınan bu belâ ve musibetler, bizi O’na döndürüyorsa, öyle bir teveccühe vesile oluyorsa, bence o bela ve musibetleri dahi takdir ile karşılamak lazım.
…
Ama zinhar, sakın tasalanmayın, kederlenmeyin!..
…
Siz, tabiatınızın icabı, imanınızın gereği, onlarla aynı yolda uzun zaman koşmanızın gereği, onların dertlerini-ızdıraplarını paylaşıyorsunuz.
Dolayısıyla siz de ızdırap çekiyorsunuz.
Siz, o kardeşlerinizden ayrılmayacaksınız..
o kardeşleriniz de Efendimiz’in arkadaşlarından ayrı düşmeyecekler ötede.. onlar da Hazreti Habîb-i Zîşân’ın, Sâhibkırân’ın uzağında kalmayacaklar..
O’nun beraberliğine/maiyyetine erecekler.. O’nun maiyyetine erenler de Allah maiyyetine ereceklerdir.
…
BENCE TAM AĞLAMA MEVSİMİ
SIZINTI EYLÜL 2002 BAŞYAZINDAN (BEYAN)
Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O’na yâr olanları.
…
Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara gelince, bunlar, tamamen Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O’na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O’nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır.
…
Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar.
…
Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; bu da bir ağlamadır
ama, ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir:
Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar,
ya da “Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme / Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!” mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar,
Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler
ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar.
Bunların ağlamaları da susmaları da derin ve mânâlıdır.
…
Allah için ağlama, O’na karşı olan aşkın iniltileridir.
İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine gözleri çöller gibi kupkuru kimselerin içlerinde de hayat yoktur.
…
Hüzün ve ağlama, hak dostlarının her zamanki hâli ve gece-gündüz inleyip durma da Hakk’a ulaşmanın en kestirme yoludur.
…
Zaten onlar her zaman ağlayıp inlemişlerdi;
evet bazen iman ve mârifet neşvesiyle,
bazen aşk u iştiyak şivesiyle,
bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle,
bazen öteler ve akıbet korkusuyla,
bazen de ufuklarının kararmasıyla hep ağlar
ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi.
…
Aslında, Allah’a en hızlı ulaşan dua ve niyazların kaderi de büyük ölçüde iç sızlamalarına ve gözyaşlarına bağlanmıştır;
bağlanmıştır zira gönül heyecanlarını gözyaşlarından daha seri, daha duru aksettirecek bir başka şey göstermek mümkün değildir.
…
Gönülden hıçkırıkların bayrak çektiği yerlerde, günah orduları tarumar olur gider.
Hüşyar gönüller, gelip vicdanlarına çarpan bu tür kabul esintileriyle âdeta berd ü selâm yaşar ve serinlerler.
…
Hayatlarını Allah için hep âh u vâhla geçirenler, gök ehlince sadakat ve aşk bülbülleri sayılırlar.
…
Işığını kaybetmiş ve her yanıyla toz-duman bir dünyada yaşıyoruz;
hepimiz birer ağlama bülbülü edasıyla başlarımızı mum gibi önümüze eğip bin bir isyan ve günahlarımızı düşünerek öyle bir çığlık koparmalıyız ki,
bütün gök ehli ellerinde nurdan çerağlar bu ağlama şölenine koşup gelsin.
…
Ateşin bacayı sardığı şu günler, tam gözyaşlarıyla boşalma zamanı olduğunu düşünüyorum.
Gözyaşları her türlü şeytanî oyunun büyüsünü bozacak sihirli bir iksirse –ki öyledir– gezip durduğumuz, oturup kalktığımız her yerde kaba sevinçlerle tepinme yerine gözyaşlarıyla serinlemeye çalışmalı ve hep ağlamalarla âh u efgânları dindirme yolunda koşmalıyız.
…
Seccadeler kuruyalı yıllar oldu;
seneler var kulaklarımız gönül çığlıklarına hasret..
çöller gibi kupkuru atmosferimiz..
hicranla yanan sinelerin nasıl yandığını hissetmiyor gibiyiz..
çehrelerimiz âdeta birer buz parçası, bakışlarımız da bütün bütün anlamsız..
sinelerimizde kıvrandıran acıdan iz yok..
simalarımızsa asla inandırıcı değil.
Bu gafletle geleceğe yürümemiz, yürüyüp varlığımızı sürdürmemiz çok zor olsa gerek…
…
İhtimal biz dört bir yanımızı kuşatan dertlerden âh u vâh edip ağlayınca,
melekût ufku da tül tül rahmet yüklü bulutlarla dolacak
ve gözyaşlarımızın önünde sürüklenen günahlarımızı, isyanlarımızı, saygısızlıklarımızı, densizliklerimizi gördükçe onlar da sevinç neşîdeleriyle coşacak
ve şefkatle üzerimize boşalacaklar..!
…
Bunca günah, bunca mâsiyet ve o ölçüdeki hicrandan sonra zannediyorum bize de hep yalnızlık koylarını kollamak ve gecelerin siyah örtüsünü başımıza çekerek, Hak tecellîlerine açık, o kimsenin göremeyeceği yerlerde başımızı yere koyup hıçkıra hıçkıra ağlamak düşüyor.
…
Vefasızlığımıza,
bir türlü samimî olamayışımıza,
yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize,
durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize,
mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize
ve bizim gibi davrananların münasebetsizliklerine
öyle bir ağlamalıyız ki,
vazifesi ağlamak olan gök ehli dahi bundan böyle hep bizim çığlıklarımıza gözyaşı döksünler…
…
Evet biz, bize bahşedilen yerimizi koruyamadık, durduğumuz yerde kararlı, şuurlu ve ihlâs derinlikli duramadık.
…
Gönüllerimizin diliyle bir şeyler söylemeli,
hasret ve heyecanlarımız üzerine gözyaşı iksirleri saçarak
bu kurumuşluğa bir son vermeliyiz.
…
Hiç olmazsa, bundan sonra olsun ömrümüzü kalbimizin çizgisinde yaşama azmi göstermeli değil miyiz..!
…
Gelin, bugüne kadar gülüp eğlenmelerimize karşılık biraz da feryad ü figân türküleri söyleyelim.!
Nefsanî yaşamaya veda edip biraz olsun dertlenerek hayatın başka renklerini de duymaya çalışalım.!
Dert söyleyip dert dinleyelim ve dertlileri dinleyene yakın durma yollarını araştıralım..!
…
Bundan böyle bize kalkıp o uzun gece için, sönmeyen bir çerağ tutuşturmak düşüyor.
Bundan sonra olsun, kendimize gelmeli,
dağınıklıklardan sıyrılmalı,
özümüze dönmeli
ve ciğerlerimizin hasretini gözyaşlarıyla soluklamalıyız..
Gel, çöllerden daha kuru şu beyâbanda herkese gözyaşlarının sâkisi olalım
ve güftesi heyecan, bestesi ağlama en taze meyvelerden çevremize yepyeni ziyafetler tertip edelim…
“TAKATİN KALMADI DERMAN MI ARIYORSUN?…GEL!”
A close-up of a key moving towards the key hole.
“TAKATİN KALMADI DERMAN MI ARIYORSUN?…GEL!“
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
“Yürüdüğümüz yollar yürünür gibi değil. Yol dediklerimiz patikadan farksız.”
“Önümüzde bir sürü kapı; kapılar kapalı ve arkalarında da sürgü var.”
“Varılacak nokta bilmem kaç konak ötede.”
“Dertlerimiz en güçlü bedenleri bile yere serecek kadar amansız ve müzmin;sıkıntılarımız en uzun solukları kesecek ölçüde ciddî ve kronik.”
“Öyle gurbetler yaşıyoruz ki emsali görülmemiş.”
“Öyle hasretlerle kıvrım kıvrımız ki, benzeri sebkat etmemiş.”
“ Bir sürü garipleriz, bakmıyor kimse yüzümüze; âcizleriz yok elden tutanımız.”
“ Canımız çıkacak şekilde dört bir yandan sıkıştırılmış gibi bir hâlimiz var.”
“ Yakın kabul ettiklerimiz katmerli bir vefasızlık içindeler ki düşmanların kinini, nefretini aşkın; düşmanın iftirası, isnadı, tazyiki lütfedilecek sabra kalmış.”
“Birbirimize karşı duyduğumuz kin, nefret, haset ve hazımsızlık vahşilerin vahşeti seviyesinde.”
“Her olumsuzluk bizi bulunduğumuz noktadan aşağıya doğru çekiyor; kendimize takılıyor ve sürekli irtifa kaybediyoruz.”
“Dertmend olanların his dünyaları perişan, sineleri çatlayacak gibi, duyguları feveranda, ama hepsi de çaresizlik içinde ve suskunluk murâkabesi yaşıyor.”
…
“Perişaniyetimizi görecek, dertlerimize derman olacak kimse çıkmadı.”
“Kaçkın olmanın hicabıyla beraber kimsesizliğin sefaletiyle de hep kıvranıp durduk; ama dahasına takatimiz kalmadı…”
…
“Çevreden yükselen husumet homurtularına içte ve vesâyetteki çatlak sesler de katılınca vatan evlâdına oturup ağlamak kalıyordu.”
Fuzûlî’nin ifadesiyle:
“Dost bîvefa, felek bîrahm, devran bîsükûn,
Dert çok, derman yok, düşman kavî, tâli’ (de) zebun(du).”
…
“Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık;”
“Gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gittiler.”
“Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız.”
…
O (C.C)
“Öyle bir kapı, öyle bir dergâh varken, başka kapıların ziline dokunmak, beyhude enerji harcamak demektir; karanlıkta türkü söylemek demektir.”
…
“Vakit henüz geç sayılmaz; önümüzde dünya kadar fırsatlar var..”
Geriye sadece aşk u şevkle dizginleri gerip Allah’a dayanmak, O’nun kapısının tokmağına dokunup içimizi dökerek gözyaşlarıyla “Biz geldik.” diyebilmek kalıyor.”
“ Şimdi gelin, bunca zamandır ağlanacak hâlimize gülmelerimize bedel biraz da gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımızla kendimizi ifade etmeye çalışalım.”
…
“Öyle değil, sesimizi/sözümüzü O’na teveccüh, O’na münâcaat ile değerlendirmeliyiz. Kelimeler, O’nu ifade ettikleri zaman altına, gümüşe, zebercede, yakuta dönüşür”
“Melekler, avuç açarlar onlara; “Benim avuçlarıma dökülsün!” diye. O’nu ifade eden kelimeler, O’nu ifade eden beyanlar, kıymet üstü kıymet kazanır.”
“Neye namzet olduğunu bilmeyen insan, kuyumcular caddesinde kendisine kıymet biçilemediği halde, bakırcılar çarşısında talep arar.”
…
“Âh bir bilsem, ne zaman Allah karşısında yeniden yerimizi, konumumuzu kavrayarak “Yâ Hay” deyip dirileceğiz! Aslında O’nun kapısına yönelmeden hakikî varlığa erilemeyeceği de açıktır.”
“Evet, Allah’a dayanmadan, sa’ye sarılmadan ve iradenin hakkı verilmeden dirilmek imkânsızdır. Sineler O’na yönelmeli, diller O’nu anmalı, gözyaşları ceyhun olup akmalı ki, hazan bahara dönüşsün ve beklenen umumî diriliş de gerçekleşsin……
…
“Eğer siz gözünüzü diker,O’nun kapısı eşiğinde hep vefalı bir tavır içinde bulunursanız, Cenab-ı Hak bu vefayı tek taraflı olarak sizin aleyhinize bozmaz.”
…
“O’nun herkese açık kapısının önünde isteklerimizi seslendiriyor ve O’nun muradını esas kabul etme şartıyla taleplerimize mutlaka cevap verileceği mülâhazasıyla gözlerimizi açıp kapayıp hep O isimleri temâşâ ediyoruz. “
“İnanıyoruz değişik dert ve problemlerimizin, değişik sıkıntı ve gailelerimizin, her biri farklı bir iksir tesirindeki O‘nun esmâsını şefaatçi yaparak O’na yönelme sayesinde aşılacağına ve birkaç asırlık huzursuzluklardan sıyrılacağımıza.”
…
“Kalbinin bütün kapılarını Yaratıcı’sına açıp O’nunla münasebete geçecek, O’na dert yanıp O’nunla hasbıhâl edecek; en gizli arzularını, en derin acılarını, en içten dileklerini O’na açacak ve O’na sığınacak..”
“Dilini kullanmasa bile, duygu ve düşünceleriyle dertlerini O’na fısıldayacaktır.”
“İçinde O’nunla dertleştikçe, daha başka içlere, içler ötesi içlere kanat çırpıp yükselecek; nihayet, gözlerin görmediği ve göremeyeceği, kulakların işitmediği ve işitemeyeceği ve kalblerin kavrayamadığı ve kavrayamayacağı göz kamaştırıcı iklimlere ulaşacaktır.”
…
“Arayan bulur. Israrla kapı çalana, kapılar behemehâl açılır.”
…
“ARZ-I HÂL ETMEK ÜZERE ARTIK KAPININ ÖNÜNDEYİZ.”
“Talep ettiğimiz şeylerin biricik sahibi Sensin…”
“Her zaman acz u fakr ve ihtiyaçlarımızın ibresi de Seni gösteriyorsa başka hangi kapıya yönelebiliriz ki.!”
…
“Ey Yüce Yaratıcı, bunca zaman yâd ellerde dolaşıp yabancılık yaşadıktan sonra sırtımızda yılların vebali, perişan bir dil, kırık bir kol ve kanatla nihayet kapına yöneldik.”
…
“Muhtaçlar ve muztarlar olarak şimdiye kadar bir hayli yol teptik, bir hayli kapı çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk.”
…
“Senin kapının genişliği başımızı sokacak başka kapı aramaya ihtiyaç bırakmamıştır. Başımızı o kapıdan içeriye sokabildiğimiz kadar sokuyor, sesimizi edep ve temkinle kalibre ediyor.”
…
“Başımız kapının mübarek eşiğinde, nabızlarımızda Seni duymanın heyecanı…”
…
“Şimdiye kadar Sana misafir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap almamış kimse yoktur.”
…
“Bunca yıl sonra bizler de, durmuş kapında Senin kulların olduğumuzu mırıldanıyor, iltifatta bulunup kabul ettiklerine teveccüh buyurduğun gibi bize de bir kapı aralayıp “Geçin içeriye” diyeceğin anı intizar ediyoruz.”
“Senin kapına yönelmek, gözden günahları, gönülden pasları silmenin biricik yoludur.”
“Kapına yönelen mücrimleri sevgi ve merhametine konuk etmek Senin usûlündür.”
“Sana yönelirken yol zâd u zahiresini ve kapına dayanıp durma iradesini de yine Senden bekliyoruz. “
…
“Meded ey ilk kapı ve ilk-son mercî; Senden ayrı düştüğümüz şu meş’um dönemde hiç kimse imdadımıza koşmadı; feryadımızı duyup şefkatle el uzatan da olmadı; hep hicranla inledik ve hasretle yutkunup durduk.”
…
“Kapından gayri kapı yok ki varıp ona dayanalım.”
“ Senden başka sığınak bilmiyor, Senden başka güç ve kuvvet de tanımıyoruz.”
“ Gören, bilen, duyan sadece Sensin; aç ufkumuzu ve bize kendimiz olma idrakini lütfeyle.”
…
“Kırık gönüllerin inkisarını bilen, onulmaz dertlere derman gönderen, ikliminden gelen esintilerle ruhlarımızdaki yalnızlık ve vahşetleri silen yalnız O’dur.”
“ O’na yönelen, açılacak bir kapıya yönelmiş olur; O’na yalvaran matlubuna ermiş sayılır.”
…
“Ey kapısının tozu-toprağı gözlerimize sürme Sultanımız.!”
“Bizler, Senin yolunda bulunmanın şuuruna erdiğimiz –öyle zannediyor da olabiliriz– günden beri hep yollardayız.. başımız kapının eşiğinde..”
…
“Ne kadar arzu ederdim, böyle bir inceliğe açık olarak Rabbimin karşısında hemen her zaman vücudumun, tıpkı salınan ağaçlar gibi tir tir titremesini ve iki elimin birden O’nun kapısının tokmağında bulunmasını!”
…
“Ey yüceler yücesi Rabbimiz!
Kinlerin, nefretlerin gecenin koyu karanlıkları gibi dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen’in sevgine sığınıyor; şu fevkalâde haşarı ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm oluyoruz.”
…
“Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni!”
“Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz.”
“Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık.”
“ Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı.”
“ Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı.”
“Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı.”
“ Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.”
“Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış…”
“İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik.”
“Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız.”
“Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler.”
“ Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır.”
“O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.”
…
“Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!”
…
“Ey Rab! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun..”
“İç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sadık kullarını yalnız bırakma.”
…
“Seni hep rahmet-i Rahmân bildik, kendimizi de o kapıda birer dilenci.”
“Kerem kıl kesme sultanım keremin bînevâlerden / Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden.”
…
“O’nun kapısında eğilenlerin başları ayaklarına selâm durur ve onların ayakları hep başlarının ulaştığı noktalarda dolaşır; dolaşır da secdede bir araya gelen ayak-baş halkası, onları miraçla noktalanan arşiye ve ferşiyelerde gezdirir.”
… …
“Eğer şimdilerde, uzak ve yakın yarınlar adına sinelerimiz ümitle çarpıyorsa, bu, O’na olan itimadımızdandır.”
“Eğer bir kısım esbâb-ı âdiyenin çok büyük neticeler doğuracağını bekliyorsak bu da bizim acz ü fakrımız ve O’nun kudret ve gınâsındandır.”
“ O eski günlerde, camilerde bir araya gelen tertemiz gönüllere Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir teveccühü olacağını hep bekledik, bekliyoruz ve bekleyeceğiz o zamanki hülyalarımızla ve şimdiki muhakemelerimizle.”
“ Zaten Hakk’ın kapıkullarına da o kapıda her zaman imanla, ümitle beklemek düşer.”
…
“Sen de yapayalnız kaldığın zamanlarda gecenin yamaçlarını kolla!”
“Oraların Dost’a halvet yeri ve gurbet dakikalarının da halvet zamanı olduğunu bil; bütün hissiyatınla O’nun huzuruna gir ve kalbinin sırlarını bir bir O’na say, dök!”
“Dertlerini sadece O’na aç; O’nun huzurunda inle ve başını O’na giden yollarda ilk eşik sayılan secdegâha koy ve bekle..!”
…
“Bizler O’nun kapısında boynu tasmalı kapıkullarıyız –O bizleri bu duygudan ayırmasın;– gayemiz de kendisini bize tanıtmasının vefa borcunu eda etmektir.”
“Sığındığımız kapı O’nun her zaman, herkese açık olan kapısıdır.”
“Kapının önündekilere el uzatıp onları içeri alacak ve gönülden-sırdan geçen bir uzun yolculuktan sonra her şeyi farklı görüp, farklı duyacağımız vuslat koyuna ulaştıracak da yine O’dur.”
…
“Bugüne kadar o kıbleye yönelenlerden kaybeden, başka kapılardan vefa arayanlardan da kazanan hiç olmamıştır.”
“ Aksine o kapıya yönelenler hep diri kalıp ebediyete mazhar olmuş ve O’nun eşiğine baş koyduklarından dolayı da başkalarına kul olma zilletinden kurtulmuşlardır.”
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-10) “MÜCAHEDE RUHLU” YENİ / YENİLENEN İNSAN
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-10)
“MÜCAHEDE RUHLU”
YENİ / YENİLENEN İNSAN
“İmtihanı kazanmanın vesilesi, aktif sabır içinde mücâhede etmektir…”
“Bizim Yolumuzda gayret gösterip Mücahede Edenlere, Biz de mutlaka muvaffakiyet yollarını Gösteririz; Şüphesiz Allah İhsan Erleriyle Beraberdir.”
***
GİRİŞ:
Bamteli: YANGIN, İMTİHAN VE YARDIM _ (06 OCAK 2019)
İmtihanı kazanmanın vesilesi, aktif sabır içinde mücâhede etmektir.
Kur’ân-ı Kerim buyuruyor:
“İçinizde gerçekten mücâhede edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve sâlih olup olmamaları açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz.” (Muhammed, 47/31)
Kasem olsun, hepinizi imtihana tâbi tutacağız! Böylece bizim bilgimizde olan şey, dışarıya aksetsin!.. Nedir o bilgide olan şey?
Kimler sabırlı… Kimler mücâhede içinde… Bir yönüyle, hak ve hakikati i’lâ adına mücâhede ediyorlar…
Evet, Kim, Allah yolunda mücâhede içinde… -Son karalama (Çağlayan Dergisi için yazılan “Cihâd” başlıklı makaleye işaret ediliyor.) o konuda.- Mücâhede içinde; bir yönüyle İ’lâ-i Kelimetullah…
Mücâhidîn… “Kim, Allah adının/dininin en yüce olması için mukâtele ederse, o Allah yolunda demektir.” Efendimiz böyle buyuruyor. Ben şimdi, Efendimiz’in o mübarek beyanına dokunuyorsam, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı inşaallah rencide etmiş olmam!.. Kim, nâm-ı celîl-i İlahî dört bir yanda şehbâl açsın diye değişik tehlikeleri göğüslüyor, mücâhede ediyor ise, işte o, Allah için bir mücâhededir; nezd-i Uluhiyette kantarları kıracak, Mahşer’de Mizan’ı kıracak mahiyette bir şeydir.
***
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
ÖZETLE;
1)- Yeni/Yenilenen insan, Eğer iyi bir mücahede ruhuna sahip bulunursa o büyük mazhariyetler bugün için de söz konusu olabilir.
2)- Kâmil topluma gitmenin yolu kâmil fertlerden geçer; kâmil fertlerin ise ancak, mücahede potasında kaynaya kaynaya şekillenebilir
3)- Yeni/Yenilenen insan, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını sürdürebilir.
4)- Yeni/ Yenilenen İnsan, cihad ruhu ve mücahedesi nisbetinde canlılık kazanır.
5)- Yeni/Yenilenen insan, imanı, mücahedesi, salih ameli, ile işlenmiş birer dantela gibidir…
6)- Kendimize yönelirken Mücahede Ruhu ile kalblerin fethi yolundaki mücahede ve gayret
7)- Yeni/Yenilen insanın gayret için ümide ve mücahede için de maddî ve mânevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır.
8)- Mücahedenin en önemli esası cismanî ve nefsanî arzuları zabt u rabt altına alıp vicdan mekanizmasının manevra kabiliyetini artırmaktır.
9)- Sahabeye ait ruhu kavrayan Yeni/Yenilen insan bilir ki, Günümüzde medenilere galebe icbar ile değil, ikna iledir.
10)- Onlar, Allah’ın yüce adının, şehbâl açıp yükselmesi istikametinde varlarıyla-yoklarıyla bu uğurda seve seve nefislerini feda ederler.
11)- Yeni/Yenilen insan, Hak yolunda irşad ve mücahedeyi terk ettiği zaman, üzerinden atamayacağı bir zillete maruz kalacağının idrakinde hep endişe duyar.
12)- Allah yolunda mücahede edenin ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır, ve kabir fitnesinden de emin kılınır.”
13)- Kim tamamen veya kısmen dinden dönerse, bilsin ki Allah onları geriye çekip bugün sahnede olmayan, evsafı malum öyle yüce bir topluluk getirecektir ki, rıza-yı ilâhî hedefleri, i’lâ-yı kelimetullah vazifeleri Allah yolunda mücahede eder dururlar..
14)- Yeni/Yenilen insan Allah’la münasebetlerini gizlemeye çalışan vefalı gönül ve mücahede yolunun birer üveyki olmalarına rağmen gerilerin gerisinde ve beklentisizdirler.
15)- Yeni/Yenilenen insan, “O, hep yaşadığı devrin önünde yürüyen..”
***
1)- Yeni/Yenilenen insan, Eğer iyi bir mücahede ruhuna sahip bulunursa o büyük mazhariyetler bugün için de söz konusu olabilir.
Evet, zaman değişse, asırlar başkalaşsa da, insanların bu ölçüde ruhânîleşmesi için herhangi bir mâni olmasa gerek. Eğer Müslümanlar, az önce belirttiğimiz çerçevede, iyi bir mücahede ruhuna sahip bulunur, ne olursa olsun kendilerini asla gevşekliğe salmayıp hep uyanık davranır, hayatlarını, nefis ve cismaniyetlerinin ötesinde kalb ve ruh ufkuna göre sürdürebilir, tabiat ve mahiyetlerinin gereği kendilerinden meydana gelmesi muhtemel fenalıklara karşı sürekli teyakkuzda bulunur ve iç âlemlerinde de olumsuz hiçbir düşüncenin belirmesine meydan vermezlerse, o büyük mazhariyetler bugün için de söz konusu olabilir.[1]
—
2)- Kâmil topluma gitmenin yolu Kâmil fertlerden geçer; Kâmil fertlerin ise ancak, Mücahede potasında kaynaya kaynaya şekillenebilir
Kusursuz bir toplum ancak kusursuz fertlerden meydana gelir; böyle fertler de bugüne kadar hep, iyi bir ruhî terbiye eseri olagelmişlerdir. Bu itibarla da biz, fikrî, ruhî, zihnî bir sürü teşevvüş ve problemi olan insanlardan sağlam bir millet inşâ etme gayretlerini beyhude buluyoruz. Kâmil topluma gitmenin yolu kâmil fertlerden geçer; kâmil fertlerin ise ancak, yukarıdaki tarifler çerçevesinde, mücahede potasında kaynaya kaynaya şekillenebileceğini düşünüyoruz.
Böyle bir mücahedenin en önemli esası da hiç şüphesiz cismanî ve nefsanî arzuları zabt u rabt altına alıp vicdan mekanizmasının manevra kabiliyetini artırmaktır. Kendi esasları içinde “seyr u sülûk-i ruhanî” bu ehemmiyetli işin bilinen en selâmetli yoludur.[2]
—
3)- Yeni/Yenilenen insan, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını sürdürebilir.
İnsan ise, ancak yüksek idealleri, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını sürdürebilir. Hareketsiz bir uzvun kireçlenip kuruması, kullanılmayan bir maddenin paslanıp çürümesi ne ise; hedefsiz, gayesiz, dolayısıyla da hareketsiz kalan nesillerin, delik deşik olup gitmesi de aynı şeydir.[3]
—
4)- Yeni/ Yenilenen İnsan, cihad ruhu ve mücahedesi nisbetinde canlılık kazanır.
Kendini Cenâb-ı Hakk’ın yüce adını anlatmaya adamamış bir insan, hedefsiz sayılır ve camidlerden farkı yoktur. İnsan, cihad ruhu ve mücahedesi nisbetinde canlılık kazanır. Zira o, ancak cihadla kendini, ailesini ve milletini ihya edip koruyabilir. Gerçek diriliş, ancak cihadla gerçekleşir. Ve insanın attığı en büyük, en kudsî, en verimli, en semereli adım, mücahede ve mücadele istikametinde attığı adımdır. [4]
—
5)- Yeni/Yenilenen insan, imanı, mücahedesi, salih ameli, ile işlenmiş birer dantela gibidir…
“Bizim yolumuzda gayret gösterip mücahede edenlere, Biz de mutlaka muvaffakiyet yollarını gösteririz; şüphesiz Allah ihsan erleriyle beraberdir.”, “İman edip salih amel işleyenlere Hazreti Rahmân insanların gönlünde sevgi yaratır.”… gibi fermanlarıyla Kur’ân-ı Kerim, hep insanın farklı buudlardaki bu üstünlüğünü seslendirir. Evet, imanı, mücahedesi, salih ameli, yaratılışıyla mazhar olduğu her şey, ondaki insanî değerler üzerine kurulmuş birer bünyan ve onun mahiyet atkıları üzerinde işlenmiş birer dantela gibidir.
İnsan, daha sonra elde edeceği mazhariyetlere, şöyle veya böyle, irade, cehd, gayret unvanları altında birer bedel sunar ama, insanlık dediğimiz ilk mevhibe hiçbir karşılık ödenmeden elde edilmiştir ve tamamen cebrî-lütfî ilâhî bir bağıştır.[5]
—
6)- Kendimize yönelirken Mücahede Ruhu ile kalblerin fethi yolundaki mücahede ve gayret
Acaba, bizim için kalblerin fethi yolundaki mücahede ve gayret, muharebe meydanlarındaki mücadeleden daha mı zor?
Yoksa insanoğlunun en değerli yanı sayılan kalbi, sevgiye, müsamahaya, kucaklaşmaya, kabullenmeye, paylaşmaya kapalı da; nefrete, kine, hoyratlığa, hazımsızlığa ve inhisar-ı fikre mi açık?..
Hayır hayır! O kalbi yaratan Allah’a yemin ederim ki, insanın bu en kıymetli derinliği ve bu en zengin yanı bu ölçüde faziletlere kapalı ve levsiyata açık olamaz!..
Cihanın en büyük fatihleri, fethin ilk durağı gönüllerden başlamışlardı her işe.. evet onlar, önce gönülleri kazanmış; sonra da bu rıhtımlardan açılarak dünyanın dört bir yanına yürümüşlerdi.[6]
—
7)- Yeni/Yenilen insanın gayret için ümide ve mücahede için de maddî ve mânevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır.
Bir Neron’u, Napolyon’u veya Hitler’i düşünün, bir de arkalarında bıraktıklarına bakın! Zannediyorum, alev alev yanan bir Roma, kan seylâplarıyla inleyen yeni bir Avrupa ve Asya görüp ürpereceksiniz. Bütün bunlar, iman ve ihsan ruhundan mahrum kimselerin dünya adına dünyayı fethetme gayretiyle sebebiyet verdikleri şeametler ve uğursuzluklardır.
Hayat, bir bakıma baştan başa çalışma, gayret ve mücadele demektir. Çalışmak için güce, gayret için ümide ve mücahede için de maddî ve mânevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı hesaba katmayanlar dökülür yollarda kalırlar veya bir gölge gibi hep başkalarını takip eder dururlar.[7]
—
8)- Mücahedenin en önemli esası cismanî ve nefsanî arzuları zabt u rabt altına alıp vicdan mekanizmasının manevra kabiliyetini artırmaktır.
Evet, imanla belli bir hedefe doğru yönlendirilmeyen, İslâmî ruhla disipline edilmeyen, ihsanla derinleşip Hak murâkabesine açılmayan kimselerin ne hakikat eri olmaları ne ihkâk-ı hak etmeleri ne de beşerî münasebetlerde tutarlı bir tavır sergilemeleri mümkündür.
Evet, hayatlarını, yeme-içme-uyuma üçgenine bağlamış beden insanları, cismaniyetlerine söz geçiremedikleri gibi ruhlarını yükseltip ona zaferler yaşatmaları, Hak’la hemhâl olup O’na karşı vicdan menfezlerini açık tutabilmeleri de imkânsızdır.. ve hele bunların kinden, nefretten, iğbirardan bütün bütün sıyrılarak, Allah’tan ötürü topyekün varlığı kucaklamaları kat’iyen söz konusu değildir.
Böyle bir mücahedenin en önemli esası da hiç şüphesiz cismanî ve nefsanî arzuları zabt u rabt altına alıp vicdan mekanizmasının manevra kabiliyetini artırmaktır. [8]
—
9)- Sahabeye ait ruhu kavrayan Yeni/Yenilen insan bilir ki, Günümüzde medenilere galebe icbar ile değil, ikna iledir.
İşte sahabe-i kiramdaki bu mücahede aşk u şevki de, onlardaki imanın derinliğinden kaynaklanıyordu.
…
Evet, iman ettikten sonra, dünya ve ukbâ saadetine giden yol, i’lâ-yı kelimetullah için mücadele ve mücahededen geçmektedir.
Onların hepsi, dâsitanî bir kahramanlıkla kendilerinden beklenen bu mücadeleyi vermiş ve gereken gayreti göstermişlerdir.
…
Mücadele ve mücahedeye gelince; günümüzde medenilere galebe icbar ile değil, ikna iledir. Dolayısıyla bu uğurda mücadele verilirken, basiret üzere hareket etme esastır.
Zannediyorum, bu alanda da sahabeye ait ruhu, şuuru en iyi şekilde kavrayan Bediüzzaman olmuştur. O, yıllarca: “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. Milletimin imanını selâmette görmezsem, Cennet’i de istemem, çünkü orası bana zindan olur.” demiş, bir hayat boyu hiç yılmadan, bütün engelleme ve karalamalara rağmen yoluna devam etmiştir. Böyle bir düşünce istikametinde yüründüğü müddetçe, Asr-ı Saadet’tekine benzer güzelliklerin yaşanacağı ümit edilebilir. [9]
—
10)- Onlar, Allah’ın yüce adının, şehbâl açıp yükselmesi istikametinde varlarıyla-yoklarıyla bu uğurda seve seve nefislerini feda ederler.
Allah (celle celâluhu), dünyevî her türlü kayıttan âzâde hâle gelen mü’minlerden mallarını ve canlarını satın almıştır; onlar da bu suretle hırs hastalığından kurtulmuşlardır. Karşılığında da kendilerine Cennet vaad edilmiştir.
Onlar, “Kim Allah’ın adının yücelmesi için mücahede ederse, o, Allah yolundadır.”11 fehvâsınca, Allah’ın yüce adının, gönül âleminde, fikir hayatında, içtimaî yapıda şehbâl açıp yükselmesi, yükselip bir bayrak gibi ufuklarında dalgalanması istikametinde varlarıyla-yoklarıyla bu uğurda seve seve nefislerini feda ederler. Zaten cihadın çerçevesi de budur. Aslında bu resme de böyle bir çerçeve gerektir. [10]
—
11)- Yeni/Yenilen insan, Hak yolunda irşad ve mücahedeyi terk ettiği zaman, üzerinden atamayacağı bir zillete maruz kalacağının idrakinde hep endişe duyar.
Efendimiz bir hadislerinde, “Hak yolunda irşad ve mücahedeyi terk ettiğiniz zaman, üzerinizden atamayacağınız bir zillete maruz kalırsınız ve kendinize dönünceye kadar da zilletiniz devam eder.”23 buyururlar.
Dikkat edilecek olursa, İslâm’dan yüz çevirme ve mücahededen geri durma, Efendimiz’in dilinde, dinden dönme şeklinde ifadesini buluyor. Onun içindir ki “Mücahedeye başlayınca” demiyor da “dine döndüğünüz zaman” diyor.
Hadisin diğer bölümünde, “Sığırın kuyruğuna yapışıp her şeyi ziraatta gördüğünüz ve mücahededen uzak kaldığınız zaman da öyle bir mezellete maruz kalırsınız ki, bir daha belinizi doğrultamazsınız.”24 şeklindeki ifadelerin yanında, “Ne zaman ki yeniden insanları uyarmaya başlarsınız, işte o zaman Allah düşmanlarının kalbine korku salar ve hayatın her ünitesinde size başarılar ihsan eder.” işaretleri yer alıyor..[11]
—
12)- Allah yolunda mücahede edenin ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır, ve kabir fitnesinden de emin kılınır.”
“İnsanın ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan müstesnadır: Onun ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır, ve kabir fitnesinden de emin kılınır.” Çünkü o bir çığır açmıştır ve dolayısıyla, kendisinden sonra o yolu takip edenlerin hasenatının bir misli ona da yazılacaktır. Hem o, kabrin fitnesinden ve dehşetinden de emin olacaktır; zira o, gerçekten ölmemiştir ki kabir azabına düçar olsun. Sadece cismaniyeti itibariyle yer değiştirmiş; geride bıraktıklarıyla da hâlâ insanların gönlünde yaşamaktadır. [12]
—
13)- Kim tamamen veya kısmen dinden dönerse, bilsin ki Allah onları geriye çekip bugün sahnede olmayan, evsafı malum öyle yüce bir topluluk getirecektir ki, rıza-yı ilâhî hedefleri, i’lâ-yı kelimetullah vazifeleri Allah yolunda mücahede eder dururlar..
Bu itibarla âyet, İslâm ümmetinin başına geçen herkese: Ey iman topluluğu! İçinden kim tamamen veya kısmen dinden dönerse, bilsin ki Allah onları geriye çekip bugün sahnede olmayan, yerleri meçhul, zamanları meçhul; ama evsafı malum öyle yüce bir topluluk getirecektir ki, Allah onları, onlar da Allah’ı, hem de âşık-mâşuk münasebeti ölçüsünde sever; onlar mü’minlere karşı fevkalâde tevazu, mahviyet ve hacalet içinde; mülhit, mütemerrit ve mütecaviz inkârcılar karşısında ise olabildiğine izzetli, onurlu, kararlı ve muvazenede hâkim bir unsur hâline gelme peşindedirler; rıza-yı ilâhî hedefleri, i’lâ-yı kelimetullah vazifeleri Allah yolunda mücahede eder dururlar; eder dururlar da, şunun bunun hatırına-gönlüne, kınamasına-ayıplamasına bakmaz, hep yüksek bir performansla vazifelerini yerine getirmeye çalışırlar. Bu bir mazhariyettir ve bu mazhariyet de Allah’ın onlara hususî bir fazlı ve ihsanıdır. [13]
—
14)- Yeni/Yenilen insan Allah’la münasebetlerini gizlemeye çalışan vefalı gönül ve mücahede yolunun birer üveyki olmalarına rağmen gerilerin gerisinde ve beklentisizdirler.
Allah’la münasebetlerini ve O’nun nezdindeki durumlarını iradî olarak gizlemeye çalışan öyle vefalı gönüllerdir ki; ilâhî tecellî ve vâridleri tesettürü gerekli birer namus gibi korur.. gayri ihtiyarî ortaya çıkanlarını değişik tevriyelerle âdeta çarpıtır.. her biri sema-i vilâyetin birer yıldızı olduğu hâlde ateş böceği gibi görünmeye çalışır.. mücahede yolunun birer üveyki olmalarına rağmen saksağan görünümünü tercih eder.. arz u semada haslar hası pâyesiyle tebcil edilirken dahi ciddî bir melâmet ruhuyla kendilerini sıfırlamasını bilir.. hizmet ederken fevkalâde civanmertçe, bir nefer gibi mütevazi, ama en önde; maddî-mânevî ücret taksiminde ise kendini unutturacak kadar gerilerin gerisinde ve beklentisizdirler.
“Allah onları, onlar da Allah’ı sever; mü’minlere karşı (fevkalâde) mütezellildirler (tevazu kanatlarını yerlere kadar indirirler), küfür nankörlerine karşı da izzetli (ve satvetli)dirler. Sürekli Allah yolunda mücahedede bulunur ve kınayanın kınamasına da aldırış etmezler.”6 gerçeğinin tam temsilcileri öyle babayiğitlerdir ki; Rabbileriyle baş başa kaldıklarında derinlikleri ihata edilemeyen birer ârif u âbid, dünyaya sözlerini geçirmede de birer erkân-ı harp ve dâhi, mensup oldukları milletin haysiyet ve şerefi adına fevkalâde hassas, töhmet ve suizanna vesile olacak “pes” davranışlardan da olabildiğine uzaktırlar.[14]
—
15)- Yeni/Yenilenen insan, “O, hep yaşadığı devrin önünde yürüyen..”
Yeni insan,
“O,kendi millî ve mânevî değerlerine de sahip çıkarak çok farklı bir performans ortaya koyan”
“O, onlar gibi soluklarını duyurma arzusuyla şahlanan”
“O,Hakk’ı tutup kaldırmak için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilen..”
“O, hep yaşadığı devrin önünde yürüyen..”
“O, her gün benliğinin derinliklerinde ve fezânın enginliklerinde yeni yeni burçlara bayrağını diken”[15]
***
[1] DAR BİR ZAVİYEDEN_ RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN-2 (KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU)
[2] MÜCAHEDE_ KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ-2
[3] İDEALSİZ NESİLLER_ ÇAĞ VE NESİL-2 (BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN)
[4] CİHAD YÜCE BİR DUYGUDUR.._ İ‘LÂ-YI KELİMETULLAH VEYA CİHAD
[5] KENDİ DEĞERLERİYLE İNSAN_ ÇAG VE NESİL-7 (IŞIĞIN GÖRÜNDÜĞÜ UFUK)
[6] KENDİMİZE YÖNELİRKEN_ RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN
[7] ÜMİT VE İRADEDEN MAHRUM KALMAK_ ENGİNLİĞİYLE BİZİM DÜNYAMIZ
[8] MÜCAHEDE_ KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ-2
[9] SAHABE İMAN VE AKSİYONU_ PRİZMA-3
[10] DURU VİCDANIN HÜRRİYET UFKU_ ENGİNLİĞİYLE BİZİM DÜNYAMIZ
[11] GANİMET_ ENGİNLİĞİYLE BİZİM DÜNYAMIZ
[12] CİHAD HER MÜ’MİNİN VAZİFESİDİR.._ İ‘LÂ-YI KELİMETULLAH VEYA CİHAD
[13] MAİDE SURESİ_ KUR’ANDAN İDRAKE YANSIYANLAR
[14] SIR_ KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ-2
[15] YENİ TEKEVVÜN VE YENİ İNSAN MODELİ (ENGİNLİĞİYLE BİZİM DÜNYAMIZ)
GEL! DİRİLİŞ MÜJDECİSİ EY NEBİ! SON BİR KERE DAHA YOLUNA DÖKÜLMEK İSTİYORUZ.
GEL! DİRİLİŞ MÜJDECİSİ EY NEBİ!
SON BİR KERE DAHA YOLUNA DÖKÜLMEK İSTİYORUZ.
BAŞYAZI MÜZAKERESİ
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR
1)-VİLADETİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI_BEYAN
2)- SEN_ ÇAĞ VE NESİL-1
3)- GEL_ ÇAĞ VE NESİL-3 (YİTİRİLMİŞ CENNETE DOĞRU)
4)- TAK BOYNUMUZA NURLU KEMENDİNİ _ ÇAĞLAYAN DERGİSİ_NAAT
5)- LÜTFEN GEL _ ÇAĞLAYAN DERGİSİ_NAAT
6)- GEL Kİ NEVBAHAR OLSUN_ ÇAĞLAYAN DERGİSİ_NAAT
***
GİRİŞ
Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan serenât da değil..
özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır…
…
Hasretle tutuşan gönüllerimizi birer meş’ale yaparak, Senin için şehrayinler tertip etmek, sana “ağıtlar” yakmak ve son bir kere daha yoluna dökülmek istiyoruz.
…
Renklerimizin sarardığı, nabızlarımızın durgunlaştığı ve soluklarımızın hırıltıya dönüştüğü; cenaze alayları ve kâfûrî kokularıyla bir hâl olduğumuz şu günlerde,
Senin şimşekler gibi çakan bakışlarına,
Senin yıldırımlar gibi gürleyen beyanına
Senin sağanak sağanak milletin bağrına dökülüp onunla kaynaşan, onunla yeni istihale yollarını açan uyarıcı gücüne,
Senin değiştirici iradene,
“Kerbela” mağdurları gibi muhtaç ve susamış durumdayız...
GEL! DİRİLİŞ MÜJDECİSİ EY NEBİ!
“Düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi”
O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi..
O geldi ve gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı..
O geldi ve şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı..
O geldi ve gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu..
O geldi ve aklın nabzını kalbin ritmine bağladı..
O geldi ve sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.
O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı..
O geldi , zulmün sesi kesildi..
O geldi , mazlumun âhı dindi
O geldi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi..
O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi;
O geldi ve mütecavizlerin haddini bildirdi
O geldi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.
…
O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti;
O’nu tanıyınca, biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık;
O’nu tanıyınca, anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi.
O’nu tanıyınca, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü.
O’nu tanıyınca, Tâli’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı..
…
O geldi ve kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı..
O geldi ve çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu..
O geldi ve şeytanî ocaklar bir bir söndü;
O geldi ve şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu;
O geldi ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.
O geldi..Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık.
O geldi..Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik.
O’nu tanıyınca, “Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyadandır.”
O’nu tanıyınca, “Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.”
…
Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur,
Ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül,
Gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi.
Ey Nur! gurûbunla, “Göz gözü görmez oldu”
Ey Nur!gurûbunla, “yollar bütünüyle birbirine karıştı.”
Ey Nur!Gurûbunla, “Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı.”
Ey Nur! Gurûbunla, “Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı.”
Ey Nur! Gurûbunla, “her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu.”
Ey Nur! Gurûbunla, “Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi.”
Ey Nur! Gurûbunla, “şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu.”
Ey Nur! Sen gidince, “Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık”
Ey Nur! Sen gidince, “ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık”
Ey Nur! Sen gidince, “mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık..”
Ey Nur! Sen gidince, “kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık..”
Ey Nur! Sen gidince, “herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.”
Ey Nur! Sen gidince, “kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık.”
Ey Nur! Sen gidince, “Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle oyalandı;
Ey Nur! Sen gidince, “öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine dalabildik..”
Ey Nur! Sen gidince, “aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.”
…
Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik Rehberi, “perişaniyetimiz Sana bir çağrı”
Ey Nur! sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel;
Ey Nur! “doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma.
…
Ey güzeller güzeli Sevgili Gel! “bir kere daha yeniden misafirimiz ol.”
Ey güzeller güzeli Sevgili Gel! “Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur.”
Ey güzeller güzeli Sevgili Gel! “gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur.”
Ey güzeller güzeli Sevgili Gel! bize yeniden diriliş yollarını göster.
…
Gel! “her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt”
Gel! “herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.”
Gel! her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz;
Gel! “sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur.
Gel! “ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur.”
Gel! “bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.”
…
Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz.
Ey Dost Gel! bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz.
Ey Dost Gel! Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız.
Ey Dost Gel! “Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun.”
Ey Dost Gel! “ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…”
Ey Dost Gel! Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti.
Ey Dost Gel! bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun..
Ey Dost Gel! “Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.”
—
Sen, bütün bir gül devrinin Bülbülü!
Sen, ölüm anlarının Diriliş Müjdecisi!
Sen,buhranlı dönemlerin celadetli ve aynı zamanda Şefkatli Zimamdarı!
Sen, ölü ruhların âb-ı hayatını4 dudağında taşıyan hakikat eri!
Sen, onulmaz dertlerimizin Mesih’i ve Lokman’ı!
Zaten, hep böyle iki büklüm olduğumuz zamanlarda Seni hatırladık ve diriltici soluklarına hasret dolu destanlar koşup durduk. Başkaca da ciddî bir gayretimiz olmadı.
Yezid’lerin, Şimir’lerin ortalığı kan-revan seylaba çevirdiği şu yıkık dökük dünyada, içi inilti ile dolmadık bir yurt, altı üstüne gelmedik bir memleket kalmadı.
Kalk!
Tarihinin boynuna vurulan bu korkunç kemende bir kılıç indir; kördüğümü bozar gibi bu sihri boz ve milletinin bahtsızlığını gider!
Gel!
Ve yıllardan beri ortalığı alıp götüren şu bin bir hezeyan karşısında, fersiz yüreklere, mecalsiz ruhlara bir şeyler yapabilme azmini ve ümidini getir.
Gel!
O hekim Sen ol ve senelerdir yolunu bekleyenlerin gecesini gündüze çevir!
Gel! Onları nurlu ufuklara ulaştır!
…
Gel,
bu umumî “ba’sü ba’del mevt”in son türküsünü Sen söyle ve bu uzun ızdırap bezmini de Sen kapa!
Gel,
Her gün güneş doğarken, bir yeni şevkle şahlanıp istikbale koşanları daha fazla bekletme!
Atını ışık arayanların dünyasına doğru mahmuzla ve Gel artık!
Hak katının makbul erleri enbiyâ, evliya aşkına Gel!
Göklerde ve yerde kudsîlik soluklayan ruhlar aşkına Gel!
Âl-i Âbâ aşkına, Şâh-ı merdân aşkına Gel!
Şehitler aşkına ve dört bir yanda tazim gören şehitler efendisi Hamza aşkına Gel!
Yıllardır yollara dökülmüş seni gözleyen yaşlı gözler ve sabahlara kadar uyku nedir bilmeyip kıvranan dertli sineler aşkına, ne olur Gel!
Anaların ızdırapla çarpan yüreklerine, perişan ve derbeder nesillerin ayyuka çıkan feryatlarına, çığlık atıp inleyen çocukların heyecan ve hafakanlarına merhamet et de Gel!
Ey asırlardan beri hasretle yolunu gözlediğimiz Ruh!
Gel! şeytanın kâsesini kır; iblisler dünyasına bir velvele sal!
Gel! Nemrut’a rahatı haram edip Firavun hanümanını harap eyle!
Gel! Işıktan kaçanları nurunla boğ; yarasalara aydınlıkta yaşama âdâbını öğret!
Gel!, bize sonsuzluk şarabını sun ve derbeder gönüllerimizi ölümsüzlük aşkıyla coştur!
Gel! Coştur ve asırlardan beri hicranla yanan sinelerimize “âb-ı hayat” ulaştır!
Gel! ey var oluşumuzun mâyesi, ümitlerimizin Ruhu!
Gel! ey birkaç asırdan beri nesillerin beklediği feleğin karnındaki Mübarek Yolcu!
Gel! , visale koşan gönüllerimizi şâd eyle!
…
Gel! gönüllerimizde hazırladığımız tahtına otur!
Gel! Duygu ve düşünce dünyalarımıza durmadan emirler yağdır!
Gel! Bizleri kapıkulu olmaya kabul et ve cesetlerimizde can olduğunu göster!
…
TAK BOYNUMUZA NURLU KEMENDİNİ!..
Sensiz geçen günler hep heder bence,
Yıllar geçiyor, Sensizlikle yandık;
İç içe gurbet yaşadık derince,
Değişik illüzyonlarla aldandık…
Dahasına kalmadı takatimiz,
Duyur bize bir kez daha kendini;
Kalmasın mahşere ifâkatimiz,
Tak boynumuza nurlu kemendini!..[1]
…
LÜTFEN GEL [2]
Nurun ve sırrınla tecellî et bize..
Karanlıklar yıkılıp gelsinler dize;
Sensizlik canımıza tak etti çoktan,
Avdetin bayram olacak hepimize…
Sen gideli çoğumuzda hal kalmadı,
Çiçekler soldu, petekte bal kalmadı;
Hazan yaşanıyor hep yıllardan beri,
Dahasına dillerde mecal kalmadı.
İntizar hülyamız Sen çekip gideli,
Vardır belki “Sen Sen!..” diyen birkaç deli;
Dön gel ne olur ağlatma bendeleri!..
Budur şu Kıtmîr’in biricik emeli…
…
GEL Kİ NEVBAHAR OLSUN[3]
Gel ki bahar olsun güller sevinsin,
Gönüller bir kez daha aşka gelsin;
Sinelerimize sekîne insin,
Sensizliğin iniltileri dinsin…
Garipler bir leyl-i yeldâ yaşıyor,
Bu, ümit sınırlarını aşıyor;
Şeytanlar da raks ediyor, coşuyor,
Derbederler hevâya dolaşıyor…
Ne olur gelip gönüllere girsen!..
Arkandakileri terk etmedin Sen;
Lütfedip gel Allah’ını seversen,
Ey dırahşan çehre, ahsenden ahsen!..
[1] ÇAĞLAYAN_ TAK BOYNUMA KEMENDİNİ_04 HAZİRAN 2017
[2] ÇAĞLAYAN_ LÜTFEN GEL_01 TEMMUZ 2017
[3] ÇAĞLAYAN_ GEL Kİ NEVBAHAR OLSUN_01 ARALIK 2017
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-9) “ŞEFKATI İÇTENLEŞTİRECEK” YENİ / YENİLENEN İNSAN
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-9)
“ŞEFKATI İÇTENLEŞTİRECEK”
YENİ / YENİLENEN İNSAN
“DÜNYA ALLAH RASÛLÜ’NÜN ORTAYA KOYUP TALİM BUYURDUĞU ŞEFKATE NE KADAR MUHTAÇ!..”
***
“Şüphesiz Allah, refîktir (merhametli ve şefkatlidir); her işte mülayemeti, rahmet ve şefkatle muameleyi sever.”
***
GİRİŞ:
Bamteli: ACIYORUM!.._30 ARALIK 2018
Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Miraç’tan şu mihnet yurduna dönmüştü.
…
Düşünürseniz, aklınızı kullanırsanız, insanca mantığınız ile meseleyi ele alırsanız, görürsünüz ki, insanın imanının derinliğinin nispeti, şefkati ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) demektir. Ne kadar imanınız (şefkatiniz) varsa o nispette de şefkatiniz (imanınız) var demektir. İnsanlığın İftihar Tablosu gibi…
…
Şefkat ve acıma gurbetinin yaşandığı bir dönemde, o “acıma hissi” çok önemli. Acıyorlardı, acımışlardı, acıma mecburiyetindeyiz. Yolumuz, Peygamberler yolu ise, Râşid Halifeler yolu ise, Enbiyâ-ı ızâm yolu ise, acıma da tabiatımız olmalı!.. Onu öyle içtenleştirmeliyiz ki, birinin dediği gibi, karıncaya basmayacak şekilde içtenleştirmeliyiz. Karıncaya acımalıyız; bir arıya şefkat edecek kadar ince olmalıyız; o işi içtenleştirmeliyiz.
***
BAŞYAZI/ BAMTELİ MÜZAKERESİ:
ÖZETLE;
1)- Yeni insan, bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşümul (evrensel) ve diğergâmdır.
2)- Gönül insanı öylesine içten bir hakikat eridir ki, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyanet meleği görüntüsü sergiler.
3)- Şefkat eden insan, şefkat lisanıyla konuşurken zulüm ve adavetin dili tutulur.
4)- Yardımlarına koştuğu yığınlar, onu, kâh derdest edip zindanlara tıkarken, Garipler şefkatli bir ana gibi hep inler. Etraf cefadan, garip de vefadan asla usanmaz..
5)- Böyle bir dönemde, siz, bu vahşeti, ancak re’fetinizle, şefkatinizle kırabilirsiniz.
6)- Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız musibetlere, baştan hazırlıklı ve râzı bulunduğundan, şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve hazlarından her zaman hissedardır.
7)- İman ve Kur’an hizmetinin en önemli esaslarından biri şefkat O, kurtulma değil, kurtarma cehd ü gayretidir; yaşama değil, yaşatma azmidir.
8)- Günümüzün karasevdalıları da, hakikî şefkatin birer temsilcisidirler.
9)- Mefkûre insanı Allah’ı deli gibi seven ve bu engin sevginin kanatları altında bütün her şeyi şefkatle kucaklayan bir sevgi kahramanıdır.
10)- Mefkure Kahramanlarının bütün insanlığı kucaklayacak enginlikteki şefkatiyle bütün insanlığın yüzü gülecek…
11)- Hakikî mü’minin vatandaşlarıyla münasebeti de rahmânî bir şefkattir.
12)- Nesillerin, yeniden insanlığa kazandırılmasında, nesillere kurtarıcı bir iksir; her şeyi şefkatle kucaklamalarını sağlamak
13)- İnsanın bütün varlığı şefkatle kucaklayabilmesi, kendini bulup bilmesine, Yaratıcısıyla olan münasebetini duymasına bağlıdır.
14)- O’nun aşk u şevki ve O’nun derdi ile yaşayanlar, her şeyi şefkatle kucaklar ve bu ölçüde insan olmaya has zevkli enginliklere ulaşır.
15)- Veyl olsun her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmeti sezip hissedemeyen, bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara…!
16)– Kim bilir belki ruhanîler de “iş başı” demek için bizden gözyaşı bekliyorlar.
***
1)- Yeni insan, bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşümul (evrensel) ve diğergâmdır.
Yeni insan, bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu ve insanî değerlerin koruyucusu ve kollayıcısıdır. O, bir taraftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi esaslarla kendi yerini belirleyip kendini bulurken, diğer yandan da bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşümul (evrensel) ve diğergâmdır.[1]
—
2)- Gönül insanı öylesine içten bir hakikat eridir ki, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyanet meleği görüntüsü sergiler.
Gönül insanı, öylesine içten bir hakikat eridir ki, oturup kalkar sürekli yeryüzünde hakkı ikame etmeyi düşünür ve onun hatırı söz konusu olduğunda da rahatlıkla bütün arzularından, isteklerinden vazgeçebilir. O, herkese sinesini açar, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyanet meleği görüntüsü sergiler. Ne var ki, Allah’tan başka kimseden de bir şey beklemez. Tavırları, davranışları itibarıyla herkesle uyum içinde olmaya çalışır; hiç kimseyle cedelleşmez, hiç kimseye karşı düşmanlık beslemez.[2]
—
3)- Şefkat eden insan, şefkat lisanıyla konuşurken zulüm ve adavetin dili tutulur.
Şefkat eden insan, ötelerin dilini kullanan ruhanîlere eş bir gönül insanı ve cehennemler gibi köpüren öfkeleri söndürmede de mânevî bir itfaiyecidir. O, şefkat lisanıyla konuşurken zulüm ve adavetin dili tutulur; yakıp yıkmaya kilitlenmiş ruhların da eli-kolu bağlanır.. ve yolsuzlar yola gelir. Onunla yumuşayıp yola gelmeyenlerin de hakkından Allah gelir…
—
4)- Yardımlarına koştuğu yığınlar, onu, kâh derdest edip zindanlara tıkarken, Garipler şefkatli bir ana gibi hep inler. Etraf cefadan, garip de vefadan asla usanmaz..
Yardımlarına koştuğu yığınlar, onu, kâh azarlayıp kapı kapı kovar, kâh derdest edip zindanlara tıkar, kâh memleket memleket sürgünlere yollar, kâh onun için darağaçları hazırlar “Aman vermen öldürün!” der, çığlıklar atarlar. O ise, yığın yığın tehlikelerin kol gezdiği bu atmosferde, her an ayrı bir ölümle pençeleşir, her lâhza ayrı bir mağdurun imdadına koşar; zaman olur, bir Heraklit gibi tehlikelerin üzerine yürür; an gelir, bir itfaiye eri gibi çevreyi saran ateşleri göğüsler ve zaman olur, şefkatli bir ana gibi hep inler. Etraf cefadan, garip de vefadan asla usanmaz..![3]
—
5)- Böyle bir dönemde, siz, bu vahşeti, ancak re’fetinizle, şefkatinizle kırabilirsiniz.
Böyle bir dönemde, siz, bu vahşeti, bu denâeti, bu şiddeti, bu hiddeti ancak re’fetinizle, şefkatinizle kırabilirsiniz. Zira mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerseniz, hatta sözünüzle/beyanınızla “Bunlara laf yetiştirelim!” derseniz, meseleyi büyütmüş olursunuz, ikiye katlamış olursunuz.[4]
—
6)- Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız musibetlere, baştan hazırlıklı ve râzı bulunduğundan, şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve hazlarından her zaman hissedardır.
Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız musibetlere, baştan hazırlıklı ve râzı bulunduğundan, hiçbir zaman saadet ve lezzetleri acılaşmaz. O, şuur ve duyguları itibarıyla, daima pâk ve nezih sevinçlerden; sevginin, aşkın, aileye şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve hazlarından her zaman hissedar olabilir.
Evet, o, haksızlık yapmayacağı; hain olmayacağı; intikam, kin, nefret, kıskançlık gibi düşüncelerden hep uzak kalacağı içindir ki; ekseriya, çevresinde hürmet ve sevgi karışımı bir meltemin estiğini hissedecek ve daima mutlu olacaktır. O, ailesine, vatanına, milletine, hatta bütün varlığa karşı duyduğu sevgi ve alâka ile kenarı olmayan bir muhabbet deryasında, sonsuz hazlar duyacak ve daha Cennet’e girmeden Cennet zevklerini yaşayacaktır.
Bu hazlar: Başkalarının sevinçlerini paylaşma hazzı.. onların lezzetlerini ruhunda yaşama hazzı.. onların acı ve ızdıraplarını göğüsleyip onlara, mutluluğa giden yolları açma hazzı.. gibi şeylerdir.[5]
—
7)- İman ve Kur’an hizmetinin en önemli esaslarından biri şefkat O, kurtulma değil, kurtarma cehd ü gayretidir; yaşama değil, yaşatma azmidir.
İman ve Kur’an hizmetinin en önemli esaslarından biri kabul edilen şefkat de işte bu engin şefkattir. O, kurtulma değil, kurtarma cehd ü gayretidir; yaşama değil, yaşatma azmidir; rahat bir hayat sürme değil, gerekirse ruhunu feda etme yiğitliğidir; hatta Cennet’e yürüme değil, oraya adam taşıma himmetidir.. ayağının birini Cehennem’e diğerini Cennet’e koyup ateşten insan çıkarma yürekliliğidir.. yananların imdadına yetişmek için icabında Cennet’te kalmaktan dahi vazgeçip alevlerin üzerine yürüme şefkatidir.[6]
…
8)- Günümüzün karasevdalıları da, hakikî şefkatin birer temsilcisidirler.
Öyle ümit ediyorum ki, günümüzün karasevdalıları da, hakikî şefkatin birer temsilcisidirler. Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da engin bir şefkat nümâyândır. [7]
—
9)- Mefkûre insanı Allah’ı deli gibi seven ve bu engin sevginin kanatları altında bütün her şeyi şefkatle kucaklayan bir sevgi kahramanıdır.
Her şeyden evvel mefkûre insanı bir sevgi kahramanıdır. O, Allah’ı deli gibi sever ve bu engin sevginin kanatları altında bütün varlığa karşı derin bir alâka duyar:
Herkesi ve her şeyi şefkatle kucaklar.. ülke ve insanını aşk ölçüsünde bir sevgiyle bağrına basar.. çocukları geleceğin tomurcukları gibi okşar ve koklar.. gençlere yüksek hedefler göstererek onlara ideal insan olmalarını salıklar.. yaşlıları en içten bir saygı ve hürmetle onore eder.. herkese karşı mutlaka bir diyalog yolu araştırır.. ve toplumun değişik kesimleri arasındaki uçurumları, geliştirdiği köprülerle buluşturur, belli nispette uyum içinde olanları da bütün bütün pürüzsüz hâle getirmek için çırpınır durur.
onun ruhundaki sevgi ve şefkat fevvarelerini coşturur ve sıradan insanların takılıp kaldığı daha ne nimetleri çiğner geçer, ne nikmetleri göğüsler.[8]
—
10)- Mefkure Kahramanlarının bütün insanlığı kucaklayacak enginlikteki şefkatiyle bütün insanlığın yüzü gülecek…
Kendi kurtuluşlarını kurtarmaya bağlayan, ikbal ve geleceklerini başkalarının mutluluğu adına toprak gibi ayaklar altına serebilen; hava gibi herkesin demine damarına karışıp, her bünyede kan gibi deveran edip duran; su gibi hasret ve hararetlerin üzerinde çağlayıp her yana hayat üfleyen; sonra da bütün hareketlerini ruhunun derinliklerinde mefkûreleştirebildiği bir mesuliyete bağlayan; ferdî sorumluluk sınırlarını aşkın bir merhamet iradesi ve bütün insanlığı kucaklayacak enginlikte bir şefkatle bize yitirdiğimiz ruh ve mânâyı kazandırmaya çalışan; çalışıp son bir kere daha bize insanî muhtevamızı hatırlatan bu yüksek idealler sayesinde öyle zannediyorum ki, bütün insanlığın yüzü gülecek, şu birkaç asırlık muzdariplerin ızdırapları dinecek ve belki de dünya yeniden bir kez daha mihverine oturacaktır..[9]
—
11)- Hakikî mü’minin vatandaşlarıyla münasebeti de rahmânî bir şefkattir.
Zaten, hakikî mü’minin her davranışı bir ibadet, her düşüncesi bir murâkabe, her konuşması bir münâcât ve mârifet destanı, varlığı her müşâhedesi bir tecessüs ve tetkik, vatandaşlarıyla münasebeti de rahmânî bir şefkattir.[10]
—
12)- Nesillerin, yeniden insanlığa kazandırılmasında, nesillere kurtarıcı bir iksir; her şeyi şefkatle kucaklamalarını sağlamak
Evet, azgınlaştırılmış nesillerin, yeniden insanlığa kazandırılmasında ilk merhale ve en birinci iş, onların imanlarını, imanlarının sürekliliğini ve o imanın, vaad ettiği şeylerle beraber insanın tabiatının bir derinliği hâline getirilmesidir.
Nesillere iman kültürü aşılanarak onlara, varlığın perde önü, perde arkasını izah etmek, ruhlarına duyurmak ve onların, imanın sımsıcak atmosferinde her şeyi şefkatle kucaklamalarını sağlamak, yakın tarihimiz itibarıyla bir türlü zapturapt altına alamadığımız, çözülüp gitmelerini önleyemediğimiz nesillere kurtarıcı bir iksir olacaktır.[11]
—
13)- İnsanın bütün varlığı şefkatle kucaklayabilmesi, kendini bulup bilmesine, Yaratıcısıyla olan münasebetini duymasına bağlıdır.
İnsanın insanları sevip çevresine alâka duyması, hatta bütün varlığı şefkatle kucaklayabilmesi, biraz da kendini bulup bilmesine, kendi mahiyetini keşfedip Yaratıcısıyla olan münasebetini duymasına bağlıdır.
O, kendi derinliklerini, kendi özündeki cevherleri duyup hissedebildiği ölçüde, aynı hususların başkalarında da bulunduğunu düşünür, hem Yaradan’a nispetin hatırına hem de mahiyetindeki cevherlere karşı kadirşinas davranma hissiyle her varlığı daha bir farklı görür daha bir farklı duyar ve daha bir faklı değerlendirir.[12]
—
14)- O’nun aşk u şevki ve O’nun derdi ile yaşayanlar, her şeyi şefkatle kucaklar ve bu ölçüde insan olmaya has zevkli enginliklere ulaşır.
Aslında, O’nun aşk u şevki ve O’nun derdi ile yaşayanlar, bir de her derdi unutup gönüllerini O’na vuslat arzusu ile doldurabilseler, içlerinin derinliklerinde ebediyet duygularının estiğini duyacak, kesintisiz zevk-i ruhanîlere erecek ve “Bir bu kadar zevke bu ömür kâfi değil” diyeceklerdir.
Evet O’na olan aşk u şevkimiz, her yerde ve hemen her zaman O’nu arayan bakışlarımız, bu bakışlarla çevremize bile yumuşaklık hissettirmemiz ve bu derûnîliklerle her şeyi şefkatle kucaklamamız, rikkatle sevmemiz, bu ölçüde insan olmaya has öyle zevkli enginliklerdir ki; duyup tadanların –bu numunelerin daimî asıllarına iştiyak dışında– zannediyorum ruhlarında herhangi bir arzu kalmayacaktır.[13]
—
15)- Veyl olsun her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmeti sezip hissedemeyen, bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara…!
Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet vaad eder. Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir.
Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritim içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil.
Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı koroya hükmeden,...
Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara…! [14]
—
16)- Kim bilir belki ruhanîler de “iş başı” demek için bizden gözyaşı bekliyorlar.
Gönüldeki hüzün-keder, neş’e-sevinç, merhamet-şefkat… gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları. Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O’na yâr olanları.
Kim bilir belki ruhanîler de “iş başı” demek için bizden gözyaşı bekliyorlar. İhtimal biz dört bir yanımızı kuşatan dertlerden âh u vâh edip ağlayınca, melekût ufku da tül tül rahmet yüklü bulutlarla dolacak ve gözyaşlarımızın önünde sürüklenen günahlarımızı, isyanlarımızı, saygısızlıklarımızı, densizliklerimizi gördükçe onlar da sevinç neşîdeleriyle coşacak ve şefkatle üzerimize boşalacaklar..![15]
—
[1] YENİ İNSAN_ÇAĞ VE NESİL-4 (ZAMANIN ALTIN DİLİMİ)
[2] BİR GÖNÜL İNSANI PORTRESİ_ ÇAG VE NESİL-8 (ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET)
[3] GARİPLER_ ÇAĞ VE NESİL-2 (BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN)
[4] DÜNYA ŞEFKATA MUHTAÇ_ BAMTELİ
[5] FAZİLET VE MUTLULUK_ ÇAĞ VE NESİL-2 (BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN)
[6] İMDÂDA YETİŞ ENGİN ŞEFKATİNLE!.._KIRIK TESTİ
[7] İMDÂDA YETİŞ ENGİN ŞEFKATİNLE!.._KIRIK TESTİ
[8] İDEAL NESİLLER_ RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN
[9] MEFKURE İNSANI_ ÇAG VE NESİL-7 (IŞIĞIN GÖRÜNDÜĞÜ UFUK)
[10] AKSİYON VE DÜŞÜNCE_ RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN
[11] KENDİ RUHUMUZU ARARKEN_ ÇAG VE NESİL-7 (IŞIĞIN GÖRÜNDÜĞÜ UFUK)
[12] İNSANI SEVMEK_ ÇAG VE NESİL-7 (IŞIĞIN GÖRÜNDÜĞÜ UFUK)
[13] İLAHİ GÜNLERİ DÜŞÜNÜRKEN_ ÇAĞ VE NESİL-6 (YEŞEREN DÜŞÜNCELER)
[14] MERHAMET_ÇAG VE NESİL-1
[15] BENCE TAM AĞLAMA MEVSİMİ_BEYAN
YILIN İLK GÜNÜ VE MUHASEBEM “KENDİNİ YENİLE!”
YILIN İLK GÜNÜ VE MUHASEBEM
“KENDİNİ YENİLE!”
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
ÖZETLE;
1)- Kaos ortamları ve Kendini Yenileme
2)- İmtihanların insanın, kendini yenilemesine ve metafizik gerilimine yardımcı olması
3)- Kendini yenileme istikametinde çok iyi yorumlayabilen basiretli nesiller, niye her zaman önde olmasınlar ki?
4)- “Aydın günler”in tasavvuru kendini yenilemiş mukaddeslerden mukaddes bir kadronun varlığına bağlıdır.
5)- Kendini yenilemeye hazırlamış Rehberleriyle Geleceği omuzunda bayraklaştırıp gelecek bir toplum
6)- Mukaddes göç ve Kendini Yenileme
7)- Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır.
8)- Yeni insan, kendini yenilemesini ve hâdiselere söz dinletmesini de çok iyi bilir.
9)- Kendini yenileme, metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh plânında bir diriliştir.
10)- Cenâb-ı Hak, insanın kalbinde iman ışığını tutuşturmuşsa, kendini yenileyerek bir mârifet kahramanı hâline gelebilir.
11)-İnsan öğrendikleriyle kendini yenileyip başkalarına da örnek olmalı
12)– Dünya çapında mesuliyetler altına girmek için, Her şey gibi insanoğlu da kendini yenileme mecburiyetindedir.
13)- Toplum/İnsan sürekli kendini yenileyebilirse, bir ilâhî atâ olarak ömrünü uzatabilir ve yaşadığı süreyi hep bir gençlik neşvesi içinde geçirebilir..
14)- BİZE DÜŞEN, SÜREKLİ YENİLENİP O’NU DÜŞÜNMEK
***
1)- Kaos ortamları ve Kendini Yenileme
“Dünya kuruldu kurulalı bu, hiç değişmeden hep böyle cereyan etmiştir ve bugün için de aynı şeyler bahis mevzuudur. Elverir ki, günümüzün insanı da inanç ve düşüncede kendini yenilemesini bilsin, gelip geçen hâdiseler karşısında ümidini yitirmesin; maddî-mânevî, içtimaî-iktisadî krizlere gereğinden fazla ehemmiyet vermesin ve önünü kesen dev vak’alardan ürküp paniğe kapılmasın..![1]
—
2)- İmtihanların insanın, kendini yenilemesine ve metafizik gerilimine yardımcı olması
Dünden bugüne, yer yer düşmanlarından ve zaman zaman da dost kılığına bürünmüş hasımlarından, devamlı ihanet darbeleri yiyen ve sürekli olarak hırpalanan bu millet, bütün tarih boyunca imtihanların en acı ve en ağırlarını gördü. En korkunç hıyanetlere maruz kaldı.
Gün geldi ki dört bir yandan bütün dünya onun üzerine at sürdü ve onu ablukaya aldı. Hatta bu dönemde, onun bütün bütün tarihten silineceği zehabına kapılanlar da oldu. Ama o, bu ölüm kalım imtihanlarını da atlatarak bir kere daha bütün bir hasım dünyanın plânlarını altüst etti.
Belki o, bundan sonra da bir kısım imtihanlar görecek, tekrar tekrar ırgalanacak, karşısına ateşten tepeler, kandan irinden deryalar çıkacak; ancak, bütün bunlar onun, kendini yenilemesine ve metafizik gerilimine yardımcı olacaktır.
Zira o bunlarla dost ve düşmanını tanıyacak, bunlarla bilenecek, bunlarla düştükten sonra doğrulup kalkmanın ve kendine gelmenin yollarını öğrenecektir...[2]
—
3)- Kendini yenileme istikametinde çok iyi yorumlayabilen basiretli nesiller, niye her zaman önde olmasınlar ki?
“Şafakları şafakların takip ettiği şu günlerde, şayet, bir kere daha kendi hikmet ufkumuz açısından, içinde yaşadığımız dünyayı iyi değerlendirebilir, eşya ve hâdiseleri iyi yorumlayabilir ve insanımızın iç yapısının temel malzemelerini iyi belirleyebilir ve sonsuza kadar var olma mefkûresine bağlanabilirsek, her zaman onlar gibi, hatta onların da önünde olabiliriz.
Aslında, dünü-bugünü-yarını birden perspektife alıp değerlendirebilen, içinde yaşadığı toplumun örflerini, âdetlerini, tarihî dinamiklerini korumaya alan ve tarihî tekerrürler devr-i dâimini kendini yenileme istikametinde çok iyi yorumlayabilen basiretli nesiller, niye her zaman önde olmasınlar ki?.[3]”
—
4)- “Aydın günler”in tasavvuru kendini yenilemiş mukaddeslerden mukaddes bir kadronun varlığına bağlıdır.
Bu yolda, kendini yenilemeye muvaffak olmuş bir fert, toplumun, pörsümez, solmaz bir rüknü ve bu türlü fertlerden meydana gelmiş toplum da, dünya muvazenesinin mühim bir unsuru olma durumuna yükselmiştir.
Ne var ki, bütün milleti içine alacak şekilde böyle bir yenilenme de, önceden kendini yenileyebilmiş bir kadronun mevcudiyetine vâbestedir; gönlü iman ve ümitle par par yanan, dimağı her lâhza yığın yığın sentezlerle ayrı iklimlere doğru kanat çırpıp yükselen, gözünde “aydın günler”in tasavvuru kendini yenilemiş mukaddeslerden mukaddes bir kadronun varlığına bağlıdır.
Tabiî, bu kudsîler topluluğunun, düşünce ve kanaatlerini, sonsuza kadar birer meş’ale gibi taşıyacak ve yaşatacak “hayru’l-halef” nesillerin bulunması da ayrıca ehemmiyet arz eden bir husustur.[4]
—
5)- Kendini yenilemeye hazırlamış Rehberleriyle Geleceği omuzunda bayraklaştırıp gelecek bir toplum
“Geleceği omuzunda bayraklaştırıp onu yükseltmeyi taahhüt edenler, her hamlede böyle bir mesuliyetin ağırlığını vicdanlarında duydukları ölçüde samimiyetlerini göstermiş olacaklardır.
Bu hasbîlerin dava ve düşünceleri hayata bağlı olmayacak; aksine, hayat onların hakikat anlayışına uyacaktır.
Ve onlar, duyulup bilinmeden şuursuzca yaşanan hayata, aşktan mahrûmiyete, vicdanların daki mesuliyetsizliğe başkaldırarak “var” olduklarını göstereceklerdir.
Rehberleriyle bu hâle gelmiş bir toplum kendini yenilemeye (Rönesans) hazırlamış demektir. Emareleri ufkumuzda belirmeye başlamış böyle bir yeni varoluş hakkında çok iyimser görünüyorsak; bu, Rahmeti Sonsuz’un inayetiyle “millet ağacı”nın sıhhatine itimadımızdandır.”[5]
—
6)- Mukaddes göç ve Kendini Yenileme
Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh planında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür: İnsan, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme; donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye, bin bir günahın boğucu atmosferinden ruh ve kalbin hayat derecesine yükselme gibi.. hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o, hep hicret edip durmaktadır.
Kanaatimizce, ikinci hicretin, fonksiyonunu tam eda edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır.
Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar.
Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.[6]
—
7)- Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır.
Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır. Sırası geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey, kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür; yenileme durunca da canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, hebâ olup dağılmaya terk edilmiş olur.[7]
—
8)- Yeni insan, kendini yenilemesini ve hâdiselere söz dinletmesini de çok iyi bilir.
Yeni insan, inşâ ruhuna sahip ve her türlü şablonculuğun karşısındadır.. evet, o, öze saygısı içinde kendini yenilemesini ve hâdiselere söz dinletmesini de çok iyi bilir.
Hep yaşadığı devrin önünde yürür; hem de iradesinin sınırları ötesinde bir gayretle; şevkli, çalımlı ve Allah’a itimat içinde...[8]
—
9)- Kendini yenileme, metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh plânında bir diriliştir
Kendini yenilemek, tamamen metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh plânında bir diriliştir; mukaddeslerine, tarihine sımsıkı bağlılık içinde bir diriliş… Zaten, başka türlüsüne diriliş denmez ya!..
İlimlerin gelişip inkişaf etmesini, teknolojinin yeni yeni imkânlar hazırlayıp istifademize sunmasını en iyi şekilde değerlendirerek, elimizdeki menşûru sık sık kalbimize çevirip, yeni baştan kanaat, düşünce ve tasavvurlarımızı yoklamak, gönlümüzdeki irfan peteğine her gün başka başka şeyler ilave etmek ve her lâhza birkaç defa, bütün kâinatları ruh prizmasından geçirerek dimağlara “efor” yaptırtmak.. işte, gerçek yenilenme budur.[9]
—
10)- Cenâb-ı Hak, insanın kalbinde iman ışığını tutuşturmuşsa, kendini yenileyerek bir mârifet kahramanı hâline gelebilir.
İnsanın içinde Allah’a ait mârifeti arttırması iki yolla olmaktadır: Birisi, Cenâb-ı Hak, insanın kalbinde iman şuasını yakıp, iman ışığını tutuşturmuşsa o sayede insan, kâinatı ve kendisini çok daha iyi anlayabilir ve sık sık kendini yenileyerek bir mârifet kahramanı hâline gelebilir.
İkincisi ise, biraz daha objektiftir ve ön yargısız her insan için geçerlidir. Bu yolda her insan, eserden müessire giderek, Allah’ın eserlerini izleyebilir. Çöldeki bedevî, bu yolla Allah’a ermiş ve bu gerçeği, “Yerdeki ayak izleri bir yürüyene, deve tersi de oradan bir devenin geçtiğine işaret ederken, vadi vadi yeryüzü, burç burç sema ve dalga dalga deniz, Latîf ve Habîr olan bir Allah’ın varlığına işaret etmez mi?..” ifadeleriyle gayet veciz şekilde resmetmiştir.[10]
—
11)- İnsan öğrendikleriyle kendini yenileyip başkalarına da örnek olmalı
“Bir insanın insanlığı, öğrenip öğretmek ve başkalarını aydınlatmakla belli olur ve ortaya çıkar. Bilmediği halde öğrenmeyi düşünmeyen; öğrendikleriyle kendini yenileyip başkalarına da örnek olmayan, suretâ insan görünse de, sîreti açısından düşündürücüdür!”[11]
—
12)- Dünya çapında mesuliyetler altına girmek için, Her şey gibi insanoğlu da kendini yenileme mecburiyetindedir.
“Her şey gibi insanoğlu da kendini yenileme mecburiyetindedir. Devletler, milletler duygu ve düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta kendilerini yenileyip gençleştikleri nisbette, dünya çapında mesuliyetler altına girip, cihanı fethetmeye hazırlanabilirler; ilme aydınlık, tekniğe iman kazandırmak ve insanoğluna diriliş adına mesajlar sunmak suretiyle bir fethe… Aksine, kendini yenileyemeyen kavim ve topluluklar ise, esaret içinde ezilip gitmekten kendilerini kurtaramazlar.”[12]
—
13)- Toplum/İnsan sürekli kendini yenileyebilirse, bir ilâhî atâ olarak ömrünü uzatabilir ve yaşadığı süreyi hep bir gençlik neşvesi içinde geçirebilir..
Aksine, böyle bir toplum, konumunun farkında olur, durduğu yerde sağlam durur, kendi hayatî dinamikleriyle münasebetlerini korur ve sürekli kendini yenileyebilirse, tabir-i diğerle yırtılan, çatlayan ve kırılan yerlerini vaktinde tamir ederek mukadder gibi görünen çözülmelerinin önünü alabilirse, bir ilâhî atâ olarak ömrünü uzatabilir ve yaşadığı süreyi hep bir gençlik neşvesi içinde geçirebilir.[13]
—
14)- Bize düşen, sürekli yenilenip O’nu düşünmek
Bize düşen, Allah’ın marziyatına kilitlenip onun dışında her mülâhazayı tâli saymak ve gözlerimizi açıp kapayıp her işimizde sadece O’nu düşünmektir.. sürekli yenilenip O’nu düşünmek.
Nasıl insanın her an kendini yenilemesi ve her zaman tazeliğini koruması, bayatlamaması önemli bir husustur; öyle de kendini Allah’ı sevip sevdirmeye adamış kimseler de her şeyin kendi üzerlerinde olduğunu unutmadan hep diri ve makam-mevki arzusu, mal-menal duygusu, evlâd ü ıyâl endişesi, dünya hükümranlığı vb. şeylere kanıp gevşememelidirler; gevşememeli ve bütün bunları, asıl meselelerinin yanında tâlinin tâlisi saymalıdırlar.[14]
[1] KAOS VE İNANÇ_ YİTİRİLMİŞ CENNETE DOĞRU
[2] İMTİHAN_BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN
[3] HAYAT FELSEFEMİZ_RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN
[4] KENDİNİ YENİLEME_ BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN
[5] VAR OLMA_ BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN
[6] MUKADDES GÖÇ_ YİTİRİLMİŞ CENNETE DOĞRU
[7] KENDİNİ YENİLEME_ BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN
[8] YENİ TEKEVVÜN VE YENİ İNSAN MODELİ_ ENGİNLİĞİYLE BİZİM DÜNYAMIZ
[9] KENDİNİ YENİLEME_ BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN
[10] MÜESSİRDEN ESERE GİTMEK_ KENDİ RUHUMUZU ARARKEN
[11] İLİMDEN BEKLENEN GAYE_ÖLÇÜ VE YOLDAKİ IŞIKLAR
[12] KENDİNİ YENİLEME_ BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN
[13] ESKİMEME VEYA YENİLENME CEHDİ_ SÜKUTUN ÇIĞLIKLARI
[14] KÂBE VE DİĞER KUDSÎ MEKÂNLAR_ YOL MÜLAHAZALARI
NİÇİN ÜMİTLİYİZ?
NİÇİN ÜMİTLİYİZ?
BAŞYAZI/ BAMTELİ MÜZAKERESİ
BÖLÜM-1:
Aralık 1980 ÜMİT BAŞYAZISINDAN (ÇAĞ VE NESİL-1)
Büyük ve ciddî istihaleler arefesinde bulunuyoruz. Toplum sancı sancı üstüne kıvranıp duruyor ve yeni bir şeyler doğurma eşiğinde… Yıllar yılı bin bir paradoksla kendine has çizgiden uzaklaşmış yığınlar, gelecek hakkında oldukça endişeli ve ümitsiz. Yürekler dermansız.. zihinler fakir.. ilhamlar sevimsiz…
…
Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir.
…
Aslında, ümit, azim ve kararlılık, iman dolu bir kalbe girince, beşerî normaller aşılmış olur.
…
Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.
…
Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir. Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudreti Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır.
…
Her gönül eri ümitten bir meş’ale ile yola çıkmış, bununla tufanları göğüslemiş; fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur.
…
Bu vadide her ümit kahramanı, aynı zamanda Hak katının azizi, halkın da bayrağı olmuştur.
…
Ümitle uzun yollar aşılır; ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak ümitle dirliğe ve düzene erilir.
…
Sonsuza bağlanmış ve ümitle dolu bu gönüller, bahar demez, yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kametten bekleneni mutlaka yerine getirirler.
…
Bizler topyekün bir millet olarak, dayanıp darılmayan, azmedip yılmayan ve hele ümitsizliğe asla kapılmayan yol göstericilere; ekmek kadar, su kadar, hava kadar ihtiyaç içindeyiz.
…
BİN BİR ÜMİT TOMURCUĞUNUN TEBESSÜM ETTİĞİ VE BİN BİR TOHUMUN, TOPRAĞIN ALTINDA KARA DÜŞECEK CEMREYİ BEKLEDİĞİ ŞU GÜNLERDE,
ÜMİTTEN MAHRUM GÖNÜLLERE ÜMİT DİLEKLERİMİZLE…[1]
—
BÖLÜM-2:
BAMTELİNDE “ÜMİT KAYNAĞI” ADANMIŞLAR
Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız.
Allah’a inancımız tam ise, ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete hizmet de vazifemiz.
…
İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de.
Zira o imanı, azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir.
Ve yine böyle biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe kapılmamıştır.
Zira o, ne sadece dün, ne bugün ne de yarındır. O bütün bu zamanların hepsine sözünü geçirme konumunda bir “sahibülvakt” ve bir “ibnüzzaman”dır.
O, duyguları, düşünceleri, iffeti, ismeti, vefası, sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir âbide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse –alimallah– tırnak kadar bir parçası dahi kopup düşmez.
Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracak, zulmetlere yenik ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kovacak ve herkes olağanüstü bir gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğunda bütün engelleri aşarak, özüyle bütünleşip talihinin zirvesine ulaşacaktır.[2]
…
Yakışıksız, şık olmayan şeylere maruz kalabilirsiniz. Bunlar, bazen dokunur, can yakıcı olabilir. Fakat bütün bunları, yolun bir cilvesi, esasen, yolun bir hususiyeti olarak görmek lazım.
Çünkü siz, arkadan gelenlere patikaları şehrâh yapma sorumluluğu altında bulunuyorsunuz. Çektiğiniz şeyleri onların çekmemesi için, elinizden gelen her şeyi yapacaksınız.
…
Sizden evvelkiler, her şeye katlandılar, o patikaları sizin için şehrâh yapma adına. Ve sonra meseleye bir “ümit” mührü de vurdular:
“Ümitvâr olunuz; şu istikbal inkılabâtı içinde, en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır!” dediler.
O zatlar, hilâf-ı vâki ve mübalağa sayılacak beyanda bulunmazlar. Konuştukları her şey, onların kalblerine, kafalarına atılan varidâttır; her zaman ötelerden, ötelerin ötesinden gelen sinyallere açıktır onların kafaları.
Dolayısıyla, eğer öyle demişler ise, ümitvâr olunuz; şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır!..
…
Bir müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun geçmiş günahlarına kefaret yapar.”
…
Selef-i sâlihîn sonraki nesiller için patikaları cadde yapma adına çok çekmiş, üzerine bir de ümit mührü vurup emaneti omuzlarınıza yüklemişler; emin bir emanetçi olduğunuzu ortaya koymak için siz de çilenize razı olmalısınız!..[3]
—
Evet, işte düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz.[4]
—
Hiçbir şey boşa gitmez. O, biliyor; her şeyi biliyor. Dolayısıyla, eğer ümit bağlayacaksanız, işte o derin alakanız sayesinde ümit bağlayacaksınız. [5]
—
Bu sıkışık zamanda, fazl-ı İlâhîsi ile ye’se düşmemeli, ümitsizliğe düşmemeli, inkisar yaşamamalı!.. Esbâb bütünüyle sukût edince, çoğu mü’minlerin dahi ümid dünyaları tamamen kararıyor… Hakiki mü’min ise, ümit dünyası kararmaz.
…
“Ye’s, mâni-i her kemaldir.” diyor, Hazreti Pîr-i Mugân.
Akif de, “Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun. / Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! // Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yus olan, ruhunu, vicdanını bağlar. /// Ey dipdiri meyyit, iki el, bir baş içindir, / El de senin, baş da senindir, // Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz, / Sen mi, yoksa ümidin mi yüreksiz!” diyor.
Bence ye’s, yılan ağzına girmek gibi bir şeydir; oraya düşmemeye bakmak lazım.[6]
—
İmrenilen böyle bir yapı ortaya koyduğunuz zaman, zannediyorum hakikaten bütün insanlık için bir ümit kaynağı olacaktır. Çok şey alacaklardır sizden. İnsanlık adına, insanî değerleri temsil ettiğinizden dolayı, mesela “insana saygı”, mesela “hukuk”, mesela “adalet” gibi pek çok fazileti sizden almak suretiyle insanlar kendi dünyalarında da üfül üfül huzurun estiği bir dünya oluşturacaklardır.
Kendi dünyalarında da… Bu açıdan da siz, sadece kendi dünyanız hesabına o âbideyi ikame etmiyorsunuz. İkame ettiğiniz âbide sizin dünyanıza münhasır olmuyor; aynı zamanda bütün dünya adına bir şey ifade ediyor.
Öyle bir âbide dikiyorsunuz ki, dünyanın neresinden bakılırsa bakılsın, görülüyor; neresinden hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın, imreniliyor ona; “Yahu ne âbide imiş bu böyle?!.” Şimdi bugün insanlığın mahrum olduğu esasen böyle bir yapıdır. Bu yapının teessüsü lazımdır. Tabiî “teessüs” kelimesini özellikle kullanıyorum. Bu, “tekellüf”ten geldiğinden dolayı, göbek çatlatasıya bu mevzuda gayret sarf etmeye bağlı; şakak zonklatasıya bu mevzuda gayrete bağlı.[7]
***
BÖLÜM-3:
ÜMİT DUAMIZ
“Ey yüceler yücesi Rabbimiz! Biz huzur-ı kibriyâna zâdsız-zahîresiz yöneldik; Sen bir keremkânisin; dua ve tazarrularımıza icâbet buyur; bizi ümit ve beklentilerimizde inkisara uğratma!” [8]
Ümit ve inancımız, yüce varlığını duyurmakla ihyâ ettiğin gönülleri Sensizlik zilletine bırakma -hiçbir zaman bırakmamıştın- bırakıp da firkat ve cehennem ateşine yakma! Rabbimiz! Biz kullarını, gazap ve azap eleminden koru!.. Hayırlı ve hayırsızın birbirinden ayrılacağı, hesap endişesiyle elin-ayağın birbirine dolaşacağı, iyiliklerle serfirâz ruhların kurbet neşvesiyle kendinden geçeceği, hayatını kirletmiş bahtsızların uzaklık hicranıyla tir tir titreyeceği.. ve hiç kimsenin zerre miktarı haksızlığa maruz kalmayacağı o çetinlerden çetin günde bizi Cehennem azabından koru!.. [8]
Ey yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”
Ey Rabb! Bana/Bize, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” “Artık bana/bize düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” “Tasamızı, dağınıklığımızı, Allah’ım, Sana arz ediyoruz!” “Derdi şerh etmeye ne gerek; hâlimizi Sen biliyorsun!
Kendisini zikreden kullarını unutmayan, dua dua yakaranlara hüsran ve haybet yaşatmayan ve kapısına bel bağlayanları ümitlerinde inkisara düşürmeyen Yüce Allah’a hamd ü senalar olsun.
Ey insanlar ümitlerini kestiklerinde yağmur indiren ve rahmetini her tarafa yayan!
Ey, kulu Kendisinden bir talepte bulunduğu zaman hemen cevap veren, ümitlerine nezdindeki güzelliklerle mukabelede bulunan
Ey ümit besleyenleri haybet ve hüsrana uğratmayan!
Rahmetinin gelip bizi de sarıp sarmalayacağı hususunda ümitsizliğe düşürme.
Ne olur Allahım!
Bizi arzu ettiğimiz hususlarda haybet ve inkisara uğratma, ümitsizliğe düşürme. Bize yeis ve ümitsizlik elbisesi giydirme.
Dualarımıza icabet buyur ve bizi ümitlerimizde, dileklerimizde haybet ve hüsrana uğratma.
Sen ümit ettiklerimizin kat kat ötesinde bizi fazlınla serfiraz kılmışken, bizim Senden ümit kesmemiz hiç doğru olur mu?
Ümitlerimiz Senin keremine tutundu; taleplerimiz de yine Senin hududu olmayan cömertliğine sığındı. Bu arzularımızı gerçekleştireceğini ümit ediyoruz.
DİPNOTLAR
[1] ÇAĞ-VE-NESİL_ ÜMİT (ARALIK 1980_SIZINTI)
[2] Kırık Testi: Korku Marazı ve Hakta Sebât_ 22/10/2017
[3]
Bamteli: PEYGAMBER VÂRİSLERİ VE McCARTHY MİRASÇILARI_07/10/2018
[4] Kırık Testi: Korku Marazı ve Hakta Sebât_ 22/10/2017
[5]
Bamteli: BİNLER SELAM SANA EY NEBÎ!.. 14/10/2018.
[6]
Bamteli: RAHMET, ÜMİT VE NİYAZ_15/07/2018.
[7]
Bamteli: İNSANLIK KALESİNİN TAMİRİ_ 29/07/2018.
[8] ÇAĞLAYAN BAŞYAZI ARALIK: Kendileriyle Yüzleşmede Hâle İle Hallenenler-2
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-8) “GELECEĞİN FİKİR İŞÇİLERİ”
YENİ/YENİLENEN İNSAN MODELİ” (BÖLÜM-8)
YENİ / YENİLENEN İNSAN; “GELECEĞİN FİKİR İŞÇİLERİ”
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR:
1- GELECEĞİN FİKİR İŞÇİLERİ- ÇAĞ VE NESİL-2 (BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN)
2- YAŞATMA İDEALİ – (BAMTELİ – 05 MART 2012)
3- KUR’AN’IN GURBETİ VE FİKİR İŞÇİLERİ – (KIRIK TESTİ – 17 OCAK 2005)
4- MEÇHUL KAHRAMANLAR – KIRIK TESTİ – 18 NİSAN 2005)
5- ŞARTLARIN HESABA ALINMASI – (KIRIK TESTİ – 27 OCAK 2003)
Ya Rabbi! Duamız odur ki; Bizlere Çıktığımız bu yolda,
Kur’an’ın gurbetini giderecek ve sonra da onun hidayetiyle kurbet ufkuna doğru seyahate çıkacak olan “Geleceğin Fikir İşçileri” olma noktasını idrak etmeyi ve Senin inayetinle yaşamayı nasip eyle”… Amin.
GİRİŞ:
1- “İnsanların ruhlarında “Yaşatma İdeali” gibi yüce bir mefkûrenin uyarılmasına ihtiyaç var.”
Hülyalarımızda tüllenen aydınlık yarınlara kavuşabilmemiz için, uzmanca plân ve projelerin yanında, hattâ ondan da önce, insanların ruhlarında “Yaşatma İdeali” gibi yüce bir mefkûrenin uyarılmasına ihtiyaç var.[1]
—
2- “Yenilikler karşısında hepimizin sürekli fikrî rehabilitasyona ihtiyacımız var….”
Görüldüğü gibi bir taraftan kendimizi koruma, diğer taraftan insanlığa hizmet götürme oldukça zor. Onun için kendi içimizde sıkı durmamız, gevşemememiz, saflardan saf yaşayış seklimizi devam ettirmemiz lazım. Evet, hem kendi iç alemimiz, hem de şartların ve çevrenin getirdiği yenilikler karşısında hepimizin sürekli fikrî rehabilitasyona ihtiyacımız var.
Madde ile manayı aynı zaviyeden müşahede edebilecek, rehber bakışlara, rehber değerlendirmelere ihtiyacımız var. Aksi halde toplum, his ve heyecanları aklının ve mantığının önünde toy delikanlılarla maceraya sürüklenir. Böyle insanların yaptıkları şeyler güzel görünebilir, hüsn-ü niyetli de olabilir, ama çok defa bu türlü şeylerin içine riya, şöhret, fahr ve gurur karışır. [2]
—
3- “Fikir işçileri ve beyin mimarlarının, Necip Fazıl’ın ifadesiyle öz beynini burnundan kusacak ölçüde bir gayret ortaya koymaları gerekmekte…”
Din kolaylık üzere vaz’ edilmiş olsa da bilhassa fikir işçileri ve beyin mimarlarının, Necip Fazıl’ın ifadesiyle öz beynini burnundan kusacak ölçüde bir gayret ortaya koymaları gerekmektedir. Gözlerinin içine bakılan, sözlerine kulak verilen ve adımları takip edilen bu kıvam insanlarının işin zor yanlarına katlanmaları ve yaşamaktan daha çok yaşatma peşinde bulunmaları icap etmektedir.[3]
—
4- “Bugün fikir işçisi gibi dönemin şartları ve gereklerini iyice ihata etmemiz gerekir….”
Her dönemin mimar ve fikir işçileri gibi bizlerin de içinde bulunduğumuz dönemin şartları ve gereklerini iyice ihata etmemiz gerekir. Çok bilmemiz, çok okumamız, çok dolaşmamız; eğer içinde bulunduğumuz dünya şartlarını hesaba katmıyorsak, onları derin tetkik ve analizlere tâbi tutup hareket ölçülerimizi belirlemiyorsak bir anlam ifade etmez.[4]
—
5- “Bugün milletin ihyâsı için gayret eden her ferdi birer “fikir işçisi” şeklinde görmek gerektiği…”
Fikir işçileri” derken, milletin gizli-açık bütün ızdıraplarını dindirmeye ve çok iyi okuduğu çağının ihtiyaçlarını kalb-kafa bütünlüğüyle gidermeye çalışan, iradesini tarih rüzgarlarıyla kanatlandırmasını ve maziden güç almasını bilen, Allah’ın bütün lütuflarını yine O’nun rızası istikametinde ve kendi mefkûresi uğrunda kullanan, sonsuza yelken açmış aşk, şevk ve irade insanlarını kastediyorum. Bu fikir işçileri arasında, eğer yetiştirilebildi ise, belki “mimar” denebilecek insanlar da vardır; fakat, o işin hakiki namzetlerinin gelip geçtiğini zannediyor; bir dönemde davaya omuz verenler arasında mimar seviyesinde insanlar bulunmuş olsa bile, bugün milletin ihyâsı için gayret eden her ferdi birer “fikir işçisi” şeklinde görmek gerektiğine inanıyorum.[5]
—
6- Fikir işçileri ve en büyük sermayeleri acz-u fakr
Zaten, meseleyi, kimsenin yapmadığı ve bugüne kadar da yapılmamış çok önemli bir işi gerçekleştiriyor olma duygusuyla ele almak ve onu bir fâikiyet konusu olarak algılamak gurura kapılmak demektir. Allah korusun, böyle bir gurur da o hizmetlerin sevabını bütünüyle alır, götürür. Şahsen, günümüzün fikir işçilerinin bu meselede çok hassas olduklarını zannediyorum. İnanıyorum ki, hepsinin gönlünde “Nefis cümleden ednâ, vazife her şeyden a’lâ” hakikati taht kurmuştur. Kendilerini acz u fakr içindeki sıradan insanlar olarak görmelerinin yanı sıra, vazifelerini de dünyevî hiçbir karşılıkla değiştirilemeyecek yüce bir lütuf kabul ediyorlardır.
Evet, Allah Teâlâ, bazı insanları çok önemli hizmetlerde istihdam buyurur. Cenâb-ı Hakk’ın gördürdüğü bu hizmetler, O’nun ululuk ve azametini ortaya koyma adına ayrı bir yoldur, -tabiri câizse- ilahî bir üsluptur. Bu ilahî üslubun ifade ettiği espri de şudur: Cenâb-ı Hak, bazen çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. İşte bu esprinin farkında olan adanmış ruhlar, üzerlerine tevdi edilen vazifeleri, ihsan-ı ilahî olarak omuzlarına konmuş mukaddes bir yük olarak kabul ediyor ve kendilerini asla bu yükü kaldırabilecek keyfiyette görmüyorlardır. Şu kadar var ki, onlar azim ve gayrete sarılmışlardır; Allah’a güvenleri de tamdır.[6]
—
7- İç içe iki gurbet; Kur’an Kerim ve Fikir İşçileri
Bugün de iç içe iki gurbet yaşanıyor; insanların çoğu pek acı bir gurbet, “Kur’ansızlık gurbeti” yudumlarken Kur’an da cemaatsizlik gurbeti yaşıyor. Keşke, insanlar Kur’an’ın haremgâhına yürüyüverseler, ona karşı muhabbet izhar ederken kelam-ı ilahiye ve hakikatlerine gerçekten sahip çıksalar.. “Kelam-u Rabbinâ” deyip saygılarını ifade ettikleri aynı anda, o saygının gereğini yerine getirme adına da aşk u şevkle kanatlansalar.. yani Kur’an ile insanlar arasında sahih bir izdivac gerçekleşse ve bir şeb-i arûs olsa.. işte o zaman insanlar, hem kendi gurbetlerinden sıyrılmış, hem de Kur’an-ı Kerim’in çehresinden o gurbetin tozunu silmiş olacaklardır.
Böyle bir vuslatla Kur’an-ı Kerim’in gurbetinin giderilmesi de, zannediyorum, ona her zaman sahip çıkan fikir işçileri, bu devrin garipleri sayesinde gerçekleşecektir. İnsan aklının, beşer idrak, zeka, kabiliyet ve istidadının çok üstünde işler yaparak hep sulh ve ıslah yörüngeli yaşayan aşkın insanlar Kur’an-ı Kerim’in gurbetini izale edeceklerdir. Elverir ki onlar, durdukları yerde hep konumlarının hakkını verme duygusuyla bulunsun ve tam bir rehber tavrı ortaya koysun. Zaten, beşerin öyle örnek insanlara ve kaliteli rehberlere ihtiyacı vardır.. ne zaman müracaat edilirse edilsin, kahvesinin köpüğü üzerinde, tavşan kanı gibi çayı buğu buğu, sinesi de herkese açık rehberlere.. evvela kendi üzerlerindeki o gurbet tozu-toprağını silip atarak Kur’an’ın gurbetini giderecek ve sonra da onun hidayetiyle kurbet ufkuna doğru seyahate çıkacak olan fikir işçilerine…[7]
***
GELECEĞİN FİKİR İŞÇİSİ OLMAYA NAMZET YENİ/YENİLENEN/ADANMIŞ İNSAN
“Geleceğin Fikir İşçileri” nin vasıfları [8]
1-Onlar, Yarının kurucuları ve âtîdeki nesillerin rehberleri..
2- Dünya, Onların harman edeceği düşüncelerle yeniden kurulacak..
3- Gelecek, Onların sundukları mesajlarla aydınlığa kavuşacak
4-Onlar, Zeki, idrakli fakat sığ görünümlüdürler!..
5- Onlar, Seri ve atılgandırlar..
6- Onların hiç mi hiç karambole hareketleri yoktur..
7- Onların Düşünceleri aydın, kararları isabetli,
8- Onların davranışları ölçülüdür.
9- Onlar, Öfkelendikleri zaman zulmetmeyecek kadar yumuşak;
10- Onlar, yumuşak oldukları zaman da adaletten ayrılmayacak kadar iradelidirler.
11- Onlar, Azimli ve kararlıdırlar.
12- Onların nazarlarında, gerçek hürriyet, Hakk’a esarettedir.
13- Onlar, hüsnü zannın verdiği makamlara bel bağlamayacak kadar, nefisleri ile hesaplaşma içinde ve kendilerini müdriktirler.
14-Onlar kat’iyen, zahmet ve sıkıntı bilmeyen mirasyediler gibi davranmayacaklar..
15-Onlar, elde edecekleri her şeyi, bin inilti ve terden bir lücce1 içinde elde edecekleri için de har vurup harman savurmayacaklar..
16-Onlar, mevcudu evirip çevirme, hazırı değerlendirme gibi beleşçiliğe de düşmeyecekler..
17-Onlar Bayrama erecekleri güne kadar, ne dünyaya karşı oruçlarını bozar, ne de Cennet’lere girme arzusuna kapılırlar.
18-Onlar, Uğursuz ellerde elli bin defa sağa sola bükülüp hırpalansalar dahi, kat’iyen kopmazlar.
19-Onlar, Defalarca Cehennemlere dalıp ateşleri göğüsledikleri, defalarca örsten çekiçten geçtikleri için ne ateşlere atılmadan çekinirler..
20-Onlar, ne de “zulmün güllesi, bombası” karşısında paniğe kapılıp ric’at ederler.
21- Onların elinde Birler, binlere ulaşacak..
22- Onların aydın gönüllerinde Yokluk, varlığa dölyatağı olacak..
23- Onların her biri yerinde bir Mûsa (aleyhisselâm) gibi elindeki asâsını en sert kayalara çalıp su çıkarmasını, en azgın ummanlara vurup arkasındakilere değişik yol ve erkân öğretmesini bilecekler..
24- Onlar, dünya karşısında, beklenmesi gerektiği yerde beklemesini, kükreyip etrafı velveleye vermeleri icap ettiği yerde de kükremesini çok iyi bilecekler..
25- Onlar, yerinde, cansiperâne ve yıldırımlar gibi dünyaların bağrına inecekler..
26- Onlar, yerinde de tipiye, borana tutulmaktan fevkalâde sakınıp meltemlerin eseceği mevsimi bekleyecekler.
27- Onlar, her çeşit düşünce ve sistemle münasebete geçmede beis görmezler.
28- Onlar, gönülleri bir kıblenümâ gibi hep kendi mihraplarını gösterir.
29- Onlar, sonunda, kendi iklimlerine varıp dayanmayan, en parlak fikir akımlarıyla dahi meşgul olmayı bir bakıma abes sayarlar..(tıpkı, arazilerine su vermeyen ve gidip onların göllerine boşalmayan ırmaklarla uğraşmadıkları gibi…)
30-Onlar, milletleri adına, kuvveti hakta bilir ve hep hakkın ihyâsına çalışırlar.
31-Onlar, kuvvetin de bir yeri olduğunu ve bir hikmet-i vücudu bulunduğunu kat’iyen hatırdan çıkarmazlar..
32-Onlar, kuvvetler muvazenesinde, hasımlarının gücüne denk iktidara sahip değillerse, teknik olmayı da ihmal etmezler.
33-Onlar, Kendi çizgilerinde olan herkesle fevkalâde içli dışlı ve gönülden
34-Onlar, düşmanlarına karşı da bir hayli insanca ve onları idare edecek kadar da basiretlidirler.
35- Gönül ve mantığın el ele olduğu onların atmosferinde, ne dostlar ihmale uğrar, ne de düşmanlar tamaha kapılabilirler.
36- Onların bu kutlu iklimlerinde, ne zalimlerin “hayhuy”u ne de mazlumların iniltisi duyulmaz.
37-Onlar, Bir buhurdan gibi devamlı tüter durur ve çevrelerine mâverâdan gelmiş güzel kokular saçarlar.
38-Onlar, Onlar, içinde yaşadıkları toplumla, gökler ötesi yüce hakikatler arasında spiral bir kordon gibidirler.
39-Onlar, Hak uğrunda, nefislerine çektirecekleri her şeyi, bir ibadet neşvesi içinde yapar ve bundan da sonsuz bir zevk duyarlar.. (hele, beşerî istek ve arzularını da bütün bütün aşmış ve gönülde varlığa ermişlerse…)
40-Onlar, Ne başardıkları işlerin azameti ne de çevrenin onlarda görüp saygı duyduğu yüce mertebeler, asla onları şımartmaz.
41-Onlar, O kudsî vazifeyi üzerlerine aldıkları ilk günde nasıl bir tevazu ve mahviyet içinde idiyseler, her bucakta dalgalanan birer bayrak hâline geldikleri gün de aynı asalet ve soyluluğu gösterirler.
42- Onlar, elde ettikleri muvaffakiyetlerin karşılığını, kendi milletlerinden bekleme gibi bir dilencilik ve garâbete de düşmezler.
43- Onlar, İhtiyaç içinde dahi olsalar, en sevmedikleri şey, böyle bir dilenciliktir; halka verdikleri şeylerin kat katını onlardan geriye alma dilenciliği…
…
“Geleceğin Fikir İşçileri” nin vasıfları [9]
44- Onlar, insanların ruhlarında “Yaşatma İdeali” gibi yüce bir mefkûreyi uyaran
45- Onlar, sonsuza yelken açmış aşk, şevk ve irade insanları
46- Onlar, azim ve gayrete sarılmışlar
47- Onların Allah’a güvenleri de tamdır
48- Onlar, Madde ile manayı aynı zaviyeden müşahede edebilecek, rehber değerlendirmeler yapacak rehber bakışlar..
49- Onlar, Her dönemin mimar ve fikir işçileri gibi içinde bulunduğu dönemin şartları ve gereklerini iyice ihata eden
50- Onlar, içinde bulunduğu dünyanın şartlarını hesaba katıp, onları derin tetkik ve analizlere tâbi tutup hareket ölçüleri belirleyenler..
51- Onlar, Din kolaylık üzere vaz’ edilmiş olsa da, Necip Fazıl’ın ifadesiyle öz beynini burnundan kusacak ölçüde bir gayret içinde olan
52- Onlar, Gözlerinin içine bakılan, sözlerine kulak verilen ve adımları takip edilen kıvam insanları
53- Onlar, milletin gizli-açık bütün ızdıraplarını dindirmeye ve çok iyi okuduğu çağının ihtiyaçlarını kalb-kafa bütünlüğüyle gidermeye çalışan,
54- Onlar,iradesini tarih rüzgarlarıyla kanatlandırmasını ve maziden güç almasını bilen
55- Onlar, Allah’ın bütün lütuflarını yine O’nun rızası istikametinde ve kendi mefkûresi uğrunda kullanan,
56- Onların hedefi, işin zor yanlarına katlanmaları ve yaşamaktan daha çok yaşatma peşinde bulunmaları
57- Onlar, Hülyalarımızda tüllenen aydınlık yarınlara kavuşabilmemiz için, uzmanca plân ve projelerin ızdırabını yaşayanlar..
58- Onlar, bir taraftan kendimizi korumanın, diğer taraftan insanlığa hizmet götürmenin derdinde
59- Onlar, kendi içlerinde sıkı durma, gevşememe, saflardan saf yaşayış seklini devam ettirmemin peşinde..
60- Onlar, hem kendi iç alemlerini, hem de şartların ve çevrenin getirdiği yenilikler karşısında sürekli fikrî rehabilitasyona ihtiyacı olduğunun bilincinde..
61- Onlar, meseleyi kimsenin yapmadığı ve bugüne kadar da yapılmamış çok önemli bir işi gerçekleştiriyor olma fâikiyet duygusu ile gurura kapılabiliriz endişesi içinde
62- Onların hepsinin gönlünde “Nefis cümleden ednâ, vazife her şeyden a’lâ” hakikati taht kurmuştur.
63- Onlar, Kendilerini acz u fakr içindeki sıradan insanlar olarak görmelerinin yanı sıra, vazifelerini de dünyevî hiçbir karşılıkla değiştirilemeyecek yüce bir lütuf kabul ediyorlar
64- Onlar, üzerlerine tevdi edilen vazifeleri, ihsan-ı ilahî olarak omuzlarına konmuş mukaddes bir yük olarak kabul ediyor ve kendilerini asla bu yükü kaldırabilecek keyfiyette görmüyorlar.
65- Onlar, Kur’an’ın haremgâhına yürürken, ona karşı muhabbet izhar ederken kelam-ı ilahiye ve hakikatlerine gerçekten sahip çıkanlar.
66- Onlar, “Kelam-u Rabbinâ” deyip saygılarını ifade ederken aynı anda, o saygının gereğini yerine getirme adına da aşk u şevkle kanatlananlar
67- Onlar, Kur’an-ı Kerim’in gurbetinin giderilmesi ile ona her zaman sahip çıkan bu devrin garipleri
68- Onlar, İnsan aklının, beşer idrak, zeka, kabiliyet ve istidadının çok üstünde işler yaparak hep sulh ve ıslah yörüngeli yaşayan aşkın insanlar
69- Onlar, durdukları yerde hep konumlarının hakkını verme duygusuyla bulunan ve tam bir rehber tavrı ortaya koyan örnek insanlar
70- Onlar, evvela kendi üzerlerindeki o gurbet tozu-toprağını silip atarak Kur’an’ın gurbetini gideren ve sonra da onun hidayetiyle kurbet ufkuna doğru seyahate çıkacak olan fikir işçileri…
***
DİPNOTLAR
[1] YAŞATMA İDEALİ – BAMTELİ – 05 MART 2012.
[2] ŞARTLARIN HESABA ALINMASI – (KIRIK TESTİ – 27 OCAK 2003)
[3] YAŞATMA İDEALİ – BAMTELİ – 05 MART 2012.
[4] ŞARTLARIN HESABA ALINMASI – (KIRIK TESTİ – 27 OCAK 2003)
[5] KUR’AN’IN GURBETİ VE FİKİR İŞÇİLERİ – (KIRIK TESTİ – 17 OCAK 2005)
[6] MEÇHUL KAHRAMANLAR – KIRIK TESTİ – 18 NİSAN 2005)
[7] KUR’AN’IN GURBETİ VE FİKİR İŞÇİLERİ – (KIRIK TESTİ – 17 OCAK 2005)
[8] GELECEĞİN FİKİR İŞÇİLERİ- ÇAĞ VE NESİL-2 (BUHRANLAR ANAFORUNDA İNSAN)
[9]“YAŞATMA İDEALİ”,“KUR’AN’IN GURBETİ VE FİKİR İŞÇİLERİ”, “MEÇHUL KAHRAMANLAR”, “ŞARTLARIN HESABA ALINMASI”
“KİMSE YOLDA TAKILIP KALMASIN…”
“KİMSE YOLDA TAKILIP KALMASIN…”
“Allah’ım! Bize öyle bir İslamiyet lütfet ki, sonra, kaymadan, sürçmeden hep mâsum ve masûn kalalım!” Hiçbir şey bizi kaydırmasın, hiçbir şey sürçtürmesin; Takılıp yollarda kalmayalım!..
…
EY YOLCU/EY İNSAN/YENİ İNSAN/YENİLENEN İNSAN/ADANMIŞ/NESLİ CEDİD
“Tarihî tekerrürler devr-i dâimi” dedik. Hadiseler, “ayniyet” çizgisinde değil de “misliyet” çizgisinde cereyan eder. Çünkü zamanın, şartların, konjonktürün girdileri olur, katkıları olur orada.
…
Çünkü tarih boyunca, çok güçlü ve çalımlı bir edayla yola çıkan ama daha birkaç adım ilerlemeden üzerine bastığı bir nohut tanesinden dolayı tepetaklak giden ve hiç beklemediği bir virajdan uçuruma yuvarlanan binlerce insan olmuştur.(Hafizanallah)
…
Bakalım, kimler durakların birindeki güzelliklere gönül verecek, dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi eriyecek (Hafizanallah) ve kimler hedefi unutmadan yola devam edecek, ebedî saadetlere erecek!..
…
“Evet, bazıları yolun yarısından dönüyor; kimileri de daha yolu bile bulamıyorlar.(Hafizanallah) Demek ki, O’nun yolunda olmak ve O’na ulaşma peşinde bulunmak da Cenâb-ı Hakk’ın hususi bir mevhîbesi.
…
Derinleşmezsen, devrilirsin!..(Hafizanallah)
Şu halde sen, yürüdüğün doğru yolda, o şehrâhta, hiç farkına varmadan, patikada yürüyor gibi bir gün tökezleyip o yolun bir yerinde kalacaksın! Devrilmen, mukadder demektir.(Hafizanallah)
…
“ O’na (c.c) yürünen yol, mutlaka sonuna kadar yürünmesi gerekli olan, yürünmesi Kıymetli olan bir yol”
…
Öyle Bir Yolda Yürümek ve O’nun (c.c) Cemâl-i Bâ-Kemâlini Müşahede istikametinde oturmak, kalkmak…
…
Kendini Hizmet’e adamış insanlar, sadece Allah’ın rızasını hedefleyip “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” diyerek -Allah’ın izni ile- o yolda yürümeli!..
…
Bu Yol, “onun neticesini, encamını, vereceği semereyi nazar-ı itibara alarak, onu tatlılaştırma yolu…”
…
Bir şey var, fakat o var olan şey, Allah’tan ve daha ileriye götürmek üzere emanet!.. Onu, ona katlama, yüze katlama, bine katlama.. en azından niyetiyle bine katlama.. kendi çatlayasıya bine katlama.. beynini burnundan kusasıya bine katlama.. o yolda ölesiye bine katlama.. o işin sevdasıyla ve delisi olarak.
…
“Siz, hâlinize şükredin ki, peygamberlerin yolunda yürüyorsunuz.”
…
Öncelikle Bu yolda yürüyor bulunmamıza da binlerce hamd ü sena etme… Yürüdüğünüz yolu iyi seçmişsiniz. O yolu size seçtirene binlerce hamd ü senâ olsun!..
…
Bu nasıl bir yol…Hz.Musa’nın Yolu... “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”
“Çok yakın bir anda Rabbim bir yol gösterecektir!” diyor. O zaman Cenâb-ı Hak nusret ve necat lütfediyor.
“ Rabbim, benim ile beraberdir.Mutlaka bir yol gösterecektir! Nerede diyor? Karşıda derya, girince boğulacak; arkada derya gibi bir ordu, geriye döndükleri zaman, Firavun, onları derdest edecek ve hepsinin hakkından gelecek.
Böyle bir yerde, tereddüt etmeden, bir Peygamber tevekkülü, teslimi, tefvîzi, sikası içinde.. veya “nefs-i mutmainne”, “nefs-i zâkiye”, “nefs-i sâfiye” ruhu içinde “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”
…
Bir yere geldiniz ki, baktınız orada ateşten bir çember var, nâr-ı Nemrut’tan daha öte. “Bu nasıl aşılır, bu nasıl geçilir?” O günün insanı olacaksınız, o günün şartlarına göre hareket edeceksiniz.
O günün konjonktürüne göre meseleyi değerlendirmezseniz şayet, bu defa da o ateş çemberine takılır kalırsınız.”
…
Madem yol peygamberler yoludur, onların evsaf-ı lazimesi olan sıfatlarla serfiraz bulunma o yolda başarılı olmanın tek şartıdır.
İffetli yaşama, dünyaya meyl ü muhabbet etmeme.. nifaka sapmama, insanları aldatmama, kendini alkışa salmama…
Bu âlemin erkânı budur; ille de bu âlem içinde kendinize bir yer bulmak istiyorsanız, ismet-iffet, sıdk-sadakat, emanet, tebliğ ve fetânet lazım…
…
Yol, peygamberlerin yolu…Ey günümüzün Adanmış Peygamber varisleri; Enbiyâ-ı ızâmın, sonra asfiyâ-i kiramın maruz kaldığı şeylere maruz kalmanız; bu çizgi birliği, sizin doğru bir yolda yürüdüğünüzü gösteriyor.
…
“İstikâmet” demek… Yolunda “ sâbit-kadem olma, doğru durma ama onun da yanında temâdî, temâdîde derinlik, sürekli derinleşme, her adım atışta birkaç metre daha derinliğe inme, daha farklı bir ufka yönelme ” demek…
…
Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.”
…
Bu, sizin dininizin esası demek, Kur’an’ın yorumu demek, Kur’an’ı doğru anlamanın argümanları demek. Ve onları size emanet ediyor: “Alın bunları, birer argüman olarak kullanın, yanlış yollarda yürümeyin, düşe-kalka yürümeyin!”
…
Bize düşen; “Her adımıyla Allah’a biraz daha yaklaşmış, “ihsan” şuurunda biraz daha derinleşmiş, kendini hep ilerleme çağlayanına salmış bir insan” olma
…
Hakk yolunda olmayı, Hakk yolunda ölmeyi hayatının gâyesi bilecek ve böyle bir gâyeyi fevtetmiş olmayı da şahsı adına telâfisi imkânsız en büyük bir kayıp sayacak…
…
Sizin yolculuğunuz “Allah’ın izni ve inayetiyle; Doyma bilmeyen bir seyyahın yolculuğu. “Daha yok mu, daha yok mu?! Bir türlü doyma bilmiyorsunuz… Âyetü’l-Kübra’da, Hazreti Pîr-i Mugân’ın “Hel min mezîd!” mülahazasını hatırlayın… İşte böyle olursa, sizdeki metafizik gerilimde hiçbir kırılma olmaz
…
Yük ile taşıyıcı arasında bir uygunluk olmalıdır; Allah’ın emaneti olan Din-i Mübîn eksiksiz ve mükemmeldir, onun kusursuz temsil edilmesi de ancak kıvam insanları ile mümkündür. Eğer, “kıvamı korursa”n “emin bir emanetçi olur”sun…
vuslatımız -sebepler planında- Kıvam İnsanlarının imdadına kalmış!.
“Allah’ın İzni ve İnayetiyle, Aşılmazları “Kıvam” İle Aşacaksınız…Bu Açıdan, İlle Kıvam, İlle Kıvam, İlle Kıvam!.. Kıvam….”
“Emanet-i İlâhiyeye hıyanet etmemek, Emanette emin bir emanetçi olmak için, Hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme…zamanı
…
Sen, sürekli yürüdüğün o yolda, “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.”
Gemini sürekli gözden geçir, sürekli bir restorasyona tâbi tut; çünkü her yerin şartı farklıdır.
“Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.” Azığını da tastamam alacaksın; çünkü yol, çok uzun; kat’ etmen gerekli olan yol, çok uzun…
…
Tabir-i diğerle, kapaklandığı zaman düştüğü yerde kalmamak, hemen doğrulmak ve yeniden Allah’a yürümeye devam etmektir.
Şeytan kibir, diyalektik ve demogoji ile hareket ederek kaybetmiş; Hazreti Adem ise, tevazu, hacâlet ve evbe ile kazanmıştır.
Şeytan gibi demogojiye girmek bir felaket sebebidir; fakat, o kendisiyle iftihar ettiğimiz yüce atamız, “Safiyyullah” ilahî hitabına mazhar Adem Efendimiz gibi davranmak da tekrar doğrulup yola devam etmek için çok önemli bir vesiledir.
…
Cenâb-ı Hakk’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’at (kaftan, süslü elbise) gibidir; güzellik o libasa (giysiye) ve onu giydiren Allah’a aittir.
…
Adanmış bilir ki; hangi yolda yürüyorsa, o yolun sonucunda mev’ûd olan (vaad edilen) şeylere, insan, mutlaka ulaşır.
…
Sürekli hareket, sürekli hareket ve daima daha ilerileri nazar-ı itibara alarak hareket…
Madem hedefiniz O, öyleyse O’na tevekkül edip doğru bildiğiniz yolda hızınızı katlayarak yürüyün!.. Ama Allah’ın inayet ve riâyeti ile
…
Fakat yine de bu gibi olumsuzluklara takılmadan, hiç yılmadan, bıkmadan, usanmadan, vicdanlarınızda yeni yeni kapılar açarak doğru bildiğiniz yolda yürümeye devam etmelisiniz.
Yeni bir kısım dinamikleri değerlendirerek vicdan ufkunuz ve ruh enginliğiniz itibarıyla sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalısınız.
…
Yürüdükleri yol yürünmez gibi görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle olacağının farkındadırlar. Evet onlar bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; biliyorlardı zaman zaman bir kısım gulyabanîler tarafından yollarının kesileceğini.. çevrelerinde kin, nefret ve düşmanlık fırtınalarının estirileceğini
…
Ey İnsan! Başa gelen ne olursa olsun, balyozlar olsun… Bunların hiç birinin önemi yok!.. “Yol, bu; devran, bu!” deyip hep o yolda yürümek lazım, Allah’ın inayeti ile.
…
Şayet yolu açan O ise, güzergâhı gösteren O ise, güzergâh emniyetini sağlayan O ise ve yol boyunca gulyabânileri bertaraf edecek O ise, niye ye’se düşeyim ki?!.
…
Bir iman ve ihsan kervanıdır bu yoldakiler..yürümektedirler gölgelerine takılmadan güneşe bakarak..akı ak, karayı kara görmektedirler o aydınlıkta.. düşmezler inhirafa, inkisara.. aşarlar zelle ihtimallerini ihsan projektörleriyle.. sapmazlar yolsuzların saptığı gibi.. ve yürürler dillerinde “İhdina’s-sırâta’l-müstakim!..” dileğiyle hep ötelere, ötelerin de ötesine..yolların amansızlığına, yol kesenlerin insafsızlığına, her köşe başındaki farklı bir şeytan ağına rağmen..dinlenmelerinde tefekkür ve tedebbür dantelaları,hareketlerinde zaman ve konjonktür girdileriyle gaye-i hayallerine doğru.
…
Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim..
dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı Cennetlere çevirebilirim..
toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.!
Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!.” deryürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen
…
“Allah yolunuzu açık etsin, yürüdüğünüz yolda sizi sabit-kadem eylesin!.. Dünyada yaptığınız şeyler mevzuunda, “münciyât” dediği şeylere sımsıkı sarılmaya muvaffak eylesin!.”
İSTİKAMET ABİDELERİ VE DİRİLİŞ FIRSATI
İSTİKAMET ABİDELERİ VE DİRİLİŞ FIRSATI
EY İNSAN, KIYMETİNİ BİL!.. BAMTELİNDEN…
“Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru ol!”
Dosdoğru olursanız, etrafınızda dosdoğru hâleler oluşur; dosdoğru olursanız, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında oluştuğu gibi, dosdoğru hâleler oluşur. Kamerin etrafındaki aydınlık gibi… Cenâb-ı Hak, öyle olmaya muvaffak kılsın!..”
***
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
HAKKA ADANMIŞLAR YOLU
“Bir iman ve ihsan kervanıdır bu yoldakiler..
yürümektedirler gölgelerine takılmadan güneşe bakarak..
akı ak, karayı kara görmektedirler o aydınlıkta..
düşmezler inhirafa, inkisara.. aşarlar zelle ihtimallerini ihsan projektörleriyle..
sapmazlar yolsuzların saptığı gibi.. ve yürürler dillerinde “İhdina’s-sırâta’l-müstakim!..” dileğiyle hep ötelere, ötelerin de ötesine..
yolların amansızlığına, yol kesenlerin insafsızlığına, her köşe başındaki farklı bir şeytan ağına rağmen..
dinlenmelerinde tefekkür ve tedebbür dantelaları,
hareketlerinde zaman ve konjonktür girdileriyle gaye-i hayallerine doğru.” [1]
—
GÜNLER BAHARA KAYARKEN
“Kim ne derse desin, kim nasıl düşünürse düşünsün, öyle inanıyoruz ki, çok yakın bir gelecekte din, basiret buudlu, düşünce derinlikli vefalı temsilcileri sayesinde,
mutlaka kendini bir kere daha temiz vicdanlara, salim akıllara ve müstakim ruhlara, küfrün, ilhadın hırçınlığına rağmen kabul ettirecek
ve bir kere daha ölümsüzlüğünü bütün cihana duyuracaktır.
Böyle bir kabul ve ilan aynı zamanda topyekün insanlığın, cihanşümul İslâmî değerlere yeniden uyanması
ve senelerden beri bir insafsız ayrılığın pençesinde kıvranan aklî ve kalbî hayatın yeniden “şeb-i arûs”u ve beşeriyetin de son diriliş fırsatı olacaktır.” [2]
—
FİKİR ÇİLESİ
“Bunlar makam ve mansıp, nam ve şeref sevdasına kapılmayacak;
hep doğruluğun, emanetin, vazife şuuru, akıllılık ve iffetin timsali olarak kalacaklardır.
Kusurlarını bilip nedametle kıvranacak;
başkalarına karşı da, Yaratıcı’nın tanıdığı müsamaha hakkını son sınırına kadar kullanacaklardır.
Servet yerine dava ve düşünce şerefinin,
menfaat yerine gerçeğin,
lüzumsuz gösteriş yerine alçak gönüllülüğünün
ve şiddet, hiddet, öfke yerine yumuşaklık ve anlayışın koruyucusu olacak;
istidat ve kabiliyetlerinin bütününü, evvelâ kendi dünyalarının,
sonra da umum insanlığın gerçek hayata ermesi ve yükselmesi uğrunda seferber edeceklerdir.
Yalan ve aldatmaya ruhlarında yer vermeyecek;
bencillik ve gururdan, yılandan çıyandan kaçar gibi kaçacaklardır.
Önceden belirlenmiş yüksek idealleri ve mâkul mefkûreleri istikametinde şerefle ilerlerken, karşılarına çıkan engelleri, çelikleşmelerine vesile sayacak;
darılmalara ve kırılmalara düşmeyeceklerdir.
Ve bir gün gelecek, onların, nefis ve bencillikleri adına yokluğa erdikleri aynı noktada, yarınki nesillerin baharı alkışlayan coşkun naraları duyulacaktır.” [3]
—
GEÇİŞ DÖNEMİ VE KAOSLAR
Tabiî, bunların yanında, düşünce ve duygularıyla gerçeğe uyanıp cennetlerde yaşayanlar;
bütün benliğiyle Hakk’a teslim olup aklını, vahyin emrine vererek düşüncede istikamete ulaşanlar;
hizmet etme mevsiminde sürekli ön safları kollayanlar,
ücret alma zamanında gerilerin gerisinde kalıp rüyalarında dahi kelepir düşünmeyenler;
sineleri aşk ve şevkle dopdolu, gözlerinde Yakub’un hasret ve ızdırabı, gönüllerinde Leyla’nın dert ve hicranı, ocaklar gibi yanıp tutuştukları halde gam izhar etmeyenler;
Kafdağı’ndan ağır yüklerin altında inim inim inlerken dahi, mükellefiyetlerini yerine getirememiş olmanın ızdırabıyla iki büklüm olanlar;
makamlar, mansıplar koşup ayaklarına kapandıkları halde, kendilerini müflis birer nefer, sefil birer hizmetçiden daha ileri görmeyenler;
gayret ve çalışmalarına terettüp eden bütün iyilik ve güzellikler karşısında “Ben yaptım, ben ettim”i şirkin isi-pası sayıp bu sis ve duman içinde Allah’a varılamayacağına inananlar..
umman iken katre görünenler, güneş iken zerre urbasına bürünenler
ve bütün bir varlığın kalbi mesabesinde olmalarına rağmen, kendilerini hiç ender hiç bilenler...[4]
—
MÜCADELE RUHU
Aslında, özü koruma istikametinde gösterilen her gayret, hem yüksek bir zevk, hem de gelecek mutluluğun teminatı olması itibarıyla mukaddes bir hamledir.
Ancak, bu zevki idrak edebilmek için de yine, ruh köküne bağlılığa, mazi esintili ilhamlara, inanç ve fazilete ihtiyaç vardır.
Düşünce dünyasını bu esaslar üzerine oturtamamış kimselerin, bu yüksek zevki duymalarına imkân yoktur.
Bizce, günümüzde mühimlerden mühim bir mesele varsa o da; her düşünceye yahşi çeken idealsiz nesillere inanç, fazilet, sabır, çalışma aşkı, mazi hayranlığı ve geleceği hallaç etme iştiyakı aşılayarak onları yeniden inşa etmektir.
Bu düşünce platformunda gösterilen her gayret, hem bugünü hem de yarınları âbâd edecek ve gelecek nesiller arasında bir “yâd-ı cemîl” olarak kalıp gidecektir.[5]
—
İSLAM RUHU
“İslâm, adalet ve istikameti, en geniş çerçevesiyle ferdî, ailevî ve içtimaî bir yaşam biçimi olarak kabul eder.
Evet, hayatını İslâm’a bağlayan bir fert,
dosdoğru düşünür, dosdoğru yaşar, hep hakkaniyet çerçevesi içinde kalmaya çalışır;
kendinden başlayarak zulme ve haksızlığa karşı tavır belirler
ve kendi haklarını koruma, kollama mevzuunda gösterdiği hassasiyet ölçüsünde, hatta ondan da ileri, başkalarının hukukunu gözetmede titiz davranır
ve hayatını âdeta bir teraziye bağlı yaşıyor gibi hep tartılı ve ölçülü yaşar. “[6]
—
GÜNÜMÜZÜN KARASEVDALILARI
“Onlar, hareketleri itibarıyla her zaman bir saat gibi ahenkli, beyanları itibarıyla da heyecan, tazelik ve istikamet örneğidirler.
Ne hareketlerinde bir aritmi ne de sözlerinde bir halâvetsizlik vardır.
Kalbleri bir melek kalbi gibi saf ve duru, dilleri de iç derinliklerinin sadık birer tercümanıdır.
Bu itibarla da, onlar hemen her zaman tavır ve davranışlarıyla imrendirici, söz ve beyanlarıyla da heyecan uyandırıcı olmuşlardır.
Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur;
beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da bir muhabbet, bir şefkat, bir müsamaha, bir af nümâyândır.
Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; eşya ve hâdiseleri doğru okuyup, doğru yorumlamak, vazgeçemeyecekleri bir tutku;
insanları sevip herkese sine açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir.” [7]
—
BELKİ BİR GÜN BİZ DE DİRİLECEĞİZ
Zaten, kendilerini insanlığın ihyasına adamış bu ba’sü ba’de’l-mevt kahramanları,
Allah’ın onlara ihsan ettiği kabiliyet ve kapasitelerini, mefkûrelerini ikame etme istikametinde son santimine kadar kullanmada kararlı,
hep en yüksek fedakârlık hisleriyle kanatlı,
üzerlerine aldıkları emaneti görüp gözetmede olabildiğine emin,
her zaman derin bir teslimiyet duygusuyla Hakk’ın takdir ve teveccühlerini aktif bir sabır içinde beklemektedirler ki,
gerçekten Hakk’a adanmış bir ruhun yapması gerekli olan da işte bunlardır.
Böyleleri derlenip toparlanmak, doğrulup ayakları üzerinde durmak adına ifa etmeleri gereken her şeyi yapsalar da,
sonucun bir “vakt-i merhûn”u olduğu realitesine binaen yıllar ve yıllar boyu beklemesini de bilir ve asla paniğe kapılmazlar. [8]
—
[1] HAKKA ADANMIŞLAR YOLU_ ÇAĞLAYAN
[2] GÜNLER BAHARA KAYARKEN_ÇAĞ VE NESİL-5
[3] FİKİR ÇİLESİ_ ÇAĞ VE NESİL-1
[4] GEÇİŞ DÖNEMİ VE KAOSLAR_ ÇAĞ VE NESİL-4
[5] MÜCADELE RUHU_ ÇAĞ VE NESİL-3
[6] İSLAM RUHU_ RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN-2
[7] GÜNÜMÜZÜN KARASEVDALILARI_ ÇAĞ VE NESİL-8
[8] BELKİ BİR GÜN BİZ DE DİRİLECEĞİZ_ÇAĞ VE NESİL-9
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-6) YENİDEN ÇİZGİSİNİ BULMA YOLUNDA OLAN İNSAN/ADANMIŞ
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-6)
YENİDEN ÇİZGİSİNİ BULMA YOLUNDA OLAN İNSAN/ADANMIŞ
İSTİFADE EDİLEN KAYNAK: RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN
1- KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU
2- YERYÜZÜ MİRASÇILARI
3- RUHUMUZUN HEYKELİNİ İKAME EDERKEN
4-ÇİZGİMİZİ BULMA YOLUNDA
“Günümüzün nesilleri hemen her yerde, kendi özünü, vicdanındaki dünyasını ve bir zamanlar yitirdiği cennetleri arıyor. Bu ölçüde de olsa böyle bir yöneliş, onun kahramanını bulması ve Hak çizgisine ulaşması adına yetecektir.”[1]
…
Önümüzdeki yıllarda, vukuu muhakkak gibi görünen dünyadaki “oluşumları” belirleyecek dünya-ukbâ ufukları aydın nesiller, hem dışarıdan içimize sokulan hem de içimizde şekillenen düşünceleri, formülleri, sistemleri bir kere daha gözden geçirerek, toplumu mutlaka yabancılaştırıcı levsiyâttan arındırmalı ve kendi mânâ kökleriyle irtibatlandırmalıdır; irtibatlandırmalıdır ki, özünü, benliğini koruyabilsin ve dünya ile içli-dışlı olsa da kendi çizgisinde, kendi geleceğine yürüyebilsin.. yürürken de, dünü bugünle beraber iç içe mütalaa edebilsin; geçmişi eski diye atmasın, yeni ve taze zannettiği şeyleri de körü körüne kabul etmesin..[2]
…
“Günlerin bahara döndüğü, şafakların şafakları kovaladığı şimdilerde hem ümitleniyor hem bekliyor hem de Rabbimiz’e yalvarıyoruz: Bize ruhumuzun heykelini ikâme edecek, kalbimizi Cennet yamaçları gibi yemyeşil hâle getirecek ve gönüllerimizi ulûhiyet hariminin sırlarına ulaştıracak meşîet destekli irade versin!.
Ve milletimize Muhammedî çizgide (sallallâhu aleyhi ve sellem) yenilenme yollarını göstersin!” [3]
…
“Allah tevfikini yâr ederse, seyahatimizi yitirilmiş bu çizgi istikametinde sürdürmeyi düşünüyoruz.” [4]
O, Çizgisini Bulma Yolunda Yeni/Yenilenen Adanmış/İnsan
1)-Çizgisini arayan İnsan, “Kökleri asırlar öncesine dayanan, günümüzde de bilim ve teknolojiyle desteklenen bu kartlaşmış inhirâfın giderilmesi,” ne muhtaç
2)- Çizgisini arayan İnsan, “yeniden kendimizi keşfetmemiz” ve “kendimizi bulmamız” a muhtaç
3)- Çizgisini arayan İnsan, “ İslâmî şuur, İslâmî mantık ve İslâmî muhâkeme usulüyle bir kere daha tanışmamıza..” muhtaç
4)- Çizgisini arayan İnsan, “uzun gayret, köklü himmet, gerekli zaman,” a muhtaç
5)- Çizgisini arayan İnsan, “bitmeyen sabır” a muhtaç
6)-Çizgisini arayan İnsan, “ dipdiri ümit”e muhtaç
7)-Çizgisini arayan İnsan “sarsılmayan irâde ve teennî üstüne teenni” ye muhtaç
8)- O, “maddî-mânevî dirilişimize yetecek bir kuvvet kaynağı olan İslâmiyet’i özüne uygun şekilde anlayan”
9)- O, “kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş salih kullar arasına girerek yeryüzünün hakikî vârisleri” olmaya niyetli
10)- O, “duygu, düşünce, his, şuur ve iradeleri sağlam”..
11)- O, “i’lâ-yı kelimetullah düşüncesiyle dimdik”..
12)- O, “ilmî hayatları itibarıyla sistemli”..
13)- O, “iş ve davranışlarında güvenli”..
14)- O, “nefsanî arzuları karşısında “pes” etmeyecek kadar karakterli”..
15)- O, “Menşeini, hareket çizgisini, nereye ve neye yönlendirildiğini, vazife ve sorumluluklarını sezebilen iman insanı”
16)- O, “her şeyi apaydın görür; ayağını basacağı yere endişesiz basar”
17)- O “tevcih edildiği hedefe korkusuzca ve güvenle yürür”..
18)- O “yürürken de varlığı ve varlığın perde arkasını elli bin defa kurcalar; elli bin defa eşya ve hâdiseleri imbikten geçirir; her kapıyı zorlar, her nesneyle münasebet yollarını araştırır..”
19)- O “bildiklerinin, bulduklarının yetmediği yerlerde, o güne kadar kendisinin veya başkalarının gerçekleştirdiği tespitlerin çehresinde görüp-duyduğu hakikatlerle yetinir ve yoluna devam eder.”
20)- O, “ varlık ve hâdiselere İslâmî perspektifle yaklaş” an
21)- O, “, dünü-bugünü bir arada görebilecek”..
22)- O, “kâinat, insan ve hayatı birden perspektife alabilecek.”
23)- O, “mukâyeseci”..
24)- O, “varlığın sebepler ve illetler buuduna açık”..
25)- O, “milletlerin ve cemaatlerin varoluş ve yıkılış senaryolarına vâkıf..”
26)- O, “sosyoloji ve psikososyolojinin hata ve sevaplarında hakem..”
27)- O, “medeniyet devr-i daimlerinin doğum, ölüm ve göçüşlerine nigehbân..”
28)- O, “vesile ve gayeyi birbirinden temyiz edecek yetenek, vicdan selâmeti ve düşünce istikametine sahip..”
29)- O, “gayeye saygılı..”
30)- O, “şeriattaki hikmet-i teşri ve Sahib-i Şeriat’ın maksatlarına âşina..”
31)- O, “dinî hükümlere menat sayılan esaslar mevzuunda vukuflu..”
32)- O, “ilâhî varidâta açık objektif dimağ”
33)- O, “Tıkanmış düşünce sistemimizin önünü açacak.. “
34)- O, “bayatlamış ve semâvilikten uzaklaşmış muhâkeme tarzımıza Kur’ânî yörüngede işlerlik kazandıracak.”
35)- O, “bunları yaparken de kâinat, insan ve hayat arasındaki sırlı münasebeti göz ardı etmeyecek..”
36)- O , “kalb, akıl vicdan muvazenesinin en büyük mümessili insanlığın iftihar tablosu Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın rehberliğini yaptığı bu hakikatı hatırlayarak, “sebep-sonuç, illet-mâlûl, gayret ve semere arasındaki sıkı ve sırlı münâsebeti iş’âr” etmeye çalışır.
37)- O bilir ki; “yeryüzüne mirasçı olmak için, evvelâ, salâhate, yani dinin Kur’ân ve Sünnet çizgisinde yaşanmasına ve İslâm’ın hayata hayat olmasına gayret etmek; sonra da çağın ilim ve fenlerine vâris olmak şart”[5]
38)- O bilir ki; “kendi üslûbumuzu bulamaz, içine düştüğümüz çukurdan, düşüş noktasının dışında çıkış yolları aramaya devam edersek hem kendi kendimizi aldatmış hem de gelecek nesilleri bir kere daha inkisâra uğratmış oluruz.”
39)- O bilir ki; “ ihtisaslaşma ve branşlaşma bu yapılırken, bütünün mânâ, muhtevâ ve konumu, hatta hedef ve gayesi de gözardı edilmemeli”
40)- O bilir ki; “her ne ile gerçekleşecekse gerçekleşmeli, zira böyle küllî ve şümullü bir nazara, böyle umumî ve objektif bir değerlendirmeye ihtiyacımız olduğunda şüphe yok…”
41)- O bilir ki; İnsan kendine düşen vazîfeyi yapmalı, şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmamalı.
42)- O bilir ki; “Vazife bize ait bir sorumluluk, sebeplere tevessül de neticenin istihsâli için, duâ hükmünde Hakk kapısına sunulmuş bir müracaat”
43)- O bilir ki; “Bu hususun böyle kabul edilmesi, bizim, birer yaratık, O’nun da yaratan olmasının ve uluhiyet sıfatlarının gereğidir.”
44)- O bilir ki; “Allah, bize ait emr-i itibârî gibi bir şeyi, irâde ve meşîetine dâvetçi gibi kabul buyurmuş, ona önem vermiş, en büyük projeleri o plân üzerinde gerçekleştirmeyi vadetmiş ve gerçekleştirmiş”.. [6]
45)- O bilir ki; ne sebepler, ne de başka hiçbir şey Allah’a hükmedemez. O’nun ilâhî irâde ve meşîetini bağlayamaz.
46)- O bilir ki; Her şey Allah’ın mahkûmu, Allah’ta biricik ve mutlak hakimdir. Ancak, esbâba riayet edilmesi ve illetlerin birer mini vesîle olarak değerlendirilmesi de yine Allah’ın emridir.
47)- O bilir ki; İş, amel ve aksiyonda netice programlı olma, onu gâye-i hayâl haline getirme ve onun külfeti altına girme, hem bir ızdırap hem de -hâşâ- Allah’la pazarlık yapma gibi bir saygısızlık, iradeyi devre dışı bırakarak. neticenin harika bir yol ile harikalar kuşağında meydana geleceğini beklemek de bir kuruntu ve miskinlik kılıfıdır”[7]
48)- O bilir ki; “Hâlik’ın en büyük ve herkes için en umûmi atiyyesi olan İslâm’ı, yine O’nun bir diğer ve ilk ihsânı sayılan, akıl, vicdan, ruh, ceset ve letâiften meydana gelen bütün varlığın fihrist-i mânevîsi, bir organizasyona taşıyabilir.”
49)- O bilir ki; “İslâm, örgülenmesinde önemli birer unsur olan atkılarını, akıl, vicdan, ruh ve ceset üzerine atarak, o rengîn, derin dünya ve ukbâ buudlu dantelasını işleyip meydana getirmiştir.”
50)- O bilir ki; “İslâm müminin hayatını tanzim eder; İslâm; kitap ve sünnetle, mü’minin dünya ve ukbâ hayatını, itikadî ve amelî durumunu, ibâdet ve ahlâk keyfiyetini tanzim ederken, aynı zamanda satır aralarında, insanın ruh, akıl, kalb, vicdan ve his dünyasına da öteler buudlu bir dünyadan değişik şeyler fısıldar, onun benliğinin derinliklerinde uhrevî esintiler, lâhut televvünlü duygular meydana getirerek her an onu değişik bir buudda bir kere daha ihya eder.” [8]
51)- O, “insanın, ‘sünnetullah’ dediğimiz şeriat-ı fıtriyenin prensiplerine uymadığı zaman, büyük ölçüde dünyada, belli nispette de âhirette cezalandırılacağının” farkında.[9]
52)- O , “Kıyâmet günü kulun, henüz bir adım atma fırsatı bulamadan, ömrünü nerede tükettiğinden, bilgisini nasıl değerlendirdiğinden, malını hangi yollarla kazanıp nerelerde sarfettiğinden ve bedenini nerelerde yıprattığından sorgulanacağını” n farkında
BUGÜN HER ŞEYDEN DAHA ÇOK ŞİDDETLE İHTİYAÇ OLUNAN O İNSAN;
53)- O’nun hedefi; “bunca yıllık derbederliği, çekilmiş bir meşakkat ve gösterilmiş bir cehd ölçüsünde değerlendir” mek
54)-O’nun hedefi , “dinî emirlerin titizlikle yaşanıp hayata geçirilmesinin yanında, devam ve temâdînin önemli bir esâsı olan, yürüdüğü yolları, Sahib-i Şeriat’ın teysîr, mülâyemet ve müsamaha ufkuna göre stabilize ederek tebşir ağırlıklı ve tenfire kapalı temsilini sağlamak.. “
55)-O’nun hedefi , “ilim ve tefekkür gücünü İslâm’ın ve İslâm’ı yorumlamanın emrine vererek birkaç asırlık kısırlığı sona erdirmek..”
56)- O’nun hedefi,“her şeyi İslâmî mantıkla değerlendirmek için İslâmî düşünce ve İslâmî tasavvurun yeniden gerçekleştirilmek”
57)-O’nun hedefi, “mektepten mâbede, sokaktan yuvaya her yeri, varlık, insan ve hayatın arkasındaki gerçeğin rasat edildiği rasathaneler haline getirmek..”
58)-O’nun hedefi, “tıkanıklığı asırlar ve asırlar ötesine gidip dayanan sonsuzluğu temâşâ menfezlerine yeniden işlerlik kazandırmak.. “
59)-O’nun hedefi, “İslâm’ı, hayatın hemen her ünitesinde sürekli üzerinde durulan gündemin birinci maddesi konumuna yükseltmek..”
60)-O’nun hedefi, “tenâsüb-i illiyet prensibine göre sebep-sonuç mevzuunda hassas, riyâzî ve rasyonel davranmak ve gibi fonksiyonlar edâ edecek bu idrak kadrosu,”..”
61)-O’nun hedefi, “kendimizi yenilememize yardımcı olacak ve bize ebed-müddet var olmanın erkânını öğretmek”
62)- O’nun hedefi , “kâinat, insan ve hayat hakkındaki bilgileri
(+) sağlam,
(+) nefsü’-emre uygun,
(+) mebde’ ve gâyesiyle aynı yörüngede,
(+) birbiriyle el ele, omuz omuza,
(+) bütün ve parçaları birbirine açık
(+) ve âdeta aynı temayı ifâde etmek üzere farklı ses, tek usûl ile örgülenmiş bir beste hüviyetiyle..
(+) veya merkezî bir nakışın çevresindeki diğer nakışlarla, mutlaka bir kısım mânevî münâsebetleri bulunması keyfiyetiyle sezilip bilinmesi..
63)- O’nun hedefi , “AKIL VE MUHÂKEMESİ”nin,
(+) dünya kadar mânâ, muhtevâ ve hikmetlerle dopdolu,
(+) hatta binbir hikmet manzûmesiyle mâlemâl
(+) ve âdeta bütün varlık ve hâdiselere açık bir kitap..
(+) veya ilâhî şuûnun milyonlar televvününü aksettiren çok yönlü,
(+) çok derinlikleri bulunan göz kamaştırıcı bir sanat eseri olarak mütalâamıza sunulan,
(+) umum eşya ve umum vak’aları, onlardaki cüz’î ve münferit hâdiselere takılmadan, cüz’iyatta külliyâtın perde arkasını seyrederek,
(+) külliyatta da, cüz’iyât ve teferruatın en ücra kolonilerine kadar uzanarak
bütünü birden anlamaya
(+) ve parçaların, hatta daha küçük parçaların birbirleriyle olan münasebetlerini kavramaya”
yönlendirilmesi lâzımdır.[10]
DİPNOTLAR
[1] ÜMİT NESİLLERİ
[2] KARGAŞADAN NİZAMA
[3] KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU
[4] YERYÜZÜ MİRASÇILARI
[5] YERYÜZÜ MİRASÇILARI
[6] ve bu itibârî nesneyi günaha, sevaba bir vesile olarak yaratmış, onu cezâ ve mükâfata esas kılmış, hayır ve şerrin isnâd edilmesine fâil kabul etmiş.. ve zâtında hiçbir değer ifade etmeyen bu nisbî emre, ona terettüp eden neticeler itibarıyla, değerler üstü değer atfetmiş -ki eğer böyle olmasaydı, bütünüyle hayat durur, insan camitler derekesine düşer, teklif bâtıl olur ve her şey gider abese incirâr ederdi- elbette ona, onun istek ve dileklerine fevkalâde önem verecek.. onu dünya ve ukbânın îmarına bir şart-ı âdi, hatırı sayılır bir vesîle ve dünyaları aydınlatacak bir elektrik mekanizmasının sihirli düğmesi haline getirerek, damlada deryâ, zerrede güneş, hiç ender hiç olan bir şeyde cihanları var etmek suretiyle kudretinin sırlı bir buudunu daha gösterecektir.
[7] Zaten Kur’ân-ı Mübin de hem de kim bilir kaç yerde ‘yaptıkları şeyden ötürü’, ‘kazandıklarından ötürü’ diyerek insanların başına gelecek iyi ve kötü şeylerin yine onların kendi amel, kendi aksiyon ve kendi davranışlarından dolayı meydana geldiğini ve geleceğini ihtar etmiyor mu?
[8] Eder de, insan kendini Allah’a halife olma mevkünde, eşyaya müdahale konumunda ve sünnetullah sırlarını kavrama, değerlendirme makamında bulur. Sonra da irade ve meşîet kaynaklı kâinat kitabıyla, O’nun kelâmından akıp gelen beyanını bir vâhidin iki yüzü gibi görür, hisseder.. tasavvur ve düşüncelerini, yaşayış ve davranışlarını, dünya ve ahiret mülâhazalannı arz ve semadaki muvazeneye göre dengeler. Sir seviyede bunlardan bazıları, yer yer diğerlerinin önüne geçse de, hiçbiri tek başına ne onu tam mânâsıyla aksettirmeye, ne temsile, ne de ifadeye gücü yetmez.
[9] Halifeler halifesi Hz. Ömer’in, salgın vebanın bulunduğu bir yerden uzaklaşırken, onun bu davranışını kazâya rıza ve kadere teslim düşüncesiyle te’lif edemeyenlere karşı, ‘Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum’ şeklindeki yaklaşımı ne mânidardır!
[10] Bu mütalâa ile, ihtisaslaşma ve branşlaşmanın aleyhinde olduğu zannedilmeme” li…yönlendirilmesi lâzım. Çünkü, “çalışmalarımızın bir bölümü diğer bölümünü, tespitlerimizin bazıları bazılarını ve zamanımızın da bir kısmı, diğer kısmını nakzetmesin, çürütmesin ve aleyhinde olmasın.
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE HAYRET KUŞAĞI
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE HAYRET KUŞAĞI
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
İSTİFADE EDİLEN KAYNAK: BAŞYAZI: HAYRET KUŞAĞI _ ( 30 NİSAN 1987 _YİTİRİLMİŞ CENNETE DOĞRU)
***
(-) = KIRMIZI RENK ( “GÖZLERİMDE BUĞU BUĞU HAYRET”, “GÖNLÜMDE BURKUNTU”, “SÎNEMDE İNİLTİ”, “GÖZLERİMDE KAN”, “RABBİME KARŞI UTANÇ İÇİNDE” VE “İKİ BÜKLÜM”, “ÜZÜNTÜ VE ŞAŞKINLIKLA”, “IZDIRABLA”)
(+)= MAVİ RENK (“GÖNLÜMDE ÜMİT”, “HAYRANLIKLA”, “TESLİMİYETLE”, “İNANÇ VE ÜRPERTİLERLE”)
***
“GÖZLERİMDE BUĞU BUĞU HAYRET, GÖNLÜMDE ÜMİT VE BURKUNTU DÖRT BİR YANDA OLUP BİTENLERİ SEYREDİYORUM.”
(-) Fırtınalarla sarsılan çamı-çınarı,
(-) devrilip kendi enkâzı altında kalanı,
(+) her şeye rağmen başaklar gibi salınışlarıyla etrafa tohumlar saçanı
(+) ve darbelene darbelene ruhuyla bütünleşip ölümsüzlük kuşağına ulaşanı…
—————–
(-) Tufanları tufanların kovaladığını,
(-) dalgaları ifritten dalgaların takip ettiğini
(+) ve ardarda sarsıntıların arkasında bir yeni vâroluşa doğru yol alındığını…
(+) Elmasın kömürden, altının taştan-topraktan ve sağlamın çürükten ayrılmaya başladığını
HAYRET VE HAYRANLIKLA SEYREDİYORUM.
—————–
(-) Bir yanda, millî mefkûrenin bağrına damla damla kan damladığını
(-) tarih şuurunun horlanıp geçmişe lânet yağdırıldığını;
(-) bir uğursuz düşüncenin her köşebaşını tutup ruhu ve ruh insanını hırpaladığını,
(-) yarasalara şehrayinler tertip edip baykuşları harâbelerle sevindirdiğini,
(-) akla-hayâle gelmedik yalan, tezvir ve tertiplerle toplum içinde sun’î sıkıntılar meydana getirip, onun düşünce istikâmetini ve çalışma gücünü felce uğrattığını,
(-) dünyanın dörtbir yanında Neron’lara rahmet okutturan, tiranların zulüm ve istibdatlarını unutturan bunca fâcia varken, milletin özüyle bütünleşme gayretlerinin ‘İrticâ’ yaygaralarıyla engellenmeye çalışıldığını..
(-) diğer yanda bu kızıl kıyamet karşısında olsun, bir türlü ayılıp kendine gelmeyenleri,
(-) sefahet ve eğlencelerde ömür tüketenleri,
(-) olanca güçleriyle hayattan kâm alma peşinde koşanları,
(-) başını derde sokmamak için bukalemun gibi yaşayanları,
(-) bir kısım hasis menfaatler uğruna birbiriyle didişip duranları,
(-) vatan ve milletin yaralarını sarma mevkiinde bulundukları zaman bile, emmek için onun kurumuş damarlarında kan arayanları,
(-) olup biten bu kadar şey karşısında iradelerine kement ve ağızlarına kilit vurulanları
SÎNEMDE İNİLTİ, GÖZLERİMDE KAN SEYREDİYORUM.
———————
(-) Özü ihlâs, samimiyet ve ciddiyet olan dînî hayatın, bir kısım soğuk merasimlerle folklor haline getirilişini
(-) ve bu işin figürleri sayılan gırtlak ağalarını,
(-) cenaze ilâhîcilerini,
(-) çeşit çeşit ses sanatkârlarını,
RABBİME KARŞI UTANÇ İÇİNDE VE İKİ BÜKLÜM SEYREDİYORUM.
————————
(-) Neron’ların gayz ve tuğyânını,
(-) rûhânilerin sessiz infiâlini,
(-) ezenlerin hay huyunu,
(+) ezilenlerin ‘âh u efgân’ını mutlak bir kısım sırlara gebe,
(+) kaderî bir cilve deyip
HAYRET VE TESLİMİYETLE SEYREDİYORUM.
————————
(+) Düşlere sığmayan bir yüce davayı,
(+) o uğurda her şeyini fedâya azmetmiş tâlihlileri,
(+) geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri;
(-) sonra da ‘Uhud’a varmadan ters-yüz olup geriye dönenleri,
(-) daha deneme imtihanında elenip gidenleri
(-) ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri
ÜZÜNTÜ VE ŞAŞKINLIKLA SEYREDİYORUM.
———————————
(-) İnsan ruhunun yüceliğini ondaki ‘ebediyet’ fikri ve ebedî güzellikler arzusunu, sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında ‘pes’ edişini,
(-) üç adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek cismaniyetin altında kalıp ezilişini
IZDIRABLA SEYREDİYORUM.
———————————
Rahmet-i Sonsuz’un,
(+) câhile-görgüsüze, zâlime-gaddara, mülhide-mütecâvize mehil üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hadiselerin çehresinde;
(+) zulüm ve tecavüzleriyle ‘gayretullah’ sınırlarını zorlayanların derdest edilip aman verilmeyeceğini de,
(+) O’nun değişmeyen âdetinin simasında
‘İNANÇ VE ÜRPERTİLERLE SEYREDİYORUM.’
———————————-
GÖZLERİMDE BUĞU BUĞU HAYRET, GÖNLÜMDE ÜMİT VE BURKUNTU, OLUP BİTENLERİ TABLO TABLO SEYREDİYORUM.
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-5) “YENİ/YENİDEN GÖNÜL İNSANI PORTRESİ”
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-5)
YENİ/YENİDEN GÖNÜL İNSANI PORTRESİ
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR:
1)- “BİR GÖNÜL İNSANI PORTRESİ” _ (ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET)
2)- “ÇATLAYAN RÜYA” _ (ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET)
3)- “GÜNÜMÜZÜN KARA SEVDALILARI _ (ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET)
4)- “ALLAH VE HÂDİSELER KARŞISINDA PEYGAMBERÂNE DURUŞ” _ (KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU Ruhumuzun Heykelini Dikerken – 2)
YENİ/YENİDEN GÖNÜL İNSANI PORTRESİ
“İnsanî değerlerin hor görüldüğü, dînî düşüncede kırılmaların yaşandığı, her taraf başıboşların gürültüleriyle inlediği günümüzde, başka bir şeye değil, bu kabil gönül insanlarına hem de hava kadar, su kadar ihtiyacımız var..”
…
“Geleceği mantık ve muhâkeme üzerine bina etmek isteyen dimağlar mevcudiyetlerini devam ettirdikleri sürece,
Ruhumuzun sarsılan sistemlerini yeniden derleyip toparlayacak ve “yeni baştan” deyip herkesi sevmeye devam edeceğiz.”
…
“Ben bunca yıkılış, kırılış ve dökülüş karşısında imanımın gereği olarak bir gadr u efgânı, bir azim ve diriliş duygusunu dile getirmeye çalıştım. Beklentilerimin, Hz. Kâdiyü’l-hâcât dergâhında birer dua yerine geçeceği ümidini besliyorum.”
…
“Bu bizim, son bir kere daha geriye dönüşümüz, hakikî konumumuza yürüyüşümüz sayılabileceği gibi, bütün insanlığa alternatif bir diriliş mesajı da sayılabilir. “
“Aslında bugün, değişik buhranlarla kıvrım kıvrım hafakanlar yaşayan milletler de, ümit adına böyle bir meltem beklemekteydi”.
“Ne mutlu, böyle bir meltemi harekete geçirecek olan merkezdeki kutlulara!. “
“Ne mutlu, bu diriliş esintilerine karşı sinelerini açıp bekleyenlere!.”
***
Gönül insanı,
1)- Gönül insanı, “ufku, inancı ve davranışlarıyla tam bir Ruh ve Mânâ Kahramanı”
2)- Gönül insanı, konuşup gürültü çıkarmadan daha çok, inandıklarını yaşayan, yaşadıklarıyla başkalarına da örnek olan bir İman ve Aksiyon İnsanı
3)- Gönül insanı, Hak rızasına bağlanmış, sürekli ilerleyen ve sürekli mesafelerle yaka paça olan öyle bir İman İnsanı
4)- Gönül insanı, öylesine içten bir “Hakikat Eri”
5)- Gönül insanı, hayatını iman-ı kâmil yörüngeli ve ihlâs donanımlı yaşamayı en birinci mesele bilip, duyguları, düşünceleri ve davranışları itibarıyla öylesine Hak rızasına kilitlenmiş bir “Hakikat Eri”
6)- Gönül insanı, matlûbuna ulaşacağı ana kadar hep bir küheylan gibi koşan; koşarken de herhangi bir beklentiye girmeyen
7)- Gönül insanı, kalbî ve rûhî hayata programlı,
8)- Gönül insanı, maddî-mânevî bütün kirlerden uzak durmaya kararlı,
9)- Gönül insanı, cismânî ve bedenî isteklere karşı her zaman teyakkuzda;
10)- Gönül insanı, kin, nefret, hırs, haset, bencillik ve şehvet gibi hastalıklarla mücadele azmiyle gerilmiş tam bir Tevazu ve Mahviyet âbidesi
11)- Gönül insanı, her zaman hakkı tutup kaldırma peşinde;
12)- Gönül insanı, mülk ve melekût âlemiyle alâkalı duyup hissettiklerini başkalarına duyurma iştiyakıyla yanıp tutuşan bir Diğergâm,
13)- Gönül insanı, olabildiğine sabırlı ve temkinli
14)- Gönül insanı, dur-durak bilmeden sürekli koşar
15)- Gönül insanı, Hakk’a yürüyenlere yürümenin âdâbını öğretir
16)- Gönül insanı, iç dünyası itibarıyla her zaman ocaklar gibi cayır cayır yanar
17)- Gönül insanı, yanarken de asla gam izhar eylemez; eyleyip ağyârı âhına âgâh kılmayı düşünmez..
18)- Gönül insanı, her zaman içten içe yanar ve kendine sığınanların ruhlarına hararet üfler.
19)- Gönül insanının hedefinde hep öteler tüllenir durur.
20)- Gönül insanının derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebâtıyla değil; Gönül Zenginliği,
21)- Gönül insanının derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebâtıyla değil; Ruh Saffeti
22)- Gönül insanının derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebâtıyla değil; Hakk’a Kurbeti
23)- Gönül insanına göre, bilgi adına ortaya atılan ilimlerin kıymeti, insanı Hakikate Ulaştırmada Rehberliği ölçüsünde
24)- Gönül insanına göre, varlık, eşya ve insan gerçeğini anlamamıza yardım etmeyen malûmatın ve hele, pratik yararı olmayan nazarî bilgilerin hiç mi hiç önemi yoktur.
25)- Gönül insanı, oturup kalkar sürekli yeryüzünde hakkı ikame etmeyi düşünür
26)- Gönül insanı, O’nun hatırı söz konusu olduğunda da rahatlıkla bütün arzularından, isteklerinden vazgeçebilir.
27)- Gönül insanı, herkese sinesini açar, herkesi şefkatle kucaklar
28)- Gönül insanı, toplum içinde hep bir sıyânet meleği görüntüsü sergiler.
29)- Gönül insanı, Ne var ki, Allah’tan başka kimseden de bir şey beklemez.
30)- Gönül insanı,Tavırları, davranışları itibarıyla herkesle uyum içinde olmaya çalışır
31)- Gönül insanı,hiç kimseyle cedelleşmez, hiç kimseye karşı düşmanlık beslemez
32)- Gönül insanı, Zaman zaman kendi içtihadları, kendi düşünceleri ve kendi mesleğine, meşrebine göre bir kısım tercihlerde bulunsa da, kat’iyen başkalarıyla rekabete, sürtüşmeye girmez
33)- Gönül insanı, dini, ülkesi, ülküsü adına hizmet eden hemen herkesi sever
34)- Gönül insanı, bütün olumlu faaliyetlerinden ötürü herkesi alkışlar.. alkışlar ve hem onların anlayışlarına hem de konumlarına saygılı kalmaya alabildiğine itina gösterir
35)- Gönül insanı, kendi gayret ve aktivitelerinin yanında, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inayetine de fevkalâde önem verir
36)- Gönül insanı,her hareketinde tevfike mazhar olma yollarını araştırır
37)- Gönül insanı, Kur’ân’da, Allah’ın inayetine vesile sayılan birliğe-beraberliğe olağanüstü ihtimam gösterir
38)- Gönül insanı, hareket çizgisi doğru olan hemen herkesle müşterek bir iş yapmaya koşar
39)- Gönül insanı, dahası, böylesine bir vifak anlayışı adına çok defa kendine rağmen bir yol izler
40)- Gönül insanı, Birlikte rahmet olduğunu, ihtilaf ve iftirakla bir yere varılamayacağını düşünür
41)- Gönül insanı, alabileceği herkesin himmetini yanına alır
42)- Gönül insanı, hep ilâhî inayet sağanaklarına açık durmaya çalışır
43)- Gönül insanı, bir Hak âşığı ve Hak rızası sevdalısı
44)- Gönül insanı, Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun bütün hareketlerini O’nun hoşnutluğuna bağlar
45)- Gönül insanı hemen bütün faaliyetlerini Allah’ın rızasına bağlı götürür, mücadelelerinde sadece ve sadece O’nun kudret ve inayetine dayanır
46)- Gönül insanı O’nun sıyanetine sığınarak O’nun namına hareket eder
47)- Gönül insanı, O’nu memnun etme yolunda ölesiye bir hırs gösterir
48)- Gönül insanı, ve böyle bir hedefe ulaşmak (Hak rızası) için de bütün varını feda edebilir, dünyevî-uhrevî her şeyden vazgeçebilir
49)- Gönül insanının düşünce dünyasında “benim yapmam”, “benim başarmam”, “benim sonuçlandırmam”.. gibi merdud mülâhazaların asla yeri yoktur
50)- Gönül insanı, yerine getirilmesi gerekli olan şeyleri kim yaparsa yapsın, kendi yapmış gibi memnun olur, onların başarılarını kendi başarıları sayar ve arkalarında yürür.. öncülük yapma şeref ve pâyesini de onlara bırakır
51)- Gönül insanı, iman ve insanlığa hizmet yolunda başkalarının kendinden daha başarılı, daha liyakatli olabileceklerini düşünerek, onlara daha rahat hareket etme ortamı hazırlar; sonra da bir adım geriye çekilip, “insanlardan bir insan olarak” yoluna devam eder
52)- Gönül insanı, her zaman kendiyle yaka-paça ve kendi ayıplarıyla meşgul bulunduğundan kimsenin eksiğiyle-gediğiyle uğraşamaz/uğraşmaz
53)- Gönül insanı, Başkalarıyla uğraşmak bir yana, her fırsatta iyi bir insan olma örneği sergileyerek, onları daha yüksek ufuklara yönlendirir
54)- Gönül insanı, herkese bir hüsnümisal olur
55)- Gönül insanı, İnsanların ayıplarına kusurlarına göz yumar.. onların olumsuz tavırlarına tebessümle karşılık verir, kötülüklerini iyilikle savar ve elli defa rencide edilse de, bir kerecik olsun kimseyi kırmayı düşünmez.
56)- Gönül insanı, bütün dünya ve “mâsivâ”yı ona verseniz, yine de onu kat’iyen hedefinden döndüremezsiniz; hatta cennetlerle bile ona yol ve yön değiştirtemezsiniz
57)- Gönül insanı, aynı yolda yürüyüp, aynı mefkûreyi paylaşanlarla asla rekabete girmez
58)- Gönül insanı, onlara karşı kat’iyen kıskançlık duymaz.. aksine, onların noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar.. ve onlara karşı hareketlerinde hep bir vücudun uzuvlarından herhangi bir organmış gibi davranır
59)- Gönül insanı, Tam bir îsâr rûhuyla, makam, mansıp, pâye, şöhret, nüfûz, müessiriyet.. gibi maddî-mânevî hemen her konuda yol arkadaşlarını öne çıkarır ve kendi gerilerden gerilere çekilerek onların başarılarının dellalı gibi davranır, mazhariyetlerini alkışlar ve muvaffakiyetlerini de bir bayram sevinciyle karşılar
60)- Gönül insanı, çok defa kendi yol ve yöntemine bağlı kalıp bütün faaliyetlerini şahsî mizaç ve mezakı çizgisinde götürse de, başkalarının düşünce ve hareketlerine karşı hep saygılı kalmaya çalışır
61)- Gönül insanı, paylaşmaya, beraber yaşamaya açık durur
62)- Gönül insanı, oturur kalkar aynı mefkûre insanlarıyla müşterek hareket etme yollarını araştırır.. müşterek projeler geliştirir.. ve “ben” yerine “biz”i ikame etme gayreti gösterir
63)- Gönül insanı, dahası, başkalarının mutluluğu yolunda rahatlıkla kendi saadetini feda edebilir..ve bunları yaparken de kimseden herhangi bir teveccüh beklemez
64)- Gönül insanı, hatta böyle bir beklentiye girmeyi kendi hesabına bir sukût sayar; sayar da, yılandan-çıyandan kaçtığı gibi önde görünmekten, namdan-şandan kaçar ve unutulma murâkabesine dalar
65)- Gönül insanı, kimseye tecavüz etmez, saldırıya saldırıyla mukabelede bulunmaz. En kritik durumlarda bile hep “îtidâl-i dem”le hareket eder ve ne olursa olsun, bir gönül eri olmanın gereklerini tamı tamına yerine getirmekten asla geri durmaz. Her zaman fenalıklara karşı iyilikle mukabelede bulunur.. kötülükleri kötülerin işi sayar ve bir iyilik âbidesi gibi davranır
66)- Gönül insanı, hayatını Kur’ân ve Sünnet çizgisinde Hak dostluğu (vilâyet), takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesinde yaşar.. benlik, gurur, şöhret gibi kalbi öldüren hislere karşı sürekli tetikte bulunur.. kendine nisbet edilen güzellikleri “her şey O’ndan” deyip gerçek Sahibi’ne verir.. iradeye vâbeste işlerde de her zaman “ben”den kaçar, “biz”e sığınır
67)- Gönül insanı, hiç kimseden korkmaz
68)- Gönül insanı, Hiçbir hâdise karşısında telâşa kapılmaz
69)- Gönül insanı, “Allah’a dayanır, sa’ye sarılır, tevfîke râm olur” ve doğru bildiği şeylerden asla geriye durmaz
70)- Gönül insanı, kimseye gücenmez; hele Hakk’a dilbeste olanlara kat’iyen kırılmaz
71)- Gönül insanı, Yol arkadaşlarını herhangi bir fenalık içinde gördüğünde onlardan uzaklaşmaz.. perdeyi yırtmaz.. onları utandırmaz; utandırmak bir yana, böyle bir fenalığı gördüğünden ötürü büyük bir hata işlemiş gibi kendini kınar ve kendine sorular yöneltir
72)- Gönül insanı, mü’minlerin farklı yorumlara açık tavırlarından dolayı onlar hakkında sûizanda bulunmadan kaçınır; görüp duyduğu şeylere iyi yorumlar getirir ve kat’iyen olumsuz mülâhazalara girmez
73)- Gönül insanı, hareket ve faaliyetlerini, bu dünyanın bir ücret yeri değil de, bir hizmet mahalli olduğu mülâhazasına bağlar
74)- Gönül insanı, her zaman memur bulunduğu sorumlulukları fevkalâde bir disiplin içinde yerine getirir
75)- Gönül insanı, netice ve sonuçla meşgul olmayı da Hakk’a karşı bir saygısızlık sayar
76)- Gönül insanı, dine, imana ve insanlığa hizmeti, Hak rızası yolunda en büyük bir vazife bilir
77)- Gönül insanı, ne kadar büyük işler başarsa da, bundan nefsi adına maddî-mânevî herhangi bir pâye çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez
78)- Gönül insanı, ne düzeninin bozulmasından ye’se düşer, ne de bütün insanların ona karşı olmasından dolayı sarsıntı yaşar
79)- Gönül insanı, “Bu dünya, darılma dünyası değil, bir dayanma âlemidir.” diyerek dişini sıkar, sabreder
80)- Gönül insanı, maruz kaldığı durumlardan kurtulmak için de alternatif çıkış yolları arar
81)- Gönül insanı, en kritik anlarda dahi değişik stratejiler üreterek hep azm ü ikdamda bulunur.
82)- Gönül insanı, el sıkışmasını, kucaklaşmasını bilen, insanî duygularıyla diyaloğa açık sineler
83)- Gönül insanı, Bir kısım yobazca düşünceler, yürüdüğü yolları yürünmez birer patika hâline getirse de, hâlâ her tarafta salınıp duran yeşillikler ve gönüllerinde yol yürüme heyecanı uyaran yol arkadaşları, ile etrafına tebessümler yağdırmasını devam ettiren
84)- Gönül insanı, günahını bilen vicdanlar, hatalarına pişmanlık duyan ruhlar
85)- Gönül insanı, geleceği mantık ve muhâkeme üzerine bina etmek isteyen dimağlar
86)- Gönül insanlarının hemen bütünü, iradeleri sağlam, duruşları da yerinde hep aynı hedefi kollamış, aynı çizgide hareket etmiş ve aynı değerlere saygı duymuşlar
87)- Gönül insanlarının duygu, düşünce ve davranışlarında hep aynı şeyler nümâyan, mesajlarında da aynı dava ve davet birliği göze çarpmakta
88)- Gönül insanları Ayrı ayrı devir ve ayrı ayrı coğrafyalarda neş’et etmiş olmalarına rağmen, hemen hepsinin de aynı misyonun temsilcileri
89)- Gönül insanlarının asıl vazifesi, o da insanları küfür ve dalâlet karanlıklarından kurtararak imanın aydınlığına çıkarmak, ruhları uyararak gönüllere Hakk’ı duyurmak
90)- Gönül insanı, düşünülmesi gerekli olan şeyleri düşünüp, bilinmesi icap eden şeyleri bilen, bildiklerini hemen pratiğe dönüştüren ve bütün ölü ruhları yeni bir “ba’sü ba’del mevt”e hazırlama azmiyle sûru dudağında İsrâfil gibi gezen; gezip her yerde herkese hayat üfleyen
91)- Gönül insanı, ifade kabiliyeti var ise beyan gücüyle, eli kalem tutuyorsa kalemin diliyle, bediiyyâta açıksa herhangi bir sanatın desen ve çizgileriyle, şairse şiirin sihriyle, mûsıkîşinassa değişik beste ve nağmelerin büyüsüyle her zaman ruhunun ilhamlarını haykıran
92)- Gönül insanı, her fırsatta iç ihsaslarını seslendiren
93)- Gönül insanı, dili gönlünün derinliklerine bağlı, gönlü de samimiyetle çarpan en yüce hakikate adanmış ruhlar
94)- Gönül insanı, hacca gidiyor gibi dünyanın dört bir yanına seyahatler tertip eder, seyahatlerini hicret ruhuyla taçlandırır; uğradıkları herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye uyarır ve yürür, sinelere sevgiden tahtlar kurar
95)- Gönül insanı, Günümüzde fedakârlığın sahâbîcesiyle, dört bir bucağa, yedi cihana yetişmeye çalışan ve her zaman yaşama tutkularını baskı altına alıp yaşatma hisleriyle hareket eden ve hareket ederken de gösterişe-âlayişe girmeyen
96)- Gönül insanı, her halleriyle tevazu ve mahviyet diyen bu esâtirî kahramanlar
97)- Gönül insanı, bütün olumsuzluklara rağmen, o hiçbir zaman dinmeyen aşk u şevkleri, sürekli köpürüp duran himmet ü heyecanları ve insanlığa hizmet iştiyaklarıyla tarihte emsali az görülmüş bir civanmertlik sergilemekte
98)- Gönül insanı, uğradıkları herkese gönüllerinin dilinden bir şeyler fısıldamakta; her yere taze fideler dikip her yanı Cennetlere çevirmekte; her zaman canlı, her zaman hızlı, her zaman müthiş bir performans göstererek kendilerini ifade etmeye çalışmakta ve tabiî herkesi sonsuza çağırmakta
99)- Gönül insanı, yürüdükleri yolun doğru olduğuna inançları tam
100)- Gönül insanı, Yürüdükleri yol yürünmez gibi görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle olacağının farkındadırlar. Evet onlar bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; biliyorlardı zaman zaman bir kısım gulyabanîler tarafından yollarının kesileceğini.. çevrelerinde kin, nefret ve düşmanlık fırtınalarının estirileceğini
101)- Gönül insanı, bütün olup biten bu şeyleri ve olacakları Hak yolunun hususî meşakkatleri sayıyor ve heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden sürekli koşuyor; endişelerine takılan menfilikler karşısında da Allah’a teslim oluyor, imanın o sarsılmaz kalesine sığınıyor, yaşadıkları çağı ve hâdiseleri iyi okumaya çalışıyor ve Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet vaadine güvenerek yürüyorlardı/yürüyeceklerdi rıza ufkuna doğru
102)- Gönül insanı, böyle bir sorumluluk duygusu ve vazife şuuruyla ömür boyu sıradağlar gibi dimdik yerlerinde durabilmiş, her zaman tipiye-borana meydan okumuş, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söyleyegelmişlerdir
103)- Gönül insan, Onlar hareketleri itibarıyla her zaman bir saat gibi ahenkli, beyanları itibarıyla da heyecan, tazelik ve istikamet örneği
104)- Onlar, Kalbleri bir melek kalbi gibi saf ve duru, dilleri de iç derinliklerinin sadık birer tercümanı
105)- Onlar, hemen her zaman tavır ve davranışlarıyla imrendirici, söz ve beyanlarıyla da heyecan uyandırıcı olmuşlardır
106- Onlar, Bu koçyiğitler, Hak rızası gibi en büyük bir işe gönül vermiş olmanın şuurundadırlar ve ona ulaşma uğrunda da her şeyi göğüslemeye kararlı
107)- Onlar, Şahısları itibarıyla hep mum gibi başları önlerinde küçük görünümlü, yanıp aydınlatmaya teşne ve iddiasız göründükleri aynı anda her zaman gerilimde ve kanatlarını germiş bekleyen üveyikler gibi ruhanîlerle yarışmaya da hazır
108)- Onlar, duruyor gibi göründükleri zamanlarda bile, iç aktiviteleriyle hep canlı, hep kararlı ve hep hummalı
109)- Onlar, Yakın-uzak her tarafa âb-ı hayat sunar ve nice yıldan beri sürüm sürüm hale gelmiş cansız cesetlere diriliş üfler gezerler
110)- Onlar, Oturur-kalkar hiç durmadan çevrelerine ruhlarının diliyle gönül hikâyeleri söyler ve her türlü dedikoduya ve toplum içinde kin-nefret uyaracak tartışmalara karşı sürekli kapalı dururlar
111)- Onlar, her zaman insanlara yararlı olma hülyalarıyla yaşarlar; insanlığın değişik bunalım ve mânevî ızdıraplarını ruhlarının derinliklerinde duyar; semtlerine uğrayanlara sürekli açık durur; dert dinler, dertlerle inler, dertli sineler arar
112)- Onlar, kendileri gibi muzdarip gönüllerle el ele vererek âh u efgân dindirmeye koşarlar
113)- Onlar,Yerinde fitne-fesat ateşleri üzerine yürür; dikenler arasında da olsa mutlaka gül diker ve hep gül türküleri söylerler
114)- Onlar, bazen hafakandan çatlayacak hale gelir, nağmeleri âdeta bir çığlığa dönüşür; ama her şeye rağmen, ellerini göğüslerine kor, bir “eyvallah” mırıldanır ve yürürler hedeflerine doğru çevrelerine tebessümler yağdırarak; yürürler ve uğradıkları her yer, Cennet bahçeleri gibi yeşerir
115)- Onlar, el verdikleri kimseler âb-ı hayat içmiş gibi dirilir.. himmet elleri “yed-i beyzâ” gibi göz kamaştırır.. gayretleri bütün sihirbazların büyülerini bozar ve gezip uğradıkları yerlerde en firavunca düşünceler dahi dize gelir
116)- Onlar, iman kaynaklı öyle bir vâridât ve zenginliğe sahiptirler ki, Karun’un hazineleri onların servetlerine nispeten çer çöp gibi kalır; hatta eğer isteseler, bu ilâhî servet ve gınâ ile cihanları bile peyleyebilirler. Onların ömürlerinin kazanç ve mevhibe kefesi her zaman dopdolu; ziyan kefesi ise, şeytanları çileden çıkaracak mahiyettedir
117)- Onlar, ömür sermayelerini nerelerde değerlendireceklerini çok iyi bilirler.. ve fâni şeyleri bâki hakikatlerle değiştirmede fevkalâde mahirdirler
118)- Onlar, Vakitlerini asla boş geçirmez; iş ve hizmette geri kalmayı ise kat’iyen hazmedemezler. Himmetleri âlî, iradeleri güçlü, azimleri de mütemâdîdir
119)- Onlar, iman ve aksiyon onların en önemli birer kalb ve davranış disiplinidir
120)- Onlar, Allah’tan başka kimseden korkmaz, kimseden endişe duymaz ve her zaman dimdik dururlar; dimdik durur yürürler fevkalâde bir tevazu ve mahviyet içinde cihanları aydınlatmaya doğru
121)- Onlar, Her zaman yüzleri yerde ve alçak gönüllüdürler. Bazen o semâvî düşünceleriyle rüzgârlar gibi eser ve her tarafa tohumlar saçarlar; bazen de her yana yağmurlar gibi boşalır, yeryüzünde hayat olur akarlar
122)- Onlar, Ne işlerinin iyi gitmemesi, ne ticaretlerinin kesada takılması, ne üst üste krizlerin, buhranların ümitleri alıp götürmesi kat’iyen onları sarsamaz
123)- Onlar, Sık sık ahd ü peymanlarını yeniler ve Allah’ın kendilerine lütfettiği maddî-mânevî her çeşit nimeti; şeâiri ihyâ mânâsına ruhlarının âbidelerini ikame etme yolunda harcarlar
124)- Onlar, Yaratan’ın teveccühü hangi yönde ise hep orada durmaya çalışır ve sürekli O’nun isteklerini yerine getirme istikametinde koşarlar. Bunu yaparken de dünya işlerinde başarılı olmaya fevkalâde özen gösterirler
125)- Onlar, Her zaman ilmi sever; âlime karşı saygılı davranır; aklı başında ve kalbi hüşyâr kimselerle oturur-kalkar ve sürekli, sohbet-i Cânan’la nefes alır verirler
126)- Onlar, Yeryüzünde hakikî insan kalmasa, dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa, sokaklar bütün bütün çamur seylaplarına yenik düşse; her tarafı dikenler sarsa ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa; meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa, bal kâselerinin etrafında eşek arıları uçuşup dursa; ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse, ilme hürmet kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa, insanlık bütün bütün vefasızlığa kurban gitse; dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa onlar sarsılmadan hep yerlerinde durur ve “Her şey devrilebilir ben ayaktayım ya.! Her taraf kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.! Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim.. dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı Cennetlere çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.! Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!.” der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen
127)- Onlar, mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar. Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap 128)- Onlar, hiçbir zaman kendi rahatlarını düşünmez; sürekli “Allah” der, “fazilet” der ve insanî değerler arkasında koşarlar
129)- Onlar, peygamberâne bir tavırla herkese sinelerini açar ve her zaman başkaları için yaşarlar
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-4) YENİ/YENİLENEN İNSAN ve MEŞVERET KÜLTÜRÜ
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-4)
YENİ/YENİLENEN İNSAN ve MEŞVERET KÜLTÜRÜ
BAŞYAZI MÜZAKERESİ
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR
1)- RUHUMUZUN HEYKELİNİ İKAME EDERKEN (RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN)
2)- ŞURA (RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN)
3)- BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ
4)- DİRİLİŞ ÇAĞRISI
5)- BAMTELİ
ÖZETLE;
1)- Ruhumuzun Heykelini İkame Eden Yeni/Yenilenen İnsan ve Ortak Akıl
2)- En Akıllı Toplum /İnsan ve Meşverete Memur Olma
3)- Düşünce Enginliğine Ulaşma ve Ortak Akıl
4)- Peygamber Ahlakı; Kolektif Şuura ve İstişare Ruhuna Saygılı Olma
5)- Umumun Hukukuna Taalluk Eden Meselelerde, “Kolektif Şuur”
6)- İmtihan Günleri ve Meşveret
7)- Hataları Aza İndirmenin Yolu Meşveret
8)- Hezimeti Zafere Dönüştüren İksir Meşveret
9)-Meşveret, Yapılacak İşlere Herkesin İştirakini Sağlar
10)-İstişarede Münazara ve Müzakere Ahlâkı
11)- İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalı
12)- Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı
13)- Gâye-i Hayal Âbidesi İnsanların Düşüncelerine Müracaat Etme
14)- Bir İdareciye, Allah’ın En Büyük İhsanı Hayırlı Yardımcılar
15)- Beş Afetten Biri; “Meşveretten Vazgeçme”
16)- Günümüzdeki İçtihad ihtiyacı ve Meşveret
***
1)- Ruhumuzun Heykelini İkame Eden Yeni/Yenilenen İnsan Ve Ortak Akıl
“Mirasçının beşinci vasfı; onun hür düşünebilmesi ve düşünce hürriyetine saygılı olması şeklinde hulâsa edilebilir.”
“Hür olabilme, hürriyeti duyabilme insan iradesinin önemli bir derinliği ve benlik sırlarına açılmanın da sihirli kapısıdır.O derinliğe açılamayan ve o kapıdan içeriye giremeyene insan demek oldukça zordur.”
…
“Öyleyse, bugün farklı dünyalara doğru yürürken hem başkalarına karşı olan tavırlarımızda, hem kendi benlik ve hırslarımız açısından biraz daha hür düşünceli ve hür iradeli olmalıyız..”
…
“Ne var ki, her şeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i ferîdlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde, artık dehânın yerini de şahs-ı mânevî, meşveret ve kolektif şuur almıştır ki, bu da yeryüzü mirasçılarının altıncı adımının hulâsasıdır.”
2)- En Akıllı Toplum /İnsan ve Meşverete Memur Olma
“En akıllı insan, başkalarının düşüncelerine en çok saygılı olan, onlardan en çok yararlanan ve herhangi bir konuda doğruya ulaşmak için mutlaka bir başkasının görüşüne de başvuran insandır.
Aslında, bugüne kadar bu hususu görmezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplum iflah olmamıştır.
…
Zaten Peygamber Efendimiz de ümmetin kurtuluşunu ve geleceğe yürümesini, “İstişarede bulunan asla kaybetmez.” sözüyle meşverete (fikir alışverişine) bağlamıştır.
…
Ayrıca, akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli olan ve aslında başkasına danışmaya ihtiyâcı bulunmayan Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, hayatını vahyin aydınlığında sürdürüyor olmasına rağmen, meşveretle memur olduğunu her vesileyle ortaya koymuş ve her meseleyi istişareye sunmuştur.
Demek ki, herhangi bir müessesenin başındaki insan, Allah tarafından müeyyed olup sürekli ilhamla beslense de, yine istişâre etme mecburiyetindedir.
…
Kendi düşüncelerine kapalı ve başkalarının fikirlerine de saygılı olmayan biri, üstün bir fıtrat, seviyeli bir dimağ, hatta dâhi bile olsa, her düşüncesini meşverete arz eden sıradan ve düz bir insana göre daha çok yanılmalara maruzdur.
En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan insandır.
İş ve planlarında kendi fikirleriyle yetinen, hatta onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler.
Evet, bir insanın teşebbüs ettiği herhangi bir işinde en güzel neticelere ulaşmasının ilk şartı meşveret olduğu gibi; onun kendi gücünün kat kat üstünde önemli bir kuvvet kaynağına sahip olmasının yolu da başka değil yine meşverettir.
3)- Düşünce Enginliğine Ulaşma ve Ortak Akıl
Bizim aklımıza gelen fikir ve düşünceler vahiy mahsulü olmadığından bunlar her zaman kendi geçmiş bilgi birikimimizle maluldür. Yani dimağımızda bulunan bir kısım yanlış bilgiler her zaman için bizi yanlış analiz ve sentezlere sevk edebilir. Şahsî içtihat ve istinbatlarımızda yanılabiliriz. Ortaya koyduğumuz bir kısım düşünceler her zaman, herkes için geçerli olmayabilir.
Bu açıdan ulaştığımız fikirlerin, gelecekle ilgili plân ve projelerimizin tashihe ihtiyacı olabileceğini düşünmek, onları meşverete arz etmek de düşünce enginliğine ulaşma adına çok önemli bir husustur.
4)- Peygamber Ahlakı; Kolektif Şuura ve İstişare Ruhuna Saygılı Olma
Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olmak, peygamberlerin ahlakı ve sâlihlerin de şiarıdır.
Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların görüşlerini alıyor ve planladığı her işi maşerî vicdana mâl ediyordu. Buna destek olabilecek bir faktör daha vardır ki, o da, “meşveret”tir, “ortak akıl”dır.
Meşveretteki bu inceliği, İnsanlığın İftihar Tablosu (elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyhi) ortaya koymuştur. Kendisi vahiy ile müeyyed olduğu halde, sizin-bizim göremeyeceğimiz meseleleri gayba muttali o gözüyle (eski ifadesiyle “gayb-bîn” gözüyle) görüyor olmasına rağmen hemen her meseleyi istişare etmiştir.
5)- Umumun Hukukuna Taalluk Eden Meselelerde, “Kolektif Şuur”
Ele alacağımız meselelerde, hususiyle Hizmet’e ve umumun hukukuna taalluk eden meselelerde, “kolektif şuur”a müracaat etmeyi gerektirir.
Kendi düşüncelerimizden daha çok “makul” bulduğumuz başkalarının düşüncelerine saygılı olma..
onları bir yönüyle bize verilmiş karşılıksız bir sermaye gibi kullanma..
düşüncemizi, onların verdiği o şeylerle derinleştirme…
Esas, “kolektif şuura müracaat etmek”; büyük-küçük demeden, herkesin düşüncesini almak ve herkesin düşüncesini saygıyla karşılamak…
Diyeceğimiz-edeceğimiz şeyler mevzuunda, herkesin düşüncesini bir unsur olarak kabul etmek, hesap içinde mütalaaya almak ve “Şöyle bir mülahaza, şöyle bir düşünce de vardı!” demek, çok önemlidir.
…
Bu itibarla da, yapılacak iş ve hizmetler, evvelâ çok iyi istişare edilmeli, iyi-kötü rizikoları ve faydaları nazar-ı itibara alınarak çok iyi planlanmalıdır.
Yani herhangi bir dünyevî iş gibi o işin teknisyenleri tarafından her şey çok iyi gözden geçirilmeli, mutabakat sağlanmalı ve sonra teşebbüs edilmelidir.
Bütün zarar yollarını tıkayıp kâr yollarını açtıktan sonra işe koyul ki, neticede kaderi tenkit etme.
İşin başında esbaba riayette kusur etme ki, sonunda da “Keşke!” demeyesin.
Bu itibarla, hizmet öncüleri kat’iyen kusur etmemeye bakmalı ve mutlaka istişareye riayet etmelidirler.
Zira her geriye dönüş, bir kısım fikir ayrılıklarına sebebiyet verir. Bunu bölünmeler takip eder ve o güne kadar yapılanlar bir bir yıkılır gider.
6)- İmtihan Günleri ve Meşveret
Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız.
Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.
Hâsılı, hem dünya hem de ukbada iştirak-i a’mâl-i uhreviyenin vaat ettiklerine nail olabilmek için dupduru bir niyet ve samimiyete, kardeşlik ve dayanışma ruhuyla ortak akıl ve kolektif şuura ihtiyaç vardır.
…
Bela sarmalından sıyrılmanın ilk şartı durağanlıktan kurtulmak, onun da en önemli vesilesi akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla istişare yapmaktır.
Bu açıdan, durağanlık çok tehlikelidir; ölümcül bir hastalık gibidir.
Ne olursa olsun, dört bir yandan sarılsak, musibetler/belalar sarmalı içinde kalsak da yapmamız gerekli olan şey harekettir.
Bu cümleden olarak mutlaka “meşveret”e, akl-ı selime müracaat etmek lazımdır.
Aklı başında olan, o işin tecrübesini edinmiş ve bir yönüyle işleye işleye onu geliştirmiş bulunan insanlarla oturup, “Genel durum şudur, tablo şudur; acaba bundan sıyrılmanın yolu ne ola?!.” diyerek konuşursunuz. Başkalarının düşüncesine saygı mülahazasıyla oturursunuz, “Dediğim dedik!” değil.
7)- Hataları Aza İndirmenin Yolu Meşveret
Evet, bazı işler var ki fevkalâde bir deha, bir performans, olabildiğine yüksek bir karizma ve çok engin muhakeme istiyor. Diyelim, biz İslâm’a hizmet adına bir adım attık. Düşünmeli, acaba bu hareketin neticesi ne olur?
Alternatif olarak şu da olabilir, şu da ve eğer bunların hepsi de hayırlı ise, onlardan doğacak şeylerin de yine kendi alternatifleri içinde hayırlı olmalarına dikkat etmek icap eder.
Değilse, “Bu sebep şu neticeyi doğurur, bu da hayır gibi gözüküyor, dolayısıyla buna yürümeli.” demek, bana göre yarım akıllılıktır ve İslâm’ı kendi ahmaklığımıza kurban etmek demektir.
İşte böyle bir meselede muhtemel boşlukları dolduracak en önemli güç kaynağı kolektif şuurdur.
Evet, biz, bir akılla ulaşamadığımız nice şeylere iki, üç, dört, beş akılla çok rahat ulaşabilir ve bu boşluğu doldurabiliriz.
Evet, gerektiğinde bir mesele hakkında yüz akla müracaat edilmeli ve onlardan aldığımız düşünceler harman edilerek bir sonuca varılmaya çalışılmalıdır.
Zannediyorum bu esaslara riayet çerçevesinde hareket edildiğinde, hatalar aza indirilmiş olur ve yap-bozlarla ömür tüketilmez.
Ne var ki, başta da ifade ettiğimiz gibi, bütün bütün hataların kökünü kurutmak da mümkün değildir.
8)- Hezimeti Zafere Dönüştüren İksir Meşveret
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud’a çıkmadan önce ashabıyla istişare yapmış, meşveret disiplininin yerleşmesi adına onların görüşleri istikametinde hareket etmişti.
Ama neticede muvakkat bir hezimetle karşı karşıya kalınmış, bu geçici hezimet sonucunda ciddi kayıplar yaşanmıştır. İşte böyle bir tablo karşısında Allah Resûlü’nün içinde bir burukluk olabileceği ihtimaline karşılık Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) afv u safh ile hareket etmesini, onlar adına istiğfar talebinde bulunmasını, üçüncü olarak da ne yapılması gerektiğiyle ilgili onlarla bir kere daha meşveret yapmasını istemiştir.
Nitekim müşrikler, zaferyâb bir havayla caka yapa yapa Mekke’ye doğru ilerlerken Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ashabını toplayarak onlara müşrikleri takip etme meselesini arz etmiş, onlar da Resûl-i Ekrem’in bu görüşüne ittiba etmişlerdir.
…
9)-Meşveret, Yapılacak İşlere Herkesin İştirakini Sağlar
Umumu ilgilendiren karar ve faaliyetlerde meselenin umuma mâl edilmesi adına meşveret çok önemlidir. İnsanlar bir mevzuun içine kendi fikirlerini kattıklarında –bu, minnacık bir fikir de olsa– kendilerini o işin içinde görür ve o yük ağır da olsa ellerini o yükün altına sokarlar.
Fakat bir mevzu ile ilgili alınan kararların içinde kendi fikir ve teklifleri yok ise, kendi akıl ve düşünceleriyle o meseleye bir katkıda bulunmadılarsa işin içine girmez ve ellerini de taşın altına sokmazlar.
O hâlde yapılması gereken, yapılacak işlerin ağır bir defineyi taşımak gibi düşünülmesini sağlamak ve pek çok omuzun işin altına girerek yükü hafifletmesi için fikir plânında insanların meseleye iştiraklerini temin etmektir.
Evet, Hazreti Sadık u Masduk (sallallâhu aleyhi ve sellem), mutlak mânâda “İstişare eden haybet yaşamaz, hüsrana düşmez.” buyurduğuna göre, demek ki en küçük daireden başlamak üzere hayatın bütün birimlerinde bu esasın uygulanması gerekmektedir.
10)-İstişarede Münazara ve Müzakere Ahlâkı
İstişarenin gerekliliğine kısaca değindikten sonra şimdi isterseniz ideal bir istişarenin nasıl olması gerektiği konusuna geçelim.
Esasında meşverette izlenmesi gereken usûl, münazara ve müzakeredir.
Münazara ve müzakere ise kesinlikle tartışma ve didişme demek değildir. Şimdiye kadar münazara âdâbıyla ilgili çok farklı eserler yazılmış ve münazaranın Kitap ve Sünnet yörüngeli olması için belli prensipler vaz’ edilmiştir.
Esasen münazara, görüşülen mevzu ile ilgili olarak karşılıklı nazir (benzer) ortaya koyma demektir. Mesela ekonomiyle ilgili bir meselenin görüşüldüğü yerde, bütün görüşler ekonomi etrafında döneceği için elbette bunlar birbirine benzeyecektir. İşte birbirine benzeyen bu nazirlerin karşılaşmasına münazara denir.
Buradaki asıl hedef, hakikatin tebellür etmesi, billurlaşıp ortaya çıkmasıdır. Zira müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat tecelli eder.
Tartışmadan ise hakikat parıltıları değil, parçalanmalar, bölünmeler doğar. Çünkü münazarada insaflı olmak ve karşı tarafın düşüncesine saygılı kalmak asıl iken, tartışmada “dediğim dedik” mülâhazasıyla hareket etmek ve karşı tarafı mahcup düşürmek de vardır.
11)- İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalı
Yani herhangi bir meseleyle ilgili karşılıklı ortaya konulan donelerden şer yönü hayır cihetine zerre kadar ağır gelen görüş bir kenara konulmalı ve bunun yerine hayır yönü zerre kadar bile olsa ağır basan görüş esas alınmalıdır.
Yani amellerin tartılmasında nasıl ki, hayır şerre tercih edilebiliyorsa ve Cenab-ı Hak da kulları hakkında buna göre hüküm veriyorsa, bu düstur bizim istişarelerimize de hâkim olmalıdır.
O hâlde dile getirilen görüşlerden birisinin zerre kadar hayır ağırlığının söz konusu olduğu bir yerde; ne kıdemin, ne unvanın, ne makamın ne de parmakla gösterilen biri olmanın etkisi söz konusu olamaz.
Aksine hakikat orta yerde dururken bütün bunları bir kredi olarak görme ve baskı unsuru yapma meşveretin ruhunu tahrip etme demektir.
Evet, meşverette kat’iyen dayatma olmamalıdır. İslâm’a göre en makbul insan, yarım saatlik bir meşveret içinde karşı tarafı dinlerken on defa “Siz bu konuda çok haklısınız. Söylediğiniz her sözün altına imzamı atarım.
Fakat bunların yanında benim de aklıma şöyle bir düşünce gelmişti. Buna ne buyurursunuz?” diyen kimsedir.
İşte meşveretin şerefini koruyan, şeref âbidesi insan budur. Yoksa karşı tarafı dinleme saygısını gösteremeyen ve sürekli kendi düşüncelerini doğru gören kimse esasında nefsini put hâline getirmiş bir zavallıdır.
Nefsi karşısında rükû ve secdeye varan böyle bir zavallı ise din ve hizmet adına konuştuğunu zannetse de hakikatte nefsi hesabına konuşuyor demektir. Dolayısıyla onun ortaya koyduğu düşünceler hep reaksiyona sebebiyet verecek, tepkiyle karşılanacaktır.
Bu sebepledir ki insan, istişaredeki hâl, hareket ve konuşmalarında sertliğini kırmalı, fikirlerinin sivri yanlarını törpülemeli ve böylece hüsnükabulle karşılanmasını sağlamalıdır.
Meselelerin sertliğinin kırılmadığı, düşüncelerin yumuşak bir üslupla seslendirilmediği ve sertliklerin bulunduğu bir meşverette ise kırılıp dökülmeler olur.
12)- Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı
Bazen istişarelerde zaafı olan kimseler kıdem ve kredilerini kullanmaya çalışır, dayatmalarda bulunur. Böylece onlar bilmeyerek de olsa, kıdemleri ve makamları uğruna, din adına yaptıkları hizmetlerini açıktan açığa istismar etmiş olur. Ancak hiç kimsenin egoist ve bencilce tavırlarla istişarenin yümün ve bereketini alıp götürmeye hakkı yoktur.
Aynı zamanda istişareye katılan herkes, çok hakperest olmalıdır.
Özellikle sözü dinlenen büyük insanların bu konuda çok hassas hareket etmeleri gerekir.
Zira bu tür insanlar ne derlerse desinler, onların sözleri saygı görür.
Hâlbuki onların söylediği sözler içerisinde de hata ve yanlışlar olabilir. İşte bu noktada hakperestlik adına büyüklerin yapması gereken şudur:
Söyledikleri sözün yanlış olduğunu anladıkları an hemen hatalarından dönmesini bilmeli ve bu konuda çok rahat olmalıdırlar.
Ayrıca konuşması gereken bir insanın konuşacağı yerde, konuşmaması gereken insanların konuşması hem istifade edilecek sözün arka plâna itilmesine hem de gereksiz bir kısım dedikodulara girilmesine sebebiyet vermiş olur.
13)- Gâye-İ Hayal Âbidesi İnsanların Düşüncelerine Müracaat Etme
Hususiyle, bu işin dertlisi, diriliş kahramanı, gâye-i hayal âbidesi insanların düşüncelerine müracaat edeceksiniz.
Çünkü onlar düşünürken, kendi hesaplarına düşünmezler, kendi yaşamları adına düşünmezler. Kendini o yüce mefkûreye bu şekilde bağlamış insanlar, kendilerini düşünmezler, kat’iyyen ve kâtıbeten.
Çünkü onlar, yaşatma âbideleridir; icabında Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” mülahazasına bağlanmışlardır.
Öyle ise, yürüyeceğimiz yolda başbaşa vererek, ortak aklın muhassalasını değerlendirip bu dâhiyelerden sıyrılmaya bakalım.
14)- Bir İdareciye, Allah’ın En Büyük İhsanı Hayırlı Yardımcılar
İnsanlığın İftihar Tablosu bir hadis-i şerifte, “Allah Teâlâ bir idareciye merhamet buyurursa, ona, kendisini eğrilikten alıkoyacak, doğruluğa sevkedebilecek iyi vezirler (danışmanlar) ihsan eder.” demiştir.
Evet, baştaki insan, ister devlet reisi, ister meclis başkanı, ister hükümet lideri, ister ordu komutanı, isterse de adliye ya da mülkiyenin herhangi bir biriminin başındaki idareci olsun –ne seviyede olursa olsun– şayet Allah ona merhamet buyurmuşsa, kendisini muhtemel yanlışlar karşısında uyaracak ve doğrulara yönlendirecek hiç olmazsa iki tane müsteşarla lütuflandırır, hasbî iki danışmanla te’yit eder.
Bir idareciye, Allah’ın en büyük ihsanı, yanlış yola meylettiği zaman tıpkı bir kıblenümâ gibi kendisine doğruyu gösterecek iki yâr-ı vefâdar lütuf buyurmasıdır.
Herhangi bir şahsî çıkar gözetmeyen, kendi adına gizli hesaplar peşine düşmeyen, beklentilerinin tutsağı olmayan ve durduğu yerde sadece milletin menfaatleri hesabına duran danışmanlardan mahrum bir idareci bedbahttır ve onun hüsrandan, hizlandan kurtulması kat’iyen mümkün değildir.
15)- Beş Afetten Biri; “Meşveretten Vazgeçme”
İnsan, çok akıllı ve ehl-i ilim dahi olsa hiçbir zaman istişareden vazgeçmemelidir.
Zira istişare, hem bir vifak ve ittifak vesilesi, hem akl-ı küllîyi değerlendirmedir.
Bu itibarla da o, ciddi bir vazifedir. Bir Arap atasözünde denildiği gibi, “İki ilim, bir ilimden hayırlıdır.”
Böyle olunca, üç ilim, bir ilimden haydi haydi hayırlı olmuş olur. Ayrıca istişarede bulunan insan başkalarının ilmini de kendi ilmine katmış ve onların düşüncesiyle kendi düşünce ufkunu genişletmiş olur.
16)- Günümüzdeki İçtihad ihtiyacı ve Meşveret
Günümüzde insanlar oldukça lâubâlîdir ve dinin zaruriyatı ayaklar altındadır; fikirler ve kalbler bir hayli dağınık, zihinler de mâneviyata yabancıdır. İnsanların çoğunun, hayatı İslâmî çerçevede sürdürme konusunda herhangi bir cehd ü gayreti yoktur.
Artık, –maalesef– din ve diyanet, insanların birinci meselesi değildir; “olsa da olur, olmasa da” şeklinde ele alınmaktadır. İşte, içtihad kapısı açık olsa bile, böyle bir atmosferde, hakkını vererek o dinamiği kullanacak kimselerin çıkması oldukça zordur.
Aslında, sadece idare ile alâkalı meselelerde değil, bütün problemlerin çözümünde istişare ve kolektif şuur çok önemlidir.
Dolayısıyla, bugün içtihada ihtiyaç duyulan meselelerin halledilmesi de ancak kolektif şuurla mümkün olacaktır.
Sahasının uzmanı şahıslardan meydana gelecek olan bir heyet böyle bir içtihadı –Allah’ın izni ve inayetiyle– gerçekleştirmiş ve böylelikle bir kişinin üstesinden gelemeyeceği bu ağır yük cemaatin omuzlarına yüklenmiş olacaktır.
Evet, bundan sonra, istihraçlar, istinbatlar ve içtihadlar hep o işin uzmanı insanların bir araya gelmeleri neticesinde kolektif şuurla yapılacaktır.
Bu açıdan da, ilim ve bilgi birikimi itibarıyla da bir mü’minin kendini yeterli görmesi ve “Artık ben kendime yeterim” şeklinde düşünmesi mümkün değildir.
…
Zira, ilim tâlibi de “hel min mezîd” kahramanı olmalı, kendisini asla yeterli görmemeli; okuma ve başkalarının yüksek fikirlerinden istifade etme kulvarında bir ömür boyu sürekli koşmalıdır.
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-3) YENİ/YENİLENEN İNSAN KİMDİR?
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-3)
YENİ/YENİLENEN İNSAN KİMDİR?
BAŞYAZI MÜZAKERESİ
KAYNAK
1)- YENİ İNSAN (SIZINTI 28 Şubat 1991)
2)- YENİ TEKEVVÜN VE YENİ İNSAN MODELİ (ENGİNLİĞİYLE BİZİM DÜNYAMIZ)
3)- GÖNÜL SULTANLIĞINA DOĞRU / KENDİ MEDENİYETİMİZE DOĞRU (KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU _Ruhumuzun Heykelini Dikerken – 2)
***
Evet, Allah öteden beri peygamberlerle temsil edilen bu davayı ve bu kudsîler hizmetini, terütaze ve yeni insanlara temsil ettirmiştir; ölü ya da pörsümüş ruhlara değil.
Yani hep işin önünde göründüğü hâlde bir türlü önde olamayan –olma ile görünme arasında serâ-Süreyyâ ya da yer-gök farkı var– insanlara değil.
Keza bazı şeylere karşı tepki gösterse de aksiyon ve hamle insanı olamamış kimselerle de değil;kalb ve ruh kahramanlarıyla temsil ettirmiştir.
…
Evet bugün bizim için, iki alternatiften biri söz konusudur;
ya ölesiye gayret ve dirilme
ya da kendimizi rahata, rehavete salarak bir ebedî ölüme teslim olma!..
Kur’ân-ı Kerim, böyle bir olma veya ölmeyi sık sık nazara vererek
bize hep kendimizi yenilemeyi ve taze kalmayı salıklar:
“… O dilerse sizi alır götürür ve yerinize yepyeni bir halk getirir.”1,
“… O dilerse sizi yok eder ve yerinize ter ü taze başka bir halk getirir.”2,
“… Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, sizi, sizin gibi olmayacak bir toplumla değiştirir.”3
Bu âyetlerde, “alınıp götürülecek” diye anlatılan kimselerin, kendini yenileyememiş, taze kalmayı başaramamış, mü’min olmanın hakkını eda edememiş ve iç dünyasında karbonlaşmış ölü ruhlar ve üçüncü dünya insanları –Allah’a imanlarının ifade ettiği mânâ mahfuz– olma ihtimali kavîdir.
Getirilecek kimselere gelince, onlar da birkaç asırdan beri bu mahzunlar ve mağmumlar dünyasında bilene bilene metafizik gerilimini tamamlamış; bugüne kadar küçümsenen ve hor görülen bizim insanımızı değerler üstü değerlere yükseltmeye namzet olan “nesl-i cedit” ve bütün bir kudsîler kadrosudur.
—
YENİ/YENİLENEN İNSAN VE BU AYYÜZLÜ NESİL NE ZAMAN GELECEK?
Târihî devr-i dâimlerle Hakk inâyetinin tecellîlerine açık yeni bir Çağın sath-ı mâiline girmiş bulunuyoruz.
Dörtbir yanda tüllenen emârelerin de teyidiyle,
asır ise bir inanç ve inanmışlar asrı ve bizim için bir rönesans çağı olacaktır.
Elbetteki bu yeni insanın doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır.
Her doğum gibi onun da sancısı, sarsıntısı, sıkıntısı olacaktır.
“AMA MEVSİMİ GELİNCE, BU MÜBÂREK VELÂDET MUTLAKA GERÇEKLEŞECEK VE BU AYYÜZLÜ NESİL HIZIR GİBİ BİRDENBİRE ARAMIZDA BELİRECEKTİR.”
Sıkışmış ve üstüste binmiş bulutlar arasından rahmetin süzülüp geldiği,
arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı,
karın-buzun çözüldüğü yerlerde kar çiçeklerinin her yanı sardığı
ve şebnemlerin sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi,
bu yeni insan da belki bugün -belki de yarın, ama mutlaka gelecek…
muhâkemesizlerin, akılsızların ve fanteziler arkasında yüzer-gezer yığınların içinden…
…
Yenilenme ve Rönesans bir türlü kendi dinamikleriyle ele alınmamış veya alınamamıştır.
Bu açıdan da denebilir ki, bizim dünyamızın muasır ülkeler seviyesine ulaşamaması ve bir türlü beklenen rönesansı gerçekleştirememesi, ülkenin coğrafî konumundan, imkânların eksikliğinden, insanımızın kabiliyetsizliğinden değil;
yenilenme esprisinin kavranamayışından, düşünce eksikliğinden, ilim aşkının, hakikat aşkının yerini, şablonculuğun almasından kaynaklanmaktadır.
—
YENİ İNSAN KİMDİR?
Yeni insan,
O, düşünen,
O, araştıran,
O, inanan,
O, muhakeme eden,
O, akıl kadar tecrübeye, tecrübe kadar akla inanan,
O, ve ikisi kadar da ilhâma inanan,
O, vicdana inanan ve güvenen yepyeni bir insan
O, her şeyiyle mükemmelin peşinde,
O, heptenci,
O, dünyâ ve ukbâ muvâzenesiyle kanatlı,
O, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş yepyeni bir insan.
O, rûhâniyata açık ve rûhânî zevklerle dopdolu bir insan
O, kendi dünyâsını kurma yolunda, azamî derecede çağının imkânlarından yararlanan
O,kendi millî ve mânevî değerlerine de sahip çıkarak çok farklı bir performans ortaya koyan
O, her türlü hâricî tesirlerden sıyrılabilmiş
O, kendi kendine ayakta durmaya kararlı bir şahsiyet insanı
O, Doğu-batı, ayağına pranga vurup onu esir edemeyeceği insan
O, manâ köküne ters ‘izm’ler de, ona yol-yön değiştirtemeyecek ve hatta yerinden kıpırdatamayacağı insan
O, düşüncesi hür, irâdesi hür, tasavvurları hür ve hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsünde olan
O, Başkalarına benzemeye, başkalarına özenmeye değil, kendi kendine benzemeye ve târihî dinamiklerle bezenmeye çalışan
O, Şanlı geçmişindeki inananlar gibi inanan
O, Şanlı geçmişindeki düşünenler gibi düşünen;
O, onlar gibi soluklarını duyurma arzusuyla şahlanan
O, onlar gibi karanlıkların bağrına nurlar saçan..
O, bunları yaparken de, derin bir vefâ hissiyle bir lâhza bile Hakk düşüncesinden ayrılmayacak olan yepyeni bir insan..
O,Hakk’ı tutup kaldırmak için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilen..
O, icâbında yurt-yuva, evlâd u iyâl her şeyi terketmeye hazır olan..
O, mal-can kaygısına, refâh-saadet arzusuna kapılmadan bugün mazhar olduğu her şeyi, yakın-uzak milletinin istikbali yolunda tek zerresini dahi zâyi’ etmeden tohumları toprağın bağrına saçan
O, tohumları Hakk’ın inâyet yamaçlarına saçan,
O, tohumları saçtıktan sonra kuluçkanın yumurta ve civcivler üzerine abandığı gibi bir ızdırâp ve bekleyiş faslına girerek inleyip kıvranan,
O,ürperip yakarışa geçen
O, her gün ölüp-ölüp dirilen
O, Hakk yolunda olmayı, Hakk yolunda ölmeyi hayatının gâyesi bilen
O,ve böyle bir gâyeyi fevtetmiş olmayı da şahsı adına telâfisi imkânsız en büyük bir kayıp sayan…
O, insanların akıl, kalb, ruh ve duygularına ulaşma yolunda, kitaptan gazeteye, gazeteden mecmua ve bültene, onlardan da radyo ve televizyona kadar bütün modern imkânlardan-kitle iletişim vasıtalarından yararlanacak ve kendini bir kere daha ispatlamaya çalışan..
O, sadece kendini ispatlamak değil, aynı zamanda gasba uğrayan devletlerarası muvâzenedeki yerini ve itibârını istirdat eden…
O, rûhunun kökleri itibâriyle çok derin, içinde yaşadığı dünyâ itibâriyle de çok yönlü
O, ilimden sanata, teknolojiden metafiziğe, her sahada söz sahibi
O, kendini alâkadar eden her mes’ele ile içli-dışlı
O, doyma bilmeyen ilim aşkı dopdolu
O,her gün daha bir başkalaşan ma’rifet tutkusuna sahip
O, idrâk üstü ledünnî derinlikleriyle, ak devrin aydınlık insanlarıyla omuz omuza
O, her gün yeni bir mirâcın süvarîsi olarak da rûhânîlerle atbaş
O, bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu
O, insânî değerlerin koruyucusu ve kollayıcısı
O, bir taraftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi esaslarla kendi yerini belirleyipkendini bulan
O, bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşümûl ‘evrensel’
O, diğergâmdır.
O, Kendisinin nasıl olmasını seçtiği aynı anda, beraber bulunma mecburiyetinde olduğu insan vesâir eşyânın da nasıl olması gerektiğini tasarlayan
O, fırsat doğunca da bütün tasarılarını gerçekleştirmeye çalışan
O, çevresinde iyi olan her şeyi korur-kollar ve onu başkalarına da salıklar..
O, bütün fenalıklara karşı savaş ilân eden
O, bütün fenalıkları, içinde yaşadığı toplumun bünyesinden söküp atacağı âna kadar bir yay gibi hep gerili kalan.
O,İnanır, inanmayı herkese tavsiye eden
O, ibâdete ‘güzel’ der ve onun gürül gürül dili olur.
O, Okunması gerekli olan kitapları okur ve okutur.
O, Ruh ve manâ köküne saygılı gazete ve mecmualara omuz verir.. sokak sokak dolaşır, kendi insanının ihtiyâcı olan her şeyin işportacılığını yapar.. ve bu hâliyle de o, bir sorumluluk ve mükellefiyet remzi olur.
O, inşâ rûhuna sahip her türlü şablonculuğun karşısında.
O, Öze saygısı içinde kendini yenilemesini, hâdiselere söz dinletmesini bilen
O, hep yaşadığı devrin önünde yürüyen..
O, hem de irâdesinin sınırları ötesinde bir gayretle, şevkli, çalımlı
O, Allah’a itimat içinde.
O, hayatında sebeplere riâyetle teslimiyet o kadar içiçedir ki, işin iç yüzünü bilmeyenler onu, ya esbâbperest -sebeplere tapan, sebepleri her şey sayan- veya tam cebrî -kaderci- sanırlar..
O, yeni insan tam bir denge insanıdır..
O, sebeplere riâyeti bir vazife bilen
O,Hakk’a teslimiyeti de îmânın gereği sayan
Yeni insan bir fâtih ve kâşiftir.
O, her gün benliğinin derinliklerinde ve fezânın enginliklerinde yeni yeni burçlara bayrağını diken
O, âfâk ve enfüsün sırlı kapılarını zorlayan
O, Îmânı ve irfânı sayesinde eşyânın perde arkasına ulaştıkça daha da şahlanan
O, ötelerde ve daha ötelerde otağ değiştirir duran
O,derken gün gelir, toprak sînesinde sakladığı şeylerle ona ses verir..
O, denizlerin derinliklerinde yatan cevherler onun büyülü asâsıyla ortaya çıkan
O, semâlar kapılarını ardına kadar açar ve ona ‘buyur!’ der.
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM 2) BU YOLUN ADABI; “GEMİNİ BİR DAHA ELDEN GEÇİREREK YENİLE”
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM 2)
BU YOLUN ADABI; “GEMİNİ BİR DAHA ELDEN GEÇİREREK YENİLE”
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR:
1)- YENİ İNSAN BAŞYAZI
2)- PRİZMA SERİSİ VE RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN
3)- HİZMET REHBERİ
4)- KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ
5)- BAMTELİ
***
BAŞYAZIDAN
… mazhar olduğu her şeyi, yakın-uzak milletinin istikbali yolunda tek zerresini dahi zâyi’ etmeden tohumları toprağın bağrına saçtığı gibi, Hakk’ın inâyet yamaçlarına saçacak, sonra kuluçkanın yumurta ve civcivler üzerine abandığı gibi bir ızdırâp ve bekleyiş faslına girerek inleyip kıvranacak, ürperip yakarışa geçecek ve her gün ölüp-ölüp dirilecek.
Hakk yolunda olmayı, Hakk yolunda ölmeyi hayatının gâyesi bilecek ve böyle bir gâyeyi fevtetmiş olmayı da şahsı adına telâfisi imkânsız en büyük bir kayıp sayacak…
Evet, yolculuk uzunlardan uzun, konulup kalkılan menziller oldukça fazla, geçilecek yollarda ise bir hayli aşılmaz tepeler ve azgın dereler var. Bu kadar problemli bir yolun aşılıp gerçek menzile ulaşılması için yol âdâb ve erkânını bilen rehberlere ihtiyaç olduğu izahtan vârestedir.
…
Yunus Emre’nin deyişiyle, “Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Bu yolda kat’ edilmesi gereken nice mesafe, geçilmesi gereken nice derya ve aşılması gereken nice tepe mevcuttur. Zorlardan zor bu meşakkatli yolculukta maddî-mânevî hiçbir engele takılıp kalmamak, dünyanın aldatıcı cazibedar güzelliklerinin ağına düşmemek ve yol yorgunluğu yaşamamak için her zaman ciddi teyakkuz ve temkine ihtiyaç vardır.
…
“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah, senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”
…
Efendimiz’in hayat-ı seniyyesiyle bir yol olarak ortaya koyduğu ve “Sünnet” dediği, –Sünnet Arapça’da tutulup gidilen yol anlamına gelmektedir– ve bizim de onu en nurlu bir yol olarak benimsediğimiz o yolun prensip ve âdâbına riayet etmek, edeptir.
Bütün bunlara riayet eden edeple serfiraz sayılır. Riayet etmeyen de O’nun nurundan, feyzinden ve bereketinden mahrum kalır; kalır ve karanlıklara sukut eder.
…
“Hûd Sûresi’ndeki ‘Emrolunduğun gibi istikamette ol!’ âyeti benim iflâhımı kesti ve beni ihtiyarlattı.”173 Allah (celle celâluhu), bu âyetle Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğru bir yol gösteriyor
ve âdeta, “Bu doğru yolun âdâbı, erkânı, şerâiti, vecibeleri nelerse, bunları harfiyen yerine getirmek suretiyle, Allah karşısında O’nun seni görmek istediği şekli muhafaza et!” diyordu…
Tabiî bütün bunlar âyet-i kerimeyi kendine nâzil olmuş gibi anlamaya, onu engin şekilde duymaya ve idrak etmeye bağlıdır.
O temiz dimağ ve ısmarlama fetânet, Rabbimiz’in kendisinden istediği hususu o engin şuuruyla olağanüstü idrak etmişti. Kur’ân aynı şeyleri bizim için de ifade etmektedir. Bundan dolayı âyetin ifade ettiği mânâyı –mevzûun leh’in umumî olması itibariyle– sanki bize diyormuş gibi anlamalı ve bu anlamda onu vâhid-i kıyasî kabul etmeliyiz. Etsek bile acaba bu mesele saçlarımızda bir ak tüy meydana getirir mi? Bir geceliğine olsun uykularımızı kaçırır mı? Bir kerecik olsun yemekten iştahımızı keser mi? Selef-i sâlihîn arasında olduğu gibi bir defaya mahsus olsun, ahiret endişesi ile ayaklarımızı titretir mi..?
…
Hak yolunda bulunmak, herkese Hakk’ı anlatıp Hakk’ı duyurmak ve yoldakilere yol âdâbıyla alâkalı rehberlikte bulunmak bir ibadet olduğu gibi her şeyi Allah’tan beklemek, beklenmesi gereken hususlarda zamanın çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp sabretmek de bir ibadettir.
İnsan bazen, daha ilk hamle, ilk hareket ve ilk şahlanışta hemen tevfîke mazhar olur ve aradığını bulur. Bazen de bir ömür boyu küheylan gibi koşar durur da görünürde hiçbir şey elde edemez. Ne var ki o da sonuçta sabrıyla, ikdâmıyla ve niyetiyle kurtulur…
…
Hak yolcusunun, seyahatini, Hz. Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm), ilim ve mârifet meşalesi altında sürdürmesi, yol boyu hep Kitap ve Sünnet’e mukayyed kalarak, her zaman kılı kırk yararcasına sefer âdâbına riayette bulunması yanında, yolculuk meşakkatlerini göğüsleye göğüsleye ve himmetini de Gayeler Gayesi’ne yönlendirip, hep metafizik gerilim içinde bulunma hâli diye yorumlanmıştır.
…
Bu kabîl olumsuzluklar bazen, insanların günah, gaflet ve temkinsizliklerinden kaynaklanır; bazen muvakkat kabz girdapları gelip pusulaya, dümene dokunur; bazen cismanî neş’e ve inşirah anaforlarıyla rota kaymalarına maruz kalınır; bazen de böyle bir seyahat âdâbına uymayan hataları görememeden veya sevaplarla fahirlenme ve küstahlaşmadan meydana gelir. Eğer insanlar, bu hususları ruhu öldüren/öldürecek olan birer virüs gibi görür ve onlardan uzak durabilirlerse; ezkaza bulaştıklarında da hemen tevbe, inâbe, evbe kurnaları altına koşarak ciddî bir arınma gayreti gösterirlerse, “Allah onların seyyielerini haseneye tebdil eder.”1 ve şer kabiliyetlerini hayır istidatlarına çevirerek onlara yeniden dirilme fırsatı verir.
…
Ne var ki, bu yolun âdâb ve erkânını öğrenmişlerin ümitsizliğe düşmesi bahis mevzuu değildir. Buradaki incelik işte budur ve “Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak”ı da böyle anlamak icap etmektedir.
…
İmana ait bütün bu şubeler ve onlara bağlı ameller birbirini tamamlayıcı unsurlardır. Eğer siz Allah rızası için, âdâba dair bir meseleyi eda ediyorsanız, bu aynı zamanda size Allah’ı, Peygamber’i, haşr ü neşri hatırlatır.
Bir an O’nu hatırlama, bir an-ı seyyale O’nunla beraber olma ise binlerce sene O’nsuzluğa denktir. O hâlde küçük gibi görünse de, bu gibi mevzular, çağrıştırdığı mânâlar itibarıyla çok büyüktür.
Bu açıdan başkaları ne yaparsa yapsın, bizim eskilerin âdâb-ı İslâmiye ve âdâb-ı Kur’âniye dedikleri meseleleri kendi aramızda ihya etmemiz, kendi terbiye anlayışımızı, kendi nezaket ve zarafetimizi ortaya koymamız gerekir.
…
Bir gaye kadar onu gerçekleştirmek için takip edilen ve edilmesi gereken yol da önemlidir. Hattâ denebilir ki, gayeye giden yol, bir açıdan gayeden daha önemlidir. Çünkü, doğru bir gayeye yanlış bir yolla gidildiğinde o gayeye ulaşılamayacağı gibi, o gayeyle ilgili zihinlerde kuşkular uyanmasına, hattâ gayenin lekelenmesine, yanlış anlaşılmasına ve insanları onlardan uzaklaştırmaya sebep olunur.
….
Diriliş, her meselede kalıptan sıyrılıp ruha yönelmekle başlar. Hazreti Pîr-i Mugan da, “Madem hakikat budur; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel” diyor. Demek insan cismaniyete takıldığı; yeme, içme, uyuma ve hayvanî duygularla oturup kalkmaya bağlı şekilde dünyada adeta ölümsüzmüş gibi yaşadığı sürece kalb ve ruh ufkuna yükselemez.
Evet, hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel. O zaman insanca hayatın ne demek olduğunu duyacaksın. O zaman Allah ile arandaki muâhedeyi de duyacaksın. “Elest bezmi”ni, yani, Cenâb-ı Hakk’ın, ruhlara; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna ruhların, “Evet, Rabbimizsin.” (A’râf, 7/172) diye cevap verdiği anı duyacaksın. “Kalû belâ” (Evet, Rabbimizsin dediler) beyanındaki sırrı vicdanında tın tın duyacaksın.
Kalb ufkunun üstünde ruh ufku var. Nefha-yı ilâhî. Bir yönüyle doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına teveccüh ediyor. Neden? Allah (celle celâluhu) Hazreti Adem’e (ala seyyidina ve aleyhisselam) Kendi ruhunu nefhettiğini bildiriyor. O zaman bütün insanlardaki ruh da nefh-i ilâhîdir.
Bunlar güzergâhın gerekli esasları.. yolun erkân ve âdâbı.. hatta âdâb ötesi ferâizidir. İnsan bunları vicdanında derinlemesine duymadan dünyada gerçek dirilişi söz konusu değildir. Hazreti Pîr böylelerine, “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz, tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..” diyor. Demek ki hâlihazırdaki müteharrik cesetler, esasen o dirilişi temsil edecek mahiyette değiller.
…
Acz, fakr, şevk ve şükür! Kendini aciz görme; adeta eli hiçbir şeye yetmeyen ve hiçbir şeye sahip bulunmayan biri olarak kabul etme. Genel kabulümüz ve genel durumumuz odur. Bu düşüncemiz bir yönüyle kendi konumumuzu çok iyi bilme sayılır; diğer yandan da şevk ve şükür vesilesi olur: Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak lütufları geliyor.
Her şey O’ndan geldiğine göre hiç ye’se düşmemek ve sürekli şevk içinde olmak lazım! Madem O’ndan geliyor ne diye ye’se düşeceğim?!. Şayet yolu açan O ise, güzergâhı gösteren O ise, güzergâh emniyetini sağlayan O ise ve yol boyunca gulyabânileri bertaraf edecek O ise, niye ye’se düşeyim ki?!.
Meseleye şu şekilde bakılsa mahzuru yok: “Allah Allah, kaderî bir plan var, senaryo gibi. Bizi hiç farkına varmadan birer figür, birer ırgat, birer amele gibi sahneye sürüyor; ‘Bu şeyi tamir etmede, onarmada sizi çalıştırıyorum!’ diyor.” Böyle bakarsanız, “Ona binlerce hamd ü sena olsun. Bizi böyle güzel işlerde koşturuyor. Acaba işin hakkını tam verebiliyor muyuz? Acaba konumumuzu rantabl olarak değerlendirebiliyor muyuz? Fakat ona binlerce hamd ü sena olsun, her şeye rağmen bizi güzel işlerde istihdam ediyor!” dersiniz.
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-1) “YOL YORGUNLUĞUNA DÜŞMEMENİN ÇARESİ: YENİLENME CEHDİ”
YENİ İNSAN MODELİ (BÖLÜM-1)
“YOL YORGUNLUĞUNA DÜŞMEMENİN ÇARESİ: YENİLENME CEHDİ”
1- GERÇEK DÜNYA DÜZENİ (PRİZMA-1)
Evet, dünya, yenilenme adına şimdilerde gösterildiği gibi olmasa bile, bir yapılanma sürecindedir.. mevsimi gelince de bu yapılanma mutlaka gerçekleşecektir.
Ama bunu gerçekleştirecek olanlar, şu anda sahnenin önünde duranlar değil de, perde arkasında kalıp hâdiselerin olgunlaşma mevsimini bekleyenler olacaktır.
İşte onlar ki, kinle, nefretle yoğrulmuş bir dünya yerine, sevgi, hoşgörü ve müsamaha ikliminde şekillenmiş bir dünya inşa edeceklerdir.. ve bu yeni yapılanmada da insanlık, onların tekliflerini severek, isteyerek kabullenecektir.
…
Ben, bugün için yapılması gerekenin, böyle bir hizmet olması gerektiğine bütün kalbimle inanıyor ve geleceğe ait bahar râyihalı rüyaların da ancak böyle çalışmalarla gerçekleşeceği kanaatini taşıyorum.
Onun için de yakın dost ve arkadaşlarıma, geçici, mevsimlik ve gelecek vaadetmeyen gayretçikler yerine, kalıcı ve bütünüyle yararlı bu tür çalışmaları tavsiye ediyorum ki, ömrüm olduğu sürece de aynı tavsiyeleri tekrar etmekten geri kalmayacağım.
—
2- İÇTİMAÎ HAYATTA DÜNYA-AHİRET MUVAZENESİ (KENDİ İKLİMİMİZ)
Netice itibarıyla içtimaî hayatla çok münasebet içinde bulunan inananlar, sık sık kendilerini kontrol etmelidirler. Aslında servet sahibi olmak, Allah yolunda olduğu takdirde güzel bir şeydir. Netice itibarıyla dünyalığa taalluk eden işlerin fizibilitesi Allah yolunda ise, o takdirde bu işler mukaddes bir ibadet hükmüne geçer. Fakat onlar, bizi bağlayıp Allah’tan alıkoyuyorsa, bunun da çaresine bakılmalıdır. Şu dünyadan nasıl olursa olsun mutlaka yaşanıp ahirete göçülecektir.
Önemli olan bu dünyada iken Rabbimiz’in bizi hizmetten dûr etmemesini istemektir.
Evet, dünya ve ahiret muvazenesini –inşâallah– kendimizin ve başkalarının bizi kontrol etmesiyle ve sık sık yenilenme yollarını kullanmakla temin edebiliriz.
—
3- KALB VE RUH UFKUNDA DİRİLİŞ (PRİZMA-4)
Farklı zamanlarda ortaya çıkan diriliş hareketlerinde de kalb ve ruh ufkunu ihmâl ederek sadece aklını ve mantığını kullanan, amel buudu noksan bir ilimle başkalarına bir şey anlatmak isteyen insanlardan daha ziyade, iç dünyasına yönelmiş, ciddi bir murakabeye dalmış, kendi ruhunun ufkuna göre yaşayan, ömrünü kalbî ve ruhî hayat yörüngesinde sürdüren insanlar toplumdaki yenilenmeyi sağlamışlardır.
Yaşanan ba’sü ba’de’l-mevtlerin, diriliş hareketlerinin arkasında bu tür ruh ve kalb kahramanları vardır. Bu diriltici solukları Hazreti Pîr’den Mevlâna Halid Bağdâdî’ye, Alvar İmamı’ndan kardeşi Vehbi Efendi’ye, İhramcızade Hazretleri’nden halifesi Hulusi Efendi’ye muhtelif meşreplerden sayısız gönül erleriyle misallendirebilirsiniz.
Herhangi bir beklenti içine girmeden, işin sonundaki semereyi hiç mi hiç düşünmeden, kendilerini delice hak yoluna adamış bu büyük zatlar, çevrelerinde oluşturdukları atmosfer içinde, sizin bin tane mektebinizde yetiştirdiğiniz insandan daha büyük ruh ve kalb insanları yetiştirmişlerdir.
Bu ifadelerimizden bütün bütün ilme ve ilmî hakikatlere kapanılması gerektiği, onların bir işe yaramadığı anlaşılmamalıdır. Elbette ki ilim, ilmi elde etme yolları ve ilmî hakikatler dirilişimiz adına çok önemli dinamiklerdir.
Bizim burada üzerinde durduğumuz mevzu ise me’hazın kudsiyetinin çok önemli bir tesirinin olduğudur.
Çünkü onda samimiyet, Allah’a (celle celâluhu) yakınlık, Allah’la irtibat ve Allah’a nisbet vardır ki, muhataplar üzerinde derinden derine tesir hasıl eden faktörler de işte bunlardır.
—
4- YENİLENME RUHU VE İLÂHÎ İNAYET (KIRIK TESTİ)
Tabii ki, son birkaç asırdan beri ruhlarımızı saran levsiyat Allah’ın izni ve inayetiyle sökülüp atılabilir.
Ne var ki, öncelikle milletçe çöküntü ve çözülmelerimizin gerçek sebep ve sâikleri sayılan ihtiras, tembellik, şöhret arzusu, makam sevgisi, bencillik ve dünyaperestlik gibi his ve duygulardan sıyrılmamız; sonra da İslâm’ın özü ve hakikati olan istiğna, cesaret, mahviyet, diğergâmlık, ruhanîlik ve rabbanîlik ruhuyla hakka yönelmemiz ve gönüllerimizi hak duygusuyla arıtıp şekillendirmemiz gerekmektedir.
İşte bu anlayışla işe koyulmadan ve ona muvafık bir gayretle çalışıp çabalamadan düze çıkmamız imkânsızlık ölçüsünde zor demektir.
Bununla beraber, eğer içimizde, öze sadık kalmanın yanı sıra çağı da kucaklayabilecek tecdid ve ıslah iradesine sahip bir kısım yiğitler varsa –ki vardır– bu tamir ve yenilenme mutlaka gerçekleşecektir.
—
5- MEBDEDE YENİLİK, YOL BOYUNCA YENİLENME CEHDİ (YAŞATMA İDEALİ)
Evet, başta herkeste şöyle böyle, az çok, yenilik ve orijinalitenin getirdiği bir ürperti, haşyet ve saygı bulunur.
Fakat ilerleyen zamanda evrâd u ezkârla, gecenin derinliklerinde eda edilen ibadet u taatle, muhasebe, murakabe ve tefekkürle sürekli bir yenilenme cehdi içerisinde olmayan, sürekli bir yenilenme vetiresi yaşamayan; yaşamadığı için de benlik duygularından sıyrılamayan insanın kaskatı kesilmesi mukadderdir.
Dolayısıyla bu şahsın, çiy noktasını koruması mümkün değildir. Böylesi bir kalb kasvetine maruz kalmamanın yolu ise, mevzuları sürekli yeni bakış zaviyeleriyle ele alıp onlar üzerinde derinleşmekten geçer.
6– KESİNTİSİZ YENİLENME CEHDİ (YAŞATMA İDEALİ)
Mebdede elde edilen kazanımları; kıymet-i harbiyeleriyle, derinlik, revnaktarlık ve cazibedar buudlarıyla koruyabilme, onları ilk defa elde etmekten daha zordur.
…
Her fert ve toplum için mukadder gibi görünen bu durum karşısında yapılması gereken, insanın sürekli yenilenme ceht ve gayreti içinde olması, bu şuurla hayatını örgülemesidir.
Zira sizin gözünüz ve gönlünüz bir dönem, belli güzelliklere açılmış olabilir ve siz o güzellikleri samimî ve yürekten bir şekilde bağrınıza basmış olabilirsiniz.
Fakat daha sonra o güzellikleri soldurmadan, öldürmeden, ruh ve düşünce dünyanızda partallaştırmadan bütün parlaklığıyla muhafaza edebilmeniz çok ciddî bir ceht ve gayrete vâbestedir.
—
7- İNANCIN AMELLE BESLENMESİ (KENDİ İKLİMİMİZ)
Zira kişinin doğrudan doğruya kendisini çok yüksek hakikatlere verip, onda fâni olması, sık sık zihnen, fikren ve ruhen Allah’a doğru seyahatler tertip etmesine, belli ölçüde de olsa beden ve cismaniyetine baş kaldırmasına bağlıdır. Ehlullahtan, tek bir iman hakikatinin inkişafı için, senelerce uğraşanlar vardır.
Evet, bu mevzuda terakki etmek, çok ciddî gayret göstermeye ve fedakârlıkta bulunmaya vâbestedir.
Kaldı ki insan, daima yenilense de, gece-gündüz münavebesi gibi, her zaman ışığı karanlıklar takip edecek ve sürekli yenilenme ihtiyacı hâsıl olacaktır.
Bu itibarla bir yandan hâdiseler, zaman ve eşya, insanın ruhunu karartırken öte yandan da o, iman mevzuunda gönül ve ruh dünyasında yeniden bir diriliş gerçekleştirmeli ve tazelenme yollarını araştırmalıdır ki, ötelere diri olarak intikal edebilsin.
—
8- İMANINI YENİLEME (FİKİR ATLASI)
Allah Resûlü bir hadislerinde bu yenilenmeye şöyle işaret ederler: “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ demek suretiyle yenileyin.”
Bence bu hadis, sadece dil ile kelime-i tevhidi söylemeye hamledilmemelidir. Ehl-i hakikate göre bu mübarek kelimeler dille telaffuz edilirken, vicdanlarda duyulmuyorsa bir mânâda yalan söyleniyor demektir.
Yani, Lâ ilâhe illallah’ deyiniz” demek, “Bu kelimeleri vicdanlarınızda hissediniz, her gün din ve iman adına bir yenilik peşinde olunuz, devamlı kendinizi yenileyiniz, yaratılış gayesine ulaşma uğrunda sürekli yollarda olunuz” demektir.
Malum olduğu üzere her lahza zaman ve mekân değişmektedir; bu itibarla insan da, bu değişmeler içinde her an kendini aydınlatmalı, yenilemeli ve ruhta yeni bir dirilişe geçmelidir ki, hayatını teşkil eden karelerden hiçbiri karanlık kalmasın.
İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur.
Mü’mindeki bu yenilenmenin onun tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmesi için devamlı surette imanını derinleştirmesi ve onu hayatına aksettirici temrinatla bezemesi gerekmektedir.
—
9- DERİNLİĞE AÇILMAK İÇİN YENİLİK VE DURULUK (DİRİLİŞ ÇAĞRISI)
Günümüzde de hak ve hakikati muhtaç sinelere gerektiği ölçüde duyurabilmek için, onları yeni bir sedâ, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslûp ve yeni bir icra ile ortaya koymak gerekmektedir.
Şu kadar var ki, bazı mânâ ve muhtevaları yeni bir yolla sunmak, kat’iyen fantezi ve lüks peşine düşmek olarak anlaşılmamalıdır. Zira, temsil ettiğimiz hakikatlerin derinliği ve öz değerlerimizin renkliliği fantezilere ve lükslere ihtiyaç bırakmayacak, bizi her şeyden müstağni kılacak mahiyettedir.
Dolayısıyla, yeni bir ses, yeni bir eda ve yeni bir üslûp ortaya konulurken, mesele Kur’ân’dan öğrendiğimiz “tasrif” çerçevesinde ele alınmalıdır.
—
10- KENDİNİ YENİLEME (YENİLENME CEHDİ)
Bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli husus yenilenmenin doğru anlaşılmasıdır.
Kendini yenileme, kesinlikle yenilik hayranlığı ve yenilenme fantezisi ile karıştırılmamalıdır. Zira gerçek yenilenme,
1)- Kök ve çekirdekteki safvet korunarak,
2)- Verâset yoluyla geçmişten süzülüp gelen bütün kıymetlerin hâlihazırdaki düşünce ve irfan buğularıyla sentezleri yapılarak daha yeni, daha berrak tefekkür iklimlerine ulaşmaktır.
3)- Kendini yenileme, tamamen metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh plânında bir diriliştir; Mukaddeslerine, tarihine sımsıkı bağlılık içinde bir diriliş…
4)- Eksiksiz tam bir yenileşme, ancak, ruh, zekâ, his ve iradenin müşterek gayretleriyle mümkündür.
5)- Ruh gücünü, bütünüyle kullanmak, geçmişten gelen bilgileri eksiksiz değerlendirmek,
6)- Sürekli olarak ilham ve mâneviyat esintilerine açık kalabilmek,
7)- Körü körüne taklitlere takılıp kalmamak
8)- ve her zaman nizamiliği takip etmek…
ÇAĞLAYAN’DAN SİNELERE EMANET AMEL “İHLAS” (BÖLÜM-1)
ÇAĞLAYAN’DAN SİNELERE EMANET AMEL “İHLAS” (BÖLÜM-1)
MÜZAKERE ÇALIŞMASININ İZAHATI:
1-Öncelikle Çağlayan dergisinde yayınlanan başyazı ve orta sayfalarda geçen “ihlas” hakikati ile irtibatlı bırakılan uçların tespiti…
1.1- Farklı Mertebeleriyle Nefis (6) – Çağlayan Ekim 2018
1.2- Farklı Mertebeleriyle Nefis (5) – Çağlayan Eylül 2018
1.3- Farklı Mertebeleriyle Nefis (4) – Çağlayan Ağustos 2018
1.4- Farklı Mertebeleriyle Nefis (3) – Çağlayan Temmuz 2018
1.5- Farklı Mertebeleriyle Nefis (1) – Çağlayan Mayıs 2018
1.6- Âbid, Zâhid, Âşık (2) – Çağlayan Şubat 2018
1.7- Kalb Veya Latîfe-İ Rabbâniye – Çağlayan Ekim 2017
1.8- Hakk’a Adanmışlar Yolu – Çağlayan Eylül 2017
1.9- Hak Yoluna Adanmış Ruhlar – Çağlayan Haziran 2017
1.10- Dar Bir Açıdan Ahlâk-2 – Çağlayan Mayıs 2017
2- Sonrasında acizane anlama gayreti hedeflenerek pırlanta eserlerine sadık kalınarak yapılan değerlendirilmelerin müzakeresi yapılmıştır.
Birinci bölüm de“ihlas” , “FARKLI MERTEBELERİYLE NEFİS (6)” isimli Kalbin Zümrüt Tepeleri yazısında geçen
2.1 Muhlisîn üstü Muhlasîn
2.2. İhlas-ı etemm
2.3. Amel-i sâlih
2.4. Hakk’a teveccüh-i tâmm,
2.5. Üns billâh
2.6. Sıyanet ufku
2.7. İlahî inayet ve riayeti
gibi bırakılan uçlar üzerinden pırlanta okumaları yapılmıştır.
Duamız odur ki;
“Allahım! Bizi Sana yaklaştıracak salih amellerle tanıştır. Senden uzaklaştıracak tavır ve davranışlara karşı bizi hep kapalı tut ve bizi amellerimizde samimiyet ve ihlasa ulaştır.(Amin)...”
***
BÖLÜM-1
ANA METİN
FARKLI MERTEBELERİYLE NEFİS (6) – ÇAĞLAYAN EKİM 2018
“Bunlar muhlisîn üstü muhlasîn1 payesiyle serfirazdırlar ki büyük ölçüde şeytan ve nefis şerarelerine kapalı sayılırlar.
Bunun teminatı, şeytanın geniş alanlı asimetrik saldırılarına karşı
“(Mealen) Herkes şeytan iğvâ ve idlâline karşı açıktır ama ihlas-ı etemme2 sahip olanlar müstesna!” (Hicr, 15/40; Sad, 38/83) beyanıdır.
Bu zirvenin koç yiğitleri, amel-i sâlih3 ve Hakk’a teveccüh-i tâmları4 sayesinde şeytan ve avenesinin insana nüfuz girizgâhlarının bütününü kapayıp “üns billâh5”a ermişlerdir.
Burası öyle yüksek bir makam ve sıyanet ufku6dur ki, oraya asla şeyâtîn şerare ve sinyalleri ulaşamaz ve onlar, konumlarını korudukları sürece de hep ilahî inayet ve riayet7 altında bulunurlar.”
***
MÜZAKERE:
1)- MUHLİSÎN ÜSTÜ MUHLASÎN
Muhlis (ihlası kazanmış), ihlâsı temsil eden kişi demektir. Fakat insan bu konuda ihlâs şuuruna öyle bir kilitlenmelidir ki, ihlâsa ermeyi bile az görerek “muhlasîn” (ihlasa erdirilmiş) den olma peşinde koşmalıdır.
Muhlas, Allah tarafından safvete ulaştırılma ve böylece mahz-ı ihlâs kesilme, ihlâslaşma, tamamen durulma, berraklaşma demektir.
…
Fakat asliyet planında olmasa bile zılliyet planında bu hedefe ulaşmak için peygamberlerin dışındaki mü’minler de gözlerini bu yüce ufka dikmeli, sürekli murad-ı ilâhîyi takip etmeli, bütün ibadetlerini sadece emredildiği için yapmalı, ubûdiyetlerini/kulluklarını dünyevî hiçbir gayeye bağlamamalı, hatta rıdvan dışında uhrevî beklentilerden sıyrılmalı, neticeyi de Cenâb-ı Hakk’a bırakmalıdırlar.
…
Herkesin O’nunla alâka ve irtibatına göre, kulluk tavrı da, Hakk’ın muamelesi de farklı farklıdır.. ve aşağıdakiler, bir üsttekilerin Hak’la münasebetini ve Hakk’ın da onlarla muamelesini bilemezler.
Ezcümle, avam halk, erbâb-ı basîret dediğimiz havâssın Hak’la irtibat ve alâkasını, Hakk’ın da onlarla muamelesini bilemedikleri gibi, havâss da, ehass-ı havâssın Hakk’a teveccüh ve tahsis-i nazar larını, Hakk’ın da onlarla değişik mevârid ve mevâhib muamelesini bilemez; ehass-ı havâss da, Hakk’ın mükerrem ibâdı “muhlasîn”1 ve “Mustafeyne’l-Ahyâr”2 dediğimiz mukarrabîn ve Akrabü’l-mukarrabîn’in esmâ ve sıfât ötesi Hazreti Zât’la olan irtibat derinliklerini ve O’nun da bu seçkinlere özel teveccüh ve ekstra muamelesini bilemezler…
Bu konuyu teyid makamında Hazreti Akrabü’l-mukarrabîn’e nisbet edilen “Allah’ın en sevimli kulları, kendini gizlemesini bilen gerçek müttakîlerdir.” şeklinde mübarek bir söz vardır ki, bu da bilhassa şu hususları işaretlemektedir:
Evvelâ, riyâ, süm’a, teveccüh-ü nâs beklentisi… gibi Allah’ın sevmediği şeylerden kaçınma hasbîliği ile, iç zenginliğini, mârifet enginliğini dışarı vurmama; sâniyen, amellerini ihlâs yörüngesinde götürüp, her işinde sadece ve sadece Hak rızasını gözetme; sâlisen, kalb temizliğine, ruh safvetine, olması gerekenin çok çok ötesinde ihtimam göstererek, bâtınını zâhirinin önünde götürme; râbian, ahlâk-ı ilâhî ile ittisâf ederek gönül dünyasını her zaman O’na açık tutma; hâmisen, nefis tezkiyesi, kalb tasfiyesi mevzuunda doyma bilmeyen bir aşk u iştiyakla sürekli gayret içinde bulunma..
—
2)- İHLAS-I ETEMM
Kimileri ilm ü amelle yürür kendi sonuna doğru; mârifetle oturur-kalkar. Yer yer muhabbetle soluklandığı olur; ama hudû ve huşû bilemediğinden, amelini de ihlâs-ı etemmle bezeyemediğinden akı-karayı birbirine karıştırır ve çok defa kazanma kuşağında haybetler yaşayarak göçer gider bu dünyadan.
Kimileri tam tekmildir ilim, mârifet ve muhabbet adına.
İhlâsla yürür yürüdüğü yolda; ne var ki, bunların da bazılarının, havf u haşyet, hudû ve huşû donanımları yeterli olmadığından bir kısım mazhariyetlerle başları dönebilir; bir şekilde durdukları yerin hakkını verip konumlarını korusalar da söz ve tavırlarından dökülen laubalilik, şathiyyât ve kulluk keyfiyetine münâfî değişik iddialar gibi ubûdiyetin esası olan mahviyet, tevazu ve hacâletle telifi imkânsız beyanlarda bulunarak gayri ciddî ruhlara malzeme ürettikleri de bir gerçektir.
Bu itibarla bütün mü’minler, hususiyle de Hakk’a adanmış ruhlar her durumda ve her kademede mehâfet ve mehâbet mülâhazalarını kontrol etmeli, huşû ve hudû adına şuuraltı müktesebâtlarını gözden geçirmelidirler ki, laubaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar..
3)- AMEL-İ SÂLİH
İhlâs, bir kalb amelidir.
Ve Allah da, kalbî temayüllerine göre insana değer verir.. evet; “O, sizin suret, şekil ve dış görünüşlerinize değil; kalblerinize ve kalbî temayüllerinize bakar.”
İhlâs, Allah tarafından temiz kalblere bahşedilmiş, azları çok eden, sığ şeyleri derinleştiren ve sınırlı ibadet ü taati sınırsızlaştıran öyle sihirli bir kredidir ki, insan onunla dünya ve ukbâ pazarlarında en pahalı nesnelere tâlip olabilir ve onun sayesinde âlemin sürüm sürüm olduğu yerlerde, hep elden ele dolaşır.
İhlâsın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Resûlü: “Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.” buyurur..
ve: “Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin; zira Allah, sadece amelin hâlis olanını kabul eder.” diyerek amellerin ihlâs yörüngeli olmasına tembihte bulunur.
Amel bir cesetse ihlâs onda can, amel bir kanatsa ihlâs da diğer kanattır.
—
4)- HAKK’A TEVECCÜH-İ TÂMM
İhlâs; ferdin, ibadet ü taatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, abd ve Mâbud münasebetlerinde sır tutucu olması, yaptığı şeyleri Hakk’ın teftişine arz mülâhazasıyla yapması, tabir-i diğerle; vazife ve sorumluluklarını, O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi ve O’nun uhrevî teveccühlerine yönelmesinden ibarettir ki, saflardan saf sâdıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.
…
Ârifi başkalarından ayıran şu hususlar da fevkalâde calib-i dikkattir: Ârif, yaptığı işlerde kat’iyen beklentiye girmez..
maddî pâyeler bir yana, mânevî mansıplar uğrunda bile rekabet düşünmez, gıpta yaşamaz ve yaşatmaz.. o, elindekine göz dikenlerle cedelleşmez.. kendini en küçük kimse lerden dahi üstün görmez.. kaçırdığı fırsatlardan ötürü “âh u vâh” edip şikâyette bulunmaz.. elde ettiği maddî muvaffakiyetlerden dolayı da gafilâne sevinç ve küstahlıklara girmez; hatta Hz. Süleyman mülkü dahi kendisine bahşedilse, Hak maiyyetini arar ve başka şeylere teveccühü israf sayar.. bütün varlığa karşı onların nefislerinden ötürü kat’î tavır alır ve “üns billâh”ın bir saniye ve bir salisesini cihanpaha bilir..
—
5)- ÜNS BİLLÂH
Üns miracının yol azığı, bineği ve burağı, her türlü meâsî ve mesâvîye karşı kararlı ve ciddi bir metafizik gerilim içinde bulunma.. ibadet ü taat düşüncesini içtenleştirerek vicdanî tembihlerin güdümünde ve tabiî ihtiyaçların üstünde derin bir iştiyakla onları yerine getirme.. dünya ve mâfîhâyı bütün bütün kalbinden silip atma gayreti ortaya koyma..
Cüneyd-i Bağdadî, ünsü, semerât ve varidatıyla “recâ”nın “havf”a galebesi; Zünnûn-i Mısrî de sevenin (muhib) sevilenle (mahbûb) maiyyet sermestliği şeklinde tarif etmiştir.
Bir başkasına göre ise, üns, O’nu bilme, O’nu görme, O’nu duyma, O’nu isteme, O’nu vird-i zeban etme ve O’ndan gelen celâlî ve cemâlî esintileri gül gibi koklama; taakkul, tasavvur ve tahayyül kapılarını kilit ve sürgüleriyle bütün bütün sorgulamaya kapama; kahr u lütuf tecellileri karşısında sürekli رَضِينَا deyip rıza soluklama dır.
Bu hâliyle üns, şevk u iştiyak ötesi öyle bir mazhariyettir ki, ârif özünü bu mânevî atmosfer içinde hissedince kendini bütün bütün halvetin inşirah-bahş “üns billâh” çağlayanına salar ve iradî olarak bir daha da geriye dönmek istemez; dönmek istemez.
6)- SİYANET UFKU
O’nun imkân âlemlerine teveccühü ise, daha ziyade rahmet, hikmet, inayet, şefkat edalı ve adalet şivelidir. Her şeyi merhametle görüp gözetme, hikmetle yerli yerine koyma, şefkatle kayırıp sıyanet etme ve adaletle her hak sahibinin hakkını koruyup bütün varlığı kuşatacak şekilde bir denge vaz’etme… gibi küllî ve celâlî teveccühlerinin yanında yine Kendi meşîet tezgâhından çıkmış farklı donanımlı, farklı zevât ve özel mahiyetlere, hususiyle her bir ferdi başlı başına birer nev’ konumunda bulunan insanlara ve onlar içinde de enbiyâ, asfiyâ ve evliyâ… gibi belli mazhariyet sahiplerine has bir teveccühü, farklı bir iltifatı, daha engin bir rahmeti ve fevkalâdeden bir inayeti vardır ki, buna da “ehadiyet tecellîsi” denegelmiştir.
Hazreti Feyyâz-ı Mutlak, kuluna böyle bir teveccühte bulununca, onun mecazî mahiyeti sayılan vücud-u cismanîsi âdeta silinir gider ve onun yerini bir vücud-u câvidânî alır ki, bu sayede tâlib veya sâlik bir hamlede ve bir nefhada hemen muhlasîn ufkuna yükselebilir.
Bu şekilde ekstra bir mazhariyet, ilimle, hatta “ilmü’l-yakîn”le elde edilmesi muhtemel makam ve pâyelerden çok farklıdır.
Böyle bir nazara ehlullah, “tecellî-i ilim” demişlerdir ki, “ilm-i ledün” dalga boylu böyle bir teveccüh sayesinde birdenbire her şeyin mahiyeti değişir; insan âdeta melek oluverir, cisim ruh keyfiyetini alır, ateş “berd ü selâm”a dönüşür, tuzlu deryalar kevser ırmakları hâline gelir, zehir de panzehire inkılâp eder.
…
Erbâb-ı hakikatçe sabra bir diğer yaklaşım ise; iyi-kötü her şeyin Cenâb-ı Hak’tan bilinip, aklın zâhirî nazarında iyi olanlara şükürle, nâhoş görünen şeylere karşı da rıza ile mukabelede bulunma şeklindedir.
Ancak insanın, altından kalkamayacağı musibetler, zor eda edeceği mükellefiyetler ve çoklarının yuvarlanıp içine düştüğü günahlara girme endişesiyle hâlini Allah’a arz etmesi, o çok ağır sorumlulukları için O’ndan yardım istemesi ve günahlardan korkup O’nun sıyanetine sığınması... gibi hususlar da şikâyet olmasa gerek.
Şikâyet olması şöyle dursun, böyle bir tavır çok defa şahsın niyet ve düşüncesine göre tazarru, niyaz, tevekkül ve teslimiyet bile sayılabilir.
7)- İLAHÎ İNAYETİ VE RİAYETİ
Gerçekten de, sadakat ve ihlâs bir ucu insan gönlünde, diğer ucu Hakk’ın inayet katında öyle bir derinliktir ki, o derinliklere yelken açmış ve o kanatla kanatlanmış bir babayiğidin takılıp yollarda kaldığı görülmemiştir.
Zira onlar, Allah tarafından teminat altındadır.. ve Allah, çok iş ve çok semereden daha ziyade, her işte rızasının gözetilmesine önem verir.
Evet O’nun nazarında “Bir dirhem ihlâslı iş, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”
…
Cenâb-ı Hafîz u Muîn’in himaye, inayet ve kelâeti altında zirveleşmiş öyle kahramanlardır ki, oturur kalkar Rabb-i Kerîm’lerini anar..
her hâdise, her düşünce ve her mülâhazayı O’nu anmanın birer bahanesi, hatta mukaddimesi sayar ve âdeta, kendileri olarak kendilerinden kaçar, kendilerini duymaz ve kendilerine karşı yabancı yaşarlar..
iyiliklerini insanlardan saklamanın da ötesinde kendi kendilerinden saklama mülâhazaları içinde dolaşır ve vicdanlarında sürekli araya girmelerin ızdırabını duyarlar..
yer yer kendilerine takıldıkları olsa da, bunu bir kâbuslu rüya telakki eder ve bir an evvel ondan kurtulma yollarını araştırırlar..
yeni merhalelere motive olmanın dışında her zaman, vecd u istiğrakın gel-gitleri arasında ömürlerini sürdürür ve hep inayet-i hâssa seralarında, riayet-i tâmme yamaçlarında ilâhî eltâf soluklarlar.
Bunlar, sürekli sırlar ötesi bir gizlilik içinde mahfîdirler ama, Allah’ın matmah-ı nazarı ve varlığın da en hayatî unsurlarıdırlar. Hak eşyaya onlarla bakar, kâinat onların sır kevserleriyle beslenir.
DEVAM EDECEK
MÜZAKERE ODASINDA YAYINLANAN İHLAS İLE ALAKALI ÇALIŞMALAR:
1-HANGİ İHTİYACA BİNAEN İKİNCİ İHLAS RİSALESİ (21.LEMA) YAZILMIŞ OLABİLİR?
2-“İHLÂS OKUMALARI”; DAMLAYI DERYA YAPAN ÂMEL VE KULLUKTAKİ DERİNLİK
3-NİFAK VE ENÂNİYET ÇAĞINDA “İHLÂS VE İSTİKÂMET VESİLE” LERİNİ REHBER EDİNEN YOLCU.
SÖZÜ YERİNE GETİRME KARARLIĞINDAKİ FÜTÜVVET RUHLU YİĞİTLER
SÖZÜ YERİNE GETİRME KARARLIĞINDAKİ FÜTÜVVET RUHLU YİĞİTLER
KAYNAK:
1-FÜTÜVVET RUHU YİTİRİLMİŞ CENNETE DOĞRU/ TEMMUZ 1986 SIZINTI BAŞYAZI
2- FÜTÜVVET RUHU SÜLEYMANİYE CAMİİ -3 VAAZI /18 MART 1990
3- FÜTÜVVET RUHUNUN TEMSİLCİLERİ_ KIRIK TESTI_ 09 EYLÜL 2012
4- FÜTÜVVET RUHU VE YİĞİTLİĞİN ESASLARI BAMTELİ _ 27 NİSAN 2009
5- ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER BAMTELİ_ 30 EYLÜL 2018
1-1986 BAŞYAZI VE GÜNÜMÜZE BIRAKILAN UÇLAR…
“Bunları ne süper devletlerin güç ve kuvveti, ne de hasım dünyaların teknik üstünlüğü kat’iyyen korkutup sindiremez. “
“Onları endişelere sevk edip “ızdırapla kıvrandıran yegâne şey“,
kendi cephelerinin sarsılması, kendi tabyelerindeki handikaplar
ve kendi mevzilerindeki “menfi ve hesapsız davranış” lardır. “
…
“Cephe sağlam,tabye mazbut ve “yürekler de toplu çarptıktan” sonra,
her şeyin üstesinden gelip her zorluğu yeneceklerine inanırlar.”
…
“Mukaddes düşünceler uğruna en korkunç ateşler içine atılmaya, en amansız belâları göğüslemeye, en ifrit düşmanlarla hesaplaşmaya hazır bu yiğitler,
ne pahasına olursa olsun “başlattıkları işi sona erdirme“
ve milletlerine karşı verdikleri “sözü yerine getirme kararındadırlar.“
…
“Bu çetinlerden çetin yolda yürürken de, ne halkın alâkasına aldırış eder,
“ne de her köşe başında yollarını kesip onları tehdit eden tehlikelerden çekinirler.“
2- FÜTÜVVET RUHUNUN HAKİKİ TEMSİLCİSİ VE VASIFLARI:
2.1- İradesiyle şahlanıp nefsanî arzularını gemlemeye çalışma
2.2- Her gün birkaç defa kendi kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilme
2.3- Silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten varolduğunu gösterebilme
2.4- Ve ruhunu en ulvî hislerle coşturup fizik ötesi âlemlerde gezdirebilme,
2.5- İçinde yaşadıkları toplumun kılcallarında cereyan eden
2.6- Tepeden tırnağa inançla dopdolu olma
2.7- Kendileri için değil gaye ve mefkûreleri için yaşama
2.8- Herkese karşı güzel ahlakla muamelede bulunma
2.9- Başkaları için yaşama anlayışına kilitlenme
2.10- Farklılık mülahazasına girmeden vazifeye sahip çıkma
2.11- Mukaddes değerler uğrunda her türlü fedakârlığa katlanma
2.12- Bir kuluçka sabrıyla, vakt-i merhunu beklemenin çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp sabretme
2.13- Akıl ve mantığı ihmal etmeden, aynı zamanda çağı ve zamanı da hesaba katarak bütün kötülüklere karşı başkaldırma
2.14- Bütün bunlar neticesinde sinesine çarpan eza ve cefalar karşısında paniklememe ve sarsılmamanın unvanı…
2.15- Tekvinî emirlere riayet ederek vazifelerini hep fetanet ufkunda sürdürme
2.16- Her durumda fevkalade stratejik hareket etme
2.17- Fakat bütün bunların yanında neticeyi Allah’tan bekleme
2.18- Bidayette vazife aşkıyla yanıp tutuşma, neticede ise vazifeyi yapmış olmanın itminanını yaşama
2.19- İnkisar yaşamadan, ümitsizliğe düşmeden vazifesine devam etme
2.20- Kendileri için dikilen çarmıhların gölgesinde de olsa sürekli vazifelerini yapma şuuru
2.21- baştakilerin baskı ve sindirmelerine aldırmama
2.22- Hayatı istihkar etme ve hep bildikleri yolda yürümeye devam etme
2.23- Bütün zulüm ve baskılarına ve aynı zamanda belli bir grubun tahrik ederek onun üzerine yürümelerini sağlamasına rağmen hiçbir zaman vazifesi uğruna hırz-ı can etmekten geri durmama
2.24- neticede nazarlarını öbür âleme tevcih ederek farklı bir hayat mertebesine yürüme
2.25- Fiziğin dar kalıplarına mahkûm kalmayarak metafiziğin enginliklerine açılmak, böylece kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselip sonra da seyahatini bu yörüngede devam ettirme
2.26- tahammül gösterme,
2.27- insaflı olma ama insaf beklememe
2.28- Kimseyi tenkit etmez.. tenkitleri umursamaz..
2.29- yaptıkları şeyleri sessiz ve gösterişsiz yapar..
2.30- dostu, düşmanı tahrik edip kıskançlığa sevketmeme hususunda alabildiğine titiz davranırlar.
2.31- İçinde bulundukları toplumu aydınlatıp insanlığa yükseltme uğrunda, onlarla bütünleşir, onlarla içli dışlı olur; onların keder ve sevinçlerini paylaşır
2.32- ve ruhlarının ilhamlarını onların sinelerine boşaltmak için durmadan yollar araştırır
2.33- ve ızdıraplarla kıvranırlar.
…
3- FÜTÜVVET RUHU ve ADANMIŞLIK:
3.1-Fütüvvetin en önemli faktörlerinden biri de adanmışlık ruhuna sahip olma
3.2- insanın kendisini gaye-i hayaline adaması ve onun dışındaki bütün mülahazaları aradan çıkarma
3.3- Adanmış bir ruh der ki, “Benim aslî vazifem ne yapıp edip yeryüzünde nâm-ı celil-i sübhanîyi î’lâ etmektir.”
3.4- Mefkûresine adanmış bir insan olarak bütün duyguları, düşünceleri, yaptığı hamle ve hareketleriyle bu gaye peşinde koşması
3.5- ve kendisini bu istikamette istikrara mazhar kılması için Cenab-ı Hakk’a dua dua yalvarması
3.6- Adanmış, evinin yolunu ve çocuklarının çehresini bile unutacak kadar yaşatma arzusuyla dopdolu olmalı… (Fakat şunu da hemen ifade edelim ki, kişinin eşi, çocuğu, annesi-babası.. hasılı hukukunun söz konusu olduğu her kim varsa, onlara karşı, kerhen ve zorlanarak bile olsa yapması gereken vazifeleri, üzerine düşen sorumlulukları elden geldiğince yerine getirmeye çalışması da bu yolun ayrı bir esasıdır.)
…
4- FÜTÜVVET RUHU VE DİK DURUŞ
4.1- Sabitkadem yerinde durabilme
4.2- Dimdik durmaktan kastımız, insanın paniklememesi, devrilmemesi ve ne olursa olsun yaptığı vazifeyi asla terk etmemesi (Yoksa Allah karşısında bir mümine yaraşan, soru işareti gibi hep iki büklüm olmaktır.)
…
5- FÜTÜVVET RUHU VE KENDİNİ SIFIRLAMA
5.1- Kendini adamış insanların bu ölçüde bir performans ve kıvam ortaya koymalarının yanı başında onların en büyük farklılıkları, farklılık mülahazasına girmemeleri
5.2- Bütün bu yiğitliklere rağmen onlara düşen, âlemden farklı bir yanları olmadığı mülahazasını ruhlarına işlemeleri
5.3- Hatta farklılık mülahazası onların hayallerinden bile geçmemesi
5.4- Ezkaza farklılık mülahazası onların hayallerinden geçtiğinde de büyük bir günah işlemiş gibi hemen tevbe seccadesine koşmaları
5.5- Daha önce ekilen tohumlara nezaret etme, çapacılığını yapma, tımar etme ve o fidanların da ağaç olup meyveye durması
5.6- Yaşı, başı, kıdemi ve tecrübeyi silmesi ve insanların kendisine teveccüh etmesi gibi sebeplerle kendisinde bir şeyin var olduğu vehmine kapılmama
5.7- Meseleyi başkalarını tenfir edecek şekilde aidiyet mülahazasına bağlamadan küçüklerin büyüklere karşı saygı duyup hüsn-ü zan beslemesi fertler arasındaki ahengi temine vesile olma.
5.8. İster tecrübesine, ister zekâsına, isterse fetanetine bağlı teveccühleri bir faikiyet mülahazası haline getirmeme ve bunu başkaları üzerinde tahakkümde kullanmama
…
6- FÜTÜVVET RUHU VE TEVAZU
6.1- Tevazu fütüvvete ait olmazsa olmaz çok önemli bir derinlik ve çok önemli bir disiplin
6.2- Eğer bir insan fütüvvetin temsilcisi olmak istiyorsa, kendisini fark edilmezliğe salmalı
6.3- “Büyükte büyüklüğün alameti tevazu, mahviyet ve hacalet” olduğunu bilen
6.4- “Başkalarının teveccühünü, payesine paye ekleyerek onlara karşı bir tahakküm vesilesi yapmak büyüklere yakışmayan bir tavır olduğunu” idrak etmiş
…
7- FÜTÜVVET RUHU VE ISRAR
7.1- Adanmış’ın nezdin de ” Israr, Rıza-yı İlâhî’nin celb”ine vesile” si ve ” Aynı zamanda o, tebliğ adamının ‘samimiyet nişanı‘ ve anlatılanların da ‘vicdanlarda makes bulmasının sırrı’dır.”
7.2- Adanmışın ısrarı ne manaya gelir; ” Rabbinin büyük gördüğü şeye, yine o şeyin azametine uygun şekilde ‘mukabele‘ etme ve ‘kalbte takva’ alâmeti“
7.3- “anlattığını yüz defa anlatacak, dinlemezlerse ‘yüzbirinci’ ‘ deyip yine anlatacak, ‘darılmadan’, gücenmeden bir ‘ömür boyu’ hep anlatacak
7.4- ve ‘Şartların olgunlaşma’ sını bekleyecek,
7.5- ‘muhatabının kabul göstereceği anı yakalama ‘ya çalışacak;
…
8- FÜTÜVVET RUHU VE İ’MAN-I NAZAR
8.1- “Onlar bakarken yukarı âlemlere de, aşağı âlemlere de gözleriyle değil ‘basîret’ leriyle bakarlar.”
8.2-“O, melekûtun ilk rasathanesi sayılan “lâtîfe-i rabbâniye”‘ gibi zâhir ve bâtının iltisak noktası ve ‘Cenâb-ı Hakk’ın da nazargâhı’ sayılan ‘fuâd’ ın görmesi
8.3- ” Bu itibarla, her zaman ‘insanın nazarı’ O’nda, gönlü de O’na tam müteveccih ve ‘mütemâdî bir bekleyiş’ içinde
8.4- ” Sofîler arasında nazarı, mürîd, tâlib veya sâlikin ayağını basacağı yere kilitleyip (nazar ber kadem) ‘kendisini dağınıklığa götürecek ağyâra’ karşı bütün bütün kapanma
8.5- ” Herkesin ‘istidat ve kabiliyeti’ ölçüsünde, Cenâb-ı Hakk’a ‘nazar ve teveccühü‘ ve ‘O’nun tasarruf ve icraâtını kavrama’ ya çalışma,
8.6- ‘Aczini, fakrını idrak’ etme,
8.7- Her zaman ‘vicdanında duyup hissettiği’ bir istinat ve istimdat noktası arama hissiyle ‘O’na dayanma’, ‘O’ndan medet isteme’,
8.8- Böyle bir ‘bakış’ ve teveccühe lütfedilen mevhibeleri ‘şükranla karşılama’,
…
9-SÜLEYMANİYE VAAZINDAN AÇILAN PERDE VE FÜTÜVVETİN HAKİKİ TEMSİLCİLERİNİN HAYATLARINI MÜŞAHEDE
VAAZ: SÜLEYMANİYE- 3
FÜTÜVVET RUHU 18 Mart 1990
9.1- Peygamberimiz’in (s.a.s.), ümmetinin en son ferdine kadar sahip çıktığını gösteren bir müşâhede…
(12:58 DK.)
9.2- Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.), ümmetinden sırattan dökülenleri, kayıp cehenneme yuvarlananları kurtarmak için cehenneme girdiğini anlatan diğer bir müşâhede…
(18:19 DK.)
9.3- Bir tarafta kin ve nefretler cehennem alevleri gibi etrafı yalarken bizim vazifemiz: bâtıla ve yalana karşı tavır belirlemek.. fütüvvet ruhuyla hareket etmektir…
(27:46 DK.)
9.4-Fütüvvet ruhuyla serfirâz Hz. İbrahim‘in (a.s.) hayatından misaller
(38:05 DK.)
9.5- Fütüvvetin hasbîlik ruhunu temsil edenlerden Ebû Talhâ‘nın (r.a.) en değerli arazisini Allah yolunda infak etmesi…
(69:32 DK.)
9.6- Nefsânîliğe ve cismaniyete karşı tavır belirleme fütüvvetin bir başka derinliğidir.. bu konuda Kanuni Sultan Süleyman ve Yavuz Sultan Selim örnekleri…
(73:16 DK.)
9.7- Fütüvvetin bir başka buudu olan “yaşatma zevkiyle yaşama arzu ve isteklerinden vazgeçme” duygusu.. bu konuda örnek olarak ümmeti için Peygamberimiz’in kendinden geçercesine ağlaması ve Hz. Ali’nin “Zulmedene ve kötülük yapana iyilik yapın!” tavsiyesi…
(99:59 DK.)
9.8- Hallâc-ı Mansûr’un (k.s.) kendisini idam edenler için Allah’tan af dilemesi…
(112:04 DK.)
9.9- Muhterem Hocaefendi’nin iç iniltileri: “İslâm’ın yücelmesinden başka hiçbir derdim ve sevdam olmadı.. Hz. Muhammed’in davası uğrunda birkaç hasbî insana ihtiyaç varsa şayet onlardan biri de ben olayım, dedim…”
(117:11 DK.)
…
10- ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER
“Evet, bütün bunlara katlanınca, Allah’ın izni ve inayetiyle,
birden bire geçilmez gibi görünen şeyleri, böyle yüzüyor gibi geçersiniz, uçuyor gibi geçersiniz; üveyikler gibi uçar gidersiniz, birden bire. Öyle zevk-i ruhânîler duyarsınız ki!..
“Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver, binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır.” diyor yine Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân. Her ânınızı Allah’ın izni-inayetiyle öyle “vücûd-i enver” yaparsınız ve bunlar, âhiret hesabına size neler ve neler kazandırır!..”
“Evet, “Muztarrın yakarıp yalvarmasına icabet eden, Allah’tan başka kimdir?!.”
O, öyle yalvarıyorsa, Allah (celle celâluhu) da o ızdıraplı, o ızdırarlı tabloyu değiştirir;
Kendi inayeti ile, inşirah vesilesi olabilecek tablolar, pozisyonlar lütfeder; lütfedecektir.”
ADANMIŞ YOLCUYA EMANET “KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU”
BAŞYAZI MÜZAKERESİ
“ADANMIŞ YOLCUYA EMANET KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU ”
KAYNAK:
1.ŞUBAT’18 BAŞYAZI: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (1)
2.MART’18 BAŞYAZI: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)
3.NİSAN’18 BAŞYAZI: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (3)
4.MAYIS’18 BAŞYAZI: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (4)
5.HAZİRAN’18 BAŞYAZI: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (5)
1-KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (1)
ÇAĞLAYAN BAŞYAZI ŞUBAT 2018
YOLCUNUN EMANETİ :
“AŞAĞIDAKİ HUSUSLAR BİZE EMANET, PEYGAMBERLER YOLUNDA OLANLARIN OLMAZSA OLMAZ TEMEL KURALLARI
VE KEŞKE O YÜKSEK MÜLAHAZA VE KENDİYLE YÜZLEŞMENİN ONDA BİRİ DE BİZDE (ADANMIŞ YOLCULARDA) BULUNSA…!
NE KADAR ARZU EDERDİK BU YAKLAŞIMLARIN (KENDİYLE YÜZLEŞME DE PEYGAMBER UFKU) ZERRESİNE SAHİP OLMAYI,…” ***
***
“kendileriyle yüzleşmeleri..”
“ve masumiyetlerine rağmen Hak kapısındaki temkin üstü temkin edalı iç çekişleri”…
“hiss-i mehâfet ve mehâbetleri..”
“verâlar verâsına müteveccih yana-yakıla niyazları ve bu konudaki sûzişî nağmeleri”…
“önyargısız herkes tarafından, yürüdüğü yolun semâvî hususiyetleriyle Ehadiyet ve Samediyet hakikatlerinin biricik keşşâfı”..
“takdirler üstü takdir gören” “Hakikatü’l-hakaik”ın en fasih lisanı”…
“bütün bunlara rağmen hep tevazu ve mahviyet yolunda yürüyen”…
“umum gönüllere Hakk’ı duyurma adına en kutsal vuslata muvakkaten veda eden bir îsâr kahramanı” …
“Ey yüce ve müzekkâ ruh! Eğer bu iltica ve niyazın bencileyin sergerdanlara bir tembih ise, “İşittik ve itaat ettik.”der, bu sızlanışlarını rehberliğine ver” en…
Gerektiğinde “Sükût murakabesine dal” an…
***
2-KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)
ÇAĞLAYAN BAŞYAZI MART 2018
Onlarda (yolcularda);
“ iç murakabe ve Hak’la münasebette birbirini çağrıştırır mahiyette”
“Hakk’a müteveccih yaşama, en küçük kaymaları sukût etme olarak değerlendirme”
“ hiç dinmeyen âh u vâh” ve “ dilde hep Hû”…
“basar ve basiretin sürekli O’na açılan kapı aralığında bulunması
Yolcunun peygamber ufkunun “maddî ve manevî anatomisini doğru oku”ması ve “doğru tahlillere tabi tutması”sonucu kendileri için açılacak olan “erbâb-ı basirete ef’âl, âsâr, esmâ, sıfât, şuûn ve Zât-ı Baht kapıları”.
“O’nu böyle okuyup böyle değerlendiren hüşyâr vicdanlar Hakk’a doğru uzayıp giden şehrâhta” olacak…
“marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî diyerek o Mevcûd-u bîmisâl maiyyetine”, “hiçbir yorgunluk hissetmeden hep yürüyecekler”
“kalbinin sesi olarak sürekli inleme” içinde…
“engin nefisle yüzleşme ve Hak’la münasebet hassasiyeti!”içinde…
“derin bir temkin ve teyakkuz ruh haleti” içinde…
“ Ebu’l-beşer küçük bir zelle karşısında” bile “kendiyle böyle bir yüzleş” en…
“Bu uğurda hakaretlere uğradı”, tehditler aldı ama “o yılmadan, sürekli “Allah” dedi…
“bütün bu olumsuzluklar onu(onları) asla yıldıramıyor ve sindiremiyordu”
“O (yolcu) daha bir metafizik gerilimle peygamberlik sorumluluğunu (kulluk sorumluluğunu) farklı versiyonlarla daha bir kararlılık içinde anlatmaya” ve “umumi durumu da rapor veriyor gibi Cenâb-ı Hakk’a arz” eden…
“O her zaman sızlanan bir ses”..
“sorumluluğunu yerine getirme hususunda bir beklentisizlik ve adanmışlık fedakarlığıiçinde” olan…
“Ben bu hizmetimden ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum, benim ücretim Rabbü’l-âlemîn’e aittir.” (Şuara, 26/109) der ve bir samimiyet ve istiğna tavrı sergiler”…
“o yüksek donanım, engin feraset ve her nebinin (yolcunun) hâssa-i gayr-ı müfârıkı olanfetâneti insanları Hakk’a çağrıda bir argüman olarak kullan” an…
“Allah teveccühünün dışında da hiçbir beklentiye girmeyen”…
“akla hayale gelmedik hakaretleri göğüsleyen”…
“yakışıksız tavırlar karşısında asla sarsılma”yan…
“Aklı, dili, dudağı çevresine bir şeyler anlatmakla meşgul olduğu aynı anda kalbi de sürekli mehâfet ve mehâbet hissiyle tir tir”olan…
“Dert yanmaların, hal arz etmelerin bir türlü kâr etmediğini görünce de onları Allah’a havale”eden…
“engin bir iç murakabesiyle Cenâb-ı Hakk’a niyaz ve teveccüh de” me…
“Hak kapısının sadık bendeleri ve emre itaatte teslimiyeti içtenleştirmiş âbide şahsiyetler”
“içtihat hatası duygu, düşünce ve ifadelerinde tefviz solukla” nan…
“kendi ufukları açısından uygun düşmediğine inandıkları hareket ve davranışlardan ötürü deiki büklüm yaşa” yan...
“deyip ettiklerimizin ne kadar gerisinde olduğumuzu görecek ve iki büklüm ol “mak için “Cenâb-ı Hak basiretimizi açsa, bize kendimizle yüzleşme duygusunu lütfetse,”diyen…
***
3-KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (3)
ÇAĞLAYAN BAŞYAZI NİSAN 2018
…
“varlığın Hazreti Vücûd-u Sübhânî karşısında bir gölge, bir tecelli tayfı şeklinde duy”ulduğuHullet makamında olan…
“bir maiyyet-i hususiyeye er”en…
“bir enîs ü celîs ol” an…
“O’nu düşünür; konuşurken hep O’nu dillendirir;
“sevgi” ve “sevgili” derken hayal dünyasında “bî kem u keyf” O tüllenir;
“eşya ve hadiselere bakınca ef’âlden âsârına yürür..
“âsâr mirsadıyla esmâyı hecelemeye durur”..
“esmâ teleskoplarıyla sıfât-ı sübhâniyeyi temâşâ merakına takıl”an..
“sonra da “Zât-ı Baht” der ve in “leyen
“hullet yolu böyle nurefşan bir atmosferde seyahat etmektir ki, bu güzergâhın yolcuları danisbî, izâfî hullet erbabı “
“Bu evsâfı kâmil manada ihraz” etme ve “hakiki anlamda bir ‘halîl’ olma
“maiyyet ve muhabbet duygusu, tevekkül ve teslimiyet hissi, yüzündeki tebessümünden bütün aza ve cevârihine kadar her halinde kendini hissettir” mesi
“Böyle bir halîl (yolcu) , kötülükleri iyilikle savar”..
“kaba davranışlara karşı mukabele-i bilmisil mülahazalarına girmez”..
“bir meltem gibi eser, hep ihsan şuuruyla oturur kalkar..
“sadece kendisini tutup destekleyenlere ve ona iyilikte bulunanlara değil, gayz ve nefretle köpürüp duranlara karşı dahi karşılık verme hakkını kullanmaz.”
“Kullanmak bir yana en bayağı şeylerle üzerine gelmelere mukabil aktif bir sabırla kaderin tecellisini beklemeye koyul” an
Bir iç döküşle; “bundan sonra gelmesi muhtemel kötülüklere karşı da Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e teveccühle O’na güven ve itimatlarını dillendir” en ve “O’na güven duygularını arz” eden
“O’nun hısn-i hasîn emânına sığın” an
“İşte kalben inanmışların kendi kendilerini tarassut etmeleri, kendilerine bakışları ve Allah’la o içten içe münasebetleri!..
“Memuriyetindeki derin aşkı”
“kılı kırk yararcasına konumunun hakkını yerine getirmesi”
“ve sorumluluğunu içtenleştirmesi”
“çevresindeki mütemerritlerle misyonu icabı meşgul olurken, dört bir yanda esip duran küfür ve ilhad şerârelerini kırma cehdiyle oturur kalk” an…
“cedlerinden tevarüs ettiği Hak’la münasebet disiplinlerini yakın uzak herkese duyurmaya çalış” an…
“hadise ağır bir inkisara sebebiyet verecek mahiyette” de olsa “Ye’se düşmeme” ve “recâ hissi dipdiri” olan…
“Esbabın silinip gittiği, iç içe inkisarların ruhunu sardığı o demde, nur-u tevhîd içinde sırr-ı ehadiyet tecellî etti” ğinde ; “O (Yolcu) “ebedî mihrabı olan Hak kapısına olağanüstü bir olağanla yönel” en…
“ yüzü, gözü, kulağı ve kalbi hep o kapıda(Hak kapısı) ” olan..
Bir “fenâfillâh” derinliğiyle içini O’na dök” en ve inleyen…
“kendini “Ciddi bir tevekkül ve teslim ruh haleti içinde nefeslenerek Hakk’a tefvîz-i umûr edip intizar-ı subh-i rahmete sal” an…
“Onun bu ölçüdeki iç muhasebesi ilahî inayete bir çağrı” olan
“Selametle kurtul”an ve “fitneden yüzünün akıyla sıyrıl”an ve “hapishaneyi bir medrese haline getir” en…
“şirazeden çıkmış bir hayli insana “Allah” deyip ruhunun ilhamlarını duyur” an…
“te’vîl-i ehâdîs mevhibesiyle nezaret makamını ihraz” eden…
“kötülük yapan kardeşlerine ekstra ihsanda bulun” an…
“üst üste sıkıntılar karşısında dişini sıkıp sabr” eden…
“derdini gönlündeki hemdemi olan âh u vâha bile tamamen aç” mayan…
“dünyevî-uhrevî mutluluğun hâsıl ettiği şükran duygusuyla, şükürle oturup şükürle kalk” an…
***
4-KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (4)
ÇAĞLAYAN BAŞYAZI MAYIS 2018
…
“Hakk’a tevekkül ve teslimiyeti”
“başına gelen şeyler karşısında sarsılmaması ve metaneti”
“nefsaniyetini harekete geçirecek durumlar karşısında dimdik duruşu ve ismeti”
“zindanı bir medrese-i ruhaniye hâline getiren Hak’la irtibattaki sadakatiyle bir insan-ı kâmilve numune-i imtisal müstesna bir şahsiyet “ olan…
“O, hayatının her safhasında ayrı bir dâhiyeye maruz kal”ıp ; “bunları -o mutmain hâliyle- birer avantaja çevirmesini bil” en…
“inayet-i ilâhiye mâkesi, mele-i a’lâ gözdesi olarak bütün olumsuzlukları birer hayır vesilesine dönüştürmüş âbide insan” olan…
“zirvedekilerin hayat tarzlarını doğru okuma fırsatını sağla” yan…
“şer gibi görünen hususlar istikbaldeki misyonu adına ona birer basamak hâline” getiren…
“Hak gözetiminde yaşa”yan; “hısn-ı hasîn-i imana sığınarak yer-gök ehlinin gözdesi” olan…
“Birileri arzularına râm etmeye muvaffak olamayınca da zindana atılma tehdidi karşısında, “gönül rızasıyla oraya yürü” yen
“iffet hissi etemm” olan…
“ihsan şuuru ekmel” olan…
“rü’yet ü rıdvan duygusu ve arzusu” olan…
“ona kendini unutturacak ölçüde derin tezkiyeler karşısında tavır değiştirmeden ve ciddi birmahviyet ve tevazu sergile” yen…
“ nebilere has bir tavırla (O’nun yolundakilere) kendine yakışan o âlicenaplıkla mutluistikbale doğru yürü” yen…
Vazife ve misyonunu eda ettikten sonra ‘dünya ve mâfîhâ’yı elinin tersiyle it” en…
“Canımı Canan isterse minnet canıma,/Can nedir ki kurban etmeyem onu Cananıma.” dercesine Canlar Canına yönel” en…
“hep ebedî mihrabına müteveccih yaşamış bir kalb ve ruh insanı ve bir abide şahsiyetin imrendiren tavrı”olan…
“kavminin ilhad u inkârı ve nizam-mizan tanımazlığı karşısındaki dik duruşu ve iç enginliği”olan…
“her şeyden evvel insanları Allah’a iman etmeye çağır” an…
“bu önemli misyonun yanında içtimai ve iktisadi spekülasyonlarla mücadele” eden
“vahyin nur ve ziyası altında Allah’ın murad-ı sübhânîsine göre toplumda içtimai adaleti tesis” e çalışan…
“Ben bu vazife karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum!..”deyip bir hak eri olarakdünyaya bakışını ortaya koy” an…
“Onlar inanmayıp hafife alsalar bile O, -adet-i ilâhiyedeki değişmez kanun zaviyesinden-Allah’ın kahr u tedmîrini hatırlatmayı da ihmal etme“ yen
“onları Hakk’a ve ebedî saadete çağırmasına karşılık mütemerrit yığınlar, değişik baskılarla -geçmişte ve günümüzde de olduğu gibi- onu o çarpık ve bâtıl inançlarına girmeye zorlayıp dur”anlara karşılık içini Allah’a (cc) döken”…
4-KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (5)
ÇAĞLAYAN BAŞYAZI MAYIS 2018
…
“Hâsılı, – Belanın en çetin ve altından kalkılmazı enbiyanın kaderidir.”fehvasınca hep çek”en…”sürekli çek”en ve “gelecekte de hep çekecek” olsa da “bela-i dertten âh “ etmeyen…. “Böyleydi o yüce kametlerin hal ve düşünceleri.”
“Bizim küçük gördüğümüz veya hiç görmediğimiz şeyleri birer büyük günah gibi gör” en…
günah gibi gördüğü şeyler için “ hemen afv u mağfiret kurnalarına koş” an…
“onların bir misyonu vardı; çağının tiranına/(larına) Allah’ı anlatmak”
“Yaratan’ın inayet ve riayetine güvenerek çeşitli badirelerin üzerine yürü”yen…
“Sen gelmeden maruz kaldığımız şeylere maruz kalıyoruz!” diye mırıldanan bîvefa taraftarlar” karşısında “girilmesi için savaş verilmesi gereken bir yere girmemede direnip “Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturup dinleniyoruz.” diyebilen ayarsız kimseler “yanında… “Hak’tan gelen mesajları realize etmekten asla geri durma” yan…
“yüklendiği önemli misyonu ciddi bir tevekkül, teslim ve tefvîz hissiyle yerine getirmekten de asla dûr” olmayan…
Ümidim; “Hak dileyince bugünkü derbederler olmasa da gelecekte hakaik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd bu örnek âbidelerin yolunda, bütün insanlığın açlığını, susuzluğunu giderecek ve beklenen o “ba’s ü bade’l-mevt”i gerçekleş”eceğine inanan…
“Kendini doğru okuyan”
“gözü Hak hoşnutluğunda” olan
“kalbi mehâfetullah ve mehâbetullahla tir tir dırahşan çehreler”
“O, emareleri ufukta böyle bir akıbetin olduğu/olacağı içtihadıyla, biraz da seleflerinin hareket tarzını benimseyerek -onlar da böyle bir durumda bulundukları yerden ayrılmışlardı-“ örnek alarak gerektiğinde “ ayrılmaya karar ver” en…
“O, çaresizliğini topyekûn esbabın sukûtuyla derinden derine hissedip, nur-u tevhîd içinde duyulan sırr-ı ehadiyyetin sevki diyeceğimiz peygamberane bir şuur ve tefviz ruhuyla ebedî mihrabı Hazreti Vâhid ü Ehad’in dergâhına yönelerek, kendiyle yüzleşip inle”yen
“Bilenler öyle bilmişti, Cenab-ı Hak ıztırar ve ihtiyac-ı fıtrî ruh haletiyle Kendine teveccüh edip sızlananları asla yüz üstü bırakma” yacağını ve “bununla beraber iç içe mükâfatlarla da mükâfatlandır” acağını bilen…
“Hak saygısı, ruh inceliği, teslimiyet ruhu ve tefvîz ufuklu hayatı itibarıyla dünyaya bakışında diğer “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan farkı” olma” yan…
“ukbâ mülahazalarında, nübüvvete ait hususiyetleri sergileme hassasiyeti” olan…
“bu insanın meşru kesbine lütfedilen geniş imkânları ol” sada , “kalben Hakk’a mütevecciholduğundan “umum mukarrabîn gibi o da “latîfe-i rabbâniyesi”nin kapılarını bütün bütün dünyevî beklentilere kapa” yan…
“bütün mâmelekini, îsar ruhunun emrine vererek, yaşatmayı yaşamanın birkaç adım -estağfirullah- kilometrelerce ilerisinde düşünen ve götüren bir âbide şahsiyet”
“beklenmedik bir hadise bütün mal ü menâlini alıp götürüyor. O bu hadise karşısında “Allah verdi, Allah aldı!”mülahazalarıyla soluklan” an…
“evlatları ve yakınları böyle sürpriz bir hadiseyle yok ediliyor; kalbi aynı tefvîz ruhuyla çarpan”
“değişik hastalıkların asimetrik tasallutuna maruz kal” ınca; “dişini sıkıp sabr-ı cemîl hısn-i hasînine sığın” an…
“rahatsızlıklar bir gün öyle bir hal alıyor ki, -onun ufkundan- kalb fonksiyonunu, dil de vazifesini yerine getiremeyecek gibi oluyor. – İşte o zaman, derdini, içindeki hemhâl olduğu ‘âh’a bile açmayan nebî (yolcu) , talep, naz ve ısrarlı istemeye kapalı ve niyaz edalı bir arz-ı halle, halini Allah’a arz edip niyazda bulun” an…
“o, vücudunu baştanbaşa saran hastalığı şeytan çarpmasına vererek Hakk’ı tenzihte bulunma inceliğiyle içini dök” en…
“maruz kaldığı şeyleri şeytana vererek, hem mukarrabîn ölçüsünde ona açık bulunduğunuitiraf” eden …
““maruz kaldığı şeyleri şeytana vererek , hem de Zât-ı ulûhiyeti takdis” eden…
“Deryadan bir katre ile o “Mustafeyne’l-Ahyâr”ın Allah’la münasebetlerini, hayatlarını iç murakabeye bağlı sürdür” en…
“hayallerine bulaşması bile söz konusu olmayan -keyfiyeti bizce meçhul- kendilerine yakıştıramadıkları hal ve tavırları itibarıyla fevkalade bir incelik” sergileyen…
***
BAŞYAZILARIN ARZ-I HAL DULARINDAN…
“KEŞKE SEBEPLERİN BİR CİMRİLİK TAVRINA BÜRÜNDÜĞÜ
GÜNÜMÜZÜN MAZLUM VE MAĞDURLARI DA BÖYLE BİR RUH HALETİYLE
EBEDÎ MİHRAPLARINA YÖNELİP AĞLAYA-SIZLAYA
BİR ARZ-I HALDE BULUNABİLSELER
NE KADAR ARZU EDERDİK
BU YAKLAŞIMLARIN (KENDİYLE YÜZLEŞME DE PEYGAMBER UFKU)
ZERRESİNE SAHİP OLMAYI,…”
***
“Ya Rabbenâ! Eğer hata ettiysek -Neye hata diyorsa?!.- bundan ötürü bizi muaheze etme. Yâ Rabbenâ! Bize o öncekilere yüklediğin ağır yükleri yükleme. Rabbimiz! Bizi güç yetiremeyeceğimiz şeylerle yükümlü tutma!.. Affet bizleri, kusurlarımızı bağışla -Bilmem ki neye kusur diyor!- ve merhamet buyur bize!.. Sensin bizim mevlâmız ve yardımcımız, kâfirlere karşı yardım eyle bizlere.” (Bakara sûresi, 2/286)
Ey Şeref-i nev-i insan ve ey Ferîd-i Kevn ü Zaman! Bizi bağışla! Arkanda olduğumuz iddiasında bulunup durduk ama hal ve temsil keyfiyetiyle -maalesef- fersah fersah uzaklarda emeklemeyle ömür tükettik. Ebedî mihrabına teveccüh buyurduğunda bu perişan ve derbeder ruhlar için de hep inleyip iç döktüğün gibi bir kez daha inle ve Cenab-ı Hak’tan Sen’den uzak düşmüş bu sergerdanların da yürekten Müslüman olmalarını dile!.. Dile ki Allah bizi de hakiki insan eylesin!..
“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; şayet bizi yarlıgayıp afv u keremine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Araf, 7/23)
“Ya Rab! Hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni affedip merhamette bulunmazsan kaybeden ehl-i hüsrandan olurum.” (Hûd, 11/47)
Allah, cehl-i mük’ab darlığında bocalayan bu insan bozmalarına hayvaniyetten çıkma, cismaniyetin güdümünden sıyrılma ve kalbî-ruhî hayata yönelme basireti lütfeylesin. Amin!..
“Artık bana düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yusuf sûresi, 12/18)
“Rabbimiz biz Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız. Ey Rabbimiz! Bizi kâfirler eliyle fitneye maruz bırakma! Affet bizi, affet ki yegâne Azîz ve Hakîm Sensin.”
“Ben şu dağınıklığımı, keder ve tasamı yalnız Allah’a arz ediyorum; sizin bilmediğiniz birçok şeyi Allah’ın vahyetmesiyle biliyorum.” (Yusuf, 12/68)
“Cenab-ı Âdil-i Mutlak çağın mağdur ve mazlumlarını da aktif sabır helezonuyla bu ufka ulaştırsın. Âmin!..”
“Ey Rabbim! Zindan, bu kadınların beni çağırdıkları husustan çok daha iyidir. Eğer Sen onların bu hile ve komplolarını benden uzaklaştırmazsan ednâ bir meyille de olsa onlara meyleder ve cahillerden olurum.” (Yusuf sûresi, 12/33)
“Doğrusu ben nefsimi tebrie edip paka çıkarmak istemiyorum. Zira nefis, -Rabbin merhamet buyurup korumaya aldıkları müstesna- her zaman fenalığı âmirdir. Buna karşılık şüphesiz benim Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Yusuf sûresi, 12/53)
“Rabbim, Sen bana hakimiyet ve iktidar lütfettin; te’vîl-i ehâdîsi talim buyurdun; ey yerleri-gökleri baş döndüren bir ahenk içinde yaratan Rabbim!.. Dünya ve ukbâda yardımcım ve velim Sensin; Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına ilhak buyur.” (Yusuf sûresi, 12/101)
“Ya Rab! Sensin biricik ilah ve mabud-u mutlak; Senden başka yoktur kuluna bir penah.. bütün noksanlıklardan münezzeh bir Sübhânsın Sen; doğrusu ben kendime zulmettim.. affını ümid ediyorum!” (Enbiya sûresi, 21/87)
“Ya Rab! Bu dertler bana tahammül-fersâ şekilde dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya sûresi)
“Allah bizi sizlerin o bâtıl dininize sapmaktan kurtardıktan sonra -Allah göstermesin- dönüp sizin o din dediğiniz şeye girecek olursak, Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Bu itibarla da bizim, o dediğiniz şeye gelmemiz kesinlikle söz konusu değildir. Olmuş ve olacak şeyler mevzuunda Rabbimizin ilmi her şeyi muhittir. Biz yalnız Allah’a dayanır ve yürekten O’na inanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasındaki hususlarda o âdil hükmünü ver ve bizi fütuhat-ı sübhâniyenle lütuflandır.
Bu hayırlı fütuhatı yapacak yalnız Sensin, Sen…
KENDİ İLE YÜZLEŞME SERİSİ: “YA RABBİ! “NASİPSİZ YOLCU” OLMAKTAN SANA SIĞINIRIM!”
KENDİ İLE YÜZLEŞME SERİSİ:
“YA RABBİ! “NASİPSİZ YOLCU” OLMAKTAN SANA SIĞINIRIM!”
Sızıntı, Nisan 1982, Cilt 4, Sayı 39
YOLDA KALANLAR DA VAR
‘Yaşama zevkiyle başı dönmüş ve Ruhu delik-deşik olmuş kem talihlilerimize…’
ZANNEDİYORDUM Kİ,
gün yüzüne çıkan her tomurcuk bir çiçek olacak
ve bu çiçeklerin bütünü de, yapraklarında gamze çakan jâlelerle sonsuzluğa kadar sürüp gidecek!..
ZANNEDİYORDUM Kİ
yamaçlarımızı kanaviçe gibi saran goncalar hep diri kalacak,
ovalarımızı alan başaklar hep hayat soluklayacak;
Selvilerimiz ince ince salınacak ve derelerimiz gürül gürül akacak!..
ZANNEDİYORDUM Kİ
upuzun bir kıştan sonra sürgün eden filizler, büyük muzdariplerin diriltici solukları altında, ölümsüzlüğe erecek
ve daima tâze, dâima canlı kalacak!..
ZANNEDİYORDUM Kİ,
aylar, güneşler ufkumda birbirini takip edip duracak
ve yurdumun seması, hiç mi hiç husûf ve küsûf görmeyecek!
ZANNEDİYORDUM Kİ,
yıllarca bahar bekleyen neslim,
karlara cemre düştüğü bugünlerde,
gidip yeniden ölüm uykusuna yatmayacak.
HIZIR LA BULUŞTUKTAN SONRA, ÂB-I HAYÂT İÇMEDEN GERİYE DÖNMEYECEK!..
ZANNEDİYORDUM Kİ,
şimdiye kadar bin defa hipnoz edilen insanımız, bir daha aynı oyuna gelmeyecek
ve aynı hokkabazların irâdesine teslim olmayacak!..
ZANNEDİYORDUM Kİ,
bundan böyle dirilen her ferdimiz,
genç ve zinde kalacak,
bel ağrıları, baş dönmeleri onun semtine sokulamayacak.
Burcu burcu diriliş kokacak onun yaşadığı iklim ve bucaklar.
Unutulacak tabutlukların yolları ve gassalar.
Çatır çatır çatlayacak teneşir tahtaları.
Ve buhurdanlar misk ve kafuru’ya hasret kalacak!..
ZANNEDİYORDUM Kİ,
HER AN ÖLÜM TEHDİTLERİ ALTINDA, HAVÂRÎ GİBİ YOLA ÇIKAN BU HASBÎLER TOPLULUĞU
Hz. Mesîh’e çarmıh hazırlayanlara aslâ iltihak etmeyecek.
Servetler, şöhretler, makamlar, mansıplar onlara yol ve yön değiştirtmeyecek.
Pest şeyler gönüllerine girip bakışlarını bulandıramayacak.
Onlar, hep aynı şeyleri düşünecek, aynı şeylerin türküsünü söyleyecek
ve aynı hayatı en ritmik şekilde yaşamağa gayret gösterecekler!..
ZANNEDİYORDUM Kİ,
mazlumun âhını dindirmek,
zâlimin soluklarını kesmek
ve ilhad ateşini söndürmek için,
YARADAN’A AHD Ü PEYMÂNDA BULUNAN BU KUDSÎLER ORDUSU,
gizli-açık asla zalime yahşî çekmeyecek,
şahsî rahat
ve sûrî saadeti için geçmişini küçümsemeyecek
ve mazîsinden kopmayacak!…
ZANNEDİYORDUM Kİ,
RUH KÖKÜMÜZLE OLAN ALÂKAMIZ,
gün be gün pekişecek,
yüce düşüncelerimizden hiçbiri ebediyetlere terk edilmeyecek;
davranışlarımız aslâ değişmeyecek
ve hayatımız şâhikalardan kopup gelen dupduru ırmakların akıp akıp denizlere dökülmesi gibi,
hep millî ruh ummanı içine dökülecek
ve kendi kendini yenilemeye hazırlayacak.
Ayrı ayrı akan çaylar birbirine yanaşacak;
cetveller sonsuzluğa açılan yollarda bir araya gelecek
ve alâim-i semâ gibi, bir sürü renk, omuz omuza bulutların ötesine doğru kavisler çizecek!..
VE HELE, SANIYORDUM Kİ,
BU SES, SÖZ VE RENK CÜMBÜŞÜNE BAŞKALARI DA KOŞUP GELECEK VE BİZLERLE BÜTÜNLEŞECEK!
ZANNEDİYORDUM Kİ
yaşama zevki, hayat kaygısı ve tenperverlik
BU YÜCE TOPLULUKTAN
fersah fersah uzak kalacak
ve aslâ onların atmosferine girme imkânını bulamayacak…
Onlar, sonuna kadar süt gibi duru,
su gibi berrak
ve toprak gibi mütevâzî kalacaklar.
Kendilerinden öncekileri yiyip bitiren; lüks, israf, debdebe ve ihtişam
onların evlerinden içeri giremeyecek ve onlara hükmedemeyecek.
ZANNEDİYORDUM Kİ
İNSANIMIZ, GÖNÜL VERDİĞİ ZÂT’IN DOSTLUĞUYLA YETİNECEK,
O’NUN HOŞNUTLUĞUNA KOŞACAK
ve başkalarına şirin görünme hevesine kapılmayacak.
‘ALLAH BES BÂKÎ HEVES’ DEYİP YOLUNA REVAN OLACAK…
0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0
ZANNEDİYORLAR Kİ,
şekil ve düşünce değiştirmekle,
ebedî hasımlarına karşı şirin görünecekler!
BİLMİYORLAR Kİ,
böyle yapmakla,
RUHLARINI İPOTEK EDİYOR VE KALPLERİNİ DE SÖNDÜRÜYORLAR.
ZANNEDİYORLAR Kİ
tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim ve yataklarındaki atlaslarla,
beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandıracak
ve öbür kıyıdakilere sempatik görünecekler!
BİLMİYORLAR Kİ,
bu hâlleri ile
DÜŞMANLARI KARŞISINDA, DAHA ÇOK MASKARA OLUYORLAR.
…
ZANNEDİYORLAR Kİ
davranışlarındaki oynaklık,
düşüncelerindeki renksizlik
ve hayatlarındaki fantezilerle
başkalarının gönlüne girecek ve onları kendi düşünce çizgilerine çekecekler!
BİLMİYORLAR Kİ
bu hareketleriyle, farkına varmadan
ONLARA İLTİHAK EDİYOR VE ONLARIN FİKİR ATMOSFERLERİ İÇİNDE ERİYİP GİDİYORLAR…
0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0
Toprağın sızıntıya,
tohumun rüşeyme,
balığın mercana
ve yılanın zehire gebe olduğu
bir BAHAR DAHA İDRÂK EDİYORUZ.
Bakalım
KİMLER
BAHARDAN YANA,
KİMLER DE
kıştan yana çıkacak?
KİMLER
kelepir kovalayacak,
KİMLER
MERCAN AVLAMAK İÇİN EN DERİN NOKTALARI KOLLAYACAK?
KİMLER
bir muhâlif rüzgârla harman gibi savrulan mala mülke mağrur olacak
VE KİMLER
HEM KENDİNİ
HEM DE DÜNYALARI AŞARAK SONSUZLUĞA ERECEK?
KİMLER
dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi eriyecek
VE KİMLER
BU DEVVÂR-U GADDARIN DÖNÜŞÜNÜ DEĞİŞTİRECEK…
HAYDİ, GÜN OLA DEVRAN OLA!..
0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0
RAMAZAN GÜNLERİNDE “SIZINTI”NIN GÖNÜLDE ÇAĞLADIĞI DUA
YA RABBİ! , ‘Yaşama zevkiyle başı dönmüş ve Ruhu delik-deşik olmuş kem talihlileri.’nden olmaktan sana sığınırız.
YA RABBİ! BİZİ “büyük muzdariplerin diriltici solukları altında, ölümsüzlüğe erecek ve daima tâze, dâima canlı kalacak” adanmışlardan eyle…
YA RABBİ! bahar bekleyen neslinin bu garip yolcularına, bu imtihan günlerinde “karlara düşen cemre” sevinci yaşat
YA RABBİ! “gidip yeniden ölüm uykusuna yatma”kmaktan sana sığınırız.
YARABBİ! “Hızır la buluştuktan sonra, âb-ı hayât içmeden geriye dönmeyecek!”..adanmışlarla beraber eyle
YA RABBİ! “ hipnoz ed”ilip, “bir daha aynı oyuna gelmekten” “ve aynı hokkabazların irâdesine teslim olma!” kmaktan sana sığınırız
YA RABBİ, BİZLERİ “her ferdi dirilen, genç ve zinde kalan, bel ağrıları, baş dönmeleri semtlerine sokulamayacak” olan, “yaşadığı iklim Burcu burcu diriliş kokacak” bahtiyarlardan eyle
YA RABBİ, BİZLERİ “Servetler, şöhretler, makamlar, mansıpların kendilerine asla yoldan alıkoyamadığı, hep aynı şeyleri düşünen, aynı şeylerin türküsünü söyleyen HAVÂRÎ GİBİ YOLA ÇIKAN HASBÎLER TOPLULUĞU” ile beraber eyle…
YA RABBİ, BİZLERİ mazlumun âhını dindiren, zâlimin soluklarını kesen ve ilhad ateşini söndürmek için, YARADAN’A AHD Ü PEYMÂNDA BULUNAN BU KUDSÎLER ORDUSU” ile beraber eyle…
YA RABBİ, BİZLERİ “gizli-açık asla zalime yahşî çekmeyecek, şahsî rahat ve sûrî saadeti için geçmişini küçümsemeyecek ve mazîsinden kopmayacak!..” bahtiyarlardan eyle
YA RABBİ, “BU SES, SÖZ VE RENK CÜMBÜŞÜNE başkalarının da koşup gelmesini ve bizlere de; onlarla bütünleş” meyi nasip eyle
YA RABBİ, BİZLERE “Kendilerinden öncekileri yiyip bitiren; lüks, israf, debdebe ve ihtişam evlerinden içeri giremeyecek, yaşama zevki, hayat kaygısı ve tenperverlik ten fersah fersah uzak, sonuna kadar süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevâzî kalan YÜCE TOPLULUK” ile beraber yol almayı nasip eyle…
YA RABBİ, BİZLERİ “ senin DOSTLUĞUNLA YETİNEN, SENİN HOŞNUTLUĞUNA KOŞACAK , başkalarına şirin görünme hevesine kapılmayan VE ‘ALLAH BES BÂKÎ HEVES’ DEYİP YOLUNA REVAN OLACAK DİRLİŞ ERLERİ ile beraber eyle…
YA RABBİ, BİZLERE “Toprağın sızıntıya, tohumun rüşeyme, balığın mercana ve yılanın zehire gebe olduğu bir BAHAR DAHA İDRÂK etmeyi nasip eyle…
YA RABBİ, BİZLERİ BAHARDAN YANA, olanlardan eyle
YA RABBİ, BİZLERİ MERCAN AVLAMAK İÇİN EN DERİN NOKTALARI KOLLAYACAK olanlardan eyle
YA RABBİ, BİZLERİ HEM KENDİNİ HEM DE DÜNYALARI AŞARAK SONSUZLUĞA ERECEK? Olanlardan eyle
YA RABBİ, BİZLERİ BU DEVVÂR-U GADDARIN DÖNÜŞÜNÜ DEĞİŞTİRECEK ve HAYDİ, GÜN OLA DEVRAN OLA!..diyecek “KUTLU YOLUN YOLCU”LARINDAN EYLE
AMİN…
0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0—0
DEVAM EDECEK ….
BAŞYAZI//BAMTELİ MUZAKERESİ
http://www.herkul.org/bamteli/bamteli-yolda-dokulenler-ve-insani-davranislar-manzumesi/
Bamteli: YOLDA DÖKÜLENLER VE İNSANÎ DAVRANIŞLAR MANZUMESİ
20/11/2016.
YOLCUNUN KENDİ İLE YÜZLEŞMESİ “KENDİNİ(Mİ) YAKIN TAKİBE AL”MALIYIM…
YOLCUNUN KENDİ İLE YÜZLEŞMESİ
“KENDİNİ(Mİ) YAKIN TAKİBE AL”MALIYIM…
KAYNAK: ÇAĞLAYAN KASIM BAŞYAZI “KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VE MUHASEBE”
https://caglayandergisi.com/2017/10/31/kendi-kendimizle-yuzlesme-veya-muhasebe/
BEN / NEFSİM / YOLCU / ADANMIŞ / HAKİKİ MÜMİN
“KENDİNİ(Mİ) YAKIN TAKİBE AL” MALIYIM…
“Nefsini(min), iyiliklere açık, kötülüklere de meyyal yanlarıyla doğru oku” malıyım.
” hevâ-i nefsi (mi) dizginlenme” liyim.
“ Nefs-i emmâre(mi) gemle“meli veya “kontrol altına al” malıyım.
“ ahsen-i takvim”e mazhariyet sorumluluğunu yerine getir” meliyim.
” bir kısım menfî tavır ve davranışlardan sıyrıl ” malıyım.
” yaratılışındaki incelerden ince esrâra da nüfûz ed” menin yollarını araştırmalıyım.
“Nefis ve hevâ perde” sinden kurtulmalıyım
yoksa “körlüğe düşen kimse” olurum…
“Nefis ve hevâ perde” sinden kurtulmalıyım
yoksa “var oluş hakikati ve “hakikatü’l-hakâik” adına sürekli küsûflar yaşar” ım…
“Nefis ve hevâ perde” sinden kurtulmalıyım
yoksa ” nefsânîliğin kararttığı atmosferden kurtul“amam…
“Nefis ve hevâ perde” sinden kurtulmalıyım
yoksa ” egoistçe düşüncelerinin güdümünde kahredici kaprislere takılır” ım…
“Nefis ve hevâ perde” sinden kurtulmalıyım
yoksa “ve hep “ben, ben” der durur.” um.
Aman dikkat ” günümüzdeki içtimâî atmosfer oldukça sisli-dumanlı;”
Aman dikkat ” yığınlar yaratılış gayesinden bîhaber;”
Aman dikkat ” böyle bir gayeyi dillendirenler taklit gel-gitleri içinde;
Aman dikkat “deyip edilenler kalb referansı olmayan dil-dudak mırıltısı;“
Aman dikkat “kutsallar, dünyevîlikler hesabına kullanılan birer argüman;”
Aman dikkat “servet-sâmân düşkünlüğü, tûl-i emel marazı, bohemlik zaafı, bilerek dünya hayatının ebediyetlere tercih edilmesi, üzerinde durulup düşünülmeyen bir muamma…“
Ey Nefsim Göremiyor musun “Böyle bir atmosferde yığınlar birer mezar-ı müteharrik tâli’siz,”
Ey Nefsim Göremiyor musun ” Onları bu hâle getirip güdenler de insî şeytan ve makyavelist mürâî“
Birak başkalarını… Sen ve Ben
Yoksa “Sergiledikleri tavır ve davranış itibarıyla bir yüce gaye-i hayalin ve hak mülahazasının mümessilleri gibi göründükleri halde,onlar genel duygu ve düşünceleri açısından nefis ve hevânın tesirinde birer Firavun, birer Nemrut ve birer Şeddad’dırlar.“
.. Aman dikkat “kazanma kuşagında kaybedenlerden mi olacagız.”
GEL “BUNUN MUHASEBESİNİ YAPALIM.”
.. Ey Nefsim “Kul oldum, kul oldum!” diyecekleri yerlerde firavunâne naralar atarak herkesi kendilerine kul sayma düşüncesiyle oturur kalk” anlardan mı olduķ bu güne değin....
.. Ey Nefsim “Uğradıkları yerlerde derviş enînleri sergiler, sofîce tavırlara girer, “din”, “Allah”, “Peygamber” der durur ve kendilerini dinleyenleri büyülerler
ama iç dünyaları itibarıyla bunlardan fersah fersah uzak” lardan mıydık bu güne değin…
.. Ey Nefsim Hakkın huzurunda “Ne hakperest oldukları beyanlarında ne de derviş gibi davranmalarında katiyen samimi değil” din denilmesinden korkmalı değil miyiz.
Korkuyorum “Bunlar birer dünyaperesttirler ” ve “ kutsallarla alakalı hususlar da suiistimal edilip atılan birer argüman mahiyetinde kullananlar” dandı… diye anılmaktan…
Gel ey nefsim “Hakikî derviş odur ki dünyayı terk eder, Gerçek mü’min de odur ki, dünya onu terk eder.”
Var mi… ben de “bu duygu ve mülahazanın zerresi“
Ey vicdanım… Yoksa ;” bir aldatma hırıltısı” mı “soluğu sesi“(mi)
Ey Nefsim Korkmalı değil miyiz biŕ gün yüzümüze “iman, İslam ve ihsan açısından bir yere koymak (senin için) çok zordu” denilen kaybedenlerden olmayı
Ey Nefsim… Yıkılırız bir de sonunda bize “zira bunların hemen bütünü bir anlamda birer İbn-i Selûl’dür. ” deseler.
Gel Yolcu “Düşünce dünyaları kirli” diye defterimize yazılmadan gayretle çalışalım…
Gel Yolcu… “davranışları yapmacık, diye defterimize” yazılmadan gayretle calışalım…
Gel Yolcu… ” gaye-i hayalleri debdebe ve ihtişam, hedefleri de dünya ve mâfîhâ” diye defterimize yazılmadan gayretle çalışalım…
Aman dikkat hassasiyetlerimize bakalım da “Dış görünüşe fevkalâde önem verir, makyajla oturur-kalkarlar..“dan olmayalım
Aman dikkat bir hayırhah’a soralım da ” yaldızlı beyanlarla çevrelerini büyülemeye çalış” anlardan miyiz kendimizle yüzleşmeye bakalım…
Gel Yolcu… KENDİMİZLE YÜZLEŞELİM de “levsiyatlarını gizleme mevzuunda ölür ölür dirilirler..” den olmayalım…
Gel Yolcu… söz verelim bundan sonra ” hep apak görünmek için türlü türlü demagojilere başvur” anlardan olmamak için gayret göstereceğimize
Ey Nefsim Aman dikkat ” mesâvîleri ortaya çıkınca da hemen sun’î gündemler oluşturarak irtikâplarını örtbas ediver” en talihsizlerden olmamalıyız…
Gel Ey Yolcu… “kalb safvetini” arayalım
Gel Ey Yolcu… “ruh nezâhetini” arayalım
Gel Ey Yolcu… “şeklî, surî Müslüman görünümüyle aldat” anlardan olmamak icin gayret edelim.
Gel Ey Yolcu… Konuşmalarımız da dikkatli olalım “hep birer hak eri ve diriliş kahramanı olduklarından dem vurur dur“anlardan olmayalım. Kendimizi anlatmayalım
Gel Ey Yolcu… önce …. “hakk u hakikatle bir münasebet” i arayışına girelim
Gel Ey Yolcu… önce …. “diriliş adına” bir gayret içinde olalım
Gel Ey Yolcu… önce ….bir muhasebesini yapalım ” çirkâptır duyguları (mız) ve düşünceleri (mız)
Gel Ey Yolcu… biliyor muyuz ” kalbî-ruhî nezafet ve tahareti” ni
Gel Ey Yolcu… idrak ettik mi ” iç ve dış bütünlüğünün esas olduğunu“
Gel Ey Yolcu… Duasını edelim “nefis ve hevâ güdümünden sıyrılarak Allah’a hâlis kul olmayı“
Gel Ey Yolcu… dua ile isteyelim Rabbimizden “Vicdan mekanizması itibarıyla düşe-kalkadır azm u irade” sahibi olan dönekler gibi onun huzuruna çıkmaktan korktuğumuzu
Ey Nefsim…yıkılası korkalım… Hak divanın da ” taklit eksenli ve yapmacık kulluklarıyla aldatıcıdır her halleri, Abdest alır gibi görünür, namaz kılacakmış gibi ön safa yürürler ama her şeyleriyle göz boyamacadır tavırları.. kandırmacadır Hak karşısında kıyamları, kuudları..” yüzüne vurulan bedbahtlardan olabilecegimizden
Gel Ey Yolcu.. ihsan şuuru neymiş, samimi arayışına çıkalım da … “bilmezler Allah tarafından görülüyor olma” yı denilenlerle ayni safta görünmeyelim.
Rabbim ” zihin ve ruh kirliliğiyle kirletirler miraç güzergahında bulun” anlardan eyleme…
Gel Ey Yolcu.. ” arındır(alım) görünme ve bilinme levsiyâtından iç dünya” mızı…
Gel Ey Yolcu.. birakalım başkalarını “”O ma’dele-i ulyâd hesaba çekilmeden evvel Hesaba çek(elim) nefsi(m) ve yüzleş(elim) kendi(m)izle
Ey Vicdanım… Gel ” bu mülahaza (ya açalım) kapalı (olan) vicdan” kapımızi…
Gel Ey Yolcu.. farkına varalım ” gerçek insan olma ufkuna yürümenin bu yoldan geçtiğinin
Gel Ey Yolcu… farkına varalım ” ancak böyle bir metafizik gerilimle nefis ve hevânın gemlenip beşerî garîzaların, hayvanî hislerin ve şehevâni duyguların üstesinden gelineceği” nin.
Dur diyelim artık… ” kendi (mizi) nâma-nişâna, şöhret ü şâna, makama-mansıba, zevk u safâya, takdire-alkışa kaptırmakla zehirlenmiş bu ruh” olmayı
Gel Ey Yolcu… farkına varalım ..” bir girdaba yelken açt” ığımızın
Gel Ey Yolcu… Bilelim artık “hakikî imanı,İslam’ı, ihsanı“
Gel Ey Yolcu… duyalım artık “hakikî insan olmadaki enginliği” ni
Ey nefsim… duyamadık. Nasıl duyabilirdik ki , ” hem kalbleri ve kafalarıyla, hem de göz ve kulaklarıyla tamamen bu dünyaya hasr-ı himmet etmiş bir kısım yarını olmayan bedbahtlar” dan olduğumuzu
.. Ey nefsim.. “ahsen-i takvîm”e mazhariyetimize saygısızlık yap (mamak) ve Allah’a karşı da nankörlükte bulunmuş olma durumuna düş (memek için) bugüne ve fâniyât u zâilâta göz ucuyla bakma” yı
.. Ey nefsim.. “ahsen-i takvîm”e mazhariyetimize saygısızlık yap (mamak) ve Allah’a karşı da nankörlükte bulunmuş olma durumuna düş (memek için) yarınlara ve daha ötelere bütün ihsas ve ihtisas sistemlerimizle yönel” meliyiz.
Ya Rabbi ” Hak’la hemhâl olmayan ruhlar (dan) şeytânî ve nefsânî şerarelere takıl” ananlardan eyleme…
Ey vicdanım…Bak Bu Yolun Dertli Hekimi (Allah ondan razı olsun) sonuna da hak dostundan
“Sen kendini hakla meşgul etmezsen, bâtıl şeyler ruhunu sarar ve seni hep meşgul eder.” önemli recetesini de hitamı misk yapmış.
BAŞYAZI MÜZAKERESİNİN DUASI…(‘YAKARAN GÖNÜLER’ DEN)
Allahım! Nefsime takva bahşeyle ve onu temizle; onu temizleyecek olan şüphesiz yalnız Sensin. Sen, onun velîsi ve mevlâsısın.
Allahım! Nefs-i emmaremi bana cılız, küçük ve basit gösteren ve böylece beni nefsimin oyunları karşısında çaresizliğe düşüren bütün günahlarımdan dolayı affını diliyorum; beni affeyle.
Kendimden, nefsimden Sana sığınıyorum. Senden bendeki benlik sıfatlarını izâle eylemeni diliyorum. Senden uzaklaştıran, nefsime yaklaştıran, açık ya da kapalı bana benliğimi hissettiren bütün bakiyelerden dolayı istiğfar ediyor ve beni onlardan kurtarmanı diliyorum.
Allahım! Senden nur, hidayet ve iktidâda edep diliyorum. Nefsimin şerrinden ve beni Senden alıkoyan her şeyin şerrinden de yine Sana sığınıyorum. Senden başka bir ilah yoktur.
Allahım! Nefsimi şüphelerden, ahlâk-ı seyyieden, nefsânî hazlardan ve gafletten arındır ve beni her hâlimde Sana itaat eden bir kul eyle.
Ey Nefsim! “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd”, “Tâ Hâ”, “Yâ Sîn”, “Hâ Mîm” “Ayn Sîn Kâf” ile nerede ve ne zaman dilersen Rabbine teveccüh et; teveccühün mutlaka karşılık bulacak ve sen nusrete mazhar olacaksın.
Merhameti sonsuz Rabbim! Nefsimi yoldan çıkaran kirli arzulardan, mülevves düşüncelerden “âh!” deyip inliyorum. Onların hepsinden Sana sığınıyorum.
Allahım! İrtikâp ettiğim, sonra Senden utanarak hiç kimseye bahsetmediğim,nefsimden bilip sadrımda gizlediğim bütün günahlarımı sil ve onlardan dolayı beni muâheze etme. Beni mağfiret buyur. Hiç şüphesiz gizliyi de, gizlinin gizlisini de en iyi bilen Sensin.
KAYNAK:
https://caglayandergisi.com/2017/10/31/kendi-kendimizle-yuzlesme-veya-muhasebe/
KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)
MÜZAKERELİ BAŞYAZI OKUMALARI
KAYNAK METİN: ÇAĞLAYAN DERGİSİ ŞUBAT 2018 – KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (1)
KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)
~~~
.. bütün mülk ve melekût alemlerinin kutb-u âzamı unvanıyla anılan.. ismet, iffet, emanet, sadakat, fetânet ve tebliğ [18] hususiyetleri itibarıyla gelmiş geçmiş umum seçkinlerin önünde bulunan..
~~~
[18]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterilen teveccühü sadece O’nun raufiyet ve rahimiyetine bağlamak eksik bir değerlendirme olur. Bu iki sıfat-ı âlîye, insanların İslam’a yönelmelerinde önemli bir faktör olmakla beraber, O’nun, peygamberlere mahsus sıfatlar olan sıdk, emanet, tebliğ, ismet ve fetanet18 sıfatlarına sahip olmasının da bu kadar kısa bir zaman içerisinde, bu kadar çok insanın ruhuna girme, gönülleri fethetme ve problem olabilecek şahısları zapt u rapt altına almada çok önemli bir tesiri vardır.
bir hak dostunun ifadesiyle:
Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kaim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür daim [19].
payesiyle serfiraz olan.. önyargısız herkes tarafından, yürüdüğü yolun semâvî hususiyetleriyle Ehadiyet ve Samediyet hakikatlerinin biricik keşşâfı sayılan.. ve “Hakikatü’l-hakaik [20].”ın en fasih lisanı olarak takdirler üstü takdir gören..
***
[19]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) insanlar arasında bu derece biremniyet ve güven18 tesis buyurması ve aynı zamanda o emniyetin devam ve temadisini temin etmesinde, elbette ki bu eşsiz şefkat ve re’fetinin tesiri büyüktü. Fakat bu mesele, sadece bu iki sıfatla izah edilemez. Zira O, ahlak-ı âlîye ve hamîdenin bütününe hem de en yüce ve en yüksek seviyede sahip bulunuyordu. Evet, O, huluk-u ilahi ile mütehallikti; bütün ahlak-ı hasenenin cami bir mirat-ı mücellasıydı. Onun için halk dilinde olan ve şiirimize de giren bir sözde, “Mirat-ı Muhammed’den Allah görünür daim19” demişlerdir. Yani Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bakıldığında, O; “Allah var” dedirtecek kadar ciddi bir simaya, çok temiz bir karaktere ve çok inandırıcı bir ruha sahipti.
***
[19]: BAMTELİ-ARALIK 2017 // “KALBİN İKİ MERKEZİ VE ŞEYTÂNÎ OKLAR”
Tecelli, doğrudan doğruya İşte o mest u mahmurluk içinde, onu Zât-ı Ulûhiyetin -hâşâ- orada konaklaması gibi ifade ediyorlar. O, bir “tecellî”dir; insanın kalbi, bir “meclâ”dır. İnsan, kalbini öyle parlak bir ayna haline getirirse, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, o zaman hep Hak tecellilerine ayna olur. Evet, “Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür dâim! 19” demiş Aziz Mahmud Hüdâî. Dolayısıyla ona bakan, hakikaten O’nu müşahede eder; varlık, O’nu okur. Bakın, bir, insanın kendinde kendini okuması var; bir de -hakikaten- ona baktıkları zaman, O’nu okuma meselesi var ki, bu, onun çok üstündedir.
Bakıldığı zaman, Allah’ı hatırlama Hani Ricâl’de yine okuyoruz; bir zatı gördükleri zaman, içinden gele gele “Allah!” diyor herkes. Öyle mest u mahmur yaşıyor. Böyle Cehennem’e bakıyor gibi, tir tir titriyor; Allah’a hesap veriyor gibi tir tir titreme içinde. Bunu bizim gibi avam, düşe-kalka yürüyen insanlar, çok anlayamayabilirler; fakat olduğumuz yerde kalmak, “Bu da yeter!” demek de dûn-himmetliktir. Çünkü burada durma -esasen- kaymaya karşı açık durma, şeytanın mel’abesi (oyuncağı) haline gelmeye açık durma demektir.
***
[20]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Diğer bir yaklaşımla ibadet, henüz irfan şahikasına yükselememiş, taklit patikasında düşe-kalka yürüyenlerce dünyevî-uhrevî ücret beklemeye bağlı bir amel; evliya, asfiya için müşahede ve mükaşefeye açık bir yol; akrabü’l-mukarrabîn ufkunda ise “hakka’l-yakîn” zirvesinde rü’yet ve rıdvan aşk u iştiyakıyla “Hakikatü’l-hakaik20”ı en kâmil mertebede bilme ve bende olma miracıdır.
Birincilere âbid, ikincilere bir ölçüde zâhid, üçüncülere de âşık denegelmiştir. Ayrı bir yaklaşım şekliyle, birinciler nim tevekkül ve teslim erbâbı; ikinciler bunların ötesinde tefviz âbideleri; üçüncüler ise birer sika kahramanı kabul edilegelmiştir.
***
[20]: K.Z.T-4 // ORTA SAYFA: HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE
İşte bu mülâhazalar muvâcehesindendir ki O’na, esmâ-yı ilâhiyenin nokta-yı mihrâkiyesi, sıfât-ı sübhaniyenin “kavl-i şârihi” nazarıyla bakılmış; ism-i a’zam ve her ismin tecellî-i a’zamının cilve-i etemmi denmiştir. Biz buna,
Zât-ı Hak onu kemâlâtına ayna kılıp, sonra o Zât-ı Bînazir’in mâhiyet-i maddiye, mâhiyet-i mâneviye ve mâneviye ötesi mâneviyesiyle bî kem u keyf Hakikatü’l-Hakâik’ik 20 göstermek istemiştir diyebiliriz. O’nun bu engin hususiyetlerinden ötürüdür ki O’na, “nuru’z-Zât”, “âyine-i Hak” ve bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniye hazinelerinin keşşâfı unvanı13 verilmiştir.
bütün bunlara rağmen hep tevazu ve mahviyet yolu [21] nda yürüyen.. umum gönüllere Hakk’ı duyurma adına en kutsal vuslata muvakkaten veda eden bir îsâr kahramanı [22].. ve melekiyeti aşkın, eşi-benzeri bulunmayan bir nâdire-i fıtrat, bir âbide-i bîmisal [23] ile “Vira bismillah[24]!” demek istiyoruz.
***
[21]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Akrabü’l-mukarrabîn olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (s.a.s), o engin ruh haleti, temkin tavrı4 ve arkasındakilere rehberlik mülâhazasıyla, sabahı ayrı bir teyakkuz faslı4 , akşamı ayrı birteveccüh demi, içini Allah’a döker7 ve “Allahım, Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. -Günah onun rüyalarına bile misafir olmamıştır- günahlarımı bağışlamanı diler ve rahmetini umarım!..” der; takipçilerine kendilerini kontrol yolunu gösterir ve baş döndüren bir tevazu ve mahviyet tavrı 21 sergilerdi.
***
[21]: KASIM 2017 // ORTA SAYFA: “KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE
O, gaye-i hayal ufku1 na iştiyak içinde kasılıp kıvranan bir heyecan ve heymân unsuru.. ebediyet ve Ebedî Zât iştiyakıyla cayır cayır yanıp püryan olan bir fenâfillâh dili.. tevazu ve mahviyetle buudlar ötesi seyahatlere talip 21, yorgunluk bilmez bir küheylan.. her zaman sonsuzluk rüya ve hülyalarıyla oturup kalkan ve “hel min mezîd?!.” deyip gözünü ötelere, ötelerin de ötesine dikmiş bir vuslat ve şeb-i arûs sevdalısı.. marifet, muhabbet, aşk u iştiyâk-ı likâullah delisi.. beden dünyasındaki maddî-manevî hükümranlığına rağmen, sevdalandığı kapının boynu tasmalı, kulağı küpeli azat kabul etmez bir bendesidir
***
[22]: BAMTELİ-ARALIK 2017 // “KALBİN İKİ MERKEZİ VE ŞEYTÂNÎ OKLAR”
Peygamber Efendimiz’in bu tercihi -Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde- “îsâr-u îsârillâh22” sözleriyle ifade edilen hâldir; apaçık hususî mazhariyetlere bile birer mahmil bularak, ücret ve huzûzât vaktinde bütün mevhibeleri nisyana gömüp, sadece ve sadece O’nu duyup, O’nun varlığının ziyasının gölgesi olduğunu hissetmektir ki, “Akrabü’l-Mukarrabîn”in yoludur.
Bu mânâda, Hazreti Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman bir îsâr kahramanı22 dır. O’nun gökler ötesi âlemlerden, dönüp insanlar arasına inmesi, duyup tattıklarını ümmetine de tattırmak için müşriklerin eziyetlerine maruz kalacağı bir yolu seçmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “îsâr” derecesi; ümmeti adına Cennet’ten çıkıp cehennemlere gözyaşı salması, salıp bütün insanları dilemesi de hiç kimsenin tasavvur bile edemeyeceği bambaşka bir îsâr derinliği22 dir.
***
[23]: EYLÜL 2017 // BAŞYAZI: “HAKK’A ADANMIŞLAR YOLU”
Böyle sürekli bir yolculuk ve mütemadi kanat çırpmada, herkes için sahil-i selamet ve dostlarla buluşma mülahazasıyla hissetmezler hiç yol yorgunluğu. Sineleri yâr-ı vefâdâr heyecanıyla çarparken, takılıp yollarda kalanlara, nefsanî ve cismânî arzulara yenik düşenlere el uzatmayı da ihmal etmez; miraçtan, başkalarını da o ufka ulaştırma adına geriye dönen o Âbide Rehber23 izinde, hâl ve temsil dilinin fesahat ve talakatıyla hep O’na yürüme büyüsünden bir şeyler fısıldar ve solukları kesilesiye bir küheylan gibi koşar dururlar. Koşmalıdırlar da; zira büyük ölçüde insanlığın yolunu yitirdiği, umumî şehrâhı bırakıp patikalara saptığı, mefkûresizliğin sersemliğiyle gidip sağa-sola tosladığı ve şeytanî dürtülerin tesiriyle sürekli boşa koştuğu bu kapkara günlerde onlar, “Bu can bu uğurda” deyip her yanda birer “ba’sü ba’de’l-mevt” havarisi olarak sürekli diriliş destanlarıyla gürlemelidirler/gürlediler de.
***
[24]: EYLÜL 2017 // BAŞYAZI: “HAKK’A ADANMIŞLAR YOLU”
Takılıp yollarda kalan bir sürü yolzede vardı ve bunlar hal diliyle kendilerine uzanacak bir el ve immün sistemlerini güçlendirecek bir reçete bekliyorlardı; iman, marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak-ı likâullah muhtevalı bir reçete. Onlar da işte bunu yapma his ve heyecanıyla, yürekleri durasıya bunun için hep koşup duruyorlardı. Boşa gitmemişti bu ölesiye gayretler, binler-yüzbinler onların soluklarıyla derlenip toparlanmış ve “vira bismillah24” diyerek insanî çizgiye girivermişti..
~~~
Bunca fezâil ve iç derinliğine rağmen, O’nun tazarru, niyaz 7 ve sızlanışları [7] karşısında aklın zâhirî nazarına göre “niye, neden?” demekten kendimizi alamasak da O, Rabbiyle münasebetleri [2] ndeubûdet yörüngesinde [25] hep ihsan şuuruyla [26] oturup kalkmıştı. Biz de şimdi icmâlen dahi olsa, O’nunla alakalı birkaç söz etmek istiyoruz.
~~~
[25]: BAMTELİ- EYLÜL 2017 // “İMTİHAN VE KUR’AN’IN NABZI”
Ama bu öyle zor bir mesele ki!.. Allah’a hakikaten Tevhîd’de bulunarak kulluk yapmak.. ibadette bulunmak.. ubûdiyette bulunmak.. bir kademe üstü, bir basamak üstü, ubûdette bulunmak25 ; tamamen O’na (celle celâluhu) kulluk yaparken, kendinden bile sıyrılarak bütün kulluklardan sıyrılmak… Öyle bir kullukta bulunmak.. namaz kılarken “namazlaşmak”, namazın dışında her şeyi kafandan silip atmak.. oruç tutarken, orucun dışında her şeyi kafandan silip atmak.. zekat verirken, her şeyi kafandan silip atmak; “O (celle celâluhu) verdi; verdiğini, verilmesi gerekli olan kimselere veriyorum!” demek… Zaten, Cenab-ı Hak, şeklindeki beyanlarıyla, “Benim rızık olarak verdiğim şeyden infak ediyorlar! Benim verdiğimi veriyorlar!” demek suretiyle, kendinizden bir şey vermediğinizi, rızkın O’ndan geldiğini ifade buyuruyor.
….
Fakat bu çok zor; insanın bunu bütün benliğiyle, tepeden-tırnağa bütün hissiyatıyla, bütün şuuruyla dillendirmesi çok zor; bir yönüyle “ubûdiyet” adına babayiğitlik… Bunlara “ubûdiyet babayiğitleri” veya “ubûdet babayiğitleri 25 ” denir; babayiğitler bunlar. Allah karşısında durulması gerektiği ölçüde/ölçekte kemerbeste-i ubûdiyet içinde el-pençe divan duran insanlar. Onun için, ben bunu Senin istediğin ve dediğin gibi yapamıyorum.
***
[26]: EKİM 2017 // ORTA SAYFA: “KALB VEYA LATÎFE-İ RABBÂNİYE”
Bu itibarla, yaratılıştaki konumu ve misyonu bu olan kalb cevheri, asla fâniyât u zâilâtla kirletilmemeli; zikr u fikr ve ihsan şuuruyla26 hep pırıl pırıl tutulmalıdır.
…
Evet, dünya ve mâfîhâyı nefis ve hevâmıza bakan yanlarıyla düşünce dünyasından söküp atamayanlar asla kalb tekallüb ve aritmilerinden de kurtulamazlar. Zira bu kıymetli latîfe-i rabbâniye, Zât, sıfât ve esma-i ilâhiyeye bir mir’ât olarak insan irade ve şuuruna emanet edilmiştir. Dolayısıyla da nefis ve hevâ şerareleriyle felç edilmemeli ve kolu-kanadı kırılmamalıdır. O, canlı ve metafizik gerilim içinde bulunduğu sürece, gücü ölçüsünde hep O’nu heceleyecek ve münâcat edalı sızlanış7larıyla hep O’nun için bir şeyler söylemeye çalışacaktır.
~~~
Biz de şimdi icmâlen dahi olsa, O’nunla alakalı birkaç söz etmek istiyoruz.
Akl-ı sathî konuya safiyyullah olan Hazreti Adem’den başlamayı öngörse de, gönlümüz sebeb-i hilkat-i âlem olması itibarıyla beraat-i istihlal nev’inden O’nunla “Vira bismillah!” deme temayülünde. Çünkü her şeyden evvel O, hâricî vücut nokta-i nazarı [27] ndan sonradan gelse de hep öndeydi ve öncüydü. Zira peygamberlik manzumesi O’nun adına nazmedilip bestelenmişti ama O, âlemşümul misyonuyla bir kafiye gibi bu nazm-ı mukaddesin sonuna yerleştirilmiş ve bu önemli misyon O’nunla noktalanmıştı.
Akl-ı sathî konuya safiyyullah olan Hazreti Adem’den başlamayı öngörse de, gönlümüz sebeb-i hilkat-i âlem [27] olması itibarıyla beraat-i istihlal nev’inden O’nunla “Vira bismillah24 !” deme temayülünde.
Çünkü her şeyden evvel O, hâricî vücut nokta-i nazarından sonradan gelse de hep öndeydi ve öncüydü. Zira peygamberlik manzumesi O’nun adına nazmedilip bestelenmişti ama O, âlemşümul misyonuyla bir kafiye gibi bu nazm-ı mukaddesin sonuna yerleştirilmiş ve bu önemli misyon O’nunla noktalanmıştı.
Evet, bir manada O bir ilk, diğer manada da sondu. Her şeyden evvel O, vücûd-u necm-i nûrânîsi açısından – “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdu.” pâyesiyle serfirâzdı ve bu manaya işareten bir gün O şöyle buyuracaktı: “Âdem nebi beyne’l-mâi ve’t-tîn iken ben peygamberdim.”Buyuracak ve bu ilk ve son muammasına imada bulunacaktı.
~~~
[27]: HERKULNAĞME 2015 // DUA ÂBİDESİ PEYGAMBER (S.A.V)”
Ahmed ism-i şerifi, taayyün-i evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O, varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet, “Allah’ın haricî vücut nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nurumdur.” beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi, O’nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O’nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi’nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed’dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye’dir. Bu sebeple O, Kur’ân’da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselâm) tarafından, “Ahmed” ismiyle müjdelenmiştir.
~~~
Bu açıdan biz de bu sırlı kıdeme binaen birkaç cümleyle de olsa, her an Hakk’a müteveccih [28] bulunan o ruh-i emcedle bu silsile-i zebercede başlamak istiyoruz.
O, hayal ve rüyalarında dahi olsa hiçbir zaman hataya ve hatalara mihmandarlık yapmamıştır. Ama gel gör ki, bu Hakk’a aşina kutsal ruh, ölümün kardeşi sayılan uyuyup dinlenmeye yönelirken -Aslında O’nun uykusu da uyanık bir kalble, sırf bir göz yummaktan ibaretti.- şu meâldeki ayet/ayetler ve sureleri tekrar ederdi; onları okumadan katiyen o âleme yelken açmazdı:
“Ya Rabbenâ! Eğer hata ettiysek -Neye hata diyorsa?!.- bundan ötürü bizi muaheze etme. Yâ Rabbenâ! Bize o öncekilere yüklediğin ağır yükleri yükleme. Rabbimiz! Bizi güç yetiremeyeceğimiz şeylerle yükümlü tutma!.. Affet bizleri, kusurlarımızı bağışla -Bilmem ki neye kusur diyor!- ve merhamet buyur bize!.. Sensin bizim mevlâmız ve yardımcımız, kâfirlere karşı yardım eyle bizlere.” (Bakara sûresi, 2/286)
~~~
[28]: EKİM 2017 // BAŞYAZI: “HAKK’A ADANMIŞLAR YOLU”
Bu durumda bize düşen şey, gölgemizi arkamıza alarak ihlâs, rıza ve iştiyak-ı likâullah yolunda soluklarımız kesilesiye O’na müteveccih yürümek 28 olmalıdır; zira teveccühün teveccühe vesileliği değişmez bir âdet-i Sübhâniyedir.
***
[28]: AĞUSTOS 2017 // BAŞYAZI: HAKK’A ADANMIŞ RUHLAR
Evet, kendini Hakk’a adayanları, ubudiyet ve ubûdetle her an ayrı bir derinlik sergileyenleri, yüzleri hep O’na müteveccih bulunanları28, oturup-kalkıp içlerini O’na dökenleri, “rıza” deyip inleyenleri, O görüp gözettiği gibi, onların görülüp gözetilmelerini de ister. Nasıl istemez ki, kerem O’nun şanı, vefa da değişmez âdet-i sübhâniyesidir.
Onlar da O’na teveccühün gereği28 iki cihanın şatafat ve debdebesine göz kapamış bahtiyarlar; sürekli muhabbetle köpürüp aşk u iştiyakla inleyip duranlardır. Onlar hayatlarını Bilal çizgisinde, Ammâr ufkunda, Habbâb ikliminde, Yâsir/Sümeyye imrentisinde, İbn-i Mes’ud gölgesinde sürdürüyorlarsa, Allah da, dû cihandan el yumuş bu bahtiyarlara öyle bakacaktır; zira O, “Erhamü’r-râhimîn, Ekramü’l-ekramîn ve Eşfeku’l-müşfikîn”dir.
Onlar, dünya ve mâfîhâyı içlerinden söküp atmışlarsa, o merhametlilerin en merhametlisi, kerimlerin en kerimi ve müşfiklerin en müşfiki de onları asla yolda bırakmayacaktır.
~~~
Ey yüce ve müzekkâ ruh! Eğer bu iltica ve niyazın bencileyin sergerdanlara bir tembih ise, – “İşittik ve itaat ettik.” der, bu sızlanış4 larını rehber [29] liğine verir ve vücud-u necm-i nurânîn karşısında eğiliriz.
Yok, kendi adına dendiyse, o zaman da göz ve kulaklarımızı kapar, sükût murakabesine dalarız; dalarız zira Senin can alıcı hasımların, gayz ve nefretlerle köpürüp durdukları dönemde bile Sana “Emîn [30]” diyor; ismet, iffet ve masumiyetin karşısında dillerini tutuyor ve homurtularını muvakkaten dahi olsa kesiveriyorlardı.
Sesimi o vücud-u hâkânîne duyurabilsem -buna sergerdanlığım mâni- ey Sevgili!
Söyle Allah aşkına, Senin bu temkin üstü temkin edalı iniltilerin ve iç döküşlerin7 “akrabü’l-mukarrabîn [31]”e ait bir sır mı yoksa biz derbederlere imalı bir emir mi?!.
~~~
[29]: TEMMUZ 2017 // ORTA SAYFA: “RÜŞD”
Rüşd derinlikli hakiki bir reşîd; dini, düşüncesi, ahlâkı ve tavırları itibarıyla ıstılahî mânâda bir mürşid kabul edilmese de, duyguları-düşünceleri, mütemadi olan istikamet ve sadâkati sayesinde çevresi üzerinde gerçek bir mürşid tesiri gösterir; aldatmayan, yanıltmayan birrehber vazifesi 29görür.
***
[29]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Dünden bugüne gölgesini arkasına alıp sürekli güneşe müteveccih yürüyenler 28 hemen her zaman çok farklı bir derinlikte kendileriyle mütemadiyen yüzleşmiş; kalb ve ruhlarında, tasavvur ve tahayyüllerinde var gördükleri veya var farz ettikleri kayma endişeleriyle tir tir titremiş; his, heyecan ve endişeleri dillerine emanet sürekli inleyip durmuş ve en içten “Ya Rab!” deyip sızlanmışlardır.
Kamer-i Münîr ve mutlak manadaki o İnsan-ı Kâmil’den çevresinde hâlelenen yıldızlara kadar hemen hepsi, maiyyete uzanan peygamberler güzergâhının ayrılmaz yolcuları olmuş ve arkadan gelenlere yanıltmayan birer rehber tavrı sergilemişlerdir. Yolları açık olsun ve Cenâb-ı Erhamü’r-Rahimîn bizleri de o yolun yolcularından eylesin!..
***
[30]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Gönüller, O’na, O’nun inceliği ile, semânın kendisinden beklediği ölçüde inceliği ile kapılarını açtı. Tabiatı/donanımı, ona müsait idi. Allah (celle celâluhu) o emaneti insanlığa ulaştırmak için, emanette emin Muhammedü’l-Emîn’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), o vazifelerin en önemlisi ile tavzîf buyurdu; o misyonu O’na edâ ettirdi.
***
[31]: TEMMUZ 2017 // ORTA SAYFA: “ÂBİD, ZÂHİD, ÂŞIK (1)”
Diğer bir yaklaşımla ibadet, henüz irfan şahikasına yükselememiş, taklit patikasında düşe-kalka yürüyenlerce dünyevî-uhrevî ücret beklemeye bağlı bir amel; evliya, asfiya için müşahede ve mükaşefeye açık bir yol; akrabü’l-mukarrabîn ufku31 nda ise “hakka’l-yakîn” zirvesinde rü’yet ve rıdvan aşk u iştiyakıyla “Hakikatü’l-hakaik”ı en kâmil mertebede bilme ve bende olma miracıdır.
***
[31]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Akrabü’l-mukarrabîn31 olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (s.a.s), o engin ruh haleti, temkintavrı ve arkasındakilere rehberlik mülâhazasıyla, sabahı ayrı bir teyakkuz faslı, akşamı ayrı birteveccüh demi, içini Allah’a döker ve “Allahım, Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim.
Günah onun rüyalarına bile misafir olmamıştır- günahlarımı bağışlamanı diler ve rahmetini umarım!..” der; takipçilerine kendilerini kontrol yolunu gösterir ve baş döndüren bir tevazu vemahviyet tavrı sergilerdi.
~~~
Bilmem ki O’nun böyle engin düşüncesinin, hatta kılı kırk yararcasına gösterdiği incelik vehassasiyetin[32] arkasındaki, O’na Rabbimizin “Sen olmazsın ama ben deneceği dedim!” üslubunda şöyle bir hitap şekli miydi:
“Biz Sana bu kitabı hakikatin ta kendisi olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın bildirdiği şekilde onunla hükmedesin ve hainlerin müdafaacısı olmayasın; öyleyse gel Allah’tan af dile, zira O Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Nisa sûresi, 4/105-106) Belki de bu, “O’na diyorum ama arkadakiler, sözün sizlere olduğu açık!” demekti. Fakat bu ferman O’nun rakiklerden rakik, hassas ruhunda bir ney gibi inlemişti. Mübarek ruhunun duyarlılığıyla tıpkı “Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı.” beyan-ı nurefşânı misillü içtenleştirmiş olduğu, – “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd sûresi, 11/112) beyan-ı sübhânîsinde duyduğu aynı şeyleri duyduğunda şüphe yoktu.!.
~~~
[32]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Bu engin mülahazayla, böyleleri hemen her zaman yaratılış gayesine uygun hareket etmek için çırpınır.. sık sık iç dünyalarını gözden geçirir.. kendileriyle yüzleşir.. mülâhaza kirlenmelerine karşı uyanık davranır.. kalb kararmalarına ve ruh paslanmalarına meydan vermeme hassasiyetiyle32 oturur-kalkar.. çok defa “Onları kirlettim!” endişesiyle, arınma adına Hakk’a teveccüh kurnalarına koşar28.. ve sürekli “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin hakkını tam veremediği düşüncesiyle sızlanır dururlar.
KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (1)
BAŞYAZI MÜZAKERESİ:
KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (1)
İSTİFADE EDİLEN KAYNAK METİN:
ÇAĞLAYAN DERGİSİ ŞUBAT 2018 – “KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (1)”
Ufkumuzu aşar onların Hak’la münasebetleri.. kendileriyle yüzleşmeleri.. ve masumiyetlerine rağmen Hak kapısındaki temkin üstü temkin edalı iç çekişleri. Sığmaz mücelletlere onların o ledünnî derinlikleri.. hiss-i mehâfet ve mehâbetleri.. verâlar verâsına müteveccih yana-yakıla niyazları ve bu konudaki sûzişî nağmeleri. Bizim deryadan bir damla, mehtaptan bir zerre kırık-dökük ifadelerimizle, tâ baştan yed-i rahmetle o arındırılmışların hangi mülahazaya binaen arınma kurnasından arınma kurnasına -istiğfar, inâbe, evbeye- koştuklarını değerlendirip dillendirmek muhal ölçüsünde zordur. Ama yine de onlara bakıp kendimize gelme adına, bir cüret de olsa bir şeyler söylemenin lüzumuna inanıyorum. Zannediyorum bu paragrafı, “Cenab-ı Hak onların bu yüce hissiyatlarının bir damlasını da bize lütfeylesin!” dileğiyle noktalama uygun olacaktır.
***
Ufkumuzu aşar [1] onların Hak’la münasebetleri.. [2]
kendileriyle yüzleşmeleri [3].. ve masumiyetlerine rağmen Hak kapısındaki temkin üstü temkin edalı iç çekişleri. [4]
~~~
[1]: ARALIK 2017// ORTA SAYFA: “KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE-2”
“Ufkumuzu aşan1 bu tür engin konularda, sükût hikmetini intihapla, bir hak dostunun beyanı çerçevesinde “Allah’ın bizi selim kalb sahiplerinden kılmasını dileriz.” deyip ,
gaybî imanın ıtlakı derinliğine yönelerek, “Benim sünnetimden (yolumdan) ve benden sonra hidayet üzere doğru yolda giden halifelerimin yolundan ayrılmayın.” beyân-ı nebevîsi pusulasına göre hareket etmek tercihimiz olmalıdır.
***
[2]: OCAK 2018 // ORTA SAYFA: “KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE-3”
Kalbi her zaman Hak’la irtibat2 içinde bulunan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın her gün bilmem kaç defa tekrar ettiği
“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım, kalbimi dininde sabit kıl.” reçetesi ve “Ey kalbleri şekilden şekle, halden hale döndüren Rabbim, kalbimizi daimi taat ufkuna tevcih buyur.” Niyazı 7 bizim için vird-i zeban edilmesi gerekli olan konuların başında gelir.
***
[3]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
“Bu engin mülahazayla, böyleleri hemen her zaman yaratılış gayesine uygun hareket etmek içinçırpınır.. sık sık iç dünyalarını gözden geçirir.. kendileriyle yüzleşir 3.. mülâhaza kirlenmelerine karşı uyanık davranır.. kalb kararmalarına ve ruh paslanmalarına meydan vermeme hassasiyetiyle oturur-kalkar..
***
[4]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Akrabü’l-mukarrabîn olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (s.a.s), o engin ruh haleti, temkin tavrı4 ve arkasındakilere rehberlik mülâhazasıyla, sabahı ayrı bir teyakkuz faslı, akşamı ayrı birteveccüh demi, içini Allah’a döker4 ve “Allahım, Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. Günah onun rüyalarına bile misafir olmamıştır- günahlarımı bağışlamanı diler ve rahmetini umarım!..” der; takipçilerine kendilerini kontrol yolunu gösterir ve baş döndüren birtevazu ve mahviyet tavrı sergilerdi.
~~~
“Sığmaz mücelletlere onların o ledünnî derinlikleri..” [5]
“hiss-i mehâfet ve mehâbetleri..” [6]
“verâlar verâsına müteveccih yana-yakıla niyaz [7] ları ve bu konudaki sûzişî nağmeleri .”
~~~
[5]: KASIM 2017 // ORTA SAYFA: “KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE”
“Daha önce de “seyyid-i kelâmi’l-beşer” ile dillendirildiği üzere, -أَلَا إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً… الخ beyan-ı nebevîsini kastediyoruz- büyük ölçüde insanın maddî anatomisinin salah, selâmet ve sıhhati bumüstesna latîfeyle irtibatlı olduğu gibi, insanın bâtınî ve ledünnî derinlikleri 5 de yine o rükn-i âzamın, dünya ve mâfîhâdan âzâde5.. tevhîd-i ulûhiyet ve tevhîd-i rubûbiyet mülahazasında birdil ve tercüman.. ritimleriyle bu iki daire-i kudsiyeyi işaretleyip duran bir mızrab-ı nurânîolmasıyla alakalıdır.
***
[6]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
“Can alıcı hasımları bile O’na ayıbın en küçüğünü dahi isnad etme küstahlığında bulunmamış, bulunamamışlardı. Hem nübüvvetten evvel hem de ondan sonra eminler emini olarak biliniyor ve öyle yâd ediliyordu. Ama O’ndaki o yükseklerden yüksek ufka bakın ki, sanki bir ayıbı varmışçasına -biz yine bunlara, “rehberin terbiyegerdelere tenbihi” diyelim- “Allahım, bütün ayıplarımı setret ve beni bütün korku ve endişelerimden emin kıl!” der dururdu. Mehâfet ve mehâbet düşünce 6 leri itibarıyla her zaman tir tir titreyen bir gönlü vardı ve O bu konuda arkasındakilere gerçek fazilete giden güzergâhı işaretliyordu.
***
[7]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
“Uyurken de, “O bizim gibi uyurdu” demek O’na karşı büyük bir saygısızlıktır. Zira O, “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz” diyerek bu konuya da bir nokta koymuştu.
Ne var ki bu melekler üstü mümtaz ruh, kendince o farklı uykuya yönelirken dahi ciddi bir teveccüh-ü tâmla Hakk’a yönelir 7 ve“Bismillah diyerek yan gelip yattım.. Allahım, günahımı yarlığa, şeytanımın sesini-soluğunu kes, nefsimle alakalı rehini çöz, beni katında o en yüce konumdakilerin arasına koyuver!..” derdi. O dillere destan mümtaz konumuna rağmen bu iç çekiş 4 te dahi bizlere neler fısıldıyor neler…
***
[7]: AĞUSTOS 2017 // ORTA SAYFA: “ÜNS MÜLAHAZASINA İCMÂLÎ BİR BAKIŞ”
“Hususiyle de değişik âyât-ı beyyinâtla Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hüzün edalı, şefkat enginlikli nazlı niyaz 7 ları, tamamen O’nun o derin vuslat ve baş döndüren maiyyet-i tâmmeden aldığı, içtenleştirdiği, gözlerin görmediği ve göremeyeceği, kulakların işitmediği ve işitemeyeceği, her türlü tasavvur ve tahayyülü aşkın maiyyet hazz u lezzetini başkalarına da duyurma ve onların gönüllerinde de aşk u iştiyak uyarma buudlu heybet derinlikli bir üns tür.
~~~
“Bizim deryadan bir damla [8], mehtaptan bir zerre kırık-dökük ifadelerimizle (est.) ,tâ baştan yed-i rahmetle o arındırılmışların hangi mülahazaya binaen arınma kurnasından arınma kurnası [9] na –istiğfar, inâbe, evbe [9] ye- koştuklarını değerlendirip dillendirmek muhal ölçüsünde zordur.
Ama yine de onlara bakıp kendimize gelme adına [10], bir cüret de olsa bir şeyler söylemenin lüzumuna inanıyorum
~~~
[8]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
“Şimdi isterseniz bu nurani yolculuğun biricik pişdârı, gelmiş-geçmiş bütün kudsîlerin seçkinlerden seçkin müşârun bi’l-benânı olan Rehnümâ ile, O’na bakıp kendimizle yüzleşme kapısı 10 nı -tabiî işin hakikatinin deryada damlası ölçüsünde 8 olduğu kaydıyla- aralamaya çalışalım.”
***
[9]: KASIM 2017 // ORTA SAYFA: “KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE”
“Bunların latîfe-i rabbâniyeleri iradî ve gayr-ı iradî hep Sâhib-i Beyt’e müteveccihtir. Bu itibarla da onun her zaman pak ve pırıl pırıl tutulması için evbe kurna 9 larında arınmadan arınmaya koşar 9
gönül diriliği ve duruluğu için ölesiye bir gayret içinde bulunurlar. Herkesin gaflet ânı sayılan geceler onların cıvıl cıvıl en canlı oldukları ve tecellî için pusuya yattıkları nurlu zamanlardır.
Onlara göre gündüzler, menfezleri değişik şerarelere açık, kâr-zarar at başı, bulanık zaman dilimleri; geceler ise Dost’a küşâde halvet koylarıdır.
***
[9]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
“Bu engin mülahazayla, böyleleri hemen her zaman yaratılış gayesine uygun hareket etmek içinçırpınır.. sık sık iç dünyalarını gözden geçirir.. kendileriyle yüzleşir 3.. mülâhaza kirlenmelerine karşıuyanık davranır.. kalb kararmalarına ve ruh paslanmalarına meydan vermeme hassasiyetiyle oturur-kalkar..
çok defa “Onları kirlettim!” endişesiyle, arınma adına Hakk’a teveccüh kurnalarına koşar 9.. vesürekli “ahsen i takvîm”e mazhariyetin hakkını tam veremediği düşüncesiyle sızlanır dururlar 4.
[9]: MAYIS 2017 // BAŞYAZI: “IŞIK YOLCULARI”
“Her gecenin bir nehârı, her kışın da bir baharı vardır.” diyerek yürürler gaye-i hayalleri olan o kutsal hedefe doğru.
Yürürler belâ ve musibetleri birer arınma kurnası görerek 9..
tagallübü, tahakkümü, peygamberler yolunun lazım-ı gayr-ı mufarığı bilerek.. ve ebediyete yürümenin şuuruyla dünya ve mâfîhâyı ellerinin tersiyle iterek, sonsuza ve sonsuza ait güzelliklerin nümâyân olduğu kevn ü mekan ötesine.. hem de daha şimdiden öteler mülahazasıyla mest ü mahmur olarak.
***
[9-10]: TEMMUZ 2017 // ORTA SAYFA: “RÜŞD”
“Bu mânânın kahramanı reşîd, bir taraftan en küçük hayalî ve tasavvurî inhiraf ve bulantı karşısında hemen istiğfara 9 ve -tabiî derecesine göre- tevbe, inâbe ve evbe arınma kurnalarına 9 koşarak levsiyât-ı hayaliye ve tasavvuriyeden aklanıp paklanmaya çalışır.. ve kim bilir günde kaç defa bu titizlik ve hassasiyetle وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ ferman-ı sübhânîsine “Lebbeyk!” çekerek Allah ile abd-Mâbud münasebetini yenilemenin heyecanını yaşar..
kıvam kaybı endişesiyle sarsılır ve inler.. ve bu ölçüdeki derin endişelerinin yanında, hiç hal ve mazhariyete takılarak durağanlığa girmeden, -tahdîs-i nimet mülahazası mahfuz- gözü hep “hakka’l-yakîn” zirvelerinde “Daha, daha!..” diyerek oturur-kalkar..
sürekli “seyr maallah” sâliki misillü yeni yeni temaşa güzergâhları arar ve nâmütenâhî istikametinde bir yolculuğa çıkmış olma şuuruyla sülûkün nâmütenâhîlik neşvesine dalarak bütünüyle kalb ve ruhun rengini alır..
derken Rehber-i Küll, Muktedâ-i Ekber aleyhi ekmelüttehâyâ’nın yol ve yöntem disiplinlerinin iç derinliklerine tahkîk müşahedesiyle yönelir 10.. O’nu daha bir farklı izlemeye durur ve bir Mevlânâ aşk u heyecan ve tâbiiyeti
مَنْ بَنْدَۂِ قُرْآنَمْ اَكَرْ جَانْ دَارَمْ * مَنْ خَاكِ رَهِ مُحَمَّدْ مُخْتَارَمْ gözü hep O’nun izlerinde, takılır o Kamer-i Münîr’in arkasına ve yürür sürekli Güneş’e doğru10.
***
[10]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Şimdi isterseniz bu nurani yolculuğun biricik pişdârı, gelmiş-geçmiş bütün kudsîlerin seçkinlerden seçkin müşârun bi’l-benânı olan Rehnümâ ile, O’na bakıp kendimizle yüzleşme kapısı10nı -tabiî işin hakikatinin deryada damlası ölçüsünde olduğu kaydıyla- aralamaya çalışalım.
~~~
“O silsile-i zebercette ilk gönülden iç çekiş [4] ve sızlanış [4], bir zelle [11] ile yâd edilegelen, iftar vaktini tayinde bir içtihad olmazı neticesindeydi. Hususiyle hata demiyorum, yeri gelince -inşaallah- üzerinde durulacaktır.
Cenab-ı Hakk’ın kulları hakkında kullandığı kelimeler Rab ile kulu arasında her zaman saygıyla karşılansa da, bize o “Mustafeyne’l-Ahyâr” hakkında her zaman temkin edalı düşünme ve konuşma [12] düşer.”
~~~
[11]: KASIM 2017 // ORTA SAYFA: “KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE
”Bunlar melekûtî yanları önde melek-misal öyle babayiğitlerdir ki, hayatlarını her zaman ötelere ve ötelerin de ötesine müteveccih geçirmek için çırpınır-durur; rüyalarında bile en küçük inhirafları ciddî bir zelle sayar11 ve hemen arınmak için “evbe kurnaları 9 ”na koşarlar.
***
[12]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
O Kamer-i Münîr’in tazarru, niyaz ve yakarış 7 ları adına deryadan damla 8 bu kadarıyla mevzuya bir noktalı virgül koyarak, “Konu bitmedi, sırada o Mâh-i Tâbân’ın hâlesi sayılan ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’var.” diyor ve yanlışlarımdan ötürü Allah’tan afv u mağfiret diliyorum12…
~~~
Bununla beraber, bu hassas konuya, sondan gelip öndekilerin de önünde bulunan sırr-ı hikmet-i âlemin keşşâfı [13] , ilmî varlığıyla evvellerden evvel, yer-gök ehlinin sertâc-ı ibtihâcı olan [14] ve âlemşümul mesajlarıyla bütün insanlığa rehnümâ[15] bulunan..
~~~
[13]: K.Z.T-4 // ORTA SAYFA: HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE
Bu itibarladır ki, değişik hakikatleri mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun olarak görme, bilme ve değerlendirme adına Hakikat-i Muhammediye’nin doğru bilinip anlaşılması çok önemli kabul edilegelmiştir. Zira O, bütün hakâikin –bazıları itibarıyla hakikî, bazıları açısından da izafî olarak–keşşâfı, nûrânî ibresi, kıblenümâ 13 gibi bir hakikatnümâsı ve ehadiyet hakikatinin yanıltmayanziyasıdır.
***
[14]: BAMTELİ-KASIM 2014 // “DÜNDEN BUGÜNE FİTNELER VE DEĞERBİLMEZ KİMSELER”
“İnsanlar Zat-ı ulûhiyeti azamet ve ulûhiyetine yakışır, şayeste şekilde takdir edemediler. Edememeden dolayı da esasen O’nun karşısında bulunmaları gerekli olan tavrı bihakkın alamadılar, düz duramadılar, istikametlerini koruyamadılar” diyor. Mutlaka o istikameti -imkân ölçüsünde- koruyan insan vardır ve bunların başında insanların sertâc-ı ibtihâcı14 sayılan enbiya-ı izam, enbiya-ı izamın da sertâc-ı ibtihâcı 14sayılan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelir. Cenâb-ı Hakk’ı O’nun kadar bilen, Zat-ı ulûhiyet karşısında O’nun kadar temkin, teyakkuz sergileyen bir ikinci insan göstermek mümkün değildir.
***
[15]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
“Ah keşke bizler de “Rehber ve Rehnümâ15 nerede, biz neredeyiz?” deyip içten içe sızlanabilseydik!..
O, bizim için her zaman söz konusu olabilen, O’nun ufkundan da fersah fersah uzak bulunan bir kısım gönül karartan ahval için sızlanır ve engin bir yakarış ile duygularını şöyle seslendirirdi: “Allahım, kalb katılığından, gafletten -nerede onlar nerede Senin ufkun?!.- fakr u zaruretten, küfürden, fısktan, muhalefet mülahazasıyla birilerine düşmanlık tavrı almaktan, riyadan, süm’adan Sana sığınırım!”
Bilmem ki bu teyakkuz ve temkin, baş döndüren böyle bir derinlikle, o Masum-u Mutlak’ın dışında -mele-i a’lânın sakinleri dâhil- başka biri tarafından duyulmuş mudur? Ben zannetmiyorum; kimse de ihtimal veremez…
~~~
…arz u sema ehlinin iftihar tablosu, o eşi-menendi bulunmayan ve “Sultan-ı rusül [16] ” diye yad edilegelen.. ruhânî-cismânî varlıklar arasında, Hâlık’ının birinci derecede matmah-ı nazarı olarak bilinen.. ötelerden gelen feyiz ve nur tayflarını imana açık gönüllere ifâza eden [17] ...
~~~
[16]: OCAK 2018 // BAŞYAZI: “İSTİKAMET ÂBİDELERİ”
Sultan-ı Rusül16 Şah-ı mümeccedsin Efendim
Biçarelere devlet-i sermedsin Efendim
Divan-ı ilâhîde serâmedsin Efendim
Menşûr-u “Le’amruk”le müeyyedsin Efendim.
(Şeyh Gâlib)
Ey ziya-i himmet ve şem’-i tâbânım, böylesi iç döküş 4 ve sızlanışlarınla 7 “ben” deyip bizi o nurlu yolunda kendimiz olmaya çağırıyorsan 3, bizler sergerdanlarımız ve serkârlarımızla o ufka 1 veda edeli yıllar oldu. Bizler, reca edalı tüllenen hülyalarımızla Senin yeni teveccühlerini bekliyoruz; Hak adına daha fazla bekletme!.
[17]: BAMTELİ-AĞUSTOS 2015 // “TEBLİĞDE DÖRT ESAS”
Temsil, insanın deyip anlattıklarını kendi hayatına tatbik etmesi, önce kendisinin yapmasıdır. Peygamberlerin önemli bir vasfı tebliğdir. Tebliğ, nebinin Allah’tan aldığı vahyi başkalarının sinelerine ifâza etme vazifesi17 dir. Bu çok önemli, baş tacı bir misyondur fakat buna denk, belki onun da önünde temsil, yani duyurduğu, bildirdiği hakikatleri kendisinin de milimi milimine yaşaması gelmektedir.
İMTİHAN GÜNLERİNDE “KUTLU ÜÇ AYLAR” YOLCULUĞU VE O’NA AÇILAN İLK RAMPA “REGÂİB GECESİ”
BAŞYAZI MÜZAKERESİ
İSTİFADE EDİLEN KAYNAK :
Kırık Testi: KUTLU ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR….18/03/2018 (ESKİMEYEN BAŞYAZI…) BÖLÜM-1
GİRİŞ;
Ey kutlu yolcu, zorlukları ile akıp giden zaman diliminde, burada çekmenin neticesi “Kardeşlerime Selam!..” hitabına mazhariyet olacağın ümidiyle, bir daha azığını sırtlanıp yola koyuldun. Adım adım çekilen imtihan günlerin de yola revan olmuş adanmışlar için, bir rahmet mevsimi daha başlıyor. Receb, Şaban ve Ramazan aylarını Kur’an, namaz, ve dualarla bereketlendirmek için işte bir fırsat daha…İlk rampadayız; Regâib
Rehberimizle yürüdüğümüz bu yolda; adeta kutlu yolculukta her anı seyyale bu rahmet günlerine adım adım yaklaşırken; sinelerimize güzergah gereklerinin uçlarını bıraktı…
“ Ben, sevdiklerimi böyle imtihan eder, onları böyle arındırır, öbür âleme hazırlarım. Sıratı rahatlıkla geçebilmek, mizanda terazinin sağ kefesinin ağır basmasını sağlamak, sonra Cennet’in kapılarını açık bulmak, Reyyân’dan içeriye yürümek ve Cemâlullah’ı müşahede şerefiyle şerefyâb olmak için o güzergâhın gerekleri bunlar. Allah dinine omuz verenler hakkında hep hüküm bu şekilde olmuştur veya onlar o dine mensubiyetlerinin karşısında hep bu türlü şeylere maruz kalmışlar ve hep çekmişlerdir.” diyerek ders vermişti. (İBRET, GARİPLER VE KORKU” 05/11/2017 tarihli Bamteli)
KUTLU ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR
Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefasetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve batınî duygu [1]larla yaşanır.
[1] ÇAĞLAYAN K.Z.T: “KALB VEYA LATÎFE-İ RABBÂNİYE” EKİM 2017
“Maddî yapısı yanında, cesedin ruha kılıf olması misillü, o da batınî yanı1 ve bir latîfe-i rabbâniye olma keyfiyetiyle, hayvaniyet ve cismaniyet hususiyetlerinin üstünde, ruh ve sır ufkuna yükselmede bedene nispeten ikinci, sonraki mertebeler itibarıyla da birinci basamak konumundadır; sofîlerce de hakikat-i insaniye olarak yâd edilmektedir. O, maddî yanı itibarıyla insan bedeni için ne ölçüde ehemmiyet arz ediyorsa, latîfe-i rabbâniye unvanıyla onun manevî hayatı, terakkî ve tedennîsi, milk üstü melekûtla münasebeti açısından da bunun kat kat üstünde ehemmiyeti hâiz, muazzez bir mekanizmadır.”
***
Bu aylarda gönül dünya[2]larına yönelen insanlar, iman[3] ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar[3].
***
Bu aylarda gönül dünya[2]larına yönelen insanlar, iman[3] ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar[3].
[2] Kırık Testi: “DUA VE YAKARIŞTAKİ GÜÇ” 26/02/2017
“Geceler bu vâridâta açık yamaçlar gibidir. Kalbini Hak tecellîleri karşısında pırıl pırıl bir ayna hâline getiren hakikate uyanmış ruhlar, gecenin gelişiyle seccadelerinde pusuya yatar ve tecellî avına çıkarlar. Sen de yapayalnız kaldığın zamanlarda gecenin yamaçlarını kolla! Oraların Dost’a halvet yeri ve gurbet dakikalarının da halvet zamanı olduğunu bil; bütün hissiyatınla O’nun huzuruna gir ve kalbinin sırlarını bir bir O’na say, dök! Dertlerini sadece O’na aç; O’nun huzurunda inle ve başını O’na giden yollarda ilk eşik sayılan secdegâha koy ve bekle..! Gönül dünyana2 doğru iç içe kapıların açıldığını duyacak, O’nun varlığının ışıkları altında eridiğini hissedecek; deryaya düşen bir damla gibi kendi hesabına kaybolup gidecek; sonra da hesaplar üstü bir kuşakta okyanusların dev dalgaları ile bütünleşeceksin…”
[3] Kırık Testi: “DUA VE YAKARIŞTAKİ GÜÇ” 26/02/2017
“Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde sürekli ızdırap ve ümit, her şeye katlanma ve var olma gayreti iç içedir. Bazen heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir zaman daimî inkıta söz konusu değildir; yarım ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan sinelerimiz sürekli içinde kor bulunan bir mangal gibidir. İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar[3]., vicdanlarımız ayrı ayrı telden nağmeler dinletir. Ne var ki, bizimle aynı inanç ve aynı mefkûreyi paylaşmayanlar bütün bunlardan ne bir şey duyar ne de bir şey anlarlar.”
***
“Bu aylarda zaman hep uhrevi renklerle tüllenir[4], insanlar tıpkı öbür alemin sakinleriymişçesine munisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar.
Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli çağrışımlarıyla. Üç aylar bize hem yitirilmiş bir cennetin hasreti[5] ni hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidi[6] yle bütün benliğimizi sararlar.
***”
[4] Kırık Testi: “FÜSUNLU GECELER” 07/05/2017
“Hemen her akşam gecenin, varlığın üzerine çullanıp her şeye kendi rengini çalarak ufuklarımızı karartmasının hüznü yanında, o sımsıcak yuvalarımızın Cennetlere açık menfezlerinden öteleri tahayyül, hatta derecelerimize göre temâşâ edebilmemiz ölçüsünde içimize uhrevî lezzetlerin aktığını hisseder gibi olur ve âdeta öbür âlemin başımızın üstünde dönüp durduğunu sanırız.
***
“… gönlümüz, gözümüz Hak’ta, duygularımız O’na kilitli, huzurunda bir kere daha huzur arar; o günkü sergüzeştimizin muhasebesini gözden geçirir; istiğfar, tevbe ve inâbelerimizle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurur, önlerini keser; tazarru, niyaz ve dualarımızla da hayır temayüllerimizi güçlendirir; gönüllerimizi birer “Beyt-i Hudâ” gibi mâsivâ kirlerinden temizleyerek Sultan’ın teveccüh ve tecellîsine hazır hâle getirir; böylece uyku ve istirahatimizi dahi ibadet rengiyle bezemeye çalışırız. .
…
Derken, yatak odalarımıza kadar evimizin her yanı sımsıcak bir anne kucağına döner.. ve zaman, mekân birbiriyle öylesine kaynaşır ve bütünleşir [4] ki; bazen onları âdeta tek bir şeyin iki ayrı yüzü sanırız. Hatta çok defa kendimizi de o vahdet içinde, zaman-mekân vâhidinin en önemli buudu ve en temel unsuru gibi görür; “ibnüzzaman”, “ibnülvakt” olma ufkunu aşarak zamanı da, mekânı da kendi çocuklarımız ve emirber neferlerimiz gibi tahayyül ederiz. Böyle bir mülâhaza ile kalblerimiz, ruhlarımız değişik semâvî vâridâtla dolar-taşar ve zaman bize en mahrem sırlarını fâşetmeye başlar.
…
[5-6] Kırık Testi: “NAMAZ” 19/02/2017
Evet, namazın göklerdeki âhengiyle bütünleşmiş olanlar için imamın arkasındaki her hareket, her söz, insanoğlu için yitik Cennet adına bir hasret ve bir dâüssıla sesi[5] verir, bir ümit[6] ve bir vuslat[7] duygusuyla tüllenir. Kendini, namazın miraç buudlu havasına salan hemen herkes için o, Cennet dönemlerimizin ve ötedeki Cennetlerin nazlı, hülyalı günlerinin fecir tepelerine benzer.
…
Bu sayede, dünyanın bin bir dağdağasıyla dağınıklığa uğramış zihinlerimiz toparlanır.. ruhlarımız cismaniyetin kasvetli atmosferinden sıyrılır ve gönül dünyamız2 bir kere daha vuslat mülâhaza7 sıyla köpürür. Her namaz vakti ve her farz edasında olmasa bile, ruh ve gönül erleri hiç olmazsa her gün birkaç kez, ezel ve ebed arası gelir gider.. sık sık geçmişi geleceği birden düşünce menşurundan geçirir.. ve geçmiş gibi görünen zamanın altın dilimlerini, geleceğin ümitle tüllenen yemyeşil zümrüt tepeleriyle bir arada temâşâ eder.. ve başkalarının yaşadıkları hayatla bizim ömürlerimizi aynı anda duyar ve yaşar, kevser yudumluyor gibi içinde bin bir lezzet ve mutluluğun hatıralarını bulur. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi mesafeleri aşar.. zaman üstü âlemlerde dolaşır.. fevkalâdeliklerin bütün zevklerini duyar.. duygudan duyguya, fikirden fikire geçer.. her ânı, ayrı bir mârifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk tufanı içinde geçirir. (Bu mülâhazalar irfan ufku bu noktaya ulaşanlar içindir.)
***
Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim[7] ve hamle[8] ye çeviren bu günlerdeki hatıra ve tedailer, duygularımızı sessiz bir şiire[9] , hayatımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler. Öyle ki her yanda esen bu umumî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar[3].. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semavî şehrâyinden nasiplerini alırlar.
[7] Kırık Testi: “BENCE TAM AĞLAMA MEVSİMİ” 19/03/2017
Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim[7] içindedir.. her zaman O’nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur.. bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, koklar, gözlerine sürer.. bazen O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır.. bazen de O’ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka ile nefes alır-verir. Bu, sanatta Sanatkâr’ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller Güzeli’ne uyanma, O’nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O’nu dinleme ve O’ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışanların hâlidir.
***
[8-9] Kırık Testi: “SÜKÛTUN ÇIĞLIKLARI” 05/02/2017
Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir; hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri [8] de mütemâdîdir. Onun gönlünün ezelî şiiri[9], daha doğrusu sessiz çığlıkları[9] hemen her zaman ışığa çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna bağlı cereyan eder.
Heyecanlarını aksettiren bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken, diğeri bir diriliş neşîdesi gibi gürler. Bu itibarla da onun infial ve helecanlarında her zaman, içindeki o müthiş çalkantıların âsârı müşâhede edilir.
***
Hele günler, o ibadetle derinleşen saat[10]lerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının, Cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatleri[10]nin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma[11] mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sinelerimizi coşturan şiiri[9] başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus huzur ve itminan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer[12] ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.
[10-11]
Bamteli: “O’NUNLA DİRİLİŞ VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE’DE YÜKSELİŞ” 07/01/2018
“Medrese-i Yûsufiye’nin her bir günü on günlük ibadet sevabı kazandırabilir; oranın fani saatleri baki meyveler dermeye ve birkaç senesi haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.”
Üstadımızın “Nasıl, bazen ağır şerâit altında düşman karşısında bir saat[10] nöbet, bir sene ibâdet[10] hükmüne geçebilir; öyle de sizin, bu ağır şerâit altında, her bir saat ibâdet zahmeti, çok saatler olup, o zahmetleri rahmete çevirir. (…)
Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen bâki saatlere çevirebilir. Ve beş on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.” derken aldığı o ifade, hadis-i şerif mealidir: “Cephede bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçer!” Bu, Allahu a’lem, asgari mükâfattır, inanarak yapıyorsa. Onu çok önemli bir nöbetçilik mülahazasıyla yapıyorsa -“ribât” da deniyor ona- o, bazen on senelik de olabilir, şahsın ihlasına, rıza talebine göre; Cenâb-ı Hakk’a karşı aşk u iştiyakına bağlı[11] o meseleyi götürüyorsa, yüz sene de olabilir. İnsanın ömrünü aşkın bir mükâfata vesile olabilir. Dolayısıyla da öyle birisi, Cennet’in göbeğine otağını kurabilir, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Biraz evvelki mülahazaları mercek yaparak bakacak olursanız; küçük bir amelimiz, samimi olursa şayet, O’nun (celle celâluhu) öyle büyük teveccüh[11]lerine mazhar olur ki, insanın aklı almaz. Çünkü Kendisi (celle celâluhu) de öyle buyuruyor kudsî hadiste:
“Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.”Sâlih kullarıma… Kulluklarını arızasız yapan; riyaya, süm’aya, ucba, alkışlamaya, takdire, dünyevî menfaat ve çıkarlara bağlamayan insanlara.. dünyevî menfaatlere, çıkarlara, saltanata, debdebeye bağlamadan, her şeyi hâlisâne götüren, iman3dan sonra sâlih amel yapanlara… Öyle şeyler hazırladım ki, ihata edemezsiniz! Onun için ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de en derin, mütehayyil insanlar (hayal sahibi insanlar) tahayyül edecek durumdadırlar onu; tahayyülleri aşan bir şeydir!.. “Onu hazırladım!” diyor. Bu açıdan, yapılan küçük şeyler karşılığında, Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği şeyler[11], hep baş döndürücü olmuştur. Bir saat, dolayısıyla bir sene olabilir, on sene de olabilir, yüz sene de olabilir.
***
[11]
Bamteli: “UHUD MU, TÂİF Mİ?” 08/10/2017
Fakat genel mazmuna bakınca, bu duanın o lâl ü güher-i Nebevî’den dökülmüş olduğu her kelimeden anlaşılıyor. Çok dikkatlice, çok temkin üsluplu ve Allah’a karşı çok saygı edalı olarak döküldüğü anlaşılıyor. Ve nitekim sonunda ….. diyor, hem de Rabbimizi muhatap alarak; çünkü o cümle, “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.”
Fakat orada Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak, “(Allahım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) der gibi diyor. “Bir havl, bir kuvvet yok; ancak varsa, Seninle vardır, Senin havl, Senin kuvvetin!” demek suretiyle Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak[11] doğrudan doğruya, ….. beyanındaki iç dökme gibi, içini döküyor O’na[11] (celle celâluhu).
***
[12] Kırık Testi: “NAMAZ” 19/02/2017
“ İnsanı, arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun semalarında dolaştıran ve götürüp ta melekler âlemine ulaştıran miraç enginlikli bu mübarek ibadet[12], günde beş defa kendimizi içine salıp yıkanacağımız bir çay gibidir ki, her dalışımızda bizi hatalarımızdan bir kere daha arındırır; alır ummana taşır ve sürekli başlangıçla son arasında dolaştırır ki, bu da buudlarımız dışında bir uhrevîleşme ve ebedîleşme temrinatı demektir.
***
[12] Kırık Testi: “BENCE TAM AĞLAMA MEVSİMİ” 19/03/2017
“O (sav), arkadaşlarına yer yer: “Müjdeler olsun nefsine hâkim olana! Müjdeler olsun (misafir kabul etme adına) evini geniş ve müsait tutana.! Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökenlere!”[11] diyerek âdeta üç basamaklı bir miraç yolunu[12], gösterir ve onları kendi ufkuna çağırırdı; çağırır ve “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.” gibi ifadeleriyle de arkadaşlarının nazarlarını fizik ötesi dünyalardaki ürpertici şeylere çevirirdi.
***
Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner.
Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib[13],” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir.
[13] Kırık Testi: ZAMANI BİR BAŞKA DUYUŞ 02/04/2017
Hele, Regâib, Miraç, Beraat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine9 dem tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sineyi, dillerin ifadeden âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi12 sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit6 ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman4 ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, Cennette cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.11
***
Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar[14], ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevki[15]ne ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edası, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet[16], bir haşyet[17] ve bir ümit sevinci bürür.
Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar da âdeta ruh hiffeti[18] ne ulaşır.
Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.
Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar da âdeta ruh hiffeti[18] ne ulaşır.
Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.
[14] Kırık Testi: “NAMAZ” 19/02/2017
Hemen her rükünde, Allah’a karşı saygılı olmayı en iyi şekilde dile getirmek üzere söylenilen tekbirlerle, tahmidlerle ve bu kelimelerin çağrıştırdığı mülâhazalarla yüce divanın kapı tokmaklarına dokunulur; sonra da, bir eşref saati en mükemmel şekilde değerlendirme dikkat, teyakkuz ve temkiniyle beklemeye geçilir14; geçilir ve avını bekleyen bir kedi hassasiyeti, bir örümcek sabrıyla ilâhî vâridât ve tecelliler avlanmaya çalışılır.
***
[15] Kırık Testi: ZAMANI BİR BAŞKA DUYUŞ 02/04/2017
Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şair, birer bestekâr hâline gelir ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler, cismaniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbaya açılan hususî menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhul ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle15 âdeta mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, Cennete ilk adım atışın mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle; geceler, halvetin idrakler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir tat, ayrı bir neşe ile gelir geçer gönül ufkumuzdan.
***
[16] Kırık Testi: “NAMAZ” 19/02/2017
“… ve böylece ibadet, gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o ezelî güzellik ve bütün vâridâtların kaynağını, buudlara sığmayan derinlikleriyle bir kere daha fâş eder. Bu itibarladır ki, namazın içinde açıktan açığa bilinen ve net olarak görünen hususlardan daha çok, azamet ve heybet buğulu16, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan bir his tufanı ve bir duygu anaforu yaşanır. Namazda, hep söylenemez şeyler beyan ufkumuzu sarar.. ifadesi imkânsız hisler ruhumuza garip bir mûsıkî fısıldar.. gündelik lisana sığmayan engin duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder.. ve maddî aklın, mücerret mantığın sınırlarını aşan gaybubet renkli bir fetanet, peygamber çizgisindeki meâdî bir düşüncenin kapılarını aralar. Bu açıdan da diyebiliriz ki, kulun namazdan daha büyük bir ibadeti ve namaz içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden daha sıhhatli ve engin bir hali yoktur.
***
[17]
Bamteli: MEDET YA RABBENÂ!.. 31/12/2017
“Allah’ım, haşyet17 duymayan, huzurunda bulunuyor olma şuuru içinde saygıyla ürpermeyen bir kalbden Sana sığınırım!” İkinci olarak “Aynı zamanda huşûu olmayan kalbden Sana sığınırım!” “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2)
Bir iç saygı, Allah’a karşı; bir iç derinlikle O’na karşı edepli, saygılı olma; belki bir kalb titreyişi içinde bulunma.
Hadîs-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlara da akseder!” Esasen, bunlardan birisi, dışa vurmuş bir şeydir “haşyet”; diğerine gelince, magmalar gibi kalbde fokurdayıp duran bir şeydir, “huşû”. İnsanı rükû şekliyle iki büklüm, asâ gibi iki büklüm hale getiren, “Yetmedi!” deyip başını yerden yere sürdürüp secde ile O’na en yakın ânı yakalamaya sevk eden duygu…
***
[18]
Bamteli: MEDET YA RABBENÂ!.. 31/12/2017
Biz ne zaman yer yer cemaatin de ses kattığı bu nazlı nağmeleri dinlesek, göklerin ruh ve mânâsının tıpkı şelâleler gibi üzerimize döküldüğünü ve bu hamd ü senâ, tesbih u tekbir zemzemesiyle banyo yapmış gibi arınmış ve hiffet18 kazanmış olduğumuzu sanırız.
Ezanla, kametle Hakk’ı ilana doymamış gibi sürekli bir şeyler bulup söyleyen bu sesler, bazen okudukları evrâd u ezkâr, münâcât ü naatlar ve bunların her birine göre başvurdukları eski-yeni makam ve usullerle her ağızlarını açışlarında bize dünyalar dolusu altın mülâhazalar bahşetmiş gibi olurlar; bizi şanlı geçmişimizin yamaçlarında dolaştırır; kendi düşünce dünyamızın mefkûre atlasında konuk eder; bugünkü şîveyi dünkü üslûbuyla harman yaparak bize gönüllerimizi büyüleyen değişik ses ve söz demetlerinden ne buketler ne buketler sunarlar.
***
[19] Kırık Testi: “BENCE TAM AĞLAMA MEVSİMİ” 19/03/2017
O yaş döküyordu da, o seçkinlerden seçkin arkadaşları sessiz mi duruyordu; hayır! Onlar da ağlıyor ve bazen de ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüveriyordu. “Siz, bu sözü mü (Kur’ân) tuhaf buluyorsunuz; (bulup da ağlayacağınıza) gülüyorsunuz.”[18] mealindeki âyetleri onlara hatırlatınca, hepsi birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya durdu. Bu manzara karşısında O da bu âh u efgâna iştirak edip gözyaşları dökmeye başladı. Bu defa da O’nun ağlamalarıyla rikkate19 gelen ashab bütünüyle kendilerini ağlamaya salıverdiler.
Zaten onlar her zaman ağlayıp inlemişlerdi; evet bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve akıbet korkusuyla, bazen de ufuklarının kararmasıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi.
MEFKÛRE YOLCULUĞU’DAN ( 20 MAY 2013)
Soru: Kutlu zaman dilimi üç ayların heyecanını içimizde duyabilme ve onların ruhanî ve mânevî atmosferlerinden âzamî derecede istifade edebilme adına neler tavsiye edersiniz?
1- Nefsin tezkiyesi, ruhun terbiyesi ve kalbin tasfiyesi açısından insanın her sene mutlaka böyle semavî bir rehabilite sürecine ihtiyacı vardır. Bu mübarek zaman dilimleri ise böyle bir rehabiliteyi gerçekleştirmeli
2- Şüphesiz insanın bu mübarek zaman dilimlerinde bedenî ve nefsanî ağırlıklardan sıyrılıp belli bir ufka yükselebilmesi, belli bir seviyeyi yakalayabilmesi en başta ciddî bir tefekkür ve tezekkür ameliyesini yapmalı
3- Ancak bunu yaparken o, kalb ve ruhunu da sürekli mâneviyata açık tutmalı
4- Yani o, bir taraftan, bu aylarda, iman ve Kur’ân’a dair meseleleri, akıl ve zihin melekeleriyle, müzakere yoluyla anlamaya çalışırken, diğer yandan da, üzerine sağanak sağanak yağan mâneviyat ve ışık yağmurunu yudum yudum içine çekmeye çalışmalı.
5- Bu ayların insana kazandıracağı varidât ve füyuzâtı anlama ve duyma adına “Hazine kıymetindeki bu eserlerin karşılıklı okuma yoluyla kelime kelime üzerinde durulup tahlil edilmesi”, müzakere metoduyla sindirilip içselleştirilmesi,
7- Üç aylarla alâkalı yazılanlardan tam istifade edebilmek için sığ ve sathî bir okuyuş tarzından uzaklaşıp, meselenin derinliklerine açılmasını bilmeli
8- Ayrıca, bu kutlu zaman dilimlerinin kendine mahsus güzelliklerini ve insan gönlüne akseden zevk ve lezzetlerini kâmil mânâda duyup tadabilmek için daha baştan bu zaman dilimlerinin “ganimet ayları” olduğunun bilinip takdir edilmesi, arkasından da saniyesi zayi edilmeksizin gece ve gündüzüyle bu ayların ciddî şekilde değerlendirilmesi
9- Gece varidâtını yudumlamayan bir insanın bu aylarla ilgili dile getirilen güzellikleri derinliğiyle hissederek “Azim ve kararlılıkla geceleri kalkıp Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme”, tatma ve zevk etme
10- Aman dikkat; Eğer insan ciddî bir metafizik gerilim içinde bu aylara girmez, ciddî bir kulluk şuuruyla kendisini ibadete vermez ve kendisini işin içine salmazsa, bu ayların ifade ettiği mânâlar bardaktan boşalırcasına yağıp dursa da o, bunları duyup hissedemez. Hatta o, başkalarının bu zaman dilimleriyle ilgili ifadelerini kendi idrak ve istidadının mihengine vurur ve onları bir lüks ve fantezi olarak değerlendirebilir.
11- Bu mübarek günlerin tepemizden aşağıya sağanak sağanak boşalttığı varidâtı duyabilmek, öncelikle ona inanıp teveccüh etmeye bağlı (Zira teveccühe teveccühle mukabele edilir. Siz bu ayların ruh ve mânâsına teveccüh etmezseniz, onlar da size kapılarını açmaz. Hatta bu aylarla ilgili söylenen çok canlı ve parlak sözler bile sizin nazarınızda cansız bir ceset gibi sönük kalır)
12- ADANMIŞ MESELEYİ ÖYLE SAHİPLENMELİ Kİ, ÂDETA RECEPLEŞMELİ, ŞABANLAŞMALI VE RAMAZANLAŞMALI…
13- Onlarla öyle bütünleşmeli ki, bu kutlu ayların insan ruhuna neler söylediğini duyup hissedebilmeli.
14- İşte bu durum önemli bir vesile olarak değerlendirilip bu kutlu zamanda farklı program ve aktivitelerle insanların ruhuna belli mesajlar duyurulabilmeli.
15- Aynı şekilde üç ayların içinde yer alan Regaib, Miraç, Beraat ve Kadir gecelerinde de dinin ruhuna sadık kalınarak çağımızın insanına hitap edecek daha hususî programlar tertip etmeli.( bu tür programlarla alakalı önemli gördüğüm bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Bizim, farklı vesileleri değerlendirerek yapacağımız bütün faaliyetlerdeki gayemiz, insanları düşünce ve his dünyaları itibarıyla bir adım daha Allah’a yaklaştırmak olmalı)
16- Böylece bu kutlu geceleri, insanları Allah’a yaklaştırma ve dinin hakikatini gönüllere duyurma adına değerlendirmeli
17- İnsanların gönüllerine bu istikamette bazı hakikatler duyurulabileceği farklı meclislerde bir araya gelişler de müzakere ve sohbetlerle değerlendirilmeli
18- Göklerin nura gark olduğu, zeminin semavî sofralarla bezendiği böyle bereketli bir zaman diliminde, biz, insanları kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep derinleşmeye yönlendirmeli
19- Yapacağımız her işi mutlaka yüksek hedeflere, engin mülâhazalara bağlamalı.
20- Öyle ki muhatap olduğumuz insanların gönüllerine her seferinde yeni bir mânâ, yeni bir ruh aşılamalı ve onları, mâneviyat adına doymazlığa doğru yelken açtırmalıyız.
21- Netice itibarıyla muhatap olduğumuz insanları/adanmışları dinin ruhuna uyarmaya çalışmalıyız.
Allahım..!
Şu sürecin ızdırabıyla kıvrananlardan, başta Büyüğümüz, hizmet duygu düşüncesiyle yaşayan dünyanın dört bir tarafındaki insanlardan bu gecenin hürmetine sana yönelecek eller ve tüm hissiyatlar hürmetine bizleri bağışla,
Hizmetimize kendini ifade etme fırsatını bir kere daha lütfet,
Canları dudağına gelmiş insanımıza baharı bir kere daha lütfet…
Rabbim! dualarımızı makbul, gecemizi bereketli, yaşanan her günü bir önceki günümüzden aydın eylesin…
Ey kendisine gönülden inanan kullarını her zaman koruyup gözeten Allah’ım!
Biz nâçar kullarını, kadın-erkek bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve sevdiklerimizi, hassaten Medrese-i yusufiyedeki kardeşlerimizi onların arkada bıraktıkları ailelerini, cebri bir hicrete maruz kalan arkadaşlarımızı ve ailelerini önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan (gelecek tehlike ve musibetlerden) muhafaza buyur.
Ey şefkati ve merhameti varlığı bütünüyle kucaklamış Rabb’imiz!
Biz çaresiz kullarını her türlü endişe, gam, üzüntü, keder ve sıkıntıdan halâs eyle. Amin
KONUMA İHANET
Allah (celle celâluhu) herkesi seviyesine göre mükâfatlandırır veya cezalandırır; çok önemli vazifelerle istihdam buyurduğu bir zümreye mükâfatı ya da cezası da ona göre olur.
Şahsî sarsıntılar, şahsî kusurlara ve istikameti koruyamamaya verilmeli. “İyiliği Allah’tan, kötülüğü kendinden bil!” diyor Hazreti Pîr; Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin meali, farklı bir ifade tarzı ile söylenmiş oluyor: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) Sana gelen güzellik, iyilik ve ihsanı, Allah’tan; olumsuz herhangi bir şeyi, negatif şeyi de kendinden bil!..
Şahsî hayatta bu mesele böyle olduğu gibi, sosyal hayatta da aynı ile söz konusudur; Hizmet Hareketi için de aynı şey söz konusudur. Bir problem -şayet- vâki ise, insanlar, onu kendilerinden bilmeliler. Kendilerinden bilmezler ise şayet, mesele onlardaki “tevbe”, “istiğfar”, “inâbe”, “evbe” duygusunu tetiklemez; dolayısıyla da oldukları yerde kalırlar, tepinir dururlar. Ama Allah (celle celâluhu) herkesi seviyesine göre mükâfatlandırır ve herkesi seviyesine göre cezalandırır. Çok önemli vazifeler ile istihdam buyurduğu bir zümrenin mükâfat veya cezası da ona göre olur.
Bunu, حَسَنَاتُ اْلأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrâr adına iyilik kabul edilen şeyler, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için günah sayılabilir.” sözüyle irtibatlandırabilirsiniz. “Ebrâr” dediğimiz insanlar, “evliyâ”nın da üstünde; evliyâ, asfiyâ, ebrâr, üçüncü derecede; bütün işleri-güçleri hep iyilik, iyilikten başka bir şey düşünmüyorlar. Ama bunların yaptıkları bazı iyilikler, “Mukarrabîn” dediğimiz Allah’a en yakın olan insanlar nezdinde günahtır.
Şöyle bir misal ile misallendirmek mümkündür; mesele aynıyla öyle midir, değil midir, bence onun üzerinde durmamak lazım! İnsanın yaptığı bazı hatalar vardır ki, fiilen hatadır; bir adım atma ile, bir el uzatma ile, bir bakma ile, bir dil-dudak hareketi ile. Bu, bir günahtır; bu, avamın günahıdır. Bazıları vardır ki, bunlar “taakkul” ederler onu fakat fiilen yapmazlar; bu da bir günahtır, bir hatadır; geriye dönerler ise, sevap kazanırlar. O meseleyi akılları ile planlarlar: “Şunu yapayım, mesela şu Manhattan’da bir tur atayım, az bir gözüm-gönlüm açılsın!” Fakat sonra biri karşılarına çıkar, “Gel, şurada bir çay içelim!” der, onu öyle bir mâsiyetten alıkoyar. Bazıları vardır ki, meseleyi “aklî” planda götürmeden, sadece “tasavvur” ederler; gelip-geçici tasavvurlardır, düşüncelerdir bunlar. Bunlar da bir seviyedeki insanlar için yine “hata” sayılır. Bazıları da vardır, onların hayallerine gelir-ilişir bazı şeyler; bu hayale ilişme meselesini, o “Mukarrabîn” için söz konusu etmek lazım; rüyalarının bile kirlenmesi karşısında tir tir titrerler.
Yatağa girmeden evvel, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) okuduğu sûrelere, okuduğu dualara dikkat ederseniz… Kendisi için o türlü şeyler söz konusu değildir; “rehber” olması itibarıyla arkasındakilerine derstir esasen. Ama hayat-ı seniyyelerine bakınca, kalbi tir tir titrer. Hazreti Musa’nın kalbi, tir tir titrer. Hazreti İsa’nın kalbi, tir tir titrer… Neden? Sizin “tasavvur” ettiğiniz şeyler, onlar için günahtır, “tahayyül” ettiğiniz şeyler, onlar için günahtır. Cenâb-ı Hakk’a bu kadar yakın olan bir insanın, o ölçüde olsun hayal kirliliğine kendisini salmaması lazım! Hep temiz düşünmeli! Hep O’nun ile oturup-kalkmalı. Hep O’na ulaşma, O’na kavuşma, vuslat arzusu ile oturup-kalkmalı. Bir “Şeb-i Arûs” beklentisi içinde olmalı: “Acaba ne zaman O’na ulaşacağım!” Bütün dünyevî zevkler, safalar, keyifler, eğlenceler, O düşünüldüğü zaman, unutulacak hâle gelmeli ve hiçbir şey O’na tercih edilmemeli!..
Burada antrparantez rica edeyim: Ehl-i âhiret gibi görünen bizler… Bırakın ehl-i dünyayı, dünyaya tapanları; bir araba ile yetinmeyip iki tane, iki tane ile yetinmeyip üç tane, üç tane ile yetinmeyip on tane, on tane ile yetinmeyip yirmi tane, otuz tane… Bunlar, dünyaya tapan talihsiz bedbahtlar… Şeytan bile zil takıp oynuyordur onlar için; “Bunlar, işin doğrusu bu mevzuda beni geçti, ipi göğüslediler! Şeytanlar âleminden bunlara Nobel Ödülü vermek lazım!” diyordur. Fakat kendini tamamen Kur’an’a hizmete vermiş, adamış insanlara gelince…
Bu mevzuda “adanmışlık” diyoruz: Benim derdim/davam tamamen İ’lâ-i Kelimetullah mülahazasına sahip bulunma… Hani, اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur.” diyoruz. Allah’ım! Bu konuda beni de istihdam buyur!.. وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ “Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et.” Yerde-Gökte benim için, bütün dünyalarda benim için ‘vüdd’ vaz’ et!.. وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ Bu hususta beni de istihdam buyur! İ’lâ-i Kelimetullah yapayım, başka hiçbir derdim olmasın! Evimin yolunu unutayım, çocuğumun çehresini unutayım, eşimin çehresini unutayım ama Seni hiç unutmayayım!.. Adanmış bir ruhun vasfı, bu.
Allah’ın lütfuyla bir noktaya getirilmiş bir insan, ona göre bir duruş sergilemiyor ve oranın hakkını vermiyorsa, konumuna ihanet ediyor demektir.
Bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın konumlandırdığı yerin hakkını vermiyorsa şayet, o mevzuda o da ona göre bir tokat yer. Çünkü o duruma getirme mevzuu, Cenâb-ı Hakk’ın bir iltifatıdır; o iltifat, bir karşılık ister. Cenâb-ı Hak, o kadar iltifat etmiş ise şayet, senin de ona göre bir karşılıkta bulunman lazım! Enbiyâ-i ızâm, seviyelerine göre çok küçük şeyleri mâsiyet saymışlardır; birine eliyle böyle yapsa, “Ben nasıl böyle yaparım!” demişlerdir. Vurmamış ama böyle iter gibi işaret yapmış iseler, onu büyük bir cinayet gibi sayar, hemen başlarını yere koyar ve “Estağfirullah!” derler. Değil o, hayallerine gelip-çarpan bir şey karşısında bile hemen tir tir titrerler. Çünkü tamamen adanmışlardır onlar; masumiyet-i mutlaka içinde, ismet-i mutlaka içindedirler.
O noktaya ulaşılamaz; o, onlara mahsus bir keyfiyet. Ama iradî olarak kendilerini adayanlar, adanmış görenler, “Benim derdim/davam: Dünyanın dört bir yanında ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açsın; nâm-ı celîl-i İlahi, bayrak gibi dalgalansın! Bundan başka bir şey düşünmüyorum ben. Dünyanın kaç tane ülkesi var? Her yere girme, her yerde -bir yönüyle- Allah’ı soluklama, Peygamberi soluklama; o nefeslerimle, soluklarımla gönüllere girmeye çalışma.” diyenler… Kendini bu işe adamış bir insan, bunun dışında kendince en önemli gördüğü meselelere bunun önünde -bakın, bu-nun ö-nün-de- bir yer veriyor ise şayet, diğer şeylere ehemmiyet verdiği kadar yirmi dört saat içinde bu meseleye o denli önem vermiyor ise, konumuna ihanet ediyor demektir; o, “konum hâini”dir. Tekrar ediyorum: o noktaya getirilmiş bir insan, konumunun hakkını vermiyor ise, o, konum hâinidir!.. Dolayısıyla Allah, tokat vurur.
Antrparantez: Ben, şahsım adına meseleye öyle bakıyorum. Günümün yarısı, kendimi tokatlamak ile geçiyor. Öyle evim-barkım olmadı, bir dikili taşım da olmadı. Annem ölürken yanında değildim; babam ölürken yanında değildim; kardeşlerim ölürken de yanlarında değildim. Belki onları çok düşünmedim de… Babam, belki ağlayarak beni gideceğim yere saldı. Amcamı, elimin tersiyle ittim; “Karşıda bir yangın varken ve içinde benim dinim yanıyorken, sizin bana dünya adına bir şey teklifinizi anlamıyorum; dininizden şüphe ediyorum!” Öyle; öyle bir şey… Ama yine kendimi bir “eşek” yerine koyarak, Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği konumun hakkını vermediğimden, kendimi konum hâini sayıyorum; konum hâini…
Konum hâini olma var; Allah, hangi konuma yükseltmiş ise, ona göre bir tavır belirlenmezse… Hani tekrar edeyim: Hal, tavır ve davranış.
Efendimiz, hadis-i şerifte ifade ediyor: “Göz bakarsa, adım atılır, el uzatılır, arkası gelir onun…” Başka bir yerde, meselenin pozitifini anlatıyor: “Gözünü kapatırsa, bu mevzuda kalbini şöyle temiz tutarsa, şunu da şöyle yaparsa, bu defa firâsetinde hiç yanılmaz o.” diyor. Pozitifi, bu; negatifi de o. Olumsuz bir şeye gözün ile yaklaşırsan, bu, adıma bir çağrıdır, elin uzanmasına bir çağrıdır, o fiili realize etmeye bir çağrıdır, hafizanallah. Her bir günah, kalbde bir yara açar; tevbe-istiğfar ile şayet silinmez ise, anında silinmez ise, konuma göre, hafizanallah, o ikinci bir günaha bir çağrıdır. Bu defa kalb, kirlenir; bu defa meleklere karşı kapanır o kalb; bu defa şeytanlara kale kapıları gibi açılır. Hazreti Gazzâlî de ifade ediyor, İhyâ’sında ifade ediyor bunları; bu açıdan, konumun hakkını vermek lazım.
Adanmış ruhlar, Cennet’ten tapu dağıtan gafiller gibi davranmamalılar; kâfir olarak ölme ihtimali karşısında tir tir titremeli ve mutlaka konumlarının hakkını vermeye çalışmalılar.
Bakın; zannediyorum dünyanın değişik yerlerinde -ben çok merak etmiyorum, belki onlarca yerde- Hizmet Hareketi ile alakalı doktora tezleri yapıldı. Göklere çıkardılar. Hizmet, her yerde takdirler ile yâd ediliyor. Millet, sizi bir yerde konumlandırıyor, Hareketi/Hizmeti bir yerde konumlandırıyor. Sizin durumunuz/tavrınız, bu… İnsanlığın geleceği adına milletin sizden beklediği şeyler bunlar. Şimdi böyle bir konum var ise şayet, onun hakkının verilmesi lazım. Yoksa ehl-i dünya gibi -biraz evvel bahsettim- bir villanın yanında bir tane daha, yetmedi bir tane daha, yetmedi bir tane.
Bir belediye başkanlığı ölçüsünde alkış, milletvekilliği ölçüsünde alkış, başbakanlık ölçüsünde alkış, cumhurbaşkanlığı ölçüsünde alkış… Doyma bilmeyen bir dünyaperestlik, esasen dünyaya taparlık… Namaz kılsa bile, o, dünyaya tapıyor. Ve bir sürü de bunların arkasında sürüklenip gidiyor ise, bunlar, bütün âhiret hayatını heba ediyorlar demektir.
Bir de kalkıp bu arada “Falanı intihap ederseniz, âhirette sizin için beraat fermanı hemen hazırdır! Melekler, ‘Aman buyurun, Cennet sizi bekliyordu!’ der.” gibi şeyler söylüyorlar, hafizanallah. En büyük insanlar, Peygamberler bile “Cennet’e girebilir miyim ben?” diye, onun endişesini yaşamışlardır. Peygamber gibi yaşayanlardan Esved İbn Yezîd en-Nehâî’yi belki yirmi defa, otuz defa arz etmişimdir: Nehâî ailesi, Ebu Hanife’nin de o ekolde yetiştiği bir ailedir. O, Tâbiîn’den; ilmin, fokur fokur kaynağı bir ailedir. Bütünüyle irfan ocağıdır; hele dört tanesi zirvedir bunların; Esved, onların başında gelir. Vefat ederken, Alkame, yanına geliyor; aynı aileden, kuzeni. Esved, sürekli ızdırap içinde, kendinden geçiyor; yüzde takallüsler, tir tir titriyor: “Ne o?” diyor, “Kardeşim, günahlarından mı endişe ediyorsun?!” Ne günahı?!. Günah, onların rüyalarına bile misafir olmamıştır. Gülüyor, acı acı gülüyor; “Ne günahı?!” diyor, “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!”
Ben burada bir noktalı virgül koyarak sorayım: Allah aşkına!.. Sizin vicdanlarınıza meseleyi havale ediyorum. Kaç insan var bu mevzuda endişe taşıyan; “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!” diyenler parmak kaldırsınlar burada?!. Bırakın ehl-i dünyayı; onların nereye yuvarlandığı belli!.. O arabalar ile nereye gidileceği, o villalar ile nereye gidileceği, o alkışlar ile nereye gidileceği, o millete zulüm yapmakla nereye gidileceği bellidir. Elin-âlemin dışarıda onlara -bir yönüyle- birer pasaport vermeleri, birer vize vermeleri, Cennet’e giriyor gibi göstermeleri; bu, riyakârlığın tâ kendisidir, küfrün tâ kendisidir. Bırakın onları!.. Onların işi bitmiş… Ama Cenâb-ı Hak, sizi çok önemli bir konumda konumlandırmış. Tekrar ediyorum: Konumun hakkı veriliyor mu acaba?!.
Peygamberler yolunda yürünüyor ise şayet, o yolun hakkının verilmesi lazım. Gözünü açıp kapayacaksın: “Allah’ım! Şu anda beni görüyorsun; ne olur Seni görüyor gibi olabileyim, Seni görüyor gibi olma ufkuna beni ulaştır!” Bütün dediğin-ettiğin şey, bu olmalı! “Allah’ım, aşk u iştiyak-ı likâullah!.. Allah’ım, aşk u iştiyâk-ı likâullah!.. Allah’ım, içimde öyle bir alaka ihsan et ki, kardeşlerimin adını unutayım ben!” Çünkü nasıl olsa -bir yönüyle- öbür tarafa gittiğin zaman, kardeşlerin, yanında kümelenecekler. Sen, bu yolun yolcusu olduğuna göre, “adanmışlık” mesleğinde bulunduğuna göre, Cenâb-ı Hak, bir yerde konumlandırmış seni. Özür dilerim, tekrar ediyorum: Konumun hakkını vermek lazım. Konumun hakkı verilmez ise, konum hâinliği olur. Onu yapanın adına melekler, semada “hâin” derler; ona, “Hâin!” derler, hafizanallah.
Yol, Efendimiz’in ve Ashabının yoludur; yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olan gerçek müminler, hal ve temsilleriyle, binlerce insanın o yolun yolcusu olmalarına vesile teşkil ediyorlar.
Geriye dönelim: En küçük bir musibeti, kendimizden bilmeliyiz; Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı iyilikleri de O’nun rahmetinin vüs’atine vermeliyiz! Bizi, yerin dibine batırmamasını yine rahmetinin vüs’atine vererek,
“Allah Allah! O, bizi bu konuma getirdiği halde hakkını veremedik…” demeliyiz.
Yirmi dört saat yüzün yerde, sürekli hep O’nu düşünüyorsun, hep O’nu.
Hatta bir Tahiyyât okuyorsun ki, gerçekten tir tir titriyorsun tepeden tırnağa kadar. Aklının köşesine geliyor ki “Tam O’na göre bir kulluk oldu!” Hafizanallah, burada yine bir küstahlık yaptın, مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..”kafiyesi ile meseleyi kafiyelendirmiyorsan.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan.. مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan… “Sana hakkıyla şükredemedim!” Bir hal… Çünkü konumun gereği bunlar.
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki; bir taraftan konumun bizden istediği şeyler, bir diğer taraftan da ehl-i dünyanın, dünyaya tapanların, dünyaperestlerin, dünyayı put haline getirenlerin, bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenlerin, Cennet’i görmezlikten gelenlerin, köşkleri görmezlikten gelenlerin, Cemâlullah’ı hiç hatırlamayanların, Peygamberimiz ile aynı sofraya (sallallâhu aleyhi ve sellem) oturmayı hiç düşünmeyenlerin halleri…
Bırakın onları!.. Yürüdükleri o Gayyâ’ya doğru gidiyorlar, şeytanın dürtüleri ile hareket ediyorlar; onlar öyle hareket etsinler!.. Fakat siz, İ’lâ-i Kelimetullah’a kendinizi adamış iseniz.. “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın!” diyorsanız.. “Nâm-ı celîl-i İlahî, bir bayrak gibi her yerde dalgalansın! Her yerde hoparlörlerde ‘Allah, Allah, Allah’ sesi yükselsin!” istiyorsanız.. kendinizi bu işe adamışsanız.. en azından bu işi beğendiriyorsanız.. en azından tavır ve davranışlarınızdan bu iş damlıyorsa.. size, hal ve temsilinize bakan insanlara, “Bunlarla yol alınır, yol yürünür!” dedirtiyorsanız şayet, Cenâb-ı Hak, sizi öyle bir konuma getirmiştir ki, bu, Peygamberler yolunda en önemli bir mevkidir. Bu, bin tane başbakanlığa değiştirilmez. Bin tane cumhurbaşkanlığına değiştirmem ben! Böyle bir ruh haleti ile, bu türlü kendini adamışlığı, o dünyevî makamlar açısından zirvede bulunma durumuyla değiştirmem!..
Mü’min, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir; mü’min bunu yeryüzünde sergiliyor ise şayet, Allah’ı sevdiriyor, Peygamberi sevdiriyor, bir yönüyle çoğunu o yolun yolcusu haline getiriyor ise… Kaç tane insan, sizin yanınıza geldi. Hâl, tavır ve davranışıyla, onların ruhuna girmiş, gönüllerine otağını kurmuş arkadaşların o mevzudaki temsilleri vesilesiyle… Haşa, onlara ait olması itibarıyla “yarım yamalak” demeyeceğim ama “tamamiyet”ini de şüphe ile ifade edeceğim o hal ve temsil sayesinde… O kadarı bile onlara öyle müessir olmuş ki!.. Geldiğinde sizin yanınıza, diyor ki: “Ben, Allah Rasûlü’nün peygamber olduğuna inanıyorum. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ” Kaç tanesine şâhit oldum burada, “Sizin ile yol alınır. Sizin ile tepeler geçilir. Sizin ile kandan-irinden deryalar aşılır!” diyenlerin.
Eğer bu kadarcık hâl ile bile çevrede böyle bir müessiriyet sergileniyor ise, bir de bu işin tamamiyeti sergilenir ve tam temsil edilir ise, Allah’ın izni-inayeti ile… Efendimiz gibi.. O’nun gölgesi, gölgesinin gölgesi, Ebu Bekir’in yolu, Ömer’in yolu, Osman’ın yolu, Ali’nin yolu, Hasan’ın yolu, Hüseyin’in yolu, radıyallâhu anhüm milyon merratin. Az oldu değil mi? Radıyallâhu anhüm katrilyon merratin. Hayır, az oldu! Zerrât-ı kâinat adedince Allah razı olsun onlardan!..
Evet, onların yolu; yol, onların yolu… Biz, kendimize göre bir Müslümanlık belirlemiş gidiyorsak, “İşte bu kadarı da yetiyor!” diyorsak… Oysaki dememiz gerekli olan: “Allah’ım! İman-ı ekmel!.. -Bakın, “ek-mel” diyorum.- Allah’ım! İslam-ı ekmel!.. En kâmil manada iman.. en kâmil manada İslam.. en kâmil manada ihlas.. en kâmil manada ihsan.. en kâmil manada yakîn.. en kâmil manada sadâkat.. en kâmil manada istikamet.. en kâmil manada tevekkül.. en kâmil manada teslim.. en kâmil manada tefvîz.. en kâmil manada sika.. en kâmil manada nefs-i mutmainne, râdıye, mardıyye, sâfiye, zâkiye.” Göz, hep bunlarda, bu yüce ufuklarda…
“Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!”
İnsan, böyle âlî şeylere, yüksek gâye-i hayale kilitlenir ise, zannediyorum, bunun dışında kalan şeylere evvelen ve bizzat fazla değer atfetmez. Hatta arkadaşlarınızdan birisi demişti: Zât-ı Ulûhiyet, Kur’an-ı Kerim’inde Cennet, Huri, Gılman, köşkler ve ırmaklardan bahsediyor. Acaba insanın aklından geçse ki, “Yahu bunlar ne ki, ne ifade eder ki bunlar benim Rabbimin hoşnutluğu yanında?!. Efendimiz’in ‘Bu da Bendendi!’ falan demesi yanında?!.. Hazreti Ebu Bekir’in ‘Bu da bizdendi!’ demesi yanında ne ifade eder ki bunlar?!.” Acaba Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk’ın birer utûfeti olan bu türlü şeyleri hafife alma manasına gelir mi? Bunu sordum İlahiyatçılara, cevab-ı savab alamadım. Aynı zamanda menfi bir cevap da alamadım bu mevzuda. “Hayır, doğru değil bu düşündüğün!” O cevabı da alamadım. “Evet, isabetlidir bu!” O cevabı da alamadım. Zannediyorum, çokları hakikaten o meseleye kilitlenmişler; O’ndan başka bir şey düşünmüyorlar, düşünmüyorlar, düşünmüyorlar.
Şimdi burada Alvar İmamı’nın sözüyle belki bir şey demek icap ediyor, onun dediği şeyi demek gerekiyor: “Allah bizi insan eyleye!” Böyle içinden gele gele derdi sık sık: “Allah bizi insan eyleye!” Demek, konumuna göre diyordu; konumunun hakkını veriyordu. Zira nâm-ı celîl-i İlahî yâd edilince, birden bire rengi değişirdi, yüzünün çizgileri değişirdi, gözünün irisine kadar her şey değişirdi, şakır şakır gözyaşları dökerdi. Bir menkıbesini arz etmişimdir, vakıa: Birisi Medine’den gelmiş, Hac’dan dönmüş. “Efe” diyorlar. Efe; o dönemde, o büyük insanlara “Efe” deniyor. “Medine öyle güzel bir yer ki, hakikaten insan bayılır oraya. Fakat bir kısım bakımsız uyuz köpekler vardı.” diyor. O hemen “Sus!” diyor, “Ben, Medine’nin uyuzlu köpeğine de kurban olayım!” Anlıyor musunuz Rasûlullah’a bağlılığı?!.
İşte o, bu seviyede bir “Allah bizi insan eyleye!” diyor. “Allah bizi Müslüman eyleye!” diyor; o ölçüde, o seviyede.
İnsan, o kadar âlî şeylere dilbeste olursa, Cenâb-ı Hak, onu yüzüstü bırakmaz.
“Aç ellerini, içini O’na dök her zaman,
Kes ağyâra dil dökmeyi, O’ndan dile emân,
Eremez emâna gaflet ile gülen, oynayan,
“Ve’l-yebkû kesîren”le bunu istiyor Kur’an.”
(Son mısrada فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلاً وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82) ayetine işaret ediliyor.) Allah Rasûlü şöyle buyuruyor: لَا تُكْثِرُوا الضَّحِكَ، فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ تُمِيتُ الْقَلْبَ “Çok gülüp eğlenmeyin; şüphesiz çok gülmek kalbi öldürür!” Akif’imiz de, felaketli günlerin yaşandığı bir dönemde -ki, şimdiki günler ona bin defa rahmet okutturur; Akif’in yaşadığı felaketli günler ki, şimdiki zaman, ona bin defa rahmet okutturur- şunu söylüyor:
“Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan,
Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!”
Öyle ağırıma gidiyor ki!.. Dudakların geriye gitmesi, öyle ağırıma gidiyor!.. Dinin ayaklar altında çiğnenmesi.. kafirce tavır ve davranışlarla, Müslümanlık adına bir şey yapılıyor gibi tavır sergilenmesi.. dinin tahrif edilmesi, dinin farklı gösterilmesi.. Cennet’in çok ucuza peylenmesi.. Cennet adına insanların kandırılması… Öyle ağırıma gidiyor ki benim!.. Hafizanallah, İslam dünyası, böylesine bir şenâat, böylesine bir denâet, böylesine bir aşağılık, böylesine bir kompleks yaşamamıştır.
Allah, adanmış ruhları, şefkat tokatları mesabesindeki bela ve musibetlerle arındırıyor; onları Allah Rasûlü ve O’nun Hâle’si ile aynı sofrayı paylaşabilecek hâle getiriyor.
Siz, bir farklılık sergilediniz, bir yere kadar, Allah’ın izni-inayeti ile. Ama nasıl kötülük adına atılan bir adım, ikinci bir adım için bir çağrı, bir davetiyedir; iyilik adına atılan bir adım, iki adım, üç adım, dört adım, beş adım, on adım da bir çağrıdır. Atılan on adım, diğer on adımın atılması için de bir çağrıdır, bir davetiyedir. Allah, sizi önemli bir konum ile konumlandırdı. Şimdi maruz kaldığınız şeyler, peygamberler yolunun gereği. Hiç eziyet çekmeyen büyük insan, yoktur; hiç… Hazreti Ebu Bekir’in çektiği, Ömer’in çektiği, Osman’ın çektiği, Ali’nin çektiği dağların başına dökülseydi, Alvar İmamı ifadesiyle, dağlar tuz-buz olurdu. O yolun gereği, bu…
Bir: “Elhamdülillah!” demelisiniz. Yine Hazreti Pîr’in ifadesiyle -başka biri demiş midir, bunu bilmiyorum- اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalalet ahvâlinin dışında, her şeye hamdolsun!” Kıtmîr, bu belli ölçüdeki mazhariyetler karşısında başa gelen şeylere mukabil, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Bir milyon defa Allah’a hamd u senâ olsun, küfür ve dalaletin dışında her şeyden ötürü.” diyorum.
Cenâb-ı Hak, böyle bir konumlandırmanın gereği, bu peygamberler yolunda, başınızdan aşağı belayı sağanak sağanak yağdıracaktır. Sizi arındıracaktır bunlar ile, Cennet’e ehil hale getirecektir. Belâlar -bir yönüyle- insandaki olumsuzlukları eriten, olumlu şeyler oluşturan, insanı öbür dünyadaki hâl ve keyfiyete göre hazırlayan vesilelerdir. Tâbir-i diğerle, burada yaptığınız güzel şeyler ve katlandığınız -böyle- ağır şeyler, sizin öbür âleme göre yapılanmanız adına -esasen- yapı taşları mahiyetindedir. Buradaki gibi -böyle- fiziksel bir varlık değil, yok atomlar, yok elektronlar, yok nötronlar, yok moleküller değil. Burada yaptığınız şeylere göre şekilleneceksiniz; çünkü ebedî bir varlığa ereceksiniz. Buyurmuyor mu: “Abdest aldığınız uzuvlar, pırıl pırıl nur saçacak.” Seyyidinâ Hazreti Musa’nın eli gibi, koynundan çıkardığı zaman… Alınlarınız secde izinden dolayı âdetâ güneş gibi pırıl pırıl parlayacak. Ve siz, kamer-i münîri temâşa ediyor gibi -bu, bir yönüyle, herkesin rahat temâşâsını ifade etme adına müteşâbih bir ifade- ayın on dördünü temâşâ ediyor gibi müzâhamesiz temâşâ edeceksiniz Bütün Güzelliklerin Kaynağı’nı.
Cenâb-ı Hak, sizi bir yerde konumlandırmış; bence çok önemli bir eltâf-ı Sübhâniye bu.. Size -bir yönüyle- bir iyilikte bulunmuş. Bir taraftan o konumun hakkını vermek lazım.
İhtimal, onun hakkını tam veremediğimizden dolayı, “Hakkını verin!” diye hafif kulak çekti. Hazreti Pîr’in Lem’alar’da, Şefkat Tokatları’nda ifade ettiği gibi. -Orada önce kendisinin üç tane şefkat tokadını ifade ediyor.- Şefkat Tokatları’nda ifade ettiği gibi şefkat tokadı, hafif, böyle enseden… Evet, öğretmenim bana öyle yapmıştı. Çok basit bir şey, mesela “Şuraya tohum saçalım!” demişim. “Yahu bundan şu mana da çıkar: Tohum saçalım falan demek, birilerini gömelim demek mi, bu manaya gelir mi?” falan. Zannediyorum, böyle bir şeydi. Hayatta mı, değil mi bilmem; İstanbullu bir hanımefendi idi. O dönemin yetiştirdiklerinden ama tam hanımefendi idi. Hiç unutmam, “Sen de mi?!” dedi bana. Hiç unutmam bunu; bu, yetmiş küsur senelik bir hadise, unutmuyorum. “Sen de mi?!” dedi.
Ee canım, sizi bu konumda konumlandıran Allah, bu mevzuda küçük bir hatamızdan tecziye buyurmuş olabilir. Ne hatası bu? El-ayak, göz-kulak, dil-dudak hatası veya taakkul hatası veya tasavvur hatası ya da tahayyül hatası. Hata ne olursa olsun; bakış hatası, adım atma hatası, el uzatma hatası, dil-dudak kullanma hatası… Her ne ise bunlar, bilmeyerek yaptık. Hafif, “Sen de mi?!” diye, evvelâ dolayısıyla bizi istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe kurnalarına koşmaya teşvik ediyor, “Gidin arının!” diyor. Kendisi de bizi arındırıyor, kudsî teveccühleri ile, tecellileri ile yıkıyor; Huzur-i Kibriyâsına ehil hale getiriyor; Peygamberler ile, Peygamberlerin arkasındaki o “Hâle” ile aynı sofrayı paylaşabilecek hâle getiriyor.
“Efendimsin, cihânda itibarım varsa Sendendir.”
Bir diğer taraftan da bu yolda yürüyenlerin başına gelen şeyler, hep aynı şeyler olmuştur. Onların başına geldiğine göre, sizin de başınıza gelecek, sakın yadırgamayın bunu!.. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözü, sözlerin efendisidir.” O buyuruyor ki:
أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ
“Belanın en zorlusu, en çetini, üstesinden gelinmezi, Enbiyânın başına, sonra da derecesine göre diğerlerinin başına…”
Hâle’nin başına, Hâle’ye müteveccih olanların başına, müteveccih olanlara müteveccih olanların başına, müteveccih olanlara müteveccih olanların başına…
Hâle, Efendimiz’in ashabı (sallallâhu aleyhi ve sellem). Tâbiîn, onlara müteveccih olanlar. Tebe-i Tâbiîn, Tâbiîn’e müteveccih olanlar. Daha sonra gelenler, onlara müteveccih olanlar… Allah, o teveccüh ile bizleri serfirâz kılsın ve o yolda, düşüp yolda kalmaktan muhafaza buyursun!.. Vesselam.
“Efendimsin, cihânda itibarım varsa Sendendir.
-Ey Rasûl-i Zîşân; Efendim-
Meyân-ı âşıkânda iştiharım varsa Sendendir.”
Şeyh Galip, bunu Hazreti Mevlânâ için söylemiş. Fakat Kıtmîr, bunu söyleseydi -ki öyle söz söyleyemez katiyen- ben, onu Gerçek Sahibine gönderirdim:
Efendimsin! Cihanda bir itibarım varsa, Sendendir. Bir insan olarak, insanî değerlere yarım yamalak bir saygı duygum varsa, Senden öğrendim. Senden öğrendim, Senden, Senden, Senden…
مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ
مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ
هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ
مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum;
Ben Sana hizmette iki büklüm,
Senin yolunun bendelerinden biri oldum.
Bendeler, hürriyete kavuştuklarında sevinir, sürura ererler;
Ben, Sana kul/köle olduğumdan dolayı sürûr ve sevinç içindeyim!..”
Bamteli: HUZUR VESİLELERİ VE SOHBET-İ CÂNÂN
İnsan, akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-u selim, hiss-i selim birleşik noktasında Rahmeti Sonsuz’un himayesine sığınacağı ve O’na yürekten teslim olacağı âna kadar gerçek huzuru bulamaz.
Akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-i selîm… Bir dördüncüsünü daha ekliyorum son zamanlarda: Hiss-i selîm. İnsanları huzura bâis üç unsur, bununla dört unsur olur.
Akl-ı selîm: Değişik şeyler ile kirletilmemiş, başka şeyler bulaştırılmamış, muhakeme merkezi diyebileceğimiz, kalbin/latîfe-i Rabbâniyenin yoldaşı, işleyen bir sistem… Malumatını sürekli kalbe akıtan; dönen değirmen taşlarının ambara un akıttığı gibi, tefekkür, tedebbür, tezekkür, teemmül çarklarını çevirerek sürekli kalbî dünyamıza bir şeyler aktaran ve ondan (kalbden) mesajlar alan… Böyle bir şey, selîm akıl; kirlenmemiş, dünyevî levsiyât ile kirlenmemiş, siyasî mülahazalar ile kirlenmemiş, beşerî arzular ile, garîzeler ile kirlenmemiş, -içinizde öylesi yoktur- hayvanî hisler ile kirlenmemiş… “Garîze-i beşeriye” diyoruz, günümüzde “bohemlik” tabiri daha çok o duyguyu ifade için kullanılıyor.
Akıl selîm olunca, kalb de selâmete selâm durur: “Gelen mesajlar, bu olduğuna göre ve bu şifrelerin çözülmesi beni bu noktaya yönlendirdiğine göre, bana düşen şey de şudur: Yüzüm hep o “Şemsü’ş-şümûs’a (celle celâluhu) müteveccih olmalı, kalbimin atışında sürekli O duyulmalı veya nabızlarımda O duyulmalı, kalbimin ritimlerinde O duyulmalı!..”
Çok iyi bildiğiniz bir söz: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle hemân, kıssa-ı Cânân olsa!” Ben biraz onu değiştireceğim: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân / Sohbetimiz hemen her zaman, olsa sohbet-i Cânân!” Hep Cânân’dan bahsedilse!.. “Can” isteyenlerin, cana takılanların, “Cânân”dan bahsetmeleri yalandır! Cânân ile hemdem olanlar, canlarını da -bir yönüyle- Cânân’ın bir aynası haline getirmişlerdir; cân, Cânân’a ayna olmuştur; hep O’na ait şeyleri müşahede eder gibi olur.
Rûh-i selîm: Bu cismâniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalb hayatına yükseldikten sonra “nefha-i İlahî” olan ruh ufkuna yükselme… Onu ifade ediyor; onun da selîm olması lazım. Ruh, çağın levsiyâtı ile kirlenmiş ise şayet, vâridât ne kadar zengince olursa olsun, o kirlerden sıyrılamaz. “Takva önlüğü” ile korunmalıdır; esasen üstünü kirletmemek için, sürekli o önlüğü dimağının önünde taşımalıdır. Takva önlüğü ile… Akıp gelen dünyevî kirler, beşerî kirler, nefsânî kirler, hevâî kirler dökülecek ise, ona dökülmeli, zihnimizi kirletmemeli, kalbimizi kirletmemeli!..
Ve bütün bunları doğru duyma, doğru hissetme, “hiss-i selim” ister. O hissin varacağı husus da “ihsas”lardır; artık akıl ile, mantık ile değerlendirilmesi çok zor olan, bir yönüyle kalbin dilinin çözüldüğü, insanın farkına varamayacağı şekilde bir ney sesiyle daima O’na ait nağmeler dinlediği bir âlem, “ihsas âlemi” ve onun insan tabiatına mal olup tabiatın bir derinliği haline gelmesi… İsterseniz ona, sizi hep O’na yönlendiren “dürtüler merkezi” diyebilirsiniz; “dürtü” kelimesi, hafif düştü; “sevkler, emirler, itmeler merkezi” diyebilirsiniz.
“İhtisas” hissin ötesinde… Dil kuralları açısından, yani Sarf/İştikak açısından baktığınız zaman, bir şeyi hissetme, duyma, mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle onu doğru okuma, doğru anlama demektir. O meselenin tabiata mal olması, tabiatın bir derinliği haline gelmesi, o meselenin daha derincesi de ihtisastır. İnsanda o “ihtisas ruhu” hâsıl olunca, insan, yemeye, içmeye ve başka beşerî arzulara ihtiyaç duyduğu gibi, yapması gerekli olan şeylere ihtiyaç duyar; onların arkasındaki ilahî emirleri mülahazaya almadan, sevk-i tabiî ile hep onlara doğru itilir, o ihtisas ufku itibarıyla… Anlaşılmayan yanı var mı?!. O ufuk ile baktığı zaman meselelere, yemeye, içmeye ve sâir -geniş dairede- beşerî arzulara ihtiyaç duyduğu, onların üzerine yürüdüğü gibi, Allah’ın “Namaz kılın, oruç tutun; karşımda el-pençe divan durun, kemerbeste-i ubudiyet ile kulluğunuzu edâ edin, karşımda asâ gibi iki büklüm olun, ‘Yetmedi!’ deyin, secdeye kapanın!” manasına bu mevzudaki emirlerini -evvelen ve bizzat- nazar-ı itibara almadan, “O, Allah; ben de O’nun âzâd kabul etmez kuluyum!” deyip kullukta bulunur. İçten gelen istekler ile, arzular ile… “Dürtü” sözü de onu bir manada ifade ediyor; fakat “itme”ler ile, “sevk etme”ler ile o vazifeyi yapma, işi o ölçüde tabiatın bir boyutu haline getirme mevzuu ihtisas oluyor, hissin ötesinde.
“Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir?!.”
İnsan, his dünyasında selâmete ererse, kirliliklerden uzak kalırsa, ihtisasa doğru ciddî kapılar aralamış olur ve “Allah’a dostluk” yolu (velâyete giden yol) da ondan geçer. اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır).” (Bakara, 2/257) Allah, onların dostudur; onları karanlıklardan, değişik nefsânî, cismânî, hayvanî, tabiî karanlıklardan çıkarır ve Kendi ziyâ-ı nuru ile nurlandırır. İnsanın gideceği bir yolda, bin tane projektör yolu o kadar aydınlatamaz. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ Allah, Nûru’s-semâvâti ve’l-ard’dır; göklerin ve yerin Münevviridir, Nurlandıranıdır.
Evet, insan, otururken, kalkarken, konuşurken, dudakları kıpırdarken, hatta kulaklarına bir şeyin gelmesi söz konusu olduğunda hep O’nu arzulamalıdır. “Keşke o (O’nunla irtibatlı) nağmeler gelse!” mülahazası ile yaşamalıdır: Keşke o nağmeler gelse!.. Biri gelse, bana dese ki: “Cânan dileyen, dağda-i câna düşer mi? / Can isteyen, endişe-i Cânân’a düşer mi?!.” O’nu dinlesem ve hemen eğilsem o istikamette; Cânân’a doğru eğilsem!.. Canına takılı gidenler, Cânân yolundan sapmaya maruzdurlar, hafizanallah. O canı; Cânân’ın emrine, Cânân’ın güdümüne vermek lazım. “Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz / Bize namus lazım değil / Ey dil ki, bu iş şâna düşer mi?!.” Sen meseleye öyle bak!.. Fakat o yola girenler, oturur-kalkar hep “Cânân!” der dururlar, “Cânân, Cânân!..”
“Kaşındır ‘Kâb-ı kavseyni ev ednâ’ / Yüzündür Sûre-i Rahman, nedendir?!” Alvar İmamı diyor: “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir / Kaşındır ‘Kâbe kavseyni ev ednâ’ / Yüzündür sûre-i Rahman, nedendir?!.”Sa-na Câ-nân, gö-nül hay-ran, ne-den-dir?!. Cemâlin gün gibi rahşân (pırıl pırıl) nedendir?!. Kaşındır “Kâb-ı kavseyni ev ednâ.” Yüzündür Sûre-i Rahman, nedendir?!. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için söylenmiş sözler, “Mir’ât-ı Mücellâ” için. “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.”demişler, sallallâhu aleyhi ve sellem.
İnsan, aklını, kalbini, ruhunu, hissini, ihtisaslarını hep bu istikamette, ciddî bir metafizik gerilim içinde tutar ise, zannediyorum, öyle bir dünyanın içine, onlar ile çevrili, surlar ile muhât bir dünyanın içine girmiş olur ki!.. İstanbul’un surları ne oluyor? Roma’nın surları ne oluyor?!. Öyle çevrili surların içine girmiş olur ki, şeytanî duygular, beşerî kirli mülahazalar akıp içeriye giremez, Allah’ın izniyle. Çünkü o kapıları bu duygular kapamıştır; arkasına da sürgü vurmuşlardır ve kalbleri şöyle bağırıyordur: “Beyhude yorulma! Kapılar sürmelidir!..” Bey-hu-de yo-rul-ma, ka-pı-lar sür-me-li-dir!..
Kötülükler karşısında sabredip mukabele yerine af yolunu seçmeli; zihin kütüphanesini tertemiz fikirlerle donatmalı ve kalb hazinesini selim duygularla nurlandırmalı!..
Günümüzde zihinleri kirleten, akılları kirleten, hisleri kirleten, duyguları kirleten o kadar çok hâdise var ki!.. Hiç farkına varmadan, şu size dırıltı eden insan da o türlü akıntılara kapılarak, bazen birilerinin deyip-ettiği şeyleri tekrar etmek suretiyle, hiçbir faydası/getirisi olmayan vadilerde beyhude dolaşıp duruyor. Gül bahçesinde reftâre gezmek var iken, ayaklarına diken bata bata hâristanda dolaşıp duruyor!.. Hadiseler öyle şiddetli akıyor, öyle çirkince üzerimize geliyor ki, nefis diyor: “Sen buna mukabele etmeyecek misin?!” Gıybet etmişler, yalan söylemişler, bağışlayın “Kelb!” demişler: “Tahir efendi bana ‘Kelb!’ demiş / İltifatı bu sözde zâhir durur / Zira mezhebim Mâliki benim / Mâliki mezhebine göre kelb, Tâhir’dir.” Cinas… Meseleyi iç mülahaza ile, böyle savmak suretiyle bence ona hiç girmemek lazım. وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)
Üzerinize gelen bilmem kaç kanatlı, kaç buutlu belâ ve musibet karşısında, o yüksek karakterinizin gereği ne ise onu sergilemeli ve başkalarının karakterlerine göre hareket etmemelisiniz!.. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) Herkes karakterinin gereğini sergiler ve kim ne sergiliyor ise, sergiye ne koyuyor ise, Allah, onu bilenlerin en iyi bilenidir!” Şimdi Allah biliyor ise, bence, o sergide öyle şeyler sergilemeli ki, nezd-i Ulûhiyette kabule karîn olsun; rızanın kapısının tokmağına dokunsun; çehresine bakıldığında o mülahazanın, onda Rü’yet-i Cemâlullah’a aşk u iştiyak okunsun, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a aşk u iştiyak okunsun!..
El-âlem şöyle demiş, böyle demiş… “Müsvedde!” demiş, bilmem ne demiş; falan demiş, filan demiş… “Sen de müsveddesin!” demek suretiyle hemen mukabelede bulunmamalı!.. O, karakterinin gereğini yapmış; Allah onu, o seviyede tutuyor, belki acınacak durumda. Ne diye kendi seviyene kıyıyorsun!.. Senin kalbin Allah ile irtibatlı, hislerin dupduru, mantığın hep O’nun için çalışıyor ve kalbinin ritimlerinde hep O duyuluyor. Nabızların ciddî dinlense, adeta “Hû, Hû” sesi duyuluyor.
Alvar İmamı gibi… O, böyle “Lâ ilâhe illallah!” derken, bizim gibi demiyordu; hani, bazılarınız diyorsunuzdur belki. Nefiyden sonra “illa” ile gelen istisna; esas, mazmunu ifade eden odur; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ ifadesinde de “Allah” ikrarıyla mana tam oluyor. Kalb, bu ikrarla ritme giriyor; onun kalbine kulağınızı verdiğiniz zaman anlıyorsunuz ki farklı atıyor kalb. Yüz elli mi atıyor, iki yüz mü atıyor?!. Hazret bir gün hastalanmış, doktor onun nabzını dinlemek istiyor: “Efendi hazretleri! Şu kalbinizin hızını, vitesini biraz düşürseniz de ben gerçekten ne atıyor, onu alabilsem!” diyor. Kalb, bu şekilde, böyle atıyor ise, zannediyorum, o zaten gelen şeyleri -“İrdeme” tabirini kullanıyor musunuz?- irdiyordur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ellerini böyle yaparak, dünyaya “Git, bana kendini kabul ettiremezsin!” dediği gibi, “Git! Bana kendini kabul ettiremezsin!” diyordur. Evet, onu itmek lazım…
Şimdi el-âlem, karakterinin gereği olarak, levsiyâttan bir kısım şeyleri size doğru fırlatıyor. Bir kısım lehviyât merkezleri var; tasrih etmeyeceğim, başkaları rencide olur. Bütün bunlar, deyip ettikleri şeyleri dünyanın dört bir yanına yayıyorlar. Farklı şekilde, allıyorlar, pulluyorlar, metalarına rağbet uyarmak için ellerinden gelen her türlü propagandayı yapıyorlar. Çok kimse, bunun ile zehirleniyor. Fakat gönlünü Allah’a vermiş, kaptırmış, o işin Mecnun’u olmuş, Ferhat’ı olmuş, Vâmık’ı olmuş bir insanın gözü Mahbûb’undan başkasına kaymamalı!.. O’nun dediklerinin, ettiklerinin dışındaki şeylere kulak kapalı kalmalı!.. Kalb, onları duymamalı!.. Ve insan, onları hiçbir zaman mülahazaya almamalı!..
İm’ân-ı nazar ve konsantrasyon marifet ve muhabbetin anahtarıdır; kalb ve zihin dağınıklığı, en önemli gâye-i hayâl olan Allah rızasına dikkat kesilmeye bile manidir ve insanı, tevcîh-i nazar etmesi gereken böyle bir hedeften dahi uzaklaştırır.
Güzel mülahazalarda konsantrasyon sayesinde, O’ndan gelen tecellîler, sizi sürekli bir tecellî sağanı altında bırakır. Fakat siz, ne kadar uzak duruyor iseniz, hafizanallah, O’ndan uzaklaşmış olursunuz. O, yakındır. Gelin, Allah aşkına, o yakınlığı kendi uzaklığınıza kurban etmeyin!.. “Kulum, bana bir ayak gelir ise, Ben, bir adım gelirim!” diyor. Bu, mukabeledir; Allah, “adım atmak”tan, “gelmek”ten münezzehtir. Allah, o türlü yaklaşmalardan münezzehtir; O, her zaman bize yakındır, en yakındır: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.”(Kâf, 50/16) “Ben, size, sizin şah damarınızdan daha yakınım!” Uzaklık kime ait? Cismanî, nefsânî, hevâî arzularına takılmış insanlara… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” Değişik vadilerde dolaşıyor; Güzel’den cüdâ (ayrı) düşmüş. Senin O’na karşı yapacağın şeyler, kendi uzaklığını aşmak ve O’nun yakınlığına ulaşmak… O, yakın. Fakat senin uzaklığın, senin elin ile, sun’î, senin yaptığın bir şeydir; onu aşmadıktan sonra ulaşamazsın! Ama bir şeylere takılıyorsan, elin-âlemin dediğine takılıyorsan, meclisini ve arkadaşların ile muhaverelerini elin-âlemin meclisleri kirlettiği gibi, sen de onlarla kirletiyorsan, uzaklığını aşamazsın, O’na yaklaşamazsın, hemdem olamazsın, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ile postnişin bulunamazsın!..
Bütün bu mazhariyetlerin arkasında, konsantrasyona ihtiyaç var. Siz, bir şeye -eskilerin ifadesiyle- im’ân-ı nazar etmiş iseniz, gözünüzü ona dikmiş iseniz, işte o zaman görüleceği görmüş olursunuz. Yoksa gözlerinizi açıp bakarsınız ama “bakma” başkadır, “görme” başkadır. Bakarsınız ama böyle uyukluyor gibi bakarsınız, “Karşıda ne var, ne oldu demin?!” dersiniz. Huzur-i Risâlet-penâhî’ye geliyor, oturuyorlar, o dönemin siyasîleri. Dışarıya çıktıkları zaman “O adam ne demişti ki?!” diyorlar. Kur’an-ı Kerim ifade buyuruyor: وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ “Onlardan öyle kimseler vardır ki seni dinlerler. Nihayet yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara ‘O, demin ne söylediydi ha?’ derler. Onlar öyle kişilerdir ki Allah kalblerinin üzerine mühür basmıştır. Onlar hevâ ve heveslerine uymuşlardır.” (Muhammed, 47/16)
“O adam ne demişti ki?!” diyor/diyorlar. تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنِيرًا“Gökte burçlar yaratan, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay yerleştiren Allah, yüceler yücesidir, hayır ve ihsanı sınırsızdır.” (Furkân, 25/61) demişti. İnsanda ürperti hasıl edecek şey!.. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الأَلْبَابِ * الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i Imrân, 3/190-191) demişti. İnsanlığın İftihar Tablosu, gece semanın o gülen yüzüne bakıp bunu okuyor ve ağlıyor; “Yazıklar olsun bu ayeti okuyup ağlamayanlara!” diyor. Onlar, bunu duyuyor, dışarı çıkıyorlar; “Adam ne dedi ki?!” diyorlar. Kendileri cüdâm; İnsanlığın İftihar Tablosu’na da diyorlar “sıradan adam!”
Evet, bakma başkadır, görme başkadır. Bir sesin gelip kulağa çarpması başkadır, fakat onu bir şifre-küşâ (şifre çözen/açan) sistem gibi çözme başkadır: Bana ne diyor acaba? Ne anlatıyor bu? O meselenin kalbe nüfuzu, kalbi kendine göre ayarlaması, kalibrasyondan geçirmesi; bunlar başka şeylerdir. Dolayısıyla, insan bu donanımda yaratılmış ise, böyle fâniyât u zâilâta meyletmek suretiyle, değersiz şeylerde o yüksek donanımını kullanmak suretiyle israfa gitmemeli.
Maddî-manevî her türlü nimetin yaratılış gayesine ters kullanılması ve boşu boşuna harcanması savurganlıktır; giyim-kuşamda, içinde oturulan binada ve evin tefrişinde olduğu gibi, beyan, zaman ve sağlık misillü nimetlerin kadrinin bilinmeyişinde de israf söz konusudur.
Baştan dedik ya, “israf”. Düşünce israfı, bakma israfı, zaman israfı, benim dırdırlarım karşısında sizin zamanınızın israfı gibi, israfı.. israfı.. israfı… İsrafı sadece malda anlamamak lazım; yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmada anlamamak lazım. Bunların hepsinde israf… يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Ey Âdem’in çocukları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” (A’râf, 7/31) İsraf edenleri Allah sevmez. Neyde olursa olsun, israf edenleri, gereksiz şeylere takılıp gidenleri, olmayacak şeylere yelken açanları, nefsânî ve şeytânî arzulara takılıp gidenleri, Allah (celle celâluhu) affetmez; çünkü israf ediyorlar, çok önemli bir şeyi israf ediyorlar.
İnsan, bir akıntıya kapılmış ise, niyetinde deryaya gitme olmalı!.. Pusulası olmayan, hedefi belli olmayan bir gemiyi varması gerekli olan yere götürmeye hiçbir rüzgârın gücü yetmez! Rota, belli olması lazım; onu belirlemede pusula olması lazım veya daha modern sistemler olması lazım, tâ insan hep gideceği yere kilitli olsun. Yoksa yüzüyoruz denizin yüzünde; karşımıza bir tsunami mi çıkar, başka bir dalga mı çıkar, başka bir Allah’ın belası mı çıkar; bu defa yolsuzluğun riskine öyle bir maruz kalırız ki, bütün gücümüzü-kuvvetimizi -daha sonra- kullansak, o korkunç tahribatı tamir etmeye yetmez.
Gelin, Allah rızası, için -siz öylesiniz inşallah, ben kendi zaviyemden konuşuyorum- zamanımızı/vaktimizi başkalarının -eğer nezaketim müsaade etseydi “dırdıriyât” diyecektim- dırdıriyâtıyla israf etmeyelim. “Dırdır” kelimesi Türkçemizde; o “yât” kelimesi Arapçadaki Cem’-i müennes sigası oluyor. Cem’-i müennes sigasıyla söyledim, çünkü dırdır, dırdır doğurur; o espriye binaen herhalde, dilimden öyle çıktı. O türlü şeylere kulak vermeden, esas kulak kesilecek şeylere kulak vermek lazım; göz ile, konsantre olunacak şeylere konsantre olmak lazım; yapılması gerekli olan şeyleri yapmak ve dağınıklığa düşmemek lazım.
Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’i tâbân, Ziyâ-ı himmet diyor ki: “İki elimiz var, dört elimiz dahi olsa, yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaya yetmez!” Sekiz elimiz de olsa, on altı elimiz de olsa, otuz iki elimiz de olsa, yapılması gerekli olan şeylere yetmez. Öyle ise, zihnimizdeki o milyonlarca nöronun hepsini aynı noktaya teksif etmek suretiyle onlara emirler vermeliyiz; kumandalar, sinyaller göndermeliyiz: “Bakın şu noktaya müteveccih olun!” demeliyiz.
Nedir müteveccih olmanız gerekli olan şey: Dört bir yandan türlü türlü gâileler ile kuşatılmış gibi bir haliniz var. Ama Cenâb-ı Hak türlü türlü fereçler ve mahreçler de ihsan ediyor. Siz bir yere kapatıldığınızı hissediyorsunuz, kapıyı kapatıyorlar; Allah (celle celâluhu), çıkacak bir pencere açıyor. Onlar, bir yönüyle kendi dünyamızda oturup-kalmanıza mani oluyorlar; dünya, kapılarını ardına kadar açıyor: “Siz gidin o Hızır soluklarınızı dünyanın değişik yerlerinde soluklanın! İnsanlığın o türlü soluklara ihtiyacı var!” Şimdi Allah, bir kapıya bedel, bin tane kapı açmış mı açmamış mı? “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah -efendi- Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor bir Hak dostu. Bir kapı bend ettiler, Hazreti Allah bin kapı küşâd eyledi. Dünyanın bin yerinde, kulaklar size ait sesleri artık çok ciddî bir intizar ile bekliyor: “Acaba ne diyecekler bu adamlar? Elin-âlemin ‘Şöyle!’ dediği bu insanların düşünce dağarcıklarında acaba ne var? Getirip önümüze ne dökecekler bunlar?” diye intizar içinde…
Öyle ise öyle şeyler dökmeliyiz ki, o pazarda, o piyasada arz ettiğimiz şeyler, en çok talep edilen şey olmalı! Döktüğümüz malın kıymeti, aynı zamanda talebi de artırır. Götürür bakır dökerseniz oraya, demir dökerseniz şayet, talep de ona göre olur. Döktüğünüzün kıymeti aynı zamanda sizin de kıymetinizi aksettirir. Dünya böyle bir intizar içinde bekliyor ise şayet, bu asimetrik taarruzları ve bütün bunların tesirini kırmanın da tek yolu, oturup-kalkıp kafa kafaya verip, “Şu muvakkat gâileleri, sınırlı bir dairedeki gâileleri, Allah’ın izni-inayeti ile nasıl savarız? Pencereleri kapı haline nasıl çeviririz? Ev kapısını, kale kapısı haline nasıl getiririz? Yerde yürüyoruz, üveyikler gibi nasıl kanatlanırız? Ulaşılması gerekli olan yerlere, bilmem vitesi kaçta bir vasıta gibi, daha kısa zamanda nasıl ulaşırız? Sesimize-soluğumuza ciddî bir iştiyak ile intizar içinde bulunan insanlara, o sesi, o soluğu nasıl çabucak duyururuz; o ses ile, o soluk ile onları doyururuz?” İnsan bu konuya konsantre olursa, zannediyorum, zamanını israf etmemiş, düşüncesini israf etmemiş, aktivitelerini israf etmemiş, müzakerelerini, meşveretlerini israf etmemiş olur. Ve bunlar, hâristana çevirdikleri o acayip zemini, bir anda bakarsınız gülistana, bâğistana, bostana çevirivermiş…
Rahmân’ın has kullarının en önemli vasıflarından biri, boş/faydasız şeylerden yüz çevirmeleri ve her zaman “Allah yâr!” mülahazasıyla nefes alıp vermeleridir.
(Sözün burasında elektronik tabloya akseden dörtlük.)
“Kışta gelmiştin ama soluklarında bahar,
Bugün geçip gittiğin yollar, bitevî gülzâr;
Mefkûren uğruna dolaşmıştın diyar diyar,
Şimdi bir yâd-ı cemil oldun, ey vefalı yâr.”
Şimdi kalbin hep atıyor, diyor: “Yâr, Yâr!..” Hani vardı ya, bir tanesi… Evet o, bütün hayatı boyunca söylediği türküleri o kafiye ile gazele çevirmişti, naata çevirmişti: “Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr!..” Gayrısı ağyâr… Allah yâr!.. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben, beni terk eyledim; gördüm ki ağyâr kalmadı.” Niyâzî-i Mısrî’den bu da. Allah yâr!.. Allah (celle celâluhu) “Allah yâr!” diyenleri ne bir yarın/uçurumun kenarında bırakır, ne de yârsız eder! O (celle celâluhu) yâr ise şayet, siz artık başka hiçbir yâr arama sevdasına tutulmayacaksınız.
Ayet-i kerimede قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ buyuruluyor: “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.” (Mü’minûn, 23/1) قَدْ “Kâd”, harf-i tahkiktir; “hiç şüphesiz, kat’î, aklınıza yanlış bir şey gelmesin” demektir. “Şüphesiz Mü’minler, kurtuluşa ermişlerdir.” Allah’a eren, kurtuluşa ermiştir; Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın yolunu bulmuş olanlar, o şehrâha girmiş olanlar, kurtuluşa ermişlerdir. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ İman edenler, iz’ân ufkuna ulaşanlar; cismâniyeti koyacakları yere koyanlar, hayvaniyeti koyacakları yere koyanlar; kalb ve ruha müteveccih yürüyenler…
El-Müflihûn… الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (Mü’minûn, 23/2) diyor. Bakın, önemli: Namaz kılıyorlar ama şekil değil, yatıp-kalkma değil, yetiştikleri kültür ortamında aldıkları şeyler değil; namazın ne olduğunu bilerek, onun Allah karşısında durma olduğunu bilerek, Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile, görülüyor olma mülahazasını görme mülahazasına bir rasathane yapma mülahazası ile onu ikâme ediyorlar. Evvelâ “görülüyor olma”ya çok ciddî bağlı bulunmak lazım ki, bir yönüyle görebileceğiniz şeyleri de tam göresiniz. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ Huşu içindedirler, ciddî bir saygı hissi ile yapıyorlar. Haşyet, insanın kalbinin o mevzuda Allah’a karşı duyduğu saygı. Ve bu saygı, eğer orada samimi ise, orada köpürüp duruyor ise, içeride kaynayıp duruyor ise, magmalar şeklinde insanın davranışlarına da aksedecektir.
Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde duruyorsunuz: “Yâ Rabbi! Ben bunu yetmedi buluyorum, Sen de öyle emretmişsin; bir de asâ gibi eğilmek istiyorum, Senin azametin karşısında. ‘Yetmedi!’ diyorum. Kalkıp âdetâ bakışını temâşâ ediyor gibi bir kavme yapıyorum; orada رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ، حَمْدًا كَثِيرًا طَيِّبًا مُبَارَكًا diyorum. Bu da yetmedi. Baktım, yine görüyor gibi davrandım. Hemen yüzüstü yere kapandım.” أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü andır!”Geçen gün de dendi: “Baş-ayak, aynı yerde / Öper alnı, seccâde / İşte insanı ‘kurbet’e taşıyan cadde.” أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, secde ânıdır.” buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, Efendimiz, Efendiler efendisi. فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ Madem o kadar yaklaştınız, orada kalbinizden gele gele içinizi Allah’a dökün; el açın, içinizi Allah’a dökün!..
Şimdi böyle bir namaz kılıyor; bakın, o ne büyük bir şey!.. Allah’a karşı yapılan bir ubudiyet. Fakat esasen o meselenin o hale gelmesi, o namazın öyle kılınması, belki bir yönüyle bir şeye bağlı… Sonraki ayetin başındaki “vâv” harfi, “vâv-ı takip” ise şayet, ondan hemen sonra geliyor: وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (Mü’minûn, 23/3) Lağviyâttan hep yüz çeviriyorlar. Bir yerde nâ-sezâ, nâ-becâ hırıltılar oluyor; kulak tıkıyorlar onlara. O mevzuda söz etmeyi israf-ı kelâm sayıyorlar; i’mâl-i fikirde bulunmayı -bir yönüyle- düşünce israfı sayıyorlar. “Boş ver!” diyorlar, “Karakterinin gereğini sergiledi; onların yazdıkları, çizdikleri, attıkları, tuttukları şeylere, kulak tıkamak lazım.” Onlara kulak tıkanırsa, dil de o mevzuda harekete geçmeyi israf sayar: “Ben arkadaşıma (kulağa) karşı vefalı olmalıyım; madem kulak kapısını tıkadı, ben de böyle yapmalıyım!” der.
İlle de bu dudaklar kıpırdayacaksa şayet, O’nu ifade eden bir şeyler ile kıpırdamalı. “Lâ ilâhe illallah!” demeli, “Sübhânallah” demeli, “Elhamdülillah” demeli, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، سُبْحَانَ اللهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، بِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ demeli… Demeli ve böylece denecek şey değerlendirilmeli!..
Evet, böylece lağviyâta karşı kapılarını ardına kadar kapıyorlar, sonra da arkasına sürgüler sürüyorlar. Lağvî düşünceler geldiğinde, “Hiç zorlamayın! Ne kapıyı kırabilirsiniz, ne içeriye girebilirsiniz, ne de benim düşünce konsantrasyonuma dokunabilirsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle!..” diyorlar.
“Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirinin velileri (dostları ve yardımcılarıdır.) Bunlar insanları iyiliğe teşvik ederler, onları kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar.”
Bakın ondan sonra ne geliyor? İmam Şâfiî’ye göre “Vâv” yine takip manasına… Hanefiler, “Vâv”ı mutlak cem’ için kullanıyorlar ki, “Hepsi aynı kategoride mütalaa edilebilir.” demektir. Sanki burada İmam Şâfiî’nin sözünü esas almak daha uygun olabilir; o da çok önemli bir imam, İmam Şâfiî. وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ “Onlar ki, zekât için çalışırlar.”(Mü’minûn, 23/4) Onlar, aynı zamanda zekât ameliyesini yaparlar; o işi aksiyon/fiil halinde yerine getirirler. الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ gibi. Şöyle diyebilirsiniz: فَاعِلُونَ “Fâilûn” kelimesi, ism-i fâil olduğundan dolayı devam ve sebata delalet eder. لِلزَّكَاةِ “Li’z-zekâti” ifadesi, mutlak zikredildiğinden, orada harf-i tarif de bulunduğundan ve aynı zamanda “Lâm” da tahsîs için olduğundan, esasen, bütün himmetlerini/faaliyetlerini zekata tahsis ederek, zekatı sadece bir yönüyle değil, mallarından verecekleri gibi düşüncelerinden de verirler, aynı zamanda değişik imkânlarından da verirler, ilimlerinden de verirler, âsâr-ı ber-güzîdelerinden de verirler, kitaplarından da verirler. Verirler… Hep bu “verme” faaliyeti içinde bulunurlar. Çünkü “ism-i fâil” devam ve sebata delalet eder.
Şimdi, وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ bunun, yani وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ beyanının önüne geçmiş. Önce lağviyattan yüz çevirmek… Demek ki evvelâ “terk-i menâhî”, ondan sonra “emr-i ma’rûf” geliyor. Bir de münkeri emretmek ve aynı zamanda maruftan insanları alıkoymak var ki, Tevbe sûre-i celîlesinde, münafıkların sıfatı olarak anlatılıyor:اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Münafık erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar (hepsi birbirine benzer). Onlar kötülüğü (küfrü, me’âsîyi) emrederler, iyilikten (imandan, tâatten) vaz geçirmeye uğraşırlar, ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar. Onlar Allah’ı unuttular (Ona tâati bıraktılar), O da onlara unutma muamelesi yaptı. Şüphesiz ki münafıklar fâsıkların ta kendileridir.” (Tevbe, 9/67) Bazısı, bazısından… Al onu, ona vur; onu da ona vur. Karakter bakımından, düşünce bakımından, al onu ona vur, onu ona vur. Birini gördüğün zaman, diğerlerine baktığında, “Allah Allah! Aynı fabrikadan çıkmış gibi şeyler bunlar!” Aynı elin örgülediği varlıklar gibi; ruh dünyaları itibarıyla, nefis dünyaları itibarıyla… يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ Onlar, münker ile emrederler. وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ Maruftan da nehyederler. Sonra Kur’an, iki ayet ile onların o karakterlerini ifade ediyor; İlk ayet, وَعَدَ اللهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ diye, diğeri كَالَّذِينَifadesiyle başlıyor. İki ayet ile de onların genel karakterlerini resmediyor.
Altta, ondan sonra ne geliyor? Bak, evvelâ o kötülük, o olumsuzluk sıfatı, o münafıklık sıfatı anlatılıp bir kere “Ondan uzak durun!” dendikten sonra, وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirinin velîleridir (dostları ve yardımcılarıdır.) Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte bunlar o kimselerdir ki, Allah onları rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü azîzdir (va’d ve vaîdini yerine getirmekten hiçbir şey Onu acze düşüremez), hakîmdir (her şeyi yerli yerinde, hikmetle yapandır).” (Tevbe, 9/71) وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ değil, (öncesinde Münafıklar için kullanılan) “bazısı, bazısından” ifadesiyle değil; أَوْلِيَاءُ بَعْضٍbeyanıyla, “Bazısı, bazısının candan dostudur.” Elinden tutar, bakışını yönlendirir; yürümesi gerekli olan yola yönlendirir; dostudur, refikidir, yoldaşıdır onun. وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ Ee böyle olunca, ne olur? يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ Allah’ın hoş gördüğü ve emrettiği şeyleri emrederler. وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ Kötülüklerden vaz geçirmeye çalışırlar. Sonraki ayetlerden birinin fezlekesiyle bitirelim: وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte gerçekten felaha erenler, kurtuluşu garanti edenler, bunlardır.” (Tevbe, 9/88) Evet, (felaha erme ortak noktasında) قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ ile birleşti. Vesselam.
Bamteli: HÜZÜN, GÖNÜL VE DİL
“Bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir eziyet, bir gam, hatta bir diken batması, mutlaka günahlara kefaret ve kurbete vesiledir.”
Kaza ve Kader’e can iledir inkıyadımız; hakkımızda Cenâb-ı Hak, ne takdir etmiş ise, onu seve seve karşılarız. Dişimizi sıkarız, iradî olarak; irademize aşkın gelen şeyler karşısında, irademizi sonuna kadar kullanır, O’ndan gelen her şeyi rıza ile karşılamaya çalışırız. O’ndan gelen şeylere karşı hoşnutluk, menfî yönden ibadet sayılan çok önemli bir husustur; vesile-i kurbet olur. Elverir ki dedi-kodu etmeyelim, güftügû etmeyelim bu mevzuda.
“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” (Enderûnî Vâsıf) O, takdir buyurduğuna göre her şeyi, mutlaka akıbetinde rıza-dâde olanlar için bir hayır vardır. Ayağınıza batan bir diken bile, bir sürü günahı alır götürür. O öyle olduğu gibi, اِتَّقِ اللَّهَ، وَلَا تَحْقِرَنَّ مِنَ الْمَعْرُوفِ شَيْئًا “Allah’tan kork, takva dairesi içine gir, sığın Allah’a ve maruflardan hiçbirini hafife alma!” buyurmuştur Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Yine bir hadis-i şerifin ifadesiyle إِمَاطَةُ اْلأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ “İnsanların ayağına dokunmasın diye âlemin gelip-geçtiği yoldan bir taşı kaldırıp kenara atmak” da imanın bir parçasıdır ve o da vesile-i kefaret olur.
Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin gazabına sebkat etmesini ve her şeyden daha vâsi’ olmasını bu mülahazalara bağlayarak anlamak lazım. Çok küçük şeyleri, Allah (celle celâluhu), böyle büyük semerelere vesile kılar. Kendisinin (celle celâluhu) beyanı ile, hadis-i şeriflerin beyanı ile, bir hayır ile Huzur-i Kibriyâsına gidildiği zaman, Allah, on tane eltâfta bulunur. Ama bir seyyie ile gidildiği zaman, rahmeti, o meseleyi eritmiyor ise, bu defa bir tane seyyieye göre mukabelede bulunur.
Bir de O’nun rahmetinin vüs’atini bu zaviyeden değerlendirmek lazım. İhlas ve samimiyetin derecesine göre, katlanılan şeylere mükâfatla mukabele eder. İster belâ ve mesâib karşısında, ister ibadet ü taat külfeti karşısında, isterse daha başka şeyler karşısında dişini sıkıp katlanmayı günahlara kefaret ve kurbet vesilesi kılar. Sabrın çeşitleri açısından meseleyi düşünebilirsiniz. İster günahlara karşı dişini sıkıp sabretme, ister günümüzde olduğu gibi insanların üzerine belâ ve musibetlerin sağanak sağanak yağması karşısında tahammül gösterme de böyledir.
Referans olarak gördükleri rüyalarda “Az kaldı, az kaldı, az kaldı!” dendiğini anlatıyorlar. Bu “Az kaldı!”lar karşısında, sıkılıp da “Yahu ‘Az kaldı!’ deniyor da hâlâ iki sene geçti, bitmedi!” filan mülahazasına girmeden, bunu da demeden… “Az kaldı!” Hangi zamana göre “Az kaldı!” Ne biliyorsunuz; “Az kaldı!” bir sene mi, iki sene mi, üç sene mi?
İnsanlığın İftihar Tablosu, “Az kaldı!”yı on sekiz sene yaşadı. “Az kaldı!” Allah (celle celâluhu), o kasvet bulutlarının sıyrılacağını söyledi, “Az kaldı!” dedi. Ama on üç sene Mekke’de, beş sene de Medine-i Münevvere’de; canlara can, canımız kurban, İnsanlığın İftihar Tablosu, Hazreti Sahib-i Zîşân, tam on sekiz sene çekti. Ee geriye ne kalıyor? Beş sene, peygamberliğinden… Beş senede düzen kuruldu, askerleri dünyanın sağında-solunda açılımlar sağladılar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. “Askerleri” mi, “Ashâbı” mı? “Arkadaşları/yol arkadaşları” demek; yol arkadaşları, inanç arkadaşları, Allah nezdinde maiyyet arkadaşları, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) postnişinleri. Postnişin, Tasavvuf’ta kullanılan bir tabir; aynı seccadeyi, aynı postu paylaşanlar.
Evet, yürüdü onlar dünyanın dört bir yanına, ellerinde meşaleler ile. Tutuşturdular başkalarının meşalelerini de. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekti orada on sekiz sene. Ama öyle sevaplar kazandı ki!.. Bakın bugün bile siz, her hayırlı işinizde O’nu hayır ile yâd ediyorsunuz. Ezan okunuyor, yâd ediyorsunuz; namaz kılıyor, salat ü selâm ile yâd ediyorsunuz. Ümmetinin işlediği her sevap, bir misliyle, O’nun defter-i hasenatına kaydoluyor. O, engin ufuklu, Nâmütenâhî’ye ermiş, Fenâ-fillah, Bekâ-billah olmuş bir Zât. Nâmütenâhî istikametindeki nâmütenâhî seyrinin devamı adına, sizden giden şeyler, yine O’nun defter-i hasenâtına kaydoluyor. Kim bilir sizden giden armağanlar ile ne kadar seviniyor?!. Ne kadar mânen sizin yüzünüze bakıyor, yüzünüzde beşâşet hâsıl olmasını intizâr buyuruyor?!. Biz de O’nun şefaatini intizâr ediyoruz.
Nice masumlar ve sevdiğimiz insanlar, hasret ve hicran içinde vefat ettiler; çoğumuz yakınlarımızın cenazelerinde bulunamadık; onları binlerce kilometre öteden gıyabî namazlarla uğurladık; fakat asla kadere taş atmadık!..
Evet, “kader” dedik. Benim candan sevdiğim bir arkadaşım, yurt dışında kanser idi. “Türkiye’ye gelirse, tedavi edilebilir.” dendi. “Hayır! Gelirsen, bakmayız gözünün yaşına, seni içeriye atarız!” dediler. Yurt dışında vefat etti. Böylelerinin cenazesi Türkiye’ye götürüldüğü zaman da -zannediyorum- cenazeye bile ciddî bir saygısızlık yapılarak Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyor. Bunların hepsi “hükm-i kader”, bir yönüyle… “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.” Peygamberlerin âzâde olmadığı şeylerin, sizin için olmamaları söz konusu değil, olacaktır bunlar.
Söylemek doğru değil belki ama benim kardeşlerim… Biri aynı zamanda çocukluk arkadaşım, el-ele tutup koşturduğum, buradan bir arkadaşınızın da kayınpederi; el-ele koşturduğum… Ama cenazelerinde bulunamadım, gidemedim. Öyle bir zulüm irtikâp ediliyor ki, kânunu yok, kuralı yok, sağlam bir mesnedi yok!..
Şimdi bir baba, evladı orada vefat ediyor. Bir acı vefat… Bir sızı halinde onun içine düşüyor ama gidip evladının cenaze namazını kılamıyor. Neyse ki biz burada gıyâbî kılıyoruz. Gıyâbî mi, zuhûrî mi? Nezd-i Ulûhiyet’te hangisi daha fazla hora geçer? Onu kestirmek mümkün değil. Belki de bu, ona şimdiden ulaştı; kefenin içinde, çoktan bir bişâret halinde ona sundular melekler. Münker-Nekir, sizin burada bi-zahri’l-gayb yaptığınız duaları ona ulaştırdılar ve dediler ki: “Sana مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ وَمَا دِينُكَ؟ ‘Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin nedir?’ diye sormaya lüzum yok! Tâ bilmem nerede, kaç bin kilometre ötede, senin için namaz kıldı, Fatiha okudu, dua ettiler! اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا، وَشَاهِدِنَا وَغَائِبِنَا، وَصَغِيرِنَا وَكَبِيرِنَا، وَذَكَرِنَا وَأُنْثَانَا، اللَّهُمَّ مَنْ أَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَأَحْيِهِ عَلَى الْإِسْلَامِ، وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى الْإِيمَانِ، وَخُصَّ هَذَا الْمَيِّتَ بِالرَّوْحِ وَالرَّاحَةِ وَالْمَغْفِرَةِ وَالرِّضْوَانِ ‘Allah’ım! Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hâzır ve gâib olanlarımızı, büyüklerimizi ve küçüklerimizi, erkeklerimizi ve kadınlarımızı afv ü mağfiret buyur. Ya Rabb! Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat; öldürdüklerini iman üzere öldür. Bilhassa bu merhumu kolaylığa, rahatlığa, mağfirete ve rızana erdir.’ dediler.”
Evet, “Kaderde ne var ise, olur; etme merak! / Nefsine uyma, Hakk’ın emrine bak!” Nefse uymamak, bu mevzuda Rabb’in emrine bakmak lazım. Zira diyor ki: “Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak.” -Filoların olsa, villaların olsa…- “Âkıbet, gözünü doldurur bir avuç toprak!” İyi gitmiş isen, orada “Oh, oh!” dersin. Eğer iyi gitmemiş isen, “Vak, vak!” diye ötersin. Birinci şıktaki gitmek, bence cana minnet; cana minnet öyle gitmek!..
Fuzûlî, aşk için söyler: “Yâ Rab! Belâ-i aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an, belâ-i aşktan eyleme cüdâ beni.” Alvar İmamı da “Dertten büyük derman mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var?!.” diyor. İçinizde bir sızı halinde hissedeceğiniz her şey, bir sebeb-i gufrândır. Âdetâ bir arınma kurnasının altına girmişsiniz gibi, size ait menfî neleri alır götürür; alır götürür de “Allah Allah! Yahu ben kendimi bu kadar pâk hissetmiyordum, nasıl oldu böyle hiçbir leke kalmamış, hepsi gitmiş?!.” dersiniz. Öyle olur bu, hiç bilmeden.
Başta dendiği gibi, “ayağa batan bir diken” bile günahı alıp götürüyorsa ve iyilik adına “bir taşı yoldan kaldırıp atmak -ki, hadis-i şerifte إِمَاطَةُ اْلأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ sözüyle ifade buyuruluyor- sizin günahlarınıza kefaret oluyor ise, daha büyüklerini ona kıyas edebilirsiniz. Ne demek evladın ölmesi, annenin ölmesi, babanın ölmesi, kardeşin ölmesi ve insanların ızdırap içinde inlemesi!.. Karının-kocanın birbirinden ayrı bırakılması, yavrunun annesinden-babasından koparılması ve topyekûn insanlara bir sefalet, bir ızdırap yaşatılması!.. Bunların hepsi insanın içine bir kandamlası, hayır, “zehir” gibi damlar ve insanın canını yakar. O Rahmân u Rahim Hazretleri, bunları hiç karşılıksız bırakır mı?!.
Allah’ın takdirine rıza, duyarsızlık şeklinde de olmamalı; yüreğinde sızıyı duyacak ama sabredeceksin; iradenin hakkını verip “Hamd olsun, küfür ve dalaletten gayrı her hale!..” diyeceksin!..
Ama dünyada şimdiye kadar deliler hiç eksik olmamıştır. Deli, deliliğini ve cinnetinin gereğini yapacaktır. Esirmiş deve, esirmişliğini sergileyecektir. Kudurmuş fil, kudurmuşluğunu sergileyecektir. Kuduz köpek, salya atıp gezecektir… Fakat “insan”a düşen şey, bütün bunlar karşısında insanlığını koruma olacaktır: Ben, insanım; mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunamam. Onlar, karakterlerinin gereğini yapıyorlar; hak-hukuk tanımadan, akıllarına esen her türlü şeytanî işi yapıyorlar. Ama ben insanım; belli ölçüde de olsa -Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun.- “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin şöyle-böyle şuurundayım. -İddialı değil.- Allah, beni ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratmış ise, a’lâ-i illiyyîn-i kemâlâta namzet yaratmış ise, esfel-i sâfilîne düşmek de ne demek?!. “İman” gibi bir kanat var ise, “amel-i sâlih” gibi bir kanat var ise, bu kanatları buutlandıracak “ihlas” gibi kanatlar var ise, “ihsan ruhu” gibi kanatlara kanat katan bir şey var ise, beni O’na hızla ulaştırabilecek kanatlar var ise… Böyle kanatlar var ise, “Gelse celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ // İkisi de cana safâ / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” O’ndan hem o hoş, hem de bu hoş; ikisi de hoş!..
Böyle diyecek vicdanın; inkıyâd edecek ve acılar karşısında meseleyi tebessüm ile karşılayacaksın. Unutmayacaksın; senin bu türlü şeyler karşısında bir tebessüm sergilemen, bir memnuniyet tavrı sergilemen, on katı ile mukabele şeklinde sana dönecektir. Lâakall on katı ile… Biraz evvel dendiği gibi, bir iyiliğe on hasene ile mukabelede bulunuyor. Yüz ile de mukabelede bulunur, bin ile de mukabelede bulunur… Bu, senin ihlastaki, ihsandaki, sır dünyandaki derinlik ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır). O’nun ne yapacağını bilemeyiz; O’nun rahmeti, gazabına sebkat etmiştir; rahmeti her şeyden vâsi’dir. Cenâb-ı Hak, o rahmeti ile bizlere muamelede bulunsun!..
Hepiniz, belli ölçüde, belli şeyler çekiyorsunuz. “Herkese bir dert bu âlemde, mukarrer / Rahat yaşamış var mı gürûh-i ukalâdan?!.” Ee aklı olmaması lazım ki, insan, duymasın bunları; vurduğun zaman bile “Oh, çok iyi ediyorsun, beni kaşıyorsun!” falan desin. Bilemiyorum, onlar da öyle derler mi, demezler mi; tımarhanedeki deliler, öyle derler mi, demezler mi, bilmiyorum. Herhalde tamamen felç olmak, ölmek lazım ki, artık dövmeyi de bilmesin, sövmeyi de bilmesin. İnsan, belli ölçüde başına gelen şeylerin acısını duyar; acısını duyar ama sineye çeker onları, Allah’ın izni-inayetiyle katlanır. “Rabbim! Sen bana bir irade vermişsin, ben de bu iradenin hakkını yerine getirmeliyim!” der; orada, iradenin hakkını sergiler ve o işi güle güle, gönül rızası ile karşılar. Öyle de mukabeleler görür ki, öbür tarafa gittiğinde, “Allah Allah! Meğer ben neye üzülmüşüm!” filan der, “Boşuna üzülmüşüm!”
Fakat şunu da antrparantez arz edeyim, üzülmemek elden gelmez. Allah (celle celâluhu), “iman” verdiği gibi, “irade” verdiği gibi, aynı zamanda bir “duyarlılık” da vermiştir. Duymazlık -bir yönüyle- odunluk demektir, “hatab” (حَطَب). Bir hassasiyet de vermiştir, Allah. Çok tekrar ettiğim, İzzet Molla’ya ait bir sözü müsaadenizle bir kere daha tekrar edeyim: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Tekme yiyorsun, tokat yiyorsun, “Hayır sarsılmam ben, acı duymam ben, düşmem ben, yüzükoyun yere gelmem ben!” filan… Hayır doğru değil bunlar; duyacaksın, hissedeceksin ama bütün bunlar karşısında sabredeceksin!..
Anestezi yapılmış bir insana, iğne vuruyorsun, neşter vuruyorsun, duymuyor. Şimdi o kalkıp diyecek ki, “Ben ne sabırlı insanım; bak, hiç bunlar karşısında ‘of!’ etmedim!” Mesele o değildir; esasen uyanık iken, anestezi yemeden, vücuduna saplanan şeylerin acısını duyarken, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ veya سِوَى أَحْوَالِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Hamd olsun Allah’a, küfür ve dalaletin dışında (veya küfür ve dalalet ahvâli müstesna) her hale!..” diyebilmektir.
Kur’an-ı Kerim, daha başında, “Seb’-i Mesânî” de denilen Fâtiha-i şerife ile اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ demeyi bize talim buyurmuyor mu? “Rabbü’l-âlemîn olan Allah’a, hamd ü senâ olsun!” Kur’an’ın üçte biri gelince, الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ın hakkıdır.” (En’âm, 6/1) demiyor mu? Cenâb-ı Hak zulmeti ve nuru var etti. Ee nurun yanında zulmeti de yaratıyor. “Elhamdülillah!” yine; Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun, ışığın yanında karanlığı yaratan Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Kur’an’ın ortasında, الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا * قَيِّمًا “Hamd O Allah’a mahsustur ki kuluna kitabı indirdi ve onun içine tutarsız hiçbir şey koymadı. Dosdoğru bir kitap olarak gönderdi.” (Kehf, 18/1-2) demiyor mu Allah (celle celâluhu)?!. Kur’an’ı indirdi, gözünüzü açtı. Kâinat kitabını okuyan Kelâmını size bildirdi; eşya ve hadiseleri doğru okudunuz, gideceğiniz yeri doğru okudunuz. O büyük Zât karşısında minnet hissi duymaya başladınız, minnettarlık hissi duymaya başladınız. Böyle bir Kelâm, böyle bir Beyân size indirdi.
Cenâb-ı Hakk’ın şu anda sizi mazhar kıldığı şeylere hamd etmez misiniz? Allah (celle celâluhu) sizi insan olarak yarattı; insan-ı mü’min olarak yarattı, meccânen. Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olarak yarattı, meccânen. Ne verdiniz de bunu aldınız? Allah Rasûlü’nün âhirzamanda “Kardeşlerim!” dediği zümre içinde sizi yarattı, meccânen. Ne verdiniz de bunu aldınız? Din adına hizmetin boyunduruğunun yere konduğu bir dönemde, dünyanın dört bir yanına iradî, gayr-ı iradî -iradenizle veya cebren- açılma lütfuyla şereflendirdi sizi! Ne verdiniz de bunu elde ettiniz? Meccânen!.. Bu kadar eltâf-ı Sübhâniye karşısında O’na hamd etmemek nankörlük olur. Binlerce hamd ü senâ olsun, bizi bu nimetlerle perverde kılan Zât’a!..
Samt, sözlükte konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek; ıstılahta ise, konuşmayı sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlamaktır; avam, dilini tutarak samt-ı sûrîde bulunur.
“Mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması hikmet olmalı!” sözü var. Arapça kelimeler ile ifade edilmiş, Türkçemizde de yaygın kullarınız bu cümleyi. Sükût halinde insan, tefekkür etmeli, hep düşünmeli; eşya hadiseleri fikren didik didik etmeli. Her şeyde -kendisine göre- bir ders-i ibret çıkarmalı; Hazreti Pîr’in bir yerden alıp ifade ettiği gibi: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ، فَإِنَّهَا * مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinatın satırlarını, sayfalarını, paragraflarını derinden derine teemmüle al, üzerinde çok ciddî bir emel ile, bir gâye-i hayal insanı olarak derinlemesine dur. Bunların hepsi Mele-i A’lâ’dan sana birer mektup, birer nâme, ‘Şöyle ol, böyle ol!’ diye yol gösterici birer pusula gibidir!” Bir şairimiz de bizim, Meşrutiyet dönemlerinde, “Bir kitâb-ı a’zâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası ‘Allah’ çıkar.” demiştir.
Dilinizi tuttuğunuz, dudaklarınızı sımsıkı kapattığınız, ağzınıza fermuar vurduğunuz zaman, bütün nöronlarınızı çalıştırarak, Cenâb-ı Hakk’ın sizin önünüze serdiği, sizin sergileriniz gibi çok parlak bir sergi mahiyetinde serdiği, adeta “İşte bakın, düşünün, bu sergi içinde dolaşın!.. Bu, beyhude olur mu hiç? Bir şey ifade etmemesi söz konusu mu bunun?!” dediği kainatı okuyacaksınız. Göreceksiniz ki o, çok şey ifade ediyor.
Bu açıdan, “sükût” böyle değerlendirilmeli; sonra öyle değerlendirilen sükût, hikmet semereleri vermeli. Dil çözülünce, ağızdan fermuar çıkınca, dilden dökülecek “hikmet”ler ifade edilmeli. Sizin için dünyevî-uhrevî faydaların takattur ettiği (damladığı) veya pırıl pırıl başınızdan aşağıya yağdığı mülahazalar ile, kendinizi ifade edin; konuşmanız da hikmet olsun!.. Çok önemli bir şey; bir Peygambere (Hazreti Davud’a) atâ-i İlahî olarak verildiği Kur’an’da anlatılıyor: وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.” (Sâd, 38/20) Siz de isteyebilirsiniz bunu; O’na verilmiş ama اَللَّهُمَّ اَلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ، اَللَّهُمَّ اَلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ“Allah’ım bize de hikmet ve fasl-ı hitap (her meselede maksadı eksiksiz, belâgatli ve düzgün bir şekilde anlatabilme kabiliyeti) lütfet!..” diyebilirsiniz.
Evet, hikmet, sebep ile müsebbeb arasındaki münasebeti kavramadır esasen; olup-biten şeyleri arka planı ile görme, her şeyi -bir yönüyle- ciddî bir kozalite mülahazası ile tetkike tâbi tutarak neyin ne olduğunu, neyden nelerin doğabileceğini düşünerek teemmüle almadır. (Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin 2. cildindeki) “Hikmet” yazısını derinlemesine tetkik ettiğiniz zaman, ne ifade ettiğini görürsünüz onun, min gayri haddin.
“Sükût” böyle bir şey; işte, buna “Samt” diyoruz. (Samt, sözlükte, konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek manasına gelir. Tasavvufta ise o, konuşmadan kaynaklanan ya da kaynaklanması muhtemel bulunan, faydasız, belki de bazen zararlı olan söz, beyan ve mütalâalara karşı temkinli davranıp düşüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlayarak, Hakk’ın hoşlanmayacağı, hatta çok defa lüzumsuz sayılan konularda dilini tutup konuşmamak demektir.)
Evet, bizim gibi -benim gibi avam, sizin değil de benim gibi- avam, dilini tutmak suretiyle “samt-ı sûrî”de bulunur, şeklî bir samttır bu, şeklen bir samt. Hani, biraz evvel dedim ya bir şey, “Dilini tut, konuşma!”; dilini tutar, konuşmaz. Ama nöronlar çalışmıyor, Hipofiz bezi çalışmıyor, Talamus bezi çalışmıyor; gözler, gördüğünü değerlendiremiyor; kulaklar, duyduğunu değerlendiremiyor; mubsarâta karşı kapalı, mesmûâta karşı kapalı; avam bencileyin. Bu samt, avamın samtı. Hayırsız değil, iyi bir şey bu; çünkü böylesi -bir yönüyle- dilini tutmasa şayet, ağzına fermuar vurmasa çok hatalar işleyebilir. مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ، كَثُرَ سَقَطُهُ Hazreti Ömer’den (radıyallâhu anh) nakledilen bir sözdür: “Kelâmı çok olanın, konuşması çok olanın, sakatatı da çok olur, işe yaramayan şeyleri çok olur.” Döktürür durur, mide bulandırır. Söz dök-tü-rür du-rur, mi-de bu-lan-dı-rır; insanı kalb çarpıntısına uğratır. مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ، كَثُرَ سَقَطُهُ “Çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok olur.”En iyisi mi, ağzını kapatıp avamca bir samt yaşamalı. Kötü değil; bu da bir basamak.
Zaten her şey bir basamak ile başlıyor. Mü’minin Allah ile münasebeti olan ibadet de “taklit” ile başlamıyor mu? Ve taklidi Usûlüddin uleması makbul kabul ediyor mu, etmiyor mu? Kabul ediyor. O, görenek ile, gelenek ile, yetiştiği kültür ortamından elde ettiği şeyler ile, Allah ile münasebete geçiyor fakat meselenin farkında değil; çok ciddî, bilerek, bir sebep-sonuç mülahazası içinde meseleye vâkıf değil. Annesi namaz kılmış, o da kılıyor; babası namaz kılmış, o da kılıyor. Camiye gidiyor, imam yatıp-kalkıyor, cemaat yatıp-kalkıyor; “Ha, böyle yapmak lazımmış!” falan diyor, yapıyor. Ama boş değil. Bunlar, bir yönüyle, o doğruluk istikametinde atılan birer adımdır. Bu olmasa, öbürlerine de gidemezsiniz zaten. Ve bu ilk basamaktır; herkes için ilk basamaktır bu.
Enbiyâ-ı ızâmın hususî durumu vardır. Onlar -Allahu A’lem- taklit yaşamıyorlar. Dünyaya geldikleri andan itibaren, “sadâkat”, “ismet”, “fetânet”, “hikmet” onların lâzım-ı gayr-ı mufârıkları, âdetâ varlık şartları; onlar olmasa, o da olmaz! Öyle… Onları istisna edecek olursak, -Allahu A’lem, Fakir’in mülahazası- bizim için o göreneğe/geleneğe bağlı, meseleyi bir kültür olarak, bir folklor alarak başlatma, diğerlerine adım atma adına bir ilk basamağa adım atma demektir. Bu itibarla, işte dilini tutarak samt etmeye de “samt-ı sûrî” denir.
Ârifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, sükût murâkabesi yaşarlar; sükûtun vaad ettiklerinin yanında tefekkür ve murâkabenin de vâridâtına mazhar olurlar.
Arifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, “sükût murakebesi” yaşarlar. Dillerini tutarlar fakat kalblerinde de sürekli murakabe yaşarlar. “Biri tarafından sürekli görülüyorum; mutlaka o beni Gören’i şöyle-böyle, değişik aynalarda müşahede etme ufkuna yönelmeliyim!” derler.
Değişik vesileler ile ifade edildiği gibi, “görülüyor olma” mülahazası, bir yönüyle bir “dürbün” gibi olmalı, bir “rasathane” gibi olmalı ve insan çırpınıp durmalı, “Görüldüğüme göre, acaba ‘görme’nin yolu bu mu?!” mülahazası içinde. Kalbi sürekli bu iş için heyecanla çarpıp durmalı. Manevî kalb dinleme imkânı olsa, nabızları tutulduğu zaman, bu insanın “görme” heyecanıyla çırpınıp durduğu, görüldüğünün farkında olduğu anlaşılır. Ârif, bu… Zira “Ârif’in gözlerinde nûr-i irfân var olur / Ârif’e avn-i Hudâ, sırr-ı maarif yâr olur.” Avn-i Hudâ, sırr-ı maarif yâr olur… Evet, o bilgi, “marifet” dediğimiz şey, ondan hiç ayrılmaz. Ârif… Ârif, bir süvari; irfan, bineği; marifet de hedefi veya semeresi o meselenin.
Ârifler de dilleri ile beraber kalblerini kontrol ederek sükût murakabesi yaşarlar. Dillerini tutmuşlardır fakat kalbleri pür heyecan, hep O’nun için çarpmaktadır, Allahu A’lem. Geçenlerde bir vesile ile ifade etmeye çalıştım: Hani, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُderken, mutlaka o لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ beyanında إِلاَّ ile gelen o müstesnayı, kalbi harekete geçirecek şekilde, öyle oynak söylemek… Alvar İmamı hazretlerinin kalbi hep öyle attığından dolayı, hasta iken, nabzını tutmak istiyor doktor veya kalbini dinlemek istiyor ama kalbi sürekli o heyecan ile attığından dolayı zorlanıyor. -Ben bir başkasını da biliyorum; yanında o türlü şeylere inanmayan, benim saygı duyduğum başka bir büyük, “Yanında oturduğumda gördüm, kalbi çok farklı atıyor.” demişti zannediyorum. “Zannediyorum” dedim; çünkü ya bizzat dedi ya biri vasıtası ile nakledildi; elli senelik bir mesele, hilâf-ı vâkî olmasın!..- Doktor diyor ki, “Efendi hazretleri! Şu kalbini bir kontrol altına almaz mısın; gerçekte nasıl attığını almam lazım; aritmi var mı, yok mu, bunu alabilmem için biraz sakin dursan. Sen böyle sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ filan diyorsun; bu defa senin o deyişine kalbin ritmi çok farklı oluyor!”
Evet, ârif bir samt yaşıyor ama onun kalbi hep “Allah!” diye atıyor. Dolayısıyla tepeden tırnağa ihtizâz içinde. Cenâb-ı Hak, Kendisine teveccühümüzü bu türlü mülahazalar ile taçlandırsın! “Allahu Ekber” deyip namaza durduğumuz zaman, el-pençe divan durduğumuz zaman, kemerbeste-i ubudiyet ile kıyamda bulunduğumuz zaman, tazim ile rükûa vardığımız zaman, hep kalbimizin böyle atmasıyla bizleri şereflendirsin!..
Buna, irfan ufku, bilme ufku deniyor. İman-ı billah, amel-i sâlih ile, o da marifet ile beslenmez ise, kurumaya mahkûmdur! Bakın, iman, amel ile beslenmiyor ise, amel de marifet ile desteklenmiyor ise, bunların kuruması mukadderdir. Mutlaka marifet… Tekvinî emirleri ve teşriî emirleri, okuman gerektiği şekilde doğru okuyacak ve sürekli onları besleyeceksin. Maddî anatomin, değişik şeyler ile beslendiği gibi, manevî anatomin diyebileceğimiz kalbî, ruhî, sırrî hayatın da bu türlü şeyler ile beslenmiyor ise, kurur. خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir.” (Bakara, 2/7) فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Böylece kalblerinin üzerine damga/mühür vurulmuştur.” (Münafikûn, 63/3) Neûzu billahi teâlâ…
Âşık-ı sâdıklar, “Âşıkım dersen, belâ-i aşktan âh eyleme / Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme.” fehvâsınca, samt içinde sırlarını korur ve derin bir vefa örneği sergilerler.
Muhibler de aşk u iştiyaklarını gizleyerek, bir vefa samtı ortaya koyarlar. Âşık, magmalar gibi hep kaynar durur. Evet, âşık sürekli, içten içe magmalar gibidir. Fakat âşıkların bazıları lavlar halinde dışarıya da fışkırtırlar bunu. Fuzûlî gibi “Daha, daha!” derler; “Hel min mezîd” yolunda dahasını isterler: “Yâ Rabb! Belâ-ı aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an belâ-ı aşktan eyleme cüdâ beni.” Hazret’in aşka “belâ” demesini uygun bulmuyorum; mesela “mihnet-i aşk ile” diyebilirdi: “Yâ Rabb! Mihnet-i aşk ile kıl mübtelâ beni.” Zannediyorum sadece Aruzda bozuluyor mesele; o, kusura bakmasın!.. “Yâ Rab! Mihnet-i aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an mihnet-i aşktan eyleme cüdâ beni.” Ben, o aşk ile hep kıvranıp durayım, yanıp tutuşayım ama dışarıya dert sızdırmayayım.
Yine şöyle der: “‘Âşıkım!’ dersen, belâ-ı aşktan ‘Âh!’ eyleme / ‘Âh!’ edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Bir başkası da dert karşısında aynı şeyi söyler, onu da siz tahmin edin: “‘Dertliyim!’ dersen, belâ-ı dertten ‘Âh!’ eyleme / ‘Âh!’ edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Yutkun dur; dışarıya çıkmasına meydan verme!.. Kalbine mahkûm et onu: “Arkadaş! Sen bir suç işledin, kalb zindanında yatmaya mahkumsun!” de. Neden? Çünkü sen, sadece O’na karşı vefalı olmalı, O’nun ile irtibat içinde bulunmalısın! Başkalarını hesaba katmak ne demek?!. Hesapta O var iken, başkaları hesaba katılır mı? Anlayın… Bu…
Onun için bazen dışarıya vurabilir, lavlar halinde. Fakat fokur fokur, hep magmalar şeklinde, âşık, böyle içten içe kaynar. Boşaldığı zaman, zaten yakar etrafı, kavurur. Bazı yerleri alır-götürür, hafizanallahu teâlâ.
Bunun üstünde bir de “sâdık” vardır ki, o, hissini hiç belli etmez. Enbiyâ-ı ızâm, başta o işin serkârlarıdır. Enbiyâ-ı ızâmdan sonra, bir tanesi var ise, o da Sıddîk-i Ekber. Alvar İmamı, “Veliler serveri, Sıddîk-i Ekber / Ânı tafdîl eder, Zât-ı Peygamber.”der. Velilerin serveridir Sıddîk-i Ekber. Onu faziletler üstü faziletler ile anan, yâd eden de Hazreti Peygamberdir. Hilâf-ı vâki beyan söz konusu olmayan, mübarek nurlu bir beyan içinde, “O, Sıddîk’tır.” Ve kerime-i muallâ-i mükerreme-i mübeccelesi, Hazreti Âişe de “Sıddîka”dır. Ümmet-i Muhammed arasında, taife-i nisâ içinde “Sıddîka” odur; tâife-i rical içinde de “Sıddîk” babasıdır. Bir evde iki tane sadâkat âbidesi. Cenâb-ı Hak bizi, onlara bağışlasın!..
Antrparantez: Onları kâmet-i kıymetlerine göre sevdiğimi söyleyemem ama aklıma geldiği zaman, burnumun kemiklerinin de sızladığını söyleyebilirim. Ebu Bekir… Cenâb-ı Hak bir gösterse, ben de günahkâr başımı bir ayağının altına koysam, “Bas, efendim, bas! Bu, senin ayaklarına göre bir kaldırım taşıdır, bas başıma!” deyiversem. Arzu ve iştiyakım, budur.
Bakmayın sağda-solda densizce söylenen sözlere!.. Siz, buna hep inandınız; ben bunları söylerken de sizin hissiyatınıza tercüman olduğum kanaatindeyim. Sizin duygularınızı ifade ettiğime inanıyorum. Siz, böylesiniz. Bunun dışında başka şeye talip olmadınız, olmayacaksınız, olmuyorsunuz, hiçbir zaman da ona tenezzül etmeyeceksiniz. Çünkü Gönül Sultanınızı çok iyi belirlemişsiniz. O’nun için yanıp tutuşacaksınız. Belâ-i aşk ile yanıp tutuşacaksınız ama “Âh!” etmeyeceksiniz.
O, esasen O!.. Hû, Hû!.. Itlağındaki derinliğe bakın!.. “Hû!” demekle gerçeği ifade ediyorsunuz, Gayb-ı Mutlak’ı ifade ediyorsunuz: لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak/ihata edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) O “görülüyor olma” mülahazasını, böyle “görüyor olma” mülahazasına bağlayarak, “Bana bunu lütfettin; otururken, kalkarken, yatarken -yumuşak döşek üzerinde, bir yumuşak yorgan altında yatarken- ayaklarımı kıvırıyorum; çünkü Sen görüyorsun! Ama ne olur, bu görülüyor olmamı, görmek ile şereflendir/taçlandır!” mülahazası içinde oturup kalkıyorsunuz.
Şimdi siz bu istek ile oturup kalkarsanız, hep bu heyecanla yaşarsanız, O da Zâtına has mukabelede bulunur.
“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan / Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğergâhın dağlasan / Ahvalini sormaz mı?
Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,
Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”
Verdiğin, ortaya koyduğun şeylerin on katını, yüz katını sana verir. Sen, o “görüyor olma” mülahazası hakkında “Ben kim, görmek kim?!” deme!.. Seni “görme”ye müsait şekilde yaratmıştır Allah (celle celâluhu). Ama senin mir’ât-ı ruhuna göre, irfan ufkuna göre, bir ayna olan kalbine tecellî eder. Hep orayı bir haremgâh-ı İlahî gibi görmüşler, bir beyt-i Hudâ gibi. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde.” demiş İbrahim Hakkı Hazretleri. Ama Kıtmîr, bu türlü müteşâbih sözleri, “tecellî” şeklinde ifade ediyor. Yani, gecelerde, bir yönüyle mir’ât olan senin kalbine tecellî etsin! Fakat bu, senin kalbinin istiabına, kabiliyetine, O’na açık olmasına göre olur. Görürsün…
O’nu, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun -Dahası olur mu, bilmem!- tek gören, müşahede eden birisi vardır, Miraç’ta; o da Mutlak İnsan-ı Kâmil (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ne mutlu bize ki, o İnsan-ı Kâmil’e ümmet olmuşuz!.. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bize ki, O’na ümmet olmuşuz! Öyle birine ümmet olmuş, öyle bir sarsılmaz sütuna dayanmışız ki, yıkılması, devrilmesi, kırılması mümkün değil!” Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun, bizi Muhammedî ruh ile ayakta tutuyor, sallallâhu aleyhi ve sellem.
İşte magmalar gibi hep yanıp tutuşmalı, içten içe kavrulmalı. Fakat katiyen bu sır, destan gibi anlatılmamalı, ifade edilmemeli; hep olduğu yerde kalmalı, meknî bulunmalı, meknî olmalı!.. Evet, o “Kenz-i Mahfî”ye ıttılâ’ ancak bu meknî kalbler ile mümkün olacaktır. Kendini -bir yönüyle- esbâb ile setreden, eşya ve hadiseler ile setreden Hazreti Allah (celle celâluhu) aşkını, heyecanını böyle setredenlere öbür tarafta rü’yeti ile öyle bir tecellî buyuracak ki, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “O’nu gördükleri zaman bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Bir kere daha!..
Bamteli: MANEVÎ ORTAKLIK VE İLAHÎ MUKABELE
Allah hakkında hüsnüzannın bir kanadını O’nun rahmetine sığınmak, diğer kanadını da O’nun her şeye kâdir bulunduğuna inanmak oluşturmaktadır.
Eltâf-ı İlahiye meltemleri öyle farklı eser ki!.. Bir de bakarsınız, kupkuru çöller, yarık yarık olmuş zemin, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş toprak, karbondioksitsiz ağaçlar, birden bire bahar neşvesiyle, baharın Sabâ edasındaki makamıyla canlanır; bir haşr ü neşr olur. Haşir Risalesi’nde ve Âyetü’l-Kübrâ’da da bu bahardaki dirilişin öbür taraftaki ba’s-ü ba’de’l-mevte bir örnek teşkil ettiği üzerinde ısrarla duruluyor.
Allah’ın gücü, her şeye yeter; O, hiç umulmadık anda baharlar halk eder. Etrafı kar-kış bastırmış, her taraf buz bağlamış; kayan kayana, tekleyen tekleyene, düşen düşene… Fakat bir de bakarsınız ki, bir nevbahar, tatlı bir meltem esintisiyle her tarafı sarmış; o sizin “kar, buz” dediğiniz şeyler -aysbergler ölçüsünde bile olsa- bir bir eriyor, çağlayanlara dönüşüyor, sonra denizlere doğru akmaya başlıyor.
Şimdiye kadar çend defa olmuş bu türlü şeyler. Bir kere olmuş ise, her zaman da olabilir. Olanlar, olacak şeylerin en inandırıcı referansıdır. Bir kuraklık dönemde Allah (celle celâluhu) size, hususiyle sizin önünüzdeki Pişdârınıza, -Makamı Cennet olsun.- Çağın Sözcüsü’ne kupkuru çöllerde bir bahar havasını estirtmedi mi?!. Sonra sizler, sizin arkadaşlarınız, daha büyükleriniz, dünyanın dört bir yanına açılarak her tarafa tohumlar saçmadınız mı? O tohumlar, çoğu yerde başağa yürümedi mi? Dikilen fideler, selviye dönüşmedi mi? Bundan sonra niye aynı şeyler olmasın ki?!.
Onun için ye’se kapılmak, O’na karşı saygısızlığın ifadesi olur. Ümitsizlik, Allah’ın güç ve kuvveti mevzuunda tereddüt yaşamanın -esasen- hırıltılarıdır. وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şey” kelimesi, “küll”e izafetle, tamlayan-tamlanan terkibi içinde “her fert” demektir; hiçbir fert yoktur ki, Allah’ın ona gücü yetmiş olmasın! Her ferde… Böyle buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de, hem de kaç yerde, “tasrif” esasıyla/esprisiyle. “Buna doğru inanın!” diyor, “Buna bel bağlayın, itimâd edin! Kendinize güvenmeden daha ziyade, Allah’ın her şeyi yapacağına güvenin, itimâd edin!..”
“Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..” “Hak, tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bildiğiniz şeyler bunlar… “Hak tecellî eyleyince, her işi âsân (kolay) eder. / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bunlar, sizin bildiğiniz şeyler; ben, tekrar ediyor. Tekrarım tasdî’e (baş ağrıtmaya) vesile oluyorsa, sizden özür dilerim, Allah’tan da af dileğinde bulunurum.
“Dört bir yan kararsa da biz, ışık peşindeyiz / Ellerimizde meşale, Çin’de-Maçin’deyiz.” İ’lâ-i kelimetullah olsun!.. Allah, dünyanın dört bir yanında bilinsin, sevilsin, sayılsın!.. Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın nâm-ı celili, bayrak dalgalanması gibi hemen her zirvede, her kulenin başında, her minarede, her ağaçta dalgalansın. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati dalgalansın..
Allah tarafından sevilmek ve bir danenize mukabil binlerce semere almak istemez misiniz?!.
Siz, bu mevzuda himmetinizi ona bağlarsanız, Cenâb-ı Hak, öyle mukabelede bulunur ki!.. حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah da sizi!” Allah tarafından sevilmek istemez misiniz? “Mukabele” bu. Sizin sevginiz bazen aşk u heyecan halinde, bazen sizi ızdıraba sevk edecek şekilde, Leylâ’nın Mecnun’u sevk ettiği, Şirin’in Ferhat’ı sevk ettiği, Azra’nın Vâmık’ı sevk ettiği gibi olabilir; bazen bir zaaf haline dönebilir. Fakat Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîhadaki bu türlü ifadelerin hep “mukabele” sözcüğü ile ele alınması lazım. Sizin sevginize, O, sevgiyle mukabelede bulunur.
O (celle celâluhu), nasıl bir iltifatta bulunur? Siz, bir verirsiniz, bazen on alırsınız, yirmi alırsınız. O sevginin karşılığı… Mesela “Ben, sizden hoşnudum!” demesi, öyle bir karşılıktır ki, iliklerinize kadar bunu bir zevk halinde duyarsınız, bayılırsınız: “Yahu bundan daha zevkli bir şey yokmuş!” dersiniz. Öyle bir meltem esintisiyle eser, ruhlarınızı öyle sarar ki, bayılır, kendinizden geçersiniz. Size “Bir dünya vardı arkada, bırakıp geldiniz; bağı vardı, bahçesi vardı -bu Pennsylvania gibi- evleri vardı, tertemiz havası vardı!” filan dense, “Yahu var mıydı böyle bir şey!” filan dersiniz. Unutursunuz geçmişte olan bütün güzellikleri; hepsi silinir gider gözünüzün önünden. Bir de O’nun kâinattaki bütün güzelliklere tecellî olarak serptiği, saçtığı, serpiştirdiği o güzelliklerin de ötesinde Cemâlini, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla, Dolunay’ı ufukta gördüğünüz/müşahede ettiğiniz gibi gördüğünüz zaman bayılıp kendinizden geçeceksiniz: “Meğer dünya buymuş; biz, boş dünyalar arkasından koşturup durmuşuz! “Me-ğer dün-ya buy-muş; biz, boş dün-ya-lar ar-ka-sın-dan koş-tu-rup dur-mu-şuz!”
Siz, boş dünyalar arkasından koşturup durmadınız. İşiniz, ticaretiniz var ise şayet, meşrû dairede kazancınıza kimse bir şey diyemez. Hazreti Osman efendimiz de meşrû dairede kazanmış, çok zengin olmuştu. Ama öyle ki, her zaman onlar, ayaklarının altında idi. “Bunların hepsini ver!” dendiği zaman da “Allah Allah! Şimdiye kadar niye istemediniz bunları!” falan… Abdurrahman İbn Avf, Allah’ın imkân vermesi ile, hamallıkla işe başlayıp Medine’nin zenginlerinden biri haline gelmişti. Aşere-i Mübeşşere’den, Mekke-i Mükerreme’den giden muhacirlerden idi; sizin çoğunuz gibi muhacir idi o da. Ama Allah Rasûlü’nün bir beyanı karşısında (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cennet’e girerken arkadan girme mevzuundaki bir ikazı karşısında, hemen elinde-avucunda ne var ise, hepsini saçıverdi. O, burada onları saçıverdi; onlar birer tohum gibi toprağın bağrına düştüler.
Kur’an-ı Kerim buyuruyor: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) Bir tohum attınız, yedi tane başak oldu. فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ Her başakta da yüz dâne var. Şimdi bir dâne, yedi yüz oldu mu? Allah’ın lütfu… Cenâb-ı Hak, kesretten kinaye söylüyor bunu; bir milyon da verebilir Allah (celle celâluhu).
Sizin ortaya koyacağınız şeyler, Kıtmîr gibi minnacık varlıkların ortaya koyacağı şeyler, kendi boyları ile, kendi idrakleri ile mebsûten mütenâsiptir. Fakat Zât-ı Ulûhiyet, her şeyi muhittir, her şeyi ile; ilmi ile, iradesi ile, kudreti ile, re’feti ile, şefkati ile, utûfeti ile, Rahmâniyeti ile, Rahîmiyeti ile, Hannâniyeti ile, Mennâniyeti ile… Dolayısıyla siz, bir tohum atarsınız, O (celle celâluhu), milyonlarca ile “mukabele”de bulunur. Ama öyle şeyler ile mukabelede bulunur ki, her biri ile bir kere daha başınız döner, bir kere daha başınız döner. Her başınız dönüşünde, sermest olursunuz, kendinizden geçersiniz sarhoş gibi. Size biraz evvel bahsettiğim gibi, oradaki o ebedî güzellikleri gördüğünüz zaman, “Güzellik denilen şey, işte bu. Biz, duyduk, tattık, mest olduk, sermest olduk, kendimizden geçtik!”
İnsan öyle kıymetli bir varlıktır ki, Allah’ın rızasından ve Rasûlullah’ın sevgisinden başka bir talebe gönlünü kaptırdığı zaman, değerini düşürmüş ve kendisine saygısızlık yapmış olur.
İnsan onu istemeli; kendi kıymetinin altındaki şeylere talip olmamalı. Alvar İmamı diyor ki:
“Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı,
Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.
Sahn-ı sînesi nûr ola, cîm-i cemâli hûr ola
Güneş gibi fehûr ola, öylece dilber isterim!..”
Öyle bir şey istemeli ki, insanın yaradılış keyfiyetine, donanımındaki mükemmeliyete, “ahsen-i takvîm”e uygun düşsün!
Şimdi bir adam düşünün; böyle, padişah gibi bir adam, devlet başkanı gibi bir adam. Gitmiş, çöp kutularından çöp topluyor, “Bunlardan ben bir şey yapacağım” diye. Ne kadar uygunsuz bir iş!.. Çünkü onun o kâmet-i bâlâsı ile onları telif etmek mümkün değildir. Kendine hakaret ediyor o, demektir; kendisine karşı saygısızlık yapıyor demektir. Bence ona düşen şey nedir? Sarraflar çarşısına gitmek, var ise imkânı, orada altın üzerine gümüş, gümüş üzerine altın almak, bilezik almak, küpe almak, gerdanlık almak… Alacak ise ve câiz ise bunlar, ayrı mesele… Dolayısıyla kâmet-i kıymetine uygun şeylere talip olmak lazımdır.
İnsan, neye talip ise, bu, aynı zamanda onun kâmet-i kıymetini aksettirir. Talebin kıymeti, tâlibin kıymetinin remzi, işareti, beyanı, ifadesidir. Neye talip olmuş iseniz, aynı zamanda kendi kıymetinizi, kâmet-i bâlânızı ortaya koymuş olursunuz. “İnsan” öyle bir varlık ki, Allah sevgisinden, Rasûlullah sevgisinden başka bir şeye dilbeste olduğu zaman, kendisine saygısızlık yapmış olur.
Bakın, siz kendinize bakın!.. Nerenize itiraz ediyorsunuz? “Şurası şöyle değil de, burası böyle olsaydı?!” filan… Bir kulak-burun-boğaz uzmanına bir sorun… Bunları riyazî bir düşünce ile size anlatsın. Bu “burun” dediğiniz şeyin, bu “geniz” dediğiniz şeyin, bakın şu fonksiyonları var, şu fonksiyonları var, şu fonksiyonları var… İhtimal hesaplarına göre bunun bu mükemmeliyeti trilyonda bir ihtimal. Kulağı alsanız, öyle; gözü alsanız, öyle; ağzı alsanız, öyle… Sonra sizin bakıp görmenizde, o görme ile münasebet içinde olan şeyler; tadıp duymada, tattığınız şeyler ile ağzınız arasındaki münasebetler… Bütün bunlar o kadar yerli yerindedir ki, ihtimal hesapları ile bunlar trilyonlar ile, katrilyonlar ile bir ihtimal. Bu güzellikte sizi yaratmış, böyle mükemmel; hiçbir kusur göremezsiniz kendinizde. Bundan daha mükemmel olamaz…
Bundan daha mükemmeli olmadığından dolayı, o, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği o donanımı, maddî anatomisinin yanında o manevî anatomisini inkişaf ettirdiğinde, yani hayvaniyetten çıktığında, cismâniyeti bıraktığında, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükseldiğinde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cebrail’e dedirtecek ki: “Yürü! Top senin, çevkan senindir bu gece! Bir adım daha atsam, yanarım ben!” Bir anneden doğma, aynen sizin gibi bir damla sudan meydana gelme, İnsanlığın İftihar Tablosu. Fakat o kâmete göre durumunu değerlendirdiğinden, talep edeceği şeyleri çok iyi belirlediğinden, talip olacağı şeyleri çok iyi tayin ettiğinden dolayı, Cibrîl-i Emin’in önüne geçiyor; bütün peygamberân-ı ızâmın da önüne geçiyor.
Demek ki Allah (celle celâluhu) sizi öyle olma donanımında yaratmış; donanımın hakkını vermek lazım. Evet, siz çöp kutularından çöp ayıklayacak mahiyette değilsiniz. Altınlar ile, gümüşler ile, zümrütler ile, zebercetler ile, yakutlar ile oynayacak, onları peyleyecek, aynı zamanda onları alacak mahiyette yaratılmış varlıklarsınız. O da nedir? Gönlünüzü Allah’a kaptırmak, O’na “dilbeste” olmak. Bu da bir taraftan negatif olarak nefs-i emmâreye uymamaya ve aynı zamanda Zât-ı Ulûhiyete karşı ubudiyete yaraşır bir tavır ortaya koymaya vabestedir.
“İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır.”
Biraz evvel bahsettiğim gibi, insan anatomisi, “maddî anatomi” ile -onun yanında- “manevî anatomi”den ibarettir. Bunu tabipler kullanmıyorlar ama insanın manevî anatomisi, onun kalbi, ruhu, vicdanı, hissi, ihsasları, şuuru, idraki, içyapısıdır. Bu o kadar mükemmel ki!.. Evet, eğer insan bu mükemmeliyete göre kendi kadrini/kıymetini biliyorsa, bağışlayın, çöp kutularını takip etmez, takip edeceği şeyleri takip eder; dolayısıyla gönlünü kaptıracağına kaptırır, Zât-ı Ulûhiyete kaptırır.
O’nu (celle celâluhu) sevmek için o kadar çok sebep var ki!.. Ben sadece kısaca ve âciz ifadem ile insan anatomisinden bahsettim. İnsan, kâinatın bir fihristi… Enfüste, bu fihristte, siz, kendinizi doğru okursanız, bu kâinatı da okuyabilirsiniz. Bu kâinat kitabı da esasen sizin inkişaf etmiş haliniz; adeta o inkişaf etmiş bir insan. Hazreti Pîr, öyle ifade ediyor: Kâinat, büyük bir insan; insan da küçük bir kâinattır. “İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır.”
Enfüste isabetli bir tefekkür, tedebbür, tezekkür ortaya koyduğunuz zaman, kâinat kitabını mütalaa etmede hata etmezsiniz. Onun satırları, sayfaları, paragrafları arasında gezerken, ayrıca başınız döner. Ağaçtan ağaca koşarsınız, öpersiniz onları; “Bu da O’nun kaleminden çıkmış!” dersiniz. Kapanır, yerlerde başakları öpersiniz; sarılırsınız onlara, “Bu da O’ndan!” dersiniz. Karıncalara sarılırsınız, termitlere sarılırsınız: “Bunların hepsi ilim programına göre, O’nun Kalem-i Kader ve Kudret’inden çıkmış şeyler!” dersiniz.
O’nu sevdiren o kadar çok şey var ki!.. Bütün bunlar sıralanınca, doğru okununca bunlar, onların size verdiği ses doğru duyulunca ve mesele şeytanî şerarelere kaptırılmayınca, O’nu daha derinden seveceksiniz. Çok sağlam gelen şeyleri kalibrasyonlara tâbi tutarak, o sinyallerin içine şerarelerin girmemesine dikkat ettikçe, Allah’ın izni-inayetiyle, Allah’ı seveceksiniz. Dolasıyla O’nu (celle celâluhu) size tanıtan Zâtı (sallallâhu aleyhi ve sellem) da seveceksiniz.
“Allah’ım! İmanı bize sevdir, onunla kalblerimizi tezyin et; küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster. Bizleri rüşde ermişlerden eyle!..”
Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bir duada da demiyor muyuz? اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا الْإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا، وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ، وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ “Allah’ım! İmanı bize sevdir, onunla kalblerimizi tezyin et; küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster. Bizleri rüşde ermişlerden eyle!” Kur’an-ı Kerim’den me’hûz (alınmış), Efendimiz’in duası bu. Sahabe-i kiramın kâmet-i bâlâlarını anlatırken buyuruyor: وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ اْلإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ “Hem bilin ki, şüphesiz aranızda Allah’ın Rasûlü vardır. Eğer (o), birçok işte size uyacak olsaydı, gerçekten sıkıntıya düşerdiniz; fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu kalblerinizde süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı ise size (kalblerinize) çirkin göstermiştir. İşte onlar, gerçekten doğru yolda olanlardır!” (Hucurât 49/7) O kâmet-i bâlâları böyle anlatıyor ayet-i kerime. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o ilahî beyandan bir dua istihraç ediyor.
Zannediyorum bu ayeti okuduğunuz zaman, sizin vicdanlarınız da “Yahu bu böyle olduğuna göre, benim de öyle demem lazım: Allah’ım! İmanı sevdir bana!” duygusuyla dolar. اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا الْإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا “Allah’ım! Kalblerimizde onu bir süsle, bir püsle ki, başımız dönsün ona baktığımız zaman. İmanın derinliklerinin bize ifade ettiği şeyler, analize ettiği şeyler karşısında başımız dönsün!..” O “iman” sayesinde, o “marifet” sayesinde, o “muhabbet” sayesinde, o “zevk-i ruhânî” sayesinde öyle şeyler önünüze saçılacak ki, o sergiye baktığınız zaman, o meşhere baktığınız zaman, başınız dönecek. اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا الْإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا Tersi bunun: وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ Bunlar, onları öldürücü virüs; bunlar güve… Küfrü bize kerih göster, ona karşı içimize tiksinti ver, küfre götüren şeylere karşı tiksinti hasıl olsun içimizde!.. وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ “Küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster.”
Esasen Allah’ın, bizim için takdir buyurduğu çerçevenin dışına çıkmaya “fısk” deniyor. Allah, bizi ahsen-i takvîme mazhar yaptığına göre, esasen, çerçeve bellidir. Bu çerçevenin dışına çıktığınız zaman, konumunuzun altına düşmüş olursunuz ki, buna “fısk” denir. Evlere giren yılanlar, çıyanlar, fareler ve sairelere, kendileri için mahdut olan deliklerin dışına çıktıklarından ve sınırlarını aştıklarından dolayı “fevâsiku’l-büyût” (فَوَاسِقُ الْبُيُوتِ) deniyor. Evden, deliklerden çıkan fâsıklar… Evet, kendisi için takdir edilen şirazenin dışına çıkana “fâsık”, çıkmaya da “füsûk” deniyor. “Allah’ım! Onu da bize çirkin göster!” وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ
“İsyan”, Allah’a başkaldırma; her türlü münkerât, her türlü günah, yalan, iftira, tezvir, başkasının ayağının altını kazma, başkasına karşı içinde kin, nefret tutma, hased ile kötülük yapma, küfrün yaptırtmayacağı şeyleri yapma, hafizanallah.وَالْعِصْيَانَ “Bunları bize kerih göster Allah’ım!” وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ “Bizi rüşde ermişlerden eyle!..”
“Rüşd” kelimesini, insanın elinin sağını solundan ayırması, elinin sağını solunu birbirinden tefrik etmesi hali şeklinde ifade ederler. Elinin önünü-arkasını biliyor artık; neyin ne olduğunu biliyor; güzeli, çirkini birbirinden tefrik edebilecek duruma geliyor. Ortaya değişik şeyler konduğunda, neyin hangi mahiyette olduğunu biliyor. İşte bizi onlardan eyle!.. İyiyi-kötüyü birbirinden tefrik etme… Bunu Usûliddin ulemasının diliyle ifade edecek olursanız, “Hüsn-i aklî ile bizi serfirâz kıl! Kubh-i aklîden bizleri fersah fersah uzak kıl!” demek oluyor.
Evet, insan, kaptırılması gerekli olan Zât’a (celle celâluhu) gönlünü kaptırırsa, zannediyorum O’nun dışında her şeye sırtını döner, her şeyi ayaklarının altına alır; raks etmek doğru bir şey değildir fakat onun üzerinde raks eder. Bu bir yönüyle fazilet sayılır; dünyevî arzuların üzerinde raks etmek…
“Ey kalbleri halden hale koyan Rabbimiz, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!”
“İhlaslı kimse, sâlih amel işleyen ve insanların kendisini övmesinden hoşlanmayan, övülmeyi sövülme gibi gören insandır.”Hazreti İsa’ya ait bir sözdür, bu. Hazreti Pîr, o yolda olanlardan birisidir; onları takip eden bir muhlistir. “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor. “İyilik yaptın, güzelliklere vesile oldun, “mazhar”sın!.” mülahazasına karşı, “Hayır mazhar değil memersin!” diyor. bir sözde. Esas o güzellikler O’na ait. Sen güneşe açık durduğun zaman, ondan gelen şualar sana aksediyor, dolayısıyla ona ait. Hele kendi karanlık tüneline gir bakalım, güneşin o ışınları kalıyor mu senin üzerinde?!. Kendi için diyor: “Sen ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim!’ diye gururlanma. اِنَّ اللّهَ لَيُؤَيِّدُ هذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ ‘Allah, bazen, bu dini, fâcir bir adamın eliyle de te’yîd buyurur.’ sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve fariza-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucb ve riyadan kurtul!.” diyor Çağın Sözcüsü, büyük insan.
Zannediyorum, manevî mertebeleri itibarıyla yukarıya doğru çıktıkça, büyüklerde daha derin bir nefisle yüzleşme görülüyor. Râşid Halifeler de aynı ruh haletinde ve kendileriyle yüzleşmede idiler. (Çağlayan Dergisi’nde “kendiyle yüzleşme” mevzuu ile alakalı neşredilen seri yazıları) mütalaa ettiniz ise, yukarıya çıktıkça bu hissin daha da ağırlaştığını görmüşsünüzdür. O kadar ağırlaşır ki, insan, onun altında ezilir âdetâ, o duygunun altında ezilir.
Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu, Âişe validemizin dikkatini çekecek şekilde -bugün yine tekerrür etti- şöyle dua ederdi: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!” يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinde sâbit kıl!” diyor İnsanlığın İftihar Tablosu; yüzü suyu hürmetine varlığın yaratıldığı İnsan diyor bunu. O’nun hakkında bu türlü şeyleri mülahaza, O’na karşı saygısızlık olur. Fakat O, Allah’a karşı edebinin/saygısının gereği olarak bunu diyor. Bir de o meselenin önemini vurguluyor. Bir de arkadakilerine bu mevzuda ders veriyor, “Böyle deyin!” diyor: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip-çeviren Allah’ım! Kalbimi, dinde sâbit kıl!”
Bu duayı çok tekrar etmesi üzerine, Âişe validemiz, o hayretli sorusunu sorunca, Efendimiz buyuruyor ki: اَلْقَلْبُ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ، يُقَلِّبُ كَيْفَ يَشَاءُ “Kalb, Cenâb-ı Hakk’ın iki parmağı arasındadır.” Bunlar, “müteşâbih” ifadeler. Orada da ifade ettiğim gibi, sizde el ne fonksiyon edâ ediyorsa, göz ne fonksiyon edâ ediyorsa, kulak ne fonksiyon edâ ediyorsa, ağız ne fonksiyon edâ ediyorsa… Zât-ı Ulûhiyet’te -bî-kemm u keyf münezzehiyeti, mukaddesiyeti çerçevesinde- o türlü fonksiyonları edâ eden bir kısım “Evsâf-ı Âliye-i İlahîye-i Münezzehe-i Mukaddese”, “Sıfât-ı Sübhâniye-i Münezzehe-i Mukaddese”… Meseleye öyle bakmak lâzım. Sizdeki dar dairede, gölgede o fonksiyonu edâ eden ne ise şayet, asılda (asaleten), o meseleyi edâ edecek, ifade edecek şeyler demektir.
Onun için, اَلْقَلْبُ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ، يُقَلِّبُ كَيْفَ يَشَاءُ “Kalb, O’nun iki parmağı arasında; istediği tarafa evirir, çevirir.” Öyle ise bir kere daha يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ Ey kalbleri evirip-çeviren Allah’ım! Beni, kardeşlerimi, dostlarımızı, taraftarlarımızı, sempatizanlarımızı, dünyanın dört bir yanında hâzır olanları, gelecekte olanları, işe müstaid olanları, mütemayil bulunanları, sempati duyanları… Bütününün kalblerini imanda sâbit kıl! Bütününün yüzlerini amel-i sâlihe müteveccih kıl!
“Uhrevî amellerde ortaklık” mülahazasına bağlı dua halkaları, kalbî ve rûhî hayata sıçrama fasılları gibidir; herhangi bir halkada kendisini tazarru ve niyaza salmış zâkirler, ötede kim bilir ne kevserler ne kevserler içeceklerdir!..
Evet, “Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Hazret. Zannediyorum herkes meselenin korosunu oluşturarak, bu şekilde seslenirse, Allah (celle celâluhu) o duayı kabul buyurur. Âdetâ başbaşa vermiş kubbe taşları gibi birbirimize destek oluruz. Ne olur o zaman?!. “İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” diyor; bu tabiri bir başkasında görmedim, Çağın Sözcüsü söylüyor bunu. Demek ki reçete bu çağa göre olduğundan, Çağın Sözcüsü’ne, Allah, onu söylettiriyor; reçete, bu çağa göre. Diyor ki, “iştirâk-i a’mâl-i uhreviye” (uhrevî amellerde iştirak).
Mesela, Kur’an-ı Kerim’i her gün hatmetmek istiyorum, baştan sona kadar. Ebu Hanife, bilmiyorum her zaman yapıyor muydu; bazen iki rekâtta Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu. Ne insanlar yetişmiş!.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı izleyerek ne insanlar yetişmiş!.. Şâfiî’yi alsanız, onu da o kefeye koysanız, “Allah Allah! Yahu bunlar ne kadar birbirine benziyor? Bu, o mu? O, bu mu?!” dersiniz. İmam Mâlik’i alsanız, Ahmed İbn Hanbel’i alsanız, Yahya İbn Maîn’i alsanız, Buharî’yi alsanız, Müslim’i alsanız, Ebu Davud es-Sicistânî’yi alsanız, Nesâî’yi alsanız; “Allah Allah! Ne kadar da birbirlerine benziyorlar; Allah, hepsini birbirine benzer yaratmış!” dersiniz. Manevî anatomileri itibarıyla, ruh enginlikleri itibarıyla, iç derinlikleri itibarıyla, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla zirveleşmeleri açısından, birbirlerine o kadar benziyorlar bunlar.
Evet, diyor ki bir yerde: “Nasıl sadaka belayı defeder…” -Be-la-yı def e-der.- “Aynen öyle de ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” Ee bu meselenin reçetesi bu ise, bize düşen şey, o reçeteyi kullanmaktır: Hâlisâne, bir ferec-i umumîyi, bir kurtuluşa erişi, bir fevzi, bir necâtı Allah’tan istemek.
Şimdi Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek istiyoruz. “Ah keşke imkânım olsa da onu bir akşamda, bir gecede bir bitiriversem!” Bast-ı zaman ile olabilir. Benim, sözüne inandığım birisi, “Önümde saat duruyordu.” demişti “O zamanlar, eskiden kıldığım namazların -herhalde öyle yapıyormuş- hepsini kaza ediyordum. O gün de kırk rekât kılmaya niyet ettim. Saat de önümde duruyordu. Ben kırk rekâtı bitirdim; saate baktım, beş dakika geçmiş!” Bast-ı zaman… Hani aklımız almaz bu türlü şeyleri ama zaman da, mekân da bunlar izafî şeylerdir. O “dar”ın içine Allah öyle bir vüs’at (genişlik) verir ki, başınız döner orada. Yahu şimdi böyle bir Sultan’a dilbeste olmayacaksınız da ne yapacaksınız?!.
Şimdi bunu yapamıyorsun, tek başına yapamıyorsun. “O zaman, arkadaş, bir cüz sen oku, bir cüz de ben okuyayım, bir cüz de falan okusun. Bir cüz Ali okusun.. bir cüz Veli okusun.. bir cüz deli okusun.. bir cüz Ebu Bekir okusun.. bir cüz Ömer okusun.. bir cüz Osman okusun.. bir cüz Ali okusun.. bir cüz Hasan okusun.. bir cüz Hüseyin okusun…” Böylece siz, bir günde Kur’an-ı Kerim’i hatmettiniz. O otuz cüz Kur’an-ı Kerim’i tek başına hepiniz okumuş gibi sevap alırsınız. İştirâk-ı a’mâl-i uhreviye, bu demek.
Mesela, hani Kur’an, derecesinde bir şey değil; onun derecesinde bir şey olamaz, çünkü o, Kelâm-ı İlahî. Ama ondan tereşşuh eden şeyler var. Tâ Efendimiz’den alın Râşid Halifelere, onlardan alın da o büyük Velilelere, Abdal’a, Evtâd’a, Aktâb’a, Gavs’lara, tasarrufları vefat ettikten sonra dahi geçen Şâh-ı Geylânîlere, Ebu’l-Hasan el-Harakânîlere, Akîl Menbicîlere, Şeyhü’l-Harrânîlere, bazılarına göre, Maruf el-Kerhîlere, Kıtmir’in idraksizliğine verin, Hazreti Sâhib-i Zîşân’a (Çağın Sözcüsü’ne) kadar… Bunlar, tasarrufları devam eden insanlardır. Bunlar, kaynağından almışlar, Kur’an’a göre filtre etmişler o meseleleri. Söyleyecekleri şeyleri Kur’an çizgisinde söylemişler. Şâh-ı Geylânî, öyle söylemiş; Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, öyle söylemiş. İşte Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendiye’ye bakın! Hazreti Şâh-ı Geylânî’ninkini bir kitap halinde neşretmişlerdi; el-Kulûbu’d-Dâria’da sadece birkaç tanesi var. Bütün virdleri, parmak kalınlığında bir kitap halindedir. Ebu Hasan Şâzilî hazretlerine bakın, İmam Zeynülâbidîn hazretlerine bakın, İsmail Halvetî hazretlerine bakın, Mustafa Bekrî es-Sıddîkî hazretlerine bakın… Bunlar esasen, Kur’an-ı Kerim ile meseleyi filtre ederek almışlar: “Aman ona ters bir şey olmasın! Aman, Efendimiz’in bu mevzuda ortaya koyduğu temel disiplinlere aykırı bir şey olmasın!” O’na göre Allah’a diyecekleri şeyleri demişler. Kelimeleri seçerken, Kur’an’a göre, Kur’an’ın referansına göre o kelimeleri seçmişler. Hiç kimse, Efendimiz’in dediği gibi diyemez ki! Dolasıyla ona göre seçmişler, ona göre virdler meydana getirmişler.
“Yakaran Gönüller”in dua halkalarından hiç ayrılmamalı; bast anlarında başkalarına şevk kaynağı olmalı, kabz zamanlarında da dostların kanatlarıyla uçmalı; fakat, ne yapıp edip yol yorgunluğunu tazarru ve niyazla aşmaya çalışmalı!..
Onun için, aslın bir gölgesi, Mecmûatü’l-Ahzâb… Gümüşhanevî hazretlerinden Allah ebeden razı olsun, üç cilt halinde yapmış onu. Sonra Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-ı himmet, o üç cildi on beş günde bir hatmediyor. Aklım almıyor, bast-ı zaman… Adam, onca risale yazıyor… Yüz otuz küsur parça risale yazıyor ve aynı zamanda on beş günde bir de o üç cilt kitabı okuyor! Sonra onu tashih ediyor, çok yerlerini tashih ediyor. Sonra sizin arkadaşlarınız yeni bir tashih ile bazı virdleri/duaları/hizbleri alıyorlar; “inleyen, sızlayan, ney sesi veren, kalbleri inleten” manasına “el-Kulûbu’d-Dâria” adıyla bir dua mecmuası meydana getiriyorlar.
Bunu niye dedim, bunları niye söyledim? Bu gevezeliğin arkasındaki kafiye şu: Bu kitabı baştan sona kadar hepimizin bir günde okuması mümkün değil. Çünkü yedi yüz küsur sayfa. Yirmi dört saat okusanız, bitmez bu. Çünkü çok defa deniyorsunuz, on sayfayı okuyunca, yarım saat, kırk dakika geçiyor. Her kelimeyi düşünerek okursanız, bir saat ister; her kelimeyi düşünerek, tam; Allah karşısında duruyor olma hissiyle, “ihsan” şuuruyla okuyacak olursanız, bir saat. Ondan sonra hesap edin kaç saatte… Ama bu meselenin bir kolay yolu var; işte, iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye. On sayfa Ali, on sayfa Veli, on sayfa deli, on sayfa bilmem kim, on sayfa kim, on sayfa kim… Böylece o kocaman kitap, bölüştürülmüş oluyor. Ve her gün bitiyor o kitap, her gün insanın evrâd u ezkâr defterine, o kitapta olan her şey akıyor, şakır şakır akıyor, Nil gibi.
Böyle kazanım yolları varken, ne diye kendimizi belli bir darlığın mahkumu haline getireceğiz?!. Mekânın darlığına, zamanın darlığına, kendi darlığımıza mahkûm etmeyelim!.. Ruhun enginliğine göre, bir üveyik gibi kanat açalım, sonra enginlere açılmaya bakalım. Daha engine, daha engine, daha engine açılmaya bakalım, Allah’ın izni-inayeti ile.
O zaman o kadar evrâd ü ezkâr ile Cenâb-ı Hakk’a içten tazarru ve niyazda bulununca, bir yönüyle her arkadaşımızın yürüdüğü yolda kaymaması adına yollara tuz serpmiş oluruz. Günümüzde yollar çok buzlu. Buna karşı arkadaşlarımızın ağız birliği yaparak, duayı koro haline getirmesi lazım. Ee bu işi, bu senfoniyi idare eden zatlar, gelmiş-geçmiş. İsterseniz önünüzde belli bir makamda onu söylüyor gibi onları düşünebilirsiniz. Hazreti Bediüzzaman’ın okuyuşuna bakıp Sabâ mı dedi, Uşşak mı dedi, Rast mı dedi, Hüzzâm mı dedi, Segâh mı dedi, Hicaz mı dedi, ona göre meseleyi koro haline getirerek, Cenâb-ı Hakk’a öyle sunabilirsiniz. Bu, arkadaşlarımızla beraber yürüdüğümüz o müşterek güzergâha -Allah’ın izni-inayetiyle- tuz serpme gibi bir şey… Ne tuzu? Tuz, yine kaymaya sebebiyet verebilir. Buzun buzluğunu kırabilecek ne ise şayet… Buzu buzluktan çıkarabilecek şeyler neler ise şayet… Zincir mi takıyorsunuz ayaklarınıza, bastığınız her yerde sâbit-kadem mi oluyorsunuz… Biraz evvelki mülahazaya bağlayabilirsiniz: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَAllah’ın izni-inayetiyle…
Şimdi böyle “iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye” düsturuyla “bir”leri “bin”ler yapma, “milyon”lar yapma, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden beklenen şey, Hannâniyetinden beklenen şey, Mennâniyetinden beklenen şey, vüs’at-i rahmetinden beklenen şey, Rahîmiyetinden beklenen şeydir. Bekliyoruz. Başımız, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin eşiğinde, inliyoruz. Elimiz, O’nun kapısının tokmağında; o tokmağa yüreğimizin sızlaması ile dokunuyoruz; yürek sızlaması ile dokunuyoruz veya “ihsan şuuru” ile dokunuyoruz..
Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek. Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek. Işıklar gelecek, zulmetleri delecek, Allah’ın izni-inayetiyle. “Ufukta ışık cümbüşü / Hırıl hırıla zulmetler / Ve her tarafta gürül gürül nurlar.” Allah, o günleri gösterecek!..
Dua ile noktalayalım: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لَنَا شَأْنَنَا، وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرَفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ Ey Hayy u Kayyûm olan Allah! بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ Sen’in rahmetinden dileniyoruz dileneceğimiz şeyleri. El açıyor, başımızı kapının eşiğine koyuyor, ne istiyorsak Sen’den istiyoruz. وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرَفَةَ عَيْنٍ Göz açıp kapayıncaya kadar, bizi, bizimle/nefsimizle başbaşa bırakma. Hatta göz açıp-kapamadan daha az bir zaman içinde bizi nefsimizle başbaşa bırakma!.. Ve zayıf bir rivayette, “Hiç kimseyle de başbaşa bırakma!” Hiç kimseyle başbaşa bırakma!..
Allah, zalimlerin hakkından gelsin!.. Siz mazlumları da inayetiyle, keremiyle, lütfuyla serfirâz kılsın!.. طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ، وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ “Ne mutlu haddini bilene ve haddini tecâvüz etmeyene!..”
Bamteli: ÇAĞIN FÜTÜVVET RUHU
Sözlük anlamıyla “gençlik ve yiğitlik” demek olan “fütüvvet”, örfî mânâsı itibarıyla, kerem, sehâ, iffet, emanet, vefa, şefkat, ilim, tevazu ve takva gibi gerçekleri özünde toplayan bir mânâlar halitasıdır.
Fütüvvet, Türkçemizde “genç, diri, canlı insan” mânâlarına gelen “fetâ” kelimesinden türetilmiştir. Seyyidinâ Hazreti Musa’ya refakat eden zât da “fetâ” tabiriyle, yine “fütüvvet” vurgusunda bulunularak anlatılıyor. Bazıları tarafından Hazreti Ali’nin de o unvan ile yâd edilmesini şâyân-ı takdir olarak karşılarız, alkışlarız aynı zamanda. Belki devr-i Risâletpenâhi’de daha niceleri o ruhun mümessili idi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sağında, solunda, önünde, arkasında, dört bir yanında… Evet, geçen de bir manzumede ifade edildiği gibi, “Senin Mus’ab’ına hep imrendim!” Onlar, hep imrenilecek insanlardı.
Fakat o meseleleri sadece tarihî birer vakıa olarak görme, duyma, bilme ve ifade etme değil de esasen insanın içinde çok ciddî şekilde o çerçevede olma arzusunun oluşması önemlidir. O da insanın sürekli, her gün dünyaya daha farklı bir göz açması ile, daha farklı bir dirilişi ile alakalıdır, ancak öyle olabilir; yani her gün bir kere daha imanını yenilemek suretiyle gerçekleşebilir. Nitekim Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” buyurmaktadır. Sahabî felsefesi ile, تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً “Gel hele şöyle bir saat yeniden seninle iman edelim!” mevzuu… Böyle taklide ve gördüğümüz şeylere bağlı yaptığımız ibadet u tâat, evrâd u ezkâr, hatta bizim “tefekkür” zannettiğimiz, “tedebbür” zannettiğimiz, bakma-etme filan… Esasen bunlar ile çok bir yere varılamaz; inşaallah varanlar vardır okuyup ettiği, anlattığı şeyler ile…
Burada tehlikeli bir şey de -antrparantez- şudur: İnsan, okuduğu-ettiği, yazdığı-çizdiği şeyler ile sadece başkalarına bir şey anlatma gafleti içine düşebilir; sanki kendisi müstağnî gibi ondan… Mesela, tekvinî emirleri hallaç eder, tahlillere/terkiplere tâbî tutar; fakat onunla başkalarına ders verme gayreti içinde bulunur. Esas, bütün mesele, insanın kendine yönelik olmasıdır; onun, kendisini bir mercek haline getirmesi, kendisini bir mirsâd haline getirmesi ve başkalarına bakarken -bir yönüyle- kendini bir gözlük gibi kullanması lazım. Mesele, inanılan şeylerin tabiata mal edilmesi…
Bunun için de belki, sürekli tedebbüre, teemmüle, tefekküre ihtiyaç var. Fakat bütün bunlarda, başkalarına bir şey anlatıyor gibi değil de esasen “Bunlar bana göre şeyler!” denmesi lazım. Her gün yeni bir şeyi daha mercek yaparak tefekkür… Mesela, kulak ile alakalı bir tefekkür… Bu gün o kulak merceği ile imanını bir kere daha gözden geçirme… Külliyât’ta o meselelere ayrı ayrı temas edildiği gibi… Bugün tasavvuf dersinde göz de bahis-mevzuu yapıldı. İşte Gazzâlî, İhyâ’sında onu da anlatıyor; onun tabakalarından, altı tabakasından bahsediyor. “Gelin bunu bir analiz edelim; bir kere daha, bir de göz merceği ile imanımızı kontrol edelim! Bir de o zaviyeden bakalım; onu bir rasathane gibi yapalım, imanımıza o zaviyeden bakalım!” demek…
İmanı canlı tutabilmek için, sürekli onu besleyen bazı şeylerin olması lazım. Yoksa ülfet ve ünsiyet ile, o, şekle inkılap eder, surete inkılap eder. Böyle “namaz” diye yatar kalkarsınız, “oruç” diye aç durursunuz, “hac” diye bir seyahate gidersiniz/çıkarsınız… Bunların hiçbirini de hafife almıyorum; bir şey ifade eder bunlar. Fakat “bir şey ifade etme” seviyesini mübtedîlere emanet etmek lazım.
İşin daha mebdeinde olanların, bu işe ilk adımı atanların hali ilk basamaktır. Evet, doğru, oraya adım atmaları lazım. Fakat senelerce bu işin içinde -böyle “tepinip durma” gibi bir tabir geldi dilime de bu, başkaları için kullanılır- tepinip durduğu halde, hâlâ besâtetten (basitlik, ilk basamak/adım, şekil) sıyrılamamış.. hâlâ taklitten sıyrılamamış.. hâlâ ülfetten sıyrılamamış.. hâlâ Allah aklına geldiği zaman burnunun kemikleri sızlamıyor.. Peygamberimiz aklına geldiği zaman burnunun kemiği sızlamıyor.. “Hel min mezîd! – Allah’ım daha yok mu?!.” diyemiyor… Halbuki, insan hakikaten Zât-ı Uluhiyeti hâzır ve nâzır görüyor gibi olsa, hâzır ve nâzır duyuyor gibi olsa, baktığı her şeyde O’nun tasarrufât-ı Sübhâniyesini temâşa etmeyle arkasında Ef’âl-i İlahiyeyi, Esmâ-i İlahiyeyi, Sıfât-ı Sübhâniyeyi temâşâ ediyor gibi olsa, adımını atarken hep dikkatli ve “O, beni görüyor!” mülahazasıyla atsa, yine de bunlara kanaat etmemeli; “Daha yok mu?!” demeli, sürekli onun üzerine bir şey koymalı!..
Müslümanlık adına destanların kesildiği fakat onun canına okunduğu günümüzde, asıl yiğitlik, imanda derinleşmek ve bu sayede dil yerine hal ve temsili bir lisan haline getirebilmektir.
Zannediyorum “iman”ın temelden bir sarsıntı yaşadığı dönemde, gerçek fütüvvet, bu mevzudadır. Yani, bir dönemde insanlar, İstanbul’un fethine gidebilirler, Viyana’nın fethine gidebilirler… Yine işin arkasında derin bir iman vardır; esasen, mücâhid olma, fâtih olma mülahazası vardır. O mülahaza ile gitmişler ise, Cenâb-ı Hak, onlara niyetlerine göre lütfeylesin! Fakat günümüzün problemi -esasen- iman problemi olduğu için, bugün sürekli imanda derinleşmeye ihtiyaç var. İmanımızı her sabah bir kere daha yenilesek, öğlen bir kere daha yenilesek, akşam bir kere daha yenilesek, beş vakit namazda bir kere daha yenilesek… Namazda ayakta dururken bir kere duysak Rabbimizi, rükûa giderken bir kere daha tir tir titresek, secdeye varırken orada bir kere daha tir tir titresek… Buna ihtiyaç var; eskilerin ifadesiyle, eşedd-i ihtiyaç ile buna muhtacız. Çünkü iman, bu asırda, bu çağda temelinden sarsılmıştır; Bundan dolayı, zannediyorum, esas yiğitlik o mevzuda olacaktır, iman mevzuunda olacaktır.
O olunca zaten, öyle imanlı bir fütüvvete bakan, ona vâbeste bulunan şeyler, belki kendi kendine halledilecek: “Ben, duydum, ettim bunu. Bir yönüyle içtenleştirdim, tabiatıma mal ettim, onun bir derinliği haline getirdim. Bunu artık yeme, içme, yatma veya başka beşerî ihtiyaçlarımı yerine getirme ölçüsünde tabiatımın bir gereği olarak kabul ediyorum. Ee nasıl olur bu, ben bunu başkalarına duyurmazsam?!. Ayıp olmaz mı bu?!. Böyle güzel bir şeyi duyurmalıyım. Rabbimi başkalarına tanıtma mevzuunu da şu tabiî, beşerî ihtiyaçlarım gibi görmeli, onu tabiî olarak kabul edip Rabbimi başkalarına anlatmalıyım!..”
Bu da “hâl” ile olur, “temsil” ile olur, söz ile değil. Zannetmiyorum, söz, hâlin ve temsilin dili olmuş ise, müessir olmuştur. Yoksa esas müessir olan, “hâl”dir -üzerinde durulabilir, durulmaya değer- ve “temsil”dir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) en müessir yanı da -belki- O’nun aldığı o mesajları, kendi tabiatına mal ederek bir “mir’ât-ı mücellâ” gibi etrafa aksettirmesi idi. Yukarıdan gelen şeyler, Nâmütenâhî’den (celle celâluhu) gelen şeyler, o Mir’ât-ı Mücellâ’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) aksetmek suretiyle çevreye yansıyordu. Ne oluyor? إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Görüldüğü zaman, Allah hatırlanıyor.” Sürekli öyle bir tavrı var ki O’nun, tavrına bakınca diyorsunuz: “Bu, Allah karşısında duruyor gibi duruyor!” Şekil değil, söz değil…
Müslümanlık adına destanların kesildiği, fakat onun canına okunduğu, ırzına geçildiği bir çağda yaşıyoruz. -Bu tabir belki galiz oldu.- “Ben Müslümanım!” diyenler esasen Müslümanlığın namusuna dokundular, Müslümanlığı yerle bir ettiler, oyuncak haline getirdiler; çocuk oyuncağı/bilyesi halinde ellerinde çevirdiler ve onun ile bir yerlere varmak istediler; bir yarışı onun ile gerçekleştirmek istediler; bir ipi onun ile göğüslemek istediler; onu kullandılar, ayaklarının altına aldılar onu!.. Böyle bir dönemde sabah bir iman yenilemesi, kuşlukta bir iman yenilemesi, salât-ı Duhâ ile bir iman yenilemesi, öğlende bir iman yenilemesi, ikindide yeniden bir iman yenilemesi… جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ Ma’bûd-u bi’l-hak, Maksûd-u bi’l-istihkak, O’dur. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Hazreti Muhammed, Allah’ın resulüdür, elçisidir.” Bize O’ndan gelen mesaj, budur.
Fütüvvetin özü; güçlü olduğu yerde affetmek, hiddet ü şiddet anında hilm ü silmle muamelede bulunmak, düşmanları hakkında bile hayırhahlık yapmak ve ihtiyaç içinde kıvrandığı zaman dahi “îsâr” ruhuyla başkalarını düşünmektir.
Evet, fütüvvet, örfî mânâsı itibarıyla, kerem, sehâ, iffet, emanet, vefa, şefkat, ilim, tevazu ve takva gibi gerçekleri özünde toplayan bir mânâlar halitasıdır.
Kerem, bir yönüyle herkese ikramda bulunma hâli. “Kerîm”, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden; “Mükrim” de Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden. Biri, “başkalarına ikram eden” manasına geliyor; biri, “Zâtında ikram etme vasfı bulunan; ikram, Zât-ı Ulûhiyetinin muktezası” manasına geliyor. Dolayısıyla, “fütüvvet” dediğimiz şey, Cenâb-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmak, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ fehvasınca, kerem ile ittisaf etmek demek oluyor. “Kerem” ile ittisaf etmek, “Kerîm” olmak, bir yönüyle “Mükrim” olmak… Bunların hepsi insanlara konulmuş adlardır aynı zamanda. Kerîm… Sadece Abdülkerim değil de Kerîm de konulmuştur. Bazı isimler tek başına kullanılmaz, “abd” gelir başında; “Abdullah, Abdurrahman, Abdürrahim” denir. Fakat Kerîm, Mükrim, bunlar kullanılır; Mükrim de denir.
“İffet” bir yönüyle duyguda, düşüncede, histe, tabiatta, cismâniyette afif olma, namuslu olma… Dinin muktezasına göre bir hayat tarzını tabiatına mal ederek öyle yaşama… Elini-ayağını, gözünü-kulağını, dilini-dudağını memnu olan bütün şeylere karşı koruma; kapıları kapama, arkalarına sürgüler sürme ve bütün onlara karşı şeytana “Beyhude yorulma!” deme; “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!..” Öyle bir iffet âbidesi halinde yaşama… Bu da o fütüvvetin ayrı bir derinliği ki, selef öyle yaşamışlardı.
“Emanet” de onun bir buudu. O da emniyet demektir. Cenâb-ı Hakk’ın “Mü’min” ismi var; aynı zamanda bu “Mü’min” ismi, mü’minlere de verilmiş. Zât-ı Ulûhiyete ait yanıyla, emniyet ve güveni, hem insanlar için, hem yeryüzünde sosyal hayat için, hem kâinat çapında temin etmek; mü’minlere ait yanıyla da mü’minin yeryüzünde emniyet ve güven insanı olması manasına geliyor.
“Şefkat” fütüvvetin ayrı bir derinliğidir. Hazreti Pîr de onun üzerinde duruyor; mesleği itibarıyla diyor ki: “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” Sonra şefkat ve tefekkür esaslarını da zikrediyor.
Tefekkür; sürekli sebep-sonuç arası gel-gitler yaşamak… Bir sebebe bakmak, bir sonuca bakmak ve bütün bunların hepsinin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini görmek… İmam Gazzâlî hazretlerinin mütalaalarını sabah okuduk; İhyâ’da gördünüz, nasıl her şey Cenâb-ı Hakk’a bağlanıyor: Ağız üzerinde duruyor, göz üzerinde duruyor, kulak üzerinde duruyor, jinekoloji üzerinde duruyor, anne karnında çocuğun devri üzerinde duruyor… Bütün bunların esbaba ve tabiata verilmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Kendi çağına göre, değişik ilimlerin o gün ifade ettiği şeylerin dilini kullanarak, o günün insanlarına Zât-ı Ulûhiyeti gösterme, O’nun tarafından görülüyor olma ufkuna insanları yönlendirme, O’-nun ta-ra-fın-dan gö-rü-lü-yor ol-ma uf-ku-na in-san-la-rı yön-len-dir-me…
En başta, bugün “Siyasal İslam” diyenler, İslamiyet’in hayata hayat kılınmasını istemezler; çünkü onlar dini yalnızca dünya hayatı ve dünyevî arzuları uğrunda bir meta gibi kullanıyor, onu süflî emellerini gerçekleştirmeye vasıta yapıyorlar.
Evet, bu çağda, esas, imana yönlendirme mevzuu… Çünkü imanda ciddî kırılmalar ve sarsıntılar yaşanıyor. “İnandım!” diyen insanlar bile esas inanmış değil: Bohemlik yaşıyor gırtlağına kadar.. haramilik yaşıyor gırtlağına kadar.. hayatın zevk u sefası açısından Amnofis’in çok ötesinde, dünya tiranlarının çok ötesinde, fırsat ele geçince milleti soyup-soğana çevirme ve aynı zamanda firavunlar gibi, diktatörler gibi, tiranlar gibi yaşama… Ama Müslümanlığı da kimseye vermeme!.. Hatta “Siyasî İslamiyet” filan deme… “Siyasal İslamiyet” diyorlar…
Evet, burada kesip bir şey söyleyeyim: Vallahi yalan, billahi yalan, tallahi yalan!.. O (dinin hayata hayat kılınması/İslamiyet) gelmeye kalksa, “Kaf dağının arkasından çıktı, o geliyor!” falan dense, bugün onu sahiplenmiş gibi görünen insanlar, “Acaba nasıl surlar/setler oluşturmalıyız ki, o, bizim memleketimize gelmesin!.. Biz ne güzel milleti bununla kandırıyoruz, idare ediyoruz böyle; onu bir vasıta, bir argüman olarak kullanıyoruz, emellerimizi onun sayesinde gerçekleştiriyoruz!.. Onun sayesinde zırhlı arabaların ellisi ile, yüzü ile seyahatler yapıyoruz.. uçak üstüne uçaklar alıyoruz.. bin odalı, iki bin odalı yerler yapıyoruz… Onun sayesinde… Dolayısıyla ‘İtibar!’ diyoruz, ‘Onur!’ diyoruz!” derler; kocaman bir devletin önemli bir yerinde bulunan insanlar…
Bu açıdan da yemin ediyorum: Alâkaları yok, zerre kadar alakaları yok!.. Zerre kadar alakaları olsa, yüzleri yerde olur her zaman; Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile hareket ederler; millete ait arpa kadar bir şeyin kursaklarına girmesine meydan vermezler; bir arpanın hesabını verecek olma mülahazası ile öbür tarafa gitmek istemezler; demişler, etmişler ise şayet, kapı kapı dolaşırlar, “Hakkını helal et!” derler. Evet, bunların hiçbiri yok. Hiçbiri olmadığına göre, bunlara esas teşkil eden şey de “hiç yok” demektir; bunlara esas blokaj teşkil eden şey yok demektir.
Fütüvvetin diğer bir buudu olarak, “hazm-ı nefs”, bir insanın kendi nefsi ile yüzleşmesi demek, kendisini yerden yere vurması demek. Yine Hazret’in ifade ettiği ve üzerinde durduğu gibi, Hazreti Ömer efendimize müsned bir beyanda, حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” denir. (Çağlayan Dergisi’nde) son yazılıp çizilen şeylerde ifade edildiği gibi, insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendisini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurması… “Fazilet” filan dendiği zaman da esasen “Allah Allah! Benim nereme yakıştırıyor bunlar bunu?!” demesi…
“Ben, kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum!” diyor çağın insanı; “Ben, beni beğenmiyorum!..” İnsanlığın İftihar Tablosu, yüzü suyu hürmetine varlık yaratılmış fakat diyor ki: “Ben, çiğ et yiyen bir kadının çocuğuyum!” Kendisine ayağa kalktıkları zaman, “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi kalkmayın!” diyor. Kendisine ayağa kalkmak isteyenleri uyarıyor. Şimdi firavunların haline bir bakın. İnsanlar ayağa kalkmasalar, alkışlamasalar, ayakta alkışlamasalar, kendisine ihanet sayıyor, sitem ediyor, başkalarına hakarette bulunarak belki de bulunduğu yeri terk edip gidiyor. Bunlar, nefsini sindirememiş insanlar, nefsini konumlandırması gerekli olan yerde konumlandıramamış insanlar demektir. Ve o “kerem”e sahip olmayan, o “iffet”e sahip olmayan, o “emanet” duygusuyla serfirâz olmayan, o “şefkat” ile pâyidar olmayan, öylesine “hazm-ı nefs”te bulunmayan kimseler, insan değildirler esasen.
“Gerçekten onlar Rabbilerine inanmış yiğitlerdi; Biz de onların hidayetlerini artırdık ve kalblerini imanî irtibatla metanetleştirdik; metanetleştirdik de o zaman doğrulup, ‘Bizim Rabbimiz bütün semavât ve arzın da Rabbidir.’ dediler.”
Böyle “insan” olmayan kimselerde fütüvvet ve fetâlık hiç bulunamaz; çünkü pek çok güzelliği özünde toplayan bir halita şeklinde vasfediliyor, fütüvvet. Özellikle Ashâb-ı Kehf ve Hazreti Ali, yiğitlik timsali olarak anlatılıyor. Öyle idiler. Meydan okudular. Başa çıkamayacaklarını anladıkları zaman da hicret ve gaybubet ettiler. Esasen enbiyâ-ı ızâm da öyle yapmış.
Onların gidip şerirler tarafından bulunamayacakları bir mağaraya tahassun etmeleri, istiğrap edilecek bir şey değil. Seyyidinâ Hazreti Musa da Firavun’dan… “Kaçtı” tabirini onun hakkında kullanmak istemiyorum. Vakıa Kur’an, “kaçtı” tabiri kullanıyor: فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ Kendi diyor: فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtığım için, Rabbim bana hâkimiyet lütfetti ve beni mürselînden kıldı.” (Şuarâ, 26/21) O, kendi hakkında öyle diyebilir; Allah da O’nun hakkında bu tabiri kullanabilir. Ama bize gelince, baş tacı edeceğimiz o insanlar hakkında, “O belalı, musibetli, zift bir yerden fonksiyonunu/misyonunu edâ edebileceği daha nezih bir yere hicret etti!” dememiz lazım. Seyyidinâ Hazreti Musa hakkındaki “ferre” (فَرَّ) kelimesini naklederken de “Daha önemli bir yerde misyon edâ etmek üzere hicret etti!” demek uygun.
İnsanlığın İftihar Tablosu da hicret etti. Sevr sultanlığına girdi; arkadakilerine “Böyle yapın!” dedi. Hazreti Musa öyle yaptı.. Seyyidinâ Hazreti İsa öyle yaptı.. Hazreti Yahya öyle yaptı… Ama bazıları ele geçti. Kur’an Kerim ifade ediyor; “Peygamberleri öldürüyorlardı, şehit ediyorlardı!” diyor. Bir şey anlatan insanları şehit ediyorlardı. Belki öldürülmeyen insanlar da o kavimler helak olduklarından dolayı -Hazreti Nuh gibi, Hazreti Hûd gibi, Hazreti Sâlih gibi, Hazreti Lût gibi- işin içinden sıyrılmışlardı, Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, emriyle, sıyânetiyle, inâyetiyle, riâyetiyle, hıfzıyla, kilâetiyle, hısn-ı hasîniyle. İnsanlığın İftihar Tablosu da öyle hicret ederken, Sevr sultanlığına… “Sığındı” da demeyeceğim; esasen girdi, orayı kutsallaştırdı. Mağara, O’nu bekliyordu. Oraya girdi, orası bir sultanlık oldu. Gitseniz, tozuna-toprağına yüzünüzü sürseniz, değer.
Şimdi asıl mesele, Ashâb-ı Kehf… Ashâb-ı Kehf de Dakyanus’un şerriyle başa çıkamıyorlardı. O, her gün bir insanı çarmıha geriyordu, her gün bir insanı çarmıha geriyordu. Oradan ayrılan ve gidip mağarada tahassun eden insanlar da saraya mensup insanlar idi. Başkalarının başka isim ile yâd ettikleri, başta “Yemliha” dediğimiz zat, doğrudan doğruya saraydaki prenslerden, şehzâdelerden birisiydi. Ama bunlar, iflah edilmediler, orada bile yaşama hakkı verilmedi. Ve bir de bunlara bir çoban takıldı; “Kefeştetayyuş” falan diyorlar, biz öyle diyoruz. Hamdi Yazır bazılarının ismini değiştiriyor; İranlılar da farklı olarak sayıyorlar bunları, çevirdikleri dizide. Biz, “Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş” ve bir de “Kıtmîr” diyoruz.
Hepsi bundan mı ibaretti? Kur’an-ı Kerim, “(Ashâb-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) kimisi, ‘Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.’ diyecek; daha başkaları, ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir.” (Kehf, 18/22) buyuruyor; رَجْمًا بِالْغَيْبِ diyor. Fakat سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ “Bazıları da, ‘Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.’ diyecektir.” beyanında sükût ediyor. “Ma’rız-ı beyanda sükût, hasrı ifade eder.” Şimdi bu espriye bağlı olarak meseleye yaklaştığımız zaman, biraz “yedi” olduğu doğru gibi görünüyor, köpek ile beraber (sekiz olması) doğru gibi görünüyor. Belki bunların aslı, önemli rehgüzârları, rehberleri, rehnümâları yedi tane idi, sekizincisi köpekleri idi orada ama daha başkaları da gelip sonradan sığınmış olabilirler. Çünkü hemen orada “Onların adedini Allah bilir.” diyor. Bir yönüyle o, “Ma’rız-ı beyanda sükût, hasrı ifade eder” deyip meseleyi “Demek ki yedi idi, sekizincisi köpek idi.” Hükmümüzü de deliyor gibi, sonraki beyan onu deliyor gibi oluyor.
Evet, bunlar da yaşamalarını yaşatma meselesine bağlı olarak değerlendirdiklerinden dolayı… “Eğer O’nun nâm-ı celîlini dünyaya duyurursak/duyurabilirsek, yaşamaya değer!.. Bundan sonra gözümün ağrısı, O’nu duyurmak!.. O’nu duyurma var ise, biraz daha yaşayalım. Yok, O’nu duyurma meselesi söz konusu değilse, yaşamanın da anlamı yok!” Anladınız değil mi bunu?!. Nitekim bu mülahazaların yansımalarını da görüyoruz: Bir gün onlar hayata erdiklerinde, yeniden geriye döndüklerinde, bakıyorlar… Ne kadar sene sonra? Üç yüz dokuz sene… O kadar sene sonra, dirildiklerini gören insanlar, o bölgenin bütün insanları -torunu, torununun torunu, torununun torunu seksen yaşında- geliyorlar oraya. O da kendi kızıyla geliyor oraya, görüyorlar onları; dünya kadar insan iman etmiş. “Demek ki maksat hâsıl oldu artık, bizim yaşamamızın anlamı yok; biz, öbür tarafa göç edebiliriz!” Dolayısıyla bir daha gözlerini açmamak üzere yumuyorlar; bu dünyaya gözlerini yumuyor, öbür dünyaya gözlerini açıyorlar. Zaten onlar bir gözleriyle hep öbür tarafa bakıyorlardı, sol gözleriyle dünyaya nîm-i nigâhta bulunuyorlardı. Ashâb-ı Kehf, öyle idi.
Hazreti Ali, her hâliyle fütüvvetin temsilcisi kahraman bir fetâ idi; o, tertemiz olarak dünyaya gelmiş, nezahet içinde yiğitçe yaşamış ve dünyanın kirlerine bulaşmadan da Allah’a ulaşmıştı.
Hazreti Ali, yiğitlik timsali olarak anlatılıyor. O da fütüvvetin gerçek temsilcisi; onda da şüphe yok. Kendi döneminde değişik bâtıl düşünceler karşısına çıkmıştı. Harûrîlerin Haravra’da bâtıl düşünceleri, her şeyi zâhire hamletmeleri gibi, bugünkü IŞİD gibi, Boko-Haram gibi, Murâbıtîn gibi, daha önce de aynı türden yaşamış insanlar gibi, Hariciler gibi, meseleleri zâhire hamleden kimselerin çok ciddî gâileleri ile başbaşa kalmıştı.
Bir yerde Hazreti Pîr-i Mugân, şem’î tâbân fâikıyetleri ifade etme adına bu meseleyi değerlendiriyor: Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (hususiyle onun sadr-ı evvelinde) dönemlerinde o türlü problemlerin olmaması, onların problemleri yatıştırma, problemlerle başa çıkma mevzuunda bir fâikıyetlerini gösteriyor; bir rüchâniyetleri var. Fakat bir yönüyle de Hazreti Ali efendimizin rüchaniyeti var; kendi dönemindeki -âdetâ Ye’cûc ve Me’cûc’un öncü kollarının ilk defa ortaya çıktığı o dönemdeki- hercümerçlere karşı “Ali gibi birisi olması lazımdı ki dayanabilsin.” Şöyle diyor Hazret: “… Sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hazreti Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı.” Şimdi burada da mercûh, râcihe tereccüh ediyor.
Onun döneminde… Vâkıa, Hazreti Ebu Bekir döneminde irtidat hadiseleri var; fakat Hazreti Ali efendimiz döneminde, onun karşısına çıkanlar meseleyi Kur’an argümanlı, Sünnet argümanlı ele alıyorlardı. Günümüzde olduğu gibi, Müslüman görümündeki taylasanlılar, onun karşısına çıkmışlardı ve dolayısıyla bunlara aldananlar çoktu. Fakat orada başa çıkamadılar onunla; o, misyonunu devam ettiriyordu. Ne var ki, bu defa arkadan hançerlettiler onu; mescide giderken hançerlettiler. Hâşâ ve kella, onu “fitnenin başı” gibi görüyorlardı; başa çıkamadıklarını anlayınca, bu defa öyle…
Hani bir arkadaşınıza “Ölsün!” diye elli defa ölümüne büyü yaptıkları gibi… Bu neyi gösteriyor? Onların yaptıkları fitne ve fesadı yeterli bulamamalarını ve hınçlarını… “Bunu öldürelim de tamamen meseleyi kökünden kurutalım!” mülahazasındandır, elli defa büyüye teşebbüs etmeleri. Tutar, tutmaz… Bu aynı zamanda bir “şey”in, İnsanlığın İftihar Tablosu’na yaptığı gibi… “Şayet büyü ile O’nu devirirsek, dolayısıyla çözülme olur!” mülahazası… Bakın!.. Karı-koca; biri o, biri de onun hanımı, aynı zamanda.
Bu, bir yönüyle, yaptıkları mezâlim karşısında onu yeterli bulamama.. Meseleyi, tepede gördükleri birini… Bu da şirk esasen… Tepesi-mepesi yok; bu daire içinde herkes düz seviyede, herkes aynı seviyede. “Kur’ânî makuliyet” içinde bir araya gelmiş, bir şeyin doğruluğuna inanmış, “insanlık kardeşliği”ne inanmış, Hümanizmin çok ötesinde ve üstünde bir şeye inanmış; yeryüzünde onu gerçekleştirmeye matuf hareket eden insanlar… Bunlar, falanın-filanın ölmesi ile dağılacak gibi değil, Allah’ın izniyle. Fakat onlar, kendileri hakkında öyle düşünüyorlar; “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi…” Dolayısıyla, şirke girerek, Allah’ın lütfunu/ihsanını şahıslara mal ediyorlar.
Hayatımda bilerek yalanın yarısını bile söylediğimi hatırlamıyorum; hatta arandığım dönemde yakalanacağım sırada yaptığım bir târizin nedametini hala vicdanımda hissediyorum.
Yine, antrparantez: Hani “Tek ceketim var!” filan deyince de kalktı birisi dedi ki, “Ne tek ceketi? Tek ceketi varmış!..” Hayatımda bilerek yalan söylediğimi hatırlamıyorum; yalanın yarısını bile söylediğimi hatırlamıyorum. Hatta -az sonra anlatacağım- yıllar önce târiz (bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması) olarak dediğim bir şeyde bile, “Acaba günah oldu mu?” endişesini taşıyorum. Ee şimdiye kadar birisinin -zannediyorum- üç yüz tane yalanını, üç yüz tane de tenakuzunu, yan çizmesini, yanar-dönerliğini tespit ettiler, üç yüz defa…
Ben arandığım dönemde, askerlik vazifesini yapan arkadaşları ziyaret ediyordum. Askerî kışlada olduğum öyle bir an, biri geldi. Böyle önümde geziyor; bir öyle geçti, bir de böyle geçti, yüzüme baktı. Ee ben aranıyorum, billboardlarda resmim var, ismim de yazılı. O, asker; ben de askerî kışlada asker ziyaret ediyorum. Baktı; “Sen Fethullah Hoca mısın?!.” dedi. Ben yalan söylememek için kıvrandım; “Şimdi, ‘Değilim!’ desem yalan olacak; ‘…ım’ desem, bu defa da hemen derdest edecekler.” düşüncesiyle, “Vallahi” dedim “İnsanlar birbirine çok benziyorlar!” Hepsinin ağzı var, burnu var, gözü var, kulağı var; bazıları da birbirine çok benzer… Yalanın meâriz nev’inden bu kadarı bile beni rahatsız etmiştir. Hâlâ sindiremiyorum içimde; “Acaba orada başka ne diyebilirdim ben?”
Seyyidinâ Hazreti İbrahim, bir baltayla putları kırdı ve sonra baltayı en büyük putun boynuna astı. Kendisine “İlâhlarımıza bu işi kim yaptı?” diye sorulunca da, büyük putu gösterip, بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Belki o yapmıştır! Büyükleri o, ona sorun!” (Enbiyâ, 21/63) dedi. بَلْ فَعَلَهُ “Belki o işledi.” Kendini kastediyor. Buraya, vakıf koyanlar da var. كَبِيرُهُمْ هَذَا “Büyükleri de işte şu!” falan diyor. Ama -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın, lütfen bağışlayın- enayiler zannediyorlar ki, o, putları kastetti. بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Onu, onların büyükleri yaptı!” Onlar öyle anlasın, o da بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Belki o yapmıştır! Büyükleri de şu enayi, sizin gibi!” filan diyor onlara. Fakat mahşerde, mahkeme-i kübrâda, ma’dele-i ulyâda etrafına “Şefaat!” diye gidenlere, “O meârizimden dolayı ben yapamam! Öyle bir târizde bulundum ben!” diyor. Çünkü o, bir yönüyle hilaf-ı vakinin urba değiştirmiş şeklidir. Biz, mü’miniz, meseleye böyle inanıyoruz. Ama birileri her gün birkaç tane yalan söylüyorsa… “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi.” Bu da onun fütüvveti; fütüvveti ile serfirâz olsun!..
Evet, fetâ… Hazreti Ali’ye “fetâ” demişler; Hazreti Ali, fetâ… Ona canım kurban olsun! Ali, yiğitlik timsali olarak anlatılıyor. Zamanın ve asrın şartlarının fütüvvete kendi boyasını çalması söz konusu mudur?
Öyle olması lazım fakat o çizgiyi, o zirveyi tutturmak zordur. Ne Ashâb-ı Kehf zirvesini tutturmak, ne seyyidinâ Hazreti Musa zirvesini, ne Hazreti İsa zirvesini, ne seyyidinâ Hazreti Ali zirvesini… Bunları tutturmak mümkün değil!.. Fakat hedefte o olmalı; nübüvvet, ulaşılmayan bir şeydir esasen; fakat hedefte o olmalı: “Allah’ım, bu mevzuda bize de o kadar gayret-i diniyye ihsan eyle! Nâm-ı celil-i Sübhânîni dört bir yanda bayraklaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapalım!”
Havlayanlar, arkamızdan havlayıp dursunlar; onları kâle almayalım. İbn Hacer’in dediği gibi: لَوْ أَنَّ لِكُلِّ كَلْبٍ عَوَى لَوْ رَمَيْتَ * لَمْ يَبْقَى فِي اْلأَرْضِ حَجَرًا “Her havlayan kelbin ağzına bir taş atacak olsan, dünyada taş kalmaz.” Eğer her bilmem ne yapan şeye bir taş atsan, yeryüzünde taş kalmaz! Kâle almadan, doğru bildiğimiz yolda dosdoğru yürüyelim!.. Ashâb-ı Kehf’in yürüdüğü gibi, Hazreti Ebu Bekir’in yürüdüğü gibi, Hazreti Ömer’in yürüdüğü gibi, Hazreti Osman’ın yürüdüğü gibi, Hazreti Ali’nin yürüdüğü gibi yürüyelim.
Maddi kılıcın kınına girdiği, hatta toprağa gömüldüğü günümüzde, gerçek yiğitlik, Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak ve hâli sözün önünde götürmek suretiyle Hak ve hakikatin müdâfîi olmaktır.
Günümüzde de böyle bu mesele; ancak zamanın şartlarına göre… Bazıları bazı dönemlerde kuvvet kullanıyorlar. Ashâb-ı Kehf kullanmamış, gördüğünüz gibi. Ne yapmışlar, imanın elmas kılıcını kullanmışlar. Aklın, mantığın elmas düsturlarını kullanmışlar. Çağın Sözcüsü de “Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak” üzerinde duruyor. Bu çağda, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.”
Bazı dönemlerde el-âlem, kılıç ile karşınıza çıkıyor. Benzer bir dönemde Hazreti Ali efendimiz, Hâricîlere karşı, Harûrîlere karşı öyle mücadele etmiş. Hazreti Ebu Bekir ehl-i irtidâda karşı öyle hareket etmiş. Ama günümüzde o türlü şeyler, tamamen kılıfına konmuş; buzdolabına da değil, toprağa gömülmüş; dirilmemek üzere de üzerine kocaman kayalar konmuş. “Kur’an!” denmiş, “Sünnet!” denmiş, “Hâl ve temsil ile Allah’ın anlatılması!” denmiş. Mesele ona bağlanmış; onun dışında başka argümanlara hiç başvurulmamış. Bence, günümüzün fütüvvetinin esası da budur.
Eğer öyle bir dönemde olsaydı, size de Mus’ab gibi, İbn Cahş gibi olmak düşerdi. “Keşke O’nun önünde olsaydım, kalkan gibi bulunsaydım!” Kıtmîr, çok defa düşünmüştür; “Keşke Mus’ab’ın yanında olsaydım, onun kolu-kanadı kırıldığı zaman, bu defa ben kolumu-kanadımı kaldırsaydım!” Ama acaba onu yapabilir miydim? Sahabenin, Tâbiîn’e dediği gibi, “O dönemde çokları çok küçük şeyler karşısında inhiraf ediyordu, halinize şükredin!..”
Cenâb-ı Hak, günümüzde taşınmayacak şey teklif etmemiş; teklif-i mâ-lâ yutak yok. İnşaallah, taşıyamayacağımız yükleri bize yüklemeden, bu emanetini taşımaya muvaffak kılar!.. Biz de çağın fütüvvet ruhunu böylece temsil etmiş oluruz, inşâallahu teâlâ.
O hapishanedekilerine böyle bakılabilir ama çizgi kayması yaşamıyorlar ise… Evet, Allah (celle celâluhu) orayı -bir yönüyle- Ashâb-ı Kehf’in Kehf sultanlığı şeklinde, Sevr sultanlığı şeklinde, Hira sultanlığı şeklinde değerlendiriyor, öyle resmediyor; içindekilere de zılliyet planında, izafiyet planında o değerleri lütfediyor. Allah, Latîf’tir, lütfeder. Biz de o ismi çekiyoruz; her gün, 129 defa, “Yâ Latîf” diye.
يَا مَنْ لَطِيفُ لَمْ يَزَلْ * اُلْطُفْ بِنَا فِي مَا نَزَلْ
أَنْتَ الْقَوِيُّ نَجِّنَا * عَنْ قَهْرِكَ يَوْمَ الْخَلَلْ
“Ey lütf u ihsanları hiçbir zaman kesilmeyen ve kullarının en gizli ihtiyaçlarını bilerek onlara nimetler yağdıran Latîf Rabbimiz. Başımızdan aşağı boşalttığın her nimeti hakkımızda hakiki ihsan kıl ve bize bolca lütufta bulun. Sen ki Kavî’sin; güç, kuvvet ve kudret sahibisin; her şeyin bozulup dağılacağı ve herkesin telafisi bulunmayan bir zararla karşı karşıya kalacağı kıyamet gününde bizi kahrına maruz kalmaktan kurtar.” اَللهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ “Allah kullarına çok lütufkârdır.” diyoruz. O’nu öyle yâd ediyoruz; eltâf-ı Sübhâniyesinin dahasını beklemeye duruyoruz..
(Hazreti Üstad’ın şu anki halime muvafık sözüyle bitireyim.) “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem; bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!..”
Bamteli: “İMANIN TADI, İNSANA SEVGİ VE ÜMİT”
Dünyanın iç içe deformasyonlardan sıyrılması, başta teker teker, bizim her birerlerimizin kendimiz olmamıza, yeniden kendi formumuzu bulamamıza vâbestedir. Biz, biz olacağımız âna kadar, başkalarının bir şey olmasını beklemek, beyhudedir. Bir ümit, bir recâ mülahazasıyla diyebilirim ki, o yola girildiği söylenebilir.
Dünya, “Hâle” (Ashâb-ı kiram) boy aynasıyla kendini yenileyebilmiş, halini dilinin önüne geçirmiş ve hayatını insanlığa adamış fertlerin teşkil ettiği imrendirici bir oluşuma muhtaç!..
Fakat henüz o mesele, bir şey ifade edici mahiyette noktalanmış değil, daha hecelemedeyiz. Birinin dediği gibi: “Mecnun ile aşk mektebinde beraber idik biz. Ben Kur’an’ı hatmettim, o ancak “Ve’l-leyl” Sûresi’ne geldi.” Yani, “Ben ereceğime erdim, o ise ‘Leylî, Leylî, Leylî!’ deyip durdu!” diyerek, Sebk-i Hindî gibi bir üslup ile meseleyi ifade ediyor, iki mısraya sıkıştırmış onu.
Bütün dünyanın yeniden şekillenmesi, inşirah verici bir hâl alması, tam bir Cennet koridoruna dönmesi, en azından büyük çoğunluk için, ümit vaad edici bir oluşuma vâbestedir. Bir yerde, imrendirici bir oluşum çok önemlidir.
Zannediyorum, başka tarafta öyle imrendirici bir şey yok. Meseleyi âidiyet mülahazasına bağlayarak “Bu, sizde var; bu harekette var, bu cemaat içinde var!” falan diyemem, iddia olur; “Değildir!” de desem, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhâniyesini inkâr olur. Var olan şeyler, هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي “Rabbimin fazlından, kereminden, teveccühünden, iltifatındandır!” Olacak şeyler de O’nun bu mevzuda ekstra inayetlerindendir. Olanlar, olacaklar için inandırıcı referanstır. Buna inanmalı ve bu yolda evvela kendimiz adına bir yenilenme cehdi/gayreti içinde olmalıyız.
Kur’an-ı Kerim: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler, (hakkıyla ve gerçek manada) iman edin!” (Nisâ, 4/136) buyuruyor. “Ey iman edenler!” diyor; “Kâfirûn, Münafikûn, Fâcirûn, Fâsikûn!” değil, “Ey iman edenler!” diyor. Hem de fiil-i mazi kipi ile söylemek suretiyle, “Ey imanda sâbit-kadem olanlar.. -belli bir yönüyle- onu vicdanlarında sürekli tazeleyip duranlar.. delil peşinde koşturanlar.. marifetleri ile kalblerine mızraplar indirenler.. içlerini huşu ve haşyet ile harekete geçirenler!.. Dimağlarınızı onun tesirine alarak, düşünce hayatınızı pozitif düşüncelere tevcih ettirerek, bir kere daha -gelin- iman edin!” diyor.
Sahabî, semadan gelen bu emre imtisâlin gereği, onu doğru anlamanın gereği, bazen sokakta rastladığı kimseye, تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً diyordu: “Gel, hele şöyle bir süre Allah’a yeniden iman edelim!” Sa-ha-bî… İman etmişlerdi, hem de bizim idrak ufkumuzu aşan şekilde iman etmişlerdi. Görüyor gibi iman etmişlerdi; her tavır ve davranışlarından “ihsan şuuru” dökülüyordu; kıvrım kıvrım idiler Allah karşısında. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara örnek idi; O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) göre şekilleniyorlardı. O ne yapıyor, ne ediyor, nasıl kıvranıyor, nasıl gözyaşı döküyor, nasıl başını yere koyuyor, secdede dakikalarca duruyor ise, onlar da O’na benzeme peşindeydiler, o yolda idiler; O’nun gibi olma, O’na layık olma istikametinde ve sürekli bir kıvam koruma gayretinde idiler, Allah’ın izni ve inâyetiyle.
Bu, belli bir yere kadar sürdü. Bunu da yine o Söz Sultanı ifade buyuruyor, Gönül Sultanı ifade buyuruyor, İdrak Sultanı ifade buyuruyor: خَيْرُكُمْ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (Tâbiîn), sonra da onları takip edenler (Tebe-i Tâbiîn) gelir.” “Çağların/asırların en hayırlısı, en nûrânîsi, bir yönüyle insanlara en fazla tesir edeni, imrendirici olanı, Benim içinde bulunduğum çağdır/asırdır!” buyuruyor. Ondan sonraki asır, Tâbiîn asrı, Sahabe’yi görenler; Hâle’ye müteveccih yaşayanlar asrı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir Kamer-i Münîr idi. -Bu tabiri Hazreti Pîr-i Mugân da kullanıyor.- Etrafındaki o ışık hâlesi de sahabe-i kiram idi.
Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir yönüyle, bütün insanları da onlara teveccühe çağırıyordu: أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Ashabım yıldızlar gibidir, hangi birine tabi olup onun ardından giderseniz, hidayete erersiniz.” diyordu. “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir; güneşin etrafında veya büyük sistemlerin etrafında yüzüp gezen yıldızlar gibidir.” diyordu. Hele Râşid Halifeler, hele Râşid Halifeler… Bilhassa onlara imtisâle (izlerinden gitmeye, onları örnek almaya) kat’î bir emir ile çağrıda bulunuyordu. Dolayısıyla terütaze Müslümanlığı sağlam temsil eden, halleriyle gösteren bir cemaat idi, Ashâb-ı Kiram.
Ondan sonrakiler de o Hâle’ye müteveccih yaşadı, ona göre şekillendiler; keyfiyet urbalarını ona göre birkaç defa vicdan aynalarında, idrak aynalarında kontrol ettiler, ceketlerinin yakalarını düzelttiler; kendilerini yeniden, bir kere daha kıvam adına gözden geçirdiler. “Sahabe, böyle yapıyordu!” dediler, onlara ayak uydurdular. -Bu da asker tabiri.- Onların ritimlerine göre, gönül dünyalarına göre şekil almaya çalıştılar.
Ondan uzaklaşma oldukça, yavaş yavaş o nûr-efşân atmosferden de uzaklaşma oldu. Sönmedi, ama o ölçüde ziyadâr olmadı, nûr-efşân olmadı. Tebe-i Tâbiîn döneminde ve ondan sonraki çağlarda, değişik düşünceler, mideyi bulandırıcı şekilde değişik telakkiler yaygınlaştı; Neo-Platonizm düşüncesi, Sokrates düşüncesi, Aristoteles düşüncesi, Yunan felsefesi, Grek felsefesi gibi akımlar, bizim o dupduru düşünce dünyamız içine girerek, midelerde bulantı veya düşünce dünyasında bulantı meydana getirebilecek durumlara sebebiyet verdi.
İslam’ın nur yüzüne zift saçtılar!..
Antrparantez şunu arz edeyim: “Başkalarından hiçbir şey alınmayacak!” diye bir şey yok; fakat alacağımız şeyler -esasen- bizim eleklerimizden geçtikten sonra olmalı; bizim referans kaynaklarımızdan vize aldıktan sonra kabul edilmeli. Uyuyor mu bize, uymuyor mu bunlar? Ulûhiyet telakkimiz ile telif edebiliyor muyuz? Nübüvvet telakkimiz ile telif edebiliyor muyuz? Esmâ, Sıfât-ı Sübhâniye, Zât-ı Baht telakkimiz ile telif edebiliyor muyuz? Bu açıdan, almada mahzur yok ama “körü körüne alma” çok mahzurlu.
Yavaş yavaş, körü körüne almalar başladıkça, esasen o “ışık” da ziyasından çok şey kaybetti. “Ziyâ” iken yavaş yavaş “nur” oldu; “nur” iken -bir yönüyle, belki- çok küçük bir kıvılcıma dönüştü, bir mum ışığına dönüştü; kıvılcım iken söndü, sadece külün içinde küçük bir kor haline geldi. O da geldi, maalesef bizi buldu.
Yeniden bir kalbî hayat… İman-ı billah, marifetullah mızrabını kalbe indirmek suretiyle içte o ürpertiyi hâsıl etmek… İçte hâsıl olan o ürperti, bir yönüyle bizim düşünce dünyamızı, dimağımızı harekete geçirecek; ciddî tefekkürler, tedebbürler, tezekkürler çağlayanına kendimizi salacak ve akmamız gerekli olan ummana doğru akmaya duracağız. O’na doğru her adım attıkça, yeni marifet hüzmeleri ile, tayfları ile karşı karşıya kalacağız. Olduğumuz yerde durursak, mevcut ile iktifâ edersek, bu, dûn-himmetliktir, kurur kalırız. Her gün biraz daha ilerlemek, her gün biraz daha dal-budak salmak, her gün yeni yeni salkımlar ile insanları çağırmak… Dün gördükleri halde yarın bizi görmesinler!.. Çok yeni yeni şeyler olmalı bizde ki, insanlar, ona koşsunlar; koşsun ve bir yönüyle kurtuluş yoluna, kurtuluş ufkuna ersinler.
Zannediyorum, günümüzde insanlık kendine ediyor ama esasen biz, insanlığa ediyoruz. Tam bir kıvam sergilemediğimizden/sergileyemediğimizden dolayı, Müslümanlığı öyle görüyorlar. Bulantı hâsıl eden dünya kadar zift cereyanı var. Etrafınıza bakın, Müslümanlığın dırahşan çehresini karartan, “Niye benim gibi düşünmüyorsun!” diye insanların kellelerini alan kimseler var. Bunları gören insanlar, sadece ürperirler; fakat bu, Allah’ı bilip o marifet ile, o haşyet ile, o huşû ile ürperme gibi bir şey değil, “Aman, Allah göstermesin, iyi ki bu hazirede olmamışız!” diye ürperirler. Ben, isim tasrih etmiyorum, “Falan cereyan, filan cereyan…” demiyorum. Öylesine mide bulandırıcı ki, onlara bakan insanın, İslamiyet’i seçmesi, intihap etmesi, ona doğru bir adım atması, onu kabullenmesi mümkün değil. Aksine -zannediyorum- ona doğru şöyle böyle yanılarak yönelenleri dahi vazgeçirecekler, “Aman, beyhude yorulmayın, zifte doğru seyahate kalkmışsınız!” filan dedirtecekler.
Siz, çevrenizdeki Müslüman geçinen dünyaya bakın; mahrutî/bütüncül bir nazarla bakın. İdrakinizi mercek yapın, muhakemenizi mercek yapın veya teleskop haline getirin; o bütüncül nazar ile, olduğu gibi her şeyi tespit etmeye bakın. Zannediyorum benimkiler eksik olacak ama siz, tamamı yakalama imkânına sahip olacaksınız, “Allah böylesini göstermesin!” diyeceksiniz. Evet, ben bunları âcizâne ifade ederken, Kıtmirce oluyor ama zannediyorum siz, o dünyaları zihninizde canlandırıyorsunuz resim resim; mücerred resimler halinde, sinema perdesi gibi gözünüzün önünde canlanıyor. Ve zannediyorum daha derince düşünseniz, şu mübarek mekânda bile -burası namaz kılma mekânı olması itibarıyla, yoksa bize ait bir yer olması itibarıyla değil- istifrağ etmemek için biraz dişinizi sıkıyorsunuz. İç bulantısı yaşıyorsunuz, “Aman, Allah göstermesin, falan dünyadakilerine benzemeyi, onların konumunda bulunmayı!” diyorsunuz. Hafizanallah…
Bu türlü kirli bir dünya… Kendi tepeden tırnağa zift içinde bulunduğundan dolayı… Bir Türk atasözü vardır, “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi.” Şayet sağda-solda kendileri gibi düşünmeyenlere hep “terör” estirip duruyorlar ise, hiç şaşırmayın size “terörist” demelerine; çünkü sizde kendilerini görüyor, sizi de kendileri gibi sanıyorlar.
İyilik yollarını gösterip kötülükten sakındırmak, hakiki mü’minin en önemli vasıflarındandır; bu vazifenin, numune-i imtisal bir topluluğun güzel temsiliyle yapılması ise, hayati öneme sahiptir.
Bütün dünyada korkunç bir deformasyon yaşanıyor, dedim. Esasen, bizim dünyamızın deformasyonuna bakarak, “Galiba bu, böyle gidiyor hep! Hep böyle olmuş!” falan diyorlar. Onun için böyle toptan bir görüntü, öyle bir “emr-i bi’l-marûf, nehy-i ani’l-münker” tavrı çok önemlidir. O öyle bir tavırdır ki, zannediyorum ferden ferdâ “emr-i bi’l-marûf, nehy-i ani’l-münker” yapmanın çok üstünde kıymetlidir.
Aslında, bu ümmetin en önemli vasfı odur: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ “(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz).” (Âl-i Imrân, 3/110) “Emr-i bi’l-marûf, nehy-i ani’l-münker ile bir adamı hizaya getirme, yığın yığın koyun sürülerinden daha hayırlıdır.” Bunu Beyan Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor.
Şimdi bir de toptan bir heyetin, bir cemaat-i nûriyenin, bir irşad ehlinin, âdetâ koro halinde bir meseleyi seslendirmelerini ve tavırlarıyla onu temsil edip ortaya koymalarını, tavır sergisi yapmalarını düşünün. Bunu gördükleri zaman, imrenecekler ve yeniden “Bu dünya, yaşanır bir dünya haline geldi!” diyecekler. “Galiba öbür tarafı da ancak böyle imar edebiliriz!” diyecekler/düşünecekler.
Bugünün değişik yollar ile vahşete açık dünyasında, dünya insanını böyle bir mülahazaya uyarmak, dünya insanında böyle bir mülahazayı oluşturmak çok önemli bir vazifedir. Toptan dünyaya, toptan bir hareketin, âdetâ bir koro sesi ile aynı şeyleri seslendirmesi gibi… O koroyu idare edenler, gelmiş-geçmişler ve aynı zamanda düsturları da bırakmışlar. Onları değerlendirdiğiniz zaman, artık yeniden falanın-filanın karşısına, elinizdeki bir çubuk ile geçip, “Bu Saba’dır, bu Rast’tır, bu Uşşâk’tır, bu Hüzzâm’dır, bu Segâh’tır!” filan demeye lüzum yok. Denen şeyler denmiş esasen ve onlar tın tın bizim kalbimizin kulaklarında çınlıyor. Kalbimizin kulaklarında çınlıyor…
Evet, elverir ki biz, bize bizden yakın Zât (celle celâluhu) ile münasebetlerimizi yeniden, bir kere daha tesis ederek, esasen kendi uzaklığımızı aşıp O’na yakın olalım. “Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum, yâ Rab meded / İntizâr-ı subh-i didâr olmuşum, yâ Rab meded!” Bir gönül insanı Niyâzî-i Mısrî’ye ait. Hani, “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” diyor. Ee şimdi insanlık, hangi mürşide el versin ki, yolunu sarpa uğratmasın?!. Evet, öyle bir mürşîd olmak istemez misiniz?!.
Şimdi bazı mahrutî bakanlar, bütüncül bir nazar ile insanlığı temâşâya, mercek altına alanlar, bir yönüyle bu hareketin kıpırdanışlarında, dünya adına bir kısım ümit hecelemelerine giriyorlar: “Galiba insanlık için vaad edilecek şeyleri, bunlar vaad edecek! Yoksa her yerde öldürücü, kahredici silahlar yapılıyor; biri, diğerini öldürmek suretiyle onun yerine konmak istiyor. Esasen “sulh esintileri” ile, “sulh meltemleri” ile gönüllerde inşirah hâsıl etmek, insanların birbirleriyle kucaklaşmasını, sarmaş-dolaş olmasını sağlamak, muânakalar ile içlerdeki kini-nefreti atmalarını temin etmek lazım. Zannediyorum, bunlar, işte o Türkçe Olimpiyatları’yla, dünyanın değişik yerlerinde açtıkları okullarla, bunu belli ölçüde tecrübe mahiyetinde sergilediler. Demek ki az daha dişlerini sıksalar hakikaten, ümit-bahş olacaklar; dünyanın yaşanır bir dünya haline gelmesi adına da rehberlik yapacaklar…”
Dünya bunu intizar ediyorsa, hem onları inkisara uğratmamak, düşüncelerinde/hülyalarında yalancı çıkarmamak, hem de zikzaklarımız ile aynı zamanda başkalarını yanlış yollara sevk etmemek için bugüne kadar yürüdüğümüz yolda biraz daha atımızı mahmuzlayarak veya vites değiştirerek daha hızlı, daha temkinli yürümek mecburiyetindeyiz. “Aman şu davranışlarımız, şu şekilde yorumlanır! Celb edelim derken, kaçırmış oluruz!” mülahazasıyla daha temkinli yaşamamız lazım. “Temkin” -antrparantez- Tasavvuf’ta en son mertebedir. Daha temkinli davranarak, hem Allah’a karşı münasebetlerimizde, hem insanlara karşı münasebetlerimizde başkalarını şaşırtacak, yanlış şeylere sevk edecek tavır ve davranışlardan yılandan-çıyandan kaçıyor gibi kaçınmalıyız.
“Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar.”
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm şöyle buyuruyor: ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ “Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ İmanın tadını tatmış…
Her şeyin üstünde, “iman” etmek; imanını “marifet” ile taçlandırmak… Marifete dayanmayan bir iman, her zaman bir sarsıntı ile devrilebilir. Günümüzde bir kısım gâile, belâ, mesâib ve mesâvî ile sarsılan insanların durumu… Bir taraftan, وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) fehvasınca, tortunun-posanın has altından-gümüşten ayrıldığı gibi bir ayrılma oldu. Fakat bir taraftan da nerede duruyorlarmış, ne ölçüde sağlam duruyorlarmış, devrilen insan tavırlarıyla bunu gösteriler. Demek ki çok ciddî meselelere karşı bunlar, yürüyecek tipte, karakterde, kıvamda insanlar değillermiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun asrında bulunsalardı, Bedir’de fiyasko yaparlardı, Uhud’da ayrı bir falso ile Rasûlullah’ın karşısına çıkarlardı, Hendek’te daha ayrı bir oyun ile o işten sıyrılmaya çalışırlardı. Münafıkların, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl’ün yaptığı gibi… O, bir tane idi; etrafında da bir sürü ahmak vardı. Şimdi, dünyada, İslam dünyasında o kadar Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl var ki, enflasyonu yaşanıyor onların.
Evet, ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ؛ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا Allah’a iman.. sonra imanı marifet ile taçlandırma.. marifetin muhabbete/Allah sevgisine kanatlanmasını sağlama.. Allah sevgisini aşk u iştiyâk-ı likâullah ile taçlandırma. -Tasavvufta bunun üzerinde duruluyor ama kütüb-i fıkhiyede, Ahlak kitaplarında çok durulmuyor bunun üzerinde.- Sonra aşk u iştiyâk-ı likâullah’ın hâsıl ettiği bir zevk-i ruhânî… Hazreti Pîr-i Mugân, ona temas ediyor: “İman-ı billah, Marifetullah, Muhabbetullah, Zevk-i ruhânî.” diyor. Fakat mülahaza-i Kıtmîriyye, diyorum ki: Zevk-i ruhanî mevzuunda da Allah’a karşı yaptığımız şeyler adına yine bir beklenti olduğundan dolayı, şayet beklemeden kendi kendine geliyorsa makbuldür. O zaman, هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي “Bu, Rabbimizin bize bir fazlı, bir ihsanı, bir teveccühü, bir inâyeti, bir riâyeti, bir kilâeti, bir bakması.” deriz. Allah, öyle bir muameleden bizi mahrum etmesin, bize öyle muamele buyursun her zaman!.. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhânî, aşk u iştiyâk-ı likâullah…
Allah’ı her şeyin üstünde, Peygamberi her şeyi üstünde sevme… Bir örnek; daha önceki dağınık, derbeder sohbetlerde ifade edildiği gibi… Hazreti Ömer efendimiz, muhabbet, aşk u iştiyak adına şahlandığı bir anda, Allah Rasûlü’nün dırahşan çehresine, o güneşlerden güneş çehresine bakıyor, “Yâ Rasûlallah!” diyor, “Seni, nefsimden başka, aile efradım, çoluk-çocuğum, her şeyim, bütün mamelekim, hepsinin üstünde seviyorum!” Şimdi bu, çok önemli bir deyiştir. Bu, öyle bir nağmedir ki, zannediyorum, biz hakikaten ondaki o inceliği, o derinliği, o bayıltıcılığı, bir ney sesi ile olan o bayıltıcılığı duyduğumuz zaman, Mevlânâ’nın adamları gibi Semâ’a kalkar, pervane dönmeye başlardık. Fakat Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun beklediği cevabı vermiyor: “Beni, kendi nefsinden de fazla sevmedikçe, iman etmiş olamazsın!” Hazreti Ömer’de öyle bir alıcılık var ki!.. Almacı, bin yerden gelen sinyalleri birden alabilecek, anında çözebilecek bir deşifre subayı gibi; anında çözebilecek bir kabiliyeti var. Amudî yükselme, dikey yükselme kabiliyetine sahip. Anında diyor ki: “Yâ Rasûlallah! Şu anda, Seni, nefsimden de artık seviyorum!” Bir milyonda bir hilaf-ı vâki beyan olduğuna ihtimal vermiyorum; o, Hazreti Ömer… Cenâb-ı Hak, o duygu, o düşünce ile serfirâz kılsın herkesi!..
İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surette yaratılmıştır ve ona karşı alaka/sevgi, Allah’ın sanatına saygı demektir.
Şimdi, أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا Bir kere, insan bu donanım ile donanınca, bakın, ondan sonra yapacağı şeyler de istikamet üzere: وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ Bu defa, başkalarını seviyorsa, münasebete geçiyorsa, sarmaş-dolaş oluyorsa, muânakada bulunuyorsa, Allah’a karşı münasebet yerleri itibarıyla, konumları itibarıyla yapacak bunları; o da bir yönüyle Allah için onları sevecek. Neden meseleyi bu kadar uzattım? Yani, birileri sizinle beraber aynı safı paylaşıyorsa, Kâbe’nin etrafında, Mele-i A’lânın sâkinleri gibi halka haline geliyorsa, hep aynı duyguyu, aynı düşünceyi terennüm ediyorsa şayet, senin sevgi dünyanda onların yeri başkadır; saff-ı evveli teşkil ediyorlar. Birileri şöyle-böyle, düşe-kalka geliyorlar ise, ikinci safta yerlerini alıyorlar. Birileri oturmuş, “Bakalım hele bunlar ne zaman rükûa varacak?!” diye o güzel tabloyu temâşâ ediyorlarsa ve içlerinde bir imrenme duygusu var ise, bir de onlara karşı bir sevgi; onlara karşı da onlar kadar bir sevgi, bir alaka esasen… Birileri de “Bunlar ile uzun yol alınabilir. Bunlar ile bir gelecek imar edilebilir. Şu deformasyon, giderilebilir!” mülahazası ile bakıyor, taklit ediyor ve imreniyorlar ise, bir de onlara karşı bir alaka… Derece derece, herkese karşı bir alaka gösterme… Çünkü bahsettiğim hususların hepsi, bazıları tamamiyet içinde, bazıları yarımlık çerçevesinde, bazıları üçte bir olma çerçevesinde, bazıları dörtte bir olma çerçevesinde, bazıları beşte bir olma çerçevesinde, o dairevi halkaya dâhil oluyorlar.
Bu itibarla, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ Allah’tan ötürü sevmek… İnsan, Allah’ın güzide bir sanatı olduğundan dolayı, “ahsen-i takvîm”e mazhar olduğundan dolayı, mir’ât-ı mücellâ olduğundan dolayı sevmek… إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ “Allah (celle celâluhu) insanı, sûret-i Râhman’da yaratmıştır.” Bu mübarek beyanı, Hazreti Pîr’in izahı içinde anlamak lazım. Zira bunu Tâbiîn’den bir zat nakledince, Yahya İbn Saîd el-Kattân onu tenkit etmiş. O, hadislerde münekkittir esasen; böyle sizin sağlam gördüğünüz hadislerde bile, çok küçük bir bit yeniği var ise şayet, onu yerden yere vurur. Dolayısıyla bunu rivayet eden o zatı da yerden yere vuruyor, “Mecruh o insan!” diyor. Fakat Hazreti Pîr’in bu hadis-i şerifi şerhi var. Diyorum ki: Yahya İbn Saîd el-Kattân -ki canım ona kurban olsun, çünkü çok seviyorum onu da; canım ona kurban olsun- Hazreti Pîr-i Mugân, şem’-i tâbân, ziyâ-i himmetin o mevzudaki beyanını görseydi, Tabiînden o zatı öyle tenkit etmeyecekti. إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ Zât-ı Ulûhiyeti, Esmâ-i Hüsnâsı ile, Sıfât-ı Sübhâniyesi ile aksettirecek en mücellâ bir ayna var ise, o da insandır.
Evet, bu mahiyetini değerlendirdiği zaman, insan ruhanilerin önüne geçecektir. Ezcümle, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) konumunda, Cibrîl-i Emîn şöyle diyecektir: “Yürü, top senin, çevkân Senindir bu gece. Ben, bir adım daha atsam, yanarım ama Sen, yanmazsın!” İnsanlığın İftihar Tablosu, -bir yönüyle- etten, kemikten idi; bir anadan dünyaya gelmiş, şerefli bir varlık idi, başımızın tacı idi. Ama öbürü (Cebrail aleyhisselam) nurdan yaratılmıştı. Kâmet-i bâlâsı ile onu temâşâ ettiği zaman İnsanlığın İftihar Tablosu, derinlikleri ile vasfetmişti onu; derinliği “kanat” tabiri ile ifade etmişti. Bir Hira Sultanlığı’ndan dışarıya çıktığı zaman, şarktan garba her tarafı kapladığını görmüştü. Gerçek mahiyeti ile temâşâ etmişti; öyle ki ucu-bucağı görünmüyordu, öyle derinlikte bir varlıktı. Bir de Miraç’ta, aynı temâşâ ile yine müşahede etmiş, ona karşı hayranlığı bir kere daha şahlanmıştı. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu, Miraç’ta onun önüne geçmişti.
Şimdi, bu yönüyle insan, Zât-ı Ulûhiyetin evsâf, sıfât-ı Sübhâniye ve Esmâ-i Hüsnâ’sını tam aksettiren bir ayna mı değil mi? Siz karar verin!.. Böyle bir varlık, insan… Dolayısıyla insana karşı alaka, Allah’ın sanatına karşı alaka demektir. Dolasıyla bu, Allah’a karşı saygının ifadesidir. Ve işte dar dairede değil, bağnazca düşünce dairesinde değil, esasen skolastik düşünce dairesinde değil, bu dairede, bu mülahazalar çerçevesinde meseleye baktığınız zaman, herkesi bir çeşit kucaklama duygusu ve düşüncesi içinizde belirecektir: “Yahu bu da kucaklanacak bir insan!.. Bu da kucaklanacak bir insan!..”
Türkçe Olimpiyatları şemsiyesi altında yapılan faaliyetler oyun ve eğlence değil, insanlığı kaynaştırma adına ümit bahşeden gayretler idi; diğer kültürlere de saygı çerçevesinde mutlaka devam ettirilmeli!..
İşte buraya geliyorlar… Falan yerde bilmem neyin başı, filan yerde bilmem neyin başı; ayrı bir inanç ve yolda… Ama “Ne olur sarılabilir miyim sana?!” diyorlar. Burada sizin dünyanızın içine girence, namaz kılanları gördüm. Ben rica ediyorum, “Şurada, arkada oturun namaz kıldığımız sürece!” O, “Hayır, bunca insan namaz kılıyorken oturursam, onların Rabbime karşı ibadetlerine saygısızlık yapmış olurum!” diyor. Düşe-kalka namaz kılıyor. Hiç namaz kılmamış; Rabbimize karşı o, kendine göre, ubudiyetini çok farklı formatta ortaya koymuş. Ama burada kılıyor. Evet, rükûa giderken, ileri-geri gidiyor; secdeden kalkarken ileri-geri gidiyor, sendeliyor bazen; fakat Allah’a karşı yaptığınız o ibadette, o ubudiyette, o ubûdette -Keşke meseleyi “ubûdet” şeklinde Cenâb-ı Hakk’a karşı sunabilsek, gönüller o zaman feth olacak!- yer alıyor. Şimdi bu insanlar, size sarılmak istiyorlar. Bence “İlahî Ahlak” olarak size bir adım gelene, siz on adım gitmelisiniz. Size on adım geliyorsa birisi, yüz adım ile ona yaklaşmalısınız; kucaklamalısınız onu.
Hem hadiste, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ “el-Mer’” diyor, “insan” diyor. Anlıyor musunuz?!. Tabii en başta ilk safı teşkil edenler, ikinci safı teşkil edenler, üçüncü safı teşkil edenler… Yüzüncü safı teşkil edenler… Herkesin böyle bir kucaklamadan çok farklı seviyede, farklı derinlikte, farklı bir şivede, farklı bir keyfiyette hissesi olmalı. Herkesin bir hususiyeti vardır; Cenâb-ı Hak, o mevzuda yanıltmadan, o hususiyetlere göre hareket etmeye muvaffak eylesin bizleri!..
Şu dünyevî gibi görünen Türkçe Olimpiyatları’nda, sizin o güzide arkadaşlarınız bunları yapmaya muvaffak olmuşlardı. O olimpiyatları ben, sadece televizyon ekranında seyrettim. Ve hakikaten o meselelerin bıraktığı uçlarda geleceğin insanının içtihadı ile bütün gönüllerin fethedilebileceği inancına vardım. Orada o siyah insan, bembeyaz insana sarılıp ağlarken, ayrılışları ağlama ile taçlandırırken, ben de oturduğum yerde saldım gözlerimi/gözyaşlarımı, ben de onlarla beraber ağlamaya durdum. O, ümit bahşeden bir keyfiyet idi; devam ettirilmesi lazım. “Oyun, eğlence!” dememeli bu meseleye. “İnsanlığı kaynaştırma” demektir bu, bir yönüyle. Ama her dünyanın kendine göre kültür değerleri var. Siz, onların kültür değerlerine saygılı olmazsanız, onlar da size saygılı olmazlar. Sizin âlemden beklediğiniz şey, âlemin de aynıyla sizden beklediği şeydir; verin beklediklerini ki, bulasınız beklediğinizi.
Evet, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ Hadis-i şerif, bazı yerlerde, وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ şeklinde az bir farkla rivayet ediliyor. Müslim-i Şerif, bu ilaveyi yapıyor: وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ (أَنْ) أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ Allah, onu küfürden çekip çıkardıktan sonra, yeniden küfre dönmeyi, neûzu billah, Allah’ı inkâr etmeyi, ilhâda düşmeyi, Ateizm demeyi, Deizm demeyi, Pozitivizm demeyi, Natüralizm demeyi, bilmem ne demeyi -bütün bunları- Cehennem’e düşüyor gibi, bir zift bataklığına düşüyor gibi kerih görmedikten sonra imanın tadını tatmış olmaz.
Konumunuzu bununla değerlendirdiğiniz zaman, çok iyi bir yerde durduğunuzu veya o çok iyi yere doğru adım adım yürüdüğünüzü hissedeceksiniz. Ve birilerinin de hiç farkına varmadan “İyilik yapıyorum!” derken gayyalara doğru yürüdüğünü ürperti ile temâşâ edecek ve “Allah göstermesin!” diyeceksiniz, zannediyorum.
Günümüzde sadece ümide sarılmak değil, aynı zamanda canlı bir irade ortaya koymak ve etrafa ümit kaynağı olmak da iktiza ediyor.
“Gamı tasayı bırak, iraden canlı ise…” Esasen, “irade” çok önemli; Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği bir nimettir. Şart-ı âdî planında, en büyük şeyleri elde etmeye müeddî öyle bir faktördür ki!.. “Meyelân veya meyelândaki tasarruf” fakat Cennet’i peyleyebiliyorsunuz bununla. Dünyanın binlerce sene hayatı, bir saatine, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cennet’i peyleyebiliyorsunuz. Yahu bu nasıl bir şey?!. Tenâsüb-i illiyet prensibi… Fizikteki kozalite mülahazası… Allah Allah!.. Bu minnacık irade ile Cennet peyleniyor? Öyle değil mi? إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Sen nesin ki, yahu, Cennet’i, ebedî Cennet’i o hâliyle peyliyorsun? Böyle bir şey, irade böyle bir şey; Allah’ın insana en büyük armağanıdır. Kendi İradesinin gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi… Off! Nasıl diyor Hazreti Pîr, “İnsanın vücudu, O’nun vücudunun gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin (üç nokta koyacaksınız) nâmütenâhî gölgesi, nâmütenâhî gölgesi.”
İraden canlı ise… “Ümid kaynağı ol, olabilirsen herkese.” Şimdi ümitli olmak, bir yönüyle, ye’se düşmemek çok önemlidir. Çünkü, “Yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me’yûs olan, ruhunu, vicdanını bağlar.”
“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”
…
“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana, eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana; sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”
Yıkılışlar karşısında, deformasyonlar karşısında vicdan azabı çeken Millî Şairimizin bizim için rehber diyebileceğimiz mübarek beyanlarından… “Yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me’yûs olan, ruhunu, vicdanını bağlar.”
Hazreti Pîr de bu sese, bu soluğa farklı bir şekilde bir nağme katar: “Yeis, mani’-i her kemaldir.” der. İlle de bir ufku yakalamak ve zirveleşmek istiyorsanız, ümitle yürümeniz lazım; ümit çok önemlidir. Bu, bir mesele, yani, ümitli olmak… Fakat böyle kritik dönemlerde insan, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak ve dipdiri bir canlılık sergilemek suretiyle aynı zamanda ümit kaynağı da olmalıdır.
Yahu Cenâb-ı Hak, farklı bir konuma itti bizi. Demek ki murâd-ı Sübhânîsi, farklı bir konumda bu meseleyi götürmekmiş. Niye saçtı bizi dünyanın dört bir yanına tohumlar gibi? Ee dar dairede idi, sadece kendi ülkemizde idi. İslam dünyası bile “Yahu din, bizde başladı. Dinin dili, bizim dilimiz. Bunlara ne oluyor ki?!. Orta Asya’dan geldiler, Arapça’da kem-küm ediyorlar; dini de başkalarından dilendiler, dilencilikle aldılar. Bunlara ne oluyor ki?!.” diyordu; onlar da öyle bakıyorlardı. Şimdi dar bir dairede yapılan işleri, Allah (celle celâluhu) genişletti. Âlemşümul bir dava, Anadolu dar dairesine münhasır kalmamalı; bu, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gösterdiği ufka ulaşmalı: “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!”
Şimdi şu anda, dünyanın dört bir yanına, güneşin doğup-battığı her yere saçıldınız mı, saçılmadınız mı? Düştüğünüz yerlerde birer “tohum” gibi, toprağın kuvve-i inbâtiyesine emanet; toprakta çürüyecek misiniz, çürümeyecek misiniz? Helal olsun!.. Bir tohum olarak toprağın bağrında çürüyeceksiniz ama bir başak mı, iki başak mı, üç başak mı çıkaracaksınız. Niyetlerdeki hulûsa göre, samimiyete göre, ihsan şuuruna göre, bazen on başak bile bir tohumdan çıkabilir. Bir de her başakta on dâne var ise, bir iken yüz olacaksınız.
Evet, murâd-ı Sübhânî bu ise, esas hiç kimse ye’se düşmemeli!.. Bir taraftan arındırıyor bizi o ızdırap ile; huzuruna gidersek şayet, arınmış olarak gidelim. Diğer taraftan da çok daha ulvî gâye-i hayaller ile, bizi farklı hizmet yollarına sevk ediyor.
Öyle ise bize düşen şey de, o murâd-ı Sübhânînin hakkını vermektir. Madem bizi tohum gibi saçtı, bizler de tohum gibi başağa yürüyelim. Madem bizi fideler gibi dünyanın değişik yerlerine dikti, biz de oralarda söğüt olmaya bakalım!..
Kayı Boyu geldi, bir tohum gibi; daracık bir yerde, bir söğüt oldu, ser çekti; dünyanın dört bir yanına yayıldı, devletler muvazenesinde muvazene unsuru haline geldi. Ve insanlık, o sayede, bir yönüyle, insanlığını idrak etti.
Diyoruz ki: “Tut elimizden Allah’ım! Tut ki, edemeyiz Sensiz!” Vesselam.
Bamteli: HER BELA VE MUSİBET BİR CEZA MIDIR?
Yol, gösterilmiş; güzergâh, belli; işaretler var, patikaya çıkmamak için… Öyle ihtimam ile bir yol hazırlanmış ki, yürümesini azıcık biliyorsan, hiç sağa-sola toslamadan, patikalara düşmeden, Allah’ın izni-inâyeti ile hedefine ulaşırsın. Fakat kendine azıcık takıldığın zaman, zikzaklar yaşarsın; bu defa tökezlersin, yüzükoyun hâle gelirsin, hiç farkına varmadan.
İnsan, hiçbir zaman Sahibine (celle celaluhu) karşı küsme tavrına girmemeli; gönlünde hep “Cehennem’e de koysan, eğer gam izhâr edersem kalleşim; yeter ki beni ağyar ateşine yakma!..” mülahazasını beslemeli!..
Onun için ne yapıp yapıp insan, iradesi ile hep O’nun murâd-ı Sübhânîsini hedef almalı. O (celle celâluhu) mutlaka insan için hayır murad buyurur. Hatta sizin zâhiren “şer” gibi gördüğünüz şeylerde de hayır vardır. “Her işte hikmeti vardır / Abes bir iş işlemez Allah!” Kur’an-ı Kerim buyuruyor: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Nice sevmediğiniz şeyler vardır ki, o sizin için hayırlı olabilir. Ve nice sevdiğiniz şeyler de vardır ki, sizin için şerli olabilir. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)
Nice nâhoş gördüğünüz şeyler vardır ki, sizin için mahzâ hayırdır. Bunların bazılarını bize ait bir kısım kusurlardan/hatalardan, bizden beklenen tavrı sergileyemediğimizden dolayı tedip için “şefkat tokatları” şeklinde algılamakta yarar var. Böylece içten -“Kelâm-ı nefsî” mi diyeyim, yoksa “hiss-i nefsî” mi diyeyim, ne diyeyim; onunla- dahi olsa (her şeyin) Sahibine (celle celâluhu) karşı “küsme” ifade edecek tavırlardan fevkalade sakınarak, “Acaba ne haltımıza binâen Cenâb-ı Hak bizi böyle tokatladı?” demiş oluruz. Zira مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) buyuruluyor.
Size gelen iyilikler hepsi Allah’tandır; ekstra, karşılık olmadan, meccanen… Fakat bir kötülüğe maruz kalmış iseniz şayet, o da sizdendir. Ama her başa gelen şey karşısında, “Biz acaba büyük bir halt mı karıştırdık?!” demeliyiz. -Kusura bakmayın “halt” dedim.- “Büyük bir halt mı karıştırdık ki başımıza bunlar geldi?!” Ferden ferdâ (teker teker, her fert açısından), meseleyi o şekilde ele almakta yarar var. O, biraz evvel bahsettiğim o ince duygu, içten küsme, “Böyle değil de keşke şöyle olsaydı! Acaba niye böyle yapıyor ki?!.” düşüncelerine de mani olur.
İşlerinde, icraât-ı Sübhâniyesinde böyle kelâm-ı nefsî ile bile, tahayyül ile bile O’nu sorgulamaya hakkımız yoktur. Evet, Yunus diliyle, çok iyi biliyorsunuz, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” demek düşer bize. “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!..” diyor Ketencizâde hazretleri. “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!..” Şakır şakır belâlar başımdan aşağıya yağsa, gam eylemem izhâr! Fakat bir ikinci mısrası var ki, hafif O’nu sorguluyor gibi bir manaya geldiğinden, Kıtmîr -Ne haddine o büyük insanların sözlerini değiştirmek; fakat işte o ince hesaptan dolayı- değiştirme lüzumunu duyuyorum. Birinci mısra şu: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!” Cehennem’e koy, kalleşim eğer gam izhâr ediyorsam!.. “Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!” “Çarh-ı cefakâr” neye diyorsun? O, icraât-ı Sübhâniye, kader programı ise… Öyle diyeceğine şöyle desen olmaz mı? “Yakma beni nâr-ı ağyâra ey Gaffâr u Settâr!” Yakarsan, Kendi ateşin ile yak, ağyâr ateşine yakma beni!..
Bunu şunun için dedim: Bir iç küsme dahi, hafif bir küsme dahi, O’na karşı ciddî saygısızlık ifade eder. Maruz kalınan, dünya kadar şeyler var, bugün de… “Niye bunlar başımıza geldi?” İnsanın içine gelebilir. İnsanız, üzülebiliriz. Fakat hemen geriye dönüp bu meselenin hesabını yapmamız lazım: “Acaba biz, olumsuz bir davranışta bulunduk veya olumlu (yapılması gerekli olan) şeyde kusur ettik de onun için mi bunlar başımıza geldi?!.” Öyle ise, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Bir milyon estağfirullah yâ Rabbi!” demek suretiyle iyiliği Allah’tan, kötülüğü kendimizden bilmemiz lazım. İsterse aslında, nefsü’l-emirde öyle olmasın…
Bela ve musibet, sadece bir yanlışın cezası veya bir kötülüğün neticesi değildir, aynı zamanda müminler için bir yükseliş vesilesi ve bir mükâfatın mukaddemesidir.
Evet, “İyiliği, Allah’tan; olumsuz şeyleri, kendinden bil!” Böylece maruz kaldığın şeyleri ikinci bir musibete, ikinci bir belâya vesile yapma! Şayet öyle bir iç küsme olursa, hafizanallah, tokadı biraz daha şiddetli olur; böylece adeta “Aklınızı başınıza alın! Benim size merhametim çok engindir.” buyurur. Kudsî hadis-i şerifte, إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” ve bir ayet-i kerimede وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyurduğu gibi… “Benim rahmetim, her şeyden daha vâsi’dir. Ve rahmetim, gazabıma sebkat etmiştir. Ben, sizin için katiyen olumsuz şey düşünmem!..” -Estağfirullah, Zât-ı Ulûhiyet söz konusu olunca, ona “düşünme” denmez.- “Takdir etmem; sizin hakkınızda öyle hüküm vermem!”
Çünkü Allah (celle celâluhu) Erhamü’r-râhimîn’dir. O’nun hakkında terbiye, saygı, edep her zaman korunmalı. Allah hakkında hep edepli olunmalı. Yaradan, O (celle celâluhu); meccânen (karşılıksız).. insan yapan, O; meccânen.. mü’min yapan, O; meccânen.. Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet yapan, O; meccânen.. âhirzamanda “Kardeşlerim!” dediği zümre içinde sizi yaradan, O; meccânen.. kıymetimizin çok üstünde değişik hayırlı işlere muvaffak kılan, O, meccânen… Bütün dünya çapında açılımlara vesile olabilecek yolları açmış, şehrâhlar oluşturmuş ve siz yürümüşsünüz O’nun lütfuyla… كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan.” Kur’an-ı Kerim diyor: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) Hepsi, Allah’tan; bu hayırların hepsi, Allah’tan…
Dolayısıyla hiçbir şeyi, bu iyiliklerin hiçbirini kendimizden bilmeyelim ama fenalıklarda kendimize ayıracak payı da unutmayalım. Bu, bizi bir taraftan tevbeye sevk edecek; bir taraftan da eksiğimizi/gediğimizi tamir etmeye zorlayacak; istiğfara, tevbeye, inâbeye, evbeye zorlayacak ve bunlar da bizim için birer arınma kurnası olacak. Çünkü O, bizi çok seviyor; sevdiğinden dolayı, arınmış olarak huzur-i Kibriyâsına çıkmamızı istiyor. Bazı şeyler ile bizi ikaz ediyor. Babanın-annenin, çok şefkatli oldukları halde, istikametleri adına çocukların kulağını çekmeleri, “Seni gidi yaramaz!” deyip, böyle yapmaları (başlarını hafif okşamaları) gibi… Bunlara “rahmetin tokadı” diyebilirsiniz.
Hazreti Pîr de “şefkat tokadı” diyor. Şefkat tokadı… O “Şefkat Tokatları”nda da evvelâ kendisinin yediği üç tane tokadı anlatıyor. Yemiş mi o; o tokat mı, değil mi? Fakat başkalarının tokatlarını anlatma adına, beraat-ı istihlal (güzel bir başlangıç; nazım ve nesirde maksada ve muhtevaya işaret eden kelime ve deyimlerin yardımıyla konuya ilgi çekici güzel bir üslûpla başlama sanatı) nev’inden kendisiyle başlıyor. “Bakın, ben de âzâde olmadım o tokatlardan, ben de yedim tokadımı. Onun için sizin yediğiniz şeylere ‘tokat’ deyince, sakın sizleri hafife alıyorum, tahkir ediyorum zannetmeyin!” diyor adeta; basiret insanı, idrak insanı, Allah ile münasebetinin farkında olan insan… Baş ağrıttım; meselenin birinci yanı, bu.
İkincisi: Çok değişik vesileler ile min gayr-ı haddin, Kıtmîr kadar, ifade ettiğim üzere, bu peygamberler yolunda hiç kimse bu türlü şeyleri çekmekten âzâde kalmamıştır. İsterseniz gidin Hazreti Âdem’e… Cennet’te yaratılmış, mâyesi tertemiz. Havva validemiz de orada yaratılmış, mâyesi tertemiz. Fakat Cenâb-ı Hak, onları da imtihan etmiş, sonra yeryüzüne indirmiş. Neler çektiklerini Allah bilir!.. Kendi neslinden gelen insanlardan… Düşünün ki çocuklarından birisi diğerini, Kâbil Hâbil’i öldürüyor. Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilmiyor; fakat evlatlarından bir tanesi, diğerini öldürüyor. Diğeri “Beni öldürsen bile, sana elimi kaldırmam! Allah, seni yaptığın şey ile Cehennem’e sokar!” diyor ve ölüme razı oluyor, elini kaldırmıyor.
Ee Hazreti Nuh’a bakacak olursanız, öyle… Neler çekmiş, tahammül-fersâ… Hazreti Hud; o da onun kadar çekmiş.. Hazreti Salih, Semûd’a; o da onun kadar çekmiş.. Hazreti Lût (aleyhisselam) Sodom’a, Gomorro’ya, Hazreti İbrahim tarafından, Allah’ın peygamberi olarak gönderilmiş, Hazreti İbrahim’in Suhuf’u ile. Fakat orada bir fenalığın önünü alamamış. Sonra Allah, onların altını üstüne getirmek için melekler göndermiş; ona da “Ayrılın buradan!” demiş. Neler çekmiş, neler!..
Hazreti İbrahim, yurdunu, yuvasını terk etmiş.. Babil’de neş’et etmiş; babasından yüz bulamamış, dayısı tarafından yüz bulamamış, çok önemli bir konumda olmasına rağmen. Burası Kenan ilidir, burası Mekke’dir, burası Medine’dir; dolaşıp durmuş, değişik yerlerde bir ikametgâh aramış o yüce peygamber, Allah’ın halîli, dostu. İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Allah’ın halîli!” dedikleri zaman, Hazreti İbrahim’in hakkına saygının ifadesi olarak “Halîl, Hazreti İbrahim’dir!” der. Konumu bu; yani gerçek manada, mutlak manada “Allah dostu!” denince, akla gelen insan. “Mutlak zikir, kemâline masruftur.” diye bir söz var; evet, “Allah dostu!” denince Hazreti İbrahim akla gelmeli. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da “Allah’ın halîli” olduğunda şüphe yok, sizin de şüpheniz olmasın! Allah Rasûlü’nün öyle buyurması, O’nun kendine mahsus terbiyesi ve saygısından. Bir de arkasındakilere -sizlere, sizden öncekilere, sizden sonrakilere- terbiye adına talimden ibaret bir şey; esasen, “İşte böyle davranın sizler!” demiş oluyor. Yoksa O, Halîller Halîli’dir, sallallâhu aleyhi ve sellem.
İnsanlığın İftihar Tablosu’na çektiren Ebu Leheb’lere de, bugün O’nun ümmetine zulmeden, çağın elleri kuruyası zalimlerine de yuf olsun!..
O da neler çekmiş?! Yirmi üç senelik peygamberlik döneminin on sekiz senesi, çekme ile geçmiş. Akla-hayale gelmedik şeyler… Şimdi diyoruz ki, “Bazı kardeşlerimiz zindanlarda işkence görüyorlar. Bazıları şehid oluyorlar. Anne-baba, birbirinden ayrılıyor. Yavru, anneden ayrılıyor… Bunların hepsi muzaaf şekilde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde olmuş. Ve Kendi de neler çekmiş!.. Öz amcası, Efendimiz’in kızlarını kendi oğulları ile evlendirmiş. Fakat O, peygamberliğini ilan edince, Ebu Leheb, oğullarına “Boşayın O’nun kızlarını!” demiş. وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلأَقْرَبِينَ “Önce en yakınlarını uyar!” (Şuara, 26/214) “En yakınlarını inzâr etmek ile, eğri yolun encâmından sakındırmak ile işe başla!” dendiğinde, O, kavim ve kabilesini toplamış. O’nun o mevzudaki mesajını dinleyince, Ebu Leheb تَبًّا لَكَ demiş, hâşâ ve kellâ. Yeğenine, o güne kadar bağrına bastığı ve süt emmek istediği zaman süt emzirdiği yeğenine -hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ- “Tebben” demiş. “Helâk sana, yuf sana!” demektir, bu. Dolayısıyla, Tebbet Sûresi, onunla (Ebu Leheb ile) alakalı nâzil oluyor. تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ “Esasen Ebu Leheb’e yuf olsun (elleri kurusun, kurudu da)!..”
Bütün Ebu Leheb’lere yuf olsun!.. Her dönemde işkence yapanlara.. Müslümanlara eziyet edenlere.. İslam adına yürünen yolu tahrip edenlere.. köprüleri yıkanlara.. insanlık adına diyalog için koşan insanları düşman ilan edenlere.. onlara “terörist” diyen şom ağızlara, salya atan ağızlara yuf olsun!.. Allah, böylelerinin ağızlarına fermuar vursun; daha büyük kötülükler yapmaktan onları muhafaza buyursun!. Yaptıkları, canavarlıktır; onun ötesinde esasen yapacak bir şeyleri de yoktur. “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi / Ebr-i Nisandan ef’î, sem; sadef, dürdâne kapar.” كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi; ebr-i nisandan (nisan yağmurundan) ef’î (yılan), sem (zehir kapar); sadef (de), dürdâne kapar.” demişler; denizin dibindeki mercanlar, mercan balıkları, onlar da mercan kapar.
Evet, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekmesine gelmiştik. Mesela bir şey var ki; çok ağır geliyor o. Zannediyorum, kırk-elli gün uykusunu kaçırıyor O’nun. Zaten çok uyuduğu da yok ya!.. Sabahlara kadar ayakta, geceleri kemerbeste-i ubudiyet içinde geçiriyor. Onun için diyorlar: ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلَامَ إِلَى * أَنِ اشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu. Ama ben öyle yapmadım, uykum geldiğinde yan gelip kulağım üzerine ‘şey’ gibi yattım!” diyor Bûsîrî, Kaside-i Bürde’sinde. Bununla beraber Efendimiz öyle rahatsız oluyor ki, meleklerden daha mübarek, daha mâsum, daha temiz, daha nezih; ümmet-i Muhammed tarafından “Sıddîka” diye çağırılan annemize iftira karşısında!.. Hazreti Ebu Bekir’e “Sıddîk” deniyor. İki tane peygamber için Kur’an-ı Kerim’de bu tabir kullanılıyor. Hazreti Ebu Bekir’e de “Sıddîk” deniyor ve kızına, kerime-i mükerreme-i mualla-i muhtereme-i mümtâzesine de “Sıddîka” deniyor.
Âişe-i Sıddîka… Hayata gözlerini açtığı zaman, bir talebe gibi İnsanlığın İftihar Tablosu ile yüz yüze geliyor. Burada antrparantez şunu arz edeyim: Bazıları o meseleyi erken evlenme mevzuunda değerlendiriyorlar. Onu (Hazreti Âişe validemizi) İnsanlığın İftihar Tablosu keşfediyor. Annemiz, çok zeki. Düşünün ki dinin yarısına dair hadisler, onun rivayeti ile geliyor; dinin yarısını ifade eden hadisler… Efendimiz’den en fazla hadis rivayet eden sahabiler arasında birinci derecede Ebu Hüreyre, ikinci derecede mübarek, mualla, mümtâze validemiz Hazreti Âişe-i Sıddîka. Konumu, bu. Allah Rasûlü, onu keşfediyor. Ama yanına alıyor onu; tabii nikâh olmayınca, haram olur O’na. Dolayısıyla Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mümtaz dimağ ile alakalı elin-âlemin şu veya bu şekilde olumsuz değerlendirmelerine karşı, onu nikâh altına alıyor.
O’nun o türlü şeylere hiç ihtiyacı yok. Hadice Validemiz, bi’set-i seniyyenin sekizinci senesinde vefat ediyor. Hicret’ten bir-iki sene sonra izdivaç yapıyor. Beş sene… Evli bir insanın beş sene bekâr kalmasını düşünün. O’nun o türlü şeyler ile alakası yok. O “Ezvâc-ı Tâhirât” dediğimiz mübarek annelerimizin her biri bir kabileden. Esasen, çok önemli; o kabilelere, onlar vasıtası ile nüfuz etme.. sağanak sağanak vahiy sağanağını bulundukları kabilelere taşıma.. onlar ile Allah Rasûlü arasında irtibatı sağlama… Sonsuz Nur’da (ve yetmişli yıllarda sorulan bir soru üzerine Asrın Getirdiği Tereddütler-1’de) zannediyorum arîz ve amik olarak üzerinde duruluyor bunun. Keşke benim dar idrakim ile anlatılmasaydı; aklı daha geniş, daha kapsamlı olan birisi tarafından daha derince, meselenin felsefesi ortaya konarak anlatılabilseydi!.. Ama o bile çok şey ifade ediyor zannediyorum.
“O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, iktisap ettiği günah nispetinde cezası vardır; bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.”
Bu mübarek, bu muallâ, bu mümtâze validemize iftira ediyorlar. Münafıklar, meseleyi büyütüyorlar. Hani şimdi dünyada bir kısım kirli zift medyası var. Hiç olmayacak şeyleri, yalanları, iftiraları, tezvirleri allayarak, pullayarak neşretmek suretiyle birilerini itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar ya!.. Aynen, münafıkların karakterleri… قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ Herkes, karakterinin gereğini sergiler!.. Yadırgamayın çok!..
İyi bir fırsat (!) Peygamberi arkadan hançerleme… Âişe validemiz hakkında “Şu oldu!” filan… Vahiy geleceği âna kadar… إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لاَ تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ “O İftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nispetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.” (Nur, 24/11) Nûr sûre-i celîlesinde; hususî ayet nâzil oluyor.
Öyle ki, o iftira karşısında, iffet âbidesi, tıpkı Hazreti Meryem gibi “Keşke bundan evvel ölseydim!” diyor. Oysaki Cenâb-ı Hak, Hazreti Meryem validemize ruhu nefhetmiş; ondan Mesih dünyaya gelecek ve dünyanın yarısına -bir yönüyle- hayat üfleyecek. Ama ona öyle ağır gelmişti ki kocası olmadan, birden bire hamile olma mevzuu, “Keşke daha evvel ölseydim!” demişti. Sonra alttan gelen bir ses, bir yönüyle onu teselli etmişti. Daha çocuk iken, Hazreti Mesih konuşmuştu, Allahu A’lem. Melek de deniyor tefsirlerde. Fakat Kıtmîr’in mülahazası: Hazreti Meryem’in, daha sonra “Bu çocuk nereden?!” falan dendiğinde, çok rahatlıkla, “Kendisine sorun!” demesi için, daha evvel Allah (celle celâluhu) hazırlamıştı onu. Ayaklarının dibinde konuşunca orada, “Bu çocuk yine konuşacak.” itminanı hâsıl olmuştu. Ee ne demişti: قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Bebek dile geldi ve konuşmaya başladı: Ben Allah’ın kuluyum; O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” (Meryem, 19/30) Vukuu muhakkak olan şeyler, mazi kipi ile ifade edilir; Arapça’da bir hususiyet. Daha Peygamber olmamış, peygamberlik gelmemiş, Kitap gelmemiş ama آتَانِيَ الْكِتَابَ “Allah, muhakkak, bana Kitap verdi!” diyor. وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Beni peygamber olarak görevlendirdi.” وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا “Beni mübarek kıldı.” أَيْنَ مَا كُنْتُ “Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı.” Fakat önce Hazreti Meryem böyle bir şey ile, böyle bir imtihan ile karşılaşınca, öyle ağır bir şeye maruz kalmıştı ki, “Keşke ölseydim!” demişti.
İfk hadisesindeki iftira da Hazreti Âişe validemizi öyle çarpmıştı ki annemiz yatağa düşmüştü. Ve nihayet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına geldi onun. Kim bilir çend defa yanına geldi-gitti?!. Hazreti Ebu Bekir, en sevdiği insan; o, yıkılmış bir yönüyle.. hanımı, yıkılmış bir yönüyle.. kardeşleri, Muhammed, Abdurrahman yıkılmış bir yönüyle. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakları titreye titreye geliyor oraya; “Yâ Âişe, ne olur?!.” diyor, “Ne olur?!.” İşte o esnada vahiy iniyor orada. Mübarek validemiz, “Bu, Senin tezkiyen mi; yoksa Cenâb-ı Hakk’ın mı?” O (aleyhissalâtü vesselam), “Allah’ın seni tezkiyesi!” deyince, mübarek validemiz bir taraftan canlanırken, bir taraftan da minnetini Cenâb-ı Hakk’a sunuyor. Ben öyle diyorum. Orada hafif, az, Efendimiz gibi kendisinin de “efendi” bildiği bir insana, hafif sitem edâlı bir şey söylüyor ama minnet ve şükranını Cenâb-ı Hakk’a karşı sunuyor.
Hangi Hak dostunun hayatını inceleseniz, hal diliyle şöyle dediğini işiteceksiniz: “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..”
Niye dedim bunu? O büyük insanlar hep çekmişler; büyüklükleriyle mebsûten mütenasip olarak çekmişler. Ebu Bekir, çekmiş; Ömer, çekmiş; Osman, çekmiş; Ali, çekmiş… Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kızlarını boşamış amcasının (Ebu Leheb’in iki) oğlu ve onlar vefat edip gitmişler. Erkek çocukları vefat edip gitmişler. Arkada bıraktığı bir Fatıma validemiz var; onun ile teselli oluyor. Bütün Ehl-i Beyt, ondan dünyaya gelecek. O da Efendimiz’den altı ay sonra ruhunun ufkuna yürüyor. Dayanamıyor herhalde o yokluğa. Ben, yaşını da şöyle tahmin ediyorum: Zannediyorum, evlendiği zaman -Hicret’ten sonra evlenmişlerdi- on yedi, on sekiz yaşlarında var ise, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde, yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında vardı. Efendimiz’den altı ay sonra vefat etti, dayanamadı.
Evet, türbe-i Nebeviyeyi ziyaret ettiğinde demişti ki:
مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَا
صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا
“Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!. Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” “O’nun mübarek toprağını koklayan bir insan için artık başka ıtriyatı koklamaya lüzum yok!” diyor; kokluyor onu orada, içi yanmış olarak. “Başıma öyle musibetler döküldü ki…” صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا “Eğer gündüzler üzerine, o musibetler dökülseydi, bütün gündüzler, geceye inkılap ederdi!” diyor. Bu, o mevzuda, O’nun hicranına dayanamamayı ifade etmenin çok zengince bir misalidir. Tam Peygamber kızı olmaya mahsus bir ifade… Ve altı ay sonra da bir “Şeb-i arûs!” deyip yürüyor, önce Babasının yanına; sonra O’nun elinden tutuyor, yürüyor Huzur-i Kibriyâ’ya. Cenâb-ı Hak, o mübarek annemize bizi de bağışlasın!..
Çekmiş… Hazreti Hasan, zehirlenerek çekmiş.. Hazreti Hüseyin, Kerbelâ’da, Revan nehri kenarında, yanındaki yirmi-otuz insan ile, aile efradı ile o günün Yezîd’i tarafından çekmiş.. ve Müslümanlar, Haccâc tarafından çekmiş; seksen bin insanı, Emevîlerin emriyle, Abdülmelik’in emriyle şehid etmiş, öldürmüş; “Benim saltanatımı kabul edeceksiniz!” diye, “Beni kabul etmiyorsanız, sizin hakk-ı hayatınız yok!” Resim benziyor mu günümüzün tiranlarına?!. Hususiyle çağımızda tiran enflasyonu yaşanıyor; toprak, tiran bitirmek için gayet mümbit!..
Şâh-ı Geylânî, çekmiş.. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi, çekmiş.. Necmeddin-i Kübrâ, Moğol işgalinde savaşarak şehid olmuş, büyük veli, Aktâb’dan bir insan.. İmam-ı Rabbânî, zindana atılmış, Müceddid-i Elf-i sânî, Hicri ikinci binin müceddidi. Teker teker o büyükleri ele aldığınız zaman, çekmeyen tek bir insan yoktur; hep çekmişler. Ama son çeken insan var bir tane, Çağın Sözcüsü… Zannediyorum çektiklerini öyle unutmuş ki, hep söylüyorum bunu, çektiklerini anlatırken seneleri eksik söylüyor.
Çağın Sözcüsü de çok çekmiş ama “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” demiş.
1925 senesinde Şeyh Said hadisesi oluyor. O zaman ne kadar dişe-tırnağa dokunur insan var ise, hepsini toplamaya karar veriyorlar. O (Hazreti Bediüzzaman) da Erek dağında mağarada inziva yapıyor. Kendi başına orada; her halde yiyecek-içecek götürüyorlar. Van’da… Esas kendisi Bitlis’te dünyaya geliyor, Nurs köyünde; fakat Van’da uzun zaman Tahir Paşa’nın yanında da kaldığından, bir dönemde orada talebe okuttuğundan ve o Van Kalesi’nde kaldığından dolayı, yine orada kalmayı tercih ediyor. O eski talebeleri de herhalde -o mevzu ile alakalı net bir şey bilmiyorum, herhalde- sefer tasları ile bir şey götürüyorlar; orada, bir-iki yudum alıyor, geçiniyor. “Sen de bir şey yapabilirsin!” ihtimali ile onu da alıyorlar. Bakın, bütün paranoyaklar aynı şeyi yapıyorlar: “Sen de bir şey yapabilirsin!”
Şeyh Said, bir şey yapmıyor. Bir düğünde, halk etrafında toplandığından dolayı, kalabalık… O günün serkârı kim ise şayet, “Onlar bir şey yapabilirler!” diye üzerlerine gidiyorlar. “Seni almak istiyoruz!” deyince, o seven insanlar da “Hayır, onu vermeyiz!” diye, orada bir yönüyle meşrû müdafaa gibi bir şey yapıyorlar. Ama mesele “devlete karşı gelme” gibi kabul ediliyor. Derdest ediliyor, öldürülüyor. Tabiî onunla yetinilmiyor, Diyarbakır’daki Şeyh Abdulkadir’e de kıyılıyor. Bir de duyuyorlar, işitiyorlar Erek Dağı’nda bir Said Nursî var imiş, “Bu da bir problem olabilir!” falan diyorlar. Onu da alıyorlar, sürüyorlar. Şeyh Said’e yaptıkları gibi, Vanlılar etrafına toplanıyorlar, “Efendi! Seni teslim etmeyelim!” diyorlar. “Hayır, ben, milletimin bağrına dönüyorum!” diyor. Hep “Milletim!” diyor, Anadolu insanına “Milletim!” diyor. Ve burada arkadan gelen, orada bölücülük yapan insanlara da bir mesaj veriyor, bir reçete veriyor. Hatta o millet için, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” diyor.
Şimdi, bazı yerlerde “yirmi beş sene” kaydıyla diyor ki: “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’ edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’ etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”
Çekmedik şey kalmıyor. Düşünün, Demokratlar iktidar oluyorlar. Mahkemelerden bir tanesi, 58’dedir; Ankara’da o mahkeme oluyor. O mahkemede bile esasen çok ağır ithamlarda bunuyorlar ama salıveriyorlar. İşte iki sene sonra da ruhunun ufkuna yürüyor; 60 senesinde, ruhunun ufkuna yürüyor. O konuda da dediği oluyor: “Ben rahmet-i İlâhiyeden ümid ederim ki: Mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek!” Ağzın şeker-şerbet yesin, Kevser içsin; Peygamberin eliyle lokmalar yesin! Ne kadar doğru demişsin! Hakikaten de öyle olmuş. Ondan sonra vefalı talebeleri, daha sonra da talebelerinin talebeleri, daha sonra da talebelerinin talebeleri… Siz kendinizi nereye koyuyorsunuz? Talebelerinin talebeleri, talebelerinin talebeleri bütün dünyada ses-soluk oluyor; uykuda olanları bir ezan sesi ile, âdetâ Sabâ nağmesiyle “Kalkın namaza!” diye uyarıyorlar..
Evet, milletinin imanını selamette görme adına her şeye katlanıyor ama çekiyor ve katiyen o millete de küsmüyor, giderken de dargın gitmiyor. Fakat ceddi olan -Seyyid olduğundan dolayı Hazreti İbrahim ile de irtibatı var.- Hazreti İbrahim’in anavatanı Urfa olduğundan dolayı, orada vefat etmeyi düşünüyor ki, Urfa’ya varıyor. Otelde… Vardığı gün… Ben has talebelerinden, rahmetlik -Makamı cennet olsun!- âbide şahsiyet Bayram Ağabey’den dinlemiştim: “Otel odasında, yatakta hep inleyip duruyordu. Öyle ızdırap çekiyordu ki?!.” Tâ Isparta’dan oraya kadar onca yolu araba ile kat’ etmişti. “Hep inleyip duruyordu. ‘Ah ne olur şu iniltiler bir dursa da bir uyusa; bir görsem, bir ferahlasam, içim bir rahat etse!’ diyordum. Bir aralık iniltiler kesilince sevindim; ‘Elhamdülillah, uyudu demek ki!’ dedim. Ama dizimi çektiğim zaman gördüm ki ruhunun ufkuna yürümüş!” O da öbür âleme gitmiş… Çekmiş, çekmiş, çekmiş… Fakat hiç şikâyet etmemiş, hep katlanmış. Arkasındaki o sâdık bendeleri de hepsi o işe katlanmışlar. Çünkü Peygamber Yolu’nun gereği, bu…
Allah (celle celâluhu) mü’minleri -bir yönüyle- dünyadan küstürüyor, arzu ve iştihalarını âhirete karşı kamçılıyor. Size Cenâb-ı Hak böyle bir kamçı vurmuş ise, kendinizi bahtiyar sayın, elhamdülillah!.. “Dünya nimetleri zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır!” diyor Hazreti Üstad. Bence bu elemli lezzetten ise, elemi olmayan lezzeti tercih etmek lazım; o da öbür âlemde…
Bamteli: SONSUZ HAMDOLSUN!..
O gün ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda verir; ancak tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Allah’a varan güzel ahlaklı kullar kurtulur.
Cenâb-ı Hak, “kalb-i selîm” ile serfirâz kılsın bizi!.. Kalb-i selîm olma, enbiyâ ile aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşma demektir.
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) selîm kalbli; katiyen o kalbe rüyada bile gıllügiş misafir olmamış. O’nun kalbi zerre kadar kir görmemiş, leke görmemiş, sis-duman bilmemiş; hep pırıl pırıl bir ayna gibi O’nu (celle celâluhu) aksettirmiş. Huluk-i İlahînin bir aynası olmuş. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” demiş; fakat başta kendisi o ahlak ile tahalluk etmiş. Kur’an-ı Kerim de O’nu tebcîl sadedinde, Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ buyuruyor: “Yemin olsun, kasem olsun, muhakkak ki Sen, ahlakın en güzeli üzerinesin!” (Kalem, 68/4)
İncitmemiş, kırmamış; incitseler de incinmemiş. “Âşık der inci tenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen incitenden.” (Alvarlı Efe Hazretleri) “İncinme incitenden…” Bir cinas da yapıyor, tasannuya girmeden; beyana ayrı bir güzellik katıyor, o ifadeler. İhyâ’da da bu türlü beyan sanatlarını çok görüyorsunuz; Hazreti Gazzâlî gibi o büyük insanlar, aynı şeylere başvuruyorlar; cinas, seci kullanıyor ve muhtevadaki güzelliği, aynı zamanda üsluptaki güzelliklerde de ortaya koyuyorlar, ta ki kulakları tırmalamasın, yadırganmasın, vicdanlar yumuşaklık ile kabul etsin.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hali de o… Ve bütün büyükler -esasen- o hali yakalamaya çalışmışlar. Elde etmeye Allah, muvaffak eylesin!.. Huluk-i hasen… رَوَاهُ الْحَسَنُ، عَنْ أَبِي الْحَسَنِ، عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ: إِنَّ أَحْسَنَ الْحَسَنِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ “Hasan, Hasan’ın babasından, o da Hasan’ın dedesinden rivayet etmiş ki: Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.”
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, Hazreti Hasan efendimiz -Allahu a’lem- yedi-sekiz yaşlarındaydı. Ama cins dimağlar onlar; peygamber torunu, firâsetli; “Hepsi dâhi idi!” denebilir. O gün ne denmiş, ne söylenmiş ise, onları bir teyp bandına kaydediyor gibi kaydetmiş. Yaşadığı sürece, zehirlenip ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar, duyup ettiği şeyler ile başkalarını aydınlatmaya çalışmış Hazreti Hasan.
Ve onun için deniyor: رَوَاهُ الْحَسَنُ Seyyidinâ Hazreti Hasan rivayet etti. عَنْ أَبِي الْحَسَنِ Ama bunu babasından duymuş, demek Hazreti Ali’den. عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ O da ana tarafından dedesi Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.”
Güzel ahlak, ibadetin en önemlisidir, zirvesidir. Günümüzde ona çok ihtiyaç var. Güzel ahlaka çok ihtiyaç var, hem Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlığa düşmeme adına, hem de bir kısım musibetler karşısında istikameti bozmama adına. Badireler var, gâileler var, rencide olmalar var, üst üste gelen hadiselerin şoku var… İnsanlarda moral bozulmaları oluyor… Bütün bunlar karşısında, bütün bu şokların tesirinde kalmayarak, hep güzel ahlak ile hareket etmek.. her şeyi hamd ü senâ ile karşılamak.. ve böylece Cenâb-ı Hak’tan sürekli “mezîd” (artma, arttırma, çoğalma) istemek…
Bir hadiste ifade buyrulduğu gibi, Davud (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a “Yâ Rab! Senin şükrünü nasıl eda edebilirim ki, Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Cenâb-ı Hak, “İşte şimdi tam şükrettin.” buyurur.
Siz, olup biten şeyler karşısında rencide olmadan, incinmeden âh u vâh etmeden, biraz evvelki Alvar İmamı’nın (rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten) “İncinme incitenden!” dediği gibi, hiç incinmeden sürekli اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!” derseniz, hem edebi korumuş hem de nimetlerin artmasına davetiye çıkarmış olursunuz. Bazıları, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ على كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demişler: “Küfür ve dalalet ahvâli müstesna, her şeyden dolayı Sana hamd ü senada bulunuruz!”
Gelen iyilikler, iyilik olduklarından dolayı, onlar için Allah’a hamd ü senâ edilmiş. Bir kısım sıkıntılar, gâileler, belâlar, musibetler gelmiş; sabır faktörünü isteyen hususlar gelmiş.. ibadet ü tâate sabır gibi.. sağanak sağanak gelen belâlara karşı sabır gibi.. cismanî arzu, istek ve garîze-i beşeriyetlere karşı dişini sıkıp istikametini koruma mevzuundaki sabır gibi… Bütün bunlar, başımızdan aşağıya yağdığı zaman veya bunların tazyikine maruz kaldığımız zaman, bunlar balyozlar gibi başımıza indiği zaman da Allah’a hamd etmek esastır.
Bunların hepsinin, zannediyorum, ifadede bir yeri var. Çünkü -mesela- bir yerde Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) üç tane önemli husustan bahsediyor; bir tanesi de “mescide çok adım ile gitmek”, uzaktaki mescide gitmek. Beş kilometre ötede oturuyor ama ne yapıp yapıp mescide gitmeye, cemaatin içine girmeye ve o saflar içinde yerini almaya çalışıyor. O saflar içinde yerini alan insan, Kâbe’nin etrafında halkalanan, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar uzanan o saflar içinde yerini almış; إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ beyanını, mütekellim-i maa’l-gayr ile ifade ettiği zaman, “Bütün bunların ubudiyetini Sana takdim ediyorum. Gücüm yetse, bütün bunların yardım isteğini Sen’den istiyorum!” demiş olur. O mülahaza ile Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda durma… Tâ uzak mesafeden gelip mescitte cemaate iştirak etme…
Ve bir de إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ “Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam almak.” buyuruyor. Çok çetin olduğu zaman… Şimdi Kıtmîr de abdest alırken bakıyor, çok rahat; bir de elini musluğun altına tutuyorsun, su kendi kendine akıyor. Öyle değildi… Kırbalar ile su dolduracaksın.. bazen buz gibi olacak.. bazen -eskiden bizim memleketimizde olduğu gibi- çeşmelerden şakır şakır akan suyu siz ağzınıza-burnunuza vurduğunuz zaman bıyıklarınızda, kaşlarınızda buz haline gelecek… O dönemde… إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ Nahoş gibi görünen durumlarda abdesti tastamam alma, arızasız alma; ellerini yıkama, yüzünü üç defa yıkama, kollarını üç defa yıkama, her şeye rağmen, başını mesh etme; إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ.
İşte, bu türlü durumlarda da bunların sıkıntılarının insana kazandırdığı şeyler olduğundan dolayı, bunlara da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ “Elhamdülillah!” demeli!.. Bakın bunlar -esasen- gelen bir nimet değil. Fakat hem “fezâil” (فَضَائِل) hem “fevâdil” (فَوَاضِل) karşısında Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ ile mükellefiz. Dolayısıyla “hamd” de esasen buna delalet ediyor.
Dolayısıyla bazen hamd ederken, gerçekten iyilik hâlinde başımızdan aşağıya akan güzelliklere karşı, sağanak sağanak yağan güzelliklere karşı اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ dersiniz: “Küfür ve dalaletin yüzüne tükürük… Her şeyden dolayı Allah’a hamd ü senâ olsun!..” veya “Ahvâl-i küfür ve dalaletin dışında her şeye hamd ü senâ olsun!”
İyiliklerden dolayı, doğrudan doğruya hamd, zeminine oturuyor. Fakat bir kısım olumsuz/negatif şeyler karşısında hamd ü senaya gelince… Onlara karşı da dişinizi sıkar sabrederseniz şayet, o da hamdi gerektirir. Yine hamd…
Cenâb-ı Hakk’a karşı -esasen- şükür ile mukabele etmeye imkân yok; çünkü şükür de bir ibadettir/nimettir esasen. O’na karşı bir ibadete/nimete sizi muvaffak kıldığından dolayı “Elhamdülillah!” diyorsunuz. “Elhamdülillah!” da size bir şey kazandırdığından dolayı, ona da “Elhamdülillah!” diyorsunuz. O da bir şey kazandırdığından dolayı, ona da “Elhamdülillah!” diyorsunuz. Onun için Hazreti Zeynülâbidîn, sarih olarak diyor ki: “Sana nasıl şükredebilirim ki, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ (Şükür Allah’a!) dediğim zaman bile, bana bir şey kazandırıyorsun; o bile şükür istiyor. Bir kere daha desem, o bile şükür istiyor; bir kere daha desem, o da şükür istiyor!”
Milyonlarca, milyarlarca defa hamd ü senâ olsun Allah’a ki, sizi küfür ve dalalet içinde bırakmadı; işi-gücü yalan ve aldatma olan zalimlerin saflarına da katmadı!..
Onun için belki günümüzde de çok tekrar etmek lazım. Eskiden, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demeyi, bir arkadaşınız, yeterli buluyordu veya bilmiyordu daha ötesini. Şimdiki bildiği doğru mu, değil mi, onu da bilemeyeceğim; onu sizin irfanınıza havale ediyorum. Artık, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Bir milyon defa, milyonlar defa hamd ü senâ olsun Allah’ım, küfür ve dalaletin dışındaki her hale!..” diyor.
Şimdi bir kısım kimseler, kötülüğe kilitlenmiş kimseler, kalbi kirlenmiş kimseler, dimağlarında pâk bir yer kalmamış kimseler; oturup-kalkıp hep kötülük düşünebilirler. Bu kötülükleri de bazen sizin üzerinizde realize edebilirler, uygulayabilirler. Değişik kötülüklere maruz kalabilirsiniz. Bunları hamd ü senâ ile ibadete çevirebilirsiniz. Başınıza gelen her şeyden dolayı, onu şükür ile karşılarsanız şayet, bir adım daha o Miraç’ta O’na doğru yaklaşmış olursunuz; bir adım daha O’na doğru yaklaşmış olursunuz.
Evet, أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta Enbiyâ’ya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” dendiği üzere, Enbiyâ-ı ızâma da hayatları boyunca Miraç yaşatan -bir yönüyle- başlarına gelen o belâlar/musibetlerdir. İbâdet u tâate karşı sabır… Zaten “ismet” sıfatı onların tabiatlarının bir gereği, masumiyet ile mamurlar. Allah, onlara öyle bir tabiat ihsan etmiş, öyle bir irade ihsan etmiş ki, hayallerinde bile kirliliğe rastlamıyorlar; rüyalarında kirlilik ile tanışmış değiller. Öyle bir şey… Ama bir insan; muktezâ-ı beşeriyet; göz ilişebilir. Çoğu kaçmış bu türlü şeylerden. Ama “Başkaları gibi!..” falan da demiş. Fakat katiyen başkaları gibi onlara ilişmeye onun gücü yetmez. Evet, onlar öyle İlahî seralar ile seralandırılmışlardır ki, gelen şeyler, o seralara çarpar ve geriye dönerler. Cenâb-ı Hak ile öyle bir irtibatları vardır ki!.. Dünyanın güzellikleri değil, Hûri-Gılman etraflarını sarsa, Cennet köşkleri etraflarını sarsa, “nazargâh-ı ilahî” olan o kalblerini Allah’tan başkasına tevcih etmediklerinden dolayı, o türlü şeylerin -teveccühü mü diyelim, tasallutu mu diyelim- karşısında, sarsıntının en küçüğünü bile yaşamadan, bildikleri yolda Allah’ın izni-inayeti ile yürürler. Hep şükreder yürürler, hamd eder yürürler.
Ama gördüğünüz gibi, belâ ve musibetten âzâde olan hiçbir büyük yoktur; hiçbir büyük, belâ ve musibetten âzâde kalmamıştır. Muvakkaten rahat bir nefes alıyor gibi olmuşlardır; tam böyle alıyorken, nefes gırtlaklarına giderken, düğümlenmiştir orada. Hemen bir muzip, bir muziplik yapmıştır; bir olumsuzluk, onların karşısına çıkmıştır. O tertemiz oksijeni bile rahat yudumlama imkânı bulamamışlardır.
Bakın, belki düşünmüşsünüzdür burada: “Mâ-i bârid” (soğuk su) büyük bir nimet olarak ifade buyuruluyor çok defa. Yahu bizde çok; çeşmeden akan sular, “mâ-i bârid”. O, yok bir kere onlarda; güneşin altında ısınıyor o sular, ısınıyor. Cennet’teki o sulara da “mâ-i bârid” deniyor; şeker şerbet de deniyor esasen. Mâ-i bârid… Onu bile ağızlarına aldıkları zaman, büyük bir nimet sayıyorlar. Kim bilir kaç defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzına aldığı zaman, -O terbiyesizliği yapanın kolu-kanadı kırılsın!- belki arkadan bir tekme vurdular; onu bile rahat yudumlamasına fırsat vermediler. Veya çirkin bir laf ettiler; o, düğümlendi kaldı, içinde düğümlendi kaldı. Bir lokmayı ağzına koyduğu zaman, kuvve-i zâika daha hissesini almadan… Esasen alacaktı; ağız, kendi hissesini alacak idi. Sonra bir mesaj gönderecekti yutağa, “Tatlı bir şey geliyor sana, hazır ol!” falan diyecekti. Yutak da bir mesaj gönderecekti mideye, “Sana şu geliyor, hazmetmeye hazır ol!” Bunların hiçbirine fırsat vermeyen öyle şeyler ile karşılaştı ki!.. Yediği içtiği mübarek boğazından geçerken, âdetâ diken yutuyor gibi oldu; di-ken yu-tu-yor gi-bi ol-du.
O büyüklerin hâli, böyle idi. O açıdan da onların yolunda, bu başa gelen şeylere karşı hamd ve sabır ile mukabele etmeli!.. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Peygamberler yolunda, Peygamberlerin başına gelen şeyler ile Allah bizi de serfirâz kılıyor. Binlerce hamd ü senâ olsun!..
Ama bir gün inşaallah bu kasvetli bulutlar sıyrılacak… “Şafak, şafak!..” deyip, fecr-i sâdıklar bekleme… Bunlar inşaallah bir gün gerçekleşecek. -Ama bunu da hiçbir zaman ben şahsım adına istemediğim gibi, kalblerinizi kalbimin çok üstünde, çok duru, çok berrak bildiğimden dolayı, sizler de öyle bir temennide bulunmamışsınızdır, zannediyorum.- Günler, yeniden bayrama dönecek. Âdetâ iç içe Şeb-i Arûs’lar yaşayacaksınız. Güzellikten güzelliğe kanat açacaksınız; üveyikler gibi hep güzellikler üzerinde uçup duracaksınız, Allah’ın izni-inayetiyle. Ama bugün maruz kaldığınız bu şeylere katlanmak iktiza ediyor.
Hamd edeceksiniz Allah’a ki, sizi, vazifesi, işi, gücü yalan olan, aldatma olan, demagoji olan, diyalektik olan kirli bir toplum içinde tutmamış. Allah (celle celâluhu) şöyle-böyle değişik yollar ile sizi onlardan ayırmış. Bazen onlardan yediğiniz tekme ile onlardan uzaklaşmışsınız; bazen size doğru kalkan bir yumruğu yememek için onlardan uzaklaşmışsınız… Ve bunların hepsi, Mizan kefesinde, sizin hesabınıza “sevap” unvanı ile ağırlığınızın önemli bir vasıtası olmuş.
Evet… Kim bilir, belki de Allah (celle celâluhu) bu musibetlerle bizi arındırıyor. Böylesi, duyguların, düşüncelerin çok kirlendiği bir dönemde, biz de farkına varmadan üzerimize bazı şeyler sıçratmış olabiliriz. Sokaklar kirli, eğitim yuvaları kirli; dinî eğitimlerin verildiği yerler skolastik düşüncenin pençesinde, belli şeylere takılmış gidiyorlar. Böyle doğru-dürüst, bize hak-hakikat adına rehberlik yapacak insan, âdetâ tanımadık gibi… Bütün bunlardan dolayı da Allah (celle celâluhu) sizi arındırmak suretiyle huzur-i Kibriyâsına arınmış olarak almak istiyor. Gelecekte size lütfedeceği bu şeyden dolayı da belki şöyle demek lazım: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ Ne diyelim ona: Maruz kaldığımız musibetlerden dolayı أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ. Ve lütfedeceğin güzel şeylerden dolayı أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ.
İrade, şart-ı âdîdir; fakat insan -sebepler planında- emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.
Çok iyi bildiğiniz bir hakikat: Hazreti Pîr’den başkasının da onu ifade ettiğini bilmiyorum, fakat aynı mazmun, başka sözler ile hep ifade edilmiştir: Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikasına, bir saatine mukabil gelmeyen Cennet hayatına namzetsiniz. “Binlerce sene” kesretten kinaye; milyonlarca sene, milyarlarca sene olsa ne ifade eder ki ebediyetin yanında?!. Ebediyet ile onları yan yana getirdiğiniz zaman, o milyonlarca sene, milyarlarca sene bir damla olur; utanır “Yahu niye beni bunun ile karşılaştırdınız?!” diye. Evet, utanır, milyonlarca sene utanır onun karşısında. Bir de o Cennet hayatının binlerce senesi, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini temâşâya ve “Ben sizden razıyım!” iltifat-ı Sübhânîsini duymaya…
Hiç aklıma gelmemişti bu… Hakikatlerin insana intikali, iki yol ile oluyor: Bir: “Mubsarât” ile, bir de “Mesmûât” ile. “Mesmûât” (işitilenler, duyulanlar), O’ndan gelen İlahî mesajlar. İster varlığın doğru okunması, isterse hayatın doğruca talim edilmesi adına vahy-i semâvîye “mesmûât” diyoruz. Enbiyâ-i ızâmın nur-efşân, şeker-şerbet beyanlarından içimize akan sözleriyle şekilleniyoruz, onlar ile öbür âleme göre yapılanıyoruz. Buna “Mesmûât” diyoruz. Evet, aynı zamanda, yine ilim-irfanımızı artırma adına, gözümüzü açma adına, kâinat hakkında denen şeyler de, söylenen şeyler de bir yönüyle “mesmûât” oluyor. Bir de “Mubsarât” (görünen varlıklar, görülmesi lazım olanlar) var. Görüp değerlendirdiğimiz şeyler; gördüğümüz zaman tahlillere, terkiplere gittiğimiz şeyler, analizlere/sentezlere gittiğimiz şeyler; bunlara da “Mubsarât” deniyor. Şimdi, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini görmek, esasen “Mubsarât” kategorisine bir mükâfat-ı Sübhâniye; O’nun “Ben, sizden râzıyım!” beyan-ı Sübhânîsi de esasen o duymayı, o “Mesmûât” meselesini değerlendirme karşısında size ihsânât-ı Rabbâniye…
Allah, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ اْلأَوْفَى * وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir. Ve son durak Rabbinin huzurudur.” (Necm, 53/39-42) Necm Sûresi’nde bahsediliyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Miraç’ını da, Rü’yet’ini de, “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”yı -Vücub ve imkân arası bir noktaya ulaşmasını, fenanın bekâdan ayrıldığı noktaya ulaşmasını- da ifade eden o sûrede, وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى diyor.
Mehmet Akif de bunu ifade ederken şöyle der:
“Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı,
Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ’ vardı!..”
Evet, “İnsana sa’yinden başka bir şey yoktur!” İnsanın sa’yi ne ifade eder? İrade, şart-ı âdî. Usûluddin’de gördüğümüz gibi, bu mesele üzerinde nazarî o kadar çok fikir yürütmüşler ki!.. Orada, insan iradesi, Cenâb-ı Hakk’ın yaratması, Ehl-i İ’tizâl, Cebriye, Eş’ariye, Maturidiye, bunlar arasında olanlar… اَللهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ، وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَآبُ İşin doğrusunu Allah bilir. Fakat, Kıtmîr, biraz da Hazreti Pîr’in bu mevzudaki mülahazalarına istinaden, kestirmeden diyor ki: İrade; “tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki nokta arasında meyelân ya da meyelândaki tasarruftan ibarettir. Kendini o noktada görüyorsun, bir blokaj üzerinde görüyorsun: “Şu da yapılabilir, bu da yapılabilir!” Çok hafif bir dürtü ile, bir itme ile -“Dürtü” mü diyelim, buna?- “içe doğma” ile…
(Sözün burasında elektronik tabloya Hazreti Bediüzzaman’ın resmi yansıyor.) Bakın, Adam çıktı; biliyorsunuz:
“Kan-ter içinde yaşadın, kan-terdi pazarın,
Sinelere çarpıp duruyordu âh u zârın..
Aşk rehberin olmuştu, mefkûren de dildârın;
Hep anıp durmuştun, erdin vuslatına Yâr’ın.”
Meyelân, meyelândaki tasarruf… Bir “eğilim” sadece, insandaki irade; bir eğilim ama öyle küçük bir şey ki, bir damla… Böyle, koyuyorsunuz ortaya, bir de bakıyorsunuz ki!.. “Sen bir damla koydun, bu sana göre!.. Sen, zayıfsın, âcizsin, Benim yarattığım varlıksın; gücün o kadarına yetiyor. Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile sana bir okyanusu veriyorum! Sen, bir zerre ortaya koydun; Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile bir güneş sistemini veriyorum; -estağfirullah- Samanyolu’nu veriyorum; -estağfirullah- bir buçuk milyar sistemleri veriyorum!” Verir mi, vermez mi?!. Verir… Kudret-i nâ-mütenâhi; iradesi nâ-mütenâhi; ilmi, bütün âlemi muhît… Verir… O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre yapacağını yapar. Bu açıdan, siz küçük bir şey ortaya koyarsınız; O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre eltâf-ı Sübhâniyede bulunur.
Her şeyden evvel mü’min bir hüsnüzan insanıdır; insanlara karşı hüsnüzanla emredilen birinin, Rabbisinin muamelelerine karşı suizan ifade eden hoşnutsuzluğu nasıl söz konusu olabilir ki?!.
Yine M. Akif’e kulak verelim:
“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yus olan, ruhunu, vicdanını bağlar.
Ey dipdiri meyyit, iki el, bir baş içindir,
El de senin, baş da senindir,
Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz,
Sen mi, yoksa ümidin mi yüreksiz!”
Evet, yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me’yûs olan, ruhunu-vicdanını bağlar… Bence ye’se düşmeden, değişik tıkanmalara karşı “Vira bismillah!” deyip yeniden işe başlamak lazım… “Devam ediyoruz yâ Rabbi! Devam ettiğimiz bu yolda bize güç ve kuvvet ihsan eyle!.. Eşrârın şerrini kendi başlarına dola! Onları onunla meşgul et!” demek lazım. Eğer bu tabiri büyükler kullanmasaydı, biz de kullanmazdık. Fakat, el-Kulûbu’d-Dâria’da da kullanıyorlar: “Eğer, mehil vereceksen, öyle şeyleri başlarına dola ki, önümüzü almasınlar; bu güzergâh-ı Enbiyâ’da, bildiğimiz gibi hep yürüyelim, Senin iznin ile, inayetin ile!..” diyorlar. Onlar dediklerine göre; onlar, bizim rehberlerimizdir, bizim dememizde de bir mahzur yok. Bu bir beddua da sayılmaz esasen. Ama yerinde, o türlü beddua değil, onları Allah’a havale etme, İnsanlığın İftihar Tablosu tarafından da olmuştur, O’nun hâlesi tarafından da olmuştur, Hâle’ye müteveccih ruhlar tarafından da olmuştur. Biz de Hâle’ye müteveccih olanlara müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih… Kaçıncı derecede olursa olsun, gözümüz, hep o batmayan güneşlere doğru… Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..
Evet, bu da bir imtihandır. Esasen sabır da zordur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek, nûr-efşân beyanları çerçevesinde: اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى “Sabır, hadisenin şoku yaşandığı dönemdedir.” Her şey zâil olup gittikten sonra, ortalık güllük-gülistanlığa döndükten sonra, hâristan birden bire kuruyup gittikten sonra, her şeyi ve her tarafı bâğistanların, bostanların sardığı bir dönemde neşelenmek, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ demek kolaydır. Fakat o belaların sağanak sağanak, musibetlerin sağanak sağanak yağdığı anda sabır, gerçek sabırdır. اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى Hadisenin şokunun yaşandığı ânda dişini sıkıp katlanma demektir sabır.
İşte bu katlanılması gerekli olan şeyler, değişik vesileler ile hep ifade edilmiştir, kadimden bu yana. Bize ait değil. En son Çağın Sözcüsü de üç şeye ircâ ederek üzerinde duruyor; onları da biliyorsunuz. Malumu i’lâm etmemek, israf-ı kelama gitmemek lazım… Şimdi bu türlü şeyler dokunduğu zaman, insana biraz dokunur. İnsanız… İzzet Molla’nın ifade ettiği gibi, çok tekrar ettim bu lafı, sizi sıkmasın: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan, ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Bir tekme yiyorsunuz, sallanıyorsunuz böyle, hafif bir sallanıyorsunuz. “Yahu niye sallanıyorsun, sallanma!” diyemezsiniz.
Her şeye rağmen, o esnada “Niye bu oldu?!.” gibi -böyle- Cenâb-ı Hakk’a hesap sorarcasına -hâşâ ve kellâ- O’nunla cedelleşmeye giriyor gibi bir tavır sergileme yerine, meseleyi kalb-i selîm havuzunda eriterek, kalb-i selim değirmeninde öğüterek onu, bir yönüyle işe yarar hale getirmek lazım. Tâbir-i diğerle, çoklarının kaybettikleri kuşakta meseleyi “kazanma kuşağı” haline getirmek lazım. Çokları dökülüp duruyor orada. Öyle bir irade -Allah’ın izni-inayeti ile- ortaya koymalı, öyle bir tavır sergilemeli ki, o kandan-irinden deryalardan geçerken şehrâhta yürüyor gibi yürümeli, yerinde üveyik gibi kanat açmalı, O’na doğru yükselmeli!..
Bu açıdan da insan hiç farkına varmadan, içinde hafif kırılmalar olur, küsmeler olur; farkına varmadan… Hemen, anında onun tepesine bir balyoz indirmeli!.. “Marifet” ile, marifetin doğurduğu “Muhabbet” ile, muhabbetin doğurduğu “Allah ile münasebet” ile, “Zevk-i ruhânî” ile ve “O’na olan Aşk u iştiyak” ile mutlaka o meseleyi baskı altına almalı; o negatif şeyi pozitif şeye çevirmeli, Allah’ın inayeti ile, izni ile, riayeti ile!..
Rıza yörüngeli yaşayanlar, ömürlerini âdeta bir şükür dantelâsı hâline getirirler; hep hoşnutsuzluk homurdanıp duranlar ise, bu nankörlük değirmeniyle, en müsbet, en olumlu işlerini bile ezer, öğütür ve bitirirler.
Siz dilerseniz, -biraz evvelki mülahazaya ircâ edebilirsiniz- O (celle celâluhu) da verir. Sözü, sözlerin sultanı olan Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ، يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” “Dua ettim, kabul olmadı!” Evet, hadiste geçen fiil kipini mânâlandıracak olursak, “Dua ettim, dua ettim, dua ettim de kabul olmadı!”
Hazreti Pîr diyor ki: “Bende kulunç rahatsızlığı var; kırk senedir dua ediyorum gitmesi için.” Evet, bir arkadaşınızda da altmış küsur senedir var; dua ediyor, aynı zamanda demir ile, balyozlar ile, merdaneler ile de tepesine vuruyor, gitmiyor, gitmiyor. Ne yapabilirsiniz, gitmiyor?!. Hazreti Pîr diyor ki: “Dua, duayı kesmediğinden dolayı gitmiyor!” Bana diyor ki o kulunçlar, “Yine dua et sen!” Çünkü her dua ile insan, bir adım daha Allah’a yaklaşıyor, belki on adım birden Allah’a yaklaşıyor.
Belaları da bu şekilde değerlendirmek, o çirkin şeyleri tertemiz Cennet ırmaklarına çevirmek gibi bir şeydir. Öyle bir şeye mâruz kalıyorsunuz ki!.. Bir yönüyle, zayıf insanların hemen isyan edecekleri veya şakaklarına -Hitler gibi- bir namlu dayayıp intihar edecekleri bir hadiseye maruz kalıyorsunuz. Azıcık dişinizi sıksanız, “Yahu hele bir teemmül edeyim ben bunu. Bu bana geldi; acaba benim arınmam ile alakalı bir şey miydi? Yoksa Rabbimin bana lütfettiği şeyleri rantabl değerlendirmediğimden, yaptığım zaman israfından dolayı mıydı? Diyeceğim-edeceğim daha çok şeyler vardı, ihmal ettiğimden dolayı mıydı? Yoksa yol, Peygamberler yolu olduğundan dolayı mıydı?!.” Eğer o yolda yürüyorsanız, onlara benzemeniz lazım; numara, drob aynı olması lazım. Onlar dönüp arkalarındakilere baktıkları zaman “Doğru, bunlar da aynı urba ile; öyle ise bunlar da bizden!” falan demeleri için böyle bir şey yapıyorsa, urba değişikliği yapıyorsa, numara-drob değişikliği yapıyorsa Allah (celle celâluhu), bunların hepsi, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dedirtecek hususlardır/faktörlerdir.
Fakat o esnada, o ân-ı seyyâlede, o ân-ı seyyâlenin iki seyyâle olmasına müsaade etmeden, anında, daha yumurtanın kabuğunu kırıp dışarıya çıkmak istediğinde, hemen kellesine bir tokmak vuracaksınız olumsuz duygunun, olumsuz düşüncenin. Cenâb-ı Hak da diyecek ki: “Kulum ne sâdık! Bana karşı içinde en küçük şey geçmesine bile tahammülü yok bunun; hemen onun hakkından geliyor!”
Ne zaman?!. Promete gibi zincire vurulduğu zaman.. kırbaçlar altında inlediği zaman.. çırılçıplak edilip işkenceye maruz kaldığı zaman.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdıkları zaman.. anneyi evladından ayırdıkları zaman.. yeni dünyaya gelmiş çocuk ile annesini hapse attıkları zaman… Bütün bu acı tablolar karşısında, bu acıları şeker ve şerbete çevirmek… اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek: “Elhamdülillah! Senin bize teveccühündür; bunlar ile bile kim bilir bize neler vadediyorsun!.. Neler vadediyorsun?!. Keşke bütün bunları bize revâ görenlere de aynı lütuflarda bulunarak onları da arındırsan!.. Bulundukları konumdan gerçek insanlık seviyesine ulaştırsan!.. Onlar da Nebiler arkasında yürüme imkânını elde etseler, o şehrâhta yürümeye muvaffak olsalar!..”
(Sözün burasında, o an elektronik ekrana yansıyan bir tablo okunuyor.)
“Sıyır onu, her şey olduğu gibi görünsün,
Hasretlerin sönüp, idbârın, ikbâle dönsün.
Ömür boyu hep nefis ve şeytanı güldürdün;
‘Hakkım!’ deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün!”
“Hakkım!” deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün! “Hakkım!” deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün!..
Bamteli: NİYET, HİCRET VE SEMERELERİ
Buhârî’nin birinci hadisi, niyet ile ilgilidir; râvîsi de Hazreti Ömer’dir; Yahya İbn Saîd el-Ensârî döneminde iştihar eden bir hadistir: إِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.”
Hiç şüphesiz “mukaddes göç”ün “tarihin kulağına küpe” diyebileceğimiz en anlamlısını, sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, beşerin medar-ı iftiharı Efendimiz (ﷺ) gerçekleştirmişti.
Bu şekliyle, çok sonra vâki olmuş bir ifade, zannediyorum. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha evvel bunu ifade buyurmuşlar mıydı? Hadisin yapısına, şekline, formatına kompozisyonuna bakınca; hicret esnasındaki bir beyan olduğu anlaşılıyor. Herkes Allah için hicret ediyor; fakat…
Hicretin iki yanı var: Bir; bulundukları yerde yapmaları gerekli olan şeyleri yapmalarına fırsat ve imkân verilmemesi; bir de onlara orada hakk-ı hayat tanınmaması.
Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve saff-ı evveli teşkil edenler beraberce hicret ediyorlar. Yani, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ki zaten Efendimiz’den ayrılmıyordu. Onlarla beraber, Ammâr gibi, Bilâl-i Habeşî gibi kadîm Müslümanlar… “Sâbikûn-i Evvelûn” diyor Kur’an-ı Kerim bunlara. Allah’ın va’d-i Sübhânîsi de onların kâmetleriyle mebsûten mütenasip ifade buyuruluyor, Tevbe sûre-i celîlesinde. Onlar, Efendimiz ile beraber hicret ediyorlar.
Onlara orada hakk-ı hayat tanınmadığından, çok ciddî baskılara maruz kaldıklarından dolayı, Allah (celle celâluhu) hicreti emrediyor. Hicret… Yurdu/yuvayı terk etme.. sahip olduğu şeyleri terk etme.. alışageldiği şeyleri terk etme.. ve kendini bir dâussıla çağlayanı içinde bulma, burun kemiğinin sızlaması… Ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleyi arka planıyla da duyduğundan, yani Beytullâh’ın tev’emi (ikizi) olması itibarıyla, adeta ikizinden de ayrıldığından, Allah’a teslimiyetinin enginliğine rağmen, o ayrılma kendisine çok ağır gelmişti. Oradan ayrılırken geriye dönmüş, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı: “Çıkarmasalardı, Bana bu denli baskıda bulunmasalardı, ayrılmazdım Ben!” demişti.
Evet, Efendimiz ile hicret edenlerin çoğu da böyle ayrılmıştı. Onlara orada hakk-ı hayat tanınmıyordu. Onlara bu zulmü reva görenlerin -zaten- adaletten haberleri yoktu, hakkı hiç bilmiyorlardı; zulüm, şiârları idi. Ondan sonra da değişik dönemlerde, belki “misliyet” çerçevesinde aynı şey hep cereyan edegelmiştir. Değişen bir şey olmamış…
Ama bazıları da vardır ki, onlar, orada kalıyor fakat yapmaları gerekli olan şeyleri yapamıyorlardı; onlara o fırsat verilmiyordu. Şu anda yaşanan gaybûbet gibi bir şey oluyordu. Rahat namazını kılamıyor, açıktan açığa insanlar içinde emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker yapamıyor; içtimâî hayat içinde kendisine terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getiremiyor. Kur’an-ı Kerim, muvazene yaparken, bir, bu mevzuda hicret edenleri takdir ve tebcil ile yâd ediyor; bir de bütün bunlara rağmen orada kalıp eksik ve gedikliği ile hayatı götürenlerden bahsediyor. “Ee Allah’ın arzı geniş idi, niye hicret etmediniz oradan; namazınızı kılardınız, orucunuzu tutardınız, hacca da giderdiniz, emr-i bi’l-maruf da yapardınız, nehy-i ani’l-münker de yapardınız!” demek suretiyle, bir yönüyle “tevbih” (ayıplama, kınama) edâlı bir “te’dîb”de bulunuluyor onlara.
Bu itibarla, o hicret etmenin -esasen- böyle bir yanı var. Bu iki düşünceye bağlı: Bir, “Yapmamız gerekli olan şeyleri hâlisâne yapalım!” Bir de “Burada bize hakk-ı hayat tanımıyorlar, dışarıda Allah’ın izni-inayeti ile hür yaşayalım.” Ki Cenâb-ı Hakk’ın yönlendirmesiyle oldu zaten o.
Dünden bugüne Allah’ın ve Rasûlü’nün muhâcirleri de oldu, dünyanın ve dünyevîliklerin göçmenleri de; sizin hicretiniz kime ve neye acaba?!.
Şimdi, herkes Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber hicret ediyordu. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ Geçen de ifade edildiği gibi, “Bir kimse Allah için, Rasûlullah için hicret ederse…” فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ “Onun hicreti, Allah ve Rasûlullah’a aittir.” Yani, onun hicreti nezd-i Ulûhiyette bir şey ifade eder ve aynı zamanda o, Rasûlullah ile beraber hicret etmiş kimseler gibi, kazanacaklarını kazanır. فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ Bir insan, “Dünya elde edeyim!” diye hicret ediyorsa, “Gideyim; başka yerde daha ciddî kazançlarım olabilir, yatırımlar yapabilirim ben orada!” diyorsa, onun hicreti de onadır.
Bu arada, antrparantez olarak arz edeyim: Sağlam bir mefkûreye bina edilerek bunda da mahzur olmayabilir. Yani, belli bir dönemde, “Gidelim yurtdışına, orada olup biten hizmetlere destek olalım, bunun için yatırımlarda bulunalım; onları bakıp görelim, okullar yapalım, üniversiteler açalım, Allah’ın izni-inayetiyle!” dendi. Bunda da bir mahzur yok. Ama sırf nefisleri adına “Dünyayı elde edelim!” diye hicret ediyorlarsa, neye talip iseler şayet, işte o, onların kıymet-i harbiyelerini, kâmet-i bâlâlarını belirliyor. Bir insan, talip olduğu şey ile -aynı zamanda- kendi kıymetini ortaya koymuş oluyor. Kaç para ediyorsa şayet talip olduğu şey, onun kıymetini belirlemiş olur; bakıra talip olan insan, bakırdır; altına talip olan da altın ruhlu bir insan demektir.
Şimdi Allah için, Rasûlullah için gitme varken, din için gitme varken, kimisi dünyadan bir şey elde etmek için ve birisi de gönlünü kaptırdığı mecâzî muhabbet için göçüyor. Esasen ona “muhabbet” denmez; beşerî zaaf, garîze-i beşeriye, cismanî bir aşk u iştiyak. Ondan dolayı, birisini elde etmek için o da öyle hicret ediyor. Onun nasibine düşen de odur. Çok dar bir şeyi, küçük bir şeyi elde etme istikametinde o kadar şeylere katlanıyor.
Hadis, kısaca bunu ifade ediyor. Ama meseleyi açtığınız zaman, bütün hayatı kucaklayıcı mahiyeti var hadisin. Hani, “Hadiseler misliyet çerçevesinde cereyan ediyor.” dedik, “ayniyet” çerçevesinde cereyan etmesi mümkün değil. Çünkü “zaman” bir müfessir; o, mutlaka kendi yorumunu işin içine katıyor. Desende ona ait çizgileri görüyorsunuz; dantelada ona ait çizgileri görüyorsunuz. Konjonktürün belirleyici bir yanı var; o da kendini o işin içine katıyor ve o da desene aksediyor. Yani, sizin örgülediğiniz hayat desenine, faaliyet desenine, gâye-i hayal desenine aksediyor onlar, bir yönüyle.
Misliyet çerçevesinde cereyan ediyor hadiseler… Bugün de siz, kendi çizginize göre bir şey yaptığınız zaman, size hakk-ı hayat tanımıyorlar. Dolayısıyla böyle bir yerden, neye ve nasıl inanıyorsanız, inandığınız şeyleri kendi çerçevesi içinde, kendi dairesi içinde yaşamanız adına, hicret etme var, Allah rızası için. Bu, işte o “niyet hadisi”ndeki manaya irca edilebilir: “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”
Bu mevzuda niyet ettiniz siz, çıktınız ama önünüzü kestiler!.. Fakat siz, sonuçta hedeflediğiniz şey ne ise şayet, onun sevabını alırsınız. Diyelim ki hicret, Cennet’in göbeğine otağ kurma gibi bir şey kazandırıyor size. Siz de Mekke’den dışarıya adım attınız ama önünüzü kestiler; çırpındınız, o fırsatı vermediler. Hazreti Hâlid’in ağabeyi Hazreti Velid gibi, getirdi, zincire vurdular. O senelerce o zincirin içinde kaldı, hicret etmemesi için; yiyeceğini önüne koydular, içeceğini önüne koydular, ihtiyaçlarını önüne koydular. O, dininden dönmemede sâbit kadem oldu. Cenâb-ı Hak, bizi, onlara bağışlasın!.. Ona bu zulmü reva görenler de inatlarında temerrüd ettiler; çok ciddi bir -bağışlayın- yobazlıkta bulundular, ısrar ettiler. Zannediyorum onun Hazreti Hâlid üzerinde de uzun zaman tesiri vardı ki, Hazreti Halid neden sonra Medine-i Münevvere’ye geldi. Ona “geldi” denir; İnsanlığın İftihar Tablosu ile tanışınca, O’nun insibağı ile birden bire “Hazreti Hâlid” oldu.
Kıtmîr -antrparantez- Ashâb-ı Bedir’i okurken, “Hâ” (خ) harfinde onu da sayıyorum. Hazreti Hâlid, Ashâb-ı Bedir’den değil, fakat ben çok defa onu da katıyorum. Çünkü yaptığı şeylere bakınca, hakikaten zerresi bütün bir millete taksim edilse, Cennet’e girmeleri için yeter; yaptığı şey, öyle. Ve hayata gözlerini yumup ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman da geride bıraktığı, sadece savaşlarda kullandığı kılıcı, kalkanı, bir de atı. Esas, zengin bir ailenin çocuğu; fakat geride bıraktığı, bu…
Tertemiz duygular ve halis bir niyet ile hicrete koyulan mefkûre muhacirlerinin bazıları Meriç’te ahirete yürüdüler; belki cesetleri bile bulunamadı ama zannediyorum onlar ruhlarının ufkuna ulaştıkları yerde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm tarafından karşılanmışlardır.
Şimdi bazıları böyle niyet ediyor fakat o niyetini realize etmeden, önü kesiliyor, zincire vuruluyor, prangaya vuruluyor ve gidemiyor dolayısıyla. Ama hedeflediği şey nedir? Rasûlullah ile beraber olmak… Biliyor ki, Rasûlullah ile beraber olmak, bir yönüyle maiyyet-i İlâhiyeye mazhariyet demektir. Şimdi bu insanlar, niyetlerini öyle ulvî tuttuklarından dolayı, o niyetin mükâfatını görüyorlar ama realize edememişler, çıktıkları yolu tamamlayamamış, hicreti realize edememişler.
Bugün başkaları da -belki- dinlerini yaşamak için veyahut orada kendilerine insanca yaşama hakkı tanınmadığından ve adalet çerçevesi içinde hakk-ı hayatlarını kullanma, korunması gerekli olan şeyleri koruma imkânı verilmediğinden dolayı, başka ülkelere hicret ediyorlar. Öyle ki, belki bir dönemde hasım tavrı sergileyen bir ülkeye bile gidiyorsunuz ve tek ferdi geriye çevirmeme kaydı ile onlar kucaklarını açıyor, sizi bağırlarına basıyorlar. Limanlarını kullandırıyorlar, meydanlarını kullandırıyorlar, rıhtımlarını kullandırıyorlar; “Uçak ile gidebilirsiniz, gemi ile gidebilirsiniz; gideceğiniz yere gidebilirsiniz!” diyorlar.
Fakat çoğu, yolda yakalanıyor, derdest ediliyor; ormana bırakılıyor, öldürülüyor bazen. Öldürülen insanların hadd ü hesabı yok. Kimisi Meriç’te boğuluyor; orada boğulanların da hadd ü hesabı yok. İster Suriye’den kaçanlar, ister Türkiye’den kaçanlar, hadd ü hesabı yok bu insanların… Fakat hedefledikleri şey itibarıyla, esasen neye talip iseler, onunla kendi kıymetlerini ortaya koymuş oluyorlar. Çok basit şeylerin arkasına düşmüyorlar: “Hicret edelim, dinimizi yaşayalım! Hicret edelim, bize ait değerleri, edille-i şer’iyye-i asliyeyi, edille-i şer’iyye-i fer’iyeyi hal ve temsil diliyle bütün dünyaya gösterelim. Yeryüzünde Müslümanlık IŞİD’in anladığı gibi, Boko-Haram’ın anladığı gibi, Murâbıtîn’in anladığı gibi, bir kısım Selefîlerin anladığı gibi değil. Onun böylesi de var, herkese kucak açanı da var… Gidelim, dünyanın dört bir yanına açılalım; bir yönüyle, hâl ve temsil diliyle bunu anlatalım. El-âleme, kapkara gördüğü Müslümanlığın onların zannettikleri gibi olmadığını gösterelim!” diyorlar. Bu, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsine uygun bir tavır; bir yönüyle de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun edecek, memnuniyetin ötesinde şahlandıracak bir husus…
Böyle büyük bir şeye talip olmuşlar. Onlar, onun mükâfatını alırlar. Meriç’te cesetlerine ulaşamamışsınızdır fakat ruhlarının ufkuna ulaştıkları yerde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm tarafından -zannediyorum- kapının anahtarı -kendi eliyle- bükülmüş, onlar içeriye “Buyurun!” edilmiştir. “Buyurun!” edilmiş, alınmışlardır içeriye. Çünkü O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hedeflemişlerdi. O’nun dediğini realize etme istikametinde bu yola çıkmışlardı. Fakat yol emân vermedi onlara. Onlar -bir yönüyle- “tarîkzede” (yolun azizliğine uğrayan kurbanlar) oldular.
Evet, günümüzde de o gün olan şeyler, aynen/aynıyla oluyor. Bir taraftan dinlerini çok rahat yaşama mülahazası ile, niyeti ile; bir diğer taraftan da kendilerine hakk-ı hayat tanınmadığından, “usûl-i hamse” veya -hürriyet ile beraber- “usûl-i sitte” denilen hakların hiçbiri kendilerine verilmediğinden dolayı, kendilerine insanca muamele yapılmadığından dolayı, zalimler onları itibarsızlaştırdıklarından dolayı, karaladıklarından dolayı öyle bir yerden kaçıyorlar. Kendilerini ifade edebilecekleri yerler arıyorlar, değişik yerlere hicret ediyorlar.
Kendi ülkelerinde kendilerine hakk-ı hayat tanınmayan insanlar, başka yerlerde hüsn-i kabul gördüler, bağra basıldılar, sineye basıldılar. Şimdi onlar, kendilerine ait o güzellikleri orada bir sergide, bir meşherde sergiliyor gibi sergiledikleri zaman, hâlin güzelliği ve temsilin güzelliği sayesinde, Allah’ın izni-inayeti ile neler olur?!. Cenâb-ı Hak, bir yerde belli mahrumiyetler ile sizi bir yerden bir yere göç ettiriyor belki. İşin şokunu yaşadığınız dönemde bir ızdırap duyuyorsunuz, burnunuzun kemikleri sızlıyor. Fakat beri tarafta, Cenâb-ı Hakk’ın istihdam buyurduğu şeyler açısından -bir yönüyle- hep oksijen yudumluyor gibi oluyorsunuz, unutuyorsunuz -neredeyse- geride bıraktığınız şeyleri.
İleride ve ötede bugünkü sıkıntıları birer menkıbe olarak anlatacaksınız; hakta sebatın ve hicretin semerelerini gördükçe de hamd ü sena hisleriyle kendinizden geçeceksiniz!..
Antrparantez: Belki bir gün gelecek, bunların hepsini unutacaksınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.. Ve 27 Mayıs’ta olanları bugün bizim anlattığımız gibi, 12 Mart’ta olanları anlattığımız gibi, Haziran’da olanları anlattığımız gibi, 28 Şubat’ta olanları anlattığımız gibi siz de bugünleri anlatacaksınız. Hepsinde gadre uğramış insanlarız. Bunları anlatırken şimdi tebessüm ederek anlatıyoruz, birer fıkra gibi anlatıyoruz; Zaloğlu Rüstem’in fıkrası gibi anlatıyoruz bunları. Bir gün gelecek, siz de bu olup biten şeyleri böyle anlatacaksınız.
Çünkü Cenâb-ı Hak, öyle hayırlara vesile kılacak ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “gâye-i hayal” olarak resmettiği o resmi ortaya koymuş olacaksınız veya “gayb-bîn” gözüyle (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüp işaretlediğini siz realize edeceksiniz: “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Siz de onu yapacaksınız. Güneşin doğup-battığı her yere nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüreceksiniz. Çok önemli; cihan, O’nun ile aydınlanıyor. Bir, bu; doğrudan doğruya böyle “inanma” olabilir.
Bir de sizdeki güzellik insanlara tesir eder; “Yahu bu insanlar ile bir yol yürünebilir!” filan derler, bu ölçüde size “yakınlık” hissederler. Yakınlıklarının bir yansıması olarak, bu insanlar bizi hiçbir zaman ısırmazlar, bize salya atmazlar. Bu insanlardan hiçbir zaman bir kuduzluk tavrı görmeyiz!.. Kendi ülkemizde gördüğümüz gibi, önüne gelen herkese saldırma, herkesi zehirleme tavrı şeklinde bir şey görmeyiz. Bunların hepsi -bir yönüyle- sizin o hâlis niyetinize, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile terettüp eden hayırlardır; kazanımlardır bunlar. Evet, işte o, niyetin amelden daha hayırlı olması, bu türlü şeylere/bereketlere vesile olması…
Bir de farkına varılmadan -biraz evvel kapalı arz ettim- hüsn-i kabul meselesi var. Şimdiye kadar deyip duruyorduk, siz de deyip durmuşsunuzdur: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman ettiler, kalbleri ile iz’ân ufkunda Cenâb-ı Hakk’a bağlandılar. Sonra amel-i sâlih yaptılar. Hep arızasız, kusursuz, riyasız amel-i sâlih arkasında koştular. İmanlarını aksiyon ile te’yîd ettiler, desteklediler; bir yönüyle onu, onun meşcereliği haline getirdiler. Bunlar… سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahman.” diyor. رَحْمَانُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ Allah (celle celâluhu) bütün kalblere, onlara karşı bir sevgi vaz’ eder. Gittikleri her yerde hüsn-i kabul ile karşılanırlar. “Millet, onlara bağrını açar, sinesini açar.” diyor Kur’an-ı Kerim. سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا diyor. Vüdd, muhabbetten öte bir şeydir esasen, bir kalbî alakadır; bir “aşk u iştiyak” değil, bir kalbî alakadır o insanlara, olmazsa olmaz bir alakadır. Cenâb-ı Hak, dünyanın değişik yerlerinde bütün kalblere bunu atmış.
Bazı yerlerde, bazı kimseler ya para ile kandırıldılar veyahut birilerini yanlış tanımışlar da “Müslüman” zannediyorlardı, dolayısıyla dedikleri şeylere inandılar; onlar, bir kısım engeller çıkardılar, çıkarıyorlar, çıkaracaklar, çıkarmaya devam edecekler. Bir yönüyle, hâlâ o şirretliklerini sergiliyor, bir kısım zarar verici sinyaller halinde hâlâ insanların nöronlarını kirletmeye devam ediyorlar, edecekler, etmeye de devam edecekler. Çünkü “şeyâtînü’l-insi ve’l-cin” her zaman insanın düşmanı olmuştur. Evet, burada yine Hazreti Pîr’in mülahazasına müracaat edelim: “Umûr-i hayriyenin çok muzır mânileri olur; şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar.” Demek ki bu hizmetin hâdimleri ile uğraşanlar, şeytanlar.
Siz, Kur’an’ın, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) ayetini okurken, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ deyip niyet edebilirsiniz: شَيَاطِينِ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ، مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَالْاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، وَالْـخَارِجِيِّينَ “Sana sığınırım insî ve cinnî şeytanların şerlerinden; politikacı, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu, mülki idareci, hariciyeci ve diğerleri gibi hayatın her biriminden olan şeytanların şerlerinden!..” Niyet edebilirsiniz: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Onlar ile beraber olmaktan bizi muhafaza buyur!..
Allah’a hamd ü sena olsun ki, O sizi zalimlerle aynı safta eylememiş; O’nun yolunda yürüyorsunuz ve gittiğiniz her yerde de vüdd (kalbî alaka ve hüsn-i kabul) görüyorsunuz! İşte bir misal…
Zaten Allah, önceden duanızı kabul buyurmuş da başkaları ile beraber bulunmamışsınız, şimdi bulunduğunuz yerde bulunuyorsunuz. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Cenâb-ı Hak, sizi Cehennem’e doğru sürükleyen bir akıntıdan, bir çağlayandan kurtarmış. Bir yönüyle belli sıkıntılara maruz kalmışsınız; fakat yürüdüğünüz yol ile Allah’a doğru yürüyorsunuz, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a doğru yürüyorsunuz. Ve gittiğiniz her yerde de “vüdd” dediğimiz “kalbî alaka” ile karşılanıyorsunuz. El-âlem evini barkını, anahtarlarını getirip veriyor “Bizim evimizde oturabilirsiniz!” diyor.
Dinlendirmek için bir misal arz edeyim: Nasıl alaka gösteriyorlar? Kanada’ya hicret eden hocamız, benim de elli senelik arkadaşım, profesör. “Eczaneye gittim” diyor. Burada bize anlattı: “Eczaneye gittim, bir ilaç talep ettim. Fakat talebime karşılık verdikleri ilacın içinde, baktım, benim için muzır maddeler var. ‘Hayır, içinde bu maddelerin olmadığı aynı (muadil) ilacı istiyorum; bunun içinde muzır maddeler var!’ dedim. Adam, baktı raflarına, ‘Yok!’ dedi, ‘Onlar bende yok!’ dedi. Ben de ‘Alamayacağım!’ dedim. Eve döndüm. Ne kadar olduğunu bilmiyorum, az bir zaman geçmişti, birden telefon geldi.” -Telefonunu da almış adam/eczacı; tanımıyor, ilk defa karşılaşıyorlar. Bakın, nasıl vüdd vaz’ ediliyor!..- “Eczacı, ‘Hocaefendi, senin aradığın o ilacı, bir başka eczanede bulduk. Gelseniz; hani, biz sizin evinizi bilmiyoruz; gelseniz, o ilacı alsanız, burada!’ dedi. Gittim, o ilacı aldım! Şimdi ben, onun yaptığı o şeye memnun olacağımdan daha çok, o, benim bu tavrımdan ve davranışımdan öyle bir memnuniyet izhar eyledi ki, tarifi kâbil değil. Ve sonra da aradı, sonra da memnuniyetini ifade etti.” dedi hocamız. Bu münasebetle, belki orada çalışan insan, belki o mevzuda yol gösteren o hekim, kim ise o, daha başkaları, daha başkaları… Böyle bir alakada bir birlik meydana getirdiler, bir oldular; beraber âdetâ bir sevgi korosu oluşturdular. O insanın gönlüne aktılar veya o insan, onların gönlüne aktı; gönül ile, gönüllerine otağ kurdu.
Şimdi gidilen her yerde böyle bir vicdan enginliği ile karşılaşılıyorsa şayet, bu, Cenâb-ı Hakk’ın hâlis niyete bir lütfu, bir ihsanı, bir teveccühü demektir. Bu açıdan asliyet planında hakikî muhacirler; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler ve onları takip eden insanlar… Canlarımız binlerce defa onlara kurban olsun; Allah, bizi, onlar ile beraber haşr u neşr eylesin!.. Sofralarında -O tabiri kullanmamışlar, ben kullanacağım, kusura bakmayın!- “sofranişîn” eylesin; inşaallah, postnişin eylesin! Beraber aynı seccadeyi paylaşalım.
Dünyalara değişmem ben şahsen, Hazreti Ebu Bekir ile beraberliği; şöyle azıcık yanımın ona dokunmasını, dünyalar ile değişmem. Bana deseler ki “Dünyalar sultanlığı!..” Hazreti Ebu Bekir’in omuzu, omuzuma değsin benim, o kadar… Evet, yine Hazreti Pîr’in ifadesi ile, antrparantez bir şey arz edeceğim: Ölüme karşı bir alaka… Ölüm, tatlı bir şey!.. Üstad Necip Fazıl diyor ki, makamı cennet olsun, “Ölüm, güzel şey; budur perde ardından haber.” Ben, başka şekilde telaffuz ediyorum burasını; perde arkasından değil, mâverâdan haber… “Güzel olmasaydı hiç ölür müydü Peygamber?!.” diyor.
İşte, Hazreti Pir diyor ki: “Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku’ bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh İncil’de Ahmed, Tevrat’ta Ahyed, Kur’an’da Muhammed ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.” Dört asır evvel yaşayan, Hicrî ikinci binin başındaki müceddid, müceddid-i elf-i sânî… “Deseler ki İmam Rabbanî hazretleri, Hindistan’da hayatta…” Herhalde bunu dediği zaman, daha Pakistan bölünmemiş, Bangladeş bölünmemiş. “…Ben, onca zahmete katlanarak o Hazret’in ziyaretine giderim!” diyor. Binlerce Fâruk-i Serhendîlerle muhât Hazreti Muhammed Mustafa’nın huzuruna, O’nunla beraber olmaya niye koşmuyoruz ki, neden koşmuyoruz ki?!.
Hedef, O esasen; yanına varılacak da O’dur. Dolayısıyla da o uğurda neler fedâ edilirse edilsin, “fedâ” değil esasen “kazınım”dır onların hepsi. Öyle kârlı bir ticaret ve öyle kazanımlı şeye talip oluyorsunuz ki!.. Belki bir şey ortaya koyuyorsunuz -“belki” diyorum ona da- bir şey ortaya koyuyorsunuz fakat yüz, iki yüz olarak geriye dönüyor o size. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Verdiğiniz sözü tutun, bakın nasıl söz tutuluyormuş, Ben nasıl size verdiğim sözü tutacağım!” (Bakara, 2/40) Sizin verdiğiniz, siz kadar; O’nun (celle celâluhu) verdiği, O’nun azameti ile mebsûten mütenasip.
Daha önce de bir kısım mahrumiyetler yaşanmıştı ama günümüzde hiçbir kural ve kaideye dayanmayan uygulamalarla ve hükümlerle on binlerce insana birden zulmediliyor.
Saff-ı evveli teşkil edenler, asliyet planında o işi temsil ettiler. O güne kadar öyle bir şey olmamıştı. Kendi yurtlarından/yuvalarından ayrılmamışlardı. İşleri yerinde idi. Kış günlerinde Yemen’e, Sebe’ye doğru ticaret yapıyorlardı; yaz günlerinde de Şam’a doğru yapıyorlardı. Mekke, zengin bir ülke haline gelmişti. Dünyanın dört bir yanından koşan insanlar, Kâbe’ye geliyor, etek etek para döküyorlardı. Bugün Suudluların kazandıkları şeyleri, o gün Mekkeliler kazanıyorlardı. Böyle maddî kazanımlı bir merkezi terk ederek hicret etme, oldukça zordu; bir de yaşanmamış bir şeydi. Şimdi sizinki de öyle; bu türlüsünü yaşamamıştınız hiç.
Belli mahrumiyetler olmuştu ama böyle olmamıştı. Ben 27 Mayıs’ı biliyorum. Bir kere, iki kere götürdüler; belki, bir-iki tehdit ettiler; “Lan, man!” filan dediler. Sonra da “Ulan git işine be! Bizi ne uğraştırıyorsun, meşgul ediyorsun!” dediler. En ağırı belki 12 Mart’ta olmuştu. 12 Mart… 30 Mart’ta bizim arkadaşları almışlardı; 1 Mayıs’ta da Kıtmîr’i almışlardı. Beş-altı ay, belki beş-altı aydan biraz fazla… Ama beş-on insana münhasırdı.
Bugün ise, “Sen de telefonla konuşmuşsun! Sen de falana selam vermişsin! Sen de falanı, falan zaman ziyaret etmişsin! Sen de üzerinde bir dolar bulundurmuşsun! Sen de bilmem ne işte, telefonu, o sistemi kullanmışsın!.. Dolayısıyla aynı cürmü irtikâp etmişsin. Sen de, sen de, sen de, sen de…” Hiçbir kurala, hiçbir kaideye dayanmayan şeyler ile dünya kadar insan, mağduriyete uğruyor. Bundan dolayı da başınıza ilk defa geliyor. Hadisenin şoku çok büyüktür.
Ashâb-ı Kiram, kendi dünyaları, kendi çağları itibarıyla öyle büyük hadiseye maruz kaldılar. Ama hep âcizâne tekrar ettiğim gibi, ne İnsanlığın İftihar Tablosu, ne de arkasındaki insanlar, “Keşke terk etmeseydik Mekke’yi!” demediler. Vazifelendirilenler dışında, Mekke fethedildikten sonra da oraya dönenler olmadı. Vazifelendirilenler oldu; orada kalsınlar, işin aslını/esasını onlara talim etsinler, ezan okusunlar, namaz kıldırsınlar, sağda-solda muallimlik yapsınlar diye. Vazifelendirmenin dışında herkes Efendimiz ile beraber yine efendilerin medeniyet merkezi beldesine avdet ettiler; Medine-i Münevvere’ye, “Medine”leşen “Yesrib”e avdet ettiler. Dolayısıyla onlar da öyle bir şok yaşamışlardı.
Günümüzün muhacirleri de “zılliyet” planında -“asliyet” planında olmasa bile- öyle bir hicret yaşıyorlar. Izdırap çekiyorlar. Belki yurtlarında kaldıkları zaman bile Mekke’de kalanlardan daha fazla ızdıraba maruz kalıyorlar. Senelerden beri haklarında bir iddianame bile hazırlanmıyor. Haklarında hüküm verilene kanunlarda kanun maddesi gösterilmiyor. Soruyorlar yukarıya: “Bunu ne kadar cezalandıralım?” “Ee bir müebbet verseniz olur!” diyor. Neye binaen bir müebbet veriyorsun? “Falan ile telefon görüşmesi yapmış!” Efendim, “Filan?” “Ona da iki müebbet iyi gelir!” Daha yeni şeyler bulurlar; bunlardan dolayı… “Sen, falan zaman vilâdet (Mevlit Kandili) münasebetiyle falanların aktivitesine iştirak etmişsin!” Bu bile suç şimdi, vilâdete iştirak… “Falan yerde bir kitap fuarı olmuş, bunların doğrudan ağırlığı varmış, sen o kitaplara bakmışsın, bazısını da eline almışsın!..” Efendim, “Senin evin aranırken, falanlara ait bir kitap çıkmış!..”
Eskiden aramalarda Risale-i Nur’lar çıkınca öyle yapıyorlardı; ayırıp parçalamak için şimdi sun’î bir ayrıştırma var: “Bazılarına ilişmeyelim de bunlar kendi içlerinde parçalansınlar böyle!..” Bu da şeytanın ayrı bir düşüncesi… Şeytan çok profesyoneldir; tâ Hazreti Âdem’den bugüne kadar değişik karakterdeki insanlara yaptığı denemelerin bütününü bu çağda değerlendiriyor. Dolayısıyla şeytan avenesi bu çağda, enâniyet çağında, gurur çağında, kibir çağında, alkışlanma çağında, çok küçük şeylerden dolayı “Al, on sene daha ondan! Al, on sene daha ondan! Al on sene daha ondan!..” deyip ceza yağdırıyorlar. Verdikleri şeylerin hiçbiri ile kanaat etmiyorlar, “Daha, daha, daha, daha!..” Evet, bu da menfî noktadan, her birisi ceza vermede “Hel min mezîd kahramanı” (!) “Biraz daha artırın, biraz daha artırın, biraz daha artırın!..” Öyle ki, birisi için yirmi yerde mi, otuz yerde mi dava açmışlar; hepsinden müebbet istiyorlar.
Şahlara, şehinşâhlara kalmayan bu dünya günümüzün tiranlarına da kalmayacak; keşke, ibret alma hünerini gösterebilselerdi; heyhat!..
Bütün bunların bir şokunun olabileceği muhakkak, müsellem… Bir tekme yediğimiz muhakkak ve müsellem… Ama “Herkese bir dert bu âlemde mukarrer / Rahat yaşamış var mı, gürûh-i ukalâdan.” Bize düşen şey, bütün bunlara katlanmak, “Allah’tan!” demek… “Hoştur bana Sen’den gelen / Ya hil’at yahut kefen // Ya taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” “Sen’den hem o hoş hem bu hoş! Hoş!..” deyip Cenâb-ı Hak’tan gelen her şeyi gönül hoşnutluğu ile karşılamak iktiza ediyor.
“Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.” Öyle bir fâniye talip olmuş gidiyorlar ki!.. Sanki ebedî kalacaklarmış gibi… Yine Hazret’in dediği gibi: “Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor.” Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etme çağı, bu çağ; bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etme çağı…
Oysaki “Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir / Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir / Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda / Bes, buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir?” Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri, bu sese bir ses katıyor: “Yalancı dünyaya aldanma yahu / Bu dernek dağılır dîvân eylenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eylenmez.” İkili kapılı.. hem de bir virâne.. “Bunda konan göçer, konuk eylenmez!..” diyor. Alvar İmamı da ayrı bir ses katıyor buna ve diyor ki: “Acib bir kârubân-hane bu dünya / Gelen gider, konan göçer bu elden / Vefası yok, sefası yok, fani hülya / Gelen gider, konan göçer bu elden.” Ve bir başka yerde de şöyle sesleniyor:
“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;
Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!
Bu bir devvâr-ı gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer.”
Bugün şehinşâh gibi dolaşanlar; yarın o toprak, onları da alacak, onları da yutacak!..
“Bu bir devvâr-i gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer
Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.
Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!
Hüner bir ibret almaktır / Hüner irfanı bulmaktır;
Hüner Hakk’a kul olmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”
Ama gel gör ki, bu gaflet âlemi almış!.. Hemen herkes, insanların çoğu, gözü kapalı, kulakları sağır, kalbi târumâr, körü körüne, düşe-kalka bir yolda yürüyor. Nereye doğru gittiğini söylemeye gerek yok; böylelerinin yuvarlandığı yer, bellidir. Ama biz, yine kendi karakterimizin gereğini seslendirelim. Ona da bir noktalı virgül koyayım, çünkü daha sonra belki geriye dönme icap edebilir, bu mevzuda başka bir defasında başka şeyler de söylenebilir; noktalı virgül koyalım:
Cenâb-ı Hak, hidayet nurları ile onların kalblerini de nurlandırsın! Hakiki insan olma ufkunu onlara da göstersin! Zulmün şeytanca tavrını onlara da göstersin, hayvanca tavrını onlara da göstersin, hımarca tavrını onlara da göstersin, kobraca tavrını onlara da göstersin!.. Ve onları da gerçek insanlığa i’lâ buyursun!..
Vesselam.
Bamteli: KENETLENMELİYİZ!..
Mü’minler, evvelen ve bizzat Allah’ı severler; O’ndan ötürü başkalarına karşı alâka duyar, herkesle ve her nesneyle bir çeşit münasebete geçer ve hele yol arkadaşlarıyla sımsıkı kenetlenirler.
Şöyle deniyor Cevşen’de: يَا أَحْكَمَ الْحَاكِمِينَ * يَا أَعْدَلَ الْعَادِلِينَ * يَا أَصْدَقَ الصَّادِقِينَ … يَا أَكْرَمَ الْأَكْرَمِينَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * يَا أَشْفَعَ الشَّافِعِينَ Oraya bir şey ilave etmeye gücümüz yetmez, hakkımız da değil… أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ “Şefkatlilerin en şefkatlisi Sen’sin!..” Çünkü “şefkat” bu meslekte çok önemli bir faktördür. İnsan, bütün varlığı nazar-ı itibara alarak düşünüyorsa, en küçük şeyden en büyük şeye kadar kalbî alakası olur, Sahibinden ötürü… O’ndan ötürü…
O’nu sevme, O’ndan ötürü varlığı sevme.. varlığa O’nun hatırına şefkat duyma.. O’nun hatırına her şeye ve herkese bağrını açma.. “Sinemde/vicdanımda herkesin oturabileceği bir sandalye, bir koltuk var; herkesi misafir edebilirim. Bütün cihanlara karşı derin bir insanî alaka duyabilirim. Herkesi şefkat ile, mürüvvet ile kucaklayabilirim. Hiç kimse benden beklediğini bulamama inkisârı yaşamaz!” Bu manada bir şey…
Falana-filana ait olarak değil de her mü’mine ait olması gerekli olan şeyi arz etmeye çalıştım. Tefekkür ve şefkat… Başta, insan âciz, fakir, alil, zelil, muhtaç… Kendisi şefkate, merhamete, muhabbete muhtaç… Allah’ın ona olan o muhabbeti olmasa, şefkati olmasa, bir dakika yaşayamaz. Her şeyde öyle…
Kendisine öyle muamele yapıldığından dolayı, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” fehvasınca, insana düşen şey de herkese bağrını açmak… Hususiyle, Hazreti Mevlana ifadesi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar…” Aynı yolun yolcuları, aynı hedefi hedefleyenler, aynı gâye-i hayal arkasından koşanlar… Bunlar öyle kenetlenmeli ki, bütün şeytanlar toplansa, bunları birbirinden koparamamalılar; öyle kenetlenmeli!..
İyi zamanda, her şeyin şakır şakır önümüze varidât döktüğü anlarda, o ganimet karşısında kenetlenme kolaydır. Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar. Elin-âlemin ayrıştırmasına onlar da iştirak ederler. Âlem ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor; şeytan durur mu? Çok tekerrür eden, Hazreti Pîr’e ait söz: “Umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar!”
Dolayısıyla, uğraşacaklar; doğru yolda yürüyen, doğru şeyi hedefleyip giden, çok yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olan, “İ’lâ-i Kelimetullah” ve “İ’lâ-i Hak” yolunda bulunan insanlarla uğraşacaklar. Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi bütün dünyaya duyurmaya çalışanlarla… Ama değişik tecellî dalga boyunda duyurma… Herkes onu Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi (radıyallahu anhüm ecmaîn) duyamayabilir; fakat Tâbiîn gibi duyabilir, Tebe-i Tâbiîn gibi duyabilir, müçtehidîn-i ızâm gibi duyabilir, evliyâ-i fihâm, asfiyâ-i kirâm, mukarrabîn-i ızâm gibi duyabilir. Alâ merâtibihim (ihraz ettikleri konum ve mertebelere uygun olarak); kimisi de Kıtmîr gibi âmiyâne duyabilir. Evet, kimisi ise sizlerin seviyesinde duyabilir. Sizinki üst biraz, bir şey diyemem ona; çünkü hüsnüzan besliyorum.
Cenâb-ı Hak çok şey yaptırdı. Yaptırdığı şeyler, yaptıracağı çok şeylerin en inandırıcı referansıdır. Bugüne dek o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah (celle celâluhu), sizi hiç yaptığınız şeylerin yıkılması karşısında inkisârda bırakır mı?!. Ayrı ayrı yollar lütfeder ve ayrı ayrı yollarda, bugüne kadar kat’ ettiğiniz mesafeyi katlatarak yeniden size lütfeder. Allah’ın izniyle, irâde, şart-ı âdî; meyelân veya meyelânda tasarruf, size ait. Ama meseleyi ortaya koyma, yaratma, sizi memnun etme, mesrur etme, istediğiniz şeyleri bütün kâinatta gerçekleştirme, o Kudreti Nâ-mütenâhî’ye, gerçek havl ve kuvvet sâhibi Allah’a ait. Bugüne kadar verdiği şeyleri, Allah (celle celâluhu) bundan sonra da verecektir.
Varsın sahip çıkanınız olmasın; şayet Allah yolundaysanız, tasalanmayın; mutlaka O sizin de yardımcınız olacak, size de ilahî inayet uzanacak ve gönülleriniz sekine, huzur ve güvenle dolacak!..
Evet, bir hususu hatırlatıyor bunlar; zannediyorum, sizin çoğunuz da hatırlamışsınızdır: إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/40)
Siz, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) yardım etmeseniz de Allah, yardım etmişti zaten!.. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ Sonra diyor… Tevbe Sûresi’nde diyor onu ama Tevbe Sûresi ne zaman nâzil oluyor? Fakat o, hicreti anlatıyor. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ İkinin ikincisi olarak, kâfirler onları Mekke’den çıkarmışlardı; çıkma mecburiyetinde kalmışlardı. Bazen bunu kâfirler yaparlar, bazen münafıklar yaparlar; böylece “cebrî hicret”ler oluşur. Zorlarlar; “Olduğunuz yerde kalmayacaksınız, başka yerlere gideceksiniz!..” Onlar, niyetleri ile, sizi yok etmeye matuf yaparlar; fakat o niyetlerinde onlar hâlis olsalar, bu yaptıkları şeylerden, kendilerini Cennet’e sokabilecek sevaplar kazanmış olurlar. “Ne duruyorsunuz yahu!.. Elinizde bu kadar meşale var; tutuşturun cihanda başkalarının mumlarını, aydınlatın elin-âlemin dünyalarını!..” Eğer bu niyet ve bu mülahazaya mebni yapsalar, hemen “Şıp!” diye Cennet’in göbeğine otağlarını kurabilirler. Ama birileri size zulmeder; onların zulmü yüzünden, siz, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna/rahmetine mazhar olursunuz. Dünyanın dört bir yanına “cebrî hicret” ile açılırsınız. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) açıldığı gibi.. Yesrib’i, medeniyet merkezi “Medine” yaptığı gibi.. cihanları orada hizaya getirdiği gibi, Allah’ın izni-inayetiyle.
Evet, إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ O, buna öyle gönülden inanmıştı ki!.. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ İkinin ikincisi… Sadece O ve Sıddîk… Sıddîk-i Ekber diyoruz; sadece “en doğru” değil, “en doğruların en büyüğü”. Yine izafî, çünkü ondan büyükler de var; en doğruların O’na inanan en büyüğü.. O’nu ilk defa tasdik eden Sıddîk.. O’nun ile o çetin yolda, O’na refakat eden Sıddîk.. sadâkatini sergileyen, aşkın ötesinde bir tavır belirleyen, Allah’a doğru giden yolda, o çetin ve o çetrefilli yolda O’nu yalnız bırakmayan ثَانِيَ اثْنَيْنِ “O iki insanın ikincisi”. إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ Onlar, o “Sevr Sultanlığında… Evet, “mağara” kelimesi… Ama O’nun şereflendirdiği o yere “mağara” demeyi saygısızlık, terbiyesizlik, küstahlık sayıyor, “Sevr Sultanlığı” diyorum, dedik, diyoruz, diyeceğiz.
Sevr Sultanlığı… إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Sıddîk-i Ekber’in gözü dışarıda; ayakları görüyor. İnsanlar, kin ve nefretle homurdanıp duruyorlar, âdetâ kuduz bilmem neler gibi orada; ısırmak için fırsat kolluyorlar, salya atmak için fırsat kolluyorlar. “Daha ne yapsak, neler uydursak da bunların hakkından gelsek?!.” mülahazası ile köpürüp duruyorlar. Yahu “köpük” de temizdir, “köpürme” denmez buna; belki zift çalıp duruyorlar. O (Sıddîk-ı Ekber) onların o Sevr Sultanlığının önünde dolaştığını görünce, yüreği ağzına geliyor, ölecek gibi oluyor; “Ya benim Efendimin kâkül-i gülberglerine dokunurlarsa!.. Benim yaşamam, bana haram olmaz mı?!.” O telaşı yaşıyor, O’nun için kalbi çarpan insan.
O esnada, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma dostum! Allah, bizimle beraberdir.” Seyyidinâ Hazreti Musa’nın, İsrailoğulları ile darda kaldığı zaman, إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ dediği gibi demiyor: “Rabbim, benimle beraberdir; mutlaka bir yol gösterecektir, önümüzdeki ânlarda, dakikalarda, saatlerde…” (Şuara, 26/62) Öyle değil de kestirip atıyor: لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Her zaman olduğu gibi, şu anda da Allah, bizimle beraberdir!” Allah, bizimle beraber ise şayet, bütün cihan düşman olsa, bir şey ifade etmez. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ başlara öyle balyoz gibi iner ki, onları yerle bir eder… لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ Allah da onlara sekine indirdi; öyle bir itmi’nâna ulaştılar ki!..
Zannediyorum o esnada seyyidinâ Hazreti İbrahim’i ateşe attıkları zaman, onun yaşadığı ruh haletini yaşadılar. O, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ veya رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ deyip Allah’a “Tevekkül”ünü, “Teslimiyet”ini, “Tefviz”ini, “Sika”sını ortaya koyarak ateşe atılmayı göze aldı. Cebrail’in yardım teklifini itti, elinin tersiyle itti: “Allah haberdâr ise, kimseden beklediğim bir şey yok!” dedi, Allah da ateşi berd ü selâm yaptı. Öyle bir sekine indi O’na o esnada, öyle bir itmi’nân indi. İtmi’nânın ötesinde, tevekkül, teslim, tefvîz; her şeyi tamamen Cenâb-ı Hakk’a bırakma. Bir de bunların üstünde “sika” var ki: artık kendini görmeme, sadece O’nu görme… Gayrı böyle birisi ile savaşanlar, O’na (celle celâluhu) karşı savaş ilan etmiş oluyorlar; üzerine gelenler, -hâşâ ve kellâ- O’nun üzerine geliyorlar gibi bir tavırları var. (Bu ifadelerle, مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim.” (Buhârî, rikâk 38) hadisine de işarette bulunuluyor.) “Çünkü ben yokum, üzerime bir çarpı çektim. Çünkü Sonsuz karşısında başkalarına düşen, sıfır olmaktır.” İşte böyle bir “sika” duygusu… فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ
Sonra, وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا Onların (sizin gibi insanların göremeyeceği) görmedikleri askerler ile onları te’yid buyurdu. Onlar geriye döndü gittiler; içlerine bir korku saldı Allah; “Yok burada!” dediler.
Cenâb-ı Hak, bazen çok küçük varlıklara, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini ortaya koyar; size lütfettiği hizmetleri ve muvaffakiyetleri de bu çizgide değerlendirebilirsiniz.
(Sözün burasında elektronik levhaya yansıyan tabloda şu yazıyor.)
“Bir sürü gözü dönmüş, yürüdüler Sevr’e dek,
Bir vahşetle ki, öfkeleri magmalara denk,
Bilemezdi cahiller, kader ne gösterecek,
Korumuştu O’nu bir güvercin, bir örümcek.”
Evet, bu da makinanın ihlası… Allah (celle celâluhu) örümcek ile, iki tane güvercin ile, en sevdiği insanları muhafaza etmiş; adeta “Ben bazen böyle küçük şeylerle bile çok büyük şeyler yaparım!” hakikatini bir kere daha göstermişti.
Burada antrparantez: O’nun büyüklüğüne delalet eden hususlardan bir tanesi de en küçük argümanlar ile çok büyük şeyler meydana getirmesidir. Ee sizinki de -özür dilerim- öyle olmadı mı?!. Devletlerin yapmadığı/yapamadığı şeyi, Allah (celle celâluhu) kime yaptırdı?!. Size… Kur’a çektiniz; dünyanın değişik yerlerine saçıldınız. Birer tohum gibi, yürüdünüz başağa. Birer fide gibi, gömüldünüz yere; ser çektiniz. Tıpkı bir dönemde Söğüt’teki ser çekme gibi, ser çektiniz dünyanın dört bir yanında. Sineler size açıldı; sineler, sevgi ile sizin için coştu. Sizi bağırlarına bastılar; “Siz, bizim kardeşimizsiniz!” dediler.
Onca tahribata, dört beş senedir onca tahribata rağmen, ancak birkaç yerde gedikler açtılar, birkaç tane taşı düşürdüler. Farklı stratejiler ile, kullanılan farklı argümanlar ile, Allah’ın izniyle, siz yolunuza devam edeceksiniz. Şey bilmem ne yapar, kervan yürür!.. Diğer kelimeyi size karşı saygısızlık, Rabbime karşı terbiyesizlik, onlara karşı da yakışıksız bir laf olması itibarıyla bilhassa telaffuz etmedim: “Kervan, yürür!..” Allah’ın izniyle, yürüyorsunuz.
Bir dönemde “ihtiyarî hicret” ile, Cenâb-ı Hak, size çok şey yaptırdı. O, yaptırdığı şeylerin boşa gitmesine, yıkılıp olduğu yerde kalmasına katiyen râzı olmaz. Nedir O’nun hoşnutluğu?!. O işin devam ve temâdîsi… Öyle ise size düşen şey de devam ve temadidir; gözünüz, hep O’nun kapısında; başınız, o kapının eşiğinde; dilinizde, nâm-ı Celîl vird-i zebân: يَا اَللهُ يَا رَحْمَانُ، يَا اَللهُ يَا رَحِيمُ، يَا اَللهُ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، يَا اَللهُ يَا أَحَدُ يَا صَمَدُ O, sizinle beraber olduktan sonra, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا Hiç görmediğiniz, Kendi ordularıyla, Münzelîn ve Müsevvimîn ile, Bedir’de te’yid buyurduğu gibi te’yid buyuracak. Hiç farkına varılmadık şekilde, en sürpriz ilhamlar ile, ihsanlar ile, inâyetler ile, riâyetler ile, hiçbir şeye takılmadan yürüyeceksiniz gâye-i hayalinize, yüksek hedefinize doğru… O’na doğru yürüyorsunuz, başka bir derdiniz yok!..
Ben öyle kalb-malb okuma bilmem, câhilin/zırcâhilin tekiyim. Ama öyle inanıyorum ki, o büyük şeyleri size yaptıran Allah (celle celâluhu), esasen temiz kalblere teveccühünün sonunda yaptırdı onu. Kalbler temizdi, birer ayna idi; O’nu aksettirecek birer ayna idi. Onun için, -biraz evvel bahsettim size yaptırdıklarını- yüz yetmiş ülkede ilim-irfan müesseseleri kurdunuz. “Fakr u zaruret”e karşı savaş ilan ettiniz. “Cehalet”e karşı savaş ilan ettiniz. Bir yönüyle, “ihtilaf/iftirak”a karşı savaş ilan ettiniz. “Aman vahdet, aman birlik, aman kenetlenme!” dediniz. O, ilim-irfan yuvalarında bunları solukladınız. Tavırlarınız ve davranışlarınız, bir yönüyle, bunları meşk etti. Âlem, bu meşki aldı, kendileri de arkasını doldurdular. -Evet, bilmem “meşk”i bilir misiniz? Hattatlar bir satır yazar, diğerleri altına o satırı tekrar ede ede onlar da artık aynıyla o yazıyı yazmaya muvaffak olurlar.- Bir şey meşk ettiniz, âlem de sizin meşk ettiğiniz o şeyi aldı, meşk etmeye başladı. Siz, Allah’tan aldığınız, Peygamber’den aldığınız, her asrın başındaki müceddidden aldığınız, Çağın Sözcüsü’nden aldığınız çok önemli, hayatî, diriltici, ba’s-ü ba’de’l-mevt soluklarını dünyaya duyurdunuz. Allah da (celle celâluhu) onu kalblere duyurdu ve böylece bir kenetlenme oldu.
Kenetlenmeliyiz; yüzlerimizde ziyâ, ufkumuzda ışık, saflarımız sımsık, Hakk’a vuslat peşinde kenetlenmeliyiz!..
Bu açıdan da olup-biten şeyler karşısında atf-ı cürümlere girmeden, kenetlenmeyi daha da güçlendirmeliyiz. Omuzlarımız, elbiselerimizi yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; dizlerimiz, pantolonları yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; topuklarımız, birbirimizin çoraplarını yırtacak şekilde birbirini zorlamalı!..
Ebu Davud’un Sünen’inin başına doğru, “Sahabe namaz kılarken, topuklar topukları, dizler dizleri, omuzlar da omuzları zorluyordu!” diyor; öyle kılıyorlardı namazı. Değişik mezhep imamları da öyle yapıyor. Bizim mezhepte, “Ayakların arası dört parmak olacak!” deniyor, Hanefi mezhebinde. Belli bir dönemden sonra, “Takvîmü’l-Edille” sahibinden sonra başlıyor o; Hanefi fıkhında ondan sonra başlıyor. Önemli değil, hepsi başımızın tacı… Fakat ben bir şeyi anlatmak/vurgulamak istedim:
Kenetlenme; omuzlar omuzları zorlayacak şekilde, dizler dizleri zorlayacak şekilde; daha bir kenetlenme, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlahînin en büyük vesilesidir.” Bu, Allah’ın inayetine öyle bir çağrıdır ki, Cenâb-ı Hak şimdiye kadar bu çağrıyı hiçbir zaman havada bırakmamıştır. O, zaten hiçbir çağrıyı havada bırakmaz.
Bu açıdan da böyle durumlarda, atf-ı cürüm baş gösterir. Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür. Birden bire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş. Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler. Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.
“İki elimiz var, yüz elimiz de olsa, yine bu işe yetmez!” diyor işin sahibi; dört elimiz de olsa, sekiz elimiz de olsa, bu işe yetmez. Bu açıdan da bütün himmetimizi kendi meselelerimize teksif etmeliyiz.
Dünya adına bir talebimiz olmadı. Araştırdılar, karıştırdılar… Alın teriyle bazı kimseler, bazı tüccar insanlar, bazı imkânlara sahip olmuşlardır; eşkıya, gâsıbîn, onlara da el koydu. Kursaklarında kalsın!.. Ama öteden beri bu işin şöyle-böyle kenarında, köşesinde, önünde gibi görünen insanların, yeryüzünde bir dikili taşları olmadı. Olsaydı zaten, onu şimdiye kadar Firdevsî destanlar ile çoktan bütün dünyaya duyuracaklardı: “Bak falan yerde bir evi varmış adamın!” diyeceklerdi. Kendi saraylarını görmeyeceklerdi, villalarını görmeyeceklerdi, filolarını görmeyeceklerdi; kafalarını hep sizin o tek evinize takacak, onu Firdevsî destanlar ile bütün dünyaya duyuracaklardı.
“El ele bayramın gölgesindeyiz,
Yüzlerde ziyâ, ufuklarda ışık;
Saflarımız sımsık.
Milletçe Hakk’a vuslat peşindeyiz,
Besbelli artık kimler O’na âşık;
Hissizlere yazık!..”
Hissizlere yazık!.. Hissizlere yazık!.. Kenetlenmeli!.. Olup biten şeyleri umursamamalı; onlara kulak tıkamalı, sadece kendi meselemize im’ân-ı nazar etmeli!.. Kuvvetimiz bizim, bir şeye yetecek mahiyette; başka şeylere onu dağıttığımız zaman, kendi işimizde kusur etmiş oluruz.
“Ârifin gönlün, Hudâ, gamgîn eder, şâd eylemez,
Bende-i makbulünü, Mevlâsı, âzâd eylemez!”
Makbul olmasanız, “Defolun gidin!” der. Ama makbul olduğunuzdan dolayı, çalıştıracak, yatıracak, kaldıracak… Çünkü burası bir talimgâhtır; burada ahiret adına şekilleneceksiniz. Namaz, sizin bir yapınızı oluşturacak; oruç, bir yapınızı oluşturacak; i’lâ-i kelimetullah cehdi, bir yapınızı oluşturacak sizin… Ve böylece ebedî bir yapıya sahip olacaksınız; mutluluk içinde ebedlere kadar yaşayacağınız bir yapıya sahip olacaksınız. Zannediyorum bu halinizle Cehennem’e koysalar, Cehennem diyecek ki, “Yahu defolun gidin; ateşimi söndürüyorsunuz!”
Zaten bir hadis-i şerifte öyle deniyor: Sırât’tan geçerken, “Yahu çabuk geçin, ateşimi söndürüyorsunuz!” nidası duyulacak. Çünkü öyle bir mahiyet kesbediyorsunuz ki!.. Hele i’lâ-i kelimetullah, hele i’lâ-i kelimetullah… Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda şehbal açması… Nâm-ı Celîl-i Nebevî’nin minarelerde bir bayrak gibi dalgalanması… Gönlünüzü buna kaptırmışsanız, bu işin sevdalısı, âşıkı, müştâkı iseniz şayet, artık size denecek şey yoktur Allah’ın izni-inayetiyle.
Kendine yazık edenlerden olmamak için kenetlenmeli; kenetlenmeyi yedekleyerek kenetlenmeli!..
Evet, O’nun bir dönemde dalgalandırdığı o bayrak, hiçbir zaman yere düşmeyecektir; bundan emin olun, Allah’ın izni-inayetiyle!.. Size kötülük yapanlar, ettiklerine nâdim olup ağlayacaklar. Belki o gün, engin insanlık duygularınızla sizi de ağlatacaklar onlar.
Yazık ettiler kendilerine!.. Bir yönüyle, dinî olan şeyleri yıkmaya çalıştılar, yazık ettiler kendilerine!.. Şeytana uymakla yazık ettiler kendilerine!.. Hevâ-i nefislerini ilah edinmekle yazık ettiler kendilerine!.. Yapılan şeyleri yıkma cehdine kendilerini kaptırdıklarından yazık ettiler kendilerine!.. İsyan deryasına yelken açmakla yazık ettiler kendilerine!..
Gelecekler… Hicap duyarak, iki büklüm olarak… Ve ağlayacaklar. Siz de üzülecek ve ağlayacaksınız. Çünkü “insan”sınız… Çünkü zulme kapılarınızı kapadınız; arkasına da sürgüler sürdünüz, “Seninle işimiz yok!” dediniz. Başkaları öyle (öbür türlü) yaptı?!. Ee ne yapalım, vazgeçirmeye de gücümüz yetmiyor; “Mahvetmeyin ebediyetinizi!” demeye gücümüz yetmiyor. Cenâb-ı Hak, hidayet nasip eylesin!..
İmanını marifet ile bezemeyen, yol yorgunluğu yaşar. “İman” edin, sonra onu “marifet” ile taçlandırın!.. Bir de bakacaksınız ki, marifete bir de “muhabbet” sorgucu takılmış. Hiç bilemediğiniz şekilde, sorguç üzerine sorguç, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” sorgucu takılmış veya deseni işlenmiş. Ve kanatlanacaksınız “iştiyak” ile… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safa / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”
Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk’a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertlerin ve en kâmil insanların bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir.
Kenetlenme!.. Kenetlenmeyi yedekleyerek kenetlenme… Yemin etmeli, demeli ki: “Eğer ben kardeşlerime karşı içimde kötü bir duygu duyacaksam, Allah canımı alsın!..” Hani bazıları çok küçük şeylerde, hususiyle Doğu’da/Güneydoğu’da, avrat boşama mevzuunda, yakışıksız bir boşama şekli kullanırlar: “Üçten dokuza şart olsun ki!..” falan derler. Yahu dokuz yok zaten, “üç tane” dedi mi, bitti o mesele. Evet, aynen öyle, “Eğer kardeşlerimle zıtlaşacaksam, onları suçlayacaksam, atf-ı cürümde bulunacaksam, ‘Yüzünüzden oldu!’ diyeceksem, üçten dokuza… Üçten dokuza…” demeye hazır olmalı!..
Bu dönemde, çokları, kendilerinin o gâileden sıyrılmaları adına “iftira”da bulundular; “itiraf” dediler, “iftira”da bulundular. Ahiretlerini Cehennem’e çevirdiler. Evet, bize, onlara acımak düşer; onlar acınacak duruma düştüler. Daha başkalarının da aynı duruma düşmelerine meydan vermemek için, bize, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi herkese bağrımızı açmak ve herkesin sâhil-i selâmete çıkması için gerekli olan şeyi yapmak düşer.
Hadis-i şerif: كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ “İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi, günah olarak yeter!” Birileri bir yerde bir borazan öttürüyor; bakıyorsunuz, sizin içinizden bir kısım safderun kimseler de aynı şeyi mırıldanıyorlar; kuvve-i maneviyeyi kırıyorlar.
Ehl-i dünya, hizmetleri ve muvaffakiyetleri bazı şahıslardan bilerek hem şirke düşüyor hem de onların ölümünü diliyorlar ki bu iş bitsin; hâlbuki…
Bu mesele, esasen, Kur’ânî makuliyet/mantıkiyet içinde, işin Allahçasına inanmış, Peygambercesine inanmış insanların kenetlenmesinden ibaret… Falan ile, filan ile alakası yok bu işlerin…
Efendimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu, her şey idi. Bûsîrî’nin ifadesi ile, بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bizlere ki, öyle bir Sütuna dayanmışız, hiçbir zaman devrilmeyecek!” Şimdi öyle bir Zât. O’nun hakkında, Uhud’da “Şehid oldu!” falan diyorlar. Bir sahabî kalkıp bağırıyor, Uhud dağının üstünde: “O’nun şehid olduğu yerde siz niye yaşıyorsunuz ki?!.”
O, ruhunun ufkuna yürüdüğü ân… Ee tabii O, bizim için bir Güneş; birden bire beklenmedik bir ânda gurûb ediyor. Karanlık birden bire üzerimize çöküyor. Hazreti Ömer bile olsa sarsılır burada. Fakat o Sevr sultanlığında sadakati ile O’nun yanında duran insan, “Her kim Allah’a tapıyorsa, bilsin ki Allah ezelî ve Ebedîdir. Her kim Hazreti Muhammed’e tapıyorsa, O, ruhunun ufkuna yürüdü!” -“Öldü” demiyorum, O’na “öldü” tabirini yakışıksız buluyorum; “ruhunun ufkuna yürüdü.”- diyor. Şu ayeti okuyor: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ “Hazreti Muhammed, sadece bir rasûldür/elçidir. Nitekim ondan önce de nice rasûller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidayetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i Imrân, 3/144) “Hazreti Muhammed, Allah’ın peygamberlerinden bir peygamberdir. Ondan evvel de çok peygamber geldi-geçti. Dolayısıyla O da vefat etti…” Hazreti Ömer, o yüksek fıtrat, yüksek fetânet, Mahmud Akkad’ın “dâhi, dâhiler üstünde dâhî” dediği insan, “Sanki o ayeti ilk defa duyuyor gibi oldum!” diyor. Ve kim bilir binlerce insan, nasıl kendine geliyor!..
Evet, Kendisi için mukadder… Hazreti Âdem gibi, Hazreti Nûh gibi, Hazreti Hûd gibi, Hazreti İbrahim gibi, Hazreti Mûsâ gibi O da ruhunun ufkuna yürümüştü. Ama o dava bâkî idi. Allah bâkî idi, dava da bâkî idi. Onun götürülmesi gerekli idi, onu omuzlayacak insanlara ihtiyaç vardı.
Bu açıdan da o türlü şeyler ile katiyen sarsılmamalı; şunun-bunun güftügûsuna bakmamalı!.. Bunlar birer günahtır. Duyduğu her şeyi söylemek, günahtır. İştirak etmemeli, onların tesirinde kalmamalı!.. Diyebilirler: “Ölsün!” diyebilirler.
Birileri -bilmiyorum ne derece doğru- bir arkadaşınız için kırkın üzerinde ölümüne büyü yapıyorlar. Bu neyi gösteriyor?!.. Bir yönüyle, silip atıyorlar.. cebrî hicrete zorluyorlar.. hapishanelerde insanları öldürüyorlar.. anneyi evladından ayırıyorlar.. çocuğu ağlatıyorlar.. anneyi ağlatıyorlar.. babayı ağlatıyorlar.. her türlü imkandan mahrum ediyorlar.. her şeylerine el koyuyorlar… Fakat hınçlarını alamıyorlar. “Hayır! Falanın/filanın ölmesi de lazım. O ölmez ise, bize rahat vermez bu insanlar!” Paranoya… “Ya bunlar güçlenir, dışarıdan bir daha gelirlerse?!. Humeyni’nin İran’a geldiği gibi gelirlerse?!. Şah saltanatı yıkılır!.. Ne yaparız biz?!. Dünya, bizim için her şey. Cennet çok uzakta bir şey; ne diye ona dilbeste olacaksınız?!. Bu dünya, işte; yaşamanıza bakın!” Açıktan açığa söylüyorlar bunları da. “Dolayısıyla, bazı kimselerin mut-la-ka ölmeleri… Avukatlık yapıyorlarsa, ölmeleri lazım! Hocalık yapıyorlarsa, ölmeleri lazım! Gazetelerde yazı yazıyorlarsa, ölmeleri lazım! İnternet’te millete bir şeyler anlatıyorlarsa, dijitallerde insanlara bir şeyler anlatıyorlarsa, bunların ölmeleri lazım ki, biz yaşayalım! Doya doya, dünya zevklerinden istifade edelim!..” Bunun gibi…
Ama bunlara hiç kulak asmamak lazım! يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ، وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ * مَا شَاءَ اللهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.” مَا شَاءَ اللهُ كَانَ Allah, ne dilemiş ise, o olur. وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ Olmamasını dilediği de olmaz!.. “Var”ı da Allah diler, “Yok”u da Allah diler. O’nun dilediği olur: var olmasını dilerse var olur, yok olmasını dilerse yok olur. Allah, kimseyi yok etmesin!.. Onları da yok etmesin!.. Yok edeceğine onlara da akıl lütfetsin, kalb lütfetsin, iman lütfetsin, iz’an lütfetsin!..
Vesselam.
Bamteli: AŞK YOLUNUN ÂDÂBI
“İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.”
İnsan, muazzez bir varlıktır, heder olup gitmek için yaratılmamıştır. O, ebediyet için yaratılmıştır; “ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile de tatmin olmaz!” İnsan, O’na erişeceği/ulaşacağı, maiyyeti ile şereflendirileceği âna kadar hep bir bekleyiş, hep bir gözleme içinde bulunacaktır; gözleyip duracaktır kalb adesesiyle, muhâkeme-i sâlime merceğiyle; mantık ve muhakeme dürbünüyle/rasathanesiyle hep orayı gözetlemeye çalışacaktır.
Dünya debdebe ve saltanatı, gelip geçicidir. Ebediyete namzet bulunan, ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmayan insan, kendisini bir ucuza/ucuzluğa kurban etmemelidir. Bütün dünyanın anahtarlarını ona verseler, şarktan garba gûna-gûn, penguenlerin ülkesinden en kuzeyde gecelerin gündüzlerin bitmediği yerlere kadar getirip dünyanın bütün anahtarlarını verseler, ebediyet mülahazası çağlayanına kendisini salmış bir insan, buna iltifat etmeyecektir; elinin tersi ile itecek ve “Anahtarlarınız sizin olsun!” diyecektir.
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa, budur; bilmiyorum başka çıkar yol!..” Yolunuz, bu. Her yol için -esasen- yol erkânı, âdâbı ve azığı vardır. Hani çok iyi bildiğiniz Ebu Zerr el-Gıfârî’ye, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyesi içinde ifade buyurulur: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Sefineni gözden geçir; restore edilmesi gerekli ise, tamir edilmesi gerekli ise… Engin denizlere açılman, mukadder senin; dolayısıyla açılacağın bu uzun yolda, gemiyi bir kere daha gözden geçir; ne olur ne olmaz, bakıp onu yenile.” Burada dendiği gibi, esasen yol erkânı, yol âdâbı söz konusudur; yolun başında sefer hazırlığı da bu âdâba dâhildir.
Meselenin bir yanı bu; bir diğeri de yolun sonu ile ilgilidir. Belli bir ölçüde, yol sonu herkesin arş-ı kemâlâtı ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) bir şeydir. Herkes bir yere kadar yükselebilir; bunda donanımların tesiri vardır ve insanın sergilediği misyonun/fonksiyonun tesiri vardır.
Öyleleri vardır ki… İnsanlığın İftihar Tablosu, huzur-i Kibriyâ’ya, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna gittiği zaman bile, kalbi insanlık için çarpar; dönüp gelip onların ellerinden tutmayı düşünür. Miraç’ı terk eder; insanların içine, ızdırabın göbeğine avdet eder. Izdırabın göbeğine… Hâşâ, o tabiri O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında kullanmak doğru değil; bir başkası olsaydı, “kan kusturulur kendisine” denebilirdi. Ama O, ne kan kusmuştu, ne de tükürük kusmuştu; engin gönlü ile, engin vicdanı ile bütün bunları eritmişti, Allah’ın izni-inayeti ile… Bir kere daha, -bağışlayın- çoğu itibarıyla zehir-zemberek o toplumun içine dönmüştü, “Acaba kaç tanesine daha söz geçirebilirim?!. Ve gezdiğim, uğradığım, dolaştığım, gördüğüm, ettiğim, bildiğim şeyleri onlara da gösteririm, bildiririm, tanıttırırım; onları da zevk ile şahlandırırım!” diye. Kendisinin zevk ile şahlandığı bir dönemde, hemen geriye dönmeye karar verdi; Allah da müsaade etti, Miraç’tan geriye döndü, gittiği gibi geriye döndü insanların içine.
Tasavvufî ifadesiyle, birincisine “urûc” deniyor. Her insan için bu yol açık, belli ölçüde; kalbî, ruhî, hissî öyle bir terakkî söz konusu. Geriye dönüşe de “nüzûl” deniyor. Bir yönüyle, o urûca, kesretten sıyrılma, vahdete erme mülahazası nazar-ı itibara alınarak “urûc” deniyor. Nüzûl’e de yeniden insanlığın elinden tutma maksadıyla geriye dönme manasına… Başka bir açıdan, birincisine “halvet” deniyor; diğerine de “celvet” deniyor. Birincisinde, kendisi olma istikametinde belli bir donanım elde etme adına, seyr ü sülûklar, çileler, ızdıraplar, az yeme, aç içme, hayrete varma, O’nu bulma, o yolda olma söz konusu. Ondan sonra, diğerinde de dışarıya çıkma; duyduğu, hissettiği şeyleri başkalarına duyurma, bir ezan sesi ile, bir Sabâ sedasıyla başkalarına duyurma bahis mevzuu.
“Seviyorum!” diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak ve O’nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak gerekir.
İşte böyle bir yolun, muhabbet/aşk yolunun mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur. Mebdeinde, tevbe, inâbe, evbe…
Fakat Kur’an-ı Kerim’de ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek beyanlarında görüldüğü gibi, ilk önce “istiğfar” kelimesi söyleniyor, “yarlığanma” deniyor. İstiğfar; Cenâb-ı Hakk’ın günahları mağfiret buyurmasını talep etmek oluyor. O niyet ile Allah’a dönüyorsunuz. Belki onun içinde, o dönüşün değişik mertebelerini ifade eden hususlardır bunlar, bu sonradan gelenler. Belki de meselenin ana kapısı, girişidir bu. İstiğfar ile o kapıdan içeriye adım atıyorsunuz; yani kendinize çeki-düzen veriyorsunuz. Ama öyle birine yöneliyorum ki ben… Hani şimdi insanlar halkın karşısına çıkarken, ayna karşısında yakasını elli defa düzeltiyor; kravatını, papyonunu elli defa gözden geçiriyor; ondan sonra… İstiğfar, kendine çeki-düzen verme, kale kapısı gibi o kapıdan içeriye girme… Zira öyle birine yöneliyor ki orada, tavır ve davranışın çok düzgün olması lazım.
“Tevbe”, insanın işlediği şeylere nâdim olması… Hazreti Ali efendimiz beş tane şartını söylüyor onun; özü, “Ben, bir daha bu işi yapmamaya…” deyip nedamet duymak. İmamlarımız, Türkiye’de -bilenler bilirler bunu- “İlahî! Elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan, daha başka bütün âzâ vü cevârihimden şimdiye kadar her ne ki vâki ve sâdır olmuşsa, ben onların -ânların- (eskilerin ifadesiyle) cümlesinden tövbe ettim, nâdim oldum, pişman oldum. Bir daha işlememesine azm u cezm u kast eyledim!” derler. Evet, şimdi “tevbe”, bu demektir. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler! Samimî ve kesin bir dönüşle Allah’a tevbe ediniz!” (Tahrîm, 66/8) Tahrîm Sûresi’nde: Ey iman edenler! Emniyet duygusu ile Allah’a yönelenler! Hazreti Mü’min ismine müteveccih olan mü’minler!.. Bakın, o ismi size vermiş, Kendi ismidir o; sizi emniyet vadeden insan olarak vasfetmiş. Mü’min, yeryüzünde emniyet vadeden varlık demektir. Bu tavrını koru!.. Dolasıyla, o tavrı koruma mülahazası ile Hazreti Mü’min-i Hakiki’ye teveccüh et. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا
Tevbe-i nasûh… Menkıbeler de var o mevzuda; fakat bir daha işlememesine -biraz evvel imamların tevbesini örnek olarak verdim- azm u cezm u kast eylemek… “Bir daha yapmayacağım.” Ama beş on saat sonra, yine şeytan, oyunlarından bir oyun ile, bir çelmesi ile, bir kündesi ile, bir el-ensesi ile, hafizanallah, yine aynı şeyleri işletebilir. Eli ile, ayağı ile, gözü ile, kulağı ile, dili ile, dudağı ile… Gıybet ettirir, harama baktırır, haramı dinlettirir, olmayacak yerlerde olmayacak şeyleri -bir yönüyle- onun kafasının içine sokar. “Tevbe”, Cenâb-ı Hakk’a sağlam, yürekten bir dönüş ile dönme demektir.
“İnâbe”, Cenâb-ı Hakk’a o dönüşü bütün ruhu, kalbi, hissi ve vicdanı ile devam ettirmektir; tevbede temâdîde bulunma ameliyesine denir inâbe. Kur’ân-ı Kerim, وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لاَ تُنْصَرُونَ “Size (artık iman etmenin fayda vermeyeceği) azap gelip çatmadan önce gönülden Rabbinize yönelip inâbede bulunun ve O’na teslim olun. Aksi halde, hiçbir şekilde yardım görmezsiniz.” (Zümer, 39/54) buyuruyor. “Azap gelip size çatmadan evvel, Cenâb-ı Hakk’a inâbede bulunun!” diyor.
Bunun bir kademe üstüne de “Evbe” deniyor. Kur’ân-ı Kerim’de bir-iki peygamber için إِنَّهُ أَوَّابٌ “O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.” deniyor. Onlar, öyle ki, hataları bile onların gözünde adeta -bağışlayın- erâcif yığını gibi görünüyor. Altmış sene sonra bile akıllarına geldiği zaman mideleri bulanıyor. Cenâb-ı Hakk’a öyle bir teveccühte bulunuyorlar ki, o nezahetlerini sonuna kadar koruyorlar. Ona da “evbe” deniyor. Mebde’de, bunlar…
“Teyakkuz”, Tasavvuf’ta, işin başıdır; uyanık olmak, esasen, gözü açık olmak demektir. Varlığı ona göre mütalaa etmek.. eşya ve hadiseleri hallaç etmek.. onu bir kitap gibi okumak.. otu, ağacı, yıldızı, bir kitap gibi okumak… O kainat kitabı ile Allah’ın “Kelam” sıfatından gelen Kitap arasındaki mutabakatı temine çalışmak…
Teyakkuz; uyanık olmak, uyanık davranmak… Bu mülahazayla, hudutlarda nöbet bekleyen insanlara “uyûn-i sâhire” denir; “hiç göz kırpmadan hep dimdik orada duran insanlar” demektir. Teyakkuzu o şekilde anlayabilirsiniz. Sarf’ta, “Tefa’ul” (تَفَعُّل) kipinden geldiğinden dolayı, “yakazası engin, göbeğini çatlatasıya bir yakaza peşinde, göz kırpmama peşinde” demektir. Uyûn-i sâhire… Göz kırpmama, hep âdetâ Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi; gi-bi… O’nun tarafından görülüyor ya; görüyor gibi… “Beni görüyor, bak; dolayısıyla ben de O’nu görüyor gibi olmalıyım!” Teyakkuz…
Sonra da yapılan şeylerde dişini sıkıp sabretmek.. Cuma günü -min vechin- bahsedildi burada. Sabır -esasen- çölde biten bir ot, bir ağaç; fakat meyvesi zehir-zemberek… Dolayısıyla, yendiği zaman insana çok ağır gelecek, zehirleyecek bir şey olması itibarıyla, onun ismi verilmiş sabra. İnsanın başına gelen şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. yapmakla mükellef olduğu şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. belâ ve musibetlere karşı sabretme, aynı tesiri icrâ ediyor.. haramlara karşı dişini sıkıp sabretme, onlara girmeme, aynı tesiri icrâ ediyor. Daha üstündeki şeylere sabır da söz konusu: Vakt-i merhûna karşı sabretme… Aynı zamanda Likâullah’a karşı sabır; emir O’ndan olursa, ben, öbür tarafa yürürüm “Şeb-i Arûs” diye… Bunlar da aynı tesiri icra ediyor. O da sabır…
Bu yolda bütün bütün sevdalanmaya “muhabbet ve aşk”; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neşe ve sevince “şevk”; bütün bunların, insan tabiatının önemli bir derinliği hâline gelmesine de “iştiyak” denir.
Yolun azığı bunlar.. Bunlar gibi, sevgiye giriş esasları var. Sevgi… İmam Gazzâlî hazretleri bahsederken, “Rızâ”yı, Allah’tan râzı olmayı, sevginin çok önemli basamaklarından biri olarak anlatıyor. Belki de “mancınığı” olarak diyebilirsiniz; belki de bugünkü ifadesi ile “roket atar”ı diyebilirsiniz. Öyle görüyor rızayı. Cenâb-ı Hak’tan râzı olunca, gönlünüz O’ndan hoşnutluk ile, sürekli o ritme dem tutunca, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine yönelirsiniz. Sevgi derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak”a inkılap eder. Öyle ki artık sizi ateşe koysalar bile, zaten öyle bir ateşte yanıyorsunuz ki, diğer ateşin tesirini duymazsınız. Evet, sevgi, öyle bir şey…
Şimdi bunlar, yol azığı… Yolda gerekli olan şeyler yapılmaz ise, insan, sonuca varamaz. جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ * وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “…Azığını tastamam yap; zira yol, çok uzun!..” Berzah yolculuğu var ki, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, elli bin sene, hafizanallah… Başkasının onu ifade ettiğini bilmiyorum da ben, Üstad’ın yaklaşımıyla, “teheccüd” bir yönüyle, o Berzah yolculuğunda insanlar için yolu aydınlatan projektör; bilmiyorum ondan daha yüksek aydınlatıcı şeyler neler ise, işte o.
Evet, yolun başında tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları var; müntehâsında da -geldik ona- “aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları. Bu azık ile yola çıkan, öyle tedbirli yola çıkan insan, işte rıza faktörünü de -Hazret’in dediği gibi- kullanınca, Cenâb-ı Hakk’a karşı bir “aşk” hâsıl oluyor. Âşık olunacak Zât’a karşı aşk esasen… Bir yönüyle kalbini, sadece O’na açmak… Aşk; kalbini O’na açmak… Aşk, kalbini O’na açmak… “Leyla’nın hânesi?” sorulunca, Mecnûn sinesini açtı gösterdi, “İşte hânesi!” dedi.
“Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde. // Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil / Ko gafleti, Dildârdan bari utan gecelerde.” Sen, utan ve kalbini O’na tevcih et ki, tecellileri ile O da senin gönlüne misafir gelsin!.. Vakıa Zât, -bir yönüyle- oraya geliyor gibi ifade edilmiş; müteşâbih bir beyan bu! Onun yerine “tecelli” kelimesini kullanıyorum ben; müteşâbih, yanlış anlamalara sebebiyet verir diye.
Gönül öyle “aşk” ile şahlanmalı; O’ndan başka bütün mülahazalar, silinip gitmeli!.. Sonra, aşk olunca onda, iştiyâk-ı likâullah… Şevk ve iştiyak… “Şevk” bir yönüyle o mevzuda şahlanma demektir. “Aşk” oluyor ise, bir miktar daha vitesi yükseltme veya atı mahmuzlama ya da kanatları daha gergin hale getirme, üveyikleşme; bir canlı uçabileceği en yüksek zirvelere uçma adına nasıl açılacak ise, öyle açılma, “şevk”. Öyle diyebilirsiniz. Sonra bunu tabiatının bir derinliği haline getirme, kendisi için olmazsa olmaz haline getirme, ona da “iştiyak” deniyor. Sarfta, kelimenin hususiyetinin ifade ettiği manadır, bu. Şevk, o; iştiyak da o meselenin tabiatının bir derinliği haline gelmesi… Şevk; onun mutavaatı da iştiyak; tabiatının bir derinliği haline getirme, olmazsa olmaz haline getirme…
Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez.
Değişik vesilelerle, Kıtmîr’in ifade ettiği gibi, iç dürtülerle ubudiyette bulunma… Değişik vazife ve sorumlulukları edâ etme adına emirler var: أَقِيمُوا الصَّلاَةَ “Namaz kılın!..” شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ “…Oruç tutsun!” Emir, bu… وَأَقِيمُوا الصَّلاَةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ “Namazı ikâme edin; zekatı verin!” Emir, bu… Ve diğer emirler de bunlar gibi birer emir. Bu emirleri nazar-ı itibara almadan… Bunlar tabiatın öyle bir derinliği haline gelmiş ki, yemeğe, içmeye ve sâir beşerî mukteziyata ihtiyaç duyuyor gibi, onlara ihtiyaç duyma; mevsimi/miadı gelince, hiç o emirleri düşünmeden hemen o meseleye koşma demektir iştiyak. Tabiatının bir derinliği haline getirme, emirlerin dürtüsünü nazar-ı itibara almadan veya sevkini nazar-ı itibara almadan, yönlendirmesini nazar-ı itibara almadan, emirler pusulası ile mihrabını belirlemeyi nazar-ı itibara almadan, doğrudan doğruya tabiatın derinliklerine oturmuş, tahtını kurmuş o şevk ve o iştiyak ile hareket etme… O şevk ve iştiyak, seni yönlendirecek sürekli o mevzuda yapman gerekli olan şeylere… Böyle olunca, o meselenin içine -esasen- riya da girmez. Tabiî bir şeyi yaparken, içine nasıl riya girecek ki?!. Tabiî bir şey yapıyorsun!.. Asıl mesele, onu tabiî hale getirme; “Benim için tabiî bir ihtiyaç bu!” diyecek hale getirme. İştiyak…
Sonra, Üns… Onun da üstünde bir şey oluyor ki, ona “Üns billah” deniyor; yazılarda ifade edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk’ın enîsi oluyor. Biraz evvelki mülahazalar içinde meseleye bakacak olursanız, “Hazîratü’l-Kuds” postnişini olma… Zât-ı Ulûhiyete ait, bî-kemm u keyf, önemli bir mahall-i tecellî, nüzûl veya tezâhür olan Hazîratü’l-Kuds… Hazîratü’l-Kuds ile postnişin olma, maiyyet-i İlâhiyeye erme… Bunu “ihsan” mülahazası ile değerlendirecek olursanız; “görülüyor olma” mülahazasını bir dürbün gibi, bir projektör gibi, bir rasathane gibi kullanarak, hep “O’nu görme” sevdası ile oturup-kalkmak…
“Tamam, bak, görülüyorum ben! Bu görülmeden iki büklümüm; ayakta durmaya gücüm yetmiyor, rükûa eğiliyorum. Onu da yetersiz buluyorum, secdeye kapanıyorum. اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ ‘Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran Yaratan’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.’ diyorum. Beni Ahsenü’l-Hâlikîn olan Allah, böyle güzel yaratmış. Ne yapsam acaba?!. Daha ötesinde gidecek bir yer var mı, O’nun büyüklüğünü ifade etme, O’nu duyduğumu ifade etme, O’nun tarafından görülüyor olmayı ifade etme adına…” Bütün bunlar, hep o görme iştiyakı ile yanıp tutuşmanın ifadesi…
“Üns billah”, böyle bir şey; o iştiyakın da üstünde. “Enîs u celîs” tabirini kullanırlar. Celîs, oturan demektir; enîs de yoldaş, en yakın, sırdaş demektir. Bir yönüyle o mülahazayı ifade etmek için bu kelimeler kullanılmaktadır.
Sevgili’nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılamaya “rıza”; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da “temkîn” demişlerdir.
Sonra “Rıza” ufku… Bu, “Rü’yet”in önünde midir, sonunda mıdır? O mevzuda bir şey söylemek zor. Rıza, bir yönüyle Rü’yet duygusunu tetikleyen faktör gibi. İnsan, Cenâb-ı Hak’tan razı olur ise, Allah da “Ben, sizden razıyım!” diyor. Hadis-i şerifte ifade ediliyor: “Ben, size verdiğim şeyleri verdim, başka bir isteğiniz var mı?” diyor ehl-i Cennet’e. -İstidradî dua: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، بِفَضْلِكَ الْمَخْتَارِ، بِكَرَمِكَ الْمُخْتَارِ، يَا رَحِيمُ يَا رَحْمَانُ، يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, fazl ü keremin hürmetine!.. Ey Hannân, ey Mennân, ey Zül-celali ve’l-ikram.”- “Başka bir isteğiniz var mı?” buyuruyor. “Ya Rabbi, öyle şeyler verdin ki artık, ne isteğimiz olabilir?” mukabilinde, “Ben, sizden razıyım, hoşnut oldum!” buyuruyor. “Öyle mest-sermest olur, öyle kendilerinden geçerler ki…” Hani dünyada bir misal arıyorsanız buna, sizin kafanızı alıp götürecek, beyninizi alıp götürecek, sizi mest u mahmur hale getirecek bir şey; onu yudumlamış gibi kendinizden geçeceksiniz. Artık başka görecek, başka düşüneceksiniz: “Yahu varsa da bu imiş, yoksa da bu imiş!” İliklerinize kadar öyle bir zevk duyacaksınız ki, olmazsa olmaz o!..
Şimdi bu, bir yönüyle belki “Rü’yet” ile hemdem gibi bir şey, hem-âhenk gibi bir şey. Fakat bir mülahaza ile bakınca, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek, Cennet’in binlerce sene hayatına muadil geliyor. Ee bunun ötesinde midir Cenâb-ı Hakk’ın rızası, “Hoşnut oldum!” demesi; yoksa o “Hoşnud oldum!” demesi esas, Rıza kapısının açılması adına bir anahtar mı? Her ne ise, o mevzuyu çok kurcalamamak lazım. Bir de “Rıza” deniyor…
Fakat bütün bunlar, sonuçta Tasavvuf’taki ifadesi ile “Temkîn”e bağlanıyor. Allah, nerede dolaştırırsa dolaştırsın, nerede sizi gezdirirse gezdirsin, suda batmadan yürüyün, kuşlar gibi kanatlanın, yine de ubudiyet dairesinin edebine riayet etmeniz gerektiği vurgulanıyor.
Hani yine Hazreti Gazzâlî’nin ifade ettiği gibi, bazı kimseler Cennet’e girerken, bir yönüyle Berzah’ı görmeyecekler, çünkü kanatlanıp üzerinden geçmiş gibi olacaklar. Cenâb-ı Hak, öyle eylesin! Münker-Nekir’in yanından geçerken, onlar gelip bakacaklar: Tecessüm/temessül etmiş namaz.. temessül etmiş oruç.., temessül etmiş hac.. temessül etmiş irşad duygusu.. temessül etmiş dünyanın dört bir yanına yayılma, kendi temel değerlerimizi başkalarına duyurma.. yayılma-duyurma, yayılma-duyurma, yayılma-duyurma… Ve bütün bunları beklentisiz yapma… “Bir dikili taşım olsun!” mülahazasına bağlamama… Zira çıkara ve menfaate bağlanarak yapılan şeyler, devamlı değildir, bir yerde kesilir onlar.
Temkîn… Allah (celle celâluhu), öyle lütuflarla serfirâz kılıyor ki!.. Hatta bazıları Cemâl-i bâ-kemâlini müşahededen bahsediyorlar. Hazreti Muhyiddin gibi… Mebde-i hayatı itibarıyla imrenmeler yaşıyor. O, görülüyor olma mülahazasını çok iyi değerlendiriyor. Hayatının müntehâsı itibarıyla “görme”den bahsediyor. Değişik şeylerden bahsediyor, kendisini silip atıyor. Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile kendisini bir şey görmeme… İşte şöyle-böyle kendi ile yüzleşme konusunun ele alındığı yazılarda anlatıldığı gibi…
Âşık-ı sâdıklar, ne naz bilir ne de kuruntu tanırlar; onlar, iradelerinin hakkını vererek Hakk’a kulluğun en ince âdâbına riayet edip gösterişsiz, âlâyişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduklarını ortaya koyarlar.
O yazılarda, belki başta seyyidinâ Hazreti Âdem’den bahsedilmesi icap ederdi ama ilk defa varlığın çekirdeği, mübarek nurânî çekirdeği, Hazreti Ahmed hakikati olması itibarıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile başlandı. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Âdem, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Nuh, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Zekeriya, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Mesih, kendisi ile nasıl yüzleşiyor? Yakub (aleyhisselam) kendisi ile nasıl yüzleşiyor, kendini nasıl yerden yere vuruyor? Yusuf (aleyhisselam) kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve ondan sonra Râşid Halifeler; Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali, kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve sonra bu hâleye müteveccih Zeynülâbidîn ve Üveys el-Karnî gibi büyükler kendileriyle nasıl yüzleşiyorlar? Ondan sonra Hasan Basri Hazretleri geliyor; Usbûiyye’si var; yani, haftanın her günü için okuduğu evrâd ü ezkârı; o kendini nasıl yerden yere vuruyor. Zannedersiniz ki hayatları hep günah çağlayanı içinde geçmiş! Oysaki hayallerini bile kirler kirletmemiştir, hayallerini kirletmemiştir.
Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile insan, kendi konumunu çok iyi belirlemeli; orada naza-maza girmeden, saygısızca Cenâb-ı Hak’tan bir şeyler istiyor gibi tavırlara girmeden, Allah’a karşı hep saygısını korumalı!.. “Ben, O’nun boynu tasmalı bendesiyim, kölesiyim; üstümde istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Gayrı O’nun istekleri dışında herhangi bir istekte bulunmak, yakışmaz bana!.. Sadece aczimi-fakrımı dillendirerek, muhtaç olduğum şeyleri yine O’ndan isterim!” mülahazası, temkînin ifadesi… Nazlanmama bu mevzuda, nazlanmama…
Hani biliyorsunuz, bir-iki şeyi biraz değiştirdim: Mesela, “Zulmet-i hicrinle…” deyince, özne olarak burada Zat-ı Ulûhiyetin anlaşılması da söz konusu; sözden anlayanlar anlarlar, Edebiyattan anlayanlar anlarlar. “Zulmet-i hicrinle…” Niyaz-ı Mısrî ki muktedâ bih zatlardan birisi… Öyle deme be sultanım!.. Vezin bozulmuyor, aruz bile bozulmuyor: “Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum, Yâ Rab meded! / İntizâr-ı subh-i dîdâr olmuşum, yâ Râb meded!” de. Çünkü Zât-ı Ulûhiyete olumsuz bir şeyi nispetten sakınmak lazım.
Bir diğeri: “Kerem kıl, kesme Sultanım, keremin bî-nevâlardan.” Şimdi Hazret diyor ki… Büyük bir zat, benim nazarımda kutup. “Keremkâne yakışır mı, kerem kesmek gedalardan!” Zât-ı Ulûhiyetin icraatında, O’na “Yakışır mı?!” denir mi? Efendim… “Sezadır Sana kerem kılmak gedâlara.” Evet, bu, Zât-ı Ulûhiyetinin lâzım-ı gayr-ı müfârıkı… “Senden beklenen budur!..” O’na yol gösterme, bir yönüyle “Şunu yapman daha isabetli olur!” falan deme; bunlar, saygısızlık olur ve temkîne aykırıdır.
Dolayısıyla temkin, insanda, niyaz duygusunu tetikler; insan, niyaz ile şahlanır. Temkîn duygusunu kaybeden, kendisini naza salar. Bu da yine kendisi ile yüzleşme mevzuunda ifade edilen hususlardandı.
Meselenin kabuğunda dolaştık, cevizin kabuğuna takılıp kaldık, özüne inemedik. Dolayısıyla da cevizin özünü size sunamadık, onu size tattıramadık; hele doyurma meselesine gelince, zaten o, bizden çok uzak bir şey. O mevzuda, o meselenin şakasını bile yapmak, saygısızlık olur. Dolayısıyla deyip-ettiğim şeylere -deyip-ettiğim şeyler arasındaki kutsal konular müstesna, onlar münezzeh; meselenin bana ait kısmana ve ifade tarzıma- “dırıltı” diyeceğim; dırıltılarım ile sizi tasdi’ ettim ve başınızı ağrıttım ise, siz kusura bakmayın, Allah da affetsin!..
ÇÜRÜME, TİRANLAR VE PARANOYA
“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum; biri benden bundan başkasını naklederse, ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım!..”
Koca Mevlânâ. Büyüklüğü ve söz sultanlığı yanında o ölçüde de mütevazı ve mahviyet içinde.
مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ
هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” deyişini düşünün!..
مَنْ بَنْدَهِٔ قُرْآنَمْ أَگَرْ جَانْ دَارَمْ
مَنْ خَاکِ دَر مُحَمَّد مُخْتَارَمْ
گَرْ نَقل کُند جز این کس از گفتارم
بِیزَارَمْ أَز او وز این سخن بیزارم
“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim. / Ben Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum/ Biri benden bundan başkasını naklederse / Ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım, şikâyetçiyim!..” sözünü düşünün!..
Mübarek başı, her zaman Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın kapısının eşiğinde; ne diyor ise, O’na diyor ve dediği şeyi, O’nun vasıtası ile Sahibine ulaştırıyor. Bir gözü insanlarda, onlara hakikati gösterme adına; bir gözü hep ötelerde, ötelerin ötesinde, ötelerin ötesinde. Bize gerçek mü’min olma yolunu gösteriyor.
O, Peygamberi izleyenlerin başında gelenlerden birisi sayılır; Gazzâlî gibi, Ömer İbn Abdülaziz gibi, Çağın Sözcüsü gibi. Şahısları adına yaşamamışlar; kendi şahısları itibarıyla fânî olmuşlar. Kendilerini “hiç”leştirmişler, içtenleştirecekleri şeyleri içtenleştirince, kendilerini “hiç”liğe salmışlar, hiçlik çağlayanına. Geriye dönüş imkânı olmayan o hiçlik çağlayanı, her şey olma deryasına onları alıp götürmüş.
Fakat O mevzuda insanın iradesinin hakkını vermesi, belli bir gayret sarf etmesi gereklidir. Birden bire Cenâb-ı Hakk’ın ekstra bir lütfu olabilir, kimse ona bir şey diyemez; fakat objektif olan, başta yapması gerekli olan şeyler neler ise, onları yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra. Tıpkı bir çocuğun hayatı öğrenmesi adına, annesinin-babasının yanında, evinde-yuvasında gelişip büyümesi gibi. Bir gün sürünmeyi öğrenir, emeklemeyi öğrenir; bir gün düşe-kalka yürümeyi öğrenir; bir gün kem-küm ederek konuşmayı öğrenir; bir gün doğru konuşmayı öğrenir; bir gün yaptıklarını yapar, kademe kademe -esas- insanlığa doğru yürür. O evde ne ölçüde, o hanede ne ölçüde insanlık var ise, onu zirvede yakalamaya çalışır. Gayr-ı iradî, taklit bu.
Allah yolundaki yolcular, Peygamber yolunun yolcuları, birden bire -böyle- kendilerini zirvede bulamazlar. Evvela kendi nefisleri itibarıyla “fenâ” bulacaklar, kendilerini yok sayacaklar; Allah’ın emirlerinin boynu tasmalı, boyunlarında kement birer bendesi -âzâd kabul etmez birer bendesi- sayacaklar. Yaptıkları iyilikleri görmezlikten gelecekler; sadece Allah’ın bir lütfu olması itibarıyla “tahdîs-i nimet” nev’inden “Bu da Sen’den!” mülahazasıyla “Elhamdülillah!” demek suretiyle mukabelede bulunacaklar.
Alvar İmamı’nın ifadesini hatırlattı bu söz: “Değildir bu bana layık, bu bende.” Bir bende (köle), ben. “Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?” Bana bu lütf ile ihsan, nedendir? Kendimi hiç layık görmüyorum ama çevreme bakıyorum, Cenâb-ı Hakk’ın bir sürü lütfu, selviler gibi boy atıp gelişmiş, ekinler gibi başağa yürümüş!..
Tahdîs-i nimetin yanı sıra, çok küçük, göz açıp-kapama ölçüsünde bir haramı da hayat boyu unutmama, bir şüpheli şeyi hayat boyu unutmama. Her aklına geldiğinde “Bir kere değil, elfü elfi estağfirullah! Bir milyon estağfirullah! Gözlerime hâkim olamadım, harama baktım! Ayaklarıma hâkim olamadım, hayvanlığa düştüm, harama doğru yürüdüm! Elimi kontrol edemedim, harama el uzattım! Alkışlanmaya kendimi kaptırdım, dünya sevgisine kendimi saldım!..” Bunlar da Allah belası birer çağlayandır!.. Allah belası çağlayanlar; bunlar da insanı şeytan deryasına alır götürür, geriye dönmeye de imkân yoktur artık, hafizanallah.
“Her günah, onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta/leke oluşturur; eğer kul tevbe edip mağfiret dilenirse kalbi yine parlar, fakat günaha devam ederse, o lekeler nihayet kalbini istila eder.”
Onun için, ister iyilikler ve güzellikler, isterse kötülükler, başta çok küçük bir nokta olarak başlar. Bu kâinat bir çekirdekten var olmuş, trilyon trilyon trilyon seneler geçmiş. Oysaki “Kün fe-kân tezgâhı”ndan çıkınca mesele, bir anda her şey oluverirdi; öyle jeolojik dönemlere, milyar senelere ihtiyaç yoktu; fakat âdet-i İlahiye bir şey öğretiyor. Sizin gelişmelerinizde de aynı şey söz konusu; düşüşünüzde de aynı şey söz konusu.
Fenalık, bir güve gibi bünyenize düştüğü zaman, farkına varırsanız, söker atarsınız onu. Fakat farkına varmaz iseniz şayet, içten içe sizi kemirir. Bu, “min indi nefsî” benim söylediğim bir söz değil; Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bir insan, bir fenalık işlediği zaman, kalbinde bir leke olur! O, İstiğfar ile, Tevbe ile, İnâbe ile, Evbe ile hemen çabuk silinmez ise, âdetâ başkasına da çağrı olur.” buyuruyor.
Bir söz var, “Bir kere yalan söyleyen, sonra hayat boyu yalan söyleyebilir!” Bir kereye bile kapıyı aralamamak lazım. Bir kere yalana karşı kapıyı araladığınız zaman, zikzaka karşı kapı araladığınız zaman, tenakuzlara karşı kapı araladığınız zaman -Hayat-ı ictimâiyeye hükmedenler, bunu yapıyorlar.- bütün şeytanî kapılar kale kapıları gibi ardına kadar açılır, harıl harıl içeriye şeytanlar nüfuz eder. Bu konuda da Hazreti Gazzâlî’ye müracaat edin: “Kalb, gelecek ruhânîlere kapandığı zaman -hafizanallah- bütün kapıları ile şeytana karşı açılır.” İnsan, günahın ezikliğini duymaz olur vicdanında; sonra, yaptığı bir küçük iyilik var ise, onun vehmî büyüklüğü karşısında kendini üveyik gibi görür, göklerde zanneder, hafizanallah. Namaz adına yatıp kalkıyor ise, “Aman, ne büyük iş yapıyorum!” der. Yatıp-kalkma oysaki.
Oysaki insan namazı, Cenâb-ı Hakk’ın azametini vicdanında duyarak eda etmelidir. Belki rükûa o emri düşünerek gitmelidir. Kütüb-i Fıkhiyedeki meseleleri düşünerek rükûa gitmek değil; “Ben, O’nun karşısında eğilmeliyim!” mülahazası ile, “Yahu iyi ki Cenâb-ı Hak bunu emretmiş, ‘Rükû!’ demiş!” duygusuyla eğilmek. Sonra, âdetâ rükûdan doğrulup bir kere daha murâd-ı Sübhânîyi temâşâ ediyor gibi, bir kere daha yukarılara bakmak; “Yahu yetmedi O’nun karşısında eğilmek!” hissiyle bu defa secdeye kapanmak. Emirlerin dürtüsü ve itişi ile değil esasen; meseleyi vicdanında derinlemesine duymak suretiyle.
İnsan, bunu hedefleyip yürür ise, farkına varmadan bir gün bakarsınız, iman-ı billahtan marifetullaha sıçramış; marifetullahtan da muhabbetullaha. Gazzâlî’nin İhyâ’sında, şimdilerde okuduğumuz şey: Marifetten muhabbete. Bilmeyen sevemez; her şey ile bileceksiniz O’nu!.. Sizin anatomik yapınızdan, bu varlığın şahitliğine kadar her şey ile. Bu koskocaman varlık ki, siz onun fihristisiniz. Koskocaman varlık âdetâ büyük bir insan; siz de küçük bir varlıksınız, onun özeti/hülasası. Sizde Allah (celle celâluhu) onu hatırlatıyor; tıpkı bir kitabın fihristi gibisiniz. O fihristi iyi belleyen insan, hiç şaşırmadan kâinatın sokaklarında çok rahat dolaşır, şaşırmadan. Uğradığı herkesten selam alır, uğradığı herkese selam verir geçer; taşa, toprağa, ağaca, suya, akan ırmağa, karıncaya, kuşa, her şeye selam verir geçer. Hepsi, o tekvinî emirler mecmuasının bir kitabıdır. Fakat insanın, meseleleri evvelâ fihristte, kendi anatomisinde okuması lazım. Hazreti Pîr’in mülahazasına ircâ edecek olursak; âfâkî düşünceden evvel, enfüsî düşünce esasen. Yoksa siz o meseleyi fihristte çözmemiş iseniz, o geniş âlemde kafa dağınıklığına maruz kalabilirsiniz, meseleyi kuşatamayabilirsiniz, hafizanallah.
İman-ı billahtan marifetullaha. Marifetullahtan muhabbetullaha. Muhabbetullahtan zevk-i ruhânîye. Sonra Hazret’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, aşk u iştiyak-ı likâullaha. Bütün sofiler de bu konu üzerinde durmuşlar. Böylece insan, Allah’a âşık olur; Mecnûn’un Leylâ’ya aşkının çok ötesinde. Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıksa, Cenâb-ı Hak, onu huzur-i kibriyâsına alsa, orada da bayılır, kendinden geçer, yine “Allah!” der. Esasen, aşkını seslendirir, bir ney gibi aşkını seslendirir; âdetâ göremez, duyamaz, ihata edemez, aşkını seslendirir.
O ufka talip olmak lazım. Zira bir insanın kıymet-i harbiyesi -bir yönüyle- talip olduğu şeylerin kıymet-i harbiyesi ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır). Neye talip iseniz, kıymetiniz odur sizin!..
“İyilik adına olan şeyler öyle olduğu gibi, kötülük adına olan şeyler de böyle tedricîdir.” Onu diyordum. İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” Evet, her günah -bir yönüyle- ikincisine çağrı olur. كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifîn, 83/14)
Burada (ayetteki “râne” kelimesinde) “Sekit” var; esasen orada -bir- kıraat açısından, -bir de- Kur’an’ın iç musikisi açısından, mazmuna dokunmama açısından bir nefes alma söz konusu. Mazmuna dokunacak olursanız, “ber-râne” diyeceksiniz, “berrâne” (بَرَّانَ) deyince de mana değişiyor; hayır “bel-râne” (بَلْ رَانَ) diyeceksiniz, bir soluk alıp verme ile. “Reyn” esasen, kalbde bir reyn.
Bir reyn, hafif bir şüphe, bir reybîlik şayet bir güve gibi musallat olur ise kalbe, ikincisine çağrı, üçüncüsüne çağrı, dördüncüsüne çağrı, beşincisine çağrı. Yavaş yavaş insan vicdanında bir çürüme baş gösterir. Buna “insanın manevî anatomisinde deformasyon” diyebilirsiniz. Manevî anatomisi, yani, kalb, ruh, vicdan, his, şuur gibi insanı Allah ile irtibatlandıracak mekanizması. O mekanizmaya güve düşmüş gibi delik deşik olur insan, hiç farkına varmadan.
Manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insanlar, çevrelerindeki şuursuz, dalkavuk ve dünyaperest kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır, Firavunlaşır, sapar ve saptırırlar.
Bu açıdan kapıları en küçük bir aralıkla bile o türlü şeylere açmamak lazım. Hatta imkânı var ise; -mesela- size milletvekilliği, valilik, kaymakamlık teklifi geldi, “Yahu bunu falana verseniz, daha iyi olur!” demelisiniz. Hazreti Ömer ile Ebu Bekir arasında olduğu gibi; radıyallahu anhüma elfe merrâtin, bin defa Allah onlardan razı olsun. O, onun elini tutuyor, “Ben, buna biat ediyorum!” diyor; o da “O, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç ayrılmayan bir insan, ben ona biat ediyorum!” diyor. Zannediyorum, bu meseleyi uzatabilirlerdi; fakat vakit israfı olurdu, orada kafa dağınıklığına sebebiyet verirdi, başkaları farklı düşüncelere girerdi. Yoksa Hazreti Ebu Bekir durmadan Ömer’in elini sıkardı, Hazreti Ömer de Ebu Bekir’in elini sıkardı; kalkar “Olmadı bu!..” der Hazreti Osman’ın elini sıkarlardı; “Olmadı!” der, Hazreti Ali’nin elini sıkarlardı. Teşettüt-i ârâya, düşünce karışıklığına/karmaşasına sebebiyet verirlerdi.
Îsâr ruhu. Başkalarını kendine tercih etme. “Bu imamete sen layıksın, lütfen geç; ne olur, Allah aşkına geç! Allah aşkına sen vali ol! Allah aşkına sen kaymakam ol! Allah aşkına sen milletvekili ol! Ben de seni seçenlerden olayım!..” Değilse, hiç farkına varmadan bu türlü şeyler, insanın manevî anatomisinde deformasyon meydana getirir. Hiç farkına varmadan. Çürümüştür o ama farkında değil!..
Şimdi, bir kimse çürümüş ise, kafanızı ona takıp da çürümüşlüğü sadece onda mütalaa etmemek lazım. Eğer etrafındakiler de çürümemiş ise şayet, en azından biri “Yahu yeter!” diyecektir. Siz hiç duydunuz mu böyle “Yeter!” diyen bir ses? Onca mezâlime, onca mesâvîye, onca şenaate, onca denâete, Hitler’in yapmadığını yapmaya, Saddam’ın yapmadığını yapmaya, Kazzâfî’nin yapmadığını yapmaya karşı bir tane pozitif ses, bir tane insanca soluk yükseldiğini duydunuz mu? Evet, şayet öyle bir şey olursa, o da kendini bulacağı yerde bulur zaten. Öyle biri var ise, içinden geliyor ise şayet, o da onu bildiğinden dolayı sükûtu tercih etmiştir. Dolayısıyla çürüme de kaçınılmazdır. Bir tabiat çürümeye, iç deformasyonuna, iç çürümesine müsait ise şayet, onun çevresi de bu meseleyi hızlandırır ve farkına varmadan Amnofis’in arkasından gidip dururlar.
Evet, “Amnofis” deyince, bir menkıbeyi hatırladım; her hadise bir şeyi çağrıştırıyor; arz edeyim: Bir gün şeytan Amnofis’in yanına geliyor. Hazreti Musa’ya muasır olan Firavun’a, Mehmet Akif, “Amnofis” diyor. O mu, yoksa başka bir adı mı var, İbnü’ş-Şems filan mı? Şeytan gelip diyor ki: “Yahu saçın-sakalın artık bembeyaz oldu senin. Hala أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَىdiyorsun. ‘Benden büyük tanrı yok!’ diyorsun. ‘Ayağımın dibinde bu su akıyor; Musa kim, o kim oluyor ki benimle boy ölçüşsün!’ diyorsun.” -Bunların hepsini Kur’an-ı Kerim anlatıyor; mazmun olarak ifade ediyorum.- “Artık sen bu dediğin şeylerden vazgeçsen!” diyor. İhtimal, herhalde Firavun bir kahkaha atıyor; şimdikilere de deseniz, kahkaha atarlar: “Sen git, yarın gel!” diyor şeytana. Demek ki bazen insan o duruma düşüyor ki, hakikaten şeytan bile onun edip-eylediği şeylere akıl erdiremiyor. “Sen git, yarın gel!” diyor. Gidiyor. Ertesi gün kalkıyor; Kahire -yerleri Kahire Firavunların- sokaklarından içeriye girence, bakıyor ki, insanların bazıları dört ayağı üzerine çömelmiş, yerde -bağışlayın- inek gibi böğürüyorlar.. bazıları merkûp gibi anırıyorlar.. bazıları at gibi kişniyorlar.. bazıları koyun gibi meliyorlar.. bazıları köpek gibi havlıyorlar.. bazıları bilmem ne gibi uluyorlar. Şaşırıyor şeytan bu hale; geliyor diyor: “Nedir bu hal böyle; bütün Kahire’nin sokaklarını böyle şeyler ile gördüm.” Firavun, “İşte bunlar, benim bendegânım; arkamdan koşturup duran sürüler. Ben, أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى dediğim zaman, bunlar da ‘Evet!’ dediler bana, sürüklendiler arkamda. Fakat bak senelerden beri Harun ile Musa’ya söz geçiremedim ben!” diyor.
Evet, manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insan, çevresindeki şuursuz, insafsız, iz’ansız, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır; onlar alkışlıyor, takdir ediyorlar ise şayet, o insanı farkına varmadan Amnofisleştiriyorlar, Kazzafîleştiriyorlar, Saddamlaştırıyorlar demektir hiç farkına varmadan.
Hâsılı, Allah’a karşı terakkî adım adım olduğu gibi, çürüme, korkunç deformasyon da hep mebdede çok küçük bir şey ile başlar. Başta küçük bir açıdır fakat makas açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır. Bu “ani’l-merkez” doğrudan kaçma/uzaklaşma. “Merkez kaç” demek. “Ani’l-merkez hareket!” derdi eskiler; şimdi merkez kaç. Açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır; öyle açılır ki, hakikaten şeytanı bile hayrette bırakacak bir duruma düşürür insanı. Şair arkadaşımın ifadesi ile, “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni.” Alır götürür onu; bir yönüyle şeytanın hazırladığı gayyâya götürür, farkına varmadan. “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.”
Paranoya, bir korku, şüphe ve vehim hastalığı olarak bütün suiniyetlerin, suizanların da kaynağı gibidir; onun ikliminde şekillenir bütün ayrıştırıcı düşünceler, “biz” ve “ötekiler” mülâhazaları; orada kararlaştırılır nâhak yere infazlar ve en dırahşan nâsiyeleri karalamalar.
Paranoya, psikiyatristlerin daha iyi bileceği bir husustur. Paranoyanın çok çeşitli sebep ve tesirleri vardır. Mesela; eksiği-gediği bulunan, basit bir zeminden önemli, hayatî bir yere gelmiş olan, daha net konuşacak olursak şayet, fakir bir aileden, gecekonduda oturan bir aileden gelip birden bire kendisini imkânlar içinde bulan kimseler bu maraza yakalanabilir. Böyle biri, Cenâb-ı Hak imkânlar verince, küstahlaşır; bir yönüyle, herkese tepeden bakmaya başlar. Firavunlar için de böyle olmuştur; Hitler de aynen böyledir. Bunların sergüzeşt-i hayatlarına baksanız, hayatlarını doğru okusanız, sonra onu soyut resim yapan bir ressama verseniz, resim çizse, hepsi için aynı şekli çizecektir; hepsi birbirine çok iyi benzerler bunların.
Bir de hakları olmadığı halde elde ettikleri o şeyleri “Elden kaçırırız!” diye sürekli bir vehim, bir korku, bir tereddüt yaşarlar. Mesela, Şah, “Neme lazım, ya Humeyni gelirse!.. Benim saltanatım gider!” falan paranoyası yaşar. Başka yerlerde de öyle. Saddam, “Ya Ekrâd içinden birisi kalkar Humeyni gibi gelirse!. Ben Irak’ta saltanatımı kaybederim!” paranoyasıyla yaşamıştır. Öbürü Yemen’de “Humeyni gibi birisi gelirse, ben saltanatımı kaybederim. Oysaki kaç yerde, birkaç tane sarayım var benim.. bir yerden bir yere giderken elli tane zırhlı araba ile gidiyorum ben.. âdetâ ordular koruyor beni.. milletin başında bulunan ben, o milletimin başında, olmazsa olmaz gibiyim!” paranoyasıyla oturup kalkmıştır. Bütün bunlar insandaki o paranoya duygusunu, düşüncesini tetikleyen faktörlerdir, esasen. Elde ettikleri, haksız yere elde ettikleri şeyleri kaybetme vehmi ile, şüphesi ile, tereddüdü ile -bir yönüyle- septistçe yaşarlar bunlar. Dolayısıyla ihtimallere hüküm bina ederler. Yüzde bir ihtimal ile, bir yerdeki bir oluşum, bir karartı, belki bir gölge hakkında “Aman, bir cin olmasın!” falan derler. “Yok mu etrafımda insanlar, şu gölgeye ateş etsinler; cin olabilir bu!” filan. “Büyücüler var ise şayet, bu cini savmak için gelse, bir şey okusalar!” falan. Var ise bir insanda böyle paranoya, başvurmadık şey bırakmaz o.
Zannediyorum, İslam dünyasında, ona musallat olmuş günümüzdeki paranoyaklar, esasen, haksız yere elde ettikleri şeyleri “Elden kaçırırız!” mülahazasıyla en masum insanların kanına, ırzına, namusuna tecavüz edercesine zulümler işliyorlar. Zaten onlar için namus, ırz, falan meselesi söz konusu değil; tecavüz ederler hafizanallah. Ve bunları yapanların en tehlikelileri de İslam dünyasındadır. Neden? Çünkü o şeytanî saltanatlarını korumak için İslamî argümanları kullanırlar. Camiye gelirler, ön safa geçerler, halkın içinde görünürler. Zat-ı Ulûhiyetin nâm-ı Celîlini tekrar eder dururlar; “Peygamberimiz!” derler. Bazen -o gün o moda olur ise- “Kur’an Müslümanlığı!” derler; bazen “Hadis Müslümanlığı!” derler; bazen “Fıkıh Müslümanlığı!” derler. Siz başka bir şey söylemiş iseniz, mutlaka kendilerine göre farklı bir şey söylerler. Bazen “İmamlar da kim oluyor? Kur’an bize yeter!” derler. Ben bunları söylerken, zannediyorum hatırlıyorsunuzdur; siz sosyal medyada duymuşsunuzdur bunları; şu ağzı-gözü bozulmuş, İslam dünyasının başına musallat olmuş eşrârın ağzından, şerâreler halinde akan bu şeni’, bu deni şeyleri defaatla duymuşsunuzdur.
Evet. İslamî argümanları kullanma. Namazı kullanma.. orucu kullanma.. haccı kullanma.. “Allah!” deme, “Peygamber!” deme, hâşa ve kellâ, bunları kullanma. En tehlikelisi bu. Sürüler bundan dolayı aldanabilirler.
İşte Firavun’un kullandığı gibi. “Baksana, Kamer Dağı’nın içinden çıkan Nil Nehri, altı ayda, bir senede boşalttığı su itibarıyla, o dağın hacminden çok daha büyük. Nereden çıkıyor o su? İşte o benim ayaklarımın dibinden aktığına göre, demek bende bir şey var! Bu insanlar beni alkışladıklarına göre, bunca insan yalan mı söyleyecek? Buna ister ‘tevatür’ deyin, isterse ‘meşhur’ deyin, bunca insan yanılmaz; demek ki bende hakikaten alkışlanacak bir yan var ki, alkışlıyorlar.” der. Ve onu kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar. Takdir edilmeyi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar. “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih ettiği” için, o mevzuda elinden gelen her şeyi yapar. Dolayısıyla biraz evvelki mülahazalara bağlı olarak işi götürecek olursak şayet, bünyesine bir güve düşmüştür bunun, hiç farkına varmadan, onu kemiriyor, kemiriyor, kemiriyor. Fakat o, bunun farkında değildir. İç deformasyon yaşıyor demektir, bir iç çürümesi yaşıyor demektir. İyilikler, güzellikler dine ait güzellikler, içtenleştirileceği yerde, şeytanın dürtüleri, şerareleri, sinyalleri nefis tarafından sürekli çözülerek ona sunulduğundan dolayı, şeytanın şerarelerine göre hareket etmekte, nefs-i emmârenin dürtülerine göre hareket etmekte ve hevâ-i nefsine uyup hareket etmektedir.
Ya kendileri birer paranoyak olan veya hedefine ulaşabilmek için toplumsal bir paranoyaya ihtiyaç duyan tiranlar, öteden beri, yaptıkları kötülükleri meşru ve mâkul gösterme hesabına yığınlarda ürperti hâsıl edecek şeyleri kullanagelmişlerdir.
“Hevâ-i nefsime uydum, pek çok günah ettim / Huzura hangi yüzle varayım, ya Rasûlallah!” diyor, hevâ-i nefsine hiç uymayan Leyla Hanım, Diyarbakırlı. Evet, مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ Nefsini/hevâsını ilah ittihaz eden; içten gelen dürtüleri ne ise şayet, taparcasına onların muktezasını yerine getiren, hafizanallah. Böyleleri âdetâ cinnet derecesinde her şey yaparlar. Kanun yoktur, bilmezler kanunu; hukuk yoktur, adalet yoktur onların kitaplarında; çünkü onlar, kitapsızdır. Kitap da okumazlar onlar. Belki şöyle-böyle diploma almışlardır fakat diplomalı cahillerdir hepsi.
Firavun’un “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor!” şeklindeki ifadeleri de Hazreti Musa’ya karşı mele’ini kışkırtmaya matuf. Mele’, onun mâbeyn-i hümayunu, sergerdanları. Tabiî öyle serkerin aynı zamanda sergerdanı olması gayet normal. Mele’, o demek, Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kelime; mâbeyn-i hümayun veya meclistekiler, meşveret halkı filan diyebilirsiniz. Onun halkı kışkırtması da bu tür paranoya mıydı, yoksa zulmüne bir bahane mi? Esasen zulme bahane bulma da yine paranoya ile irtibatlandırılabilir. Esas, “Yaptığım şeyleri yapacağım!” ilhâdı. Yaptığı şeylerin hepsi zulüm; yaptığı şeylerin hepsi zulüm. Ama insanları sindirme, bastırma, biraz evvelki menkıbe münasebetiyle bahsettiğim gibi, halkı o hale getirme.
Kelime kelimeyi hatırlatıyor; Kur’an-ı Kerim diyor ki: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhrûf, 43/54) Kavmini hafife aldı. “Kast sistemine göre, siz, benim seviyemde insan değilsiniz!” Kast sistemi Hindistan’dan mı Mısır’a gitti, Mısır’dan mı Hindistan’a gitti, belli değil! İnsanları tabakalandırma. Birinci basamaktaki insanlar, serkârlar; daha güzel ifadesi serkerler.. ikinci basamakta, onu alkışlayanlar.. üçüncü basamakta ona destek olanlar.. dördüncü basamakta, onun gözünün içine bakanlar.. beşinci basamakta, artık tamamen ona zıt gibi görünen, ezilmeyi hak edenler.. ondan sonra altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak. “Bunların hepsi ezilmeyi hak eden insanlar. Bunları ezmezseniz şayet, muhtemel -binde bir ihtimal- bunlar gelir sizi ezerler, Kahire’yi sizin elinizden alırlar, Ahramlara otağlarını kurarlar ve dolayısıyla bugüne kadar çırpınıp durduğunuz, çırpınıp durarak elde ettiğiniz şeyleri kaybetmiş olursunuz. Elli türlü zillete katlanarak elde ettiğin bu şeyi, üç-beş tane çapulcunun gelip senin elinden almasına göz yumuyor isen, sen, akılsızsın demektir. Öyle ise, bunların hepsinin kökünü kazımak lazım, kezzap döküp kurutmak lazım onu; benim yaşamam, bu saltanat ve bu debdebe ile yaşamam, buna bağlıdır. Benim var olmam, benden başkasının yok olmasına bağlıdır. Ya benim gibi düşünecekler veya hukuksuz, kanunsuz bunların hepsi ölümü hak etmişler demektir.”
İslam dünyasında olan şey, bu!.. Derdest edip götürüyor Saddamcılar, Kazzafîciler; derdest edip götürüyorlar, “Senin suçun var!” diyorlar. “Yok yahu, ben bir şey yapmadım!” diyor masum. “Ee bir şey yapmadığını ispat et!” diyorlar. Bakın, ne hukuk mantığı bu!.. Vallahi böyle bir mantıksızlık karşısında ve bir de buna mukabil sesini çıkarmayanlar karşısında şeytan -zannediyorum- zil takıp oynuyordur. “Hiçbir zaman insanlık üzerinde bu kadar hâkimiyet tesis edemedim ben! Yirminci asrı, Allah (celle celâluhu), benim için yaratmış; bencil, egoist insanlar, tam bana göre insanlar!.. Sanki bu asır, benim asrım!.. Enâniyet asrı; egoizma, egosantrizma, narsizma asrı.” diyordur.
Çok insanda olabilir paranoya, hafizanallah. Vehimlere bağlanabilir insan; vehimlere göre hareket edebilir. Ama zannediyorum bu mevzudaki problemleri, o isi-pası silecek bir şey var ise, o da akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim, hiss-i selim heyeti ile meşveret ederek meseleyi götürmektir. Sâlim düşünüyorlar, sâlim hissediyorlar, sâlim konuşuyorlar, sâlim ruhları var. مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ Bunlar ile meseleleri meşveret ederek götürür iseniz, sürçmezsiniz, Allah’ın izni-inayeti ile. Salmazsınız kendinizi zift çağlayanına, hafizanallah!.. Akmazsınız zift deryasına, hafizanallah!.. Ama bir kısım vehimlere kapılarak “Şuna sahip oldum, buna sahip oldum; elimden alırlar bunları!” mülahazasına kendinizi kaptırırsanız, hiç farkına varmadan paranoyanın değişik mertebelerinde, değişik makamlarında bir yer tutmuş olursunuz.
Siz tutmadınız, inşaallah tutmayacaksınız; size tutturamayacaklar onu, Allah’ın izni-inayeti ile. Çünkü talip olduğunuz şey, o kadar büyük, o kadar yüksek ki!.. Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği de odur. Siz, bulacağınızı bulmuşsunuz, artık bulacağınız bir şey kalmamış. O’nu (celle celâluhu) bulan için bulacak bir şey kalmamış demektir; O’nu kaybeden de bir şey bulmuş sayılmaz! Hikem-i Atâiyye’de, İbn Ataullah-ı İskenderânî (Sekenderânî), مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَكَ وَمَا الَّذِي فَقَدَ مَنْ وَجَدَكَ diyor; Hazreti Bediüzzaman da bunu alarak kullanıyor, bir kelime farkı ile. مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ * وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ “O’nu bulan, ne kaybetmiştir ki! O’nu kaybeden de ne bulmuştur ki?”
Evet. Ağrıttım başınızı.. helal edin hakkınızı.. deşeledim sızınızı.. bir kere daha vicdanlara/vicdanlarınıza duyurdum tanıdığınız, bildiğiniz kimselerin çektiği şeylerden dolayı acınızı!..
Bamteli: HİCRET VE CİHÂD-I EKBER
“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.”
Pek çoğu itibarıyla bu arkadaşlar, kendi ülkelerinde/vatanlarında, toprağını tûtiyâ gibi gözlerine sürmek istedikleri kendi yurtlarında/yuvalarında kendilerine yaşama hakkı verilmediğinden, kendi ülkelerini terk edip başka yerlere “cebrî hicret” etmiş arkadaşlar. Bazıları da daha önceden “ihtiyârî” olarak böyle bir hicreti yapmış, Avrupa ülkeleri, Amerika dâhil dünyanın değişik yerlerine açılmış insanlar… Olup biten şeyler olup biteceği, en son o senaryo realize edileceği âna kadar, arkadaşlar, ihtiyarî olarak, kendileri isteyerek, hür iradeleri ile dünyanın değişik yerlerine hicret ediyorlardı. Daha sonra cebrî hicretler başladı.
Kur’an-ı Kerim’de, bu hicrete delâlet eden çok âyet var: وَالَّذِينَ هَاجَرُوا، وَالَّذِينَ هَاجَرُوا Bazı yerlerde, وَجَاهَدُوا diyor. Hatta bir sûrede iki defa, hemen hemen bir iki kelime farklılığı ile geçiyor: “Hicret ettiler, yurtlarını/yuvalarını terk ettiler ve aynı zamanda orada kendilerini cihâda verdiler, mücâhedeye verdiler.” deniyor.
Evet, “cihâd” kelimesini dillendirdiğimiz zaman, insanın aklına sadece “karşısına çıkan düşman ile savaş” meselesi geliyor. Bu, radikalizmin kullandığı bir malzeme ve başkalarının da gelip gelip hep ona takıldığı bir mesele… Oysaki mesele, siyakı ile, sibakı ile ele alındığı zaman onların anladıkları gibi değil.
Hicret ettiler, göç ettiler, yurtlarını/yuvalarını terk ettiler; ondan sonra da mücâhedede bulundular… وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ buyuruluyor ayet-i kerimede; “Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davranan ihsan ehliyle beraberdir.” (Ankebût, 29/69) فِينَا deniyor; “Allah için, lillâh, livechillâh, li-rızâillah, li-şe’nillah ve li-hukuki Rasûlillah.” diyeyim ben. وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا Hizmet etme adına onlara yol yol üstüne, yollar yöntemler lütfettik…
Bir yol değil; değişik ülkelerin farklı kültür ortamlarına göre Allah (celle celâluhu) onları istihdam etti orada, farklı yöntemler kullandılar. Bir yol; temel disiplinler açısından çizgi korundu; Peygamberler güzergâhına riayet edilmeye çalışıldı. Fakat oradaki şartlar, konjonktür, küçük farklılıklar, nüans ve üslup farklılıkları ile farklı yollar… Esas/usûl değil, üslup farklılıklarıyla, “Değişik yollar/yöntemler hidayet ettik!” diyor Allah (celle celâluhu).
“Cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere dönüyoruz!”
Şimdi (Kur’an’daki “Cihâd” kavramında sadece) gittiğiniz yerde dal-kılıç, millete karşı maddî mücadele etmenizden bahsedilmiyor, gördüğünüz gibi… Meseleye derinlemesine baktığınız zaman, delâletin hiçbir çeşidi ile ona delalet etmediği görülüyor. Ama cihâdda aynı zamanda o mesele de söz konusu; ona “maddî cihâd” deniyor. İnsanlığın İftihar Tablosu da böyle bir cihâddan döndüğü zaman, “Cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere dönüyoruz!” buyuruyor.
Ona (maddî mücadele ve harbe) “cihâd-ı asgar” diyor. O (cihâd-ı asgar), kendine mahsus bir kısım şartlar muvacehesinde tahakkuk ediyor. O, insanın “Usûl-i hamse” dediğimiz şeyleri, nefsini, neslini, ülkesini koruması adına, başkalarına karşı, muhakkak veya kaviyyü’l-ihtimal olan bir kısım hadiseler karşısında başvurduğu bir yöntemdir. Buna Abdurrahman Azzam “tedâfuî savaş” diyor; bu sözüyle -esasen- meseleye itiraz edilmeyecek şekilde bir çözüm, bir yorum getiriyor; tedâfuî, yani esas “müdafaa savaşları” bunlar. Ya mutlak, size karşı yola çıkmışlardır; mesela, Roma’dan kalkmış tâ Ürdün’e kadar gelmişlerdir, geleceklerdir, gelme ihtimalleri vardır. Yermük ve Tebük, o mülahazalar ile gerçekleşmiştir. Bir dönemde Ebrehe’nin ordusunun geldiği gibi ki Persler onları/Habeşleri tahrik etmişlerdir. Belli bir dönemde daha sistematik olarak gelmeyi planlıyorlar Müslümanlar üzerine, tamamen yok etmeye niyetlenerek. Evet, ya öyle muhakkak bir karşılaşmaya veya böyle kaviyyü’l-ihtimal bir karşılaşmaya karşı biraz evvel işaret ettiğim şeyleri (usûl-i hamseyi) müdafaa adına tedâfuî savaşlar…
Ama bu, bir, arada bir cereyan ettiğinden dolayı; iki, belli şartlara bağlı olduğundan dolayı; üçüncüsü, burada bu işin içine nefis de karışabildiğinden, “küçük cihâd” olarak adlandırılmış. Bazen, ganimet elde eder insan, kahraman olur, gazi olarak geriye döner… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) toptan, hepsini birden nazar-ı itibara alarak “cihâd-ı asgar” diyor; “Küçük cihâd… Ondan, büyük cihâda dönüyoruz.”
Bir: O küçük cihâdın ruhlarımıza şöyle-böyle bıraktığı izleri silme adına, nöronlarımızda bıraktığı izleri, tozu-toprağı silme adına… Hâşâ sahabînin dimağında, nöronlarında, hipofiz bezinde, Talamus bezinde böyle bir kirlenme olmaz. Ama Kur’an-ı Kerim’in bu mevzudaki ifadeleri, kıyamete kadar gelecek insanlara göre olduğundan, Efendimiz’in ifadeleri kıyamete kadar gelecek insanları nazara alarak ona göre hitap olduğundan dolayı, meseleyi “ashâb” çerçevesinde ele almamak lazım.
Şimdi öyle bir cihâddan döndüğü zaman, insanlar ganimet ile dönüyorlar; belki bazıları yeni İslamiyet’e girmiş, henüz o işin âdâb u erkânını tam bilemiyorlar. Bunların zihinlerinde de hafif, tahayyülî bir kısım toz-duman olabilir. Bu, küçük bir şey… Esasen bundan büyük bir şey vardır: Burada alınan bu şeyler var ise, toz-duman var ise, hayal kirlenmesi var ise, nöronlara bulaşan bir şey var ise, esasen bunlardan arınma mevzuu… Ona da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “cihâd-ı ekber” diyor; “büyük cihâd” diyor. O, insanın nefsine karşı, hevâsına karşı, şeytanına karşı, şeytanın şerarelerine karşı, sinyallerine karşı…
“Baksana kendi hevâ ve hevesini ilah edinen, ilmi olduğu halde Allah’ın kendisini şaşırtıp, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözlerine de perde çektiği kimsenin haline!..”
O, belli sinyaller gönderir, şifre çözücü gibi; nefis de onu çözer. İnsanın hevâ-i nefsine de uygun gelir o, hiç farkına varmadan. مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ “Nefsini/hevâsını ilah ittihaz etti.” sözü ile ifade ediyor onu Kur’ân, neûzubillah. Ne demek bu? O (nefis, hevâ-i nefis) ne diyor ise, onu yapıyor insan: “Eğil!”, eğiliyor.. “Kalk!”, kalkıyor.. “Yat!”, yatıyor.. “Rükûa var!”, varıyor.. “Secdeye var!”, varıyor… Hevâsı ne diyor ise, onu yapıyor, hevâ-i nefsi ilah ittihaz eden…
Ağızlar, her ne kadar لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dese de, tavırlar ve davranışlar o mevzuda hangi heyecan ile mızrap yemiş ise, onun gereğini yerine getiriyorlar. Hangi duygu, hangi düşüncenin mızrabını yemiş ise şayet… “Dil” değil esasen; esas “dil” dediğimiz, Farsçada “gönül”dür. Meseleler, bir yönüyle “gönül”den çıkıp “dil-dudak” arasına gelince, biz de ona en uygun bir kelime bulmuş, “dil” demişiz; Arapça’da karşılığı “lisan”. Esprisi bu, meselenin…
Efendimiz’in “cihâd-ı ekber” dediği şey, insanın nefsine karşı, hevâsına karşı, şeytanın sinyallerine/şerarelerine karşı, hafizanallah, halkın takdir etmesine karşı, alkışlamasına karşı, dünyanın câzibedâr güzelliklerine karşı, hezâfirine karşı, tûl-i emele karşı, tevehhüm-i ebediyete karşı, dünyada ebedî kalacakmışçasına, bilerek dünyayı âhirete tercih etmesine karşı…
İnsan sürekli iç kontrol ile kendisini zapturapt altına almaz ise şayet, kaybeder; o savaşta kaybeder insan… Dolayısıyla bu, süreklidir; çünkü insan, her gün bir şey ile karşılaşır. Bir yerde takdire bahis mevzuu olan bir konu ile karşılaşır.. bir yerde bir alkış ile karşılaşır.. bir yerde bir makam ile karşılaşır; bir paye ile karşılaşır.. bir yerde “Ona elini sürdüğün zaman ibadet sayılır!” takdiri ile karşılaşır.. bir yerde “Allah’ın bütün evsâfını câmî bir zât-ı mümtaz (!)” takdiri ile karşılaşır… Hiç farkına varmadan, bu şeytan sinyalleri karşısında mağlup olur; o zavallı, Peygamberler güzergâhında düşe-kalka yürüyordur fakat farkında değildir. “İslam!” diyordur fakat deyişi -esasen- kalbin yediği bir mızrap ile bir ses değildir, bir soluk değildir; dile-dudağa emanet, gayet yavan, gayet zayıf, sadece güftügû’dan ibarettir… Güftügû, dedikodu demektir. Dedikodu Müslümanlığı…
Bu itibarla, bu, sürekli olduğundan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundaki başarıyı, öbüründeki başarıdan çok daha büyük görüyor ve o başarıya göre buna “cihâd-ı ekber” diyor.
Hakk’a adanmış ruhlar, haritadaki konumunu dahi bilmedikleri yerlere irâdî hicret ile gittiler; gittiler ve “cihâd-ı ekber” yörüngesinde, hal ve temsil kanatlarıyla mücâhede ettiler.
Şimdi, arkadaşların durumları, işte böyle bir “cihâd” durumu… Allah (celle celâluhu), bir dönemde iradî olarak hicret ile onları tavzif etti. Bazıları da arkada kaldılar, onları desteklediler; kuvve-i maneviyelerini desteklediler, imkân açısından desteklediler, “Gidin, yolunuz açık olsun!” dediler, yollarına su serptiler, “Gitsinler, dönsünler, gelsinler!” dediler. Böyle karşılıklı “teâvün” oldu, “tesânüd” oldu, bir yönüyle “mesâînin tanzimi” oldu, Allah’ın izni-inayetiyle. Cenâb-ı Hak da bu vifâk ve ittifaka çok engin tevfîklerde, muvaffakiyetlerde bulundu. İslam’ın güzelliklerini hâl ile ve temsil ile başkalarının ruhlarına da nefh etme.. âdetâ bir sûr ile üflüyor gibi.. sûr değil, Mevlânâ’nın “ney”i ile seslendiriyor gibi tatlı tatlı nağmeler ile… Yerinde “Sabâ” ile, yerinde “Uşşâk” ile, yerinde “Hüzzâm” ile, yerinde “Rast” ile, yerinde “Hicaz” ile… “Burada bu gider, burada bu gider, burada bu gider!” dediler. Mizaçlara göre, mezâklara göre, kültür ortamlarına göre, Allah’ın izni ve inayeti ile, hâl ve temsil diliyle anlatacaklarını anlattılar.
Şimdi elektronik tabloya yansıdığı gibi, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Sevr sultanlığında… “Tasalanmayın, Allah, bizimle beraber!”Allah, beraber olduğunu gösterdi, hissettirdi. Öyle yerlere gittiler ki, o yer ile alakalı bir seminer dersi almamışlardı. Nereye? Zannediyorum haritayı önlerine koysaydınız: “Gideceğin şu yerin nerede olduğunu hemen, derinlemesine çok düşünmeden, parmağınla bana işaretle, ben de sana Nobel ödülü vadediyorum!” deseydiniz, bilemezlerdi. Sordular, gidip havaalanına, sordular; “Falan yere nereden gidiliyor, nasıl gidiliyor; uçak oraya gidiyor mu?!” falan… Öyle gittiler oraya. Ve giderken beş kuruşları yoktu. Belki sermaye olarak sadece karakterlerini, temsil güçlerini, hâl güçlerini ortaya koydular, Allah’ın izni-inayeti ile.
Cenâb-ı Hak da kale kapıları gibi kalblerin kapılarını açtı onlara. Hiçbir devlete müyesser olmayacak şekilde onlara hizmet ettirdi. Allah’ın izniyle, hâlâ da devam ediyor; onca tahribata rağmen devam ediyor. Evet, Cenâb-ı Hakk’a dua ve niyazda bulunalım -antrparantez- Cenâb-ı Hak, kıyamete kadar devam ettirsin. Çünkü o devamı işaretleyen, aynı zamanda gayb-bîn gözüyle görüp olacağını haber veren veyahut da bir hedef olarak gösteren Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm idi, sallallâhu aleyhi ve sellem: “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecek.” diyor. Gecenin bitmediği, gündüzün bitmediği yerleri düşünün; penguenlerin dünyasından Kuzeyde bilmem nereye kadar… “Nerede Güneş doğup-batıyor ise, oraya kadar Benim nâmım ulaşacak!..” diyor.
Cenâb-ı Hak, onu çok kısa zamanda lütfetti, yaptırdı, biiznillah, biinâyetillah. Fakat o meselenin mahiyet-i nefsü’l-emriyesini bilmeyen nadanlar… “Nâdanlar, eder sohbet-i nâdan ile telezzüz / Divânelerin hemdemi, divâne gerektir.” “Sohbet-i nâdân, alâmet-i nâdânist.” Sâdî diyor, Gülistan’ında. Öyle, nâdanlar ile arkadaş olmak, onlar ile düşüp-kalkmak, arkalarından sürüklenmek; bu, cahillik alametidir.
Evet, arkadaşlarınız gittikleri her yerde -böyle- manevî cihâd ile mücâhede ettiler. Bir kere daha tekrar edeyim: “Cihâd” dediğimiz zaman, bir, maddî cihâd; biraz evvel arz ettiğim gibi, usûl-i hamsenin -“Hürriyet”i de ilave eden Usûlcüler var, “usûl-i sitte” olur o zaman.- muhakkak tehlikeler karşısında korunması, onlara karşı verilen savaşta maddî mukabelede bulunulmasıdır ki, buna “cihâd-ı asgar” deniyor. Fakat “cihâd-ı ekber”e gelince, o, devam ve temâdî ediyor. Bunun devam ve temâdîsi de insanın kendini sürekli iç kontrolüne tâbî tutması, kendi ile yüzleşmesi; sürekli -son yazılarda anlatıldığı üzere- kendiyle yüzleşmesi.. bir yönüyle, Allah ile münasebetini tekrar ber-tekrar gözden geçirmesi.. kendisini İslam’ın temel disiplinleri ile birkaç defa her gün test etmesi.. “Allah ile münasebetim nerede, acaba Ben nerede duruyorum? Nerede durmam lazım geldiği halde, şimdi neredeyim?” demesi… Bütün bunları, hem de kendini gördüğü yerin de birkaç adım gerisinde olarak kendini mütalaaya alıp gözden geçirmesi… Mesela, Cenâb-ı Hak, bir yere götürmüştür; bir el işareti ile kocaman bir belde, nûr-i iman ile tenevvür etmiştir. Fakat birkaç adım geriye çekilerek, “Ben olmasaydım, herhalde bu mesele çok daha ileriye gidecek idi!” mülahazasına bağlı, “Bir yönüyle bu mesele, bana bağlı gittiğinden dolayı, bana ait takılmalardan ötürü, takılma oldu!” demesi…
Hicret, Mücâhede ve Sabır… Ah bunu bir bilselerdi!..
Evet, وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ اْلآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ * اَلَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ “(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştirir, onlara güzellikler hazırlarız. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. Ah, (insanlar) bunu bir bilselerdi!.. O muhacirler, (inançlarından dolayı başlarına gelenlere) sabretmişlerdir ve ancak Rabbilerine dayanıp güvenmektedirler.” (Nahl, 16/41-42) Bakın, diyor ki: Zulme uğradıktan sonra bunlar, hicret ettiler. لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً Dünyada, Biz, onlara mutlaka güzellikler hazırlayacağız. Ama onun ile yetinmeyecek sadece, وَلَأَجْرُ اْلآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ Âhiretin ecrine gelince, o, çok daha büyük!..
Aynı sûredeki ilgili ikinci ayette ise -Zannediyorum yukarıdaki ayetten birkaç sayfa sonra, Nahl sûresinde.- diyor ki: ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Buna karşılık, şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda mücâhede eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel davranışlarına karşılık olarak elbette günahları çok bağışlayandır, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.” (Nahl, 16/110)
İmtihana tâbi tutuldular, bundan dolayı hicret ettiler; imtihana tâbi tutuldular, cebrî hicrete maruz kaldılar. Ama gittikleri yerde boş durmadılar; mücâhedede bulundular, manevi mücâhede ile gönüllere otağlar kurdular. Allah (celle celâluhu) kalblere vüdd vaz’ etti. Cibril, bütün gök ehline duyurdu: “Allah, falanları seviyor, siz de sevin!” Efendimiz buyuruyor. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara yeryüzünde gönüllerde alaka, sevgi ve vüdd vaz’ etti. Sonra gittikleri yerlerde sıkıntılara maruz kaldılar: Kamp sıkıntısı çektiler.. vize sıkıntısı çektiler.. geçim sıkıntısı çektiler.. muâvenetlere muhtaç oldular.. himmetlere muhtaç oldular… Ama dişlerini sıkıp “aktif sabır” içinde sabrettiler. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ “Sabır, kurtuluşun sihirli anahtarıdır.” Sabrettiler, şikâyet etmediler…
Buna bir şey ilave ediyoruz: Aktif Sabır. Durağanlığa kendilerini salarak değil; o, insanı dağılmaya götürür, saçılmaya ve savrulmaya götürür. Hareket halinde sabır… “Ben, buradayım; şartlar, ne yapmama müsait? Konjonktür, bana ne kadar müsaade ediyor, vize veriyor?” Ona göre… إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Bundan sonra artık, şüphesiz Senin Rabbin… Hem de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celiline izafe edilerek… Muhatap olarak O’nu alarak: “Senin Rabbin…” Yani, Kendi ufkun itibarıyla, nâ-kâbil-i idrak; o nâ-kâbil-i idrak Zât-ı Baht var ya!.. O, لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ var ya!.. İşte o Senin tam bildiğin, başkalarının bilemediği Zât var ya!.. O, Senin Rabbin, مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Bütün bunlardan sonra… Bir de “Lâm-ı Te’kîd” var; لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Günahları yarlıgayıcı… Mübalağa kipi ile; günahları yarlıgamada eşi-menendi yok!.. Bir de Rahîm; merhamet etmede de eşi-menendi yok!..
Hususiyle bu “Rahîm” kelimesi, رَحْمَنُ الدُّنْيَا، رَحِيمُ اْلآخِرَةِ denmesi de gösteriyor ki, kemâli ile âhirette tecelli ediyor; Cennet şeklinde, ırmaklar şeklinde, Hûriler şeklinde, Gılmanlar şeklinde… Ama zannediyorum, sizler, Hazreti Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi kimselerin mülahazasıyla, estağfirullah, daha arkalara giderek, anamız, büyük anamız Râbia Adeviyye mülahazasıyla -Ne kadar saygı duyduğumu zannediyorum kendisi bile bilmiyordur, Rabia validemize ne kadar saygı duyduğumu!..- “Ne helva, ne selva; illa Rü’yet-i Mevlâ!” dersiniz. Zannediyorum, ne Cennet’in ırmakları, ne köşkleri, ne villaları… Ama onlar, Allah tarafından birer atâya olduğundan dolayı, “Veren”in (celle celâluhu) hatırına, tahdîs-i nimet kabilinden kabul edilir. “Yâ Rabbi! Bundan dolayı da teşekkür ederiz, fakat gönlümüzü kaptırdığımız şey bizim, başkaydı; o da Senin cemâl-i bâ-kemâlini müşahede etmek!..”
Cennet’in binlerce sene hayatı, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede etmek… Dünyada, ukbâda, bütün sistemlerde, trilyonlarca sistemde, Senin serpiştirilmiş güzelliklerinin hepsini bir anda müşahede etmek… Bu, öyle bir şey ki, gördükleri zaman, bayılacaklar… Çok tekrar ettiğim gibi, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “Gördükleri zaman onlar, Cennet nimetlerini unutacaklar. Yazıklar olsun o ehl-i İ’tizâl’e ki, görmeyi inkâr ediyorlar. Yuf olsun onlara!” diyor, Bed’ü’l-Emâlî’de. Evet, şimdi bunlara dilbeste olmuş, Allah’ın izni-inayetiyle, yürüdüğü yolda yürüyor ve yaptığı o manevî cihâdı da yapıyor. Öyle birine karşı, bu ayette de ifade buyrulduğu gibi, Allah, Gafûr’dur, Rahîmiyeti ile orada tecelli edecektir.
Burada çektikleriniz ötede tatlı birer menkıbeye dönüşecek; gözlerinizin görmediği, kulaklarınızın duymadığı ve akıllarınızın alamayacağı güzellikler içinde o menkıbeleri birbirinize anlatıp sohbet edeceksiniz.
O, Kendisi ifade buyurduğu gibi, bir kudsî hadiste de -O Kudsî hadise tercüman olan Zât’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) da canımız kurban olsun!- Allah şöyle buyuruyor: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin de tasavvur edemediği nimetler hazırladım.” Sâlih kullarıma… Yaptığı her şeyi arızasız, gıllügışsız, içine bir şey bulaştırmadan; şöhret, nam, nişan, dünyevî ad, istikbal, yaşama zevki, bohemlik duygusu, rahat hissi, dünyayı bilerek âhirete tercih etme duygusu bulaştırmadan yapan… Bütün bunları elinin tersiyle itmiş; hep neye tâlip olacak ise şayet, ona olmuş. Bunların hepsini terk etmiş; bir yönüyle, “Tâlî şeyler bunlar, benim için!” demiş. أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ Sâlih kullarıma… Arızasız, kusursuz…
“İbadet” mi, “Ubudiyet” mi, yoksa “Ubûdet” mi? Cenâb-ı Hak, o zirveyi (ubûdet zirvesini) cümleye müyesser kılsın. O yolda olanlar, “Ben oraya ulaşacağım!” diye o niyet ile yürüyorlar ise, Allah, onunla mükâfatlandırır. Niyeti sağlam tutmak lazım; o niyete göre adım atmak lazım. O ufku yakalama adına kanatlanmak, üveyikler gibi kanatlanmak, ona doğru yürümek lazım!.. أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ Hiç göz, görmemiş… وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ Kulak işitmemiş… وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ Hiç kimsenin de tahayyül, tasavvur dünyasına gelecek gibi değil; insanın tahayyül edeceği, aklına geleceği gibi şeyler değil bunlar. Ben, sâlih kullarıma onları hazırladım.
Şimdi o salah korunduğu takdirde, tamamen her şey O’nun için yapıldığı takdirde, Allah (celle celâluhu) öyle şeyler lütfediyor ki, zannediyorum burada çekilen şeyler, o sıkıntılar, hani o imtihanlar, o iptilalar filan, öbür tarafta -Kur’an-ı Kerim’in başka bir ayeti ile ifade ettiği gibi- karşılıklı koltuklarda oturup anlatacakları menkıbelere dönüşüyor. Bizim geçmişte olan şeyleri anlattığımız gibi…
Ben 27 Mayıs’ı da gördüm, onun tokadını yedim; 12 Mart’ı gördüm, onun da tekmesini yedim; 12 Eylül’ü gördüm, onun çift tekmesini (çiftesini) yedim; 28 Şubat’ın hem tekmesini hem yumruğunu yedim. Fakat şimdi oturmuş bunları birer menkıbe gibi anlatıyoruz; rahat, Bedir’i anlattığımız gibi, bilmem nerede Ukbe İbn Âmir’in zaferini anlattığımız gibi, Perslere karşı zaferini anlattığımız gibi anlatıyoruz. Dudaklarımız ister istemez geriye gidiyor, meseleler artık bir menkıbe durumuna düşmüş gibi oluyor. Dolayısıyla bugün bu çekilen şeyler, Hak yolunda olanlar için, öbür tarafta insanların karşılıklı birbirine anlatacağı menkıbeler haline gelecek. Ve sonra dönüp bakacaklar: “Bu işleri bize yapan insanlar acaba neredeler?”
İnşaallah öbür tarafa (Cehennem’e) gitmezler; inşaallah, Araf’ta da kalmazlar. Orası da ayrı bir şey: Bir oraya bakma, bir beri tarafa bakma. Onun hakkında farklı yorumlar var: Sonradan girenler… Önce girememişler demek. Ama o tarafı da görüyorlar, bu tarafı da görüyorlar. Öbür tarafa bakınca, endişe ile titriyorlar; beri tarafa bakınca da sevinçle, inşirah içinde şahlanıyorlar. “Allah’ım, Allah’ım, Allah’ım!” diyorlar. اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَتْبَاعِ أَتْبَاعِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri, ashâbı, onları takip edenler ve sonrakiler arasında adım adım onların izinden gidenler hürmetine.”
“Dünyayı kesben değil; kalben terk etmek lazım!”
Dünya, bundan ibaret: “Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir / Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir / Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda / Bes, buna mağrur olan Mecnun değil de ya nedir?” Bırakın birileri saraylarda mecnunluk yaşasınlar, villalarda mecnunluk yaşasınlar, filoları olmakla mecnunluk yaşasınlar! Bence “akıllıca” yaşamak, tamamen öbür âleme kilitlenmektedir.
Ha, Cenâb-ı Hak, dünyada da dünyevilikler ihsan edebilir size. Ticaret yapıyorsunuzdur, zenginlik verebilir. Hazreti Osman’a vermiş, Abdurrahman İbn Avf’a vermiş. Radıyallahu anhüma; ikisinden de Allah, trilyon defa, katrilyon defa razı olsun, Allah razı olsun!.. Ama vermesi gerektiği bir yerde, lazım olduğu bir yerde -öyle diyorlar- beş yüz tane deveyi yükü ile vermiş. Beş yüz değil mi?!. Evet, yüküyle vermiş. Bu ne demek, biliyor musunuz? Günümüzde başları döndüren o zırhlı arabalar var ya; işte onların beş yüz tanesini birden verecek kadar… Kalbi o kadar açık; içine o kadar sokmamış o meseleleri, o kadar dışında dönmüş, o kadar meselenin emanetçisi gibi bakmış. Hazreti Pîr de bu meseleyi -anahtar ifadelerden bir ifadedir- şöyle vurgular: “Dünyayı kesben değil; kalben terk etmek lazım!”
Abdurrahman İbn Avf, Hazreti Osman ölçüsünde… İhtimal… Aşere-i Mübeşşere’den; hâşâ bir tırnağı olamam ben. Cenâb-ı Hak lütfetse, ben de onların arkasından kuyruk sallayarak bir fino gibi gitsem!.. Başımı -çok rahatlıkla- ayaklarının altına koyarım Abdurrahman İbn Avf’ın!.. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: “Abdurrahman İbn Avf’ı, Cennet’e sürüklenerek girerken gördüm.” “Sonradan giriyor.” diyor, servetinden dolayı… Bunu duyunca Hazret, bütün servetini Allah yolunda infak ediyor. Demek hiç gönlüne girmemiş onun.
Şimdi bu açıdan, meşru dairede kazanılan şeyler, verileceği yerde rahatlıkla verilmeli!.. Sizin insanınız, yani kardeşleriniz, o Anadolu’nun mübarek insanı, kafaları bozulacağı âna kadar… Değişik yerlerde, hiç anlamayan insanlar bile cömertlik sergilediler. Adını vermeyeceğim; anlamayan, bu işlerden anlamayan biri vardı. O dönemde herkesin kapısına gittik, tek bir yerde olumsuz bir tavır görmedik. Çok farklı insanları, ateist, deist, materyalist, pozitivist, bilmem ne, herkesi ziyaret ettik; hiç olumsuz bir tavır ile karşılaşmadık. Yine bu duyguya yakın birisinin yanına gitmiştik. Daha o zamanlar beş-altı tane okul vardı. Ben, onların nasıl yapıldıklarını anlatınca, öyle şahlandı ki adam, “Yahu, hocam, bir tane de ben yapayım!” dedi.
Hizmetlerin “Kur’ânî Makuliyet” etrafında toplanmış adanmış ruhlarca yapıldığını göremeyen basar ve basiret mahrumları “Milyarlara hükmediyor!” diyorlardı; keşke anlayabilselerdi!..
Farkında değil bu insanlar!.. Yok bilmem Cemaat bir şey yapmış da!.. Yok, Kıtmîr, milyarlar ile meşgul oluyormuş da!.. Kıtmîr’in kitaplarının telifinden gelenden başka şeyi yok; emekli maaşı bile almıyor. Vaizlik… Vaaz etmediğim dönemde, emekli maaşımı almadım; bir fakire veriyordum ben onu. Çünkü vaaz ederken bile sorarak maaş aldım. Çünkü vaaz etme, esas, emr-i bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münkerdir; dolayısıyla şüphelendim. İmamlık yapıyordum. Fukahâ, müteahhirîn ulema, imamlıkta maaş almayı tecviz etmişler; fakat ben vaizlikte maaş almayı tecviz edene rastlamadım. On yedi, on sekiz yaşında iken, vaizlik-müftülük imtihanını kazanmıştım. Askerliğimden üç sene evvel Edirne’ye gitmiştim, o imtihanı kazanmış olarak gitmiştim.
“Acaba vaiz olsam, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerden maaş mı almış olurum? Yahu Allah’ın emrini emredeceksin, nehiylerini yasaklayacaksın, sonra da para alacaksın?!. Bu iş, bedava yapılır.” Sordum ben, Çağın Sözcüsü’nün önde gelen talebelerinden birisine sordum: “Ağabey!” dedim, “Bana vaizlik teklif ediyorlar ama ben bundan şüpheleniyorum!” Dedi ki: “Aynen senin gibi birisi geldi; Hazret-i Pîr-i mugân, Şem’i tâbân ve Ziyâ-i himmete dedi ki: ‘Efendimiz! Bana vaizlik teklif ediyorlar, yararlı olacağımdan bahsediyorlar. Ama ben, alacağım maaştan şüpheleniyorum. Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker karşılığı maaş alınır mı?’ Buyurdular ki: ‘Ona ihtiyacın var ise, al onu. Ona ihtiyacın yok ise, aldığını başkalarına infak et!’” Kıtmîr de vaizlikten çekildiği zaman, bir fakir aileye veriyordu. Sağ olsun (!) bunlar geldiler; bunlar çok hayırhah olduklarından (!) dolayı, “Sen, vaaz etmekte maaş almayı tecviz etmiyordun; vaaz etmediğin bir dönemde onu başkalarına yedirmen de caiz değildir. Seni -böyle- bir günahtan kurtarmak için, o maaşı da kesiyoruz!” dediler. Efendim, işin doğrusu bu fıkha da bayılmamak mümkün değil (!)
“Milyarlara hükmediyor!” diyorlar. Aslında teşvik… “Kur’ânî Makuliyet”te bir araya gelme… Bu tabir kime ait biliyor musunuz? Tâbiîn dönemindeki el-Muhâsibî diye birisine; kılı kırk yararcasına yaşayan bir insana… Kılı kırk yardığı zaman bile “Yahu bunlardan, bu kırk tanesinden bir tanesini de yine kırka yarabilir miyim?” diyecek kadar ince yaşayan bir insana… Kılı kırk yarma değil, kırkta birini bile kırka yarma hesabı ile oturup kalkan birisine: el-Muhâsibî. Onun için günümüzdeki teologlar hoşlanmazlar ondan. Neden? Yaptığı teklifler öyle ağır ki, onun karşısında kendilerine “Müslüman!” diyemezler, ondan dolayı. Dolayısıyla “Onun kitapları okunmasın!” derler.
“Kur’ânî Mantık” etrafında insanlar, bir araya geliyorlar. Siz diyorsunuz ki: Günümüzde insanlığın çok önemli dertleri/problemleri var. Mesela, ilhad problemi var. Hal ile, temsil ile bu işi ortaya koyabilecek insan kahtından dolayı, insanlar inanca karşı uzak duruyorlar. Hele bir de günümüzdeki radikalleri görünce… IŞİD gibi; Allah ıslah eylesin!.. Boko-Haram gibi; Allah, ıslah eylesin!.. Murâbıtîn gibi; Allah ıslah eylesin!.. Onlara silah yardımı yapanları, dolayısıyla onların çizgisinde olanları da Allah ıslah eylesin!.. Bakın, ne kadar, Allah’ın ıslahına ihtiyacı olan insan var!..
Evet, materyalizme inhimak gibi problemler var. Düşünün belli bir boşluk değerlendirilerek, Marksizm, toplumun hayatına hâkim oldu; Leninizm, toplumun hayatına hâkim oldu… Daha çok farklı cereyanlar, toplumun hayatına hâkim oldu. Deizm, şimdi çok yaygın, Türkiye’de de yaygın; toplumun hayatına hâkim oldu. Bu, bir toplum için önemli bir problem. İnanç, çok önemli, insanı şahlandıran kanat; ona mukabil bunlar, o kanatları kıran, insanı felç eden faktörler, sebepler. Bunlara karşı makul yol nedir? Şayet insanları bu türlü dertlerden iyi reçetelerle uzaklaştırmak mümkün ise, onu uygulamalı!.. Metastaz yapmış kanser gibi, AIDS gibi olmuş bu problemleri izale etmenin yolu, şayet eğitim ise, eğitim yolu ile bu problemleri izale etmeli!..
İkinci bir problem nedir? İnsanların ihtilafı, birbirini yemeleri; canavarlar gibi, yamyamlar gibi birbirlerini yemeleri… Bu ihtilafa ve tefrikaya karşı, değişik yerlerde açacağınız okullar ile, siyahı, beyazı, turuncuyu yan yana getirerek, esasen, insanlık çapında kardeşlik düşüncesini tesis etme… Dünyanın problemlerini halletme adına yapılması gerekli olan bir şey de bu…
Diğer bir problem nedir? Cehalet… İnsanları, Allah’a doğru giderken, o güzergâhta, Peygamberler şehrâhında, düşe-kalka hale getiren faktörlerden bir tanesi de cehalettir. Bunu izâle etmenin yolu da yine “eğitim” yoludur.
Şimdi siz bunları anlattığınız zaman, “İhtilafa çâre… Cehalete çare… Fakirliğe çâre… Ve dolayısıyla ilhâda çare… Birbirini yemeye çare… Bunların hepsi, eğitim reçetesi ile, mektep reçetesi ile, aynı zamanda pozitif ilimler ile, size ait değerlerin hallaç edilerek beraber sunulması sayesinde, Allah’ın izniyle, zâil olacak!..” dediğiniz zaman, siz bunları söyleyince, el-âlem meseleyi makul buluyor. Muhâsibî’nin ifadesine göre “Kur’ânî Makuliyet”. Sünnetî Makuliyet, yani Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunun makuliyeti çerçevesinde bir araya geliyor; herkes o istikamette saçılıyor, dökülüyor; dolayısıyla elinde-avucunda ne var ise, veriyor, Allah’ın izni-inayetiyle.
“Kim gönül yıkar ise, iki cihan bedbahtı…”
Ve öyle oldu; öyle gelişmeler oldu. Gün geldi, dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde bin dört yüz tane okul oldu. Bunu görmezlikten gelmek, hem “basar”sızlık, hem de “basiret”sizliktir, körlüktür.
Diğerini ifade etmek için ise, sözlüklerde, ansiklopedilerde kelime bulamıyorum ben. Bunu görmezlikten gelme değil, bunu yıkma cehdi içinde bulunma… Böyle canavarlığın, böyle bir şenaatin, böyle bir denâetin hangi isim ile anılacağını bilmiyorum. İsterseniz, “Diyanet İslam Ansiklopedisi” var, bilmem kaç cilt, otuz küsur cilt mi ne? Alın ona bakın. Bu tabloyu ifade edebilecek kelime bulamazsınız. “Vahşet” deseniz, “Yahu bana hakaret ediyorsunuz!” der. “Denâet” derseniz, “Yahu hakaret bu, benim için!” der. “Şenâat” deseniz, “Hakaret!..” “Şeytanî şerâre” deseniz, “Yahu hakaret bana!” der. Şeytan der ki “Yahu bunu bana nispet etmeyin. Benim yaptığım şeyler belli, sınırlıdır. Bunlar öyle şeyler ki, benim yapmayı planladığım şeyleri çoktan geçti.” Evet, böyle derler.
Kur’ânî makuliyet ile teessüs etmiş şeylere karşı “cihâd-ı asgar” ilan etmek ve bunu “Sevap kazanıyorum!” diye yapmak, “cihâd-ı ekber” hakikatinden habersiz nâdanların işidir. “Nâdanlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divânelerin hemdemi divane gerektir.”
Elektronik tabloya şu yansıdı: “Gönül Çalab’ın tahtı / Çalap, gönle baktı // Kim gönül yıktı ise…” Yunus Emre’nin ikinci mısraını değiştiriyorum biraz: “Kim gönül yıktı ise / O, iki cihan bedbahttı.”
Evet, yıkılan gönül sayısı ne kadar? “Kim gönül yıktı ise…” Şu anda ben kendi kafamda, böyle ihtimalî hesaplar ile kendime göre değerlendiriyorum; on beş milyon insanın gönlü kırılmış!.. Neden? Çünkü bir milyona yakın insan mağduriyet yaşıyor ise, annesi, babası, amcası, dayısı, teyzesi, halası, komşusu, akrabası, aynı masada oturduğu sınıf arkadaşı, öğretmeni/muallimi, talebesi… Biri, yirmi ile çarpacaksınız; bir milyon ise, yirmi milyon insanın içine sürekli kan damlıyor demektir.
Bu, öyle bir cinayettir ki, şeytan, öbür tarafta bu cinayeti gördüğü zaman -Zaten bazı yerlerde o kaçamak diyalektiğini yapıyor; Kur’ân-ı Kerim ifade ediyor.- diyecek ki: “Vallahi, billahi, tallahi; ben bunların hiç birini yapmamıştım!”
YANGIN, İMTİHA VE YARDIM
“Tulumban al yetiş imdada, yangın var!..”
Mahmud Esad’ın “Yangın var!” yazısını bilirsiniz. Ben o yangını her zaman içimde hissediyorum. Cayır cayır nesillerin yandığı, dinî değerlerin ayaklar altına alındığı, hakkın-adaletin odun parçası gibi ateşin içine atıldığı ve bütün bunların bir ziftin ateşle tutuşturulması gibi tutuşturulup yakıldığı içime akıp duruyor. Mutlaka, bu duyguyu benimle beraber paylaşan insanlar vardır; paylaşmada dert biraz aşağıya çekilmiş olur. Sadece bir kişi o duygu ile oturup kalkıyor ve diğerleri hiçbir şey yokmuşçasına hareket ediyorlarsa, vay o zavallının, o akılsızın, o ahmağın haline!.. Demek, beyhude çırpınıp duruyor. Ama Allah’a iman, Peygambere iman var ise, bu yürünen yolun doğruluğuna iman var ise, bugüne kadar olan muvaffakiyet ve başarıların Allah’tan olduğuna iman var ise ve olan şeylerin omuzumuzda birer emanet bulunduğuna iman var ise, zannediyorum diğerleri de dertliler ile paylaşırlar bu derdi.
İslamî argümanlar kullanılarak kâfirlerin yapmadığı şeyler yapılıyor. Ondan daha tehlikeli; çünkü “kutsal”, bir vasıta olarak kullanılıyor; abdestli-abdestsiz namazlar, kutsal olarak, onların emellerine hizmet ediyor. O sû-i emelleri ile, sû-i niyetleri ile şenaatleri/denaetleri irtikâp ediyorlar. Azıcık arka planı ile, perde arkası ile meseleyi gördüğünüz zaman, üzülmemek için insan olmamak lazım, daha aşağı bir mahluk olmak lazım. “Yangın varmış!” Hayvanlar kuyruklarını kısar, kaçarlar yangın dışında bir yere. Ama öyle değil, yangın var ise şayet, “Tulumbanı al yetiş imdada, yangın var!.” Sûzî’nin ifadesiyle:
“Tulumban al yetiş imdada, yangın var.
Dedim: Zahirde mi âşık?
Dedi: İhfâda yangın var.
Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost
Bülend-avaz ile dersin:
Bakın deryada yangın var!..”
Hayır, her yanda yangın var!.. Yangın var!.. Ailede yangın var.. idarede yangın var.. adalette yangın var.. hakta, hak cephesinde yangın var.. dinî duygu ve dinî düşüncelerde yangın var. Birer odun parçası şeklinde, bunlar, birilerinin istikballeri, gelecekleri, saltanatları ve debdebeleri için, ateş tutuşturma istikametinde kullanılıyor. Dine bundan daha büyük hakaret, daha büyük saygısızlık olamaz!..
Bunu görüp üzülmemek mümkün değil; üzülmeyenlerin, kendilerini bir kere daha gözden geçirmeleri lazım. Ama zannediyorum üzülenler ile beraber -“Çokları” diyeceğim, hüsnüzannı ileriye götürerek genel çerçevede, herkesi içine alacak şekilde demiyorum.- çokları aynı duyguyu paylaşıyor.
Umursamazlık büyük bir günahtır; mü’min, umum insanlığın, özellikle de inananların dertlerini derinden hissetmeli; şu kadar var ki, duyarlılık ve hüzün, insanı ye’se atmamalı ve iradesini felce uğratmamalı!..
“Yolun Kaderi” diye bir kitap neşrettiler arkadaşlar. Olup biten şeyleri “yolun kaderi” olarak görmek lazım. Bu, zulmü alkışlamak veya zâlimi alkışlamak, zulme “Evet!” demek değildir. Âkif’imiz, “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.” der. Alkışlanacak şey var, tel’în edilecek şeyler var. Tel’în etmekten, bedduaya “Âmîn!” demekten, lisanımızı sıyânet ederiz ama zulme karşı da kararlı bir duruşumuzun olması lazım. Yoksa -hafizanallah- işte o yangın karşısında, yanan şeyler karşısında umursamazlık, en büyük bir günahtır. Umursamazlık. Derdi hissetmemek.
O derdi hissetme derin olmalı; şu kadar var ki, onun derinliği sizdeki/bizdeki ümitleri alıp götürmemeli; o kerteye kadar. İnsanı ye’se atmaması, recâ hissinin tepesine çullanıp onu bütün bütün felç etmemesi; son sınırı orası, oraya kadar yolu var. Yoksa bana gelip deseler ki, “Bu gece, genel manzara karşısında ben uyuyamadım. Sağdan sola döndüm, soldan da sağa döndüm. Bir türlü o kirli tablolar zihnimden silinmedi; hayal dünyamda sinema seyrediyor gibi, işlenen günahları, mesâvîyi, me’âsîyi, şenaati, denâeti seyrettikçe, bunlar bir sel gibi benim huzurumu aldı götürdü ve ben o yorganı üzerimde âdetâ bir dağ cesâmetinde/ağırlığında hissettim/ediyorum, döşeği de bir iğneli fıçı gibi hissediyorum!” Derdi paylaşma demektir bu.
Ama bütün bunlara rağmen, “Bu yolun kaderi!..” Enbiyâ-i ızâm, aynı şeylere maruz kalmış, hep dikenli tarlalarda gezmişler; ayaklarının kanamadığı ân olmamış, ızdırap çekmedikleri tek dakika olmamış. En-bi-yâ-ı ı-zâm. Allah’ın seçkin kulları, hususi seçip insanları irşad için vazifelendirdiği en şerefli insanlar. Onlara canlarımız kurban olsun!.. Sadece tabloyu İnsanlığın İftihar Tablosu’nda (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığın O’nun ile övündüğü tabloda görebilirsiniz. Biz de övünüyoruz O’nunla. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu ümmet-i Muhammed’e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun’a, Allah ile irtibatlı bir Sütun’a dayanmışlardır.” Böyle diyor “Kaside-i Bür’e”sinde (veya “Bürde”sinde) İmam Bûsîrî hazretleri. Ne mutlu bize ki, öyle devrilmeyen, sarsılmayan, kırılmayan bir rükne dayanmış bulunuyoruz!.. İnsanlığın İftihar Tablosu.
Söylenegeldiği üzere, Allah, O’nun yüzü suyu hürmetine varlığı yaratmış. Mübarek bir söz olarak, لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ rivayet ediliyor; Türkçemizde kullanılırken iki defa “Levlâke levlâke” deniyor: “Sen olmasaydın, bu kevn ü mekânları yaratmazdım!” “İnsanı var etmezdim, haşeratı varlığa erdirmezdim, eko-sistem diye bir şey olmazdı, sular çağlamazdı, denizler tebahhur etmezdi, tebahhur eden deniz damlacıkları yağmura dönüşüp yerin bağrına inmezdi; Sen olmasaydın!..” şeklinde anlayabilirsiniz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasaydı, ne Allah bilinirdi, ne Peygamber bilinirdi, ne Kitap bilinirdi, ne Melek bilinirdi, ne kabir bilinirdi, ne Mahşer bilinirdi, ne Cennet bilinirdi, ne Cehennem bilinirdi. O’na karşı ne kadar şey ile medyûn olduğunuzun farkında mısınız? Onun için Âkif’in, O’nun vilâdeti münasebetiyle söylediği bir naatında, son mısraları şunlardır: “Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab! Mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!” Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab! Mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..
Ama gel gör ki, vilâdet vilâdeti takip ediyor, doğum günleri gelip geçiyor; fakat -bir yönüyle- O’na karşı olan duygu, düşünce, alaka ve irtibatımız açısından Muharrem ayını yaşıyoruz, Kerbelâ’yı yaşıyoruz, kendimizi Revân Nehri kenarında görüyor ve duyuyoruz.
“Yıllar geçiyor ki -Yâ Muhammed-,
Aylar bize hep Muharrem oldu,
Dün gece ne güneşli gece idi,
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu..
Çiğnendi harîm-i pâk-i şer’in,
Namusa yabancı, mahrem oldu..”
Âkif, sözlerinin devamında,
“Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minare ebkem oldu.”
diyor; ben çevirerek diyeyim ki, “Cami minberinde öten siyaset sesinden / Bütün hakikatler ebkem oldu.” Dilsiz oldu.
“Allah için, ey Nebiyy-i mâsum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlum.”
Bizleri bırakma böyle bîkes; bizleri bırakma böyle mazlum.
Ama yolun kaderi. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiğine göre, tahammülfersâ şeyleri. Kurban olayım; bir tek kelime ile maruz kaldığı şeyleri anlatmıyor, şikâyet etmiyor. Benim bildiğim, sadece Âişe validemize “Kavminden çok çektim!” diyor. -“Allah, o çektirenleri hidayete erdirsin; bugün de çektirenlere, imanı duyursun, onları da hidayete erdirsin!” diyeyim.- Şikâyet etmiyor ama o yolun gereği o; yaşıyor onu.
İmtihanı kazanmanın vesilesi, aktif sabır içinde mücâhede etmektir.
Kur’ân-ı Kerim buyuruyor: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ “İçinizde gerçekten mücâhede edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve sâlih olup olmamaları açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz.” (Muhammed, 47/31) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ Kasem olsun, hepinizi imtihana tâbi tutacağız! حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Böylece bizim bilgimizde olan şey, dışarıya aksetsin!.. Nedir o bilgide olan şey? Kimler sabırlı. حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Kimler mücâhede içinde. Bir yönüyle, hak ve hakikati i’lâ adına mücâhede ediyorlar. Bir yönüyle de nefisleriyle yaka-paça, iç murakabe içindeler; sorguluyorlar kendilerini, en küçük kusurlarından dolayı kendilerini yerden yere vuruyorlar: “Nasıl oldu da benim taakkulümde, yani aklî fonksiyonlarımda bu bozukluk oldu; tasavvurlarımda bu kirlilik yaşandı; tahayyüllerime geldi, bu gibi ziftler çarptı? Nasıl oldu? Ben, Allah’a inanmış bir insan isem, bana ait letâifi kirletmemem lazımdı.”
“Kirletmemem lazımdı!..” Bundan dolayı bile inleme. Büyüklere bakınca, Hazreti Ebu Bekir, bundan dolayı inliyor, radıyallâhu anh.. Hazreti Ömer, bundan dolayı inliyor.. Hazreti Osman, bundan dolayı inliyor.. Hazreti Ali, bundan dolayı inliyor. “Yol, bu; yöntem, bu; gerisi angarya..” Bu söz de Üstad Necip Fazıl’a ait.
Evet, وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Kim, Allah yolunda mücâhede içinde. -Son karalama (Çağlayan Dergisi için yazılan “Cihâd” başlıklı makaleye işaret ediliyor.) o konuda.- Mücâhede içinde; bir yönüyle İ’lâ-i Kelimetullah. مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim, Allah adının/dininin en yüce olması için mukâtele ederse, o Allah yolunda demektir.” Efendimiz böyle buyuruyor. Ben şimdi, Efendimiz’in o mübarek beyanına dokunuyorsam, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı inşaallah rencide etmiş olmam!.. مَنْ جَاهَدَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ— وَمَنْ لَيْسَ كَذَلِكَ، لَيْسَ كَذَلِكَ Kim, nâm-ı celîl-i İlahî dört bir yanda şehbâl açsın diye değişik tehlikeleri göğüslüyor, mücâhede ediyor ise, işte o, Allah için bir mücâhededir; nezd-i Uluhiyette kantarları kıracak, Mahşer’de Mizan’ı kıracak mahiyette bir şeydir.
Mücâhidîn. وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ Bir de sabredenler; bu mevzuda “aktif sabır” içinde bulunanlar. Belâ ve musibetler gelmiş; dişini sıkıp sabreden.. “Bunlardan sıyrılma nasıl olur?” diye düşünen.. “aktif sabır” diyoruz; öyle sabreden.. şikayet etmeyen.. kadere taş atmayan.. “Bazı kardeşlerimiz sebebiyet verdiler buna!” demek suretiyle atf-ı cürümlere girmeyen. Fakat “Bu belâ ve musibet sarmalından nasıl sıyrılırız? Eskiden yürüdüğümüz o yolda nasıl yürürüz? Bu patikaları yeniden bir şehrâha, bir otobana nasıl çevirebiliriz?” Bu mülahazalar ile oturup-kalkma, böyle bir sabır; “aktif sabır” diyoruz, hareket halinde sabır. Durağan sabır değil; “durağanlık” saçılmaya vesiledir, fiziğin kanunu bu.
Devamında: وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ “Sonra da onlara durumları, keyfiyetleri nedir, hallerini haber verelim.” Bu, Muhammed sûre-i celîlesinde, adına kurban olayım ben. Ama Kur’an-ı Kerim’de, benzer o kadar çok ayet var ki.
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?”
Bu cümleden olarak; أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz siz? وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ Sizden evvel emsallerinizin başına gelen şeyler, başınıza gelmeden.
Bir Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykota maruz kalmadan, “Falancalar teröristtirler!” tehdidine, tahkirine, tezyifine maruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Haktan, hakikatten mahrum edilmeden Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz! Preslenmeden Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz! Yurdunuzdan, yuvanızdan -toprağını tûtiyâ gibi alıp koklayacağınız yurdunuzdan, yuvanızdan- edilmeden Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?
İnsanlığın İftihar Tablosu, bunların hepsine maruz kaldı; tev’emi (ikizi) olan, aynen eşi/dengi olan Kâbe’den ayrılmak, O’na çok ağır gelmişti. Hicret buyururken, döndü Kâbe’ye doğru baktı, hıçkıra hıçkıra ağladı; “Bunlar beni çıkarmasalardı, Ben, senden ayrılmazdım!” dedi. Ellerinde kılıçlar, O’nu takip ediyorlardı; tam kastetmişlerdi yok etmek için.
Ama Allah’ın var ettiğini, kimse yok edemeyecekti/edemez. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Ellerinde baltalar, balyozlar, külünkler; yapılan güzel şeylerin tepesine indirip kaldırıyorlar, yıkmak için. O ışığı Allah yakmış ise, o, sönmez ve öyle zalimlerin eliyle de söndürülmez. Fakat muvakkaten bir fetret dönemi yaşanabilir her zaman.
Evet, وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ Ne preslemeler, ne baskılar, ne zorlamalar, ne tazyikler, ne işkenceler, ne şenaatler, ne denâetler ve ne zararlara maruz kaldılar! وَزُلْزِلُوا Sarsıldılar tepeden tırnağa. Öyle sarsılmalar oldu ki, esbâb, bi’l-külliye sukût etti; yok sebep artık, dayanacak/tutunacak sebep yok. “Nûr-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur etti.” حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ Sarsıntı o kadar şiddetli oldu ki!.. Nebî, öyle demez; arkasındakiler de öyle demez, Ebu Bekir de, Ömer de, Osman da, Ali de demez öyle.. Hazreti Nuh da demez, inananlar da demez.. İbrahim de demez, Lût da demez.. Allah’ın salât u selâmı, Efendimiz’in ve onların üzerine olsun. Hazreti Yahya da demez, Hazreti Zekeriya da demez.. Hazreti İsa da demez, Hazreti Davud da demez, Hazreti Süleyman da demez. Hiç biri demez bunu; fakat mesele son kerteye gelince, حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ Kendisine tâbî olanlar ve onlarla beraber Nebî, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Yardım ne zaman?!” dediler.
Vird-i zebânınız olsun: مَتَى نَصْرُ اللهِ Aynı şeylere maruzsunuz: مَتَى نَصْرُ اللهِ Sebepler sukût etmiş, kıymetler/değerler ayakaltında pâyimal: مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ım, yardımın ne zaman? Şahsımız adına istemiyoruz bunu; fakat değerler mecmuası adına diliyoruz. İpi kopmuş tesbih tanelerinin sağa-sola saçılması gibi değerler mecmuası da sağa-sola saçılmış; işte bundan dolayı, مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ım, yardımın ne zaman?
Esbâb, bi’l-külliye sukût ettiğinden, “Nûr-i Tevhid içinde sırrı Ehadiyyet zuhur ediyor.” أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ Allah’ın yardımı yakındır!.. Eskiler “Âgâh u mütenebbih olun!” derlerdi. Harf-i tenbih olan “elâ” (أَلاَ) ifadesine o manayı verirlerdi. “Âgâh ve mütenebbih olun ki, Allah’ın yardımı yakındır!..” İnşaallah Allah’ın yardımı yakındır!..
Cenâb-ı Hak, sabredip mücâhedelerini sonuna kadar götürenler ile yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir.
Ankebût Sûresi’nde: الم * أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ “Elif, Lâm, Mîm. Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebût, 29/1-2) İnsanlar zannediyorlar mı ki, “Âmennâ – İman ettik!” demekle, imtihana tâbi tutulmayacaklar ve bırakılıverecekler? Hayır. Siz öyle deyince, bir sürü -Estağfirullah, dilimin ucuna kadar geldi, söylesem mi?- yalaka arkanıza düşecek, birilerinin arkasından kuyruk sallayarak. Neye binaen? Bir villaya, üç-beş kuruş paraya. Satılabilecek vicdanlar.
Bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyuruluyor. وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ “Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah şüphesiz şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebût, 29/3) Kur’ân “tasrif” üslubuyla, her yerde farklı farklı meseleleri ifade ediyor: “Böyle yaparız ki Biz, imtihana tâbi tutulan, sizden evvel imtihana tâbi tuttuğumuz kimselere yaptığımız gibi, Allah bilsin veya Allah, o bildiğini ortaya koysun. فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ Kim doğrudur, kim yalancıdır; bunlar, ilm-i İlahî’de sabit. Fakat onların davranışları şart-ı âdî; o şart-ı âdîye bağlı olarak karakterler ortaya çıksın, herkes ne kadar insan imiş, ortaya çıksın!..
Bunlar sıralanabilir, vaktinizi almamak için daha fazla misal demeyeceğim. On tane sayabilirsiniz böyle. Bu, peygamberler yolu ve yolun kaderi de bu!..
Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki, siz, üç-beş kuruşa satılmayan insanlar olarak farklı bir zeminde yerinizi aldınız. Eski yürüdüğünüz yolda yürümeye kararlı bulunuyorsunuz. Bir villa karşısında satılmadınız. Çünkü insan, öyle değerli bir varlıktır ki, Cennet karşılığında bile peylense, kendi kıymetine karşı saygısızlık yapmış olur. İnsan, ancak “aşk u iştiyâk-ı likâullah” meftûnu olmalıdır. “Cennet, Cennet!” dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri // İsteyene ver sen anı / Bana Seni gerek Seni.” Yedi asır evvel yaşamış Yunus’umuz böyle diyor. Bin üç yüz sene evvel Râbiatü’l-Adeviyye de “Ne helva, ne selva; ille Rü’yet-i Mevlâ!” diyor. O günden bugüne. Aradan yedi-sekiz asır, dokuz asır geçiyor, bakıyorsunuz aynı samimî ses, aynı şeyleri ifade ediyor.
Lokman Sûre-i celîlesinde ise buyuruluyor ki: يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاَةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ “Ey oğulcağızım! Namazını dosdoğru kıl, emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker yap, sana isabet eden belalara da sabret. Muhakkak ki bunlar işlerin en zor olanlarındandır.” (Lokman, 31/17). يَا بُنَيَّ Ey oğulcağızım!.. أَقِمِ الصَّلاَةَ Namazı dosdoğru ikâme et!.. وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ İnsanlara marufu, Allah’ın “Güzel!” dediği şeyleri, şer’-i şerifin emrettiği şeyleri sen de söyle/anlat bir mürşîd olarak; münkerâttan da insanları alıkoy!..
Ha, böyle bir yola girince, başına gelecek şeyleri de unutma! وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ Mutlaka bu güzergahta başa gelecek şeyler vardır. Sen bu yolda yürüyorsan, namazını kılıyorsan, orucunu tutuyorsan, insanları eğri yoldan uzaklaştırmayı düşünüyorsan, doğru yola yönlendirmeyi düşünüyorsan, “Peygamber yolu!” diyorsan, başına geleceklere de hazır olman lazım! Balyozlar, başında demektir senin!..
Bu, Hazreti Lokman’ın, oğluna nasihati. Peygamberler içinde aynı zamanda tababet ile ve hikmet ile maruf olan Hazreti Lokman’ın. Lokman Sûre-i celîlesinde değişik hususlar ifade edilmek suretiyle onlara da işarette bulunuluyor.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’de gördüğü zulüm ve tazyikleri ifade sadedinde bir gün Hazreti Âişe Validemiz’e hitaben, “Kavminden çok çektim yâ Âişe!” buyurmuşlardı.
Diğer bir ayet de şu: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. (Farzımuhal) eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Mâide, 5/67)
Kur’an-ı Kerim’de dört yerde “Muhammed” ismi geçiyor, sallallâhu aleyhi ve sellem. Bir yerde de -seyyidinâ Hazreti Mesih’in ifade ettiği yerde- “Ahmed” ismi geçiyor. İlmî vücûd açısından -esasen- Efendimiz’in adı, Ahmed; haricî vücûd açısından Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celili, Muhammed.
Fakat Allah (celle celâluhu) يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ، يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ diyor. “Ey Benim mesajlarımı kullarıma ulaştıran Zât! Ey Benim Risâletimi başkalarına tebliğ eden Zât!” demek suretiyle, evvelâ O’nun o başımızı aşkın, boyumuzu aşkın âlî namını ve nişanını nazara veriyor. Ey şânı yüce Nebî! Ey şânı yüce Peygamber! بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ Rabbinden Sana. Burada “inzâl” kelimesi ile kullanılıyor; esasen Kur’an-ı Kerim ifade edilirken “tenzîl” ile ifade ediliyor, ceste ceste. Ama topu birden inmiş gibi Sana. Sana toptan kânunlar mecmuası, nizamlar mecmuası olarak inen şu Kitâb’ın emirlerini tebliğ et! بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ Eğer onu tebliğ etmez isen, değişik şeylere takılarak.
Bu, Efendimiz hakkında muhal bir şey; fakat aynı zamanda arkadakilerine, daha arkadakilerine, daha arkadakilerine, arkadakilerin de arkalarınkilere -bize kadar gelebilir bu- bir ikaz. وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ Eğer Sana emrolunan şeyleri tebliğ etmez isen, peygamberliğin gereğini yerine getirmemiş olursun! Duyurulması gerekli olan şeyleri duyurmamış olursun! Mesele tekvinî emirler ile alakalı ise, pozitif ilimler ile alakalı ise, Kur’ân’ın emirleri ile alakalı ise, haşr u neşir ile alakalı ise, Tevhid ile alakalı ise, Nübüvvet ile alakalı ise şayet, Mizan ile alakalı ise, Sırat ile alakalı ise, Cennet ile alakalı ise, Cehennem ile alakalı ise. Ki bunlar, bizim aklımız ile bulabileceğimiz şeyler değil. En engin bilgili filozoflar bile bunların yüzde birine ulaşamamışlardır. Aksine çok defa falso yaşamışlardır.
Şöyle diyoruz: Din referansı ile ortaya atılmamış felsefe, düşüncenin falsosudur. Felsefe demişler ama ortaya koydukları şey, falsodan ibarettir, çoğu itibarıyla. Ama Bergson gibi, manastırın menfezlerinden semalara bakıp hıçkıra hıçkıra ağlayanlar da vardır. Kant gibi hayatını ona göre planlamış olanlar da vardır. Daha başkalarını da sayabiliriz, daha başkalarını da; hepsini karalamayalım.
Evet, وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ Sen bu işi yaparken, başına gelecek şeyler de olacak ama Allah, Seni sıyâneti ile, hıfzı ile, riâyeti ile, vikâyesi ile, hırz-ı hasîni ile koruyacak. Hususî seralar içine Seni alacak, Sana bir şey yapamayacaklar. Nitekim çok kötülüklere niyet ettiler Mekke-i Mükerreme’de. On üç sene kan kusturdular. Üç sene Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot ilan ettiler; yeme yok, içme yok, su yok, ekmek yok. Mü’minlerle beraber Beni Hâşim’den inanmamış olanları da boykota dâhil ettiler: “Madem onlar da Senin kabilenden.” ByLock gibi. Kullanmışsınız; sizden on tane var ise, doksan başkası kullanmış; ondan dolayı müebbet hapis!.. Aynen bakın, müşrik düşüncesi. Ebu Tâlib de orada çekiyor, Beni Hâşim’den olan başkaları da çekiyorlar.
Sadece Ebu Leheb’i muaf tutuyorlar, çünkü o “Cehennemin babası”; baştan almış o damgayı yemiş. وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الأَقْرَبِينَ * وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Önce en yakın akrabalarını uyar! Sana tâbi olan müminlere kol kanat ger!” (Şuarâ, 26/215-216) ayeti nâzil olunca, yakınlarını topluyor oraya; orada, onlara telkinde bulunuyor. Ebu Leheb kalkıp O’na, Efendimiz’in mesajı karşısında تَبًّا لَكَ diyor, “Yuf Sana!”. Kur’an-ı Kerim, بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ * مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ * سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ * وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ * فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ “Elleri kurusun (kolu kanadı kırılsın) Ebû Leheb’in ve kurudu (kırıldı) da. Malı da kazandıkları da hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak.. karısı da.. odun taşıyıcı olarak.. hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.” (Tebbet, 111/1-5) buyuruyor. Bu sûrede, Tecvid ilmindeki Kalkale harfleri olan, “Kutb u cedin” (قطب جد / ق – ط – ب – ج – د) harfleri ile, balyozla vurur gibi bir sesin çıkıyor olması da iç musiki açısından çok önemlidir. Bu Kur’an’ın iç musikisi meselesi, ihmal edilen bir husustur; Kur’an’ın üzerinde durulurken, üzerinde durulması gerekli olan bir husustur. Değişik şeylere işaretlerde bulunduğu gibi, aynı zamanda bu mevzuya işareti de ihmal etmez Kur’an-ı Kerim.
Evet, وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ Allah, kâfir kavme, Sana bir şey yapma adına yol vermez, yöntem vermez, onlara istediklerini yaptırtmaz, arzu ettikleri şeylere onları yönlendirmez. Burada, “hidayet” tabiri kullanılıyor; esasen arzu etmeleri gerekli olan hidayettir fakat onlar kendilerini -bağışlayın- serseriliğe salmış, hidayet diye dalaletin arkasına düşmüşler. Kur’an-ı Kerim’de böyle mukabele de vardır, bu türlü mukabele de vardır. وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ
Allah’a hamd ü sena edin ki, sizi zalimlerle aynı safta eylemedi; kiminize iradî kiminize cebrî hicret lütfetti, kiminize de mahrumiyet ve mağduriyetleri bir arınma ve yükselme vesilesi kıldı.
Dönelim geriye: İster seyyidinâ Hazreti Lokman’ın (aleyhisselam) oğluna nasihati, ister seyyidinâ, sâdâtina, şefî-i zunûbina ve mevlânâ Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın buyurduğu şey; ikisi de yine yolun kaderini işaretliyor. “Bu yol, uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.” Yunus Emre’nin dediği gibi. Herkes bunun böyle olduğunu bilmeli. Bu peygamberler yolu, Peygamberler güzergâhı; yolun kaderi de bu, bunlar çekilecek.
Fakat Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etmek suretiyle ebedî bir hayatı kaybetme bahtsızlığına/talihsizliğine Allah maruz bırakmadı. Allah’a hamd edin, başkalarının içinde olmadınız. Allah’a hamd edin, bazılarınız dini i’lâ etme adına dört bir yanda Rûh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın diye seyahatler tertip ettiniz; ihtiyarî hicretleri tercih ettiniz ve gittiğiniz yerlerde değişik mahrumiyetlere maruz kaldınız. Bir gün geldi, cebrî hicret çıktı karşınıza; diğerleri o ihtiyarî hicreti yapma şerefini ihraz edememişlerdi, onlar da cebr-i lütfî yollara düştüler.
İlkler, ihtiyarînin sevabını aldılar, kat kat; çünkü ihtiyarları (kendi iradeleri ve istekleri) ile gittiler. Değişik sıkıntılara maruz kaldılar; işçi gibi, amele gibi, birer amel-manda gibi çalıştılar. Müesseseler diktiler; cehalete, ihtilafa/iftirâka, fakirliğe karşı mücadele yuvaları oluşturdular. Bir yönüyle, imarethaneler gibi, mücadele müesseseleri oluşturdular; okullar, üniversiteler, üniversitelere hazırlık kursları oluşturdular. Onlar, o sevabı aldılar, “ihtiyarî”nin sevabını aldılar.
Diğerlerini de Allah, sevaptan mahrum bırakmamak için, “Sizi de Ben, hicrete zorluyorum; siz de cebrî hicret sevabını alacaksınız!” buyurdu adeta: Bir avuç toprağını cihanlar ile değiştirmeyeceğiniz ülkenizden cebren ayrılma mecburiyetinde kalacaksınız.. omuzlarınızdakiler sökülecek, göğsünüzdekiler sökülecek.. makamlarınız elinizden alınacak.. ihraz ettiğiniz, alnınızın teriyle ihraz ettiğiniz şeyler elinizden alınacak.. ve bütün bunlar yapılırken de esasen -biraz evvel arz ettiğim gibi- çok komik iddialarla bahaneler oluşturulacak. “Neden ByLock kullandınız?” safsatasına benzer şeyler. “Sen suçsuz olduğunu ispat et!” Hukuk (!) mantığı. İnanın Amnofis bile böyle bir mantıksızlıkla Hazreti Musa’nın karşısına çıkmamıştır. “Suçsuz olduğunu ispat et!” Hiçbir hukuk dünyasında böyle bir şey olmamıştır. Öyle bir hezeyan ki bu, azıcık hukuk felsefesi bilen bir insan bile, zannediyorum bu sözü duyduğu zaman, onun da az gözü açık ise, şeytanı zil takıp oynuyor halde görecektir: “Beni geçtiler maşallah bunlar!” dediğini duyar gibi olacaktır. Şeytan “maşallah” der mi, bilmiyorum ama ben dedirttim.
El-Hak (celle celâluhu).
“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var; en başı Hakk,
Ne büyük şey, kul için, hakkı tutup kaldırmak..
Hani Ashâb-ı kirâm, “Ayrılalım!” derlerken,
Mutlaka sûre-i “Ve’l-asr”ı okurmuş, neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,
Başta “iman-ı hakiki” geliyor, sonra “salah”,
Sonra “hak”, sonra “sebât” (sabır); işte kuzum, insanlık..
Bu dördü birleşti mi sende, yoktur sana izmihlal artık!..”
Bamteli: ACIYORUM!..
Dünyanın her yerinde ve hayatın her biriminde, şekil ve suretten sıyrılmış hakiki müminlerden en az biri bulunmalı ki, insanlık, IŞİD, Boko-Haram ve Murâbıtîn gibi örgütleri İslam’ın temsilcileri olarak görmesin.
Şu anda İslam dünyasında ve hususiyle sizin o mübarek memleketinizde kapkaranlık bir tablo var. Toprağını tûtiyâ gibi gözünüze süreceğiniz memleketinizde. Hususiyle Kıtmîr açısından meseleye bakacak olursanız, hep aklımdan geçmiştir, uçaktan indiğim an bir avuç toprağını alıp yüzüme-gözüne süreyim, diye; benim nazarımda o kadar kutsaldır. Çünkü neredeyse bin seneden beri orada sizin atalarınız, sizin dedeleriniz, dedelerinizin dedeleri hep hak ve hakikati bir bayrak gibi, bir şehbal gibi dalgalandırmışlar. Öyle bir ülke.
Siz, orada neş’et etmişsiniz; taklidî dahi olsa, yani görmeye uyma şeklinde bile olsa, duymaya uyma şeklinde bile olsa, dininizi-diyanetinizi, Allah ve Peygamber sevginizi hep o ülkede öğrendiniz. Dünyanın değişik yerlerine -çoğunuz itibarıyla- açılırken, o donanım ile açıldınız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat hâlihazırdaki durumuna bakılınca, şiddetin, hiddetin, öfkenin fokur fokur kaynadığı bir ülke haline gelmiş; dıştan bakan insanlara, “Aman, Allah içine düşürmesin!” dedirtecek kadar. O kadar çirkinleşmiş, o kadar gayzın, nefretin kaynadığı, magmalar gibi köpürüp durduğu, insanı kaçırdığı, etrafındakileri yakıp-yıktığı bir ülke haline gelmiş. Cenâb-ı Hak, basiretli insanlar ihsan eylesin!..
Söz, oraya gelince şunu da ifade edeyim: Hani buradaki gençler/sizler, ileride bir daha kendi ülkenize “Bura bizim ülkemiz!” deyip -bir kısmınız itibarıyla- gidebilirsiniz. Antrparantez arz edeyim ki, işler düzeldiğinde, her şey rayına oturduğunda, sistemler tıkır tıkır işlemeye başladığında, yine de siz, o zaman dengeli düşünmeli, “Acaba nerede daha faydalı olabilirim; ben, insanlık için nerede daha yararlı olacaksam, orada kalmalıyım!” demelisiniz.
Bence her yerde bir tane aklı başında insan olmalı; şekil insanı değil, sûret insanı değil, taklidin âzâd kabul etmez kölesi değil. Her şeyi sindirmiş, içtenleştirmiş.. tavır ve davranışlarına aksediyor inandığı şeyler.. kalbi, fokur fokur Allah muhabbeti ile kaynıyor, Peygamber sevgisi ile kaynıyor.. ve bu, davranışlarına aksediyor. Hadîs-i şerif öyle diyor: “Eğer kalbinde Allah’a karşı saygı/haşyet hissi olsaydı, bu, senin tavır ve davranışlarına da aksederdi!” El-ayak hareketlerine, ses tonuna, vurgulamalarına, gözünün irisine, yüzündeki takallüslere, kırışıklığa, tebessümlerine, oturuş-kalkışına, her şeyine aksederdi. O hâli, o keyfiyeti ihraz ederek, nerede dünyaya numune olunabiliyorsa, insanlığa numune olunabiliyorsa, oraya gitmek lazım.
Diyordum ki; işler düzelince, her şey rayına oturunca, nerede daha yararlı olacaksak bence orayı seçmeliyiz; yeniden, bir kere daha istişare ederek ona göre tercihte bulunmalıyız. “Orada mı, öbür tarafta mı?” Onu ona göre tercih etmek lazım!..
Fakat gerçekten huzur içinde, sevgiyle kucaklaşabilecek şekilde insanların birbiriyle kaynaşması/bütünleşmesi adına, zannediyorum dünyanın her yerinde bulunmak, insanlık adına çok önemli bir hizmet olacaktır. Şu kadar üniversite var, şu kadar hastane var, şu kadar hapishane var; binlerce. Bunların her birinde bir tane, o Müslümanlığı tavır ve davranışları ile aksettirecek şekilde insan olsa, Müslümanlığın, IŞİD tarafından temsil edildiği gibi, Boko-Haram tarafından temsil edildiği gibi, Murâbıtîn tarafından temsil edildiği gibi olmadığını anlayacaklar; “Bu, başka bir Müslümanlık!” diyecekler. O kadar. Ve dünyanın buna şiddetle ihtiyacı var!..
Sarsıntı üstüne sarsıntı yaşamış, her tarafından çivileri sökülmüş dünyanın tamire ihtiyacı var; bu ıslahın gerçekleşmesi de sebepler planında numune-i imtisal bir topluluğun güzel temsiline bağlı.
Bu açıdan burada ele aldığımız insanlar, ister orta yaşta, ister yaşlı, isterse de çocuk olsun, onlar öz değerlerimizle çok iyi beslenmeli. Çocuklar, daha mekteplerde okuyan insanlar, hususiyle onlar, güzel beslenmeli. Eski ifadesiyle, şuuraltı müktesebatın donanımı esnasında fikrî beslenmeler, insanın gelecek adına şekillenmesi açısından çok önemli. Belli bir yaşta o şuuraltı beslenme gerçekleşiyor; “0-5 yaş” diyorlar, 0-7 de olabilir. Fakat Fakîr, dar tecrübelerimle, 15 yaşına kadar o beslenmenin devam ettiğini zannediyorum. Biz, onlara belki lise sınıfına kadar hep böyle şerbet gibi güzel şeyler içirirsek, şuuraltı müktesebatları/donanımları o olursa, Allah’ın izni ve inayetiyle, büyüdükleri zaman ona, mantığa ve muhakemeye göre, drobu uygun, numarası uygun bir hal, bir keyfiyet kazandırırlar ve o, inandırıcı olur. Şekilden sıyrılmış oluruz, sûretten sıyrılmış oluruz; bir yönüyle hakikatin dilbestesi, dolayısıyla da dilrubâsı oluruz. Bir taraftan ona bend olma, bağlanma; bir diğer taraftan da âlemin baktığı zaman hayranlık duyacağı şekilde kâmet-i bâlâ birer insan olma. Bu, o şuuraltı müktesebat döneminde -ki mekteplerde o oluyor- sağlanmalı. Cenâb-ı Hak, arkadaşlarımızı öyle bir hizmete muvaffak kılsın; arkadan gelen nesilleri de o istikamette yetişmeye muvaffak eylesin!..
Dünyanın tamire ihtiyacı var. Çivileri sökülmüş her taraftan, kırılma üstüne kırılma yaşıyor dünya; topyekûn dünya. Ve en acısı da İslam dünyasında yaşanıyor. İslam dünyasında İslam’ın sadece adı kalmış!.. Ne tadı var, ne tuzu var!.. Onu, diline-dudağına değdiren “Aman, Allah göstermesin; bunu bir kere daha tatmayalım!” diyecek kadar, birileri tarafından çirkinleştirilmiş o. O güzel çehre, zift püskürtülmek suretiyle çirkinleştirilmiş. Dünyaya âlet ediliyor, dünyevî saltanata âlet ediliyor, dünyayı put haline getirmeye âlet ediliyor. Âhiret unutturuluyor; Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, kapı ardı, hafizanallah.
Kaç insan Allah sevgisi ile oturup kalkıyor? Kaç insan Peygamber sevgisi ile meşbu; aklına geldiği zaman gözleri doluyor? Kaç insan “Acaba Sana ne zaman kavuşabilirim!” mülahazası ile oturup-kalkıyor veya “Dünyada kaldığım sürece başkalarını Sana ulaştırma, Senin ile tanıştırma, Senin ile buluşturma cehd ü gayretinde olacağım; muvaffak eyle beni!” mülahazası ile oturup kalkıyor? Evet, bu.
Oysaki insanların çoğu -hafizanallah- dünyaya tapıyor; dünyayı put haline getirmişler. Yunus Emre diyor ki: “Demedim mi, demedim mi / Gönül sana söylemedim mi? // Gönül mürgi (güvercini) yuvasından / Uçar bir gün demedim mi?.. // Canım derviş, gözüm derviş / Çalış maksuduna eriş // Bu gafletle baş olmaz iş / Geçer fırsat demedim mi?” Fırsatı kaçırmadan, imkanları fevt etmeden, elimizdeki insanları, bir heykeltıraşın yontup şekillendirdiği gibi, imrenilecek hâle getirmemiz lazım!
Dünyada bir yer, çok küçük çapta bile olsa, mikro-planda bile olsa örnek hale gelse. Kendi köyümün adı ile ifade edeyim; Korucuk köyü gibi olsa fakat ütopik bir hali olsa. Yani, orada herkes Allah sevdası ile oturup-kalksa.. “Peygamber!” dediği zaman -Kıtmîr’in nenesi gibi- yirmi dört saat ağlayan kadınlar olsa. Yirmi dört saat ağlardı neredeyse, onun ninesi; Peygamberin adını duyunca, “Muhammed!” deyince (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağlardı. Allah ölmüş kalblerimizi bunun ile ihyâ buyursun, ölmüş kalblerimizi diriltsin!.. O kadarcık bir yerde, gayet lokal bir yerde, imrendiren bir keyfiyet olsa.. insanlar namaz vaktinde “Aman kaçırırım!” diye hemen koşuverseler.. ezanı duydukları zaman “ilk tekbir”e yetişmek için âdetâ atlarını mahmuzluyor gibi oraya koşuverseler.. ellerini Cenâb-ı Hakk’a kaldırdıkları zaman da O’nun huzurunda bulunuyor olma huzuruyla diyeceklerini deseler.. diyeceklerini derken, kalbleri bir mızrap yemiş gibi, dillerinden-dudaklarından dökülenler, o kalbin çıkardığı ses olsa. Bir yer, böyle olsa. Helale, harama dikkat edilse.. arpa kadar kimse kimsenin hukukuna tecavüz etmese.. kimse kimseye bir tokat vurmasa.. kimse kimseye ekşi bir yüz ile bakmasa.. herkes birbiriyle karşılaştığı zaman sarmaş dolaş olsa.
Herkesi Hayran Bırakan Kardeşlik Tablosu ve Bayram Tebriği Olarak Habbâb Bin Erett Hadisi.
Antrparantez: Çok az olduğumuz, böyle beş-on kişi olduğumuz dönemde, Kıtmîr Edirne’de imamlık yaparken, hususiyle mübarek gecelerde ders yaptığımız zaman, zannediyorum oraya dıştan gelmiş insanlar üzerinde en müessir olan şey, o idi; örneğini anlatacağım size, arkadaşlar kalkar ağlaya ağlaya birbirlerine sarılırlardı. “Bugün, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya teşrif ettiği gün.. bugün de hicret ettiği gün.. bugün Bedir’de muzaffer olarak döndüğü gün.. bugün Hendek’te o kadar insanın yedi-sekiz kat fazla düşman karşısında bir zafer sergilediği gün!..” Değişik günler değerlendirilmek suretiyle, onlarla alakalı üç-beş tane laf edilirdi; gönüler yumuşardı. Ondan sonra kalkar namazı kılarlar, dolayısıyla sarmaş-dolaş olurlardı, muânaka yaparlardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kere, iki kere belki bunu yapmıştır. Bir-iki kere yaptığına göre, yapılması cevaza dayanıyor. Ama her zaman yapmak, doğru mu, değil mi?
Öyle bir sarılma, öyle bir sarmaş-dolaş olma. O Korucuk Köyü’nde böyle örnek bir şey sergileniverse.. camiler, ağlamalar ile, iniltiler ile inlese.. müezzininin -bir yönüyle, belki militarizmden kalma- komutlarıyla “Subhânallah, Subhânallah, Subhânallah!” diyen insanlar değil; doğrudan doğruya “Subhânallah!” dediği zaman, “Allah’ım, Seni kâinattaki zerreler adedince takdis ediyorum!”; “Elhamdülillah!” dediği zaman “Kainatların zerreleri adedince Sana hamd u senada bulunuyorum!..” diyen, bunu vicdanının sesi olarak onu ortaya koyan insanlar. Hazreti Sâhip-kırân, Çağın Sözcüsü, yaparken, öyle yapıyor.
İşte o beş-on insanın öyle sarmaş-dolaş olması, en muannitlere bile öyle müessir olmuştu ki!.. Bir gün karakola celb etmişlerdi. Çend defa Kıtmîr’i derdest edip götürmüşlerdir karakollara; 27 Mayıs’ta da, ondan sonra da, ondan sonra da. Şimdi oraya götürdüklerinde, iki tane polis istintak edebilir, soru sorabilir, cevabı alabilir; fakat Emniyet Müdürü geliyor. Diyor ki, “Seni, şurada, şu odaya alınca, bir Allah bilir, bir de ben bilirim!” “Sen beni oraya alıp, orada üç-beş tokat, üç-beş tekme atabilirsin; öbür tarafa gittiğimiz zaman, sen, göreceğini görürsün o zaman! Kim alçak, kim yüksek, onu o zaman göreceksin!” Bir şey diyemiyor adam, şaşırıp kalıyor. Sonra birisi geliyor, oradaki âmirlerden; “Yahu” diyor bana, “O gün, ben camide sizi seyrettim.” Onlar da kolluyorlar, camide biz ne yapıyoruz diye; namaza gelmiyor ama caminin dışında, pencereden bakıyor, ne yapılıyorsa onu görüyor. “O sarmaş-dolaş hal ne idi, senin bu şimdiki hâlin ne?” diyor.
Benim o “şimdiki hâlim” şuymuş: Habbâb İbn Erett (radıyallahu anh) Efendimiz’e gelip diyor ki: “Ya Rasûlallah! Bu belâ, bu musibet ne zaman bitecek?!” Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sıhâh’ta geçen bir hadis-i şerife göre, buyuruyor ki: “Sizden evvelki insanların etleri, kemikleri birbirinden ayrılırdı. Onları kütükte doğruyor gibi doğrarlardı. Onları derin derelere atarlardı. Fakat onlar, yine dinlerinden dönmezlerdi!” Ben, insanların sıkıntı çektiği bir dönemde, bayram tebriği olarak bu hadisi alıp yazdım/yazdırdım. Fakat çok işgüzar, çok akıllı (!), çok vatanperver (!) bir matbaacı, götürmüş, bunu savcılığa vermiş. Dolayısıyla benim oraya celb edilmeme vesile oluyor bu. Şimdi adamın “Bu neydi?!” dediği mesele oymuş; Efendimiz’in mübarek beyanı imiş, o. Oysaki esasen insanların olup-biten şeyler karşısında sarsılmadan, dik durmaları adına sahabenin çektiği şeylere göre bizim çektiğimiz şeylerin çok az/önemsiz olduğunu, onlarınkinin onda biri bile sayılamayacağını ifade etme adına bir gayret idi o. Adam ona itiraz ediyor ama bir hususa hayranlık duyduğunu da ifade ediyor: “O camideki durum neydi?!” diyor, “O incelik, o nezâket, o sarmaş-dolaş olma, o kaynaşma neydi; bu hal nedir?!” falan diyor; yani, onu ters görüyor fakat öbürünü takdirden de dûr olmuyor..
Hak ve hakikati temsilin sadece şebnemlerini gören insanlar hayranlıklarını dile getiriyorlar; şayet İslam gerçek güzelliğiyle sergileniverse, kim bilir onlar nasıl mesafe alırlar.
Evet, geriye dönüyorum, parantezi kapadık. Çok küçük bir köyde bile olsa, böyle ideal bir toplum olsa. Campanella’nın “Güneş Devleti” gibi bir şey, bir köy ölçüsünde bile olsa, inanın bütün insanlık öyle bir sistem kurma adına kümelenecek her yerde, “Yahu biz de böyle bir sistem gerçekleştirelim!” diyecek. O “Güneş Devleti”ni yazan insan, Osmanlı’ya muttali olunca diyor ki: “Ben, beyhude meşgul olmuşum! Bir yerde adamlar o dünyayı kurmuşlar!” Yani, Kanûnî’ler, Yavuz Cennet-mekân’lar, bir ölçüde Sarı Selim’ler. Sarı Selim, tam öyle miydi? Ama Edirne’deki Selimiye Camii’ni yaptıran, o; Kıbrıs’ı fetheden de yine o; yani düşüklerinden bir tanesi. Atın-katırın sırtında, dünya hakimiyeti tesis etme.. devletler muvazenesinde muvazene unsuru olma.. problemleri çözmede sihirli bir anahtar gibi, hemen o anahtarı o kilidin içine sokma ve çözme. Böyle bir dönemi yaşadıklarını duyunca, “Ben, beyhude bir Güneş Devleti yazmışım!” diyor, bir yönüyle kendisini suçluyor, israf-ı zaman ettiği üzerinde duruyor. Böyle ütopik bir toplum ve yapı esasen.
Bu açıdan elimize aldığımız insanlar, genç yaşta, çocuk yaşta olabilirler; orta yaşta veya yaşlı da olabilirler. Böyle müsait zamanları bu istikamette değerlendirmek suretiyle, kendi değerlerimizi şeker-şerbet gibi o insanlara içirirsek Allah’ın izni ve inayetiyle, zannediyorum bir gün dünya imrenecek bu hâle. Zaten daha şimdiden bunun reşhalarını, damlacıklarını, şebnemlerini görünce -Biliyorsunuz yapraklara düşen şeylere “şebnem” denir.- diyorlar ki: “Hakikaten bugün dünyanın değişik yerlerindeki tiksindiriciliğe karşı Hareket ve Cemaat ümit vaad ediyor!” Ne gösterdik ki öyle diyorlar?! Gösterilen şey, bellidir. Siz, dünyanın nerelerine gittiniz? Burada binlerce üniversite var, binlerce hapishane var; kaç tane chaplain’iniz (din görevliniz) var, bu hapishanelere giden, hastanelere giden. Değişik devlet kurumlarına giden kaç tane insanınız var? Fakat buna rağmen, gördükleri insanlar imrendirici olduğundan dolayı, hayranlıklarını ifade ediyorlar.
Buraya gelen belki yüz tane insan oldu. “Yüz” dedim, az oldu değil mi, belki çok daha fazla oldu ama giderken -Hayret ediyorum ben!- hiçbiri gayr-ı memnun olarak gitmedi. Demek ki benim yerimde aklı başında bir adam olsaydı, meseleleri doğru anlatan birisi olsaydı, o adamlar çıkarken çıkamayacaklardı, bayılıp eşiklere yığılacaklardı! Bu kadar dar anlayışlı, dar görüşlü, dar düşünceli, meseleleri ciddî analiz edemeyen bir insanın yanına gelip-giderken bile, “Vallahi biz dersimizi aldık!” diyorlar. Hayret!.. Bu kadarcık şeyle ders alan bu insanlar, demek çok güzel bir tablo oluşturulduğu takdirde ne büyük mesafeler kat’ edecekler. Müslümanlık kendi değerleri ile âdetâ sergileniyor gibi -kitap fuarlarında kitapların sergilendiği gibi- bir sergileniverse, Allah’ın izni ve inayeti ile insanlar birbirini yemekten vazgeçecekler, yamyamlığı bir tarafa bırakacaklar, kardeş gibi sarmaş-dolaş olacaklar, Allah’ın izniyle ve inayetiyle..
Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Miraç’tan şu mihnet yurduna dönmüştü.
“Acıma hissi” ve “şefkat duygusu” çok önemlidir. Hazreti Sâhib-i zaman, Çağın Sözcüsü, “acz, fakr, şevk, şükür” dedikten sonra bir de meseleyi “tefekkür” disiplinine bağlayarak, sonra onu “şefkat” ile taçlandırıyor. Düşünürseniz, aklınızı kullanırsanız, insanca mantığınız ile meseleyi ele alırsanız, görürsünüz ki, insanın imanının derinliğinin nispeti, şefkati ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) demektir. Ne kadar imanınız (şefkatiniz) varsa o nispette de şefkatiniz (imanınız) var demektir. İnsanlığın İftihar Tablosu gibi.
Bu mesele ifade edilirken, orada da (Çağlayan Dergisi için yazılan “Acıyorum” başlıklı makalede de) esasen bu ifade ediliyor: İnsanlığın İftihar Tablosu, hiçbir kimseye müyesser olmayan Miraç’a çıkıyor. Aklımız ermez o derinliğe. Hazreti Üstad, “Vücûd-i Necm-i Nurânî” diyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı bir vücut ile Miraç’a yükseldi. Birilerinin dediği gibi “rüya” değil. Bu mevzuda, çok büyük, muhakkik birisi de bu yanlışı yaparak “rüya” dedi. “Rüya” değil esasen, “Vücûd-i Necm-i Nûrânî”si ile yükseldi.
Efendimiz, bütün enbiyâ-i ızâmın bulunduğu göklere uğruyor. Hazreti İsa ile görüşüyor, Hazreti Musa ile görüşüyor; zirvede Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ile görüşüyor. Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb oluyor ve Cennet’ler de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını basmasıyla O’nunla şerefyâb oluyor. O, Cennet’leri şereflendiriyor; aynı zamanda Kendisi de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek ile şerefleniyor ve aramıza öyle dönüyor.
Öyle bir nimet ki, yine Hazreti Pîr’in bu mevzudaki -sizin de çok iyi bildiğiniz- bir sözü ile meseleyi değerlendirmek istiyorum: “Dünyanın binlerce mesûdâne hayatı.” Bakın, “bin-ler-ce se-ne”; bir milyon sene olsun, bir milyon senesi bir dakikasına veya bir saatine mukabil gelmeyen Cennet hayatı. Bir milyon sene yaşasanız ve birilerinin zırhlı arabalarda, kapkara saraylarda, hayatlarını bilmem kimlerin garantisi altında, arzu ettikleri her şeyi yiyerek, yiyip içip kulakları üzerine yan gelip yatarak yaşadıkları gibi ömür sürseniz. Böyle dünyevî bir mutluluk, hayvanî bir mutluluk, sûrî bir mutluluk. Böyle bir mutluluk içinde geçen binlerce sene, milyonlarca sene bir saatine, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cennet hayatı. Cennet hayatının da binlerce senesi, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede.
İnsanlığın iftihar Tablosu’nun hayatta en çok sıkıldığı dönemlerden bir tanesi. Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot yaşıyor, üç sene. Belki bir çadır kurmasına bile müsaade etmiyorlar, nasıl çardaklara sığınıyorlar ise, sığınıyorlar oraya. Yoksa güneş, beyinlerine vurduğu zaman, beyin kaynar, delirir insan orada. Tam üç sene orada İnsanlığın İftihar Tablosu, Beni Hâşim ile beraber. Henüz inanmamış amcası Ebu Tâlib de onların içinde; analar anası, mübarek anamız -Canım kurban olsun!..- Hazreti Hadîce de orada.. Yaşça Efendimiz’den evvel dünyaya gelmiş. “Büyük” tabirini be-tahsis kullanmıyorum; çünkü insanlar arasında O’ndan daha büyüğü yoktur. Ama yaşta/yaşça Efendimiz’den evvel dünyaya gelmiş, öyle mübarek bir anne. Evliliği kendisi teklif ediyor. Efendimiz, onun ticarî işlerini görürken, tanışma imkânı bulunuyor. Dünya güzeli o görkemli İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem), iç derinliği ile ayrı bir güzellik sergileyen o İnsan, onun da dikkatini çekiyor; “Sen!” diyor. Başkalarının bu mevzuda araya girmesiyle O da “Pekâlâ!” diyor. O mübarek validemiz de orada, o üç sene.
Daha Kur’an-ı Kerim’den çok fazla ayet nâzil olmamış, din tamamlanmamış; denecek şeylerin hepsi denmemiş ama denenleri yeterli bulmuşlar; orada O’nunla beraber. Güneşin altında, kumun üstünde, yiyecek şey ya buluyorlar, ya bulamıyorlar. Öyle bir ızdırap içinde kıvranıp duruyorlar. Ama ben o mevzu ile alakalı Siyer’de, Megazî’de, Hadis kitaplarında Efendimiz’den bir buçuk cümle ile bir şey işitmedim; “Şunu çektik, bunu çektik!” dediğini görmedim. Onu, o Siyer’e muttali olan insanlar anlatıyorlar. Ne O, ne de Beni Hâşim’den başkaları.
Fakat orada çok yıpranma oluyor. Dolayısıyla o boykot sona erdirilince. Üç tane vefalı insan, henüz Müslüman olmamışlar ama üç vefalı insan. Cenâb-ı Hak bana öbür tarafta “Bir isteğin var mı?!” dediği zaman, diyeceğim bazı şeyler var. “Ya Rabbî o üç tane insanı bağışla, bahtına düştüm!” de diyeceğim. Bir de Hazreti Ebu Bekir gibi “Ebu Tâlib’i bağışla, ne olur, bahtına düştüm!” diyeceğim. Çünkü benim Efendim’e yapılacak iyi şeylerin kat katını, kat katını yapıyorlar. Ama o sıkıntılı hayat, onları orada öyle yıpratmış ki, boykot sona eriyor fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki şoku birden yaşıyor. Hadîce validemiz, ruhunun ufkuna uçuyor, kanatlanıp gidiyor; tâ başından o güne kadar O’na kucak açmış, himaye etmiş, destek olmuş, her şeyi ile O’nu tasdik etmiş mübarek anamız, analar anası vefat ediyor. Ebu Tâlib de arkadan vefat ediyor. Üzüntü üzüntü üzerine. Mekke’deki temerrüt gemi azıya almış. Günümüzde o zindanlardaki insanlara yapılanların kat katı, biraz önce dediğiniz gibi, kadın-erkek denmeden çilenin kat katı irtikâp ediliyor.
İnsan nihayet.. hadisenin şokunun yaşandığı ân.. O da insan. İzzet Molla’nın sözünü çok tekrar ediyorum: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyorsun, çifte yiyorsun, yumruk yiyorsun. Hırpalanmış İnsanlığın İftihar Tablosu, en âlî bir şey ile şereflendiriliyor, pâyelendiriliyor, taçlandırılıyor.
Cenâb-ı Hak diyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu’na, “Sen, yeryüzünde bunca şeye maruz kaldın. Ben şimdi Seni huzuruma almak ve nikâbı kaldırmak istiyorum. Senin kalb aynanda Sana tecelli etmek için Seni huzuruma çağırıyorum, misafir ediyorum; mihmandârın oluyorum!” Cennet’i dedim; sonra Cemâlullah’ı da demeye çalıştım. Cennet’in binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen. İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor. Ama geride de sıkıntı var, ızdırap var, elem var.. boynunu sıkan, öldürmeye teşebbüs eden insanlar var.. işkembeyi, sırtına koyan insanlar var.. geçtiği yollarda önünü kesen insanlar var.. Ashâb-ı kirâmı -çarmıha geriyor gibi- çarmıha gerenler var.. Bilal-i Habeşîleri, Sümeyye’leri, Yâsir’leri, Ammâr’ları kumun üstüne yatıran, kayaları onların üzerine koyan insanlar var. Dünya, O’nun için Cehennem. Fakat “Olsun!” diyor. O gördüğü şeyleri gördürmek, duyduğu şeyleri duyurmak, tattığı şeyleri tattırmak için Miraç’tan ayrılıyor, geliyor insanlığın içine; o Cehennem-zebûn hayatın içine geliyor.
Bir Hak dostu diyor ki: “O, öyle pâyeleri ihraz etti ki, Allah’a yemin ederim, ben o noktaya ulaşsaydım, vallâhi, billâhi, tallâhi geriye dönmezdim!” Allah Rasûlü, çile yurduna neden dönüyor? Akın akın Cehennem seline kapılmış, o akıntıya kapılmış, Cehennem’e dökülen insanlar dökülmesin diye, ciddî bir şefkat hissi ile dünyaya dönüyor.
Gayr-ı mütecânis toplumlarda reçete, demokrasidir; merhametsiz insanlar, o reçeteyi uygulama yerine hem kendi ülkelerini hem de başka memleketleri kan gölüne çevirdiler/çeviriyorlar.
“Şefkat” dediniz; bakın, şefkat oradan geliyor. Acıyor; acıma hissi ile “Ben, o yanmaya dayanamam!” diyor, “İnsanların yanmasına dayanamam!” diyor. “Mekkelinin yanmasına dayanamam! Bunların hepsi Hazreti İsmail’in torunları ama bir zaman gelmiş, bunlardan kimisi ‘Lât!’ demiş, ‘Menât!’ demiş, ‘Uzzâ!’ demiş, ‘İsâf!’ demiş, ‘Nâile’ demiş; bir kısım taşa-toprağa tapmaya başlamışlar. Bu gidiş iyi bir gidiş değil, Ben buna dayanamam!” diyor.
Hani biraz evvel Kıtmîr. Sen kimsin ki, Ebu Tâlib’i istiyorsun!.. O üç tane insanı, Mekke’deki o fermanı yırtan insanları, Efendimiz’in o boykottan kurtulması adına. Evet, arzumu Cenâb-ı Hakk’a öyle arz etmeyi düşünürüm ama benim gibi bir mücrime orada öyle bir konuşma hakkı verirler mi, vermezler mi, o mevzuda da bir şey diyemeyeceğim. Ama o şefkat, o acıma duygusu, O’nun Miraç’tan dönmesine vesile oluyor.
Kendinden sonradaki “Hâle” de öyle şefkatli. “Hâle” diyoruz; ayın etrafındaki o ışık çemberine “hâle” deniyor. Nâbî bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-i vâzâ / Gürûh-u encüme Nûr ayetin tefsir eder mehtap!” O, “Kamer-i Münîr”, Mehtap; etrafındakiler de esasen yıldızlar. Yıldızlara Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir vâiz için söylüyor; Nâbî’nin o sözünü vâiz için fazla mübalağalı buluyorum. Muhatabı belirleyememiş; o muhatap, İnsanlığın İftihar Tablosu. “Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-i vâzâ / Gürûh-u encüme Nûr ayetin tefsir eder mehtap!” O Hâle’dekiler de aynı ruh hâletini paylaşıyorlar; “Acıyorum!” duygusunu, “Acıyorum!..”
Burada yine antrparantez bir şey arz edeceğim: Devr-i Risâletpenâhi’de onca savaş içinde Müslümanlardan ölen insanların sayısı yüz yetmiş küsurdur. Şimdi “Müslümanım!” diyen insanların o Müslümanca, samimi (!), derin (!), engin gayretleri (!) sayesinde ülkesini terk edip kaçan insanlardan Meriç’te ahirete yürüyenler yüz yetmiş küsuru çoktan geçti. Evet, bir kandırma ile Türkiye’ye geldiler; tatmin edici bulmadıklarından dolayı, “Biz de Yunanistan’a!..” dediler, onlar da “Meriç’i geçelim!” dediler; Suriyeli mü’minler de orada sulara karıştı. Sayılarını Allah bilir. Ve orada insanlar, birbirine karıştı; yanlış diplomasi ile, yanlış politikalar ile, ülke karıştırıldı. Oysa demokrasiye gitme yolu vardı.
Gayr-ı mütecânis toplumlarda reçete, demokrasidir. Herkes kendi inandığına ölesiye inanmalı. Bırak. Birisi Karl Marks’a inanır.. birisi Engels’e inanır.. birisi Efendimiz’e inanır.. birisi Ebu Hanife’ye inanır.. birisi Şafiî’ye inanır.. birisi Hazreti Ali’ye inanır, “İnandım!” der ve “İnandım”ı aynı zamanda Aleviliğe bağlar, Şiîliğe bağlar. Toplumun yapısı bu ise, buna “gayr-ı mütecânis toplum” diyoruz. Bence onun için herkesin anlayışına, duygusuna, düşüncesine, hayat felsefesine, dünya görüşüne saygılı olmak lazım. Toplumu ancak böyle ayakta tutabilirsiniz. “Herkes benim gibi düşünmeli, benim gibi düşünmeyenler yerin dibine batsın!” mülahazasıyla hareket ederseniz, tam o “acıma hissi”ne ters bir şey olur. Başta geçtiği gibi, esasen kin, nefret, garaz, intikam hissi. “Herkes ölmeli, sadece ben kalmalıyım!” marazı. Hatta “Bana zarar verecek, villalarımı elimden alacak, filolarımı elimden alacak!” paranoyası. “Elimden alacak!” mülahazası. “Yüzde bir ihtimal, binde bir ihtimal elimden alacaklar!.. Bunları bile ben yok etmeliyim! Bu türlü ihtimallere bile kapıları kapamalıyım!” filan.
Şefkat ve acıma gurbetinin yaşandığı bir dönemde, o “acıma hissi” çok önemli. Acıyorlardı, acımışlardı, acıma mecburiyetindeyiz. Yolumuz, Peygamberler yolu ise, Râşid Halifeler yolu ise, Enbiyâ-ı ızâm yolu ise, acıma da tabiatımız olmalı!.. Onu öyle içtenleştirmeliyiz ki, birinin dediği gibi, karıncaya basmayacak şekilde içtenleştirmeliyiz. Karıncaya acımalıyız; bir arıya şefkat edecek kadar ince olmalıyız; o işi içtenleştirmeliyiz.
“Hüsn-ü zan, adem-i itimat” denmişti; bu disipline uyamayıp hüsn-ü zanna yenik düştüğümden dolayı kendime de acıyor, içten içe hayıflanıyor ve sinemde derin bir keder hissediyorum!..
Bu mülahazalarla (Çağlayan Dergisi’ne başyazı olarak kaleme alınan makalede) “Acıyorum, acıyorum, acıyorum!..” deniyor. Ondan sonra da şu mazmunla devam ediliyor: “İnsan, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” “Hak!” derler, “Adalet!” derler, hakkı ayaklarının altına alırlar, adalet üzerinde de raks ederler. Ama sen, o sözlerine bakarak inanırsın.
“Hak!” dediler, “Adalet!” dediler, “Müslümanlık!” dediler, “Hazreti Muhammed!” dediler, “İslamiyet!” dediler; sen de inandın. Hususiyle, karşısında bunun tersini söyleyen insanlara mukabil, “ehvenü’ş-şerreyn!” diye tercih ettin. “Ehvenü’ş-şerreyn” deniyor, Mecelle’de de bir disiplindir; iki şer söz konusu olduğu zaman, bu şerlerin ehveni, en hafif olanı tercih edilir.
Yapmadık şey bırakmadınız iyilik adına. Onlar da yüzsuyu döktüler, ayağınıza kadar geldiler; size yalvardılar o mevzuda. Fakat sonra yapacaklarını yaptılar, dünya kadar insanın canına kıydılar, ettiler.
“Bunu göremediğimden dolayı, kendime de acıyorum! Münafığı, mü’min-i hakiki gördüğümden dolayı kendime acıyorum! Yapacakları şeyleri bir firâset ile sezemediğimden dolayı kendime acıyorum!.. ‘Yuf olsun bana!’ diyorum. Onları doğru okuyamadığımdan dolayı kendime acıyorum! Bunca acınacak şeylere sebebiyet vereceklerini baştan sezemediğimden dolayı kendime acıyorum! Acınacak durumdayım!..” Bu muhteva da var o yazıda; “Acıyorum!”
O yazıların çoğunda kâğıtların bazıları gözyaşları ile ıslanmıştır; bazılarını yırtmış atmışsınızdır, bazılarını da öğütme makinesine atmışsınızdır, kadimden bu yana.
O mülahazalar ile, o hisler ile hissiyatınızı ifade etmişsiniz. Tabii kendi dar ufkum itibarıyla. Siz -belki- böyle bir meseleyi ele alsaydınız, çok daha derince şeyler söyleyebilirdiniz; uyarıcı, tenbih edici şeyler söyleyebilirdiniz, hatta mezardakileri ayağa kaldıracak şeyler söyleyebilirdiniz.
Cenâb-ı Hak, o duygu ile, sizleri de serfirâz kılsın! Vaktinizi çok aldım, siz bağışlayın, Rabbim de affeylesin!.. Vesselam.
Bamteli: KELÂM, KUDRET ve CUMA YAMAÇLARI
Hazreti Kelâm’ı dinleyip anlamanın yanında Hazreti Kudret ve İrâde’nin emirlerini de okuyup temâşâ etmek tasavvufun erkânı arasında sayılmaktadır.
“Hazreti Kelâm” deyince daha ziyade Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyânı anlıyoruz. Gayr-ı Metlûv vahyi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan gelen değişik tecellî dalga boyunda beyanât-ı Sübhâniyeyi anlıyoruz. Ehlullâhın, esasen ehl-i keşfin kalblerine yağan varidâtı anlıyoruz; Hazreti Pîr, onu “Hutûr etti!” falan tabiriyle ifade ediyor, başkaları doğrudan doğruya “ilham”dan bahsediyorlar; hatta bazıları, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, açıktan açığa Cenâb-ı Hak ile mükâlemeden bahsediyorlar. Bunların hepsini (Hazreti Kelâm’dan olmaları açısından) aynı kategoride mütalaa edebiliriz. Evvelâ onu anlamak lazım.
“Hazreti Kelâm” derken, çocukluktan itibaren onun bizim için ifade ettiği bir mana vardır; söylenince, Kur’ân-ı Kerim’i nazara alırız; “Mukaddes bir beyan. Esasen ona inanmak lazım. Allah Kelamı. Dediği her şey doğrudur onun: Allah, Peygamber, haşr u neşir, Mizan, Terazi, Cennet, Cehennem.” Nazarî olarak bunlara inanırız. “Nazarî olarak” diyorum; belki bu husus ile alakalı antrparantez bir şey ifade etmek gerekecek/icap edecek.
Aynı zamanda “Hazreti Kudret” dediğimizde, daha ziyade, Cenâb-ı Hakk’ın tekvinî emirler âlemindeki tasarrufât-ı Sübhâniyesini kastediyoruz; Kudret’in taalluk alanı. Esasen Kudret, taalluk alanı itibarıyla öbür âlemde tam tecellî edecek. Burada “Kudret” biraz Hikmet eksenli cereyan ediyor; yani, bir yönüyle aynı zamanda o işin içinde bir kısım maslahatlar, faydalar, hikmetler mülahazası da oluyor. Öyle, akıl ile izah edilebilecek gibi bir üslupla mesele ifade ediliyor; Kudret’in taalluku öyle oluyor. Ama öbür tarafta, o Kudret-i Kâhire ve İrâde-i Bâhire, böyle şu esasa dayandırılacak, bu esbâb ile izah edilecek gibi değil, doğrudan doğruya oluyor taalluk ettiği zaman. Tâbir-i diğerle, o “Kün fe-kân” meselesi tamamen orada; o tezgâh ve o sistem işleyince, her şey oluveriyor, hiçbir sebep yokken.
Üstadın yaklaşımı ile, “İzzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr-ı dest-i Kudret ola aklın nazarında; Tevhid ve Celal ister ki; esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.” Esbâb, niye vaz’ edilmiş? “Umûr-i hasîse” ile Kudret’in mübâşereti görülmesin diye, doğrudan doğruya. Öyle şeyler var ki, o türlü kötü fiillerde özne olarak Zât-ı Ulûhiyeti mülahazaya almak, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık olur.
Esasen bunların birisi, bir yönüyle o meselenin izâhı, belki tafsili. Onun için, o meseleye yaklaşırken de diyor ki Hazreti Bediüzzaman: “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Bu iki kitap arasında, bu iki hakikat arasında öyle bir münasebet var. Biri “tekvinî” şekilde, böyle cansız gibi görülen hâdiseler. Ama yine Kudret’in tasarrufu ile oluyor. Öbürü ise, onların mahiyet-i nefsü’l-emriyesini okuyor; bir yönüyle onların analizlerini sizin önünüze seriyor, bir sergide onları temâşâ eder gibi ediyorsunuz. Böylece birinde -belki- meselenin nazarî kısmı daha ziyade; diğerinde de meselenin amelî kısmı. Nasıl amelî kısmı? Bir, fiil ve davranışlarımız ile ortaya koyacağımız amelî kısmı; bir de “tefekkür” ile, “tedebbür” ile, “tezekkür” ile, “teemmül” ile ortaya koyacağımız amelî kısmı, evet bunları da amelî kısım içinde mütalaa etmek lazım.
Nazarî ve taklidî imanla kalmamalı, amelî ve tahkikî iman hedeflenmelidir. Taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla kazanılanların kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.
Antrparantez şu: Alman Filozofu Kant, “Saf Aklın Kritiği” kitabında, aklı ikiye ayırır; amelî ve nazarî. Bana vaizlik/müftülük imtihanında sorulan sorulardandı bu: Aklı ikiye ayırıyor: Amelî ve nazarî akıl. Nazarî ile Allah’ın bilinemeyeceğini söylüyor; ancak amelî ile bilinebileceğini söylüyor. Soru bu idi: Bu türlü ifadelerin eğri veya doğru yanlarını izah ile, Kant gibi bir filozofa nasıl cevap verirsiniz? Şimdi, bir yönüyle doğru esasen; nazarî ile Zât-ı Ulûhiyet, tam bilinemez; siz, o vadide dolaştığınız sürece, sürekli taklit vadilerinde dolaşırsınız. Yetiştiğiniz kültür ortamı size ne telkin etmiş ise, onu yaparsınız. Nazarî’nin size kazandırdığı şey, odur.
Hatta denebilir ki, Kur’ân-ı Kerim’i bile o mülahaza ile okuduğunuz takdirde, o mü-la-ha-za ile. Nice hafızlar var; Kur’ân-ı Kerim’in manasını bilenler de var; fakat “ihsan şuuru”ndan fersah fersah uzaklar, “ihlas şuuru”ndan fersah fersah uzaklar. Daha ötesinde, aklın, kalbin ve Rûh’un ufkuna ulaşma, Sırr’ın ufkuna ulaşma, Hafâ’nın ufkuna ulaşma, Ahfâ’nın ufkuna ulaşma, onlar için söz konusu değil; bir yerde emekleyip duruyorlar. Dolayısıyla buna “Bilindi!” denmez; fakat belli bir yaş, belli bir başa göre bu -bir yönüyle- kabul edilmiş. Onun için Usûlüddin ulemâsı da “Taklidî iman, makbuldür.” demişler. Bazıları da makbul saymamışlar; “İşi arka planı ile bilmek lazım.” demişler.
Allah’a iman ediyorsanız, şu kâinat kitâb-ı kebîri, Cenâb-ı Hakk’ın bir kitabıdır; onun ile Kendini anlatıyor. Her şey, bir cümle, bir paragraf, belki bir sayfa, belki bir kitap; her şey, çok şey anlatıyor. Hazreti Pîr’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, sivrisinekten, karıncadan alın da sistemlere kadar, mikro-âlemden normo-âleme, normo-âlemden makro-âleme kadar, her şey kendilerine mahsus lisanları ile O’nu anlatıyorlar.
Meseleyi bu ufka taşımayınca, “taklit”te emekliyorsunuz demektir. Dolayısıyla bu yönüyle Kant doğru söylüyor. Filozof doğru söylüyor, “Nazarî akıl ile bilinemez!” Ama tashih edilmesi gerekli olan şey: “Bilinmesi gerektiği ölçüde bilinemez!” demektir. Ve zaten çokları bu mevzuda aczlerini, fakrlarını, zaaflarını, idrak yetersizliklerini ifade sadedinde, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Seni hakkıyla bilemedik, ey Maruf!..” demişler.
Bence Cenâb-ı Hakk’ı bilmenin yolu da budur. Hazreti Ebu Bekir efendimizin sözünü hatırlayın; bir yönüyle, Goethe’nin sözüyle de izah edebilirsiniz: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idrâktir.” İnsan, O’nu tam ihata edemez. O’nu tam ihata edememe, ihata etme demektir; “Seni tam kavrayamadık!” demek. يَا مَنْ لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ، وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ، وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Ey basiretlerin idrak edemediği ve basiretleri idrak eden, bilen, ihata eden, kuşatan Allah! Sen, Latîf-i Habîr’sin.” Latîf kelimesi, hissettirmeden nüfuz eden manasına gelmektedir; Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir. O’nun lütufları da öyle oluyor. Ve Habîr’sin; “Her şeyden haberdar birisisin!” Başka kimse öyle olmadığından dolayı, “O, Sensin sadece; o, Sana mahsus bir şeydir.” Dolayısıyla onu da onun ile kâfiyelendirmek lazım; zira Kur’an-ı Kerim’de, لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) buyuruluyor.
Şimdi, esas mesele, işin gerçeğine ulaşılması, “amelî” ile oluyor. Demek ki iman ile beraber amel gerekiyor. Kur’ân-ı Kerim de zaten ısrarla bunun üzerinde duruyor, çok yerde; mesela إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ buyuruyor. Ancak, tamamen “iman” edenler.. imanlarını “marifet” ile taçlandıranlar.. marifetlerini “muhabbet” ile taçlandıranlar.. muhabbetlerini “aşk u iştiyâk-ı likâullah” ile taçlandıranlar. Allah nasip etsin cümleye!.. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i rûhânî, aşk u iştiyâk-ı likâullah. Çok tekerrür eden şey olduğundan dolayı, bu kelimeler ile ifade ettiğim zaman bile, zannediyorum anlıyorsunuz.
Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlayamazlar marifet ve muhabbeti; onu Leylâ’nın Mecnun’una, Azra’nın Vâmık’ına, daha doğrusu Cenâb-ı Allah’ın (celle celâluhu), Hazreti Muhammed’ine (aleyhisselam) sormak lazım!..
Hazreti Gazzâlî de İhyâ’da son okuduğumuz bölümlerde, onun üzerinde, “Allah muhabbeti” üzerinde duruyor. Mecâzî muhabbetler vadisinde yürüyor; “Şunu, şundan dolayı seversiniz; şunu, şundan dolayı. Cemâle meftûnsunuz, kâmete meftûnsunuz, edâya meftûnsunuz, endâma meftûnsunuz, söze meftûnsunuz, bakışa meftûnsunuz, bilmem neye meftûnsunuz. Bütün bunlar esasen insanı bağlayan ve sevgi vadilerine sevk eden şeylerdir.” diyor. Sonra, “Ama düşünün ki, bunların hepsi, o Güzeller Güzeli’nden gelen tecellinin gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Nasıl O’nu sevmezsiniz? Nasıl O’na karşı aşk u iştiyak duymazsınız?” sualini tevcih ediyor.
Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlamaz bunu. Fakat insan ona tâlip olmalı: “Ne olur Allah’ım! İman-ı billah’tan sonra marifetullah!.. Bahtına düştüm, marifetullah’tan sonra muhabbet. Oturup-kalkayım, bir yönüyle Leylâ’nın Mecnûn’u olayım; Şirin’in Ferhat’ı olayım; Azra’nın Vâmık’ı olayım; bilmem kimin kimi olayım!.. Daha doğrusu Allah’ın, Hazreti Muhammed’i olayım, (sallallâhu aleyhi ve sellem)!” Cenâb-ı Hak, öyle eylesin!..
Aşk u iştiyâk-ı likâullah. Ne ile oluyor? İman; evvelâ, iman etmek. Sonra, imanı iz’ân haline getirmek. İz’ân sözcüğü ile ifade edilen mana, sözlüklere bakılacak olursa, aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyazî katiyetin üzerinde bir katiyet ile Allah’a inanmaktır. İki kere iki dört eder; bunda kimsenin şüphesi yok. Ama benim şüphem var; çünkü kemmiyette adetler birbirine müsâvî değildir; bazen biri diğerinden onda bir farklı olabilir; o zaman yan yana getirdiğinizde tam dört yapmaz iki tane iki, bazen üç buçuk yapabilir, bazen de fazla gelir dört buçuk yapabilir. Bunda bile şüphe vardır. İki kere ikinin dört etmesinde şüphe olabilir; fakat senin inancında bu ölçüde bile şüphe olmamalı!.. İşte bu “iz’ân” sözü ile ifade edilmektedir. Aksine ihtimal vermeyecek şekilde, öyle bir kat’iyet ile Cenâb-ı Hakk’a inanma. Böyle inançtır ki, bağrında marifeti geliştirir. Dolayısıyla ona, o basamağa ayağını bastığın zaman, hemen marifetullaha sıçrarsın. Marifetullah basamağına ayağını bastığın zaman, muhabbetullahı düşlersin. Çünkü biliyorsun artık; biliyorsan, seversin. Sevmiyorsan, bilmiyorsun demektir. Onun âşıkı değilsen, bilmiyorsun demektir.
Ha burada antrparantez: Bu, “Kurtulamayacaksın, tepetaklak Cehennem’e gideceksin!” demek değildir. Usûlüddin ulemâsı, mukallidin imanını da kabul etmişler. Onlara da arkadan dahi olsa “Yahu siz de girin; haydi yaramazlar, siz de girin!” denecektir. Öyle olacak; “Sırât’ı öyle geçin, Mizan’dan öyle geçin!..”
İman. إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Sonra sâlih amel yapmak, içine gıll u gış karıştırmadan; onu riyâ, süm’a, ucub ve fahir ile kirletmeden. “Amelinizde rıza-i İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” İhlas Risalesinde geçen zebercet beyanlardan bir beyan.
Amel-i sâlih. Esasen “sâlih” demek, sağlam, katışıksız, dupduru, berrak, pırıl pırıl demektir. “Sütten çıkmış ak kaşık!” filan dersiniz ya, bu meseleyi sadece belki bir yönüyle ifade ediyor; onun ötesinde bir şey. Öyle bir amel-i sâlih; asla içine bir şey karıştırmadan, içine kendini karıştırmadan, kendi zevklerini karıştırmadan, cismanî arzularını karıştırmadan, makam düşüncesini karıştırmadan, mansıp düşüncesini karıştırmadan, marifet düşüncesini -dünyevî marifet düşüncesini- karıştırmadan, maharet düşüncesini karıştırmadan, alkış düşüncesini karıştırmadan, riya düşüncesini karıştırmadan, süm’a düşüncesini karıştırmadan. Allah, Allah olduğu için Allah’a ibadet etmek. Buna “taabbüdîlik” deniyor. Yani, o meseleyi arka planı ile biz bilemeyiz; fakat Cenâb-ı Hak emrettiği için o meseleyi yapma mecburiyetindeyiz. Ve yaparken de onu ihlas ve ihsan ruhuna bağlı olarak yapmalıyız.
Cibrîl hadis-i şerifinde deniyor mu denmiyor mu? İman, amel-i sâlih ve ihsan. “İhsan” derken de onu tarif buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu: اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, görüyormuşçasına senin, Allah’a ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” İman var ise, amel-i sâlih olması lazım; zira amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Evet, amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur; susuz, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş, karbondioksiti olmayan bir zemindeki ağaç gibi, kurumaya mahkûmdur. Amel-i sâlih, onu besleyecek.
Şimdi zannediyorum, Kant’a bir yönüyle hak veriyorsunuz burada; nazarî ile Allah bilinmez. Ama ne kadar bilinir? İşte sizin yetiştiğiniz kültür zemininin size verdiği kadar..
câhil anne ve babanın verdiği kadar..
marifet adına bir şey vermeyen medresenin verdiği kadar;
skolastik düşüncenin cenderesi içinde özünü/ruhunu kaybetmiş medresenin verdiği kadar..
özünü/ruhunu kaybetmiş tekkenin verdiği kadar.. tamamen kirlenmiş, levsiyât bataklığı haline gelmiş çarşının verdiği kadar..
bütün bunlardan uzaklaşmış, kendini felsefî akıntılara salmış, yok Natüralizm’dir, yok Materyalizm’dir, yok bilmem nedir düşüncelerine kendini salmış mektebin verdiği kadar.
Onun ile bir yere varılmaz, onlar ile bir yere varılmaz; yeni bir amele, esasen sâlih amele ihtiyaç vardır. Amel-i sâlih. Amel-i sâlih ile insan, işte orada Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla bilecek. “Nazarî ile bilinmez, amelî ile bilinir.” sözünü öyle anlamalı; o noktada kabul etmek lazım. Ama işte o kaydı koyuyoruz; yani onun dediğine bakılırsa, “Nazarîyi bütün bütün kaldır, at ve her şeyi amelîye bağla ve ondan sonra değerleri ona bina et!” filan diyelim. Böyle dediği zaman, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in veya Usûlüddin ulemâsının dediği şeyi görmezlikten geliyor demektir.
“Nasıl ki Kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de Kudret sıfatı dahi mücessem kelimeleri hükmünde olan sanatlı eserleriyle O’nu bildirir.”
Evet, bir kitap, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor. Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret, Kelam; bir de Maturidîler “Tekvîn” sıfatını bunlara ilave ediyorlar; o zaman sekiz oluyor. Kelâm ve Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor; Allah’ın beyân-ı Sübhânîsi. Anlayabilecek bir insan için aynı zamanda -benzetmek olmasın- tıpkı şifreler halinde geliyor. Yanında oturanlar da duymuyorlar; sadece O’nun üzerindeki tesiri ile, O’nun kış gününde bile buram buram ter döküşü ile anlıyorlar. Âişe validemiz -Canım kurban olsun mübarek annemize!- öyle diyor: “Kış gününde bile buram buram ter döküyordu; tir tir titriyordu, zangır zangır titriyordu, o vahiy geldiği zaman.” Kelâm-ı İlahî, bu; bir yönüyle o, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm sıfatından geliyor.
Diğer “tekvinî emirler”e gelince, onlar da aynı Zât’tan geliyor; onlar da yine Cenâb-ı Hakk’ın “İlim” sıfatının plan, program ve projesine göre “Kudret” ve “İrade”siyle ortaya konmuş ayrı bir kitap.
“Bir Kitâbullah-ı azâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası ‘Allah’ çıkar!” diyor Recâîzâde.
Bir ağacı yokladığınız zaman, O’na ircâ etmeyince makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Bir karıncayı O’na nispet etmeyince, makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Aklınızla neler bulursanız bulunuz, o kadar çok boşluk bırakırsınız ki!.. Mesela, Anatomi ile alakalı; ciddî baktığınız zaman, o mevzuda sizin diyeceğiniz analizleriniz filan, hepsi boşa çıkar, Zât-ı Ulûhiyete verilmeyince. Yine Gazzâlî’de ve Hazreti Pîr-i Mugân’ın eserlerinde, ezcümle Münâcaat’ında okuduğumuz gibi, her şey O’na verildiği zaman, bir yönüyle gerçek manası ile bir dolunay gibi zuhur eder. Temâşâ eder ve “Yahu meğer bu, bu imiş!” dersiniz.
Burada bir şeyi söylemek, belki bencillik adına bir ifade olur; kusura bakmayın. Yarım yamalak, onda bir nispetinde bile, o mevzudaki düşünmeyi, tedebbürü, tezekkürü, tefekkürü İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alacak, anlayacak kabiliyetim yok benim; ama Çağın Sözcüsü’nün dediği şeylerden anlayabildiğim kadarıyla, bazen o mülahazalara kendimi saldığım zaman, yeşilliklere abanıp, “Sizler de benim Rabbimin kitabının sayfalarısınız; O’nun yazdığı şeylersiniz!” diyerek üzerlerinden öpesim geliyor. O otları öpesim geliyor. Karıncalara basmak şöyle dursun. Hani, çevreme bakmadan yürüdüğümü bilirsiniz, “Aman bir karıncaya basarım!” diye. Onun için benim yanımda kıyametler kopsa, bir yolda yürüyorsam, ben ayağımın önüne bakarım, “Aman, bir karıncaya, bir böceğe basarım!” diye. Çünkü Allah’ın sanatı, o da. Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz isminin ona göre değişik tecellîleri vardır; o tecellîlere bir meclâ olması itibarıyla, çok yönleri açısından mecâlî olması itibarıyla, onu hafife almak, doğrudan doğruya o tecelliye karşı bir saygısızlık olur. Evet, Ekosistemciler, bu meselenin yanında emekler dururlar; anlayamazlar bunu.
İşte, kâinat kitâb-ı kebirine öyle bakmak lazım. Ve biraz evvel iki mısra ile ifade ettiğimiz manayı da ona göre değerlendirmek lazım. Her şey, لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُو diyor; “Hû” demeyen bir şey yok kâinatta. Binaenaleyh, bu da -bir yönüyle- Kudret’in kelimeleri oluyor. Kudret-i Kâhire’nin ve İrâde-i Bâhire’nin ilim programına, ilim planına göre, o da O’nun (celle celâluhu) öyle bir kitabı oluyor.
Şimdi, bu kitapların her ikisi de O’ndan geldiğine göre, bunları birbirinden kopardığınız zaman, zannediyorum çok hakikatin cahili haline gelirsiniz. Onun için, biraz evvel ne dedim? “Skolastik düşünce bataklığına saplanmış medrese.
Arapça نَصَرَ، يَنْصُرُ نَصْرًا، فَهُوَ نَاصِرٌ Veya Farsça, كُوفت، كُويَنْد، كُوفتن، كُويَنْدَه. Bunlar ile anlaşılmaz mesele.
Ve diğerlerinin felsefî mülahazaya göre yorumları.
“Kâinatın mahiyeti şundan ibarettir.. insan anatomisi şundan ibarettir.. gözün fonksiyonları, kulağın fonksiyonları, ağzın fonksiyonları, dilin fonksiyonları, tat alma duygusunun fonksiyonları, kalbin aktiviteleri, kolonların aktiviteleri, diğer his ve organların aktiviteleri.
Bütün bunlara mahrutî bir bakış ile bakmadığınız zaman, Zât-ı Ulûhiyete veremezsiniz bunları. Zât-ı Ulûhiyete vermediğiniz zaman da o kadar boşluk bırakırsınız ki!.. Bir şey yaparsınız bu mevzuda, fakat yaptığınız her şeyin altı boş olur. Altını doldurmanın yolu, Cenâb-ı Hakk’a nispet etmeye bağlıdır.
İslam dünyası, isim-müsemma birliği içindeki tekke, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde, mahrûtî bakışlı hakikat erlerinin Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirecekleri irşad ve rehabilitasyona muhtaçtır.
Kudret ve İrâde’den gelen o varlık da Kudret-i Kâhire’nin bir eseri olması itibarıyla, aynı zamanda o Kelâm sıfatının farklı bir şekilde tecellîsidir. Bu iki kitap birbirinden koparıldığından dolayı İslam dünyası büyük kayıplara maruz kalmıştır. Biz, üçe ircâ ediyoruz bunu:
Bir: “Dinî ilimler” diyoruz. Dinî ilimleri doğru anlamak için Sarf, Nahiv, Meân, Beyân, Bedî ve aynı zamanda belki Usûl diyebileceğimiz şeyler.
Ondan sonra Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyânı doğru okumak.
Ondan sonra Sünnet-i seniyyeye doğru vâkıf olmak. Hatta Sünnet-i seniyye üzerinde dururken, nakd-i ricâlde bulunmak, nakd-i metinde bulunmak; erbâbı bilir bunların ne demek olduğunu. O dinî ilimleri öyle bilmek.
Medreseye ait fonksiyon, buydu; fakat medresenin fonksiyonu sadece bu değildi. Beşinci asra kadar, o medreselerde yetişen insanlar çift kanatlı yetişiyorlardı. Bir Harizmî’yi düşünün; uzun zaman Endülüs’te onun sistemleri kullanılıyor. Bir İbn Sinâ’yı düşünün; Gazzâlî, bir yönüyle onu tenkit ediyor; zannediyorum o Nur ayeti münasebetiyle: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ Elli beş (bazı rivayetlerde 57-58) yaşında vefat ediyor. O dönemde ortaya koyduğu şeylere bakınca, günümüzün tababetinin çok önünde şeyler ileriye sürüyor, insanın aklı durur. Medrese’de yetişmiş; dinî ilimleri öğrenmenin yanında, aynı zamanda Tıpta da zirve yapmış bir insan, müşârun bi’l-benân (parmak ile gösterilir) olmuş bir insan. İmam Gazzâlî’nin bahsettiği şeylere bakıyorsunuz. Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan. Kaç asır evvel!.. Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan; bakıyorsunuz Tıptan bahsettiği şeylere, Felsefeden bahsettiği şeylere, zannediyorsunuz her şeyi adam tetkik etmiş, gözden geçirmiş. İşte, bütün bunlardan uzaklaşan bir medrese esasen skolastik bataklığa balıklamasına gitmiş, aborda olmuş.
İki, “Tekke” ruhunu kaybetmiş. Bir taraftan İslamî ilimlerden uzaklaşmış; diğer yandan, atadan evlada miras bırakılacak şekilde “hilafet”ler icat edilmiş, “Ben ölüyorum, oğlumu halife tayin ediyorum; bundan sonra gelirsiniz, onun ile. Nakşî iseniz, sadece Hatm-i Hâcegân yaparsınız.. Kadirî iseniz ve başka tariklerden, mesela Şâzilî iseniz, halka-i zikirler yaparsınız. Cehren: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Çocukluğumda her ikisine de şahit oldum bunların; hem Kâdirîliğe, hem de Nakşîliğe. Hatta konsantrasyon adına, belki “görülüyor olma” mülahazasını o şekilde ifade etme adına, Alvar İmamı merhum -Kutup gibi bir insandı.- ışıkları söndürürdü. Karanlıkta konsantrasyonu sağlamak için, O’nun (celle celâluhu) tarafından görülüyor olmayı o şekilde temin etmek için. “Elem neşrah leke-i şerîf!” derdi. Bir de sesi, o mevzudaki ciddiyetini ifade ederdi. “Fâtiha-i şerife” derdi, böyle. “Salavât-ı şerife!” derdi. Millet de o süre zarfında bir sürü salât ü selam okurdu, bir sürü Fâtiha-i şerîfeyi tilavet ederdi, bir sürü “Elem Neşrah leke” tilavet ederdi. Kâdirîliği de vardı; dolayısıyla bazen de el ele tutarlardı, yine ışıklar söndürülürdü, o serzâkir olarak ortada dönerdi, ritim katardı onlara, bir senfoniyi idare ediyor gibi. O ritim, insana ayrı bir lezzet verirdi. Belli bir dönemde. Ama bu, bizim ölüm dönemimizdi, musallaya doğru gittiğimiz dönemdi. Tevârüs edilmiş bir şey yaşatılıyordu; atalarımız onu yaşamışlardı, tevârüs edilen bir şey kırıntıları ile yaşanıyordu. Kıtmîr, kırıntıları ile yaşananları gördü; o bile bayıltıcı idi. Evet, antrparantez; o bile bayıltıcı idi.
Üç, dünyevî ilimler veya pozitif ilimler. Bunlar tamamen dinin dışında. Ne tekke ile, zâviye ile, dervişlik ile, kalbî-ruhî hayat ile, Sır hayatıyla, Hafî hayatıyla, Ahfâ hayatıyla alakaları var; ne İslamî ilimler ile alakaları var; ne de Allah’a iman ile alakaları var. Ekânim-i selâse, birbirinden koparılmış. Kaç asırdan beri? Beşinci asırdan bu yana. Belli dönemlerde, kısmen canlandırılmağa çalışılmış bu. Belki kalb masajı yapılmak suretiyle canlandırılması gibi bir şey; yoksa kalb, durmuş esasen. Beyin ölümü olmadığından dolayı, demişler “Hele bir zorlayalım bunu, belki canlandırırız!” Azıcık canlandırmışlar. İşte Ali Kuşçu’yu, Fatih (Cennet-mekân) Asya’dan çağırtmış, getirtmiş; “Ne öğrenebiliriz ondan? Daha başkalarından ne öğrenebiliriz?” demiş. Fakat asıl meselenin gurubu, beşinci asır ile başlamış; neredeyse bin sene evvel. Tevakkuf.
Dolayısıyla bin sene evvel, hakikat-i İslamiye’nin üç esası boşanmış. Tekvinî emirler, pozitif ilimlere esas teşkil eden hususlar, kalbî ve ruhî hayata bakan meseleler ve aynı zamanda medresenin esas aldığı İslamî İlimler; bunlar, talak-ı selâse ile boşanmış birbirinden. Sonra başka kapıların tokmağına dokunulmuş. Gitmişler bazen Kant’a sığınmışlar, bazen Dekart’a sığınmışlar, bazen Pascal’a sığınmışlar, bazen başkasına sığınmışlar. Bazen de tâ gitmiş Aristo’ya sığınmışlar; sonra Meşşâîliğine karşı bir de “İşrâkiye yapalım bunu!” demişler. Eflatun’a sığınmışlar, Sokrat’a sığınmışlar; sığınmışlar. Böylece mektep, bir şeyi öldürmüş; tekke ve zaviye bir şeyi öldürmüş; medrese de bir şeyi öldürmüş. Ben buna “talâk-ı selâse ile boşanma” diyorum.
Burası da espri: Bunca zevc-i âherden sonra, zannediyorum, yeniden eski kocalarına dönme zaman ve imkânı gelmiştir; ekânim-i selâsenin, bu üç uknûmun, üç unsurun bir araya gelme zamanı gelmiştir. “Dokuz asırdan beri çalmadığımız kapı, dokunmadığımız tokmak kalmamış; elli defa zevc-i âher yapmışız. Yahu Allah aşkına, yeter artık, bırakalım zevc-i âher yapmayı!..” demenin zamanı gelmiştir. Gelin, bu ekânim-i selâseyi (üç temel unsuru, üçlü sacayağını) birleştirmek suretiyle, kendi çadırımızı veya kendi binamızı, kendi bünyânımızı inşâ etmeye çalışalım. Aynı zamanda bunun statiği Allah’tan; blokajı, Rasûlullah tarafından ikâme edilmiş; selef-i sâlihîn tarafından korunmuş, desenleri ona göre yapılmış. Eski güzelliğine ulaştırmaya çalışalım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Meselenin tamamiyeti buna bağlı.
Dünyada kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselebilenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.
Tasavvufa giden yol ve sûfîlik, esasen din-i mübîn-i İslam’ın emirlerini bilmekten, mezkûr iki kitabı beraber okumaktan ve kalb ve ruh ufkuna seyahatten geçiyor. Hazreti Bediüzzaman onu ifade ederken de “Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor. Yani, insanın bir hayvanî ruhu var, normal; biz uyurken de o yine otağını kurmuş, ayrılmıyor, duruyor. Esasen bizim insanî ruhumuz, Berzah iklimlerinde dolaşıyor gibi dolaşıyor ve rüyalar âlemine de işte o insanî ruh gidiyor.
“Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” diyor. Bu, ilk basamak. Kalb ve ruhun derece-i hayatı. O basamaklara çıkınca, bir yönüyle içinizde bir iştiha hâsıl olacak. Çünkü uzaktan uzağa, yeni yeni ışık parıltılarını/şualarını, yeni ışık tayflarını göreceksiniz; o da “Sır” ışık tayfları. O ufka ulaştığınız zaman da “Hafâ” ışık tayflarını temâşa etmeye başlayacaksınız, “Sıfât”ların ufku olacak. Bir de oraya ulaştığınız zaman, nâ-kâbil-i idrak, hakikat-ı Baht -ne ise şayet- bir yönüyle onun mest u mahmuru olarak “Acaba O’nu da görecek miyiz?!” diyeceksiniz. Ahfâ buudu deniyor, ism-i tafdîl sigası ile; yani, Hafî’nin ötesinde Hafî.
Nâ-kâbil-i idrâk. Bu tabiri Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ’sında kullanıyor; Goethe’den naklen kullanıyor: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idraktir.” Yani; Zât-ı Bârî’yi idrak etmek, mümkün değildir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek beyanı da o meselenin üzerinde duruyor: “Tekvinî emirleri didik didik edin, hallaç gibi savurun onları; fakat Zât-ı Ulûhiyet mülahazasına gelince, ‘İşte burası duracak nokta!’ deyin, durun; çünkü insan idraki, O’nu ihata edecek güçte değildir.” Ama O (celle celaluhu), eserleri ile, ortaya koyduğu şey ile, beyân-ı Sübhânîsi ile, peygamber mucizesi ile, veli kerameti ile, sizi insan yaratması ile, Kendini öyle ifade ediyor ki, artık bu beyanın üstünde beyan olamaz. Dolayısıyla saygılı olun O’na karşı. “Bir de Seni görelim!” falan demeye kalkmayın!.. O’nun görülmesi, orada olacak; tam müşahede edilmesi, Cuma Yamaçlarında; o, Cennet’e girmeye vâbeste. Cenâb-ı Hak, bizi o lütuf ile şereflendirsin!..
Burada yine antrparantez bir şeye geçeceğim: Cuma yamaçlarında Cenâb-ı Hakk’ın temâşâsı sözü ile, Zât-ı Ulûhiyetin müşâhede edileceğini ifade ediyoruz. Dünyada Cenâb-ı Hakk’ı, insanın görmesi, ihata etmesi, mümkün değil. Demek öyle bir ufka ulaşması lazım ki, bu, Cennet yamaçları olmalı. Orada insanın kalbi tam açık bir mir’ât haline geliyor. Ve yine herkes, kalbinin inkişafına göre, Cenâb-ı Hakk’ı dolunay gibi müşahede ediyor; yani, kendine akseden şekliyle müşahede ediyor. Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteşâbih beyanları ile buyuruyor ki: “Milyarlarca insan temâşâ edecek O’nu, fakat izdiham (birinin görmesi, birinin görmesine mâni) olmayacak; dolunay gibi, ufukta dolunay gibi.” O, meselenin görünür/görülür olmasına mâni olmamasını ifade etme sadedinde müteşâbih bir beyan. Yoksa hâşâ Cenâb-ı Hak, dolunay değil, güneş de değil, bin tane güneş de değil, bir trilyon güneş de değil; onlar, sadece O’nun nurunun gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi; olsa olsa öyle olur..
Bu açıdan, Cuma yamaçlarından temâşâ mevzuu belli bir ufka işaret ediyor. Denebilir ki, zılliyet planında “Kâb-ı Kavseyn”, yani “vücub ve imkân arası”, yani “fenâ âlemini bekâ âleminden ayırma noktası”; o noktaya ulaşan insan, kalbinin de inkişafı ölçüsünde öyle yüksek bir ihâtâya sahip oluyor ki, temâşâ ediyor orada. Ve orada ehl-i tahkikin ifadesine göre, Cenâb-ı Hakk’ı temâşa ettiklerinde bütün Cennet nimetlerini görmez oluyorlar. Hani Cennet nimetlerini Kur’ân-ı Kerim çok yerde ifade ediyor; öbürü üzerinde çok durulmuyor. Çünkü öbürü, “nâ-kâbil-i idrak” bir şey. Hurîlerden, gılmanlardan, köşklerden, villalardan bahsediliyor orada.. ırmaklardan bahsediliyor, ırmakların çeşitlerinden bahsediliyor.. karşılıklı koltuklara oturup dünyevî olan şeyleri muhavere etmekten bahsediliyor. Bir insanın hoşuna gidebilecek, bir insanı bayıltabilecek şeylerden bahsediliyor ki, bunlar, lezzet ihataları itibarıyla dünyanın binlerce sene hayatına mukabil gelecek şeyler. Fakat Zât-ı Ulûhiyeti müşâhede ettikleri zaman, bir Cuma’da. -Onun için o meseleye de terminolojide “Cuma Yamaçları” deme lüzumunu duyuyoruz.- Cuma Yamaçları”nda, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ Cennet nimetlerini unuturlar, O’nu gördükleri zaman. Rü’yet-i İlahî’yi inkâr eden Mutezile’ye de bir “Yuf!” çekiliyor: فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “Hüsran size, haybet size, kaybetme size!” deniyor, Bed’ü’l-Emâlî’de, nazmen.
Demek ki orası öyle bir rasathane. Cuma Yamaçları öyle bir rasathane haline geliyor ki, nâ-kâbil-i idrak olan Cemâlullah’ı, oradan herkes -kabiliyetine göre- temâşa etme imkânına sahip oluyor. Cenâb-ı Hak, o şeref ile şereflendirsin!..
اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا وَخَلِّصْنَا وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِإِرْشَادِ سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
“Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, kurtar ve koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, Efendimiz ve dayanağımız Hazreti Muhammed’in şefaati, feyzi, bereketi ve rehberliğiyle. O’na da salât ü selam eyle!..”
Bamteli: ÂDEMİYETTEKİ SIR VEYA ÇEŞİT ÇEŞİT ADAMLAR
“Ne mutlu o kimseye ki, amel defterinde çok istiğfar bulunur.”
İstiğfar ederken çoğu zaman şöyle diyorum: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا “Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.”
Sizin de bildiğiniz gibi, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanın hasenât defterinde veya seyyiâtı silme -kötülüklerin üzerine çizgi çizme- defterinde en çok istiğfarın bulunması mevzuuna teşvik ediyor, onu takdir ediyor, tebcîl ediyor.
İstiğfar; “Bilerek/bilmeyerek -öyle derler idi- elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan ve sâir âzâ vü cevârihimden.. tahayyüllerimden, tasavvurlarımdan, taakkullerimden.. zift gibi ruh dünyam üzerine sıçrayan ne kadar mel’ûn mesâvî var ise, hepsinden bîzârem. -Hazreti Mevlânâ ifadesiyle- Bîzârem ez u vez an, suhan bîzârem. (Davacıyım/uzağım o sözden de onu söyleyenden de.) Yâ Rabbi, bunlardan dolayı Sana sığınıyor, Sana dehalet ediyorum! Yarlığa bendeni, liyakatim olmadığı halde. Tevbe ediyorum; Tevvâb’sın, kabul buyur, ne olur!.. Sana “İnâbe” edenler arasında benim inâbemi de lütfen cevapsız bırakma! “Evbe” ufkundan Sana yönelenler arasında eyle beni de! Hiç olmadık günahlarına bile dağlar cesâmetinde günahlar işlemiş gibi Sana teveccüh edenlerin teveccüh duygusunu bana lütfeyle!..” manalarına geliyor. Bunların (Tevbe, İnâbe ve Evbe’nin) her biri belli bir seviyedeki merâtib-i insaniyeyi işaretleyen bir husustur.
Mutasavvıflara göre, “Âdem-i Nebevî” ne demektir; âdemiyetin en yüce halkalarını kimler teşkil eder?
Sofî ıstılahında, “Âdem-i Nebevî” tabiri vardır. Âdem-i Nebevî, peygamberlik yolunda adam olma demektir. Türkçemizde de “Adam gibi adam ol!” derler. Adam gibi adam olmak, hakikî manada, Âdem-i Nebevî yolunu takip etmeye vâbestedir. Hazreti Âdem (aleyhisselam), “âlem-i hâricî” itibarıyla evveldir; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), “âlem-i ilim” itibarıyla evveldir; أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın en önce yarattığı benim nurumdur.” buyurmuştur. Hilkat itibarıyla evvel olan Hazreti Âdem çekirdeği, ilim itibarıyla evvel olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı bir gün semere vermiştir. Bir şecere-i mübârekenin öpülüp başa konulacak mübarek meyvesi Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem). O’nun yolunu takip edenlere “Âdem-i Nebevî” denir.
Peygamber yolunun yolcuları. Göz açar ve kapar, sürekli oradan gelen tecellîleri avlamaya çalışırlar, eltâf-ı Sübhâniyeyi yakalamaya çalışırlar, içlerine doğan şeylerle işin verâsını kurcalamaya çalışırlar. Her ân çok farklı tahliller ve terkipler peşinde koşarlar: “Şimdi şunu duydum, şunu hissettim; bunu analiz ettiğim zaman, acaba bunun sentezinden ne çıkar?” Oraya ayaklarını bastıktan sonra, gözlerini daha yukarılara dikerler; gözlerini daha yukarılara diker ve sürekli doyma bilmeyen bir aşk u iştiyak ile, çok telaffuz edilen ifadeyle, aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturur-kalkarlar. Ve etraflarındaki hâlelere de o yolu gösterirler.
Hususiyle, etrafında çok ciddî hâleler oluşan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm. O Hâle’nin gözleri hep O’nun üzerinde. O’na bakanın inanmaması mümkün değildir. Ama şartlı/ön yargılı gitmiş ise, o başka. Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi, çağın Ferâinesi (Firavunları) gibi ön yargı ile gitmişler ise şayet, onlar, temerrütleri içinde, temerrüt gayyaları içinde boğulup gitmişlerdir. Fakat Abdullah İbn Selâm gibi, objektif bir mülahaza ile “Ben bir bakayım buna!” demişlerse, O’nun o cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” demiş ve hemen kemerbeste-i ubudiyet ile Kelime-i Tevhîd’e sığınmışlardır. O, Allah Rasûlü’nün önünde -İsrail ulemasından, müşârun bi’l-benân olmasına rağmen- her şeyini atarak, üzerinde ziynet/debdebe adına Musevîlikten gelme ne varsa hepsini atarak,
مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،
مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،
هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،
مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” -Bunu, Hazreti Mevlânâ söylüyor.- mülahazalarını dillendiriyor gibi, o ruh haletiyle, Allah Rasûlü karşısında dize gelmiş. Bu dize gelişe sebebiyet veren, önyargısız bakış, doğru bakış, “bakmak” ile yetinmeyiş ve “görme”ye başvuruş. “Baktım ben buna ama nasıl görmem lazım bunu?”
Evet, إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Görüldükleri zaman, Allah’ı hatırlatan simalar. Çehrelerinden mehâfet ve mehâbet dökülür onların. Birer Âdem-i Nebevî’dir onlar. Âdem-i Nebevî’de ikinci halkayı teşkil edenler ise, ister “sahabe” deyin, ister “Tâbiîn’in önde gelenleri” deyin, o Hâle’yi teşkil edenler. Ama Kıtmîr “birinci halka”, “ikinci halka” deme cihetini tercih ediyor. Hâle’yi teşkil eden birinci halka. O halkanın da O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) en yakın olanı Râşid Halifeler, Aşere-i Mübeşşere, Ezvâc-ı Tâhirât, Âl-i Beyt-i Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem). İkinci halkayı, belki izâfî birinci halkayı teşkil edenler, diğer sahabe-i kirâm. İzâfî, hakikî izâfî diyeyim ben ona. Sonra, Tâbiîn-i ızâm.. sonra Tebe-i Tâbiîn-i kirâm.. sonra da tâ kıyamete kadar gelecek Ehlullah. Sürekli gözleri o kapıda, başları o kapının eşiğinde, elleri o kapının tokmağında; hep “Yâ Rabb! Yâ Rahman! Yâ Rahîm!” duyguları ile inleyip etrafı velveleye veren insanlar. Bunlara “Âdem-i Nebevî” denir.
Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Miraç’tan bile dönmesi eşsiz bir “îsâr”dır ve aynı zamanda, ümmet-i Muhammed’e o fedakârlık ufkunu işaretlemektedir.
Sonraki şıkta olanlara belki -bir yönüyle- “Âdem-i Sûrî” diyebilirsiniz. Âdem-i Sûrî. Belki sûretâ insan şeklinde göründüklerinden dolayı onlara “adam” deniyor; fakat esasen adam değil onlar. Onlar, hayatı bata-çıka götürüyorlar. Belki onlara “Âdem-i Sûrî” demek, daha uygun olacaktır.
Onların bir altında, diğer bir kategoriye dâhil insanlar var ki, onlara da “Âdem-i Hayvanî” denir. Hazreti Pîr, o mevzudaki mülahazalarını ifade sadedinde diyor ki: “Madem hakikat böyledir; hayvaniyetten çık!.. -Âdem-i hayvanî olmaktan çık.-Kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” Böyle denmek suretiyle -esasen- “Hâle” işaretleniyor orada. Onlar nasıl yaşamışlar, nasıl oturup-kalkmışlar, ne demişler, ne etmişler ve geriye ne miras bırakmışlar ise, santim kaybetmeden onları adım adım takip etme mevzuu.
Bütün bunları yaparken de “Acaba tam rıza-i İlahîye uygun düştü mü?!” Gerçek mü’min. Yirmi saat ibadet yapıyor.. yirmi saat başını yerden kaldırmıyor.. gezerken, otururken, sürekli vird-i zebânı “O” (celle celâluhu).. bazen “Hû!” diyor.. bazen “Ehad!” diyor.. bazen “Samed!” diyor.. bazen “Vâhid!” diyor.. bazen “Vâcid!” diyor.. bazen “Rahman!” diyor.. bazen “Rahîm!” diyor. Dilini başka şeyler ile hiç kirletmiyor. Fakat bunları, O’nun büyüklüğü ve kendi küçüklüğü karşısında, o kadar yetersiz buluyor ki!.. Bunların kâfiyesi şu olmayınca, bunların hepsini elinin tersiyle it bir yere!.. Nedir kâfiyesi? مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! Büyüklüğüne göre Sana kulluk yapamadık/yapamadım!” مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Her şeyden daha fazla/iyi bilinen, Maruf-i Mutlak! Herkesten, her şeyden -belki bir yönüyle, her şeye âşinâ gözlere- en iyi bilinen, görünen Sensin! Ama Seni hakkıyla bilemedik/bilemedim!” Bunun ile kâfiyelendirmek. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Allah’ım, Sana hakkıyla hamd edemedik/edemedim. Neyim var ise, hepsi Sen’den! Varlığım, Sen’den.. Canlı olmam, Sen’den.. İnsan olmam, Senden!..”
Hakikaten bazen insan, başını yere koyunca, nasıl hamd ü sena edeceğini bilemiyor. Elimizde miydi secdeye muvaffak olmak? Başka bir hazirede neş’et edebilirdik! Ama nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin terennüm edildiği bir yerde neş’et ettiğimizden, evvelâ “taklit” ile “Vira bismillah!” deyip bir ilk basamağa adım attık. Ondan sonra Cenâb-ı Hak, bir yönüyle üst basamağı gösterdi; “Bak, orada durma; önünde bir basamak daha var! Bir basamak daha var! Bir basamak daha var!” Sûrî’den belki ulvî olan İnsanî’ye, İnsanî’den bir yönüyle Nebevî’ye yükselme yollarını göstermek suretiyle, “irade”ye fer verdi, “meyelân”ı isabetli kullanmayı lütfetti.
“Tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki şey arasında doğruyu belirleme mevzuunda, o, âdetâ seni dürttü; sana o doğruya ulaşma yolunu gösterdi, “Şu!” dedi sana. Sen, farkına varmadan, birden bire -bağışlayın- “Cup!” diye kendini doğrunun içinde buldun. Bu defa sana düşen şey, o mevzuda derinleştikçe derinleşmek. Bu, bir deryanın içine atılma ise şayet; mercan adalarına kadar ulaşmak. Hatta onların da altında, güneş yüzü görmeyen canlıların dolaşıp durduğu, orada “Hû!” deyip hep O’nu andığı, o âlemlerin âlemi içine girmek. Ona kadar yolu var. Şayet bu rûhânî veya melekûtî ise şayet, melekler gibi kanat açıp hep semalara doğru pervaz etmek.. “Dahası yok mu, dahası yok mu, dahası yok mu?!” demek.. “Burası birinci kat sema, ötesi ikinci kat sema, ötesi üçüncü kat sema.” Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’ta basamak basamak yükseldiği gibi, “Kâb-ı Kavseyn-i ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” sözüyle ifade edilen “vücub ve imkân arası bir nokta”ya ulaşma.. vücub ve imkân arası noktaya ulaşma.. bir yönüyle, “adem” ile “vücud”un örtüştüğü noktaya ulaşma orada. Sonra “Fenâfillah” ve “Bekâbillah” hakikatini zirvede temsil etme; doğrudan doğruya en son görülecek şeyi görme, O’nun temâşâsı ile mest u mahmur olarak geriye dönme.. “Bu kadar güzellikler var ise burada, başkalarını buraya ulaştırma vazifesi düşüyor bize!” deme.
Nimetlerin en mest edici, sermest hâle getirici ve en büyükleriyle mest ü sermest olduğu halde bile geriye dönme.. başkalarını da o noktaya ulaştırma “îsâr” ruhu ile, fedakarlık ruhu ile geriye dönme.. İnsanın kendisinin duyup mest olması başka bir mesele, yeni “mest”ler, yeni “sermest”ler oluşturma adına, her şeye katlanma pahasına, yeniden bu fânî diyara, bir yönüyle “erâcif” olan bu dünyaya dönme.. ve insanları o bataklık içinden kurtarma, o “Âdem-i Nebevî” ufkuna ulaştırma.
Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir; insan talip olduğu şey ölçüsünde kıymet kazanır.
“Âdem-i Hayvanî” yolunda yürüyen insanlar, düşe kalkadırlar; onların “şehrâh” dedikleri şey, patika olduğundan sürekli sürüm sürümdürler. Bazen hevâ-i nefislerine uyarlar. Bazen hevâyı ilah ittihaz ederler, Kur’an-ı Kerim ifade buyuruyor bunu. Bazen -hafizanallah- bohemliklerine yenik düşerler. Bazen alkışa ve takdire yenik düşerler. Bazen “Villa!” derler, “Yalı!” derler, “Saray!” derler, “Alkış!” derler, “Takdir!” derler; şeytan yolunda adım adım şeytana doğru yürürler. Evet, bunlara da “Âdem-i hayvânî” denir. أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) fehvasınca, bazen öyle bir noktaya işi götürürler ki, hayvandan daha aşağıdırlar.
Cenâb-ı Hak, taklidî olarak bizi -belki, bir yönüyle- “Âdem-i Hayvanî”liğe açık bir mahiyette, bir donanımda yaratmış. Sonra “sûrîlik” ufkunu göstermiş. Sonra “Âdem-i velâyet” ufkunu işaretlemiş. Daha sonra -adeta- “Âdem-i Nebevî ufku, esas hedefiniz olmalı!” demiş.
Zira insan, gerçek kıymetini hedefinin kıymeti ile ortaya koymuş olur. Hedef ne kadar kıymetli ise, o -bir yönüyle- aynı zamanda insanın kıymetini aksettirir. İnsan neye tâlip ise, kıymeti ona göredir. Bir insan dünyaya tâlip ise, “erâcif”e tâlip demektir. Tûl-i emeli ile, tevehhüm-i ebediyeti ile, hiç ölmeyecekmiş gibi, âhireti unutuyor ve balıklamasına bu dünyaya dalıyorsa, şeytandan farkı yoktur onun. İsterse “Allah!” desin, “Peygamber!” desin; taklitten sıyrılamamış, sûrî insaniyetten sıyrılamamış, “Âdem-i Hayvanî” mahiyetinden sıyrılamamış demektir; camiye gelse de, hacca gitse de sıyrılamamış, sıyrılamamış, sıyrılamamıştır, hafizanallah.
Ama birileri de aynı zamanda o zeminde neş’et ediyorlar. Onlar da emekleye emekleye gidiyorlar. Bir çocuğun evvelâ sürüne sürüne başlayıp ileriye matuf hayata yürümesi gibi. Sonra bir yerde düşe-kalka yürüyor; sonra bir yere gelince, doğrudan doğruya yürüyor; bir zaman sonra -adeta- kanatlanmaya hazır hale geliyor. Aynen bunun gibi, “maddî anatomi”si itibarıyla olduğu gibi “manevî anatomi”si itibarıyla da insan, böyle, dünyaya gelirken esasen hiçbir şey bilmiyor. Fakat çevresinde “Allah, Peygamber, ukbâ, haşir, neşir” duyuyor. Zamanla bunları taklit olarak kabulleniyor. Fakat zaman geliyor, aynı anda “Basar”ın yanında “Basiret”i de bütün enginliğiyle açılıyor, her şeyi arka planı ile görüyor.
Görüyor ki, Sabah Risâle’de de okuduğumuz üzere, Allah (celle celâluhu) -hâşâ ve kellâ- abes yere bizi yaratmadığı gibi, abes yere bizi yaşatmıyor ve abes yere de bizi öldürmeyecektir; çok önemli şeylere namzet bulunuyoruz. Bizi hicran içinde, hüsran içinde, yürek yakıcı şeyler karşısında yapayalnız bırakmayacak. Öbür tarafta da Cennet’i bize lütfedecek, cemâl-i bâ-kemâli ile meseleyi taçlandıracak; “Ben, sizden râzıyım!” demek suretiyle aradığımız/beklediğimiz her şeyi oksijen gibi bize içirmek suretiyle ebediyetin ne kadar lezzetli bir şey olduğunu duyuracak/hissettirecek.
Bu itibarla da, buradaki sıkıntılar, buradaki yaşananlar ötede lezzete dönüşecek. Hedef bu ise şayet, yolun neresinde kalırsanız kalın, neresinde öbür tarafa yürürseniz yürüyün, esasen hedeflediğiniz şeye göre muamele göreceksiniz. Hedef ne ise şayet; nedir o? “Âdem-i Nebevî” ufku. O zaman, Allah (celle celâluhu), sizi onlar ile haşr u neşr eder, “Bu da sizdendi!” der.
Allah’ı seviyor ve O’nun tarafından sevilmek istiyorsanız, bunun en önemli vesilesi Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’e tâbi olmaktır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ “(Ey Rasûlüm, onlara) de: Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.”(Âl-i Imrân, 3/31) قُلْ De ki: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ Allah’ı seviyorsanız, فَاتَّبِعُونِي Bana uyunuz. Yani, rehberinizi iyi seçiniz. Mihrabı belirleme adına imamın durduğu yönü iyi bilmek lazım, imamı görmek lazım önde. İmamı önünde göremeyen insanlar, “Kâbe’ye doğru namaz kılıyorum!” diye “otağ-ı şeytânî”ye dönmüş olurlar. Ama imamı görenler. O âdetâ bir pusula gibidir, milimi milimine Beytullâh’ı gösterir imam; milimi milimine insana mihrabını gösterir, yöneleceği noktayı gösterir. Dolasıyla O’na ulaşmayı düşünüyorsanız, “Hüve”ye ulaşmayı düşünüyorsanız, bir yönüyle “Ene”den vazgeçerek, esasen O’nda erimeye bakacaksınız. Buna Sofîler, “Fenâ fişşeyh”, sonra “Fenâ firrasûl”, sonra “Fenâfillah, bekâbillah maallah” diyorlar. Evvelâ sağlam bir mürşîd; sağlam.
Sağlam olmayan mürşide el verirseniz, yolunuzu sarpa uğratır: “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” Temsiliyle, hâliyle ve neresine bakarsanız bakınız edasıyla, âdeta “lafz-ı celâle” yazılmış gibi, hep Allah’ı gösteren insanlar; yüz çizgilerinde, mimiklerinde, yüz hareketlerinde, gözlerinin irisinde, kulak kabartmalarında, dil-dudak hareketlerinde, hep “Allah!” diyen insanlar. Mürşid-i kâmil.
Öylesi de vardır ki, “mürşîd” diye arkasına düşersiniz, hafizanallah, Bel’am İbn Bâûrâ’nın veyahut da Bersîsa’nın arkasına düşmüş olursunuz. “Halife!” der, birisinin arkasına düşersiniz, hafizanallah; fakat sizi şeytan yolunda, şeytan patikalarında sürüm sürüm hale getirir. Ne dizlerinizde derman kalır, ne ayaklarınızda fer kalır ama hiçbir zaman güneşe doğru da mesafe alamazsınız, hep gölgenize takılıp gidersiniz, gölgeye taparsınız.
Bu açıdan da قُلْ “Ey Rasûlüm, onlara de: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ İçinizde Allah sevgisi var ise, فَاتَّبِعُونِي Bana uyun, tâbi olun bana!.. Tâbi olun ki, يُحْبِبْكُمُ اللهُ Allah da sizi sevsin.
Şimdi bir yönüyle “sevme”, sevmeye vesile. Fakat Allah (celle celâluhu), sevmeyi sevmeye vesile kılarken, ortada bir de o mevzuda, hâşâ O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) “şart-ı âdî” diyemem. O’na dediğimiz şey şu; terminolojiye öyle sokuluyor o mesele, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. Ee onu biz demiyoruz ki: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Allah, nâm-ı celîl-i İlahî ile O’nun adını yan yana getirmiş mi getirmemiş mi?
Menkıbelerde anlatıldığına göre, Hazreti Âdem (aleyhisselam) kırk sene boyunca başını yukarıya doğru kaldırmamış. Neden sonra aklına gelmiş, “Allah’ım! Beni, torunum olan, o şecere-i mübârekenin semere-i mübârekesi Hazreti Muhammed Mustafa’ya bağışla!” Bağışlamış. “Sen O’nu nereden biliyorsun?” hitabına mukabil, “Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda, döndüm, Cennet’in kapısına -ne ve nasıl ise orası- baktım; baktım ki لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ yazılı. Nâm-ı Celîlinin yanına O’nun mübarek adını koyduğuna göre, nezd-i Ulûhiyetinde O’nun kıymetini anladım!” diyor. Onun için, ne desek bilemiyoruz; diyoruz ki, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. O’nu severseniz, O’na uyarsanız, esas uymanız gerekli olana uymuş olursunuz. Dolasıyla sevmek istediğiniz de sizi sever. O, sizi sevince, siz de O’nu seversiniz. Sevgi, yukarıdan gelir. O -bir yönüyle- “Tevvâb” ismiyle tecelli ederse şayet, siz de “Tâib” ünvanıyla O’na döner, tevbe edersiniz.
“Hemen herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”
“Kenetlenmeli artık eller bir biriyle
Ve yürümeli mutlu geleceğe, el ele,
‘Allah bir, peygamber bir, din bir, diyanet bir.’
Deyip gürlemeli herkes, gönülden bir ses ile.”
O, üçüncü mısradaki ifade, Hazreti Pîr-i Mugân’ın, Uhuvvet Risalesi’nde, kardeşliğe çağrı mesajı. Bizi, dünyadaki bütün insanlarla böyle bir kardeşliğe çağırıyor. Doğrudan doğruya “kardeş” olacaklar, “dost” olacaklar, “taraftar” olacaklar, “sempatizan” olacaklar. Ve hepsi Efendimiz’in yolunda birer kazanım sayılacak.
Cenâb-ı Hak, bu kazanımların hangisine bizi mazhar kılar ise, bunu çok büyük bir mazhariyet sayarız, şükrederiz. Yine de şükrünü edâ etmiş sayılmayız, yine şükrederiz, şükre de şükrederiz. Hazreti Zeynülâbidîn’in dediği gibi, şükre de şükrederiz, hep şükreder oturur, şükreder kalkarız. Cenâb-ı Hak, bizi “şâkirîn”den, “hâmidîn”den eylesin!..
Onun için, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, kendi hâlesine “Arkadaşlarım!” diyor, “Ashabım!” diyor, “yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım, mefkûre arkadaşlarım, gâye-i hayal arkadaşlarım!” manasına. Diğer taraftan, her şeyin bittiği, boyunduruğun yere konduğu, “Allah’a inandım!” diyen insanların bile şeytana zil taktırıp oynattıkları bir dönemin geleceğini haber veriyor. Bu döneme, Allah Rasûlü, Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de “Fesat dönemi” diyor ve o dönemde ıslah için paça sıvayanları da “Islahçı”lar olarak müjdeliyor. طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “O gariplere muştular olsun! Halkın kendini bozgunculuğa saldığı bir dönemde onlar ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışırlar.”
O garipler ki, bazı kimselerin bozgunculuk yaptığı, her yerde gezip-dolaşıp etek etek para döktüğü, “Aman, hayır adına yapılan şu müesseseleri kapatın! Din-i Mübîn-i İslam adına şehbal açmış hakikatler müessesesini kapatın! Bayrağınızın dalgalandığı yerleri kapatın! Oralarda kümelenen insanları dağıtın! Onları o işin kadrini bilmeyen insanlara verin!” dediği bir dönemde ıslahtan ayrılmazlar. Diğerleri, etek etek para dökmek suretiyle şeytanı sevindirecek, Mele-i A’lânın sakinlerini üzüntüye gark edecek ve gazab-ı İlahîyi celp edecek işler yapıyorlar. Düşünmüyorlar ki, sonunda belâ ve musibet dönerek, balyoz gibi gelip başlarına inecek. Meseleleri görmeden, körü körüne öyle bir yolda yürüyorlar ki, işte bunlara “Âdem-i Hayvânî” denir. Dillerinden dökülen, onların kalblerinin sesi değildir, inanç mızrabı ile mızraplanmış kalbin dile-dudağa aksetmiş sesi değildir; sadece dilin-dudağın, kandırmaca, başkalarını aldatmaya matuf sesidir: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Ama neylersin, “Biz ki müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız!”
Asr-ı Saadet’te vicdanlı birkaç insan çıkıp zulme “Yeter!” demiş, her şeyi göze alarak, Ashâb-ı Kirâm’a karşı uygulanan boykota son vermişlerdi; bugün de mazlumlara sahip çıkanlar var ama heyhat çoğu Müslümanlar bu konuda sınıfta kaldılar.
“Halvetî” deyip, esas rahatını halvette, tek başına yaşamada arama değil, hadisin ifadesiyle, insanların içinde bulunma, otağını insanların göbeğine kurma, eziyet görme, hakaret görme, balyozlar yeme, ama “Olsun!” deme.
İnsanlığın İftihar Tablosu, Miraç ile mi şereflendi, yoksa Cennet’in O’nun ile şereflenmesi mi diyelim meseleye? Hangisini diyelim? “O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ı görmek ile şereflendirildi ama Cennetler de O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmekle şereflendi.” Öyle deyin.
Bi’set-i Seniyyenin sekizinci senesi. Izdırap gırtlağa kadar gelmiş. Şi’b-i Ebî Tâlip’ten yeni sıyrılmışlar. Boykot; su yok, ekmek yok, çardak kurma yok, çadır yok. Çölün altında, sıcakta, beyin kaynatan sıcakta; bütün Beni Hâşim, orada yaşamaya mahkûm. Ve tam zulmün şiddetlendiği bir anda o üç tane insan, bu gün size sahip çıkanlar gibi ortaya atılıyorlar. Henüz لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ deme kanatlarıyla kanatlanamamış insanlar; fakat vicdanları var. Kılıçlarını çekiyorlar; bir yönüyle, arkalarında onlara destek olacak insanları da işaretliyorlar; “Biz, bu fermanı yırtıyoruz!” diyorlar, insanlara o kadar zulme “Yeter!” diyorlar. Bugün dünyanın dört bir yanında Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da ve Afrika’nın değişik ülkelerinde “Yeter!” diyen insanlar gibi.
Bu arada, aldanan, İslam dünyasının bazı ülkeleri oldu. Aldandılar; şeytanı, insan sandılar. Zira “İnsan, her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri, çıkar münâfık!” Aldandılar; o bâzîçede yandılar. Neden? Şeytana kandılar. Dolayısıyla ellerine birer balta aldılar, manivela aldılar; birilerinin senelerden beri, elli seneden beri ikâme etmeye çalıştıkları ve bir manada temeli yüz sene öncesine, bir manada esas temeli/çekirdeği/nüvesi bin dört yüz küsur sene öncesine dayanan bir hakikat-ı uzmâyı yıkmaya durdular. Onun bir şecere-i mübâreke haline gelmesini, bir semere-i mübareke verecek hale gelmesini baltalamak için, yok etmek için, âdetâ ocaklara atıp yakmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya koyuldular.
Bunlar, “Âdem-i Hayvânî”de emekleyip duran, “asâkir-i şeytaniye”dir. Biz, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97-98) derken, “insî ve cinnî şeytanlar” kategorisinde bunları da nazar-ı itibara alarak Cenâb-ı Hakk’a öyle sığınıyoruz. رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Bizi, onlardan uzak eyle! Sana binlerce hamd ü senâ olsun ki, bizi onlarla beraber bulundurmamışsın! Bizi ayırmışsın, Peygamberler yoluna sevk etmişsin!..
Evet, “Âdem-i Nebevî” yolu.. “Âdem-i Hayvanî” yolu.. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun. Allah, Kendisini zikretmek ile kalblerimize itmi’nan versin; -öz Türkçesi ile ifade edecek olursak- oturaklaşma versin! Maruz kaldığımız, gördüğümüz belâ ve musibetler karşısında şikâyet etme durumuna düşürmesin! Kadere taş attırmasın! “Neden bu böyle oldu?!” dedirtmesin!..
Mutlaka, “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah. // O’na bir kimse cebr ile / Bir iş işletemez asla. // Ne kim Kendi murad eder / Vücuda ol gelir billah.” diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde. Cenâb-ı Hak, bu duygu, bu düşünce ile sizi serfirâz kılsın!.. Ve sizin aranızda kuyruk sallayarak gezen Kıtmîr’i de size bağışlasın! Beraber, onun elinden tutup Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın yanına götürmeye muvaffak eylesin!
Şimdi o boykot öyle acı bir şeydi ki!.. Bi’set-i Seniyye’nin sekizinci senesi; çekilmedik şey kalmamış. Ebu Tâlib, ondan az sonra, o boykottan az sonra vefat etmiş. Ebu Tâlib ki, Efendimiz’e bağrını açan amca. Benim aklıma gelince, öyle acıyorum ki!.. Hazreti Ebu Bekir gibi ağlamak geliyor içimden. Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’in yanına getirdiğinde, “Yâ Rasûlallah! Babamın yerinde Ebu Tâlib’in olmasını çok arzu ederdim!” demişti o. Bir o kadar da benden al!.. Ama diliyle diyemedi. O ne idi, bilemem! Onun kadar O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahip çıkan olmadı ama diliyle diyemedi. Fakat benim Rabbimin rahmeti çok geniştir, onu da mükâfatsız bırakmaz. Bugün size kucak açanlar kimler ise şayet, onları da inşaallah karşılıksız bırakmasın!.. Nerede tutarsa tutsun, otağlarını nereye koyarlarsa koysunlar, Allah, onları da mükâfatsız bırakmasın!..
O sıkıntı -bir yönüyle- immün sistemini çökertiyor; az sonra vefat ediyor mübarek annemiz, annelerin annesi de. Şimdi Hazreti Fâtıma’ya “Anamız!” dersiniz. Neden? Çünkü bütün velilerin anası; Hasan’ın, Hüseyin’in, Zeynülâbidîn’in anası. O ananın da bir anası var: Hadîcetü’l-Kübrâ. “Hadîce”, erken doğan demek; ismi ile müslümanlığa erken uyanması arasında öyle bir örtüşme var ki!.. Bir de o yetmiyor, erken O’na uyanmış; “Kübrâ” demişler, “büyük”, büyüklerden büyük bir kadın. Öyle idi; o da immün sistemi çökmüş olarak Şi’b-i Ebî Tâlip’teki boykottan sonra vefat ediyor.
Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir; insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ve ötede de o nispette ihsan lütfeder.
Şi’b-i Ebî Tâlib, bağrında neyi doğurmuş, onca sıkıntıya rağmen? Efendim, “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”ya, vücub-imkân arası bir noktaya, bir zirveye ulaşmayı doğurmuş. Ümmet-i Muhammed’e de o noktaya giden o güzergâhı göstermeyi doğurmuş. Bir taraftan o sıkıntılar; bir taraftan hâlâ Kâbe’nin karşısına gidip orada bir rükûa, bir secdeye fırsat vermeyen müşriklerin vahşîce baskıları. Bütün bunların olduğu bir dönemde, bu sıkıntıların üst üste balyozlar halinde başına indiği dönemde, Allah (celle celâluhu) O’nu Miraç’ı ile sevindiriyor. Kendi cemâl-i bâ-kemâlini göstermekle, O’na “Habibim!” demekle, “Git, kullarımı da buraya çağır!” demekle şereflendiriyor. Ve O’nun armağan olarak omuzuna alıp getirip ümmetine armağan ettiği beş vakit namaz ile onları da şereflendiriyor: “Bu, senin yolun! Ve aynı zamanda, bu yolda yürüyenler, aynen Senin yolunda Bana ulaşacaklar!” Beş vakit namaz!..
Unutulmamalıdır ki, بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat ölçüsünde yükseklikler elde edilir.” Mecellenin kuralı olarak zikredilir: بِحَسَبِ الْمَغْرَمِ اَلْمَغْنَمُ “Ne kadar cereme, o kadar kazanım!” Bu şekilde meseleyi dillendirebilirsiniz. Ne kadar cereme, ne kadar sıkıntı, o kadar kazanım. أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en zorlusu, en çetini, Enbiyâ-ı Izâma, ondan sonra da Allah’ın sevdiği, derecesine göre diğer kullara.” Âdem-i Nebevî yolunda olanlara, “Âdem-i İnsanî” yolunda olanlara. Allah, “Âdem-i sûrî” ve “Âdem-i hayvanî” yolunda olanlardan eylemesin!..
Onca sıkıntı çekilmiş fakat o cereme ölçüsünde öyle ganimetler elde edilmiş ki, bütün dünya verilse, bence, yine de onun yanında bir zerre kalır. Siz de göreceğinizi göreceksiniz ve diyeceksiniz ki: “Allah’ım! Sana orada hep şükredip hamd edip duruyorduk; iyi ki bizi o şerirler ile beraber, aynı zeminde, bir araya getirmedin! Dünya onlara gülüyordu; onlar da dünya karşısında şakıyıp oynuyorlardı. Biz ise, bazı sıkıntılar çekiyorduk ama olsun!.. Şimdi duyup-ettiğimiz şeyler yanında, onların hepsi birer fıkra haline geldi; anlatılacak, gülünecek, tatlı tatlı hikâyeler halinde nakledilecek şeyler oldu. Meğer o yaralar ve bereler, ne ilaçlar imiş, ne reçeteler imiş!” Böyle diyeceksiniz ve عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ Karşılıklı koltuklara oturacaksınız; birbirinizle sohbet edecek ve o ahvâl-i dünyeviyeyi birbirinize anlatacaksınız; hep anlatacaksınız.
رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ، وَسَلِّمْ مَا دَامَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ * آمِينَ
“Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru! Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!.. Seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri ve hayırlı ashâbı hürmetine. Salât ü selam olsun onlara, gece ve gündüz devam ettiği sürece.” Âmin.
Bamteli: EY İNSAN, KIYMETİNİ BİL!..
Bütün istek ve beklentilerini dünyevî nimetlere bağlayanların ahirette nasipleri yoktur; müminler, dünyada “hasene” arzulamanın ötesinde ukbâ iyilik ve güzelliklerine de taliptirler.
Kur’an-ı Kerim iki türlü duayı nazara veriyor: فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ“Bazı kimseler, ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara, 2/200) “Allah’ım, dünyada bize güzellikler, seçkinlikler, imkânlar, debdebeler, ihtişamlar, saraylar, villalar, filolar, kilo kilo altınlar, evlâd u ıyâller, izimizi takip edecek, bizi izleyecek nesiller, hiç sönmeyecek ikbal ışıkları/meşaleler.” filan derler. رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا “Bize vereceğini bu dünyada ver!” Kur’an diyor ki: وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Âhirette, onlar için bir nasip yoktur.” Bir de burada mesele “Kalkale” harfi ile vurgulanıyor ki, iyice kulaklarda tın tın tınlasın; iç musiki açısından. Çok iyi bilsinler ki -nöronları harekete geçirecek bir sesle- وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ. Evet, her şeyi mucizedir Kur’an’ın.
Diğer taraftan, وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bazıları da, ‘Ey bizim (Yüce) Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi cehennem ateşinden koru!’ derler.” (Bakara, 2/201) Bazıları da var ki, o en güzel saatleri, en güzel ânları, en güzel yerleri, en güzel mekanları, Arafat’ta Arafat’ı, Müzdelife’de Müzdelife’yi, Mina’da Mina’yı, Kabe’nin etrafında tavaf ederken onu, şeytanı taşlarken onu, hep “Hasene, Allah’ım, hasene!..” deyip, “Güzellik, Allah’ım, güzellik!.. Sen neye güzel diyor isen, o!” duasıyla değerlendirirler.
Usûlüddin açısından meseleye bakılacak olursa, “hüsn-i şer’î” denir ona, “hüsn-i aklî” değil. Bazen bunlar örtüşür. Aklın güzel veya kötü gördüğü şeylere muhakkikine göre “hüsn-i aklî” ve “kubh-i aklî” denmiştir. Ama asıl mesele, dinin güzel gördüğü, Kur’an’ın güzel gördüğü, Sünnet’in güzel gördüğü ve çirkin gördüğü şeyler. Çirkin görülen şeyler, İmam Gazzâlî ifadesiyle, birer “mühlikât”tır; kahredici, mahvedici faktörler şeklinde görüp yılandan-çıyandan kaçıyor gibi kaçmak lazım onlardan. İyi şeylere gelince, onların arkasına takılma, ne pahasına olursa olsun, hep onları dillendirme, onları realize etmeye çalışma ve onların arkasından koşma icap eder.
Böyleleri, dünyevî bazı zararlara uğrayabilirler. Fakat ahireti kazanmışlar ise, kazanacakları bir şey kalmamış demektir. Neden? Çünkü dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir dakika hayatına mukabil gelmiyor. Onu kazanmışlar. Ve Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i Cemaline mukabil gelmeyen Zât-ı Ulûhiyet’in Cemâl-i bâ-kemâlini müşahedeyi kazanmışlar.
Süleyman Çelebi, bu meseleyi ifade ederken “Gel Habibim! Sana âşık olmuşam / Cümle halkı, Sana bende kılmışam!”diyor. Ne var ki, sâhib-i salahiyet, Çağın Sözcüsü “aşk” sözünün Zât-ı Ulûhiyete nispetini uygun görmüyor. Fakat Allah’ın (celle celâluhu) o Zât’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fevkalade muhabbetini ifade etme adına, “muhabbet” kelimesini yeterli bulmadığından, o saf, temiz, duru Anadolu insanı -Hazreti Pîr, ona “ihlaslı” diyor- o mülahazayı “aşk” kelimesiyle ifade etmiş.
Öyle bir yolda yürümek ve O’nun (celle celâluhu) Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede istikametinde oturmak, kalkmak. Bu açıdan, zannediyorum sizler de aynı kanaattesinizdir. Hani, şöyle diyebilirim: “Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım / Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı âzam, şah-ı devranım / Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.” (Ketencizâde; Pîr-i Küfrevî hazretlerinin halifelerinden birisi.) “Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım.” Kardeşlerim aynı şeyi paylaşırlar her halde. Oturup kalkmalar, bir araya gelmeler, insanlarda Allah’a müteveccih zihin ufkunu inkişaf ettirmeye, beyindeki bütün nöronları o istikamette çalıştırmaya matuf olmalı.
Ahiret esas olmalı; dünya da ihmal edilmemeli!.. وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا“Allah’ın sana ihsan ettiği nimetlerle ebedî âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma!”(Kasas, 28/77) Meseleye şöyle de yaklaşabilirsiniz: Dünyaya, dünya kadar; ukbâya da ukbâ kadar. Bizim buradaki zevklerimize, keyiflerimize, neşelerimize, huzurumuza, mutluluğumuza o kadar; Zât-ı Ulûhiyet ile münasebetlerimize de o kadar. Mukayeseyi ona göre yapmak lazım.
“İstikamet sahibi olmaya bak, kerâmet sahibi değil.” Aslında, en büyük keramet de arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır.
Oturup-kalkmalarımız, ya böyle ciddî bir dünya ve ukbâ muvazenesi içinde, her ikisine karşı da sağlam münasebetler tesis etmeye, kendimizi o mevzuda sağlam projeler yapmak, ortaya koymak için hazırlamaya ve bizi bir yönüyle o işin içine itmeye matuf olmalı. Dünya ve ukbâ dengesi. Veya şahsî kemâlâta matuf olmalı. Esasen “şahsî kemâlât” olunca, diğeri de olur; şahsî kemâlât zaten -bir yönüyle- o işe de bakıyor; insanın hem dünyayı mamur etmesine hem de ukbâyı mamur etmesine. Ama “şahsî kemâlât” derken, biz çok defa “kerâmet” gibi, “havada uçma” gibi, “suda batmama” gibi, “tayy-ı zaman” ve “tayy-ı mekân”a mazhar olma gibi çok harikulade şeyler -mucizelere nazaran zılliyet ölçüsünde, izafilik ölçüsünde bir kısım hârikulâde şeyler- sergileme şeklinde anlıyoruz.
Hazreti Ali’ye nisbet edilen bir söz: كُنْ طَالِبَ اْلاِسْتِقَامَةِ، لاَ طَالِبَ الْكَرَامَةِ “İstikamet sahibi olmaya bak, doğru dürüst ol, kerâmet sahibi değil.” Allah (celle celâluhu) فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ“Öyleyse ey Rasûlüm, sen beraberinde olup tevbe edenlerle birlikte, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın. Çünkü O, yaptığınız her şeyi görmekte olup işlerinizin karşılığını da size verecektir.”(Hûd, 11/112) buyuruyor. Hûd sûre-i celîlesinde. Onun için Allah Rasûlü, onu bütün enginliği ile anladığından, ona bihakkın muhatap olduğunu tam kavradığından dolayı buyuracaktır ki: شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ “Hûd Sûresi beni yaşlandırdı!”
Bir kısım rivayetlerde, sahabe diyor ki: “Bu ayet nâzil olduktan sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek saçlarında, o güzel saçlarında -Kâkül-i gülberglerinin tek teline Kıtmîr bin defa kurban olsun! Zannediyorum bu recâda da benimle müttefiktir ihvânım!- kısmen beyazlamalar meydana geldi!” شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ Veya bir yönüyle O’nda öyle bir karın ağrısı haline, öyle bir şakak zonklaması haline geldi ki, âdetâ huzurunu aldı-götürdü.
Kur’ân, فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ diyor; sonra bize dönüyor. Sonraki hitap, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil. وَلاَ تَطْغَوْا“Ha, siz de sakın taşkınlığa düşmeyin!” diyor, O’na öyle dedikten sonra. Bir yönüyle, O’na zirveyi işaretleme demek; bize gelince, esfel-i sâfilîne sukût etmemeyi hatırlatma demek oluyor. وَلاَ تَطْغَوْا
Bazı yerler, eşyanın perde arkasına, hatta verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler ki, Tûr-i Sînâ ve Beled-i Emîn o mekânların başında gelmektedir.
İnsanın -bir yönüyle- genlerinde/mahiyetinde bu iki şey arasında gelip-gitme var. Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde bu husus nazara veriliyor; mesela herkesin bildiği Kısâr’dan (kısa surelerden) bir misal diyeyim: وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ “Tîn’e, Zeytûn’a (incir ve zeytine) kasem olsun! Tûr-i Sînâ’ya da kasem olsun!” (Tîn, 95/1-2) Allah diyor, yemin ediyor. Zât-ı Ulûhiyet, o dosdoğru, hakikaten doğruluğu ile kavrandığı takdirde insanın içinde ihtizazlar, heyecanlar hâsıl edecek beyanını ifade ederken yemin ediyor. O beyan zaten kendisini kabul ettirecek derinlikte; ona kendi derinliği ile baktığınız zaman siz, onu duyacaksınız. Fakat bir de tembihte bulunuyor Allah; “Yemin ederim!” diyor, “And olsun! Kasem olsun!” diyor:
Evet, وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ Bunların hepsinin kendine göre yerleri var. İlim adamlarından ikisi, Tîn ile Zeytin ve aralarındaki münasebet konusunda araştırma yapmışlar; kolonlardaki problemlere karşı çok iyi geldiğini denemişler, görmüşler; dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in bu mucizesi karşısında ihtida etmişler. Şimdi mesele sadece buna ait değildir esasen. Bilemiyoruz onların sırlarını; Cenâb-ı Hakk’ın o “tekvinî emirler” içinde onlara daha neler yüklediğini bilemiyoruz. O, günümüzün farmakologları (ilaç bilimcileri) tarafından laboratuvarlarda tahlil edilmeye vabeste bir husustur; analizlere tâbi tutularak “Niye Allah bunlara yemin etti!” konusu araştırılmalıdır.
“Tûr-i Sînâ”, kutsal bir yer olması itibarıyla, Allah (celle celâluhu) orada Kendi azamet ve Ulûhiyetine uygun/mütenasip şekilde, çok sevdiği, beş tane büyük peygamberden biri olan Hazreti Mûsâ’ya sesleniyor. Demek ki seslenme mevzuunda en müsait yer, orası. Ha, tekvînî emirler açısından da -büyük müfessirin ifade buyurduğu gibi- oranın altında çok ciddî zenginlikler var esasen. Şimdi, Cenâb-ı Hakk, seyyidinâ Hazreti Musa’ya Kendi büyüklüğünü aksettirecek şekilde ve bir yönüyle Hazreti Musa’nın da büyüklüğünü ortaya koyucu mahiyette, hitap ederken, orada hitap ediyor. Neden Medyen’de değil, neden Eyke’de değil, neden yolun başka bir yerinde değil, Tûr-i Sînâ’da oluyor? Firavun’un karşısına çıkacağı zaman, manevî donanımını orada alıyor. Demek öyle bir yer; Allah, oraya da kasem ediyor: وَطُورِ سِينِينَ
Bunlar, kasem ile alakalı; fakat çok önemli bir şey söylüyor bunca kasem ettikten sonra. Bakın, Kıtmîr, sadece kendi kabiliyetim ölçüsünde onlara küçük birer işarette bulundum. Sizler, derinlemesine düşündüğünüz zaman, çok şeyler çıkarabilirsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle. وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ Bir de şu “Beled-i Emîn”, Mekke. وَهَذَا الْبَلَدِ الأَمِينِ “Ve bu emin beldeye (Mekke Şehri’ne) andolsun.” (Tîn, 95/3) وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا “Kim oraya girerse, (taarruz ve korkudan) emin olur.” (Âl-i Imrân, 3/97) deniyor: “Oraya giren, emindir!” Dolayısıyla orada savaş olmuyor. Ha, gelir, tecavüz ederler ise, saldırırlar ise, “tedâfuî savaşlar” olur. “Ebedî Risalet” kitabında ifade edildiği gibi, tedâfuî savaşlar olabilir ama bunun dışında orası Beled-i Emîn’dir. Oraya sığınan insana ilişilmez, oraya gelen insanlara ilişilmez; onlar, bağra basılır ve korunur. “Beled-i Emîn” deniyor.
Bir de Kâbe, Hazreti Âdem yeryüzüne indirilip orada tavaf ettiği zaman da, Hazreti İbrahim tavaf ettiğinde de, belki Cibrîl, Mikail, İsrafil, Azrail, Hamele-i Arş, Mukarrabîn, Kerûbiyyîn, Mühimmîn gibi melâike-i kirâm diyorlar ki: “Sen gelip burayı tavaf etmeden evvel, biz yıllarca, binlerce sene evvel burayı çend defa tavaf ettik.” Doktor Zağlûl’un ifadesiyle, “Jeolojik dönem itibarı ile yeryüzünde ilk defa yaşamaya müsait oluşan zemin, orası.” İlk defa yaşamaya müsait bir zemin. Kim bilir daha nelerin mazharı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın en evvel var ettiği, benim nurumdur.” buyuruyor. Sonra tekvinî emirler veya kevnî hadiseler açısından da belki ilk defa nazar-ı İlahî’ye meclâ olan bir yer, mazhar olan bir yer: Kâbe. Onun için Efendimiz’in tev’emi (ikizi); yani, İlm-i İlahî veya -ne diyelim- hikmet-i İlahiye rahm-i mâderinde -hikmet-i İlâhiye rahm-i mâderinde- mayalanan iki büyük hakikat var: Biri, Hakikat-ı Ahmediye hakikati; bir de Kâbe hakikati. Onun için Mekke’den ayrılırken de dönüp ağlamıştı; “Beni buradan uzaklaştırmasalardı, Ben, senden ayrılmayacaktım!” demişti. Ama Cenâb-ı Hak, Medine yolunu göstermişti. “Yesrib”, medeniyet merkezi “Medine” olacaktı. Allah, onu murad buyurmuş, “bin”in yerinden “yüz”ün yerine göndermişti O’nu; ikisine de can kurban!.. Beled-i Emin.
İnsan, iç ve dış donanımı, kaynağı Hak inayeti güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği ve mahiyet zenginliği ile bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir.
Sonra ne diyor, bakın; bu dört şeye kasem ettikten sonra. Dört şeye Allah “Yemin olsun!” diyor. Sonra, لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak, Biz insanı en mükemmel donanım ve surette yarattık.” (Tîn, 95/4) “Ahsen-i takvîme mazhar yarattım Ben insanı!..” Bir yönüyle insan, âdetâ bir “mir’ât-ı mücellâ”dır, Zât-ı Ulûhiyeti aksettiren. Allah (celle celâluhu) o aynada tecellî eder. Onun için, insan kalbi -bir yönüyle, evet bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâhıdır. Başkaları başka türlü diyor: “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye, Rahman, gecelerde.” Böyle müteşâbih ifadelerden kaçtığımızdan dolayı biz diyoruz ki: Gönül, tecelligâh-ı İlahîdir. O mir’âta Allah tecelli edince, insan orada O’nu görüyor gibi oluyor; lâakall mevcudiyetini, aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyâzî bir katiyet üstünde, hatta onun da üstünde, “İki kere iki, dört eder.” katiyetinin de üstünde, vicdanında derinlemesine duyuyor.
İnsan, öyle bir mir’ât-ı mücellâ. Bu tabiri çok kullanmışlar: İnsan, bir mir’ât-ı mücellâ. “Bir kitabullah-ı azâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem) Fakat o kâinatta ne sergilemiş ise, o meşherde ne sergilemiş ise, Allah (celle celâluhu), bir fihrist halinde, insan hakikatinde onu derç etmiştir. Âdetâ bütün kâinatı okuyabilmeye vesile bir mercekler, bir adeseler veya bir teleskoplar, bir rasathaneler mecmuasıdır insan; öyle bir varlıktır.
Cenâb-ı Hak, mezkûr ayette de insanın kıymetini vurguluyor ve adeta bir şey diyor burada: “Bak, bu kıymette yaratılmışsın, kıymetini bil!..” Sen, donanımın içindeki o temel unsurları tam yerinde kullandığın zaman, tıpkı Hazreti Cebrail’in Efendimiz’e Miraç’ta dediği gibi: “Yürü, top Senin, çevkân Senindir bu gece!” denir sana da. “Ben, bir adım daha atsam, yanarım; Sen yürü!” diyor. Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) cismâniyeti, bedenî olması, bir insan olması, maddî bir varlığa sahip olması itibarıyla, tamamen ruhânî ve çok önemli bir misyonun sahibi olan bir meleğin önüne geçiyor. İşte insan, öyle bir donanımla yaratılmış bir varlık.
O varlık hakkında Yüce Yaratıcı, لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ buyuruyor, فِي حَسَنِ تَقْوِيمٍ de değil; “güzeller güzeli, kıvamında bir varlık, eksiği olmayan.” Bunu, insanın maddî-manevî anatomisiyle ilgilenenler bilirler. Gerçi, “manevî anatomi” ile çok meşgul olanlar, yok. Hani Pedagoglar, Psikologlar meşgul olabilirler; fakat ele alınması lazım. Ama insanın “maddî anatomi”si bile ele alındığı zaman, baş döndürücü inceliklere hâiz bulunduğu görülür. Sadece, zannediyorum, göze ait esrâr gözcüler tarafından tam teşrîh yapılsa, bir teşrîh masasına konarak bir analizde bulunulsa, çoklarının başı döner!.. Bir kulak, aynı şekilde analize tabi tutulsa -erbâbı var burada, bahsediyordu bir şeyden- insanın başı döner. Ee bütün mahiyet-i insâniye nazar-ı itibara alındığı zaman.
Bazı şeyleri yeni yeni öğreniyoruz. Mesela, refleksololji uzmanı, insanın ayaklarının altını gıdıklamak suretiyle bir şey yapıyor; “Burası, vücudun şu noktasına kumandada bulunuyor; burası, şu noktaya kumandada bulunuyor; burası, şu noktaya kumandada bulunuyor!” falan diyor. İnsanın “maddî anatomi”si tepeden tırnağa bir analize tâbi tutulduğu zaman, insanın başını döndürecek mahiyettedir. Bir de Allah (celle celâluhu) onu diyor ve aynı zamanda adeta “Konumuna göre hareket et! Bak, seni, maddî yapın itibarıyla, manevî yapın itibarıyla en güzel şekilde, en mükemmel donanımla yarattım.” buyuruyor.
Bir de manevî anatomiyi düşünün. Mesela, insanın sadece Latife-i Rabbâniye’sini, Sır’rını, Hafâ’sını, Ahfâ’sını düşünün. Vicdanı, vicdan mekanizmasını düşünün. Bir de bunları tahlil edin; erbabı, onları da tahlil edebilir. Bu maddî-manevî yapısıyla öyle baş döndürücü bir mahiyete hâizdir ki insan, hakikaten mahiyet-i insâniyeye âşık olmamak mümkün değil. Şimdi Süleyman Çelebi’nin biraz evvel geçen sözünü anlıyor musunuz? Allah (celle celâluhu) adeta diyor ki: “Bak, insan, âşık olunacak bir varlıktır!” Âşık olunacak bir varlıktır!.. Zât-ı Ulûhiyet diyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ Ama gel gör ki: ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/5)
Allah, imhâl eder fakat ihmal etmez; verilen mühleti değerlendiremeyen, bilakis ömrünü cismâniyet mahbesinde geçiren kimseler, her an biraz daha gayyaya gömülür ve “esfel-i sâfilîn”e doğru sürüklenirler.
“Sümme” (ثُمَّ) diyor orada; “Sümme” (ثُمَّ). İstikbale müteallik meseleleri ifade etmede, “Sin” (سَـ), “Sevfe” (سَوْفَ) ve “Sümme” (ثُمَّ) kullanılır. Sümme, en sonra gelir. “Sümme” (ثُمَّ) diyor orada. ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ Demek ki insana bir fırsat veriliyor: Bir çocukluk dönemi esasen. Bir yönüyle, aklını kullanabilecek hâle gelmeli, kâinat kitabını okumalı; Kur’an’ın kainat kitabını okuduğunu duymalı. Böyle bir süreye ihtiyacı var. Hemen birden bire Allah (celle celâluhu), “Sen dünyaya geldin, üç yaşındasın, beş yaşındasın; yapman gerekli olan şeyi yapmadığın takdirde okurum senin canına!” demiyor. Her kelime mucize, Kur’an-ı Kerim’de. ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ Sonra esfel-i sâfilîne baş aşağı. Cehennem’in en derin çukuruna iteceksek, çok sonra.
Başka bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ “Size, düşünüp ders alacak kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size, uyarıcı olarak peygamber de gelmişti.” (Fâtır, 35/37) “Düşünebilecek insanların düşüneceği kadar onları muammer kılmadık mı?!” diyor burada. Demek ki insanın ömrü, hakikaten, Cennet’i peyleyecek kadar, Zât-ı Ulûhiyet’in cemâl-i bâ-kemâlini müşahede için -Aynı tabiri (“peyleme” tabirini) kullanmayacağım/kullanamayacağım, saygısızlık olur.- kesb-i istihkak edecek kadar.
“Biz ona mehiller verdik.” İmhâl ettik, imhâl ettik, imhâl ettik: “Bak, biraz daha halini düzelt. Biraz daha -esasen- Kur’an aynasında, Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın beyanları aynasında kendine bak. Günde birkaç defa o aynanın karşısına dikil, kendine bak!.. Kravatını düzelt, ona göre.. yakalarını düzelt, ona göre.. külahını düzelt, ona göre.. saçlarını fırçala, ona göre.. sakalına-bıyığına bak, ona göre. Günde birkaç defa Kur’an aynası, Sünnet-i Sahîha aynası ve selef-i sâlihînin ictihâd-ı sâfiyâneleri aynasında kendine bir kere daha bak. Bir hey’et-i âliyenin karşısına çıkmak için, ehl-i dünya ayna karşısında kendilerine nasıl makyajlar ile, falanlar ile, filanlar ile bakım yapıyorlarsa, ha bizimki de o. Mü’min, kendisine öyle bakmalı; Kur’an aynasında bakmalı: “Allah karşısına çıkacak durumda mıyım? Şu anda Rasûl-i Zîşân temessül buyursa, ben, karşısına çıkacak durumda mıyım? Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali temessül buyursalar, karşılarına çıkacak durumda mıyım?”
Allah (celle celâluhu), mehil üstüne mehil veriyor: أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ Bir de sizi, sizin tezekkür, tedebbür ve tefekkürünüz ile başbaşa bırakmamış; bir yönüyle, ulaşılması gerekli olan şeylere, o argümanları kullanmak suretiyle ulaşamayabilirsiniz. Sizin içinizde heyecan uyaracak, vicdanınızı uyaracak, kalbinizi uyaracak tertemiz bir ses ve soluk ile Allah (celle celâluhu) aynı zamanda sizi ikaz buyuruyor. وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ Bazı tefsirlerde diyorlar ki: “Bir insanın saçının-başının ağarması, o uyarıdır.” Artık yaşlanınca, sakalı bitince, yüzünde buruşukluklar meydana gelince, onlar da hatırlatıcı birer unsur oluyor: “Acib bir kârubân-hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden // Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.” (Alvarlı Efe Hazretleri) “Yalancı dünyaya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” (Hz. Aziz Mahmud Hüdâî) Birincisi, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin; ikincisi de Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin.
Ona bu maddî-manevî sahip olduğu, hâiz bulunduğu şeyleri kullanma fırsatı verdik! İmhâl imhâl üstüne, imhâl imhâl üstüne. Önüne neler serdik neler serdik! Ne sergiler ile onun dikkatini çektik; “Aman, doğru oku!” dedik. Fakat okumayanlar var ya, işte onları da ثُمَّ çok uzun süre sonra, رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ.
Bu açıdan insan, “A’lâ-i illiyyîn” ile “Esfel-i sâfilîn” arasında gel-gite müsait bir mahiyette yaratılmış, çok garip hilkatte bir varlıktır. Ya a’lâ-i illiyyîn-i kemâlâta çıkacak, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi veya “Esfel-i sâfilîn”e sukût edecek Ebu Cehil gibi, Amnofis gibi. Esfel-i sâfilîne. Saddam da olur mu, Kazzâfî de olur mu? مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ “Hevâsını ilah edinen kimse.” (Câsiye, 45/23) Hevâsını, kendi arzularını, kendi isteklerini ilah edindi.. kendisine tapar hale geldi.. kendisine ölmez gibi baktı.. dünyada ebedî kalacak gibi baktı.. Çağın Sözcüsü’nün beyanı ile “bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etti..” kendini görmeyi -hâşâ ve kellâ- Zât-ı Uluhiyeti müşahedeye tercih etti. Bir, böylesine esfel-i sâfilîne sukût etme var; bir de a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlâta yükselme durumu var.
Çirkin söz, hal ve fiillere aynıyla karşılık vermesi ve dilini/kalbini güftügû girdaplarına salması, her şeyden önce, insanın ahsen-i takvîm üzere olan kendi mahiyetine karşı saygısızlıktır.
Evet, geriye dönelim: Mü’min, oturup kalktığı her yerde, kendi kıymetini, kendi kadrini bilmek suretiyle, Allah’ın onu nasıl konumlandırdığını ve nereye koyduğunu bilmek suretiyle, nasıl bir adese ve nasıl bir mercek olduğunu göstermek suretiyle ve kendini doğru okumak suretiyle ancak tekvinî emirleri de doğru okuyabilir. Hatta Kur’an’ı da o zaman doğru anlayabilir; dahası öteleri de doğru görebilir ve ona göre de hazırlanabilir. O mahiyette yaratılmış bir varlıktır insan.
Öyleyse, mü’min, oturup-kalkarken, yatağına girerken, sürekli müzakere mevzuu, bu olmalı. Birileri atıp tutabilir; güftügû ile, dedikodu ile vakit geçirebilir. Güftügû, Farsçadan gelen bir kelime. Güft, gûyend, güften, gûyende. O, Arapça’da “nasara, yensuru, nasran, fehuve nâsirun.” dediğimiz gibi. Onu, Türkçemizde de kullanırız fakat saf bir Türkçe ile ifade edecek olursak “dedikodu” diyebiliriz. Oturduğumuz-kalktığımız yerleri, o güzelim meclisleri, toplantıları bu türlü şeyler ile kirletme, tartışmalar ile kirletme, birilerini karalamak ile kirletme, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi ile kirletme doğru değil. “Terörist!” dediler, “Terörist senin kendin!” demek.. “Hâin!” dediler, “Hâin senin kendin!” demek.. Kalktı bir kendini bilmez, “fırak-ı dâlle!” dedi, “Fırak-ı dâllenin tâ kendisi, sensin!” filan demek. Bunlar ile insan, hiçbir şey kazanamaz; bütün bunları Allah’a havale etmek lazım.
Abdulkadir Geylânî hazretlerinde ilk defa duyuluyor, daha sonra bazıları da o tabiri kullanıyorlar: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Senin, benim hâlimi bilmen, benim Senden bir şey istemenden müstağnî kılıyor.” قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي * عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي şeklinde, biri de nazmen ifade ediyor: “Rabbimin bilmesi, her şeyi bilmesi, beni O’ndan bir şey talep etmekten ve O’na ihtiyaç arz etmekten müstağnî kılıyor!” diyor. Allah (celle celâluhu) görüyor, her şeyi görüyor. O kirli ağızlardan akan levsiyâtı da görüyor. Ortalığı zift kanalı haline getirenleri de görüyor. Onlar öyle dediler diye, “Ben de mukabele-i bi’l-misilde bulunayım!” demek suretiyle, ağız ile yapacak olursan, ağzını kirletmiş olursun; bakışlarınla aynı şeyleri ifade edersen, gözlerini kirletmiş olursun; kulakların ile olmayacak şeyleri dinleyecek olursan, kulaklarını kirletmiş olursun. Zaten yarısı uykuda, beyninde hareket halinde olan nöronlarını bunun ile kirletmiş olursan, onları da öldürmüş olursun. Zaten yarısı veya üçte biri ya çalışıyor ya çalışmıyor. Nörologlar kusura bakmasınlar, varsa içinizde. Evet, öyle deniyor; zannediyorum, Enbiyâ-ı ızâm, onun tamamını çalıştırmaya muvaffak kılınmış. Onun için Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinin birinci cildinde, Bakara sure-i celîlesinde diyor ki: “Bu ne müthiş bir fetânet ve ne müthiş kabiliyettir ki, ayakları arzda, yeryüzünde durduğu halde, gökler ötesi âlemlerle münasebete geçiyor!..”
Evet, insan. Mutlak manada -Cîlî’nin ifadesiyle- “İnsân-ı Kâmil”. İnsan, öyle bir noktaya ulaşmaya müsait mahiyette yaratılmış. Bence kendi mahiyetine karşı saygısızlıkta bulunmamalı!.. Hakaret sayılır; Allah’ın bu güzel sanatına karşı hakaret sayılır; maddî anatomisine karşı hakaret sayılır; manevî anatomisine karşı hakaret sayılır; bu sanat-ı İlâhiyeye karşı hakaret sayılır. Şimdi, böyle bir hakareti irtikâp eden.
Burada antrparantez: Hazreti Pîr, kâfirin, mülhidin, münkirin ebedî Cehennem’de kalması mevzuunda bir hakikatten bahsediyor, bir anahtar beyan ortaya koyuyor: Kâinatta şu kadar tekvinî emirler, hep O’nu haykırdığı, hep O’nu ifade ettiği halde. Öyle sergiler yapılmış ki, o sergilerden hangi kareye baksan, O’nu ifade ediyor. Bunca şeye baktığı halde, bir kimse hâlâ “Allah!” diyemiyorsa, her şey, ondan davacı olur!.. Ee bunca şeyin davacı olması karşısında, onun binlerce sene Cehennem’de yanması icap eder. Bu manada, Hazreti Üstad, “Zira küfür; şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı manasız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi; bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esma-i kudsiye-i İlahiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakk’ın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenâhi bütün delillerini tekzib olduğundan nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise, nihayetsiz azabı îcab eder.” diyor orada. Zannediyorum bir başkası da ondan evvel böyle bir söz söylememiş; ben hatırlamıyorum.
Şimdi, Allah (celle celâluhu) böyle ahsen-i takvîme mazhar yarattığı halde, aynı zamanda seni olduğun yerde de böyle yapayalnız bırakmamıştır. Bir yönüyle, önüne serdiği şeyler ile Kendine (celle celâluhu) doğru gidecek yolları göstermiş; sana lütfettiği rehnümâlar ile, pusulalar ile mihrabını işaretlemiş, “Oraya yönel!” demiş. Mihrabını işaretlemiş, “Oraya yönel!” demiş. Sadece mihrapla yanılabilirsin, aklını yetmeyebilir; fakat mihraba bir de bir imam dikmiş/koymuş, “Bakın, şu imamın arkasında bulunun!” demiş. Evet, “Muktedâ-i Küll, Rehber-i Ekmel, Ahsen-i Takvîmin Âbide Şahsiyeti, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm.
Canımız O’na kurban olsun!.. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bizlere ki, öyle sarsılmaz/yıkılmaz bir Sütuna dayalı bulunuyoruz!” Bûsîrî, Kaside-i Bürde’sinde bunu ifade ediyor: بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ Efendim. Richter ölçeğine göre on nispetinde zelzele olsa, devrilmeyecek bir âbide şahsiyet. Ve siz o İmamın arkasında bulunuyorsunuz. Allah, O’nun arkasında bulunmama mahrumiyeti yaşatmasın size-bize!..
Ruhuna yabancı kimselerin güdümüne girme, başkalarının düşünce çağlayanları içinde bilemediğim bir hedefe sürüklenme; ayağa kalk, kendin ol ve gaye-i hayaline doğru iradî olarak yürümeye bak!..
Başa gelen ne olursa olsun, balyozlar olsun. -Geçen de “külünk”ü bir şeye bağlamışlardı, onun daha büyüğüne deniyor, taşları kıracak şeylere.- Külünkler ile başınıza vursunlar, manivelalar ile sağınızı solunuzu delsinler, kayaları parçalar gibi parçalasınlar. Bunların hiç birinin önemi yok!.. “Yol, bu; devran, bu!” deyip hep o yolda yürümek lazım, Allah’ın inayeti ile. Sakarya Şiiri’nde söylüyor: “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..” Sana-bana hitap. Esasen, “Başkalarının güdümünde olma, başkalarının düşünce çağlayanları içinde bilemediğim bir hedefe doğru sürüklenme!.. Yeter yahu, ayağa kalk, kendin ol; hedeflediğin yere doğru iradî olarak yürümeye bak!” demek, bu.
Onun için meclisler, hep bu müzakereler ile değerlendirilmeli; yapılacak işler, hep bu istikamette olmalı. Bir yönüyle, dünya, mü’mince nasıl onarılacak ise, bir bağ gibi, bir bahçe gibi, dikenlerden nasıl arındırılacak ise, güllere nasıl imkan verilecek ise, bülbüllerin şakımasına nasıl zemin hazırlanacak ise, onu, ona göre yapmalısınız!.. “Bir bağ ki, görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar; hâristan olur.” Bu dünyayı hâristana, diken tarlası haline getirmemek için, ona göre onaracaksınız!..
Neden? Çünkü bir kere, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâsının aynaları. İki: Âhiretin mezraası. Burada ekiyorsun, tohum saçıyorsun; orada o başaklar ile karşılaşıyorsun. Burada fideler dikiyorsun, orada selvilerin gölgesinde yaşıyorsun; selvi oluyor, Cennet ağaçları haline geliyor. Bir diğer taraftan da âhiretin koridoru. Bir de insanların hevâ-i nefsine bakan yanı var ki, o yanını da işaretleyen Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, bir cîfe, bir pislik yığınıdır. Sürekli onun arkasından koşturanlar, “Ev-bark!” diyenler, “Filo!” diyenler, “Villa!” diyenler, “Takdir!” diyenler, “Alkış!” diyenler, “Dünyevî hasene!” diyenler o cifeye koşan “kilâb”dır. Böyle deniyor. Tekilini söylemiyorum bunun; eğer çoğulu ile manasını anlamıyorsanız, Arapça bilenlere sorarsınız “Bu, neyin çoğulu?!” diye; söylerler size.
Allah Rasûlü, lisân-ı nezîhi ile, hep güzel şey konuşuyor; O’nun bütün konuşmaları bülbül şakıması. Fakat burada böyle demese, muktezâ-i zâhire muhalif düşer. Hani, Belagat ilminde bir “muktezâ-i hâl” var, bir de “muktezâ-i zâhir” var. Az önce zikredildiği gibi demezseniz, dediğiniz şey esas ifade etmek istediğiniz şeyi tam ifade etmez. Burada da Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) lisân-ı nezîhinin söylediği o şey, öyle. Hazreti Peygamber Efendimiz, bu meseleyi böyle ifade ettiğine göre, demek mesele çok önemli. Dünyanın dünya cihetiyle, insanın hevâ-i nefsine bakan yanıyla, cismâniyetine bakan yanıyla, bohemliğine bakan yanıyla, hırsına, kinine, nefretine, gayzına, başkalarını karalamaya, -İmam Gazzâlî hazretlerinin ifadesiyle- “Mühlikât”a (helak edici faktörlere, hafizanallah) bakan yanıyla اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya pislik yığınıdır ve onun arkasından koşanlar da kilâbdır!” buyuruyor.
O duruma düşmemek lazım. Düşmemişsiniz Allah’ın izni-inayeti ile. Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyleri ne seviyede değerlendirmişsiniz, onu O bilir ve bu değerlendirmede herkes de müsâvî değildir, farklı farklıdır. Bazıları onu bir filiz haline getirmiştir, bazıları başak haline getirmiştir; bazıları bir başak değil, on tane başak haline getirmiştir, Allah’ın izni-inayetiyle ama yüz başak haline getirmesi de ihtimal dâhilindedir, yüz başak haline de getirilebilir.
Cenâb-ı Hak, bu imkânları size bahşetmiş ise, bize bahşetmiş ise, bence elin-âlemin bu mevzuda deyip-ettiklerine takılmama, lisanımızı kirletmeme, düşünce ufkumuzu kirletmeme, meclislerimizi kirletmeme, hep mâbed gibi tutma esas olmalıdır. Mâbed gibi. Nasıl oralarda olumsuz şeyler konuşulmaz!.. Oralarda Allah zikredilir.. Allah’a kullukta bulunulur.. kemerbeste-i ubudiyet içinde “ibadet”, “ubudiyet” ve “ubûdet” icrâ edilir.. iki büklüm olunur, Allah karşısında.. secdeye varılır, Allah’a en yakın hâle gelinir. Bence bütün meclislerimiz, birer mâbed gibi olmalı!.. Hep oralarda güzel şeyler seslendirilmeli!.. Neyden yükselen ses gibi içimize inşirah veren sesler veya bir Sabâ makamı gibi bizi gafletten uyaran bir makam olmalı; her şey öyle bir makam ile seslendirilmeli orada ve bu bizim maddî-manevî terakkimize medâr olmalı!.
Ama bunlar, ancak basiret, fetânet ve O’nun inayetiyle olur. اَللَّهُمَّ بَصِيرَةً وَفِطْنَةً تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ ضَلاَلَةِ مَنْ سِوَاكَ“Allah’ım! Bize yüksek bir basiret, engin bir fetânet lütfeyle!.. Bizi kaymaktan, sapmaktan, değişik şeylerin olumsuz delâletlerinden muhafaza buyur!” Elektronik levha dedi, ben de onu söyledim.
Başta dediğim ayet de -şimdi levhada- çıktı: فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru ol!” Dosdoğru olursanız, etrafınızda dosdoğru hâleler oluşur; dosdoğru olursanız, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında oluştuğu gibi, dosdoğru hâleler oluşur. Kamerin etrafındaki aydınlık gibi. Cenâb-ı Hak, öyle olmaya muvaffak kılsın!.. Âmin.
Bamteli: GERÇEK ZENGİNLİK
Belki bulunmamız gereken noktaya otağ kuramadık fakat Allah’a sonsuz hamd ü sena olsun ki, zalimlerle aynı safta da yer almadık!..
M. Akif diyor ki: “Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile / Âlemi aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile // Kaç hakiki müslüman gördüm, hep makberdedir / Müslümanlık bilmiyorum amma galiba göklerdedir.” Doğruya çağrı ifadesi.. kendimizi gözden geçirme ifadesi.. kendimiz ile yüzleşme ifadesi. Ölü müyüz, diri miyiz; o şehrâhta mı yürüyoruz, patikalarda düşe-kalka yol almaya mı çalışıyoruz? Bu belli değil, bazı kimseler itibarıyla, bazı coğrafyalar itibarıyla. Bunlara “coğrafya kirlenmesi” diyebilirsiniz. Neş’et edilen zemin kirlenince, o zeminin başakları da öyle kirli oluyor. Bir dâne tohum, bir tane zehir başağı oluyor; zehir başağı oluyor ve milletin başına bela kesiliyor. İşte bunları nazar-ı itibara alarak, koca şair Mehmet Akif, “Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile!” diyor.
Mü’min için kendi ile yüzleşme çok önemlidir. İnsan, kendinde kusurları/suçları aramaz ise, zannediyorum, derdine göre bir reçete oluşturamaz. İnsanın kendi derdine olan reçetesi, kendi eliyle yazılan reçetedir; çünkü hastalığın teşhisi, onun tarafından yapılmaktadır/yapılacaktır. Evet, birinin dediği gibi: “Gördüler beni ki halim perişan / Cem oldu Eflatun Aristo Lokman // Nabzıma el vurdu bin bir tabibân / Dediler derman yok buna ne çare!” (Seyyid Nigârî) İnsan, kendi nabzını tutmalı, kendi kalbinin ritimlerine kulak kesilmeli. Her atışında “Hû” diyor mu kalb? Değilse bir bıçak çalıp, köpeklere bir lokma et diye atmalı onu. Bence onu kirletmemeli. Çünkü onun arkasında o “Latife-i Rabbâniye” var; ruhun ilk basamağı. Onunla insan ruh iklimine, ruh âlemine yükselir; ruh âleminden sır âlemine yükselir; sıfât-ı Sübhâniye’nin tecelli alanlarını temaşaya durur; sürekli âdetâ mest u mahmur olur, kendinden geçer.
Yerinde sayan insanlar, yerlerinde sayar dururlar da kendilerini bir şey zannederler. Sizler, çoğunuz itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ın ilk lütfu, ilk ihsanı olarak basamak atlamaya muvaffak oldunuz, Allah’ın izniyle. Evvelâ hemen şunu arz edeyim: Zâlimler ile beraber aynı çizgide bulunmadınız. Size, bunu binlerce hamd u senâ ile, Cenab-ı Hakk’a karşı derin bir minnet duygusu halinde ifade etmek düşer: Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki, insanları derdest edip içeriye atan zâlimler ile beraber, aynı safta olmadık!.. Haklı-haksız ayırt etmeden herkese haksızlık yapanlarla beraber olmadık!.. Anneyi evladından ayıran Firavunlar ile beraber olmadık!.. İbn Selûl’ler ile beraber olmadık!.. Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!.. Belki olmamız gerekli olan noktada bulunamadık fakat insanı gayyaya götürebilecek noktada da Allah bulundurmadı bizi; O’na binlerce hamd u senâ olsun!.. Allah, zalimlere de hidayet eylesin! Allah, mü’minlere zulmeden münafıkları, ikiyüzlülükten halâs eylesin; tevhîd-i hakikiye i’lâ buyursun!..
İkiyüzlülük kadar çirkin bir şey yoktur dünyada; o, küfürden ve şirkten daha çirkindir. Onun için Kur’an-ı Kerim, onları ifade ederken buyurur ki: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ اْلأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar Cehennem’in en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) Münafıklar, Cehennem’in en derin çukurunda/gayyasındadırlar ve onlara asla bir yardımcı da yoktur/bulamazsınız!..
Nifak, şirkten ve küfürden daha tehlikelidir. Nifak, tehlikelidir ama en tehlikelisi de nifak adına dinî argümanları kullanma nifakıdır: Abdest almadan namaz kılmalar.. namaz kılanlar içinde görünmeler.. İslamî argümanları kullanmalar.. “Kur’ân!” demeler, “Sünnet!” demeler. Sorsanız ki “Bakara Sûre-i celilesi neyden bahsediyor?” Yemin edeceğim, zannediyorum, derler ki “Galiba Bakara’dan bahsediyor.” Deseniz ki “Kehf Sûresi neyden bahsediyor?” Bilemezler, yemin ediyorum bilemezler. Hatta onlara deseniz ki, “Elem tera. (Fîl) Sûre-i celilesi, kaç hakikate parmak basıyor, neler ifade ediyor?” Bilemezler. Çünkü belki bir Kur’an kursunda, bir İmam Hatip’te yarım yamalak bir Arapça öğrenmişlerdir ama işin arka planına nüfuz etmeyi hiç düşünmemişlerdir. “Yetti!” demişler, kendilerine etmişler!.. Bugün size edenler -esasen- işte o “Yetti!” diyenler ve kendilerine edenlerdir.
Biliyor gibi görünenler, bilmiyor olmanın altında cahilce ezilenler!.. Bilemezler, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs Sûre-i celîleleri) neyden bahsediyor? Hangi sebeple nâzil olmuştu? Ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o iki mübarek sûre ile münasebeti nasıl olmuştu? İhlas ve Muavvizeteyn. Nerede, ne münasebetle Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlarla sıkı bir münasebete geçmişti, onlar ile el açmıştı, Hazreti Rabbü’l-Âlemîn’in dergahına yönelmişti, O’nun rahmet eşiğine baş koymuştu ve halâs dilemişti? İnanın, bilemezler bunları. Bilemezler, çünkü meselenin kabuğunu aşamamışlar, özüne ulaşamamışlar. İşin iç yüzünü bilemiyorlar; sadece dünyada bir saltanat uğruna o mübarek argümanları kullanıyorlar.
Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” İşte o dinî argümanları kullananların arkasında يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) beyanıyla anlatılan “İns ve Cin şeytanlar” vardır. Kur’an’ın ayeti bu. Birbirlerine onlar, şeytanca düşünceleri sinyal halinde gönderirler. İçlerindeki şeytanlar da -esasen- sinyal çözen memurlar gibi onları çözerler; insanın kalbine gönderirler, nöronlarına gönderirler ve insan, bir kalb ve nöron kirliliğine maruz kalır. Dolayısıyla, hipnoz yapılmış gibi onların arkasında sürüklenir gider. Bir illüzyonla onların arkasından sürüklenir gider; koyunların onları yemek üzere olan kurdun arkasına takılıp gitmeleri gibi, işlerini kolaylaştırma adına sürüklenir gider.
“İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletlidir.”
Büyüklerin hayat tarzlarına bakılırsa, tâ Hazreti Âdem’den Hazreti Nuh’a, ondan da diğer enbiya ve asfiyâya kadar, bunlar, ellerinin emekleriyle geçimlerini temin etmişler. Bugün bir şey bulmuş, yemişler ise, yarını hiç düşünmemişler. “Günde iki defa yemek yemek israf olur; Allah, bizi yemek yemek için yaratmadı.” demişler. Çünkü “Dünyanın lezzetleri zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır.” Burada “Tatmaya izin var, doymaya yok!” Bu son söylediğim iki cümle, Çağın Sözcüsü’ne ait.
“Dünya nimetleri zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır.” كَمْ حَسَّنَتْ لَذَّةً لِلْمَرْءِ قَاتِلَةً * مِنْ حَيْثُ لَمْ يَدْرِ أَنَّ السَّمَّ فِي الدَّسَمِ “Nefis insana, nice öldürücü lezzetleri öyle şirin göstermiştir de insan onun yağın içinde zehir sunduğunu bilememiştir.” Bûsîrî, kasidesinde diyor. Nice lezzetleri, o insan için öldürücü bir şey olarak kullanmıştır; zavallı bilmiyor ki balın içinde -esasen- zehir var!.. Dudağına değdirdiğin zaman, sen, o balın lezzetini duyuyorsun ama midene indiği zaman, zehir, hükmünü icrâ ediyor ve seni alıp götürüyor. İşte dünya lezzetleri budur!.. Bu mülahaza ile, bu düşünce ile, bu hayat felsefesi ile hareket etmişler; saltanatlarının zirve yaptığı dönemde de bu incelikten taviz vermemişler.
Hazreti Davud aleyhisselam, zırh yapmak suretiyle rızkını temin ediyor. Çok defa insanlardan uzak duruyor; devleti idare etmenin dışında hep inzivada yaşıyor. Kudsî hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak diyor: “Yâ Davud, neden inzivaya çekildin?” Cenâb-ı Hak ile -bilmiyorum, tabir caiz ise- “başbaşa” olmak, daha doğrusu “maiyyet yaşamak” veya “Hazîratü’l-Kuds ile postnişin olmak” için. Biz de istemiyor muyuz onu? اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَعِيَّتَكَ “Allah’ım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı diliyoruz.” demiyor muyuz? Öyle yüksek bir ufku intihap ediyor, orada yaşıyor. Âdetâ Cenâb-ı Hak, emrin ağırlığı ile onu insanların içine döndürüyor.
Daha evvel de bir soru münasebetiyle -zannediyorum- arz etmiştim: Sormuştunuz; insanlardan uzlet ederek dışarıda halvet yaşamak mı, yoksa insanların içinde bulunarak onların eziyetlerine katlanmak mı? Bence insan, insanların içinde bulunduğu zaman, onlar için yararlı olacaksa, ufuk değişikliğine vesile olabilecekse, onların nazarlarını Güneşe tevcih edebilecekse, gölgelerini arkalarına almalarına vesile olacaksa, insanların içinde durmalı ve onlardan gelecek şeylere katlanmalı. Sizin mesleğiniz. Toplumun içinde durup insanlardan gelen eziyetlere katlanmanın, tecerrüt ve halvetten daha hayırlı olduğunu beyan buyuran hadis-i şerif de sizin mesleğinizin çerçevesini çiziyor. Bu yolda yürüyorsunuz.
İnsanların Allah’la farklı münasebetleri söz konusudur; zahitler için bir günlük rızkı ayırmak, mütevekkiller için kırk günlük iâşeyi stoklamak, istikamet ehli için de bir yıllık yiyeceği depolamak -sofilerce- hırs ve tama sayılmıştır.
Yine Çağın Sözcüsü’ne sözü verelim; diyor ki: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.” Çalışıp kazanabilirsiniz, mal-mülk gelebilir. Hazreti Osman, sahabe-i kiram içinde çağın en zenginlerinden idi; Hazreti Abdurrahman İbn Avf, en zenginlerinden idi. Fakat o zenginlik, azıcık kendisini gönüllerde hissettirince, hafizanallah, insanı sürüm sürüm hâle getirir. Onun için Allah Rasûlü, o çok sevdiği, gözü gibi aziz tuttuğu, Aşere-i Mübeşşere’den olan sahabî hakkında, “Ben, ashabımın Cennet’e girdiğini gördüm; Abdurrahman İbn Avf, sürüne sürüne giriyordu.” buyurmuştu. Zenginliğinden dolayı. Bunu duyunca -Canım kurban olsun!..- bütün servetini Allah yolunda infak etmiş; adeta “Onlar beni sürüm sürüm hale getirecekse şayet.” demişti.
Şimdi, çok zengin olabilirsiniz ama kalbî alakanız o mevzuda o kadar azdır ki!.. İnsanlar, teveccüh ettikçe tiksinti duyarsınız; bir yönüyle, o çoğaldıkça tiksinti duyarsınız: “Nasıl yapayım ki ben bunu elden çıkarayım!” dersiniz. Gazzâlî, bu mevzuda meseleyi inceden ince bir üstünlükte, zirvede götürüyor. Bazen diyor ki “Bir insanın bir günlük yiyeceği varsa, ikinci güne tâlip olması, hırstır, tamadır.” İkinci derecedeki insanlar için de ikinci ayın yiyeceğine talip olmayı hırs olarak nitelendiriyor. En dûn, en aşağı mertebe saydığı basamaktaki bazılarına için ise, ikinci senenin rızkını biriktirip stoklamayı hırs olarak görüyor. Fakat bu, kalbî alakaya bağlıdır. Yani, kimileri “Olsun; ne olur ne olmaz?!” derler. Yahu Allah varken, artık “Olmaz!” yok; orada her şey “Olur!”luk çizgisindedir, orada “Ne olur ne olmaz!” diyemezsin.
Hazreti Gazzâlî, meseleyi kendi inceliği açısından böyle götürüyor. Fakat bir insan, hakikaten o mevzuda hırs göstermeden, mal-mülk kendi kendine şakır şakır akıp geliyor ise, aksın gelsin! Sonra bir gün Allah’ın (celle celâluhu) o lütfu hırsızlığa veya gaspa uğrayabilir. Şimdi şakîlerin, Ali Baba eşkıyası misillü gelip milletin malının üzerine konduğu gibi, birileri gelip konabilirler.
Sevgili bir dostumuz. Birinin yanında çalışarak kazanmış; cami yapmış, Kur’an kursu yapmış, bir sürü insana bakmış. Öyle şeyler yapmış ki, bin tane cömert mü’minin yapamadığını yapmış. Fakat gelmiş eşkıya, hepsinin üzerine birden konmuş. Ama bir sofrada akşam yemeği yerken bana, beni teselli adına, tebessüm ederek şöyle dedi: “Ne var Hocam? Allah verdi, Allah aldı!.. Allah verdi, Allah aldı!” İşte, mal-mülk onun sinesine gelip oturmamış. O, onlara hâkim olmuş ama onlar ona hâkim olamamışlar! O, onları kul-köle olarak kullanmış; kul-köle olarak onların emrine girmemiş!.. İnsan olarak, Allah’a kul olma sayesinde, hürriyetini korumuş.
Allah’ın bana lütfettiği en önemli nimetlerden, pâyelerden bir tanesi, benim hür olmamdır!.. Hür olmam da yalnız Allah’a kulluktan geçer. Allah’a hakkıyla kul olmayan, bin türlü şeye kul olur. Günümüzde bilmem kimin arkasından sürüklenip giden, illüzyona maruz o zavallılar, bin türlü şeye kul olmuş, şirk içinde yüzüp gidiyorlar. “Allah!” deseler de müşrik, “Peygamber!” deseler de müşrik, “Kur’an!” deseler de müşrik, “Kitap!” deseler de müşrik. Açık söylüyorum; müşrik, şirk koşuyorlar Allah’a. Riya yapana da Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “O, müşrik!” diyor. إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ الشِّرْكُ الْأَصْغَرُ Tenbîhü’l-Gâfilîn’in birinci bahsi olan İhlas bahsinde bu konu işleniyor. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ اَلشِّرْكُ اْلأَصْغَرُ “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” Buyurmuş; sahabe-i kiramın وَمَا الشِّرْكُ اْلأَصْغَرُ “Küçük şirk ne demektir?” sorusuna da اَلرِّيَاءُ “O, riyadır; görünme arzusudur.” cevabını vermiştir. “Şirk-i asgar” nedir? Riya, gösteriş, âlâyiş, iç beğeni, ucub, dışa karşı caka, kibir, gurur, fahirlenme, zırhlı arabalar ile yürüme, halk içinde görünme, bin tane koruma ile bir yerden bir yere gitme. Bütün bunları yapanlar, çalıma kul olmuş bendelerdir; şeytanın güdümünde olmuş bendelerdir bunlar.
Şimdi böyle bir servet, Allah belasıdır ve Allah Rasûlü’nün -esasen- kendisinden Allah’a sığındığı şey de budur. Böyle bir servetten Allah’a sığınmak lazımdır ve Bûsîrî’nin, kasidesinde, “içinde zehir olan bal” dediği şey de budur. İnsan, hakikaten dünyayı kalben terk etmeli ve belki fakir olmalı. Ha kendi kendine gelirse, gelsin. Sonra gelenlerin bazılarını elinin tersiyle iter, “Gidin Allah’ı severseniz; başıma bela olmayın!” falan der. Fakat “Biz kalacağız!” derlerse şayet, onları da birilerine vermek üzere kabul eder. Âişe validemiz gibi. Ne geliyor ise kendisine, hepsini dağıtıyor. Ama mübarek annemiz buyuruyor ki, “Bazen bizim evimizde üç ay geçerdi de su kaynamazdı ve bir şey de pişmezdi!” Soruyor yeğeni Urve, ablasının oğlu soruyor; diyor ki, “Hala, ne ile geçiniyordunuz?” Validemiz, “İki siyah ile.” diyor, Arapça “tağlîb tariki” denir bu meseleye. Hurma ile su cem edilince, “esvedeyn” tabir edilir. Validemiz de “bi’l-esvedeyn” diyor, yani “İki siyahla, su ve hurmayla geçiniyorduk!” diyor.
İşte, bu manada hakikaten kendisini dünyalık talebinden uzak tutma. “Aman!.. Gelecek mal, başıma bela olacak, dünyayı bana sevdirecek ve beni Allah’tan edecek ise şayet, hafizanallah, olmaz olsun o!” Türkçemizde bu tabiri kullanırız böyle bir meseleyi anlatırken: “Olmaz olsun o!” Bir “olmazsa olmaz” var; o, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğudur, o olmazsa olmaz!.. Buna gelince, bu, “Olmaz olsun!” Olmaz olsun bu.
Bir yandan, fakirlerin Cennet’e zenginlerden evvel gireceği belirtiliyor ve miskinlerle beraber olma talebi dillendiriliyor; diğer taraftan, fakirlik neredeyse küfre denk tutuluyor; meselenin sırrı nerededir?
Onun için, hadis-i şerifte “Ümmetin fakirleri, Cennet’e, zenginlerden beş yüz sene evvel girecekler.” deniyor. Öbürleri demek ki, Mahşer’de bekleyecekler veya A’râf’ta duracaklar. A’râf, Cennet ile Cehennem ortasında bir yer. Kur’an-ı Kerim’de A’râf ile alakalı değişik tefsirler var. Böyle “ortada” insanların durumunu ifade etmek üzere, merhum Cemil Meriç, günümüzün pek çok mü’minine “A’râftakiler” demişti. A’râftakiler; ne tam o cephede, ne de tam bu cephede.يَدْخُلُ فُقَرَاءُ أُمَّتِي الْجَنَّةَ قَبْلَ أَغْنِيَائِهِمْ بِنِصْفِ يَوْمٍ مِنْ خَمْسِ مِائَةٍ عَامٍ “Ümmetimin fakirleri zenginlerden (ahiret ölçüleriyle) yarım gün, beş yüz sene evvel Cennet’e girecektir.” buyuruyor.
Başka bir hadis-i şerifte, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duası rivayet ediliyor: اللَّهُمَّ أَحْيِنِي مِسْكِينًا، وَأَمِتْنِي مِسْكِينًا، وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَةِ الْمَسَاكِينِ “Allah’ım, beni miskin olarak yaşat, miskin olarak vefat ettir ve miskinler arasında haşret!..” Miskinlik, fakirlikten de öte bir şeydir; bir yönüyle, kumda sert yerde, bir hasır üzerinde yatma, yorgansız ve döşeksiz olma demektir. Onun için, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu anlatırken, “Mübarek yanları, yumuşak döşek görmemişti.” diye anlatırlar.
Hani Hazreti Ömer vakası meşhurdur: Îlâ hadisesi münasebetiyle, Efendimiz’in, zevcelerinden rahatsız olduğunu duyunca, Hazreti Ebu Bekir de, o da hemen koşarlar. Hazreti Ebu Bekir, kendi kızının, Âişe validemizin, canlar kurban mübarek anamızın yakasından tutar; Hazreti Ömer de kendi kızı Hafsa validemizin yakasından tutar; “Benim Efendim’i nasıl rahatsız edersiniz?” derler. Sonra, Efendimiz’in bulunduğu o daracık hücredeki cumba gibi yere gider; daracık, bu kadarcık bir yerde bulunan Efendimiz’in yanına çıkar. Efendimiz orada uzanmış duruyordur. Kalktığında, mübarek yanında hasırın bıraktığı izleri görür; gözyaşlarını tutamaz, hıçkıra hıçkıra ağlar. “Niye ağlıyorsun ya Ömer?” sorusu karşısında “Kisrâlar, Hüsrevler, Roma İmparatorları şöyle saltanat ve debdebe içinde.” -Bütün Firavunlar aynen; bugünkü manasıyla zırhlı arabalar içinde; onlar da o gün altın işlemeli eyerli atlar üzerinde, onların saltanatı da öyle. Ve yüz tane yaver-maver ile, koruyucu ile hareket ediyorlar.- “Ama Sen, Allah’ın Rasûlü ve Habibisin, Rasûl-i Zîşân’sın!..” Peygamber Efendimiz, hiç tavrını değiştirmeden şu yumuşak sözlerle mukabelede bulunur, hiçbir şey yokmuş gibi: أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الْآخِرَةُ “Yâ Ömer! İstemez misin dünya onların olsun, âhiret bizim olsun?”
Evet, اللَّهُمَّ أَحْيِنِي مِسْكِينًا “Allah’ım! Beni miskin olarak yaşat!” وَأَمِتْنِي مِسْكِينًا “Miskin olarak vefat ettir.” Bilmiyorum nasıl bir kefen buldular; O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman nasıl bir kefene sardılar, bilemiyorum. Hani, Hazreti Mus’ab için denen bir şey vardı; sahabî ağlayarak anlatıyor. Uhud’da Efendimiz’in önünde Peygamber kalkanı. Bir dönemde de Peygamber sözcüsü. Bir sene içinde -o gün için- mütemerrid insanlardan, Medinelilerden kadın-erkek, çoluk-çocuk sadece Akabe’ye getirdiği yetmiş küsur insan. Genç, yüzüne bakmaya doyamazsınız, Yusuf-i sânî. Ama dünya zevki namına bir şey bilmiyor. Ömrü hep Rasûlullah’ın önünde -bir yönüyle- annesiyle mücadele ede ede, daha sonra Medine-i Münevvere’de ölümü göğüsleye göğüsleye geçen; başında kılıçlar kavis çizmesine rağmen, umursamadan, dediğini diyen Mus’ab İbn Umeyr. Uhud’da da Efendimiz’in önünde en son kahramanlığını, en son fedakârlığını sergiliyor. Kol yok, kanat yok, kelle kopmuş, bacaklar kopmuş. “Ee bir kefene sarıp da yerine koyalım.” diyorlar; arıyorlar ama bir kefen bulamıyorlar. Diyor ki sahabî: “Ayaklarını kapattığımız zaman, başı açık kalıyordu, başını kapattığımız zaman ayakları açık kalıyordu.”
Böyle yaşamışlardı. Gerçek yaşama adına örnekler sergilemişlerdi. “Gerçek yaşama, bu resim çerçevesinde oluyor!” demişlerdi. Zannediyorum Allah Rasûlü de buna benzer. İşte, belki aradılar, bir kefen buldular. Kurban olayım; biz kendi düşüncemiz itibarıyla, “Zümrütten zebercetten, altından, gümüşten örgülenmiş değişik şeylere Seni sarsaydık! Seni ölümsüzlüğün kucağına öyle atsaydık! Ruhunun ufkuna öyle yürüseydin!..” derdik. Ama zannediyorum O, bunlardan memnun olmazdı; “Hayır, ben halimden memnunum!” derdi; “Beni giydiğim bir elbiseye, sırtımda olan bir gömleğe -şayet- sarıp gömerseniz, o, benim hoşuma gider.” Çünkü öyle buyuruyor: “Allah’ım, beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür.” وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَةِ الْمَسَاكِينِ “Miskinler zümresinde haşr u neşr eyle!” Bu, O’nun duası.
Bu, meselenin bir yönü; kalben fakirliği talep etme, dünyayı elinin tersiyle itme, dünya ve mâfîhâya kapalı yaşama. “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!” Efendim, ârif odur; zahidin üstünde. Ama isterseniz, şöyle de diyebilirsiniz: “Dünya ve mâfîhâyı bilen “âşık” değil / Âşık oldur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” Sahib-i iştiyak; bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir. Öyle yaşamış ve ruhunun ufkuna üveyik gibi öyle kanatlanmış, öyle yükselmişti. Cenâb-ı Hak bizi, O’na bağışlasın, o ruh ile serfirâz kılsın!..
Bu, kalben itilecek şeyleri itmenin ifadesi ama bir de meselenin diğer yanı var: Bazı kimseler için, كَادَ الْفَقْرُ أَنْ يَكُونَ كُفْرًا “Fakirlik, neredeyse küfür olacaktı.” Hemen hemen. Dilden anlayanlar bilirler; “Kâde” (كَادَ) “ef’âl-i mukârebe” arasındadır. Ona “neredeyse” manasını verebilirsiniz, “hemen hemen” diyebilirsiniz. “Fakirlik, neredeyse, hemen hemen küfür olacak bir şey.”
Hafizanallah, bir yönüyle, Cenâb-ı Hakk’ın verdiğiyle kanaat etmezse bir insan.. bir öğün bile olsa, onu Allah’ın bir nimeti olarak görmezse şayet.. iki günde bir yemek bile olsa, onu Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak görmezse. Hafizanallah, böyle kanaatkâr olmayan bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerini görmeyen bir insan, hafizanallah, farkına varmadan küfrün mâil-i inhidam olan kenarında bulunuyor demektir; neredeyse, hemen hemen o çukura yuvarlanacak demektir o.
Bakın, iki mesele birbirinden çok farklı. Birisi, öbür şeylere kanaat edip o mevzuda, onun dışındaki her şeyi elinin tersi ile itme. Beriki, bir yönüyle aç gözlülük yapma, verilen şeylere kanaat etmeme, “Hel min mezîd – Daha yok mu?” deme. Öbürü marifet, muhabbet, zevk-i ruhânî adına “Hel min mezîd! – Daha yok mu?” diyor, “Daha yok mu?”; marifet adına, aşk u iştiyâk-ı likâullah adına “Daha yok mu?!” diyor. Beriki de -zannediyorum- Kârûn gibi.
Bunu da yine Söz Sultanı ifade buyuruyor, diyor ki: “İnsanoğluna iki dağ altın-gümüş verilse, bir üçüncü dağı ister.” Hafizanallah, böyle, Cenâb-ı Hakk’ın verdiğiyle kanaat etmeyip “Hel min mezîd!” diyen.. bunlara eriştiği halde, bir tanesini yeterli bulmayan.. öbürünü yeterli bulmayan.. onu da yeterli bulmayan.. hatta bunlardan bir tanesi elinden gidince -Neûzu billah- belki de Cenâb-ı Hakk’a karşı küfre girecek şekilde nankör tipler vardır. İşte bunlar için Allah Rasûlü, كَادَ الْفَقْرُ أَنْ يَكُونَ كُفْرًا buyuruyor.
Dünyada îsâr ruhuyla yaşayanlar, Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar; bunun en güzel misali, ihlaslı âlimler ile cömert zenginlerin Cennet’in kapısında bile birbirlerini öne geçirme gayretleri olacaktır.
Böyle, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek. Geldiğinde, alıp bir yerde stok yaparken bile niyet edip birilerine vermek, açları doyurmak, fakirlerin imdadına koşmak, Hazreti Osman-vâri, Abdurrahman İbn Avf-vâri, Hazreti Ebu Bekir-vâri.
Zengin bir aileye mensup idi Hazreti Ebu Bekir; fakat zannediyorum halife olduğu zaman esasen Sunh’ta kalıyordu. Medine’nin içinde oturacağı bir eve verecek kirası yoktu; onun için evi beş kilometre mesafedeydi, Medine’ye beş kilometre mesafede. Halife seçildiği zaman, hâlâ Sunh’ta koyunları sağarak geçimini sağlıyordu. Birinin koyunlarını sağarak geçiniyor, Halife. “Ben, milletin malını alamam!” diyor. Oysaki -zannediyorum- kendisine gelen şeyleri kabul etseydi, onun da bir eli balda, bir eli kaymakta olurdu. Fakat daha ötede bir şeyi var esasen.
Ruhunun ufkuna yürürken diyor ki: “Evimde bir testi var benim; bu testiyi benden sonra halife kim olur ise, ona götürün!” Ee halife, Hazreti Ömer efendimiz seçiliyor, intihap ediliyor. Kendisine testi götürülünce, onu kırıyor; içinden bir mektup çıkıyor: “Bana halkın orta seviyesi veya dûn seviyesinde bir maaş takdir etmiştiniz. Fakat birazı bana fazla geliyordu; ben araştırdım, baktım ki, bana halkın üstünde, sıradan insanın üstünde bir maaş takdir etmişsiniz. Onun için ben o fazlalığı bu testinin içine bıraktım. Onlar, hazinenin hakkıdır; benden sonraki halifeye teslim edin!”
Hazreti Ali’yi de öyle görürsünüz. “El-Adâletü’l-ictimayyetü fi’l-İslam” (İslam’da Sosyal Adalet) kitabında deniyor ki: Bazen yaz gününde kışlık elbise, kış gününde de yazlık elbise; ne bulursa onu giyiyor. Ama Türkiye kadar otuz coğrafyada hâkim bir devletin başındaki insan. “Yâ Emire’l-mü’minîn!” diyorlar. Gerçek Emîrü’l-mü’minîn. “Yâ Emire’l-mü’minîn, yaz gününde bu kışlık elbise?” “Ee nereden bulayım ben parayı da yazlık elbise alayım onunla!..” Bazen de kış gününde yazlık elbise, onu bulmuş; “Yahu bir kışlık elbise yok muydu, sen bu yazlık elbiseyle kış günü.” denince, “Ee nereden bulayım ben o parayı ki, kışlık elbise alayım?!” diyor. El-Adâletü’l-ictimayyetü fi’l-İslam (İslam’da Sosyal Adalet).
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Cennet’in kapısının önüne gelince, malını-mülkünü, servetini infak eden zenginler.” Sizin bazı kardeşleriniz gibi. Şimdi onların malına-mülküne eşkıya el koydu. Okullar yapıyor, üniversiteler yapıyor, yurtlar yapıyor, “Fakir talebeler burada kalsın, barınsın, okusun; inanmış insanın eliti yetişsin!” falan diyorlardı. Evet, onlar zenginliklerini öyle değerlendiriyorlar. Diğerleri de o mevzuda hakikaten onların istediği, arzu ettiği kıvamda insanlar olarak yetişiyor; duyguları-düşünceleri, iman enginlikleri ile başkalarını da o çizgiye çekiyorlar, daha doğrusu Peygamber güzergâhına davet ediyorlar. Ve Cennet’in kapısında o zenginler ile yetişmelerine vesile oldukları âlimler karşı karşıya geliyorlar.
Ağniyâ (zenginler), ulemaya diyorlar ki: “Siz, âlimlersiniz, önce siz buyurun içeriye!” Âlimler de diyorlar ki, “Hayır, siz okullar yaptınız, yurtlar yaptınız, pansiyonlar yaptınız, bizi yetiştirdiniz; bu hak, sizindir; esasen sizin önce girmeniz lazım buraya!”Bu, îsâr ruhunu ifade ediyor orada. Herkes orada neyi hak etmiş ise, bir yönüyle o, ona karşı kullanılıyor. Onlar, “Siz ilim sayesinde bizi bu işe yönlendirdiniz; onun için biz, onu yaptık!” diyorlar. Diğerleri de diyorlar ki, “Bizim âlim olmamız mevzuunda siz bize destek oldunuz, imkânlar hazırladınız, biz de öyle okuduk, öyle elit sınıf olarak yetiştik!” Orada öyle bir îsâr ruhuyla, onlar onlara, onlar da onlara. En son ağniyâ, ulemâyı ikna ediyor; “Siz madem peygamberlerin vârislerisiniz, buyurun önce siz içeriye girin!” falan diyorlar. Şimdi o, öyle önemli bir yerdir ki, dünyada Pennsylvania’ya girmek, Sydney’e gitmek, New York’a gitmek, New Jersey’e gitmek, bilmem Everest Tepesi’nin başına çıkmak. Öyle değil!.. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika hayatına mukabil gelmeyen Cennet’e girme mevzuunda bir îsâr ruhu, başkalarını kendine tercih etme ruhu orada sergileniyor.
Zenginlik-fakirlik karşısındaki konum açısından, Rasûl-i Ekrem’in yolunda olduğumuzu, Ashâb-ı Kirâm’ın peşinde yürüdüğümüzü ve bize lütfedilen nimetlerin hesabını vermeye hazır bulunduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Bu konuda bir de menkıbe. Menkıbelerde asla bakılmaz, fasla bakılır ama gerçekten öyle de olmuş olabilir. Harun Reşid, Abbasî halifelerinden. Yanında ulemadan Fazl’ı gezdirir; Fazl, Medine-i Münevvere’de Fudayl İbn Iyaz ile onu buluşturur. Fudayl İbn Iyaz (rahmetullahi aleyhi) hazretleri, Harun Reşid’e nasihat eder; Harun Reşid’i hıçkıra hıçkıra ağlatacak nasihatlerde bulunur: “Allah, sana bu imkânı verdi; bu serveti öyle kullanasın diye mi verdi? Sen, bir fakir gibi yaşamalıydın, esas milletini gözetmeliydin; İslam’ın dört bir yana yayılması, Ruh-u Revân-i Muhammedî’nin şehbal açması için ölesiye gayret sarf etmeliydin!..” Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ama kendisi “Yahu yeter!” demiyor. Orada Fazl, “Yeter!” diyor, “Padişahı çok ağlattın, yeter!” diyor. Harun Reşid, bu işte. Böyleleri, yanlarında çok defa kusurlarını yüzlerine vuracak -Hâşâ Behlûl Dâne’ye palyaço demek doğru değil!- palyaço gibi insanlar bulundururlarmış; eskiden de öyle imiş, menkıbeler öyle diyor. Bunlar böyle birkaç takla atarlar, büyüklerin huzurunda, bir komiklik yaparlar, bir mizah yaparlar, sonra da onun bir kusuru yüzlerine vururlarmış.
Harun Reşid, işte onca saltanatın hâkimi; o gün Bağdat, İslam payitahtı; o, halife orada. O kocaman Bağdat, merkez; memleketin bir ucu Medine-i Münevvere’ye, Şam’a dayanıyor, bir ucu Mısır’a, Afrika içlerine dayanıyor, Anadolu’ya dayanıyor; o kadar servet ve zenginlik var. Behlûl Dâne, Harun Reşid’e “Sen bir fırını kızdır; oraya gidelim, ben sana göstereyim; nasıl.” diyor. Fırın kızdırılıyor. Artık fırının binası mı, yoksa içi mi kızdırılıyor; ateş söndürüldükten sonra mı diyor? “Sen, şuraya gir; Cenâb-ı Hakk’ın sana lütfettiği/verdiği şeylerin hesabını ver!” diyor. Oraya giriyor. İşte “Bağdat, -varsa- Basra, bilmem neresi, Belh.” falan demeden kendini dışarıya atıyor, ter-kan içinde.. Hesabını veremiyor. Bu defa Harun Reşid, ona “Ee pekâlâ sen gir, hesabını ver orada!” diyor. O da ateşli fırının içine giriyor; orada “Peynir-ekmek, don-gömlek!” diyor dışarıya çıkıyor. Peynir-ekmek, don-gömlek!.. Evet, onun o yanı; öbürünün de o yanı. Meşrû dairede olsa bile. Menkıbelerin aslına değil, faslına bakılır; bize ifade ettiği şeyler açısından değerlendirmek iktiza eder.
Cenâb-ı Hak, (fakirlik-zenginlik karşısındaki) konumumuzu onların (sahabe ve selef-i sâlihînin) konumu gibi eylesin inşâallahu teâlâ!.. Ben, olamadım; size onu tavsiye etmeye de hakkım yok!.. Gerçi dünyada bir dikili taşım olmadı, dünya zevki namına da bir şey bilmedim. İmamlık yaptığım dönemde. -Belki bunu söylemek doğru değil.- İmamlık yaptığım dönemde bile Üç Şerefeli Cami’nin penceresinde kaldım. O dönemde, zannediyorum, üç gün müydü, dört gün müydü, ekmek bile bulamadığımdan dolayı, bayram günü kürsüye çıktığımda, bir kaşık bal almıştım, bayılma geçirdim; meğer aç karnına bal bulantı yaparmış, kürsüde sürekli içim bulandı. Çünkü aldığım maaş belli idi; onunla Büyük Doğu alıyordum, Hür Adam alıyordum; dağıtıyordum onları. Beş tane geliyor ise, “On beş tane gelsin, onunu ben alayım.” diyordum; “Onunu ben alayım!” O gün böyle hizmet ediliyordu, “Onunu ben alayım.” diyordum. Öyle. Ama yine de.
Dikili taşın olmayabilir.. pencerede yatıp-kalkabilirsin.. bir tahta kulübe içinde, döşeksiz altı sene geçirebilirsin.. Fakat bunlar, Efendimiz’in hayatı, Ebu Bekir’in hayatı, Ömer’in hayatı gibi değil!.. Ben, nankörlük yaptım, onların yolunda yürüyemedim, hırz-ı cân edemedim!.. Herkes de kendi durumunu ona göre mukayese etsin!..
Bamteli: NE HELVA NE DE SELVA!..
Rabbimiz, insî ve cinnî şeytanların kışkırtmalarından ve yakınımızda bulunup bizi kirli atmosferlerinin tesiri altına almalarından Sana sığınırız!..
Hadis kaynaklı değil fakat evrâd u ezkârda hep o şekilde dillendiriyorlar: اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا فِي كُلِّ أَمْرِنَا وَفِي كُلِّ شَأْنِنَا “Her işimizde ve her şe’nimizde/halimizde bizimle beraber ol, aleyhimizde olma Allah’ım!”
İstihkak ve kesb, bize ait. Olumsuz şeyi doğrudan doğruya O’na (celle celâluhu) nispet etmek münasebetsizlik olur; O, hiçbir zaman kullarının aleyhinde olmaz. Ama hevâ ve hevesimize uyarak olumsuz şeylere -şayet- sülûk edersek, öyle bir muameleye “kesb-i istihkak” ederiz; O da bizi “müstahak” kılar.
İşte o mülahazayla, كُنْ لَنَا فِي كُلِّ شَأْنِنَا dersiniz. Buna, isterseniz “Bizim için ol!” manasını verirsiniz; isterseniz “lam” harfinin işaret ettiği anlamlar açısından “Bize mahsus ol!” (tahsisleme) manasını verirsiniz; isterseniz “temlik” anlamını düşünür, ona göre mana verirsiniz ve bunların hepsi dil açısından mülahazaya alınabilir. وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا “Aleyhimizde olma!..”
Ayrıca, وَكُنْ عَلَى أَعْدَائِنَا فِي كُلِّ شَأْنِهِمْ وَفِي كُلِّ أَمْرِهِمْ dediğiniz zamanda da şeyâtîn-i ins ve cinni kastederek “Aleyhimizde olan kimselerin Sen de aleyhlerinde ol!” demiş ve “Tecellîlerin -lütfen- o istikamette olsun. Onlara, kötülüklerini sonuna kadar icrâ etme imkânı verme! Bu, başkalarına (mazlumlara) eziyet, zulüm ve haksızlıktır; onların (zâlimlerin) da uhrevî hayatlarını karartmadır!” manasını kastetmiş olursunuz. Evet, böyle derken iki şeyi birden istemiş olursunuz: Rabbimiz, hem mazlumun, mağdurun, mehcûrun, bu durumlara maruz kalan insanların hakkını koru; hem de diğerlerini, cezalarını âhirete bırakarak orada şeytanla beraber aynı yere tıkma!..
Şeytan, orada da diyalektik yapıyor: “Benimki sadece size bir vesvese idi ama siz kendi iç güdümleriniz ile yaptınız yapacağınız şeyleri.” Evet, şeytan, dünyada dürtüleriyle, hevâ-i nefsi kullanmakla, nefs-i emmâreyi kullanmakla insanları şirazeden çıkardığı gibi, orada da yaptığı diyalektik ile onları susturuyor. “Benimki sadece bir vesvese idi!” diyor. Meseleyi açacak olursak: “Enbiyâ-ı ızâm size, ne nurânî şeyler ile gelmişti; Allah, size ne nurânî şeyler göndermiş idi. Semadan gelen o şua tayfları karşısında siz gözünüzü açıp onları görmediniz de benim uzaktan sinyallerimin tesirinde kaldınız ve onlara uydunuz; bir yönüyle dünyaya taptınız, âhireti unuttunuz!” “Onlara uydunuz!.. Dünyaya taptınız!.. Âhireti unuttunuz!..” Bu sözlerin, bu cümlelerin her birerleri Kur’an-ı Kerim’de, farklı ifadeler ile hep zikredile gelmiştir, tasrifât-ı Kur’âniye içinde.
Cenâb-ı Hak, insî ve cinnî şeytanların şerrinden muhafaza buyursun!.. Kur’ân-ı Kerim, bize bu istikamette bir dua talim buyuruyor: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.”(Mü’minûn, 23/97-98) Ayet-i kerimede, الشَّيَاطِينِ (şeyâtîn) deniyor; bu, “şeyâtîn-i ins ve cin” demektir. Yalan söyleyenler, bir yönüyle şeytanın arkadaşlarıdır, onlar dâhil buna. İftira edenler, şeytan kategorisine dâhildirler. Şunlar da dâhil ona: Hayatını tenakuzlar içinde geçirenler.. dünyaya tapanlar.. hafizanallah, hizmet ediyor gibi göründükleri halde hep dünyayı hedefleyenler.. hep çıkar ve menfaat peşinde koşanlar.. hedeflerinde hep dünya, “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler.” Bunlar, “şeyâtîn-i ins”tir.
Siz o duayla, رَبِّ أَعُوبُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ (مِنْ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ) وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Allah’ım! İnsî ve cinnî şeytanların dürtülerinden, onlardan gelecek kafa karıştırıcı sinyallerden bizi muhafaza buyur! Ve onların bizim huzurumuzu ihlâl etmelerine de meydan verme, bizim ile postnişin olmasınlar!” demiş oluyorsunuz. وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ve bizim ile beraber, huzurumuzda bulunmasınlar; postu paylaşmasın ve postnişin olmasınlar!” Bu duayı öğretiyor Kur’an-ı Kerim.
Nefis ve şeytanın pek çok iğvâ ve idlâlinin başında bohemlik hissi, kibir, haset, öfke, dünyaperestlik, şöhret zaafı, hırs, riya, ucub, fahir ve tûl-i emel gibi helak edici marazlar gelir.
Bunların hepsi, insan için söz konusu olan marazlardır, hafizanallah. Ve şeytan, bunların hepsini -öteden beri- değerlendirmiştir, kabiliyetlere/karakterlere göre değerlendirmiştir. Tâ Seyyidinâ Hazreti Âdem’den itibaren. Bir yönüyle, onunki “zelle”dir; Kur’ân-ı Kerim “zelle” diyor: فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ “Bunun üzerine, şeytan, ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden/yerden çıkardı.” (Bakara, 2/36) Fakir’in o mevzudaki mülahazası: Onlar, esasen, vakt-i iftarı belirleyememe içtihadından kaynaklanan bir zelle yaşadılar. İftar vaktini belirleyemeden ya birbirlerine el uzattılar veya Allah’tan emir gelmeden, birbirlerine karşı o alaka ve o dürtü ile onları bir araya getirecek öyle bir meyveye, “memnu meyve”ye el uzattılar. Kur’ân-ı Kerim, o mevzuda tasrihâtta bulunmuyor; mesele sadece tefsircilerin yorumuna kalıyor.
Ama gördüğünüz gibi, genlerde olan o şey, Hazreti Âdem’in evlatlarında, Kâbil ve Hâbil’de daha canlı, daha ürpertici, daha tiksindirici şekilde meydana geliyor. Öyle ki, Kâbil, arzu ettiği şey olmuyor diye kardeşini (Hâbil’i) öldürecek kadar. Henüz bir ölme-öldürme mevzuunun da söz konusu olmadığı bir dönemde. “Ölüye ne yapılır?” Onun bilinmediği bir dönemde. “Gömülür mü, bir mezar yapılır mı, yoksa saklanır mı?” Onun bilinmediği bir dönemde. Böyle bir sürü bilinmezlik içinde, orada bir cinayet işliyor.
Kur’ân-ı Kerim, açık ifade buyuruyor bunu, Mâide sûresinde, bildiğiniz gibi: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ اْلآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ “(Ey Rasûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), ‘Öldüreceğim seni!’ dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: ‘Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabul buyurur.’” (Mâide, 5/25) “Seni mutlaka öldürmem lazım, dediğim olmazsa, istediğimi elde edemezsem!” Orada garîze-i beşeriye.. bedenî bir arzu.. hevâ-i nefis.. مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ Nefsini, hevâ ve hevesini ilah ittihaz etme.. Cenâb-ı Hakk’ın emrini dinlememe o mevzuda, o cinayeti ona işletti.
Bütün bunlar -esasen- muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın genlerinde var olan bir şeye dikkat çekiyor: “Bu, hep olacak!” Kimisi bohemlik uğruna cinayet işleyecek.. kimisi dünyada saltanat adına cinayetler işleyecek.. kimisi alkış ve takdir adına cinayetler işleyecek.. kimisi “Benim yerimi alırlar!” diye, belli paranoyalara bağlı, başkalarını yok etmek suretiyle saltanatını sağlama bağlama gibi şeytanî vehimlere, hevâ-i nefse ait vehimlere, şeytanî sinyallere kendisini kaptıracak. Ve şairimizin ifadesi ile “isyan deryasına yelken açacak ve bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamayacak.”
Muktezâ-i beşeriyet olarak, insanlığa baktığınız zaman, her birerlerinin bir çeşit zaafı vardır. Belki herkeste bir nev’i bulunabilir bunların: Mesela “makam sevgisi” bulunabilir, fakat çok aşırı değildir ama onda “bohemlik duygusu” daha aşırıdır. Mesela bir “korku hissi” herkeste bulunabilir; fakat birilerinde onu -Şark-ı Anadolu’da kullanılan tabir ile ifade edeyim.- “gırgap” eder, iki büklüm hale getirir, secdeye kapandırır, rükûa kapandırır, hafizanallah. Bazılarında -hafizanallah- bu mesele bir “makam sevdası” şeklinde olabilir. Dolayısıyla öyle bir konumu ihraz etmek için akla-hayale gelmedik cinayetler işleyebilirler; bunun için çok paranoyalara girebilirler, çok vehimlere girebilirler; “Aman benim makamımı, aman benim ihraz ettiğim yeri elimden alırlar!” diyebilirler.
Kimilerinde de Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu şu hususlardan biri sebebiyle herhangi bir maraz bulunabilir: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَاْلأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân, 3/14)
Âl-i Imrân sûre-i celîlesinde. زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), nefsin hoşuna gidecek şekilde süslenmiş cazip hale getirilmiştir.” Evvel o zikrediliyor. Demek çoklarında en galip gelen şey, o. Herkeste vardır fakat çoklarında galip gelen şeyin o olması itibarıyla, onu başa koyuyor. Bohemlik. Nice büyük kimseler, o mevzuda zaaflarına esir düştüklerinden dolayı, bütün istikballerini karartmışlardır. Yakın tarihimize baktığınız zaman da görürsünüz: Birileri komplolar yapmış, o insanların o zaaflarını değerlendirmişlerdir. Bir değil, belki bunun yüzlerce misali vardır. Öyleleri de vardır ki, bunlar dosyalar haline getirilmiş, rulolar halinde -zannediyorum- kozmik odalara konmuştur; fakat oraya konmadan evvel bir şey yapabilecek insanların önüne sürülmüştür: “Falan yerde, filan alüfte ile münasebetin vardı. Falan yerde falan hırsızlığın vardı. Filan yerde şunun vardı, falan yerde de şunun vardı. Şayet dediğimi yapmazsan, bunları teşhir etmek suretiyle senin canına okurum! Artık ne saray kalır senin için, ne araba kalır, ne alkış kalır, ne de takdir kalır!..”
Zaaflarının esiri ve cismâniyetinin kulu olan kimseler, sadece kendilerine zarar vermekle kalmaz, toplumu da değişik günahlara ve içten içe çürüyüp bozulmaya sevk ederler.
Ve böylece insan, belli zaafların esiri ve zebunu olarak kendisini köle, kapıkulu, halayık haline getirmiş olur. İsterse havada uçsun, o bir yönüyle, bir dönemdeki zaaflarının başkaları tarafından tespit edilmesi suretiyle onların altında kaldığından, ezildiğinden, zaaflarının güdümüne girdiğinden, onların el-ensesi ile yere serildiğinden, kündesi ile yere serildiğinden dolayı ömür boyu bir köle gibi yaşar. Hep korkar: “Aman, ya oradaki şey meydana çıkarsa!..” Dolayısıyla onu bilen, muhtemel bilme dairesi içinde bulunan insanlar aleyhine planlar yapar/uygular: “Elimden geliyorsa, tespit ettiğim bu insanların hepsini yok etmem lazım! Hepsini silmem, hepsini itibarsızlaştırmam lazım ki, o sunî itibarımı, ca’lî itibarımı korumuş olayım! Yoksa alkışı da kaybederim, arabayı da kaybederim, villayı da kaybederim, filoyu da kaybederim, kaybederim, kaybederim!..”
Paranoya esasen. Bu korku ve bu vehimler ile -bakın- bir günah, kaç tane günaha kapı açıyor!.. Başlangıçta küçük bir şey onun için, şahsî bir günah. Oysaki Allah (celle celâluhu) onun reçetesini sunmuş. Öyle bir şey yaptığın zaman, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, “istiğfar”da bulunursun, sonra “tevbe”de bulunursun, sonra “inâbe”de bulunursun. Bunun da ötesinde, eğer ufkun orayı ihraz ediyorsa şayet, tamamen o hatanın altında kalıp ezilecek şekilde Cenâb-ı Hak karşısında hep iki büklüm yaşar, bir “evbe”de bulunursun. Dolayısıyla Allah (celle celâluhu) da teşhir etmez; sen, öyle bir mahcubiyetin güdümü altında olmazsın.
Yoksa -hafizanallah- yaptığın öyle bir hatadan dolayı, “Aman bilirler, aman her şey elimden gider benim!” mülahazası, sana çok farklı cinayetler işletir; öyle cinayetler işletir ki, özür dilerim, şeytan zil takar bunların karşısında oynar, “Ben bile böylesini yapmamıştım!” der. “Ben bi-le böy-le-si-ni yap-ma-mış-tım!” der. Kadına iliştirir.. çocuğa iliştirir.. aile yuvalarını yıktırır.. öyle insana dokundurur ki, binlerce insanın sinesinde yara açar. Öyle büyük haltlar karıştırtır ki, tamiri imkânsız ayrıştırmalara sebebiyet verir. Bir yönüyle, toplumun temel unsurlarını yıkar, sütunlarını yıkar ve bir toplumu ayakta tutabilecek kaideleri yerle bir eder. Sonra o toplum bir gün derlenip toparlanmaya kalksa bile, bir nesil boyu -ancak- kendine gelebilir. Öyle bir sarhoşluğa düşer ki o toplum, öyle bir güdüme girer ki o toplum, yeniden onun kendi olması, yeniden insanî değerlere dönmesi, yeniden Allah’ın ondan beklediği hâli ihraz etmesi için siz uğraşsanız da ancak bir nesil ile onu halledebilirsiniz. O kadar korkunç bir cinayet işletir, hafizanallah.
Bütün bunlar, yapılan şeylerin -hafizanallah- dünyevî bazı şeylere bağlı yapılmasından kaynaklanır: “Nasıl olsa ben şuyum, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim!” Hele bir de o “yaparsın-yapamazsın” mevzuunda söz sahibi olan kimselerin mahzur görmeleri karşısında, nâ-emin bir kısım fetva eminleri bulurlarsa. Nâ e-min fet-vâ e-min-le-ri. Yani, mesela rüşvete “hediye” diyecek fetva eminleri bulurlarsa. “Ee canım bir kere fuhşa düşmüşsün, ne var bunda?” Efendim, “Evet çalıyorlar fakat çalışıyorlar; başkaları da çalıyor (ama çalışmıyorlardı)!..” Böyle fetva eminleri, daha doğrusu, “nâ-emin fetva eminleri” de bulunca, onlar, iyice kesb-i cesaret ederler; “kesb” dememeli, “iktisâb-ı cesaret” ederler. Dolayısıyla hata içre hatalar işlerler, işlerler.
Dahası o hatalar sadece kendilerine de münhasır kalmaz, toplumu da değişik hatalara sevk ederler. Mesela, üzerlerine gelirler; bu defa insanlar bazen yalan söylemek suretiyle onların bu mevzudaki taarruzlarından, tecavüzlerinden, tasallutlarından, temellüklerinden sıyrılmaya çalışırlar. Dolayısıyla bir sürü insana günah işletmiş olurlar. Öyle bir şey yaparlar ki, o töhmet altında bulunan bin tane insan, bin tane iftiraya girer, bin tane yalancı itirafta bulunur, kendi sıyrılsın diye. Bakın bir tanesinin günahı, bir tanesinin şeytanî bir hâli, ne kadar insana zarar veriyor!.. O insanlar, bütünüyle âhiretlerini kaybederler!.. Öyle bir baskı uygularlar ki, Hitlerin baskı uygulaması gibi, Saddam’ın baskı uygulaması gibi, Kazzâfî’nin baskı uygulaması gibi, Lenin’in baskı uygulaması gibi. Evet, bunları da hep tekrar edip duruyorum! Amnofis’in, İbnü’ş-Şems’in baskı uygulamaları gibi. Bu baskılardan sıyrılmak için insanlar türlü türlü günahlara başvururlar. En temiz, en nezih insanlara çamur atarlar, “Bu da böyle idi!” derler, o işin içinden sıyrılmak için. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Sebep olan yapan gibidir.” sırrınca, o işe sebebiyet verenlerin sırtına, o veballer yüklenir, öbür tarafta. Ve zannediyorum bu, şeytanı bile şaşırtır: “Ben, işin bu kadarını yapmamıştım!” der. Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği gibi, orada “Benimki sadece bir vesveseydi.” der, hafizanallah.
Bu itibarla, Allah yolunuzu açık etsin, yürüdüğünüz yolda sizi sabit-kadem eylesin!.. Dünyada yaptığınız şeyler mevzuunda, Hazreti Gazzâlî’nin “mühlikât” dediği şeylere karşı hep mesafeli ve hep uzak durmaya ve “münciyât” dediği şeylere de sımsıkı sarılmaya muvaffak eylesin!..
İnsan, neyin delisi olması gerektiğini iyi belirlemeli ve dünyayı kesben değil, kalben terk etmeli!..
Son okuduğumuz mevzu, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Zühd” meselesi idi. Bir yönüyle onu şöyle de hülasa edebiliriz: Derste geçtiği için, kendi mülahazalarım çerçevesinde, daraltarak anlatacağım, Gazzâlî’nin enginliği içinde değil. Hizmetler, çalışmalar, gayretler, cehtler, dünyevî herhangi bir şey elde etme hedeflenerek yapılıyorsa şayet, o mevzuda o niyetteki insanların başarılı olmaları düşünülemez. Onun, o insanlara hadd ü hesaba gelmeyecek günah işletmesi de kaçınılmaz olur, hafizanallah. “Ya benim elde ettiğim şeyleri, elde edeceğim şeyleri engellerlerse!” falan gibi vehimlerle dünya kadar cinayet işletir.
Onun içindir ki, kendini Hizmet’e adamış insanlar, sadece Allah’ın rızasını hedefleyip “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” diyerek -Allah’ın izni ile- o yolda yürümeli!.. Meşrû kazanmalar. Ticari işleri varsa, yatırımları varsa, inşaat yapmak suretiyle bir şeyler yapıyorlarsa. Ama onları katiyen kalblerine yerleştirmiyorlarsa şayet. Hazreti Pîr’in o mevzudaki anahtar ifadesi şudur: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır!” Kalben. Gelirse, “Hoş geldi, safâ geldi!” Tahdîs-i nimet kabilinden, “Allah’ın gönderdiği bir şey idi, geldi.” Gittiği zaman da “Uğurlar olsun sana! Bir daha gelebilir; gelirse gelir, bir selam da ona çakarım. Giderken, bir de onun yoluna su serperim; döner gelirse, gelir.” Bu kadar, onlara karşı lakayt kalma.
Hafizanallah, onları “maksûdun bizzat” yapma ve hedef haline getirme mevzuu, insanı hedefsiz hale getirir, mihrapsız hale getirir, hâşâ ve kellâ Şemsü’ş-Şümûs’a (celle celâluhu) sırtını dönüp gölgesine takılır hâle getirir, hafizanallah. Onlar da akla-hayale gelmedik cinayetler işlerler. Öyle dünyevî bir şeye dilbeste olunca -hafizanallah- o dünya, evirir, çevirir, onu kendisine benzetir, onu şeytana benzetir, o da şeytanı sevindirir. Mele-i A’lâ’nın sakinlerine de şöyle dedirtir: Siz, bu şeyler için yaratılmamıştınız. Allah (celle celâluhu) sizi yarattıktan sonra şöyle buyurdu: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ“Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) İbn Abbas, لِيَعْرِفُونِsözüyle meseleyi şerh ediyor. “Ben, ins ve cinni, Beni bilsinler diye yarattım.” Biliyorlarsa şayet, kulluk yapacaklar. Kulluk yapacaklarsa şayet, muhabbet-i İlâhiyeye erecekler. Muhabbet-i İlâhiyeye ereceklerse, derin bir zevk-i ruhânî duyacaklar. O derin zevk-i ruhânîyi duyan kimseler, “Daha yok mu?!” deyip, aşk u iştiyâk-ı likâullah sevdasına tutulacaklar; sevdalanacaklar, esasen o işin delisi olacaklar.
Herkes bir şeyin delisidir. İnsan, neyin delisi olması gerektiğini çok iyi belirlemelidir. Bir şâir, “Âkıl isen, deme Mecnûn ile Ferhat’a ‘deli’ / Eylesen halka nazar, herkes bir gûna deli!” demiş.. İnsan, öyle bir şeye deli olmalı ki, o cinnet zarar vermesin!.. Yine, Hazreti Gazzâlî’de okuduk; Fakîr de çok sohbetlerde -âcizâne- arz etmişimdir: Hasan Basrî gibi, Tâbiîn’in sertâc-ı ibtihâcı, diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, onlara ‘Deli!’ derdiniz. Dünya, hiç umurlarında değildi. Bir günlük yiyecekleri var ise, ‘Yahu acaba bir günlük yiyeceği stok etmek, nezd-i Ulûhiyette, Allah’a karşı tevekkülsüzlüğün, teslimiyetsizliğin ifadesi sayılır mı?’ derlerdi.”
“Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” Zâhid, dünyayı terk etmiş, kalben terk etmiş; hatta kesben “Gelsen de olur, gelmesen de olur!” demiş. Fakat bir yönüyle, “Cennet!.. Allah’ım, Cennet!.. Huriler bana, yetmiş tane mi, seksen tane mi? Bana villalar, köşkler, orada; ayağımın dibinden akan ırmaklar!” filan diyor hala. Büyükler, bunları da istemişler. Şundan dolayı istemişler: O Cennet, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahedenin zeminidir; “Ben, sizden râzıyım!” mübarek beyanını duyup iliklerine kadar o işin mesti ve sermesti olmanın zeminidir. Onları orada duyacaksın.
Ondan dolayı, اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!.. Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!..” Ama bakın, مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِلُطْفِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaati, feyzi, bereketi ve lütfuyla. Sallallâhu aleyhi ve sellem.” Evet, yine gayen “O” olarak isteme onu. Dolayısıyla bu da bir zühd’dür. Ama yine de “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği.” Fakat âşık-ı dilhastenin, aşk u iştiyak içinde yanıp tutuşan -esasen- magmalar gibi içten içe kaynayan insanın gönlündeki Dildâr’ıdır. “Cennet, cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver anları / Bana Seni gerek Seni!..” Yunus Emre.
Âşık-ı Sâdıkların Sürekli Virdi: “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..”
Daha eskilere gittiğiniz zaman, mesela Tabiîn döneminde, bu çizgide çok insan görürsünüz. Râbia Adeviyye -o mübarek anamız da- onlardan biridir. Başım ayaklarının altında kaldırım taşı olsun, Râbia Adeviyye’nin. O’nun, Hasan Basrî gibi Tâbiîn imamına karşı bir ifadesi vardır. Hasan Basrî hazretleri Basra’da değişik çarpık düşüncelere karşı savaş veren ilk kahraman, sahabe görmüş ilk kahraman. Onun Usbûiyye’sine baktığınız zaman hayret edersiniz; kendisini nasıl yerden yere vuruyor!.. Seslendirme meselesinde endişe duydum ben, insanlarda ümitsizlik hâsıl eder diye. Zannediyorsunuz ki, meyhaneden çıkmış, demhâneye; demhâneden çıkmış, puthaneye; puthaneden çıkmış, bilmem ne melânet yere girmiş.
Öyle zannediyorsunuz; oysaki hayallerinin içine bile çirkin şey girmemiştir. Ama Hazret, Allah’la kurduğu münasebet açısından nasıl bir zihin duruluğu bekliyor, intizar ediyor, kendisini nasıl konumlandırıyor ise, o konuma aykırı bulduğu şeylerden ötürü ahlaksızlık yapmış gibi, bohemlik yapmış gibi yakarıyor; kendisini öyle vasfediyor, “Yazık sana!” diyor, “Yuf sana!” diyor. Öyle diyor; dolayısıyla da “Onu seslendirme, onu kendi karakteri ile canlandırma, acaba insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?” diye hep tereddüt yaşadım; “Acaba onu seslendirme insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?!” diye tereddüt yaşadım, hâlâ da o tereddüdü yaşıyorum.
Evet, “Ey sârbân zimamı çek semt-i kûy-i yâre / Virâne dilde zirâ yer kalmadı karâre (.) Ey sârbân-ı müşfik hiç olmadın mı âşık / Ahesterevlik etme rahmeyleyip bu zâre!..” Âsım Molla, Allah Rasûlü’ne karşı giderken, Hac’da söylüyor bunu; kervanın içinde, “Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı!..” O gün öyle, atın-katırın sırtında gidiliyor. Bir an evvel o Kubbe-i Hadrâ’yı ziyaret etmek.. Muvâcehe karşısında durmak.. “Yâ Rasûlallah!” derken, pencerelerden, o deliklerden içeriye bakmak.. Kim bilir, belki de temessül eden Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı görmek.. Âkif’in bir şiirinde ifade ettiği gibi, orada bayılıp kendinden geçen ve ölen insan gibi ölmek. Herhalde o idi onun derdi, Asım Molla’nın derdi o idi.
İnsan, öyle bir şeye dilbeste olduğu zaman, artık her şey gözünden silinir; sadece “O!” der, “O!” der durur hep. Bu açıdan, Râbia Adeviyye de esas, “Cennet, Cennet!..” yerine, “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..” diyor; “İlla Rü’yet-i Mevlâ!..”
İşte, Hasan Basri hazretlerinden bundan dolayı bahsediyordum: Râbia Adeviyye, ona “Bir seni, bu insanlar içinde yarım mü’min olarak görüyorum!” diyor. O mübarek anamız. İnşaallah, âhirette o anamızı görmek nasip olur, müyesser olur. O yolda yürünürse. Esasen, hangi yolda yürüyorsa, o yolun sonucunda mev’ûd olan (vaad edilen) şeylere, insan, mutlaka ulaşır. Evet, “Anamız!” diyoruz, Allah onların yolundan ayırmasın!.. Dünyayı elinin tersiyle öyle itmiş ki, “Sen bana lazım değilsin!” demiş. Belki şakır şakır, dünya başından aşağıya yağıyordu. İbn Sîrîn gibi bir insan, bir arkadaşı ile geliyor, “Ana, sen hiç başka şey düşünmedin mi?” diyorlar ona. Tâbiîn’in koca insanları bunlar. Bakıyor, dönüp bakıyor; “Allah Allah! Ben hep sizin adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum.” diyor. Anladınız mı? “Hep adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum ben. Meğer neye bağlıymışsınız!..”
Yahu bağlı olunacak şey, başkadır esasen. Diğer şeylere gelince, onlar sadece muktezâ-i beşeriyet olarak ihtiyacı giderme işidir; tâife-i nisâ (kadınlar) için de, tavâif-i ricâl (erkekler) için de aynı şey söz konusudur. Yeme gibi, bir parça yatma/dinlenme gibi, istirahat etme gibi, bir yönüyle azıcık huzur soluklama gibi, oksijen soluklama gibi ihtiyac-ı fıtrîdir bunlar. Bu ihtiyac-ı fıtrîyi görme; hepsi, ondan ibarettir. Ama bütün bunlar yapılırken, gözler hep ötede, ötelerin ötesinde, -İmam Rabbânî’nin ifadesiyle- “vera, vera, vera, vera, vera”, sonra üç tane nokta; “öteler, öteler, öteler, öteler, öteler.” Ne birinci kat sema, ne ikinci kat sema, ne Seyyidinâ Hazreti Musa’nın bulunduğu yer, ne Hazreti İbrahim’in bulunduğu yer, ne Hazreti Âdem’in bulunduğu yer, ne Cennet, ne Huri, ne Gılman. İlla Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ!.. Bu da “zühd”de zirve. Cenâb-ı Hak, o zirve ile zirvelendirsin, inşâallahu teâlâ!..
Müslümanlık şekil ve suret değil mana ve özdür; kâlden ziyade haldir.
Bu, günümüzün insanının aklının ermediği, kalbinin kapılarının da bütünüyle kapalı olduğu bir konu. Şeklî/sûrî olarak, “İdarî Müslümanlık!” veya “Siyasî Müslümanlık!” falan diyorlar. Melekler de bunlara, semalardan bakıp “Yaptığınız gevezelikten utanın, Allah’tan korkun!” diyorlardır: Ona Müslümanlık demezler. Müslümanlık ona derler ki, otururken-kalkarken, “Hû!” dersin. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. İşin olmaz senin öyle bilmem neyli arabalarla, villalarla, filolarla, alkışlarla, takdirlerle, makam sevdasıyla.
İki cihanı dize getiren Hazreti Ömer efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, onun arkada başını sokacağı bir kulübesi yoktu. Kendi oğlunu da vasiyet etmemişti. Kendi oğlu kendinden geri değildi; Abdullah İbn Ömer, kendinden geri değildi. Ama vasiyet etmemişti, hiç düşünmemişti; bir yere vali olmasını bile düşünmemişti. Kahrolası Saddamlar!.. Kahrolası Kazzâfîler!.. Kahrolası Hitlerler!.. Onlar gibi değil; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi olmak lazım.
Hazreti Ali gibi. Kocaman bir devletin, Türkiye kadar yirmi devletin başında Hazreti Ali. Hazreti Fatıma validemiz, değirmen taşlarını çevirerek un öğütüyor, geçimini öyle temin ediyor. O da birinin kuyusundan su çekiyor, başkalarına satıyor, geçimini öyle temin ediyor. Günümüzde de çok nadir böyle insanlar var ama çok uzaklarda böyle insanlar var. Fakat maalesef günümüz dünyaya tapan insanların enflasyonunu yaşıyor.
Cenâb-ı Hak, “Mü’minim!” dedikleri halde Firavunca yaşayan; “Hârun’um!” dedikleri halde Kârun’ca yaşayan bu eşrârın şerrinden, siz ahyârı muhafaza buyursun!.. Vesselam.
***
Not: Selva, “bıldırcın eti” demektir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti Mûsâ’nın (aleyhisselâm) duası ile Allah Teâlâ’nın İsrâiloğulları’na gökten yağdırdığı kudret helvası (menn) ve bıldırcına benzer bir kuş eti (selva) anlatılmaktadır.
Bamteli: GÖNÜL UFKUNDA DİRİLİŞ
Asırlar var ki, kalb dili ihmale kurban gitti; gönüllerdeki heyecan dineli, gözlerdeki yaş kuruyalı hayli zaman oldu; şeytan ve avenesi, son dönemdeki ümit ve emel mecmuasını da kirletti.
Enâniyet, Hak ve hakikat ile aramıza girdiğinden dolayı, kendi gönül dünyamıza küsuflar (güneş tutulmaları) yaşatıyoruz. Allah’tan bir kopukluk yaşanıyor ki, hiç sorma!.. Üç-beş temiz vicdan, bu mevzuda vicdanın güdümünde veya Latife-i Rabbâniye’nin güdümünde bir şeyler yapma cehd u gayreti içine -belki- girmişti ama daha yolun başında gulyabaniler önünü kesti; eşkıya, “Yürüyemezsiniz bu yolda!” dediler; şeytanın avenesi eşkıya.
Zihinler kirli, kalbler kirli, duygular kirli; deftere sürekli kir akıyor. Evet, bir Hak dostu “Bakma, yâ Rab, sevâd-ı defterime!”diyor. İkinci mısrayı ben biraz değiştiriyorum. “Yak -yakacaksan- onu, benim yerime!..”
Fakat o âdet-i İlahiye, öyle değil; defterde ne yazıyorsa ve hayat nasıl bir güzergâhta cereyan etmiş ise, öbür taraftaki muamele de ona göre olacaktır. Senin “Benim yerime defteri yak!” demenle durum hiç değişmeyecektir. Senin ahvâline, yaşadığın hayata, -esas- hayatında kalbin ile kendini ortaya koymana bakılacaktır. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ “Allah Teâlâ, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, sizi ona göre kıymetlendirmez. Bilâkis sizin kalblerinize, davranışlarınızdaki samimiyete bakar ve hakkınızda buna göre hüküm verir.”Bazı rivayetlerde وَأَعْمَالِكُمْ ziyadesi vardır. Allah, şeklinize-şemâilinize değil.. falan millet, filan milletten olmanıza değil.. falan konumda, filan konumda bulunmanıza değil.. onlara bakmıyor. وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ -Hutbede bahis mevzuu edilen- “kalb”lere bakıyor.. onun temayüllerine bakıyor.. ritminde her zaman “Hû!” sesinin duyulmasına bakıyor.. her zaman “O!” diyor mu kalb, her zaman mızrabı yemiş ve “O!” diye inliyor mu o kalb; ona bakıyor.
O “kalb dili” birkaç asır, belki üç asır, çok gerilerde kaldı; ihmale uğradı, terkedildi. Kazası icap ediyor; bulunduğunuz yerden geriye meseleyi işleterek mi, yoksa gidip tâ o günlerden başlayarak meseleyi yeniden inşâ ederek mi; hepsini kaza etmek gerekiyor. Namazda kazaların îfâsı adına Fıkıh’taki iki şekle binaen bunu söyledim: Kaçırılan şey, ya o vaktin namazından sonra kılınır veya önce edâ edilir. Önce kazaya kalan namazı, sonra o gün edâ edeceğinizi edâ edersiniz; hususiyle “sâhib-i tertib” için bu böyledir; yani namazı hiç kaçırmamışlar, kaçırılmaması icap edeni hiç kaçırmamışlar için. “Yanlış yapmışımdır, hatalı yapmışımdır; namazımı tam, olması gerektiğine göre kılamamışımdır; O’nun huzurunda tam kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunamamışımdır. Ben, bunları yeniden bir kere daha edâ etsem, çok iyi olur; alt tarafı bunun, her gün kıldığım namaza bir o kadarı da ilave etmektir; o kadar!..”
Ama duygu, düşünce ve -esas- gönle ait şeyleri tamir etmek, çok da kolay değil. Gönüllerdeki heyecan dineli asırlar oldu!.. Gözlerdeki yaşlar kuruyalı da asırlar oldu!.. “Asırlar” diyorum. Ve o nispette, bizim Allah’tan uzaklaşmamız da asırlar oldu. Kendi kendimize küsuflar yaşattık, hüsûflar (perdelenmeler, ay tutulmaları) yaşattık. Sırtımızı O’na dönünce, kendi gölgemize takıldık; o da enâniyetimiz idi. “Biz biliriz, biz ederiz; bizim bildiğimiz gibi olur!” dedik; bu yanlış “Bildim!”lere takıldık. Öylesine şeytanın arkasına bir takılma yaşadık ki, hiç sorma!.. Hafizanallah.
Çok küçük bir uyanma vardı. Sağdan-sola yatakta dönme gibi, başını yastıktan kaldırma gibi, bir etrafını temaşa etme gibi hafif bir uyanma vardı ve o, çok şey vadediyordu. Çünkü merkezde/başlangıçta atılan bir adım, çok şey ifade eder; o, sonra atılacak adımları atma adına çok önemli bir referanstır. Merdivenin ilk basamağına adımınızı attığınız zaman, şaka yapıyor olmadığınıza göre, çıkmaya karar vermişsiniz demektir. İşte o mülahaza ile bir “ilk adım” yaşanmıştı, ilk basamağa basılmıştı, daha ileri basamaklara eller atılmıştı ve niyetler -esas- o merdivenin veya o helezonun ya da o miracın son basamağında idi. Fakat neylersiniz ki şeytan, şimdiye kadar hemen her hayırlı işin içine bir şeyler karıştırıp kirlettiği gibi, bu meselenin içine de bir şeyler karıştırdı ve o kazanlar ile ifade edilemeyecek, deryalar ile ifade edilemeyecek ümit ve emel mecmuasını kirletti.
Gönül dünyasının dirilişe muhtaç olduğu bir dönemde daha bir “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekte batma!..”
Çok şey düşüyor bugün Hak ve hakikate dilbeste olmuş insanlara; çok şey düşüyor.. yeniden, gönül dünyası itibarıyla bir dirilme düşüyor.. bugüne kadar yaptığı şeyleri bir kirlenme kabul ederek, o kirlenmeleri gece kalkıp Rabbi ile baş başa kalarak gözyaşlarıyla yıkamak düşüyor.. seccadeleri ıslatmakla, başını ıslak seccadelere koymakla o kirleri yıkamak iktiza ediyor.
Onu hafife almayın, o gözyaşını hafife almayın; Cehennem’in dağlar cesametindeki kıvılcımlarını söndürecek “Kevser” de odur; belki Kevser’den daha kıymetlidir. Onun için denmiş: “Ağlamayan gözden Sana sığınırım, şeytandan sığındığım gibi!..”
Evet, öyle bir fasla yönelme sath-ı mâilinde, yolların ortasında, tercih etme durumunda bulunuyoruz. İsabetli bir tercihte bulunabilecek miyiz, bulunamayacak mıyız? Olduğumuz yerde mi kalacağız, kendimize mi takılacağız?
İmmün sistemleri çok zayıf. Bazen bir günlük bir zevk için, bazen kadın-erkek birbirine karışmayla hemen çöküveriyor immün sistemi.. gâye-i hayal, burada tuz-buz oluyor, silinip gidiyor.. bazen büyük bir işyeri.. bazen bir başarı.. bazen bir pâye.. bazen bir makam.. bazen ellerin şakır şakır vurulması, bir “tasfîk”, bir alkış. Bunlar immün sistemini çökertiyor hemen. Bir yönüyle “iman” zedeleniyor, “âmel-i sâlih” kurumaya yüz tutuyor, “ihlas” arada kaynayıp gidiyor, “ihsan” görünmez oluyor, “aşk u iştiyak-ı likâullah” bütün bütün unutuluyor. İmmün sistemi, manevî anatomideki immün sistemi çöküyor.
İmmün sistemi çökünce insanın fizikî yapısında, bünye değişik virüslere açık hale gelir. Biraz evvel bahsettiğim şeyler de insanın manevî anatomisinin rükünleridir; onda da bir çökme olduğu zaman, manevi yapı hastalıklara açılmış olur. Değişik şeyler ile çöker o. Bazen bir günlük zevke.. bazen birkaç aylık zevke.. bazen birkaç senelik zevke.. bazen de bütün bir ömür bile olsa, bir ömürlük zevke/safâya -hafizanallah- yıkıveririz onu, çökertiveririz onu. Bu defa da şeytanî virüsler müsait buldukları o zeminde otağlarını kurar ve sürekli bizim nöronlarımıza mesajlar gönderirler; “Beni dinleyin!” derler. O kadar çok yanlış sinyal ile karşı karşıya kalır ki insan, ne düşüneceğini, ne edeceğini bilemez. Hatta bazen onları da çözemediğinden dolayı, “İyi mi, kötü mü?!” onların altında kalır, ezilir.
Onun için Hazreti Bediüzzaman diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” Çoğaltabilirsiniz: Bir kulak kabartma, bir göz dikme, bir dudak oynatma, bir hiç öyle olmadığın halde öyle görünme, hiç öyle olmadığın halde öyle çalım çatma, hiç öyle olmadığın halde kendini öyle ifade etme. Bütün bunlar, insanı batıran şeylerdir. O Hazret de meselenin sadece çok önemli olan birkaç tanesini söylüyor ama siz, yüz tanesini sayabilirsiniz. “Enâniyet” diyor mu orada, “gurur” diyor mu orada, “kibir” diyor mu orada? Demiyor bunları. “Alkışlanma” diyor mu orada, “dünya sevdası” diyor mu orada? Bütün bu “pislik”leri, duygu-düşünce itibarıyla ayaklarının altına alıp, naatlar okuyarak veya münâcaatlar okuyarak, onların üzerinde raks etmeyince, insan, hakikate yönelmiş olamaz. Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir alkış, bir takdir, bir makam, bir pâye, bir mansıp, üç-beş kuruş bir şey, bir dünya rahatı, bir yiyip-içip yan gelip kulağın üzerine yatma. Bütün bunlar hayvanî vasıflar; onlarla batma!..
Oysaki Allah, insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar yaratmış. O, bir mir’ât-ı mücellâdır; onda tecelli eden ve görülen bir meclâdır; o meclâda tecelli eden de O’dur (celle celâluhu). Onun için, إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ “Allah (celle celâluhu) insanı, sûret-i Râhman’da yaratmıştır.” Yani; Rahmâniyetine bir ayna olarak yaratmıştır. O öyle muazzam bir varlıktır ki, bakılınca “Olsa olsa, Rabbe ayna, işte bu olabilir!” dedirtecek kadar. Buna “ahsen-i takvim” diyoruz.
İnsan, bu kadar şey almış ise, bence mutlaka vereceği şeyler de olmalı bunun karşılığında. Zaten demiyor mu Hazret, “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.” Allah’a yaptığımız kulluklar, bizim gelecekte alacağımız şeylerin mukaddimesi değil; bugüne kadar aldığımız şeylerin, O’nun verdiği şeylerin şükrü mukabilinde, O’na minnette bulunma mukabilinde, hamd u senada bulunma mukabilinde. Evet, biz, mükâfatımızı çoktan almışız; yaptığımız şeyler de onlara karşı sadece hamd u senâ ve şükürden ibarettir.
Doğru Müslümanlığı Râşid Halifelerin ve onların izinde gidenlerin hayatında aramalısınız; zira onlar, adım adım Rehber-i Ekmel Efendimiz’i takip etmiş ve O’nun Allah’a ulaştıran izlerine göre yürümüşlerdir.
Müslümanlığın doğru yaşanmasını, Râşid Halifeler yaşantılarıyla ortaya koymuşlardır. Râşid Halifeler. Birinin döneminde şu andaki Türkiye kadar yirmi olan ülkeler fethedilmiş, insanlar sağdan hizaya gelmiş. Bir ikincisinin döneminde Türkiye kadar kırk. Fakat zannediyorum, hiçbirinin bir tane evi yoktu. Hiçbiri çocuklarından birini kayırmamıştı. Bunlar, ruhlarının ufkuna yürüdüklerinde bir dikili taş arkada bırakmamışlardı. Kendileri olarak Allah’a yürümüşlerdi. Kendileri olarak yürürken bile “Acaba bunun hesabını verebilir miyiz?!” mülahazası ile yürümüşlerdi. Gerçek Müslümanlığı, onlar temsil etmişlerdi ve Allah Rasûlü da onları nazara veriyordu: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” Sünnet; yol, yöntem demek. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي Yolum, yöntemim. وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Râşid, rüşde ermiş ve aynı zamanda hidayete otağlarını kurmuş; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali. Derecesine göre, sonra Sahabe-i kiram, sonra Tâbiîn-i ızâm, sonra -bir kavle göre- Tebe-i Tâbiîn-i fihâm. Ebu Hanifeler de bu son kategori içine girer. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.)
İnsan, o çizgide hayatını sürdürdüğü zaman, yanılmaları öyle aza incirâr eder ki, Allah’ın izni-inayetiyle; Allah (celle celâluhu) onu yollarda yüzüstü bırakmaz. O güzergâhı takip ediyorsa ve o izlere basa basa yürüyor ise, hiç farkına varmadan, birden kendisini Cennet’in kapısının ötesinde/içeride bulur. Münker-Nekir, kabirde sual sormaya geldiğinde, “Buna sual sormaya lüzum yok!” derler, “Bu, yapılacak şeyleri, a’lâsıyla yapmış; a’lâsıyla yapmış!..”
Hazreti Ebu Bekir, bir halife, devlet reisi, Emîru’l-Mü’minîn idi. Halife ama Medine-i Münevvere’ye beş kilometrelik mesafede, başkalarının koyunlarını sağmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Ve etrafındakilere şöyle demişti: “Halkın orta ölçekte veya en düşük ölçekte geçim standartları ne ise, bana o kadar maaş takdir edin; ben devlet başkanıyım ancak o kadarına hakkım var!” Fakat Hazret herhalde araştırdı, etti, ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman. O iki sene, üç ay, şu kadar küsur günlük süre zarfında esas yaptığını yapmıştı; Cennet gibi bir dünyanın blokajını yapmış, statiğini hazırlamış ve arkadan gelen kahraman Ömer gibi bir âbide şahsiyete emanet etmişti. “Ben, emanete riayet ettim mi etmedim mi bilemem; fakat elimden geldiğince çırpındım durdum. Bundan sonra o emanetin emin emanetçisi sensin!” deyip ona vermişti.
Ve bir de yanındaki insanlar vasıtasıyla bir testi göndermişti. Devlet Reisi. Dev-let re-i-si gerçekten o. Şimdiki sahtekarlar, düzenbazlar, milleti aldatan Amnofisler, Ramsesler, İbnü’ş-Şemsler, Hitlerler değil!.. Evet, bir testi göndermişti kendinden sonraki halifeye, içine de bir kağıt yazmış/bırakmıştı: “Ben, araştırdım, ettim; halkın orta ölçekte veya dûn ölçekte geçimi için şu kadar şey veriliyormuş; şu kadar şey ile yaşıyorlarmış. Ben baktım; bana verilen maaş, onun üstünde. Bu fazlalar hazineye ait şeydir; ben onu, benden sonra işin başına geçecek zata emanet ediyorum!” O koca Ömer gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamış; “Senden sonra Müslümanca yaşamaya âdetâ imkân bırakmadın!” demişti. Ama kendisi de onun berisinde yaşamıyordu/yaşamamıştı. Adım adım izler o ve o izler, adım adım Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın izleri.. O izler, Hazreti Cebrail’in izleri, Mikail’in izleri, İsrafil’in izleri.. O izler, insanı Allah’a ulaştıran izler. Adım adım o izlerde doğru yolu takip etmişlerdi. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatini bi-hakkın temsil etmiş, sırât-ı müstakimi bi-hakkın temsil etmiş ve sırât-ı müstakim ile varılacak yere varmışlardı. Onun için buruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ
Anama da bu kadar tatlı “Anam!..” demedim, o da darılmasın!..
O benim anam. Bazen, “Annem kıskanır mı?” diye aklımdan geçmiyor değil; çünkü onları, annemden çok seviyorum. “Hazreti Hatice!” deyince. Onu da salât u selamlarım içinde yâd etmeden geçersem “Ben, küstahın birisiyim!” diye düşünüyorum.
Âişe validemize “Anam!” derken. Anam kadar gözümde, hatta onun çok üstünde; anamı kıskandıracak kadar. Anam. Anamı kıskandıracak “Anam!” deme. Her “Anam!” deyişte, kalbin bir mızrap yemiş gibi inlemesi, öyle “Anam!” deme ona. Çünkü Sıddîk’ın kızı Sıddîka.. Peygamberin evinde âbide bir kadın.. dinin yarısını rivayet eden bir râviye. Beş bin küsur hadis rivayet ediyor; Buhari’de olan hadislerden fazla. Bu, sizin dininizin esası demek, Kur’an’ın yorumu demek, Kur’an’ı doğru anlamanın argümanları demek. Ve onları size emanet ediyor: “Alın bunları, birer argüman olarak kullanın, yanlış yollarda yürümeyin, düşe-kalka yürümeyin!”
İşte bu anam diyor ki: “Bazen hilale bakardık, bir geçerdi, bir ay; Recep geçerdi, Şaban geçerdi, Ramazan geçerdi, bizim evimizde sıcak su kaynamazdı.” Soruyor yeğeni “Ne ile geçiniyordunuz?” “El-Esvedeyn” diyor, “İki siyah ile”. Buna tağlîb tariki deniyor; esasen iki şeyi bir araya getirince, bir ad ile ifade ediliyor. Burada da “iki siyah ile” deniyor. Esasen siyah olan “hurma”, galiba Acve hurması, o kerametli bir hurma; diğeri de “su”. “Mâeyn” de diyebilirdi burada, bu defa da hurma, mâ ile beraber zikredilmiş, tağlîb tarikiyle o ona ircâ edilmiş olurdu. “El-esvedeyn; iki siyah ile geçiniyorduk!..”
Ömür boyu, hayatlarını böyle geçiriyorlar. “Ben Mü’minim! Mü’minlerin serkârıyım, Emîrü’l-mü’minîn’im!” diyen, böyle dediği halde Kârûn gibi yiyen.. öyle diyen, Kârûn gibi yiyen.. öyle diyen, Kârûn gibi yaşayan insanlara binlerce “Yuf!” olsun!..
Müslümanlık, iddia değildir; o, Kur’an’ın insan davranışlarında kristalleşmiş şekli ve hayatın ta kendisidir.
“Mü’min kimdir?” إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Görüldüğü zaman, Allah’ın hatırlandığı insandır.” Mü’min, odur; ahsen-i takvîm âbidesidir, mir’ât-ı mücellâdır. Ve tabii hepsinin üstünde esas bir mir’ât-ı mücellâ var ki, O, mutlak manada “Kamil İnsan”dır. “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” Sallallâhu aleyhi ve sellem.
Günümüzde yeniden kalbimize yönelme.. belki, Latife-i Rabbâniyeye yönelme.. cismâniyetten sıyrılma.. hayvaniyeti bırakma.. bir beden hayatı yaşamayı bırakma.. kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme. O kalb ve ruh rasathanelerine yükselmeyince, görülecek şeyleri de insan göremez, esasen.
Ha ne için bugün bu konular ele alınıyor? Hiç farkına varmadan, Cenâb-ı Hak, bir kısım hayırlara muvaffak kıldı, onu inkâr etmiyorum ben. Merdivenin ilk basamağına adım atılmıştı.. niyet hâlis idi.. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” hadis idi.. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller başka değil ancak niyetlere göre kıymet kazanır.” hadis idi. Dolayısıyla, o merdivenin başına, o merdivenin üst tarafına çıkılmak ile varılacak yere çıkılacak idi. İlk basamağa veya ikinci basamağa ya da üçüncü basamağa adım atılmış idi. Belli idi; o insanlar, işi sonuna kadar götürecekler idi. -Antrparantez: Cenâb-ı Hak, niyetlerinin mükafatlarıyla onları taçlandırsın inşâallah, hepinizi taçlandırsın inşâallahu teâlâ.-
Şimdi bu türlü önemli şeylerde, Cenâb-ı Hak, muvaffak kıldı. Belki hiç farkına varmadan, bu şeylerin bazılarını kendimizden bilmiş olabiliriz. “Ben bir yerde elime kazmayı aldım, manivelayı aldım; bir okul, bir üniversite yapmak için orada bir ırgat gibi, bir amele gibi çalıştım ve Allah’ın izni ile.” Bakın, böyle de diyebilirsiniz: “Allah’ın izniyle bu müesseseyi kurduk!” falan diyebilirsiniz; yaptığınız şeyi “maşaallah”lı, “inşaallah”lı, söyleyebilirsiniz. Fakat zihninizin ucundan azıcık “Ben yaptım!” mülahazası geçiyor ise, enseden bir tokat yemeye müstahak olursunuz.
Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesini O’ndan bilmek suretiyle, işin artırılmasını ona bağlamak lazım. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, ‘Allah’ım, Sen’den!’ derseniz, Ben de nimetlerimi artırırım, verdiğim şeyleri katlayarak veririm, müzâaf veririm, mük’ab veririm, mük’ab der mük’ab veririm; iki katlı, üç katlı, dört katlı, on katlı veririm.” Hazineleri zengin. Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri, sizin beklediğiniz şeyler ile dolu; Hazreti Cüneyd’e buyurduğu gibi, ibadet u taat ile dolu. Sizin ibadet u tâatinize Allah’ın ihtiyacı yok; maksadınız O’nu hoşnut etmek ise şayet, kendinizi küçük görün ve amelinizde ihlaslı olun!.. Yaptığınız her şeyi Allah için yapın!.. Hazreti Pîr’in ifadesi ile “Allah için işleyin, Allah için başlayın, Allah için konuşun, Allah için görüşün; lillâh, li-vechillah, li-eclillah rızası dairesinde hareket edin. O zaman ömrünüzün saniyeleri, seneler hükmüne geçer.”
Bakın, nasıl bereketli bir kazanç bu; nasıl “bir”ler “bin” oluyor. Öbür türlü, o meseleyi azıcık kendimizden bildiğimiz zaman, hiç farkına vardan “bin”i bir etmiş oluruz. Fakat onu Sahibine verirseniz, “O’na binlerce hamd u senâ olsun; birer aktör olarak bizi bu mevzuda Kendi kader programı çerçevesinde kullandı.” -Hâşâ, ‘senaryo’ demiyorum ben, ‘Kader programı içinde kullandı.’ Demeyi tercih ediyorum.- “Kullanana can kurban!” derseniz şayet, Allah, o zaman sizin birinizi bin yapar.
Evet, zerre kadar kendine bir hisse ayırdığın zaman, hiç farkına varmadan, Allah ile münasebetlerin açısından binleri bir etmiş olursun, belki sıfırlamış olursun. Bütünüyle kendinden biliyorsan, sıfırlamış olursun. Kendini sıfırladığın zaman, Cenâb-ı Hakk’ın sana lütfettiği şeyler karşısında; o zaman da o sıfırın sol tarafına bir rakam konmuş, sıfırlar da çoğaltılmış, dolayısıyla “on” olmuş, “yüz” olmuş, bir üçüncü sıfır konmuş ise “bin” olmuş, bir dördüncü sıfır konmuş ise “on bin” olmuş olur. Allah’ın hazineleri geniştir. لاَ حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” لاَ حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka yoktur. İşte Cennet hazineleri bunlardır.” buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Nefis, hilkat itibarıyla kurbete açık özelliğinin yanında, ihmal edilip yüksek ufuklara yönlendirilmediği zaman bir zift kaynağı haline gelme konumundadır.
Nefis, bir yönüyle, insan mahiyetinde şeytanın şifrelerini çözen şifre memuru gibi bir şeydir. Şeytan, sürekli sinyaller gönderir; nefis, şeytandan gelen o sinyalleri çözer kendine göre, insan hiç farkına varmaz. Dolayısıyla kalbin kapılarını ona açık bıraktığın takdirde, o gelir, oraya otağını kurar. Orada senin alacağın şeyler, sadece şeytanın sinyalleridir; nefis, onları çözüyor: “Di-di-da-dıt / da-da-dıt.” Ondan sonra sen de ona göre hareket ediyorsun. Orada şifre memuru o, nefis; o da şeytan.
Fakat nefis, “Nefs-i Emmâre” olmaktan, “nefs-i hayvanî” olmaktan, yani yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmaktan kurtulur ise, birinci basamağa çıkılmış oluyor ki, ona “Nefs-i Levvâme” deniyor. Yaptığı bazı şeyleri kınayan, sorgulayan, en iyi işlerinde bile “Bu iş, biraz bulanık çıktı!” diyen/diyebilen nefis. Bu, yavaş yavaş o istikamette bir adım atma demektir.
Bazıları, bu arada, bir “Nefs-i Mülheme” meselesi de oraya koyuyorlar. Siz, bu mülahazaya yükseldiğiniz zaman, kendinizi bu istikamette sorguladığınız zaman, Cenâb-ı Hakk’ın ilham esintileri ile karşı karşıya kalırsınız, destek alırsınız O’ndan. Allah’tan destek alıyor iseniz, Allah’ın izniyle, inayetiyle devrilmezsiniz, yolda kalmazsınız, yüz üstü sürünmezsiniz. Bazıları bu “Mülheme”yi araya sokuyor.
Fakat bazıları da doğrudan doğruya “Nefs-i Levvâme”den sonra, “Nefs-i Mutmainne”ye geçiyor. İtmi’nâna ermiş nefis. Bu da tezekkür ile, tefekkür ile, tedebbür ile, ibadet u tâat ile, Allah’ı anmak ile, sohbet-i Cânân ile olur. Nefs-i Mutmainne.الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) Dikkat edin, kalbler/nefisler, ancak Allah’ı yürekten anmakla oturaklaşır.
Alvar İmamı’nın dediği gibi diyeyim; bende o kalb yok ama o derken böyle -haşyetle kıvranır gibi- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ derdi; âdetâ herkesin kalbinde de mızrap yemiş gibi bir ses duyulurdu. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Mızrap yemiş bir kalb gibi. “Sen’den başka Ma’bûd-u bil-hak, Maksûd-u bil-istihkak yok! Sen varsın, ey Ma’bûd-u Mutlak, ey Maksûd-u Mutlak, ey Sübhân-ı Mutlak, ey Mezkûr-u Mutlak. Mutlak, mutlak, mutlak; Sen Mutlaksın. Ben ise sadece Senin karşında, Senin yarattığın değişik şeyler ile mukayyed; mukayyedin tekiyim! Bir an, Senden gelen tecelliler kesilirse, ben sıfır ibn sıfır, zero ibn zero olurum.”
Nefis, böyle bir şey ama “Mutmainne”ye gelince, أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Dikkat edin!” أَلاَ tenbih edatı. “Dikkat, bak, dikkat kesilin!.. Kalbler, Allah’ı anmakla itmi’nâna -yalın Türkçe ile “oturaklaşma”ya- ulaşır.” Dolayısı ile -bir yönüyle- o kalb, otağını kurması gerekli yer nere ise, otağını oraya kurar.
Bazıları bunun üstünde bir “Râdıye/Mardıyye” makamından bahsediyor. Bazıları da o “Mutmainne”nin bir yanına “Râdıye”, bir yanına da “Mardıyye” diyorlar. “Râdıye” şu demek: Siz, Allah’tan razı oluyorsunuz, “Allah’ım! ‘Gelse celâlinden cefâ / Yahut cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..’ Razı oldum!” diyorsunuz. رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّاHadis-i şerif; “Rabb olarak, Sen’den razıyız; hepimiz razı olduk!” Mazi kipi ile ifade ediliyor; “Tâ dünden razıyız; dünden razıyız.” “Dünden razıyız.” fiil olduğundan dolayı, “Bugün de razıyız.” demek oluyor. Bir de mazi kipi ile ifade edilmesi, “vukuu muhakkak” manasına geliyor; hani dünden/ezelden razı olduğumuz gibi, ebede kadar da o rıza çizgisi işini devam ettireceğiz, Allah’ın izni ile. Bir söz verme: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ“Rabbimizin rubûbiyetinden, din olarak İslam’dan ve İnsanlığın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden hoşnuduz.” Rabb olarak, Sen’den razıyız; din olarak İslam’dan da razı olduk; elçi ve nebi olarak da Senin elçinden/rasûlünden hoşnuduz, razı olduk!..
Fakat ehl-i tahkike göre, Cenâb-ı Hak, sizin niyetiniz ve yapacağınız şeyler açısından sizin hakkınızda rıza takdir buyuruyor. O (celle celâluhu) -bir yönüyle- rıza tecelli dalga boyunda size baktığından dolayı, siz, O’ndan razı oluyorsunuz. Dolayısıyla O da rızasını pekiştiriyor sizin hakkınızda; siz Allah’tan razı, O da sizden razı. Râdıye, Mardıyye. Bazıları bunu Nefs-i Mutmainne’nin iki kanadı şeklinde mütalaa etmiş; bazıları da “Bir basamak o, bir diğer basamak da o.” demişler. Bu suretle, Mülhemeyi de meseleye katacak olursanız, esasen, nefs-i hayvanî ve Nefs-i Emmâre’den sonra dört tane nefis mertebesi var.
Nefis, ciddi bir seyr u sülûkla, cismâniyete ait zulmetleri arka arkaya yırtıp emmârelikten kurtularak, levvâme, mülheme, mutmainne, râdıye, mardıyye ve sâfiye gibi mertebelere sıçramak suretiyle müzekkâ hale gelebilir.
Bir de hususî mevhîbe-i ilahiye olarak “Nefs-i Zâkiye ve Sâfiye” var. Allahu a’lem, başta enbiyâ-i ızâm olmak üzere, sonra onların hakiki vârisleri; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi insanların nefisleri. Belki daha aşağıya doğru geldiğiniz zaman. “Aşağı” demek ne demek? Yani, onlar yine her birerleri Kutup yıldızı gibi, bizim başımızın çok çok çok çok çok üstünde. Hazreti Şâh-ı Geylânî gibi, Şâzilî gibi, Necmeddin-i Kübrâ gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî gibi, Mustafa Bekrî-i Sıddîkî gibi, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, İmam Zeynülâbidîn gibi, İmam Cafer-i Sâdık gibi, gibi, gibi. Hacı Bayram Veli hazretleri gibi, Zembilli Ali efendi gibi, Pîr-i Küfrevî gibi, Alvar İmamı Muhammed Lütfî efendi gibi, İhramcızâde İsmail efendi gibi, gibi, gibi, bir hayli Hak dostu. Bunlar, bir yönüyle, birer mir’ât-ı mücellâdır; baktığınız zaman, size Allah’ı hatırlatırlar. إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Onlara baktığınız zaman, Allah’ı hatırlarsınız. Görüldükleri her yerde, insanlara “Allahu Ekber!” dedirtirler bunlar.
Ve öyle idi; bakışlarıyla, göz irisleriyle ifade ederlerdi, yüzlerindeki takallüsler ile ifade ederlerdi, el-ayak hareketleri ile ifade ederlerdi, ürpertileri ile ifade ederlerdi, inlemeleri ile ifade ederlerdi. Bunlar, bir yönüyle, o Sâfiye ve Zâkiye’nin hakiki manada temsilcilerinin yanında, izafî ve nisbî manada o Safiye ve Zâkiye hakikatinin temsilcileri idi. Allah, onları “müzekkâ” kılmış; yani, tezkiye-i nefse onları muvaffak kılmış.
Tezkiye-i nefis. Hazreti Pîr’in verdiği ölçüler içinde, tezkiye etmemek suretiyle, kendisini gırtlağına kadar pislik içinde yaşıyor gibi görmek suretiyle, “Benden de insan olur mu?” demek suretiyle. Elli defa hacca gitmiş, gelmiş ve her defasında Kâbe’yi tavaf ederken bayılmış. Hacerü’l-Es’ad’i öperken bayılmış. “Esved” yerine “es’ad” diyorum, “Hacerü’l-Es’ad” diyorum ben; “saadetli taş, saadetin tâ kendisi olan taş” demek. Hacerü’l-Es’ad’i öperken kendinden geçmiş. Mültezim’e yüzünü koyduğu zaman hıçkıra hıçkıra ağlamış. Antrparantez arz ediyorum; ben oraya başını koymuş ağlayan insanlar gördüm. Hâlâ aklıma gelince, gözlerim dolar. Orada, hıçkıra hıçkıra ağlayanlar, gerçekten Cenâb-ı Hakk’a gönül vermiş insanlar görürsünüz. İşte, olmuş ise böyle bir şey, Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde -başkası kullanmıyor onu- “tahdîs-i nimet” nev’inden, “Allah Allah! Benim gibi bir insana böyle şeyler lütfedilmez ama Allah’ın rahmetinin vüs’atine hayret ediyorum! Ne büyük, Allah (Celle Celâluhu)! Benim gibi insanlar -esasen- sırtına semer vurulması gerekli olan varlıklar; fakat gel-gör ki, onlara atlastan cübbeler giydiriyor.”
Zaten o da öyle diyor hani!.. “Nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârâne desen, ‘Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfrân-ı nimet olur.” Estağfirullah, nerede güzellik? Böyle demek, Allah’ın nimetini inkârdır. Doğrusu, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.”demektir. Evet, güzel oldun fakat güzellik, o hil’ata, o cübbeye ait, dolayısıyla da o cübbeyi Giydiren’e ait; sendeki güzellik, izafî bir güzellik.
“Safiye” de dupduru, içine hiçbir şey karışmamış. İşe başlarken arz ettim: Günümüzde içimize, yani kazanlar dolusu, ambarlar dolusu hayrın içine, nefs-i emmâre veya şeytan ya da siyasîler vasıtasıyla bir damla pislik düşünce -bir dam-la pis-lik- kazanlar dolusu, ambarlar dolusu, tertemiz şeyleri, balı kaymağı berbat eder, hafizanallah. Evet, o işin sâfî kalması, içine hiçbir şey karıştırmamaya bağlıdır ki, ismet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, iffet-i mutlaka enbiyâ-ı ızâma has bir şeydir; onlar içinde de mutlak manada kâmil olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a aittir.
Zaten insanı yükselte yükselte, esas getirip O’na bağlıyoruz: Zirve İnsan, Âbide İnsan, Gerçek İnsan-ı Kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu ümmet-i Muhammed’e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun’a, Allah ile irtibatlı bir Sütun’a dayanmışlardır.” (İmam Bûsîrî) Müjdeler olsun bize ki, öyle sarsılmaz, kırılmaz, devrilmez, mübarek, nurânî, bir ucu Miraç’ta, tâ gökler ötesinde ve bir ayağı da sizin/bizim içimizde sağlam/sarsılmayan bir Sütuna dayanmışız. Müjdeler olsun bize, devrilmeyen, kırılmayan bir Sütuna dayanmışız.
Cenâb-ı Hak, o Sütunun arkasında, estağfirullah, o zebercet Sütunun arkasında, o İnsan-ı Kâmil’in arkasında son nefesimize kadar, hatta ondan sonra ahirette de Livâu’l-Hamd isimli sancağı altında haşr ü neşr eylesin!.. Ve O’nunla beraber Cennet’te, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhanîyesine kaşık çalmakla şereflendirsin!.. Vesselam.
Bamteli: MEVSİM HAZAN DEĞİL!..
“Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem / Can azap, cânan azap, her günkü yâran azap.”
“Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman / İmana aç ruhlara başka bir derman azap.” (Kırıp Mızrap)
“Bil illeti, sonra kıl müdavâta tasaddî / Her merhemi, her yaraya derman mı sanursun? // En ummadığın, keşfeder esrâr-ı derûnun / Sen, herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?” (Ziya Paşa)
Çok yoksulluğa, fakirliğe maruz bırakılmışız; çok. Keşke bir ay, iki ay aç kalsaydık da aç kaldığımız bu şeylere o kadar muhtaç duruma düşmeseydik!.. Neleri yitirdik, neleri kaybettik, nelerin yoksunu olarak yaşıyoruz ama farkında değiliz!..
Bir de kendisini tamamen siyasî mülahazalar ile şeytan senaryosunun figürleri haline getirmiş kimseler var ki, sanki insanın içine “Bunların dediklerinin aksi doğru!” demek geliyor. Ne diyorlarsa, doğru onun tersidir herhalde; “bir” diyorlarsa, “İki demek istedi, üç demek istedi!” diyeceksiniz. Çünkü oynanan rol, şeytanın senaryosuna göre ve öyle oynatıyor ki, Hollywood artistleri halt etmiştir onların yanında. “Sürü olun, arkamda sürüklenin!” denince, hiç tereddüt etmeden, “Lam-cim” etmeden hemen sürükleniyorlar.
Firavun’un şeytan ile olan hikâyesini arz etmiştim: Şeytan bir gün Firavun’a tekebbürünün sebebini ve halkın halini sormuş. Firavun “Şimdi git, yarın gel!” cevabını vermiş. Hemen münadilerini salarak her bir mahalleye “Yarın siz koyun gibi meleyeceksiniz. Siz keçi gibi beğireceksiniz. Siz öküz gibi böğüreceksiniz. Siz köpek gibi havlayacaksınız.” demiş. Sabah şeytan Firavun’a giderken bir de bakmış ki, her tarafta meleyenler, beğirenler, böğürenler, havlayanlar. Bir sokağa sığırlar, bir sokağa koyunlar, bir sokağa keçiler, bir sokağa tilkiler, bir sokağa tavşanlar, bir sokağa kediler. Şeytan, “Yahu bu ne hal! İnsanlar, o hayvanların seslerini çıkarıyorlar, hiç durmadan?” diye sorunca, Firavun demiş ki: “İşte bu insanları bu hâle getirdim, hipnozladım; bunlara her hükmümü geçiriyorum ama bak, senelerden beri uğraşıyorum Musa ve kardeşi Harun’a iki kelime anlatamadım, onlara hiçbir dediğimi yaptıramadım!”
Aklı başında olanlar, onları (insî-cinnî şeytanları ve avenesini) dinlemiyorlar ve dediklerinin de doğru olmadığına inanıyorlar. Biz tam çizgimizi bulmasak/bulamasak bile -Siz bulmuşsunuzdur inşallah, ben kendi açımdan konuşuyorum.- onların (şeytan ve avenesinin) çizgisinde bulunmamak da büyük bir bahtiyarlıktır!..
Mesele dipten ele alınmalıdır; zira her şeyin kaymağı kendi cinsinden olur, tabanında ne varsa tavanına da o vurur.
Evet, bir dertler/problemler fâsid dairesinin yaşandığı dönemde bulunuyoruz. Problemler fâsid dairesi. “Çözelim!” derken kendi hesaplarına bile yeni problemlere sebebiyet veriyorlar. İslam dünyası, topyekûn, başta aşağıya bir Fatih istiyor, bir Yavuz istiyor, bir Nureddin-i Zengî istiyor, bir Selahaddin-i Eyyûbî istiyor; hâşâ/estağfirullah, bir Ebu Bekir istiyor, Ömer istiyor, Osman istiyor, Ali istiyor. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) İstiyor ama كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Dolayısıyla da hiç gönül koymayın, rahatsızlığa girmeyin! Bizim bünyemizde -esasen- çimlenenler, tamamen bizim kuvve-i inbâtiyemizden, bizim karbondioksitlerimizden beslenerek o hale geliyorlar.
Allah Rasûlü buyuruyor: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur. Osman Tarı beyin -ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi’den naklen- ifadesiyle, “Sütün kaymağı, süt olur. Yoğurdun kaymağı, yoğurt kaymağı olur.” Varsa balın kaymağı, bal kaymağı olur; şerbetin kaymağı, şerbet kaymağı olur; zehrin kaymağı oluyorsa, o da zehir olur. Evet, tabanda ne var ise, tavana akseden, odur.
Bir toplum, kesb-i istikâmet edeceği âna kadar baştakilerin birden bire düzelmeleri ancak Enbiyâ-ı ızâma mahsus bir şey olmuştur. Tamamen şirazeden çıkmış, darmadağınık, hiçbir hakikat ile irtibatı kalmamış insanları, onlar, Cenâb-ı Hakk’ın önlerine serdiği proje/planlar ile, sonra o plan ve projeye göre gönderdiği mesajlar ile yeniden hizaya getirmişlerdir. Allah’ın izni-inayeti ile, en vahşî, en canavar insanlardan, bir yönüyle, insanlığın iftihar edebileceği bir topluluk oluşturmuşlardır. Onların dışında -esasen- taban ne ise, tavanın olacağı da odur.
Bir dönemde, mesela Emevî döneminde tabanda bozulma, şirazeden çıkma oldu. Allah, onlara Abdülmelik’i musallat etti, Velid’i musallat etti, Süleyman İbn Abdülmelik’i musallat etti. Bir dönemde Abbasîler -belki- istikameti korudular ama bozuldukları zaman, başta Seffâh vardı. Daha sonra da niceleri geldi; onlar da Emevîler dönemindeki Haccâc ve Yezîd gibi oralarda birer gadrin, zulmün, kahrın kahramanı (!) oldular, onun ile yâd edildiler hep. Evet, şeytanlara yakışır şekilde bir yâd edilme!.. Lanet ile anılan küstah cebâbireye rahmet okuttular.
Belki bizim kökümüzde de “kısmen” aynı şeyler yaşandı, “tam” diyemeyeceğim; Şecere-i Numâniye ile çatışmak istemiyorum; onun ile çatışmak, Muhyiddin İbn Arabî ile çatışmak demektir. O, onlar için “Râşid halifelerden sonra en istikamette olan idare sistemi” filan diyor. Kılı kırk yararcasına yaşadılar. Hükümdar, çok rahatlıkla Hacı Bayram’ın önünde diz çöktü; “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Koca Fatih, Akşemseddin karşısında diz çöktü; “Efendimiz acaba ne buyururlar?” dedi. Koca Yavuz, sekiz sene içinde kocaman iki tane devleti, üç tane devleti hizaya getirdi, âdetâ kan dökmeden, tamamen “Pes!” dediler. Döndü geldi ama “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Ve hocasının atının ayağından sıçrayan çamurlu cübbeyi de vasiyet etti, “Tabutumun üzerine koyun!” dedi. İhtimal öbür tarafa gittiğinde, “Senin ne amelin var?!” denilince, “Vallahi, Allah’ım! Benim bir amelim yok!..” Ama ameline bakınca, aslında binlerce insana yeter. Efendimiz’in Mâiz için ve Gâmidiye kadın için söylediği aynı şey: “Ameli, binlerce insana dağıtılsaydı, yine yeterdi ona.” Fakat, “Ben, hocamın cübbesini üzerime aldım, onun hatırına beni Cehennem’e koyma!”
Böyle idi; o zaman, böyle idi. Kılı kırk yararcasına yaşayan insanlar vardı. Taban öyle idi, tavan da ona göre oluşuyordu. Taban bozulunca, blokaj bozulunca, siz, o binanın duvarlarını demir ile yapsanız, bakır ile yapsanız, bilmem ne ile perçinleseniz bile -bir yönüyle blokaj/taban bozuk olduğundan dolayı, zemin bozuk olduğundan dolayı- Richter ölçeğine göre üç şiddetindeki bir zelzele ile yerle bir olur. Böyle bir duruma kaldık.
“Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?”
Ama bir gayret bir çırpınış var. Bir yerine kadar mesafe alındığı söylenebilir. “Yolun bir kısmı -üçte biri mi, dörtte biri mi, beşte biri mi- kat’ edildi.” diyebilirsiniz. “Öyle ise tasalanma; mevsim, hazan değil / ‘Kader!’ de, eğilebildiğin kadar eğil.. // Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?” Hep böyle kışları baharlar takip etmiş, kapkaranlık geceleri de gündüzler takip etmiştir.
O korkunç Cahiliye karanlığını Allah (celle celâluhu), Hazreti “Şems” diyebileceğim, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm ile aydınlatmıştır. Ama “Şems” dememişler O’na, “Kamer” demişler; çünkü “Şems” deyince, “Kamer”in ziyâ aldığı Zât anlaşılmış. Onun için O’na “Kamer-i Münîr”, etrafı aydınlatan, çevresinde sahabe gibi hâle oluşturan “Kamer-i Münîr” demişler. Kamerî Münîr (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Evet, o istikamette belli ölçüde bir mesafe alındığı söylenebilir, Allah’ın izni ve inayeti ile. Bu açıdan da Cenâb-ı Hak, alınan bu mesafeyi boşa çıkarmamak için, bir yere kadar o yolda yürüyenleri yolda sahipsiz/garip bırakmamak için, yolun sonuna kadar götürecektir onları. “Zuhura gelir, her ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Yine, “Hep böyle gelmiş böyle gider” diyor aynı şâir: “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.”
Koskocaman Cahiliye Dönemi’ni Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) elinin tersiyle itti ve onun yerinde, yanında ütopyaların halt etmiş olduğu öyle bir sistem kurdu ki, Allah’ın izniyle, bugüne kadar “anilmerkez” açılımı devam etti. Biz, bir yönüyle, onun Alfa’sını mı, Beta’sını mı, Gama’sını mı yaşıyoruz; onun açılımı makas açılımı gibi bugünlere kadar geldi. Şayet varsa, içinizde bir “nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi duyurma aşk u iştiyakı, o -esasen- ondan gelen tayfların neticesidir.
Ama o dönem öyle kirli bir dönem idi ki, kirli evlerin kapılarına bayraklar asılıyordu. O evlerde bayraklar sallanıyordu/dalgalanıyordu ki bu, “Herkes hiç sormadan bu eve girebilir” demekti. Ben, daha netini konuşmuyorum, onu da yine huzurunuza karşı saygısızlık saydığımdan dolayı. Katiller/cinayetler birbirini takip ediyordu; evlatlar öldürülüyordu, kız çocukları öldürülüyordu, kadınlara hakk-ı hayat tanınmıyordu. Bir dönemde Firavunların İsrailoğulları’na yaptıkları gibi. Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde ifade buyurulduğu üzere, kız çocuklarının doğduğunu duyunca öfke ve üzüntülerinden yüzleri mosmor kesilir ve yutkunur dururlardı. Erkek evladı olmuyor diye, kız çocuğu olunca, “Şimdi bir kız evladım oldu; halkın içine nasıl çıkarım ben, kız evladım oldu” diyorlardı.
Birisi, o derdini, Müslüman olduktan sonra Allah Rasûlü’ne anlatıyor: “Derin bir kuyu kazmıştım. Kızımın elinden tuttum, ‘Seni iyi bir yere götürüyorum!’ dedim. O da ‘Canım babacığım!’ dedi; benim ile beraber geldi oraya kadar. Kuyunun kenarına gelince, ben, arkadan ittirdim; kızım ‘Baba, baba!’ diye bağırarak kuyunun dibine düştü. Ve döndüm geldim.” Allah Rasûlü, o güçlü irade sahibi, gözyaşlarını tutamadı; evet “çocuk gibi” diyemeyeceğim, Cebrail saffetiyle şakır şakır gözyaşları döktü ve ağladı.
İşte öyle bir toplum, bir gün öyle bir hal aldı ki, Allah’ın izni-inayetiyle, insanlar, ona göre sağdan hizaya gelmeye başladılar. Anadolulara kadar, Uzak Doğulara kadar, Çin Seddi’ne kadar, o örnek insanlar, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına her yerde direkler dikti; nam-ı celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bayrak gibi dalgalandırdılar. Cahiliyenin bağrında doğdu bu. Şimdi niye doğmasın ki?
Cahiliyenin en karanlık çağında, bir nurdan Hâle oluştu Kamer-i Münîr’in aydınlatıcılığında; devrin Yezîd’lerine rağmen, yeni bir istikamet nesli yetişebilir O’ndan gelen o ışık tayflarıyla.
Evet, onun için dedim: “Öyle ise gamlanma; mevsim, hazan değil!” Hele kış, hiç değil!.. “Kader, de, eğilebildiğin kadar eğil.” Allah’ın takdirine rıza göster. “Gidecektir bu son gâileler de art arda.” Sana yapılan bu son gaileler de, bu zulümler de, bu şeytanî i’tisaflar da geçecektir art arda. “Kim bilir nasıl lütuflar var şimdi sırada?” “Sıra bana geldi!” diye o bulunduğu yerden çıkacak, gelecek, dünyanızın ufkunu saracak; yeni hâleler oluşacak, Hâle’ye hayran, gözleri Hâle’de. Bugün hutbede okunduğu gibi Zeynülâbidîn hazretleri.
O Hazret, Peygamber ashabı değildi ama bir sahabînin oğlu idi; Hazreti Hüseyin’in oğlu idi. Fakat gözleri Hâle’de idi. O, kendini ayarlarken, kurarken âdetâ Hazreti Rasûlullah’a göre kuruyordu, Ebu Bekir’e göre kuruyordu, Ömer’e göre kuruyordu, Osman’a göre kuruyordu, dedesi Ali’ye göre kuruyordu, babası Hüseyin’e göre kuruyordu. Kuruyordu ve hiç olmayacak günahları karşısında dahi gözyaşları döküyordu. Başını bazen rahmet eşiğine, bazen re’fet eşiğine koyuyordu; bazen “Ya Rahîm!” diyordu, bazen “Ya Raûf!” diyordu, bazen “Ya Atûf!” diyordu, içini döküyordu. Hep istikamet içinde yaşıyordu; evinde istikamet solukluyordu; eşi, istikamet solukluyordu; çocukları, istikamet solukluyordu. Ama bir de ona sorun!.. Allah’ı hatırladığı zaman yerlere kapanıyordu, bayılıp kendinden geçiyordu, hafakanlar içine giriyordu.
Evet, öyle bir nesil, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o nurlu hayatı, nurlu irşadı sayesinde yetişmişti, olmuştu. Ha, şimdi öyle biri yok, öyle bir “Kamer-i Münîr” yok; fakat O’ndan gelen o ışık tayfları sayesinde Allah’ın izni-inayetiyle (diriliş erleri ve ihya) yine olacaktır.
Diğer taraftan, Yezîd’ler de olacaktır; Haccâc’lar olacaktır, Amnofis’ler olacaktır, Ramses’ler olacaktır İslam dünyasında; Lenin’ler olacaktır, Stalin’ler olacaktır. Yaptıkları zulümleri başkalarına alkışlatacaktır bunlar. Türlü türlü yalanlar söyleyeceklerdir ve yalancılar da bunları yamayacaklardır hemen. Haramlar, rüşvetler şakır şakır yağıyorken evlerin içine, “Efendim, niye yadırgıyorsunuz, bunlar birer hediyedir, armağandır; aklınızı bozmayın, kafanızı karıştırmayın! İtaat mevzuunda fevkalade hassas davranın; harama giriyorsunuz, haram irtikâp ediyorsunuz!” diyeceklerdir.
Birinin, şimdiye kadar söylediği yalanları birisi merak etmiş, saymış da zannediyorum iki yüz, üç yüz tane. Yalanın bir tanesi bile münafıklık alameti. Münafığın alameti üçtür veya (bazı rivayetlerde) dörttür: “Konuşunca yalan konuşur.” Ee bir tanesi yalan alameti ise, bilmiyorum yüz tanesini işleyene bir isim bulabilir misiniz? Ansiklopedilere de baksanız, lügatlere de baksanız, en geniş sözlüklere de baksanız, ona bir isim bulamazsınız. Bir tane yalan söyleyen, münafıklığa doğru bir adım atmıştır; iki tane söylerse kaç adım, üç tane söylerse kaç adım; yüz tane söylerse. Yok canım, ötesinde adım yok zaten, basamak yok!.. Artık ötesindekini bilmiyorum, şeytana sormak lazım!..
Şimdi bunlar her zaman musallat olagelmişlerdir insanlara; birer güve gibi, manevî hayatı kemirmişlerdir. Güvenin yüne musallat olması gibi, musallat olmuş; toplumun maneviyatını kemirmeye başlamışlardır, güvenin yünü kemirdiği gibi. Birileri için öyle “Sülük!..” dediler. “Sülük, insanın pis kanını emiyor; bunlar, temiz kanımızı emiyor.” dediler. Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Bu ne güzel karakter ortaya koyma? Şâhâne.
İnanan sarsılsa da devrilmez, ümitsizliğe düşmeyin; madem hedefiniz O, öyleyse O’na tevekkül edip doğru bildiğiniz yolda hızınızı katlayarak yürüyün!..
Evet, bunların hepsi şimdiye kadar müzâaf şekliyle kaç defa gelmiş, kaç defa musallat olmuş insanlığa. Ama Allah’ın inayet ve riâyeti ile, mü’minler, kalblerini Cenâb-ı Hakk’a tevcih etmişler ise, Latife-i Rabbâniyenin hakkını vermişler ise, insan olmanın hukukuna riayette bulunmuşlar ise, ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin hakkını edâ edip yerine getirmişler ise, Cenâb-ı Hak, o zehir-zemberek durumu yeniden âdetâ Cennet’lere çevirmiş, o insanları da Cennet’teki cennetlikler gibi, Hurîler gibi, Gılmanlar gibi, onun bağ ve bahçesi içinde reftâre gezen insanlar haline getirmiştir, izn-i İlâhîsiyle, inâyet-i Rabbâniyesiyle, meşîet-i Sübhâniyesiyle, rahmet-i vâsiasıyla.
Şu halde, endişe etmeyin.. bozukluğa bakıp ye’se düşmeyin.. ümitsizliğe düşmeyin.. yürüdüğünüz yolda yürüyün!.. Bir yere kadar yürüdünüz; oraya kadar yürüten O idi, biz değildik. Yürüten O idi.. anahtar O’nun elindeydi.. dümen O’nun elindeydi.. nöronlarımıza hükmeden O idi.. o şeyleri aklımıza getiren O idi.. bizi o işlerde istihdam eden O idi. O’na binlerce hamd u senâ olsun!..
O mevzuda “O’na binlerce hamd u senâ olsun!” dediğimiz gibi, şu anda da bazı hatalarımızdan arınmamız için zalimleri bize musallat ettiğinden dolayı yine O’na hamd u senâ olsun, yine O’na şükürler olsun!.. Bizi, arındırarak huzuruna almak istiyor; O, ne Erhamü’r-Râhimîn, ne Eşfaku’l-müşfikîn, ne Eşfe’ü’ş-şâfiîn”, ne A’delu’l-âdilîn, ne Ekremü’l-Ekremîn!.. Evet, O, öyle, öyle bir Zat!..
Meseleye öyle bakın!.. Yürüdüğünüz yolun emniyetine öyle güven duyun!.. Bugüne kadar attığınız adımları hızlandırın, fedakarlığınızı katlayın!.. Başınıza gelen şeylere de müteessir olmayın.
İnsanız. Yediğimiz tekmeden dolayı sarsılırız.. ama Allah’ın izni-inayeti ile, mü’min, sarsılsa da doğrulmamak üzere yere yıkılmaz!.. Dize gelir belki.. belki rükûa gider.. ama kalkar yine aynı yolda -Allah’ın izni-inayeti ile- yürür hedefine doğru. Hedef, O (celle celâluhu) ise. Hedef, O ise.
Öyle ise, önemli olan şey, hedefin O olmasıdır. O da Rehber’in arkasından, Hazreti Pîr-i Mugân’ın -Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastettim.- arkasından, Şem’-i Tâbân’ın arkasından, Ziyâ-i Himmet’in arkasından, Kamer-i Münîr’in arkasından, hıza hız katarak yürümeye vâbestedir. Cenâb-ı Hak, o yolda sabitkadem eylesin!..
“Her zaman şefkatle çarpmıştı sinelerimiz / Toprak-ağaç, çiçek-böcek ve biz // Sarmaş-dolaş ve iç içeydik hemen hepimiz / Duyulurdu her yanda neşemiz, sevincimiz.” Belli bir dönemde olmuş muydu bunlar? Evet, olanlar, olacakların en inandırıcı referansıdır; bir kere daha niye olmasın ki? Yaptığına göre, diyor ki: “Bakın Ben böyle yapıyorum; ha, yine yaparım Ben!”
Onun için, istikametinizi koruyun!.. Zalim, zulmünü yapsın; hâin, hıyaneti ile otursun kalksın; fâsık, fıskını mırıldansın dursun!.. Size düşen şey, güzel düşünmek, güzel görmek, güzel konuşmak, hep güzellikler ile oturup kalkmak, güzel rüyalar görmek, güzel şeyin hülyaları ile yaşamak ve güzel hedeflerin -bir yönüyle- mest ediciliği ile sermest yaşamaktır. Cenâb-ı Hak, öyle yaşamaya muvaffak kılsın!..
“Sayende yolumuza su serpmiş idi kader / Ruhlar, o Gül Devri’ni yâd ediyor, her seher // Ve bekliyorlar sürpriz matla’ından bir haber / Gönüller heyecan içinde, alınlarda ter.”
Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..
Bamteli: NURLU UFUKLAR ve ZULMANÎ PERDELER |
Allah’ı sevdik ama O’na iştiyakla ölüp ölüp dirilemedik; Habîbullah’a muhabbet duyduk, heyhat O’na delice gönül veremedik; fakat o yolda yürüyor bulunmamıza da binlerce hamd ü sena olsun!..
“Evet, siz, durduğunuz yerde devamlı durma kararlılığı içinde bulunuyorsunuz. O da sizin bu güzel niyetinize göre, durduğunuz yerde sizi kararlı durmaya muvaffak kılıyor. Doğru yerde durmak, çok önemlidir;”
*Ziya Gökalp ifadesi ile “mük’ab câhil”, üç derinlikli cahil demek bu. Bilmiyor, bilmediğini bilmiyor; fakat kendini biliyor zannediyor.
* Toplumu yoldan çıkarır ve onları birer canavar haline getirir, sonra masumların üzerine saldırtır onları.
Ağızlarından hep zift akan Yalanları,tezvirleri,iftiraları mubah gören diplomalı cahiller Günümüzde de çoktur. Bunlar Boyunuzu aşkın kitaplar da yazsalar. Hatta bunların çoğu İslam’ın kalbî ve ruhî hayatı ile ilgili kitap bile olsa...
Kardeşlerim, âhir zamanda gelecek!Fitne ve fesadın boy gezdiği bir dönemde ıslah kahramanları, ıslah âbideleri Gönülleri ıslah etmek, onların içindeki çirkinlikleri temizlemek, tezkiye etmek ve onların yüzlerini Hakk’a tevcih etmek için gayret sarf edecek.
Ama hiç biri Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin yanında yerlerini almazlardı.
Bunları değiştirmek çok zordur. Eger Râşid Halifeler döneminde de olsalardı Müseylemetü’l-kezzâb’ın saflarında yerlerini alırlardı. Geri dönecekler de Tuleyha’nın yanında yerlerini alırlardı. Bohemliğe düşkün olanlar da Secâh’ın yanında yerlerini alırlardı.
“O gariplere, bir yönüyle her biri bir çeşit gurbete saçılan o insanlara ne mutlu!.. Onlar, elin-âlemin fitne-fesat çıkardığı, ortalığı bozduğu, yaşanmaz hale getirdiği dönemde saçıldıkları her yerde, başağa yürürler, ıslahçı olarak hareket ederler!.. “
Sizlere Ahirette Haydi, aşağıya inin!” dedikleri yerde, indiğiniz yerde, birden bire İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (SAV) karşınızda bulacaksınız; aile efradı ile beraber, Ehl-i Beyt’i ile beraber. “Kardeşlerim, hoş geldiniz!” diyecek.
Mesâvî ve mezâlim treninin son istasyonu, Cehennem’dir, esfel-i sâfilîndir, “gayyâ”dır. Orada “Haydi herkes dışarıya!” dendiği zaman, nereye döküleceğini düşüneceksin!..
Balyozculara, külünkçülere,sürekli sizin üzerinize mızraklarla gelenlere karşı, sizi zindanlara atanlara karşı, şakî bir şebeke gibi gösterenlere karşı, siz de “Hakkımı helal ettim!” demeye kendinizi hazırlayın. Efendim, bu, yiğitçe bir şey olacak, babayiğitçe bir şey olacak.
“Allah’ım, Sen’den diliyor ve dileniyoruz, gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat; Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat; gönlün şâk şâk oluşuna, ağyâr ateşine yanışına ağlat!..”
Allah Teâlâ, şakır şakır gözyaşı dökmeye bizi muvaffak eylesin!.. Üç asır evvel biz, gözyaşlarını gömdük; üzerine de kocaman kayalar koyduk, “Bir daha kalkmasın!” diye.
Öyle eltâf-ı Sübhâniye ile karşılaşacaksınız ki Ahirette, “Ne iyi olmuş da çektirenlerin çektirmelerine katlanmışız.
Müjdeler olsun birer tohum gibi dünyanın dört bir yanına saçılıp başağa duran ıslah kahramanı gariplere!..
Dünyaya tapan insan, “Dünya adına sahip olduğum şeyleri elimden kaçırırım!” diye her adımında ayrı bir karın sancısı yaşıyor; her adımında kasıklarını tutuyor, “Aman!” diyor, ya elimden alırlarsa bunu, deyip Dolayısıyla o mevzuda akla hayale gelmedik firavunluklara giriyor.
“Ne mutlu âhireti peyleme sevdasına tutulanlara; ne mutlu!.. Ne mutlu ki onlar, fâni ile bâkîyi birbirinden tefrik edebilecek dirayete, kiyasete, min vechin fetânete, min vechin firâsete sahipler. Neyin eğri, neyin doğru olduğunu görüyor, ona göre hüküm veriyorlar...”
Bamteli: ALLAH'A SIĞINIYORUZ!.. | Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbetleri.
Zorlayın kendinizi!.. Allah huzurunda durduğunuz mülahazası ile, ciddî bir konsantrasyon ile, eskilerin ifadesiyle “im’ân-ı nazar” ile, O’nun tarafından görülüyor ve O’nu görüyor olmaya tâlip olma mülahazasıyla yaptığınız zaman, Allah (celle celâluhu) duayı kabul buyuracak.
Ahlaksızlar, hep bir ağızdan bu sözlerin suikast emri (!) olduğu iftirasını yayıyorlar.
Onlar da biliyorlar ki, Hocaefendi’nin bu beyanlarında sadece vicdan genişliği ve gerçek insanlık var.
Aslında müfteriler de onca kedere rağmen bu gönül enginliğinin varlığından rahatsızlar.
Şeytanın aklına gelmez bunların çarpıtma, hud’a ve entrikaları.
“Külünk” kelimesinin manasını cahilliklerinden bilmiyorlar diyeceğim ama siyak-sibaktan olsun anlardı kıt akılları.
Hayır, şeytanlık bütün sermaye ve sanatları!
İşte kesip parçalayıp yaydıkları videonun ilgili kısmı.
Hizmet yerine dünyaya dalanlar derbeder olurlar. (. sn)
وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ Allah’a isyan ediyorsun, sonra da kalkıp Allah muhabbetinden bahsediyorsun.
Hz Aişe validemiz “Yâ Rasûlallah! Eşinizi, orada (mahşerde) hatırlar mısınız?” diyor.
Allah Rasûlü, bedavadan insanlara utûfet dağıtıyor gibi -o mevzuda- söz söylemiyor.
Bir yönüyle, herkes o badireleri, o üç tane bâdireyi burada aşmaya çalışmalı!.
İman, amel-i sâlih ile beslenmez ise, o iman, kurumaya mahkûmdur.
Namaz ile,oruç ile, Hac ile, sadaka ile, yürekten; ahlâk-ı âliye-i İslamiye ile, bir âbide gibi hep dik duracak şekilde beslemek suretiyle onu (imanı) canlı kılacaksınız.
Bunlar olmazsa, onu öldürmüş olursunuz.
Bilal-i Habeşî’ninki gibi taşlar konacak. O beyin kaynatan kumda, sıcak kumda sırtüstü yatırılacaksın ve saatlerce kaldırılmayacak o taşlar. Zorlanacaksın, “Dön dininden!” denecek sana; “
Râşid Halifeler’in yolunda yürümeyince hiçbir eğriyi düzeltmek mümkün değildir. Hazreti Ebu Bekir, Ömer,Osman,Ali gibi yaşayacaksın!.. Cihanları fethedeceksin, Türkiye’nin otuz katı kadar bir coğrafyaya hâkim olacaksın ama giderken arkada bir dikili taş bırakmayacaksın;..
Çok tekerrür eden bir söz: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, dünyaya bakan insanların hevesâtına,nefislerine bakan yönüyle, bir cife yığınıdır.
Bazıları dünyanın kulları, dünyaperest insanlar.
Lât’a, Menat’a, Uzzâ’ya tapmadan farkları yok bunların yaptıklarının..
..işin mağduriyetin mük’abını yaşayan insanlar, O’nu (Sav) görüyorlar. Hatta bazen “Yakazaten gördüm!” diyenler var...
mağdurları moralize etme adına, Efendimiz’in “Canım, o kadar mağduriyet ve mahrumiyete mukabil, Benim sizin ile beraber olmam, size yetmiyor mu?.
Dünyanın dört bir yanında yaşayan insanları ışığa çağıracaksınız. Gölgesine takılmış insanları, Güneş’e yönlendireceksiniz, “Şemsü’s-Şümûs’a doğru yönlendireceksiniz.
”Râşid Halifeler’in hayat tarzına dönmeyince,kendi içinizde birbirinizle bir kardeşlik tesis edemez, kucaklaşamazsınız ve dünya ile de diyaloga geçemezsiniz.
Sürekli herkese karşı bir kavga tavrı içinde bulunursunuz; bir gün birine söver-sayarsınız,...”
Bamteli -HALE
Günümüz de Sümeyyeler, Yâsirler ve Mus’âblar ister; şu kadar var ki, çağın adanmışları, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” anlayışıyla hareket etmeli; Kur’an’ın elmas düsturları ve şefkatin gönülleri fetheden diliyle insanları ışığa çağırmalıdırlar.
Sırât-ı Müstakîm nedir?
Allah’ım Kur’ân’ı anlaşılması gerektiği gibi anlamaya bizi muvaffak kıl;
Peygamber Efendimiz’in mübarek söz, beyan ve takrirlerini anlaşılması lazım geldiği gibi anlamamızı lütfet!..
Allah’ım, Kur’an anlayışı; Allah’ım, Kur’an idraki ihsan buyur!..”
Doktor İkbal diyor ki: “
“Babam: “Oğlum, Kur’an’ı oku!” diyor. İkbal, “Baba, ben hep Kur’an okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum!” deyince, babası, “Oğlum, Hazreti Muhammed’e inmiş gibi değil, sana hitap ediyor gibi Kur’an oku!” diyor...
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيم
duasını sonuna kadar demek lazım:
Amelsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Bir de onun tam tersi var. Aman yâ Rabbi! İman ederiz,sâlih amel yaparız fakat gazabına uğramış olanlardan oluruz; (اَلضَّالِّين), sapıp gitmiş olanlardan oluruz.Hafizanallah.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın yol-yöntem olarak tayin buyurduğu, bize yol olarak “Bu yolda yürüyün!” dediği yolda yürümek esastır; bize o düşer. Ve bilmek lazım ki, esasen, Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek demektir.
Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise- balyozları başımızdan aşağıya inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.
Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek demektir.
Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise-balyozları başımızdan aşağıya inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.
Lât, de! Menât, de! Uzzâ, de! Dünya, de; villa, de; filo, de; iktidar, de; alkış, de; takdir, de!” Hazreti Bilal, bütün bu isteklere karşılık, “Ehad, Ehad!” diyor. “Ehad, Ehad! Allah, bir; Allah, bir; Allah, bir!” diyor. Birkaç ayetin nazil olduğu dönemler bunlar.
Yiğit belli değil, mert belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor.
Deva belli değil, dert belli değil.
Nefislerin hevâ ve heveslerine göre gemiler yürümezler. Bir kere deniz ister, rota ister, dümen ister, kaptan ister. İslam dünyası, bunların hepsinden mahrum.
Bugün, müminlere göz açtırmayan gaddarlar. Dün birine yüz defa sövdükleri halde, bugün onunla el ele, kucak kucağa; ertesi gün başka birine sövüp sayarlar, bu defa öbürü ile kucak kucağa, el ele dirler. Bunlar,işlerini tamamen şu mel’un erâcif olan dünyaya bağlı yürütmektedirler.
“İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, o da...”
Böyle hevâ-i nefsine uymuşsun, cismâniyetine takılmışsın, bedenin güdümünde yaşıyorsun,
“Dünya, dünya, dünya!” deyip onu vird-i zebân ediyorsun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demekten daha çok “Dünya, dünya!” diyorsun, sonra da kalkıp Allah’tan necât ümid ediyorsun.
Yeni
Hedefi belli olmayan geminin rotası, denizin dibidir.
“İmar, imar!” derken, hep “tahribat” nağmeleri mırıldanıyorlar. “Yaptık, yaptık!” derken, mübarek bir toplumu mâil-i inhidam hâle getiriyorlar.
Kaptan yok, dümen yok, pusula yok,hedef belli değil;belli değil
Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?
Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?
Yeni
“Kurtuluş umuyorsun ama yolunda yürümüyorsun; oysaki gemiler karada akıp gidemezler.”
Bamteli: HÂLE | Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbetleri.
Allah Rasûlü’nün ahlakı, İlahî ahlak, hulukullah.. re’fet, şefkat, mülayemet.. kusurları görmeme, devâsâ kusurları affetmesini bilme..
BİNLER SELAM SANA EY NEBÎ!..
Bazen #Rahmet mülahazası!’ dedim, başımı koydum.
Bazen #Refet dedim, başımı koydum
bazen #Şefkat, Allah’ım!’ dedim, Başımı koydum..
Bazen #Rahmetin enginliği!’ dedim, başımı koydum..
Bazen #SeninVadin dedim, başımı koydum
Bazen #Çaresizlik dedim, başımı koydum...
Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir.
“Allah Rasûlü’nü ümmetine, insanlığa sevdirin ki, Allah Rasûlü de sizi sevsin!”buyurmuştur.
.
“Allah’ım! Sen, bizi dengeye hidayet buyur! İfrat ve tefrit yolunun dışında, ifrata ve tefrite düşmeden, istikamet yolunda olanlardan eyle; hidayet eyle, istikamet yoluna hidayet eyle!” diyorsunuz.
Allah resulü (SAV) in abdesteki hassasiyeti ve sahabisini uyarısı...
Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak, İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.
... “Bir ay sonra her şey düzelecek.. bir hafta sonra her şey düzelecek.. iki ay sonra her şey düzelecek.. üç ay sonra her şey düzelecek!..” derler. Bunlara dense dense -Terbiyem müsait olsa şöyle derim. bunlara dense dense- “dırıltı” denir.
KUNUT DUASI
Efendimiz (sav) Kunût dualarında, uzun zaman beddua etmiştir.
Sizin Bütün dünyayı saran fitne ve fesat karşısında, üç beş seneden beri okuduğunuz Kunût gibi. Cenâb-ı Hak, belaları savsın, def etsin,ref’ etsin!”
O (sav)yaptığı için,siz de yapıyorsunuz.
Mart Muhtırası sonrası içeriye alınmışsın, hakaretler görmüşsün. Mesela zehirlenmişsin. -Vakıayı arz ediyorum; şimdi sizin kardeşlerinizin çektiği gibi aynen...
Fakat şimdi ben bunları anlatırken, tebessüm ederek anlatıyorum; siz de tebessüm ile mukabelede bulunuyorsunuz.
Kardeşlerimiz “Bazı mahrumiyetler ve mağduriyetler yaşıyorlar ama Efendimiz’in “Canım, o kadar mağduriyet ve mahrumiyete mukabil, Benim sizin ile beraber olmam, size yetmiyor mu?” Diye moralize ediyor.
O’nu sevdirme, yolunuz/yönteminiz olduğundan dolayı, belli bir ölçüde Cenâb-ı Hak da hakkınızda bir “vüdd” vaz etti; yani kalblere, size karşı bir sevgi, bir alaka vaz etti...
“Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir...”
Abdest alırkenki hassasiyet...
Acı bir tebessüm: “Ne günahı?” diyor, “Kafir olarak ölmeden korkuyorum!..”
Bazen #Rahmet mülahazası!’ dedim, başımı koydum.
Bazen #Refet!’ dedim, başımı koydum
bazen #Şefkat, Allah’ım!’ dedim, Başımı koydum..
Bazen #Rahmetin enginliği!’ dedim, başımı koydum..
Bazen #SeninVadin!’ dedim, başımı koydum
Bazen #Çaresizlik!” dedim, başımı koydum...
“Havf ü recâ insan gönlüne Allah’ın en büyük armağanıdır; bundan daha büyük bir armağan varsa o da bu iki duygu arasındaki muvazeneye riayet ederek, onları Allah’a ulaşmada birer nuranî kanat olarak kullanmaktır.”
Sen (Sav), o memuriyet ile gelmeseydin, biz, kapkaranlık bir dünyada olacaktık esasen. Ne varlığı, ne varlığın mahiyetini bilemeyecektik. Dünyanın ne işe yaradığını bilemeyecektik.
İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Sana sığınıyorum!.. Nasıl gelecekleri, nasıl çarpacakları, nasıl balyoz gibi tepeme inecekleri, belli değil!..”
Amin...
Bir arkadaşınız “Kâfir olarak ölürüm!” diye korkuyor. Başını yere koyduğu zaman -ben iyi tanıyorum onu da- başını yere koyduğu zaman, “Allah’ım! Kâfir olarak öldürme beni!” diye orada ne kadar içini döküyor O’na; ne kadar yalvarıyor, ne kadar sızlanıyor, Allah bilir onu...
“Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyanın başına gelendir; en aşılmazı, en belalısı, enbiyanın başına gelendir. Ondan sonra da seviyesine göre diğer inanan insanların...”
Hz Aişe validemiz
“Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir mübarek hücrede, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yâr-ı vefâdârı oluyor, oluyor ve eşi oluyor. Efendimiz’in gece hayatına vâkıf, gündüz hayatına vakıf. Fakat âkıbetinden hiç emin değil...”
“Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir...”
Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme, -zayıf hadise göre- üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden daha hayırlıdır; sıhhatli hadise göre ise, “yığın yığın kırmızı koyunlar/develer tasadduk etmekten daha hayırlıdır.”
Evet, gönülde var ise öyle bir iştiyak, insan, her zaman onu diler; “Ah! Keşke bir rüyamda bari görsem!” der. Bazen ızdırar halleri, zaruret halleri, mazlumiyet, mağduriyet halleri bir davetiye olur; tenezzülen onların ufkuna tecelli etmeleri her zaman söz konusu olabilir.
O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı gönülde iştiyak var ise, insan, rüyada/rüyalarda olsun, O’nu görme iştiyakı ile yanar tutuşur,
Biz, peygamberlerin mirasçıları olmaya çalışıyoruz. Biz, Ebu Hanifelerin, İmam Şafiîlerin, Mâliklerin, Ahmed İbn Hanbellerin, Fudayl İbn Iyazların, Beyâzıd-i Bistâmîlerin, Cüneyd-i Bağdâdîlerin, Şâh-ı Geylânîlerin,... mirasçıları olmaya çalışıyoruz!”
BİNLER SELAM SANA EY NEBÎ!..
Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak, İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.
Her şeyi hoş göreceksiniz.
Hoş görmeseniz bile, nâ-hoş görmeyeceksiniz.
Nâ-hoş görseniz dahi, dillendirmeyeceksiniz.
“Bazı insanlar, sadece çektikleri belalarla evc-i kemâlât-ı insâniyeyi ihraz etmişler. Bazıları da bunu iradî olarak çekmişler; yani, seyr-u sülük-i ruhânîler ile, aç durmak, susuz durmak suretiyle...”
Çekmişler; bir an başları dertten âzâde olmamış, çekmişler. Tokmakların biri kalkmış, öbürü inmiş; çekmişler. Fakat hiçbir zaman çizgi değiştirmemişler, hep yürüdükleri yolda yürümüşler.
PEYGAMBER VÂRİSLERİ VE McCARTHY MİRASÇILARI
Yakışıksız, şık olmayan şeylere maruz kalabilirsiniz. Bunlar, bazen dokunur, can yakıcı olabilir. Fakat bütün bunları, yolun bir cilvesi, esasen, yolun bir hususiyeti olarak görmek lazım. Çünkü siz, arkadan gelenlere patikaları şehrâh yapma sorumluluğu altında bulunuyorsunuz.
Yapılan şeylerde bir güzellik varsa şayet, Rabbimizi alâkadar eder, Peygamberimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâkadar eder, dinin ruhunu/özünü alâkadar eder güzel şeyler varsa, bunları bizim güç, kuvvet ve iktidarımız ile değerlendirmek, doğru değil.
PEYGAMBER VÂRİSLERİ VE McCARTHY MİRASÇILARI
Her ne kadar, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül, teslimiyet ve tefvîz içinde bulunsanız dahi, bir insan olarak acısını duymanız ve teessürünü yaşamanız kaçınılmaz oluyor.
Bir taraftan bütün güç ve kuvvetimiz ile dünyaya bakarken, dünyayı yaşarken, dünyanın zevklerinden istifade ederken, saltanat ve debdebe arkasından koşarken, servet ü sâmân arkasından koşarken, olamamış insanların O’nu (SAV)kendine has derinliği ile duyması mümkün değildir.
Onlar Karakterlerinin gereğini sergiliyorlar.
Siz de kendi karakterinizin gereğini ortaya koyacaksınız;
hoş göreceksiniz, her şeyi hoş göreceksiniz.
Hoş görmeseniz bile, nâ-hoş görmeyeceksiniz.
Nâ-hoş görseniz dahi, dillendirmeyeceksiniz.
Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun şefaatini diliyoruz.
Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun şefaatini diliyoruz.
“Bir müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun geçmiş günahlarına kefaret yapar.”
Harbi hile değil strateji olarak gören Allah Rasûlü, kan dökmemeye ve husumeti büyütmemeye azami gayret gösterir; kalelerin değil her zaman kalblerin fethini hedeflerdi.
Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun şefaatini diliyoruz.
Çektiğiniz şeyleri arkadan gelenlerin çekmemesi için, elinizden gelen her şeyi yapacaksınız.
Selef-i sâlihîn sonraki nesiller için patikaları cadde yapma adına çok çekmiş, üzerine bir de ümit mührü vurup emaneti omuzlarınıza yüklemişler; emin bir emanetçi olduğunuzu ortaya koymak için siz de çilenize razı olmalısınız!..
...Allah’a kulluk, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar çok yüksek bir pâyedir.
Bütün kulluklardan sıyrılmanın yolu da Allah’a kulluktan geçer.
Dîn için, diyanet için Kardeşler,bacılar,evlatlar, için, şerden kaçarken deryada boğulanlar, eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar için ızdırap çekmek önemli bir ibadettir.
Allah’ın nezdinde ızdırapsız bir sine, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten farksızdır.
“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır. Izdırapsız sîneler, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!”
Arz-ı hâl; Sâhibine arz-ı hal.
Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin; dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım. ..
Aslında, bu dünya çapındaki büyüklerin hiçbiri, yaşadıkları dönemde, anlaşılmamıştır...
İmam Gazzâlî, beş asır sonra tanınmış;...
“Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir mukabeleye muhtaç bırakmasın. Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..” added,
Teologları Sizin hakkınızda bu şekilde
Düşünüyor...
Hozan bırakmayın. Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar.
Kim olursa olsun, esasen zerre kadar insanca davranıyorsa, Müslüman sıfatı ile davranıyorsa, Allah, katiyen onu karşılıksız bırakmaz. Vesselam.
Teologları Sizin hakkınızda bu şekilde
Düşünüyor...
Hozan bırakmayın. Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar. İmkânı varsa, sürün; bunların köklerini de yok edin.
Evet, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztarrın yakarıp yalvarmasına icabet eden, Allah’tan başka kimdir?” O, öyle yalvarıyorsa, Allah (celle celâluhu) da o ızdıraplı,o ızdırarlı tabloyu değiştirir; Kendi inayeti ile, inşirah vesilesi lütfeder...
Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin; dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım. Dünyada sultanlığı ihraz eden insanlar bile dilenci sayılırlar. Onların elindeki şeylere zerre kadar tenezzül etmemek lazım;...
Allah’ım! Dağınıklığımı ve tasamı, Sana arz ediyorum. Şikâyetim, Sanadır; ben, kendimi Sana şikâyet ediyorum. Ağır geldi bu işler. Eğer içime olumsuz bazı şeyler doğdu ise, kafama bazı şeyler girdi ise, nöronlarda bir kirlenme oldu ise, ben bu perişan halimi Sana arz ediyorum!..
إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, /)
Namazdaki Hassasiyet...
Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var, ibadetleri hakkıyla yerine getirme gibi külfetler var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç tutma var...
Kulluk, hem bir şehrâhta (otobanda/ana yolda/caddede) yürümek kadar kolay hem de Sırât’tan geçmek kadar zordur.
Eğer gözleriniz öbür âleme müteveccih ise, Güneşe doğru yürüyorsanız şayet, gölgeniz sizin ayaklarınızın altında veya arkanızdadır; birazı ayaklarınızın altında, birazı da arkanızdadır. Önemli olan, Güneşe doğru yürümektir. Cenâb-ı Hak, öyle yapsın!..
Sonuçta bir insan kazanıyorsa şayet, o yolda kaybettiği şeylere hiç müteessir olmamalı. Şâir Nefi’nin Dördüncü Murad karşısında, onu ölüme götürdüğü anda, dediği bir söz vardır: “Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâya bir ilticamız var.”
ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER
Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:
Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanlar olacaktır.
Kazanılacak şeyi kazanmış olan insanlar, yürüdükleri yolda değişik kayıplara uğrayabilirler, zayiatlar verebilirler, yaralanmalar olabilir. Fakat netice itibarıyla, bir şehit gibi kazanacaklarını kazanmışlar ise şayet, bence müteessir olmamalılar. Ona kadar yolu var...
Umûr-i hayriyenin (hayırlı işlerin) muzır mânileri olur. Şeyâtîn-i ins u cin, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşırlar.. ama her sınıf.. her birim.. dünyanın dört bir yanında. Ne var ki yerinde sâbit-kadem olanlar, sonunda kazanırlar.
Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanlar olacaktır.
“Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenleri olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar; demek hüner, kesret-i etbâ’ ile değildir, belki hüner rıza-ı İlâhîyi kazanmakladır.”
Medrese-i Yusufiye’deki tüm abi ve ablalarımız için önümüzdeki hafta cuma saatine kadar bin tane
•”Yâ mutlikal ûserâ, etlikhum serâhâ!”
(Ey esirleri hürriyetine kavuşturan!Onları salıver) okumaya niyetlendik.
Bazı Teologlar, doğruluğu temsil eden bir cemaate,”Birilerini yok ediyorsunuz, fakat böyle biçme ile bu meselede yetinmeyin; hozan bile bırakmayın.Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar. İmkânı varsa, sürün; köklerini de yok edin”. Diyor...
Önceki gün havarîler, daha dün sahabîler, bütün meşakkatlerine rağmen Peygamber yolunda yürüdü ve geride silinmez izler bıraktılar; onların izlerini takip eden milyonlar hidayete erdi ve kurtuldular.
Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var, ibadetleri hakkıyla yerine getirmeme var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç tutma var... Bunları, takliden degil “Ben, tam görülüyor olma mülahazası ile yapamadım!” deyip daha iyiye talip olma var.
"Hep böyle “görüyor olma”ya namzet bir insan gibi hareket etmeli.“Niçin öyle namaz kılamadım? Neden hayvanlığım yine üzerimde idi; öyle namaz kılamadım?” demeli. İşte zor; gördüğünüz gibi Sırât’tan geçmek gibi zor bir şey." (. sn)
Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor, Faust-Mefisto mücadelesi hız kesmeden sürüyor; ne mutlu zulme uğrasa da masum kalanlara ve müjdeler olsun insî-cinnî şeytanlara rağmen mü’mince davrananlara!..
Yedi asır evvel, Yunus Emre’nin dediği bir şey.
“Bu yol, uzaktır
Menzili, çoktur
Geçidi, yoktur
Derin sular var.”
“Kandan-irinden deryalar” sözü ile de ifade ediliyor; “aşılmaz gibi görünen uçurumlar, her köşe başında değişik gulyabanîler ile karşılaşma var
Izdırap, en makbul niyazlardan daha değerli bir duadır; ızdırapsız bir sine, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten farksızdır.
“itibarsızlaştırma” mermileri yağar.. “sizi ademe mahkum etme” mermileri yağar. Bunlar, çok kolay şeyler değildir.
Bir atış poligonunda, onların hedefinde bulunuyor gibi olursunuz; şakır şakır mermiler yağar üzerinize. Ne mermileri yağar? “Terörizm” mermileri yağar.. “âsî insan” mermileri yağar.. yağar.. yağar..
Allah yolunda yürüdüğünden dolayı başına sağanak sağanak belâ ve musibetler geliyor. Sözün bidayetinde ifade edildiği gibi, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur.” Şeytanlar, ordularını seferber ederler; “Ateş!” derler.
Kadir Bakir
“Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir mukabeleye muhtaç bırakmasın. Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..”
Dua
Ama bu mevzudaki duygusuzluk, hissizlik? O da biraz evvel arz ettiğim gibi. Kalb öyle ise şayet, bir bıçak çal, kes, onu şeylerin önüne at; bari onlar yesinler, onlar istifade etsinler. Senin işine yaramamış o, demek ki!..
şerden kaçarken deryada boğulanlar için, eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar için ızdırap çekmek. Bu, önemli bir ibadettir Allah’ın nezdinde. Böyle bir muzdaribin iniltileri, sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ çekmeye mukabil nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır.
“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır. Izdırapsız sîneler, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!” Dîn için, diyanet için ızdırap çekmek. Kardeşler için, bacılar için, evlatlar için, çocuklar için, gençler için, ihtiyarlar için,
ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi; الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى “Sabır, hadisenin şokunun yaşandığı ândadır.”
Farkına varmadan, bazılarımız, hadisenin şoku ile, onların yaptıkları şeyleri bahis mevzuu yapmak suretiyle nöronlarımızı kirletme durumuna düşüyoruz.
Birileri karakterlerinin gereğini sergiliyorlar; zulüm ile oturup kalkıyorlar, zulüm söylüyorlar, zulüm düşünüyorlar,Fakat sizin karakteriniz buna müsait değil,sizin bakışınızdan adalet dökülmeli,kulaklarınızda hep adalet çınlamalı,ağzınız hep adaleti telaffuz etmeli
Varsın, alçaklık yolunda sülûk edenler, o yolda yürüyedursunlar;
siz, onlar hakkında bile iyilikler düşünmeye devam edin. Kötülüğe kötülük ile mukabele değil,
İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, Hazreti Mesih gibi, iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle,karakterinizi ortaya koyun!
Siz hiç farkına varmadan, saçtığınız iyilik tohumları, iyilik başaklarına dönüşecek. Ve geriye dönüp bir baktığınız zaman, “Oo!.. İyilikten bir sürü başak türemiş; iyilik fidelerinden bir sürü çınarlar, selviler meydana gelmiş, Allah’ın izni-inayetiyle.
Şimdi, bugün böyle bir imtihandan geçiyorsunuz. Yiğitlik odur ki, başkalarının yaptıkları hadden efzun (sınırı fazlasıyla aşmış) o kadar kötülük karşısında, iyilikten ayrılmayasınız.
Kur’ân’ın ifadesiyle, وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا “Nûh şöyle yakardı: Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak hiç kimse bırakma!” (Nuh, /)
Fakat sen, Allah’a nasıl inanıyorsan, nasıl sağlam, mutmain bir kalbe sahip isen, öyle davranmalısın!.. Enbiyâ-i ızâmın yolunda yürüdüğüne göre, onlar gibi davranmalısın!..
Bazen bir muhalif rüzgâr esebilir, bazı şeyleri savurmuş gibi görünebilir ve arkasında da bu türlü fırtınalara sebebiyet veren, merhametsiz, mürüvvetsiz “gibi” görünen insanlar bulunabilir.
İtmi’nâna ulaşmış bir kalbin iki kanadı vardır: Bir kanadı itibarıyla, “Râdıye”dir; o, Allah’tan hoşnuttur. Biraz evvelki mülahazaya bağlı diyecek olursak, hem “Celâl” hem “Cemâl” tecellilerini rıza ile karşılıyordur.
İçine bir sıkıntı geldiği zaman, içini O’na dökmeli!.. Yine o büyük zatın dediği gibi: “Kerem kıl kesme Sultan’ım keremin bî-nevâlardan / Kerem-kâne yakışır mı kerem kesmek gedalardan?”
Öbür tarafa öyle -bu yolla bile olsa- arınmış olarak gitme varken, bence olup biten şeyleri hiç kâle almamak lazım. Madem derd-i hicrana, onulmaz dertlere derman, O (celle celâluhu); gönül, dermanını bulmuş demektir. Üzülmemeli, müteessir olmamalı!..
DERT, RIZA VE RECÂ
Dert, hadiseleri, insanlara çok farklı okutturur. Asıl mesele, derdi derman bilmektir..
Böyle gelip geçici, bir şimşek gibi çakıp kaybolucu, dünya hayatı. İnsan aldanıyor, gözünü hep ona dikiyorsa, ebedî ışığa karşı kapısını kapamış demektir, kendini bir ebedî körlüğe salmış demektir.
İnsanın, öbür tarafa gittiği zaman, hiss-i nedâmet (pişmanlık duygusu) ile “Keşke!” dememesi, orada “keşke”lerle nedametini izhâr etme durumuna düşmemesi için burada hayatını çok iyi değerlendirmesi lazımdır.
MÜ'MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK
Cenâb-ı Hak, bizi, Kendi yolunda sâbit-kadem eylesin!..
Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duayı hiç durmadan vird-i zebân etmiş:
Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde atmalı!..
Asıl kurtulma ve kazanma, âhirete müteveccih yaşayan, Cemâlullah’ı müşahedeye, rızaya ve Rıdvan’a müştak olan ve ebedî saadet uğrunda varını yoğunu feda etmeye âmâde bulunan insanın fevz ü necâtıdır.
Yine Allah’ın izni-inayeti yetişsin; Cenâb-ı Hak, zâlimin, hainin, fâsıkın kolunu kanadını kırsın; onlar, Allah’tan bulsunlar ve siz de yeniden işi bıraktığınız yerde o emaneti yüklenerek o gâye-i hayal istikametinde koşmaya devam edin. İstersiniz bunu.
...Allah’a doğru yürümenin, koşturmanın, ölesiye sa’y etmenin ifadesidir.
İnşaallah sizler, o yolda koşturuyorsunuz ve sonuna kadar da inşaallah koşturacaksınız. Allah’tan onu dileyelim: Cenâb-ı Hak, bizi, Kendi yolunda sâbit-kadem eylesin!
Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde atmalı!.. Nabız dinlenirken, insan, hep onda “Hû, Hû, Hû” sesini duymalı!.. Bilmem, onu öyle dinleyen hekimler var mı; nabzın atışında “Hû” sesini dinleyen? Aslında her şey öyle “Hû!” diyor.
Dünya Sevdası
“Nice servi revan canlar
Nice gül yüzlü sultanlar.
Nice Hüsrev gibi hanlar.
Bütün bu deryaya dalmış!”
Sonra hepsi birden boğulmuş; boğulmuş dünya sevdasıyla.
MÜ'MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK
“Hiç korkmayın, tasalanmayın ve vaad olunduğunuz Cennet ile müjdelenip sevinin!”
“Bir, ayaklar altında çiğnenip lanet ile yâd edilme var. Bir de takdir ile yâd edilip “yâd-ı cemîl” olma var!.. Seçeceğimiz o yolu çok iyi seçmemiz lazım; bu misafirhaneyi çok iyi değerlendirmemiz lazım; bu misafirhane ile ebedî ikametgâhı peylememiz lazım!“
“Ve yüzler de olacaktır ki, o gün, ümitsiz ve asık; bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşıyan...”
“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” بِأَيِّ حَرْفٍ حَرَّكْتَ يَقُولُ: هُو Hangi harfi yoklasan, harekete geçirsen, “Hû!” ile karşılaşacaksın, “O!” diye bir nağme duyacaksın. Önce söylediğim şiir, Recâîzâde Ekrem’e ait idi:
Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde atmalı!.. Nabız dinlenirken, insan, hep onda “Hû, Hû, Hû” sesini duymalı!.. Bilmem, onu öyle dinleyen hekimler var mı; nabzın atışında “Hû” sesini dinleyen? Aslında her şey öyle “Hû!” diyor.
“Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum/kazandım!..”
İnsanın, öbür tarafa gittiği zaman, hiss-i nedâmet (pişmanlık duygusu) ile “Keşke!” dememesi, orada “keşke”lerle nedametini izhâr etme durumuna düşmemesi için burada hayatını çok iyi değerlendirmesi lazımdır.
KUNUT DUASI
Bütün dünyayı saran fitne ve fesat karşısında, üç beş seneden beri Kunût okuyorsunuz Cenâb-ı Hak, belaları savsın, def etsin, ref’ etsin!” diye yapıyorsunuz
O (SAV) yapmamış olsa, zaten sizin yapmanız da doğru değil. O yaptığı için, siz de yapıyorsunuz;
Âhiret ve ebedî saadet yolunda bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.
MÜ’MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK
Durduğumuz yer ile ebedî duracağımız yer; bu ikisi arasındaki farkı çok iyi görerek, herhalde ona göre bir tavır ayarlamak icap ediyor. Biri muvakkaten misafirhane,
Güzel odur ki güzel doğurur, o da güzel doğurur, o da güzel doğurur; bir “güzel doğurma sâlih dairesi, doğurgan döngüsü” ortaya konur.
Fakat o güzelden daha güzel bir şey varsa, o da, o güzelin sürekli güzellikler sâlih dairesi içinde devam ve temâdîsidir. Güzellik, bir yerde gidip çirkinliğe aborda oluyorsa, o güzele “güzel” denmez.
Hayatını İlahî varidât çerçevesinde götürenler, kendilerini böyle sıfırlarlar.
“Zulmettik nefsimize yâ Rab! Eğer Sen yarlığamaz, merhamet buyurmazsan, biz, kaybedenlerden, tepetaklak hüsrana gömülenlerden oluruz!” (A’râf, /)
Allah’ım, Sen tecelli eylemezsin. Zira Senin tecellin, benim yokluğuma vabestedir. Ben silinmeliyim ki, o zaman, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikati tecelli etsin.
Vird-i zebânımız: “Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm!..”
Kendini sıfırlama mülahazası hâkim değilse sana, sen -Sana demiyorum; yani, ey insan-ı meçhul, sen- bir “hiç”sin, hiçsin.
İyilikleri unutmak lazımdır esasen. Unutulacak bir şey var ise, o da kişinin kendi yaptığı/vesile olduğu iyilikleri unutmasıdır. Aklına geldiği zaman da “Allah Allah!.. Bencileyin bir insana Cenâb-ı Hak, nasıl oldu da bu lütufta bulundu?!” denmelidir.
Öbür tarafta Allah cc göreceğiniz vaadi var. Ama herkes kendi mir’ât-ı ruhuna göre bir müşahedeye mazhar olacak; ne ölçüde mazhar olursa olsun, kendinden geçecek, bayılacak.. Cennet’i unutacak, evinin yolunu, o Cennet’in köşklerini unutacak...
Toprak ol toprak ki, gül bitiresin!.. Senin büyüklüğünün alameti, kendini mahviyet ve tevazu içinde sıfırlamandır. Bir şey isen, duygu ve düşüncelerinde hep kendini sıfırlıyorsun demektir.
“Cenâb-ı Hak, insanların takdir ve istihsânını sırf makbuliyet alameti olarak, istenmeden ihsan etse, bunu o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-i tesiri namına kabul etmek güzeldir.”
Evet, siz ihlâslı amel ettiğiniz takdirde, Allah (celle celâluhu) hiç bilemediğiniz şekilde binlerce insanın sinesini açar.
“Rıza-ı İlahî kâfidir; eğer o yâr ise, her şey yârdır; eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para etmez.”
“Rıza-ı İlahî kâfidir; eğer o yâr ise, her şey yârdır; eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para etmez.”
... “bir de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince ve bir de Cenâb-ı Hak’tan dalga dalga değişik tecelli dalga boyunda “Ben, sizden razıyım!” sözünü işitince. “
Hazreti Pîr, bu çağda bir şeyi imar etme, onun projesini yapma, statiğini yapma vazifesi ile sorumlu olduğundan dolayı, o, kendi çağının insanlarına göre en lüzumlu, en elzem olan şeyi ifade ediyor.
İnsanlar takdir etsinler. “Maşallahı var; dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde okul açtılar!” desinler. Bu aklının köşesinden geçiyorsa. Bu gelince, nöronların kapısını çaldığında, hemen o kapıyı sürmelemeli, hemen; bir daha da o türlü duyguların açamayacağı hâle getirmeli.
Sizi, Cenâb-ı Hak, iman ile bu dünyadan göçmeye muvaffak eylesin!.. Öbür tarafta O’nu (celle celâluhu) göreceğiniz vaadi var. Ama herkes kendi mir’ât-ı ruhuna göre bir müşahedeye mazhar olacak; ne ölçüde mazhar olursa olsun, kendinden geçecek, bayılacak..
Balyozlar senin başına inip-kalksa, mızraklar sinene saplansa, her gün bir yara ile -muktezâ-ı tabiat- inlesen, yine de gözün hep O’nda (celle celâluhu) olmalı, hep O’nda olmalı, hep O’nda olmalı.
Kadınlar, birer şefkat âbidesidir. Başta çocuklarına karşı sergiledikleri şefkat, aynı zamanda sizin mesleğinizin de bir esasıdır. “Acz”, “fakr”, “şevk” ve “şükür”den sonra, “tefekkür” tedebbür, teemmül ve bir de “şefkat”. Bunlar, adeta imanın altı rüknü gibi...
“Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Hedef gösterme şeklinde algılayın bunu!.. O zaman, o hedefi gerçekleştirmek size düşüyor.
Eşinden koparılan.. hapse atılan.. çocuklarını kaybeden.. onlardan ayrı düşen.. Hazreti Hâcer misali, tek başına ıssız bir yerde aile birleşimi bekleyen. Binlerce mazlum ve mağdur kadın..
Cenâb-ı Hak hepsini ve hepinizi Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede, Peygamber Yolunda sabitkadem eylesin!.. Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali’ler yolunda sabitkadem eylesin!..
Gerçek Müslümanlık, onların yoludur:
MUAVENET
Bir yerden bir gelirim varsa ve beş bin lira vermem gerekiyorsa, onu vermeliyim. On bin lira gerekiyorsa, onu vermeliyim; yüz bin lira gerekiyorsa, onu vermeliyim. Nezd-i Ulûhiyette bu neye varır, varın onu siz hesap edin.
Siz, yolunuzu “en doğru” buluyorsunuz. Fakat -buna Üstad Hazretleri de işaret ediyor, diyor ki- “Bazen hasen (güzel), ahsenden (en güzelden) ahsendir (daha güzeldir).” Hasende anlaşmak mümkünse şayet, ahsende münakaşaya düşmemek lazımdır.
Hasende anlaşmak mümkünse şayet, ahsende münakaşaya düşmemek lazımdır.
bir meselenin güzelinde mutabakat sağlayabiliyorsanız, “daha güzel”i, sizi birbirinize düşürmesin.
Bu olumsuzluklar karşısında bir tane Sadece bir zat -. “az buçuk olumsuzluklarını ifade edince, etrafımdaki müritlerim bile dağıldı!” dedi. Bu, doğru ise şayet, o zâtı Cenâb-ı Hak, pâyidâr eylesin! En azından tek başına sahip çıktı.
...“Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!”
Açık manası “Hakiki manada, ciddî manada müslüman değildir; şeklî müslümandır, sûretâ müslümandır, taklidî müslümandır.”...
Hak karşısında, yıkılan doğrular karşısında sesini yükseltmeyenlere “dilsiz şeytan” denmiş.
Zulme karşı sükût edenlere “dilsiz şeytan” denmiş. Sükût eden bir sürü insan var. İnsana yakışmıyor o.
Sıçrayıp doğrulacaksınız;bir Türkiye meselesini, dünya meselesi haline getireceksiniz.Dünyanın sağında-solunda pek çok kadirşinas insan ile karşılaşacaksınız ve bunlar, sizin destanlarınızı yazacaklar,Gelecekte dünyanın sesi-soluğu olacaksınız,Allah’ın izni-inayetiyle.
...adam, Bağdat’a giderken, “Padişaha ne götürsem?” diye düşünmüş. Bir testiye kendi beldesinden temiz, böyle Zemzem gibi bir su koymuş.
senden Sultanlar Sultanı’na giden armağan, bir testi su. Ama aldığın, o testinin birkaç katı dolu altın, gümüş, zebercet, yakut, cevher...
“Sizden evvel doğruluğu temsil eden insanlar, sizin öşrünü çektiğiniz şeyin onunu birden çekmişlerdir;” ...
Evet, halinize hamdedin, şükredin. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün inşiraha erecek ve ileride de hayırla yâd edileceksiniz.
Bazıları, bohemliğe saldılar kendilerini. زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ Bazıları güya evlâd ü ıyâllerinin geleceğini düşündüler; esas, önemli bir geleceği kararttılar, hiç farkına varmadan!..
Hazret, diyor ki: “Düstur-u nübüvvet, ‘Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir.’
Bir yerde “İşte bunun delili de şudur.” diyor. Evet, ehl-i hak ve ehl-i hakikat, bütün kuvveti hakta bilecek; ondan sonra da o kuvveti hakkın emrine verecek, hakkı ikâme etme istikametinde kullanacak.
Sizden evvel doğruluğu temsil eden insanlar, sizin öşrünü çektiğiniz şeyin onunu birden çekmişlerdir; onunu değil, onun da iki katını birden çekmişlerdir. Şayet onların çektikleri, dağların tepesine inseydi, dağlar, Lût Gölü’ne dönüşürdü.
Günümüzün insanının, isabetli düşünmeye, isabetli karar vermeye çok ihtiyacı var: Bu kadar sıkışıklık içinde, nasıl isabetli karar vermeliyiz ki, Allah’ın izni-inayetiyle, meseleyi durdurmaya, önünü kesmeye çalışanlara karşılık, Durmadan -Allah’ın izni ile- yolumuzda yürüyelim...
...gayr-ı meşrû yollar ile gelip belli koltuklara oturan insanlar, hiçbir zaman oldukları yerde ebedî kalamamışlar. Onlar, geldikleri gibi bir bir gitmişler, bulundukları yerleri terk etmişler;
Çok defa ehl-i dalâletin, dünyaperestlerin âkıbeti, bu olmuş ve çok defa Allah’a dilbeste olanların âkıbetleri de sizin ve emsallerinizin âkıbeti gibi olmuş.
Günümüzde onlara tekabül eden, zırhlı arabalara kandılar, altınla yaldızlanmış klozetlere kandılar, banyo havuzlarına kandılar. Kandılar, aldandılar; o bâdirede iç içe yandılar, hafizanallah!..
Dolarlar, Eurolar, Dinarlar, altınlar, gümüşler; bunlar, çoklarının başını döndürdü, bakışını bulandırdı. Yer değiştirdiler; Allah varken, o şeylere tapmaya başladılar ki, onların da meseleyi nereye çekeceği belli değildi!
“Oğlum, kızım... Bunlara mutlu bir gelecek!” falan dediler ama ebedî bir geleceği kararttı, ebedî bir geleceğin ışığını/ziyasını söndürdüler.
Bazıları, bohemliğe saldılar kendilerini. زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ Bazıları güya evlâd ü ıyâllerinin geleceğini düşündüler; esas, önemli bir geleceği kararttılar, hiç farkına varmadan!..
İnsanı öldüren nice şeyleri, (nefis) insana lezzetli, şeker-şerbet gösterdi; zavallı bilmiyor ki o yağın/balın içinde zehir var!..
Nefis insana, nice öldürücü lezzetleri öyle şirin göstermiştir de insan onun yağın içinde zehir sunduğunu bilememiştir.” Kaside-i Bürde
Dolayısıyla, meseleye böyle bakarak “Yolun kaderi!..” deyip, bunu şeker-şerbet yudumluyor gibi yudumlamak lazım. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun
Fakat yarınsız insanlar, ızdırap içinde kıvranacaklar ve lânetle yâd edilecekler. Onlar, lânet ile anılan cebâbireye rahmet okutturacaklar; sizi de millet hayır ile yâd edecek.
Herhalde o idam kanunu kalkmasaydı -Günümüzde seksen milyonuz, değil mi?- zannediyorum seksen bin insan ancak onların hıncını dindirebilirdi. Seksen bin yere darağacı kurulurdu, seksen bin yerde sallanan insanlar görürdünüz. Temel felsefe, bu; temel anlayış, bu!..
Evet, neyse ki Çağın Sözcüsü mahfuz kaldı. O gün idam edilen dünya kadar insan var; “on beş bin” diyorlar. Bu rakamı küçük saymayın; çünkü o zaman Anadolu’nun nüfusu on beş-on altı milyon kadar. Milyon başına, bin insan...
Çağın Sözcüsü’ne gelince, o, çektiğini anlatırken -şikâyet mahiyetinde değil- diyor ki: -Yolun kaderi bu!.. Bir kitabın adını koydular: Yolun Kaderi. Yolun kaderi bu.-
Çekmeyen, kalmadı.. İmam Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altında çekti. Üçüncü derecede Ehl-i Beyt bunlar.
İmam Zeynülâbidîn çekti.. İmam Câfer-i Sâdık çekti.. Muhammed İbn el-Hanefiyye çekti... Hatta o çizgide hareket eden, işte üçüncü derecedeki Ehl-i Beyt diyebileceğimiz insanlar çektiler; Ebu Hasan eş-Şâzilî hazretleri çekti.. İmam Rabbânî hazretleri çekti;
Ehl-i Beyt’ten insanlar, ihyâ-ı dine vesile oldular; ba’s-u ba’de’l-mevte, dirilişe vesile oldular, Allah’ın izni-inayetiyle. Fakat, hep çektiler onlar; çekmeyen kalmadı..
Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, sizi tarihin ak sayfalarına yerleştirdi, hep hayırla yâd edileceksiniz; size zulmedenler ise, dünyada lânetle anılacak ve ötede ızdırap içinde kıvranacaklar.
“Benim Efendim’in nâm-ı celili, güneşin doğup-battığı her yerde, minarelerde birer ses ve soluk haline gelsin!” diye koşturan insanlar, günümüzde Ehl-i Beyt’in vazifesini temsil ediyorlar. Dolayısıyla üçüncü derecede Ehl-i Beyt sayılırlar.
Değişik kulluklardan kurtulmanın yolu, sadece O’na kul olmaktan geçer!.. İnsan, O’na, sadece O’na ama sadece O’na kul olamamış ise, elli türlü şeye kul olmaktan paçayı sıyıramaz.
Üstad Hazretleri’nin “Nesebî Âl-i Beyt” ile “Manevî Âl-i Beyt” tasnifi ve “Bu hizmet, bir Âl-i Beyt hizmetidir.” tespiti de nazar-ı itibara alınırsa, “Âl-i Beyt” denince kimler anlaşılmalıdır?
İnsan, yalnızca Allah’a kul olamamış ise, elli türlü mahlûka kulluktan ve nefse cazip gelen dünyevîlikler karşılığında satılmaktan kurtulamaz.
Üstad Hazretleri’nin “Nesebî Âl-i Beyt” ile “Manevî Âl-i Beyt” tasnifi ve “Bu hizmet, bir Âl-i Beyt hizmetidir.” tespiti de nazar-ı itibara alınırsa, “Âl-i Beyt” denince kimler anlaşılmalıdır?
"Kompleks sebebiyle veya menfaat beklentisiyle, Âl-i Beyt’ten olduğunu iddia eden yalancıların sayısı da az değil!.."
İnsan, yalnızca Allah’a kul olamamış ise, elli türlü mahlûka kulluktan ve nefse cazip gelen dünyevîlikler karşılığında satılmaktan kurtulamaz.
// https://pdf.printfriendly.com/pdfs/_fae/download .
Sen, bunca mezâlimi irtikâp edeceksin de “Müslümanım!” diyeceksin. Ben burada yemin ederim, sen, kat’iyyen dediğin gibi değilsin! Sen, münafığın tekisin!..
Haftanın Bamteli
Böyle, gelişi güzel, insanları derdest etme, paketleme, bir yerden bir yere gönderme; ölümlerini tebessüm ile karşılama, “Yok oluyorlar!” diye zil takıp oynama, filan. Bunlar, “adalet” değil, zulmün tâ kendisidir.
Adalet esasen dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına riâyet etme ve asla zulme girmeme demektir; her insan, hem Rabbine, hem nefsine, hem de halka karşı adalet ve istikamet içinde bulunmakla mükelleftir.
“O, bantta yürümekten dolayı değil! Fakat kendisini çekemeyenler tarafından zehirlendi!”
Tarık bin ziyad ve Yavuz Selimin tevazusu...
Tarık İbn Ziyâd
“Tarık! Evvelki gün, bir köle idin; dün, hürriyete kavuştun; bugün, bir ordu kumandanı olarak burada muzaffersin! Unutma, yarın toprağın altına girip Allah’a hesap vereceksin!”
Dünden bugüne zalimler, her kötülükleriyle aslında kendi feci akıbetlerini hazırlamış ve ahiret hesabına dillerinin lâl kesilmesine sebebiyet verdiklerinden en çok muhtaç oldukları anda Kelime-i Tevhîd’i söyleyememiş, hep “Lâ”da kalmışlardır.
“Tevhîd” ve “Nübüvvet” ile beraber Kur’ân’ın ana unsurlarından ve maksatlarından olan bir diğer esas (kıyametten sonra bütün ölülerin bir yere toplanmaları, Allah’ın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması demek olan) “haşir”dir.
Fertlerin ebedî saadetini dileyen ve bir milletin huzurunu düşünen kimseler, en başta o millet için ahiret inancına giden yolları açmalı ve insanları, öldükten sonra dirilmeye inandırmalıdırlar.
“Kalbinde haşyet olsa, tavır ve davranışlarında da o görülür.”
“Namazda el-pençe divan durmaya kadar, kemerbeste-i ubudiyet ile arz-ı ubudiyette bulunmaya kadar, rükûa giderken temkin ile eğilmeye kadar,...
Hazreti Gazzâlî’nin de ifade ettiği gibi “tasdîk-i kalb” önemlidir; sürekli Latife-i Rabbâniye’nin ve kalbin O’nun ile çarpması, O’nun ile atması, esasen.
“Allah’ı birleme, sadece لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demek suretiyle birleme değildir. Bütün tavır ve davranışlardan taşıp dökülen her şey, bir yönüyle, “Tevhîd” edâlı olmalıdır. “İhlas”ı, ona ircâ edebilirsiniz.. “
“Tevhîd, “Allah’ı birlemek” demektir; Ehadiyyet-i Zâtiye, Vâhidiyyet-i Sıfâtiyye ve Esmâiyye çerçevesinde, Zât-ı Ulûhiyeti bilmek, O’na karşı kulluk tavrı almak ve O’nun ile irtibat tesis etmek, gönül vasıtasıyla.”
Tavır ve davranışlarımızı Allah'ın rızasına göre dizayn etme... (. sn)
secdeye kapanırken “Ohh be! O’nun karşısında eğilmek, ne latifmiş!” demeye kadar. Her tavır ve davranışta tevhîd önemli; tamamen her şey ona bağlanmalı.”
rükûa giderken temkin ile eğilmeye kadar, secdeye kapanırken “Ohh be! O’nun karşısında eğilmek, ne latifmiş!” demeye kadar. Her tavır ve davranışta tevhîd önemli; tamamen her şey ona bağlanmalı.
Gözlerinin irisine kadar, yüzünün mimiklerine kadar, el-ayak hareketlerine kadar. Namazda el-pençe divan durmaya kadar, kemerbeste-i ubudiyet ile arz-ı ubudiyette bulunmaya kadar,
Eğer kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlarda da olur. Efendimiz öyle demiş zaten: لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ خَشَعَتْ جَوَارِحُهُ “Kalbinde haşyet olsa, tavır ve davranışlarında da o görülür.”
Sâfî bir kalbi, mutmain bir kalbi, “Râdıye-Mardiyye” kanatlarıyla kanatlanan, mutmain bir kalbi, “Sâfiye”, “Zâkiye” ile üyevikleşen bir Latife-i Rabbâniyeyi, o “Tevhîd” duygusuna ircâ edebilirsiniz.
sofiler tarafından kullanılan “Tevekkül”ü, “Teslim”i, “Tefvîz”i, ve “Sika”yı ona ircâ edebilirsiniz.
“İhsan”ı, ona ircâ edebilirsiniz.. “Muhabbet”i, ona ircâ edebilirsiniz.. “Marifet”i, ona ircâ edebilirsiniz.. “Sadâkat”i, ona ircâ edebilirsiniz.. “İstikâmet”i, ona ircâ edebilirsiniz..
ADALET, MÜLKÜN DE TEMELİDİR İNSANLIĞIN DA!..
Bu haftanın Bamteli.
“...إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller başka değil ancak niyetlere göredir.” fehvasınca, elde edeceğiniz şeyi, Allah’ın izni ile şimdiden elde etmişsiniz”
“Dinî değerleri dünyevî kazanımlar adına kullanmak, küfür derecesinde bir günahtır; ‘kâfir’ demiyorum, küfür derecesinde bir vebaldir.”
Müslümanlar yine çekiyorlardı, yine çekiyorlardı...
“Meylürrahat” tehlidir...
Bir yönüyle daha hayattayken, kendini ölümün kucağına atma ve manen ölme demektir meylürrahat. Hele insan, onu tabiatının bir yanı haline getirmiş ise, hafizanallah, sıyrılması da çok zordur.”
....İşte o zaman, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” Başa gelenler öylesine zirve yaptığı zaman.. doruğa ulaştığı zaman.. iş gidip “gayretullah” çeperine dokunduğu zaman. İşte o zaman,”Allah’ın nusreti yakındır!”
Cenâb-ı Hak nusretini, çoğunuza başka yerlerde yüce mefkûrenizi anlatma fırsatı vererek lütfediyor...
İşin hakikatini, mâverâsını (arka planını) göreceğimiz âna kadar bir kısım sıkıntılar olacak...
Özellikle hak ve hakikate çağırırken, asla gırtlak ağalığı yapmamalı; meseleler dil ve dudağa emanet bırakılmamalı; telaffuz edilen her kelimeyi gönlün sesi-soluğu kılmalıdır.
İşte o zaman, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” Başa gelenler öylesine zirve yaptığı zaman.. doruğa ulaştığı zaman.. iş gidip “gayretullah” çeperine dokunduğu zaman. İşte o zaman,
Allah’ın nusreti yakındır!”
”İnsanı ayakta dimdik tutacak şey, bir yüce gâyeyi realize etmeye matuf yaşamasıdır...”
“Sohbet-i Cânân”. Evet, oturup kalktığınız her yerde O’ndan bahsetme, sözü evirip çevirip hep O’na getirme, “Allah!” deme, “Peygamber!” deme.”
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?
(Bakara, 2/214)
ALLAH'IN YARDIMI VE SİHİRBAZ CELLAT
“Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.”
O, “Dert, çok; derman, yok; düşman, kavi; talih, zebûn!” diyor.
Dert, çok; inşaallah derman ve Allah’ın inayeti de çok.
Düşman kavî olsa da talih zebûn değil. Düşman kavî olabilir; talih zebûn değil, yenik düşmemiş, Allah’ın izni-inayeti ile.
Efendimiz “.... Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya?” buyurmuştur.
“Muhabbet bir Süleyman’dır.
Gönül, taht-ı revan olmuş.”
Muhabbetten Muhammed hâsıl olmuş; O’nsuz muhabbetten ne hâsıl olmuş ki?
O bir caddeden geçerken insanlar alkış tutsunlar, o da o alkış tufanı içinde gideceği yere gitsin. Hatta Allah’a doğru giderken bile, orada -hâşa ve kellâ- kendini O’nun gölgesi zannederek, geçtiği her yerde kendisine eğilmeler, rükûlar, secdeler bekler.
İman”, “amel-i sâlih”, “hak” ve (doğru bildiğin şeyde) “sebât”. Mesâibe karşı sebât.. ehl-i dünyanın saldırılarına, belâ ve musibetlere karşı sebat.. ibadet u tâatte sebat... dünyada başınıza gelecek her şeye karşı sebat...
✏️Şeytan, en başarılı günlerini yaşıyor; zil takmış oynuyor.Camilerde oynuyor, minberin önünde oynuyor.
Çünkü minberler, siyasetin sesi oldu
✏️Umar mıydık, nâm-ı celîl-i İlâhî, mescitlerde sussun; siyasetin çirkin, çatlak sesi, minberde ve mihrapta yükselsin?!
Secdece Efendimiz (sav)in yaptığı dua.
Kendilerinden bir sesin yükselmesini beklediğimiz insanlar arasında, elli sene evvel Fakîr’e talebelik yapan İlahiyatçılar,üniversitelerde profesörler var.
Yahu insafın ifadesi olarak, yarım kelimelik bir şey söylenemez miydi? En azından,bu ızdırap paylaşılamaz mıydı?
Unutulmaması gerekli olan ama unutulan şeyler var:
Allah’ın unutulması.
Dinin unutulması.
Uhrevî âlemlerin unutulması
Allah’a karşı kulluğun unutulması.
İnsanlara karşı alakanın unutulması.
Re’fet ve şefkatin unutulması.
kendin kadar başkalarını da düşünmenin unutulması.
Sıçrayıp doğrulacaksınız; bir Türkiye meselesini, dünya meselesi haline getireceksiniz. Dünyanın sağında-solunda insaflı pek çok kadirşinas insan ile karşılaşacaksınız ve bunlar, sizin destanlarınızı yazacaklar,
Allah’ın izni-inayetiyle. Gelecekte dünyanın sesi-soluğu olacaksınız, Allah’ın izni-inayetiyle.
Varlık, sevgi ile var olmuş; sevgi ile devam ediyor. Allah (celle celâluhu) en büyük ve en mükemmel varlıktan en küçük varlığa kadar bütün mahlûkata nazar-ı re’fet, şefkat, merhamet ve mürüvvet ile bakıyor.
Zira öyle bir muhabbetten mahrum gönül/insan/toplum harâbedir.
“‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer
Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler.
Cenâb-ı Hakk’ın isimleri arasında, ism-i Zât hepsinden büyüktür; fakat aynı zamanda “Hakk” dendiği zaman da “Allah” anlaşılır; belki bütün esmâ-i İlahiye anlaşılır.
......Osmanlı Ocakları” diyebilirler. O ocaklar, belli hakikati ikâme etmeye matuf idi; jurnalcilik yapmak için değil, istihbarat hesabına çalışmak için değil, kendileri gibi düşünmeyenleri arkadan vurmak için değil..
gönlünde duymadan Kur’an okuyanlarına, ilahi okuyanlarına, bilmem nelerine “gırtlak ağaları” derdi.
Mesâil-i uhreviyede rekâbete gelince, o daha tehli, hafizanallah. Bu da dine-diyanete inanmış insanlar arasında oluyor, ehl-i tarikat arasında da oluyor.
Cenâb-ı Hak, size inayet elini uzatacaksa, düştüğünüz yerden sizi kaldıracaksa, gideceğiniz hedefe sizi çok hızlı, fevkalâdeden ulaştıracaksa, bunu zannediyorum vifâk ve ittifak faktörüne bağlamıştır.
Geçmişten sizi kopardıkları zaman, geleceğe yürüme mevzuunda sürçmeler başlar. Geçmişten kopmaması lazım insanın ama bizim geçmişimizden; yani, enbiyâ-ı ızâma dayalı olan geçmişten.
Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız
Kendilerinden bir sesin yükselmesini beklediğimiz insanlar arasında, bundan elli sene evvel Fakîr’e talebelik yapan İlahiyatçılar,üniversitelerde profesörler var. Yahu insafın ifadesi olarak, yarım kelimelik bir şey söylenemez miydi? En azından, bu ızdırap paylaşılamaz mıydı?
Şeytan, en başarılı günlerini yaşıyor; zil takmış oynuyor. Nerede oynuyor? Camilerde oynuyor, minberin önünde oynuyor. Çünkü minberler, siyasetin sesi-soluğu haline geldi; kürsüler, siyasetin sesi-soluğu haline geldi.
Umar mıydık, nâm-ı celîl-i İlâhî, mescitlerde sussun; siyasetin çirkin, çatlak sesi, minberde ve mihrapta yükselsin? Allah bahsedileceğine, Peygamber bahsedileceğine, mü’minlerin dertleri bahsedileceğine, onların (siyasetin, siyasîlerin ve aktüalitenin) bahsedilsin Umar mıydık
İnsan, kendisini buna vermiş ve adamış ise, adanmışlığın en kutsalı, bu. Beklentisiz, kendisini buna vermiş ise, Allah’ın izni ve inayeti ile, bu dünyevî beklentilerden sıyrılır.
Hakkı tutup kaldırmak, insan için en önemli bir gayedir. İnsanın, kendi varlığını ona bağlaması lazım. Yeryüzünde yıkılmış hakkı, harâb olmuş hakkı tutup kaldırmak; Hakk adına, onu tutup kaldırmak. Bu, en büyük bir mesele.
“Ey kardeşlerim! Sizleri -inşaallah- menfaat-i maddiye rekâbete sevk etmeyecek; fakat menfaat-i uhreviye noktasında -bir kısım ehl-i tarikatın aldandıkları gibi sizin de aldanmanız mümkündür.”
İnsanlar arasında, insanlardan bir insan ol!” Öyle davran ve yarım adım bile olsa önde görünerek bir fâikiyet, bir üstünlük tavrı sergileme!
Hizmet, kendini düşünmeme hizmetidir; ölesiye bir fedakârlıkta bulunma, adanmışlıkta bulunma ama o adanmışlığı bile hissettirmeme hizmetidir.
bugün mezâlim, zirveye vurmuştur, onu söylemeye lüzum yok! Yürekler yakıcı, bütün şefkat duygusunu tetikleyici bir tablo var, bir manzara var
“Yardımları da gelmesin; açlarından gebersinler onlar deyip yardım kanallarını tıkıyorlar! Bize muhtaç olsunlar; gelsin el-etek öpsünler, biatte bulunsunlar!” Korkunç, öldürücü bir mahrumiyet yaşatmanın arkasında ne var, Allah bilir!..
Bu mazlumiyet ve mağduriyetler döneminde kadınlar da başka devirlerle kıyaslanamayacak zulümlere maruz kaldılar/kalıyorlar; ayrıca “şefkat kahramanı” da olmaları hasebiyle adeta her mazlumun elemini onunla paylaşıyorlar.
...okullar, üniversiteler ki, onlar, hem tekkenin hem câminin hem de yuvanın fonksiyonunu edâ ediyordu. Cehalete karşı savaş ilan etmişti; bunlara karşı harp ilan etmek, onları yıkmak; mâbedi yıkmaktan daha büyük bir vebaldir.,cinayettir.
Dünya örnek bir topluma muhtaçtır; yüz kişiden ibaret bile olsa, imrenilen ve taklide değer görülen bir toplum hemen dikkat çekecek ve başka yerlerde de onun emsali teessüs edecektir.
insanlar, birbirlerini boğazlıyorlar. Değişik boğazlama planları yapıyorlar: “Acaba neresinden başlasak kesmeye; boğazından mı, kollarından mı budasak, ayaklarından mı budasak, yoksa gözlerini mi oysak, kulaklarına mı kurşun döksek?” filan. Böyle şeytanî planlar...
Üstad hazretleri, Hizmet’in yalnız cüz’î bir tahribatı ve küçük bir haneyi değil, bilakis küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan çok büyük bir kaleyi tamir ettiğini söylüyor.
Onlar, dilemiyorlar ise, şart-ı âdî planında iradelerini o istikamette kullanmıyorlar ise, meşîet-i İlâhiye de o istikamette tecelli etmiyorsa şayet, biz de onları Allah’a havale ediyoruz; Allah, istihkaklarını versin!
Allah, o melanetleri, o mesâvîyi irtikâp eden insanları -Murâd-ı Sübhânîsi o istikamette ise, onların da azıcık o istikamette dilekleri var ise- tam hidayete mazhar eylesin!
Çokları “Keşke, keşke, keşke.” diyecekler. يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا “Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!” (Nebe, /) “Keşke, toprak olsaydım, bu haltları karıştırmasaydım! Bu melanetleri, bu mesâvîyi irtikâp etmeseydim!..” diyecekler.
Onlar, planlar yapmak, tuzaklar kurmakla meşguller; Ben de hilelerine mukabele ederim, (hilelerini boşa çıkarırım).” (Târık, /-) Onlar, komplo üzerine komplo, komplo üzerine komplo kuruyor ama Allah buyuruyor ki: “Ben, komplolarına mukabelede bulunurum!”
Hâlihazırdaki mağduriyet ve mazlûmiyetler de kim bilir ne türlü sürpriz şeylere gebedir; bilemeyiz onu, kestiremeyiz. Şu mağduriyet, şu mazlumiyet, şu mahrumiyet, şu ma’zûliyet, şu muhraciyet.
Allah’tan korkan,haramlardan sakınan Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeyleri kemâl-i hassasiyetle yerine getiren.. “Cenâb-ı Hakk’a müteveccih yaşayan.. oturup kalkıp hep O’nu anan insan, hiç beklenmedik şekilde, Cenâb-ı Hakk’ın çok sürpriz eltâf-ı Sübhâniyesi ile karşı karşıya kalır.
İnanan sarsılsa da bütün bütün devrilmez; her şeye rağmen esas olan, ümidi yitirmemek, hep bir recâ hissi ve aksiyon gayreti ile dolu olmaktır.
Musibetleri kâra çevirmenin yolu, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi nefsi yerden yere vurmak, istiğfar edip gönülden Hakk’a yönelmek ve öze dönüp O’na verilen söze sâdık kalmaktır.
Olumsuz hadiselere bakarken, öncelikle “Acaba biz, Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfettiği o imkanları rantabl değerlendirdik mi?” zaviyesinden bakmalıyız.
İdamı getirsek, böyle elli bin insan assak!.. Bir dönemde on beş bin kişi asılınca, insanlar korkularından hizaya gelmişlerdi. Şimdi de elli bin insanı berdâr edersek, zannediyorum kavminin Firavun’a biat ettiği gibi, bunlar da çağın firavunlarına biat ederler, diye düşünüyorlar
“Kim takva dairesinde bulunup Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.”
“İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini, hastalıktan evvel sıhhatini, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanı, meşguliyetten evvel boş zamanını ve ölüm gelmeden evvel hayatını ganimet bil!..”
Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşr u neşr olur, öyle dirilir, öyle bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşarsınız!”
Kim takva dairesinde bulunup Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.”
Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” “Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Hazreti Muhammed Mustafa’ya bizleri bağışla!..
Allah'ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için Seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum.
bazen de Allah (celle celâluhu) termite kümbet yaptırdığı gibi, böyle küçük insanlara çok büyük şeyler yaptırtıyor.
Diğer taraftan, bazı kerâmetler vardır ki onlar, şahs-ı manevîye ihsan edilmiştir. Diyelim ki, hakikaten bir avuç insan, bir gün, çok büyük kimselerin, devletlerin yapamadığı işleri yapıyorlar.
“Sırf Allah rızası için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin ciddî ve samimî tesânüdünün de çok kerâmetleri olabilir.”
Kerâmetin meydana gelmesi mevzuunda Ehlullâhın mütalaaları farklıdır. Mesela, bazen insan, “tayy-i mekân” yapabilir; burada duruyorken, bir başka yerde de görünebilir. Hani bildiğiniz, büyük bir zatı, zindanda iken mescitte namaz kılarken görüyorlar.
Böyle teker teker fertlerin kerâmetleri olduğu gibi; bir de şahs-i manevînin kerâmeti vardır.
“En büyük kerâmet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.”
“Allah’ım! Bu cemaate, bu heyete bizi bağışla, ne olur!” Denebilir; çünkü kimin ne olduğundan kimsenin haberi yok fakat o cemaatin say’ u gayretine öyle şeyler terettüp ediyor ki, işte o büyük zatlara bile Cenâb-ı Hak, o lütufta bulunmamış; böyle şeyler terettüp ediyor.
Fakat kanunlara bağlı hüküm veren insan, afîf ise,namuslu ise, doğru ve müstakîm yaşamış ise, orada ona göre hüküm verir.Evet, başkaları hakkında öyle davranmalıyız;kendimiz hakkında da bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi tavır almalı ve kendimizi yerden yere vurmalıyız.
Müddeî (savcı) gibi değil, âdil bir hâkim gibi davranmak lazım. Müddeî, kusur arar; “Daha başka bir suçu var mı bunun? Hele bakın, böyle etrafını bir karıştırın; kimlerle münasebeti vardı bunun, ne halt karıştırıyordu?” filan.
Sen, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi, kendini yerden yere vurmazsan, hiç farkına varmadan başkalarında kusur aramaya başlarsın. Başkalarında kusur arayan insan da hayat boyu hep kusur irtikâp eder durur.
“Kardeşlik ruhuyla birbirine perçinlenmiş şahıslardan oluşan bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir ve pek çok inâyete mazhar olur.”
Kardeşlik ve îsâr ruhunu sadece yeme, içme, giyme gibi hususlardan ibaret görmemek gerekir; belli bir makam, mansıp ve paye elde etme söz konusu olduğunda kardeşini kendine tercih etme de îsâr adına çok önemlidir.
“Sırf Allah rızası için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin ciddî ve samimî tesânüdünün de çok kerâmetleri olabilir.”
Böyle teker teker fertlerin kerâmetleri olduğu gibi; bir de şahs-i manevînin kerâmeti vardır. Tamamen bütünleşmiş, âdetâ tek bir insan haline gelmiş, bir “bünyân-ı marsûs” gibi olmuş insanların birlikteliğinin kerâmeti.
“En büyük kerâmet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.”
Doğrudan doğruya “kerâmet” demede, meselenin çok hafif, dolaylı yoldan, insanın kendi hususiyetlerine ait olması gibi bir mana melhuzdur. Fakat “ikrâm” denince, iş Sahibine verilmiş olur.
Hazreti Bediüzzaman, kendi döneminde zuhur eden bir kısım hârikulâde hallere, kendisiyle de irtibatlı tevafuklar, vifâklar, ittifaklar ve güzel şeylere -bazıları rahatsızlık duyar diye- “kerâmet” deme yerine, “ikrâm” ifadesini tercih ediyor.
“Kardeşlik ruhuyla birbirine perçinlenmiş şahıslardan oluşan bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir ve pek çok inâyete mazhar olur.”
Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarınının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumunu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır.
Yakışıksız,münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak”dememelidir.Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler.
Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’anın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını fakir değişik vesilelerle arz etmiştir.
Fakat bazı cinayetler vardır ki bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler.
Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu.
Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur.
Ayette “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hz Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa kömür nazarıyla bakılır.
Her gün kalb ve ruha yeni bir bahar yaşatmak lazım ki öteden, nâmütenâhîden gelen esintileri duyabilsin ve canlı kalabilsin.
bamteli
Hulefa-i Râşidîn efendilerimiz çok büyük başarılara imza attıkları halde kendilerini her zaman bir hiç (sıfır) görmüşlerdir.
İnsana düşen; kusur, hata ve günahlarının farkında olmak, ahirete temiz gitmek için -Mâiz ve Gâmidiyeli kadın gibi- hemen tevbe kurnasına koşmak ve henüz vakit varken günah lekelerini yuyup yıkamaktır.
Keşke herkes dese ki: “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ.” Herkes ddese ki: “Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Herkes diyebilse ki: “Dine hizmet ettim diye fahirlenme! Allah bazen bu dini bir fâcirin eliyle de teyid eder.
Yezid bir tane değildir, her devrin Yezidleri ve Yezid ahlakı ile davrananları vardır!..
Savaşamayacak insanların üzerine gitmek, insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir şeydir. Azıcık im’ân-ı nazar etseniz, günümüzde de, değişik yerlerde -buna Türkiye de dahil- aynı vahşeti görmeniz mümkündür..
Her mümin, her canlının hakkını gözetip bütün varlığa rahmet nazarıyla bakmalıyken, bugün müslümanlığın temsilcisi olduğunu iddia eden bazı kimseler karıncaya basmaz masum insanları yok etme peşinde koşuyorlar.
Başkalarını en fazla karalayan insanlar, tepeden tırnağa levsiyâta batmış kimselerdir!..
Allah’ım, Hazreti İbrahim’in ateşine dediğin gibi bizim etrafımızı saran musibet alevlerine de “Dokunma, serin ve selâmet ol onlara!" buyur!..
( Bamteli)
“Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..
: “Bin defa, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dedim!” Allah, bana/bize kâfidir; O, ne güzel vekildir!.. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel vekildir, yardımcıdır!
Hazreti Pîr-i Mugân da bu türlü şeylere, sizin maruz kaldığınız şeylerin kat katına maruz kaldığı zaman bu muhtevadaki duaları tekrar ediyor. Kendi Lahikalarda ifade ediyor
Mü’minin zâlimden özür dilemesi, zâlimin elini güçlendirir; bugün bize düşen vazife, sabr-ı cemîl içinde “Allah bize yeter; O ne güzel vekîldir!” deyip Mevlâ’ya sığınmaktır.
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol // Yol varsa, budur, bilmiyorum başka çıkar yol!”
Ali Baba’nın kırk haramileri, her yerde dolaşıyorlar; kafa karıştırıyorlar, zihinleri bulandırıyorlar. Dolayısıyla o mevzuda temkin ve teyakkuz içinde yaşayarak, zâlimin işini kolaylaştırmamak lazım.
Derdest etmiş, götürmüşler ise, onun için bir şey yapamazsınız ama yakalanmamış, ayrılmışsanız şayet, işlerini kolaylaştırma adına bir yerde ulu-orta dolaşmamanız lazımdır. Çünkü eşkıya arabayı yanaştırır, kaçırır sizi.
Yeis.. kolun kanadın kırılması.. “Ne yapsak ki acaba?” filan. “Gidip başkalarından özür mü dilesek?” Mü’minin, zâlimden özür dilemesi, zâlimin elini güçlendirir. Zâlimin işini kolaylaştırmak, bence zulme iştirak sayılır.
Bize düşen şey de, yeis yerine, meselenin şoku karşısında tamamen kol-kanat kırılması yerine, (kavlî-fiilî) niyazdır.
Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “iman”, “tevhîd”i; tevhîd, “teslim”i; teslim, “tevekkül”ü; tevekkül, “saadet-i dareyn”i iktiza eder. ..
Esbâb bütünüyle sukût edince, çoğu mü’minlerin dahi ümid dünyaları tamamen kararıyor. Hakiki mü’min ise, ümit dünyası kararmaz. Ya çocuktur, o meseleleri bilecek durumda değildir. Daha evvel o türlü şeylerle tam, belli bir donanım elde edememiştir.
Bu sıkışık zamanda, fazl-ı İlâhîsi ile ye’se düşmemeli, ümitsizliğe düşmemeli, inkisar yaşamamalı!..
Esbâbın bil-külliye sukût etmesi.
Aslında, bütün enbiyâ-ı ızâm, benzer şekilde, değişik musibetlere maruz kalmıştır; sebepler, bil-külliye sukût etmiştir. Fakat onlar içinde şikâyet eden insan, yoktur!
Yûsuf (aleyhisselam) gibi kuyuya düştünüz. Yunus İbn Mettâ (aleyhisselam) gibi balık tarafından yutuldunuz. Eyyûb (aleyhisselam) gibi tepeden tırnağa dert sarmalı içinde kaldınız; tırnağınızdan saçınızın ucuna kadar dert işgaline uğradınız.
Şimdi bütün sebepler, “Allah’a ısmarladık!” demeden, bize el sallamadan çekip gittiler. Hani çocuklar bile giderken el sallıyorlar; fakat el sallamadan çekip gittiler, bütün sebepler.
Hazreti Pîr de bu meseleyi izah ederken, bir hususa dikkat çekiyor: “Esbâb, bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor!” O kapının aralanması veya ardına kadar açılması, o işin farkında olmaya bağlı.
Esbâb bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur eder; peki bizim için bütün sebepler tükendi mi?
Elektronik tabloda şimdi)
Allah’ım! Fâniyât u zâilâtın, fâni olan ve zevâle mahkûm bulunan varlıkların bütününden müstağni kılacak bir rıza ile bizleri serfirâz eyle! Dahası bizi şikayet edip durmaktan da müstağni kıl!..”
Mümin, gamlandığı zaman, onu giderebilecek Ulu Dergâh’a teveccüh eder; o kapının tokmağına dokunur: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!”
Hâdiseler silsilesi, fâsid daire şeklinde cereyan ediyor; peşi peşine, nesebi gayr-ı sahih bir sürü hadise, bir sürü hadise doğuruyor. Gamlanmamak mümkün değil; insanız, insan olan gamlanır.
Evet, üzülmeyin!.. “Cihanda âdem olan bî-gam olmaz. / Anınçün bî-gam olan âdem olmaz.” İnsan iseniz, gamınız olacaktır; gamsız iseniz, âdemliğinizi bir kere daha gözden geçirmeniz lazım.
Biraz evvel şadırvanın etrafını temizlerken, bazı arkadaşlarımız, oradan, kaç tane sineği, sinek türü şeyleri, karıncayı, karınca türü şeyleri veya benzer haşereleri “Aman suda boğulmasın!” diye ellerini uzatarak çıkardı, kenara koydular. İşte bu, mü’min sıfatıdır.
Bir de, öyleleri var ki, mü’min geçiniyor ama insanı, hayvan seviyesinde bile görmüyor.
Daha fazla sevgi istediğin zaman, daha çok sev!.. Daha fazla şefkat isteğinde, daha şefkatli ol!.. Saygı istiyorsan, insanlara karşı çok saygılı davran!.. Çünkü senin âlemden beklediğin şey, âlemin de senden beklediği aynı şeydir.
Her hak sahibine hakkının verileceği, hatta boynuzsuz koyunun boynuzludan kısas sûretiyle hakkını alacağı bir gün var!..
İnsanları hor görme, hakir görme, küçük görme; bunlar, aynı zamanda kendini büyük görmenin ifadesidir. Bazen ferdî enâniyetler şeklinde kendini gösterir; daha ileriye götürülürse mesele, insan bir egoizm âbidesi, egosantrizm âbidesi hâline gelir
Her mümin, her canlının hakkını gözetip bütün varlığa rahmet nazarıyla bakmalıyken, bugün müslümanlığın temsilcisi olduğunu iddia eden bazı kimseler karıncaya basmaz masum insanları yok etme peşinde koşuyorlar.
Sohbet başlarken elektronik levhaya yansıyan hadis-i şerifte, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor “Bir mü’min kardeşini hor hakir görmesi, onu küçük düşürmesi insana şer olarak yeter.”
Sohbetlerimizin yörüngesi: Sohbet-i Cânan
“En önemli mesele ve sohbetlerin yörüngesi” konulu sohbetinde müminlerin en önemli meselesinin Allah’la münasebet olduğunu, bu istikamette daima anbean imanda, irfanda ve muhabbette derinleşme cehdi içinde olunması gerektiğini ve dolayısıyla sohbetlerin yörüngesinin de hep bu gayeye matuf ‘Sohbet-i Cânan’ olması gerektiğini anlatıyor.
En birinci gündemimiz: Allah’la münasebetimiz
Hocaefendi, en büyük dünyevi meselelerin bile Allah’la münasebet meselesi yanında minnacık kalacağını ifade ediyor; bu itibarla dünyevi problemleri çözmek için bir araya gelindiğinde bile öncelikle Allah’la münasebet meselesi üzerinde durulması, Allah’la münasebette ilerleme adına ceht ve gayret sarf edilmesi ve sonra gelip geçici dünyevi meseleler hakkında görüşme yapılmasını tavsiye ediyor:
“Problemleri çözeceğimiz, çözmek üzere bir araya geldiğimiz, insanlığı girdaplardan kurtarmak için ciddi bir metafizik gerilime geçtiğimiz anda bile bizim en önemli meselemiz Allah’la münasebetlerimizi bir kere daha gözden geçirmek, bir kere daha Sohbet-i Cânan. Beş kişi bazen on kişi bazen yirmi kişi bazen otuz kişi bir araya gelir görüşürsünüz. Fakat önce ne yapmak lazım? Allah’la münasebetlerimizi gözden geçirmek lazım. İrtibatımız ne kadar kuvvetlidir? Yani şöyle bir şeytan gelse bize bir çelme taksa bir el ensede bulunsa devrilir miyiz, mukavemet edebilir miyiz? Pekala şeytanlar on tane olursa ne yaparız? Ya yirmi tane olursa ne yaparız? Burada hemen parantezi açıp söyleyeyim şu anda belki her bir mümine musallat olmuş yüz tane şeytan var. Kimisi bunların el enseye, kimisi çelmeye, kimisi kündeye talip ve sizi yere sermek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar, yapıyorlar. Bunlara karşı sizin sığınağınız ‘fekad istemseke bil-urvetil-vüska len fisame leha’ (Bakara, 2/256) Allah’a sımsıkı sarılmak. Onun o sarıldığınız ipi bir kere daha kontrol etmek. Acaba ben buna sarıldım ama alta bakıyorum korkunç bir uçurum, bir kere ellerimi gevşek tutarsam veya bu ipten koparsam bu kulptan koparsam düştüğüm zaman benim için artık yaşamak mümkün değil. Kendini o istikamette kontrol edebiliyor musun? Yani Allahım seni hissetmediğim, seni duymadığım, içimde yaşamadığım dakika ve saat benim için bir ölüm anı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakeza. Din-i mübin-i İslam hakeza. Şimdi bu meseleler üzerinde derinlemesine durup imanı marifete, marifeti muhabbete, muhabbeti aşk u iştiyaka, onu daha delice bir rıza ve rıdvan duygusuna, hissine bağlayarak gözümüz hep ötelerde -dünyada olsak dahi- yaşama. Derinleşe derinleşe derinleşe boyumuzu aşkın şeylere talip olma, onun arkasından gitme. Bu meseleleri görüştükten sonra ‘Bizim küçük bir problemimiz daha vardı. (Şu anda dünyayı kasıp kavuran ekonomik problemler, sosyal hercümerçler, kaynaşmalar, devrilmeler, üst üste devrilmeler ) Bir de bu küçük meseleyi görüşelim ’ deme. Bizim büyük meselelerimizin yanında, o en büyük meselenin yanında bunlar gayet minnacık meselelerdir.”
Allah’la münasebetimiz yanında her şey tali kalır
Hocaefendi, Allah’la münasebet meselesinin birinci ve asıl mesele olduğunu; diğer her şeyin Allah’la münasebet meselesi yanında tali kalacağını belirtiyor:
“Siz Allah’la münasebetiniz açısından olan meselenizi dünyevi herhangi bir meselenin altında tutabilir misiniz, rica ederim? Tutarsanız bunu imanınızla nasıl telif edersiniz? ‘Allah’ım sen -haşa ve kella- hele şöyle bir yerde dur, biz bunu görüşelim’ diyebilir misiniz, rica ederim? Meselenin büyüklüğünü o zaviyeden ele almak lazım. İnsanlığın İftihar Tablosu’yla alakalı nübüvvet ruhu sinelerden silinmiş, öldürülmüştür. Hazreti Pir, bir taraftan Mucizat’la bir taraftan Reşhalar’la o meseleyi yeniden zihinlerimizde perçinlemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Kendine kadar dünya kadar insan da aynı şeyi işlemiş. Zihinlerimize onları zerk etmek, insan tabiatına işleyerek sökülmez hale getirmek, sökülüp atılmaz hale getirmek onları. Ve siz bu meseleleri katiyen hafife alamazsınız. Duygu ve düşüncelerinizde ‘sen tali bir meselesin’ dediğin an Allah nezdinde kendi yerini kıymetini belirlemiş olursun. Sen Allah’a nasıl bakıyorsan o da sana öyle bakar. Kur’an-ı Kerim’de bu türlü mukabeleler, müşakeleler çoktur. ‘nesullahe fe-ensâhum enfüsehum’ ‘Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onları benliklerinden uzaklaştırdı.’ ‘Mekr ettiler, Allah da onların mekirlerine mukabelede bulundu.’ ‘Hud’ada bulundular, Allah da onlara mukabelede bulundu.’ ‘Allah’ı zikrettiler, Allah da onları andı.’ ‘Allah’a karşı vaatlerini yerine getirdiler, evfû biahdî ûfî biahdiküm.’ Mukabele, müşakele bu mevzuda. Allah celle celaluhu Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde bu meseleleri zikrederek çok önemli bir mevzuda bizi uyarıyor. Bu açıdan da bunlar birinci mesele. O meseleyi birincilik konumuyla ele alıp nereye koyacaksak, hangi basamağa koyacaksak koymamız lazım. Onun yanında dünyevi meseleler hatta belki bir manada uhrevi meseleler, yani mizandaki mesele, sıratı geçme meselesi, cehennemden azade olma meselesi, cennete girme meselesi bile Allah’la münasebetimizin yanında tali bir şey kalır. Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebetimiz yanında tali bir mesele kalır. Bunu yerli yerine oturttuktan sonra (Bir de burada şu var, siz her şeyi yerli yerine oturtur, her şeye kameti kıymetince değer atfederseniz, zat-ı uluhiyete atfettiğiniz değer çok büyüktür. Efendimiz’e atfettiğiniz değer çok büyüktür. Maneviyata, rızasına ve ihlasa atfettiğiniz değer çok büyüktür.) Allah yapacağınız diğer işlerde bu mevzuda sizi karşılıksız bırakmaz. İlle de başka yerde elinizin güçlenmesini istiyorsanız şayet, çok güçlü olan birisine sarılmanız lazım. La havle ve la kuvvete illa billah. Allah’ın havlinden başka havl, Allah’ın kuvvetinden başka kuvvet yoktur. Siz ona teveccüh ettiğinizde Allah celle celaluhu kendi havl ve kuvvetiyle sizi teyit edecektir. Ezan ‘Hayye alassalah / Hayye alalfelah’ derken biz ‘la havle ve la kuvvete illa billah’ diyoruz. Günlük beş vakit namazda o namazı eda etme adına Allah’ın havline ve kuvvetine sığınıyoruz. Senin havlin ve kuvvetin olmazsa biz bu namazı kılamayız, o abdesti alamayız, o duayı yapamayız. E bunlardan daha ağır işler var yani. Dünyanın şeklini değiştirme, çehresini değiştirme, dünyada yaşayan insanlara yeni bir adab u erkan öğretme mevzuu. Bunlar çok ağır, çok çetin, çok zor çözülür problemler. Allah’ın inayeti olmayınca bunları çözmeniz mümkün değil. Bunlar ancak Allah’ın havliyle kuvvetiyle çözülebilir. La havle ve la kuvvete illa billah. Allahümme eyyidna bi-havlike ve kuvvetike. Allahümmensurna bi-havlike ve kuvvetike. (Ezan okunurken bunları da okuyabilirsiniz.)”
Asıl mesele imanda, irfanda, muhabbette derinleşme
Hocaefendi, imanda, irfanda, muhabbette derinleşmek için sohbetlerin Sohbet-i Cânan yörüngesinde cereyan etmesi gerektiğini ifade ederek yörüngesinden kayan sohbetlerin boş ve gereksiz şeylerle kirletilme tehlikesine dikkat çekiyor:
“Asıl mesele iman-ı billahı marifetullaha, marifetullahı muhabbetullaha, muhabbetullahı aşk u iştiyaka, aşk u iştiyakı çok derin ciddi bir zevk-i ruhanîye, artık doyma bilmeme noktasına ulaştırma mevzuu. Başta, temelde hep müzakereleri bir yönüyle o mevzuda gerçekleştirmeye bağlı, ele almaya bağlı. Sohbet-i Cânan diyoruz. ‘Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sohbetimiz her zaman Sohbet-i Cânan olsa’ diyor hak dostu. Dünyevilikler adına insan öyle bir şeye kapılarını kapamış ve sürmelemiştir arkasını. Fakat benim Efendim’i, o Efendi’nin Efendisi’ni, Allah’ı celle celaluhu keşke bütün insanlar sevse ve her oturup kalktığımız yerde sohbetimiz hep onunla irtibatlı olsa. Sohbet değer kazanır. Sohbetin yörüngesine oturması Sohbet-i Cânanla olur. Yörüngeye oturmamış sohbetlerde kaymalar olur. Bağışlayın, lehvelhadise/gereksiz şeylere kayar; ‘şöyle bir şey mırıldanayım, böyle birini çekiştireyim, birinin kusurunu burada dillendirelim, bazen de hiç farkına varmadan iftiralara girelim ’ Bu, duyguyu düşünceyi kirletmenin yanı başında aynı zamanda sohbet dediğimiz meseleyi de kirletme demektir. Bu gulyabani gelir sohbetin yerine oturur, Sohbet-i Cânanın yerine oturur. Siz bir yeri boş bırakırsanız şayet, gıybet ‘burada bana bir yer verdiler’ der, iftira ‘burada bana bir yer verdiler’ der. Huzurunuzda utanıyorum o kelimeyi kullanmaya, zevzeklik, gevezelik ‘bana da bir yer bıraktılar burada, ben de bu minderde oturabilirim’ der. Gelir çullanırlar oraya. Bir daha da söküp atamazsın onları, hafizanallah. Ve o türlü günahlar bir kere insanın içine girip leke bıraktı mı biri diğerine çağrıdır, arkadan diğeri de gelir. ‘Bir tane yaptık bir şey olmadı!’ Arkadan bir tanesi daha gelir, bir tanesi daha gelir. Onun için mutlaka bizim söyleyeceğimiz şeylere, sohbete mevzu yapacağımız şeylere vize uygulamak lazım. Ne diyebiliriz, ne diyemeyiz? Diyeceğimiz şeyler, diyemeyeceğimiz şeyler.
Sohbet-i Cânan mevzuunda doygunluğa ulaşan insanların üzerine dökeceğiniz her şey taşar artık. Taşkınlığa ulaşmış bir bardağa dökeceğiniz her şey dışarıya akar. O’nun dışındaki her şeyi dışarıya akıtacak şekilde O’nunla ‘ela bizikrillahi tatmainnülkulub’ (Ra’d, 13/28) Allah’ı anmakla kalpler doygunluğa ulaşır. Artık ona bir şey yediremezsin, yutturamazsın, içiremezsin. O doygunluğa ulaşmıştır. ‘Sana bir köşk, bir villa, bir yalı, bir ferrari, bir araba, bir yat, bir gemi’ filan deseler ‘Allah Allah bu insan ne kadar komik’ der.
Cenabı Hak inayetiyle bizi meâlîye müteveccih kılsın.”
Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi?
Fethullah Gülen Hocaefendi, hemen her fırsatta bu meseleye dikkatleri çekerek müminin en önemli meselesinin Allah’la münasebet meselesi olduğunu ve ömrünün her anını, dolayısıyla sohbet ve konuşmalarını da bu yörüngede sürdürmesi gerektiğini anlatıyor:
“Daha önce bir vesileyle arz ettiğim gibi, çağ açıp çağ kapatacak ölçüde tarihî önemi bulunan ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdelerine dayandığından dolayı bizim için ne denli ehemmiyet arz ettiği, ne denli büyük bir vak’a olduğu apaçık zahir olan İstanbul’un fethi gibi bir hâdise için bile bir araya gelmiş bulunsak, öncelikli meselemiz ‘sohbet-i cânan’ olmalı. Evet, böyle bir hedefe doğru yürürken bile, ‘Acaba Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi? O mevzuda ulaşmamız gereken derinliğe ulaşabildik mi? O’nu görüyor gibi bir hâlimiz var mı? Hiç olmazsa görülüyor olma mülâhazasıyla tir tir titriyor muyuz?’ gibi mülâhazaları esas almalı, diğer vazife ve sorumluluklarımızı ise o esasa göre bir sıraya koymalıyız. Cümlenin başında İstanbul’un fethinin gönlümdeki yerine işaret edip ehemmiyet ve büyüklüğüne vurguda bulunduğumdan maksadımın yanlış anlaşılmayacağı ümidindeyim. Şimdi eğer böyle bir hâdise dahi, bizim Allah’la, Efendimiz’le, Kur’ân’la münasebetimiz yanında tâli derecede bir öneme sahipse, günümüzdeki siyasî ve aktüel mevzuların, hele hele magazinvarî meselelerin bizim için ne mânâ ifade ettiği/etmesi gerektiği açıktır. İşte bence hangi meseleye, nerede, ne ölçüde yer vereceğimizi ta başta çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bu sebeple oturup kalktığımız her yerde Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle hep ‘sohbet-i cânan’ demeli, evvela Allah’a imanımızı bir kere daha yenilemeli, ilâhî mârifet ve muhabbetle bir kez daha dolma yollarını araştırmalıyız. Bardağın taşacak derecede dolmasına ‘lebriz’ denir. İşte gönül bardağı dolup taşacak şekilde o meseleyi köpürtmeli, mârifet ve muhabbetle dolup dolup boşalmalı, daha sonra diğer konulara geçmeliyiz.
Evet, bir araya geldiğimizde asıl maksat ve hedef, iman ve imanda derinleşme mevzuları olmalı, bu istikamette gerekli cehd ve gayret ortaya konduktan sonra, ‘Hazır bir araya gelmişken şurada şöyle bir okul açma mevzuu da vardı, bu arada onu da görüşüp karara bağlayalım.’ demeli, neyi, nereye koymamız gerekiyorsa ona göre davranmalı ve programlarımızı bu eksen etrafında örgülemeliyiz. İşte zannediyorum bu noktada ciddi bir zühûl yaşanıyor. Evet, sanki meselelerin yeri değişmiş gibi bir durum var. Hatta bazen iman ve Kur’ân’a hizmet mülâhaza ve niyetiyle bir araya gelinen yerlerde dahi dine-diyanete açılmayı tamamen ihmal ediyor, dünyevî meselelerle oturup kalkıyor, onların müzakeresini yapıp dağılıyoruz. Asıl üzerinde durulması gereken mevzular ise arada kaynayıp gidiyor, unutuluyor. Hâlbuki hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekir ki, biz unutunca unutuluruz. Kur’ân diyor ki; ‘Onlar Allah’ı unuttu, kulak ardı ettiler; Allah da onlara kendilerini unutturdu.’(Haşir sûresi, 59/19) Böylece kimlik bunalımına girdi, ruhlarını kaybetti, yürüdükleri yörüngeden çıktı ve başkalaşma sürecine kapılıp gittiler. Öyleyse bir araya geldiğimizde: ‘Arkadaş! Buraya geldik, oturduk, birçok meseleden bahis açtık ama bütün o meselelerin özü-esası, balı-kaymağı olan esrar-ı ulûhiyet ve rububiyete dair meselelerden bahsetmedik. Allah aşkına, bu, Rabbimize karşı ne büyük bir vefasızlık! Şimdiye kadar hiçbir mü’min Allah’a karşı bu ölçüde vefasız olmamıştır.’ diyerek çok rahatlıkla bu hususları birbirimize hatırlatabilmeliyiz. İşte bu ruhu koruyabildiğimiz ölçüde aşk u vecd içinde imana ve Kur’ân’a hizmet edecek, yol yorgunluğuna düşmeyecek, heyecan yorgunluğu yaşamayacak ve Allah’ın izniyle, son nefesimize kadar küheylanlar gibi şevk u iştiyakla koşturup duracağız.” [“Heyecan Yorgunluğu ve Diriliş Hamleleri”, Kırık Testi]
Allah’a adanmışlar Allah’a hizmete kilitlenmeli
Hocaefendi, Allah’a adanmışların her şeylerini Allah’a hizmet yörüngesinde değerlendirmeleri, sohbetlerinin de bu istikamette olması; gelip geçici aktüel meselelerin onları asıl yörüngeden kaydırmaması ve meşgul etmemesi gerektiğini hatırlatıyor:
“ dünyevî bir mesele için bir araya geldiğimiz beraberliklerde bile elimize bir fırsat geçtiğinde bir yolunu bulup sohbet-i cânan çerçevesinde değerlendirilebilecek mevzulardan bir fasıl açmalı; açıp gönüllere imanın güzelliklerinden bazı şeyler fısıldamaya çalışmalıyız.
Günümüzde olup biten hâdiseleri bilmek, bir kısım aktüel meselelere vukuf peyda etmek elbette ki her vatandaşın hakkıdır. Fakat bugün zaten bu meselelerle ilgilenen bir hayli insan varsa, zannediyorum kendisini Kur’ân’a adamış insanlar, istidatlarını, Kur’ân’a hizmeti en iyi şekilde yerine getirme istikametinde inkişaf ettirmeli ve asıl bu noktada derinleşmelidirler. Onlar için başka düşünceler tali olmalı ve onlar başka mülâhazalarla yorulmamalıdırlar. Bunun için oturup kalktıkları her yerde Hakk’ı hecelemeli ve hep O’nunla gecelemelidirler. Hulasa, insanları delice Allah’a âşık hâle getirme ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) anıldığı zaman burnunun kemikleri sızlayacak ölçüde bir muhibb-i Habibullah ufkuna yükseltme yolunda ne yapılması lazım geliyorsa onu yapmalıyız.” [“Heyecanla dopdolu adanmış ruhlar”, Kırık Testi]
Hizmet ediyoruz diye Allah’la münasebet ihmal edilemez
Hocaefendi, bazılarının hizmet ediyoruz diye Allah’la münasebet ve kalbî hayatlarını ihmal ettiklerini; halbuki hizmetlerin ve bir araya gelmelerin hep Allah’la münasebet ve Sohbet-i Cânan yörüngesi etrafında cereyan etmesi gerektiğini belirtiyor:
“Her yerde bütün meclislerimizi ‘Sohbet-i Cânan’la canlandırmak lazım. Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Her zaman sohbetimiz Sohbet-i Cânan olsa. Otursak kalksak Allah desek. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) desek. Fuzuli şeylere meydan vermesek Gerçek fikir kıvamı ancak ‘Sohbet-i Cânan’la olur. Oturup orada çok ciddi bir konsantrasyonla Allah’la münasebetimizi gözden geçireceğiz. Öyle yapacağız ki yani elimi kaldırdım, Allah kaldırttı; adım attım, Allah yaptırdı bunu; Allah konuşturdu. Yani bir cebr-i mutavassıt şeklinde. Mustafa Sabri Beyin dediği gibi, bir müptedinin mutezile olmaması, Allah’ı iyi bilen birisinin de cebrî olmaması düşünülemez. Allah’ı tanımayan insanlardır ki sebeplere taparlar. Evet, sebebi kabul edin; fakat her şeyi yaratan ‘vallahu halakaküm ve ma ta’melûn / Sizi de davranışlarınızı da yaratan Allah’tır.’ (Saffat, 37/96) Evet, bunlar çok önemli şeyler. Bunları yapacağız. Öyle bir konsantre olmalı ki orada, her şey Allah ve Resul-i Ekrem vasıtasıyla bize talim edilmiş disiplinler diyeceksiniz. Sonra konuştunuz. Bitti sözünüz. İsraf-ı kelama gitmiyoruz. ‘Ha bir de küçük bir meselemiz vardı.’ Bakın küçük mesele neydi? Bin okul açma, iki bin okul açma, iki bini dört bin yapma, dört bini sekiz bin, sekiz bini on altı bin, on altı bini otuz iki bin filan yapma, bu büyük meseleleri görüşüyorsunuz. Öyle ki her ferde adeta bir devleti idare edecek bir adam fonksiyonu yüklüyorsunuz. Mahviyeti, tevazuu, hacaleti içinde. Katiyen o türlü iddialara girmeden. Fakir. Evet, bu mülahaza içinde. Ama işte öyle bir cihan fatihi durumunda bir cihan fatihinin yapabileceği şeyi yapıyorsunuz. Kendinizi de bir taraftan sıfırlıyorsunuz. Bu iki şey önemli. Birbirine zıt iki şey çok önemli. Cihanları fethetme, kendini sıfır görme önemli. Biri birisiz olmaz bunun. Eğer sıfır görme meselesi olmuyorsa kaybetmişsin demektir. Sonra o meseleyi ‘bir de bunu görüşelim’ diyeceksiniz. Son söz. Bunu dedikten sonra bitiriyoruz artık burada. Fuzuli kelama, zaman israf etmeye, ifade israfına gitmeye gerek yok. Ondan sonra kalkar dağılırız. Fakat mesele Sohbet-i Cânan yörüngesi etrafında cereyan eder. Dinden diyanetten bahsedilir. Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) bahsedilir. Yapmamız gerekli olan şeylerden bahsedilir. Ondan sonra da o büyük iş dediğimiz meselelere gelince ‘bir de bu küçük meselemiz var, bunu da ihmal etmeyelim, az üzerinde duralım bunun’ der, bir iki kelimeyle de ondan bahseder ve geçersiniz, vesselam. Diğer meseleler bu mevzuda onun yanında çok küçük kalır. Bizim yitirdiğimiz şeylerden bir tanesi de budur. Bazıları böyle hizmet ediyoruz diye Allah’la münasebet mevzuunda ciddi tekasül yaşamaktadırlar. Kalbî hayatlarını ihmal etmektedirler. Gece hayatları yoktur bunların. Gece hayatı olmayanın gündüz hayatında canlı olması düşünülemez. Teheccüdü olmayan bir insanın, kalkıp gece başını yere koyup inlemeyen bir insanın gündüz hayatında canlılık adına bir şey ifade etmesi düşünülemez. Allah’la münasebeti ölçüsünde bir insanın, derinliği ölçüsünde insanlığa derinlikler vaat eder. İnsanlığa derinlik vaat edecek kadar da derinleşmemişseniz şayet, dünyanın değişik yerlerinde çok derinlere karşı, derin devletlere, derin oluşumlara, derin teşkilatlara, derin teşekküllere karşı başa çıkamazsınız. Onca derine karşı derinlerden derin olmanız lazım. Sizin derinliğiniz Allah’ta, Peygamber’de, imanda olacak. İmanda olacak ki dünya çapındaki o derinliklere karşı kendinizi koruyabilesiniz. Vesselam.” [Herkül Nağme, 27/05/2013]
Sözü sohbeti hep O’na getirmek lazım
Hocaefendi, her şeyin Allah için olması ölçüsünde değer ve derinlik kazanacağını, dolayısıyla hep O’na müteveccih olunması ve her fırsatta sözü sohbeti O’na getirmek gerektiğini ifade ediyor:
“Söz yörüngesini ‘Sohbet-i Cânan’la bulur. Mesele gelir ona dayanır, onun üzerine oturursa söz yörüngesine oturmuş demektir. Mülahazalar O’na yönelirse mülahazalar yörüngesine oturmuş demektir. Arzular ve istekler kendi yörüngelerinden çıkar, O’nun murad-ı subhanisine otururlarsa gerçek yörüngelerine oturmuş sayılırlar. Sadece O’nun teveccühü mülahazalarıyla oturup kalkma, O’nun için yatma, O’nun için oturma, O’nun için kalkma Mevlana Cami, “Yalnız Bir’i sev, yalnız Bir’e müteveccih ol, yalnız Bir’i söyle, yalnız Bir’i gör” diyor. Başkasını söylemenin sana faydası yok, başkasını görmenin sana faydası yok, başkasının istediği yörüngede yürümenin sana faydası yok. Senin için faydalı olacak şey, her şeyi O’na giden yörüngeye oturtmaktır. Amele kıymet kazandıran, mülahazalara kıymet kazandıran, düşüncelere çok farklı derinlik kazandıran, o yörüngede cereyan etmesidir.” [Bamteli, 18.06.2012]
“Oturduğumuz her yerde, kalktığımız her yerde, sofranın başında bile, çay içerken bile, yudumlarken bile, ‘bak Allah bana çayı nasıl yudumlattı! Şu ağızdaki kuvve-i zaikaya bakın! Ben yapmadım bunu. Şu yutağa bakın. Nasıl yani? Bu benim nefes boruma giderdi, gitmedi. Salıyorum ben bir deliğe, gitmesi gerekli olan deliğe gidiyor o. Öbür tarafa gidince boğuluyorsunuz. Siz daha ağzınızda onu gevelerken mideniz salgılarıyla her şeyi böyle hazma hazır hale geliyor.’ Bunlar çok önemli meseleler. Bunları duyma, hissetme mevzuu çok önemli. Bu açıdan da bir çay içerken, bir yemek yerken bile bence meseleyi evirip çevirip hep Sohbet-i Cânan’a getirmek lazım. Bu türlü mülahazalar, bu türlü müzakereler, bu türlü mütalaalar hayatımızın her dakikasını ibadet haline getirir Her şeyde Sohbet-i Cânan’a bir damar bulup yürümek lazım. Yani dünyevi işlerde alternatifli yürümeler var, çok damarı birden kullanmalar var. Şu tıkanırsa işte böyle bir şey yaparız, şu tıkanırsa böyle bir şey yaparız, şu tıkanırsa böyle bir şey yaparız. Zat-ı uluhiyete ulaşma mevzuunda, hakikatine uygun şekilde O’nu duyma mevzuunda bence çok damar kullanmak lazım. Yemede, içmede, oturmada, kalkmada, her şeyde evirip çevirip sözü sohbeti hep O’na getirmek lazım Hep Sohbet-i Cânan olsa böyle zannediyorum belli ölçüde ruhlardaki kıvam korunabilir, canlılık korunabilir. Ve ancak canlılar esasen hissedecekleri şeyleri hissederler.” [Bamteli, 25.10.2010]
Sohbet-i Cânan yoksa dedikodu işgal eder
Hocaefendi, Sohbet-i Cânan’dan mahrum konuşmaların dedikodunun ötesine geçemeyeceği ve fayda sağlamayacağı; aktüel meselelerle gereksiz meşguliyetin insanın asıl yapması gerekenleri aksatmasına sebep olacağı ikazında bulunuyor ve Sohbet-i Cânan sayesinde Allah’la münasebetin kuvvetleneceğini izah ediyor:
“ biz şu andaki konuşmamızda sözü evirip çevirip Sohbet-i Cânan’a getirmiyorsak, o zaman bizim söylediğimiz her şey bir mânâda dedikodu demektir. Evet, söylenen sözler, konuşulan mevzular ya bizim Allah’a doğru yürümemiz istikametinde bir dinamo gibi hızımızı artırmalı, ya insanlığa yararlı olmalı, ya da milletimize, ülkemize, ülkümüze hizmet etmelidir. Aksi takdirde selahiyet ve sorumluluğumuzun söz konusu olmadığı, bundan dolayı konuşup durmamızın hiçbir müspet netice vermeyeceği, herhangi bir fayda sağlamayacağı aktüel meseleler hakkında –kusura bakmazsanız o tabirle ifade edeceğim– çene çalıp duruyorsak bu, dedikodudan başka bir şey değildir. Ayrıca bilinmesi gerekir ki bu tür faydasız ve gereksiz konuşmalar, yapmamız gerekli olan işlere de ciddi bir mânia teşkil eder. Hiç farkına varmaksızın bu türlü mevzuların içine dalar ve böylece yapacağımız işleri yapamaz hâle geliriz. Hatta zamanla salim düşünme imkânını sağlayan hislerimizi felç eder ve bunun sonucunda sağlam ve sıhhatli muhakeme kabiliyetinden mahrum kalırız.
Zaten bugün biz, kendimizi bir muhasebe ve murakabe süzgecinden geçirsek, gereksiz ve faydasız konulara im’ân-ı nazar ettiğimizden dolayı, esas konsantrasyon temin etmemiz gerekli olan önemli ve hayatî mevzulardan uzaklaştığımızı göreceğiz. Bundan dolayı diyoruz ki, keşke im’ân-ı nazar etmemiz gerekli olan konulara tam eğilsek, asıl onlar üzerinde yoğunlaşsak. İç âlemimize ait problemlerimiz varsa asıl onları halletmekle meşgul olsak. Bizi, potansiyel insan olma hâlinden hakiki insan olma ufkuna taşıyacak alternatif sistemler geliştirip bunların değerlendirmesini yapsak. Ancak maalesef genellikle aktüel meselelerle meşgul oluyor ve küçük şeylere takılıp kalıyoruz. Tabiî bu esnada çok önemli ve hayatî işlerimiz de arada kaynayıp gidiyor.
Eskiden, kalb ve ruh hayatının soluklandığı meclislerde hep ‘sohbet-i cânan’ der, onun üzerinde durur, onun üzerinde yoğunlaşırlardı. Çünkü bir meseleye ne kadar konsantre olursanız, o ölçüde size kapı aralanır. Ne kadar Allah’la münasebete geçerseniz, o kadar teveccühe mazhar olursunuz. Bu disiplin, sofiler arasında genel ve sabit bir kuraldır. Evet, teveccüh, teveccüh doğurur; nazar, nazarı netice verir. Bakıyorsanız, bakarlar size günebakanlar gibi. Bu sebeple tabiatınızın baskı altında bulunduğu anlarda dahi gözünüz bir nigâh-ı âşinâ ile hep kapı aralığından O’na bakmalıdır.
Cenâb-ı Hak bir kudsî hadiste buyuruyor ki: ‘Kulum Bana bir karış kadar yaklaşırsa, Ben ona bir arşın kadar yaklaşırım.. bir arşın kadar yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç kadar yaklaşırım.. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak mukabelede bulunurum.’ (Buhâri, tevhid 50; Müslim, zikr 22.) Aslında anlatılan bu hususlar hakikat olmaktan ziyade birer mecazdır. Fakat Allah (celle celâluhu) şart-ı âdi planında kendi teveccühünü teveccühümüze, kendi nazarını nazarımıza bağlamış oluyor. Eğer siz gözünüzü diker, O’nun kapısı eşiğinde hep vefalı bir tavır içinde bulunursanız, Cenâb-ı Hak bu vefayı tek taraflı olarak sizin aleyhinize bozmaz. Çünkü O, sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade sahibi Allah’tır.” [“Kalb Selâmeti ve Aktüel Konular”, Kırık Testi]
Meclislerimiz günlük dedikodularla kirletilmemeli
Hocaefendi, meclislerin günlük dedikodularla kirletilmesine müsaade edilmemesi; iman hakikatleriyle, ‘Sohbet-i Cânan’la değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor:
“Bizim meclislerimizin sohbet konusu sokaktan derlenen, çarşı-pazardan toplanan, gazete sayfalarından aşırılan ya da internetten alınan lâf u güzaf olmamalı; bunların ne ilim-irfan bakımından, ne zevk-i rûhânî açısından ve ne de Sohbet-i Cânan adına ifade ettiği hiçbir şey yoktur. O türlü muzahrefâtı duyunca, sadece hiçbir şey bilmeyen cahiller kendilerini bir şey dinliyor ve öğreniyor zannederler. Fakat, söz cevherinden anlayan kimseler, o malumat kırıntılarının altının boş olduğunu hemen sezerler. Kimisi açar ağzını, gazete köşelerinden topladığı sığ bilgilere güvenerek dinî ve edebî meselelerde bile atar-tutar, fakat söz sarrafları onların faydasız ve boş laflar olduğunu hemen anlayıverirler
Müslüman az ve öz konuşmalı, sevap olmayan şeylere ve laubâliliklere kat’iyen girmemeli. Malumat sahibi bir insansa ve ille de konuşması gerekiyorsa, sohbet-i Cânan’dan bahisler açmalı. Kendisi bilmiyorsa, başkalarının o istikamette konuşması için lazım gelen ön hazırlıkları yapıp zemin hazırlamalı; hak ve hakikatleri ihlasla seslendirecek, sohbeti fayda verecek bir insana söz hakkı vermeli, onu konuşmaya teşvik etmeli, meclislerin günlük dedikodularla kirletilmesine müsaade etmemeli ve ne yapıp edip her sözü erkân-ı imaniyeye, Cânân sohbetine getirmeli. Kısacası, ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.’ Hadis-i Şerif’ine uygun bir hayat sergilemeli.” [“Hitap Çiçeği ya da Dil Zakkumu”, Kırık Testi]
Balyozlar başınızdan aşağıya inebilir, zindanlarda kırbaçlanabilirsiniz. Anne, evlattan ayrılabilir. Ee zalimin huyu bu, karakteri bu; yapar bunu. Kendine ne derse desin; kendine “Cebrail!” diyebilir, “Mikail!”, “İsrafil!” diyebilir; fakat şeytanın teki olduğunda şüphe yok.
Yarın bitecekmiş gibi ümitvar ama yıllarca bitmeyecek gibi de realist olmak, hayatımızı mevcut koşullara göre ayarlamak durumundayız.
O mağduriyeti, mazlumiyeti bilfiil yaşayan insanlar, belki şimdiye kadar beş yüz defa -belki bin de olabilir, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı gördüler. O, bazen rüyalara girdi, bazen de temessül etti; “Dişinizi sıkın, sabredin; çok
“Size “Kardeşim!” diyor. Bu bir avanstır esasen. Bence onu bir avans kabul ederek, ona liyakat peşinde koşmak lazım; gerçekten “kardeş” olmaya bakmak lazım. Kendi dönemindeki insanlara “Ashâbım, yol arkadaşlarım!” diyor. Dize Kardeşlerim...”
O mağduriyeti, mazlumiyeti bilfiil yaşayan insanlar, belki şimdiye kadar beş yüz defa -belki bin de olabilir, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı gördüler. O, bazen rüyalara girdi, bazen de temessül etti; “Dişinizi sıkın, sabredin; çok fazla kalmadı, az kaldı, az kaldı!” dedi.
Belki hafif ihtizazlar yaşıyoruz; tekme yemiş bir insan gibi, tabiatımızın muktezası, bir ileri-bir geri. Belki dize geliyoruz; fakat gözlerimiz hep ileride, bizi ayağa kaldıracak Zât’ta. O, Kendisine doğru gelenleri hiçbir zaman o yolda yüz üstü bırakmamıştır;
“Ve hiç farkına varmadık şekilde, bir gün kendinizi, O’nun huzurunda bulacaksınız. Hayret edeceksiniz: “Yahu biz çok âhesterevlik ediyorduk, yavaş yavaş yürüyorduk. Böyle huzur-i Risâletpenâhi’ye varmak nerede, biz nerede? “
Başınıza balyozlar inip-kalkıyor ve size Yezîd’in yapmadığı,Haccâc’ın yapmadığı şeyler yapılıyor, Hitler’in,Amnofis’in yapmadığı şeyler yapılıyor. Fakat sarsıntıya sebebiyet verecek bu şeyler karşısında sarsılmadan yerinizde sabit duruyorsunuz.
Allah’ı delice sevemedik; sevdik ama delice sevemedik. “Her şeysiz olabilir ama Sensiz olamaz!” yürekten diyemedik. O’nun sevdiğini gönülden sevemedik; Habîbini (SAV) gönülden, delice... Her gece uykularımıza girmesi sevdası ile yatıp-kalkamadık.
Sıfât-ı Sübhaniye
Lügat itibarıyla, hâl, unvan, vasıf, keyfiyet ve nitelik mânâlarına gelen sıfat, “usûlüddin”ce Cenâb-ı Hakk’ı vasfeden, nitelendiren ve bir anlamda “Zât-ı Baht”ın hicabı sayılan bir kısım müteâl ve mübeccel –ulviyeti Mevsuf-u Mukaddes’e ait– kavramlar demektir. Sıfât çerçevesinde zikredilen bu mübarek kelimelerin bazıları isim, bazıları masdar, bazıları zarf, bazıları da Arapça’daki sıfatlar şeklinde kullanılmıştır.
Sırf zihnî bir mülâhaza olarak sıfât-ı sübhaniyenin bir berisi bir de ötesi vardır: Maddî-mânevî bütün âlemlerdeki fiiller ilâhî isimlerin tecellîsi, isimler sıfatlara dayalı ve onların berisinde, sıfatlar da şe’n-i ilâhîye müstenid bildiğimiz –belki de sadece ehl-i keşif ve şuhûdun bildiği– âlemlerin ötesinde.. ve tabiî her şey –bu tabir Zât-ı Ulûhiyet için de kullanılagelmiş– gidip o Zât-ı Baht’a dayanmakta ve O’ndan istimdat etmektedir. Hakikat-i hâl bizim için hep meçhul olsa da, söz ve kelime açısından isim ve sıfat arasında şöyle ince bir fark da söz konusudur: Cenâb-ı Kibriyâ’nın vasfıyla alâkalı, Hayy, Kayyûm, Semî’, Basîr, Alîm... gibi sıfat kalıbındaki kelimeler isim; bunun dışında Zât-ı İlâhiye’ye nisbet edilen elfâz ise “sıfâtullah” veya “sıfât-ı ilâhiye” unvanıyla yâd edegeldiğimiz sıfatlardır.
Cenâb-ı Hakk’a ait evsâf-ı âliye içinde acz, naks ve kusur ihtiva eden hiçbir sıfat yoktur. Bundan dolayı da sıfât-ı sübhaniyenin hepsine “sıfât-ı kemaliye” denegelmiştir. Bu itibarla, Allah’a (celle celâluhu) inanma demek, şanına lâyık kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Kibriyâ’ya inanma demektir.
Zât’ı gibi Cenâb-ı Hakk’ın sıfât-ı sübhaniyesi de ezelî ve ebedîdir. Onlar için ne bir başlangıç ne de bir son söz konusudur. İns, cin ve diğer varlıkların evsâfı, sıfât-ı sübhaniyenin bir aksi, bir gölgesi mahiyetinde olsa da bunların hem evveli vardır hem de âhiri ve devamları da, her biri hayy ve nuranî olan o evsâf-ı rabbaniyeye bağlıdır. İns, cin, melek ve ruhanîlerin ne hayatları O’nun hayatına ne ilimleri O’nun ilmine ne de iradeleri O’nun iradesine benzer. O’nun Zât’ında da sıfatlarında da eşi, benzeri, misli, zıddı ve niddi yoktur. O, her şeyi kuşatan muhît ilmiyle, olmuş-olmamış bütün varlık ve hâdiseleri ihata ettiği gibi, kudret ve iradesiyle de, görünen-görünmeyen umum eşya ve şuûnun biricik sahibidir.
Bizim “Zât-ı Ulûhiyet” hakkında dediğimiz, diyeceğimiz her şey, ef’âli, esmâsı ve bir mânâda sıfatları itibarıyladır. “Zât-ı Bârî”ye gelince, O bizim için nâkabil-i idraktir; dolayısıyla da O’nun hakkında fikir yürütmemiz memnû ve mahzurlu sayılmıştır. Kur’ân-ı Kerim, bizim düşünce ufkumuzu aşan böyle bir konuda bize idrak serhaddimizi gösterir ve “Gözler O’nu ihata edemez, O ise basar ve basîret her şeyi kuşatır/kuşatandır.”[1] fermanıyla, muhîtin, muhît olduğu aynı anda muhât olamayacağını hatırlatır.
Zât-ı Bârî, bizim idrak ufkumuz itibarıyla, isimleriyle malum ve sıfatlarıyla da her şeyi muhîttir.. ve bu ufuk beşerî düşüncenin son serhaddidir. Bunun ötesinde ve ötelerin de ötesinde olan diğer bilgilere gelince onlar, bir seviyenin insanları için sezmelere, duymalara bağlı bilgilerden, zevkî, hâlî mârifetlerden ve bir mânâda şuhûdî ihsaslardan ibarettir. Bu bilgi ve mârifetleri Hakk’ın (celle celâluhu) sadâkate, azm ü cezm ü kasde bir iltifat ve bir teveccühü sayabilirsiniz.. dahası, kaza ve kader meselelerinin hakikati de –Miraçta Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ekmelüttehâyâ) inkişaf ettiği gibi– bu seviyedeki göz ve kulak erbabına inkişaf eder ki, o da farklı bir görme demektir.
Aslında bu fizik âlemdeki görmeler, duymalar, hissetmeler, esbap perdedarlığı iledir ve bu fonksiyonların en aşağı mertebesidir ki, bu mertebede de âlât ü edevâtı veren O olduğu gibi, bu uzuv veya hâsselerin fonksiyonları sayılan hususları yaratan da O’dur; O’dur gözü ve kulağı yarattığı gibi görmeyi ve işitmeyi de yaratan. Bu itibarla da, insan bünyesindeki bütün uzuvlar ve duyu organları, kudret ve irade-i rabbâniye’ye sadece birer perdedirler; ne var ki, sebep konumundaki durumları açısından fâiliyet de onlara nispet edilmektedir. Onlar müessir değil, sebeptirler; her şeyde müessir-i hakikî Allah’tır. Konuşma kabiliyeti olmayan bir câmid veya hayvanın, emr-i ilâhî ile konuşması onun sıfatı olamayacağı gibi, insanların ef’âli ve bu ef’âle lütfedilen semereler de onlara ait değil, “Hâlik-ı küll-i şey”e ait bir “icraat-ı rabbâniye”dir. Biraz daha açabiliriz, meselâ; Cenâb-ı Hak önce, ins ü cinde ilim sıfatını yaratmış; sonra onun malumât-ı hariciye diyeceğimiz farklı nesnelerle münasebetine zemin hazırlamış, sonra onu kendi ihata alanına yönlendirmiş; daha sonra da malumun onda inkişafını hâsıl etmiştir. İşitme ve görmeyi de buna kıyas ederek diyebiliriz ki, Zât-ı Vahid ü Ehad, önce görme ve işitme uzuvlarını yaratmanın yanında, onların beyin ve diğer sistemlerle münasebetlerini tesis etmiş; sonra da görme, işitme ve kavrama gibi hususları, bu konularla alâkalı mekanizmalara emanet edivermiştir. Bundan dolayı da biz, “Hakikî alîm ve kadîr O, hakikî semî ve basîr de O’dur.” diyor ve her şeyi bilen, her şeye güç yetiren, her varlığı gören, her sesi işitenin de O olduğunu ikrar ediyoruz; “Yok Zât-ı Hak’tan başka varlığı kendinden bir mevcut.! Yok dünya ve ukbâda O’ndan gayrı bir sahip, bir mâlik ve hakikî bir mâbud!” diyoruz.
Aslında Zât-ı Baht’ın dışında her şey bir mânâda gayr ve sivâdır. Hatta zevk, hâl ve şuhud erbabına göre buna sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i hüsnâ da dahildir. Mütekellimînin, “Sıfatlar ne aynıdır ne gayrıdır.” mütalâaları farklı bir mülâhazaya binaendir; yerinde kısa da olsa üzerinde durma vaadiyle geçiyorum.
“Hayat”, evsâf-ı sübhaniye içinde sıfatların en câmiidir. “Vücud”, hayat için zarurî bir ilktir. “İlim”, bu sıfatların akabinde gelir.. ve buudlarıyla da ihata alanı en geniş olanıdır. Bu sıfat, Efendimiz’in (aleyhi ekmelüssalavâtu vetteslîmât) taayyün mebdei olması itibarıyla ayrı bir önemi haizdir. Diğer sıfât-ı ilâhiye ise, öteki “Mustafeyne’l-Ahyâr”ın[2] külliyet planında taayyün mebde’leridirler.
Her sıfatın, taalluk açısından bir hayli de cüz’iyâtı vardır. Bu cüz’iyât dahi değişik hayat mertebelerindeki varlıkların taayyün mertebeleri sayılırlar. Külliyet bir mânâda asliyet, cüz’iyet de zılliyet demektir. Taayyün mebdei küllî olanlar, bulundukları yörüngede asıl, cüz’î olanlar da onların izdüşümü mesabesindedir ve öncekilerin kademi altında sayılırlar. Zıllî bir mânâda asla ait hususiyetleri aksettirebilir ama o, kat’iyen asıl değildir. Müşâhededeki ihatasızlık, tâbilerdeki aşırı hüsnüzan ve im’ân-ı nazar bazen cüz’înin küllîye karıştırılmasına sebebiyet verebilir ve hâdiselere şer’î mizanlarla bakmayanlar aldanabilirler; aldanır da Mesih yörüngesindeki bir zılli asıl zannedebilirler. Kasdî, iradî ve planlı iddiaların yanında bu türlü bir ihatasızlık ve iltibasla kendini bir şey sananların sayısı da –hafizanallahü ve iyyâküm– az değildir.
Bazıları, zıll ve asıl mülâhazalarını, falan, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve vesellem) kademi altında, falan Hz. Musa’nın (alâ nebiyyina ve aleyhisselâm) kademi altında, filan da Hz. İsa’nın (alâ seyyidina ve aleyhitteslîmât) kademi altında şeklinde seslendirmişlerdir ki, bu, yukarıdaki ifadenin farklı bir versiyonu sayılır. Zıll olanlar, değişik terakki yol ve yöntemleri, kalbî ve ruhî hayatta seyahatleri sayesinde aslın yörüngesine olan hususî teveccühlerden de istifade edebilirler. Derken zevkî, hâlî, şuhûdî cüz’iyât bir mânâda külliyât hâlini alabilir. Bazen bu türlü durumlarda, tebaiyetle bazı mazhariyetlere eren sâlikler, aslın tavassutu esas olmakla beraber, kendi ziya-i vücudlarının tesirinde aslın yer ve konumunu ihata edemediklerinden ona fâikiyet iddiasında bulunabilirler. Bu tür ahvalde kendi zevk ve ihsaslarımız değil Sahib-i Şeriat’ın vaz’ettiği düsturlar esas alınmalıdır; yoksa iltibaslar kaçınılmaz olur.
Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları hem her şeyin mebdei hem de Zât-ı İlâhî’nin lâzımı olması itibarıyla, eşi, benzeri ve misli olmamada Hazreti Zât’a ait hususiyetleri haizdirler. Ne var ki, o Zât-ı Ecell ü A’lâ bütün isimlerin, sıfatların, şe’nlerin ve itibarların da ötesindedir. Evet, O, zuhur, bürûz, tecellî veya müşâhede, mükâşefe, taakkul, tasavvur ve her türlü tahayyülâtın da ötesindedir.
İbn Arabî ekolüne mensup olanlar, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını Zât’ının aynı görmüş ve bunu tevhidin gereği saymışlardır. Dahası, sıfatları da kendi içlerinde birbirinin aynı kabul etmiş; meselâ, “Kudret” ve “İlim” sıfatlarını Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının aynı gördükleri gibi, bunların birbirinden de farklı olmadıklarını söylemişlerdir. Onlara göre isimler, sıfatlar ve şe’nlerde icmalî birer zuhur, birer belirlenme söz konusudur ki, buna “taayyün-ü evvel” ve “ehadiyet” mertebesi; her şeyin tafsilen husul ve zuhuruna da “taayyün-ü sânî” ve “vahidiyet” mertebesi demişlerdir. Böyle bir telakkinin neticesi olarak, mümkinâtın hakikatini de “âyân-ı sâbite” şeklinde görmüşlerdir ki, bu da bütün şu fizik âleminin vücud-u haricîsi bulunmayıp, müşâhede ettiğimiz her nesnenin aynalara akseden resimlerden farklı olmadığı, hatta Câmî’nin ifadesiyle, müşâhede ettiğimiz her şeyin hayalden ibaret bulunduğu mânâsına gelir. Onlara göre, “kesret” dediğimiz âlem de işte bu hayalî levhaların mecmuudur ki, böyle bir âlemin ilk basamağını “taayyün-ü ruhî”, ikinci kademesini “taayyün-ü misalî” ve üçüncü mertebesini de “taayyün-ü cesedî” teşkil etmektedir.
Zât, sıfât ve varlık konusunu “usûlüddin” esaslarına göre ele alan ve yorumlayan Sünnî mutasavvıfîn Zât-ı Baht’ın yanında, zihnî bir ayrılıktan ibaret bulunsa da, bir kısım sıfât-ı sübhaniye üzerinde ısrarla durur ve sıfât-ı sübhaniyeyi Zât-ı Hakk’ın nuranî hicapları gibi görürler. Bunların nazarında bütün varlık ve eşya ilâhî isimlerin aynaları, tecelligâhı ve sıfât-ı kudsiyenin de zuhur alanıdır. Topyekün mevcudat o Mukaddes Zât’ın vücuduna; hemen her mertebedeki hayat O Hayy u Muhyî’nin hayatına; bütün bilmeler ve mârifetler O Alîm ü Allâm’ın ilmine; bütün güçler, kuvvetler O Kadîr u Muktedir’in kudretine; her türlü sözler, beyanlar O Mütekellim-i Ezelî’nin kelâmına ve her çeşit tecellî dalga boyundaki görmeler, işitmeler O Semî’ u Basîr’in sem’ine, basarına pırıl pırıl birer ayna, birer mahall-i zuhurdurlar. Zihnî de olsa, Zât-sıfât ayrılığı mülâhazasıyla diyorlar ki, bütün kâinat ve içindekiler O Zât-ı Mukaddes’in değil, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin merâyâsı, mecâlîsi ve mezâhiridirler. Mevcudat, hayy olan “vücud” sıfatının zılli, aksi ve bir şuaı; insanların ilimleri, mârifetleri, “ilim” sıfatının bir yansıması ve değişik merâyâda tele’lüü; canlı-cansız umum varlıkta müşâhede edilen bütün güçler, kuvvetler de “kudret” sıfatının bir in’ikâsıdır.. diğer ilâhî sıfatlar da taalluk alanları itibarıyla aynı şekilde yorumlanabilir.
Ancak, Hazreti Zât’ta bu sıfatların aslî ve zatî olduğu, mevcudat-ı mümkinede ise sadece bunların zıllinin bulunduğu da hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. Daha önce de işaret edildiği gibi, asıl başka, zıll başka ve gayr daha başkadır. Bu itibarladır ki, mütekellimîn, mümkinâttaki bu sıfatlara “arazî” demeyi daha uygun bulmuşlardır. Zira bunların vücud ve kıyamı o ilâhî sıfatların kıyamıyladır. Gerçi araz ve cevher konuları, umumiyet itibarıyla, hep fizik âlemi içinde mütalâa edilegelmişlerdir ama mutasavvıfîn böyle bir yaklaşımda da mahzur görmemişlerdir. Dahası bunlardan bazıları bir adım daha ileri giderek “Bütün cevahir ve a’râz, topyekün evsaf ve hususiyetler O Zât’ın kayyûmiyetiyle kâimdir.” demişlerdir. Ancak böyle bir mülâhazadan hareketle konuyu “Her şey O’dur.” demeye getirenler varsa, o husustaki Sünnî yaklaşım bellidir ve bizim de birincilerin görüşüne “evet” dememiz mümkün değildir.
Usûlüddin ulemâsınca, sıfatlar Zât üzerine zaid kabul edilmişlerdir. Sünnî mutasavvifînin nokta-i nazarları da bu merkezdedir. Varlık ve eşya kat’iyen O değildir. Cevher-araz, sıfat-hususiyet her şey O’ndandır ve O’nun kayyûmiyetiyle kâim ve daimdir. Ne var ki, ne her şeyin O’ndan olmasında ne de O’nunla daim ve kâim bulunmasında bir “hâlliyet” ve “mahalliyet” söz konusu değildir. Mutasavvifîn, âlemi, bütün eşya, şuûn ve ahvâliyle ilâhî tecellîlerin gölgeleri, bütün ef’âli sıfât-ı sübhaniyenin zılâli, sıfatları da şuûnat-ı Zâtiyenin tezahürleri görmüşlerdir.. ve işte bundan dolayıdır ki, kâinatta/kâinatlardaki her şey O’na kendilerinden daha yakındır.. ve bu yakınlık onların kendinden değil, O’nun sıfât-ı sübhaniyesinin zılâli olmalarındandır.
Canlı-cansız her varlık hayat, ilim, sem’ u basar... ilâ âhir gibi sıfât-ı sübhaniyenin belli merâyâda tezahüründen ibarettir. İlâhî sıfatlar ve esmâ-i hüsnâ Hazreti Zât’ın nuranî ve hayattar hicaplarıdırlar ve O’nun Zât’ının kemaline de birer işarettirler. O, bu sıfatlara muhtaç değildir; sıfât-ı sübhaniye O’nun Zât’ının lâzımıdır; O “vücud”la değil Mukaddes Zâtıyla mevcut olduğu gibi, hayat sıfatıyla değil Zâtıyla diridir. Diğer ilâhî sıfatlar da aynı mülâhaza ile ele alınabilir; O ilim sıfatıyla değil Zâtıyla Alîm, kelâm sıfatıyla değil Zâtıyla Mütekellim, irade sıfatıyla değil Zâtıyla Mürîd’dir.. ve hakeza... Zâtî ve sübutî sıfatlar için söz konusu olan bütün bu hususlar, sübûtî sıfatlardan sayılan “tekvîn”e râci diğer fiilî sıfatlar için de geçerlidir. Bunları daha sonra icmalî de olsa –inşâallah– ele alacağız.
Sıfât-ı ilâhiyeye, O’nun kemalâtının perdeleri, envâr-ı meknûnesinin hicapları ve zılliyet planında tenezzül dalga boylu eşya ve hâdiselerle münasebet noktaları nazarıyla bakmak da mümkündür. İzzet ve azamet tekvînî emirlerde zâhirî esbabı perdedar olarak kullandığı gibi, “bi gayr-i keyfin” sıfât-ı sübhaniyeyi de Zât’ına perde kılmıştır. Hazreti Zât’ın her şeye o ihata edilmez/edilemez, perdesiz, hâilsiz mübaşereti bunun böyle olmasını iktiza ettiği gibi, “sübühât-ı vech” şuaâtına karşı da bu tür bir hicap O’nun hikmetinin muktezasıdır. Ne var ki, sıfât-ı ilâhiye, Zât-ı Baht’a hicap ve nikap makamında bulunsalar da, Zâtî kemalin zuhuru da yine bu sıfatlar vasıtasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla da bu hicaba, ehadiyet tecellîsi çerçevesinde O’nu göstermeye matuf bir hicap nazarıyla bakılabilir.
Hâsılı, sıfât-ı sübhaniye ne aynıdır ne de gayrı; onlar Zât-ı İlâhî’ye hem bir hicap hem bir ayna, Zât-ı Akdes de onlara göre nâkabil-i idrak bir Asıllar Aslı.. ne O’nun Zât’ı başka zatlarla mukayese edilebilir ne de sıfatları başka sıfatlarla. O, Kendi Zâtıyla kâim, başkaları ise O’nun kayyûmiyetiyle kâimdir. O’nun sıfatları kadîm, ezelî, hayy ve asla ait mukaddesiyetle serfirazdırlar. Mahlukatın evsafı ise, zatları itibarıyla câmid, hükümleri açısından da itibarîdirler; bunların ne hakikî mevcudiyetleri ne hayatları ne de ilimleri söz konusudur. Ne var ki, bütün bu farklılıkları tefrik ve temyiz de huzurî bir ilme vâbeste olduğundan işin hakikatini idrak herkesin kârı değildir.
Usûlüddin Açısından Sıfât-ı Sübhaniye
Şimdi isterseniz konuya bir de mütekellimîn-i kirâm açısından göz atalım:
Mütekellimîn-i kirâm açısından sıfât-ı sübhaniyenin, ifade ve üslûp farklılığı mahfuz, yukarıdaki esaslar çerçevesinde olduğunu söyleyebiliriz. Aslında sofiye “akâid-i hakka-i islâmiye” konusunda “usûlüddin” ulemâsının görüşlerini esas almış ve elden geldiğince kendi müşâhedelerini onların mütalâaları istikametinde yorumlamaya çalışmışlardır.
Mütekellimîne göre sıfât-ı sübhaniye, zâtî, tenzihî, sübûtî, fiilî ve haberî bölümleri içinde ele alınıp incelenmişlerdir. İlmihallerde bizim görüp bildiğimiz sıfatlar: Sıfât-ı zâtiye, sıfât-ı sübûtiye, sıfât-ı fiiliye olmak üzere üç bölümde ele alınıyordu. İşin esası yine o tasnife râci olmakla beraber, bizim bildiğimiz bir icmaldi, bu ise kısmen bir tafsil.
1. Tenzihî Sıfatlar
Bunlara “selbî sıfatlar” da denir; Zât-ı İlâhî’nin acz, fakr, zaaf, ihtiyaç, yeme-içme, doğma-doğurma. gibi Cenâb-ı Zât hakkında eksiklik ve kusur sayılan evsaftan münezzeh ve müberra olmasını gösteren ifadelerdir ki, bir kısmını İbrahim Hakkı Hazretleri şöyle sıralar:
Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.
Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak,
Ehaddir, küfvü yok, ‘İhlâs’ içinde zikreder Allah.
Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir
Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden,
Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.
Ne göklerde ne yerlerde, ne sağ u sol ne ön ardda,
Cihetlerden münezzehtir ki hiç olmaz mekânullah
Hudâ vardır velî, varlığına yok evvel ü âhir;
Yine ol varlığıdır kendinden, gayrı değil vallah.
Bu âlem yoğ iken ol var idi, ferd ü tek ü tenhâ;
Değildir kimseye muhtaç O, hep muhtaç gayrullah.
Âna hâdis hulûl etmez ve bir şey vacib olmaz kim;
Her işte hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah.
Ulemâ, Zât-ı İlâhî’ye yaraşmayan daha bir hayli selbî sıfattan bahseder ama aslında mevzu onların söz konusu ettiği şeylerle de sınırlı değildir; zira âyât-ı muhkemât ve Sünnet-i Sahîha çerçevesinde tanıyıp bildiğimiz ulûhiyet ve rubûbiyet hakikatlerine karşı öteden beri pek çok yakışıksız şeyler söylendiği gibi şimdi de söylenmektedir ve gelecekte de söylenecektir; buna karşılık da mü’minler tarafından Zât-ı Ulûhiyet tenzih ve takdis edilecektir ve edilmektedir.
2. Zâtî Sıfatlar
Vücud, vahdaniyet, kıdem, bekâ, muhalefetün lilhavâdis ve kıyam binefsihî gibi altı sıfattan ibarettir. Bunlar, Allah’a mahsus sıfatlardır ve başka birisi hakkında kullanılmaları da caiz değildir. Aynı zamanda bu sıfatların zıtları Zât-ı Hak için düşünülmediğinden bir mânâda bunlar da tenzihî sıfatlardan addedilmişlerdir.
1. Vücud
Bulunma ve var olma mânâlarına gelen vücud, Cenâb-ı Hakk’a nisbeti itibarıyla Allah’ın zâtî ve nefsî bir sıfatı olup Zât-ı Hakk’ın varlığının kendinden olduğunu ifade eder. Bir kısım mütekellimîn ve mutasavvıfînin, “Vücud, Zât’ın aynıdır.” deyip buna tevhidî bazı mânâlar yüklemeleri bir tarafa muhakkikîn onu, ezelden ebede bir vücud-u daimînin unvanı olarak görmüş, fizikî ve metafizikî dünyaların temel mercii kabul etmişlerdir: Evet, bütün mevcudat, bir mânâda o zâtî vücudun ziyasının gölgesi olduğu gibi; imkân, hudûs, ihtirâ’, fıtrat, gaye, nizam, inayet, hikmet ve rahmet televvünleriyle de o Vücud-u Ezelî’nin delil ve şahididir. O, öyle bir “Vacibü’l-Vücud”dur ki, âfâkî ve enfüsî bütün deliller, şahitler, emareler ve işaretler vücudları ve hususî mahiyetleriyle O’nun varlık ve birliğini gösterdikleri gibi, ruhumuzun derinliklerinde her zaman nümâyân olan duyuşlarımız, sezişlerimiz ve vicdanlarımızdaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdatlar birer birer ve hepsi birden o Vücud-u Bâkî’yi göstermektedirler. Evet, kalbî ve ruhî hayata açık bütün vicdanlar her zaman varlıklarının özünden fışkıran bir batınî duyuş ve sezişle zâhirî ihsas ve idraklerin çok çok üstünde ve akıl, fikir alanlarını aşkın bir derinlikle hep O’nu haykırmaktadırlar.
2. Vahdaniyet
Birlik ve teklik mânâlarına gelen bu kelime Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ında, sıfatlarında, tek, yektâ, eşi-benzeri ve zıddı-niddi olmama anlamında zâtî bir sıfattır. Bu sıfat eşi-benzeri, misli ve menendi olmama mânâları itibarıyla da tenzihî ve selbî sıfatlardan addedilmiştir.
Hazreti Zât-ı Vahid ü Ehad’e ait böyle bir birlik ve teklik riyazî anlamda değil de, Zât’ında, sıfatlarında, ef’âlinde eşi benzeri olmama mânâsında bir tekliktir. O, Zât’ında tek ve yektâ bulunduğu gibi ulûhiyetinde de misli ve şerîki yoktur; Mâbud-u Mutlak, Maksud-u Mutlak, Mahbûb-u Mutlak ve Matlub-u Mutlak yalnız O’dur. Kur’ân-ı Mübin, “De ki: O Allah’tır; hakikî ilâh (ve Mâbud-u Mutlak) O’dur. Allah (herkesin ve her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, ihtiyaçtan müstağni bir) Samed’dir. O, doğurmadı ve doğurulmadı. O’na bir küfüv ve denk de olmadı.”[3] diyerek O’nun mutlak tekliğini ve Müstağni-i Ale’l-Itlak olduğunu ifade etmektedir.
Kur’ân ve Sünnet’te O’nun varlığının hatırlatıldığı her yerde vahdaniyetine de işarette bulunulur; vahdaniyetinin ifade edildiği yerlerde de “Vacibü’l-Vücud” olduğu vurgulanır. İsterseniz konuyu, ifadelerde az bir tasarrufla, hayatını O’nun vücudunu ve vahdaniyetini anlatmaya vakfetmiş Üstad Bediüzzaman’dan dinleyelim:
“Arkadaş, her bir mevcut üstünde O Sâni-i Ehad ü Samed’in bir sikkesi ve hâtemi bulunmakta ve o şeyin Zât-ı Ehad ü Samed’in mülkü ve sanatı olduğunu ilan etmektedir. Sen, gayr-i mütenâhî olan o ehadiyet sikkelerinden ve samediyet hâtemlerinden bahar mevsiminde sahife-i arza darbedilen sikkeye bakabilsen, şu zikredilecek fıkraların cümlelerinin güneş gibi O’na delâlet ve şehadetlerini göreceksin. Şöyle ki, şu sahife-i arzda her zaman pek garip ve hakîmâne bir icat müşâhede ediliyor. Şimdi gir şu fıkraların içine ve gör o hakîmâne icadı.
1. Yeryüzündeki o icat fiili pek büyük ve geniş bir sehâvet-i mutlakadan geliyor..
2. Bir sühûlet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan geldiği görülüyor..
3. Her şey mutlak bir intizam içinde olabildiğine bir süratle var ediliyor..
4. Bütün varlık, gayet mevzun ve mizanlı olmanın yanında fevkalâde bir süratle yaratılıyor..
5. Olabildiğine güzel ve mükemmel var edilmeleriyle beraber, fevkalâde bir bolluk ve ucuzluk içinde ve herkese yetişecek şekilde ihsan ediliyor..
6. Karışıklığa sebebiyet verecek onca esbaba rağmen, her şey fevkalâde bir temyiz ve tefrik içinde varlığa eriyor..
7. Her nesnenin taalluk noktaları sonsuz denecek kadar çok olduğu hâlde, her varlık fevkalâde bir nizam, bir intizam ve bir âhenk içinde meydana geliyor.”
İşte bütün bunlar, o Zât-ı Vacibü’l-Vücud’un hem varlığına hem de birliğine öyle şahitlerdir ki, binler delil kuvvetindeki bu şahitleri görmemek körlükten öte bir körlük ve inattan öte bir temerrüttür.”[4]
3. Kıdem
Eski ve zamanca uzun geçmişi olan anlamındaki kıdem, Allah’ın zâtî sıfatlarından biridir ve başlangıcı olmama ve sâbık bir illete dayanmama mânâlarına gelmektedir. Bu yönüyle o, “Evvel” ism-i şerifiyle bir iltisak içinde, ezeliyetin bir unvan-ı mübecceli, “Mukaddim” ism-i celîlinin de esası sayılmaktadır.
Zât-ı Ulûhiyet’in kıdemi mevzuunda Sünnî, Şiî ve Mutezile ulemâsı arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Bütün âlimler, kıdemi, Zât-ı İlâhî’nin vasıflarından biri saymış ve onu, Cenâb-ı Kibriyâ’nın ilel-i sâbıka ve esbaptan müstağni bulunması mânâsına yorumlayarak Hazreti Mevsuf-u Mukaddes’i nazara alıp وَأَوَّلٌ قَدِيمٌ بِلَا ابْتِدَاءٍ[5] demişlerdir.
Aslında kıdem sıfatı ve Kadîm ism-i mübecceli Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetini ifade etmektedir. Allah’ın varlığının başlangıcı olmadığını, vücud-u Bârî üzerinden –bu tabir de kelime yetersizliğinden– asla yokluk geçmediğini ve O’nsuzluk yaşanmadığını belirtmektedir. İşte bu, Zât-ı Hakk’ın kıdemi demektir ki, bunun karşılığı hudûstur (sonradan olma) ve Allah (celle celâluhu) hudûstan münezzeh ve müberradır.
4. Bekâ
Devam ve sebat içinde bulunma, kesintiye uğramama, fenâya maruz kalmama mânâlarına gelen bekâ, zâtî sıfatlardandır ve kıdemle ism-i Evvel’in münasebetine benzer şekilde, bu sıfat-ı sübhaniyenin de “Âhir” ism-i celîliyle alâkası söz konusudur. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîha’da, sarahaten ve işareten bekâ sıfatına temas edildiği gibi, onun bir başka ifadesi olan Âhir ism-i celîliyle, bazen tek başına bazen de Evvel ismiyle zikredilmesi de az değildir. Evet, Kur’ân her şeyin fenâ bulup O’nun bâkî kaldığını ifade etmenin yanında, sık sık “Evvel O, Âhir O” diyerek kıdem ve bekâya göndermelerde bulunmaktadır. Bu arada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir dualarında, “Allahım, Sen öncesi olmayan bir Evvel’sin ve sonu bulunmayan bir Âhir’sin.”[6] buyurarak kıdem ve bekâ sıfat-ı sübhaniyelerini hatırlatmaktadır. Bekâ ile kıdem mânâ olarak da birbiriyle yakından irtibatlıdırlar. Eskiden beri ulemânın, cerhedilmez mantıkî bir ifade olarak “Kıdemi sâbit olanın ademi mümtenidir.” sözleri böyle bir irtibat ve münasebete dayanmaktadır. Ayrıca, muhakkikîn-i ulemânın, ezeliyet-i ilâhiyenin yanında hemen ebediyetten bahsetmeleri de bu iki zâtî sıfatın iç içe olmalarını göstermesi açısından fevkalâde önemlidir.
Ulemâ, bekâ sıfat-ı sübhaniyesini bazen “lâyezâl”, bazen “lâyemût”, bazen de “lâyefnâ” sözcükleriyle de ifade edegelmişlerdir ki esas itibarıyla hemen hepsi de aynı mânâya gelmektedir.
Burada bekâ sıfat-ı celîlesini, Cenâb-ı Hakk’ın, hayat, ilim, kudret... gibi “sıfât-ı meânî”sinden addedip “Allah Kendi Zât’ına münasip bir bekâ ile sermedîdir.” diyenler olduğu gibi, onu “vücud” gibi Zât’tan ayrı düşünülemeyecek bir sıfat-ı nefsiye şeklinde mütalâa edenler de olmuştur. Bazı kimseler ise, onu bütün bütün selbî sıfatlar içinde saymış ve “bekâ” sıfatından “Allah fenâ bulmaktan münezzehtir.” mânâsını çıkarmışlardır.
Bekâ ile alâkalı diğer bir husus da ebedî âlemde yaratıkların da bekâya mazhar olması konusudur.. evet, Allah bâkîdir, öbür âlemde bir kısım varlıklar da bekâya mazhar olacaklardır. Ancak, Cenâb-ı Hakk’a ait bekâ kendinden, Zât’ının lâzımı, vücud-u sermedîsinin ifadesi; başkaları için söz konusu olan bekâ ise, O’nun ibkâ etmesiyle bir bekâ ve izafî bir sermediyettir. İnsan, cin, ruhanî ve melek. gibi varlıkların bekâsı için bahis mevzuu olan bu husus Cennet ve Cehennem için de aynıyla söz konusudur.
Muhalefeten lilhavâdis
Hâdis olan şeylere muhalif, zıt ve aykırı olma mânâlarına gelen muhalefetün lilhavâdis, Allah-u Ecell ü A’lâ’nın yarattıklarına muhalif olması, Zât’ıyla, sıfatlarıyla onlara benzememesi demektir ki, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sıfatlarının zıtlarının Zât-ı Ulûhiyet hakkında muhal olması açısından bu da tenzihî sıfatlar arasında mütalâa edilegelmiştir. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’te aynıyla olmasa da, misli, dengi ve şerîkinin bulunmadığını gösteren nasslar muhalefetün lilhavâdis hakikatine de işaret etmektedir.
Bir kısım dalâlet fırkalarının Allah’ı yaratıklara benzetme sapkınlığına düşmelerine karşılık, Mutezile ve Cehmiye gibi bazıları da tenzihte aşırılığa giderek birbirine zıt ve düşman grupların oluşmasına sebebiyet vermişlerdir. Ehl-i Sünnet ulemâsı ise, orta yolun sesi soluğu diyebileceğimiz muhalefetün lilhavâdis kavl-i faslıyla ifrata, tefrite “Dur” demiş; Yaratan’la yaratılan arasındaki önemli bir farkı hatırlatmış ve ne Allah’ın Zât’ının başka zatlara ne de sıfatlarının başka sıfatlara benzemediğini/benzemeyeceğini ortaya koymuş, كُلُّ مَا خَطَرَ بِبَالِكَ فَاللهُ تَعَالَى غَيْرُ ذٰلِكَ “Aklına ne gelirse Cenâb-ı Hak ondan başkadır.”[7] demişlerdir.
6. Kıyam binefsihî
Kendi kendine ayakta durmak, istiklâl sahibi olmak, varlığında, varlığının devamında kimseye muhtaç bulunmamak demek olan kıyam binefsihî, Allah’ın bizatihi kâim bulunduğunu, varlığı ve varlığının devamı adına kimseye muhtaç olmadığını, O’ndan başka her şeyin ve herkesin (mâsivâ) vücud ve bekâsını O’nunla devam ettirdiğini ifade eden zâtî bir sıfat ve bu mülâhazaların zıddının O’nun hakkında düşünülmesinin muhal olması açısından da tenzihî sıfatlardandır. Bu sıfat-ı sübhaniye de Kur’ân-ı Kerim’de aynıyla mevcut değildir ama, kayyûmiyet-i ilâhiye ile alâkalı bütün âyetler aynı zamanda kıyam binefsihî hakikatini de hatırlatırlar.
Mütekellimîn, Cenâb-ı Hakk’ın, cevher-araz, zaman-mekân, madde-mânâ açısından hiçbir şeye muhtaç olmadığını tasrih etmiş ve icraat-ı sübhaniyesinde görülüp müşâhede edilen esbap ve ilele de izzet ve azametinin hicap ve perdeleri nazarıyla bakmışlardır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İzzet ve azamet ister ki, esbap perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında”[8], ta ki kudretin bir kısım umur-u hasiseyle mübaşereti görülmesin.
3. Sübûtî Sıfatlar
Varlığı zarurî ve kemal ifade eden sıfât-ı sübhaniyeye “sübûtî sıfatlar” denegelmiştir. Allah hayat sahibidir.. O her şeyi bilmektedir.. ve gücü her şeye yeten bir sahib-i kudret-i kâhire.. istediğini istediği şekilde belirleyen bir sahib-i iradedir... gibi müsbet ifadelerle Zât-ı Hakk’ı tanıma açısından nurefşan birer muarrif ve müşir diyeceğimiz bu çerçevedeki sıfatlara sübûtî sıfatlar denmiştir. Zâtî sıfatlar gibi, bunların da zıtlarını Zât-ı Bârî hakkında düşünmek caiz değildir ve bunların hepsi ezelî ve ebedîdir; ne varlıklarının evveli ne de âhiri söz konusudur. Zira onlar, kemal-i mutlak sahibi Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın lâzımı evsâf-ı kudsiyedendir.
Akaid kitaplarında tespit edildiği şekliyle bu sıfatların “hayat”, “ilim”, “kudret”, “irade” gibi masdar kalıplarıyla bilinenlerinin yanında, aynı evsâfı müfid sıfat sigalarıyla zikredilenleri de vardır. Bu sıfât-ı sübhaniye, min vechin ins, cin, ruhanî ve melek için de söz konusudur ama bunlar Zât-ı Ulûhiyet’e nisbet edildiğinde O’nun Kendinden, mutlak, ezelî ve ebedî.. yaratıklara isnad edildiğinde ise, Hak sıfatlarının yansıması, mukayyet, mahdut ve sınırlıdırlar.
Bu sıfatların hemen hepsi de –tekvîn hususundaki farklı mülâhazalar mahfuz– kadîm, bâkî, bütün varlığı muhît, Zât-ı Ulûhiyet’in perde-i izzeti ve hicab-ı azameti, Zât-ı Akdes’le kâim ve zihnî mânâda ayniyeti söz konusu olmayan evsâf-ı celâliye ve cemaliyedir. Bunlar hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret, kelâm, tekvîn gibi sekiz sıfat-ı izzetten ibarettir.
1. Hayat
Diri ve hayy demek olan sübûtî sıfatlardan “hayat”, ezelî, ebedî bir sıfat-ı sübhaniye ve umum canlılar âleminin de biricik hayat ufku ve –esası Mevsûf-u Mukaddes– hayat kaynağıdır: Yerde-gökte, karada-denizde, fizik âleminde-metafizik dünyalarda her şeyi var eden ve yaşatan yalnız O’dur. Burada her varlık O’nunla hayata mazhar olmuştur ve öbür âlemde de yine O’nunla ikinci bir hayata erecektir.
Bu hayat-ı sermediye sayesinde her canlı, uzak-yakın çevresini hissetmekte, onlarla münasebete geçmekte ve bir cüz’î iken âdeta bir küllî hâlini almaktadır. O her şeye böyle bir enginlik ifâza etmekte, her varlık da, bu intisap vasıtasıyla farklı bir vüs’ate ulaşmaktadır. Hayat sıfat-ı sübhaniyesi –Mevsûf-u Münezzeh’e hicap– bütün canlılar âleminde tecellî ve in’ikaslarla kendini gösterirken, Mevsûf-u Mukaddes’ten ayrılma, parçalanma, bölünme... gibi avârıza da maruz kalmaz; O bunların hepsinden münezzeh ve müberradır.
Hayat sıfatının diğer sübûtî sıfatlara bir rüçhaniyet veya sebkati söz konusudur; zira kudret, irade ve ilim. gibi sıfatlar kat’iyen hayatsız tasavvur edilemezler; evet hayatı düşünmeden bunları mülâhazaya almak mümkün değildir. Kitab-ı Mübîn pek çok yerde bu hayat-ı sermediyeye dikkati çeker ve bize وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ hakikatini hatırlatır. Ruh, bu hayatın umumî bir tecellîsi, canlılık da onun aksidir. Allah, kelâmında Hayy ve Muhyî ism-i şeriflerini hayatın arka planı olarak nazara verir ve Hz. Âdem’de bir türlü, Hz. Mesih’te başka bir türlü, diğer bütün canlılarda daha başka bir türlü hep bu hayat-ı sermediyeye dikkatleri çeker ve hayat adesesiyle Hakk’ın temâşâ edilmesini ister. İmanla bakan herkes, hayatın çehresinde “Öldüren O, dirilten O ve ötelerde her şeyi farklı bir kalıpla yeniden hayata mazhar edecek de O’dur.! O’dur çürümüş, toza toprağa karışmış kemikleri ecza-i asliyesiyle farklı bir surette yeniden hayata döndürecek olan!” hakikatini okur.
2. İlim
Bilgi, bilim ve bilmek mânâlarına gelen ilim de Cenâb-ı Hakk’ın sübûtî sıfatlarındandır. Vacibe, mümkine ve mümtenie taalluk etmesi itibarıyla sübûtî sıfatlardan ihata alanı en geniş olan “ilim” hakikati mümkinâtın da mebdeidir. Kur’ân-ı Mübin, ilmin ihata alanını hatırlatma sadedinde, “Hiç kimsenin bilmediği/bilemeyeceği gayb âleminin anahtarları O’nun nezd-i ulûhiyetindedir. O karada-denizde meydana gelen her şeyi bilir.. O’nun bilgisinin dışında bir yaprak bile kıpırdamaz.. yerin bağrında ve koyu karanlıklar içinde bir daneciğin düşmesinden bile O haberdardır. Hâsılı, yaş-kuru ne varsa hepsi O’nun nezdindeki bir Kitab-ı Mübîn’de mahfuzdur.”[9] şeklinde ferman eder ve “Göklerde-yerde ne varsa hepsini Allah’ın bildiğini görmüyor musun? (Bilin ki) kendi aralarında fısıldaşan üç kişinin dördüncüsü O, beş kişinin altıncısı da yine O’dur. Bu sayı ister az, ister çok olsun, onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar O hep onlarla beraberdir.. ve kıyamet gününde yaptıklarını bir bir onlara bildirecektir. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.”[10] gibi beyanlarıyla bu şümul ve ihatayı gözler önüne serer; takdir ve tebcil hislerimizi harekete geçirmenin yanında aynı zamanda bizleri temkin ve teyakkuza çağırır.
Diğer sıfât-ı sübhaniye gibi Allah’ın ilim sıfatı da, melek, ins, cin ve ruhanîlerin ilmine benzemez. O’nun ilmi her şeyi muhîttir ve hiçbir şey bu daire-i muhîta haricinde değildir.. ve aynı zamanda bu sıfat-ı kudsiye için azalma-çoğalma, gelişme-kemale erme ve öğrenerek elde edilme söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak bu ilm-i zâtîsiyle Kendini bildiği gibi, olmuş ve olacak, hatta olması mümteni bulunan şeyleri de bilir. Elbette ki, “mümkinü’l-vücud” dediğimiz olacak şeyler O öyle bildiğinden dolayı değil, “İlim maluma tâbidir.” fehvâsınca, olacakları meydana gelecekleri şekilde bilir. Diğer bir ifade ile; ilmin vücudu, hariçte malumun vücudunu gerektirmez. Hariçte bir şeyin vücudu, kudret ve iradeye bakmakta ve bu sübûtî sıfatlara istinat etmektedir.
İlm-i ilâhînin taalluk alanının genişliğine delâlet eden bir diğer husus da dört bir yanda müşâhede ettiğimiz güzellik, nizam, intizam, âhenk, hikmet ve umumî maslahatlar gibi şeylerdir. Bu hususlar ilmî takdir ve planların ürünleri ve o Alîm ü Hakîm’in de hak söyleyen şahitleridirler; O’ndan gelmişlerdir ve âvâz âvâz O’nu ilân etmektedirler.
Allah’ın ilmi hem ezele hem de lâyezâle bakar. Ne var ki, O’nun her şeyi ezelde biliyor olması, bilinenlerin de ezeliyetini gerektirmez. İlim başkadır taayyün başka, berzahî ve misalî vücud ondan da başka; fizikî vücud ise bütün bütün başkadır. Allah, bu safhaların bütünü itibarıyla büyük-küçük, cüz’î-küllî, maddî-mânevî her şeyi bilmektedir ve her şeye hükmetmektedir.
3. Sem’
İşitme ve duyma mânâsına gelen “sem’” de Cenâb-ı Hakk’ın sübûtî sıfatlarındandır. O bu müteâl sem’iyledir ki, gizli-açık, nefsî ve lafzî, fısıltı ve gürül gürül sesleri aynı şekilde dinler, duyar ve cevap vermek murad ettiklerini de cevapsız bırakmaz. O’na göre içten inilti ve sızlanışlarla, etrafta yankılanan âh u efgân arasında fark yoktur. Keza O’nun milyonlarca sesi birden dinleyip değerlendirmesi, diğer binlercesini işitip cevap vermesine mâni değildir. Milyar ve milyarlarca varlık hangi ağızla konuşursa konuşsun, karıştırmadan hepsini işitir ve hikmeti iktiza ederse hepsini de cevaplandırır.
Kur’ân-ı Kerim ve sahih Sünnet değişik münasebetlerle Allah’ın Semî’ ve Basîr olduğunu vurgular ama, bu duymanın ve görmenin keyfiyetiyle alâkalı herhangi bir tasrihte bulunmaz ve diğer sıfât-ı sübhaniyede olduğu gibi konuyu Allah’a havale eder. Evet, künh-ü Bârî nâkabil-i idrak olduğu gibi O’nun ilmi, sem’ u basarı da, bilme, duyma ve işitme açısından bizim için hep nâkabil-i idrak kalacaktır. Biz, gözlerimizle görür, kulaklarımızla işitir ve ağzımızla konuşuruz. Allah’ın görmesi, işitmesi ve konuşması için bu tür uzuvlara ihtiyaç yoktur.. ve O bu kabîl tecsim ve teşbih edalı her şeyden münezzeh ve müberradır.
4. Basar
Görme, müşâhede etme ve sezme demek olan “basar” da Zât-ı İlâhî’nin sübûtî sıfatlarındandır. Allah bu sıfat-ı sübhaniyesiyle büyük-küçük, aziz-hasis, cismanî-ruhanî, arzî-semavî her şeyi görür, gözeteceklerini gözetir ve hiçbir şey O’ndan gizli kalamaz. O, aydınlık-karanlık semanın derinliklerini, arz katmanlarının en kapalı noktalarını, mikrobu-mikrop altı varlıkları, latîf canlıları ve onların en latîf yanlarını aynı şekilde görür ve gizli-açık her şeye muttali olur.
Bu sıfat-ı kudsiye Kur’ân’da aynıyla geçmese de, “Basîr” şeklinde bazen tek başına bazen de “Semî’” ism-i şerifi gibi bir isimle beraber pek çok yerde zikredilmektedir. Ayrıca, diğer ilâhî sıfatlarda olduğu gibi “basar” sıfatının ifade edildiği yerlerde de bu sıfatın isbat edilmesinin yanında, tenzih esasına da imada bulunulmuş; bulunulmuş ve teşbihe girmeme kadar ta’tile düşmemenin de önemi hatırlatılmıştır.
İnsanda görme ve işitme hâdiselerinin oluşması pek çok esbap ve şeraite bağlanmıştır. Zât-ı İlâhî’de ise ne fizyolojik ve psikolojik esbap ne de başka bir şey söz konusudur. O, belli sıfatların perdedarlığıyla zâtî olarak görür, zâtî olarak duyar ve zâtî olarak bilir. Zâtî olarak görse, duysa ve bilse de ilim ayrı, sem’ ayrı, basar da ayrıdır; bunların hepsini ilim sıfat-ı sübhaniyesine irca ederek diğer mukaddes sıfatları görmezlikten gelmek apaçık bir dalâlettir. Bazı mutasavvıfînin bu mülâhazayı destekliyor gibi görünen beyanları o meslekte hâlî ve zevkî bir keyfiyetin ifadesi olarak “vahdet-i vücud” anlayışından kaynaklanmaktadır. Aslında bu konuda hakem “Kitab-ı Mübîn”dir ve her şey onun dediğinden ibarettir; Allah, ilmiyle Alîm, sem’ u basarıyla da Semî’ ve Basîrdir.. hepsi bu kadar.!
5. İrade
Dilemek, murad etmek, mümkin bir hususa karşı eğilim göstermek demek olan irade; Cenâb-ı Hakk’ın, herhangi bir şeyin yaratılmasında zaman, mekân, keyfiyet ve daha değişik özellikleri –esası Mevsuf-u Mukaddes– belirleyen sübûtî sıfatlarındandır. Bu sıfat açısından denebilir ki, Allah, herhangi bir nesneyi veya fiili ne zaman, nerede, hangi keyfiyette dilerse o nesne ve o fiil o şekilde meydana gelir. Yarattığı her şeyde bir veya pek çok hikmeti vardır; ama, ne hikmetler ne de maslahatlar cebren O’na bir şey işletemezler. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de dediği gibi:
O’na bir kimse cebr ile bir iş işletemez asla
Ne kim Kendi murad ede, vücuda ol gelir billâh.
İrade sıfatının yerinde bazen, aynı mânâya gelen “meşîet” kelimesinin kullanıldığı da olmuştur; Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) sabah-akşam dualarında: مَا شَاءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Allah neyi dilerse o olur, olmasını dilemediği de olmaz.”[11] diyerek meşîet kelimesinin mazi ve muzari kiplerini kullanmıştır. Kelime değişikliğinin ifade ettiği farklılığı teferruat sayarak geçiyorum.
Mümkin olan herhangi bir şeyin olup olmaması, olacaksa onun zaman, mekân ve keyfiyetinin belirlenmesi zâhiren irade sıfatıyla gerçekleşmektedir. Kur’ân-ı Mübin, “Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’a aittir; O neyi dilerse onu yaratır; dilediğine kız evlât ve dilediğine de erkek evlât verir.”[12], “Allah, bir kavmi cezalandırmak isteyince artık onu geriye çevirecek hiçbir kuvvet yoktur.”[13], “De ki: Allah size bir felaket murad ederse artık buna karşı sizi korumak kimin haddine! Ve aksine eğer, O size rahmet dilerse, gayri bunu kim engelleyebilir ki?”[14], “Allah, bir şeyi dilediğinde o hususta emri sadece ‘Ol!’ deyivermektir; ‘Ol!’ dediği şey hemen oluverir.”[15], “De ki: Eğer Allah sizin hakkınızda bir zarar veya fayda murad ederse, bu konuda kim neye malik olabilir ki?”[16], “De ki: Ey mülkün gerçek sahibi Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın; dilediğini aziz, dilediğini de zelil kılarsın, bütün hayır Senin elindedir ve Sen her şeye kadîrsin.”[17]... gibi pek çok âyât-ı beyyinâtıyla irade sıfatına vurguda bulunur ve onun o genişlerden geniş alanını hatırlatır.
Allah’ın bir tekvînî emirlerle alâkalı kevnî meşîeti bir de teşriî hususlarla alâkalı teşriî iradesi vardır. Bu hususu, irade-i sübhaniyenin her iki alana farklı taalluku şeklinde anlamak daha uygundur. Tekvînî irade veya meşîet, bütün varlık ve eşyanın belli zaman, belli mekân ve belli keyfiyette yaratılmalarında belirleyici bir sıfat-ı sübhaniyedir. Daha önce de geçtiği gibi, Cenâb-ı Hak, istediği zaman, dilediği yerde ve murad buyurduğu şekilde bir şeye “Ol!” deyiverince o da hemen oluverir; olmasını istemediği de, isteyeceği ana kadar ademde kalır. Kur’ân-ı Kerim’de çokça tekerrür eden كُنْ فَيَكُونُ[18] âdeta bir hakikatin şifresi gibidir.
Şer’î emirlerde ise, sınır ve çerçevesi mahdut olsa da her zaman insan iradesi söz konusudur. Allah, imanı, islâmı, ihsanı emreder ve insana hakikî insan olma ufkunu gösterir, kul da o istikamette eğilim ve isteklerini ortaya koyarsa gerisi O’na kalmıştır; dilerse o şeyleri yaratır ve kulunu o ufkun insanı hâline getirir ve dilerse hikmetini başka şekilde izhar buyurur.
Tekvînî irade, insan idrakini aşkın değişik mânâ ve maslahatlarla, bazen hayrın yanında şer gibi görünen şeyleri, tâatin yanında –mesuliyeti, sebebiyet verene ait– şerleri, faydalı olanla beraber zararlı bulunanı da dilemesine karşılık, teşriî iradede hep hayır, tâat, güzellik ve hüsn-ü âkıbet söz konusudur. İnsandaki irade de, meyelân veya meyelândaki tasarruf unvanıyla, Zât-ı İlâhî’ye ait irade sıfatının bir gölgesi, bir aksi ve Allah tarafından insana bahşedilmiş potansiyel bir tercih yeteneğidir. Mâturîdî telakkisine göre “küllî irade” işte bu yetenektir; “cüz’î irade” ise, herhangi bir hâdiseyi gerçekleştirme istikametinde ortaya konan meyil ve azimdir. Eş’arîlere gelince, onlar, Allah’ın iradesine “küllî”, kulun meyelânına da “cüz’î” demeyi tercih etmişlerdir. Şimdilik fürûat sayılan bu konuyu da geçiyorum.
6. Kudret
Güç, tâkat, iktidar demek olan kudret, Allah’ın her şeye gücünün yetmesi mânâsına sübûtî bir sıfattır. Zât-ı Ulûhiyet hakkında kudretin zıddı sayılan âcizlik ve yetersizlik gibi hususların düşünülmesi dalâlettir. O’nun kudretinin yetmediği/yetmeyeceği hiçbir şey yoktur. Serâdan Süreyyâ’ya her şey o kudret-i kâhire ile meydana gelmiştir/gelmektedir. Arz-sema o kudretle meydana gelmiş, büyük-küçük her nesne onunla varlığa ermiş ve onunla hâlden hâle geçmekte, başkalaşmakta, mükemmelleşmekte ve bitip tükenme bilmeyen bir serüven yaşamaktadır. “Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’a aittir.. ve Allah her şeye kadîrdir.”[19], “Kıyametin meydana gelmesi bir göz açıp kapama süresinde veya daha kısa bir anda gerçekleşiverecektir; şüphesiz Allah her şeye kadîrdir.”[20], “Allah hakkın ta kendisidir; ölüleri diriltecek de işte O’dur ve O her şeye kadîr olandır.”[21], “Allah öldükten sonra dirilmeyi gerçekleştirecektir; zira O her şeye kadîrdir.”[22], “Mülk elinde olan Allah mukaddes ve müteâldir ve O her şeye kadîrdir.”[23], “Ne göklerde ne de yerde Allah’ı âciz bırakacak ve icraatını engelleyecek hiçbir kudret yoktur. O Alîmdir ve her şeye gücü yeten bir kadîrdir.”[24]... gibi yüzlerce âyet O’nun nâmütenâhî kudretini hatırlatmakta ve bizi O Kaviyy ü Metîn, O Kâdir u Muktedir’e teveccühe çağırmaktadır.
Sünnî mezhepler arasında kudretin taalluk keyfiyetiyle alâkalı bir kısım küçük, farklı mülâhazalar söz konusu olsa da, bütün Ehl-i Sünnet ulemâsı onun ezelî, kadîm, sübûtî sıfatlardan biri olduğunda ittifak içindedirler.
7. Kelâm
Konuşma, söyleme, bir şey anlatma anlamındaki “kelâm” da Allah’ın kemal ifade eden sübûtî sıfatlarındandır. Bütün teşriî emirler, vahiy ve peygamber ilhamı türünden değişik tecellî dalga boyundaki bilumum emir ve istekler keyfiyetler üstü keyfiyetiyle hep o kelâm sıfatından gelmiştir. Kur’ân-ı Kerim, “İşte şu peygamberler.. Biz onların kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan bazılarıyla konuştu; bazısını da derece derece yükseltti.”[25], “Allah bir insanla sadece vahiy yoluyla konuşur veya ona perde arkasından hitap eder ya da ona izni çerçevesinde dilediklerini vahiyde bulunacak bir melek gönderir.”[26], “Sana anlatmadığımız daha nice elçiler gönderdik.. ve Allah Hz. Musa’ya hitap edip onunla konuştu.”[27]... gibi pek çok âyetiyle kelâm sıfatını sarâhaten, işareten ve zımnen nazara vermenin yanında; “Kuluna istediği şeyi vahyetti ha vahyetti.”[28], “Hz. Nuh’a ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik.. keza İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, onun ahfadına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahiyde bulunduk.. Davud’a da Zebur’u verdik.”[29], “Sana Arapça bir Kur’ân vahyettik ki ümmü’l-kurâ olan Mekke ve etrafını inzar edip uyarasın.”[30]. gibi beyanlarıyla da vahiy şeklinde tecellî eden kelâm-ı ilâhînin bütün enbiyâ-i izâm için aynı olduğu hakikatini hatırlatmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim, o kelâm-ı ilâhînin, çağ, nebi ve ümmet çizgisinde bir tecellî ve tezahürüdür. Her ümmete o kelâm-ı rabbânînin bir tezahürü olmuştur; bu tecellînin arkasındaki sıfat ezelî olduğu gibi mesaj da ezelîdir ve mahluk değildir. Ehl-i Sünnet ulemâsınca bu ezeliyet “kelâm-ı nefsî” itibarıyladır; bizim kıraatlerimizdeki harf ve kelimeleriyle, kitaplardaki yazılarıyla değil. Böylesi kelâma, “kelâm-ı lafzî” denmiş ve mahluk sayılmıştır.
Kelâm sıfatından gelmiş ve bugüne kadar geldiği gibi kalmış bir kitap varsa o da Kur’ân-ı Kerim’dir. O, indiği günden itibaren Allah’ın sıyanet ve hıfzı, vefalı müntesiplerinin de samimî gayretleri sayesinde tek harfi değişmeden hep olduğu gibi kalmıştır. Muhteva zenginliği, her çağda yeni nâzil olmuş gibi kendini yepyeni hissettirmesi, kalbî, ruhî, hissî, fikrî ve iktisadî, idarî, siyasî bütün problemleri çözmedeki gücü ve gınası onun vazgeçilmezliğinin ayrı bir teminatı olmuştur. Bundan dolayı da “Kelâmullah” dendiğinde bir mânâda sadece o hatırlanmıştır.
Tekvîn
Var etmek, varlığa erdirmek, yok olanı yeniden inşa ve ihya etmek demek olan tekvîn, Cenâb-ı Hakk’ın sübûtî-meânî sıfatlarından olarak, Mâturîdîlerce bu sekiz sıfattan biri kabul edilmiştir. İzafî değil, hakikîdir.
Allah her şeyin yaratıcısıdır; tekvîn sıfat-ı sübhaniyesi de bu yaratmanın arkasındaki sıfat-ı kudsiyedir. خَالِقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ unvanıyla Kendini tanıtan yüce Yaratıcı, yarattığı/yaratacağı her şeyi, her nesneyi o muhît ilmi, bu şeylerin nerede, ne zaman ve nasıl olacaklarını belirlemeye bakan küllî ve şâmil iradesi ve murad buyurduğu her şeye yeten kâhir kudretiyle hazırlar ve tekvîn perdedarlığına bağlar.. ve tekvîn görünür her şeyin bu son perdesinde. Gerçi topyekün kâinat ve içindekiler, canlı-cansız değişik buudlardaki farklı mahiyet, farklı desen ve farklı stildeki her nesne O’nun yaratması, O’nun icadı ve O’nun ihdâsıyladır. Ancak bu icraat-ı ilâhiyeye sıfât-ı sübhaniye bir hicap ve tekvîn de kudret ve iradeye ayrı bir nikaptır. Mümkinâtta her şey, geniş bir ilmî plan ve programla ortaya konur, irade tercihe bakar, kudret o makdûrun olabilirliğini işaretler, tekvîn de kendi mânevî tezgâhında o makdûru inşa eder, işler, münasip şekilde örgüler ve Şahid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhûduna sunar.
Tekvîn, Mâturîdîler nazarında müstakil, ezelî, hakikî sübûtî sıfatlardandır. Eş’arîler bu konuda biraz farklı düşünürler; onlara göre bu sıfat hakikî değil izafî ve itibarîdir. Zira, bir makdûr, kudret ve irade ile var ediliyorsa, artık tekvîne ne gerek var? Onların bu farklı mütalâaları, tekvîne bağlı diğer fiilî sıfatlar için de geçerlidir. Eş’arîler onlara da sonradan olmuş (hâdis) nazarıyla bakar ve her şeyi kudret ve irade ile açıklarlar.. işin doğrusunu Allah bilir.
4. Fiilî Sıfatlar
Fiilî sıfatlara gelince, bunlar icmalen altı tanedir ve ilk ilmihal bilgilerimize göre de şöyle sıralanırlar: Halk, ibdâ, inşâ, ihyâ, imâte, terzîk.
1. Halk
Yaratma, yaratılma, var etme, var edilme, bir şeyden daha başka bir şey meydana getirme mânâlarına gelen halk, Allah’ın her şeyi asıl unsurları ve sonraki inşâsıyla yoktan var etmesi demektir ki, bu tarif çerçevesinde onun Allah’tan başkasına nisbeti caiz değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de değişik kalıplarla ifade edilen halk hâdisesi; uydurma, iftira ve çamura şekil verme gibi mânâlara gelen yerlerin dışında hep Cenâb-ı Hakk’a isnad edilmiştir. Aslında “halk” kökünden gelen “Hâlık” ve “Hallâk” sıfatları da Allah’tan başkası için hiçbir zaman kullanılmamıştır.
Halk sıfat-ı kudsiyesini, ibdâ, inşâ ve bu sıfatların mercii kabul edilen tekvîn sıfat-ı celîlesinden ayıran şöyle bir husus söz konusudur: Halk, herhangi bir şeyi temel unsurları ve yapı taşlarıyla var edip ortaya koyma; ibdâ, daha önce örneği sebkat etmemiş ve eşi, menendi, benzeri bulunmayacak bir tarzda yaratma; inşâ, parçaları daha evvel var edilmiş şeyleri düzüp koşma; tekvîn de, genel bir münasebet çerçevesinde, bütün fiilî sıfatlara kendi boyasını çalma şeklinde bir var etmedir.
İslâm akaidine göre cüz-küll, büyük-küçük, arz-sema, canlı-cansız, ruhanî-cismanî her şey ve bunların değişik ahvâl ve ef’âlini yaratan sadece Allah’tır. Kur’ân-ı Kerim:
“O’dur ki, yeryüzünde her şeyi sizin için yarattı.”[31]
“Hamdolsun gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a.”[32]
“Rabbiniz O Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı zamanda yarattı.”[33]
“Onlar görüp düşünmüyorlar mı ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini de yaratmaya muktedirdir.”[34]
“İnsanı bir parça sudan yaratıp soy ve evlilik irtibatından oluşan bir sülâle hâline getiren de O’dur.”[35]
“Münezzeh ve mukaddestir O Allah ki yerin bitirdiği her şeyi, insanların kendilerini ve bilmedikleri daha nice şeyleri O çift çift yaratmıştır.”[36]
“Şu gerçeği o kâfirler görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan, yaratırken de yorulmayan Allah, yeniden ölüleri diriltmeye de muktedirdir.”[37]
“Allah öyle yüce bir Rabb’dir ki, sizi yarattı, rızıklandırdı; sonra O sizi öldürecek ve bir süre sonra da yeniden diriltecektir.”[38]
“Sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Allah’tır.!”[39]... gibi pek çok beyanat-ı neyyiresiyle halkın da, inşâın da, ibdâın da O’na ait olduğunu ihtar eder ve bizi hakikî tevhide çağırır.
2. İbdâ
Eşi, benzeri olmayacak şekilde yaratma demek olan ibdâ, Cenâb-ı Hâlık’ın yaratıklarını zaman ve mekân üstü fevkalâde bir mükemmeliyet içinde ve benzeri gösterilemeyecek şekilde yaratması demektir. Bu kelimenin yerinde bazen –aralarındaki nüans mahfuz– ihdâs, ihtira, îcad ve sun’ kelimeleri de kullanılagelmiştir ki, hepsi de tekvîn yörüngesinde icraat-ı ilâhiyenin farklı unvanları kabul edilmektedir. Kitab-ı Mübin, “O, gökleri ve yeri yoktan ve benzersiz şekilde yaratandır. O bir şeyi yaratmak isteyince ona sadece ‘Ol!’ deyiverir ve o şey de hemen oluverir.”[40], “Gökleri ve arzı emsali sebkat etmemiş şekilde yaratan O’dur.”[41]... bu tür âyetleriyle O’nun yaratmadaki ibdâını anlatır ve bizi sanatının güzelliklerini temâşâya davet eder.
3. İnşâ
Cüz’iyat ve temel unsurları bir araya getirerek ondan yeni şeyler icat etme mânâsındaki inşâ, madde-i asliyesi daha önce var edilmiş bulunan nesneleri bir araya getirerek farklı farklı şeyler ortaya koyma mânâsında bir fiilî sıfattır. Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, “Asmalı-asmasız bağ ve bahçeleri, onlardaki çeşit çeşit hurma ve ekinleri, renk ve şekil bakımından birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve narı icat edip size sunan O’dur.”[42], “O Allah’tır ki, sizde işitme ve görme sistemini, düşünüp hissedesiniz diye de kalblerinizi var etti.”[43], “Sizi bir tek nefisten yaratıp sonra da hem daim kalacağınız bir ‘müstakarr’ hem de emaneten duracağınız bir ‘müstevda’’ lütfeden O’dur.”[44], “De ki: Onları ilk defa yaratan da işte yeniden ihyâ edecek de O’dur.”[45]... gibi onlarca âyât-ı beyyinâtıyla hep bu hakikat-i uzmâyı hatırlatmaktadır.
4-5. İhyâ ve İmâte
Hayat bahşetme, hayata mazhar kılma ve diriltme de diyeceğimiz ihyâ; canlının canını alma, hayatını söndürme, öldürme ve yok etme diyebileceğimiz imâte de Cenâb-ı Muhyî ve Mümît’in fiilî sıfatlarındandır. Bu iki sıfat, Kur’ân-ı Kerim’de değişik fiil kipleriyle hem ayrı ayrı hem de beraber zikredilirler. Kur’ân-ı Mübin, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişiminde, insanlar hesabına denizlerde gemilerin sağa sola seyahatlerinde ve Allah’ın gökten indirip onunla ölü zemini ihyâ ettiği yağmurda, akledenler için O’nun varlığına ve birliğine nice deliller vardır!”[46]; “Allah’tır ki, gökten yağmuru indirip onunla ölmüş zemine hayat verir, işte bunda da hakikate kulak verenler için bir delil vardır.”[47]; “Onlara bir âyet de işte bu ölmüş arz, ona hayatı Biz verip diriltiyoruz.”[48]... türünden âyetlerle ihyâ fiilini ifadenin yanında, “O’dur öldüren ve O’dur dirilten.”[49]; “Ey münkirler! Ne cüretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz ki, sizler ölü iken size hayatı veren O olmuştur. (Miâdınız dolunca) sizi öldürecek ve vakt-i merhûnu gelince de yeniden sizi ihyâ edecektir.”[50]; “O gün onlar: Rabbimiz derler, Sen bizi iki defa öldürdün ve iki defa da hayat verip dirilttin; biz günahlarımızı
itiraf ediyoruz.”[51]; “İbrahim (ona) dedi ki: Benim Rabbim hayatı verip ihyâ eden, sonra da öldürendir.”[52]; “Şüphesiz hayatı veren de Biziz, onu geri alıp öldüren de.”[53]; “Hayatı verip ihyâ eden de, alıp öldüren de Allah’tır. O bütün yaptıklarınızı görüp bilmektedir.”[54]... gibi onlarca ilâhî beyanla da ihyâ ve imâte hakikatini aynı âyet içinde nazara vermektedir.
6. Terzîk
Rızık vermek, beslemek, yedirip içirmek anlamındaki terzîk de fiilî sıfatlardandır. Yiyip içecek nesnelerden, bütün maddî-mânevî muhtaç olduğumuz şeylere kadar hemen hepsi rızık kategorisine dahil, Rezzâk ism-i şerifine bakmakta ve terzîk sıfat-ı mübeccelesine râci’dir. Kur’ân-ı Muciz, “Ey iman edenler! Size ihsan ettiğimiz rızkın temiz ve helâl olanından yiyiniz.”[55]; “Müttakiler gaybî âlemlere inanır, namazlarını tam tekmil eda eder ve kendilerine ihsan ettiğimiz rızıktan da infakta bulunurlar.”[56]; “Biz senden rızık istemiyoruz; aksine sana rızık veren Biziz Biz.”[57]; “De ki: Kimdir o gökten ve yerden size rızık lütfeden?”[58]; “Rızkınızı Allah nezdinde arayınız; yalnız O’na ibadet ediniz ve O’na şükürde bulununuz.”[59]; “Allah kullarından dilediğine bol bol rızık verir ve istediğinin de nasibini keser.”[60]... gibi onlarca âyetiyle O’nun Rezzâk-ı âlem olduğunu hatırlatır ve terzîk sıfat-ı celîlesine vurguda bulunur.
Bu tür fiilî sıfât-ı sübhaniyenin yanında, tanzim etmek, güzelleştirmek, sevindirmek, nimetlendirmek, muzaffer kılmak, mağlup etmek... gibi pek çok tekvîn yörüngeli fiilî sıfattan bahsetmek de mümkündür. Ne var ki, konumuz sıfât-ı sübhaniye hakkında icmalî bir bilgi verme esasına göre ele alındığı için “Niyetin serhaddini aşmayalım.” diyor ve bu bahsi de noktalıyoruz. Her şeyin doğrusunu Allah bilir...
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ وَمَحَبَّتَكَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ مَخْلُوقَاتِكَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.
[1] En’âm sûresi, 6/103.
[2] Bkz.: Sâd sûresi, 38/47.
[3] İhlâs sûresi, 112/1-4.
[4] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.74 (Katre’nin Zeyli).
[5] “Varlığının başlangıcı olmayan bir Evvel ü Kadîmdir.” (İbn Ebi’l-İzz, Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye 1/113)
[6] Müslim, zikir 61; Tirmizî, daavât 19; Ebû Dâvûd, edeb 98.
[7] Bkz.: Aliyyülkârî, er-Raddü ale’l-kâilîn bi vahdeti’l-vücûd 1/16, 90; Mirkâtü’l-mefâtîh 4/82.
[8] Bediüzzaman, Sözler s.552 (Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat), s.574 (Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat), s.759 (Lemeât).
[9] En’âm sûresi, 6/59.
[10] Mücâdele sûresi, 58/7.
[11] Ebû Dâvûd, sünnet 6, edeb 101; Ahmed İbn Hanbel, el-Vera’ 1/198.
[12] Şûrâ sûresi, 42/49.
[13] Ra’d sûresi, 13/11.
[14] Ahzâb sûresi, 33/17.
[15] Yâsîn sûresi, 36/82.
[16] Fetih sûresi, 48/11.
[17] Âl-i İmrân sûresi, 3/26.
[18] Bkz.: Bakara sûresi, 2/117; Âl-i İmrân sûresi, 3/47, 59; En’âm sûresi, 6/73; ...
[19] Âl-i İmrân sûresi, 3/189.
[20] Nahl sûresi, 16/77.
[21] Hac sûresi, 22/6.
[22] Ankebût sûresi, 29/20.
[23] Mülk sûresi, 67/1.
[24] Fâtır sûresi, 35/44.
[25] Bakara sûresi, 2/253.
[26] Şûrâ sûresi, 42/51.
[27] Nisâ sûresi, 4/164.
[28] Necm sûresi, 53/10.
[29] Nisâ sûresi, 4/163.
[30] Şûrâ sûresi, 42/7.
[31] Bakara sûresi, 2/29.
[32] En’âm sûresi, 6/1.
[33] A’râf sûresi, 7/54; Yûnus sûresi, 10/3.
[34] İsrâ sûresi, 17/99.
[35] Furkan sûresi, 25/54.
[36] Yâsîn sûresi, 36/36.
[37] Ahkaf sûresi, 46/33.
[38] Rûm sûresi, 30/40.
[39] Sâffât sûresi, 37/96.
[40] Bakara sûresi, 2/117.
[41] En’âm sûresi, 6/101.
[42] En’âm sûresi, 6/141.
[43] Mü’minûn sûresi, 23/78.
[44] En’âm sûresi, 6/98.
[45] Yâsîn sûresi, 36/79.
[46] Bakara sûresi, 2/164.
[47] Nahl sûresi, 16/65.
[48] Yâsîn sûresi, 36/33.
[49] Necm sûresi, 53/44.
[50] Bakara sûresi, 2/28.
[51] Mü’min sûresi, 40/11.
[52] Bakara sûresi, 2/258.
[53] Hicr sûresi, 15/23.
[54] Âl-i İmrân sûresi, 3/156.
[55] Bakara sûresi, 2/172.
[56] Bakara sûresi, 2/3.
[57] Tâhâ sûresi, 20/132.
[58] Yûnus sûresi, 10/31.
[59] Ankebût sûresi, 29/17.
[60] Ankebût sûresi, 29/62.
Fethullah Gülen ve Hocaefendi okumaları
Yanlış okumadınız; Fethullah Gülen ve Hocaefendi. Genelde bizim örfümüzde herhangi bir şahsa "Hoca; Hocaefendi" nitelemesi iki sebeple verilir; birincisi ve öncelikle dini sahadaki bilgisi ve selahiyeti nedeniyle.
İkincisi de yine ilim ve irfanından dolayı bir saygı ifadesi olarak. Gerçi son bir asırdır gerek temsilcilerinin kifayetsizliğinden, gerekse dine karşı tavır alan kişi ve grupların ideolojik tutumlarıyla amansızca ve sistematik olarak sürdürdüğü düşmanlıktan dolayı neredeyse kavramın içi boşaltılıp itibarı düşük bir hale getirildi. "İtibarsızlaştırma" son asırda dine ve dindara karşı yapılan sistematik bir psikolojik savaş taktiği idi adeta ama bu ameliye bahs-i aher.
Sadede gelirsek; "Hoca" veya "Hocaefendi" gerçekte kelimenin tam anlamıyla alimlere verilen bir sıfattır. Fethullah Gülen, bu vasıfları hakkıyla haiz olduğu için "Hoca" ve "Hocaefendi" onun da sıfatı olmuştur. Fethullah Gülen, zamanla bu vasıfla öylesine bütünleşmiştir ki, "sıfat" ona "isim" olmuş ve bugün Anadolu insanının zihninde "Hocaefendi" dendiği zaman akla gelen Fethullah Gülen olmuştur. Elbette başka hocaefendiler de var.
Halbuki Fethullah Gülen sadece "Hoca", sadece "Hocaefendi" değildir. Onun entelektüel bir kimliği de var. Çağdaş Batı ve Doğu edebiyatına, siyasi düşünce tarihine, fikir ve felsefe dünyasına yakın âşinalığı var. Dünden bugüne ilim, irfan ve felsefe dünyasını iyi takip eder. Alternatif düşünce üretir, eleştiriler yapar. Kişi, kurum ve olaylar arasında derin analizler, mukayeseler, sür'atle intikaller ve geçişler yapar. Uzun geçmişi düne, dünü bugüne, bugünü de yarınlara ve uzak geleceğe bağlayabilen, ideal ve hatta bir medeniyet projesi üretebilecek seyyal ve kuşatıcı bir zihin dünyası ve kişiliği var. Bu yönüyle entelektüel ve geniş aydın bir kimliği de var.
Diğer taraftan o, yalnızca fikir ve idealleri ile baş başa yaşayan bir entelektüel değildir. Toplumsal pratikte dönüştürücü bir liderlik ve rehberlik profili de var. Özellikle eğitim ve öğretim alanında, küresel düzeyde faaliyet gösteren yüzlerce kurumun öncüsü, yol göstericisi ve rehber hocası olmuştur. Yine toplumsal pratikte dönüştürücü bir aktör olarak çatışan dünyaları barıştırma adına gösterdiği çabalardan hareketle barış gönüllüsü özelliği de vardır. Elbette tüm bunların yanında bir de dünya geneline yayılmış gönüllüler hareketine fikri açıdan mimarlık ve liderlik yapan başka bir özelliği de vardır. Bütün bunlara dayanarak diyebiliriz ki Fethullah Gülen'in "hocaefendi" profili, gelenek ve örfte kullandığımız klasik "hocaefendi" profilini aşmış, daha cami bir profildir. Bu cami şahsı anlamaya çalışırken, çokları bütünden parçaya değil de parçadan bütüne gitmeyi tercih eder ve onun için bu farklı yönlerinden hareketle Gazzali, Mevlânâ ve Nizamu'l-mülk benzetmeleri yapar; kimileri İbni Haldun'u ilave eder; kimileri Seyyid Kutup, Hasanü'l Benna profilinden bakar ama son tahlilde gelinen yer onun cami kimliğidir; işte "Hocaefendi" bunu ifade eder.
Bu kadar uzun girişin sebebi...
Sıfatın isim, ismin müsemma olması bir yana, onun kitaplarını okuma adına bir usul teklif edeceğimiz bu yazıda camiyyetine göre değil, münferid özelliklere göre bir tasnifte bulunacağız. Onun için yazının başlığında bu ayrıma işaretle "Fethullah Gülen Hocaefendi okumaları" yerine, "Fethullah Gülen ve Hocaefendi okumaları" demeyi tercih ettim. Burada ilk yalın haliyle onun bütüncül kimliğine, ikinci haliyle de yani "Hocaefendi" nitelemesi ile de din adamı, alim kimliğine vurgu yapmış olacağız. Ağız alışkanlığı gereği hocaefendi nitelemesini her ismi geçtiğinde kullandığımız için burada alim kimliğini kastettiğim yerlerde geçen "Hocaefendi" vasfını tırnak içinde yazacağım ki yaptığım ayırım okuyucu zihninde netlik kazansın.
Peki böyle bir tasnife gerek var mı? Bence var. Çünkü daha sistematik bir okuma için bunun şart olduğunu düşünüyorum. Buna binaen de aşağıda Hocaefendi'nin kitaplarını kategorize ederken onun din adamlığı ve alim yönünü ön plana çıkartan kitaplarını "Hocaefendi" kitapları, sair alanlardaki kitaplarını da aydın, sivil toplum lideri vb. diye nitelendireceğim. Ama elbette bu tasnif biraz daha derin ve sistematik bir okuma için gerekli. Yoksa daha hazmı kolay okuma biçimleri için illa da bir tasnife gitmeye lüzum görülmeyebilir. Zira Hocaefendi'yi her seviyeden insan okuyor. Onu okuma ve tanıma adına farklı düzeylerde yapılacak okumalar için böyle bir tasnifin şart olduğunu bir kez daha tekrarlıyorum.
Yanlış değerlendirmelere kapı açmaz mı bu? Bence açmaz ve açmamalı. Açmaması için meramımı anlatma adına giriş kısmını bu kadar uzun tuttum.
Öncelikle zorlandığımı ifade etmeliyim. İşin zorluğu şurada; onun "Hocaefendi" özelliğini nazara veren yönü çok daha derin bir çalışmayı hak ediyor. Bilindiği gibi bizde "alim" kimliği, tefsir, fıkıh, kelam, hadis, tasavvuf vb. İslami ilimlerin hemen hepsinde vukufiyeti ifade ediyor. Hocaefendi, doğrudan tüm bu alanlarda eser yazmadıysa da bu arka planla konuşan bir alim. Sohbet, makale ve kitapları, bu zengin arka planla dinlenip okunarak ancak hakkıyla anlaşılabilir. Bazı alanlarla doğrudan ilgili müstakil kitapları var. Bunları değerlendirmek ve tasnif etmek nispeten daha kolay. Ama çeşitli sohbet vesileleri ile dile getirdiği ve birçok yazısında öylesine değerlendirmeleri var ki bunların her birinin ayrı ayrı ele alınması gerekir. Nitekim merhum İbrahim Canan hadis, Suat Yıldırım Kur'an, İsmail Albayrak tefsir, Faruk Beşer fıkıh diyerek bu tür eser ve konuşmalarından yola çıkarak müstakil birer eser kaleme aldılar. Selman Ünlü'nün "Fethullah Gülen'in Eserlerinde Dua" kitabının ve akademik konferanslarda tebliğ konusu olan birçok makalelerin de bu çerçevede zikredilmesi lazım. Kaldı ki bunların yeterli olduğunu söylemek de oldukça zor. İhtimal söz konusu kitapların müelliflerine sorsak bu soruyu; onlar da yazdıklarını yeterli görmeyecek, "kapsayıcı olmadı" diyecek, "sadece bir veçheden muttali olduğumuz kadarıyla bazı yönlerini nazara verdik" türü izahlarda bulunacaklardır. Bir de bunlara yukarıda ifade ettiğimiz gibi Hocaefendi'nin "Fethullah Gülen" olarak kaleme aldığı kitapları ilave edecek olursak, işin zorluğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Mevzum Hocaefendi'yi anlatmak değil; ama F. Gülen ve "Hocaefendi" okumaları için bir usul önereceğimiz yazıda baştan bunların bilinmesi lazımdı bana göre. Yukarıda söyledim; sözü uzatmamın sebebi bu.
Madem sözü uzattım; bir hususa daha işaret ettikten sonra yazıya gireyim; Hocaefendi'nin sözlü müdevvenatı. Henüz matbaa mürekkebiyle dahi buluşmamış; kâğıda-kaleme dökülmemiş vaaz ve sohbetlerini kastediyorum. Bunlar o kadar büyük bir yekün teşkil ediyor ki; gerçekten kelimenin tam anlamıyla "müdevvenat" olarak nitelendirmeye değer. Çünkü Hocaefendi'nin özellikle İzmir hayatından bu yana -ki başlangıcı 1967'dir- neredeyse hiçbir sözü yere düşmemiştir. Kahve sohbetlerinden 1980 ihtilaline kadar sürdürdüğü resmi vaizlik sürecinde yaptığı vaazları; dar ve geniş, hususi ve umumi çevrede gerçekleşen sorulu cevaplı sohbetleri de "Fethullah Gülen ve Hocaefendi" okumaları bağlamında müstakil olarak ele alınması gereken, tasnif ve keşfedilmeyi, umuma mal edilmeyi bekleyen ayrı bir hazinedir. Belki aynı zaviyeden "Fethullah Gülen ve Hocaefendi dinlemeleri" başlıklı ayrı bir usul teklifinin yapılacağı kaleme almak gerek.
Şimdi gelelim zor bir iş dediğimiz işin en zor kısmına...
Kitapları tasnif denemesi
Kaldığım yerden devam ediyorum. İşin en zor kısmına gelmiştik. Nil Yayınları yetkililerinin verdiği bilgiye dayanarak toplam 67 adedi bulan eserlerin tasnifiydi bu zor olan iş.
Bu listeye "Bir Kırık Dilekçe, Mecmuat-u'l ed'iyetü'l me'sura, el-Kulubu'd-daria" gibi dua kitapları ile Arapça öğretmede yeni bir usulü nazara veren "Ta'limü'l-lügati'l-arabiyye bitarikatin hadisetin" kitapları dahil. Bunları çıkartsak sayı birkaç rakam aşağıya çekilir ama bu defa bahsini ettiğimiz Hocaefendi bütünlüğünü kaybederiz. Fethullah Gülen'i Hocaefendi yapan zaten bu bütünlük.
Öncelikle ifade edeyim ki, bu tasnif bize "Hangi Gülen?" sorusunu ortaya atmış olacağı gibi bu sorunun cevabını da verecektir. Alacağımız bu cevabın sözünü edeceğimiz okuma usulünde önemli bir basamak olduğunu düşünüyorum. Okuyucu, baştan yol haritasını belirlerken "Hangi Gülen?" sorusuna kendi içinde cevap vermeli ve sıralamayı ona göre yapmalıdır. Eğer "Hocaefendi" diyorsa, yol haritası gayet nettir; onun alim kimliğini ön plana çıkartan eserlere öncelik verecektir. Yok, ben bütüncül manada bir "Fethullah Gülen Hocaefendi" okuması yapacağım diyorsa, yine bu tasnife ihtiyaç vardır; zira bir yerden başlamak zorundadır.
Yapacağım tasnifle elbette ezber bozma iddiasında değilim. Bu son derece kasır fehmime dayanarak ortaya koymaya çalıştığım basit ve pratik bir tasniftir. Bundaki temel amacım basit de kalsa sistematik bir Hocaefendi okuması yapmak ve yeni okumalara katkı sağlamaktır. Sanıyorum tasnifi okuyunca zihne kapalı gelen şeyler kendiliğinden tebellür edecektir. Yine de her zaman müzakereye, doğrulanma ve yanlışlanmaya açıktır.
Hocaefendinin, şu ana kadar yayınlanmış eserleri 11 ayrı kategoriye ayrılabilir zannediyorum. Maddeler halinde ifade edecek olursak:
Sızıntı dergisi başyazılarından oluşan "Çağ ve Nesil" serisi.
Yeni Ümit başyazılarından oluşan "Ruhumuzun Heykelini Dikerken" serisi.
Sızıntı dergisi orta sayfa yazılarından oluşan tasavvufa dair "Kalbin Zümrüt Tepeleri" serisi.
Yağmur dergisi başyazıları, ilk defa Sızıntı orta sayfalarında yayınlanan şiirleri ve resim değerlendirmeleri. Bunlar Beyan, Kırık Mızrap ve Renklerin Diliyle adları altında üç ayrı kitap halinde neşredildi. Bu üç kitaba edebiyat serisi ismini verip vermemede çok tereddüt ettim çünkü Hocaefendi'nin o çok zengin birikimi dolayısıyla yazılarını "şu edebi, bu dini" diye keskin bir şekilde ayırt etmek biraz zor. Fakat parçadan bütüne giderken, böyle bir ayırım yapmak, bütünün daha iyi kavranabilmesi için faydalı olur diye düşünuyorum.
İlk dört kategoride yer alan bu kitapların en temel ve diğerlerinden ayırt edici özelliği bunların bizzat Hocaefendi tarafından kaleme alınmış olmalarıdır.
Sonsuz Nur, Enginliği ile Bizim Dünyamız, Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, vb. vaazlarının kitaplaşmış olanları. Vaaz serisi diyebiliriz.
Bu eserler belirli bir konu etrafında silsile halinde halka verilmiş sistematik vaazlardan oluşmuştur. Daha sonra bu vaazlar yazı diline aktarılarak önümüze bütün bir seri olarak çıkmıştır. Aslında bu hitabeler Hocaefendi'nin vaaz tekniği adına ayrıca ve başlı başına ele alınması gereken özel bir çalışmayı gerektiriyor.
Gerek camideki halk tarafından gerekse sohbet ortamlarında kendisine sorulan sorulara verdiği irticali cevapların derlendiği iki ayrı seriden oluşan kitaplardır, ki bunlar Asrın Getirdiği Tereddütler, Prizma serisi.
Bazen soru, bazen gördüğü lüzum üzerine kendiliğinden yaptığı konuşmalar, bazen de gündelik hadiselerin sevkiyle dar ve geniş dairede yapılan sohbetlerin derlenmiş şekli olan Fasıldan Fasıla serisi.
Amerika sohbetleri yani Kırık Testi serisi. Kırık Testi'yi müstakil olarak ele almanın daha uygun olacağını düşündüğüm için böyle yapıyorum yoksa o soru-cevap olma özelliği ile Asrın Getirdiği Tereddütler ve Prizma, kendiliğinden yaptığı sohbetleri de ihtiva etmesi itibarıyla Fasıldan Fasıla serisine dahil edilebilir. Buna rağmen Kırık Testi'yi müstakil olarak ele almamın sebebi okuma usulü esnasında yapacağım tekliften dolayı.
Hocaefendinin 1980 ihtilali döneminde 5 yıl kesintiye uğrayan; bu süreyi dışarıda bırakırsanız 1967'den beri kesintisiz devam ettiği Arapça, tefsir, fıkıh, hadis, kelam, tasavvuf derslerinden derlenmiş kitaplar. İçine girilmeyi bekleyen sesli bir hazine burası. Şu ana kadar bu seride Kur'an'dan İdrake Yansıyanlar ve Kur'an'ın Altın İkliminde isimleri altında iki kitap yayımlandı. Ama İ. Rabbani'nin Mektubat'ından Vehbe Zuhayli'nin dört mezhebin fıkhını yazdığı ansiklopedik eserine, Seyyid Kutub'un Fizilali'l-Kur'an'ından, Seyyid Efendi'nin Medhal'ine kadar birçok ders notu şimdilik sesli bir hazine olarak üzerinde çalışılmayı bekliyor. Bunların sesli ya da yazılı olarak yayımlanması genç, dinamik, çalışkan, ilim aşığı, himmeti ali, ufku engin insanların gayretleri ile olacak.
Hocaefendi ile yapılmış olan gazete röportaj serisi. Eyüp Can'ın 'Ufuk Turu', Nevval Sevindi'nin 'New York Sohbeti'; Nuriye Akman'ın 'Gurbette Fethullah Gülen', Mehmet Gündem'in 'Fethullah Gülen ile 11 Gün' kitapları ile kitap hacminde olmayıp zaman zaman çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan sair röportajlarından oluşuyor.
Hocaefendi'nin başka müelliflerin kitaplarına yazdığı takdim yazıları ile bazı konferanslara göndermiş olduğu tebliğ metinleri. Bunların toplamı sair kategorilerde yer alan kitaplar ölçüsünde bir hacim teşkil etmeyebilir ama muhtevaları müstakil bir kategori olarak ele almayı gerektirecek ölçüde derindir.
Hocaefendi'nin hayatını anlatan eserler bu tasnifin bir parçası olmalı değil mi diye düşünenler olabilir. Hocaefendi okumaları yapacak kişinin işe önce buradan başlamış olacağını düşündüğüm ve onun kaleminden çıkmış veya tashihinden geçmiş kitapları tasnif ettiğimiz için buna gerek görmedim. Ama Hocaefendi okumaları yolculuğuna çıkan bir insan baştan onun hayatı ile alakalı kitapları elbette okumuş olmalıdır. Faruk Mercan'ın 'Fethullah Gülen' kitabı bu bağlamda akla gelen ve ilk okunması gereken bir kitap kanaatimce.
Şimdi usule geçeceğim ve bu tasnifi merkeze alarak üç ayrı model teklif edeceğim; ilk/temel okuma, konulu okuma ve akademik okuma. Tabii yerimiz bu kadarla sınırlı. İnşaallah bir sonraki yazıda seriyi sonlandırmak dileğiyle.
İlk, konulu ve akademik okuma
Hocaefendi kitaplarını okumada üç usulün adını vermiştim son yazıda; ilk/temel, konulu ve akademik.
Son fasla girmeden önce bir kez daha ifade edelim ki, okuyucunun uzun bir yolculuğa çıktığını bilmesi ve kararlı olması lazım. Kararlılık önce kitapların tamamının okunması, ardından anlaşılması ve yorumlanması ekseni etrafında olmalı.
İlk okuma, adı üzerinde Hocaefendi'nin kitaplarını ilk defa okuyacaklar için söz konusu. Buna temel okuma da diyebiliriz. Bu okuma diğer okumalardan farklı olarak kitapların tamamını satır satır okumayı kapsayacağı için baştan bir okuma planına ihtiyaç duyar. Bu aşamada okuyucu 67 kitaplık listeyi önüne alıp ayırabileceği zamana bağlı olarak bir plan yapmalıdır. Herkesin Hocaefendi okumalarına ayıracağı zaman farklı olacağı için bu plan elbette şahsa özel olacaktır. Diyelim ki bir okuyucu kitapların tamamını okumak için bir yıllık bir zaman dilimini öngördüyse, kitaplar bu bir yıllık zamana, ay, hafta, gün, saat şeklinde ve mutlaka okuma saatlerine göre yerleştirilmelidir. Bu tür uzun soluklu okumaların en küçük bir aksamaya kurban gidebileceği unutulmamalıdır. Bir günlük okumayı terk, bazen bir haftalık bir soğumaya sebep olduğu çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu nedenle okur, önüne çıkacak her türlü engele rağmen bu planını "kitapla randevum var" diyerek uygulamadan dur olmamalıdır.
Şahsa özel ilk/temel okuma adına iki teklifte bulunabilirim. Birincisi; Kırık Testi serisinden ve onun son kitabı olan "Yaşatma İdeali"nden başlayıp ilk kitabı "Kırık Testi"ye uzanmak. Neden? Açıklaması basit; malum Kırık Testi, Hocaefendi'nin Amerika hayatındaki sohbetlerinden derlenmiş kitap serisi ve derleme dünden bugüne değil bugünden düne doğru yapılıyor. Böylece hem konular itibarıyla güncel ve aktüel olanı yakalama fırsatı elde ediyor hem de günümüz Hocaefendi'si ile onun gündemini buluyorsunuz. Aynı şeyi 1970'li yılların ikinci yarısında Bornova Camii'ndeki yatsı namazlarından sorulan sorulara irticali cevapların verildiği Asrın Getirdiği Tereddütler serisinde bulamazsınız. Orada, o yıllardaki gündemi ve yine o yıllardaki Hocaefendi'yi bulursunuz. Yanlış anlaşılmasın; bu demek değildir ki onların hiçbir ehemmiyeti yok; hayır tabii ki onlar da okunacak ama başlangıç bugün olmalıdır, dün değil.
İkincisi; Kırık Testi serisi bitinceye kadar Mehmet Gündem, Nuriye Akman ve Müslim World dergisine verdiği röportajlar haricindeki eserleri okuma planına almama. Ne kazandıracak bu bize? Günümüz ve yakın geçmişteki Hocaefendi'yi, hem "mütefekkir ve entelektüel" arka planıyla hem de kendisine Hocaefendi dedirten alim/arif ve toplumsal liderlik yönleri ile bir bütün halinde tanıma imkânı verecek. Röportajlarla gündelik yaşamından Türkiye ve dünya gündemine ait hadiseleri değerlendirişini görecek, Kırık Testi serisi ile de dinî, sosyal, kültürel vb. birçok alanda Hocaefendi ile birlikte fikrî bir seyahat yapmış olacağız.
Kitaplarla Hocaefendi portresi
Bu seri bittikten sonra basitten mürekkebe eşzamanlı okumalara başlayabiliriz. Nasıl olacak? Bir önceki yazımda ifade ettiğim 11 kategorideki eserleri okuma planı içine serpiştirmeliyiz. Müşahhas misal içinde; eğer eşzamanlı üç kitap okuyacaksak Çağ ve Nesil, vaaz ve Fasıldan Fasıla serisinden birer kitap okuyabiliriz. Bu seriler bitince yerlerini diğer kategorilerdeki eserler almalıdır. Burada da serilerin ilk kitaplarından değil, en son kitaplarından başlayıp ilk kitaba doğru gidilmesi daha iyi olur. Gerekçe aynı, dünden bugüne değil imkân nisbetinde bugünden düne, dünden evvelki güne gitmek için.
İlk/temel okuma bitince aynı metotla ikinci bir okumaya başlanabilir ve başlanmalıdır da. Ama bu defa okuma zihnimizde genel bir Hocaefendi portresi çizmek için yaptığımız ilk okumadan farklı olarak daha uzun süreye yayılmalı ve ağır ağır okunmalıdır. Bu safhada elde mutlaka kalem, önümüzde not defteri olmalı ve önemli görülen yerlerin altını çizme, anlatımlar arasında münasebet yakalama ve tamamlayıcı unsurları bulma, anlamadığımız yerleri bir bilene sormak için kaydetme ve notlar alma ihmal edilmemelidir.
Konulu okumaya gelince; belirli konu başlıkları etrafında Hocaefendi okuması demek bu. Mesela, insan, namaz, Ramazan, çocuk eğitimi, kibir, gıybet, hürriyet, cihad, dua, edebiyat, demokrasi, siyaset, bilim, felsefe, Kürt sorunu, Alevilik, kültür, medeniyet vb. kavram ve meseleler etrafındaki düşüncelerini, görüşlerini, yorumlarını bir bütün halinde okuma. Bunun için önce derin okumaların yapılacağı başlıkların belirlenmesi; ardından o başlıklar altında derleme çalışmasının yapılarak bir dosya oluşturulması gerekir. Bilgisayar teknolojisi söz konusu dosyanın oluşturulmasında yardımcı olabileceği gibi, bu konuda uzun zamandır çalışan kimselerden de yardım alınabilir. Hocaefendi'nin ilmi mirası üzerine çalışanlarla fikir teatisi yapmak bu tür okumalarda karşılaşılan birçok zorluğun kolayca aşılmasını sağlayabilir.
Peki konulu okumaya ne zaman başlamalı? Şahsî kanaatime göre tüm seri bir defa bitirilip ikinci defa okunmaya başlandığı zaman. Malum, temel okumanın ikincisinde ağır ağır elde kalem, önde not defteri diyorduk; işte bu tarz okuma yapılırken eşzamanlı olarak konulu okumaya başlamanın daha faydalı olacağını düşünüyorum.
Akademik okumanın önemi
Akademik okuma; kitap okuma usulü ile alakalı daha önce yayınlanan bir yazıda ifade ettiğim karşıt veya çapraz okuma ile birlikte onu bir adım daha ileriye götüren bir usul. O da şu; kişi uzmanı olduğu ya da uzman olmasa da mukayeseli bir biçimde Hocaefendi'nin düşüncesini başka düşüncelerle karşılaştıracak ve üzerine kendi yorumlarını katacağı okuma tarzı bu. Akademik okuma tabiri bu işi yapacak olanların illa akademisyen olmasını gerektirmiyor. Derin, nitelikli, sistematik ve mukayeseli her okumayı böyle sayabiliriz. Yeter ki insan kendini yeterli görüp bu deryaya dalma cesaret ve kararlılığını göstersin.
Bu üç okuma tarzının hepsinde 10 kişiyi aşmayacak şekilde bir grup oluşturup haftada bir kez gerçekleştirilecek fizikî beraberliklerle önceden tesbiti yapılan bir makalenin, bir konunun birlikte okunarak karşılıklı müzakerelerinin yapılması, benim Fethullah Gülen ve Hocaefendi okumaları bağlamında yapacağım son teklif olabilir. Müzakerelerin, Hocaefendi'yi okuma, bilme, anlama ve yorumlama seviyesinin artmasına bağlı olarak fikrî katılımların artacağı ve yeni düşüncelere yelkenlerin açılacağı bir zemin olacağından eminim.
Üç haftadır teklif ettiğimiz bu okuma metodu etrafında daha birçok şey söylenebilir. Ancak yazılan şeylerin de bu yöntemin temel iskeletini verdiğini düşünüyorum. İlk başlayacaklar için biraz göz korkutucu olabilir. Ama bir şeye ulaşabilmek için mutlaka bir arayış içerisinde olmak lazımdır. Elbette her türden aramanın bir usul ve yöntemi olacaktır. Bizim yaptığımız da yalnızca bir yöntem teklifinden ibaret. Gerçek kararı azimli okurlar verecektir.
Son söz: "Her şey her aramada bulunmayabilir. Ama tarih boyunca bulanlar hep arayanlar olmuştur."
En az bir buçuk sayfa :En fazla bir buçuk sayfa :En fazla bir sayfa
1:KÜFRE VE DİNSİZLİĞE VE DALALETE SAPMANIN BAZI SEBEPLERİ
A.Kübra:Elhasıl:İtikad-ı küfriye..:[rnk 15]: İnkar ve ateizmin Tanımları+Hemen sonraki Birincisi:İnkarın sebebi
2.Lem’a:1.Nükte: İnsanı İnkara kadar götüren sebeplerin açıklamasını içerir.
32.Söz:2.Mvkf:1.Mksd:[656]:Hem şerikler..diye bşlyn prgrf: Şirke İhtimal olmadığı halde neden kabul ediliyor?
1 Lem’a:8.İşaret: İnkâr etmek hidayete göre çok daha kolay iken neden yine de küfre girenler var?
Ve hayatlarınının sonu yokluk olacağı halde nasıl yaşama tahammül edebiliyorlar?
+ Ayetü’l Kübra:1.Mesele +2.Mesele: Yok’u ispatlamak zordur/bir mevzuda uzmanın sözü, olmayan bin kişiden daha kabule şayandır.
Kast L:[rnk 74]: Şefkat yüzünden, bid'at ve dalalet yollarına sapanları çeviren bir hakikattir!
23.Lem:3.Kelime:3.Muhal: İman etmek pek kolay olduğu halde kâfir tüm bu sanatları nasıl tabiata verebiliyor? [M.N, 99]
22.Lem’a:1.Makam:9.Bürhan: Allah’a İnanmak mı inanmamak mı daha kolay?
Barla L:İkinci mesele:[rnk 271]: Nedir şu tabiat ki ehl-i dalalet ve gafet ona saplanmışlar
+Mesnevi-i N:[rnk 239] Barla L:Dördüncü Mesele:[rnk 272]: Ne için ehl-i Küfür ve dalalet, Dünyada ehl-i hidayete galib oluyor?
Mesnevi-i N:Hubab ilk İ’lem: Bir Konu hakkında İspat edenin sözü İnkâr edenin yüzlercesinden daha değerlidir
1 Lem’a:6.İşaret: Küfrü düşünmek ile küfre girmek ve dalaleti düşünmek ile dalalete girmek karıştırılıyor
1 :İmani bahislerin önemi
15.Şua:Bu asırda ikinci dehşetli hal:[rnk 677]: Dinsizliğin fen ve felsefeden gelmesi(Tevhid bahisleri neden iyi bilinmeli?)
26.Mektub:4.Mebhas:5.Mesele: Müslüman olmayanlar için yalnız kelime-i tevhid yeterli midir?
26.Mektub:4.Mebhas:2.Mesele: Allah’ı bilmek, varlığını bilmekten farklı mıdır? İman yalnız ilim ile değil
26.Mektub:4.Mebhas:4.Mesele: : “İmanınızı Lailaheillallah ile tazelendiriniz” manasının hikmeti nedir?
Emr1:[rnk 212]: Herkes Allah’ı bilir tekrar tekrar İmani meseleleri okumaya ne gerek var?
9.Mektub’un sonu: İslamiyetsiz iman yeterli midir? Veya İmansız İslamiyet yeterli midir?
Emr1:İkinci cihet:[rnk 107]: İman, yalnız icmali değil..Taklidi olan İman şüphelere çabuk mağlup olabilir
2:ALLAH’IN VARLIĞI VE BİRLİĞİNİN İSPATI:TEVHİD
1 Söz:2.Makam Birinci Lem’a: Tevhid iki çeşittir biri ami ve basit biri ise… Taklidi iman Tahkiki iman
33.Söz: 33 pencere:’ lerin Tümü Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlar
2.+ 12. + 22. + 25. Pencere 22.Söz:1.Makam: Bir zaman iki adam havuzda yıkandılar..Allah’ın varlığına ve birliğine kainattan deliller..
22.Söz:2.Makam:4.Lem’a:Elhasıl: Her bir zerreden üç pencere ile Allahın varlığına ve birliğine açılır..
32.Söz:3.Mevkıf:1.Mebhas: Kâinattaki Her şey Allahın bir ismine dayanır.
Asa-yı Musa:6.Mesele: “Bize Allah’ı tanıttır Hocalarımız Allahtan bahs etmiyorlar” Zaten her şey O’nu gösteriyor
7.Şua:2.Bab ef’al ve asar menzili: Tevhid’e işaret eden üç Ayet: Arıdan bal ve zehir/kan ve fışkıdan süt/odundan meyveler.
13.Söz son sayfalar: Hüwe nüktesi, Hava ve Atomlarından Allah’ın varlığına deliller~[Emr1, 265]
23.Lem’a:İlk 3 muhal: Evrim fikri çürütülüyor,en küçük canlı bile sebeplerle olamaz! Bakteriden, sinekten Fil’e kadar…
30.Söz:2.Maksad:1.Nokta:1.Mebhas: Her bir atomda, hareketinde Tevhid’e iki tane delil vardır.
32.Söz:1.Mevkıf: Kâinatta atomdan galaksilere karşı şirkin olmadığına dair kâinatın konuşturulması
30.Lem’a:4.Nükte:5.İşaret: Hakimiyetin en esaslı hassası istiklaldir..Gayrın müdahalesi olsa Alem fesada gider.
32.Söz:2.Maksad’ın hatimesi:[rnk 663]: Bir ağaca bakarak vahdetin, kudretin ve Haşrin İspatı
10.Söz:Mukaddime:1.İşaret:[rnk 65]: Kainat kitabı ile Allah’ın varlığının ispatı..Nasıl Sani’in den gaflet edilebilir?
1 :Sebeplerin mahiyeti ve sebepler neden var?
22.Söz:2.Makam:1.Lem’a:1.Nükte..: Allah’ın sebepleri yaratmasının hikmeti nedir?
33.Söz:27.Pencere: Kâinattaki hadiselerin sebeple bağlantısı yok mu? Sonuç sebepten mi yoksa Allahtan mı?
32.Söz:2.Mevkıf:1.Maksad:En sondaki soru: Sebeplerin acizliğinin açıklaması[meyve ağaçtan mı Allahtan mı?]
25.Söz:2.Şu'le:2.Nur:7.Sırr-ı Belâgat:[rnk 458]: Sebep ile sonuç arasında nasıl bir münasebet var?
26.Lem’a:11.Rica:’nın suali: En küçük bir şeyi de mi Allahtan bileceğiz? Meyveyi ağaç vermiş olamaz mı?
2 Söz:’ün Zeyli:6.Sual: Deprem ve belalar tabii olaylar deniyor, sebeplerin etkisi var mıdır?
1 Lem’a:3.Kelime:3.Muhal: Kâinattaki faaliyetlerin yapıcısı hâşâ! Kâinattaki kanunlar olamaz mı?(kullanıldı)
3 30.Lem’a:4.Nükte:4.İşaret:3.Nokta:Son paragraf:[rnk 366]: Eğer sonuçları sebeplere verirsek sebepler mecburen tıkanır ve Allaha dayanır
23.Lem’a:3.Muhal:Eğer desen’den önceki 3.Paragraftan Allah’ın kâinatı yarattıktan sonra gerisini sebeplere bırakması fikrini çürüten harika bir saat ve kitap örneği
+hemen sonrasında: Allah, kâinata müdahale etmese ne noksaniyet Olur ki?
1 :Allah’ın kudret ve azameti
4 22.Söz:2.Makam:5.Lem’a: Kainata ancak Allah’ın kitabı nazarıyla bakıldığı zaman her şey kolay olur
20.Mektub’un onuncu kelimesine Zeyldir: Vahdette nihayet derecede kolaylık olduğunu şirkte ise nihayet derecede müşkülatlar olduğunu üç temsil ile açıklar
23.Lema:2.sual: Kâinattaki bu milyonlarca olan faaliyetler Allah için kolay olduğunu nasl anlaya bilirz? 7.Şua:2.Sır:[rnk 155]:Allah için Bir tek şey ile her şey aynı kolaylıkta çok farklı örnekler[A.Kübra, 116] 10.Söz:Hatime:[rnk 100]: Allah için 1 kişiyi diriltmek ile tüm insanları diriltmek arasında fark yoktur!
30.Lem’a:4.Nükte:4.İşaret:3.Nokta: Bütün eşya bir zat-ı vahide verilse nasıl bir tek şey gibi kolay olur(üç Nokta)
20.Mektub:2.Makam:10.Kelime: Allah’ın Kudreti için her şeyin çok kolay olduğunun çok derin harika izahı
29.Söz:2.Maksad:3.Esas:3.Mesele: Allah’ın kudreti için az ve çoğun farkının olmamasının 6 sırda açıklaması
16.Söz:1.Şua: Allah bir olmakla birlikte bütün kâinatı aynı anda idare etmesinin anlaşılması~
32.Söz:2.Mevkıf 2.maksat+ 31.pencere:2.nokta 3.Mektub:Hatıra gelen 2.Nükte: Eğer bütün eşya bir tek zata verilse…
Mesnevi-i Nuriye:[rnk 112]: Allah’ın cüz’i ve hasis emirler ile iştigali azametine ters midir?+23.L:sondan 2.cevap
3:DEİZM:ALLAH KAİNATI YARATTI ARTIK MÜDAHALE ETMİYOR(HAŞA!) BU YÜZDEN NİYE PEYGAMBER GÖNDERSİN Kİ?
11.Söz:’den: Peygamberin gönderilmesinin hikmeti
10.Söz:İkinci işaret: Uluhiyet Risaletsiz olmaz(Allah, beşere müdahale edip peygamber yollaması gerekir)
31.Söz:3.Esas:2.Temsil: Kainat her sahifesinde 100 kitap her satırında 100 sayfa elbette o kitabı ders verdirecek
11.Şua:9.Mesele:1.Nokta: Hiç mümkün müdür ki? Kitap ve peygamber göndermesin?(Meyve risalesi)
31.Söz:2.Es:Biz de deriz ki:[rnk 614]:Veciz ifadelerle mantık silsilesi ile sırayla; Tevhidin,Risaletin ispatı
7.Şua:[rnk 120]:Sonra Alem-i gabya yakından bakan..: Allah’ın, Beşerin fehmine uygun şekilde kelamıyla beşere müdahale etmesi gerekliliğine dair 5 ayrı delil
24.Mektub:Hatime: Kainata nisbeten mümtaz bir fert yaratılmalıdır..Herhalde o ferd peygamberimiz olacaktır.
7.Şua:Peygamberlikten bahseden kısmı:8’incisi+9’uncusu: Peygamberin gerekliliği..perde arkasında birisi var.
30.Lem’a:İsm-i hakem kısmı:5.Nokta:2.Mesele:[rnk 357]: İsmi hakem ve hakime istinaden Risaletin gerekliliği
23.Lema:3.Muhal:Eğer desen: Allah’ın kâinatı yarattıktan sonra gerisini sebeplere bırakması fikrini çürüten harika bir saat ve kitap örneği +hemen sonrasında: Allah, kâinata müdahale etmese ne noksaniyet Olur ki?(hatimeye kadar)
23.Lem’a:3.Kelime:3.Muhal: Kainattaki faaliyetlerin yapıcısı haşa! Kâinattaki kanunlar olamaz mı?
20.Mektub:2.Makam:5.kelime: Hamd O’nadır..Allah’ın hamdleri kendine almamas-ı mümkün değildir..Ağaca ehemmiyet vermek meyveleri içindir..Eğer Hamd’i alacaksa o halde Hamd’in şeklini de müdaheleyle(peygamber göndererek) Öğretmesi gerekir.
20.Mektub:2.Mkm:9.K:İlm-i İlahinin delilleri ve İrade-i ilahiyenin de gerekliliği,Muhit bir ilim varsa..
15.Şua:2.Makamdan 10 shf ilerde: Allahın ilminin ve iradesinin her tarafı kapladığına dair on beş ayrı delil
29.Söz:2.Mak:3.Mesele: Kudret aza-çoğa bakmaz(Kainata her an müdahale etmek Allaha zor değilki…)Bkz:2.2
4:HZ.MUHAMMED’İN(S.A.V)PEYGAMBER OLDUĞUNUN İSPATI
19.Söz: Peygamberimizin peygamberliğinin İspatı
7.Şua:[rnk 128]:Birincisi: Allah Resulü olduğunun 3 Büyük delili [A.Kübra, 67] +22.söz:1.Makam:11.burhan
7.Şua:[rnk 124]:Birincisi: Peygamberimizin doğruluğunu ve Allah resulü olduğunun 9 İspatı[A.Kübra, 58]
15.Şua:Mukaddime:2.İşaret:[rnk 614]: Peygamberimizin Risaletine şehadet eden çok güzel 15 ayrı şehadet
İşaret’ül İ’caz:3.Mesele:[rnk 118]: Peygamberimizin ahlakı ve şahsının özelliği peygamberliğine delildir.
15.Şua:Mukaddime:2.İşaret:Birincisi:[rnk 614]: Peygamberimizin Risaletine şehadet eden ONBİR haleti
İşaret’ül İ’caz:5.Mesele:[rnk 120]: Cahiliye koşullarına karşı muvaffakiyetin peygamberliğin ispatına delili
19.Mektub:16.İşaret:1.Kısım: Peygamberimizin diğer semavi kitaplarda adının geçmesi
19.Mektub:4.Nükteli İşaret: Tevatür meselesi ve rivayetlerin güvenilirliği üzerine-1
19.Mektub:Onuncu işaret:Bir nükte-i mühimme: Bazı hadis ve mucizelerin gerçek olup olmadığının ispatı-2
19.Mektub:4.Nükteli İşaret:1.esas +2.esas+6.esas: Peygamberimizin mucizevi hali beşeri haliyle nasıl uyuşabilir?
19.Mektub:3.Nükteli İşaret: Mucize çeşitleri ve mucizelerin gösterilmesinin sebebi nedir?
19.Mektub:2.Nükteli işaret: Peygamberimiz iddia-yı nübüvvet etmiş mucizeleri de göstermiş
4.1:Peygamberimizin mucizeleri(siteye daha geniş kapsamlı eklenmiştir)
19.MEKTUBTAKİ İLGİLİ YERLER{18.İşaret:1.Nükte: Peygamberimizin bir mucizesi de Kur’an-ı hakimdir.
17.İşaret: Peygamberimizin ahlakı bile mucizesidir.
15.İşaret:3.Şube: Peygamberimizin koruma altında olması
16.İşaret:3.Kısım: Peygamberimiz doğduğunda dünyada neler oldu?
16.İşaret:2.Kısım: Nübüvetinden evvel peygamberimizi bekleyen kahinler, alimler, padişahlar…
15.İşaret:2.Şube: Cenazelerin ve cinlerin ve melaikelerin, resul-i ekrem aleyhissalâtü vesselâm’ı tanımaları
15.İşaret:1.Şube: Peygamberimizin hayvanlarla alakalı mucizeleri
14.İşaret: Peygamberimizin dualarının anında kabul olması
13.İşaret:8.misal: Yedi çocuk ile alakalı mucizeler
13.İşaret’in içinden: Bu parça altın ve elmas ile yazılsa liyakati var
13.İşaret: Peygamberimizin hastalar ve yaralılarla ilgili mucizeleri
11.İşaret: Peygamberimizin, cansızlar taş ve dağ ile alakalı mucizeleri
10.İşaret: Peygamberimizin kuru direk mucizesi
9.İşaret: Peygamberimizin ağaçlarla ilgili mucizeleri
8.Nükteli işaret:Mukaddime: Peygamberimizin su ile alakalı mucizeleri
7.Nükteli işaret: Peygamberimizin yiyecek içecek ve bereketle alakalı mucizeleri
19.Mektub veya 31.Söz’ün zeylinden: Ay yarıldıysa neden tüm dünya buna şahit olamadı?
1 Nükteli ve 6.Nükteli işaret: Peygamberimizin gelecekten verdiği haberler
5 İşaret:3 misal: Bir avuç toprağın küffar ordusuna atılması, zehirli keçi hadisesi, ışıklı değnek
6 İşaret:3.kısım: Peygamberimiz doğduğunda meydana gelen olaylar}
4.2:Peygamberimiz, o’nun manevi mertebesi ve sahabeler 2
19.Mektub:4.Nükteli işaret: Peygamberimiz gaybı nasıl bilirdi ve bazen gaybı bilmemenin hikmeti.
19.Mektub:6.Esas:[rnk 96]: Peygamberimizin manevi mertebesi ne kadardır? Ve siyerdeki beşeri hali..
+ 30.Lem’a:4.Nükte:7.işaret: “Essebebü kelfail” sırrınca peygamberimizin mertebesi
19.Söz: O bürhanın Şahs-ı Manevisine bak..
31.Söz:3.Esas:Sadisen ve Sabian:[rnk 624]:..Yine O zattır..Bilbedahe O zattır
19.Mektub:19.Nükteli işaret:[rnk 203]: Peygamberimizin manevi büyüklüğü..Lewlake..Cebraili geri bırakması
15 esas Mesnevi-i Nuriye:Habbe:[rnk 113]: Peygamberimizin Nurunun, kainattaki manevi bağı nasıl ifade edilebilir?
27.Sözün zeyli: Bir kısım insanlar sahabeleri geçebilirler mi?
27.Sözün Zeyli:2.Sebep: Sahabelerin mertebesine neden yetişilmez?
27.Sözün Zeyli:3.Sebep: Sahabelerin mertebesine yetişmek mümkün mü?, Sahabelerin manevi mertebesi .
27.Söz:’üz Zeyli:3.Sebep:2.Vecih: Sahabelerin Allah'a olan yakınlık derecesine velayet ayağı ile neden yetişilmiyor?
15.Şua:1.Makam:3.Ksm:1.İşret: Her gün işlenen bütün hasenatların bir misli Peygamberimizin defterine yazılıyor.
7.Mektub: Peygamberimiz neden çok evlenmiş haşa evlenmesi nefsimidir ve hazreti Zeyneple tezevvüc meselesi?
4.Lem'a:1.Makam:1.Nükte: Peygamberimizin ümmetine şefkati
4.Lem'a:1.Makam:2.Nükte: Peygamberimiz neden bazı kişilere özel bir şefkat göstermiş?
4.Lem'a:1.Makam:3.Nükte: Peygamberimiz, ücret istemiyorsa neden Âl-i Beytine meveddeti istiyor?
4.Lem'a:1.Makam:4.Nükte: Sahabeler hakkındaki meşhur hilafet tartışması meselesinin güzel bir izahı.
19.Mek:5.İşaret:Eğer denilse: Neden hilafet Ali beyt ile devam etmedi?, Asrı saadete gelen fitnenin hikmeti?
7.Lem'a:İkincisi: Sahabelerinin, müşriklere karşı bazen mağlup olmasının sebebi nedir?
4.lem'a:1.makam: 4.nükte'nin sonu: Hilafet konusunda Hz. Ali'ye hep haksızlık edildi diyerek Hz. Ali'yi savunmak aslında Hz. Aliye hakaret etmek gibidir çünkü...!
3 Lem’a:2. Sual: Peygamberimizin abasını Hz.Fâtıma, Hz.Ali ve torunları üstüne örtüp dua etmesinin sırrı nedir?
11.Lem’a: Peygamberimize benzemeye çalışmanın önemi:1.Nükte, 5.nükte, 6.nükte, 8.nükte…
5:KUR’AN’IN ALLAH KELAMI OLDUĞUNUN İSPATI
25.Söz:Mukaddime:Birinci cüz: Kur’an nedir, tarifi nasıldır?
25.Söz:3.Şule:3.Ziya: Kuran’ın külli bir nazar ile bakmasının Allah kelamı olmasına delili
25.Söz:Birinci Zeyl: Kur’anın Allah kelamı olduğuna dair altı noktalık ispat
19.Mektub:18.İşaret:2.Nükte: Kuran’ın, muarızlarını hurufla yere sermesi(muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.) 19.Mektub:18.İşaret: Kur’anın bazı mucizevî yönleri
7.Şua:[rnk 130]: Kur’anın, Allah kelamı olduğunun 4 noktada ispatı[A.Kübra, 71] 19.Mektub:18.İşaret: Kur’an’ın bazı mucizevî yönleri
29.Mektub:3.Kısım: Kur’an’ın gözlü ve kulaklı tabakasına bakan mucizeleri ve örnekleri
26.Mektub:1.Mebhas: Kur’anı, Hz.Muhammed’in yazdığını(!) farz ederek Allah kelamı olduğunu İspatlama+elhasıl İşaret’ül i’caz:[rnk 236]: Yabancı filozofların Kur'anı kabul etmesine dair yazıları
7.Lem’a: Fetih suresindeki geleceği haber veren ayetler
[25.söz:1.Şu'le:3.Şua:1.Cilve:1 Şavk[rnk 438]+ Emr2:[rnk 130]]: Rumların galip gelmesi+Örümcek ağı ve gayb, firavunun cesedini, Kur’anın gelecekten haber vermesi.
1 :Kur’anın mucizeleri(Kur’anın kelamullah olduğuna delildir)
25.Söz:2.Şule:1.Nur: Ayetlerin kendi içindeki bütünlüğü ve ötekilerle kuvvetli bağı ve kur’anın parça parça inmesine rağmen bütünlüğü 25.Söz:1.Şule:3.Şua:3.Cilve: Kur’an toplumun farklı sınıflarına hitap eder. 25.Söz:2.Şule:2.Nur: Kur’anın âyetlerinin sonlarındaki fezlekeler ve esma-i hüsna cihetindeki üslûb-u bedîisi 25.Söz:3.Şule:2.Ziya: İşte felsefe-i beşeriye ile hikmet-i kur’aniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farkları ve Kur’anın dünyayı gerçekçi tasvir etmesi
25.Söz:3.Şule:3.Ziya: Kur’an tevhidi, kainatı, hadisatı tümüyle görüp ifade etme mucizesi(denizde define örneği)
25.Söz:3.Şule:1.Ziya: Kendini cahiliyye döneminde farz et ki Kur’an inip hayat veriyor her şeyden bahsediyor
25.Söz:1.Şule:3.Şua:1.Cilve:1.Şavk+2.Şavk: İstikbale ve hakaik-i ilahiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dair ihbarat-ı gaybiyesi 25.Söz:1.Şule:1. Şua:1.Suret: Belâgatındaki vech-i i’cazı iki suretle işaret ederiz
25.Söz:1.Şule:1.Şua:2.Suret:1.Nokta: Kur’anın nazmındaki cezalet-i hârika
25.Söz:1.Şule:1.Şua:2.Suret:2.Nokta: Manasındaki belâgat-ı hârikadır
25.Söz:1.Şule:1.Şua:2.Suret:3.Nokta: Üslûbundaki bedaat-ı hârika
25.Söz:1.Şule:1. Şua:2.Suret:5.Nokta: Beyanındaki beraattir. yani, tefevvuk ve metanet ve haşmettir
25.Söz:1.Şule:2.Şua:1.Lem’a: Lafzındaki câmiiyettir 7.Lem’a:1.Si: Fetih suresindeki geleceği haber veren ayetler
25.Söz:1.Şule:2.Şua:4.Lem’a: Mebahisindeki câmiiyet-i hârika
25.Söz:1.Şule:2.Şua:2.Lem’a+3.Lem’a : Manasındaki câmiiyet-i hârika ve ilmindeki câmiiyet-i hârika
25.Söz:1.Şule:2.Şua:5.Lem’a: Kur’anın üslûb ve îcazındaki câmiiyet-i hârika
19.Mektub:18. işaret:1.Nükte: Peygamberimizin bir mucizesi de Kur’an-ı hakimdir.
Emr2:[130]+ 25.Söz:1.Şu’le:3.Şua:1.Cilve:1.Şavk: Örümcek ağı ve gayb, firavunun cesedine kur’anın gelecekten haber vermesi/rumların galip gelmesi 19.Mektub:18.İşaret: Kur’anın bazı mucizevi yönleri
29.Mektub:3.Kısım:1.Tabaka: Kur’anın, gözlü ve kulaklı tabakasına bakan mucizeleri ve örnekleri
2 :Kur’anla alakalı bazı konular ve meal meselesi
4 19.Söz:14.Reşha: Eğer desen: Kur’an Kâinattan neden felsefenin bahs ettiği gibi bahs etmiyor?
12.Söz:1.Esas: Kur’an’ın kâinata bakışı ve Ehl-i Fen’in kâinata bakışı arasındaki fark
29.Mektub:2.Nükte: Kuranda üzerine yemin edilen bazı mahlûklar ve yeminin sebepleri nelerdir?
İşaret’ül i’caz:[rnk 236]: Yabancı filozofların Kur'anı kabul etmesine dair yazıları
20.Söz:2.Makam:2 mühim Suale 2 mühim cavap: Kur’an neden Teknolojik buluşları açık bir şekilde söylemiyor, oysa söyleseydi dinsizler imana gelirdi? 20.Söz:2.Makam: Kur’an ve teknoloji, Kuranda her şey var mı?
25.Söz:..3.Cilve:[rnk 447]+ 28.Lem’a:3.Vecih: Üstadın İhlâs suresindeki harika ve benzersiz tefsiri
19.Mektub:18.İşaret: Kur’anın bazı mucizevi yönleri
31.Söz veya 19.Mektubun Zeyli: Madem Ay yarılmış neden tüm dünya bu mucizeye şahit olmadı?
10.Mesele(Emirdağ çiçeği):İkinci sual:[rnk 67]: Ahiret, tevhid cennet ve cehennemin bu kadar çok nazara verilmesinin hikmeti nedir? 25.Söz sonları Emirdağ Çiçeği: Kur’andaki tekrarların hikmeti nedir? Asay-ı Musa:10.Mesele:Hatime:[rnk 71]: Kur’an-ı Kerimin Tercüme edilmesinin kasti sebebi
29.Mektub:1.Kısım:7.N:Mesela: Kur’an-ı Kerimdeki bir kelimenin meali meyvenin cildinin soyulması gibidir.
29.Mektub:1.Kısım:5.Nükte: “Elhamdulillah” kelimesinin bile tercümesinin imkânsız olduğunun açıklaması
25.Söz:2.Şua:[rnk 424]: “Wel cibale ewtada”Ayetinden 7 tabakanın istifadesi(meal bu manaları nasıl verebilir?)
26.Mektub:4.Mebhas:8.Mesele:[rnk 365]: Kur’an meali insanlara yetmez mi ve daha faydalı değil mi?
29.Mektub:1.Kısım:4.Nükte: 6 ayetin ulviyeti ile tercümenin mümkün olmadığı ve tercüme yerine tefsir lazım! 29.Mektub:1.Kısım:6.N: Na’büdu’daki Nun’nun bile tercümesi ayetteki tefekkürü ve zevki veremez.+7N+8.N 23.Mektub’un son sayfası: Yusuf süresinin kısasındaki son ayetin açıklaması: Teweffenimüslimen…
28.Lem’a:2.Nükte: Mealden okurken yanlış anlaşılabilecek ayetin tefsiri ve sure-i ihlastaki iki kelime..
25.Söz:1.Şule:2.Suret:1.Nokta:[rnk 401]: Bazı ayetlerin kelime kelime tefsiri (Meal bunları nasıl ifade edebilir ki?)
10.Mesele(Emirdağ çiçeği):2. sual:[rnk 67]: Ahiret, tevhid, cennet, cehennem neden çok nazara veriliyor?
6:NİÇİN YARATILDIK? VE KAİNATIN YARATILIŞ HİKMETİ VE SIRRI
7.Şua:Mukaddime: İnsanın bu kainata gönderilmesinin hikmeti ve gayesi..
4.Şua:Altıncı Mertebe..:Beşinci Nokta: Her bir hüner kendini teşhir etmek ister..Demek bu Kainat bir ayinedir.
20.Mektub:1.Makam:Mukaddime: Yaratılışın gayesi ve Neticesi+ 11.kelime: Bilir misin nereye gidiyorsun?
1 Söz: Kâinat sarayının inşası ve bu saraya bir tarif edici peygamber gerektiği, Yaratılışın hikmetini açıklar.
6.Söz: Nefis ve malını Cenab-ı Hakka satmak ve O’na Abd olmak ve asker olmak; ne kadar karlı bir ticaret.. 31.Söz:3.Esas: 1. ve 2. Temsil: 11. Sözdeki manalar..Elbette O sultan-ı Zifunun dahi bir meşher açmak ister.. 18.Mektub:3.Mesele: Kainattaki bu faaliyet ve hareketliliğin sırrı nedir?
30.Lem’a:3.Nükte:Birinci Noktası+ikinci Noktası:1.Meselesi: Kainatın sayfaları satırları bunlara karşı ubudiyetle sevdirmemiz gerekiyor 30.Lem’a:3.Nükte:3.Nokta: Kâinat nedir?
30.Söz:2.Maksad:1.Nokta:2.Mebhas:[rnk 597]: Atomların hareketlerindeki vazifeler ve hikmetler nelerdir?
30.Lem’a:6.Nükte:3.Şua: Kainattaki faaliyeti daimenin Hikmetleri..lezzeti mukaddese, İftihar-i kudsi..
30.Lem’a:6.Nükte:2.Şua:2.Mesele: Zihayatların Dünya dersanesine gelmelerinin Mühim Hikmetleri
32.Söz:3.Mevkıf: Kainat ve Allah’ın isimleri. 32.Söz:3.Mevkıf:Mukaddime: İnsandaki cihazların vazifesi
17.Lem’a:8.Nota: Zihayatta lezzet kabildir. Cemadatta Nasıl şevk ve lezzet olabilir?
İşaret’ül İ:[rnk 111]: Kâinat, küçük olan insan için niye yaratılsın ki?+15.Söz:3.Basamak: İnsan küçük değildir!
10.Söz:6.hakikat: Bu dünya misafirhanesine bakarken sarhoş olmayan herkesin anlaması gereken 9 esas
29.Mektub:5.Kısım: Kainat bir gül goncası gibi..Rahim ismi şefkat, Rahman ismi Kerim burcunda..
4.Şua:4.Mertebe-i..:Meseleler: Hayatın Hakiki hukuku ve hayatın vazifesi ve hayatın saadeti nedir?
2.Şua:2.meyve: Kainat ancak Tevhid ile anlaşlablir,Tevhid ile Kainat büyük bir melek şeklini alır,Şirk ise tecavüzdür.
32.Söz:2.Mevkıf:3.Remiz: Kâinata bakarak Allah’ın kemalinin derecesini anlamanın 5 hüccette açıklaması
24.Mektub{1.Makam: 1.Remiz: Elbise örneği…Hayvan ise niçin insan olmadık diyemezler..
3.Remiz: Eşya, zeval ve ademe gitmiyor, daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor
2.Makam:2.Mebhas:1.İşaret: Her mevcud öldükten sonra görünüşte yokluğa gider fakat manaları baki kalır..
3.İşaret: Dünya bir mezradır ahret pazarına münasip mahsulat yetiştirir..
4.İşaret: Zahiren giden her vücud, geride ebedi esmaları bırakır, elma midede ölür insan mertebesine terakki eder
5.İşaret: Her fani bir vücudu terk eden binler vücutları kazanır, bir fabrikada bazı maddeler zahiren mahvolur}
7:AHİRET VE HAŞİR MESELELERİ
10.Söz:Hatime’nin 4.sayfası: İbn-i Sina bile haşir bir Mes’ele-i nakliyedir demiş acaba Üstad ne demiş?
Asa-yı Musa:7.Mesele: Ahiretin varlığının akıcı bir şekilde Allah’ın isimleriyle izahı
29.Söz:2.Makam:2.Esas: 10 medar içeren, Haşrin ve saadeti ebediyenin özetle ispatı
10.Söz:Mukaddime:Zeylin üçüncü parçası:[rnk 123]: Cesetlerin dirilmesine örnekler.
3.Lem’a:2.Nükte: Ebediyet duygusu ile dünya sevgisi ve ebediyet duygusunun Ahiret’in varlığı ile ilgisi
10.Söz: Allah’ın ve Ahiret’in varlığı ile ilgili güzel bir giriş {2.Hakikat: Bâb-ı kerem ve rahmettir ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.3.Hakikat: Bâb-ı hikmet ve adalet olup, ism-i Hakîm ve Âdil'in cilvesidir4.Hakikat: Bâb-ı cûd ve cemaldir. İsm-i Cevvad ve Cemil'in cilvesidir5.Hakikat: Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (S.A.V) İsm-i Mücîb ve Rahîm'in cilvesidir6.Hakikat: Bâb-ı haşmet ve sermediyet olup, ism-i Celil ve Bâki cilvesidir7.Hakikat: Bâb-ı hıfz ve hafîziyet olup, ism-i Hafîz ve Rakib'in cilvesidir8.Hakikat: Bâb-ı va'd ve vaîddir. İsm-i Cemil ve Celil'in cilvesidir9.Hakikat: Bâb-ı ihya ve imatedir. İsm-i Hayy-u Kayyum'un, Muhyî ve Mümit'in cilvesidir. 10.Hakikat: Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (S.A.V). İsm-i Mücîb ve Rahîm'in cilvesidir. Hatime:İlk sayfası:Allah için haşretmenin kolaylığı}
8:İNSAN
Asa-yı Musa:8.Mesele:[rnk 36]: İNSAN NEDİR?[1 SAYFA]
23.Söz:2.Mebhas:5.Nükte’den önceki iki prgrf: Hiç olduğum halde neden tüm kâinat bana hizmete sunulmuş?
23.Söz:1.Mebhas: İman’ın insanın içine yerleşmesi ile insanın değer bulması ve insanın iman ile insan olması 23.Söz:2.Mebhas:1.Nükte: İnsan kainatın ekser envaına muhtaç ve alakadardır, İnsandaki Vücud ve hayır ve şer. 23.Söz:2.Mebhas:2.Nükte: İnsanda iki vecih; biri eneye biri de Ahiret’e bakar ve saray örneğiyle İrade ve nefis 23.Söz:2.Mebhas:3.Nükte: İnsan ve hayvan arasındaki mahiyet ve vazife farkı nedir?
23.Söz:2.Mebhas:4.Nükte: İnsan şu kâinatta pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer insanın değeri aczindedir. 23.Söz:2.Mebhas:5.Nükte: İnsan bu dünyada bir memurdur, İnsan bu kâinata bakarken ne demeli(yapmalı)? 30.Lem’a:6.Nükte:5.Şua’nın 2.Meselesi:[rnk 399]: İnsanın Kainata bir merkez..İnsanın vazifesi..Ahiret’in varlığı.
10.Söz:11.Hakikat:[rnk 96]: İnsanın Rütbesi ve ehemmiyetinin haşrin varlığı ile bağlantısı
26.Mektub:4.Mebhas:3.Mesele: İnsanın cahil olması ve aynı zamanda mükerrem olması nasıl olabilir?
31.Pencere:1.Nokta: İnsan 3 cihetle Allah’ın isimlerine aynadır. 2.Lem’a:Hatime: İnsanda acz ve fakr
11.Lem’a:11.Nükte:3.Mesele: İnsanın 3 büyük Duygu ve hissini vasat kullanmasına en büyük örnek~İ.İ.[rnk 26] 30.Lem’a:’nın 5.Nüktesi:4.Remiz: Hayat, imanın altı şartına bakıp ispat ediyor.
1 :İnsan ve kainattaki konumu
15.Söz:3.Basamak: Görünüşte Dünya kâinata göre bir nokta bile değilken içindeki insan da küçük mü?
+ M.N:[rnk 115]:İ’lem..: Şu görünen umumi alemde…küçüklüğüne bakıp günahlarını küçük zannetme
İşaret’ül İ:[rnk 111]: Böyle büyük bir kâinat, küçük olan insan için niye yaratılsın ki?+29.Söz:4.Medar son prgrf 14.Söz:Beşincisi: Aciz, küçük insanın cehennemle çok sefer tehdit edilmesinin hikmeti nedir?
26.Söz:1.Mebhas:Eğer denilse:Madem insanın İradesi çok cüz’idir neden onun günahlarına çok tehdit var?
2 :Hayatın anlamı
2 2.Şua:3.Meyve: İnsanın arzuları, hisleri ve cihazatının tatmin olması ancak Tevhid ile olur ve akli örnekler
20.Mektub:Mukaddime: İnsanlığı saadete götüren hakiki amaçlar. 20.Mektub:4.Kelime: Mülk Onundur.
7.Söz:İnsanın hayatını anlamlandıran tılsım,ilaç ve bilet
17.Lem’a:17.N:2.3. ve 4.Rmzlr:İnsanın bazı halleri ve özellikleri
20.Mektub:1.Makam:Mukaddime: Yaratılışın Neticesi+Tüm KELİMELER
23.Söz:1.Mebhas:2.Nokta: İman sayesinde Kâinat aydınlanıyor ve olumlu yönde bakışımız değişiyor
32.Söz:3.Mevkıf:2.Noktanın 2.Mebhası: Mutluluğu Ahiret’i düşünmemekte ve özgürlükte Bulana uzun bir tokat
8.Söz: Mutluluğunun sırrı ve hayatın anlamının açıklaması
33.Söz:11.Pencere: “Kalpler Ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur”
Asa-yı Musa:8.Meselenin hülasası:İkinci meyvesi ve..: Ahiret’e imanın şahsi ve içtimai faidelerini anlatır
9.Şua: Ahiret’e imanın kişiye ve toplum’a olan 4 büyük faydası
4.Şua:5.Mertebe:4.Mesele: hayatın hakiki saadeti ve lezzeti nedir? Veya tüm 4.Şua
3.Söz: İbadet ne büyük bir ticaret ve saadet; Fısk ve sefahat, ne büyük bir hasaret ve helaket..
2.Söz: Gayba iman edenin ve etmeyenin psikolojisi ve ruh hali arasındaki fark.
17.Lem’a:14.Nota:4.Remiz: Uzun tevehhüm ettiğin dünyan hakikatte kıs(s)adır…
17.Nota:2. 3. ve 4. Remizler: İnsanın bazı ruhi halleri ve özellikleri
Asa-yı Musa:8.Meselenin bir hülasası: İnsanın kalbini, Ruhunu, Aklını hayalini tatmin edebilen ancak imandır
26.Söz:Mukaddime:Eğer desen: Kadere İman insanı bağlamış gibi olup insana bir ağırlık vermiyor mu?
9:GÜNAHLAR VE GÜNAHLARA KARŞI SİPER
2.Lem’a:1.Nükte: Günahları işleyen biri işlediği günahlar yüzünden küfre sapabilir sapmaması için okunmalı!!
5 Şua:2.Makam:Birincisi:[rnk 674]: Ehl-i İman içindeki sefahete girenleri kurtarmanın yöntemi nasıl olmalı?
Kast L:[rnk 75]: Bir dil ile binler günahlara nasıl mukabele edeceğiz?
13.Lem'a:11.İşaret:Sual: İnsanların ehemmiyetsiz günahları kainatın hiddetini neden celp ediyor?
Emr1:[rnk 34]:Birinci nokta..: Yağmursuzluk ve çeşitli belaların sebepleri nelerdir ve ne yapmalıyız?[6 nokta] Kast L:[rnk 128-9]:Bu Mektub gayet ehemmiyetlidir: Takva nedir ve günahlara karşı ne yapmalıyız?
Kast L:[rnk 113]:İkinci adam meselesi: Bende unutkanlık var ne yapayım?
Kast L:[rnk 50]:Birden ihtar edilen bir mesele-i mühime: Ahiri zamanda bir kişi nasıl bir milyon günah işler?
17.Lem’a:15.Nota: Hafız isminin açıklaması(Dünyadaki her Ayrıntı kayıt altında ve unutulmaz!)
Emr1:[rnk 276-7]: Vali Ömer paşa hanesinde iki sene kalması halinde valinin kızlarını tanımamasındaki edep ve namahreme asla bakmaması ve üstada iftira 14.Söz:Hatime:[rnk 183]: Gafil Liseli kafalara bir tokmak
28.Söz:Sual:Sondan 4.Syf: Huriler 70 hulle giydikleri halde kemiklerinin ilikleri görünür ve cennette atık ve kazurat yoktur Kast:Medar-ı ibret ve..:[rnk 241]: Kadınların çıplak olarak tiyatroya getirilmesi ve DEPREMİN olması Gençlik Rehberi:[rnk 129-140]: Arasında günahlara karşı siper için güzel meseleler var.
13.Söz:2.Makamı:[rnk 155]: Ahiretimizi ne surette kurtaracağız?
13.Söz:2.Makamı:[rnk 158]:BİRKAÇ BİÇARE GENÇLERE..: Sizdeki gençlik kattiyen gidecek eğer..
28.Lem’a:Nefis daima kötülüğe sevk eder. 27.Söz:5.si:3.sü:[rnk 523]: Zaruret haramı helal derecesine getirir?
11.Şua:5.Mesele: Gençliği istikamette ve sefahatte sarf etmenin neticeleri nelerdir?(Meyve risalesi) 26.Lem’a:8.Rica: Keşki gençliğim bir gün dönse idi+7.Rica
İ.İ:[rnk 77]:Müzik dinlemek haram mı? Ve gözün doğru istimali
Kast L:[rnk 83]: Bu asrın bir hassası şudur ki..Ahiret’i dünyaya bilerek tercih ediyor..
Asa-yı Musa:3.Mesele: Liselilerin okul bahçesinde raks etmesine karşı liselilere ders..Hakiki ve elemsiz lezzet..
Asa-yı Musa:İkinci Meselenin Hülasası: Ölüm hakikati ve fani lezzetler..
2.Lem’a: Hz.Eyüb kıssasının bizim günahlarımızla olan bağlantısı
1.Lem’a: Hz.Yunus kıssasının bizimle olan bağlantısı
24.Mektub:2.Makam:2.Mebhas:3.İşaret: Dünya bir mezraadır Ahiret pazarına münasip mahsulâtı yetiştiriyor.
13.Lem’a:7.İşaret:İkinci şıkkı: Büyük günahları işleyen kafir olur mu ya da mü’min kala bilir mi?+5.İşaret 11.Mektub:Birinci Mebhas: Hayale pis suret ve günahların gelmesi durumunda günah işlemiş oluyor muyuz? 26.Söz[Kader Risalesi]:1.Mebhas: Zaten Kader beni bağlamış Günah işliyorsak Suç kaderin(haşa) değil mi?
9.1: Şeytan ve Şeytan’ın yaratılış hikmeti
12.Mektub: Hz.Adem’in cennetten ihracının ve şeytanın yaratılış hikmeti+13.Lem’a:Salisen
13.Lem’a:1.İşaret+2.İşaret: Allah iyiliği istediği halde neden şeytanlara uyanlar daha çok ve şeytanların vesveseleriyle çok kişinin cehenneme gitmesi Allah’ın rahmetine zıt değil mi?
21.Söz:2.Makam: İnsana gelen vesveselere karşı siper!
13.Lem’a: Günahlara karşı Düşmanımız olan şeytanın desiseleri bilmek ve ona göre ihtiyatlı davranmak..
10:ENE(BENLİK) VE ENANİYETE KARŞI OKUNABİLECEKLER "Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız."
30.Söz:1.Maksad: Benlik nedir ve ne için verilmiştir? Ve Allah’ın isimleri niçin eneye(benliğe) bağlıdır?
Barla L:15.Notanın 3.Meselesi:[rnk 325]: Sana verilen vücut ibahedir, temellük edemezsin
24.Söz’ün sonu:5.Meyve: Fanilerin tebessümüne aldanıp kucaklarına atılma+17.Sözün sonları 30.Söz:4.Misal: Enenin kendine bakan veçhi bir ise Allaha bakan veçhi bindir.
23.Söz:2.Mebhas:2.Nükte: İnsanda iki vecih; biri eneye biri de Ahiret’e bakar ve saray örneğiyle İrade ve nefis
26.Söz:Hatime: Serkeş, Mağrur, Riyakar, Sen kendini Recul-ü facir bilmelisin, Ucublu Nefsi susturan 4 Fıkra
18.Söz: Ey fahre meftun şöhrete müptela nefsim 29.Mek:6.Kısım:5.Desise: Enaniyet damarı zayıf bir damardır.
29.Mektub:2.Kısım:9.Nükte: Cenab-ı Hak nefse demiş “ben neyim sen nesin?”
26.Söz’ün Zeyli: Nurculuğun 4 yolu Acz Fakr Şefkat Tefekkür=29.Mektub:Zeyl
17.Söz:[rnk 232]: Evet herkim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa..Eyvah Aldandık..vücud emanettir..
Mesnevi-i Nuriye:Katre:Hatime:[rnk 63]: Dört Hastalığın açıklaması[Yeis, Ucub, Gurur, Su-i zan] 30.Lem’a:6.Nükte:5.Şua:3.Vazifesi:[rnk 400]: Üç cihet ile Allahın sıfatlarına karşı ayinedarlık
25.Söz:2.Şule:İkinci Nükte-i Belagat:[rnk 451]: Göz ve kulaklarınızın maliki kimdir Hangi tezgahlardan aldınız?
31.Pencere:1.Nokta: İnsan 3 cihetle Allah’ın isimlerine aynadır. 2.Lem’a:Hatime: İnsanda acz ve fakr
28.Mektub:7.Mesele:4.Sebep:[rnk 399]: Tevazu ve tahdis-i nimetin ölçüsü nasıl olmalı?
Kast L:[rnk 123]:***Zaman cemaat zamanıdır, Buz parçası hükmündeki enaniyetini havuza at*** 26.Söz:1.Mebhas’dan: İnsanın Hasenatta İftihara hakkı yoktur!
11:İBADET…NAMAZ…DUA…
17.Lem’a:13.Nota:2.mesele: Ubudiyet Emr-i İlahiye bakar. Dünya işleri için ibadet yapılabilir mi?
17.Lem’a:13.Nota:3.mesele: Haddi aşmamak ve medarı necat yalnız ihlâstır
23.Mektub:1.Sualiniz: Mü’minin Mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır?
23.Söz:1.Mebhas:5.Nokta: Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?~ 24.Mektub:1.Zeyli:
9.Söz: Namaz nedir ve ibadetin manası nedir?+İşaret’ül İ’caz:[rnk 46]
9.Söz: Namaz neden 5 ayrı vakte ayrılmış ve her bir vakit neyi ifade eder?
3.Söz: İbadet ne büyük bir ticaret ve saadet; Fısk ve sefahat, ne büyük bir hasaret ve helaket..
4.Söz: Namaz ne kadar kıymettar ve mühim..hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı..
5.Söz: Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek ne derece hakiki bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtri.. [6.Şua+15.Şuada[rnk 642]+ Emr2, 118]: Teşehhüd(tahiyyat)’ün tefsiri ve namazda okunmasının hikmeti 29.Mektub:1.Kısım:6.Nükte: “ İyyake Ne’büdu we iyyake neste’in”in tefsiri
Kast L:[rnk 82]:Birincisi: Namaz tesbihatında tembellik gösterenlere
16.Söz:4.Şua: Namazda Allah-u Ekber’in sırrı Kast:[rnk 163]:Riyanın bazı sebepleri-farzlarda riya olmaz
21.Söz:1.Mak: Namaz iyidir, her zaman kılmak usanç veriyor?
Mesnevi-i Nuriye:Hubab:[rnk 97]: Üstadın Millet meclisindeki siyaset değil de namaz hakkındaki konferansı
1 :Niçin İbadet ediyoruz, haşa Allah’ın ihtiyacı mı var?
23.Lem’a’nın sonu: Cenab-ı Hakkın ibadetimize ne ihtiyacı var ki Kur’an’da şiddetle tehdit ediyor?
17.Lem’a:9.Nota: Ubudiyetin binler mehasininden yalnız buna baki..
24.Söz:5.Dal:2.Meyve:Ubudiyet nedir?+Bu sayısız nimetlere bu ibadetim nasıl karşı koyar?+9.Söz:2.Nükte İşaret’ül i’caz:[rnk 92]: İbadetin şahsi ve dünyevi faideleri..İbadetler zaten bizim saadetimiz içindir
12:MADEM MERHAMETLİ BİR ALLAH VAR O HALDE ÖLÜMLER ,BELALAR,SIKINTILAR,AÇLIK VE CEHENNEM NEDEN VAR?
Kast L:[rnk 53-4]+ Kast L:[rnk 90]:Gayet ehem..:Şefkat yüzünden, bid'at ve dalalet yollarına sapanları çeviren bir hakikattir! Şefkat; Allah’ın merhametini aşmamalı ve Savaşlarda ölen gayr-ı Müslim Çocukların ve kâfirlerin durumu ne olacak? Emr1:[rnk 34]:Birinci nokta..: Yağmursuzluk ve belaların sebepleri nelerdir ve ne yapmalıyız?[6 nokta] 24.Mektub:1.Makam:1.Remiz: {Elbise örneği…Hayvan ise niçin insan olmadık diyemezler.. 3.Remiz: Eşya, zeval ve ademe gitmiyor, daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor.. 5.Remiz: Bir Anı seyyale yaşamak..2.Nüktesi: Dünyanın üç yüzü..2.Mebhas: 1.İşaret: Her mevcud öldükten sonra görünüşte yokluğa gider fakat manaları baki kalır..
2.İşaret: gidenler geriye tohumları bırakır ve hafızalarda kalır.. 3.İşaret: Dünya bir mezradır ahret pazarına münasip mahsulat yetiştirir.. 4.İşaret: Zahiren giden her vücud, geride bir ebedi esmaları bırakır, elma mideye girer ölür ama insan mertebesine çıkar terakki eder 5.İşaret: Her fani bir vücudu terk eden binler vücutları kazanır, bir fabrikada bazı maddeler zahiren mahvolur fakat..}16.Söz:Küçük bir Zeyl: Şüzuzat kanunu[2 başlı hayvan v.b istisnai durumların hikmeti]
2.Şua:Tevhidin 2.Meyvesi:’nde:Ezcümle:[rnk 14]: Neden geliyorlar hiç durmadan gidiyorlar? Yazık değil mi? 2.Şua:3.Makam:2.Alamet ve hüccet:’te: Sualin 1.Şıkkı:[rnk 30]: Bu kadar çirkinlikler ve musibetler hastalıklara ölümler Allah’ın cemali ve kemali ile nasıl uyuşur? + Sualin İkinci şıkkı
12.Mektub:Üçüncü Sualiniz: Masumlara ve hayvanlara bile belaların musallat olması Zulüm değil mi?
26.Söz:4.Mebhas: Madem kaderin her şeyi güzeldir peki bu musibetlere ve belalara ne diyeceğiz?
+ 32.Söz:3.Mevkıf:4.Nükte:Dünyaya muhabbetin ise: Dünya Allah hesabına sevilince musibetler sıkıntı vermez
11.Şua:10.Mesele:İkinci haşiye:[rnk 248]: Zihayatlara acımak ve İman nuru ile O acımanın tamiri(Meyve risalesi) 30.Lem’a:6.Nükte:3.Şua: Kainattaki bu faaliyetin ve zihayatlara göz açtırmadan vefat ettirmesinin hikmeti
2.Şua:3.Meyve:Sonu: Fıtratımdaki aşk-ı beka, Ölüme karşı isyan edip galeyana geldi, ve çok acıdı ne yapmalı?
15.Şua:Eğer denilse:[rnk 612]: Bu dünyadaki musibetler çirkinlikler rahmete zıt değil mi? Eğer iman gözüyle..
[14.Söz’ün Zeyli: 4.Sual+ 5.Sual]: Allahın Adaleti Masumların da beladan zarar görmesini nasıl müsaade ediyor? 12.Lem’a:1.Nokta: Herkesin Rızkını Allah veriyorsa, açlıktan neden ölenler var+17.Lema:7.Nota:Sondn 3.prgrf 18.Söz:İkinci Nokta: En çirkin görünen şeyde bile hakiki bir hüsün ciheti vardır
28.Mektub:7.M:Hatme:3.Nük:[rnk 408]: En tesadüfi görünen hadiseler Rububiyet’e bağlıdır hem hususi rahmette ediliyor 3.Lem’a:3.Nük:Allah yolunda 1 saniye sonsuzdur ve Ömrün ebed için verilmesi
1.Mektub:2.Sual: Ölüm güzeldir+9.Deva
Asa-yı Musa:8.meseleden bir kısım 1.Nükte ve 2.Nükte: “Cehennem zulüm değildir tam tersine adalettir
+İ.i:[rnk 88] 28.Lem’a:[rnk 313]: Kâfirlere ebedi cehennem adalet midir? + İşaretül İcaz:[rnk 88] 14.Söz:Beşincisi: Aciz, küçük insanın cehennemle çok sefer tehdit edilmesinin hikmeti nedir?
13.Lem’a:1.İşaret+2.İşaret: Allah iyiliği istediği halde neden şeytanlara uyanlar daha çok ve şeytanların vesveseleriyle çok kişinin cehenneme gitmesi Allah’ın rahmetine zıt değil mi?
15.Şua:Ezcümle:[rnk 675]: farklı farklı canlılar alemine felsefe ve iman gözlüğü ile bakışındaki fark ve imanın verdiği huzur 2.Şua:1.Meyvenin:Sonları:Şöyleki: Bazı canlıların perişan hallerine yardım eden yok mu?
13:KIYAMET, AHİRİ ZAMAN MEHDİ, DECCAL
29.Söz:2.Makasad:4.Esas: Âlemin ölüm imkânı ve ölümün vuku(kıyamet) bulması ve tamir edilmesi+İnce Remli bir Mesele: Cennet ve Cehennem Ezdadın ayrılmasıyla dolacaktır.
İ.İ:Kıyamet ve Ahiret:Mukaddme:[rnk 156]: Kıyamet ve dehşeti
Kast:[rnk 69]: Hayat, Şeriat, İman; Mehdi İman’a hizmeti esas alacak
Kast L:[rnk 59-60]: Hz.İsa’nın Deccale göre çok küçük olacağı ile alakalı hadisin açıklaması(üç cihet)
Kast L:[rnk 82]:İkinci Mesele: Bu asrın özelliği; Dünya hayatını ebedi Ahiret hayatından bilerek üstün tutturuyor
29.Mektub:7.Kısım:4.İşaret:Sual: Mehdi hakkında Emr1:[rnk 279]: Mehdinin üç vazifesi
2.Şua hatime uzunca bir haşiye:Elcevap: Haşrı azamın bir anda meydana gelmesini akıl nasıl kabul edebilir?
15.M:4.Sual: Kıyamete yakın herkes küfre mi gircek? Hz. İsa gelecek mi? Hz.İsa’nın deccali öldürmesi ne demektir?
11.Lem’a: Peygamberimize benzemeye çalışmanın önemi:1.Nükte, 5.nükte, 6.nükte, 8.nükte…
14:MUHABBET, SEVGİ..
32.Söz:3.Mevkıf:2.Nokta: Mühim bir sual:[rnk 690]: Dünyaya ve içindekileri Allah adına nasıl sevebilirim?
32.Söz:3.Mevkıf:4.Nükte: Nefsimi, eşimi, Annemi, evladımı, dostlarımı, gençliği, güzel şeyleri Nasıl sevebilirim?
1.Mektub:4.Sual: Dünyaya karşı olan Aşk-ı Mecazi aşkı hakikiye inkılâp edebilir mi?
32.Söz:3.Mevkıf:3.Nükte: İnsan’ın Allah’ın İsimlerine(Kerim,rahman,rahim,hakim..) olan muhabbeti ve ihtiyacı
32.Söz:3.Mevkıf:Mukaddime:9 İşaret: Dünya ve içindekiler(nefis dahil)’in Allah için sevmenin neticeleri nelerdir?
9.Mektub’un içinden: İnsandaki Aşk, Hırs, İnat v.b hislerin yönünün Ahiret’e çevrilebilirliği
24.Söz:5.Dal:1.Meyve: İnsandaki sevgi ve korku nasıl kullanılmalı, nefsimizi sevmeli miyiz?
32.Söz:2.Mevkıf:2.Remiz: Muhabbetin sebebi ve Allah’ın isimleri hakiki kemalat olduğu için bizzat sevilir
32.Söz:2.Mevkıf:4.Remiz: Sanatkar maharetini göstermeyi sever..Allah’ın meani-i mukaddese-i muhabbeti..
11.Lem’a:5.Nükte:+10.Nükte: Allah’ı sevdiğimizi ve Allah’ın bizi sevip sevmediğini nasıl anlaya biliriz?
11.Lem’a:10.Nükte:1.Nokta: Allah’ı sevmenin gerekliliğinin afakî ve enfüsi delillerle açıklanışı
14.1:Uhuvvet ve İhlas
22.Mektub: Müminler arası kin ve adavetin bir zehir olduğunu açıklar
22.Mektub:2.Vecih: Mü’min kardeşimizi neden sevmek zorundayız?3.Vecih: Müminde kötü sıfat olsa da sevilmeli
22.Mektub:Hatimesi: Gıybetin ne kadar da çirkin olduğunu açıklar. Ve gıybetin caiz olduğu durumlar nelerdir?
22.Mektub:4.Vecih:4.Düsturda: Mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığa rağmen seve bilmeyi başarmak için okunmalı 22.Mektub:5.Vecih: Taraf tutmak doğru mu? Ve Müslümanlarda farklı cemaatlerin bulunması doğru mu? Tarihçe-i H:Saniyen:[rnk 509]: Bir Nurcu olarak Siyasi partilere taraftar olarak bilinmek veya konuşmak doğru mu? 13.Şua:[rnk 327]: Bir münakaşada haksıza yardım etmek ve haklı insaflı olur…
14.Şua:[rnk 515]: Biriniz haysiyetimi bütün bütün kırsa, hizmete devam etse yine de helal ederim
20.Lem’a: Müslümanların birlik olmakta sıkıntı yaşamalarının sebebinin psikolojik ve sosyolojik analizi.
21.Lem’a: İhlas Nedir ve neden bu kadar çok önemlidir? Düsturlar: İhlası kazanmak ve muhafaza etmenin yolu?
21.Lem’a:4.Düstur:1.Misal+2.Misal: Sırrı ihlâsı ve samimi İttifakı kazanmak için iştirak-ı a’mal
20.Lem’a:2.Sebep: Diğer cemaat ve tarikatlarla uhuvvetle bakmak gerektir! 9 Emir 15:MİLLİYETÇİLİK İLE İLGİLİ"Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız."
29.Mektub:6.kısım:4.Desise-i Şeytaniye: Toplumu oluşturan altı halk tabakasına karşı milliyetçilik faydasızdır!
26.Mektub:3.Mebhas:7.Mesele: Menfi milliyette fazla hamiyetperverliğin kaybettirdikleri.
Barla L:[231]:“Said Kürttür arkasından gitmeyiniz” İthamına cevaptır.+29.Mek:6.kısım:4.Desise-i Şeytaniye: başı
Emr1:[rnk 162]: Molla said kimdir?(Türk milliyetçiliği damarı bulunanlara üstadı tanıtmak için okunabilir) Tarihçe-i hayat:Bediüzzaman Said Nur:[rnk 622]: Türk milliyetçiliği damarı bulunanlara üstadın hayatı
Tarihçe-i hayat:[rnk 102]: Hamiyet-i Milliye mi Hamiyet-i diniye mi daha lazım?[Tevhid için de okunabilir.]
29.Mektub:7.Kısım:4.İşaret:[rnk 439]: Dini, Milliyetçilik damarı ile kuvvetlendirmek ve himmet doğru mudur?
16.Mektub:2.Nokta:Eğer derseniz: Üstadın bir lakabının Said-i kürdi olması, ırkçılık yaptığı anlamına mı geliyor?
16:SİYASİ VE SOSYAL MESELELER"Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız."
25.Söz:1.Şule:3.Şua:2.Cilve’den: Kur’an ve modernitenin bir kısım zıt kuralları
12.Söz:3.Esas: Sosyal hayata felsefenin ve kur’an’ın verdiği ahlak dersi
Kast:Aziz, Sıdık..[rnk 168-7]: Evet bu zaman iman kurtarma zamanı, sosyal hayat ve İslam Siyaseti’nin tecdidi için çok ehemmiyetli bir müceddid ister. Asa-yı Musa:4.Mesle: En önemli daire kalp dairesidir
Kast:Sual:[rnk 36]: Siyasi daireyi merak ile takip edenin kalp dairesindeki vazifeleri nasıl geri kalır?
Kast:Sual:[rnk 185-6]: İslam menfaati için siyaset âlemine bakmanız lazımken neden bakmıyorsunuz?
+ 20.Mektub:1.Makam:Mukddime: Yaratılışın Neticesi
Asa-yı Musa:4.Mesele: Üstad, 2.Dünya savaşını bile Neden merak edip Radyo dinlemedi?
Emr1:[rnk 58]:Aziz sıdık..: Merakı siyasete kullanmak yerine sanatı İlahiyeyi anlamaya..siyasetin kişiye zararı.. 15.Mektub:2.Makam:2.Sual:’in içinde: Adeletin 2 çeşidi ve siyasetle izafi adaletin icrası ve zulümlerin olması Kast L:Çok ehemmiytlidir:[rnk 96]: İmana çalışmak gerekirken Siyaset efkarı bozuyor ve tarafgirlik veriyor
Kast L:Sakın sakın! Dünya cereyanları..:[rnk 101]: Selamet-i Kalb ve ruhun muhafazası ancak Siyasetten
kaçınmaktadır. Emr1:[rnk 76]: Hizmet, yardım edebilecek devlete veya kuruluşlara neden minnet etmez?
13.Mektub:3.Sualiniz:Arapça İbareden:Siyasetle, Dine hizmet edilebilir mi? Sakıncaları nelerdir?
Emr1:Sual:[rnk 40]: Nurcular Siyasal İslamcılar gibi neden parti kurarak hizmet etmiyorlar?
16.Mektub:1.Nokta+2.Nokta: Üstad Ne için siyase hiç yanaşmıyor? Üstad’a göre Siyasal İslamcılık mümkün mü?
16.Mektub:5.Nokta:İkinci mesele: Din işlerinin sadece devlet eliyle yapılmak zorunda bırakılması doğru mu?
Tarihçe-i h:saniyen:[rnk 509]: Bir nurcu olarak siyasi partilere taraftar olarak bilinmek veya konuşmak doğru mu?
17:BAZI TEVAFUKLAR VE KERAMETLER"Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız."
Emr1:[rnk 54]: Üstadın bazı tevafuk ve kerametleri yazıp talebelerini haberdar etmesinin sebebi nedir?
+8.Şua:8.R:2.Sual 16.Mektub:4.Nokta: Ne ile yaşıyorsun?(bereket kerametleri)
Kast L:[rnk 22-23]:Hüsrev kardeş: Kalem Lailaheillallah da iken vefat hadisesi ve mürekkebin kırmızıya dönüşmesi
Barla L:[rnk 356]: Mesleğimizin bir medar-ı şevki olan tevafuk letaifinden 4 nümune.
Barla L:[rnk 46]: Kalemindeki boyanın kerametvari bitmediğinden bahseder: Sabri Abi’nin mektubudur.
28.Mektub:3.Mesele’nin sonu:[rnk 381]: Risalelerin yazılışındaki kerametler.
Kast L:2.Mesele:[rnk 232-4]: Bazı tevafuklar(En cüz’i işlerimizde de inayetkarane dikkat altındayız)
Kast L:[rnk 199]:***: Birkaç tane tevafukları içerir(Emin, Feyzi)
Kast L:[rnk 196-7]: Risale-i Nur hizmetinde Kat’i kanaat veren 5-6 Tevafuk(evet evet..imzalı parça)
Kast L:[rnk 77-78]: Ben Hastalığımı muayene ettirmem.. Emr1:[ 48]: Serçe kuşu ile alakalı keramet ve tevafuk
Tarihçe-i hayat:[rnk 46] + Tarihçe-i hayat:[rnk 213]:Haşiye: Bediüzzaman’ın iki tane namazla ilgili kerameti
Barla L:[rnk 166]: Hz. Mevlana Halid ile Üstad arasındaki 100 yıl arayla olan tevafuklar müceddidlik ile ilgili hadis
28.Mektub:7.Mesele:7.Sebepteki:5.İşaret: Risalelerin kerametvari kısa sürede yazılmaları
18:HİZMET İLE ALAKALI BAZI YERLER
Emİr1:[rnk 43]: Risale-i Nur’un 1. 2. Ve 3. Kısım talebeleri, Çocuklarla ilgilenmek neden çok çok önemlidir? Emir1:[rnk 107]:İkinci cihet: İmanın tanımı ve ehemmiyeti/Bir adamın seninle iman’a gelmesi/imanda çok mertebe var/Risale-i Nur 1000 senelik birikmiş şüphelere cevap veriyor, İslam’ı müdafaa ediyor.
[12.Mektub:Sondan 2. prgrf+28.Mektub:2.Risale:Evvela+Saniyen]: Dini konular tartışılabilir mi? Ve Nasıl tartışılmalı? 26.Mek:4.Meb:10.Mes:Dost,Kardeş,Talebe kimlere denir?
[13.Şua:[rnk 334]:Talebe-i ulumun ehemmiyeti(Men Rabbüke?)+440]:Risale-i Nuru neşrinin uhrevi ve dünyevi 5’er faidesi Emr1:[rnk 65]:bu zamanda en büyük bir vazife İmana hizmet
Barla:[rnk 295]: Okuyup yazmanın ehemmiyeti: İmana hizmet, dalalete karşı savaş, üstada yardım..(Hulusi Abi)
Kast:[rnk 123]:Zaman cemaat zamanıdır, Buz parçası hükmündeki Enaniyetini havuza at
Kast:[rnk 96-97]:Çok ehemmiyetlidir: Bu zamanda en birinci maksat imana hizmet olması gerekirken..
7.Şuanın en son paragrafı: Risale-i Nur okumak neden bu kadar önemlidir + 21.Lem’a’nın sonu
13.Söz:Leyle-i Kadir’de ihtar edilen bir Mesele-i Mühimme:[rnk 167]: Avrupa Hak dini arayıp bulacak..
Kast L:Aziz sıddık.:[rnk 241-3]: Risale-i Nur hizmeti çıkar gözetmeyen bir hizmettir ve bu hizmetin 3 neticesi
13.Şua:[sondan 13.Sayfa]: Gençlere gelen ŞEFKAT tokatları. 10.Lem’a: Şefkat tokatları
26.Mektub:4.Mebhas:7.Mesele: Zahiri Dost olan 4 kişiye zecr ve 3 dosta gelen şefkat tokatları
Kast L:[rnk 180]: Talebe-i ulumun rızkı/her şakirdin vazifesi başkasının imanına kuvvet vermesi.
Emr1:[rnk 174]: Risale-i Nur’a gelebilecek herhangi bir itiraza karşı tavrımız nasıl olmalı? Ve Risale-i Nur’da ferdiyet makamı var Barla L:[rnk 318]: Risale-i Nura gelen eleştiriye karşı üstadın tavrı nasıl olmuştur? 18.1:Hizmette aksiyon
6.Söz: Vücudumuzu Allah için çalıştırdığımızda verilecek 5 kar ve çalıştırılmadığında görülecek 5 zarar
Kast L: Dördüncüsü: [rnk 114]: Şevkim azaldı ve uyku galebe ediyor neden?
10.Lem’a:birincsi: Köşemize çekilip sadece kendimize mi hizmet etmeli yoksa hizmet ve himmet mi etmeliyiz? Uhuvvet Risalesi: Bu parça çok ehemmiyetlidir: [rnk 36]: İyilikler içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücazat var. [sadece küçük kitapta ve hizmet rehberinde[rnk 175] var.]
Emr1:[rnk 199]: Risale-i Nuru yazmanın(tebliğinin) uhrevi ve dünyevi 5’er faydaları
Emr1:[rnk 45]: Talebelerin meşgul oldukları vazife Ruy-i zemindeki en büyük vazifedir/boş vaktimizi kudsi davaya hizmetle geçirmeliyiz. 17.Lem’a:13.Nota:Birincisi: Kendi vazifeni yap Allah’ın vazifesine karışma!
19:RİSALE-İ NUR VE EHEMMİYETİ İLE İLGİLİ BAHİSLER"Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız."
8.Şua:8.Remiz:1.Ve 2.Sual:[rnk 741]: Risale-i Nura bu kadar çok değer verilmesinin sebebi nedir?=[Mek. 506] Tarihçe-i hayat:[rnk 28]:Sual: Üstad neden Risale-i Nurları beğenip övmüş?
Kast L:1.Mesele:[rnk 18]: Risale-i Nur Talebelerinin İmanla kabre gireceklerine dair 3 emmare
+ Kastamonu L:[rnk 242]:Risale-i Nurun kazandırdığı 2 büyük netice
Barla Lahikası:Haşiye:[rnk 146]: Risale-i Nur’un hallettiği meseleler
Tarihçe-i Hayat:[rnk 666]: Risale-i Nur nedir ve nasıl bir tefsirdir? ve tefsir iki kısımdır.
28.Mektub:7.Msle:3.İşret:[rnk 403]: Sadece Risale-i Nurun hallettiği meseleler ve hem de herkese bildirilmesi Barla L:[rnk 143]: Ey! Benim Muhterem üstadım(MUSTAFA HULUSİ): Ruhum bir mürşidi ekmel arardı, risalelerde büyük imamların iman mertebesi var.Okuyun ve bulun(İmam-ı Rabbani ve Nakşi bendinin)
Mektubat’ın sonları:7.Remiz: Hazreti Ali’nin Risale-i Nura gaybi işaretleri+8.Remiz: Bu zatların Risale-i Nur’a bu kadar ehemmiyet vermesinin sebebi nedir? Kast L:Sual:[rnk 55-56]: Risale-i Nur başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kast L:[rnk 101-2]: Tahkiki imanı Risaleler 15 haftada veriyor/Sakın sakın dünya cereyanları/Siyasetin zararı
Kast L:[rnk 11]: Risale-i Nurun verdiği şevk ve iman’ın diğer kitaplardan kuvvetli olmasının sebebi?
Kast L:[rnk 29-30]: Risale-i Nur’un Tevhid hakkında bu kadar çok tahşidat yapmasının sebebi nedir
+7.Ş’nın sonu Barla L:[rnk 73]: Risaleden aldığı feyiz: Zekai Abi
Asa-yı Musa’nın sonları:(Ankara nur talebelerinin bir mektubu): Risale-i Nur’un ehemmiyetinden..
28.Mektub:3.Mesele:5.Nokta: Sözler talim-i hakaik ettikleri gibi, irşad vazifesini de görüyorlar..
Ayetü’l Kübra:Sondan 2.Mektub(Hasan Feyzi Abi’nin): Risale-i Nur neye ilaçtır?
7.Şuanın en son paragrafı: Risale-i Nur okumak neden önemlidir. + 21.Lem’a’nın sonu
Emr1:[rnk 101]:Risale-i Nur nedir? 28.Lem’a:28.Nüktesinden önceki konu: Çocukların Risaleden aldığı feyizler. Barla L:[rnk 36]: Hulusi Abi’nin Risale-i Nura verdiği değeri ifade için yazdığı 1 paragraflık Mektub: “o nurla iştigal etmediğim zamanlar keşke enfası ma’dude-i hayattan olmasa idiler.”
Barla L:[rnk 143]: Ey! Benim Muhterem üstadım(MUSTAFA HULUSİ): Ruhum bir mürşidi ekmel arardı, Risalelerde büyük imamların imanlarının mertebesi var. Okuyun ve bulun.
28.Mektub:7.Mesele: Risaleler benim değildir Kur’an’ın malıdır.
Barla L:[rnk 261]: Dünyada Allahtan bahsedildiği zaman Semavatın zemine gıpta etmesi ile ilgilidir! Emr1:[rnk 140]: Risale-i Nur Komünizme karşı bir itfaiyedir/ Ey Fahri Âlemin gösterdiği doğru yoldan şaşanlar/ancak Risale-i Nur’u siper ederek kurtula biliriz...(Mustafa Osman)
Emr1:Aziz Sıdık..:[rnk 67]: Küçük şakirdler/R.Nurda öyle manevi bir zevk var ki, akıl, kalp, ruh..
Barla L:[rnk 219]: Üstadın birinci talebesi Hulusi abinin Nurlarla iştigalinin 3 devresi ve tarzı
28.Mektub:7.Risale:7.Sebebin sonu:[rnk 406]: Risale-i Nur’un bu kadar tesirli ve icazlı olmasının sebebi nedir?
15.Şua:Son iki sayfası: Risale-i Nur’u acaba Kur’an kabul ediyor mu? Ve neden Kurandan işaret çıkarılıyor?
14.Şua:[rnk 547]:Risaleler satırı satırına profesörlerce tetkik edilmiştir..Ris. Nur’u okuyan gençler sahip olacağı özellikler 15.Rica:2.hakikat: Dört Adam öldüren, bitleri öldürmekten çekiniyor. Emir1:[rnk 73]: Hizmetin ve Risale-i Nur’un mazharı olarak Üstadı bilen talebeye cevaptır..baki hakikatler fani..
14.Şua[rnk 549]: Farklı halk tabakaları ve meslek grupları risaleleri okuyup istifade ediyorlar…
20:BAZI GAYBİ KONULAR"Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız."
[29.Söz:Mukaddime+1.Esas:İki adam..:[rnk 551]]: Meleklerin varlığı gerekli mi?Boş yerler meleklerle mi dolu?
1.Mektub:3.Sual: Cehennem nerededir?+ 10.Mektub: Meydan-ı Haşir nerededir?
Kast L:[rnk 202-5]: Fil Suresinin asrımıza bakan birkaç ciheti
16.Lem’a:’nın son 3 sayfası: Mugayyebat-ı hamse 10.Mektub: İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin ne demektir? 28.Mektub:8.Mesle:Rabian+Sadisen:[rnk 384]: Haşirde, Cennette ve cehennemde libas var mı ve nasıl olacak? 24.Mektub:’un:2.Zeyli:“70.000 perde arkasında cenabı hakkı görmüş” ifadesinin açıklaması
15.Mektub:4.Sualin sonu:Sual: Deccalın yalancı cennet ve cehennemi ve harikulade halleri nasıl anlaşılmalı?
5.Şua:20.Mesele: Güneşin Batıdan doğması ve Dabbetül Arz meselesi
28.Söz:3.Sayfada:Sual: “Dost Dostuyla beraberdir” hadisinin açıklaması
Mesnev-i Nuriye:10.Risale:İ’lem Eyyühel Aziz: Cenab-ı Hakk'ın âtâ, kaza ve kader olan üç kanunu
16.Lem’a:2.Sualiniz: Sedd-i zülkarneyn nerededir? , Ye’cüc ve Me’cüc kimlerdir?
15.Mektub:6.Sual:2.si: Küllüşeyinheleküillawechehü ayetindeki her şeyin helak olması ahrete de mütealik mi?
21:İLAHİYAT "Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız"
Tarihçe-i Hayat:[rnk 666]: Risale-i Nur nedir ve nasıl bir tefsirdir? ve tefsir iki kısımdır.
19.Mektub:Onuncu işaret:Bir nükte-i mühimme: Bazı hadislerin ve mucizelerin gerçek olup olmadığının ispatı-1
19.Mektub:4.Nükteli İşaret: Tevatür meselesi ve naklolunan haberlerin güvenilirliği üzerine-2
14.Lem’a: Dünyanın Öküz ve balık üstünde olduğu rivayet edilen hadis’e nasıl bakmalıyız?
24.Söz:3.Dal: Akla uygun gelmeyen hadislere bakışımız nasıl olmalı? Her İlahiyat profesörünün Mutlaka okuması Lazım! 1.Şua:23.Ayet:5. Nokta:[rnk 711]: Ebced hesabı meselesi dinimizde var mıdır? 24.Söz:3.Dal:9.Asıl:Elcevap:[rnk 375]: Bazı surelerin ve amellerin akıl almaz sevaplarının hakikati nedir?
19.Mekt:19.N.İşrt:6.Es:[rnk 205]+24.Mek:1.Zeyli:2.Nük:Lewlake K.Hadisinin hakikati nedir?inkar etmeye lüzum var mı? 30.Lem’a:5.Nükte:4.Remiz:son 2 sayfası: Lewlake-Eğer O’nun nuru çıksa kainat vefat edecek..
+19.Söz:4, 5 ve 6.Reşha
Barla L:İkinci Esas:[rnk 323]: Hz.Adem’den beri Dünyanın ömrü 7000 sene midir? Ve Kur’an’daki Gün meselesi..
15.Mektub:6.Sual:İkincisi: Küllüşeyinheleküillawechehü ayetindeki her şeyin helak olması ahrete de mütealik mi? İ.İ:İkinci bir mukaddeme:[rnk 82]: Niye tabiata, Mecusiler iki ayrı halıka, ehl-i İ’tizal ise fiilinin halıkı insan biliyorlar? 26.Söz’ün Zeyli: Nurculuğun 4 yolu Acz Fakr Şefkat Tefekkür=29.Mektub:Zeyl
31.Söz:3.Esas:Bir öncki Shf:Yine hatıra gelir:[618]: Birkaç dakikada miraca çıkıp gelmek nasıl olur?+altındaki soru 31.Söz:3.Esas:2.Müşkül:[rnk 626]: Kâinatın Peygamberimizin nurundan yaratılmış olması ne demektir?(lewlake) 26.Söz[Kader Risalesi]:1.Mebhas: Kader nedir ve ne değildir? Ve kaderin İnsan’ın fiilleri ile alakası ve kadere göre tavrı
ne olmalı? 26.Söz:Mukaddime: Kaderin var olduğuna dair kainattan deliller var mı?
26.Söz[Kader Risalesi]:2.Mebhas: Kader meselesindeki en derin soru, "Kader ile cüz'-i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?"
22:TARİKAT "Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız."
29.Mektub:9.Kısım:9.Telvih: Tarikatın pek çok semeratından gayet şirin ve güzel 9 tanesini beyan eder
29.Mektub:9.Kısım:1.ve 2. Telvih: Tarikat nedir? ve hadsiz faydalarından sadece dünyaya ait bir faydası
5.Mektub: Bu zamanda İmana hizmet Daha önemlidir(neden Üstad zaman tarikat zaman değildir demiş)
Kast L:2.Msle:[173]:Üstad’ın sakalına müftü savunması+Emr1:Sakal meselesi ise:[51]:Neden sakal bırakmadı?
24.Söz:3.sayfa: Kâinatın Allah’ı tespih etmesi ve (haşiyedeki):Kedinin mırmırlarının anlamı
11.Lem’a:7.Nükte:Sual: Her gizliyi gören Allah’a karşı edeb nasıl olur+M.N:[rnk 187]:İ’lemeyyühel..:Uluhi.. Kast L: Üçüncü mesele:[rnk 211]: Büyük evliyaların nefsi emmarelerinden şekvaları nasıl olabilir?
14.Lem’a:2. Sual: Peygamberimizin abasını Hz.Fâtıma, Hz.Ali ve torunları üstüne örtüp dua etmesinin sırrı nedir?
28.Mektub:3.Mesele:2. Ve 3.Nokta: Hz.Şeyh ve İmam-ı rabbaninin manevi İhtarı ile Üstad’ın seçtiği yol-Tarik
16.Söz:3.Şua: Allah’ın 70.000 perde arkasında olması ne demektir?
24.Mektub:’un 2.Zeyli:4.Nükte: Allah’ın her şeye her şeyden daha yakın olması ne demektir?..Miracın Gölgesi
23.Mektub:6.Sualiniz: 40 yaşında peygamberliğin hikmeti ve 63 yaşında vefatın hikmeti?
27.Söz’ün Zeyli:Üçüncü sebep: Sahabelerin mertebesine yetişmek mümkün mü?Sahabelerin mertebesi.. 27.Söz:Hatime: Hak bir olur. Nasıl oluyor da 4 ve 12 Mezhebin muhtelif hükümleri hak ve doğru olabiliyor? 14.Lem’a:2.Makam: Besmele’nin binler sırlarından 6 sırrı
17.Söz:’ün: farisi olarak kalbe tahattur eden tüm kısımlar Emr1:[rnk 207]: Dünya zevklerine karşı nefsi susturur
+ 16.Mektub:5.Nokta:5.mesele:[rnk 74]: Dünya madem fanidir
27.Söz:Sondan 3.Sayfa:Sual: Biz peygamberimizi görmeden iman ettiğimiz için imanımız daha mı güçlü?
15.Mekt:1.Sual:Elcevap:Velilerin seyr-i Süluku ile veraset-i Nübüvvetin farkı(velayeti küb.)+Eğer denilse
18.Mektub:1.Mesele: Ehl-i Şuhudun, asfiya ve veraseti nübüvvetin yanında noksaniyetine güzel bir temsildir.
27.Söz:’üz zeyli:3.Sebep:2.Vecih: Sahabelerin Allaha olan kurbiyetine(yakınlık) velayet ayağıyla neden yetişilmiyor? 26.Söz’ün Zeyli: Nurculuğun 4 yolu Acz Fakr Şefkat Tefekkür=29.Mektub:Zeyl
17.Söz:Birincisi..: İnsana Ölümün güzel yönünü gösteren 5 Halet ve dünyanın asıl yüzü…vey o kimseyeki şu 5
vecihten.. 15.Mektub: Sahabeler, katilleri niye göremediler?Cemel vakasında ölen ve öldürülenlerin hali?
4.şua: İnsandaki fenadan gelen sıkıntıları, aşkı bekayı tatmin eden “hasbunallahü weni’mel wekil” ayeti ile tatmini
3.Lem’a: İnsandaki hadsiz manevi yaraların bazı tarikatların virdi olan “Ya baki entel baki” kelimesiyle şifa bulması
24.Söz:3.Dal:8.Asılda:[rnk 373]: Deccalin birinci günün 1 sene 2. Gününün 1 ay…olduğuna dair hadisini nasıl anlayacağız? 29.Mektub:9.Kısım:8.Telvih: Tarikatın 8 mühim vartasını beyan eder
Emir1:Deniliyor ki:[rnk 90]: Madem Risale-i Nur yüksek bir imanı veriyor, neden nurculukta kerametler yok?
2.Şua:1.meyve: Ancak Tevhid ile cemal-i İlahi ve kemal-i Rabbani bilinebilir, mesela; Bir yavruya gelen süt..
29.Mektub:9.Kısım:4.Telvih: Bazı insanların kendini mehdi zannetmelerinin sebebi nedir?, bu vartadan kurtuluş reçetesi? 28.Lem’a:[rnk 309]: Vahdet-ül Vücud’un bu zamandaki 3 zararı~ 29.Mektub:9.Kısım:5.telvih
18.Mektub:2.Mesele: Vahdet-ül Vücud mesleğinin hatasının 2 misal ile izahı ve Sahabe mesleğinin üstünlüğü Barla L:Birinci Nükte:[rnk 265]: Vahdet-ül vücud’un meşrebine saplanmanın çok sebeplerinden 2 sebebi 29.Mektub:9.Kısım:7.Telvih: Tarikatın şeriatla olan münasebeti ve yaşanan problemler ve sebepleri?
23:ÜSTAD İLE İLGİLİ OKUNABİLECEK BAZI MEVZULAR"Kardeşlerim!Ata et,arslana ot atmayınız"
23.Söz:2.Mebhas:3.Nükte:Son iki sayfası: Eski saidi yeni saide çeviren bir temsili vakıa
28.Mektub:4.Mesele:1.Nokta: Bediüzzaman’ın fena niyetle gelenleri yılan suretinde görmesi
26.Mektub:2.Mebhas: Üstadın kendi ifadesi ile üç şahsiyeti
2.Mektub: Üstad neden hediye kabul etmiyordu?
Barla L:[rnk 166]: Mevlana Halid ile Üstad arasındaki 100 yıl arayla olan tevafuklar ve müceddidlik ile ilgili hadis
28.Mektub:3.Risale: 5 noktayı dinleyiniz ziyaretime gelmek beyhude midir?,Faideli midir?
28.Mektub:7.Mesele: Sözler güzeldirler fakat benim değiller, Kuru bir üzüm çubuğu hükmündeyim
Tarihçe-i hayat:Tahliller:[rnk 617]:Said Nur ve talebeleri: Bahtiyar bir İhtiyar var etrafı…(O.yüksel serden geçti)
14.Şua:Bediüzzaman’ın akıllara hayret veren bir seciyesi:[rnk 526]: Üstad, Nikola Nikolaviç’e kıyam etmedi
Kast L:[rnk 173]:İkinci Mesele: Meşhur müftü Ali Rıza efendinin Risale-i Nur hakkındaki medhi ve Üstadın sakalının bir savunması/Meyveli ağaç taşlanır. Kast:[rnk 235-6]: Üstadın attan düşmesi ve Allah’ın inayeti
Kast L:2.Msle:[rnk 173]:Üstad’ın sakalına müftü savunması
+Emr1:Sakal meselesi ise:[rnk 51]: Neden sakal bırakmadı? Emr1:[rnk 162]: Molla Said kimdir?
Emr2:Saniyen:[rnk 12]: Rus topları beni öldürmeyecek!+ Ezcümle: Üstad’a suikast
Kast:[rnk 162]:Diyorlar: “Said(R.A) yanında neden başka kitapları bulundurmuyor, demek beğenmiyor..?”
Tarihçe-i Hayat:Tahliller:[rnk 612]: 28 Sene oldu Üstad’ı görmeyeli..Karşımda yangın var
Emr1:[rnk 257]: Üstad’ı asmaya çok sebep varken asamadılar.(üç cebbar kumandan)
Emr1:Evvela:Saniyen:[rnk 204]: Mekke de olsam buraya gelmek lazımdı/Amerika’da olsaydınız tarihlerde hürmetle yad edilecektiniz..? Tarihçe-i Hayat:[rnk 451]: Üstad gelenlerle ne konuşurdu? 15.Şua:[rnk 668]: Risale-i Nur nedir? Tercümanı ne mahiyettedir? Ve Üstadın müçtehitliği
Emr2:Konuşan yalnız hakikattir: Bazen zulüm içinde adalet tecelli eder..hepsine hakkımı helal ettim..
Emr2:[rnk 148]:Hey’et-i Sıhhiye: Risalelere karşı suç mevzu yapmışlar..çok hastayım; nezle,kulunç
16.Mektub:Son 1 sayfa: Üstadın kendi ifadesi ile esaret yılları ve Rusyadaki Durumun Türkiye ile karşılaştırması 28.Mektub:3.Mesele:2. Ve 3.Nokta: Üstad hangi iki meseleye binaen artık Sadece Kuran’ı rehber etmiş? İmam-ı rabbani 16.Mektub’un Zeyli: “Said 50.000 asker kuvvetindedir” diyorlar? T.H:[rnk 449]: Üstadın Emirdağ’ında zehirlenmesi Tarihçe-i hayat:[rnk 80]: Üstadın Rus polisi ile bir tartışması Emr1:[rnk 208]: Üstad Neden Nura hizmette masumane zevkli bir hayatı aramayıp hatta ölüme razı oluyor?
Tarihçe-i hayat:[rnk 82]: Üstadın özgürlük hakkında kendisine sorulan sorular ve eşitlik hakkındaki fikirleri
Tarihçe-i hayat:Haşiye:[rnk 213]: Üstadın aynı anda iki yerde bulunması
Tarihçe-i hayat:10.cinayet:[rnk 71]: Üstadın 31 Mart İsyanında 8 taburu İsyandan vaz geçirmesi ve o nutku
Tarihçe-i hayat:[rnk 46]: Jandarmaların nezaretinde Üstadın kelepçelerinin açılması ve valinin, üstadı üstad kabul etmesi Tarihçe-i hayat:[rnk 619]: Bediüzzaman’ı zehirlediler
Tarihçe-i hayat:[rnk 37-39]: Üstadın 13-14 yaşında icazet alması 3 ayda 80 kitabı ezberlemesi ve zekası
Tarihçe-i H:[rnk 594]: Risale-i Nur nedir ve Bediüzzaman Kimdir?
Tarihçe-i hayat:[rnk 160]: Risale-i Nurun te’lifi ve neşri: Tarihde hiçbir ilim adamının karşılaşmadığı..
14.Şua:BAŞBAKANLIĞA..: Üstadın kendi ifadesiyle hayatı..eski Saidi gömdüm..Bir tek gayem vardır o da..
Emr1:[rnk 162]: Molla Said kimdir?(Türkçülük damarı bulunanlara önerilir)
Tarihçe-i hayat:Bediüzzaman Said Nur:[rnk 622]: Türkçülük damarı bulunanlar için üstadı tanıtmak için okunabilir
Emr1:[rnk 237]: Aziz sıddık..:Üstad neden kendisini çok kusurlu bilip makamı Risale-i Nur'a veriyor?
16.Mektub:’un Zeyli:Elcevap: “Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstida vermiyorsun?”
KARIŞIK DERSLER-1
Emr2:İkinci sual:[rnk 102]: Medeniyet neden mimsiz? 23.Söz:3.Nokta: Tevekkül ne demektir
29.Mektub:7.Ksm:3.İşrt+17.Lem’a:7.Nota: Müslümanlar teknolojide neden geri kaldık? Hâşâ suç İslam’ın mı?
+ 24.Mektub:Zeyl:1.Nükte:3.Nevi dua: Teknoloji ve dua 22.Mektub:2.Mebhas: Hırs
23.Mektub:4.sual: Üç çeşit sabır + 2.Lem’a:4.Nükte+ 25.Lem’a:2.Deva
Kastamonu Lahikası:2.Mesele:[rnk 19]: Osmanlı devletinin mağlubiyetinin manevi sebebi nedir?
29.Lem’a’dan[Şualar’ın sonu]:2.Bab:1.Nokta: Felsefe gözlüğünün ve iman gözlüğünün 6 karşılaştırması İle imanın ELHAMDULİLLAH dedirtmesi 25.Lem’a: Hastalar Risalesi[5.Deva, 6.Deva, 8.Deva, 18.Deva…]
21.Mektub: Ana babaya hürmet 1.Mektub:4.tabaka-i Hayat: Şehitlerin hayatı nasıldır?
28.Sözün son suali: Cennete gidenlere dünya kadar yer verilmesinin ne lüzumu var?~20.Lem’a:7.Sebep:Haşiye
17.Mektub: Çocuk taziye namesi + 19.Mektub:[rnk 164]: Peygamberimizin çağırdığı ölü kız çocuğu kısmı
İ.İ:Mühürlenen kalpler:[rnk 90]: YALAN bir lafzı kâfirdir. Hutbe-i Şamiye:3.kelime: Doğruluk ve kizb(yalan)T.H, 88 17.L:13.N:4.M:İktiran meselesi..,“O Komutan olmasaydı olamazdık”demek İslam’da var mıdır?+hemen sonraki
5.Mesele 32.Söz:2.Mevkıf:3.Maksad:5.Remz:Elcevap: Dünyanın üç yüzü var.
Emr2:[rnk 30]: Lozan’ın iç yüzü 28.Mektub:1.Mesele:5.si: İç güdü mü yoksa sevk-i ilahi mi? hiss-i kablel vuku Asa-yı Musa:8.Meslnin sonu+13.Lem’a:13.İşaret:El-Cevap: Allah’ın büyüklüğünün anlaşılamaması şüphesine cevaplar. 29.Mektub:7.Kısım:2.İşaret:2.Elcevap: İslamiyet ve Hıristiyanlığın bazı farkları 16.Lem’a:3.Meraklı Sual: Üstad’ın savaşlara ve askerliğe bakışı nasıldır? 28.Lem’a:[rnk 307]: Uyku üç çeşittir.
11.Mektub:3.Mesele: İslam’daki Miras meselesinin Avrupa miras kanunuyla karşılaştırılması
KARIŞIK DERSLER-2
11.Mektub:4.Mesle: Veledin mirasından validenin mahrumiyeti
15.Mektub:3.Sualiniz: Kerbela felaketinin 4 sebebi 15.Mektub:5.Sual: Kıyametten ölüler de etkilenecek midir? 28.Lem’a:[rnk 311]:Gençlik gafleti ve Küllü atin karib… 28.Lem’a:[rnk 312]: Nefis daima kötü şeylere sevk eder. 20.Söz:2.Makam:Bir Nükte-i Mühimme..:[rnk 286]: Talim-i Esmanın manası..[mesela hendese bir fendir..]
27.Söz:Son2.Shf:2. Ve 3.Sual:[rnk 537]: Hakiki kemalat Tarik-ı nakşide olduğu gibi her şeyi terk etmekle mi olur?
24.Söz:3.Dal:12.Asıl: Ehl-i fen ve ehl-i Dinin aynı mevzuya farklı bakıyorlar ve farklı bakışının sebebi nedir?
Tarihçe-i hayat:[rnk 143]: Üstadın, M.Kemal ile görüşmesi ve fen ilimlerinin yanında dini ilimlerin gerekliliği
Tarihçe-i hayat:[rnk 713]: Nur talebeleri ve İhvan-ı Müslimler(veya siyasal İslamcılar da denebilir) arasındaki 6 fark
Asa-yı Musa:[rnk 80]: İşi melekler mi yapıyor yoksa Allah mı? Allah araya neden sebepleri ve melekleri koymuş? İşaret’ül İ’caz:Sırrı Hilafet..:İkincisi:[rnk 229]: Teknolojinin başı ve ilhamı peygamberlere dayanır 8 Maddelik izah 12.Lem’a:1.Mesele-i Mühimme+2.Mesel..:[rnk 72]: Semavat gibi arzın da 7 kat olması ile ilgili ayetin açıklaması
Kast L:Birkaç kişinin sıkıntılarına üstadın cevapları, ‘bende unutkanlık var’, ‘Adam olamıyorum’, ‘sıkıntılı ve uykuluyum’
30.Söz:2.Maksad:1.Nokta:2.Mebhas: Atomların hareketleri ve değişimindeki tazelenmelerinin 5 hikmet ve gayeleri
NOT: İman kurtarmak demek; illa dalalete girmişleri kurtarmak, Müteredditleri kurtarmak, Karşımıza Bir dinsizi alıp ilzam etmek veya imana getirmek değildir. Şunu bilelim ki; ilgilendiğimiz her bir ÇOCUĞUN ve her bir GENCİN büyüyünce; Ateist, deist, faşist, komünist, ırkçı, Satanist…v.b. yollara düşmesinin önünü aslında şimdiden kestiğimizin gerçekten farkında olursak bu derslere çocukların ve gençlerin ne kadar da muhtaç olduğunu ve bu
dersleri çocuklara ve gençlere bildirmenin doğrudan imana hizmet olduğunu daha iyi derk etmiş olacağız..Ülfet varsa, sadece kendimize Risale okumakla iktifa etmekten ve Risale-i Nura muhtaç her bir insana ulaştırmanın muazzam
neticelerinin farkında olamamamızdan kaynaklanıyor olabilir…Bir çocuğun kafasına şimdiden vereceğimiz(inşallah) ufak bir açı büyüyerek açılacaktır…
Risale-i Nur dersleri Sadece bu derslerden İbaret değildir, Sadece bunlar esas alınmasın, Bunu hazırlamaktaki gaye Ders seçmekte kolaylık sağlamaktır... “Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, îmanını kurtarmaktır,
başkaların îmanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır” E.L , “Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözler'i kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sahib çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.”
Otobüste, Dışarda,uçakta, gemide Vecize ile mevzuyu aç ve konuyu anlat
ACZ, FAKR, ŞEFKAT, TEFEKKÜR, İHLAS, DUA İLE; HİZMET DURMADAN, DİNLENMEDEN, YILMADAN HİZMET
"Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir."
"İnsan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir."
"Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır,bedbahttır. " "Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var…"
"Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? "
"Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır."
"Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz."
"Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada paşa, Ahirette geda olmasın!"
"Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?" "İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz.",
"Esbab içinde, bilbedahe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en vasi', insandır. İnsanın dahi en zahir ef'al-i ihtiyariyesi içinde en zahiri; ekl ve kelâm ve fikirdir.. " ve konunun devamı izah edilir…
"Çünki anlaşılmaz bir kitab, muallimsiz olsa; manasız bir kâğıttan ibaret kalır." "Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halk etmiştir."
"Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah'a muhabbetiniz yoktur." "Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır." "Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mana-i harfiyle sev, mana-i ismiyle sevme; "ne kadar güzel yapılmış" de, "ne kadar güzeldir" deme"
"Hayvan gibi olamazsın. Çünki hayvanın mazi ve müstakbeli yok."
"Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir, her duaya cevab var ifade ediyor?"
"Ey insan ve ey nefsim, muhakkak bil ki: Cenab-ı Hakk'ın sana in'am ettiği vücudun, cismin, a'zaların, malın ve hayvanatın ibahedir, temlik değildir. " 6. Sözdeki temsil insandaki cihazlar ve şükrü ve karşılığı anlatıla bilir…
"Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var..?" Doktor Hastaya ilaç tavsiye ederken çıkar gütmez örneği… "Ey nefis! Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır."
"Namaz iyidir. Fakat hergün hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor."
"Dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde…"
"Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil" 23.Lem’adaki kavanoz…
"İnsaniyetin cihazatı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş" İnsan ve hayvanın farkları..
"Küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir." İnsanın da bir çekirdek gibi mezardan tekrar filizleneceğiyle haşri Tebliğ…
"Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu bela başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve manevi sürurla doludur." "bir elmayı bir adama hakiki rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o zat verebilir."
"Ey insan! bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun..?"20.Mktb Dünya ve cenneti mukayese et "Ebedi ömrün önündedir. O ömr-ü bakide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fani ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır.", "Dünya bir mezradır."
"İnadın işi: Şeytan birisine yardım etse; "Melektir" der."
"En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp ahiretine çalışarak, gençlik hevesatına esir olmayıp gaflette boğulmayandır."
"Mâlâyâniyle iştigal, maksudu geri bırakıyor"
"hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz."
"Muhakkak maslahat, Mevhum mazarrata feda edilmez"
"Allah'tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halkedemezler."[Ayet meali] "'çürümüş kemikleri kim diriltecek?' sen de: 'kim onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise, o diriltecek."[Ayet m.] "Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır."
"Ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani, ihtilafa düşmeyiniz." "Namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır."
"Helal dairesi geniştir, keyfe kafi gelir. harama girmeye hiç lüzum yoktur." "Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun?" "Her şeyi bir tek şey yapmak"
"Risale-i Nur şakirtlerinin,bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir"
"Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?,Sen Çalış ben yiyeyim"
"Bir şey tamamiyle elde edilemediği takdirde, o şeyi tamamiyle terketmek câiz değildir."
"Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme."
"Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor." "Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, faideli, meyvedar yapmak ister misiniz? "
"Halk-ı şerr, şerr değil; belki kesb-i şerr, şerdir. " “Sebeb olan yapan gibidir…” "Evet bir şahsın tehevvüsü için büyük bir daire-i muhita hareket-i mühimmesinden durdurulmaz. " "Kaderi tenkid eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır." "Cenab-ı Hak nefse demiş “ben neyim sen nesin?”…Nefsimiz ancak açlıkla adam olur…
"Demek iman tevhidi, tevhid teslimi,teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder" "Cehennem'e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat Cennet'e girmek, mahz-ı fazıldır."
"Bir zerreye hakikî Rab olmak için, bütün yıldızlara sahib olmak lâzım gelir=Tarla kimin ise, mahsulât da onundur." "Nasılki yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse; bir neferin, yüz zabitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi.. "
“HİZMET DURMADAN, DİNLENMEDEN, YILMADAN HİZMET” Hizmet rehberi(285)
“…herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının icazet almaya lâyık olan talebelerine icazet-i ilmiyeyi verdikleri misillü icazet veriyorum.” Emirdağ L-2
“Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” Tarihçe-i Hayat “Hem küfr-ü mutlak cereyanı ki, hiçbir din ve maneviyatı tanımayan ve Allah'a iman hakikatına karşı muaraza ederek dinsizliği neşreden, İslâmî fikri zedeleyen ve bütün beşeriyeti tehdid eden, yeni nesillere ve gençliğe imansızlık fikr-i küfrîsini aşılamak isteyen kitab, broşür, gazete gibi neşir vasıtalarının İslâm ve iman düşmanlarınca ön plâna alındığı böyle acib ve dehşetli bir zamanda elbette Risale-i Nur'a, okunmasına, neşredilmesine şiddetle ihtiyaç ve zaruret var.” Barla L.
“Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözler'i kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sahib çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.”
“Beni serbest bırakınız. El birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim.” Şualar ( 498 )
“Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hizmet-i imaniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmağa mükellefiz” Şua.(393)
“Çünki Risale-i Nur ve hakikî şakirdleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtîye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmağa çalışıyorlar.” Emir1 ( 21 )
“Risale-i Nur'un mesleği ise: Vazifesini yapar, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmaz. Vazifesi, tebliğdir. Kabul ettirmek, Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir.” Kastamonu Lahikası ( 259 )
“Hattâ bu yeis ile başkasının lâkaydlığını ve füturunu kendi tenbelliğine özür zanneder "Neme lâzım" der, "Herkes benim gibi berbaddır" diye şehamet-i imaniyeyi terkedip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.” Tarihçe-i Hayat
Hizmet Rehberinden Seçme Düsturlar
Sizler biliyorsunuz ki; bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ü şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas eden hâlâttan şiddetle ictinab ediyoruz
Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır... Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler... İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir...
Hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalalettir. Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir.
Risale-i Nur'un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir.
İnsanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez...
Risale-i Nur'un hakikî şakirdleri hizmet-i imaniyeyi herşeyin fevkinde görür, kutbiyet de verilse ihlas için hizmetkârlığı tercih eder beni o davada bilfiil tasdik etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrik ediyoruz... Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz
Müsbet hareket etmektir ki; yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.
Belki daire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek...
Ve ehemmiyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla îfa eder.
Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz "Elbette nev'-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır
Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözler'i kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sahib çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.
Evet bazan bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemmiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünki bazan bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-i İlahîye medar olur
Hem ihlas ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine tarafdar olmaktır Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba' ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir. Çünki onlar vazife-i İlahiyeye ait olduğu için istenilmez; belki bazan verilir.
Şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza' etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar...
Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enaniyetinden vazgeçip ihlası kazanmak Yüzer âyât ve ehadîs-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp; bütün hissiyatınızla ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslekdaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz.. yani, ihtilafa düşmeyiniz. Şu cemaat-ı İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'î adavetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir.
Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.
İşte ey mü'minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip
müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?
Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hased; hakikatça ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir...
Karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal'an: Uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kal'a-i İslâmiyeyi, küçük adavetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!..
Risale-i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerinde siper edilmez
Evet Risale-i Nur'a ilişenler tokatlar yerler, yüzer vukuat şahiddir. Fakat Risale-i Nur tokatlarda istimal edilmez...ve niyet ve kasd ile tokatlar gelmez. Çünki sırr-ı ihlas ve sırr-ı ubudiyete münafîdir. Bizler, bize zulmedenleri, bizi himaye eden ve Risale-i Nur'da istihdam eden Rabbimize havale ediyoruz. “Hâlisen, muhlisen çalışırlar, "Vazifemiz hizmettir. O yeter"
Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, imanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senedler var.
Bu zaman, şahs-ı manevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâki hakikatlar, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez!
Bu hizmet-i Kur'aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev'inden gıbta damarını tahrik etmemektir İnsanın Cenab-ı Hak'tan hiç bir hakkı taleb
etmeye hakkı yoktur.
Evvelâ rıza-yı İlahî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir.
Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehasına karşı mağlub düşebilir.
Büyük bir havuza sahib olmak için bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini, o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Evet Bâki-i Hakikî'nin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir
"Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez." “Medar-ı necat ve halas, yalnız ihlastır.”
Yoksa, hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek ise; Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır...
Risalet-ün Nur bu asırda, bu tarihte bir "urvet-ül vüska"dır. Yani çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir "hablullah"tır. Ona elini atan, yapışan necat bulur.
Risalet-ün Nur'un ve şakirdlerinin mesleği, dört esas üzerine gidiyor. Birincisi tefekkürdür; Hakîm ismine bakıyor. Biri de şefkattir, hadsiz olan fakrını hissetmektir ki; Rahman ve Rahîm isimlerine bakıyor...
Hem Risalet-ün Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar
Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor.
Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir Evvel âhir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattır Kardeş ise, kardeşinin kusurunu örter, unutur ve affeder. Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar... "O iştigal dahi ilmîdir; hakaik-i imaniyenin neşrine ve serbestiyetine bir hizmettir ve bu cihette bir nevi ibadettir." "Ben demeyiniz, biz deyiniz" "Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir hakikata başımız dahi feda olsun" İnadın Gözü, Meleği Şeytan Görür Hakkı Bulduktan Sonra Ehak İçin İhtilafı Çıkarma
İslâmiyet, Selm Ve Müsalemettir; Dâhilde Niza Ve Husumet İstemez
Onun için dünyevî merak-aver mes'elelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz
Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük mes'elelerini merakla takib ediyoruz.
"Başkasının dalaleti sizin hidayetinize zarar etmez. Sizler lüzumsuz onların dalaletleriyle meşgul olmazsanız." Yoksa, hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek ise; Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır.
Hem o zât, madem evvelce Risale-i Nur'a girmiş ve yazısıyla da iştirak etmiş, o daire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da afvediniz “Bir fikre davet, cumhur-u ülemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid'attır, reddedilir.”
Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarîkata mensub müslümanlar, şimdi bu acib zamanda, imanı bulunan ve hattâ fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah'ı tanıyan ve âhireti tasdik eden, hristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza' noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi; hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.
"Birisinin hatasıyla, başkası veya akrabası hatakâr olmaz; cezaya müstehak olmaz"
Tarafgirlik hissiyle,bir caninin hatasıyla,değil yalnız akrabasına, belki taraftarlarına dahi adavet eder.Elinden gelse zulmeder. Bir şahsın tehevvüsü için büyük bir daire-i muhita hareket-i mühimmesinden durdurulmaz...
Yol ikidir: Ya sükût etmektir. Çünki söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. Veya sıdktır. "Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir."
Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı maneviyedeki fark, pek azîmdir. “Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok”
Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmaya hiçbir hakları yok Bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz.
Cereyan etmekte olan hâdisatın muhtemel menfî tesirlerinden kalb ve ruhlarımızı âzade bulundurmak; ve birşey
meydana geldikten sonra daima kader cihetini düşünerek hikmetli ve güzel taraflarını görmek ve zahirî ruha dokunan kaba, şerr, musibet cihetlerine fazla nazarı dolaştırmamak -Risale-i Nur'dan aldığımız derslere binaen- lâzımdır.
"Evet ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılâbı içerisinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır."
Hizmet.. durmadan, dinlenmeden, yılmadan hizmet... Kasırgalar, tufanlar saldırsa yine hizmet... Bu vatan ahalisinin Nurlara en az ekmek, hava ve su kadar ihtiyacı var.
Elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nuranî müdafaadır..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder