24 Nisan 2021 Cumartesi

Kafirlerin özellikleri / Pırlanta Sözler

 

Şimdi mübarek kitabımızdan bakalım nedir kafirlerin özellikleri:

Onlar, kıyamet günü “Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim” diyeceklerdir. (Nebe, 40)

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. (Saff, 8)

Onlar, kendilerine gelen peygambere şaşıran kimselerdir. (Kaf, 2)

Onlar, hilekar ve düzenbazdırlar. (Mü’min, 25)

Onlar, Hoşgörüsüzdürler. (Mü’min, 14)

Onlar, kibirlidirler. (Zümer, 59) (Sad, 74)

Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine yarar ve zarar sağlayamayacak şeylere ibadet ederler. (Furkan, 55)

Onları, Şeytan kışkırtır. (Meryem, 83)

Onlar, Allah’ın rahmetinden umutsuzdurlar. (Yusuf, 87)

Onlar, kalplerinde hastalık olanlardır. (Tevbe, 125)

Onlar, sayıca çok, madden güçlü olabilirler. (Tevbe, 69)

Onlar, kötülüklerin çekici ve süslü göründüğü kimselerdir. (Tevbe, 37)

Onlar, gerçeği kavrayamazlar. (Enfal, 65)

Onlar, (Allah’a karşı) yalan uydurup, yalanlayan zalimlerdir. (Araf, 37)

Onlar, pişmanlık duymazlar. (En’am, 28)

Onlar, iman edenlerin inancıyla alay ederler. (Maide, 57) (Bakara, 212)

Onlar, malları haksız yere yerler. (Nisa, 161)

Onlar, onursuzdurlar. (Nisa, 139)

Onlar, cimridirler. (Nisa, 37)

Onlar, gösteriş olsun diye insanlara yardım ederler. (Bakara, 264)

Onlar, fitne çıkarmaktan hoşlanırlar. (Bakara, 191)

Onlar, inananların iyiliğini istemezler. (Bakara, 105)

Onlar, kıskanç ve isyankardırlar. (Bakara, 90)

Onlar, (küfürlerinde) inatçı ve kibirlidirler. (Bakara, 34)

Onlar, karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü,

‘gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle’;

ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. (Bakara, 19)

Onlar iman etmezler. (Bakara, 6)

Onlar, inanmayacakları halde mucizeler isterler. (En’am, 37)

Onların, kalpleri birbirine benzer. (Bakara, 118)

Onlar, ön yargılıdırlar ve zanla hareket ederler. (Yunus, 36)

Onlar, hayatın dış yüzüne bakarlar. (Rum, 7)

Kafir tipolojisi gücünü algıdan alır.

Kötülüğün icrası için şartların olgunlaşmasını sabırla bekler. Temel gıdası algı ile yapılan kara propagandadır. Bunun için her türlü provokasyonu meşru görür. Kişisel çıkarını toplum çıkarı gibi göstermekte mahirdir. PR işi onun en başarılı olduğu alandır. Sıkıntının kendisiyle değil algısıyla ilgilenir. Şantaj, rüşvet, kayırıcılık en temel özelliklerindendir. Suç ve günah ona göre değişkendir. Çok iyi bir tüccardır, herkesi ve her şeyi satın almaya çalışır ve bunu genellikle başarır. Erdem ve ahlak onun için zaaftır.

Allah bizi bunlardan eylemesin!

Pırlanta Sözler Pırlanta Sözler

FASILDAN FASIL-1
01Balık
02Dua Esnasında Ellerin Durumu
03Kul Hakkı Adına Bir Ölçü
04Salâ Okuma
05Çocuklar Arasında Eşitlik
06İslâm’da Örtülü Ödenek
07Öşür ve Arazi Hukuku Üzerine
08Eşyadaki İbaha
09Kaçak Su ve Elektrik
10İnşâallah - Maşallah
11Evlâtlık
12Türbeler
13Tesbih
14Mûsikî
15Suizan Ettiklerimizin Arkasında Namaz
16İçki İçenin Namaz Kılması
17Hükümler Zâhire Göredir
18Kahkaha Üzerine
19Hediye Almak
20Nass Değişmez
21Allah Karşısında
22Müezzinlik
23Günahları Hafife Alma
24Müçtehitlerin Hükümleri Arasında Tercih
25Gayr-i Müekked Sünnetler Hakkında
26Büyü ve Sihir
27Suizannın En Kötüsü
28“Esteîzü Billâh” Deme
29Besmelesiz Et
30Devir ve Hükmü
01Balık
Denizde veya belli havuzlarda domuz yağı katılmış yemle beslenen balıkların yenmesinde mahzur yoktur.
Çünkü bu yem,balıkların vücudunda belli istihalelere, yani kimyevî değişikliklere uğrar.
Şu kadar ki, nasıl sokaklarda salma gezen hayvanlar boğazlanmadan önce birkaç gün bekletiliyor, öyle de, necisü’l-ayn yani tabiatıyla pis bir şey yiyen balıklar da bir iki gün bekletilmelidir.
02Dua Esnasında Ellerin Durumu
Dua ederken ellerin yukarıya doğru kaldırılması taabbudî emirlerdendir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu şekilde dua ettiği için bizim de böyle dua etmemiz gerekmektedir.
Buna,Allah’ın Kürsîsinin her şeyin üstünde ve her şeyi kuşatıyor olması izafî keyfiyetlerine binaen ellerimizi yukarı doğru kaldırıyoruz,şeklinde açıklamalar da getirebiliriz.
03Kul Hakkı Adına Bir Ölçü
Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabını bulup helâllik dilemek mecburiyetindedir.
Bu hak,gıybet,iftira,yalan isnadı...vs.gibi mânevî boyutlu haklar ise, ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helâl ettirilebilir.
Eğer hakkın borç-alacak gibi maddî boyutu varsa, bunları hemen ödeme cihetine gidilmelidir.
Kişi,hem kul hakkından dem vuruyor, hem de imkânı olduğu hâlde borcunu ödemiyorsa, böylelerinin yalancı olduğu muhakkaktır.
04Salâ Okuma
Devr-i Risalette ve sonraki dönemlerde “salâ ” diye bir şey yoktu.
Bu sebeple salâ bid’at tir.
İmam Rabbanî ’ye göre bid’atın hasenesi ve seyyiesi olmaz.
Salâ okunurken, “Efendiler Efendisi’ne salât ü selâm getirme niyet edilse yine de bid’at olur mu?” denecek olursa, bu takdirde salât ü selâma zaman, mekân ve vak’a tayin etme karşımıza çıkar ki, bu da ayrı bir bid’attır.
İbadetlerde zaman ve mekân tayinini, sadece sahib-i şeriat yapar.
05Çocuklar Arasında Eşitlik
Baba, çocukları arasındaki muamelelerinde onlara eşit davranmalıdır.
Zaten, “Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir.
Vârise vasiyet yoktur.
Her hak sahibine hakkını verin.”
hadisinde de ifade edildiği üzere,İslâm, çocukların miras taki hisselerini tayin etmiştir.
Buna rağmen, şu ya da bu sebeple birisine fazla verilmek istendiğinde, diğer mirasçıların razı edilmesi şarttır.
Aksi takdirde, adaletsiz bir davranış, babanın ahirette sorguya çekilmesine sebep olur.
Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) çocuklarından birine mal hibe edip, diğerlerine etmeyen bir sahabinin uygulamasını iptal etmiştir.
Şu kadar ki, çocuklardan biri anarşist ve mülhit,buna karşılık diğerleri de dindar olursa,baba bu anarşist çocuğunu mirastan bütün bütün mahrum edebilir ve mesul de olmaz.
06İslâm’da Örtülü Ödenek
Muharebelerde elde edilen ganimetler in 4/5’i gazilere, 1/5’i devlet başkanına veriliyordu.
Bunu önce Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sonra Hulefâ-i Raşidîn aldı.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendine verilen hisse ile fakiri, yetimi doyuruyor, dışarıdan gelen heyetleri ağırlıyordu.
Bu, bir nevi aidat-ı mesture ,yani günümüzdeki ifadesiyle örtülü ödenekti..
ve devlet reisinin tasarrufuna tahsis edilmiş bir imkândı.
07Öşür ve Arazi Hukuku Üzerine
Öşür,topraktan çıkan ürünün vergisidir.
Arazi nehir veya yağmur suyu ile sulanıyorsa,elde edilen mahsulün 1/10’u zekât olarak verilir.
Ama dolap, kuyu suyu gibi şahsî emek isteyen su ile sulanıyorsa, bu takdirde ödenecek zekâtın miktarı, ürünün 1/20’sidir.
İmam Şafiî Hazretleri’nin bu husustaki farklı mütalâası vardır ki, buna göre, arazinin bir kısmı yağmur, bir kısmı dolap suyu ile sulanıyorsa, ürünün 1/15’i zekât olarak ödenir.
Öşür, bütün İslâm devletlerinde hemen hemen her zaman verilirdi.
Yalnız, Osmanlılar bir ara ‘sultaniye ’ veya ‘arazi-i miriyye’ diye devlete ait bir toprak statüsü oluşturdular.
Dolayısıyla devlet, kendi topraklarında elde edilen üründen öşür almadı.
Fakat bilâhare yapılan arazi reformları neticesinde statü değişti ve araziler şahıslara temlik edilip, tapuları verildi, tescilleri yapıldı.
Bu statü değişikliğine rağmen, bir kısım kitaplarda hâlâ “O devirde öşür verilmiyordu, yine verilmez.
Çünkü arazi, arazi-i miriyyedir” denmektedir.
Hâlbuki, şimdi ortada ne emir, ne ümera, ne de sultan var.
Bunlar yok ki, arazi de “arazi-i sultaniyye ” veya “miriyye” olsun.
Türkiye ’deki hâlihazır uygulamaya göre herkesin arazisi kendi mülküdür ve dolayısıyla öşür bilittifak FARZdır.
Rica ederim, sizler arazinizi devlete bedava verir misiniz?
İstimlak edip, değeri verilmediğinde mahkemeye müracaat etmez misiniz?
Öyleyse, Türkiye’de bugünkü toprak statüsü içinde elde edilen üründen öşür vermek FARZDIR.
08Eşyadaki İbaha
“Eşyada asıl olan ibaha dır.”
Yani, bir şeyin haram olduğuna dair herhangi bir delil yoksa o şey helâldir.
Bazı meselelerde titizlik bu kaidenin dışında kalır.
Bakın,Hayber ’i fethi esnasında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yahudilerin kaplarını kullanalım mı?” diye sorulduğunda, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
“Hayır;
eğer başka kap bulamazsanız, yıkayın, ondan sonra kullanın.”buyurmuşlardır.
Demek ki, önemli bir husus da araştırma ve dikkatlice yaşamaktır.
“Eşyada esas olan ibahadır.”
deyip,her önümüze geleni yememiz,laubaliliğ in ta kendisidir.
Hâlbuki, hayatı dinî kaideler çerçevesinde yaşamak bir taraftan vazifemiz ,öte taraftan ciddiyet işidir.
İnsan işini yaparken, hele hele Allah’a karşı hesap vereceğini düşünen bir insan mutlaka ciddî olmalıdır.
09Kaçak Su ve Elektrik
Devlet in aslî vazifelerinin içinde yer alan, yol-su-elektrik hizmetleri, millete bedava olarak sunulmalıdır.
Fakat devletin maddî açıdan buna imkânı yoksa –İslâmî kurallara göre– kâr gayesi gütmeksizin, milletten maliyetini isteyebilir.
Zaten hemen hemen bütün dünyada sistem bu şekilde işlemektedir.
Buna göre, amme (kamu) hukuku içinde yer alan elektrik ve suların kaçak olarak kullanılması caiz değildir.
Kul hakkı nın terettüp ettiği bu düzenlemede, kaçak elektrik ve su kullananların, 60 milyon fertle teker teker helâlleşmesi gerekir ki, bu da mümkün değildir.
Öte yandan mü’min , yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi dir.
O, hadisin ifadesiyle “Elinden ve dilinden emin olunan, emniyet ve güven duyulan insandır.”
Öyleyse, bir mü’minin, bu türden emniyeti zedeleyici işlere girişmesi kat’iyen doğru değildir.
Bir de özelleştirme ile bu kurumların bir kısmı halka satıldı ise, o zaman kul hakkı nın terettübü ayrı bir buud kazanır.
Ve yarın Hakk’ın huzurunda hesabı verilemez bir hâle gelir.
10İnşâallah - Maşallah
“Bu iş ‘İnşâallahla’, ‘Maşallahla’ olmaz.”
sözü, insanı küfre sokan sözler dendir.
Gerçek ise, bu sözün tam tersidir.
Her şey, ama her şey “İnşâallah” ve “Maşallah” ile yani Allah’ın dilemesi ve yapayacağımız şeylere O’nun meşîet inin taalluku ile olur.
Bu sebeple hayatlarını İslâmî çizgide sürdürenler, küçük, basit ve ehemmiyetsiz görünen ve belki de bir milletin imanla bağlarını koparma adına kasten onun içine sokulan böyle cümle ve deyimlere karşı olabildiğine dikkatli olmalıdırlar.
Ne güzel der Bediüzzaman Hazretleri:
“Hazer et (Sakın, dikkat et): Bir tutmakta, bir öpmekte batma!” Kaldı ki,bu konudaki âyet-i kerime tevil ve tefsire ihtiyaç olmayacak kadar açık ve sarihtir:“Allah’ın dilemesi olmadıkça (inşâallah demedikçe) hiçbir şey için ‘Bunu yarın yapacağım.’ deme.
(Kehf sûresi, 18/23-24.)
11Evlâtlık
Çocuğu olmayan ailelerin yabancı kişilerin çocuklarını evlâtlık olarak almaları İslâm’a göre, başlangıcı ve nihayeti itibarıyla tasvip edilmese gerek.
Hakkımızda hayırlı olan, kader-i ilâhî nin çizdiğidir.
Evet, bize düşen,o takdire rıza göstermektir.
Zira, hakkımızda neyin hayırlı olduğunu bilemeyiz.
Nitekim, çocuklarından çeken nice aileler var ki, ‘Keşke hiç olmasaydı!’ deyip inlemektedirler.
Yalnız evlâtlık çocuk alanlar, ileriki yıllarda mahremiyet meselesinin teessüs etmemesine âzamî dikkat göstermek zorundadırlar.
Bu ise, ancak kadının abla veya küçük kız kardeşinin erkek çocuğunu alması veya erkeğin, kardeşlerinin kız çocuklarını almasıyla sağlanabilir.
Bir de yabancı çocuklar için süt amcası veya süt teyzesi olma durumu ayarlanabilir.
Bunlar yapılabildiği durumlarda evlât edinme olabilir.
12Türbeler
Üzerine İbadet kasdı taşıdığı ve halka öyle mâl olduğu için, türbelere, mezarlara bez bağlamak ve mum yakmak bid’at tır ve haramdır.
Hele hele türbedeki zata duasında, “Benim şu günahlarımı bağışla, affet!” deme küfür dür,dalâlettir ve şirktir.
Bununla beraber, o yüce şahsiyetleri âdâbı gereğince ziyaret etme, dualar okuma ve şefaat ehlinden de,onların şefaatine mazhar olmayı Allah’tan dilemede hiçbir mahzur yoktur.
13Tesbih
Tesbih kullanmak sünnet değildir.
Bana göre, şehadet edecekleri için tesbihi elle yapmak daha güzeldir.
Yalnız 100’lük,1000’lik evrâd okurken tesbih çekilmesi daha uygun olur.
14Mûsikî
Herhangi bir konuda fetva verirken,meselenin aslına bakmak lâzımdır.
Mûsıkînin aslı, ayn-ı haram değildir.
Eğer haram derseniz, bütün Osmanlı tekke ve medreselerinin haram işlediklerini iddia etmiş olursunuz.
Ama, Bediüzzaman ’ın dediği gibi, mûsıkînin şehevî ve beşerî arzuları kamçılayanı haramdır.
Batıda mûsıkî bir hayli ileri;
hatta onlar sözsüz müzik bile icat ettiler ve bununla Meselâ, sözsüz olarak Budin seferi ni anlatıyorlar.
Anlayan, dinlerken ağlıyor.
Anlamayan, ağlayana gülüyor.
Rahmetli Alvar İmamı “Dört güzeller” davulu çalınırken oturmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya durmuş “Ne yapıyorsun?” diye sorduklarında,
“Çihar Yâr-ı Güzîn ’i anlatıyor.
Dört güzel Ebû Bekir,Ömer,Osman,Ali ’dir (radıyallâhu ahnüm).”
cevabını vermiş.
15Suizan Ettiklerimizin Arkasında Namaz
Soru:
Suizan ettiğimiz kimselerin arkasında namaz kılabilir miyiz, kılamaz mıyız?
Cevap:
İmamın arkasında namaz kılma, sünnet-i müekkede, Hanbeliler’e göre ise farzdır.
Bir insan hakkında suizan etmek ise kat’iyen haramdır.
Hele bir imam hakkında suizanda bulunmak;
o,bütün bütün çirkindir.
Çünkü:“Ehl-i ilme karşı bir gıybet iki gıybet sayılır.”
Asrın büyük düşünürü “Hüsnüzanna memuruz .”
diyor.
Ama bir insan vardır ki, açıktan açığa içki içer, faiz yer, ahlâksızlık ve hovardalık yapar.
Bunun böyle olduğu bilindiği takdirde, onun arkasında namaz kılmak da, onun imam olması da mekruhtur.
Fitne ye mahal olmaması için sahabe Velid gibi, Yezid gibi kimselerin arkasında namaz kılmıştır.
Sahabenin anlayışı bu ise buna ters düşen, sahabeye ters düşer.
Şayet, fıskı açık birinin arkasında namaz kılmak istemiyorsak, o camiye değil, başka camiye gideriz ve kat’iyen fitne çıkarmayız.
Zira fitne bazen cinayetten daha büyük günah sayılır.
16İçki İçenin Namaz Kılması
Soru:
“İçki içenin 40 gün namazı kabul olmaz.”
diye bir hadis var mıdır?
Cevap:
İbadetin birkaç yönü vardır:
1.
Kul, ibadetle Cennet’e ehil hâle gel ir.
Yani, bakırken altın, gümüş olur.
2.
Allah’a karşı mükellefiyetlerini yerine getirir.
3.
Hayrın hayır doğurması şeklinde bir “salih daire” teşekkül eder ve bu salih daire insanda ibadet, itaat aşkını uyarır;
sonra da böyle devam eder gider.
İçki Meselesine Gelince:
1.
İnsan içki içtikten sonra kıldığı namazları kaza edecek diye sarih, sahih bir nass olmadığı gibi, mürsel, merfû, zayıf, metruk bir rivayet de yoktur.
2.
Nasıl insan jimnastik yaptığında sağlık ve sıhhat kazanır, insan da namazda yatıp kalkmakla ibadet aşkı kazanır.
Ama içki içen insan daha sonra ibadet edince hiç içmeyen gibi olamaz, aynı derecede zevk ve lezzet alamaz.
Dolayısıyla, “İçki içmiş kişi 40 gün namaz kılamaz.”
demenin şer’î hiçbir hükmü yoktur ama, yukarıdaki tesiri de düşünmek gerektir.
Bu,şuna benzer.
Bir insan bina için temel atar, duvar örer de, bu eve tavan yapmazsa eksik kalır.
Aynen öyle de, içkili veya haram lokma yiyen kimse abdest alır, namaz kılarsa, vazifesini yerine getirir ve ona terettüp eden sevabı kazanır ama, binanın çatısı bir ölçüde açık demektir.
O, tamamlanınca teveccüh-ü ilâhî de gerçekleşir.
17Hükümler Zâhire Göredir
Bir şeyin hakikî illeti bilinmiyorsa,zâhirî sebep onun yerine kaim olur.
Meselâ, bir kişinin namaz kıldığı bilinmiyor ve o şahıs zünnar da bağlıyorsa,hüküm zünnarına göre verilir.
18Kahkaha Üzerine
Kahkaha, bir küfür sıfatı dır.
Mü’min tebessüm eder, kahkaha atmaz.
Zira Kur’ân-ı Kerim’de gülmek,iki yerin dışında mü’mine izafe edilmiyor.
Tabiî bu aynı zamanda kahkaha atan kâfir olur demek de değildir.
19Hediye Almak
Soru:
Verilen hediyeyi almasak olur mu?
Cevap:
Olur.
Ama almak bir açıdan daha iyidir.
Şöyle ki: Meselâ burada hepinize birer gömlek hediye etsem 6-7 tane gömleği olan istiğna gösterip, almayabilir.
Ama, bunun altında nefsin, enaniyetin şu hissesi de olabilir:
“Bak bak,diğer arkadaşlarım aldı, ben almadım!”
İşte buna meydan vermemek için hediyeyi almalı.
İsteyen sonra onu bir başkasına hediye edebilir.
20Nass Değişmez
Mecelle ’deki “Ezmanın tağayyuru ile ahkâm tagayyur eder.”
Zamanın değişmesiyle hükümler değişir) prensibi örf, maslahat ve içtihat kaynaklı şeylerdedir.
Yoksa nassda değişme söz konusu değildir.
21Allah Karşısında
İnsanlar karşısında haram olan bir husus namaz içinde evleviyetle haramdır.
Zira insan,Allah karşısında olabildiğince mahviyetkâr olmalıdır.
22Müezzinlik
Asr-ı Saadet döneminde müezzinliğin şahıslara göre tahsisi çok önemli bir meseleydi.
Bakın ben Hz.Ebû Bekir veya Hz.Ömer ’e ezan okutulduğuna dair hiçbir şey okumadım.
Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), müezzinlikle ilgili en ufak meseleyi dahi (ellerinin hareketinden ağzının hareketine kadar) Hz.Bilal ’e talim buyurmuştu.
Müezzinlere düşen, sadece kamet ve ezandır.
Bugünkü müezzinlik şeklini biz icat etmişiz.
Bana göre, komutla tesbih,biraz şahsın ferdî huzur ve teveccühünü bozuyor.
Belki topluca “Sübhânallah, elhamdülillah” demekle bazı kasvetli kalbleri delmeyi düşünmüş olabilirler.
Ama bunlar, âdet hâline gelince bid’at sayılmışlardır.
Ne var ki, teferruat sayılan bu kabîl şeylerle meşgul olunmamalıdır.
23Günahları Hafife Alma
Büyük olsun küçük olsun, işlenen bir günahın ağırlığı vicdanda hissedilmiyorsa, bu bir kebîre (büyük günah) olabilir.
Günahlardan dolayı vicdan azabı duyuluyorsa, en büyük günahlar bile segairden (küçük günahlardan) sayılır.
24Müçtehitlerin Hükümleri Arasında Tercih
Soru:
Müçtehitlerin bir meseledeki farklı hükümleri arasında tercih yapabilir miyiz?
Cevap:
Hangisinin hükmü aklî ve naklî deliller açısından daha güçlü ise, onu tercih edebiliriz.
Ama, tercih edenin de ehl-i tercih olması gerekir.
Fakat bu kapıyı şimdilik açmamak en uygun olanıdır.
Kanaatimce bunu bir heyete bırakmak daha sıhhatli olacaktır.
Gerçi günümüzde böyle bir heyet teşekkül etmediği için birtakım hususlarda görüş beyan ediliyor ama, bence bu ciddî bir meseledir ve kesinlikle laubaliliğe tahammülü yoktur.
25Gayr-i Müekked Sünnetler Hakkında
Soru:
Bazıları sünnet-i gayr-i müekkedelerin terkinde bir şey gerekmez diyorlar.
Ne buyurursunuz?
Cevap:
1.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), başladığı bir ibadeti hayat-ı seniyyeleri boyunca hiç terk etmemiştir.
Bir cemaat gelmiş, öğleden ikindiye kadar onu meşgul etmiş, o, öğle sonrası kılınan iki rekât namazı ikindiden sonra kaza etmiştir.
Hâlbuki bütün mezheplerin icmaı ile sünnet kaza edilmez.
Demek ki,onda çok ciddî bir disiplin ruhu vardı ve başladığı bir ibadeti sonuna kadar götürmek istiyordu.
O kadar ki, teheccüt kılamadığı zamanlar, onu da kaza ediyordu.
Ta ki,hayatında ibadet adına bir boşluk oluşmasın.
2.
İkindi ve yatsının ilk sünnetlerine fazilet nevinden çok teşvik vardır.
İkindiden önce 2 veya 4 rekât sünnet kılınır;
Hanefiler 4, diğer mezhepler 2 rekât kılarlar.
Fakat, birisi ikindinin sünnetini hiç kılmıyorsa, gıyabında niye kılmıyor deseniz gıybet etmiş olursunuz.
Zira, bunlar farz değildir.
Yatsı namazına gelince:
1.
Yatsı namazından önce bugünkü anladığımız mânâda bir sünnet yoktur.
2.
Akşam namazından sonra 6 rekâtlık bir nafile namaz vardır.
Bunun ikisi sünnet, dördü evvabin olabilir.
3.
Akşam ile yatsı namazları arasında kılınacak yirmi rekât namazın sevabıyla alâkalı hadis var.
Aslında bu, akşam ve yatsı namazlarının toplamıdır.
4.
Şafiî mezhebinde “Her ezanla kamet arasında namaz vardır.”
hadisine dayanarak akşam namazının farzından evvel kılınan iki rekâtlık bir namaz vardır.
Netice: Yatsıdan önce umumî mânâda bir namaz vardır.
Fakat ‘Yatsının dört veya iki rekâtlık ilk sünneti vardır.
’ derseniz kitabî konuşmamış olursunuz.
26Büyü ve Sihir
Büyü ve sihr in büyük günahlardan olduğunda şüphe yoktur.
Zinanın ise, kebair den sayıldığı ve bazı yerler itibarıyla büyük günahlardan olduğu ifade edilmektedir.
İnsanlar zina edeni iflah etmezler fakat, sihirbazlara, büyücüler e teveccüh edebilirler.
Bugün, sihir ve sihirbazlık oldukça revaçta.
Hâlbuki bunların hepsi yalancı.
Yaptıkları da yalan Bu arada kendilerinden birtakım harikulâde hâllerin zuhuru, onların salâhına delâlet etmez.
Zira,Müseyleme’de de bazı harikulâde hâller vardı ama, sahtekâr ve yalancının biriydi.
Devrimizde bu hususlar –belli bir hizmete dilbeste olmuş insanlar da dahil– çok bilinmediğinden, bazıları gidip bir kezzaba abone ol abiliyor.
Allah korusun, onların söylediklerini tasdikle insan küfre girebilir.
Bu hususlara çok dikkat etmek gerek.!
27Suizannın En Kötüsü
Peygamberler hakkında suizanda bulunmak,ulemanın çoğuna göre küfürdür.
Evliyaya ve meşayiha suizanda bulunmak ise, insanın helâketine sebebiyet veren yanlışlıklardan olsa gerek...
28“Esteîzü Billâh” Deme
Konuşma esnasında herhangi bir âyet okumaya geçerken “esteîzü billâh” demek,bid’attır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe-i kiram ve tâbiîn-i izâm arasında böyle bir uygulamaya dair hiçbir delil yoktur.
Doğrusu “Eûzübillah...”demek tir.
29Besmelesiz Et
Hanefî mezhebi,“Üzerine Allah’ın ismi anılmayan (yani bes mele çekilmeyen) şeyleri yemeyin.”
(En’âm sûresi, 6/121) âyetine ve birtakım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz kesilen hayvanların etlerinin yenilemeyeceğine hükmetmiştir.
Buna karşılık Şafiîler, Buhârî’de geçen bir hadisi farklı yorumlayarak,besmele kasden terk edilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin yeterli olduğu görüşündedirler.
Buhârî’deki hadis şöyledir:
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Mekke ’de bulundukları bir sırada, etraf kabilelerden Müslüman olan bir topluluk, kendilerine hediye et gönderir.
Besmeleli mi, değil mi belli olmayan bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine sorulduğunda, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),“Besmele çekin ve yiyin!” buyururlar.
İmam Şafiî Hazretleri bu hadisi mutlak olarak ele alıp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa, yerken besmele çekmenin kâfî olduğu neticesini istinbat eder.
İmam Âzam Efendimiz ise, “Eti gönderen kabile Müslümandı ve ilgili Kur’ân âyetinden haberdardı.
Dolayısıyla, besmele çekip çekmedikleri sadece bir şüphe meselesiydi.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayvanı keserken besmele çekmişlerdir hüsnüzannıyla etin yenmesini buyurdular.
Zaten, yemeye başlarken besmele çekilir.”
diyerek, bunun besmelesiz etin yenilebileceğine bir delil teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir.
Müslümana gereken ve yaraşan, dinin en küçük bir meselesinde dahi hassasiyet göstermektir.
O, bir taraftan ferdî hayatında besmelesiz etleri yemezken, içtimaî hayat adına da ağırlığını koyar ve etlerin “Besmele” ile kesilmesi için gereken her şeyi yapar.
30Devir ve Hükmü
Vefat eden bir Müslümanın vârisleri veya daha uzaktan yakınları,onun kılamadığı namazları, tutamadığı oruçları ve yerine getiremediği yeminlerinin keffaret i adına, “Allah’ın rahmeti engindir.”
mülâhazasıyla, fakirlere para dağıtırlar.
Aslında ne âyet ne hadis ne icma ne de kıyas-ı fukaha ile sabit olmayan bu husus,hayatı boyunca Allah’a kul olmaya çalışmış, namazı niyazı, oruç ve haccıyla ömrünü geçirmiş bir insanın, ölüm hastalığında birkaç gün kılamadığı namazlarından dolayı, her namaz için bir fitre miktarı tayin edilerek ortaya çıkmış bir meseledir.
Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, “Allah’ın rahmeti, merhameti engindir;
umulur ki affeder.”
düşüncesiyle fukaha bu uygulamaya ses çıkarmamıştır.
Hatta, kazaya kalmış namaz veya oruçların tamamı için verilecek miktar bulunamadığında, eldeki para bir fakire verilir, o da artık kendi mülkü olan parayı ölünün yakınlarından birine hibe eder..
ve bu muamele, namaz, oruç, yemin sayısınca devam ederek, her seferinde bir keffaret verildiği kabul edilir.
Bu sebeple de buna ‘devir ’ adı verilmiştir.
Ne var ki, her iyi şeyi suiistimal edenler çıktığı gibi, bu âdeti de zamanla şu iki noktadan kötüye kullananlar çıkmış;
dolayısıyla da iş, asıl mecrasından sapmıştır.
1.
Hayatı boyunca alınları secdeye varmamış insanlar için de ya vasiyet yoluyla ya da vereseleri tarafından aynı usul uygulanır hâle gelmiştir.
2.
Sözde din adamları, maddî menfaat mülâhazasıyla bu şâz uygulamayı yaygınlaştırmış ve ihtiyaçları olsun olmasın, devir paralarını kendileri almaya başlamışlardır.
Başlangıç itibarıyla iyi niyetle ortaya atılan ve bu yüzden fukahanın ses çıkarmadığı bu uygulama, bugün suiistimaller neticesinde yozlaştırılmış, gayri aklî ve gayri mantıkî bir konuma gelmiş bulunmaktadır.
Bu açıdan denebilir ki, illâ da devir yapılacaksa aslî hüviyetine göre yapılmalı, aksi takdirde vazgeçilmelidir.
Bundan daha önemlisi de, tam bir şuur ve dikkatle hayatımızı kulluk atmosferi nde geçirebilmektir.
[Fıkhî Meseleler]

FASILDAN FASILA
01Ayrı Bir Vilâyet Yolu
02Cüz’î - Küllî İslâm’a
(Îman ve Kur-an Hizmetine) İhanet Düşüncesi 03Hastalık
04Uhrevî Gün
05Örnek Toplum
06Dava Arkadaşlığı
07Mukavele
08Helâlleşmede Ölçü
09Ümit ve Sebat
10Can Pazarı
11Kobralara Merhamet
12Şeytan ve İrade Zaafı
13Maddenin Fareleri
14Akıbet Endişesi
15Kaybetme Noktaları
16İnhiraf
17Rab’le İrtibat En Büyük Güçtür
18Yanlış İnsan
19Kur’ân’daki Kıssalara Bakış
20Vâkıa Sûresi ve Fakirlik
21İnce Bir Mesele
22Mübalağa
23Dünya ve Ahirette Hesap
24Okumak
Ayrı Bir Vilâyet Yolu
Cenâb-ı Hakk’ın,bizzat insanın mahiyetine koyduğu ve ölünceye kadar da o insanın yaka-paça olacağı kötülükleriyle yaptığı mücadele ve mücahede neticesinde, elde ettiği semere, onun bir anda VELİLİK MERTEBESİNE ÇIKMASINA vesile olabilir.
Meselâ, uygunsuz bir ses ve sözün tesirinde kalan birisi, böyle bir şeyi dinlerken tepeden aşağıya yuvarlandığını hissedip de bundan vazgeçebiliyorsa,bu onu bir anda VELİ yapabilir.
Ve yine,şehevî arzuları şiddetli olan bir insanın,dişini sıkıp,nebiler gibi iffetli yaşama ya gayreti sayesinde kazanacağı mertebeyi;;<br>başkaları SEKSEN SENE İBADETLE kazanamayabilirler.
Böyle insanların bir gün velilerle el ele semalarda pervaz ederek gezdiklerine şahit olursanız hiç hayret etmeyin.
Cüz’î - Küllî İslâm’a
(Îman ve Kur-an Hizmetine) İhanet Düşüncesi
Fıkıh kitaplarında, “Zinaya zorlanan kimsenin zina etmesine cevaz yoktur.
Zorda kalan kimse ise, diliyle Allah’ı inkâr edebilir.”
hükmü yer alır.
Zinada kul hakkı bahis mevzuudur ve kul, hakkını helâl etmedikçe, bu günahtan kurtulmak mümkün değildir.
Aynı mevzuda İbn Âbidin , “Birisi Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) –hâşâ– tezyif etse ve sonra da tevbe etse, yaptığı bu tevbe kabul olmaz.”
der.
Neden? Çünkü, hakkını helâl edecek şahıs artık ortada yoktur.
İslâm’da, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yana gelmiş geçmiş bütün Müslümanların ve ayrıca kıyamete kadar gelecek bütün mü’minlerin hakkı bahis mevzuudur.
O hâlde, dinimizin aleyhinde olabilecek şekilde dine karşı tavır alanlara imkân ve fırsat vermek, altından kalkılmaz bir vebal olsa gerek.
Hastalık
Musibetler den sonra, insanı terakki ettiren ikinci faktör hastalıklardır.
İnsan,musibetleri de hastalıklarıda Rabbisinin ihsanlarından saymalı ve şükür içinde sabretmeli.
Uhrevî Gün
Haftada bir gününüzü kendinize ayırın.
O gün , maddî ve dünyevî hiçbir şey yapmayın.
Her işiniz mâneviyat ve ahiret âlemi adına olsun.
Örnek Toplum
Ahir zamanda İslâm’a hizmet edecek topluluğun en önemli vasıflarından biri de vaizliktir.
Bunlar,cami kürsülerinde veya başka yerlerde vaaz ve nasihatlerle dinin ruhunu ak settireceklerdir.
Bu topluluğun ikinci önemli vasfı ise,koyu tutuculuk,statüko ve tabuları parçalamaktır.
Evet, dünyada çığır açan kimseler,hep alışılagelen şeylerin dışında neş’et etmişlerdir.
Ve şunun-bunun prensiplerine de uymamışlardır,uyamazlar da, çünkü prensipleri kendileri vaz’ederler.
Dava Arkadaşlığı
Herhangi bir yerde bir Müslümanın başına bir şey geldiğinde, diğer Müslümanların,bir cesedin uzuvları gibi hassasiyet göstermeleri gerekir.
Eza ve cefa gören bir Müslümanın maruz kaldığı şeyler karşısında diğerlerinin boğazından lokmalar nasıl geçer,benim aklım buna bir türlü ermiyor.
Bu gibi durumlarda arkadaşların,hiçbir dünyevî endişeye kapılmadan her şeyleriyle sıkıntı çeken kardeşlerinin yanında olmaları ve onun sıkıntılarını paylaşmaları gerekir.
İşte dava arkadaşlığı budur! ***
Mukavele
İslâmî hizmetler içinde gizli bir mukavele vardır.
O da,herkesin ciddî bir sorumluluk şuuruyla kendine düşeni yapmasıdır.
Helâlleşmede Ölçü
Helâlleşme bir ahlâk hâline getirilmelidir.
Ve mutlaka helâllik istenen şahsa durum olduğu gibi anlatılmalıdır.
Meselâ: “Senden şu kadar haksız yere şunu aldım;
seni gıybet ettim...”
vs.gibi.
Ne var ki, aynen anlatma karşı tarafta derin yaralar açacaksa, o zaman mesele şerhedilmeden, mutlak olarak helâllik istenmelidir.
Bir zaman arkadaşlardan biri gelerek bana, “Hakkını helâl et, senin gıybetini yaptım.”
dedi.
Tam neler söylediğini ifade edecekti ki, hemen susturdum ve hakkımı bütünüyle helâl ettiğimi söyledim.
İnsanız ve zayıf taraflarımız var.
Söylenen söz içimizde bir ukde ve yara olarak kalabilir.
İnsanın Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, içinde mü’min kardeşine karşı, herhangi bir ukde varken gitmesi ise büyük bir tali’sizliktir.
Onun içindir ki, Efendimiz sık sık:
“Bana arkadaşlarım aleyhinde hiçbir şey söylemeyin.
Zira, Rabbimin huzuruna selim bir kalb le gitmek isterim.”
der ve mü’min bir kardeşi aleyhine bir şey söylemek isteyenleri böyle ikaz ederdi.
O’nda bizim için her hususta üsve-i hasene (en güzel örnek) vardır.
Bu mevzuda da rehberimiz, yine Resûlullah’tır (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Ümit ve Sebat
Soru: Bazı hâdiseler ümitsizliğe sebep oluyor.
Ne tavsiye buyurursunuz?
Cevap:Hepimizin bast hâli her zaman devam etmeyebilir.
Birbirimize moral vermeliyiz.
Ruh hâleti müsait olanlar diğerlerine anlatmalı.
Bilhassa sadmelere ilk muhatap olanlar sarsılabilir.
Bunlar bizim elimizde olan şeyler değildir.
Bedir ’de galibiyet vardı.
Aynı güçle Uhud ’a gelindi,fakat mağlup olundu.
Sonra Hendek’e müdafaaya çekilindi.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),müşrikler dönüp giderken arkalarından,“Bundan sonra sıra bizde.”
buyurmuştu.
Hâdiseler,“devr-i daimler” içinde sürüp gitmektedir.
Önemli olan sebattır.
Osman Gazi,başlangıçta tek bir köye sahipti ve etrafı tekfurlarla doluydu.
Ama o ölüm döşeğinde,Bursada kuşatma altındaydı ve vasiyetine “Beni Bursa’ya gömün.”
diyordu.
İstanbul surlarına kadar gelenler, “Burada ölünüyor, bırakıp gidelim.”
deselerdi,İstanbul feth edilemezdi.
Düşünün ki, İstanbul 17 defa kuşatıldı.
Vazifelerinin şuurunda olanlar geldiler, vazifelerini yaptılar ve gittiler.
Can Pazarı
İbrahim olmayı isteyen,aynı zamanda ateşe atılmayıda istemektedir.
Yusuf gibi olmanın yolu,hapishaneden geçer.
Dava adamı olarak ölmek,havari gibi yaşama ya bağlıdır.
Bunları birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır.
Hem şehadet iste hem de can pazarına gelme!..
Olacak şey mi bu?
Şimdiye kadar olmamış, bundan sonra da olamaz!..
Kobralara Merhamet
Kobralara merhamet, zehirlenecek bir sürü kimsenin hak kına tecavüz demektir.
Bu itibarla, Müslümanlara taarruz eden kimseleri affetme, kobralara merhamet olsa da, insanlığa zulüm dür.
Şeytan ve İrade Zaafı
İrade zaafı,zırh ve miğfer arasındaki delikler gibidir.
Şeytanlar vururlarsa oradan vururlar.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem :
“Bir ifrit ,elinde ateş,bana namazda musallat oldu.”
buyuruyorlar.
Demek ervâh-ı habîse,herkese derecesine göre musallat olabiliyor.
Evet,şeytan kimine uzaktan ok atar,kimine de merdiven dayar,öyle çıkar...
Maddenin Fareleri
Fare nasıl yağ, peynir vs.gibi şeylerin kokusunu çok öteden alır ve gider onları bulur,öyle de ehl-i dünya âdeta maddenin faresi olmuş.
Bizim hayallerimizde bile ulaşamadığımız yollarla gidip kendi menfaatlerini bulabilirler.
Akıbet Endişesi
Ulü’l-azm peygamberlerin hemen hepsinin ashabından irtidat edenler çıkmıştır.
Hz.Musa ’nın ashabından Samirî ,Hz.İsa ’nın havarilerinden biri ve Kâinatın İftihar Tablosu Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabı içinde de bir hayli isim...
Geçmişte peygamberleri görmüş ve onlarla aynı atmosferi paylaşmış insanlar arasında dahi irtidat vâki olursa,huzurda bulunmanın tadına erememiş ve nebevî ‘sıbga’ (boya) ile boyanamamış bugünkü insanlarda irtidadın olmayacağı düşünülemez.
Bu bakımdan,herkes akıbetinden endişe etmeli.
Hadisin ifadesiyle,insan Cennet ehlinin amellerini işler de, neticede yazısı kendisine sebkat eder ve son deminde irtikâp edeceği kötü bir amelle –Allah muhafaza buyursun– Cehennem’e yuvarlanabilir.
Hz.Ebû Hüreyre ’nin akıbet endişesiyle nasıl iki büklüm olduğunu,onun şu sözlerinde müşâhede etmek mümkündür.
“Bir gün üç kişi oturuyorduk.
Allah Resûlü yanımıza geldi ve “Cehennem’de içinizden birinin dişi bana Uhud dağı kadar görünüyor!” buyurdu.
Derken birimiz şehit oldu ve iki kişi kaldık.
Ben çok endişe ediyor ve Resûlullah’ın haber verdiği kişi ben olurum diye korkuyordum.
Nihayet,diğeri de Yemame ’de Müseyleme ’nin saflarında can verince Rabbime çok hamdettim.”
Evet,Allah Resûlü için “Halîlim” ifadesini kullanacak kadar O’na yakınlık hisseden Hz.Ebû Hüreyre akıbetinden bu denli korkarsa,bizim nasıl davranmamız gerektiğini varın siz hesap edin!
Kaybetme Noktaları
İnsanın ehlullaha (Allah dostları) bakışında, onların her günkü hâlleri onun gözüne perde, ayağına da bağ olmamalıdır.
Evet, insan için çok kaybedecek noktalar ve çok yanılacak hususlar vardır ki, farkına varılmadan içine girilmiş olur.
Biz her zaman imtihan dayız.
Bilmem ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinde olsaydık, durumumuzu ayar layabilecek miydik? O’nun, pazarda herhangi bir insan gibi alışveriş yapması, aynı anda nikâhının altında birkaç kadının bulunması, namaza duracakken “Siz hele durun ben bir gusül abdesti alıp geleyim.”
demesi gibi şeyler, bazı kimselerin O’na karşı olan bakışını değiştirmeyecek miydi? Ah altın çağın aslanları , meğer siz ne teslimiyet erleri ymişsiniz? Evet, işte bunlar hep birer imtihan vesilesidir.
Eğer hakikat-i Ahmediye’yi bu zaviyeden temâşâya kalkarsak, onu gerçek enginliğiyle göremeyiz.
O’nu bir tavus gibi göklerde pervaz ederken göreceğimiz yerde,kalkar,insanlara imam olması itibarıyla beşeriyetin gereği bir kısım noktalara takılırsak kaybederiz.
Ebû Cehil aptal bir insan değildi fakat, her meseleye böyle kendi zaviyesinden baktığı için önündeki imtihan barajlarını aşamam ıştı.
Ayrı bir misal daha arz edelim: Tasavvuf ta, sâlik i disipline edecek ve seyr u sülûk ta faydalı olacak çileler vs.vardır.
Meselâ,diyelim ki sâlikten,önce 500 “Lâ ilâhe illallah” demesi istendi.
Şimdi bu insan kalkar da bunun kaynağı var mı, niye 500 tane diye itiraz ederse, kendine takılır kalır ve dolayısıyla da kaybeder.
Evet, insanın gözü ötelere açık olmalı ki görebilsin.
Hâlbuki biz,bütün bütün olmasa bile bir ölçüde mâneviyata kapalıyız.
Bu itibarla,bunların birer imtihan ve kaybetme noktaları olduğunu çok iyi bilemeyebiliriz.
İnhiraf
Soru:İnhiraf etmede yeme ve içme nin rolü var mıdır?
Cevap:
~Yediğimiz-içtiğimiz şeylerin inhiraf etmede rolleri vardır.
~Haram-helâl diye bir kısım temel prensipler vardır ki bunlar bir mü’min için vazgeçilmez unsurlardır.
~Selef,İnsanlığın İftihar Tablosu ’nun bir beyanına dayanarak haram lokma,Cehennem’le temizlenir diyor ve insanın maddî yapısı ile mânevî yapısı arasında bir alâkaya inanıyordu.
Evvelâ, yenen ve içilen şeylerin helâl olması, doğrudan doğruya Hz.Şârî tarafından talep edilmekte ve inananların bununla mukayyet olmaları istenmektedir.
~Yani biz bununla mükellefiz ve bu da bir emr-i ilâhîdir.
İkinci olarak, haram olan şeylerin netice itibarıyla getirdiği zararlar söz konusudur.
~Bu zararlar bazen maddî olur, bazen de mânevî.
~Evet,yediğiniz bir lokma haramın,sizi inhirafa götürmesi ve hatta çoluk-çocuğunuzun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusu olabilir.
~Selef-i salihîn bazen harama düşeriz korkusuyla şüpheli şeylerden dahi vazgeçmişlerdir.
~Hatta helâl olan birçok şeyden bile kaçınmış ve kılı kırk yararcasına hassas davranmışlardır.
~Binaenaleyh, haram yeme-içme ve giyinmenin insanı inhirafa götürdüğü her zaman söylenebilir.
~Dolayısıyla da bu mevzuda hassas olmayan ruhlar,burada da çeker, ötede de...
Kaldı ki meşru daire oldukça geniştir, harama girmeye lüzum yoktur;;<br>bu itibarla da her zaman dikkatli olup, dikkatli yaşamaya gayret sarfedilmelidir.
Rab’le İrtibat En Büyük Güçtür
~Bence en mühim olan şey,Rab’le irtibatı devam ettirmektir.
~Tıpkı çiçek yaprakları gibi;;<br>yapraklar ağaçtan kopup yere dökülünce ayaklar altında çiğnenir ve ezilirler.
~Ama,ağacın başında kalsalar hem o muazzez mevkilerini hem de canlılıklarını korurlar.
~Biz de Rabbimizle irtibatı kaybettiğimiz zaman tıpkı ağaç yaprakları gibi dökülür ve eziliriz.
Evet, bizi başkalarının gücü yenemez;
bizi kendi güçsüzlüğümüz yener.
Yanlış İnsan
~Bizden çok yanlışlar zuhur edebilir.
İnsanın KENDİNİ YANLIŞSIZ GÖRMESİ EN BÜYÜK YANLIŞTIR.
Sonra diğer yanlışlıklar onun etrafını sarar ve o insanın kendisi âdeta bir YANLIŞ olur.
Kur’ân’daki Kıssalara Bakış
Hz.Musa ’yı (aleyhisselâm) Kur’ân sayfaları arasında sadece geçmişte yaşamış büyük bir peygamber olarak görür ve öyle takdim ederseniz, ondan fazla istifade edemezsiniz.
Yapılması gereken,Hz.Musa’yı (aleyhisselâm) kendi devrimize getirmek ve onu aramızda hissetmektir.
Evet,Kur’ân’ı mütalâa ederken,her bir kelimesinin kendimize ve kendi devrimize baktığını düşünmeli, sürekli büyüyen dalgalar gibi her an inkılâplar yapacak olan Kur’ân ile aramızdaki yabancılığı mutlaka atmalıyız.
Evet, Kur’ân okurken, Kur’ân’da anlatılan vak’aların cereyan ettiği devirle, kendi devrimiz arasında münasebetler kuramazsak,Kur’ân’ı kendi derinlikleri ölçüsünde anlayamayız.
Kur’ân-ı Kerim, mutlak mânâda insanı karakterize ve ona ait şeyleri terennüm eden bir kitaptır.
Madem ki Kur’ân-ı Kerim bir defa daha nazil olmayacak ve ebediyen, yani kıyamete kadar hükmü bâki bir kitap olarak kalacak ve tazeliğini de artarak koruyacaktır;;<br>öyle ise o,mutlak mânâda insanı anlatacaktır ve anlatmıştır da.
Kur’ân, insanın destanı dır.
Onda duaları, ümitleri,elemleri,sevinç ve yeisleri ve her çeşit meselesiyle insan vardır.
Bu bakımdan,Kur’ân’da kendini ve kendi devrini bulmak isteyen,onu ciddî bir tefahhus (araştırma) ruhuyla tilavet etsin.
Vâkıa Sûresi ve Fakirlik
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),“Vâkıa sûresini her gece okuyan fakirliğe düşmez.”
buyuruyor.
Çünkü bu sûre, tam bir teslimiyet ve tevekkülle Allah’a sığınmayı salıklamanın yanında insana fakirliğe düşmeme çarelerini de fısıldar.
Bu meyanda, sağlam bir tevhid anlayışı verir.
Dünyada bu anlayışa muvafık hareket edeni de Allah fakirlikten korur.
Kehf sûresini Cuma günleri okumakla Deccal fitnesinden korunma arasındaki münasebeti de aynı çerçevede değerlendirmek mümkündür.
İnce Bir Mesele
Çocuk sevgisinde çok aşırı gitmemeli.
Bazılarının çocuklarını çok fazla seviyordum.
Tokat yedim.
Bence, ana babalar, çocuklarından yedikleri tokatların sebebini,onları çok fazla, yani ölçüsüz sevmelerinde aramalı.
Sütün yağı kaymağında nasıl toplanıyor.
İnsanın günahları da eğer sperminde öyle toplanıyorsa o çocuk insanın başına bela olabilir.
Bu sebeple zifaf a girecek Müslüman, kabilse riyazet yapmalı.
“Aman yâ Rabbi!” demeli, ağlamalı, dövünmeli istiğfar etmeli.
Yoksa çocuğu onu tokatlayabilir.
İbrahim Ethem yıllardır görmediği evlâdını Kâbe ’de bağrına basınca “Ey İbrahim,bir kalbde iki muhabbet olmaz!” nidası gelir.
O da:
“Senin muhabbetine mâni olan bu çocuğu al yâ Rabbi!” deyince, çocuk İbrahim Ethem’in ayaklarının dibine yığılıveriyor.
Evet,11 ve 15.
Rica’larda görüyoruz.
Bediüzzaman,yeğeni Abdurrahman’ı çok sevmekte,inhirafından da büyük üzüntü duymaktaydı.
Burada mühim bir hakikat var.
Hakk’ın hatırı âlidir.
Yani, Hak hatırına evlât,kardeş, yeğen her şey ve herkes feda edilmelidir.
Bilâhare Abdurrahman güzel bir dönüşle dönüyor ve kısa bir müddet sonra da vefat ediyor..
Ama Allah, onun yerine Hasan Feyzi ’yi, Hafız Ali ’yi veriyor.
Mübalağa
Mübalağa zımnî yalandır.
Doğruyu iyi söylemeli, ama mübalağa etmemeli.
Aksi takdirde, maksadımızın aksiyle tokat yeriz.
Doğruluk bereket getirir, mübalağa ise gelen bereketi bile alır götürür.
Dünya ve Ahirette Hesap
Dünyada verilen her hesap , ahirete ait hesabın azalmasına sebep olur.
“Suçun tekerrürü ile ceza tekerrür etmez.”
prensibi, İslâmî bir prensiptir.
Allah öyle kanun vaz’edip, aksi icraatta bulunmaz.
Okumak
Ne yazık ki, bugünkü insanımızın en karakteristik bir yanı, okumamak ve düşünmemek.
Zannediyorum bizi verimsiz hâle getiren de işte bu.
İstisnaları olsa da, bu bir gerçek.
Bizim dünyamızın insanı, senede bir kitap okumaz, bir yerde oturup iki saat düşünmez.
Türkiye ’de hiç kitabın olmadığı devirlerde Bediüzzaman yazmış ve “Okuyun!” demiş, zira kitap okumayınca, insanın insanlığının inkişaf etmesi zordur.
Fasıldan Fasıla-1

MEDİNE KÖRÜK GİBİDİR hadisini Nasıl Anlamalıyız?
İslâmî emirleri hafife almak
Ahir Zamandaki Diriliş ve Kadir İsminin Tecellisi
***
MEDİNE KÖRÜK GİBİDİR
hadisini Nasıl Anlamalıyız?
İmana ve Kurana hizmet ömrü, birkaç seneden ibaret olanlar vardır.
Bu faaliyetler –Allah'ın tevfik ve inayetiyle– ihlâs ve Allah'ı hoşnut etme esasları üzerine planlanmıştır.
Bu itibarla da bu yolda SAMİMİYET ve İHLÂSLA YÜRÜYEMEYELER döküleceklerdir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere için "MEDİNE, TIPKI bir KÖRÜĞÜN CÜRUFU AYIRMASI GİBİ İNSANLARIN KÖTÜSÜNÜ İYİSİNDEN AYIRIR." ifadelerini kullanmaktadır.
Medine'nin hususiyeti mahfuz,konu umumîdir;
GÜNÜMÜZDE de ÎMÂNA ve KUR'ÂN'A HİZMET EDEN kimseler arasında İHLÂSINI KORUYAMAYALAR zamanla ELENECEK ve DÖKÜLECEKLERDİR ve bunu değiştirmeye de KİMSENİN GÜCÜ yetmeyecektir.
Ancak niyazımız odur ki, Rabbimiz, bir adımlık dahi olsa imana ve Kur'ân'a hizmet edenlerin ayağını kaydırmasın ve onları her zaman muhafaza buyursun!
Cenâb-ı Hak, her büyük davanın, temellerinin atıldığı dönemlerde ham ruhların elenmesi için o dava müntesiplerini değişik imtihanlara maruz bırakır.
Çünkü temelde elenmeyen HAM RUHLARIN, daha sonra meydana gelebilecek ÇETİN İMTİHANLAR karşısında elenmeleri söz konusu olacaktır ki, bu da tam felaket demektir.
Bu sebeple işin bünyesine esas teşkil edecek insanların, DÖNMEYENLERDEN OLMASI için bir kısım elenmelerin olması zarurîdir.
Bediüzzaman'ın, etrafındakilere eleneceklerini, hasların hamlardan ayrılacağını söylemesini hatırlatmakta da yarar var.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında da bu tür elenmeler olmuştur.
️Meselâ Ureyne kabilesinden bir grup insan Medine'ye gelip bir tür mide rahatsızlığından dolayı hasta olduklarını söyleyip şifası için Efendimiz'den yardım etmesini istemişler;
Allah Resûlü de, "SADAKA DEVELERİ VAR.
Gidin, onların sütlerinden için." demişti.
Onlar da Efen­di­miz'in işaret buyurduğu yere gidip dediklerini yerine getirip şi­fa bulmuşlar;
AMA ARDINDAN da develerin çobanlarına türlü tür­lü işkenceler yapmış, hatta gözlerini çıkarıp öldürmüş sonra da çekip gitmişlerdi.
Bu haberi alan Allah Resûlü hemen bunları kısa bir süre içinde yakalatmış, "kısas" uygulatmış ve bunun üzerine "Medine, tıpkı bir körüğün cürufu ayırması gibi insanların kö­tü­sünü iyisinden ayırır." buyurmuşlardı.
Medine tıpkı bir körük gibidir.
Nasıl ki, körük, kömür ve demirin isini pasını silip temizler, aynen onun gibi Medine de pis ruhlu insanları temizleyip bünyesinden atıverir.
MEDİNEMİSAL AYNI MİSYONU taşıyan ŞEHİR ve TOPLUMLARIN da aynı hususiyetlere sahip olması her zaman mümkündür.
️Elenenlere örnek olması açısından Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inanmış, O'nun yanında bulunmuş RECCÂL isimli şahsı da hatırlatalım;
bu şahıs, daha sonraki yıllarda Yemame'de yalancı peygamber Müseylimetü'l-Kezzab'ın saflarında mürtet olarak öldürülmüştür.
Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.
Evet, bunun gibi her dönemde elenen pek çok insan olmuştur.
Bugün olduğu gibi yarın da olmaya devam edecektir.
Bu hususta kimsenin teminatı yoktur.
(Allah bizi muhafaza buyursun!)
Bu mevzuda "Ön saflarda koşuyoruz." türünden düşüncelere kapılmamak gerekir.
Böyle bir düşünce yerine, "Birer nefer olarak bu işe intisap ettik.
Gelecekte yeşerecek bir bahçeyi suluyoruz." demeli ve "Rabbim, sağlam ellere teslim edeceğimiz ana kadar bizi takatimizin fevkinde imtihanlara tâbi tutmasın!" dileğinde bulunmalıyız.
Zihin Harmanı(***)
☆☆☆
İslâmî emirleri hafife almak
İslâm’ın herhangi bir emrini yapmamak küfür değildir ama, en küçük bir emri dahi olsa onu dahi hafife almak küfürdür.
Âyeti ve âyetin hükmünü inkâr eden kâfir olur.
Hadisin mütevatirini inkâr mevzuunda ise ulema, “fîhî nazar” demişlerdir.
Kuvvetli bir ihtimal ile, mütevatiren ifade edilen hadisteki bir hakikati inkâr eden veya hafife alan kimse de kâfir olur.
Kaldı ki elfâz-ı küfrü anlatanlardan İmam Birgivî’nin Tarikat-i Muhammediye adlı eserini Berîka ismiyle şerheden İmam Hâdimî, elfâz-ı küfrü saydığı yerde şöyle demektedir:
Efendimiz’den açık nassla gelen hususlar şöyle dursun, zayıf dahi olsa O’na nispet edilen şeyi hafife alan kâfir olur.
Meselâ, “Efendimiz şundan hoşlanırdı.”
Buna karşılık birisi, “O hoşlanırdı ama ben hoşlanmıyorum.”
derse küfre düşer.
[Hâdimî, Tarikat-ı Muhammediye Şerhi: Berika 2/448.]
Bir insan o tür bir şeyden hoşlanmayabilir.
Ancak burada mesele Efendimiz’e nispet edildiği için, bir kimsenin böyle bir tepkisi, Allah Resûlü’nü hafife almayı işmam ettiğinden böyle bir tepki o kişiyi küfre götürür.
Bir de doğrudan doğruya Efendimiz’in eliyle tahkim edilmiş bir mevzuda, vâzı-ı şeriat gibi “Hayır, bu öyle değil de böyle olmalı!” diyen kimse de küfre düşer.
İnsanlarda dini duygu ve düşünce öyle râsıh hâle gelmelidir ki, onlar dine ait herhangi bir meseleyi konuşurken başlarında kuş varmış gibi konuşmalı, onu uçurup kaçırırım diye ödleri kopmalıdır.
Evet, evvelâ, insanları bu hâle getirmek gerekir.
Laubali bir insanla, dinin teferruatına ait meseleler konuşulmaz.
Böyle bir kişi meseleyi keser atar ve dalâlete düşer.
Mü’min, iddia ettiği şeylerde bir delil insanıdır.
Binaenaleyh yobazlık, mü’minin semt-i nâsûtîsinden fersah fersah uzak olmalı, mesnetsiz iddialara girmemeli, hak ve insaftan ayrılmamalıdır.
Cenâb-ı Hak bizi basiretten mahrum etmesin!.
İsterseniz, “İnsaf, dinin yarısıdır.”[el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 1/43.] deyip bu hususu da noktalayalım.
{Prizma-8}
***
Ahir Zamandaki Diriliş ve Kadir İsminin Tecellisi
Kadir isminin dünya ve ahirette tecellisi farklı farklıdır.
Dünya;
“darü’l-hikmet”, ahiret ise “darü’l-kudret” olduğundan, ahirette Cenâb-ı Hakk’ın Kadir ismi sebepler perdesi olmadan doğrudan doğruya tecelli edecek ve orada tamamen kudret hakim olacaktır.
Hadîste de ifade edildiği gibi, istenilen herşey anında yerine getirilecek ve insan arzu ettiği herşeye nail olacaktır.
Kudretin ahiretteki bu tecellisi dünyada tecelli etmeyeceği mânâsına gelmez.
Zira dünyada Kudret, hikmet perdesi altında zuhur etmektedir.
Dolayısıyla da bizler dünyada eşya ve hâdiseleri sebepler perdesi altında temâşâ etmekteyiz.
Oysa ki bu perdelerin verasında asıl icraatta bulunan yine Allah’ın Kudreti’dir..
Şimdi bu açıklamanın ışığı altında mevzuu tahlil etmeye çalışalım.
Bizler sebepler aleminde yaşadığımızdan dolayı, istikbale ait vereceğimiz hükümlerde veya değerlendirmelerde de “tenasüb-i illiyet” prensibine göre düşünüyor ve hüküm veriyoruz.
Bundan dolayıdır ki henüz sebepleri ortaya çıkmamış pek çok mes’eleyi daha gelişme sürecinde iken henüz göremiyoruz.
Ancak netice zuhur ettikten sonra onlara aklımız eriyor.
Meselâ:
Müslümanlığın -hal-i hazırda içinde bulunduğu durum itibariyle- birgün dirileceğini, herkesin Müslümanlığa iltihak edeceğini, Hristiyanlığın dahi İslâm’a sığınacağını çoğumuzun aklı almıyor.
Çünkü, günümüzde müslümanlar hakkında pek çok plan ve entrikalar düzenleniyor, bizim de mevcut potansiyel güçle bunlarla mücadele edip, galebe çalacağımıza ihtimal verilemiyor.
Bu durum aynen Rûm Sûresi’nde ele alınan, Rum’ların İran’lılara galebe çalacağının müjdelenmesi hâdisesine benzemektedir.
Evet, o zaman da böyle bir galebe mümkün görülmüyordu.
Çünkü, Rumlarla İranlılar arasına kesinlikle kuvvet dengesi yoktu.
İnsanlar hâdiseleri sadece sebepler açısından değerlendirdiklerinden sebepler alemine zuhur etmemiş ama, gelişme vetiresine girmiş böyle bir realiteyi göremiyorlardı.
Bu sûre ile Cenâb-ı Hakk onlara, şu hakikatı hatırlatıyordu: Birgün gelecek Müslümanlar mutlaka Sasani ve Rum’lara galebe çalacaklar!
Bugün için de yine ilhad dünyasıyla Müslümanlar arasında kuvvet dengesi yok.
Çünkü, Müslüman ülkelerde hayatî ehemmiyeti olan pek çok müesseseye Müslüman olmayanlar hâkim.
Bütün bunlara rağmen, Müslümanların cephesinde de kâfirlerin hiç de tahmin etmedikleri gelişmeler ve inkişaflar oluyor.
Zaten onları korkutan da işte bu türlü faaliyetlerdir.
ONLAR BİZDEN DEĞİL, MÜSLÜMANLIĞIN TEKRAR İHYA EDİLMESİNDEN KORKUYORLAR.
Bu sebeple bilhassa bugünlerde,“Havkale” adını verdiğimiz “La havle ve la kuvvete illâ billâh”ı laâkal günde beşyüz defa tekrar etsek de yine az sayılır.
[FF-1]

Neylerse Güzel Eyler…
“Elhayru fî mahtârahullah” sözü, “Hayır, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır” manasına gelir;
Cenâb-ı Hak kullarını neye sevk ederse etsin ve nasıl bir neticeye ulaştırırsa ulaştırsın, O’nun takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğunu hatırlatır.
Evet, insan şart-ı âdi planında bir irade sahibidir;
yani, Allah (azze ve celle) kuluna, iki şeyden herhangi birini seçme söz konusu olduğunda bir cehd ve gayret ortaya koyma, bir çeşit eğilim veya eğilimde tasarruf ile bir hususu tercih etme, bir şeyi isteme ve dileme kâbiliyeti vermiştir.
Bu irade kâbiliyetinden dolayıdır ki, insan bazı hususları iyi ya da kötü, güzel veya çirkin, faydalı yahut zararlı görebilir ve birkaç şey arasından birini seçebilir.
Fakat, bazen insan seçiminde isabetli olamaz ve beklemediği, istemediği bir netice ile karşılaşabilir.
İşte, “Elhayru fî mahtârahullah” hakikati, insanın kendi arzularına başkaldırmasını, her meselede Hakk’ın rızâ ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek her yerde ve her durumda O’nun takdîrine razı olmasını ifade eder.
Bu sözün Peygamber Efendimiz’in mübarek dudaklarından döküldüğünü söyleyenler ve onu hadis olarak rivayet edenler de olmuştur;
fakat, muhaddisler bu şekilde bir hadis-i şerife rastlamadıklarını belirtmişlerdir.
Öyle de olsa, bu cümle çok şümullü bir hakikatin ifadesidir.
Bazı alimlerin, değişik ilâhî ve nebevî emirlerden süzerek bu türlü disiplinler ve genel kaideler ortaya koydukları malumdur.
Bu açıdan, kelimesi kelimesine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den rivayet edildiğine dair sağlam bir bilgi mevcut olmasa bile, bu söz, manası ve mefhumu itibarıyla Allah Rasûlü’ne nispet edilebilir.
Allah Teâlâ’nın takdîrinin her zaman kul için en hayırlı seçim olduğunu vurgulayan bu câmi’ beyan, bazı kitaplarda küçük kelime farklılıklarıyla zikredilegelmiştir.
Genellikle “Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı.
Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur.
Kimi zaman da sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir.
Netice itibarıyla neyin hayır ve neyin şer getireceğini sadece Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
(Bakara, 2/216) meâlindeki ayet-i kerimenin bir meyvesi olarak değerlendirilmiştir.
Bu ayette, mü’minlere farz kılındığı belirtilen savaşı, tekvînî emir olarak ele alabilirsiniz.
Yani, bu beyân-ı ilahî öncelikle Ashâb-ı kirâma, sonra da bütün inananlara diyor ki:
Siz müslüman olduğunuz ve dininize bağlı kaldığınız sürece şeytan ve onun insî-cinnî avenesi sizi asla rahat bırakmayacak ve her fırsatta düzeninizi, huzurunuzu bozmaya çalışacaklar.
Siz kavgaya hiç yanaşmasanız ve asla savaş istemeseniz bile her devirde bazı kimseler karşınıza dikilecek, sürekli kavga bahaneleri arayacak ve sizi harbe sürükleyecekler.
Mesela;
siz Medine’de huzur içinde otururken ve bütün Arap yarımadasına barış, emniyet ve asayiş mesajları verirken, düşmanlığa kilitlenmiş bazı kimseler sizin ticaret kervanlarınıza saldıracak, mallarınızı gasp edecek ve adamlarınızı öldürecekler.
Hatta bunlarla da yetinmeyecek Medine’yi kuşatacak ve evinizin önüne kadar gelip size meydan okuyacaklar.
Bedir’de, Uhud’da onları püskürteceksiniz;
en az zararla o savaş belasını savmaya çalışacaksınız;
fakat, onlar yine rahat durmayacak, tekrar hücum edecek ve bu defa da sizi şehrin etrafında hendek kazma mecburiyetinde bırakacaklar.
Siz dininizi, neslinizi, yurt ve yuvanızı müdafaadan başka bir şey düşünmeyeceksiniz;
fakat, savaş istemeseniz de zaman zaman mukaddesâtınızı koruma ile karşı karşıya kalacak ve hiç olmazsa savunma harbi yapacaksınız.
Hiç kan dökülmemesi, hiç kimsenin ölmemesi sizin her zamanki ilk tercihiniz olacak ama kutsal saydığınız değerleri, vatanınızı ve milletinizi muhafaza etme yolunda mücahededen de kaçmayacaksınız.
Gerekirse, Çanakkale’yi kana bulayan düşmana karşı dini-diyaneti, vatanı-milleti, topyekün Anadolu’yu müdafaa etme uğruna çoluğu-çocuğuyla, genci-ihtiyarıyla ikiyüz elli bin insanın şehadet şerbeti içmesine katlanacaksınız.
Evet, yeryüzünde kin, nefret ve düşmanlık hislerine yenik kimseler mevcut olduğu sürece savaşlardan ve çarpışmalardan uzak kalmanız neredeyse imkansızdır.
Hoşunuza gitmese de savaşmak mecburiyetinde kalacağınız zamanlar olacaktır.
İşte, bu gerçeği ifade sadedinde, savaşın farz kılındığı bildirilmiş ve böylece harp bir tekvînî emir şeklinde nazara verilmiştir.
Daha sonra da, “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur.”
hakikati dile getirilmiştir.
Müslümanlar, ilk günden itibaren hiçbir zaman savaş başlatan taraf olmamış, sürekli sulh aramış ve barış atmosferini korumak için gayret göstermişlerdir.
Fakat, buna rağmen, bazen hücum eden düşman karşısında savunma harbi yapmak zorunda kalmış;
kavga, çatışma, kan dökme hoşlarına gitmese de Cenâb-ı Hakk’ın takdirine rıza göstererek ve akıbetin hayır olmasını O’ndan niyaz ederek mecburen savaşmışlardır.
Mesela;
Allah Rasûlü ve arkadaşları Mekke’den uzaklaştırılırlarken, mallarını mülklerini, bütün servetlerini Mekke-i Mükerreme’de bırakmışlardı.
Çok geçmeden de, Mekkeliler, Müslümanların gözleri önünde, bu malları develerine yükleyip, Şam ve Yemen taraflarına götürüp satmaya başlamışlardı.
Bir gün, Medine civarından geçmesi beklenen Kureyş kervanındaki malların kendilerine ait olduğunu öğrenince, Muhacir efendilerimiz onları takip edip kendi mallarını almaya niyetlenmişlerdi.
Dolayısıyla, Bedir savaşı öncesinde yola çıkan müslümanların hedefi Kureyşlilerin ticaret kervanı idi.
Ashâb-ı Kiram, Medine’den ayrılırlarken silahlı bir orduyla değil, kendi mallarını satmaya götüren bu kervanla karşılaşmayı umuyorlardı.
Ne var ki, Allah Teâlâ hadiseleri evirip çevirdi ve neticede onları Kureyş ordusuyla karşı karşıya getirdi.
Zâhiren bu savaş şer gibi görünüyordu;
Ashab efendilerimiz de istemeyerek harbe tutuşmuşlardı.
Fakat, Cenâb-ı Hak, onlara sistemli savaşı öğretecek, onların yetişmelerini sağlayacak ve sahabeyi ilerideki muhtemel daha büyük gâileler karşısında hazırlıklı hale getirecekti.
O güne kadar, o yörede sadece vur-kaç savaşı yapılıyor, yalnızca gerilla taktikleri biliniyordu.
Kabile hayatı yaşayan ve kavgalarını kabile çapında veren kimseler sistemli ordular ve mekanize birlikler karşısında tutunamaz, büyük devletlerle yüz yüze geldikleri zaman onlarla savaşamazlardı.
Sasani Devleti’nin ya da Roma İmparatorluğu’nun düzenli orduları kapılarına dayandıkları vakit onlarla asla başa çıkamazlardı.
Bu itibarla da, onların ciddi bir eğitimden geçirilmeleri lazımdı.
İşte, başlangıçta Ashâb’ın hoşuna gitmeyen savaş, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle onlar hakkında büyük hayırlara vesile olmuştu.
Allah Teâlâ, ilk müslümanları feleğin çemberinden geçire geçire kuvvetlendirmiş, yetiştirmiş ve kıvama erdirmişti.
Dahası, kazanılan zafer, bütün Arap yarımadasında yankılanmış ve böylece İslâm’ın tanınması yolunda önemli bir adım atılmıştı.
Rahmeti Sonsuz onlara hadiselerin diliyle, “Sizin yaptığınız tercih nerede, Benim sizin hakkınızdaki takdir ve tercihim nerede?!.”
demiş ve ticaret kervanındaki mallara bedel onlara beklentilerinin çok üstünde bir muvaffakiyet nasip etmişti.
“Netice itibarıyla neyin hayır ve neyin şer getireceğini sadece Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
gerçeğini mü’min gönüllere bir kere daha duyurmuş ve onları murad-ı ilâhîye teslim olmaya çağırmıştı.
Cenâb-ı Hak, söz konusu ayet-i kerimede “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur.”
dedikten sonra “Kimi zaman da sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir.”
buyurmuştur.
Evet, yeme-içme, gezip tozma, gülüp oynama ve yan gelip yatma gibi şeyler nefsin hoşuna gider.
Kalb ve ruh terbiyesi almamış kimseler, bunlarla oyalanmak varken, ibadet etmeyi ve i’lâ-yı kelimetullah yolunda mücahedeyi hiç istemezler.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Tebük’e giderken münafıkların hemen hepsi sefere katılmaktan yüz çevirmiş ve ağaçların meyve verdiği o dönemde, bağ ve bahçelerinde oturmayı tercih etmişlerdi.
Tebük, Arap yarımadasının kuzeyinde, Medine-i Münevvere ile Şam şehrinin ortasında bir yerin adıdır.
Heraklius’un, müslümanları kılıçtan geçirmek için kırk bin kişilik orduyu yola çıkardığı haberi üzerine Allah Rasûlü sefer kararı almıştı.
Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve düzenli bir orduya sahip güçlü bir düşmana karşı savaşılacak olması gibi hususlar bu seferi “güç ve zor bir sefer” haline getirmişti.
Münafıklar, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat etmeyi hoş görmemişler, savaşa katılmamak için Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den izin istemişler ve müslümanlara
“Bu sıcakta savaşa çıkmayın!” deyip onları da caydırmayı denemişlerdi.
Allah Teâlâ, “De ki: Cehennem ateşi, bundan da sıcak! Ona nasıl dayanacaksınız?” (Tevbe, 9/81)
buyurarak onların nasıl bir yanlışlık içinde olduklarını nazara vermişti ama münafıklar hoşlarına giden yolda yürümeyi bırakıp Cenâb-ı Hakk’ın muradını gerçekleştirmeyi hiç düşünmemişlerdi.
Maalesef, müslümanlardan üç kişi de kendi haklarında şer gibi görünen bir şeyden kaçıp nefislerine cazip gelen şıkkı ihtiyar ederek geride kalanlar arasına katılmışlardı.
Evet, bazen insan rahat, tenperverlik, yuvaya düşkünlük, makam sevdası ve sadece dünya hesabına mutlu yaşama gibi nefsin hoşuna giden, bedene ve cismaniyete bakan şeylere müptela olur.
Fakat, bunlar çok defa insan için öldürücü birer hastalık halini alır.
Bunlara alışan kimseler çok basit sıkıntılar ve en küçük hırpalayıcı hadiseler karşısında bile dayanamazlar;
sarsılır ve yıkılır giderler.
Bu itibarla, bir müslümanın rahatlık, haneperestlik ve lüks yaşama gibi herhangi bir tiryakiliği olmaması gereklidir.
Hatta o, günde üç öğün yemek yeme ya da belli vakitlerde çay içme gibi masumâne kabul edilen tiryakiliklerden de uzak durmalıdır.
Bilmelidir ki;
Cehennem yeme, içme, yatma, nefsin hoşuna giden her şeyi elde etme ve cismaniyet itibarıyla tatmin olma gibi insanın arzularına seslenen alışkanlıklarla sarılıdır;
Cennet ise, ibadet etmek, i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin hakkını vermek, mücahedede bulunmak ve Allah yolunda her türlü zorluklara katlanmak gibi zâhiren kerih görünen şeylerle kuşatılmıştır.
Bu açıdan, insan, hoşuna gitsin gitmesin, her meseleyi dini ölçülere göre ele almalı;
her hadiseyi “Hayır, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu şeydedir” hakikati zaviyesinden değerlendirmeli ve her zaman Cenâb-ı Hakk’ın tercihi istikametinde tercihte bulunmalıdır.
Sebeplere riâyet ettikten sonra neticeyi Allah’ın takdirine bırakmalı;
kendisiyle alâkalı tasarruflarında Rahmeti Sonsuz’a inanıp O’na güvenmeli ve O’nun yaptığı her şeyden hoşnut olmalıdır.
Evet, kader rüzgârları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla karşılamak ve her hadiseye “Bunda da bir hayır vardır;
bu da geçer!” inancıyla yaklaşmak mü’min olmanın gereğidir.
İşte, “Elhayru fî mahtârahullah” ifadesi, her şeyi bütün bütün Allah’a havale edip, yine her şeyi O’ndan bekleme makamı sayılan “tefviz”in hulâsasıdır.
Tefviz, esbap ve tedbire takılmamanın unva­nıdır ve haslar-üstü haslara mahsus bir hâl veya makamdır.
Tefviz semasında seyahat eden hak yolcuları, zâhiren tedbir ve sebeplerle meşgul olsalar da, bu iştigal sırf esbap dairesinde bulunmalarının gereğidir.
Onların hadiseler karşısındaki mülahazalarını İbrahim Hakkı hazretleri “Tefviznâme”sinde şöyle dile getirir:
“Hak şerleri hayreyler,
Sen sanma ki gayreyler,
Ârif ânı seyr eyler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Sen Hakk’a tevekkül ol,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”
Esbaba takılmayacak insanlar, o sebeplerin tesir etmeyeceğini bazen basarla bazen de basiretle görür, her şeyi sır ufkundan temaşa eder ve meselelere hafî yamaçlarından bakarlar.
Hadiselerin önü ve arkası onların gözlerinin önüne serilir de Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiği hususları ayan beyan müşahede etmeleri itibarıyla sebeplere riayeti fazlaca önemsemezler.
“Zalimler için yaşasın Cehennem!”
Hatta, o ufkun insanları, bazen tedbiri ve sebepleri hiç kâle almayabilirler.
Mesela, Hazreti Üstad, hakkında ölüm kararı verilmesini beklediği ya da idam sehpasına yürüdüğü bir anda “Müsaade ederseniz vakit namazımı kılmak istiyorum” diyecek kadar korkusuzdur;
tehditler onun tavırlarında herhangi bir değişikliğe sebebiyet veremez.
Divan-ı Harb-i Örfî’de yargılanırken mahkeme başkanı Hurşit Paşa’nın ithamlarına cesurca cevaplar vermiş, idamının istenmesine rağmen özür dileyici bir hal sergilememiş;
hep dik durmuş, ölüme yürürken bile hak ve hakikati seslendirmiştir.
Beraat kararından sonra da mahkemeye teşekkür etmeyi bile tenezzül sayarak, yolda Beyazıt’tan tâ Sultanahmet’e kadar, kendisini takip eden kalabalık bir halk kitlesinin önünde, “Zalimler için yaşasın cehennem! Zalimler için yaşasın cehennem!” nidalarıyla ilerlemiştir.
Evet, onun Allah’a itimadı tamdır ve o Cenâb-ı Hak’tan gelen her şeye razıdır;
tavır ve davranışları da ihraz ettiği bu ufkun sesi-soluğudur.
Şu kadar var ki, bazı durumlarda da olsa sebepleri görmezlikten gelme ve tedbire takılmama herkes için geçerli bir husus değildir;
bu mesele subjektiftir ve erbabına aittir.
Dahası, tefviz ufkunun kahramanlarından birine gidip deseniz ki, “Siz kendi hakkınızda takdir ettiğiniz ve teslim, tevekkül, tefviz mertebelerinin cilveleri saydığınız esbap üstü bazı şeyleri bize de tavsiye eder misiniz?” Şayet, muhatabınız Rasûl-ü Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) sâdık bir temsilcisi, sünnet-i seniyyenin objektif bir tebliğcisi ise, “Bunlar bizim ufkumuzu aşan meseleler, bize göre değil böyle şeyler.
Bunlar, fiziğin yanında metafiziği de gören, nazarları ile bu âlemi delip öbür âlemleri de müşahede eden, ihsan şuurunun zirvelerinde gezen özel donanımlı Hak erlerine ait hususiyetler.”
der.
Öyle büyükler vardır ki, hayatlarında hiç ilaç kullanmamışlardır;
fakat, ilaç kullanan kimselere de kat’iyen “kullanma” dememişlerdir.
Hiç hekime gitmemişlerdir ama hiç kimseye “hekime gitmeyin” gibi bir tavsiyede de bulunmamışlardır.
Kendi seviyeleri açısından, hekimi ve ilacı bile tefviz anlayışına zıt bulsalar da, başkalarına hitap ederken meseleyi avam (hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan kimseler) açısından ele almış ve “Doktora gitmeli, ilaç kullanmalı;
bunları şart-ı âdi planında birer vesile bilmeli;
fakat, doktora ve ilaca güvenmemeli, şifayı Allah Teâlâdan istemeli!” ihtarını da ihmal etmemişlerdir.
Tevekkülün Esasları
Bu mevzuda objektif ve herkes için geçerli olan esas, sebepler dairesinde yaşadığımızdan dolayı esbâba arızasız riâyet edip, sonra da Kudreti Sonsuz’un üzerimizdeki tasarrufunu intizar etme şeklinde özetleyebileceğimiz “tevekkül” çizgisine ulaşmaktır.
Sebepleri yerine getirmekle beraber onlara tesîr-i hakikî ver­meme ve neticeyi Cenâb-ı Hak’tan bekleme mü’mince bir davranıştır.
Mesela, tarlanın bakımını yapma, zamanı gelince tohum ekme, ihtiyaca göre sulama, gerekiyorsa haşerelere karşı ilaçlama… gibi yapılması icap eden işleri eksiksiz yapma esbabı gözetme ve ürün almanın altyapısını hazırlama demektir.
Bunları hazırlarsanız, Cenâb-ı Hak âdet-i ilahiye açısında çok defa bol semere lutfeder.
Fakat, bütün sebepleri yerine getirmiş olmanıza rağmen, Rezzâk-ı Hakikî bazen beklediğiniz rızkı vermeyebilir de.
Bakarsınız ki, onca emeğiniz –zahiren- boşa gitmiş, tarlanızdan hiçbir ürün çıkmamış;
ya da tam hasat mevsiminde tarlanızı dolu vurmuş veya bir sel gelmiş, her şeyi alıp götürmüş.
İşte, böyle bir ihtimale de açık durmak, semereyi Cenâb-ı Hak’tan beklemek, hakkınızda takdir buyurduğuna karşı gönül hoşnutluğuyla mukabelede bulunmak ve “Muhakkak bunda da bir hayır vardır” demek “Elhayru fî mahtârahullah” hakikatine inanmanın, Allah’a tevekkül etmenin ve O’nun muradına teslim olmanın tezahürüdür.
...
Evet, tedbirde ve sebeplere riayette hiç kusur etmeseniz bile, iman ve Kur’an hizmetiyle alâkalı bazı meselelerde de bir kısım sıkıntılarla karşılaşmanız normaldir.
Bunlar, ya birer imtihan olarak sizi ibadetlerle ancak elde edebileceğiniz mertebelere ulaştırır, ya da size “Dünyada tatmaya izin var ama doymaya izin yok” mülahazasını hatırlatır, bu âlemin zevk u sefa yeri olmadığını, imtihan yurdunda yaşadığınızı ihtar eder.
Musibetlerin En Şiddetlileri
Zaten, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), “El-mü’minü belviyyün – Mü’minin başından bela hiç eksik olmaz” diyerek iman yolunun muhtemel meşakkatlerine dikkat çekmiştir.
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, belâların en şiddetli olanlarına başta peygamberlerin sonra da derecelerine göre Allah’a en yakın kulların maruz kaldıklarını belirtmiştir.
Bu hususa işaret eden hadis-i şerifin sonunda “Herkes imanının kuvvetine göre belalara uğrar.
Şayet insanın imanı sağlam ve güçlü ise ona gelen belalar şiddetli olur;
fakat, kulun imanı zayıfsa onun maruz kalacağı belalar da o nispette hafif olur.”
buyurulmuştur.
İmanı güçlü olan bir insan çok çetin musibetlerle imtihan edilse bile, her türlü meşakkate katlanır;
her şeye rağmen, “iman, teslim, tevekkül” der, saadet-i dareyne yürür.
İmanı zayıf kimseye gelince, Allah (celle celaluhu) onu ağır imtihanlara maruz bırakmaz;
çünkü o, elde ettiği küçük bir seviye varsa, ağır bir imtihanda onu da kaybedebilir ki, Rahmeti Sonsuz, kulunu öyle bir sû-i akıbete uğratmaz.
Bu açıdan, adeta imanın gücü ve Allah’la irtibatın kuvveti ölçüsünde bela ve musibetler de şiddetli ya da hafif gelir insanın üzerine.
Muhammed Lutfî Hazretleri,
“Ezelden âdet-i Mevlâ dostuna
Sevdiği kulunu mübtela eyler
Alınca abdini kerem destine
Anı bin dert ile ibtila eyler.”
diyerek işte bu hakikati dile getirmiştir.
Hâsılı, insan her meselede sebeplerin gereğini yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmeli, hakikî tesiri ve neticeyi Cenâb-ı Hak’tan beklemeli, akabinde de başına ne gelirse gelsin “Elhayru fî mahtârahullah” deyip takdir-i ilahiye teslim olmalıdır.
Allah’ın kaza, takdir ve muâmelelerinin zahirî acılık ve sertliklerine katlanıp her şeyi gönül rahatlığıyla karşılamalı, dûçar olduğu musibetleri kaderin tecellilerini düşünerek iç hoşnutluğu ile ahiret hesabına değerlendirmeli ve her zaman
“Hayır, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu husustadır” mülahazasıyla dopdolu olarak hâlis bir kul tavrı ortaya koymalıdır.
Başarının iki şartı:
SEBAT ve ZİKİR
Enfâl, 8/45
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا إِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
"Ey iman edenler!
Herhangi bir muharip topluluk ile karşılaştığınız zaman SEBAT EDİN ve ALLAH'I ÇOK ÇOK ANIN ki başarıya erişesiniz."
(Enfâl sûresi, 8/45)
Evvelâ, buradaki ALLAH'I ZİKİR" kaydından şunlar anlaşılabilir:
1) Normal gündelik hayatta, hususiyle de düşmanla mücadele anında kalben hiç gafletin olmaması vurgulanmaktadır ki, kalben gaflet içine giren herkese bu husus sık sık hatırlatılmalı ve uğrunda mücahede ettiği Rabbini hem kalben hem lisanen anması sağlanarak, insanların ölüp öldürüldükleri yerler bile birer kudsî mâbed hâline getirilmelidir.
2) Zikir, aynı zamanda savaş esnasında "ALLAH, ALLAH, ALLAH" diye bir haykırmadır ve böyle bir tavır karşı tarafın moralini olumsuz olarak etkilemede çok önemlidir..
ve tabiî Müslüman cephenin de moralini yükseltme, onlara aşk u şevk pompalamada da...
Rica ederim, günümüzde dilin ucuyla, mücerret "Allah, Allah" deme, eğer bizde gerilim, düşmanda korku hâsıl ediyorsa -ki, mutlaka hâsıl ediyor-
kalbten coşup gelen ve şuurluca yapılabilen bir zikrin, insana neler kazandıracağı düşünülsün...
3) Zafere ermenin Allah'ı zikir ve sebat u devama bağlanması hususuna gelince, o ayrıca üzerinde ciddî olarak durulması gereken bir husustur.
Demek ki burada, düşmanla karşılaşan mü'minlere düşen, birbirinin mütemmimi önemli iki husus var:
1) Kemmî ve keyfî buudları ne olursa olsun herhangi bir muharip güçle karşılaşıldığında, evvelâ sabr u ikdam ve sebatla kendi cephemizin moralini yükseltmek, kararlılığımızı göstermek.
Sâniyen, akıllıca ama fevkalâde atak, cesaretli ve azimli görünerek karşı tarafta psikolojik sarsıntı ve çözülmeler meydana getirmek...
2) Allah'ı çok zikrederek kendi ruh kıvamımızı sağlamak, O'na güvenin hâsıl ettiği görüntü ile karşı tarafı temelden sarsacak bir fütursuzluk sergilemek ve kendi aramızda karşılıklı aynı şeyleri tekrar ederek davranışlarımızın ritmini kalb balansına göre ayarlamak...
Evet bütün bunlar önemli birer başarı anahtarı olsa gerek.
Aksine sabr u sebat gösterilmeden, ilâhî âdete göre başarı elde edilemeyeceği gibi Allah anılmadan gafilane vuruşmalarla da zafere erilemez;
erilse bile sevaba nail olunamaz.
Dolayısıyla da böyleleri için uhrevî felah söz konusu olamaz.
Öyle ise hak yolundaki mücahit ve muharipler, şartlar nasıl olursa olsun bir taraftan azm ü ikdam içinde olmalılar, diğer taraftan da hep Allah'a yönelip O'nu anmalı, kalbinin bütün safvetiyle en güçlü olduğu zamanlarda bile kendi havl ve kuvvetinden teberri ederek O'nu yâd edip O'nun havl ve kuvvetine sığınmalıdır.
Ve
اَللّٰهُمَّ تَبَرَّأْنَا مِِنْ حَوْلِِنَا وَقُوَّتِِنَا وَالْتَجَاْنَا إِلٰى حَوْلِِكَ وَقُوَّتِِكَ
"Allahım, biz kendi havl ve kuvvetimizden teberri edip, Senin havl ve kuvvetine sığındık."
duası mü'minin ağzından düşmemelidir.
[K.
İ.
Yansıyanlar]
Başarının iki şartı:
SEBAT ve ZİKİR
“Ey inananlar, herhangi bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya erişesiniz.”
(Enfâl, 8/45)
Ayet-i kerimede Türkçemize o enfes güzelliği ile giren ve kullanılan “sebat” ile “zikir” beraber ifade edilmiş.
Bu iki mesele birleştirilirken, mutlak cem için kullanılan “vav” atıf harfi kullanılmış.
Bu ise bize, sebat veya zikirden hangisinin önce, hangisinin sonra olduğuna dair bir ipucu vermiyor.
Demek ki, bazen zikir sebata, bazen de sebat zikre sebep olabiliyor ve öncelik sonralık açısından da bu iki esas yer değiştirebiliyor.
Biz de bu tespitten sonra bir kere daha “sebat” diyelim.
Sebat, sabır demek değildir.
Her ne kadar biz Türkçede, “sabr u sebat” diyerek bunları müteradif kelimeler gibi kullansak da, sebatın, sabırdan farklı manalar taşıdığı da bir gerçektir.
Sabır, hiç fasıla vermeden sonuna kadar bir işi devam ettirmede kullanılan bir kelimedir.
Mesela, birçok İslam müellifinin tasnifi içinde o hep, ibadete, günaha ve musibete karşı dayanma ve diri kalmanın adı olarak kullanılmıştır.
Evet, bütün bir hayat boyu, sadece namaz adına, günde beş defa ve her türlü şarta rağmen namaz kılmaya sabır..
Efendimiz’in beyanına göre cehennemin kendisi ile kuşatıldığı şehevâta karşı sabır..
ve yağmur gibi yağan belalara, musibetlere karşı sabır.
Bu üç kısma şunlar da ilave edilebilir:
Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır.
Yani ekmiş olduğunuz tohumların semalara ser çekmesi ve hülyalarınızdaki seviyeye gelmesi için sabır.
Herkes için olmasa bile, hak erleri için, bir an önce ölüp, Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etme arzu ve isteğine karşı sabır...
Görüldüğü gibi sabır genellikle süreklilik, devamlılık isteyen meselelerde, her zaman dişimizi sıkıp, sıradağlar gibi yerimizde sabitkadem olma manasında kullanılıyor ki bu, biraz da “ne olacak;
nihayetinde ölüm olduktan sonra” mülahazasına dayanmaktadır.
Yani insan, biraz dişini sıkıp sebat etse, hiç de kötü bir şey olmayacak;
ya şehid olup kurtulacak ya da gazi sevabı alacak ve uhrevî birtakım mazhariyetlere erecektir.
Benim bu çerçevede hayıflandığım ve “keşke” dediğim bazı hadiseler var.
MESELÂ, Merzifonlu..
evet o koca serdar-ı azam, Viyana önlerinden dönmese azıcık sabredip orada ölse veya öldürülseydi ihtimal İstanbul’a kadar uzanan o korkunç bozgun yaşanmayacaktı.
Ve bunun tam karşısında farklı bir misal:
“Sorduğum 6 soruya 600 kelimelik cevap isterim diyen mütegallib İngiliz kilisesine Bediüzzaman’ın:
“Değil 600 kelime hatta altı kelime, belki bir kelimeyle bile değil, bir tükürükle cevap veriyorum” diyerek kükremesi, şehâmet dönemlerimizi hatırlatan bir örnektir.
SEBAT;
kararlılık, sözde durma, iyi düşünülmüş-taşınılmış sonra da kararlaştırılmış bir husustan geriye dönmeme manalarını da hatırlatır.
SEBAT;
aynı zamanda önemli bir ahlakî esastır ve faziletin de güçlü kaynaklarından biridir.
SEBAT ve METANET insanı, yapacağı işleri önceden çok iyi düşünür, sebat edildiğinde lehte ve aleyhte olabilecek bütün sebepleri karşılıklı değerlendirir, tercihini yerinde yapar ve bir daha da kararından dönmez.
İradenin önemli bir tezahürü sayılan sebat, hayatî bir insanî meziyettir..
ve böyle bir sebat babayiğidini, ihtimal ki, ne sevinç, ne keder, ne çıkar düşüncesi ne de hezimet endişesi karar verdiği şeyden geri çeviremez.
Yüksek hedefleri gerçekleştirmede sabr u sebat bir peygamber vasfı, hasis işlerdeki dayatma ve direnme ise tam bir şeytan ahlakıdır.
~~Allah’ı çok zikredin~
Ayetin devamında “Allah’ı çok zikredin” deniliyor.
Zikir, insanın dil ile Allah’ı anmasına dendiği gibi, kalbi ile tahattur etmesine de denilir.
Ve ölüm-kalım mücadelesinin verildiği bu en zor ve en sıkışık anda kalbi Allah ile dolu olan insanı Allah er-geç muvaffak kılar.
Yalnız, böyle kritik anlarda, sıkışık zamanlarda, insanın “Allah” diyebilmesi, Allah’ı düşünebilmesi, biraz da onun, geniş zamanlarında Allah’ı zikretmesine bağlıdır.
Zaten insan, tabiatı icabı sıkıştığında Allah der.
Öyleyse buradaki, sadece hücum anında “Allah Allah” demek değil, önemli olan onun, tabiatın bir yönü ve fıtratın bir buudu haline getirilmesi ve tabiat-ı beşerle bütünleştirilmesidir.
Bir başka ifadeyle, kalbi, ruhu Allah muhabbeti, Allah korkusu ile dolu olan insan, elbette diliyle de daima Allah diyecektir.
Bu sevgi gönlünde yer etmemiş insan ise diliyle Allah dese bile katiyen arzu edilen konumda olmayacaktır.
(2013/Kürsü)

HASAN BASRÎ HAZRETLERİNİN
İSTİĞFAR ÜSBÛİYYESİNE DÂİR
"İSTİĞFAR"
el-Kulûbu’d-dâria’ya giren,
büyük zatların istiğfarları okunabilir.
Mesela Hasan Basrî Hazretleri, baş döndürücü bir iç derinliğine sahip olan ve ciddî şekilde kendisiyle yüzleşen bir insandır.
İmkânınız varsa, onun günlere dağıtarak okuduğu istiğfarı siz de günlere tahsis ederek okuyabilirsiniz.
O, istiğfarlarına salât u selâmla başladıktan sonra kendince günahlarını sayıp döküyor ve sonra yine salât u selâmla duasını bitiriyor.
Aslında ne onun yaşadığı dönem ne de onun tabiatı, zikredilen o türlü mesavii işlemeye müsait değildir.
Evet, sabah-akşam Hakk’a kullukta bulunan ve hayatını hak yolunda mücadeleye adayan bir insanın bu türlü günahlara düşmesi mümkün değildir.
Fakat bununla birlikte o, belki de aklından geçen, hayaline uğrayan şeylerden dahi yana yakıla Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunuyordu.
Biz dinî yaşantımızda Hasan Basrî’den ileri olmadığımız gibi, hatalarımızda da ondan geri değiliz.
Dolayısıyla onun her gece okuduğu bu duaları biz her gece iki defa tekrar etsek yine de az sayılır.
İnsan istiğfar makamında gönlünden diline dökülen tazarru ve niyazlarını bitirirken, başlarken yaptığı gibi yine Efendiler Efendisi’ne (aleyhissalâtü vesselâm) salât u selâm getirmelidir.
Zira iki makbul dua arasında yapılan duanın kabul edileceği müjdelendiği için, insan duasının sonunda tekrar Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
salât u selâm getirmelidir ki istiğfarı iki makbul dua ile kanatlanıp makbuliyet ufkuna yükselsin.
《İstiğfar – 2 /03/06/2013/K.
Testi》
MUHASEBE ve İSTİĞFAR
Hasan Basrî Hazretleri’nin
Kulûbü’d-dâria’da yer alan üsbûiyesi de bu konuda örnek alınması gereken önemli bir virddir.
Haftanın her günü için hususi bir vird ayıran bu abide şahsiyet, orada kusurlarını sayıp dökmede adeta biri bin yapar.
Sahabî memesinden süt emmiş, tabiînin serdar-ı ekberlerinden birisi olan,
Basra’da değişik batıl mezheplere karşı göğsünü gererek “Burası çıkmaz sokak” diyen, denilebilir ki, rüya ve hayallerine bile günah girmemiş olan
ve Ebu Hanife’nin kendisinden çok istifade ettiği bu kahraman-ı zîşan,
günah ve kusurlarını öyle büyüterek ifade eder ki, bu ifadelerine bakınca siz onu dünyada günah işleyen insanların en kötüsü zannedersiniz.
Adeta batmış, iflas etmiş bir insanın ses ve soluğuyla Cenab-ı Hakk’a teveccüh eder, sanki sürekli günah işleyen biriymiş gibi, her gün bir kez daha nefsiyle hesaplaşmaya durur.
《Muhasebe ve İstiğfar/04/11/2012/K.
Testi》
"YÜZLEŞME"
el-Kulûbu’d-Daria gibi dua mecmualarına bakarsanız, Hak dostlarının evrâd u ezkârda mütemadi oldukları gibi, nefsi sorgulama ve istiğfarda da sürekliliği esas aldıklarını görürsünüz.
Hazreti Ali (kerremallahu vechehû),
Hazreti Üsame (radıyallahu anh),
Muhyiddin İbn Arabî, Hasan Şazilî
ve İmam Cafer-i Sadık gibi maneviyat aleminin sultanlarının “Üsbûiyye” adıyla andıkları ve haftanın her günü belli bir bölümünü okudukları hizibleri, virdleri, gece zikirleri, duaları, istiğfarları, istiâzeleri, tesbihleri, tehlilleri, salavat ve na’tları vardır.
Mesela;
Hasan Basrî hazretleri,
İstiğfar Üsbûiyyesini Cuma gününden başlatıp her gün bir bölüm okuyor.
Bir hafta bitince tekrar başa dönüyor ve yine günlük hizbini sürdürüyor.
Devamlı nefsini sorguluyor ve her gün defalarca istiğfar ediyor.
Hizbine, Cenab-ı Hakk karşısında aciz, fakir ve muhtaç bir kul tavrıyla istiğfar ederek başlıyor.
Sonra salât u selam okuyor.
O hazret, duanın kabulü için gerekli olan evsafı hâiz bir münacatta bulunuyor;
öyle ki, onun her cümlesinde Hasan Basrî ufkunu görüyorsunuz.
Nefsini en kötü bir adam gibi hesaba çekiyor;
bir taraftan, hatanın en çirkinini yapmış ve günahın en büyüğünü işlemiş, böylece kalbî hayatını tamamen berbat etmiş ve ruh dünyasını bitirmiş bir insan gibi kendisine bakıyor ve çok içli sözlerle istiğfara yapışıyor.
Diğer taraftan da, en büyük şefaatçi olan, kendisiyle teyid edilen ve ona dayandırılan her duaya kabul mührü vurduran, ama kendisi payandasız kabule karin bulunan salât u selama sığınıyor;
af beratı almak için Allah Rasulü’nü şefaatçi yapıyor.
Öyle ki, istiğfarı salât u selam, onu da yeni bir istiğfar takip ediyor ve Hazret sanki her istiğfarda nefsini bir kere daha tokatlıyor.
Çok samimi bir şekilde Cenab-ı Hakk’a içini döktüğü aynı anda kendiyle yüzleşiyor, nefsiyle hesaplaşıyor.
《Yüzleşme /01/08/2005/K.
Testi

Hakka Saygı ve Huzur Toplumu
《HIZIR ÇELEBİ ve Hazreti Fatih》
Hak ve hukuk mefhumlarının Hulefa-i Râşidin döneminde yerli yerine konduğunu görüyoruz.
Evet, o dönemde çok rahat bir şekilde halife ile halktan bir fert aynı mahkemede hâkim karşısına çıkabiliyordu.
Mesela Hz.Ömer’in “mevali”den bir insanla beraber hâkim karşısına çıkıp muhakeme olması ve hatta hâkimin kendisine karşı temayül gösterdiğini görünce onu tedip etmesi hepimizin bildiği o döneme ait tarihî hâdiselerden biridir.
Esasında Osmanlı Devleti’nde de durum bundan farklı değildir.
Mesela Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’ne dair anlatılan bir menkıbeyi burada hatırlayabiliriz.
Anlatılanlara göre, Fatih Camiinin inşaını gayrimüslim bir zat üstlenmiştir.
Bu zat, idare tarafından kendisine söylenen şekilde değil de, kendi bildiği tarzda camiin mimarisinde tercihte bulunur.
Bu durum karşısında, Fatih Cennetmekân da, elinin kesilmesi suretiyle onun cezalandırılmasını emreder.
Bunun üzerine o şahıs, Hazreti Fatih’i şikâyet etmek üzere mahkemeye başvurur.
Başvuruda bulunulan mahkemenin kâdısı HIZIR ÇELEBİ’dir.
Hazreti Fatih, hâkimin huzuruna gelince, Hızır Çelebi, ona karşı asla bir imtiyazda bulunmaz, her iki tarafı dinler ve sonra Sultan Fatih’i suçlu bularak elinin kesilmesine hükmeder.
Verilen bu karar karşısında şaşkına dönen davacı İslam’ın adalet anlayışına hayran kalıp Müslüman olur ve Hazreti Fatih’i affeder.
Mahkeme sonunda yaşananlar oldukça dikkat çekicidir.
Sultan Fatih koltuğunun altında tuttuğu çivili topuzu çıkararak Hızır Çelebi’ye gösterir ve “Allah’ın emrettiği gibi hükmetmeseydin başını bununla paramparça edecektim.”
der.
Bunun üzerine Hızır Çelebi de belinden çıkardığı kamasını gösterir ve “Hünkarım! Eğer benim verdiğim hükme razı olmasaydın ben de bununla seni delik deşik edecektim.”
der.
Anlatılan bu menkıbenin aslı olsun veya olmasın, biz biliyoruz ve tarih de buna şahit ki, o toplumda hakka hürmet, hukuka teslimiyet, adalete inkıyat bu seviyedeydi.
Hak ve hukuk o topluma öyle bir yerleşmişti ki, o, bu anlayış sayesinde büyük bir devlet hâline gelmiş;
asırlarca idare ettiği koskocaman bir coğrafyada huzur ve barış hükümferma olmuş, âsayiş ve emniyet sağlanmıştır.
Dışta zulme ve gadre uğrayan insanların gelip Osmanlı’nın siyanetine sığınmaları ve Osmanlı’nın vesayetinde yaşayan reayadan hiçbirinin de hâlinden şikâyet etmemesi bu durumun en açık delillerinden biridir.
Evet, Osmanlı’da yaşayan saf kan Türk on bir milyonu geçmemesine rağmen, iki yüz elli milyon farklı ırk, farklı renk, farklı anlayış, farklı kültürdeki insan barış ve huzur içinde asırlarca hayatlarını beraber sürdürmüşlerdir.
Eksiğiyle gediğiyle hak abidesi ikame edilmiş ve ahsen-i takvîm sırrına mazhar insanoğlunun maddî-manevî bütün ihtiyaçlarına cevap verilmiştir.
Şimdi eğer bugün bizler de melekleri imrendirecek bir huzur toplumuna ulaşmayı arzuluyorsak hakka hürmet ve hukuka saygı anlayışını zihinlerimize kazıyıp kalplerimize nakşetmeliyiz.
İşte o zaman bir baştan bir başa bütün dünyanın hukuk temelleri üzerinde huzurun soluklandığı bir yeryüzü cenneti hâline geleceğini ümit edebiliriz.
☆☆☆

Latîfelerin Ölümü
ve Yaralı Kalbler
Üstad Hazretleri Lem’alar’da,
Hazreti Eyyub (aleyhisselâm)’ın zâhirî yara ve hastalıklarıyla bizim bâtınî,ruhî ve kalbî hastalıklarımızı kıyaslıyor
ve “İç dışa, dış içe bir çevrilsek,
Hazreti Eyyub’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz.
Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuzda yaralar açıyor.”
diyor.
Hazreti Eyyub (aleyhisselâm)’ın,
kısacık dünya hayatını tehdit eden yaralarına MUKABİL, bizim mânevî yaralarımızın, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ettiğini söylüyor.
Günahların kalbe işleyip iman nurunu çıkarıncaya kadar onu katılaştırdığını, kapkara hâle getirdiğini anlatıyor
ve “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır.
O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırır.
Günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şüpheler –neûzu billâh– mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler.”
(Bediüzzaman, Lem’alar s.9 (İkinci Lem’a, Birinci Nükte)) diyor.
Demek ki, her günah kalb ve ruhta yaralar açıyor.
Eğer günahın yaptığı tahribat bir yara cinsindense, onun tedavisi mümkündür.
Tevbe ve çok ciddi bir nedametle Cenâb-ı Hak’tan tamir talebiyle onlar tedavi edilebilir.
Çünkü, bazı latîfeler, ince ve hassas duygular vardır ki, bunlar ruh ve kalbin direği ve esası durumundadır.
Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetindendir ki, bunlar, pek çok yaralar alsalar, pörsüyüp solsalar da ölmezler.
Evet, insan, bir aralık tökezlese, günahlara girse ve bazı latîfelerini soldursa bile belli bir terbiye ve rehabilite ile kendi özüne yönelirse, kalbî hayatın asıl kaynağı olan latîfeler yeniden canlanır.
Dolayısıyla belli günahlar neticesinde yaralanan, sararan, kurumaya yüz tutan bu latîfeler, gönülden gelen bir pişmanlık ve ciddi bir tevbeyle tekrar yeşerir, boy atar ve meyve verir.
Hazer Et!..
Bazı latîfeler de vardır ki,
işlenen bir kısım günahlar neticesinde ebediyyen kurur, söner ve ölür.
Ama zannediyorum bu latîfeler, insanın ruhî ve kalbî hayatı adına asıl hayat kaynağı olan latîfelerden değildir.
Üstad Hazretleri On Dördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından;
bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor.
Bazı latîfelerin,
tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor
ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma,
bir kelime,
bir dâne,
bir lem’a,
bir işaret
ve bir öpmekle batma!”
diyor.
......
Dolayısıyla,
BAZEN bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı kalbin zümrüt tepelerine taşıyabilecek olan latîfeleri öldürebilir.
BAZEN, aslında birer nimet olan,
bir İnternet sitesi,
bir bilgisayar ekranı,
bir telefon âhizesi
ya da bir dergi sayfası birkaç latîfenin ölümüne sebep olur da insan hiç farkına bile varamaz.
Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayrı meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu HAKİKATİ GÖRMEZLİKTEN gelme KALBİ ÖLÜME sürükler.
BAZEN şahsın içinden gelmeyen
sahte bir tavır,
yalan bir beyan,
faydasız bir söz onu MANEN ÖLÜME götürür.
HATTA
riyâkarca akıtılan birkaç damla gözyaşı
ya da “GÖRSÜNLER” düşüncesiyle ortaya konan bir davranış KALB ve RUHU FELAKET YOLUNA itebilir.
HAK EDİLMEYEN haram bir lokma,
o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir.
~Ümit Burcu~

GÜNAH LEKELERİNİ
GİDEREN MUSİBETLER
ÇOĞU ZAMAN MUSİBETLER de arınmaya vesiledir.
Kur’ân-ı Kerim’de, –mealen–
“Başınıza gelen HER musîbet, işlediğiniz günahlarınız (ihmalleriniz ve kusurlarınız) sebebiyledir, HATTA Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.”(Şûrâ sûresi,/30)buyurulmaktadır.
Aslında, GENEL KABULE GÖRE, bu hitap günahkârlaradır.
Zira, SEVABA ve YÜKSEK MERTEBELERE ulaştırılmak üzere günahkâr olmayanların maruz bırakıldıkları musibetler de az değildir.
DOLAYISIYLA, mü’minlerin başlarına gelen her musibetin onların günahları yüzünden olduğu söylenemez.
ÖYLEYSE, insan kendisiyle alâkalı musibetleri hatalarının cezası olarak görse de, DİĞER MÜ’MİNLER hakkında hüsnüzan etmeli;
onların, günahlarının keffaretini ödediklerini değil, Hak katındaki derecelerinin artması için o türlü sıkıntılara düçar olduklarını düşünmelidir.
Evet, BİLHASSA ALLAH'IN DİNİNE HİZMET İÇİN çalışan bir insanın çektiği sıkıntılar, SADECE onun günahlarına keffaret olmakla kalmayıp AYNI ZAMANDA Allah katındaki derecesinin yükselmesine de vesiledir.
ŞU KADAR VAR Kİ,
bir insanın, kendi başına gelen musibetleri kendi kusurlarının neticesi olarak görmesi temkinli olmasının gereğidir.
Bu meseledeki en önemli husus, bir insanın kendisini problemlerin kaynağı olarak kabul etmesidir.
Çünkü insan, “Bu problem benim hatalarımdan kaynaklandı.”
demiyor ve hâdiselere bu perspektiften bakmıyorsa, o, her suçu başkalarına atfeder, diğer insanlar hakkındaki olumsuz düşüncelerinden dolayı yeni günahlara girer.
BÖYLE BİR İNSAN, Cenâb-ı Hakk’a yönelme gibi bir payeden de mahrum kalır;
çünkü, sürekli atf-ı cürümlerle kendini paka çıkardığı için onun gönlünde tevbe duygusu hâsıl olmaz;
dolayısıyla o, Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaz.
Oysa, ŞAYET İNSAN, ayağına batan bir dikeni, bir sürçmeyi, azıcık sendelemeyi, bir şeyi elinden kaçırmayı, bir fırsatı değerlendirememeyi ya da bir projesinin fiyaskoyla neticelenmesini...
YANİ MUSİBET TELEVVÜNLÜ HER ŞEYİ kendisine ait kusurlara bağlarsa, o zaman ne kadere taş atar, ne dışarıda bir mücrim arar ve ne de başkalarını suçlar.
HER MENFİLİK KARŞISINDA, önce kendiyle hesaplaşır, bir savcı gibi nefsinin yakasına yapışır.
Böyle bir hesaplaşma da onun içinde istiğfar hislerini tetikler ve onu tevbeye sevkeder.
Evet, HER MUSİBET,
mü’min için başlı başına bir arınma kurnasıdır, mü’min o musluğun altından her geçişinde hataları silinir gider;
BU SAYEDE o, özündeki safveti korumuş ve hatta kurbet ufkuna doğru biraz daha mesafe katetmiş olur.
Nitekim, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cenâb-ı Hak,
MÜSLÜMANIN BAŞINA GELEN
yorgunluk,
hastalık,
tasa,
keder,
sıkıntı ve gamdan
ayağına batan dikene varıncaya kadar,
her musibeti onun hatalarının bağışlanmasına vesile kılar.”
(Buhârî, merdâ 1;
Müslim, birr 51)
~Vuslat Muştusu~

DİNE HİZMET
ARINMAK İÇİN FIRSATTIR!..
Allah’ın adının gönüllere nakşedilmesi
ve İslâm dininin şanına uygun bir şekilde yüceltilip yayılması mânâsına gelen “i’lâ-yı kelimetullah” vazifesi de ARINMA YOLLARININ BAŞINDA gelir.
HUSUSİYLE GÜNÜMÜZDE,
sırf rıza-yı ilâhîyi tahsil maksadıyla,
Nâm-ı Celîl-i İlâhî’yi yüceltmeye çalışmak,
Allah Teâlâ’ya ve Resûl-i Ekrem’e karşı alâkanın ifadesidir.
Evet, ÖZELLİKLE BU ASIRDA,
Kur’ân’a sahip çıkanlar arasında yürümek,
bir yönüyle surî ve nazarî dahi olsa Hak maiyyetinin alâmetidir
ve mâsiyet kirlerinden sıyrılmak için de çok önemli bir vesiledir.
Bir İNSAN, FÂCİR de OLSA,
Hakk’a hizmet yolunda bulunuyorsa,
ona hâlâ temizlenme
ve Cennet’e ehil hâle gelme FIRSATI veriliyor demektir.
GÜNAHLAR, o maiyyet-i ilâhiyeyi ve maiyyet-i nebeviyeyi vicdanın derinliklerinde duymaya mani olabilir;
FAKAT, “i’lâ-yı kelimetullah” HİZMETİNDE YER ALAN HERKESİN Cenâb-ı Hak’la ve Resûlullah’la –bir ölçüde– beraber olduğu MUHAKKAKTIR.
ŞAYET,
insan Mevlâ’nın hoşnutluğunu hedefler
ve salihlerle kol kola yürümesini sürdürürse,
zamanla günahlarının engelleyiciliğinden kurtulacak
ve o kudsî maiyyeti vicdan mekânizmasıyla da sezip duyacaktır.
HADİS KİTAPLARINDA,
Allah’a ve Resûlü’ne karşı şahsî alâkanın dahi çok büyük kıymet ifade ettiğine dair şöyle bir hâdise nakledilmektedir:
Henüz içki, şıra ve şerbeti birbirinden tefrik edemeyen ve bağımlılıktan kurtulamayan bir sahabî, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Resûl-i Ekrem tarafından te’dib edilmektedir.
O sahabî, bir gün yine aynı suçtan dolayı Resûlullah’ın huzuruna getirilir.
Cemaatten birisi,
“Allahım şu adama lânet et!
Bu kaçıncı defadır AYNI GÜNAH YÜZÜNDEN tecziye ediliyor ama BİR TÜRLÜ ISLAH OLMUYOR.”
diye BEDDUADA bulunur.
Bu sözü işiten Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtu vesselâm)
~“Ona lânet etmeyin.
~Allah’a yemin ederim, o, Allah’ı ve Resûlü’nü gönülden sevmektedir!” der;
~“Allahım, ona rahmet et ve onun taksiratını bağışla!” diye DUÂ ETMELERİNİ EMİR BUYURUR.
(Buhârî,hudûd 5;;<br>Abdurrezzak,el-Musannef 7/381;;<br>el-Bezzâr, el-Müsned 1/393)
DEMEK Kİ,
Allah’ı ve Resûlü’nü sevme,
bir ölçüde onlarla beraber olmayı netice verecek
ve mü’minlerin hayır dualarını almaya yetecek kadar değerlidir.
BÖYLE ŞAHSÎ ve KÜÇÜK BİR ALÂKAYA
bu kadar teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, Î’LÂ-YI KELÎMETULLAHIN İNSANA NELER kazandıracağı HAKKINDA bir değerlendirme yapılabilir.
Zira, ruha mal olan sevgi meltemiyle CİHANA AÇILMA ve Allah’ın adının KALBLERE NAKŞEDİLMESİ İÇİN ÇALIŞMA, o ferdî ve basit alâkanın KAT KAT ÜSTÜNDEKİ bir SADÂKAT ve MUHABBETİN remzidir.
DOLAYISIYLA, bu yoldaki bir insanın mazhar kılınacağı TEVECCÜH, sadece cüz’î plânda sevgi besleyen BİRİSİNE LÜTFEDİLENDEN ÇOK DAHA FAZLA olacaktır.
BU İTİBARLA,
i’lâ-yı kelimetullah çok önemlidir;
onun uğrunda mücahede eden bir insan ister muharebede şehit olsun isterse de yolun herhangi bir durağında kanatlanıp ötelere uçsun, mutlaka arınmış olarak Cenâb-ı Hakk’a kavuşacak ve O’nun SÜRPRİZ NİMETLERİNE ULAŞACAKTIR.
☆☆☆""GÜNÜMÜZÜN KARASEVDALILARI HAKKINDAKİ mülâhazalarımız da bu istikamettedir.""☆☆☆
Talebesini kurtarmak isterken bataklıkta boğulup ahirete yürüyen,
yakalandığı amansız bir hastalık neticesinde diyar-ı gurbette bir garip olarak öbür aleme giden
ya da iman hizmetinin başındaki belâlara paratoner olurcasına bir trafik kazasında dünyaya veda eden fedakâr ruhlar da inşaallah Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine yaraşır şekilde mukabele göreceklerdir.
ÖYLE İNANIYOR ve ÜMİT EDİYORUM ki;
sırf rıza-yı ilâhî için annelerinin sıcak kucağını terk eden,
baba ocağına hasret kalan,
bazen aylarca yârdan-yârandan,çoluk-çocuktan ayrı durmaya razı olan
ve çeşit çeşit mahrumiyetlere katlanan bu SEVGİ KAHRAMANLARI, ÖTEDE BEŞER İDRAKİNİ aşkın ilâhî İHSANLARLA KARŞILANACAKDIR.
Allah Teâlâ,
rızası uğruna bin bir zorluğa tahammül eden bu kutluları,
öyle lütuflarla sevindirecektir ki,
onlar her nimet karşısında büyük bir memnuniyetle “Elhamdülillâh Yâ Rabbi, dünyada bizi bir kısım sıkıntılara maruz bıraktın,
bize bazı meşakkatler yaşattın;
fakat, onları buradaki hüzünden, tasadan ve sarp yokuşlardan kurtulmamıza vesile yaptın,
bizi EBEDÎ HÜSRANDAN KURTARDIN ve BÂKÎ NİMETLERİNLE SERFİRAZ KILDIN!” diyeceklerdir.
Evet,
tevbe,
tecdid-i iman,
ibadet ü taat,
musibetlere karşı sabır ve i’lâ-yı kelimetullah..
bunların hepsinde Allah Teâlâ’nın merhametinin ayrı bir tecellî dalga boyu sezilmektedir.
BU VESİLELER,
insanı beşerî kirlerden arındırmakta,
böylece Hak maiyyetine mazhar kılmakta ve ona Cennet’e girmek için liyakat kazandırmaktadır.
MADEM KULLUK YOLUNDA
maruz kalınan sıkıntılar,
insanı Cennet’e,
Cemâlullah’ı temâşâya ve Rıdvan’a ulaştıracak bir burak hâlini almaktadır;
ÖYLEYSE, ubûdiyet çizgisinde çekilen meşakkatler büyük zahmetler olarak görülmemelidir.
BURADA Allah’ın ve Resûl-i Ekrem’in maiyyetine ermek, üns billaha ulaşmak;
ötede de Cennet’e girmek,
Enbiyalar Sultanı’nın sofrasına oturmak,
ona ikram edilen nimetlerden istifade etmek, dahası her türlü lütfun verasında rü’yete ve rızaya nail olmak gibi, MUKABİLİNDE bütün yeryüzü ve semalar verilse elde edilemeyecek kadar BÜYÜK NİMETLER karşısında bir kısım DÜNYEVÎ MEŞAKKATLER hiç bahse değmeyecek ölçüde küçük sayılmalıdır.
SÖZÜN ÖZÜ;
bir mü’min, başına gelen her musibeti, işlediği bir kötülüğün neticesi bilmeli ve onu kasvet bağlamış ufkunun açılmasına bir vesile telâkkî etmelidir.
AYRICA,
ahirete inanan bir insan,
iman hizmetinde en önlerde olsa da,
nefsî ve şeytanî tuzaklara düşmemek için temkini hiç elden bırakmamalı,
her zaman kendisinin dini teyid eden bir racul-i fâcir olabileceğinden korkmalı;
fakat, hâlâ bu salih dairede bulunuyor olmadan dolayı da Allah’a karşı hamd ü senâ hisleriyle dolmalı ve kendisine bahşedilen bu arınma fırsatını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır.
[VUSLAT MUŞTUSU]

NEFİS İMTİHAN ve VELÂYET
İnsanların birbirleriyle imtihan olması gayet tabiîdir.
Cenâb-ı Hak,Kur’ân-ı Kerim’de:
“...Biz onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik.”(En’âm sûresi/53)
buyurmaktadır.
İlk insan Hz.Âdem (aleyhisselâm),Cennet’te Hz.Havva ile,şeytanla ve kendi mahiyetinde meknî (saklı) bir kısım duygularla imtihan olmuş ve yeryüzüne indikten sonra da bu imtihanlar devam etmişti.
Hz.Âdem’in soyundan gelen insanlar da kendilerine REHBER OLARAK GÖNDERİLEN PEYGAMBERLERLE İMTİHAN OLMUŞ,
ihtilafa düşmüş,bunların bir kısmı da putlara tapmada ısrar edip onların arkasından gitmişti.
Bunların örneklerini bugüne kadar insanlık tarihiyle alâkalı yazılmış eserlerde görmek mümkündür.
Demek insanlık için bir yönüyle enbiyâ-i izâm ve Kur’ân da imtihan vesilesi olmakta;
hatta bir kısım üdebâ ve füsehâya göre Kur’ân’ın,herkes için imtihan olabilecek yanlarının dışında, hususî mahiyette bazı âyetlerinin de imtihan sebebi olması söz konusudur.
Meselâ,kaide ve dil prensiplerine göre Zemahşerî onu bir tarafa çekmiş, Nazzam bir tarafa çekmiş,Câhız bir başka tarafa çekmiş ve “Şöyle midir-böyle midir?” demişlerdir.
İşte bu durum, bazılarını sürükleyip dalâlete götürebilmiştir.
Ve tabiî temkinli ruhlar da her zaman onun nurefşan âyetleri karşısında, “Bunlarda beşer aklının idrak edemediği bir şeyler var,biz de idrak edemiyoruz.”
demiş ve ona olduğu gibi inanmışlardır.
İşte bu imtihanlar silsilesi içinde önemli bir imtihan da,insanların birbiriyle olan imtihanlarıdır.
Bu kabîl imtihanlarda bazen kaybeder ve olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliriz.
Bu kayıplar bazen mizaçlarla, meşreplerle, bazen de Üstad’ın,“Umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur.”
dediği gibi, şeytanlardan kaynaklanabilir.
Müslümanları, şeytanların musallat olduğu kişiler olarak tavsif etmekten hicap ederim;;<br>ancak GERÇEK OLAN ŞU Kİ, hepimiz insanız ve birer nefis taşımaktayız.
Nitekim, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde:
“Herkesin nefsi vardır.
Benim de nefsim var...”
buyurur.
Bundan sonra artık isterse insanlar, bizim nefsimiz veya mahiyetimizde şeytanın oklarına hedef olabilecek lümme-i şeytaniye diye bir mekanizma yok desinler!.
Bunlar hiçbir şey ifade etmez.
Kaldı ki,hadisin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),uzun zaman onunla mücadele edip onu hizaya getirdiğini ve neticede kendisine teslim olduğunu bildirir.
Dünyada kim bilir daha nice insanların nefis ve şeytanı kendilerine teslim olmuştur.
Ama, şu da bir gerçek ki bu,kat’iyen bir anda olmamıştır.
Tasavvufî bir üslûpla ifade edecek olursak bu, kademe kademe,
nefs-i emmareden nefs-i levvameye,
ondan nefs-i mülhemeye,
nefs-i mutmainneye,
nefs-i râdiyeye (Allah’tan hoşnut olma mertebesi),
nefs-i mardiyyeye (Allah’ın hoşnutluğuna erme) ulaşmışlar..
ve daha sonra da sâfiye,yani enbiyâ-i izâm ve asfiyânın nefislerine yakın müstesna nefisler mertebesine yükselmişler ve neticede öyle bir noktaya gelmişler ki,artık ondan öte nefisleri kendilerine her zaman iyilikle emreder olmuştur...
Buradan hareketle,HERKESİN daha baştan BİR NEFSE SAHİP OLDUĞUNU KABULLENMESİ gerekir.
BU ONUN ÖMRÜNÜN SONUNA KADAR İMTİHAN OLACAĞINI KABULLENMESİ de demektir.
Böyle bir kabul bize şunu ifade eder:
İnsanların birbirine düşmesi,birbiriyle uğraşması için bu kadar çok sebep ve faktör olduğuna göre,evvelâ BU İŞİ BEŞERİYETİN İCABI OLARAK KABUL etmekte yarar var.
Bizler beşeriz;;<br>nasıl bizim doğup büyümemiz, büyüyüp yaşlanmamız,yaşlanıp çürük bir enkaz gibi çökmemiz;;<br>sonra da kendi enkazımız altında kalarak unutulup gitmemiz bizim için fıtrî ve tabiî bir yol;;<br>öyle de, birbirimizle çekişmeye, hırgür etmeye müsait bir fıtratta yaratılmış olmamız da,bizim tabiat ve fıtratımızın gereğidir.
Ne var ki bizim için her zaman bu tür duyguları hayra çevirmek de mümkündür..
ve bize düşen de işte bunu yapmaktır.
Biraz daha açalım;
meselâ bir insan, kendi mahiyetine yerleştirilen ŞEHVET HİSSİ SAYESİNDE VELİ OLABİLİR..
EVET o insan eğer üzerindeki şehevânî istek ve arzuları karşısında NAMUS ve İFFETİNİ KEMÂL-İ HASSASİYETLE KORUYABİLİYORSA,
aynı durumda olmayan başka birinin BİN REKÂT NAMAZLA ULAŞAMAYACAĞI SEVİYELERE ULAŞIR.
Çünkü bu kimse, o kadar şehvetle donatılmış olmasına rağmen, nefsini frenleyip onu zapturapt altına alabiliyor.
Evet, TEHLİKENİN BUUDLARI NİSPETİNDE MÜKÂFAT SÖZ KONUSUDUR.
Hatta bazen böyle birinin terakkisi o kadar hızlı, o kadar amudî olur ki, başkaları VİLÂYET YOLUNDA KAT’İYEN ONA YETİŞEMEZLER.
Bu hususa bir şey daha ilave etmek istiyorum.
Meselâ, bazı insanların hemcinslerine karşı fıtratlarında fazla bir temayül vardır.
Eğer o insan bir hayat boyu o temayülünü gemleyip meşru dairede kalabilse o öyle bir yükselir ki, hiçbir kimsenin buna yetişmesi mümkün olamaz.
Görüldüğü gibi şehvet başlangıçta öldürücü bir ağ iken irademizin hakkını verme sayesinde insanı yükselten nurdan bir helezon hâline gelebilmektedir.
Gazap duygusu da böyledir.
Evet, bu duygu da, denge üzere temsil edilmesi hâlinde insanı yükselten, onu hakikatlerle buluşturan ışıktan bir merdivene dönüşebilir.
Böyle bir his, ihkak-ı hak edip hakkı bulma şeklinde ortaya çıktığı takdirde adalet şeklinde tecellî eder.
Hz.Ömer (radıyallahu anh), Müslüman olmadan evvel insanlar arasında sert mizaçlı tanındığı için, Hz.Ebû Bekir tarafından devlet başkanlığına tavsiye edildiğinde sahabe, “Allah’ın huzuruna gittiğin zaman sana, bu insanı başımıza getirdiğin sorulursa, ne diyeceksin?” şeklinde itiraz eder;
Hz.Ebû Bekir (radıyallahu anh), Ömer’deki o duygunun ihkak-ı hak ve adalet şeklinde tecellî edeceğini bildiği için, emin bir edayla, “Ben, benden sonra insanların en hayırlısını insanların başına getirdiğimi söylerim.”
demiştir.
Evet, ilk halife isabet buyurmuşlardı;
Hz.Ömer hiç de bazılarının görüp değerlendirdiği gibi değildi;
ondaki sertlik, adalet hâline gelmiş ve hilafeti boyunca kılı kırk yararcasına bir istikamet içinde yaşamıştı.
Bazen zâhirde mizaç sert görünebilir;
ama her zaman onun Ömerî bir hâl alması mümkündür.
O hâlde..
insanlar kendi aralarında “hırgür”e vesile olabilecek türlü madenlerle donatılmış bulunduklarını düşünerek demeliler ki, bunları mahiyetimize Allah koydu, dolayısıyla onlar yer yer tesirlerini icra edecekler.
Ne var ki eğer dişimizi sıkar da katlanabilirsek AMUDÎ VELİ OLMA YOLLARI DA AÇIK DEMEKTİR.
Yine bu gayeye uygun olarak yeme-içme konusunda da dengeli olmalı, duyguların öldürücü ağına düşülmemeli ve dünyevî nimetlerden istifadeyi şükre bağlamalı ve Allah’ın inayetiyle, keremiyle amudî olarak vilâyete ulaşma yolları araştırılmalıdır.
Yani insanlar bunlarla Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine, vilâyete giden bir yol açtığını düşünmeli, konumlarını ona göre değerlendirmeye bakmalıdırlar.
Keza, arkadaşlarından gelecek şeylere karşı da peşinen sabırla mukabele etmeye kararlı olmalı ve “Gelse sizin celâlinizden cefa, yahut cemalinizden vefa, değil mi ki mü’min kardeşlerimizsiniz, her ikisi de cana safa.
Sizden gelecek cevir de hoş, cefa da hoş.”
demelidirler.
☆☆☆Yol Mülâhazaları☆☆☆

01İNSAN GARİPSE SAHİBİ ALLAH’TIR
02Islah Erleri
03Hikmet Aramalı
04Kalb Balansını Kontrol
05Mânevî Bir Hastalık
06Hızıriyeti Temsil
07Duada Bir Edep
08Bu da Bir İhsan
09Bela ve Musibetler Karşısında
10Gaye
11İlâhî Ahlâk ve Bir Ölçü
12Büyüklük
13Şeytanların Zincire Vurulması
14Farzlar Ötesi Farz Bir Vazife
15Selim Kalb
İNSAN GARİPSE SAHİBİ ALLAH’TIR
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar:
“Bu din garip olarak başladı,
tekrar bir garipliğe dönecektir.
Gariplere ne mutlu!
O garipler ki, bazı insanların fesat çıkarmalarına karşılık onlar sürekli ıslahta bulunurlar.”
(Müslim, îmân 232;
Tirmizî, îmân 13;
İbn Mâce, fiten 15)
Bu din, bidayet itibarıyla, dinin ve dindarın kadir ve kıymetini bilmeyen insanlar içinde zuhur etmişti.
Daha sonra bir inkişaf ve inbisat dönemi yaşanmış, fevç fevç ona dehaletler olmuş ve dindarane tavırlarla dinin ruhu büyük çoğunluğun vicdanına hükmetmeye başlamış ve bir ölçüde gurbet de zail olup gitmişti.
Ancak, hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi o gurbet yeniden avdet edecek ve dinde yeni garipleşme yaşanacaktı;
dinî telâkki, dinî mantık ve dinî felsefe bir vadide, insanlar ise ayrı bir vadide gurbet yaşayacaklardı.
Evet bir insan, ferdî hayatında kendini, dinî duygu ve düşüncelerini ifade edecek bir ortam bulamıyorsa ve aynı zamanda ümitlerini inkişaf ve inbisat ettirme ufkunu da yakalayamıyorsa o insan garip yaşıyor, din de bir gurbet içinde demektir.
Hadisin devamında
“O garipler ki, bazı insanların fesat çıkarmalarına karşılık sürekli ıslahta bulunurlar.”
buyrularak gariplere ait takdir ve tebcil edici bir vasıftan söz edilmektedir.
Evet, onlar, inançsızlık rüzgârlarıyla tahribata uğramış gönülleri tamir eder ve insanları Allah’a (celle celâluhu) yönlendirirler.
Şüphesiz ki, tahrip kolay, tamir ise zordur.
İşte o gurbet döneminde gurbet erleri, bu zor vazifeye talip olacak, tahrip değil, tamir vazifesini üzerlerine alarak insanları ıslah edeceklerdir.
Ayrıca bu hadisten, böyle ulvî bir misyonu taşıyanların içinde bulundukları toplumun, hâlâ ıslah edilebilecek hususiyette olduğunu da anlamak mümkündür.
Bir bünye hastalandığı zaman hararetin yükselmesi, bu bünyenin hastalığa karşı koyması mânâsına geldiği gibi, ıslah eden insanların ümidi, aşkı ve iştiyakı da üstlendikleri o tamir vazifesini yapacakları mânâsına gelmektedir.
Onun için Kur’ân-ı Kerim, içinde ıslah edicilerin bulunduğu bir toplumu, istihkakları olsa bile Allah’ın helâk etmeyeceğini bildirmektedir.
(Bkz.: Hûd sûresi, 11/117)
Çünkü orada hâlâ bir ümit var demektir.
Bu itibarla da içinde bu ümidi canlandıracak olan gariplerin bulunduğu bir toplumu Allah helâk etmeyecektir diyebiliriz.
Evet, gariplerin arkasında Allah vardır ve insan garipse sahibi Allah’tır.
[FF5]
Islah Erleri
Asr sûresi, tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde önemli bazı hususları ifade etmektedir.
Cenâb-ı Hak bu sûrede meâlen şöyle buyurur: “Yemin ederim zamana, insanlar hüsranda;
ancak iman edip makbul ve güzel işler yapanlar;
bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”[Asr sûresi, 103/1-3]
Tasviri yapılan bu yiğitleri, Efendimiz’in şu hadiste anlattığı gariplerle irtibatlandırmak mümkündür:
“Gariplere müjdeler olsun! Onlar halkın kendisini fesada saldığı ve bozgunculuk yaptığı;
dolayısıyla, kargaşa ve fitnenin dört bir yanda kol gezdiği bir dönemde (salâh erleri olarak dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülleri kırıldığı zaman bile) hep ıslah için koşturur dururlar.”
(Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222;
İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83)
Evet, kalbinde salâha kavuşmuş ve salih amel işleyen, aynı zamanda salâhı da şiâr edinmiş, onu başkalarına da aşılayan bu ıslahçılar, bozguncuların yaptığı ifsada karşılık her zaman ıslah eri gibi davranırlar.
Arapça grameri açısından mesele incelenecek olursa;
hadiste ifade edilen ıslah ve ifsat kelimeleri müteaddi fiil olmaları açısından;
başkalarını içine alabilecek ifsattan –yani sadece şahsın nefsine münhasır kalmayan bir ifsattan– bahsedildiği görülür.
Başkaları nasıl ki, fesadı tamim edip yaygınlaştırmak için uğraşıyor, mü’minler de buna mukabil ıslahın yaygınlaşması ve halkın sulh ve güven içinde olması adına hep ciddî bir cehd ve gayret göstermelidirler.
İfsat, Allah nezdinde ne kadar merdut ve müfsit de ne kadar melunsa, ıslaha gayret ve muslih de o kadar makbuldür.
[FF5]
Hikmet Aramalı
Birisi Abdülkadir-i Geylânî ’nin adını çok duymuş.
Ziyaretine gitmiş.
Köpeklerin boyunlarında altınları görünce, Şeyhe hüsnüzannı kırılmış.
Şeyh ona, “Biz erenler, insanların kıymet verdiği altını buna lâyık gördük ve köpeklerin boynuna bağladık.”
demiş.
☆☆☆Büyüklerin davranışlarında hikmet aramak gerek..
kusur değil…
Mânevî Bir Hastalık
Tasavvufî menkıbelerle teselli olup, “Büyüklük nedir;
nasıl büyük insan olunur?” gibi mevzulara bîgâne kalmak, mânevî bir afet tir.
Ne yazık ki, insanımızın önemli bir kesimi, bu afetle meflûç, kolu-kanadı kırılmış ve sanki hiçbir şey olmamaya niyet etmiş gibi yerlerde sürüm sürüm...
Bu durumdan kurtulmak için, büyüklerin büyüklüklerini anlatırken, kendi iç aydınlığımız içinde o büyüklüğe ulaşmayı düşünmeli ve bu yolda gereken cehd ve gayreti göstermeliyiz.
Hızıriyeti Temsil
Bazı veliler Makam-ı Hızıriyet i temsil ettiklerinden, uğradıkları yer yeşerir.
Bediüzzaman da bu makamı temsil etmişse gezdiği yerler yeşerecektir.
Bugün Türkiye ’de hizmet adına birtakım yerlerdeki yeşillik bundandır.
Buna Almanya , Rusya , Kosturma da dahil edilebilir.
Onun geçtiği başka yerler de –dostluk, sevgi ve şefkatin dirilişi mânâsında– vakti geldiğinde mutlaka yeşerecektir.
Kalb Balansını Kontrol
Her insanın beslendiği bir kaynak olmalı ve sık sık bu kaynağa uğrayarak kendini yenileme lidir.
Aksi takdirde sessizce kurur gider de farkına bile varamaz.
İnsanın kendini kontrol etmesi, çok zor bir meseledir.
Onun içindir ki, tasavvuf ta ilk olarak nefsin bilinmesi mevzuu ele alınmıştır.
Mevlâna Muhammed İkbal tasavvufa dair yazdığı “Esrar-ı Hodi ” isimli eserinde nefsin sırlarını kavramaktan bahsederken, “Seyr fillah ”a ulaşan insanın, benliğin sırlarından sıyrılması şarttır.”
der.
Keşke bir alet icat etseler de, herkes şekerini, tansiyonunu ölçer gibi mânevî hayatını ölçebilse! Bu insanlığın kurtulması için çok büyük bir iyilik olurdu, insana kendisini tanıtmadan daha büyük bir iyilik mi olur?
☆☆☆Şimdilik böyle bir şeye malik değiliz;
yarın olacağımızı da bilemiyorum.
Bu da Bir İhsan
Ahiretteki hesaplaşma da –karşılıklı alıp vermelerde– kişinin bizatihî kazandığı sevaplardan verilir;
fazlî olarak kazandıklarından verilmez.
Meselâ, bir sadaka mukabilinde on misli sevap kazandınız.
Bunun bir tanesi alacaklınıza verilir de geriye kalan dokuzu verilmez.
Çünkü o dokuz taneyi siz bizzat kazanmadınız.
Onlar doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın fazlından geldi.
Bela ve Musibetler Karşısında
Bu dünyada çeşitli bela ve musibetlere uğrayanlar,maruz kaldıkları bu bela ve musibetler karşılığında ahirette kendilerine verilen Cennet meyvelerini görünce,“Keşke bela ve musibetlerimiz daha çok olsaydı!” diyecekler.
Ne var ki, bela ve musibet istenilmez.
Belki, “Dünyada ve ahirette hasene ver Allahım!” denilmesi daha uygundur.
Bela, musibet ve sıkıntılarla insan, durulaşacak ve öz hâline gelecektir.
Tıpkı tereyağı gibi.
O da, yayığın içerisinde bir o tarafa bir bu tarafa çarpar durur.
Sonra da sade yağ olarak topak topak sütün üzerinde belirir.
Artık onu süte karıştırmak isteseniz de karıştıramazsınız.
Artık âdeta “Ey mücrimler, bugün ayrılın.”
sırrı zuhur etmiştir.
Bu öyle bir tasaffi ediştir ki,bu yolla saflaşan mü’minler, Cehennem’in üzerinden geçerken, Cehennem’in “Çabuk geç, ateşimi söndürüyorsun!” diyeceği hadis-i şeriflerde rivayet edilir.
Duada Bir Edep
Soru: Dua ederken “Yâ Rab! Bunu ver, bunu ver!” mi demelidir?
Cevap: Hayır öyle denmemeli;
belki şöyle demeli:
“Yâ Rab! Bize dünyada ve ahirette hasene ver.”(Bakara-201)
Aslında, her şeyde, önce O’nun rızası talep edilmelidir.
Evet, hayırlısı ne ise insan onu istemeli.
İstikbale ait isteklerimizde de öyle… Hep O’ndan, rızası istikametindeki işlerde bizleri muvaffak kılması niyaz edilmeli… Evet, her yemeğin içine tuz, biber katıyor gibi, duaya tat kat acak da bunlardır.
Dua ederken ihlâs ve samimî olma da çok mühimdir.
İhlâs olmayınca, insan bütün bir hayat boyu koşturur da bir şey kazanamaz.
Niceleri vardır ki, çok ciddî mücadele vermiş, dağda-taşta gerilla gibi ölesiye çalışmış, yememiş içmemiş, tahtalar üzerinde yatıp kalkmış, debdebeden uzak ve basit bir hayat geçirmiş ama, Kâinatın Sultanı’nı razı edememiş, dolayısıyla da kaybetmişler.
Evet, her şeyde O’nun rıza sı olmalıdır.
Rızası olmayınca, en büyük şeylerin dahi kıymeti kalmaz.
İhlâs olmayınca debdebe ile, ihtişam ile dünyayı ayağa kaldırsanız dahi bir şey ifade etmez.
Evet, O’nun rızası esas alınmalı ve her şey ona göre örgülenmelidir.
[F.
F-1]
İlâhî Ahlâk ve Bir Ölçü
İnsanın hayatını devam ettirebilmesi için böbrek yeterken ikincisinin,bir karaciğer yeterken bir diğerinin yedek olarak konması, ilâhî ahlâkı bizlere göstermesi açısından önemlidir.
Buradan hareketle, insanoğlu çalışmalarında daima alternatifli, yedekli çalışmalıdır.
Bu onun yarın karşılaşabileceği engelleri aşması için şarttır.
Büyüklük
Halkın teveccühüne karşı bazı şahıslar yanılabilir ve o makama lâyık olabilmek için riyaya, tasannuya düşebilirler.
Selman ve Amr b.Âs , Medain ’de valilik yaptılar.
Halkla o kadar bütünleşmişlerdi ki, bir defasında bir yabancı, hamal zannederek Hz.Selman’a yükünü taşıttırmıştı.
Yolda görenler Hz.Selman’a “Emir, Emir!” diye tazimde bulununca, yabancı anladı ki,hamal zannettiği emirmiş;
bu sefer de yaptığına pişman oldu.
Birinin boyu uzunsa, görünmemek için iki büklüm olacak.
Meseleye bu zaviyeden bakmak lâzım.
Gaye
İfk hâdisesinde, yani hane-i saadetin ismetinin taarruza maruz kaldığı hâdisede, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabı ile istişare etmişti.
Biz de her meselemizde istişare etmeliyiz.
Zira, bizim maksadımız emr-i ilâhîye itaat etmek, Hakk’ın rızasına ulaşmaktır.
Cennet ve Cehennem bizim için gaye olamaz.
Onlar,Allah’ın mücazat ve mükâfat için hazırladığı iki yerden başka bir şey değildir.
Gaye ,her zaman Allah’tır.
[FF-1/Perspektif]
Farzlar Ötesi Farz Bir Vazife
Ferdî mesuliyetin yanı sıra, bir de iyi misal teşkil etme meselesi var.
Bugün çok ihtiyaç duyulan da işte bu ikincisidir.
Bilgi önemli olmasına önemlidir ama,davranış çok daha önemlidir.
İlim,davranış güzelliğine inzimam edince, ayrı bir buud kazanır.
Karşı tarafta ise, dinin belli meselelerine sahip çıkılsa da, dinin ruhu feda edilmekte ve şuurlu dindar istenmemektedir.
Bir kısım kimselerin görmek istediği de, folklor Müslümanlığı dır.
Bugün din adına boyunduruk yere konmuş durumdadır.
Öyleyse boyunduruğu yerden kaldırmak farz-ı ayn dır;;<br>hatta Mehmed Feyzi Efendi’nin ifadesiyle “efradü’l--feraid ” yani farzlar ötesi farz dır.
Biz de, kendine has ölçüleri içinde tebliğ yapmak la mükellefiz.
Yalnız neyi nerede ve nasıl anlatacağımızı çok iyi bilmeliyiz.
Kabul ettirmeye gelince, o, Allah’a aittir.
“Allah kimi dilerse, onu hidayet eder!”
Dinleme mevkii nde olan herkese İslâm’ı anlatmak farzdır.
Herhangi bir saplantısı olanlara gelince,onlara bir şey anlatılmamalıdır.
Mütehayyir ve ortada olan çok insan var.
Saplantısı olanlar, bu hakikatleri daha uzun zaman sonra anlayacaklardır.
Bunlarla münasebetlerimiz şimdilik selâmlaşma ve hoş geçinme şeklinde olmalıdır.
Zamanı gelince onlar da Kur’ân’ın hakikatlerine uyanacaklardır.
Öyleyse vefalı düşünce mimarları unutmamalıdır ki;
duygu ve düşüncede istikamet in bir nesilde yakalanması imkânsızdır.
Bu uzun zaman ister.
Selim Kalb
Selim kalbi öteden beri hep düdüklü tencere misali ile değerlendiririm.
Yani, nasıl düdüklü tencere patlayıncaya kadar dışarıya hiçbir şey sızdırmaz, aynen öyle de selim kalb de budur veya öyle olmalıdır.
Zaten rahmetle içli dışlı olma, herkes hakkında iyi düşünme , insanı ister istemez bu kalıba koyar.
Yeter ki, biz o yolda olalım.
Evet, insan başkalarının kusuruna hiç bakmamalıdır.
Çok defa ifade ettiğimiz gibi, kendi nefsi adına savcı,başkaları adına bir avukat gibi davranmalıdır.
Ahlâk-ı İlâhî ’ye bakın ki, esmâsının tecellîlerini üzerlerinde taşımaktan başka meziyetleri olmayan kâfirlere, her şeylerine rağmen yaşamak hakkı veriyor.
Yine ahirette adaletinin tecellî şekline bakın ki, sevapları ağır basan insanı günahlarına rağmen affediyor.
İşte,“İlahî ahlâk ile ahlâklanın.”
felsefesinden hareketle,etrafımızdakilerin hep böyle iyi yanlarını görmeli, kötü yanlarını –eğer varsa– görmemeye kararlı olmalıyız ki,ancak bu sayede selim kalbi kazanabiliriz.
Unutmayalım, kalbin selim olması hiç de hafife alınacak bir mesele değildir.
Kur’ân şu veciz âyetiyle bunu ne de güzel ifade eder:“O gün,ne mal fayda verir, ne de evlât.
Ancak Allah’a kalb-i selim ile gelenler (müstesna).”(Şuarâ sûresi, 26/88-89.)
Şeytanların Zincire Vurulması
“Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur.
Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.”
(Lem’alar s.200 (21.
Lem’a).
buyurur
Bediüzzaman Hazretleri.
Aslında şeytanlar, değil bir toplumun, tek bir ferdin bile Rabbisi ile olan münasebetinden dolayı çıldıracak hâle gelirler.
DOLAYISIYLA birbirleri ile uyumlu bir şekilde, din-i mübîn-i İslâm için koşturan insanlar karşısında ŞEYTANLARIN ÇILDIRMAMASI düşünülmemelidir.
Bu çerçevede şeytanların muvaffak olma ihtimaline gelince;
yer yer Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde irtidat hâdiselerinin olduğu,
Hz.Osman ve Hz.Ali dönemlerinde ise bu tür çalkantıların içtimaî bir buud kazandığı,
Cemel ve Sıffin savaşlarının olduğu düşünülecek olursa, şeytanların kısmen başarılı olduğu söylenebilir.
Demek ki, en sağlıklı bünyede bile bu türlü hâdiseler olabiliyor.
ÖYLEYSE günümüzde bünyesi kat’iyen sahabe bünyesi kadar sağlam olmayan bir toplumda, böylesi hâdiselerin vukuu gayet normal görülmelidir.
[FF-4]

HASBİYE
Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûre-i Celilesi’nde İNSANLARIN KENDİSİNDEN YÜZ ÇEVİRMELERİ karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur:
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ
عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
Eğer yüz çevirir,Seni dinlemezlerse ey Resûlüm de ki:Allah bana yeter.
O’ndan başka ilâh yoktur.
Ben yalnız O’na dayanıp O’na güvendim.
Çünkü O,büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.
(Tevbe/129)
Hz.Pîr de bu âyeti izah ederken şöyle der:
“Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i'raz edip Kur'ân'ı dinlemeseler, merak etme.
Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir.
Ona tevekkül ediyorum.
Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir.
Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir;
ne asiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”
.
...
Hz.Pir, günde beş yüz defa bu âyeti okuduysa, demek ki o meseleyi derinden derine duyma adına tekrarın kendine göre bir kerameti vardır.
O HÂLDE, BİZ DE, düşmanların şerrinden muhafaza adına Allah’ın havl ve kuvvetine İLTİCA ederek himmetimizi âli tutup GÜNDE beş yüz, belki bin defa
~~~~~~~~~~~~~~~
حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
demeliyiz.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Bu hedefi gerçekleştirme adına şöyle bir usul de takip edebiliriz: Nasıl ki, Tefriciye Duası’nı, Âyete’l-Kürsî’yi, Nasr, Fetih ve İnşirah Sûresi gibi sureleri iştirak-ı a’mal-i uhreviye esprisini tahakkuk ettirme adına, ARAMIZDA BÖLÜŞTÜREREK okuyoruz;
AYNI ŞEKİLDE HASBİYE DUASINI da aramızda paylaşarak okuyabiliriz.
Mesela on arkadaş aramızda bölüşerek yüzer hasbiye okuduğumuzda, HER BİRİMİZİN AMEL DEFTERİNE bin hasbiyallah akacaktır.
[Allah bize yeter/Mefkûre Yolculuğu]

NEYİ TERCİH EDİYORUZ?
[01/11/2020.
Soru: Tevbe suresinin yirmi dördüncü âyet-i kerimesini nasıl anlamalıyız?
Cevap: Soruda ifade edilen âyet-i kerime şu şekildedir:
قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
“De ki:
Eğer ana-babalarınızı,
çocuklarınızı,
kardeşlerinizi,
eşlerinizi,
akrabalarınızı (veya mensup olduğunuz topluluğu),
bin bir emek ve zahmetle kazandığınız malları,
kesada uğramasından korktuğunuz ticaretinizi,
ferah feza meskenlerinizi
Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihat etmekten daha çok seviyorsanız, Allah’ın buyruğunu (azabını) bekleyin.
Allah, yoldan çıkmış fasıklara hidayet nasip etmez.”
(Tevbe sûresi, 9/24)
Cenab-ı Hak, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), Kendisiyle kulları arasında bir vasıta olduğunu ifade etme sadedinde ayet-i kerimeye
قُلْ
“De ki” lafzıyla başlıyor.
Bu üslup, genel itibarıyla daha sonra ifade buyrulacak mükellefiyet ve sorumlulukların önemine ve ağırlığına işaret eder.
İfade buyrulan emirlerin bizatihi Allah’tan geldiğini ihsas eder.
Aynı zamanda bu, bir kısım şartlanmış, önyargılı veya mütemerrit insanların, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında yanlış mülahazalara girmesine mâni olur;
O’nun kendi hesabına konuşmadığını hatırlatır.
Daha sonra bir kısım dünyalık şeylerin Allah ve Resûlü’nün sevgisinin veya O’nun yolunda mücahede etmenin önüne geçmesi durumunda maruz kalınabilecek acı akıbete dikkat çekilir.
Âyet, Allah’ı unutturacak ölçüde dünyanın cazibedar güzelliklerine bağlanan kimselere “Bekleyin!” der.
Neyi bekleyecekler? Allah’ın emrini.
Bundan kastedilen mana, gelecek olan ceza ve azap, BELÂ ve MUSİBETLERDİR.
Çünkü bu tür insanlar yanlış bir tercihte bulunmuş ya da neye öncelik hakkının verileceğini kestirememişlerdir.
Âyetin sonunda ise Allah’ın fasıkları sevmeyeceği ifade edilir.
Demek ki âyette sayılanlara duyulan alaka Allah sevgisinin önüne geçtiği takdirde insanı yoldan çıkarıp fasık hâline getirebilir.
Ne demektir fasık?
Allah’ın, Müslümanlık adına belirlediği çerçevenin dışına çıkan, yani dinin emir ve yasaklarına riayet etmeyen insan demektir.
İslâm’da;
itikada, amele, ahlâka, duygu ve düşünceye, Allah’la irtibata, kalbî ve ruhî hayata ait bir çerçeve belirlenmiştir.
Âyetten anlaşıldığına göre bu çerçeveye uymanın öncelikli şartı, Allah ve Peygamber sevgisinin, Allah yolunda mücadele ve mücahede etme aşkının her şeyin önünde tutulmasıdır.
Şayet insan bu konuda yanlış bir tercihte bulunursa “fısk” damgası yiyebilir.
Dengeli ve Yerinde Sevgi
Aslında âyette sayılanların her birisi insan açısından çok önemlidir.
Elbette bir insan ana-babasını sevmeli ve onlara karşı saygıda kusur etmemelidir.
Çocuklarını bağrına basmalı ve onların terbiyeleri ile meşgul olmalıdır.
Kardeşlerine karşı muhabbet beslemeli ve her an onlara yardım etmeye hazır olmalıdır.
Eşini sevmeli, akrabalarına karşı alâka duymalıdır;
bunlar matlup şeylerdir.
Evet, insan bunların üzerine titremeli, sürekli onlara karşı iyilik ve ihsanla muamele etmelidir.
Nitekim birçok âyet ve hadiste, insanın yakınlarına karşı göstermesi gereken ilgi, alâka ve yerine getirmesi gereken görev ve sorumluluklar üzerinde durulur.
İnsan ne anne babasına ne çoluk çocuğuna ne de yakınlarına ve akrabalarına karşı alâkasız kalamaz.
Aksi takdirde yapması gerekli olan vazifelerde kusur ettiğinden dolayı Allah’a hesap verir.
Aynı şekilde insanın çalışması, kazanması, ticaretle iştigal etmesi, para kazanması da kötü şeyler değildir.
Elbette insan, bir işe başlamadan evvel iyi bir fizibilite çalışması yaparak, sebeplere riayet ederek, makul ve realist adımlar atarak kazanç elde etmeye, muhtemel zararlardan korunmaya çalışacaktır.
Allah ve Peygamber sevgisinin önüne geçmedikleri, insanı i’lâ-i kelimetullah yolundan alıkoymadıkları sürece bunlarda bir mahzur yoktur, bilakis yerine ve derecesine göre mü’minin vazifeleri cümlesindendir.
Âyette kötülenen, insanın sadece bunlara im’ân-ı nazar etmesi, sürekli bunlarla oturup kalkması ve bunları, ehemmiyet sıralamasında en başta gelen hususların önüne geçirmesidir.
Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak gerektir.
Yani insanın bazı dünyevi alakaları vardır, bunlarla irtibatında mutlak bir sakınca yoktur, bilakis insan tabiatının bir gereğidir.
Yine onun dünyaya bakan bir kısım mükellefiyetleri vardır ve bunları ihmal etmesi düşünülemez.
Ancak dünya onunla Allah arasına girmemeli, Allah’ın en çok kıymet atfettiği şeylerin önüne geçmemelidir.
Bu konuda hakem olacak bir şey varsa o da insanın vicdanıdır.
Bazen sahip olduğu evlâtlar, mal ve servetler, oturduğu yalı ve saraylar insanı büyüleyebilir, dünyalık zevkler karşısında asla unutmaması gerekli olan şeyleri ona unutturabilir.
Sahip olduğu mal ve evlâtlar onu Allah yolunda yapılacak hizmetlerden alıkoyabilir.
Nitekim dallardan sarkan salkım salkım meyveler, insanı ferahlatan gölgelikler, yaz sıcağında insanın en çok aradığı soğuk sular, Sahabeden o büyük insan Kâb İbn-i Mâlik’i bile Tebük seferinden geri bırakmıştı da ancak samimi tevbesi ve doğruluğuyla helâk olmaktan kurtulmuştu.
Evet -Allah muhafaza buyursun- bazen bağ ve bahçeler, keyif yapmaya müsait meskenler, elde edilen kazançlar insana Allah’ı ve Resûlü’nü unutturabilir.
Gelip onların sevgisinin yerine oturabilir.
İnsanı, Allah yolunda çalışıp çabalamaktan alıkoyabilir.
İşte bu durumda insan bela ve musibetlere açık hale gelir.
Bu kötü akıbetten kurtulma adına âyet-i kerime, mü’minlere, Allah ve Peygamber sevgisinin ve Nam-ı Celil-i İlâhî ve ruh-u revan-ı Muhammedînin dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde duyulan şevk ve arzunun diğer bütün sevgilere ağır basması gerektiğini hatırlatıyor.
ŞAYET MÜ’MİN, Allah’ı ve Resulünü herkesten ve her şeyden daha fazla seviyor, sürekli i’lâ-i kelimetullah aşkıyla oturup kalkıyor ve bunları birinci plana koyuyorsa, diğerleri ile alâkasının ona zararı olmaz.
Fakat bunlar BİRİNCİ PLANDA DEĞİLSE insan yanlış tercihlerde bulunuyor demektir ve -hafizanallah- tercihinin bedelini ödemek zorunda kalır.
Bir Kalbde İki Sevgi Olmaz
İbrahim Ethem Hazretleri’yle ilgili menkıbede anlatıldığı gibi bir kalbde iki sevgi olmaz.
Mü’min, evvelen ve bizzat kimi seveceğini kime alâka duyacağını, kime yürekten bağlanacağını doğru tayin etmelidir.
İşte âyet-i kerime bize bunu gösterir.
Hiçbir sevginin Allah ve Peygamber sevgisinin önüne geçmemesi gerektiğini ders verir.
Her ne kadar insan, tabiatı gereği fani ve zail bir kısım varlıklara karşı alâka duysa da, bu ikinci derecede bir sevgi olmalıdır.
Katiyen evlâd u ıyal veya mal u menal sevgisi Allah sevgisinin yerini almamalıdır.
Aksi takdirde kötü akıbetten korkulur.
Nitekim Hz.Pir, birinci dünya savaşıyla ilgili kendisine yöneltilen, “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir.
Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti?” sorusuna,
Müslümanların erkân-ı İslâmiyedeki kusurları açısından cevap vermiştir:
“Yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş vakit namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi.
Tembellik ettik;
beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi.
Nefsimize acıdık;
keffâreten beş sene oruç tutturdu.
Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi.
Buhl ettik, zulmettik;
O da bizden müterâkim zekâtı aldı.”
(Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.126-127)
Bediüzzaman’ın bu açıklamaları zaviyesinden meseleye bakacak olursak,
Allah’ın, Din-i Mübin-i İslâm’ın yaşanmasında kusur gösterilmesini farklı şekillerde cezalandırdığını görürüz.
Âyette yer alan “O hâlde Allah’ın emrini bekleyin.”
beyanıyla anlatılmak istenen mana da budur.
Hatta Müslümanların halihazırda maruz kaldıkları sıkıntı ve zorluklara da bu açıdan bakılabilir.
Dışarıda suçlu aramaya gerek yok.
Bizi çepeçevre kuşatan, vesayeti altına alan ve yapmak istediğimiz şeyleri istediğimiz gibi yapma imkânından bizi mahrum bırakan zalim ve mütecavizlere sövüp saymakla müteselli olmak yerine, öncelikle dönüp kendimizle yüzleşmeliyiz.
“Acaba ne yaptık ki bunlar başımıza geldi?” demeliyiz.
Şayet Müslümanlar âyette sayılan hususları Rablerine, Peygamberlerine ve Allah’ın dininin ilâ edilmesine tercih etmişlerse, Allah da onları farklı şekillerde cezalandıracaktır.
Bu açıdan Hz.Pir’in yaptığı gibi öncelikle eksik ve kusurlarımızı görmeli ve bunların telafisine bakmalıyız.
Maalesef günümüzde Allah düşünülmesi gerektiği ölçüde düşünülmüyor.
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) sevilmesi gerektiği ölçüde sevilmiyor.
O’nun adını dünyanın dört bir tarafına duyurma yolunda gerekli ceht ve gayret gösterilmiyor.
Bu ifadelerim suizan olarak görülebilir.
Fakat ümmet-i Muhammed’in genel ahvaline baktığımda bende hâsıl olan kanaat budur.
Hz.Ömer Efendimiz’in, Allah Resûlü’ne karşı nasıl delice bağlı olduğunu bilmeyen yoktur.
Öyle ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde kılıcını çeker ve “Kim Muhammed öldü derse kellesini alırım!” der.
Böyle derinden bir bağlılığı, muhabbeti vardır.
Fakat bir gün Efendimiz’in karşısına çıkıp, “Ya Resûlallah seni eşimden çocuklarımdan, herkesten çok seviyorum” dediğinde, Efendimiz memnuniyet izhar etmez ve “Ya Ömer, Beni nefsinden de çok sevmedikçe imanın kemale ermiş olmaz.”
buyurur.
Bu mülahazayı VİCDANLARINIZA havale ediyorum.
Vicdanınızın hassas ölçüleriyle kendinizi tartın, değerlendirin ve İslâm açısından nerede durduğunuzu tayin etmeye çalışın.
Hakikaten durmanız gerekli olan yerde duruyor musunuz?
Yoksa durmanız gereken çerçevenin dışına çıkarak alan ihlali yapıyor ve fıska mı giriyorsunuz?
Allah, âyetin sonunda bu tür insanları hidayete erdirmeyeceğini ifade buyuruyor.
Keşke hep Allah sevgisi, Peygamber muhabbeti ve onları tüm kainata duyurma, tanıtma aşk u şevkiyle oturup kalkabilsek!
Keşke sürekli kendimizi muhasebeye çekerek eksik ve kusurlarımızı gidermeye çalışsak!
Keşke inandığımız değerler uğruna daha fazla neler yapabileceğimizin derdiyle dertlenebilsek!
Keşke kalblere girme adına sürekli alternatif yollar araştırsak!
Keşke bir araya geldiğimizde insanlığa daha faydalı olma adına stratejiler üretebilsek!
Zira ahirette “keşke” dememenin yolu bunlardan geçer.
***
HİMMET
Soru: "Himmet" ne demektir?
Halk arasında genellikle hak yolunda infakta bulunma ve gayret gösterme manasında kullanılan "himmet" tabirinin bir tasavvuf ıstılahı olarak anlamı nedir?
HİMMET KELİMESİ,
lügat itibarıyla, kastetmek, arzulamak, kuvvetle istemek, bir noktaya yönelmek ve bir hususa konsantre olmak manalarına gelmektedir.
Tasavvuf erbâbına göre ise;
himmet, maddî-manevî bütün alâkalardan sıyrılarak, hatta dünyevî zevkleri, manevî hazları ve Cennete ait lezzetleri bile hatırdan çıkararak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle Cenâb-ı Hakk'a teveccühte bulunmak demektir.
Bir manada himmet, insanın bütün benliğiyle Allah'a yönelmesi, kalbini istila etmesi muhtemel olan her gaflet bulutu karşısında hemen Hakk'ın rahmetine, ilahî inâyete sığınması ve O'ndan başka her şeye karşı kapanmasıdır.
Bu zaviyeden himmet, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her dav­ranış ve her düşünceden dolayı tevbe, inâbe ve evbe kurnalarına koşup pak hâle gelmek suretiyle neticede vuslata ulaşma cehd ve gayretidir.
Evet, iradesinin hakkını vererek bütün hareketlerini yaratılış gayesine bağlayıp sürekli Hak kapısında el pençe divan duran bir kulun teveccühüdür himmet.
ÖMRÜNÜN her anında
iradesini Allah'ın rızasını kazanmaya hasrederek,
her türlü maddî-manevî füyuzât hislerinden
ve makam-mansıp mülahazalarından tecerrüd edip yalnız O'nu düşünen,
O'nun marifeti peşine düşen
ve hep O'na yönelen, dolayısıyla da, içini yalnızca O'na açan,
sadece O'nu isteyen
ve O'nun maiyyetinde geçen bir ân-ı seyyâleyi her türlü mazhariyete tercih edebilen bir HAK YOLCUSUNUN TAVRIDIR HİMMET.
ANCAK tek mahbûba yetebilecek bir kalbe sahip olan insanın, gönül kapısını ağyâr düşüncesine tamamen kapaması ve Hazreti Mahbûb'a kavuşma iştiyakıyla, kendi de dahil hiçbir şeyi görmeyecek kadar O'na tahsîs-i nazar etmesidir himmet.
HİMMET TABİRİ,aynı zamanda,
lütufta bulunmak,
yardım etmek,
imdada yetişmek ve el uzatmak manalarını da ihtiva etmektedir.
BU AÇIDAN DA,
KULA nisbetle, teveccühte bulunmak, azmetmek ve mübarek bir işe hâlis niyetle yönelmek demek olan himmet;
ALLAH'a nisbet edildiğinde ise, ortaya konan bu samimiyete ve teveccühe Hakk'ın mukabelesi manasına gelmektedir.
Yani, kuldan inâbe, Cenâb-ı Hak'tan da ona mukabil bir teveccüh söz konusudur.
Haddizatında, ilahî mevhibe ve inayetlerin kesintisiz devam etmesi, sürekli Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeye ve O'nun da bu aralıksız yönelişe karşı merhamet teveccühleriyle mukabelede bulunmasına bağlıdır.
Allah Teâlâ bütün mahlukâtı merhametle görüp gözetir;
ama var ettiklerinin bazılarına hususî teveccühte bulunup onları ekstra mevhibelerle serfiraz kılar.
Umumî himâye, rahmet, şefkat ve inâyet...
gibi celâlî ve vâhidî tecellileriyle her şeyi görüp gözetmesinin yanı sıra, bazı kimselere özel bir teveccüh, daha derin bir rahmet ve engin bir inâyetle muamele eder;
onlara fevkalâdeden merhamet ve şefkat gibi..
cemâlî ve ehadî teveccühlerde de bulunur.
O, bütün varlık ve hâdiselere kuşatan bir nazarla baktığı aynı anda fertlere de tek tek nazar eder;
onların ferdî istek ve ihtiyaçlarına, şahsî dua ve niyazlarına da cevap verir;
bazılarını ziyade nimetlerle şereflendirir.
Dolayısıyla,bu manada bir himmete mazhariyet bütün kulların ilk hedefi olmalı ve mü'minler sürekli,
"Yollardayız Allah'ım, Sen'den ola bir himmet;
Lütfunla kullarına bir kez daha imdad et!
Olmalı bir mîâdı bu teklemenin elbet;
Kurtar bendelerini, gönüllerini şâd et..."
niyazıyla oturup kalkmalı, ASIL HİMMETİ Cenâb-ı Hak'tan beklemelidirler.
BUNUNLA BERABER,
Cenâb-ı Hak, her şeyde esbâbı izzet ve azametine perde yaptığı gibi, değişik konumdaki kullarına bir kısım iltifatlarında da bazen bir nebîyi ya da bir velîyi perde yapar ve hediyelerini onun eliyle sunar.
İşte, Allah indinde makbul bir kulun mânevî yardımına ve bir hak dostunun, bir muhtacın imdadına koşmasına da himmet denegelmiştir.
Aslında, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, velilerin himmetleri, imdatları ve feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duadır.
Mutlak Hâdî, Mutlak Mugîs ve Mutlak Muîn ancak Allah'tır.
Fakat, Cenâb-ı Hak bazen o salih kulları, İLAHÎ HEDİYELERİN TEVZİ MEMURU GİBİ istihdam etmektedir.
DOLAYISIYLA, bir nebinin teşrîî ve tekvinî emirleri düzgün okuyup doğru yorumlaması, ilâhî mesajların ışığı altında ümmetini dünyayı imar etmeye ve ebedî saadete ehil hâle getirmesi, sıradan insanlara hakiki insan olma ufkunu göstermesi, Cennet yolunda arkasındakilere rehberlik yapması ve bir şekilde takılıp yolda kalanların ellerinden tutması da bir HİMMETTİR.
BAŞTA Peygamber Efendimiz olmak üzere Enbiyâ-ı İzam'dan ( salâvatullahi alâ Nebiyyina ve aleyhim ecmaîn) gelen bu çeşit teveccüh, nazar ve insibağ esintilerinin hepsi himmet çerçevesine dahil edilebilir.
AYRICA, hakikî evliyânın teveccühleri de ilâhî feyizleri alma adına birer nuranî vasıta mesâbesindedir.
BAZEN bir hak dostunun nazarına mazhar olmak, onun elini tutmak ya da sadece sohbetinde bulunup atmosferini paylaşmak bile hususi teveccühlerin sirâyeti için önemli bir vesiledir.
DOLAYISIYLA, onlar sayesinde diğer kullara ulaşan yakin, mârifet, mevhibe gibi bütün nimet ve inâyetler de bir nevi himmettir.
BU İTİBARLA da, dünden bugüne
"Müridden hizmet, mürşidden nefes" denmiş;
"Teveccüh et, teveccüh bul" ihtarında bulunulmuş;
haklarında hüsn-ü zan edenlere ve kendilerine teveccühte bulunanlara hak dostları tarafından teveccühle mukabele edileceği ve bunun da ilahî inayetlere bir davetçi olacağı hatırlatılmıştır.
Evet, "Kendi muhtâc-ı himmet bir dede/Bilmez ki gayra nasıl himmet ede." sözünün mâsadakı olmayan hakiki mürşitler, ilâhî teveccühlerin birer aynasıdırlar;
öyleyse, onlara saygıda kusur edilmemeli ve teveccühleri de hafife alınmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki, ilâhî feyizler ve bereketler o aynalar sayesinde diğer insanların ruhlarına aksettirilmektedir ve onlar, kendilerine teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile olmaktadırlar.
""Himmet ve Gayret Münasebeti""
Diğer taraftan,
HİMMET KELİMESİNİN gayret etmek, cehd göstermek, çalışıp didinmek, emek vermek ve bir işe dört elle sarılmak gibi manaları da vardır.
"Dede himmet, oğul gayret" atasözü ancak fiilî bir duayla seslendirilen yardım isteğinin kabul göreceğini vurguladığı gibi, himmet bulmanın gayrete bağlı olduğunu da belirtmekte ve himmet ile gayret arasındaki alâkaya da dikkat çekmektedir.
Bu zaviyeden himmet, KULA NİSBETLE, çalışma ve gayret gösterme;
CENÂB-I HAKK'A nisbet edildiğinde ise, kulun ortaya koyduğu faaliyetlere rahmet ve inayetle mukabelede bulunma manasına gelmektedir.
İşte,
BİR YÖNÜYLE teveccüh etmek ve yönelmek,
DİĞER BİR AÇIDAN yardıma koşmak ve el uzatmak, bir başka zaviyeden de gayret etmek ve çalışıp didinmek manalarına gelen himmetin,
BUGÜN halk arasında infakta bulunma ve hayır yollarında koşturup durma anlamında sıkça kullanılan himmetle ciddi bir münasebeti vardır.
Belki, dün denecek kadar yakın bir geçmişe dek bu kelime bu ölçüde yaygınca kullanılmıyordu.
Fakat son senelerde, âdetâ Cenâb-ı Hakk'a teveccühün bir unvanı sayılan ve O'nun rızasına ulaşmanın bir basamağı kabul edilen HAYIRLI FAALİYETLERİN BÜTÜNÜNE "himmet" denir oldu.
ÇÜNKÜ, dine ve vatana hizmet, bir teveccüh, bir yardım eli ve bir cehd ü gayret bekliyordu.
ÖNCE bu milletin fertleri böyle bir iman ve Kur'an hizmetine teveccüh ettiler;
çağrıya koştu, bir çeşit inâbede bulundu ve millet yolunda yapılması gereken işlere el uzattılar.
Yönelinmesi, elinden tutulup kaldırılması ve uğrunda ter dökülmesi icap eden husus dine ve millete hizmetti.
DOLAYISIYLA, herkes elindeki imkanlarıyla seferber oldu;
herkes maddî–manevî himmette bulunmaya çalıştı.
İlmi olan kimseler ilimleriyle himmet ettiler;
beyan kabiliyetine sahip bulunanlar söz ve yazılarıyla imdada yetiştiler;
malî imkanları geniş insanlar da cömertlik hisleriyle dolup Allah yolunda infak yarışına giriştiler.
Yardımına koşulması ve elinden tutulması gerekli olan şey bir şahıs değildi;
o iman ve Kur'an hizmetinin ta kendisiydi.
Bu itibarla da, FEDÂKAR RUHLAR,
bir ya da birkaç şahsa değil, bir mefkureye yöneldiler;
bir ya da birkaç şahsa değil bir davaya gönül verdiler
ve yine bir ya da birkaç şahsa değil insanlığa hizmetin kendisine el uzattılar, himmet ettiler.
Himmetin İnfaka Bakan Yanı
Bugün himmet denince bazıları sadece maddî olarak yardımda bulunmayı (infak) anlasalar da, aslında infak, himmetin sadece bir yönünü teşkil ediyordu.
Himmetin infak yönü de yine örneğini Allah Rasûlü'nün ve sahabe efendilerimizin hayat-ı seniyyelerinden alıyordu.
Mudar kabilesinin fakir insanları huzuruna geldiğinde ya da Tebük Seferine çıkılacağı sırada, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları nasıl yardım ve infak etmeye çağırmışsa, daha sonraki dönemlerde de seferberlik anlarında maddî-manevî fedakârlıkta bulunma çağrıları sık sık yapılmıştı.
Belki O ZAMANLAR bu türlü hayır ve hasenâta himmet denmiyordu;
fakat, ihtiyaç hissedildiği ve zaruret hasıl olduğu zamanlarda hep yardım, iâne ve infak çağrısında bulunuluyordu.
Altından kalkılması gereken bir zorluk veya taşınması icap eden bir yük karşısında herkesin el uzatması isteniyordu.
Peygamber Efendimiz'in (aleyhi ekmelü't-tehaya) mânen el uzatmasına ya da bir Hak dostunun imdada koşmasına benzer şekilde, o istimdadı işiten bütün mü'minler de sesin geldiği yere yöneliyor, ellerindeki imkanlarla seferber olup imdada koşuyor ve yapılması beklenen şeyleri yapma adına ciddi bir cehd ortaya koyuyorlardı.
İşte, bizim zamanımıza doğru gelinirken, yine ortada kaldırılması gerekli olan ağır bir yük vardı.
Merhum Akif'in
"Hâlık'ın nâ-mütenâhî adı var, en başı Hak/
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!"
mısraıyla ifade ettiği gibi, samimi kullar, hakkı tutup kaldırma vazifesiyle karşı karşıyaydı ve herbiri o vazifenin kendi omuzlarına yüklendiğine inanıyordu.
Hayır ve hasenât adına yapılacak her şey hakkı tutup kaldırma, dine el uzatıp onu sürüm sürüm olmaktan kurtarma, kendi kıymetine yükseltme ve gerçek konumuna ulaştırma demekti.
DOLAYISIYLA, bu manaların hepsi birden mülahazaya alınarak
HEM yardım çağrısına
HEM de insanların bu çağrıya icabet edişine HİMMET dendi.
Bu açıdan, HİMMETİ UMUMİ MÂNÂDA el uzatma şeklinde anlayabilirsiniz.
Meseleyi bu YÖNÜYLE DEĞERLENDİRİRSENİZ,
Peygamber Efendimiz'in ümmetine el uzatması
ya da velilerin bazı insanların imdadına koşması ile
günümüzde bazı kimselerin iman ve Kur'an hizmetine el uzatmaları arasında ciddi bir münasebet görürsünüz.
SONRA, bu el uzatma ve yardıma koşmanın SADECE MADDİ İMKÂNLARLA OLMADIĞINI ve insanların, kendilerine lutfedilen nimetlerin herbirine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına giriştiklerini de müşahede edersiniz.
Evet, Bediüzzaman Hazretleri'nin de İşaratü'l-İ'caz'da belirttiği gibi,
"...ve mim mâ rezaknâhum yünfikûn - Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler." (Bakara, 2/3) ayet-i kerimesindeki "mâ" umumî bir manayı ifade etmektedir.
Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir;
ilim, fikir, kuvvet ve amel gibi şeylerde de MUHTAÇ OLANLARA İNFAKTA BULUNULMASI gerekmektedir.
İşte, mal ya da para, ilim veya amel, sıhhat yahut zeka..
Cenâb-ı Allah'ın lütuf buyurduğu her türlü rızıktan infakta bulunmak ve bu şekilde dine ve millete hizmet etmektir himmet.
Zaten, dünden bugüne bu kudsî vazifeye dilbeste olan fedakârlar, mukaddes mefkure adına bir işin ucundan tutmak için el uzatırken karşılarında kendilerine de bir el uzandığını düşünmüş, böylece hem himmet etmiş hem de himmet dilemişlerdir.
Kendi kurtuluşlarını başkalarını kurtarmaya bağlamış ve böyle bir yolda yürürken gerekirse canlarını feda etmeye bile razı oldukları gibi maddî-manevî her türlü füyûzat hislerinden feragatta bulunmayı da daha baştan kabul etmişlerdir.
Bu adanmış ruhlar kelimenin tam manasıyla beklentisizlerdir.
Evet, bu HİMMET KAHRAMANLARI bütün bütün beklentisiz insanlardır;
zira onlar, daha yolun başında
"Kadrim bilinmedi deyip darılma!
Bilinmeden göçüp gitti büyükler.
Darılıp yerinden sakın ayrılma!
Himmet bekler taşınacak bu yükler."
nasihatını dinlemiş ve bu sözleri bir ahd ü peyman olarak kabul etmişlerdir.
Tek Başına Bir Millet
Bu meselenin önemli bir buudu da şudur ki;
ARZ ETMEYE ÇALIŞTIĞIM çerçevede iman ve Kur'an hizmetine himmette bulunmak insanı değerler üstü değerlere ulaştırır.
Çünkü, Hazreti Üstad'ın da işaret ettiği gibi,
"BİR İNSANIN KIYMETİ HİMMETİ NİSPETİNDEDİR.
KİMİN HİMMETİ MİLLETİ İSE, o kimse tek başıyla KÜÇÜK BİR MİLLETTİR."
AKSİNE, hep "nefsî, nefsî" diyen, sürekli şahsî menfaatlerini düşünen ve milletin istikbaliyle alâkalı hiçbir planı, projesi ya da derdi olmayan bin adam, sadece bir adam hükmündedir.
Evet, KİMİN HİMMETİ YALNIZCA NEFSİ İSE, o kimse İNSAN BİLE SAYILAMAYACAK bir derekeye düşmüş demektir.
Zira, insan fıtraten medenî olarak yaratılmıştır;
o tabiatı itibarıyla, kendi cinsinden olanları da düşünüp onlarla beraber yaşamaya mecburdur.
Cenâb-ı Allah'a sonsuz hamd ü senalar olsun ki, GÜNÜMÜZ DE himmeti milleti olan insanlardan nasipsiz değildir.
BUGÜN de, himmet çağlayanları, ilahi lütuflarla desteklene desteklene bir ummana doğru gürül gürül akmaktadır.
Bu DEVRİN HİMMET ERLERİ de çeşit çeşit olumsuz hadiselere rağmen, kaderî programların kendilerine yüklediği misyonu temsile çalışmaktadırlar.
NE VAR Kİ, her dönemde olduğu gibi içinde yaşadığımız ŞU ZAMAN DİLİMİNDE de mesuliyet insanlarının himmet duygularını ve kuvve-i maneviyelerini kırabilecek unsurlar mevcuttur.
Bediüzzaman Hazretleri hem himmetin belini kıran bu manileri bir bir saymış hem de onları defedebilmek için gereken tedbirlere işarette bulunmuştur.
Bu manilerden ve tedbirlerden bazılarını –biraz tasarrufla- zikrederek bu bahsi bitirmek uygun olsa gerektir:
"Himmetiniz, şevke gelip meydana çıktığı vakit,
EN EVVEL düşman-ı şedîd olan yeis (ümitsizlik) rast gelir, onun kuvve-i manevîyesini kırar.
Siz O DÜŞMANA KARŞI "lâtaknetû" (ümidinizi kesmeyiniz) kılıcını istimal ediniz.
SONRA meylü't-tefevvuk istibdâdı (üstün olma tutkusu) hücuma başlar.
Siz "kûnû lillahi" (Allah'ın rızası dairesinde olunuz) hakikatini o düşmana gönderiniz.
Sonra sebepler zincirindeki sırayı atlamakla her şeyi karıştıran acûliyet (acelecilik) çıkar, himmetin ayağını kaydırır.
Siz "ısbirû vesabirû verâbitû" (Sabırlı olun, birbirinize metanet tavsiye ederek sabırda yarışın, daima hazırlıklı ve uyanık bulunun ) kalkanını siper ediniz..
SONRA
tabiatı itibarıyla medeni olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infirâdi (bencillik) ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar.
Siz de "hayrunnâsi enfeuhum linnasi" (insanların en hayırlısı onlara en yararlı olanıdır) hakikatini onun karşısına çıkarınız.
(...)
SONRA da
umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan "meylürrahat" (rahat etme arzusu) gelir;
himmeti bağlayıp sefalet zindanına atar.
Siz de "Leyse lilinsânî illâ mâ seâ" (İnsan için çalıştığından başkası yoktur) mücahidini ona gönderiniz.
Evet, size meşakkatte büyük rahat vardır.
Zira fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı sa'y ve cidâldedir."
İnancım o ki, bütün bu manilere rağmen,
adanmış ruhlar şimdiye kadar olduğu gibi,
BUNDAN SONRA da "HİMMETÜ'R-RİCAL, TAKLAU'L-CİBAL -
Yiğitlerin himmeti dağları yerinden söker." (Ubeydullah-ı Ahrâr)
anlayışıyla hareket edecek ve bütün samimiyetleriyle Cenâb-ı Hakk'ın inâyetine sığınıp sorumlulukları istikametinde dönüp arkalarına bakmadan yürüyeceklerdir.
Allah'ın rızasını "olmazsa olmaz" bir esas kabul ederek onun dışındaki bütün değerlere karşı kapanacak ve Hazreti Mahbûb'a kavuşma iştiyakıyla, O'na tahsîs-i nazar ederek YOLLARINA DEVAM EDECEKLERDİR..
ve bileceklerdir ki,
HİMMET ETTİKLERİ ÖLÇÜDE HİMMET GÖRECEKLER;
başkalarına el uzatma gayreti içinde bulundukları nispette de
kendilerine ötelerden bir el uzanacaktır.
İkindi Yağmurları
PIRLANTA NOTLAR
YAZ ORTASINDA BİR KISIM ŞUBAT EYYÂM
ÇOK YAKIN BİR GELECEKTE
BÜTÜN İHTİŞAMIYLA
BİR KERE DAHA YAŞANACAK..
FİRAVUNCA DÜŞÜNCE
YAZ ORTASINDA BİR KISIM ŞUBAT EYYÂMI
...ÖYLE İNANIYORUM ki, kargaşa ve anarşi ile bazı devletler sarsılsa istikrar bir ölçüde bozulsa, hatta anti-demokratik müdahaleler olsa bile anarşistler kat’iyen umduklarına nâil olamayacaklardır.
Gayr-i memnunlar, serseriler ve âsîler, bazı dönemlerde bir kısım devletlere zarar vermişlerdir;
fakat, tarih boyunca onların köy ölçüsünde bir devlet kurdukları görülmemiştir.
• ANARŞİYİ çıkaranlar da, anarşiye karşı KENDİ BAŞINA mücadeleye kalkanlar da, devletin varlığına ve hukukun mevcudiyetine rağmen, kanun dışı bazı şeyler yapmak suretiyle bir yerlere varmak isteyenler de asla hedefledikleri noktaya varamayacaklardır.
• 27 Mayıs,12 Mart,12 Eylül ve 28 Şubat hâdiselerine tekaddüm eden günlerde varamadıkları gibi,
BUNDAN SONRA DA,millete YAZ ORTASINDA BİR KISIM ŞUBAT EYYÂMI yaşatmak suretiyle aynı şeyleri yapmaya çalışsalar bile, yine MAKSATLARINA NÂİL OLAMAYACAKLARDIR.
• Roma İmparatorluğu’nu sarsan Spartaküs hareketi edasıyla yola çıksalar da, anarşistler bundan sonra da hiçbir zaman bir köy kuracak kadar güce ve iktidara ulaşamayacaklardır.
Devlet Düzeni ve Derin Devlet ya da İşte Sezar, İşte Siz! [12/09/2005#İkindi Yağmurları]
ÇOK YAKIN BİR GELECEKTE
BÜTÜN İHTİŞAMIYLA BİR KERE DAHA YAŞANACAK..
DÖL YATAĞINDAKİ DÜNYA
Yakın geçmişi itibarıyla bütün İslâm dünyası, inancı, ahlâkı, düşünce sistemi, maarif ve sanayii, âdet ve an’aneleri, siyasî ve içtimaî durumu itibarıyla en bunalımlı dönemlerinden birini yaşamıştır.
..
...
Bugün insanlığın beşte birini teşkil eden Müslümanlar, hemen her yerde yepyeni bir dirilişin mücadelesini vermekte ve bu kahrolası esaret çağından kurtulmaya çalışmaktadır.
Bilhassa son yıllarda, her sabah bir musibetle, her akşam birkaç felaketle yüz yüze gelmeleri, onlarda metafizik gerilime vesile olmuş, Allah’a yönelişlerini hızlandırmış ve onların mücadele azimlerini kamçılamıştır.
..
...
Öyle ümit ediyoruz ki –tabiî Allah’la vefa münasebetimizi bozmazsak–
ÇOK YAKIN BİR GELECEKTE, Nasr sûresinin muhtevası BÜTÜN İHTİŞAMIYLA BİR KERE DAHA YAŞANACAK..
ve Amerika’dan Avustralya’ya, Balkanlar’dan Çin Seddi’ne ve Avrupa’dan Afrika’nın derinliklerine kadar her yerde, İslâm şemsiyesi altında iman, ümit, emniyet, dolayısıyla da huzur ve itminan SON BİR KERE DAHA DALGALANACAK..
ve beş milyar insanlık, HAYAL EDİLEBİLENİN ÇOK ÜSTÜNDE yepyeni bir cihan düzeniyle tanışacak ve hemen herkes, fıtrat ve düşünce dünyasının müsaade ettiği ölçüde bu yeni esintiden mutlaka istifade edecektir.
[RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN]
FİRAVUNCA DÜŞÜNCE
Karun, üzerindeki nimetleri kendinden biliyor ve “Bunlar bana ilmimden dolayı verildi.”
(Kasas/78) diyordu.
Bütün Karunlar, Firavunlar da hep böyle demişlerdir.
Ancak bütün peygamberler ve Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Ben, nefsim adına menfaat ve zararın en küçüğüne bile sahip değilim.”(A’râf/188)inancı içinde olmuşlardır.
Evet, “Bildim, yaptım, tuttum, çattım.”
düşüncesi, FİRAVUNCA bir düşüncedir.
Bakın! Bir insanın, sizin vasıtanızla hidayete ermesi, sizin için sahra dolusu kızıl develerden daha hayırlıdır;;<br>(Buhârî,cihâd102,143,fezâilü ashâb 9,meğâzî 38;;<br>Müslim,fezâilü’s-sahabe 33, 34.) Efendimiz, böyle buyuruyor.
Eğer,sizin elinizle, vasıtanızla bir milyon insan hidayete erse ve sonra da, siz bunu kendinizden bilseniz,bir milyon insanın hidayeti sizin CENNET’E girmenize değil, ihtimal CEHENNEM’E gitmenize sebep olabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in bu husustaki beyanı açıktır: “O ki, sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.”
(Sâffât/96) buyurur.
Öyleyse, nedir hayırlardan hissemize düşen şey?
HİSSEMİZE DÜŞEN şey, ancak aczimizdir, fakrımızdır;
evet biz
ACZİMİZLE O’nun kudretine,
FAKRIMIZLA gınâsına yol bulur
ve ŞÜKÜRLE gerilip ŞEVKLE işlerimize devam edersek,mazhariyetler de sürer gider.
☆☆☆
[Prizma]
ŞİRKET-İ MÂNEVİYE VE DUA
Üstad ve Evrâd u Ezkâr
el-Kulûbu'd-Dâria [Yakaran Gönüller]
Manevî Ortaklık VE İlâhi Mukâbele
Günümüzde Yollar Çok Buzlu
ALLAH’ı ANMA ve DUÂ
☆☆☆
ÜSTAD ve EVRÂD u EZKÂR
Üstad Hazretleri, onca mücadelesi ve meşgalesine rağmen evrâd u ezkâr mevzuunda hiç mi hiç kusur etmemişti.
Mecmûatu’l-Ahzâb’ı ON BEŞ günde bir hatmediyordu.
Kitabının kenarlarına notlar düşmüş,“Ben bu duayı böyle anlıyorum, şunu da şöyle anlıyorum” kayıtları koymuştu.
Vakıa, ZİKRİ umumî mânâda ele aldığımızda, Kur’ân okumak, hadis-i şeriflerle meşgul olmak ve tevhidden bahsetmesi itibarıyla Risaleleri müzakere ve mütalâa etmenin de bir ZİKRULLAH olduğunu söyleyebiliriz.
ÇÜNKÜ o tür eserleri okurken de, Cenâb-ı Hakk’ı, icraatıyla, tasarrufât-ı Sübhâniyesiyle kalben ve rûhen yâd ediyoruz.
Ama Üstad Hazretleri, zikre hiç doyamamış;
her fırsatı Allah’ı (celle celâluhû) anma adına çok iyi değerlendirmiş.
ZİKRİ, Risalelerin içine, başka mevzuların arasına içirmiş.
Sürekli Rahman u Rahîm’i hatırlatmış;
zikrullahı nazara vermiş;
DİĞER İBADETLER ve salih ameller kendi çerçeveleri içinde edâ edilirken, Allah’ı (celle celâluhû) anmada da kusur edilmemesi lâzım geldiğini anlatmış.
Hayatını, Cevşen, Celcelûtiye, Evrâd u Kutsiye-i Şah-ı Nakşibendiye, Münâcâtü’l-Kur’ân, Tahmîdiye ve Sekîne gibi atkılar üzerinde örgülemiş.
ÜMİT EDİYORUM, bugünün âbid ve zâhidleri de zikre çok önem veriyor ve onu artırma,
Allah’ı (celle celâluhû) daha çok anma yolları arıyorlardır.
Fakat biz onu ne kadar anarsak analım, ibadetlerimiz ne kadar çok olursa olsun, zikrin hakkını vermiş olamayız.
BUNDAN DOLAYIDIR ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün dörtte birini kendisine salât u selâm okumaya ayıran bir zatı istihsan buyuruyor;
ama yine de “Artırsan daha iyi olur” diyor.
Günün yarısını salât u selâma ayırdığında yine “Artırsan…” diyor ve günün üçte ikisini zikre ayırıp salâvât okumuş olarak huzur-u Risalet-penahiye gelince “Çok iyi de, artırsan daha iyi olur” buyuruyor.
Efendimiz her defasında “Hel min mezîd?” (Daha yok mu?) diyor;
çünkü Üstad’ın ifadesiyle ona ulaşmada en önemli vesilelerden biri, “Bismillahirrahmânirrahîm” diğeri de Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) salât ü selâm okumaktır.
Geçenlerde, bir arkadaşımız da rüyasında, salât u selâmların, hey’etin üzerine gelen bombardıman ve kurşun yağmurlarını bozguna uğrattığını görmüştü.
Fakat maalesef, evrâd u ezkâr mevzuundaki farklı düşüncelerde bir çarpıklık görüyorum.
“Biz milletimize hizmet ediyoruz, insanlara Allah’ı (celle celâluhû) anlatıyoruz, yol kaçkınlarını hidayete çağırıyoruz...
Evrâd u ezkârda kusur etsek de, bazen okumasak da olur” şeklindeki mülâhazaların BİR KURUNTU ve ŞEYTAN FISILTISI olduğunu düşünüyorum.
☆Hayır, yapıp ettiklerinize güvenip evrâd u ezkârınızda kusur ederseniz, işte o zaman en büyük kusuru yapmış olursunuz.
☆EĞER ÇAĞIRDIĞINIZ davaya yürekten bağlıysanız, o dava sizin içinizde mağmalar gibi köpürmeli ve size, güle âşık bülbül gibi aşk besteleri söyletmeli değil midir?
Seherler sizin Cenâb-ı Hakk’a karşı muhabbet türkülerinizi dinlemeli değil midir?
HİÇBİRİMİZ, Üstad’dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikatı anlatma, i’lâ-yı kelimetullahda bulunma gayreti içinde olamayız.
HİÇBİRİMİZ,dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz.
O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir.
EN AĞIR ŞARTLAR ALTINDA Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehl-i dünya ile yaka paça olmuş, hapishanelerde gezmiş dolaşmış, FAKAT evrâd u ezkârını HİÇ AKSATMAMIŞTIR.
Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubûdiyette bulunmuş;
yaz kış bu âdetini değiştirmemiş;
teheccüd, münâcat ve evrâdlarını asla terk etmemiştir.
Hatta bir ramazan-ı şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm-ı visal tutmuş;;<br>ama ubûdiyetteki mücahedesinden vazgeçmemiştir.
Komşuları her zaman derlermiş ki, “Biz, sizin Üstad’ınızı sekiz sene boyunca yaz ve kış gecelerinde hep aynı vakitlerde kalkıp sabaha kadar hazin ve muhrik sadasiyle münâcat okuyorken görür, onun mahzun sesini dinler;
böyle fasılasız ve devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.”
Üstad, bir taraftan, sabahlara kadar bülbüller gibi sevda besteleri dinletmiş dört bir yana.
DİĞER TARAFTAN da, “Bu gece evrâd okurken aklıma şöyle bir şey geldi:
Ben böyle sesli, açıktan açığa okuyorum.
Dedim ki, acaba başkaları sesimi duyuyorsa, bu okumama riya girer mi?” gibi mülâhazalarla dolmuş boşalmış, bu endişesine cevaplar aramış ve neticede şöyle demiş:
“Şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (radiyallahu anh) gibi zatlar beyan ediyorlar.
Sâir nafilelerin gizli yapılanı çok sevaplı olduğu halde, şeâire temas eden, hususan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerafetini gösteren âdet ve ibadetleri açıktan yapmak ve böyle büyük kebâir içinde, haramları terk edip takvâyı izhar etmek, değil riya, belki ihfâsından pek çok derece daha sevaplı ve hâlistir.”
Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş;
ama işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir ZİKİR KAHRAMANI olarak yaşamış;
Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bu asırdaki bir iz düşümü gibi davranmıştır.
Hani, Allah Resûlü’nü, AİLE RİYASETİ durumunda gördüğümüz zaman, “Bu insan sadece bu iş için yaratılmış” deriz;
çünkü o, bir eş ya da bir baba olmanın hakkını kusursuz edâ eden eşsiz bir aile reisidir.
Fakat onu TALİM ve İRŞAD VAZİFESİ başında görünce de “Hayır, onun işi irşaddır” diyeceğimiz kadar o meselede de aşkın olduğunu görürüz.
Onu ORDUSUNUN başında gördüğümüz zaman, vazifesinin sadece askerlik olduğu zehabına kapılırız.
Hele bir de dua atmosferli dünyasına girersek “Efendimiz bütün ömrünü âdeta duaya vermiş, duadan başka hiçbir şey söylememiş” deriz.
O, diğer üstünlüklerinin ötesinde, bir dua insanıdır.
Peygamber mesleğinin arkadan gelen şehsüvarları da bu hususta ona benzemişlerdir, bundan sonrakiler de mutlaka “DUA İNSANI”na benzemek zorundadırlar.
Öyleyse, duaya karşı gevşek davrananlar, tembel ve kendini miskinliğe salmış kimselerdir.
ÖYLELERİNİN BAŞKALARINA MÜESSİR OLMASI da DÜŞÜNÜLEMEZ.
MÜESSİRİYET, Allah’la (celle celâluhû) irtibatın sıkı ve sıcak olması ölçüsünde müyesser olur.
DUASIZLAR ve Cenâb-ı Hak’la CİDDİ BİR İRTİBATI OLMAYANLAR, çok şey yaparlar;
fakat yaptıkları şeylerin BEREKETİ OLMAZ.
_İŞE BEREKET KATACAK YEGÂNE İKSİR, Allah’la (celle celâluhû) münasebetin sıcaklığı ve derinliğidir.
Her an onu anma, ömrün her karesini ona ait hatıra ve ona yükselen yakarışlarla doldurma çok önemlidir.
_
Hâsılı, zikir bütün ibâdetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur’ân-ı Kerim’dir.
Ondan sonra da, Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) sâdır olan nurlu sözler gelir.
Kitap, sünnet ve selef-i salihînin eserlerinde, en çok zikrullaha tergîb ve teşvîk yapılmıştır.
Namazdan cihada kadar o, her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir.
Ancak HERKESİN ZİKRİ, zikredilenin onun duyguları üzerindeki tesiri ölçüsündedir.
BAZILARI, Cenâb-ı Hakk’ı anarak bir sırlı yol ile kalbinde ona ulaşır.
BAZILARI da vicdanlarında onu “kenzen” bilir ve derûnlarındaki nokta-i istinât ve nokta-i istimdât sayesinde sürekli maiyyette olur.
Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıtâ vesilesi olması itibarıyla cehalettir, “Allah biliyor ki, ben onu şimdi anmıyorum;
anmak da ne demek, ben onu hiç unutmadım ki!” sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifâde etmek için sâdır olmuştur.
İşte öyle arzu ediyorum ki, mü’minler arasında yeniden bir zikr ü fikir mülâhazası canlansın, gelişsin.
Bu devirde i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin BÜTÜN VAZİFELERDEN ÖNDE OLDUĞU;
ama bu vazifenin, Allah’ı (celle celâluhû) sürekli anmadan, ona sığınmadan ve her gün bir kere daha evrâd u ezkârla DOLMADAN YAPILAMAYACAĞI bilinsin.
Gönüllerimizde bir kere daha zikir heyecanı uyansın.
Ve sırlı bir yolculuktan sonra herkes “huzur-u kalb” ufkuna ulaşsın...
[Kırık Testi-1]
●●●
el-Kulûbu'd-Dâria [Yakaran Gönüller]
"el-Kulûbu'd-Dâria",
tek sığınak bildiği ilahî dergâhın kapısını gözyaşlarıyla çalan,
onun eşiğinde boyun büküp el pençe dîvan duran,
tazarru ve niyazda bulunan,
içini şerheden,
dertlerini bir bir sayıp döken
ve yana yakıla "derman" deyip inleyen kalbler demektir;
bütün bu manaları çağrıştırmak üzere kısaca YAKARAN GÖNÜLLER de denilebilir.
Bu kitap, Gümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin Efendi'nin "Mecmuatü'l-Ahzâb" adlı üç cildlik eserinden seçilen evrâd ü ezkârın (okunması âdet edinilen belli âyet, sûre, dua ve zikirlerin) yeniden tasnif edilmesi suretiyle hazırlanmıştır.
"Gümüşhanevî Hazretleri ve Mecmuatü'l-Ahzâb"
Son devrin Osmanlı ulemasından merhum Ahmed Ziyâüddin Efendi, 1813 yılında Gümüşhane'nin Emirler Köyü'nde doğmuştur.
Sadece zâhirî ilimlerle meşgul olmamış aynı zamanda bâtınî ilimleri de okumuş ve her iki sahada da icazet almıştır.
Nakşibendî-Hâlidî şeyhlerinden birisi olan Gümüşhanevî hazretleri, hayatını ilim ve irşada adamış;
1893 senesinde İstanbul'da dâr-ı bekâya irtihal ederken geride onlarca eser bırakmıştır.
İşte, Hazret'in yâdigârlarından biri de, "Mecmuatü'l-Ahzâb" adlı yaklaşık ikibin sayfalık eser olmuştur.
Gümüşhanevî hazretleri, eserini talebeleriyle beraber büyük bir itina ile hazırlamış ve bu vesileyle onlarca Hak dostunun yüzlerce evrâd ü ezkârını biraraya getirmiştir.
Mecmuada her bir hizbin ismini, müellifini, ne zaman ve ne şekilde okunacağını da blirtmiştir.
Mesela, Hasan Basrî Hazretleri'nin, Cuma'dan başlayıp haftanın her gününde bir bölüm okuduğu İstiğfar Üsbûiyyesi'ni kaydetmiş, hangi güne hangi bölümün düştüğünü de göstermiştir.
AYRICA, kitapta,
Hazreti Ali (kerremallahu vechehû),
Hazreti Üsame (radıyallahu anh),
Muhyiddin İbn Arabî,
Ebu Hasan Şazilî ve İmam Cafer-i Sâdık gibi maneviyat âleminin sultanlarının da "Üsbûiyye" adıyla andıkları ve haftanın her günü belli bir bölümünü okudukları
-hizibleri,
-virdleri,
-gece zikirleri,
-duaları,
-istiğfarları,
-istiâzeleri,
-tesbihleri,
-tehlilleri,
-salavat ve na'tları vardır.
"Mecmuatü'l-Ahzâb", Bediüzzaman Hazretleri'nin de elinden hiç düşürmediği bir dua kitabıdır.
Öyle ki, Hazreti Üstad'ın, yaklaşık üç mushaf-ı şerif hacmindeki bu kıymetli eseri her onbeş günde bir hatmetmeyi itiyad haline getirdiğini Nur Mesleği'nin çok önemli bir rüknünden birkaç defa dinlemiştim.
Demek ki, Nur Müellifi, her gün EN AZ BEŞ-ALTI SAATİNİ bu mecmuaya ayırıyor ve evrâd ü ezkârla meşgul oluyormuş.
Burada, istidradî (antrparantez) bir hatırayı arz edeyim:
Büyük alimlerden EHL-İ KALB BİR İNSAN, Hazreti Üstad'ın iman hakikatlerini ele alışına, anlatışına, tahlillerine ve onları neşretmedeki üslubuna çok hayran kalıyor.
Nur Risaleleri'nin, yazılması çok zor, pek kıymetli eserler olduğunu ve bunların sadece düşünüp taşınmakla kaleme alınamayacağını söylüyor.
Eserlerin çoğaltılmasının ve neşrinin de ancak çok güçlü bir kaynağa dayanmak suretiyle gerçekleşebileceğini ifade ediyor.
Nur Müellifi ve iman hizmeti hakkındaki takdirlerini her fırsatta dile getiriyor.
Sonra birisi ona, Hazreti Üstad'ın başucundan hiç ayırmadığı "Mecmuatü'l-Ahzâb"ını gösterince, o zat diyor ki:
"Şimdi o kaynağın ne olduğunu anladım;
demek ki, Bediüzzaman'ın Rabbimizle çok ciddi bir münasebeti var, Cenâb-ı Hak'la irtibatı pek kavî.
O, ALLAH'A TEVECCÜHTEN BİR LAHZA DÛR OLMADIĞI ve kat'iyen GEVŞEKLİK GÖSTERMEDİĞİ için Mevlâ-yı Müteâl de onu SÜREKLİ te'yid ediyor ve ilahî İHSANLARA mazhar kılıyor." EVET, Hazreti Üstad'ı hangi yanıyla ele alırsanız alınız, bir mükemmeliyet abidesi olarak karşınıza çıkıyor.
"Ben hizmet ediyorum, evrâd u ezkârım eksik olsa da olur!"
veya "Ben kendimi zikr ü fikre adadım, i'lâ-yı kelimetullah vazifesinde geri kalsam da mahzuru yok!"
ya da "Şu işi tam yapayım, bunu ihmal etsem de olur!" demiyor.
Tam bir denge insanı olarak yaşıyor;
her hususta esas kabul ettiği iktisadı, zamanı iyi kullanma mevzuuna da uyguluyor.
Asla israfa girmiyor ve hiçbir anını boşa geçirmiyor;
her saatini dolu dolu değerlendiriyor.
Dolayısıyla, kulluğa ait hiçbir vazifeyi ihmal etmiyor;
GÜNLÜK virdlerini ve zikirlerini de hiç AKSATMIYOR.
Kendisi "Mecmuatü'l-Ahzâb"ın tamamını okuduğu gibi, ondan bazı kısımları da alıp,
Cevşenü'l-Kebir,
Şah-ı Nakşibend'in Evrâd-ı Kudsiyesi,
Delâilu'n-Nur, Sekine,
Münacât-ı Üveys el-Karnî,
İsm-i Azam Duası,
Münacât-ı Kur'an,
Tahmidiye
ve Hulâsatü'l-Hulâsa misillü duaları biraraya getirerek bir "hizip" yapıyor.
Mecmua'nın tamamını okuyamayanlardan hiç olmazsa bu hizbi takip etmelerini istiyor.
Hazreti sevip sözlerine itimad edenler dünden bugüne o hizbi hep okudular, HÂLÂ da OKUYORLAR;
BUNDAN SONRA da DEVAMLI OKUMALILAR.
Çünkü, EVRÂD U EZKÂR, i'lâ-yı kelimetullah yolunda mücahede eden bir mü'minin en önemli zâd ü zahîresi;
Allah Teâlâ ile münasebetinin de emaresidir.
Cenâb-ı Hakk'ın gücüne ve kuvvetine, her şeye kâdir olduğuna ve her şeyi O'nun yaptığına inanan bir insan,bu inancının gereği olarak mutlaka Mevlâ-yı Müteâl'e teveccüh eder, ihtiyaçlarının giderilmesini ve arzularının yerine getirilmesini sadece O'ndan ister.
DUÂ EDEN BİR KİMSE, bütün gönlüyle Allah'a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığı aşmış ve kendisine her şeyden daha yakın olan Rabb-i Rahîm'e kurbet kesbetmiş olur.
CENÂB-I HAK da ona, duyması lüzumlu olan sesleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden sözleri söyletir ve onu yapması lâzım gelen amelleri yapmaya MUVAFFAK KILAR.
"Yakaran Gönüller"
Bu mülahazalara bağlı olarak, öteden beri çok değer atfettiğim "Mecmuatü'l-Ahzâb"ın bütün HİZMET ERLERİNİN BAŞUCU KİTAPLARINDAN BİRİSİ olması gerektiğine inandım.
FAKAT, eserin eski nüshaları yeni nesillerin rahatlıkla okuyabileceği şekilde olmadığından bu düşüncemi yeterince dile getirememiştim.
GERÇİ, Gümüşhanevî Hazretleri, döneminin şartları zaviyesinden, olabilecek en güzel çalışmayı ortaya koymuştu;
HEYHAT ki, o günün yazı ve baskı teknikleri yüzünden bu nadide eser bazı hatalara maruz kalmıştı.
O dönemde matbaalar çok ibtidaî olduğundan dolayı baskı sırasında bir kısım yanlışlıklar yapılmış ve sonra da bu kıymetli mecmua hatalarıyla öylece kalmıştı.
DAHA SONRALARI,Gümüşhânevi Hazretleri'nin bizzat kendisi asıl nüsha üzerinde bazı tashihlerde bulunmuştu;
AYRICA, farklı matbaalar tarafından el yazması nüshalardan fotokopi olarak tab'edilen baskılarda da, metin kenarlarına yer yer bir kısım tashihler ve şerhler düşülmüştü.
NE VAR Kİ, bu kitap genellikle o ilk baskılardaki haliyle çoğaltılmıştı;
zira, o tarihlerde hemen herkes Arapça bildiği ve kıraat esnasında baskı hatalarını kolayca fark edip düzgünce okuduğu için, mecmuanın tashih edilerek yeniden basılmasına lüzum duyulmamıştı.
BÖYLECE, Merhum'un hassasiyet, itina ve dikkatine rağmen, eser teksir edilirken ortaya çıkan cümle, kelime ve hareke hataları günümüze dek sürüp gelmişti.
BU HUSUSLAR nazar-ı itibara alınınca, "Mecmuatü'l-Ahzâb"ın tekrar gözden geçirilerek yeni bir tasnif ve güzel bir baskı ile daha geniş kitlelerin istifadesine sunulabileceği düşüncesi hasıl oldu.
ÖNCE kitap baştan sona BİRKAÇ DEFA taranarak muhafaza edilecek ya da kitap haricinde tutulacak virdler tefrik edildi.
HAZRET-İ ÜSTAD'IN
"Ben şurayı okumuyorum" demek suretiyle işaret ettiği yerler de dikkate alınarak, zâhir itibarıyla USULUDDİN'E ve EHL-İ SÜNNET'iN tarz-ı telakkilerine UYGUN DÜŞMEYEN evrâd ü ezkâr çıkarıldı.
ASLINDA, keşf ve müşahedelerinde eşsiz bir zevke ve aşkın bir hale mazhar olan bazı ehl-i irfanın ve meşayihin bir kısım hususi mülahazalarının tazarru ve niyazlarına da yansımış olması pek tabiidir.
NE VAR Kİ, bu mülahazaların, aynı seviyenin insanı olmayan kimseler tarafından yanlış anlaşılması ve su-i te'vile maruz kalması da söz konusudur.
BUNDAN DOLAYI, o türlü hususi mülahaza ihtiva eden hizbler mecmuanın dışında tutuldu.
YİNE Hazreti Üstad'ın düzelttiği yerler de göz önünde bulundurularak, seçilen metinler üzerinde tashih çalışması yapıldı;
ESER BİRKAÇ KERE de HEM ferdî olarak HEM de ders halkasında lafız, gramer ve hat hatalarını giderme maksadıyla okundu.
TASHİHLER tamamlandıktan sonra, bu defa da dinî kaynaklarda ASHAB-I BEDİR ARASINDA İSMİ zikredildiği halde, bu DUÂ KİTABINDA ADI ANILMAYAN sahabîlerin isimlerinin derc edilmesi gibi bazı ilaveler yapıldı.
KİTABIN SONUNA İmam Bûsîrî'nin Kaside-i Bürde'si ve Kaside-i Mudariye'si ile beraber câmi' bir salât ü selam da eklendi.
Bugünkü kuşakların rahatlıkla okuyabilecekleri bir dizgi ve isimlendirme metodu izlendi;
Peygamberlerin münacaatlarının yanı sıra, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ali Efendilerimiz gibi Ashab-ı Kirâm'ın yakarışları,
Üveys El-Karnî, Abdülkadir Geylanî,
Muhyiddin İbn Arabî,
İmam Zeynülâbidîn,
İmam Gazâlî,
Ebu Hasan Şâzilî,
Hasan Basrî gibi her dönemden pek çok İslâm büyüğünün duaları ile Esmâ-i Hüsnâ, değişik hal ve şartlarda okunacak dualar, çeşitli tarikatlerin zikirleri, günlük ve haftalık virdler belirli bir düzen içinde sıralandı.
BÖYLECE, 700 küsur sayfalık bir eser ortaya çıktı ve adına da -başta da ifade ettiğim gibi- "el-Kulûbu'd-Dâria" denildi.
BU DUÂ MECMUASININ HAZIRLANMASINDAKİ EN ÖNEMLİ SÂİKLERDEN BİRİSİ şu olmuştur:
ŞAYET, hizmet erleri iştirak-i amâl-i uhreviye mülahazasına bağlı olarak kitaptaki duaları paylaşır ve MANEVÎ BİR HALKA yapmış gibi her gün belli bir sıraya göre okurlarsa,
MESELÂ, kırk kişi, her biri onbeşer sayfa okumak suretiyle HER GÜN BİR DEFA MECMUAYI BİTİRİRSE, o ZİNCİRE DAHİL OLAN HERKESİN amel defterine el-Kulûbu'd-Dâria'nın TAMAMINI OKUMUŞ OLMA SEVABI YAZILIR.
BU HAKİKAT,
İhlas Risalesi'nde misalleriyle anlatılır;
dört beş adamdan,
biri gazyağı,
biri fitil,
biri lâmba,
biri şişe,
biri kibrit getirip
İŞTİRAK NİYETİYLE bir lâmbayı yaksalar, onlardan herbirinin TAM BİR LÂMBAYA mâlikmiş gibi istifade edeceği ve aydınlanacağı ifade edilir.
Hazreti Üstad BU MİSALİ VERDİKTEN SONRA şöyle der:
"...AYNEN ÖYLE DE, emvâl-i uhreviyede SIRR-I ihlâs ile iştirak, SIRR-I uhuvvet ile tesanüd
ve SIRR-I ittihad ile teşrikü'l-mesâi neticesinde,
o "iştirak-i a'mâl"den hâsıl olan UMUM yekûn ve UMUM nurun,
HERBİRİNİN defter-i a'mâline BİTAMÂMİHÂ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir.
Ve vüs'at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır."
DEMEK Kİ,
BİN KİŞİNİN DAHİL OLDUĞU BİR HALKADA YER ALMAK,
HASENÂT DEFTERİNE O bin ADAMIN HEPSİNİN sevabını kaydettirmeye vesiledir.
BU İTİBARLA,böyle büyük bir manevî şirketten hisse alma ve o şirketin kârına ortak olma ÇOK MÜHİM BİR MESELEDİR.
"el-Kulûbu'd-Dâria"nın Tercümesi"
Evrâd ü ezkârın manalarının anlaşılmasına gelince;
tabii ki, bir duayı, manasını da anlayarak okumak daha engin mülahazalara açılmaya ve daha derin hislerle dolmaya vesile olur.
BAZI İFADELER vardır ki, okuyan ya da dinleyen insanın yüreğini ağzına getirir.
HUSUSİYLE, Hak dostları daha önce kimsenin söylemediği ve hiç matbaa mürekkebi görmemiş sözler söylerler.
ONLAR aşk u iştiyaklarını, Allah'a karşı o kadar saygılı, üslup itibarıyla o kadar ince ve Mevlâ-yı Müteâl'e o kadar layık bir eda ile seslendirirler ki,
o İFADELER KARŞISINDA KALBİNİZİN RİTMİ DEĞİŞİR, BAYILACAK GİBİ olursunuz ve kendinizi yere atarsınız.
Hazreti Şah-ı Geylanî'nin EVRÂD-I KUDSİYE'SİNİ ilk defa okuduğum zaman bana çok tesir etmişti.
Adeta kendimden geçmiştim;
Hazret'in Cenâb-ı Hak'la münasebetine, O'na içini döküşüne ve Rabb-i Rahim'e hitap ederken seçtiği kelimelere hayran kalmıştım.
HACI KEMAL Efendi, duadan çok etkilendiğimi görünce hemen yanıma gelmiş ve "Hocam, size o kadar tesir eden dua hangisi?" demişti.
EVET, gönlün sesi-soluğu olan o sözler karşısında müteessir olmamak elde değildi.
BU AÇIDAN, okunan evrâd ü ezkârın manalarını bilmek, insana engin bir ruh haleti kazandırır;
yakarış heyecanlarını tetikler, konsantrasyonun temin edilmesini sağlar ve dudaklardan dökülen kelimelerin dilden değil gönülden kopup gelmesine zemin hazırlar.
BU İTİBARLA da, keşke herkes okuduğunu anlasa, o büyük insanların hissiyatlarına ortak olsa ve o derin manalarla dolup manen doysa..
bu arzulanan bir neticedir.
NE VAR Kİ, böyle bir anlama söz konusu olmayınca, yapılanın hiçbir işe yaramadığını düşünmek de kat'iyen doğru değildir.
Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ve Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in duaları zatında nuranî olan ifadelerdir.
EL-KULÛBU'D-DÂRİA'DA yer alan SÖZLERİN ÇOĞU, Kur'an-ı Hakîm'den ve İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) dualarından mülhemdir;
ayet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden alınmış, format değişikliği yapılarak farklı bir şekilde yeniden seslendirilmiştir.
DOLAYISIYLA, biz onların manalarını hiç bilmesek de, abdestimizi alır, kıbleye dönerek oturur, saygılı durur, gönlümüzü Cenâb-ı Hakk'a tevcih eder, huzur-u kalble o duaları okur ve Allah Teâlâ'ya karşı bir DİLENCİ EDASIYLA ellerimizi açarsak umulan sevaba ulaşırız.
EVET, dualardaki derin manaları his, akıl ve mantığımızla yakın takibe alıp onlardan azamî istifade etmemiz için Arapça'yı anlamak [ya da o virdlerin Türkçe meallerini okumak lüzumludur ve bu olsa çok iyi olur] ;
FAKAT o olmayınca, duanın hiçbir fayda sağlamayacağını ZANNETMEK de yanlıştır.
BİR KERE, manası İSTER anlaşılsın İSTERSE DE anlaşılmasın, duayla meşgul olmanın kendisi bir teveccühtür;
dua ile değerlendirilen zaman da başlı başına bir teveccüh vaktidir.
İnsan, arzularını yalnızca Allah Teâlâ'nın is'af edebileceğine, ihtiyaçlarını sadece O'nun giderebileceğine inanır ve bu inançla Cenâb-ı Hakk'a yönelirse,
o müddet zarfında onun kalbi,
hisleri,
latife-i Rabbaniyesi çok istifade eder,
ihsasları dua boyunca demlenir
ve insan huzurda bulunuyor olmanın lezzetiyle zaman zaman kendinden geçer.
DOLAYISIYLA, tazarru ve niyaz yine kâmet-i kıymetince eda edilmiş olur;
kazandıracağı mükafatı yine kazandırır ve okuyan kimseyi Allah'a yaklaştırır.
ŞÜPHESİZ, daha baştan heyecanı tetikleme, konsantrasyonu temin etme, kalb ve ruhun yanı sıra akıl ve mantığı da besleyip doyurma açısından, takip edilen virdlerin mealinin okunması çok faydalı olacaktır.
......
M.
Lütfî Hazretleri'nin,
"Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!
Ey âşık-ı nûr-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!"
davetine icabet ederek, bir manevî şirkete de biz başvurmalı ve halkadaki yerimizi almalıyız.
HÂSILI;
DUÂ HALKALARI,
kalbî ve rûhî hayata sıçrama faslı gibidir..
HERHANGİ BİR HALKADA gönüllerini göklere bağlamış ve kendilerini uhrevîliklere salmış zâkirler, ötede kim bilir ne kevserler ne kevserler içeceklerdir.
Adanmış ruhlar, "YAKARAN GÖNÜLLER"in DUÂ HALKASINDAN hiç ayrılmamalı,
ruh haleti itibarıyla BAST (inşirah, neş'e ve sevinç) anlarında başkalarına şevk kaynağı olmalı,
KABZ (gönül darlığı) yaşadıkları zamanlarda da dostlarının kanatlarıyla uçmalı;
fakat, ne yapıp edip YOL YORGUNLUĞUNU tazarru ve niyazla aşmaya çalışmalıdırlar.
HALKANIN DIŞINDA KALANLAR, dışta kalmış sayılırlar;
-hafizanallah- zamanla heyetten de kopup ayrılırlar.
HALKANIN İÇİNDE BULUNANLAR ise,Allah Teâlâ'nın BÜTÜN HALKAYA TEVECCÜHÜ ölçüsünde SEVAPTAN NASİPDAR olurlar.
Onlar kalb ve ruh ufku itibarıyla tutukluk yaşadıkları anlarda bile, dahil oldukları halkadaki arkadaşlarının sînelerinden kopup gelen inanç ritimli sesler ve rikkat yüklü iniltiler sayesinde haşyetle dolar ve canlılıklarını hep korurlar.
[Vuslat Muştusu]
MANEVÎ ORTAKLIK VE İLAHÎ MUKABELE
“UHREVÎ AMELLERDE ORTAKLIK” mülahazasına bağlı dua halkaları,KALBÎ ve RÛHÎ hayata SIÇRAMA FASILLARI gibidir;;<br>HERHANGİ BİR HALKADA kendisini tazarru ve niyaza salmış zâkirler,ÖTEDE kim bilir NE kevserler NE kevserler içeceklerdir!..
Evet, “Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder .”
diyor Hazret.
ZANNEDİYORUM herkes meselenin KOROSUNU oluşturarak,bu şekilde seslenirse, Allah (celle celâluhu) o duayı kabul buyurur.
Âdetâ başbaşa vermiş KUBBE TAŞLARI gibi birbirimize destek oluruz.
NE OLUR O ZAMAN?!.
“İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” diyor;;<br>bu tabiri bir başkasında görmedim, ÇAĞIN SÖZCÜSÜ söylüyor bunu.
DEMEK Kİ REÇETE BU ÇAĞA GÖRE olduğundan,Çağın Sözcüsü’ne,Allah, onu söylettiriyor;
reçete,bu çağa göre.
DİYOR ki,“iştirâk-i a’mâl-i uhreviye” (uhrevî amellerde iştirak).
MESELÂ,Kur’an-ı Kerim’i her gün hatmetmek istiyorum,baştan sona kadar.
EBÛ HANÎFE,bilmiyorum her zaman yapıyor muydu;
bazen iki rekâtta Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu.
Ne insanlar yetişmiş!..
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı izleyerek ne insanlar yetişmiş!..
ŞÂFİÎ’yi alsanız, onu da o kefeye koysanız, “Allah Allah! Yahu bunlar ne kadar birbirine benziyor? Bu, o mu? O, bu mu?!” dersiniz.
İMAM MÂLİK’i alsanız,
Ahmed İbn Hanbel’i alsanız,
Yahya İbn Maîn’i alsanız,
Buharî’yi alsanız, Müslim’i alsanız,
Ebu Davud es-Sicistânî’yi alsanız,
Nesâî’yi alsanız;
“Allah Allah! Ne kadar da birbirlerine benziyorlar;
Allah, hepsini birbirine benzer yaratmış!” dersiniz.
Manevî anatomileri itibarıyla, ruh enginlikleri itibarıyla, iç derinlikleri itibarıyla, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla zirveleşmeleri açısından, birbirlerine o kadar benziyorlar bunlar.
Evet, diyor ki bir yerde: “Nasıl sadaka belayı defeder…” -Be-la-yı def e-der.
-
“AYNEN öyle de ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.”
Ee bu MESELENİN REÇETESİ BU İSE bize düşen şey, o reçeteyi kullanmaktır:
Hâlisâne,
bir ferec-i umumîyi,
bir kurtuluşa erişi,
bir fevzi,
bir necâtı Allah’tan istemek.
Şimdi Kur’an-ı Kerim’i HATMETMEK istiyoruz.
“Ah keşke imkânım olsa da onu bir akşamda, bir gecede bir bitiriversem!”
Bast-ı zaman ile olabilir.
Benim, sözüne inandığım birisi, “Önümde saat duruyordu.”
demişti
“O zamanlar, eskiden kıldığım namazların -herhalde öyle yapıyormuş- hepsini kaza ediyordum.
O gün de kırk rekât kılmaya niyet ettim.
Saat de önümde duruyordu.
Ben kırk rekâtı bitirdim;
saate baktım, beş dakika geçmiş!” Bast-ı zaman…
Hani aklımız almaz bu türlü şeyleri ama zaman da, mekân da bunlar izafî şeylerdir.
O “dar”ın içine Allah öyle bir vüs’at (genişlik) verir ki, başınız döner orada.
Yahu şimdi böyle bir Sultan’a dilbeste olmayacaksınız da ne yapacaksınız?!.
Şimdi bunu yapamıyorsun, tek başına yapamıyorsun.
“O zaman, arkadaş,
bir cüz sen oku,
bir cüz de ben okuyayım,
bir cüz de falan okusun.
Bir cüz Ali okusun..
bir cüz Veli okusun..
bir cüz deli okusun..
bir cüz Ebu Bekir okusun..
bir cüz Ömer okusun..
bir cüz Osman okusun..
bir cüz Ali okusun..
bir cüz Hasan okusun..
bir cüz Hüseyin okusun…”
Böylece siz, BİR GÜNDE Kur’an-ı Kerim’i HATMETTİNİZ.
O otuz cüz Kur’an-ı Kerim’i TEK BAŞINA HEPİNİZ OKUMUŞ GİBİ sevap alırsınız.
İştirâk-ı a’mâl-i uhreviye, bu demek.
Mesela, hani Kur’an, derecesinde bir şey değil;
onun derecesinde bir şey olamaz, çünkü o, Kelâm-ı İlahî.
Ama ondan tereşşuh eden şeyler var.
Tâ Efendimiz’den alın Râşid Halifelere, onlardan alın da o büyük Velilelere,
Abdal’a,
Evtâd’a,
Aktâb’a,
Gavs’lara,
tasarrufları vefat ettikten sonra dahi geçen
Şâh-ı Geylânîlere,
Ebu’l-Hasan el-Harakânîlere,
Akîl Menbicîlere,
Şeyhü’l-Harrânîlere,
bazılarına göre, Maruf el-Kerhîlere, Kıtmir’in idraksizliğine verin, Hazreti Sâhib-i Zîşân’a (Çağın Sözcüsü’ne) kadar… BUNLAR, tasarrufları devam eden insanlardır.
BUNLAR, kaynağından almışlar, KUR’AN’A GÖRE FİLTRE etmişler o meseleleri.
SÖYLEYECEKLERİ şeyleri Kur’an çizgisinde söylemişler.
Şâh-ı Geylânî, öyle söylemiş;;<br>Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, öyle söylemiş.
İşte EVRÂD-I KUDSİYE-İ ŞÂH-I NAKŞİBENDİYE’YE bakın! Hazreti Şâh-ı Geylânî’ninkini bir kitap halinde neşretmişlerdi;
el-Kulûbu’d-Dâria’da sadece birkaç tanesi var.
Bütün virdleri, parmak kalınlığında bir kitap halindedir.
Ebu Hasan Şâzilî hazretlerine bakın,
İmam Zeynülâbidîn hazretlerine bakın,
İsmail Halvetî hazretlerine bakın,
Mustafa Bekrî es-Sıddîkî hazretlerine bakın…
BUNLAR ESASEN, Kur’an-ı Kerim ile meseleyi filtre ederek almışlar:
“Aman ona ters bir şey olmasın!
Aman, Efendimiz’in bu mevzuda ortaya koyduğu temel disiplinlere aykırı bir şey olmasın!”
O’na göre Allah’a diyecekleri şeyleri demişler.
Kelimeleri seçerken, Kur’an’a göre, Kur’an’ın referansına göre o kelimeleri seçmişler.
Hiç kimse, Efendimiz’in dediği gibi diyemez ki! Dolasıyla ona göre seçmişler, ona göre virdler meydana getirmişler.
[17/03/2019_Bmtli]
"GÜNÜMÜZDE YOLLAR ÇOK BUZLU"
“YAKARAN GÖNÜLLER”in dua halkalarından hiç ayrılmamalı;
BAST anlarında başkalarına şevk kaynağı olmalı, KABZ zamanlarında da dostların kanatlarıyla uçmalı;
FAKAT, ne yapıp edip YOL YORGUNLUĞUNU tazarru ve niyazla aşmaya çalışmalı!..
ONUN İÇİN,aslın bir gölgesi, Mecmûatü’l-Ahzâb…Gümüşhanevî hazretlerinden Allah ebeden razı olsun, üç cilt halinde yapmış onu.
SONRA Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-ı himmet, o üç cildi on beş günde bir hatmediyor.
Aklım almıyor, bast-ı zaman… Adam, onca risale yazıyor… Yüz otuz küsur parça risale yazıyor ve aynı zamanda on beş günde bir de o üç cilt kitabı okuyor! Sonra onu tashih ediyor, çok yerlerini tashih ediyor.
SONRA sizin arkadaşlarınız yeni bir tashih ile bazı virdleri/duaları/hizbleri alıyorlar;
“inleyen, sızlayan, ney sesi veren, kalbleri inleten” manasına “el-Kulûbu’d-Dâria” adıyla bir dua mecmuası meydana getiriyorlar.
Bunu niye dedim, bunları niye söyledim?
Bu gevezeliğin arkasındaki kafiye şu: Bu kitabı BAŞTAN SONA KADAR HEPİMİZİN BİR GÜNDE OKUMASI mümkün değil.
Çünkü yedi yüz küsur sayfa.
Yirmi dört saat okusanız, bitmez bu.
Çünkü çok defa deniyorsunuz, on sayfayı okuyunca, yarım saat, kırk dakika geçiyor.
HER kelimeyi düşünerek okursanız,bir saat ister;
HER kelimeyi düşünerek, tam;
Allah karşısında duruyor olma hissiyle,“ihsan” şuuruyla okuyacak olursanız, bir saat.
Ondan sonra hesap edin kaç saatte…
Ama bu meselenin bir kolay yolu var
işte, iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye.
On sayfa Ali,
on sayfa Veli,
on sayfa deli,
on sayfa bilmem kim,
on sayfa kim,
on sayfa kim…
Böylece o kocaman kitap, bölüştürülmüş oluyor.
Ve her gün bitiyor o kitap, her gün insanın evrâd u ezkâr defterine,O KİTAPTA OLAN HER ŞEY AKIYOR, ŞAKIR ŞAKIR AKIYOR, Nil gibi.
BÖYLE KAZANIM YOLLARI VARKEN ne diye kendimizi belli bir darlığın mahkumu haline getireceğiz?!.
MEKÂNIN darlığına, zamanın darlığına, kendi darlığımıza mahkûm etmeyelim!..
RUHUN enginliğine göre, bir üveyik gibi kanat açalım, sonra enginlere açılmaya bakalım.
DAHA ENGİNE, daha engine, daha engine açılmaya bakalım, Allah’ın izni-inayeti ile.
O zaman o kadar evrâd ü ezkâr ile Cenâb-ı Hakk’a içten tazarru ve niyazda bulununca, bir yönüyle her arkadaşımızın yürüdüğü yolda kaymaması adına yollara tuz serpmiş oluruz.
GÜNÜMÜZDE YOLLAR ÇOK BUZLU.
Buna karşı arkadaşlarımızın AĞIZ BİRLİĞİ yaparak, duayı KORO HALİNE GETİRMESİ lazım.
Ee bu işi, bu senfoniyi idare eden zatlar, gelmiş-geçmiş.
İsterseniz önünüzde belli bir makamda onu söylüyor gibi onları düşünebilirsiniz.
Hazreti Bediüzzaman’ın okuyuşuna bakıp Sabâ mı dedi, Uşşak mı dedi, Rast mı dedi, Hüzzâm mı dedi, Segâh mı dedi, Hicaz mı dedi, ona göre meseleyi koro haline getirerek, Cenâb-ı Hakk’a öyle sunabilirsiniz.
Bu, arkadaşlarımızla beraber YÜRÜDÜĞÜMÜZ o MÜŞTEREK GÜZERGÂHA -Allah’ın izni-inayetiyle- TUZ SERPME GİBİ BİR ŞEY …
Ne tuzu? Tuz, yine kaymaya sebebiyet verebilir.
Buzun buzluğunu kırabilecek ne ise şayet… Buzu buzluktan çıkarabilecek şeyler neler ise şayet… Zincir mi takıyorsunuz ayaklarınıza, bastığınız her yerde sâbit-kadem mi oluyorsunuz…
Biraz evvelki mülahazaya bağlayabilirsiniz:
يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ
Allah’ın izni-inayetiyle…
Şimdi böyle “iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye” düsturuyla
“bir”leri “bin”ler yapma, “milyon”lar yapma,
Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden beklenen şey,
Hannâniyetinden beklenen şey,
Mennâniyetinden beklenen şey,
vüs’at-i rahmetinden beklenen şey,
Rahîmiyetinden beklenen şeydir.
BEKLİYORUZ.
Başımız, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin eşiğinde, inliyoruz.
ELİMİZ, O’nun kapısının tokmağında;
o tokmağa yüreğimizin sızlaması ile dokunuyoruz;
YÜREK SIZLAMASI ile dokunuyoruz veya “İHSAN ŞUURU” ile dokunuyoruz..
Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek.
Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek.
Işıklar gelecek, zulmetleri delecek, Allah’ın izni-inayetiyle.
“Ufukta ışık cümbüşü
Hırıl hırıla zulmetler
Ve her tarafta gürül gürül nurlar.”
Allah, o günleri gösterecek!..
[17/03/2019.
| Bmtli]
ALLAH’ı ANMA ve DUÂ
Birbirini tanıyan,bilen insanlar değişik GRUPLAR HÂLİNDE DUÂ OKUYABİLİRLER.
Meselâ, Büyük Cevşen’i birkaç kişi PAYLAŞIP okuyabilir.
PAYLAŞILDIKTAN sonra artık her insanın kendisine ayrılan bölümü okuması onun için gerekli olur.
YANİ “Allah’ı anma, zikretme hususunda ben her gün şu kadar bir şey yapacağım.”
diyen insan, üzerine bir sorumluluk almış olur ve BU SORUMLULUĞU YERİNE GETİRMESİ ARTIK ZARURÎDİR.
İSTEYENLER Büyük Cevşen dediğimiz hizbi baştan sona kadar KENDİ BAŞLARINA DA okuyabilirler.
Fakat bir HEYET HÂLİNDE OKUYUNCA, herkesin defter-i a’mâline o okumanın bütününden hâsıl olan sevap yazılır.
Hakikî şahs-ı mânevî teşekkül edince herkes bütünün okuduğu kadar okumuş olur.
Bu hususta ÖZELLİKLE Mecmûatü’l-Ahzâb’ın ÇOK İSTİFADELİ olacağını düşünüyorum;
ÇÜNKÜ o kitap, oldukça geniş ve pek çok velinin dualarından değişik bölümler ihtiva ediyor.
{Elimizde Mecmuatül Ahzâb denildiği yok Ama Büyük Cevşen ve Kulûbüddâria=Yakaran Gönüller= var}.
Gümüşhânevî Hazretleri onları toplarken BUGÜNKÜ ÖLÇÜLERDE tashih etme imkânı olmamış.
Üstad’ın eline de ondan geçmiş.
O okuduğu yerleri kısmen tashih etmiş.
Keşke bir iki gayretli insan yeniden onun üzerinde çalışsa ve o kitabın elden geldiğince hatasız olarak basılmasına vesilelik etse.
O basıldıktan sonra duaya iştiyaklı mü’minler aralarında taksim ederler.
Öyle bir metod geliştirirler ki, herkes farklı zamanlarda farklı yerleri okur.
Meselâ, bir ay boyunca şu bölümü okuyan insan, ikinci ay diğer arkadaşının yerine geçer.
O üçüncü arkadaşın, o da dördüncü arkadaşın yerine...
Böylece herkes Mecmuatü’l-Ahzâb’ın her yerini okumuş olur.
Gördüğü duaların orijinal, yepyeni olması insanda ayrı bir heyecan uyarır.
Meselâ, Şâh-ı Geylânî’nin insanın GÖNLÜNDE ÜRPERTİ HÂSIL EDEN DUASINI bile otuz gün üst üste okuyan biri, ZAMANLA onu ilk gün okuduğu gibi duyamayabilir.
FAKAT bu duayı ikinci ay biraz bekletir, başka dualar okur, ona karşı içinde hâsıl olan ülfeti giderir ve bir müddet sonra tekrar o bölüme dönerse yine ilk defa okuyormuş gibi duyup hissedebilir.
Benim ömrüm vefa eder mi bilemiyorum;
ama istiyordum ki, ben de onu birkaç arkadaşımla paylaşıp okuyayım.
Bunun nasip olmasını çok arzu ederim.
Bazen şu husus kafama takılıyor: İşin esası, bir kenara çekilip kimseye demeden dua okumaktır.
Fakat burada “Ben de böyle bir kenarda dua okuyabilirim, kimseye ihtiyacım yok.”
gibi bir gizli bencillik var mıdır, bilemiyorum.
EĞER varsa bu çok tehlikelidir.
Bir başkası da “Ben kendim bir kenara çekilip dua okuyabilirim;
ama arkadaşların dualarının arasında olursa benim dualarımın da kabule daha yakın olacağını umarım.”
düşüncesinde olabilir.
Böyle bir yaklaşımla duanın hiç olmazsa bir parçası, yarısı veya çeyreğini arkadaşlarıyla beraber okur.
FAKAT bu ikincisinde de görünme, duyulma hissi bulunabilir.
Bunların hepsi tehlikelidir.
Dua öyle hâlis olmalı ki, ona hiçbir mülâhaza bulaşmamalı.
Onun sağından solundan, altından üstünden, neresinden bakılırsa bakılsın şeffaf, saydam bir şey gibi hep Zât-ı Ulûhiyet tecellîleri görülmeli.
Bazen de, meselâ aynı camide namaz kılan insanlar birbirlerine “Gelin selef-i salihînden rivayet edilen şu duaları okuyalım.
Meselâ, bir gece kalkalım, iki üç saat sürse de on dokuz defa Fetih sûresini okuyalım.”
diyebilirler.
Ama herkes içinden gelerek katılmalıdır böyle bir dua şirketine.
Fırlamalı, kalkmalı yerinden...
Bir hâcet namazı kılmalı;
Büyük Cevşen’i,
Evrâd-ı Kudsiye’yi,
Sekîne’yi okumalı.
ARKADAŞLARIYLA BERABER on beş yirmi dakika okuyorsa,SONRA DA kimsenin görmeyeceği, aklına herhangi bir mülâhazanın gelmeyeceği bir yere gitmeli, bir yarım saat de orada okumalı.
[Kırık Testi-1]
***
ŞİRKET-İ MÂNEVİYE VE İDEAL İSTİŞARE
AHEYETİN SEVABINA NAİL OLMANIN ŞARTLARI
*Kur’ân ve Sünnet temelli bakış açısı
*Amelin özü: İhlâs
*Tam bir kardeşlik ve dayanışma ruhu
*Ortak akılla uyum içinde hareket etme
Bİdeal istişare
*Soru: İslâm’da ideal istişarenin usûl ve adabı nedir?
*Rencide edildiğiniz anda bile istişare!
*Meşveret, yapılacak işlere herkesin iştirakini sağlar
*İstişarede münazara ve müzakere ahlakı
*İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalı
*Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı
*Yeter ki Konuşan Hakikat Olsun!
*Yılandan Çıyandan Kaçar Gibi Gıybetten Uzak Durulmalı
CBÜYÜK PROPLEMLERİN BASİT ÇÖZÜMLERİ OLABİLİR
HEYETİN SEVABINA NAİL OLMANIN ŞARTLARI
SORU:
Bediüzzaman Hazretleri, müşterek yapılan ahirete yönelik iş ve amellerde elde edilen sevapların bütününün, onlara ortak olan her bir ferdin hasenat defterine eksiksiz bir şekilde kaydedileceği hususu üzerinde duruyor.
Bu MÜKÂFAT ve MÜJDEYE nail olmanın ŞARTLARI nelerdir, izah eder misiniz?
CEVAP:
Hazreti Pîr, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde İŞTİRÂK-İ Â’MAL-İ UHREVİYE meselesini net bir şekilde ortaya koymuş;
hizmet-i imaniye ve Kur’âniye DAİRESİ İÇİNDE yer alan kişilerin her birinin, UMUMUN KAZANDIĞI sevaplara ORTAK olacağını da ifade etmiştir (Bkz.: Lem’alar, s.206 Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstûr;
Kastamonu Lâhikası s.67).
Hazreti Üstad’dan önce bu meselenin ne tasavvuf ne tefsir ne de diğer İslâmî eserlerde bu ölçüde açık ve sarih şekilde ele alındığını hatırlamıyorum.
Her ne kadar geçmişten bugüne bazı büyük zatlar bu hususa değişik ima ve işaretlerde bulunmuş olsalar da, Üstad’ın konuyla ilgili yaklaşımları çok AÇIK ve NETTİR.
Esasında onun bu yaklaşımı nuranî olan metafizik âlemin letafetine de çok uygun düşmektedir.
Çünkü nuranî şeyler, aynıyla akseder.
MESELA, dört duvarında ayna olan bir odada bulunan lambanın sureti, aynı anda hepsinde aynıyla tezahür eder.
AYNEN onun gibi uhrevî nuranî işlerdeki sevaplar da bölünmeksizin o işe İŞTİRAK EDEN HER BİR ŞAHSIN AMEL DEFTERİNE fazl-ı ilâhî olarak kaydedilir.
Kur’ân ve Sünnet temelli bakış açısı
Hazreti Pîr’in bu yaklaşımının KUR’ÂN ve SÜNNET’in TEMEL DÜSTURLARINDAN SÜZÜLMÜŞ bir tespit olduğunu RAHATLIKLA SÖYLEYEBİLİRİZ.
Çünkü Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’ya bakıldığı zaman PEK ÇOK YERDE Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet lutfetmesinin VİFAK ve İTTİFAKA vabeste olduğu;
BİRLİK ve BERABERLİK ruhu içinde gerçekleştirilen amellere APAYRI BİR BEREKET ve MÜKÂFAT vaat edildiği görülecektir.
Mesela Kur’ân-ı Kerim’de yer alan,
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَۤاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Ve topluca Allah’ın İPİNE yapışın, (yapışın, sonra da) AYRILMAYIN;
Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz.
Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı.
Allah, size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.”
(Âl-i İmrân sûresi, 3/103)
kavl-i kerimiyle
وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَۤا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Ve onların kalblerini birbiriyle uzlaştırdı.
Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine de onların kalblerinin arasını uzlaştıramazdın;
ancak Allah’tır ki, onların arasını buldu ve uzlaştırdı.
Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Enfâl sûresi, 8/63) âyet-i kerimesi bu hususa işaret etmekte;
bir yönüyle UMUMUN MENFAATİNE BAKAN ZAFER, HÂKİMİYET ve MUVAFFAKİYETLERİN Müslümanların VİFAK ve İTTİFAKINA bağlandığını göstermektedir.
Bir işte ortak hareket etme, dünyevî işlerde büyük başarılara vesile olmaktadır.
Hazreti Üstad’ın verdiği misalle MESELEYE BAKILACAK OLURSA,
on kişi ayrı ayrı dikiş iğnesi üretimi yapmaya çalıştıklarında günde ancak ÜÇ İĞNE yapabilirken, teşrik-i mesai ve taksim-i a’mâl düsturuyla hareket edip her birisi iğnenin imalatı adına gerekli olan ocak yakma, demir getirme, delik açma ve uç sivriltme gibi bir işi yaptığında her birine günlük ÜÇ YÜZ İĞNE düştüğü görülür.
Yine Üstad Hazretleri’nin verdiği bir misalle,
dört beş kişiden BİRİSİ lamba, BİRİSİ gazyağı, BİRİSİ fitil, BİRİSİ şişe, bir DİĞERİ de kibrit getirip lambayı yaksalar, onlardan HER BİRİSİ ondan çıkan ışıktan tamamıyla istifade ederler.
İştirak-i â’mâlin maddî olan DÜNYEVİ İŞLERİ BU ÖLÇÜDE KOLAYLAŞTIRDIĞINI ve ona BEREKET KAZANDIRDIĞINI gören bir insan, ZANNEDERİM ortaklık düsturunun şeffaf ve nuranî olan uhrevî işlerde NASIL BİR FEYİZ ve BEREKET kazandıracağını DAHA İYİ ANLAR.
Bu açıdan meseleye bakıldığında şunu söyleyebiliriz:
GÜNÜMÜZDE Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve lütfuyla dünyanın dört bir yanında ve hayatın değişik katmanlarında gerçekleştirilen güzel HİZMETLERDEN HÂSIL OLAN SEVABIN BÜTÜNÜ, iştirak-i â’mâl-i uhreviye sırrıyla BU UĞURDA KOŞTURAN HER BİR FERDİN amel defterine EKSİKSİZ bir ŞEKİLDE aksedecektir.
Yani bu geniş daire içinde bulunan her bir fert, milyonların say u gayretinin neticesinden istifade edecektir.
Her birinin amel defterine yazılan sevaplar, diğerlerine de yazılacaktır.
DURUM BÖYLEYKEN bir insanın böyle KÜLLÎ BİR MÜKÂFATI BIRAKARAK, ferdî mülâhazalara takılıp kalması, BENCİLLİĞİNİN ALTINDA ezilip “Ben, kendi kendime bir şeyler yapabilirim.”
demesi o engin mükâfattan MAHRUM KALMASI demektir.
Çünkü insan ne kadar kabiliyetli ve istidatlı olursa olsun, İSTERSE ELLİ TANE DEHA ÇAPINDA KABİLİYETE sahip bulunsun, yine de TEK BAŞINA ne dünyada insanlığa faydalı ve kalıcı bir hizmet ortaya koyabilir, NE DE ahirete müteveccih böyle büyük bir mükâfata nail olabilir.
Amelin özü: İhlâs
Hazreti Pîr’in konuyla ilgili açıklamalarına bir bütün hâlinde baktığımızda BÖYLESİNE BÜYÜK ve KÜLLÎ BİR SEMEREYE mazhariyetin kendine göre BİR KISIM ŞARTLARININ bulunduğunu görmekteyiz.
O hâlde kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz, sahip çıkmaya çalıştığımız bir hareket içerisinde NASIL BİR DURUŞ ortaya koymalıyız, birlikte NASIL YOL YÜRÜMELİYİZ ve NASIL KAYNAŞIP BÜTÜNLEŞMELİYİZ ki söz konusu mazhariyetleri elde edebilelim?
İşte böyle bir mazhariyeti elde etme adına Hazreti Pîr ilk şart olarak “SIRR-I İHLÂS İLE İŞTİRAK ” esasını zikrediyor.
İhlâs, bir ameli sırf ALLAH EMRETTİĞİ İÇİN YAPMAK, NETİCESİNİ rıza-i ilâhîye bağlamak, SEMERELERİNİ de ahirete bırakmak demektir.
Bu açıdan ahirete müteveccih HER TÜRLÜ İŞ ve AMELDE İHLÂSI ESAS ALAN bir kimseye göre ÖNEMLİ OLAN, bir kısım hayırlı hizmetlerin yerine getirilmesidir;
BUNLARI falan veya filanın yapması değildir.
Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, asıl olan, KİMİ ZAMAN toplu çarpan dertli yüreklerle bir ney sesi gibi inleyip insanları mest etmek;
KİMİ ZAMAN da koro hâlinde gür bir sesle insanlara hak ve hakikati duyurmak, onlara hayret, kalak ve heyman yaşatmak ve böylece onları huzur-u kibriyaya ulaştırmaktır.
HEDEF ve MAKSAT BU İSE, böyle bir gayeyi kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin, insan, kendisi yapmış gibi bundan memnuniyet duymalıdır.
Üstad Hazretleri, bu konuya misal verirken, talebelerinden birisine, “Falanın hattı senin hattından daha güzel.”
dediğini, o talebesinin bu sözden memnun olduğunu ifade ediyor.
Hatta Üstad hazretleri o talebesinin kalbine baktığını, kalbinin de aynı duygularla çarptığını belirtiyor (Bkz.: Barla Lâhikası, s.119).
İşte bu, SIRR-I İHLÂS İLE İŞTİRAKE çok ÇARPICI ve GÜZEL bir MİSALDİR.
Aynı şekilde Hazreti Pîr, BU MESELEYİ ağır bir defineyi taşıma ve muhâfaza etmeye benzetmiş defineyi omuzunda taşıyanların kendilerine yardıma koşan kuvvetli ellerin iştirakinden sevinmesi ve memnun olması gerektiğini ifade etmiştir.
Evet, bu taşınan definenin bir ucundan BEN tutacağım, bir ucundan SEN tutacaksın, bir ucundan da ÖBÜRÜ tutacak ve hiç kimse KENDİSİNE HANGİ UCUN RAST GELDİĞİNE BAKMAYACAK.
Madem götürülen DEFİNEDE, ona İŞTİRAK EDEN HERKESE ait bir HİSSE VARDIR;
herkesin KENDİ PAYINA DÜŞEN işi hakkıyla yerine getirmesi ve bunu yaparken de kimseyle REKABET ve MÜNAKAŞAYA girmemesi gerekir.
Bir insanın BU ÖLÇÜDE İHLÂS SIRRINA MUVAFFAK OLABİLMESİ İSE, kendi renginden sıyrılıp heyetin rengini alabilmesi ve kardeşlerinin meziyetleriyle iftihar etmesiyle mümkündür.
Zaten hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’ye gönül vermiş bir insanın, değişik nam u nişanları, ad ve unvanları geride bırakacak şekilde çok önemli bir vazife ve sorumluluğa talip olduğunu asla unutmaması gerekir.
Bu açıdan yürüdüğü yolun şuurunda olan bir insana, “Sen, şunu yaptın, bunu yaptın.”
dense onun vereceği cevap şu şekilde olacaktır: “Hatırlamıyorum, çok ihtimal de vermiyorum.
Arkadaşlar çalıştı, gayret ettiler.
BELKİ O ESNADA ben de ARALARINDA BULUNMUŞ OLABİLİRİM.”
İşte Üstad Hazretleri’nin ifade ettiği sırr-ı ihlâs ile iştirakin ölçüsü budur.
Tam bir kardeşlik ve dayanışma ruhu
Üstad Hazretleri, iştirâk-i â’mâl-i uhreviyeden istifade edebilmenin ikinci şartı olarak ise
“SIRR-I UHUVVET İLE TESANÜD”ü nazara vermiştir.
Uhuvvet, kardeşlik demektir.
Bir yerde kardeşlik varsa, orada birbirine dayanma ve dayanışma da olur.
Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mü’minler arasındaki kardeşliği anlatırken, bir vücudun uzuvları arasındaki münasebete dikkat çekmiştir.
NASIL Kİ bu uzuvların birinde rahatsızlık hâsıl olduğunda, diğer uzuvlar da ateş ve uykusuzluk ile buna ortak olurlar.
AYNEN ÖYLE de mü’minler kendi aralarında öyle samimî ve ciddî bir uhuvvet bağı tesis etmelidirler ki, heyet-i İslâmiye’de BİR ARIZA olduğu zaman HER BİRİ BUNDAN MÜTEESSİR OLUP IZDIRABINI çekmelidir (Bkz.: Buhârî, edeb 27;
Müslim, birr 66).
Evet, kendini hakka adamış İNANAN GÖNÜLLER kubbedeki taşlar gibi düşmemek için baş başa vermeli, BİRBİRLERİNE destek olmalı ve yol boyu HİÇBİR ARKADAŞININ yolda takılıp kalmasına meydan vermemelidir.
EĞER HİZMET ERLERİ BU ANLAYIŞ ÇERÇEVESİNDE yekvücut olur, böyle bir ruh haletini paylaşır, hakikî birlik ve beraberliğe ererlerse, MİLYONLARIN HASENATI ayrı ayrı her birinin defterine noksansız bir şekilde akacaktır.
Ortak akılla uyum içinde hareket etme
Bu konuda ileri sürülen üçüncü şart ise SIRR-I İTTİHAT İLE TEŞRİKÜ’L MESAİDİR.
Yani BİRLİK ve BERABERLİK RUHUYLA mesailerin,yapılacak işlerin,vazife ve sorumlulukların taksim edilmesidir.
BAŞKA BİR İFADEYLE münferit hareket etmekten sakınarak MÜŞTEREK mesai yapma ve BİRLİKTE HAREKET etme alışkanlığının kazanılmasıdır.
Bunun için de HERHANGİ BİR İŞE BAŞLARKEN öncelikle VAZİFE TAKSİMİ yapılmalıdır.
HERKES elinden ne geliyorsa, neyi güzel yapıyorsa onu yapma gayreti içinde olmalıdır.
İfade ve izah etmeye çalıştığımız BU ÜÇ ŞART YERİNE GETİRİLDİKTEN SONRA, hizmet erleri kafa kafaya vererek meseleleri müşterek akla emanet ederlerse -Allah’ın izni ve inayetiyle- ferdî aklın düştüğü hatalara düşmeyeceklerdir.
Çünkü ihtimal hesapları içinde bir araya gelmiş on tane aklın, bir meselede yanlış bir neticeye varması belki milyonda bir ihtimaldir.
Baş başa vermiş akıl sayısı yirmi olduğu takdirde ise ihtimal oranı o ölçüde düşecektir.
Bu açıdan MESELELERİN KOLEKTİF ŞUURA BAĞLI götürülmesi çok önemlidir.
Öyle ki, bir insan dâhiyane tedbirlere sahip olsa bile, umum heyetle alakalı meselelerde tek başına asla karar vermemelidir.
Şimdiye kadar İNSANLIK TARİHİ BOYUNCA tek başına hareket edip, tek başına karar verip de kalıcı bir muvaffakiyet ortaya koyan TEK BİR KİŞİ dahi bilmiyorum.
Evet, ne Sezar’ın ne Napolyon’un ne Hitler’in ne Mussolini’nin ne de ondan sonra gelen diğer TİRANLARIN MUVAFFAKİYETLERİ kalıcı olmamış, başta saman alevi gibi parlamış ama kısa bir zaman sonra sönmüş ve hazin bir enkaz yığını hâlinde orta yerde kalakalmıştır.
KOLEKTİF ŞUURA MÜRACAAT EDEN gerçek liderler ise, meseleleri meşverete bağladıkları ölçüde muvaffak olmuş, ortaya koydukları hizmetlerle içinde bulundukları toplumun geleceğini inşa etmişlerdir.
Hâsılı, hem DÜNYA hem de UKBADA, iştirak-i â’mâl-i uhreviyenin vaat ettiklerine nail olabilmek için
dupduru bir niyet ve samimiyete,
kardeşlik
ve dayanışma ruhuyla ortak akıl ve kolektif şuura ihtiyaç vardır.
[Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]
İdeal istişare
Soru: İslâm’da istişarenin usûl ve adabı nedir?
Cevap:
Kur’ân-ı Kerim, HERHANGİ BİR TEVİL ve YORUMA İHTİYAÇ BIRAKMAYACAK ŞEKİLDE, açık ve net olarak, İSTİŞAREYİ MÜSLÜMANLARIN ZARURÎ VASFI OLARAK zikretmiş ve onun, HAYATIN BÜTÜN BİRİMLERİNDE vazgeçilmez bir ESAS olarak uygulanmasını inanan gönüllere EMRETMİŞTİR.
Mesela, Şûrâ sûre-i celilesinde,
وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve NAMAZI dosdoğru kılarlar;
onların işleri kendi aralarında ŞÛRÂ iledir;
kendilerine rızık olarak verdiğimizden de İNFAKTA bulunurlar.”
(Şûrâ Sûresi, 42/38)
beyan-ı sübhanisiyle, MEŞVERETİ NAMAZ ve İNFAKLA birlikte ZİKRETMEK SURETİYLE onun, mü’min bir toplum için EN HAYATİ BİR VASIF ve İBADET ÖLÇÜSÜNDE bir MUAMELE olduğunu hatırlatmıştır.
Şûrâyla alâkalı beyanı ihtiva etmesi itibarıyla, bu sûreye “Şûrâ” isminin verilmesi de gayet mânidârdır!
Şûrânın sarahaten emredildiği diğer bir âyet-i kerime ise şu şekildedir:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara YUMUŞAK davrandın.
Eğer KABA, KATI KALBLİ olsaydın, çevrenden DAĞILIR GİDERLERDİ.
Öyle ise onların kusurlarını AFFET;
onlar için MAĞFİRET dile.
YAPACAĞIN İŞLERİ ONLARA DANIŞ, karar verince de artık Allah’a dayan;
çünkü Allah Kendine güvenip dayananları sever.”
(Âl-i İmrân Sûresi, 3/159)
Rencide edildiğiniz anda bile istişare!
Bildiğiniz üzere bu âyet-i kerime Uhud Savaşı esnasında yaşanan GEÇİCİ BİR SARSINTI SONRASI EN KRİTİK BİR ANDA şeref-nüzul olmuştur.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaştan önce hareket tarzıyla ilgili ashabıyla istişare etmiş ve onların hissiyatlarını nazar-ı itibara alarak meydan savaşına karar vermişti.
Fakat sahabe-i kiramdan bazıları EMRE İTAATTEKİ İNCELİĞİ kavrayamadıklarından dolayı farkına varamadıkları bir MUHALEFETE DÜŞMÜŞLER ve orada muvakkat bir sarsıntı -hezimet demekten özellikle kaçınıyorum- yaşanmıştı.
İşte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaralandığı, yüzünden mübarek kanlarının aktığı, pek çok sahabe-i kiramın (radıyallâhu anhüm) şehit edildiği BÖYLE BİR ZAMANDA Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi indirmiştir.
Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak ilk olarak,
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ
Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın.
Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.
kavl-i kerimiyle Efendiler Efendisi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) iltifat edalı bir hitapta bulunmuştu.
Âyet-i kerimeyi biraz daha açacak olursak şöyle diyebiliriz:
Habib-i Edibim!
Sen zaten katı kalbli, hırçın ve haşin olamazsın, değilsin.
Öyle olsaydın bu insanlar zaten Senin etrafında kümelenip savaş meydanına kadar gelmez, etrafında hiç toplanmaz ve dağılır giderlerdi.
Ey Habib-i Edibim!
Bir de onların içtihat hataları oldu.
Dolayısıyla فَاعْفُ عَنْهُمْ Sen affet onları! وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ ve onların affedilmeleri için Allah’tan mağfiret dile!
Sonra وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ meseleyi bir kere daha meşveret masasına yatır, müzakereye arz et ve yapılması gerekeni etrafındaki insanlarla bir kere daha görüş!
Evet, izafi bir sarsıntının her şeyi allak bullak ettiği, bir insan olması yönüyle kalb-i nebevînin inkisara uğrayabileceği, pek çok gönlün de rencide olduğu esnada Allah (celle celaluhu) çok yumuşak bir emirle meselenin yeniden meşveret edilmesini emrediyor.
Oysaki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşverete hiç ihtiyacı yoktur.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ebû Bekir’in ifadesiyle sabah akşam göklerle münasebet içindedir.
Söyleyeceği sözleri, atacağı adımları, yapacağı icraatları Allah (celle celaluhu) O’na bizzat bildirir.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında hiç tıkanıklık yaşamamıştır.
Tıkanacağı yerde Cenab-ı Hak önünü açmış, patikaları şehrah haline getirmiş ve “Yürü,yol Senin devran Senindir!” demiştir.
Fakat sadece kendi dönemi itibarıyla değil, bütün zamanlar itibarıyla Rehber-i Ekmel olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleleri ashabıyla meşveret etmek suretiyle,O’nu taklitle mükellef olan ümmetine yol gösteriyor ve LİSAN-I HÂLİYLE DİYOR Kİ:
“İster KAYMAKAM, ister VALİ, isterse DEVLET BAŞKANI..
her kim olursanız olunuz.
Sizler İNDÎ MÜLAHAZALARLA hareket etmeyin.
Vereceğiniz hükümleri ŞAHSÎ MÜLAHAZALARINIZA bağlı götürmeyin.
Mutlaka HER MESELENİZİ istişare edin.”
Meşveret, yapılacak işlere herkesin iştirakini sağlar
UMUMU İLGİLENDİREN karar ve faaliyetlerde MESELENİN UMUMA MÂL EDİLMESİ adına meşveret çok önemlidir.
İnsanlar bir mevzuun içine KENDİ FİKİRLERİNİ KATTIKLARINDA –bu, minnacık bir fikir de olsa- kendilerini o işin içinde görür ve o yük ağır da olsa ellerini o yükün altına sokarlar.
FAKAT bir mevzu ile ilgili alınan kararların içinde kendi fikir ve teklifleri yok ise, kendi akıl ve düşünceleriyle o meseleye bir katkıda bulunmadıysalar, işin içine girmez ve ellerini de taşın altına sokmazlar.
O HALDE YAPILMASI GEREKEN, yapılacak işlerin ağır bir defineyi taşımak gibi algılanmasını sağlamak ve pek çok omuzun işin altına girerek yükü hafifletmesi için fikir planında insanların meseleye iştiraklerini temin etmektir.
BU AÇIDAN DİYEBİLİRİZ Kİ
meşveret, AİLE İÇİNDE İHMAL EDİLDİĞİ takdirde aile çerçevesinde huzursuzluk ve arızalara sebebiyet verir;
BİR HEYET ve TOPLULUK İÇİNDE İHMAL EDİLİRSE o heyet ve topluluk zarar görür;
DEVLET PLANINDA İHMAL EDİLDİĞİNDE ise devlet çapında çok ciddi huzursuzluk, arıza ve problemlere yol açar.
Evet, Hazreti Sadık u Masduk (sallallâhu aleyhi ve sellem), mutlak manada “İSTİŞARE EDEN HAYBET YAŞAMAZ, HÜSRANA DÜŞMEZ.”
(et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) buyurduğuna göre, DEMEK Kİ en küçük daireden başlamak üzere hayatın bütün birimlerinde bu esasın uygulanması gerekmektedir.
İstişarede münazara ve müzakere ahlakı
İstişarenin gerekliliğine kısaca değindikten sonra şimdi isterseniz ideal bir istişarenin nasıl olması gerektiği konusuna geçelim.
ÖNCELİKLE bir ferdin KENDİ KAFASINA GÖRE KARAR ALMASI, aldığı bu kararı bir SABİTE haline getirmesi ve daha sonra da meşverette görüşülecek BÜTÜN MESELELERİ bu SABİTELERE göre ÖRGÜLEMEYE ÇALIŞMASI meşveretin ruhunu bilmeme demektir.
BUNUN YERİNE İNSAN, işin içine hislerinin karışmaması, heva ve hevesini akıl ve mantık zannetmemesi için meşverette görüşülecek mevzularla ilgili aklına gelen mülahazaları, akl-ı selim, hiss-i selim ve kalb-i selimin yanı sıra batınî hasseleriyle de değerlendirip bir yere not etmeli, görüşülecek mevzuların çerçevesini belirlemeli, daha sonra meseleyi meşverete sunmalıdır.
AYRICA, kendimizce çok orijinal fikir ve teklifler olsa da, meşverette ortaya konulan düşüncelerin her zaman hüsn-ü kabulle karşılanmasını beklemek doğru değildir.
BU AÇIDAN, meşveret meclisine sunulan teklif ve fikirler hüsn-ü kabul görmezse, insan “Demek ki ben bu meseleyi tam olarak bilmiyor veya yanlış biliyormuşum.”
diyebilmeli ve fikr-i sabitinde ısrar ve inatta bulunmamalıdır.
Esasında meşverette izlenmesi gereken usul MÜNAZARA ve MÜZAKEREDİR.
Münazara ve müzakere ise kesinlikle tartışma ve didişme demek değildir.
Şimdiye kadar münazara adabıyla ilgili çok farklı eserler yazılmış ve münazaranın Kitap ve Sünnet yörüngeli olması için belli prensipler vazedilmiştir.
ESASEN MÜNAZARA, görüşülen mevzu ile ilgili olarak karşılıklı nazir ortaya koyma demektir.
Mesela ekonomiyle ilgili bir meselenin görüşüldüğü yerde, bütün görüşler ekonomi etrafında döneceği için elbette bunlar birbirine benzeyecektir.
İşte birbirine benzeyen bu nazirlerin karşılaşmasına MÜNAZARA denir.
Buradaki asıl hedef, hakikatin tebellür etmesi, billurlaşıp ortaya çıkmasıdır.
Zira “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat tecelli eder.”
TARTIŞMADAN ise hakikat parıltıları değil, parçalanmalar, bölünmeler doğar.
Çünkü münazarada insaflı olmak ve karşı tarafın düşüncesine saygılı kalmak asıl iken, tartışmada “DEDİĞİM DEDİK” mülahazasıyla hareket etmek ve karşı tarafı mahcup düşürmek de vardır.
Aslında bir MESELENİN KARŞILIKLI OLARAK GÖRÜŞÜLDÜĞÜ YERDE,
☆HAKSIZ ÇIKAN bir insanın kaybı yoktur.
Çünkü o, kendi görüşünün hatalı olduğunu görmüş ve daha önce bilmediği yeni bir şey de öğrenmiş olur.
☆HAKLI ÇIKAN İSE sadece kendi düşüncesini tekrar etmiş demektir.
Hatta böyle bir kişinin “Bak işte, benim dediğim doğruymuş.”
gibi bir düşünceyle gurur ve kibre girme ihtimali de vardır.
İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalı
İstişare esnasında İNSAF ve VİCDAN KRİTERLERİYLE MESELELERİ DEĞERLENDİRMENİN önemli BİR ÖLÇÜSÜ de Kur’ân-ı Kerim’in amellerin tartılmasıyla ilgili beyan buyurduğu şu ölçüdür:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür;
her kim de zerre miktarı şer işlerse o da karşılığını görür.”
(Zilzâl Sûresi, 99/7-8)
Yani herhangi bir meseleyle ilgili karşılıklı ortaya konulan donelerden ZERRE KADAR ŞER YÖNÜ hayır cihetine ağır gelen görüş bir KENARA KONULMALI ve bunun yerine HAYIR YÖNÜ ZERRE KADAR BİLE OLSA ağır basan görüş esas alınmalıdır.
YANİ amellerin tartılmasında nasıl ki, hayrın şerre rüçhaniyeti varsa ve Cenâb-ı Hak da kulları hakkında buna göre hüküm veriyorsa, bu düstur BİZİM İSTİŞARELERİMİZE de hâkim olmalıdır.
O halde dile getirilen görüşlerden birisinin ZERRE KADAR HAYIR AĞIRLIĞININ söz konusu olduğu bir yerde;
NE kıdemin, NE unvanın, NE makamın NE DE parmakla gösterilen biri olmanın etkisi söz konusu olamaz.
AKSİNE hakikat orta yerde dururken bütün bunları bir kredi olarak görme ve baskı unsuru yapma MEŞVERETİN RUHUNU TAHRİP ETME demektir.
Evet, MEŞVERETTE kat’iyen DAYATMA olmamalıdır.
İslâm’a göre EN MAKBUL İNSAN, yarım saatlik bir meşveret içinde karşı tarafı dinlerken on defa “Siz bu konuda çok haklısınız.
Söylediğiniz her sözün altına imzamı atarım.
Fakat bunların yanında benim de aklıma şöyle bir düşünce gelmişti.
Buna ne buyurursunuz?” diyen kimsedir.
İşte MEŞVERETİN ŞEREFİNİ koruyan, şeref abidesi insan budur.
YOKSA karşı tarafı dinleme saygısını gösteremeyen ve SÜREKLİ kendi düşüncelerini doğru gören kimse esasında NEFSİNİ PUT HALİNE GETİRMİŞ BİR ZAVALLIDIR.
Nefsi karşısında rükû ve secdeye varan böyle bir zavallı ise DİN ve HİZMET ADINA konuştuğunu zannetse de, hakikatte nefsi hesabına konuşuyor demektir.
Dolayısıyla onun ortaya koyduğu düşünceler hep REAKSİYONA sebebiyet verecek, tepkiyle karşılanacaktır.
Bu sebepledir ki insan, istişaredeki hal, hareket ve konuşmalarında SERTLİĞİNİ kırmalı, fikirlerinin SİVRİ YANLARINI törpülemeli ve böylece hüsn-ü kabulle karşılanmasını sağlamalıdır.
Meselelerin sertliğinin kırılmadığı, düşüncelerin yumuşak bir üslupla seslendirilmediği ve sertliklerin bulunduğu bir meşverette ise kırılıp DÖKÜLMELER OLUR.
Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı
Bazen istişarelerde ZAAFI OLAN KİMSELER
*kıdem ve kredilerini kullanmaya çalışır, dayatmalarda bulunur.
*Böylece onlar bilmeyerek de olsa, kıdemleri ve makamları uğruna, din adına yaptıkları hizmetlerini açıktan açığa İSTİSMAR ETMİŞ olur.
Ancak hiç kimsenin EGOİST ve BENCİLCE tavırlarla istişarenin yümün ve bereketini alıp götürmeye hakkı yoktur.
Konuyla ilgili bir misal arz etmek istiyorum.
Hasan Basrî Hazretleri bazı sahabe efendilerimizle birlikte bir mecliste sohbet halkasında bulunuyor.
Bu meclise uğrayan insanlar sorularını sahabilere soruyor ve onlara danışıyorlar.
Zaten olması gereken de budur.
Çünkü sahabe-i kiram, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bulunmuş ve o huzurun boyasıyla boyanmış insanlardır.
Zannediyorum Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bir kere bile bulunmak, Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona on kere okumak kadar feyz ve bereket vesilesidir.
Çünkü O’nun her tavrında Hak nümayandı.
Bakışlarında, kulak kabartışında, ağzını açışında, dilini ve dudaklarını hareket ettirişinde dahi hep Allah’a inanmışlığın hakikatleri görülürdü.
Bir şair bu durumu, كُلَّمَا سَجَدَ تَجَلَّي اللهُ فِيهِ Her secde ettiğinde onda Allah mütecelli olurdu.
sözleriyle ifade etmiştir.
Yani O’na bakan bir insan, O’nun silinip gitmesi karşısında adeta Allah’la karşı karşıya kalıyordu.
Hâşâ bunun manası, zat-ı nübüvvette, Zat-ı Ulûhiyet tasavvur etme değildir.
Bilakis O’nun her tavır ve davranışıyla Allah’ı ifade ettiğini vurgulamaktır.
Dolayısıyla böyle bir Nebiyy-i Muhterem’in huzurunda bulunan sahabiler hiç şüphesiz ayrı bir insibağ yaşıyorlardı.
Hele O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürekten bağlı bulunan insanların hayatları boyunca en az her gün birkaç defa O’nun huzuruna çıkmayı ihmal etmemeye çalıştıkları düşünülecek olursa, elbette onların sözleri dinlenilmesi ve düşüncelerine müracaat edilmesi gereken insanlar oldukları anlaşılmış olur.
Ayrıca o dönem itibarıyla ekonomik, idari ve sosyal hayat bütünüyle din ekseni etrafında dönüyor ve dinin nasslarına bağlı götürülüyordu.
Dolayısıyla insanlar, hayata ait problemleri çözme mevzuunda dinin sarsılmaz ve sabit kurallarına başvuruyorlardı.
Hasan Basri Hazretleri’nin döneminde yaşayan insanların dinin kaynağından beslenen ve henüz hayatta olan sahabe efendilerimize başvurmaları buradan kaynaklanıyordu.
İşte Hasan Basri Hazretleri’nin bulunduğu BÖYLE BİR MECLİSTE yine bir sahabi efendimize (radıyallâhu anh) soru sorulmuş, o da cevabını vermişti.
Sahabi efendimizin konuşması bittikten sonra bir ara söz sırası henüz 25-30 yaşlarında olan ve arka tarafta bir yere oturmuş bulunan Hasan Basrî’ye geliyor.
O, ağzını açıp konuşmaya başlayınca sahabi efendimiz hayran kalıyor.
Peygamberimiz Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendiği ahlâkla çok hakperest ve çok insaflı olan o sahabi efendimiz etrafındakilere, “Bu adam varken ne diye bize soru soruyorsunuz?” diyor.
Bu misalde de görüldüğü gibi sahabe-i kiram, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispeti, o münasebetin kazandırdığı KREDİ ve PAYEYİ bile DAYATMA UNSURU OLARAK kullanmıyordu.
SÖZÜNÜN daha tesirli ve muhakemesinin daha güçlü olduğuna inandıkları bir gencin yanında nazarları o gence yönlendiriyor ve onun konuşmasının daha yararlı olduğuna inanıyorlardı.
Bence MEŞVERETİN RUHUNU KAVRAMA MEVZUUNDA böyle bir yaklaşım çok önemlidir.
Maalesef günümüzde BU ÖLÇÜDE BİR HAKPERESTLİK ortaya konulamıyor.
ŞÖYLE BÖYLE BİR KIDEMİ OLAN İNSAN, hep kendisinin konuşmasını ve o konuşurken de başkalarının mum kesilip onu dinlemesini istiyor.
AYRICA istişare meclisini teşkil eden fertler, başkaları konuşurken muhatabını dinlemek yerine, karşıdakinin sözüne mukabele adına kafada bir kısım cevaplar hazırlıyorlar.
BAZEN DE gereksiz yere inatlara giriliyor ve karşı tarafın söylediğini reddetme adına ille de bir şey deme zorunluluğu hissediliyor.
HATTA BAZEN karşı tarafı ilzam etme adına şeytani bir kısım kurgulara girildiği bile oluyor.
DOLAYISIYLA istişare meclisinde konuşulan sözler hakikat bile olsa, onlardan istifade edilmesi mümkün olmuyor.
HÂLBUKİ “Hakkın hatırı âlidir ve o, hiçbir hatıra feda edilemez.”
Dolayısıyla bütün söz ve tavırların hak istikametinde örgülenmesi gerekir.
O devasa kamet Hz.Pîr de, talebelerine bir şeyi sadece kendisi söylediği için kabul etmemeleri gerektiğini, zira kendisinin de yanılabileceğini ifade etmiştir.
İşte bu enginliğe sahip olunmalıdır.
Kimse vahiyle müeyyed bir peygamber olmadığına göre herkes hata edebilir, yanılabilir;
bunu asla hatırdan çıkarmamalı.
Yeter ki Konuşan Hakikat Olsun!
Öte yandan HAKİKATİN başkalarının beyanıyla ortaya çıkmasından, başkalarının eliyle ortaya konulmasından rahatsız olmamak gerekir.
ŞAYET makul ve makbul bir mülahazayı ifade edebilecek başka biri varsa, orada ille de “ben konuşayım, bu güzel fikirleri ifade etmekle takdir ve beğeni alayım” düşüncesi içine girmek mümince bir tavır değildir.
ANCAK mutlaka konuşulması gerekli olan bir konu hakkında başkalarının söyleyeceği bir söz yoksa ve bu konu dile getirilmediği takdirde o insanların bir mahrumiyet yaşaması söz konusu ise, işte o zaman hakkın hatırına konuşmak gerekir.
Böyle bir durumda da, umumun hissiyatının söylenilen sözleri kabule müsait olup olmadığı iyi hesap edilmelidir ki, olumsuz bir tepkiye sebebiyet verilmemiş olsun.
SÖZE SAYGI GÖSTERİLMEYEN BİR YERDE susmak daha makul ve insanın beyan edeceği kendi düşüncesine saygının gereğidir.
Çünkü KONUŞULAN SÖZ HAK BİLE OLSA, muhataplar baştan tepki verince sonradan onu kabul etmeleri çok zor olur.
Hatta böyle bir durum karşısında oradan ayrılıp giden insanlar sonradan oturur kalkar ve kendi aralarında o düşüncenin uygulanmaması için yeni yeni bahaneler uydurabilirler.
Bu açıdan genel hissiyatın hakikate saygı duyacağı sezildiği an konuşulmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin.
Aynı zamanda istişareye katılan herkes, çok HAKPEREST olmalıdır.
Özellikle sözü dinlenen büyük insanların bu konuda çok hassas hareket etmeleri gerekir.
Zira bu tür insanlar ne derlerse desinler, onların sözleri saygı görür.
Hâlbuki onların söylediği sözler içerisinde de hata ve yanlışlıklar olabilir.
İşte bu noktada HAKPERESTLİK ADINA BÜYÜKLERİN yapması gereken şudur:
Söyledikleri sözün yanlış olduğunu anladıkları an, hemen hatalarından dönmesini bilmeli ve bu konuda çok rahat olmalıdırlar.
AYRICA konuşması gereken bir insanın konuşacağı yerde, konuşmaması gereken insanların konuşması hem istifade edilecek sözün arka plana itilmesine, hem de gereksiz bir kısım dedikodulara girilmesine sebebiyet vermiş olur.
Yılandan Çıyandan Kaçar Gibi Gıybetten Uzak Durulmalı
Meşverette dikkat edilmesi gereken EN ÖNEMLİ HUSUSLARDAN BİRİ DE, istişare esnasında gıybete düşmeme konusunda hassas davranmak ve gereksiz yere başkalarını çekiştirmemektir.
YOKSA KAZANMA KUŞAĞINDA KAYBETMİŞ, hak yolunda hizmet ettiğimizi ZANNETTİĞİMİZ anda kalbimizden daha büyük hale getirdiğimiz DİLİMİZİ KİRLETMİŞ, manevî ve ruhî hayatımızı söndürmüş oluruz.
Bu açıdan gıybete girmeme konusunda hassaslardan daha hassas olmalı, şayet ezkaza gıybet yapıldıysa, o zaman da söz konusu şahsa gidilerek ondan helâllik istenmelidir.
Hatta BELLİ MEVZULAR KONUŞULURKEN çerçeve çok iyi belirlenmelidir ki, insanlar yanlış bir yöne sevk edilmesin, suizanna kapı aralanmasın.
Bu tür durumlara meydan verilmemesi için gerektiğinde sözü mahz-ı hakikat olan insanlar bile susmasını bilmelidir.
Onlar önce susmalı ve “Acaba bu hakikati kimseyi rencide etmeden nasıl ifade edebilirim?” diyerek daha derince düşündükten sonra söyleyeceklerini söylemelidirler.
Evet, mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması ise hikmet olmalıdır.
Yani sözlerinde bir hikmet varsa konuşmalı, yoksa susmalıdır.
Şairin dediği gibi “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!”
Yani konuşacaksan sevgiliden söz et, aksi hâlde sus!
İnsanları Allah’a giden yollara ulaştırmayan,
onlara Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden yolları açmayan
ve İslâmî hakikatler adına bir şey ifade etmeyen konularda gevezelik yapma ihtimali belirdiğinde,
kalbten daha büyük hale getirilen o yaramaz dil ısırılmalı ve sükût edilmelidir.
İnsan ısırması gereken yerde onu ısırmazsa, o başkalarını ısırmaya devam edecektir.
Asla unutulmamalıdır ki SÜNGÜ YARALARI tedavi edilir ve şifayab olur;
fakat SÖZLERLE YARALANMIŞ SİNELERİN tamiri çok zordur.
[Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız.]
***
BÜYÜK PROPLEMLERİN BASİT ÇÖZÜMLERİ OLABİLİR
Abdullah Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısı ile uyanır.
İlaç alır geçmez.
Bir iki gün bekler ağrı artarak devam eder.
Doktor çağrılır.
Doktor muayene yapar, ağrı kesiciler veriri ve gider.
Lakin Abdullah Efendinin baş ağrıları gittikçe artmaktadır.
Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlamıştır.
Başka doktorlar çağrılır.
Abdullah Efendi Uşak ilinin ileri gelenlerindendir.
Ağrısını kesecek olana servet vaat eder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı kesemedikleri gibi sebebini de bir türlü bulamaz.
Ev halkı birbirine karışır.
Baş ağrısından geceleri uyuyamayan Abdullah Efendiyi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olurlar.
Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır.
Görünüşe bakılırsa Abdullah Efendi turp gibidir.
Oysaki dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmektedir.
Ağrı kesici iğnelerle zorla ayakta duran Abdullah Efendi bu defa apar topar yurt dışına götürülür.
O devirlerde Amerika’dan ziyade İsviçre daha moda.
Zürih’e gidilir.
Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör doktorlar muayene eder,testler tekrarlanır ama sonuçta Abdullah Efendiye bir teşhis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan Abdullah Efendiye ağrı kesici iğne verilir.
60 yaşlarını süren adamın ülkesine dönüp ”dinlenmesi” daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiyelerinde bulunulur.
Abdullah Efendi bitkin,ailesi perişan…”Kader” denilir,Uşak’a dönülür.
Abdullah Efendi yayladaki evin bir odasına yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün hastanın keyfi gelsin morali düzelsin diye Abdullah Efendinin berberi “Berber Mehmet” çağrılır.
Berber Mehmet,yataktan kalkamayan Abdullah Efendiyi traş ederken adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür.
-“Beyim der”
-“Sakın senin burnunda kıl dönmesi olmasın”
Bir bakar
-“Hah işte” der.”Kıl dönmüş”
Abdullah Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksıızn çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker alır.
Ev halkı Abdullah Efendinin yaylayı ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşarlar.
Berber Mehmet,Abdulah Efendinin elinden zor alınır ve Berber Mehmet’in cımbızının ucunda 20 cm’lik kılla kapı dışarı edilir.
Abdullah Efendinin kanayan burnuna pansuman yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağa yatırılır.
Ertesi sabah Abdullah Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır.
Gözlerinin yaşarması geçmiş, baş ağrısından eser kalmamıştır.
Dönen kıl sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfederler.
Çözümün bu kadar basit olacağı kimsenin aklına gelmemişti.
Sapasağlam ayağa kalkan Abdullah Efendi, Berber Mehmet’i çağırır ve ona bir servet bağışlar.
ŞİMDİ EFENDİM bu HİKÂYEDEN HANGİ DERSLERİ çıkarabiliriz:
Berber Mehmet Efendilerinde fikirleri vardır, dinlemek gerekir.
Bazen büyük meselelerin çok basit çözümü olabilir.
Dünya misafirhanesinin mükerrem varlığı insanın elbette başına bazen büyük problemler gelebilir.
Problemin çözümü çok basit olabilir.
Akil insana düşen herkesi dinlemeyi bilmek.
Herkesin fikirlerine açık olmak..
****
..
NASIL OLACAK HÂLİNİZ?
[Korunması gereken 5 esas]
“Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” yolunda atılan her adım, adım sahibi için NÜBÜVVETE VERASET SEVABI kazandırır.
Çünkü BU VAZİFE, esas itibarıyla PEYGAMBERLERİN VAZİFESİDİR.
Bu yola adımını atan her insan, böyle bir vazifenin altına girmiş ya da ilâhî bir lütuf olarak bu vazife ona verilmiş demektir.
ÖYLEYSE bu uğurda tek adım atan insan dahi, niyet ve derecesine göre bu vazifenin sevabını kazanacaktır.
Ayrıca şu hususa da işaret etmek yerinde olur:
MADEMKİ bu kudsî vazife peygamberlerin vazifesidir.
Peygamberler ise, bütünüyle istikamet içindedirler.
O hâlde, “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” YAPANLAR da, hiç olmazsa bu AMELLERİ İTİBARIYLA İSTİKAMET İÇİNDE SAYILIRLAR.
NETİCE İTİBARIYLA;
Allah’a inanan her ferdin, Allah katında mü’min kabul edilebilmesinin ve mü’min KALABİLMESİNİN GARANTİSİ, üzerindeki TEBLİĞ VAZİFESİNİ bihakkın ifa etmesiyle yakından alâkalıdır.
Allah’a inanan fert ve cemaatler, VARLIKLARINI ancak ve ancak bu vazifeyi yerine getirmekle DEVAM ettirebilirler.
HAK ve HAKİKATE tercüman olma, HAKSIZLIK karşısında dilsiz şeytan kesilip susmama, HER ZAMAN hayatı ve ölümü istihkar edip hiçe sayma, hep SAHABE ANLAYIŞI içinde olma ve bu kudsî vazifeyi HAYATIN GAYESİ BİLME;
hem var olmanın sırrı, hem de mü’min kalmanın şartıdır.
Bunlar YAŞANMADAN GEÇEN GÜNLERE yazıklar olsun!..
Aslında her mü’min de, bu kudsî vazifenin yapılmadığı bir cemiyet içinde yaşamaktan Allah’a sığınmalıdır.
Fert, bu vazifeyi yaparken hem inandığı ve uğruna baş koyduğu düşüncelerini hayata geçirme imkânını bulacak, hem de bu sayede sahip olduğu iman havada kalmamış olacaktır.
Zira İslâm, yaşanan bir hakikattir;
yaşanmadıkça onun anlaşılmasına imkân yoktur.
İman ve tebliği her şeyin merkezine yerleştiren bir insan, bütün hayatî faaliyetlerini de bu merkez etrafında örgüler.
Bir mü’min için, KORUNMASI GEREKEN BEŞ ESASTAN EN BİRİNCİSİ DİNDİR.
O ırzını,
namusunu,
malını
ve canını koruyacak;
ama evvelâ
dinini koruyacaktır.
Ve bu da onun, DİNİNE VERDİĞİ ÖNEMİN BİR İŞARETİ olacaktır.
Ferdin, Allah ile olan irtibatının derece ve kuvvetini gösteren en çarpıcı tablo, onun DÎNİ KORUMA ADINA GÖSTERDİĞİ GAYRET ve ÇALIŞMALARIDIR.
Şu da kat’iyen unutulmamalıdır ki, dinini koruyamayan, diğer dört esası da koruyamaz.
Tarihin bize verdiği en ibretli ve isabetli derslerden biri de işte budur.
Allah (celle celâluhu) bizi, Kendisini ifade edelim ve anlatalım diye yarattı.
Yaratılışımızdaki ilâhî maksat da budur.
Bu ilâhî maksada uygun hareket etmek, hem dünyamızı hem de ahiretimizi mamur edecektir.
Aksi hâlde dünyevî ve ebedî varlığımızın teminatı olan bu maksadın tokadını yer;
hafizanallah hem millet olarak, hem de cemiyet olarak FİTNE ve FESADIN ağına itilmiş oluruz.
Bu önemli vazife (tebliğ vazifesi) YAPILMADIĞI ZAMAN, toplumun maruz kalacağı MUHTEMEL MUSİBETLERİ, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle dile getirmişlerdir:
Şöyle ki, bir gün etrafında sahabe halka olmuş pür dikkat O’nu dinliyorlardı.
Ancak bugün, o nezih dilden ve lâl ü güher dökülen lisandan bir kısım TEHDİT ve TEHLİKE İFADELERİ de sâdır oluyordu.
Ebû Ya’lâ ve İbn Ebi’d-Dünya’nın (radıyallâhu anhümâ) rivayetlerine göre Allah Resûlü:
“NASIL OLACAK HÂLİNİZ?
O gün kadınların baş kaldırdığı, sereserpe açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafta yayıldığı ve hakkı ifadenin terk edildiği gün?”
Sahabe bu sözler karşısında DEHŞETE düştü;
zira akılları böyle bir şeyi kabul edemiyordu.
Onlar, tek bir mü’min dahi kalsa, bir cemiyette bu kabîl kötülüklerin yaygınlaşmayacağına inanıyorlardı.
Bu yüzden sözlerin tesiri, üzerlerinde bir şaşkınlık meydana getirmişti.
Bundan dolayı da hemen sormuşlardı:
“BUNLAR OLACAK MI ki yâ RESÛLALLAH?”
Bunu hem şaşkınlık içinde hem de istifsar mahiyetinde soruyorlardı.
Ve Allah Resûlü:
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, daha şiddetlisi de olacak!” buyurunca, etrafa bir garip hava çökmüş ve bakışlar bulanmıştı.
Nihayet dehşet içinde:
“BUNDAN DAHA ŞİDDETLİSİ NEDİR YÂ RESÛLALLAH?” diyebilmişlerdi.
Bunun üzerine İnsanlığın İftihar Tablosu:
“Bütün KÖTÜLÜKLERİ İYİ ve bütün İYİLİKLERİ KÖTÜ gördüğünüz gün hâliniz nice olacak bir bilseniz!” buyurdular.
Biz hadisin bu bölümünden, günümüzdeki umumî duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım:
Evet, hadis-i şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin altüst olacağına, iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın tervic edileceğine, terör-anarşi revaç bulacağına, iman ve Kur’ân’ın aşağılanacağına, Allah’a inananlar hor ve hakir görüleceğine, birçok kötülük bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatler gericilik addedileceğine işaret etmektedir.
İşte değerlerin altüst olması budur.
Çağın insanı bunu on misliyle yaşadı ve zannediyorum daha bir süre de yaşayacak.
Evet, tebliğe ait vazife yapılmayınca izzet, şeref ve haysiyetin yerini zillet ve hakaretin alacağı muhakkaktır.
FITRAT KANUNLARI çiğnenirse, bunların neticelerine de katlanmak gerekir!
Bu hep böyle olmuştur, akl-ı selim sahibi kimselerin başka şey beklemeleri de düşünülemez.
Bu yüzden, bunları vicdanına sığdıramayan sahabe tekrar hayretle sorar:
– Bu da olacak mı yâ Resûlallah? Yani iyilikler menedilip, kötülükler emredilecek mi?
– “DAHA ŞİDDETLİSİ BİLE OLACAK!”
– Bundan daha şiddetlisi de nedir, Ey Allah’ın Resûlü?
– “Münkerât karşısında susup ve bizzat onu teşvik ettiğiniz gün vay hâlinize!”
Yani, çoluk-çocuğunuzu akıntıya saldığınız, onları başıboş bıraktığınız, hatta onlara hâlinizle, dilinizle, davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman..
daha da kötüsü neslinize Allah’ı unutturduğunuz ve Peygamber’i gönüllerden sildiğiniz gün hâliniz içler acısı demektir.
Artık sahabede hayret ve şaşkınlık son haddine varmış, dizlerde derman kalmamış, göğüsler daralıp nefesler tıkanmaya başlamıştı ki, dermansız, bitkin ve titrek bir sesle:
– Bu da mı olacak yâ Resûlallah?
– “Evet.
Hatta ONDAN DA ŞİDDETLİSİ OLACAKTIR!”
Ve tam bu esnada Allah Resûlü, Allah’a kasem ederek O’ndan şu sözü nakletti: “Celâlime yemin olsun ki BU DURUMA GELMİŞ BİR CEMİYETİN içine çağlayanlar gibi fitneleri salıvereceğim...”
[Ebû Ya’lâ, el-Müsned 11/304;
et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 9/129]
İşte Allah Resûlü, bu önemli mükellefiyetin idrak edilmediği takdirde, bunun istikbalde ümmete nelere mâl olacağını, mucizâne bir şekilde dile getiriyordu ki, aslında biz de böyle bir mükellefiyet altında bulunmaktayız.
Kalbimizin en hassas yerinde, üç asırdır devam edegelen bir vebalin ağrı ve sızısı var.
Şüphesiz bu ağrı ve sızılarımızı dindirecek olan tek çare de, nebilere ait bu vazifenin hep birlikte ümmetçe idrak edilmesi ve yapılmasıdır.
[İrşâd Ekseni]
KEHF SÛRESİNDEKİ SIRLI KISSALAR
ASHAB-I KEHF
Hz.MUSA ve YUŞA b.NUN'UN SEYAHATİ
ZÜLKARNEYN - YE'CÜC ve ME'CÜC:
1.
ASHAB-I KEHF
2.
Hz.Musa ve Yuşa b.Nun'un Seyahati
3.
Zülkarneyn
SORU:
Kehf sûresinde anlatılan kıssalar birbirleriyle irtibatlı mıdır? Bu kıssaların günümüze bakan yönleri nelerdir?
CEVAP:
Kehf sûresinde ana başlıklar altında anlatılan birkaç vak'­a var:
Bunlar sırasıyla,
Ashab-ı Kehf,
Hz.Musa ile Yuşa b.Nun'un seyahati
ve Hz.Musa'nın Hızır'la yolculuğu,
sonra Zülkarneyn ve buna bağlı olarak da Ye'cüc ve Me'cüc meselesi...
Biz önce bu dört hususu kısaca özetleyelim.
Ardından da aralarındaki bağlantıyı ve bu kıssaların günümüze bakan yönlerini arz etmeye çalışalım.
ASHAB-I KEHF:
Ashab-ı Kehf, Allah inancından uzaklaşıp putperestliğe saplanan toplumu terk ederek yaşadıkları şehirden ayrılıp bir mağaraya sığınan, hâlleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan yarım düzine genç mü'minlerdir.
Sayıları kesin olmamakla beraber, Kur'ân'ın onlardan bahsederken فِتْيَةٌ deyip cem-i kıllet sığasıyla zikretmesinden bunların sayısının on rakamından az olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü cem-i kılletin son hududu, dokuzdur.
Bu gençler, şerir bir idareye karşı, fiilen mukavemet edemediklerinden dinî hayatlarını yaşayabilmek için saray hayatını terk ve mağarada yaşamayı tercih ederek bir mağaraya çekilmişlerdir.
Bu zatlar orada, ilâhî bir rahmet eseri olarak uzun süre bir uykuya dalmışlar.
Romalılar da mağaranın ağzını kapatarak onların bir daha kurtulmamaları için onları mağaraya mahkûm etmişlerdi.
Onların uyanıp sonra da ölmelerine şahit olan o dönemin idarecileri de mağaranın kıyısına bir mescit yapmışlardı ki, daha sonra burası herkes için bir ziyaretgâh hâline gelmişti.
[Bkz.: Kehf sûresi, 18/9-26.]
Hz.MUSA ve YUŞA b.NUN'UN SEYAHATİ:
Hz.Musa, uzun bir seyahate çıkar.
Yanına, o gün için henüz genç yaşta olan Yuşa b.Nun'u da alır.
(Her iki hâdisede de fetâ (genç) vardır.) Hz.Musa, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi de araştırmak üzere yanındaki fetâsıyla bir sahili takip edip gider.
YOLCULUK esnasında bir kayanın dibinde biraz istirahat ederken tam o esnada yanlarında taşıdıkları zembilin içindeki ölü balık canlanır ve denize dalıverir.
Ancak bu hâdiseyi gören Yuşa b.Nun'dur.
Biraz daha yürürler.
Hz.Musa, ona kahve altını getirmesini söyleyince Yuşa, olan hâdiseyi hatırlar ve durumu Hz.Musa'ya bildirir.
Aslında Hızır'la buluşulacak yer, ölü balığın hayat bulduğu yerdir.
Hemen geriye dönerler.
Orada Hızır'la buluşurlar.
DAHA SONRA herkesin malumu olan seyahat başlar.
Hızır'ın gemiyi delmesi, bir çocuğu öldürmesi ve yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir etmesi bu macerada karşılaşılan hâdiselerdir.
Ancak Hz.Musa ona soru sormamaya baştan razı olmasına rağmen her defasında, yapılan işin hikmetini sorar ve üçüncü soruda da Hızır'la yolları ayrılır.
[Bkz.: Kehf sûresi, 18/60-82.]
ZÜLKARNEYN - YE'CÜC ve ME'CÜC:
İKİ BOYNUZLU, iki yönlü veya iki buudlu insan mânâsına gelen Zülkarneyn, peygamber olup olmadığı şüpheli zevattandır.
Ancak zâhir ve bâtın ilimlerini cem eden bir insan olduğu kesindir.
(Bu vak'aların üçünde de zâhir ve bâtın meselesi iç içedir.)
ZÜLKARNEYN, cihanın şarkına ve garbına seyahat yapar.
Önce Bahr-i Muhit'e daha sonra da meşrık tarafına gider.
Orada üzerlerinde elbise dahi olmayan bir toplulukla karşılaşır.
Yolculuğuna devam eder ve iki sed arasına ulaşır.
Burada dillerini anlamadığı bir cemaat, ona Ye'cüc ve Me'cüc anarşisinden bahseder ve ne pahasına olursa olsun onlarla kendi aralarına bir sed yapması teklifinde bulunurlar.
O da ücreti reddetmekle beraber sed yapmayı kabul eder ve iki tepe arasına demir ve kaynamış bakır halitasından bir sed yapar.
Orada bulunanlar da kendisine işçilikte yardım ederler.
Ye'cüc-Me'cüc hâdisesi, ÇOK GENİŞ ALANLI bir herc ü merci sembolize eden hâdisedir.
O gün Zülkarneyn'in yaptığı sed, onların etrafı istilasına mâni olmak içindir.
Ancak Cenâb-ı Hakk'ın tayin ettiği vakit geldiğinde bu sed yıkılacak ve her tarafı Ye'cüc-Me'cüc istila edecektir.
[Bkz.: Kehf sûresi, 18/83-98.]
* * *
Kehf sûresinde anlatılan bu hâdiselerin hemen hepsi vüzuhu içinde hafî gibidir.
Bir bakıma topyekün beşerin serencâmesinin yine beşerin enzârına arz edilmesi itibarıyla vak'a­ların kahramanları âdeta belirsizleştirilmiş, ifadeler fizikî mülâhazalar çerçevesinde ele alınsa da metafizik edalıdır.
Değişik renklerle vak'aya/vak'alara öyle bir ton verilmiştir ki, kahramanlar birer sırlı ve sihirli varlıklar görünümü arz etmektedir.
İfadeler onları hep buğulu gösterir.
İnsan, onları seyrederken tayin ve teşhislerinde zorlanır.
Zannediyorum bu tür konularda esas olan da budur.
Çünkü anlatılanlar, bütün bir insanlığın macerasıdır.
Şu kadar ki, Kur'ân'ın anlattığı vak'alar, bizim senaryolarımız gibi hayalî değildir;
onlar, hakikatin ta kendisidir.
Bu vak'aları, peygamberler ve salih insanların şahsın­da sahnelendiren Hz.Allah (celle celâluhu), Kelâm-ı Kadim'i ile de İBRET ALINMASI maksadıyla, ayn-ı hakikat olarak Peygam­berine bildirmiş, anlatmış ve yaşanan o hâdiseleri ölümsüz birer ifade hâline getirmiştir.
Şimdi bize de, onlardan alınacak hisseyi almak düşmektedir.
Haklarında bu kadarcık dahi olsa malumat verdikten sonra şimdi de bu hâdiseleri az dahi olsa sırasıyla açmaya çalışalım:
1.
ASHAB-I KEHF
Ashab-ı Kehf'e, bazılarınca Ashab-ı Rakîm de denir ki, Kehf sûresinin baş tarafı, bu kişilerden bahsetmektedir.
Âyet, mealen EFENDİMİZ'E HİTAP SADEDİNDE şöyle demektedir:
"Sen, Ashab-ı Kehf ve Rakîm'i bizim âyetlerimizden hayret edilecek bir şey mi zannediyorsun?"
[Kehf sûresi, 18/9.]
Bu âyetten başlayarak, Kur'ân‑ı Kerim, 26.
âyete kadar bize Ashab-ı Kehf'in serencamesini anlatır;
anlatır ama Ashab-ı Kehf'in sayıları hakkında net bir bilgi vermez.
Zira âyette çeşitli insanların değişik görüşleriyle bazı rakamlar söyledikleri nakledilmekte, ancak bunlardan hangisinin isabetli olduğu söylenmemekte ve adetleri ile alâkalı bilgi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ın ilmine havale edilmektedir.
Konuyla alâkalı âyette onlar hakkında şöyle denir:
"İnsan­ların kimi, 'Onlar, üç kişi, dördüncüsü de köpekleri idi.' diyecekler.
Bazıları da, 'Beş kişi, altıncısı köpekleri idi.' diyecekler.
Bunların hepsi gayb hakkında tahmin yürütmekten başka bir şey değildir.
Kimileri de, 'Onlar yedi kişi olup sekizincisi köpekleri idi.' derler.
De ki: 'Onların sayısını ancak Rabbim bilir.' " [Kehf sûresi, 18/22.]
Ashab-ı Kehf'e, Ashab-ı Rakîm de denildiğini yukarıda söylemiştik.
Bunlara Rakîm Ashabı denmesinin hikmeti tefsircilere göre şöyle bir mülâhazaya dayanmaktadır:
RAKÎM, kitâbe demektir.
Ashab-ı Kehf'in içinde bulundukları mağarada, onların durumlarının ve isimlerinin kaydedildiği bir levha vardır.
Bu levhaya işaret edilerek onlara Ashab-ı Rakîm denilmiştir.
BAZILARI bu ismin, mağaranın bizzat kendi adı olduğunu söylemişlerdir.
DİĞER bir rivayet de, mağaranın bulunduğu dağın adı olması şeklindedir.
NETİCE OLARAK, Rakîm'in ne olduğu kesin ve net değildir.
Bu mütalâalar Ashab-ı Kehf'le Rakîm'in ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenlere göredir.
Ashab-ı Kehf'in bulundukları yer de ihtilaflıdır.
Bazıları Şam'da, bazıları Endülüs'te, bazıları Tarsus'ta ve bazıları ise Efes'te olduğunu söyleyegelmişlerdir.
Endülüs'ün yetiştirdiği büyük müfessir EBÛ HAYYAN, tefsirinde konuyla alâkalı, Gırnata'ya yakın Sole denen mevkide bir mağara gördüğünü, o mağarada kemikleri çürümüş bir köpek ölüsü ve arkasında da yedi tane, etleri yavaş yavaş dökülmeye yüz tutmuş insan cesedine şahit olduğunu ve bunların Ashab-ı Kehf olabileceğini kaydeder.
İBN ATİYYE de Sole'de böyle bir ziyaretgâhın olduğunu ve kendisinin bizzat orayı ziyaret ettiğini söylemektedir.
İBNÜ'L-ESİR ise Ashab-ı Kehf hakkında şu malumatı vermektedir:
Hıristiyanlık bozulur.
Krallar sefahate dalar.
Hatta içlerinden Dakyanus isminde bir kral putperest olur.
Bu, çok cebbar ve zalim bir insandır.
Allah'ın birliğine inanan insanlara imha planını uygulamak ister.
Bu düşünce ile, ne kadar inanmış insan varsa istisnasız hepsine işkence uygular.
Saraya mensup yedi genç de iman edenlerdendir.
Dakyanus onları da öldürmek ister.
Ancak saraya mensup oldukları için öldürmekten çekinir.
Onlar da Bencülüs (Anchilus) adıyla bilinen bir dağın mağaralarından birine sığınırlar.
Bunlardan birisi olan Yemliha bir gün çarşıya iner.
Fakat sıkı bir takibe uğradığı için geri döner.
Bunun üzerine mağarada bulunan diğerleri de çok müteessir olup dua ederler.
O esnada Cenâb-ı Hak onların üzerine bir uyku gönderir.
Hepsi de uyuyup kalırlar.
(Bu malumat, Fransızların neşrettiği Grand Ansiklo­pedisi'nde de aynı şekilde yer almaktadır.
Sadece isimler farklıdır ki, onlar bu isimlerin Yunancasını söylemektedirler.)
Onlar uykuya dalınca, Theodere ve Rufinus isminde saraya mensup iki inanmış insan, onların isimlerini ve başlarından geçenleri bir kitâbe hâlinde yazıp mağaraya koyarlar.
Zaten haklarında elde edilen malumat da bu kitâbeden elde edilmiştir.
İsimlerine gelince, Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyüş ve bir de köpekleri Kıtmir'den ibarettir.
Aradan uzun bir zaman geçer.
Kur'ân-ı Kerim'e göre bu müddet, kamerî takvime göre 310, güneş takvimine göre 300 senedir.
Kur'ân, kamerî takvim ile güneş takvimi arasındaki farka bu âyetiyle işarette bulunarak bir taraftan da zamanın izafîliğine aynı âyetle işaret etmektedir.
Geçen bunca zamandan sonra Ashab-ı Kehf uyanır.
An­cak çarşıya gönderdikleri arkadaşlarının durumu dikkat çekici olduğu için hemen fark edilirler.
Halk, onlara muttali olduğu için Cenâb-ı Hak Ashab-ı Kehf'in ruhlarını kabzeder ve ölürler.
Ashab-ı Kehf hakkında söylenenlerin hulâsası budur.
Ancak biz bu hâdisenin günümüze bakan yönüne de temas etmek istiyoruz;
istiyoruz ki bu suretle kıssanın Kur'ân'da anlatılması hikmetlerinden bazıları tebellür etsin.
Yoksa sadece maziye ait bir vak'anın zikredilmesinden başka bir mânâ ifade etmeyen –hâşâ– bir durum söz konusu olacaktır.
Kur'an gibi, mucize bir kitap, bu tür mülâhazalardan münezzeh ve müberradır.
BU KISSANIN, her devrin insanına olduğu gibi BU DEVRİN İNSANINA da ANLATTIĞI/ANLATACAĞI çok şey vardır.
Aslında her devrin insanının, kabiliyeti ölçüsünde bu ve benzeri kıssalardan hisse almaları için bunlar Kur'ân-ı Kerim'de anlatılmaktadır.
Kur'ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf'in yerini tasrih edip açıklamamıştır.
Yukarıda da temas ettiğimiz gibi İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Doğu Türkistan'da;
Anadolu'da ise Efes, Tarsus ve Efsus (Afşin) gibi dünyanın çeşitli yerlerinde Ashab-ı Kehf'in mağarası olarak gösterilen yerler vardır.
Bunun bir hikmeti şu olabilir ki, dünyanın çeşitli yerlerinde inanan insanların çoğu hep böyle bir mağaraya sığınma ve bir "tahannüs" devri yaşamışlardır.
Bu, sadece bir yerde olmuş mahallî bir hâdise değildir.
İşte Kur'ân, meseleyi mutlak bırakmakla bu hususa işaret etmekte ve her yerdeki Ashab-ı Kehf'e dikkat çekmektedir.
Belki de her peygamberin ümmeti içinde bu tür bir Ashab-ı Kehf mevcudiyeti söz konusudur.
Meselâ Hz.Musa'nın ümmeti içinde zalimlerin zulmüne dayanamamış ve bu yüzden bir mağaraya çekilerek orada kendini ibadete vermiş bir Ashab-ı Kehf olabileceği gibi, Hz.Mesih'in ümmeti içinde de kendi devrinin zalim ve gaddarlarından kaçıp bir mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf olabilir.
Ancak biz, bugünkü tarihî malumatla bunların hangisinin hangi ümmetten olduğunu bilemiyoruz.
İleride belki de bugün kapalı olan bu hususlar aydınlığa kavuşabilir.
Aynı zamanda bu hareket, bize fütüvvete dair bir hakikati de anlatmaktadır.
Her devirde bir fütüvvet hareketi olmuştur.
Yani gönlünü Allah'a vermiş bir kısım delikanlılar bir araya gelip bazı hakikatlere sahip çıkmışlardır.
Zaten Kur'ân‑ı Kerim'de de bunların isim ve adetleri üzerinde herhangi bir açıklama yapılmayıp, daha ziyade onların durumlarının anlatılması, bize o keyfiyetten alınacak hisseyi ders vermek içindir.
Kur'ân, onları (tercüme ve tefsirlerimiz içinde) mealen şu ifadelerle destanlaştırmaktadır:
Onlar bir fütüvvet cemaati, bir gençler topluluğudur ki hakikati omuzlamış ve ne olursa olsun onu yaşama azmindedirler, dedikten sonra ilave eder:
*Biz de onların hidayetlerini artırdık ve onların kalblerine rabıta verdik.
*Birbirlerine sımsıkı bağlandılar ve pervasız hâle geldiler.
*Onlar, küfür, tuğyan ve dalâlet karşısında gayet fütursuz idiler.
*Rahatlıkla, ateşe girebilir, çarmıha gülerek gidebilir ve arenalarda aslanların ağzında parçalanırken Cenâb-ı Hakk'ın celâlî tecellîlerini seyir neşvesiyle tebessümlerle ölüme yürüyebilirler.
*Öyle ki kaba kuvvetin temsilcileri onları yakalamak için takip ederken bile onlar bunları bir koruma görevlisi gibi karşılar ve her zaman rahat hareket ederler.
*Kalbleri, kenetlenmesi gerektiği şekilde kenetlenmiştir.
*Başkaldırmışlardır kargaşaya, nizamsızlığa..
bu başkaldırışlarında Hakk'ın rızası ve âlemşümul değerlere saygı nümâyândır.
*Her zaman, "Sizin ve bizim Rabbimiz, semavat ve arzın Rabbidir.
Biz O'ndan başkasına el açıp yalvarmayız."[Bkz.: Kehf sûresi, 18/13-14.] hakikatiyle soluklanırlar.
Aslında işte böyle bir FÜTÜVVET TOPLULUĞU, onların içinden çıktıkları milletin bekâsının garantisidir.
Onun içindir ki Hz.Ömer, "Gençliği olmayan bir millet mahvolmuştur." buyurur.
Bunun mânâsı, içinde FÜTÜVVET TOPLULUĞU OLMAYAN BİR MİLLET, yıkılmaya ve haritadan silinmeye mahkûmdur, demektir.
BÖYLESİNE zinde, canlı, dinamik ve her yönüyle sıhhatli bir gençlik, her yerde kendi değerlerini haykırarak her türlü uğursuz sesi bastıracak, insanların eğri büğrü yollara girip perişan olmasına meydan vermeyecek, bir cihetle murabıtlık yaparak milletin menfaatine olmayan her meseleye karşı koyacaktır.
Evet, işte böyle bir gençliği olmayan millet mahv ve perişandır.
Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığı zaman görülür ki, Hz.İSA DEVRİNDE BAŞLAYAN FÜTÜVVET HAREKETİ tam 310 sene devam etmiş;
yani HIRİSTİYANLIK BU KADAR SENE GİZLİ ve EL ALTINDAN YAYILMIŞ ve bu insanlar, o günün zalim ve cebbarlarına karşı bu dini işte böyle bir gizlilik içinde korumuşlardır.
Devlet gücü zalim ve gaddar insanların eline geçince, Neronlara rahmet okutacak zulüm ve işkence inanan insanların mukadder akıbetleri olmuş ve bu mâkus tali' değişeceği ana kadar da GÖRMEDİKLERİ ZULÜM ve ÇEKMEDİKLERİ ÇİLE kalmamıştır.
İHTİMAL UHDUD ASHABI'NIN zulmü de işte BU DÖNEME rastlar:
Hendekler kazılır, hendeklerin içi alev alev ateşle doldurulur ve inanan insanlar diri diri bu hendeklere atılarak cayır cayır yakılır, ama yine de o mü'minlerde dininden dönen olmaz.
Hatta bir kadın, elinde çocuğuyla beraber yanıp gidecektir.
Bir ara tereddüt geçirir.
Herhâlde kendisinin yanması umurunda değildir;
ama "Bu masum çocuk yüzünden mesul olur muyum?" diye düşünmektedir.
İşte o esnada kundaktaki çocuktan ses gelir: "Ana durma at kendini!" der.
Ve kadın hiç düşünmeden ciğerpâresiyle beraber kendini ateşe atıverir...
FÜTÜVVET CEMAATİ, kadını ve erkeğiyle her türlü mehâliki göğüsleyen YİĞİTLER TOPLULUĞUDUR.
UHDUD ASHABI, bunca KATLİAMA rağmen yine KARŞILARINDA KIYAM EDİP duran bir gençlik buluyorlardı.
Onlar ÇARMIHA geriliyor, YAKILIYOR, fakat asla DİNLERİNDEN TAVİZ VERMİYORLARDI.
Demir testerelerle KESİLİYOR, etleri kemiklerinden ayrılıyor, yine de dinlerinden dönmüyorlardı.
Günlerce ve aylarca aç susuz bırakılıyor, çöllerde süründürülüyor, buna rağmen bir adım geri atmıyorlardı.
Zaten, asırlar sonra Habbab b.Eret'in dua talebine karşı Allah Resûlü işte bu kahramanları misal göstermemiş miydi?
Evet, ONLAR KENDİLERİNE DÜŞENİ HAKKIYLA YAPMIŞLARDI;
Saa­det Asrı'nda da bu vazife Allah Resûlü'nün arkadaşlarına düşmüştü.
Ve Allah Resûlü orada son cümlesini şöyle tamamlamıştı: "Allah bu dini tamamlayacaktır, ama siz acele ediyorsunuz." Acele etmeye hiç gerek yoktu.
Çünkü fütüvvet cemaati er geç fonksiyonunu eda edecek ve kendine düşeni yaparak dinin tamamlanması mevzuunda Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna mazhar olacaktı.
Ne var ki, SABIR İSTEYEN BÖYLE BİR MESELEDE diş sıkıp sabretmek gerekecekti..
evet bu tür konularda acele, daima yıkım getirmiş ve milyonlarca insanın çalışma ve gayretleriyle vücut bulan bir oluşum heba olup gitmiştir.
Sözün burasında bir girizgâh bulup şu hususa intikalim mazur görülsün:
Bugüne kadar kendimi daima mü'minlerin en mücrimi görmüşümdür.
Bunun bir devamı olarak da İslâm hesabına bir şey yaptığım iddiasında bulunduğumu hatırlamıyorum.
Ancak şu da bir gerçek ki, yeryüzünde bütün inanan insanlar doğransa ve sadece ben kalsam, bu durum beni hiç mi hiç ümitsizliğe düşürmez.
–Hafizanallah– böyle bir şey olsa ben yine: "Çalışır, tekrar çoğalırız." der, yoluma devam ederim.
Ancak inanmış insanların, hayatın bütün sahalarında oldukları devrede dahi işe çilesizlerin müdahale etmesi ve mazisinde hiçbir sıkıntı bulunmayanların işi ellerinde tutmaya çalışmaları..
işte beni ve benim gibi düşünenleri ümitsiz edecek en büyük musibet budur.
Zira Saadet Asrı'nı dahi bu tür çilesizler karıştırmış ve İslâm âlemini kan gölü hâline getirmişlerdir.
Evet, o aydınlık çağı ifsat edenler, Habbablar, Ammarlar ve Bilaller değildir.
Nerede, nevzuhur ve sonradan iltihak etmişler varsa –elbette hepsi değil, sözüm sadece bir kısım çilesizleredir– bu ifsat ve anarşinin başını hep onlar çekmiştir.
Bu hususu düşündükçe bazen ümidime gölge düştüğünü ve ellerimi açıp Rabbim'e ŞÖYLE NİYAZ ETTİĞİMİ İTİRAF ETMELİYİM:
"Rabbim, ard fikirli insanları Sen bertaraf et.
İnanan insanları hiçbir zaman inkisara uğratma!" Âmin.
Konuya tekrar dönecek olursak, Hz.Mesih'in ümmeti fütüvvet hareketini tam 310 sene devam ettirmiştir.
Bu hareket TABANDAN GELEN BİR ZORLAMA OLDUĞU İÇİN neticede Kostantin, Hıristiyanlığı resmî din olarak ilan etmek MECBURİYETİNDE KALMIŞTIR.
GERÇİ bu, HIRİSTİYANLIK ÜZERİNDE KONTROLÜ ELDE TUTMAK İÇİN yapılan bir kabulleniştir, ama yine de bir mânâda önemlidir.
EĞER O GÜNÜN HIRİSTİYANLARI, Kostantin'in bu OYUNUNA GELMEYİP KENDİLERİ OLARAK VAZİYET EDECEKLERİ ana kadar dişlerini sıkabilselerdi, ihtimal DİNLERİNİ BİR SÜRE DAHA KORUYABİLİRLERDİ.
ŞUNU HATIRDAN ÇIKARMAMAK GEREKİR Kİ, günümüzün inanan kesimine karşı oynanan veya ileride OYNANACAK OLAN KABULLENME TAKTİKLERİ de, dünün o inananlarına oynanandan FARKLI DEĞİLDİR.
Öyleyse GÜNÜMÜZÜN İNANANLARI dünden ibret alıp kat'iyen şunun-bunun oyununa gelmemelidirler.
HIRİSTİYANLIĞIN RESMÎ DİN OLARAK KABUL EDİLİŞİ, Hıristiyanlara indirilen bir rehavet darbesi olmuştur.
Bu devreden sonra Hıristi­yan­ların bir kısmı eski gerilimlerini kaybedip kelepir sevdasına düşmüşlerdir.
Tabiî ki bu düşüş, sona doğru gidişi hızlandırmıştır.
Dün, uğruna canlarını verdikleri hakikatlere karşı bu rehavet döneminde ihtimal, kıllarını dahi kıpırdatamamışlardır.
Evet, mağaraya çekilme, toplumdan kaçma şeklinde düşü­nül­memelidir.
O sadece bir gerilime geçme devresidir ki, başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün büyükler hep böyle bir dönemden geçmişlerdir.
EFENDİMİZ, Hira dağında bir mağaraya çekilmiş..
İmam Gazzâlî belli bir devreyi mağarada yaşamış..
ASRIN ÇİLEKEŞİ mağaralarda gerilim devresini tamamlamış ve bir bakıma memleket hapishaneleri ve sürgün yerleri onun için hep bir çilehane olmuştur.
Zaten TASAVVUF EHLİNİN hemen hepsi de böyle bir gerilime geçiş devresini şart koşmuş ve her fert kendi ihtiyacı nispetinde bir çile devresinden geçmiştir.
HEM HER ZAMAN toplumu irşada hazırlama için günahlardan teberri ile böyle bir uzlet devri geçirme büyüklerce kaçınılmaz görülmüştür..
evet, Ashab-ı Kehf'i anlatmanın bu hususlara da işareti söz konusu.
Allah Resûlü, işin başında böyle bir fütüvvet topluluğu meydana getirmiş, kendisi de "Baş Fetâ" olarak onların başına geçmiştir.
Zaten sûre-i Kehf'de Ashab-ı Kehf'in anlatılmasından evvel Efendimiz'e ait bazı hususların anlatılmasının hikmetlerinden biri de işte bu hususa işarettir.
O devrede de işi gençler üzerine alıp götürmüşlerdir.
300 küsur sene yine fütüvvet hareketi devam etmiş, ondan sonraki zamanda İslâm âleminin başına zalim ve cebbar melikler musallat olmuşlardır.
Bu dönemde Müslümanlar, eski safvet ve duruluklarını kaybetmişlerdir.
Daha sonra yeniden bir varoluş devresi yaşanmış ve İslâm, eski ihtişamlı günlerine kavuşmuştur.
Bu ihtişam devresini de bir yıkılış, onu da yine bir varoluş devresi takip etmiş;
derken Karlofça Anlaşması yeni bir yıkılışın başlangıcı olmuştur.
ŞİMDİ İSE DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA İslâm adına gösterilen gayretlerin SEMERE VERECEĞİ GÜNLERE bir YÜRÜYÜŞ VAR.
MAĞARADA KALMA MÜDDETİ tamamlandıktan sonra BAHAR ve GÜL DEVRİ bütün debdebesiyle TÜLLENİYOR GİBİ …
Ancak inanan insanların mağaradan çıkışları da yine belli usûl ve prensipler dahilinde olmalıdır ki, Ashab-ı Kehf'in anlatıldığı âyetlerde bu hususlara da işaretler var.
İsterseniz kısaca bu hususları da özetleyelim:
BİRİNCİSİ, mağaranın şekli ve saklanma keyfiyeti hakkında söylenen hususlardır.
*Bu şekil ve keyfiyet, yaşanan devrin şartlarına uygun olmalıdır.
Çünkü mülhit cephenin taharri ve araştırma tekniği her devirde farklılık arz etmektedir.
*Ancak hangi devirde olursa olsun değişmeyen bir ortak çizgi vardır ki, o da, düşmanlığa kilitlenmişlerin muttali olmasına fırsat verilmemelidir.
Çünkü onlar muttali olurlarsa akla hayale gelmedik zulümler mukadder olur.
*Onların en basit teklifleri ise inanan kimseye dininden dönme teklifidir;
mü'min, ya bu teklifi kabul edip ebedî hasarete dûçâr olacak ya da cemiyet içinde rezil olmayı kabul edecektir.
Esasen her iki teklif de inananların aleyhinedir.
*Birincisi mü'minin ebedî hayatını, ikincisi ise hizmet hayatını tehdit etmektedir.
Bu tehditlerden salim kalmanın bir tek yolu vardır;
o da hasımların eline düşmemektir.
*Binaenaleyh, ulvî düşünceler ve yüce ideallerle donatılmış olan fütüvvet davasına gönül vermiş yiğitler böyle bir yola koyulurken, iç ve dış kaynaklı husumetin sürekli takibinde olduklarını hatırdan çıkarmamaları gerekmektedir.
İKİNCİSİ, her zaman husumetin tabiatı, şiddeti ve sebep olabileceği menfilikler hesaba katılmalıdır.
KUVVET bir hakikattir ve onun da bir hikmet-i vücudu vardır..
evet, Cenâb-ı Hak, güç ve KUVVETİ YARATIRKEN BİR HİKMETE MEBNİ YARATMIŞTIR;
öyleyse onu yok kabul edemeyiz.
Nasıl yok kabul edebiliriz ki, bazen o, hakka dahi galebe çalmaktadır.
Hâlbuki ESAS GALEBE, hakkın hakkıdır.
Ne acıdır ki, günümüzde çok defa kuvvet, hakka galebe çalmaktadır.
Bu da kuvvetin bir yaratılış hikmetinin olduğunu göstermektedir.
Bu bir realitedir ve inkâr etmenin de kimseye bir faydası yoktur.
ONUN İÇİN bir kere daha ifade ediyorum ki, hasım kuvvetin gücünü ve hakka galebe çalma durumunu daima göz önünde bulundurmalıdır.
Aksine hareket edenler her zaman maksatlarının aksiyle tokat yerler.
ÜÇÜNCÜSÜ, telattuf meselesidir.
*Başka bir vesileyle de bu husus üzerinde durduğumdan burada tekrarını zait görüyorum.
*Ancak şu kadarını söylemeliyim ki telattuf, inanan insanın, kendisini, yaşadığı cemiyette yadırganmadan kabul ettirmesidir.
*Zaten cemiyetin her kesiminin, inanan insanlara hava kadar ihtiyacı vardır.
*Telattuf, işte bu mânâda olmalıdır.
*Cemiyet hep onun mefkûresini teneffüs etmeli ve mevsimi geldiğinde herkes anlamalı ki, onlar onu boğmak ve öldürmek isterken, o onlara hayat üflüyormuş.
*Böyle olursa BİR GÜN GELİR İÇLERİNDEN BUNU İDRAK EDENLER onlara yaptıklarına PİŞMAN OLUR, af dilerler.
Af dilemeseler de mü'minler onları bağışlar.
Çünkü mü'min, rikkat insanıdır.
Mahzun her çehre, onu yürekten ağlatır.
Şimdi de ikinci vak'a olan Hz.Musa ve Yuşa b.Nun hâdisesine gelelim:
2.
Hz.Musa ve Yuşa b.Nun'un Seyahati
Yuşa b.Nun, bir nebidir.
Hz.Musa'dan sonra Amelikalılara karşı yapılan savaşları onun komuta ettiği söylenmektedir.
Gerçi biz, bizzat Kur'ân'ın naklettiği üzere Calut'u Hz.Davud'un öldürdüğünü biliyoruz ve bu kesindir.
[Bkz.: Bakara sûresi, 2/251.]
Ancak Hz.Yuşa'ın (aley­his­selâm) kendi döneminde nasıl bir unvanla o savaşlara iştirak ettiğini bilmiyoruz.
Hz.Musa, bir münacatında kendisinden daha bilgili bir insan olup olmadığını Cenâb-ı Hakk'a sorar.
Gayesi tefahur değil, sadece o kişiden istifade etmektir.
(Meseleyi bu şekilde değerlendirmek, nebiye karşı saygılı davranma hususunda bana daha muvafık geliyor.)
*Cenâb-ı Hak, Hz.Musa'ya, böyle bir kişi olduğunu ve onu görmek için de "Mecmaü'l-Bahreyn"e kadar gitmesini vahyeder.
*Hz.Musa da emre icabet ederek yanına fetâsını alır ve yola koyulur.
*Bu genç, tefsircilerin ittifakıyla Yuşa b.Nun'dur.
*Yolda büyük bir kayanın yanına varırlar.
*Orada bir müddet istirahat edilir.
*Bu arada zembillerindeki ölü balık birden canlanır ve denize dalıverir;
derken gözden kaybolur.
Demek ki, bulundukları o yerde mânevî ve ayrı bir atmosferin mevcudiyeti söz konusuydu.
*Orada Cenâb-ı Hak, apaçık Hayy ismiyle mütecellî idi.
*Aslında makam-ı Hızıriyet, bütünüyle canlılıktır.
*Aynı durum Hz.Cibril'de de vardır.
*Onun için kendisinin ve atının bastığı her yerin yeşerdiği ve geçtiği yolların yemyeşil olduğu kanaati çok yaygındır.
Tabiî ki bunlar, harikulâde ve tabiatüstü hâdiselerdir.
*İHTİMAL işte o atmosfer içine girince, Hayy isminin fevkalâde tecellîsiyle balık birden canlanır ve suya dalıverir.
Âyette bahsi geçen "sahr-kaya" nerededir? Bu kaya hangi kayadır? Hakkında kesin bilgi yoktur.
Zaten böyle de olmalıdır.
Zira meçhuliyet bütün bu vak'aların umumî karakteridir.
Bazılarının bu kayayı Hz.Davud'un altına girip ibadet ettiği Mescid-i Aksa'da bulunan bir kaya olarak nakletmeleri ise kesin değildir.
Bizce, bilinmeyen bir kaya olması umumî mânâya daha uygun düşmektedir.
Hz.Musa ile Yuşa b.Nun (aleyhimesselâm) bir müddet yürürler.
Kendilerinde bir yorgunluk ve açlık hissettiklerinde Hz.Musa'nın teklifiyle yemek yemeye karar verirler.
O esnada Hz.Yuşa unuttuğu bir meseleyi hatırlayıverir;
balığın canlanıp denize atlayıp gittiğini.
Daha sonra oranın bir buluşma yeri olduğunu anlayıp geriye dönerler.
Hızır'ı (aleyhisselâm) orada duruyor görürler.
Kur'ân, onu, kendisine "Ledün ilmi" verilen bir kul olarak anlatır.
[Bkz.: Kehf sûresi, 18/65.]
Hz.Musa, durumunu ona açar ve kendisine tâbi olmak istediğini söyler.
Ancak Hızır (aleyhisselâm), Hz.Musa'nın kendisiyle yolculuk yapmaya tahammül edemeyeceğini hatırlatır.
Efendimiz'den şerefsüdur olan hadislerde bu hâdise ile alâkalı tafsilat şöyledir: Hz.Musa'ya hitaben Hızır şöyle der:
"Allah sana bir ilim vermiştir.
Onu ben bilemem.
Bana verdiği ilmi de sen bilemezsin."
Sonra da denize gagasını daldırıp çıkaran bir kuşu gösterir ve şöyle der:
"Yâ Musa! Senin ve benim bildiklerim, Cenâb-ı Hakk'ın ilmine nisbeten, şu kuşun gagasına bulaşan su ile koca okyanusun nispeti gibidir."
Yolculuk sırasında Hz.Hızır gemiyi arızalı hâle getirir, bir çocuğu öldürür ve kendilerine yemek vermeyen insanların bulunduğu yerdeki bir duvarı da düzeltir.
Bunlar işin zâhirine göre hep hatadır, bu itibarla da her defasında Hz.Musa'nın itirazı olur.
Ancak ayrılacakları sıradadır ki, Hızır, bu vak'aların İÇ YÜZÜNÜ ANLATIR:
Gemi salih insanlara aittir.
Hâlbuki zalim bir kral, gördüğü sağlam ve dayanıklı gemilere el koymaktadır.
Onu kusurlu kılmakla, gasbolmaktan kurtarmıştır.
Öldürülen çocuk şakidir.
Anası, babası ise salih insanlardır.
Eğer o yaşasaydı ana ve babasını da baştan çıkaracaktı.
İşin ledünniyatında onu öldüren Hızır'dır (aleyhisselâm).
Ancak zâhire göre o, yine kendi tuğyanı içinde bir hâdiseyle ölmüştür.
Duvar yıkılsaydı, o hane sahibinin yetim kalan çocuklarına ait bir hazine ortaya çıkacak ve bu hazine yağmalanacaktı.
Onlar büyüyünceye kadar duvar yıkılmayacak bir hâl alınca çocuklara ait bu hazine korunmuş olur.
Bu yolculuk, HER ZAMAN ve DEVİRDE yapılması gereken bir yolculuktur.
İnanan insanlar sadece zâhirî ilimlerle yetinmemeli, kalb ve ruh dünyalarını işlettirerek ledün ilmine vâkıf olmaya da çalışmalıdırlar.
İşte Hz.Musa, yanındaki gençle bu yola sülûk etmiş ve bütün gençliğe bu dersi vermiştir.
Yolculuk, bir mânâya göre çile ve seyr u sülûkun remzidir.
Bu uzun yolculukta her makamın kendine göre şartları vardır ve bunlar ancak erbabınca bilinmektedir.
Sahabeden sonra tâbiîn döneminde bu iş hakkıyla yapılmış ve her türlü ilmi elde etme cehdiyle insanlar uzak mesafelere yolculuk yapmış ve at koşturmuşlardır.
Aynı hedefe varmak isteyenler, günümüzde de aynı şekilde davranmak zorundadırlar.
Demek ki, bu hâdiseden hisse alma kıyamete kadar devam edecek ve her ilim insanı bu hâdiseden kendi seviyesine göre bir mânâ anlayacaktır.
GEMİ DE AYRI BİR SEMBOLDÜR.
Her devrin zalim ve cebbar insanlarınca gasbedilmek istenen sefineler, kırık dökük ve mukassi gösterilmekle kurtarılabileceğine bu hâdiseyle işarette bulunulmuştur.
Tabiî ki burada sefineyi ben de mecazî mânâda kullanmış oldum.
Zira bu prensip bütün devirlerde kullanılabilecek bir usûldür ve hükmü kıyamete kadar bâkidir.
Ayrıca bu üç hâdisenin müşterek olarak anlattığı şöyle bir nükte daha vardır:
*Mantık ve rasyonalizm, kalbe ve ruha teslim olmak zorundadır.
*Burada masum gibi görünen çocuk öldürülüyor, yıkılması gereken duvar tamir ediliyor ve teşekkür edilmesi gereken yerde iyi insanların gemisi deliniyor.
*Böylece anlıyoruz ki, akıl, ledünden açılmış bir pencere karşısında her zaman yeterli olmayabiliyor.
Onun için esas olan, dinin ruhuna teslim olmaktır.
*İnsan, dünya ve mâfîhâdan tecerrüt edip tam soyunmadıkça ledünnî hakikatleri alabilme melekesini de elde edemez.
Onun için, kalben dünyadan uzaklaşıp, ukbâya yaklaştırıcı bir seyre ihtiyaç vardır.
*İki denizin birleşmesi (Mecmaü'l-Bahreyn) ise, tefsirlerde ismi geçen birçok denizin birbiriyle birleştiği yerlerden ziyade, her ikisi de bir sahanın denizi durumunda olan ve birisi zâhir ilminin diğeri de bâtın ilminin denizi sayılan Hz.Musa ile Hz.Hızır'ın bir araya gelmesidir ki, mecaz olarak iki denizin birleşmesi olarak tabir edilmiştir.
Bu da işarî bir yorum.
Hz.Musa ve Yuşa b.Nun'da ise tamamen lâhût âlemine bir teveccüh ve im'an-ı nazar söz konusudur.
Orada insan, nâsûtîliğini bırakır, lâhûtî bir hüviyet alır ve derinleştikçe derinleşir.
*Bu aynı zamanda bir büyük davayı omuzlamaya ehil hâle gelmek demektir ki, cihanın fethi bu tekevvünü takip eder..
ve Zülkarneyn olmak için de evvelâ böyle bir terbiyeden geçmek lâzımdır.
*Ciddî bir tecerrüt, uzlet ve halveti olmamış, iradî veya gayri iradî böyle bir çile devrini doldurmamış insanların "vâsıl" olmaları elbette mümkün değildir.
İşte bu merhale, bir çeşit katedilmelidir ki, Hızır'la buluşma yoluna girilebilsin.
*Zülkarneyn olabilmek için de bu ikinci merhaleden geçmek gerekir.
*Dünden bugüne bunu iradesiyle yapanlar yapmış, bazıları da iradesi dışında bu yola sevk edilmiştir.
Düşünün ki ASRIN ÇİLEKEŞİ, seksen küsur senelik hayatında dünya zevki namına bir şey tatma imkânı bulamamıştır.
Evet, o ömrünü ya harp meydanlarında ya esaret zindanlarında ya memleket mahkemelerinde ya hapishanelerde ya da sürgünde geçirmiştir.
Bu da onun için gayri iradî bir Ashab‑ı Kehf hâline gelme ve ardından gidenlere de bu mevzuda tam bir örnektir.
Allah'a ulaşma istikametinde yürünen yolun muktezası budur.
Ateşten hendeklerin içine girmeden, su yerine zehir içmeden, birkaç defa cendereden geçmeden, Yunus'un ifadesini az değiştirerek söyleyeyim, "Sen vâsıl olamazsın." Gönüller sultanlığına açılan kapı buradan başlamaktadır.
*Söğüt'te kurt hâlinde beklemek, kanatlanmak, kelebek olmak, daha sonra dört bir yana pervaz edip kanat çırpmak ve "Kostantiniye elbet fetholunacaktır.
Onu fetheden asker ne güzel askerdir.
Ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır!" hakikatini temsil edebilecek kıvama gelmek için birkaç asır beklemek, Cenâb-ı Hakk'ın değişmeyen kanunudur ve bu, bütün Müslümanlar için geçerlidir.
3.
Zülkarneyn
*Zülkarneyn hâdisesine gelince, bu isim Kur'ân'da bizzat zikredilir.
*"Sana Zülkarneyn'i sorarlar."[Kehf sûresi, 18/83.] âyeti bunu ifade etmektedir.
Ancak isim zikredilmekle birlikte, Zülkarneyn'in kimliği yine kapalı kalmaktadır ki, bu vak'ada da diğer hâdiselerdeki gibi meçhuliyet devam etmektedir.
*Ona Topal Filip'in (Philippos) oğlu Büyük İskender diyenler vardır.
*Hâlbuki Zülkarneyn, Hz.İbrahim devrinde yaşamıştır.
*Hatta bazı rivayetler, Hz.İbrahim ile Zülkarneyn'in görüşmelerinden bahsetmektedir.
*Bu itibarla milattan 300 sene kadar önce yaşamış olan Büyük İskender asla Zülkarneyn olamaz.
*Zülkarneyn'in Himyer'den olması ihtimal dahilindedir.
Çünkü Yemen lisanında isimlerin başına "Zülmenar", "Zülyesar" vs.gibi "zü" getirilmesi âdeti vardır.
*Durum böyle olunca şark ve garptan maksat, baştan sona Afrika olabilir.
Zülkarneyn'in oradan Çin'e uzanmış olması da mümkündür.
Yukarıda söylediğimiz gibi yine ışıklar bulanık ve yine teşhis tam değildir.
Acaba bu Zülkarneyn kimdir?
Hz.Ali'den gelen bir rivayette, Zülkarneyn'in salih bir insan olduğu söylenmektedir.
Peygamberliği ise şüphelidir.
Durum böyle olunca da, böyle biri, kat'iyen gittiği yere sefahat götüren sarhoş ve ayyaş İskender olamaz.
Hem Hz.İbrahim gibi ulülazm bir peygamber, İskender gibi birine sarılıp onu bağrına basmaz.
Bir kere daha tekrar edelim;
ZÜLKARNEYN'İN kim olduğunu bilmiyoruz.
*Bildiğimiz bir husus varsa, o da onun, bir hakikatin temsilcisi olduğudur.
Zaten bizim için mühim olan da böyle bir hakikatin keşfidir.
*ZÜLKARNEYN, sebeplerle çepeçevre kuşatılmış ve kendisine Cenâb-ı Hak tarafından "müknet" verilmiş bir insandır.
*Onu, hiçbir hâdise sarsamaz.
*O, hayatın bütün ünitelerinde tam bir salahiyet sahibidir.
*İçtimaî hayatı bütün teferruatıyla bilir.
*Onun iktisadî hayatı ve askerî hayatı da, en az bunlar kadar ileridir.
*Ve o aynı zamanda, bir ibadet insanıdır.
*Bu yönüyle de tam bir zâhiddir.
*Bütün sebepler seferber edilmiş ve onun emrine verilmiştir.
*Binaenaleyh yerinde irşad ekipleri çıkarır, onları yürütür, yerinde de cihanı fethetmek için hem şarka hem garba seferler tertip eder.
Evvelâ batıya gider, güneşin battığı yere ulaşır.
*Burası öyle bir yerdir ki, onun artık bir adım daha atması mümkün değildir.
*Çünkü bir ihtimal o Atlas Okyanusu'na ulaşmıştır.
*Burada Zülkarneyn, güneşin bulanık bir balçık içinde battığını görür.
*Belki de bu görüntü, denizin buharlaşmasından meydana gelen bir görüntüdür veya bu tasvirin hakikati tamamen Kur'ân'ın bakış ve değerlendiriş ufkuna aittir..
evet, semalar ötesinden vahiy yoluyla gelen Kur'ân, o âlemden görünen manzarasıyla böyle bir tablo tasvir etmektedir.
*Semanın yüzünde küçük bir göz gibi duran güneş, yeryüzünün gözü durumunda olan okyanusa batarken gök ehli tarafından, Kur'ân'ın tasvir ettiği şekilde görünür.
Onun içindir ki, Kur'ân bu tabloyu anlatırken فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ demiştir.
Daha sonra o, şarka azm-i râh eder.
DÜNYANIN ŞARKINI DA FETHETME NİYETİNDEDİR.
Fakat bütün seferlerinde SEBEPLERE RİAYET EDEREK HAREKET EDER.
Burada bir topluluk görür ki, bunlar âdeta üryandırlar.
Bu üslûp, ya bulundukları yerin çoraklığını ya da üzerlerine elbise dahi giymeyen kavmin bedeviyetini işaretlemektedir.
*Derken Zülkarneyn'in yolculuğu, bir seddin bulunduğu yere kadar devam eder.
*Orada bir kavim görür ki, bunlar ya ibtidaî bir dille konuşuyorlardır veya dilleri ibtidaî değil de fakat Zülkarneyn bu dili tam bilmemektedir.
*Onlar, Zülkarneyn'e müracaat ederek Ye'cüc ve Me'cüc istilasına karşı kendilerini korumasını ve bunun için de ona haraç vermeye hazır olduklarını arz ederler.
*Zülkarneyn, haracı kabul etmez.
*Ama seddi kendi imkânlarıyla yapacağı sözünü verir onlara.
Yukarıdaki hâdisede, Hz.Musa ile Hızır'ın buluştukları denizin neresi olduğunu bilmediğimiz gibi bu seddin de nerede olduğunu bilmemekteyiz.
Meçhuliyet burada da devam etmektedir.
Zira bu hâdiseler, sadece bir devreye ve bir mahalle mahsus hâdiseler değildir.
Her devirde ve her yerde olması mümkün hâdiselerdir ve kahramanları da belli şahıslara münhasır olmamalıdır.
Belki bu kahramanlar, dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiştir.
Hz.Âdem'den beri devam eden ve kıyamete kadar da devam edecek olan her türlü şuurlu bir araya gelmeler bu hakikatin bir parçasıdır ve Cenâb-ı Hak, bu hususu bir sır olarak sürdürmektedir.
Bu set hakkında da çeşitli rivayetler var;
bazıları bu seddin, meşhur Çin Seddi olduğunu söyler.
Onlara göre bu set, Çinlileri Türklerden korumak için yapılmıştır.
BAZILARINA GÖRE ise Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağıstan'daki Demirkapı seddidir.
BELKİ DE bu set, Ural dağlarındaki seddir veya hiçbiri değildir de Bering Boğazı'ndaki geçit noktasıdır.
Bütün bunlar bizim bilgimiz dışındadır.
Bunların ne olup-olmadığını bilmediğimiz gibi, bu seddin keyfiyetini de kesin olarak bilemiyoruz.
Bildiğimiz bir şey varsa o da şudur:
Zülkarneyn, şarktan garba gün be gün bir hâkimiyet tesis etmiş ve öyle bir set yapmıştır ki, bu seddin tuğlaları demirden, sıvası da bakırdandır.
Bu inşa, bugünün teknik ve sanayiinden çok daha ileri bir teknikle yapılmış olmalıdır.
Günümüzde yapılan bazı araştırmaların neticesi, bizlere bu mevzuda bir fikir verebilir.
Kendisine her türlü "müknet" verildiğine göre tekniğin bu kadar zirvede oluşunu istiğrab etmemek (garipsememek) gerektir.
Zülkarneyn, diğer taraftan zâhir ve bâtın ilimlerinin hepsini kendinde toplamış zü'l-cenâheyn bir zattır.
Aslında bu temsil keyfiyetine ulaşmadan cihan çapında böyle bir manevraya kalkışmak da doğru değildir.
DOĞRU OLMAYAN BİR BAŞKA HUSUS DA, bu merhaleye durup dururken gelineceğini zannedip pasif beklemektir.
FÜTÜVVET RUHU, bir güç ve kuvvet kazanıp her şey yapabilecek seviyeye gelince gerektiği şekilde disipline edilememişse, güce dayanma gibi bir hevese dahi düşebilir.
İşte o zaman karşısına Hz.Musa ile fetâsı Yuşa b.Nun çıkar ve nazarlar daha ziyade ledünne çevrilir.
MADDÎ PLANDA YAPILAN ve olan işleri kendilerine isnat edip duran insanlar, ilm-i ledün sayesinde işin hakikatini anlar ve hayra ait bütün fiilleri hakikî sahibi olan Cenâb-ı Hakk'a verirler.
DEMEK Kİ, İSTER fert İSTER cemiyet, maddeten kuvvet kazandıkları ölçüde mânevî beslenme olmazsa dünyevîlik kaçınılmaz olur.
BU CÜMLEDEN OLARAK bir HAREKETİN TEMSİLCİLERİ maddî güç arttıkça GECELERİNİ ihya ederek atmosferlerini aydınlatmıyor ve EVRÂD-Ü EZKÂRLA ruhanîleşme peşinde değillerse, onlar BİR MÂNÂDA DÜŞÜŞE GEÇMİŞ ve KAYBETMEYE başlamışlar demektir.
Bu bir iç KOKUŞMA ve bir ÇÖKÜŞTÜR.
Bunların dışında Kehf sûresinde anlatılan bir hâdise de, bağ ve bahçe sahibi iki kişinin durumudur.
[Bkz.: Kehf sûresi, 18/32-34.]
Mağara devrinden sonra böyle bir İMTİHAN DEVRESİNE İŞARET gibi görünen bu hâdise de çok mühimdir.
SERVET SAHİBİ OLMAK, bağ ve bahçe edinmek, elbette bir suç ve günah değildir.
Ancak bunlar, insanın gönlünü çeliyor ve yapılması gereken insanlık adına büyük ve mühim işlerin ihmal edilmesine sebebiyet veriyorsa o zaman mahzurludur.
Bu kıssada iki arkadaştan biri bu imtihanı vermiş diğeri ise kaybetmiştir.
Demek oluyor ki, elenmeler her devrede devam etmektedir.
Kimisi işin başında kaybederken, kimisi de işin ortasında veya sonunda kaybetmektedir.
Buradan ipi göğüsleyinceye kadar (yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar) insanın kazanmak veya kaybetmekle yüz yüze bulunduğunu çıkarabiliriz.
ALEMŞÜMUL KABUL DEVRESİ ise Zülkarneyn'le anlatılmış olmaktadır.
O devre, dünya muvazenesinde bir yer almak, sözü dinlenilir bir konumda bulunmak ve daima HAKSIZLIĞIN ÖNÜNDE BİR SET GİBİ DURMAK zamanıdır.
Yol, usûlünce takip edilirse, Cenâb‑ı Hakk'ın tevfik ve yardımıyla o hedefe de varılabilir.
ZÜLKARNEYN OLMA, evvelâ mağarada Ashab-ı Kehf olmaktan başlar.
Bu arada SAFVETİNİ KORUYANLAR, ledünniyata SIMSIKI BAĞLI OLANLAR ve işin BAŞINDAKİ HASBÎLİKLERİNİ sonuna kadar götürenler, bence işte FÜTÜVVET CEMAATİ ONLARDIR ve İNSANLIĞIN MÂKUS TALİ'İNİ de ONLAR DEĞİŞTİRECEKTİR.
Bağa, bahçeye, mal ve servete takılıp kalanlar, yazlığına kışlık ve kışlığına yazlık eklemeye çalışanlar ve en kıymetli sermayeleri olan ömürlerini böyle lüzumsuz arzu ve isteklerin arkasında koşarak tüketenlerin ise Zülkarneyn olmaya hakları ve liyakatleri yoktur.
[1976 yılında Cami kürsüsünde Soru Cevaplarda verilen cevap daha sonra ZİHİN HARMANI kitabında yayınlanmıştır.]
SORU : KIZIL ÇİN İMPARATORLUĞU’nun TARİH BOYUNCA YIKILMAMASININ HİKMETİ NE OLABİLİR? ORADA ve RUSYA'DA YAŞAYAN MÜSLÜMANLAR HAKKINDA ÜMİTLİ MİSİNİZ?
Çin, çeşitli dinlerin iç içe yaşandığı bir yerdir.
Fakat orada EN HÂKİM din Konfüçyüs’un dinidir.
YAHUDİLİK ve HIRİSTİYANLIK, önceleri sempati görmüşken daha sonra Yahudiliğin bazı kollarında öne çıkan ırkçılık, Hıristiyanların da belli bir merkezden (papalık) emir alma hususiyeti ÇİNLİNİN yapısına uygun gelmediği için, bu dinler sâliklerini kaybetmiş
veya beklenen inkişafı gösterememiş, kilise ve havralar kapatılmış ve hepsine kilit vurulmuştur.
Çin’de YÜZ MİLYONA yakın Müslüman olduğu söylenmektedir.
Ancak, SON REJİM gelinceye kadar, açık olan camiler ve serbest olan ibadetler, bu rejimin gelmesiyle aksi istikamette bir seyir takip etmiş ve camiler kapatılarak, ibadetler açıktan yapılamaz olmuştur.
Bugün belli bir seviyede rahatlama olsa bile, yine de yasaklar devam etmektedir.

BUDİZM ve BRAHMANİZM gibi dinler de Çin’de müessirdir.
Ancak yukarıda da temas ettiğimiz gibi HÂKİM DİN Konfüçyanizm’dir.
Aslında bu dinler sadece AHLÂK PRENSİPLERİ üzerine kurulmuş dinlerdir.
PEYGAMBER ve AHİRET İNANCI yoktur.
Dolayısıyla böyle bir müeyyideden mahrumiyetleri sebebiyle, ne ölçüde bir ahlâk yapılanması temin edebilirler, bu, düşünülmeye değer bir meseledir.
Fakat güneşten mahrum bu insanlar, mum ışığını görünce onu hakikî aydınlık kabul etmişler ve bu dinlere ait ahlâk prensiplerine sımsıkı sarılmışlardır.
Varlıklarını koruyup, mevcudiyetlerini devam ettirebilmelerini biraz da buna borçludurlar.
Çin dün kızıl değildi.
Sonra kızıllaştı ve şimdi yine kızıllığı terk etmek üzeredir.
Zira komünizm vaad ettiklerinden hiçbirini verememiştir.
Bugün materyalist felsefe her yerde olduğu gibi orada da iflas etmiştir.
Bir zaman dilimi içinde iğfal ile kendini derman kabul ettiren bu sistem, artık, bütün vuzuhuyla ve çıplaklığıyla kendini ele vermiş ve hiçbir yönüyle, hiçbir meseleye derman olmadığı ortaya çıkmıştır.
Şimdi zorla ayakta tutulmaya çalışılan bu sakîm ve alîl anlayış, kısa bir müddet sonra GÜMBÜR GÜMBÜR DEVRİLECEKTİR.
Firaset ve basiret erbabı bu sesi çoktan duymaya başlamıştı;
diğer insanlar da kısa bir gelecekte duymaya başlayacaklardır.
Ömrü olanlar da tarrakalarını bütün dehşet ve ürperti verici keyfiyetiyle duyup görecek ve beşerî sistemin ÂKIBETİ NASIL OLURMUŞ işte bunun idrakine varacaklardır.
NETİCE İTİBARİYLE diyebiliriz ki, günümüz sosyolog ve tarihçilerinin birbirinden az farkla ifade ettikleri gibi,
Rusya tekrar Ortodoksluğa;
Çin de Konfüçyüs’un dinine dönecektir.
Bu arada Hıristiyan veya Yahudi olanlarla Hak din İslâm’a gönül vermiş bulunanlar da kendi dinlerinde sabit kalacaklardır.
Onlara ait görüş budur.
BİZE GELİNCE, bunlara şunu da ilâve etmek istiyoruz.
Geleceğin dünyasında en yüksek ve gür sadâ İslâm sesi olacaktır.
Zira Allah Resûlü’nün doğru ve doğrulanmış beyanları içinde bize verilen ders ve müjde böyle bir noktada merkezleşmekte: “İseviyet tasaffi ederek hakikî hüviyetine dönecek ve mehdîliği temsil eden Muhammedîliğin şahs-ı mânevîsine iktida edip uyacak ve onu imam kabul edecektir.”
[Bkz.:Buhârî,enbiyâ 49;;<br>büyû 102;;<br>mezâlim 31;
Müslim,iman 242-247;;<br>Ebû Dâvûd,melâhim 14;
Tirmizî,fiten 102;;<br>İbn Mâce,fiten 33.]
AYRICA, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inden bize bir dua öğretiyor:
وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا
“Bizi müttakîlere imam kıl.”
(Furkan sûresi, 25/74.)
EVVELÂ “Cenâb-ı Hak vermek istemeseydi istemeyi vermezdi.”
prensibinden yola çıkarak,
“Bizi müttakîlere imam kıl.”
duasını bize talim edip öğrettiğine göre, eğer KAVLÎ ve FİİLÎ duamızı TAM YAPABİLİRSEK, İSTEDİĞİMİZİ BİZE VERECEĞİ MUHAKKAKTIR.
O’nun ilâhî âdeti hep böyle cereyan etmiştir ve edecektir.
İKİNCİ OLARAK da âyette dikkat edilmesi gereken, kelimelerdir.
“Bizi ihlâslı veya müttakî kıl.”
değil de, “Müttakîlere imam kıl.”
deniliyor.
Ortada bir imamlık, liderlik ve kudvelik söz konusudur.
AYRICA MÜTTAKÎYİ, “şeriat-ı fıtriyenin sıyanet ve koruması altına giren ve o fıtrî kanunlara uygun ve mutabık hareket eden” mânâsına ele alıp değerlendirmeye tâbi tutacak olursak, mevzuumuzla alâkalı yönü daha da açık olarak ortaya çıkacaktır.
DİĞER TARAFTAN Cenâb-ı Hak, bizleri ümmet-i vasat kıldığını (Bkz.: Bakara sûresi, 2/143), yeryüzünde istikameti bizim temsil ettiğimizi de haber vermektedir.
Bu haberle de, liderlik vasıflarından bir diğeri anlatılmaktadır ki, bizim için çok mânidar ve üzerinde durulmaya değer bir husustur.
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra meseleye şöyle bir hulâsa getirmemiz mümkündür:
Hıristiyanlık tasaffi edip bid’atlarından arınacak ve durulacaktır.
Fakat, ister akide isterse amelî yönü itibarıyla bu tasaffi ediş, hep onun ikinci derecede ve tâbi durumunda olmasını gerektirmektedir.
Zira her ne kadar tasaffi etse de, tarihî sürecinde bir bulanıklık vardır.
Bir ameliye geçirecek ve ondan sonra saflaşacaktır.
Bu ise tarih boyu saf ve billûr gibi akıp duran bir suyla kıyas kabul edilemeyecek kıymet ve değerde demektir.
İşte, İslâm hiç bozulmamış keyfiyetiyle, o menba suyu gibidir.
Zira إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ Hicr/9.
“Hiç şüphe yok ki, o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.” ] âyetinin ifadesiyle o teminat altına alınmış ve daima muhafaza edilmiştir.
HÂLBUKİ diğer dinler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.
Çünkü diğer din mensuplarının pek çoğu, belli bir devreden sonra sapıtmış, dalâlete düşmüş ve kendi ufuklarını karartmışlardır.
HÂLBUKİ Müslümanlar dünden bugüne apaydın bir yolda ve ışığa gönül vermiş aydın ruhlar olarak nurdan bir ufka doğru yol almaktadırlar.
Burada yeri gelmişken, her zaman tekrar edilen bir hususu tekrar etmeme müsaade edilsin.
BİZ, BİZE DÜŞEN VAZİFELERİ yapmakla mükellefiz.
NETİCEYİ YARATMAK, Allah’ın hikmet ve ihsanına kalmış bir iştir.
AYNEN Allah Resûlü’nün dedesi Abdülmuttalib’in Ebrehe’ye dediği gibi biz vazifemizi yapar Şe’n-i Rubûbiyetin gereğine karışmayız.
EBREHE Kâbe’yi yıkmaya geldiğinde, Abdülmuttalip ona müracaat eder.
Bünyesinde, varlığın özüne ait bir mânâyı taşıyan bu insan, gören herkesi hayran bırakacak kadar çok heybetli ve görkemlidir.
Ebrehe onu görünce aynı his ve duygulara bürünür ve aklından:
“Bu insan benden ne isterse yaparım.”
diye geçirir.
Büyük ihtimalle “Kâbe’yi yıkma!” diye iltimasta bulunacağını zannediyordur.
Fakat durum hiç de onun beklediği gibi olmaz.
Kendisine ne istediği sorulunca, Abdülmuttalip “Develerimi.”
der.
Ebrehe hayrette kalmıştır:
- Yahu, der, ben Kâbe’yi yıkmaya geliyorum, sen ise benden develerini istiyorsun, bu nasıl iştir?
- Ben develerin sahibiyim, der Abdülmuttalip, onları korumakla vazifeliyim.
Kâbe’nin de sahibi var;
O da orayı korur.
Ve hâdise onun dediği gibi olur.
Cenâb-ı Hak kendi beytini, hem de hiç beklenmeyen bir tarzda korur.
Ebabil kuşları, ister melekler olsun, ister ruhanîler veya isterse bildiğimiz normal kuşlar;
bizim için çok mühim değildir.
Mühim olan Cenâb-ı Hakk’ın Kâbe’yi korumasıdır.
Bu kuşlar, attıkları taşlarla onları yenmiş ekin tarlasına çevirmiş ve hepsi de hazan görmüş yaprağa dönmüştür.
( Fil sûresi/1-5.)
BEN ŞAHSEN NE ZAMAN BU HÂDİSEYİ ANLATAN FİL SÛRESİNİ OKUSAM,
Din-i İslâm’ın Kâbe-i ismetine tecavüz etmeye hazırlanmış ne kadar kefere ve fecere varsa, hepsinin aynı akıbete uğrayacağını tasavvur ederim.
Ve ardından da لِإِيلَافِ قُرَيْشٍ diye başlayan “Kureyş” sûresiyle de Allah’ın emn ü emânını düşünür ve Cenâb-ı Hak KENDİ YOLUNDA YÜRÜYENLERİ HER TÜRLÜ KORKUDAN emîn kılacağı MEVZUUNDA bir TEMİNAT ve bu TEMİNATTA da bir tazelenme hissederim.
Onun için sizler, size ait olan işleri yapmaya çalışın.
Din-i Mübin-i İslâm’ın Kâbe-i ismetini koruma işini Cenâb-ı Hakk’a havale edin.
O GÜNKÜ EBREHELERE ONU ÇİĞNETMEDİĞİ GİBİ, BUGÜNKÜ EBREHELERE de ÇİĞNETMEZ.
Dünkü ebter gibi bugünkü ebter de çeker gider;
gider de sizler bile şaşarsınız.
Biz, dünya çapında işte, böyle bir ümitle dopdoluyuz.
Şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır.
(Bkz.: Bediüzzaman,Tarihçe-i Hayat(İlk Hayatı))
“Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar.”(Rahmî)
İktida: Uyma, tâbi olma.
Müttakî: Takva sahibi, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına titizlikle uyan.
Kudve: Önder, kılavuz.
Şeriat-ı fıtriye: Cenâb-ı Hakk’ın kâinata yerleştirdiği tabiî kanunlar.
Sıyanet: Koruma, muhafaza etme.
Tasaffi etmek: Saflaşmak, süzülüp durulmak.
Emn ü eman: Emniyet ve güven.
Ebter: Çocuğu olmayan, nesli devam etmeyen kimse.
Meşîme-i şeb: Gecenin bağrı.
《A.G.T.-3》
“ALLAH BİR İNSANIN İÇİNDE İKİ KALB YARATMADI NE DEMEKTİR”
مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِه۪
“Allah, bir adamın içinde iki kalb yaratmadı.”
[Ahzâb sûresi, 33/4] âyeti,
herhangi bir kimse, TEVHİD HAKİKATİNE İNANDIĞI HALDE,
*DÜŞÜNCE, *TASAVVUR, *TAVIR *ve DAVRANIŞLARINDA o ÇİZGİYİ KORUYAMIYORSA ona bu önemli hususu hatırlatmaktadır.
Bir insanın hem tevhid deyip hem de ona ters davranması, iki kalblilik demektir ki, böyle bir şey bir tenâkuzdur ve bir mü’minde olmamalıdır.
Evet her insan, inanmalı ve inandığını da yaşamalıdır.
Yani hayatını da o birlik etrafında örgülemelidir.
Zaten gerçek inanmışı tarif eden ehl-i tahkik, “davranışları ile Allah’ı hatırlatan insan” demekte ve bu konuda bize önemli bir ölçü vermektedirler.
BUNA GÖRE MÜ’MİN, yemesinden içmesine, konuşmasından oturmasına varıncaya kadar her şeyde, hep başkalarında “İNANAN İNSAN İMAJI ”nı uyarmalıdır.
Namaz kılıp faiz yeme, oruç tutup karaborsacılık yapma, insanın iki şahsiyet, iki kalb taşımasıdır ki bu, tevhide aykırıdır.
İki yüzlülüğün, bozuk şahsiyet ve karakterin göstergesidir.
Bu kişiler herhalde AHİRETTE İKİ YÜZLÜ OLARAK haşr ü neşr olacaklardır.
Burada çok acı, acı olduğu kadar da gerçek bir hâtıramdan bahsetmek istiyorum.
Eski yıllarda BORCUNU BİLEREK ÖDEMEYEN BİRİNE, alacaklının şikayeti üzerine hatırlatma mahiyette iki satırlık bir mektup yazmıştım.
Ondan uzun bir mektup aldım.
Mektupta kendinin ileri gelen biri olduğunu vb.anlattıktan sonra:
“Ben o borçları FALAN-FİLAN OLARAK DEĞİL, tüccar sıfatım/kimliğim ile yaptım.”
diyordu.
Hâlbuki bir insanın böyle “İKİ ŞAHSİYETLİ ” OLMASI, âyetin ifadesiyle “iki kalb” taşıması İMKÂNSIZDIR.
Sen ya “o”sun, ya da “bu”.
Bana göre helâl-haram mevzuunda bu denli yalpası olan birine bırakın Müslüman demeyi, insan deme bile oldukça zordur.
Keşke bu insan, “Fıtratımı zorluyorum, hile yapmaktan, başkalarını kandırmaktan, zimmetime hak geçirmekten kendimi kurtaramıyorum.”
dese..
belki bu kişiyi Allah o sonsuz rahmetiyle affederdi...
Ama O, yanlışlıklarına mahmil bulmaya çalışan ve “onu falan-filan olarak değil, tüccar kimliğimle yaptım.”
diyeni ciddî hesaba çeker.
Misalleri çoğaltmak mümkündür.
[Prizma-4]
RUHUNA YÖNEL!..
[04/09/2016.
_Bmtl_Özet]
RUHUNA YÖNEL!..
01-]Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri der ki:
أَقْبِلْ عَلَى النَّفْسِ وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَافَأَنْتَ بِالنَّفْسِ لاَ بِالْجِسْمِ إِنْسَانٌ
“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”
02-] İnsan için en önemli husus, kendisiyle meşgul olması, kendisini tanıması, kendisinde derinleşmesi ve kendisini doğru okumasıdır.
Belki onun hakiki insanlığı, bu mülahazaya bağlıdır.
İnsan, kendisine bir fihrist olarak, varlığın fihristi olarak bakmalıdır.
İnsan mahiyeti, O’nu (celle celâluhu) bildirme mevzuunda -istidatlara göre- bir mercek, bir mirsâd, belki bir teleskop gibidir.
03-] İnsan, kendisini doğru tanıdığı, doğru bildiği ölçüde, bir kısım yüce hakikatler mevzuunda doğru belirlemeye, doğru kararlara varabilir.
Kendini bilirse, bilinmesi gerekli olan şeyleri bilir..
ve bilinmesi gerekli olan şeylerin en üstünde olan Zât’ı (celle celâluhu) bilir.
04-] Hadis diye rivayet edilen مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabb’ini de bilir.”
sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabb’ini daha iyi bilir.
05-] Alexis Carrel,1935 yılında yazmış olduğu “İnsan Bu Meçhul” adlı eserinde, insan vücudundaki mükemmelliğe ve mutlaka onun bir Yaratıcısı olduğuna dikkat çekmiş, böylece önemli bir çalışmaya imza atmıştı.
Fakat onun ötesinde insan, kalbi, ruhu, vicdanı, vicdanının (latife-i Rabbâniye, his, irade ve şuurdan ibaret) dört rüknü açısından kendisine bakmalıdır.
06-] İşte مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ hakikati şunu ifade eder: “Nefsini bilen, Rabb’ini bilir!” Yani o fihristi doğru okuyan aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın âsârını doğru okur;
âsârının arkasındaki ef’âlini doğru okur;
ef’âlinin arkasındaki esmâsını doğru okur;
esmâsının arkasındaki sıfât-ı sübhâniyesini mütalaa etmeye başlar.
Hayretler yaşar ve daha ileriye adım atar, belki hayretler üstü hayretlere ulaşır Zât-ı Baht karşısında..
07-] Kendini bilme mevzuu, yüce hakikatlerin bilinmesi adına önem arz ettiğinden dolayı, öyle bir meselede bilmeme, o yüce hakikatlere karşı da saygısızlık ifade eder, alakasızlık ifade eder, atâlet ifade eder, hürmetsizlik ifade eder, vurdumduymazlık ifade eder.
Bu fihristin doğru okunması lazım, bu mercekle doğru bakılması lazım, bu dürbünle doğru temâşâ edilmesi lazım, o teleskopla varlığın arka planına ıttılaya çalışılması lazım.
08-]Kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir.
Beni bilen Beni arar.
Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur;
nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez.
Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin;
açlığa alış ki, Beni göresin;
ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin.
Ey insanoğlu, Ben Rabb’im;
nefsini bilen Beni de bilir;
nefsini terk eden Beni bulur.
Beni bilmek için nefsini terk et.
Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!”
09-] Mârifet-i ilâhînin pürüzsüz, mücellâ ve yalan söylemeyen sâdık bir lisanı olması itibarıyladır ki, kalb, Kâbe’den daha eşref görülmüştür.
10-] Kalb ve vicdan öyle mualla bir mir’âttır ki, orayı çok EHL-İ HAK, bir yönüyle Hakk’ın tecelligâh-ı İlâhîsi, hatta hânesi görmüşlerdir.
Bazıları kalbi, Kâbe’den üstün saymışlar ve demişlerdir ki, “Kâbe, bünyan-ı Halil-i Âzer’est / Dil, beyt-i Hudâ-yı Ekber’est.”
(Kâbe, Âzer’in oğlu Hazreti İbrahim’in yaptığı bir binadır.
Kalb ise, Huda’nın evi, Hakk’ın nazargahı ve eseridir.)
Bu, Kâbe’yi hafife alma manasına değil, fakat daha önemli bir yerle mukayese yaparken, önceliği ortaya koyma adına.
Yoksa Kâbe, bizim hepimizin kıblesidir, onu Hazreti İbrahim de yapsa, Hazreti Nuh da yapsa;
plan ve projesini Hazreti Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail de ortaya koysa
11-]Her zaman Cenâb-ı Hakk’ın tecelli buyurduğu bir ayna vardır ve o aynada her zaman O mütecellîdir, o da kalbdir: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde..”
der, İbrahim Hakkı hazretleri.
NÂBÎ de “Âyine-i idrâkini pâk eyle sivâdan, / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka hicâb et!” diye seslenir.
12-] İnsan, kendini o kalbiyle, o vicdanıyla, latife-i Rabbâniyesiyle, hissiyle, şuuruyla, iradesiyle çok iyi tanırsa, sonuçta tanıması gerekli olan kutsalları tanıma adına da çok önemli bir vesile edinmiş olur.
Evet, insanın kendini bilmesi, adım adım önüne serpiştirilen yüce hakikatleri doğru tanıması adına çok önemli bir mirsâd ve saygı duyulması gerekli olan bir hakikattir.
13-] İnsan,kendini ne kadar kurcalar ve bir yönüyle,anatomisini doğru okumaya çalışırsa,kalb ve ruh anatomisini doğru okumaya çalışırsa,o ölçüde enginleşir.
İnsanın enginliği oradadır.
İnsan, çok farklı derinliklere dalar orada ve gerçek insan olduğunu işte o zaman ortaya koyar.
14-] Allah (celle celâluhu) bütün kâinatı, İNSAN MAHİYETİ DEDİĞİMİZ KİTAPTA yazmış gibidir.
Dolayısıyla onu doğru okuyan, bütün kâinatı okumuş gibi sayılır.
Onda hakikati izleyen, âdeta bütün kâinatı analiz etmiş gibi olur.
Yeni yeni terkiplere ulaşmış gibi olur.
15-] Hazreti Ali efendimiz:
وَتَزْعَمُ أَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ وَفِيكَ اِنْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ
“Kendini, çok küçük bir cirim sanıyorsun.
Oysaki bütün âlemler dediğimiz o büyük âlem, sende bir kitap gibi dürülmüştür!” Allah (cc), o kocaman kâinat kitab-ı kebirini, bir fihrist olarak sende -aynı zamanda- dile getirmiştir.
Fakat o dili anlamaya bakmak lazım, o yazıları okumaya bakmak lazım, o yazılara hangi dürbünle bakılacaksa, hangi mirsâdla bakılacaksa, hangi mercekle bakılacaksa, ona göre bakmak lazım
16-]Mehmet Âkif merhum:
“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
‘Muhakkar bir vücûdum!’ dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”
17-] Hazreti Cibril, Efendimiz’e “Yürü, top senin, çevkân Senin bu gece!”!..
“Yâ Muhammed (sav) bir adım daha atsam, yanarım ben!” Ama Hazreti Muhammed Mustafa yanmıyor.
Demek ki mahiyeti, o ufku ihrâza kadar müsâit.
İnsan mahiyeti Asliyet planında O’na (sav) mukadder.
Cenâb-ı Hakk’ın (cc) O’na (sav) lütfu olarak verilen o şey, ZILLİYET planında, İZAFİ planda, GÖLGE mahiyetinde HER İNSANA BAHŞEDİLMİŞTİR.
Her insan, bir yönüyle, o hususu ihrâz edebilir.
O (sav) teleskopla bakıyorsa, her insan da dürbünle bakabilir ve onu gez-göz-arpacık yapıp Allah’ın izni ve inâyetiyle 12’den vurabilir.
Her insanın mahiyeti, buna müsait yaratılmıştır.
18-]O (sav) Öyle bir rehber, öyle bir pîşuvâ ki, aynı zamanda insanın olabileceği her şeyi de göstermiş: “Şu benim edip eylediğim, ulaştığım noktalar, sizin için de bir manada, izafî planda mukadderdir!” Çalışın ve bu imamın arkasında saf bağlamaya bakın, el-pençe divan durmaya bakın!..
O’nun arkasında el-pençe divan duranların, kemerbeste-i ubudiyetle, dediğini diyenlerin, ettiğini edenlerin, O’nunla beraber Allah’a varacaklarında hiç şüpheleri olmasın!..
19-] Maalesef- günümüzde en az bilinen şey, insanın mahiyeti!..
Hekimler, insanın anatomisiyle, fizyolojisiyle meşgul oluyorlar.
Herkes, onun bir parçasını eline alıyor, o mevzuda ihtisaslaşıyor, onunla yapılması gerekli olan şeyleri yapıyor.
Fakat ister inansın ister inanmasın, daha doğrusu inanan da inanmayan da, hiç farkına varmadan, bir kitab-ı kebir olan o insanı teşrih masasına yatırdığı zaman, ya NATÜRALİST mülahazayla bakıyor, ya MATERYALİST mülahazayla bakıyor, ya POZİTİVİST mülahazayla bakıyor;
dolayısıyla onunla görülmesi gerekli olan şeyi göremiyor.
لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا
“Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler;
gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler;
kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.”
(A’râf, 7/179)
20-] Günümüzün insanının en yabancı olduğu şey, kendi nefsidir.
Kutsî hadis olarak, -mealen- “Nefsini bilen, Beni (cc) bilir! Beni bilen, Beni arar! Beni arayan, Beni bulur! Beni bulan da, artık bulacağı bir şey kalmaz, her şeyi bulmuş olur!” deniyor ama ters taraftan da şu var:
نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفَسَهُمْ
“Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu.”
(Haşr, 59/19) Onlar, Allah’a karşı kapılarını kapadı, arkalarına açılmaz gibi sürgüler sürdüler.
Tamamen dünyaya inhimak ettiler.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَ
“Hayır, doğrusu siz şu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz, onun için ahireti terk edip durursunuz.”
(Kıyâme, 75/20-21) şeklinde anlatılan insanlardan oldular:
Hayır hayır! İşin doğrusu siz, hemen âcil olan, bir yönüyle belki iştihanızı açmak için, âhireti arzulamanız adına dilinize dokundurulan şeye kapıldınız;
ona tapmaya başladınız, ötesini unuttunuz!..
يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ
“Bilerek, dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler!” (İbrahim, 14/3) denilenlere dâhil oldunuz.
21-] Âhir Zaman Nezlesi ! yıkılası Çağ, karn-ı şeytân;
tam bir şeytan çağı, bu çağ!..
Öyle ki mü’minler bile, o çağın olumsuz tesiriyle zükkâm (zükâm da denir, nezle demektir) olmuşlar.
Bütün BÜTÜN İNKÂRCILAR, kalbleriyle ölmüşler.
DİĞERLERİ, dimağlarıyla, mantıklarıyla, muhakemeleriyle, nazarlarıyla ölmüşler.
MÜ’MİNLER DE ZÜKKÂM OLMUŞLAR;
burunlarını silmekten elleri olmuyor ki, çevrelerini görsünler, etraflarına baksınlar, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okusunlar ve Kur’an-ı Kerim’in, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okuduğunu duysunlar, anlasınlar!..
22-] “Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim.
Yoksa sus.
Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim.
O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.
Evet söz odur ve ona derler.
Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur!”.
( Sözler, s.33 / Yedinci Söz)
23-] KULAKLAR Kur'an'a tıkanınca, GÖZLER kâinat kitabına karşı kör olunca, KALB, muhakeme edecek bir şey bulamıyor;
mantık, muhakeme edecek bir şey bulamıyor:
نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفَسَهُمْ
“Onlar, Allah’ı unuttular;
Allah da nefislerini onlara unutturdu!” (Haşr, 59/19) Merceği ellerinden aldı, dürbünü ellerinden aldı, projektörü ellerinden aldı, rasathaneyi ellerinden aldı;
onları o dar dünyanın dar görüşleriyle başbaşa bıraktı.
Öyle bir zavallılığa mahkûm etti ki, neredeyse kendilerini bile görmüyorlar, o kadar
24-] İnsan, öyle bir darlığa mahkûm edilecek kadar denî, hakir bir varlık değildir.
O, ahsen-i takvime mazhar öyle bir âbide varlıktır ki, Allah’tan başkasına secde edilseydi, ona secde edilirdi.
İnsan, kendine bakarken, öyle bakmalıdır.
Zira Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin dediği gibi “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”
Ayna bu âlem Sen, ben, bütün varlık;
ağaç, ot, her şey bir ayna..
“Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâi / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”
(Sallallâhu aleyhi ve sellem.) O’nun (aleyhissalâtü vesselam) gölgesiysen, senin de bir gösterme payın var, bu yönüyle.
25-] İnsanımız ne zaman kendini bilememe, mahiyetine erememe gibi bir talihsizlikten sıyrılır? İnşaallah, yollar o mevzuda sizin için açık.
Dilerim, inşaallah, zâlimlerin şu zulümleri, preslemeleri, balyozlamaları, eşkıya gibi mallarınıza el koymaları, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin yaptıkları şeylerin aynısını yapmaları SİZİ BİR KIVAMA ULAŞTIRIR.
Onların balyozları altında balyozlanmak suretiyle, BEYİNDE KÖRELMİŞ NÖRONLAR AÇILIR inşallah;
KORTEKS, kendine has fonksiyonunu edâ etmeye başlar;
HİPOFİZ, kendine ait fonksiyonu edâ etmeye başlar.
Hiç farkına varmadan, birden, VİCDAN MEKANİZMASI harekete geçer, o zulüm balyozları altında.
İLAVE BİR NOT
ZULMÜN AÇTIĞI "SIR KAPISI"
Âyât-ı kevniyeyi şamil kitab-ı kebir-i kâinatın vezâif ve meânisini beyan edip, mârifetullahın en yüksek derecatına urûca nev-i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde ölmeye yüz tutan kalpleri bile, izn-i ilâhî ile ihtizaza getirecek kadar harika bir eser-i bedîa, bir sereyan-ı serîa olan Risale-i Nur ile neşr-i hakaik eden bu vücud-u mesud ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken;
çok gariptir ki, ehl-i şekavet tarafından zehir verilmeye cesaret ve taş attırılmaya bile cür’et ediliyor.
Evet
أَشَدُّ الْبَلاَءِ عَلىَ الْأَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْأَوْلِيَاءِ
[“Belaların en şiddetlisi insanların en iyisi, en kâmilleri olan peygamberlerin, sonra derecelerine göre Allah’ın velî kullarının üzerine gelir.”
(Buhari, Merdâ: 3;
Tirmizî, Zühd: 57;
İbn Mâce, Fiten: 23;
Darîmî, Rikak: 67;
Müsned, 1: 72)] SIRRIYLA, enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları, hikmet-i ilâhiye iktizasından olmasıyla, o zümre-i mübareke gibi, Üstadımız dahi nice belâlara hedef olmuştur.
HATTA Kastamonu’ya ilk teşrif ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şaki tarafından teşvik edilip, abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit TAŞ ATMIŞLAR...
Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara ulü’l-azmâne sabır ve tahammül eder.
Hem safâ-i sadre ve selâmet-i kalbe malik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki:
‘Bunlar, Sure-i Yâsin’den mühim bir âyetin nüktesini KEŞFİME sebep oldular’ diye onlara dua ederlerdi.
Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duaları bereketiyle şâyân-ı hayret bir hal kesbettiler ki;
Üstadımızı uzak-yakın nerede görürlerse, koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.
MEHMET FEYZİ EFENDİ/
KASTAMONU FEDAKÂRLARI(Ahmet Özer)
kitabından alınmıştır.
☆☆☆
HAZRETİ HUBEYB ve HAKTA SEBAT
Bir yerde inat makbuldür.
Allah niye insana inat duygusu vermiş? Hakta sebat etmek için!..
Evet, hakta sebat etmek için.
Hubeyb (radıyallâhu anh).
O, idama götürülürken bile haktan dönmüyor, hakikati anlatabileceği bir sima arıyor.
Ben iki idamda ruhanî reis olarak bulundum, askerlik öncesi.
Onlara o esnada dini telkin edersiniz;
bir “âmentü” okursunuz, bir “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah!” demelerini sağlarsınız.
Bu âlemden öbür âleme adım atarken, o sermaye ile gitsinler, lâ-akall.
Bütün İMAN ve İSLAM HAKÂİKİNİN ÖZÜ, ÖZETİ, hülâsası olan “Lâ ilâhe illallah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye..
“Muhammedün Rasûlullah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye.
HAZRETİ HUBEYB’in o esnada, en önemli meselesi ne? Acaba bunların bir tanesine bu mübarek kelimeyi söylettirecek bir şey anlatabilir miyim? Yani ipe götürüyorlar, onun umurunda değil.
Darağacına çıkarıyorlar, onun umurunda değil.
Oysaki idamlarına şahit olduğum o iki şahıstan biri tamamen aklını kaçırmıştı, hezeyan konuşuyordu.
Öbürü de ancak “âmentü”yü yarısına kadar okudu.
Benimle beraber başladı, yarısına gelince dili dolaştı, kesti orada;
“Hocam! Acaba bir kere daha Büyük Millet Meclisi’ne benim durumum gider mi?!.”
dedi.
Çünkü orada ip sallanıyor;
cellat, ipin yanında duruyor;
etraf, silahlı insanlarla çevrilmiş;
hâkim orada, savcı orada, jandarma komutanı orada.
Bir de işte ruhânî reis -öyle diyorlar, Hıristiyanlıktan alınma bu, yani din adamı değil, ruhânî reis- orada;
ona son anda dini telkin edecek.
O kafa karışıklığı yaşanıyor orada Aradan geçmiş elli sene ama o manzarayı düşündüğüm zaman, her ikisinin durumu da bana öyle dokunuyor ki!..
Hâlâ dokunuyor;
siz de öyle bir pozisyonda olsaydınız, zannediyorum, hassasiyet-i insâniyenizle, hassasiyet-i İslamiyenizle aynı şeyleri duyardınız, hâlâ bugün gibi hatırlardınız.
Unutamıyorum ben;
bütün çizgileriyle aklımda;
dediğim şeylerle, dedikleri şeylerle aklımda hepsi.
Hazreti Hubeyb Böyle bir manzara ile karşı karşıya ama UMURUNDA DEĞİL.
İp sallanıyormuş..
düşman kinle, nefretle köpürmüş..
UMURUNDA DEĞİL.
Bugün mala-mülke el koyan zalimler gibi köpürmüşler, bir an evvel asmak suretiyle intikam hislerini ortaya koymak istiyorlar.
Fakat onun derdi başka, o hala hakikate açık bir insan arayışında.
İşte bir aralık biri diyor ki:
“Şu anda, senin yerinde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasını ister miydin?!.”
O heyecanla cevap veriyor: “O da ne demek?!.”
diyor, “O’nun kâkül-ü gülberlerinden bir tanesine bir fenâlık gelmesini istemem;
bin Hubeyb fedâ olsun! O’nun mübarek başından, o güzelim, o öpülesi tüylerinden bir tanesi eğer kopacaksa, bin Hubeyb fedâ olsun!..”
Bu içindeki samimiyeti oraya dökmesi, kim bilir nicelerinin içinde daha sonra köpürebilecek ne duyguların oluşmasına vesile oldu?!.
Ben öylesine samimiyetle köpürmenin boşa gideceğine kâni değilim.
Çoklarının içine öyle kor atmıştır ki, öyle kıvılcımlar atmıştır ki, bir sene sonra, iki sene sonra, üç sene sonra, dört sene sonra, belki Mekke fethedildiği zaman, o bu defa kor haline gelmiştir ve hepsi Allah Rasûlü’nün huzuruna koşmuştur.
O “Benden ne bekliyorsunuz?” demiştir;
onlar da “Kerim oğlu kerimsin!..”
demişlerdir.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) de اِذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ “Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” demiştir.
Ve gönüller fethedilmiş;
وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا “Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman ” (Nasr, 110/2) hakikati/sırrı birden zuhûr etmiştir.
Hazreti Hubeyb’in payı orada çok büyüktür.
Allah Rasûlü’ne gönderdiği selam da çok önemliydi: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ Allah, bildirir.
Hazreti Ömer’e, tâ bilmem neredeki, Kaf dağının arkasındaki, komutanı Sâriye’ye, يَا سَارِيَةُ، اَلْجَبَل اَلْجَبَل (Sâriye, dağa dikkat et, dağ tarafına bak, dikkat et!..”
dedirten Allah (celle celâluhu), Habibine Hubeyb’in samimiyetini, Hazreti Yakub’a Yusuf’un gömleğinin kokusunu ulaştırdığı gibi ulaştırmaz mı?!.
Ona öyle bir ulaştırır ki!..
Onun için Allah Rasûlü, mübarek yerlerinden fırlar, o selamı ayakta karşılar;
aynı zamanda Hubeyb’e karşı alakasını, irtibatını, sevgisini ve onun samimiyetini seslendirme adına وَعَلَيْكَ السَّلاَمُ يَا خُبَيْبُ der.
Gelin, Allah aşkına, ne olursa olsun, deryayı damlaya feda etmeyelim!..
Yerinde sâbit-kadem olmak çok önemlidir.
Olup biten her şeyi âhirette olup bitecek şeylerin yanında hafif görerek hakta sebat etmek lazımdır:
*“Yahu ne önemi olur bunun, kabirdeki Münkir-Nekir’in sualleri yanında?!.
*Ne önemi olur bunun, o upuzun berzah hayatının dâhiyeleri yanında?!.
*Ne önemi olur bunun, terazinin kefelerinin birinin yukarıya birinin aşağıya kalkıp inmesi meselesi yanında?!.
*Ne önemi olur bunun sırattan geçerken kancalara takılma mevzuu yanında?!.
*Ne önemi olur bunun, Cennet kapıları açılacak mı kapanacak mı hadisesi karşısında?!.”
denmeli ve musibetlere sabredilmelidir.
Çünkü bütün bunlar, o büyük hadiseler yanında deryada damla bile değildir.
Gelin, Allah aşkına, ne olursa olsun, deryayı damlaya feda etmeyelim!..
Damlayı damla bilelim, deryayı da derya bilelim.
Elimize geçen bütün damlaları, o derya hesabına kullanmaya bakalım, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Evet, başka şeye değil, kendine bak!..
“Sen, esas, mahiyet-i nefsü’l-emriyenle, ruhunla, vicdanınla insansın, cisminle değil!”..
İşte asıl mesele, onu anlamak;
onu bir mercek, bir mirsad, bir dürbün, bir teleskop olarak kullanmak;
eşya ve hadiselere öyle bakmak, varlığı öyle hallaç etmek, öyle analizlerde bulunmak, öyle sentezlerde bulunmak;
buluna buluna bulunması gerekli olan şeye gidip ulaşmak
Bulunması gerekli olan şeye gidip ulaşmak O (celle celâluhu), bulunmayacak yerde değil.
O (celle celâluhu), sana senden yakın ama sen O’na fersah fersah uzaksın!..
Aş uzaklığını, aş o tepeleri!..
Enaniyetine ait, gururuna ait, kibrine ait, filo sevdana ait, saray sevdana ait, yalı sevdana ait, alkışlanma sevdasına ait, ikbal sevdasına ait, Allah belası şeytanın sana attığı kancalardan sıyrılmaya bak!..
Kendin ol, O’nu (celle celâluhu) bul;
nefsin oyunlarından kurtul!..
YALANCILAR VE YAMACILAR
[25/10/2021.
| ***]
Bediüzzaman Hazretleri, güzel görenin güzel düşüneceğini, güzel düşünenin ise hayatından lezzet alacağını ifade eder.
●En olumsuz zaman ve şartlarda bile insanın bu bakış açısını koruyabilmesi, en olumsuz hâdiselerin bile güzel yanlarını görebilmesi çok önemlidir.
Çünkü zâhirî yüzleri itibarıyla çirkin ve kötü görünen nice hâdiseler vardır ki, altında güzellikler saklıdır.
Bu itibarla zamandan, olaylardan, sıkıntı ve meşakkatlerden şikâyet etmemeli.
●Havanın bütün bütün karardığı, tek bir ışık şulesinin kalmadığı, her şeyin renk attığı, en canlı şeylerin bile partallaştığı dönemlerde bile elden geldiğince hâdiselerin güzel ve olumlu yönlerini görmeye çalışmalı.
■Biz, “hayır” veya “şer” gördüğümüz hususlarda yanılabiliriz.
Hayır zannettiğimiz şeyler şer, şer zannettiklerimiz de hayır olabilir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu hususu net olarak şöyle ifade eder:
وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı;
sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerli olur.
Allah bilir siz bilmezsiniz.”
(Bakara sûresi, 2/216)
*Hemen her dönemde insanlık rahatsız edici bir kısım imtihanlara maruz kalmıştır.
Özellikle peygamber yolunu yol edinenler neredeyse hiç rahat yüzü görmemişlerdir.
Bazen kâfirler bazen de küfür sıfatları taşıyan mü’minler onlara hayatı dar etmişlerdir.
Maalesef tarihte ve günümüzde mü’min görünen niceleri, muhalif ve düşman belledikleri kesimleri sindirmek, ezmek ve yok etmek için akla hayale gelmedik zulümler işliyorlar.
Menfur hedeflerine ulaşabilmek için her vesileyi meşru görüyor, her yola tevessül ediyorlar.
Yalan, iftira ve karalama, başlıca silahları.
Bu halleriyle onlar, mü’min olduklarını iddia etseler de, küfre ait vasıflar taşıdıklarında şüphe yok.
*Hz.Pir’in dediği gibi her kâfirin her sıfatı kâfir olmadığı gibi, her mü’minin her sıfatı da mü’min değildir.
Mesela yalan, bir küfür sıfatıdır.
Eğer bir mü’min yalan söylüyor, yalan yazıyorsa küfre ait bir sıfat taşıyor demektir.
İnsan bir kere yalan söyleyince, küfre ve nifaka doğru bir adım atmış ve imandan da bir adım uzaklaşmış olur.
Yalan söyleyen bir kişi, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse de küfre ait bir hususiyeti üzerinde taşıyor olmaktan kurtulamaz.
Hele bir de bu yalanını medya vasıtasıyla çok geniş kitlelere ulaştırıyor ve silinmeyecek şekilde arşivlere kaydediyorsa, katmerli bir günah işliyor demektir.
*Maalesef günümüzün bazı siyasileri, bile bile yalan söylüyor, bu yalanlarını durmadan tekrar ediyor, medya da onların bu yalanlarını yine yalan olduğunu bile bile geniş kitlelere duyuruyor ve gelecek nesillere intikal ettiriyor.
Hatta bazen şerh ve haşiyelerle bu yalanı daha da köpürtüyor, büyütüyorlar.
Dolayısıyla ağızdan çıkan bazı sözler birkaç kişiye söylenmiş basit bir yalan olarak kalmıyor, belki milyonlara ulaşıyor.
Yani milyonlarca kafa karıştırılıyor, milyonlarca zihin ifsat ediliyor.
*Bu yalancıların bir de yamacıları var.
Yalancılar, ne zaman inanılması zor bir yalan ortaya atacak ve kitlelerde tereddüt hâsıl edecek olsalar, hemen yamacılar devreye giriyor ve onların yalanlarına payandalar buluyor;
inanılması zor yalanları, tevil ve yorumlarıyla kitlelere makul göstermeye çalışıyorlar.
“Sürç-i lisan oldu, maksadını tam izah edemedi;
esasında onun asıl demek istediği şu idi” diyerek yalancıları toplum nezdinde aklamaya, temize çıkarmaya çalışıyorlar.
Bu durum yalancıları daha da cesaretlendiriyor ve bu defa daha büyük yalanlar söylüyorlar.
Yalancılarla yamacıların bu yardımlaşması sayesinde nice masumlar mücrim gösteriliyor, itibarlarıyla oynanıyor ve ne zulümler ne zulümler irtikap ediliyor.
Kitlelerin cehaleti ve muhakemesizliği de yalancılara ayrı bir cesaret veriyor.
Onlar, bu yalanlarıyla halkın efkarını ifsat ediyor, toplumu paramparça hâle getiriyorlar.
*Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler.
Demek ki düşünce kuluçkalarının altında yatan yumurtalarda haset ve çekememezlikler, kin ve düşmanlıklar gizliymiş.
Meğer bunları açığa çıkaracak, gizledikleri sinsice düşüncelerinin gereklerini yapacak bahane peşindelermiş.
Bir harekete karşı kıskançlıkla kıvranıp duruyor ve içlerindeki erâcifi dökmenin yollarını arıyorlarmış.
Bu sebepledir ki ellerine imkân ve fırsat geçer geçmez, masumiyetlerinden kendilerinin de şüphe duymadıkları on binlerce insanı, yalan ve iftiralarla mücrim gibi göstermeye kalktılar.
Akla hayale gelmedik hakaret ve küfürler ettiler.
Aslında bir endam aynasının karşısına geçip baksalar, söyleyip ettikleri şeylerin numara ve drobunun kime uyduğunu çok iyi göreceklerdi.
*Bütün bunlar karşısında bize düşen vazife, peygamberâne ve velayetkârane bir azimle sarsılmadan ve paniklemeden yolumuza devam etmek;
yaşanan sıkıntıların ardında saklı güzellikleri görmeye çalışmaktır.
Zira bunlar bizi güzel düşüncelere, güzel düşünceler de hayattan lezzet almaya sevk edecektir.
Yapılan hakaretlere aldırmadan, kimseye küsmeden, gönül yıkmadan ve gönül koymadan işimize bakmalıyız.
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.
Her hırıltı ve homurtuya laf yetiştirmeye kalkarsanız, vaktinizi ve enerjinizi boşa tüketmiş olursunuz.
Üstelik işlerinde profesyonelleşen yalancı ve yamacılarla da başa çıkamazsınız.
Onlar her gün karşınıza yeni yeni düzmece sözlerle çıkarlar.
Ne yalanları biter ne de bunlara getirdikleri tevilleri.
*Zihin aktivitelerimizi bu tür olumsuzluklarla yoracağımıza, şimdiye kadar yapageldiğimiz güzel işleri yapmaya devam etmeliyiz.
İnsanla meşguliyet adına alternatif yollar bulmalıyız.
Himmetimizi âli tutmalı, birlerimizi bin yapmanın yoluna bakmalıyız.
“Bu yapılan işlerle ne olacak ki?” demeden, en ufak bir kıpırdanışı küçük görmeden, elimizdeki imkân ve fırsatları çok verimli değerlendirmeye çalışmalıyız.
Bugün yapılan küçük işlerin gelecekte nasıl semere vereceğini bilemeyiz.
Biz yaptığımız hizmetleri kendi küçüklüğümüze bağlamamalıyız.
Her şey Allah’ın elindedir.
O murad buyurduktan sonra damlalardan deryalar meydana getirir.
Önemli olan, maruz kalınan ağır imtihanları rıza ve sabırla karşılayabilmek ve ahirete alacaklı olarak gidebilmektir.
Bazen şeytan aklımıza, “Biz bugüne kadar hiçbir bedel beklemeden, adanmışlık ruhuyla sürekli koşturduk, malımızdan ve canımızdan fedakârlıkta bulunduk.
Karşılığı bu mu olmalıydı!” şeklinde farklı düşünceler getirerek bizi şikâyete sevk edebilir.
Allah karşısında, kulluk şuuruyla bağdaşmayan bu tür düşüncelere girmemenin yolu, bizim için birer rehber ve rehnümâ olan peygamberlerin hayatına bakmak, onlara iktida etmek, peşlerinden gitmektir.
Şunu unutmamalıyız ki, Allah’ın en çok sevdiği kullarının en ağır imtihanlara uğraması, kadimden bu yana devam edegelen bir âdet-i ilâhiyedir, yani Allah’ın değişmeyen bir kanunudur.
Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa onların, imtihanların en ağırına maruz kaldıkları ve bütün bu imtihanları sabır ve rızayla göğüsledikleri görülür.
Allah bizleri de onların yoluna tâbi olan babayiğitlerden eylesin!
***
RABBÂNÎLER VE RİBBÎLER
[31/10/2021 ]
SORU:
Kur’ân’da geçen “rabbânî” kelimesi ne anlama gelir, rabbânîler kimlerdir, vasıfları nelerdir?
CEVAP:
Sözlükte;
âlim, Rabbe kulluk eden din adamı manasına gelen rabbânî, tefsirlerde ârif-i billah, hikmet ve ilimle mücehhez hak erleri olarak tarif edilmiştir.
(Lisanu’l-Arab, “Rab” md.;
Taberî, Camiu’l-Beyan, 6/540-544)
Biraz daha açarak rabbânîyi,
Allah rızasını hedefleyen,
metafizik mülâhazalara ve maneviyata açık yaşayan,
hayvaniyet ve cismaniyeti bırakarak
kalb ve ruhun derece-i hayatında seyr ü seyahatte bulunan HAK ERİ şeklinde de tarif edebiliriz.
Tasavvufta yer alan seyr illallah, seyr fillah, seyr meallah ve seyr anillah gibi kavramlar da bir yönüyle bunu ifade eder.
FARKLI BİR YAKLAŞIMLA
rabbânî, inandığı dava uğruna kendi arzu ve isteklerinden vazgeçmiş,
her şeyi Cenab-ı Hakk’ın hesap ve planlarına bağlamış,
emre itaatteki inceliği kavramış ve hayatlarını bu istikamette sürdürmeye azm u cehd etmiş mü’minlere denir.
Evet, rabbânî, bu manada,
“Rabb”e bağlılığı şahsında yaşayan kâmil mü’min olmasının yanında, aynı zamanda o ufka ulaşma yolunda başkalarına da rehberlik eden kâmil mürşiddir.
O, Cenab-ı Hakk’ın rububiyet dairesini nazar-ı itibara alarak, insan olarak yaratılan “potansiyel insanları”, hakiki insan haline getirme gayretini, cehdini sarf eden bir rehberdir.
Onun için ehlullaha, hakiki terbiyecilere, mürşidlere rabbânî insan denmiştir.
İmam Rabbânî’ye rabbânî denmesinin sebebi de budur.
Yani
kâinatta cârî kanunlara tevfik-i hareket eden, insanlara yaşamasını öğreten,
bu dolapların içinde insanların rahat gezmelerini,
bu meşheri temaşa etmelerini,
bu kitabı okumalarını ve onunla hedeflenen ufka ulaşmalarını sağlayan eğitim kadrosu.
Rabbânî kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’in üç âyetinde geçer.
Mâide sûresi 44 ve 63.
âyetlerde, Ehl-i Kitab’ın rabbânîlerinden bahseder.
Âl-i İmran sûresindeki diğer âyet ise bütün peygamberlerin muhataplarını rabbânî olmaya çağırdığını ifade eder:
مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللهِ وَلَكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ
“Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka, ‘Allah’la beraber bana da kul olun’ demesi düşünülemez.
Bilakis o, ‘Okuyup başkalarına da okuttuğunuz, öğrettiğiniz kitaba uyun da rabbânî olun’ der.”
(Âl-i İmrân sûresi, 3/79)
Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ölçüde rabbânî olabilir, kendi arş-ı kemalâtına yükselebilir.
Fakat bunun için bir kısım manevî sistemlerini harekete geçirmesi, his ve heyecanlarını tetiklemesi, cismaniyetten uzaklaşması, Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kendi isteklerinin önüne geçirmesi, şahsî hesaplarından vazgeçerek bütün hayatını Allah’ın hesaplarına göre plânlaması gerekir.
Nefis taşıyan, hırs ve tutkuları olan, şeytan gibi ebedî bir hasmı bulunan insanın rabbânî olabilmesi kolay değildir, ciddi bir mücadele ve mücahede gerektirir.
Böyle bir yola giren kimse, Allah’la münasebetlerini çok kavi tutmak zorundadır.
Kendi mülâhazaları ve kendi hesapları işin içine karıştığı anda, onları yere çalarak paramparça etmesini bilmelidir.
Diyelim ki nafile bir namaz kılıyor.
Eğer içine Allah mülâhazası dışında başka bir mülâhaza karışıyorsa, namazı bırakmalı, odasına çekilmeli, tam konsantre olduktan sonra yeniden başlamalıdır.
Farzlar için aynı şeyi söyleyemeyiz.
Çünkü bu takdirde onun altından kalkılamaz.
Fakat rabbânî olmak isteyen bir insan, kendini Allah’a yaklaştıracak bütün amellerinde ihlâsı yakalamaya, gönlünü Allah’a vermeye mecburdur.
Kur’ân-ı Kerim’de geçen, rabbânî kelimesine benzeyen bir kelime de “ribbî”dir:
وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللَّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ
“Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok ribbî mücadele verdi, savaştı.
Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.”
(Âl-i İmrân sûresi, 3/146)
Tefsirlere bakıldığında, “ribbî” kelimesine, ağırlıklı olarak, kökenini tespite raci iki farklı mananın verildiği görülür.
BİRİNCİSİ, büyük topluluklar;
İKİNCİSİ ise kendini “Rabb”e adamış kimseler.
Bu ikinci manada ribbî kelimesi, rabbânî kelimesine benzer.
Bazı müfessirler, ikisinin arasında şöyle bir farktan bahsederler:
Ribbî, kendini Allah yoluna adamış herkese denirken, rabbânî, aynı zamanda mürşitlik vasfını da haiz kimselere denir.
Demek ribbî de, i’lâ-i kelimetullah davasına kendini adayan, Allah’ın adını dünyanın dört bir yanında şehbal açması için hiç duraksamadan koşturan, dinin güzelliklerini herkese duyurmaya çalışan ve bu yolda karşılaştığı her tür sıkıntıyı sabırla karşılayan er oğlu erlere denir.
Âyette, i’lâ-i kelimetullah davasına adanmış kimselerin, yürüdükleri yolda karşılaşacakları zorluk ve sıkıntılardan ötürü yılgınlığa düşmeyecekleri, zayıflık izhar etmeyecekleri, düşmanlarına boyun eğmeyecekleri ifade ediliyor.
Çünkü onlar, yürüdükleri yolun zorluklarının farkındadır ve bu zorluklara göğüs germeye baştan söz vermiş, ahdetmişlerdir.
Onlar hayatları boyunca hep bu ahitlerine bağlı yaşarlar.
Temsil ettikleri dava uğruna başlarına gelen her musibeti gülerek karşılarlar.
Zorluklar karşısında dimdik durur, sarsıntı yaşamaz ve paniklemezler.
Asla “Ne zaman bu işten sıyrılacağız?” düşüncesine kapılmazlar.
Yaşadıkları sıkıntılar karşısında onların ağızlarından en fazla şu cümleler dökülür:
إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ
“Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum.”
(Yusuf sûresi, 12/86)
Evet, Allah’a inanan bir insan sadece O’nun karşısında secde ve rükûa gider, sadece O’nun huzurunda yüzünü yerlere sürer.
Bu payeyi elde etmiş bir mü’minin başkalarına kul köle olması, ağyar karşısında bel bükmesi, boyun eğmesi, vesayet altında yaşamaya razı olması düşünülemez.
O, Bediüzzaman Hazretleri gibi “Ben, ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” der.
(Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası, s.159)
Hiçbir şey karşılığında bağımsızlığını feda etmez, Allah’tan başka hiç kimseden medet ummaz, yardım dilenmez.
Ribbîlerin anlatıldığı âyet-i kerimenin sonunda, Cenab-ı Hakk’ın sabredenlerle beraber olduğu ifade buyruluyor.
Eğer Allah sizinle beraberse şunu çok iyi bilmelisiniz ki O asla sizi zayi etmez.
Burada Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine yapılan eziyetler karşısında çok üzülen ve ağlayan kerime-i muhteremelerini teselli etmek için söylediği şu sözü hatırlayabilirsiniz: “Ağlama ciğerparem! Allah senin babanı zayi etmeyecektir.”
(el-Hâkim, el-Müstedrek 3/169)
Bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyruluyor:
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
“Evet, bu durumda (düşmanla yaka paça oldukları, kolları kanatları kırıldığı, kan revan olduğu zaman) onların dudaklarından dökülen, yalnızca şu kelimeler oldu:
Ey Rabb-i Kerimimiz! Günahlarımızı ve içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle;
bizleri doğru yolda sabitkadem kıl ve (fıtratlarındaki inanma istidadını kendi iradeleriyle köreltmiş, neticesinde gözleri görmez, kulakları duymaz ve kalbleri işlemez hâle gelmiş) küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol.”
(Âl-i İmrân sûresi, 2/147)
Bu iki âyet-i kerimede, kendini Allah’a adamış insan prototipi ortaya konuluyor.
Böylece onların ne düşündüklerini ne dediklerini, kendileriyle nasıl yüzleştiklerini, Cenab-ı Hakk’a nasıl teveccüh ettiklerini, zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir duruş sergilediklerini görmüş oluyoruz.
Ortaya konan bu portreden hareketle konumumuzu belirleyebilir, kendimizi ölçüp tartabilir, durduğumuz yer ile durmamız gereken yer arasındaki farkı görebilir, Allah yolunun adanmışları olup olmadığımızı anlayabiliriz.
Rabbanîlik ile adanmışlık, bir vahidin iki yüzü gibidir, bunların birbiriyle çok sıkı irtibatı vardır.
Rabbânîlik, içte derinleşmeyi, Allah’la kalbî irtibatı ifade ederken;
ribbîlik daha ziyade dışa açılımı, Allah’ın adını dünyaya duyurma azmini ortaya koyan bir kelimedir.
Rabbânî olmadan, tam manasıyla adanmış da olamazsınız.
Eğer adanmışlıkta etemmiyet ve ekmeliyeti ihraz edememişseniz bu sefer de rabbanîlik yolunda gerekli performans ve mukavemeti gösteremezsiniz.
Bunların birindeki kusur, diğerini de etkiler.
Kendinizi bir yönüyle Allah yoluna vermiş, belli ölçüde terakki etmiş olabilirsiniz.
Ama rızaya tam kilitlenememişseniz, i’lâ-i kelimetullah davasında da eksikleriniz olur.
Hâsıl-ı kelam, mü’mine düşen vazife, bir taraftan kalbî ve ruhî hayata tam kilitlenmesi, havâss-ı zahire ve bâtınesi ile hep Allah yolunda olması, diğer yandan da dini adına taşıdığı onurunu hiçbir şeye feda etmemesi, bu konuda hep adanmışlık ruhuyla hareket etmesidir.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın rızasını elde etme ve Rabbimizin cemal-i bâkemalini müşahede etme, ona giden yolun gereklerinin tam tekmil yerine getirilmesine bağlıdır.
***
FİTNELER KARŞISINDA MÜSLÜMANCA DURUŞ
14/11/2021.
Cenab-ı Hak, hiçbir dönemde insanlığı başıboş bırakmamış, nebileriyle ve onların sadık temsilcileri hak dostlarıyla beşerin yolunu aydınlatmıştır.
Bu, O’nun insanlığa büyük bir merhameti, fazlı ve inayetidir.
Fâtır sûresinde yer alan,
وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلاَّ خَلاَ فِيهَا نَذِيرٌ
“Hiçbir millet yoktur ki, aralarında, onlara gerçekleri anlatan, onları iyiliklere sevk edip düşülmesi muhtemel yanlışlara karşı uyaran birileri bulunmuş olmasın.”
(35/24) âyet-i kerimesi de bunu ifade eder.
Her peygamber, gönderildiği toplumun problem ve dertlerine uygun reçetelerle gelmiştir.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlerin sonuncusu olduğu için, O’ndan sonra, değişen zaman ve şartlara göre dinin yoruma açık yanlarının yorumlanması, mücedditler ve müçtehit imamlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bununla birlikte niceleri, aradan belli bir süre geçtikten sonra peygamberlerinin izini takip etmemiş, mesajını unutmuş, kalbî ve rûhî hayattan uzaklaşmışlardır.
Çünkü kalb ve ruhun yörüngesinde bir hayat yaşayabilme ve istikameti koruyabilme, ancak ilâhî nefhayla mümkündür.
Vahy-i semavîye sırt çeviren, peygamber soluklarına kulak asmayan toplumların, bir kısım bâtıl ve sapkın yollara sülûk etmeleri kaçınılmazdır.
Geçmiş kavimlerin hayat sergüzeştleri bunun misalleriyle doludur.
Peygamberleri hayatta iken onun arkasından giden kavimleri, aradan belli bir süre geçtikten sonra hemen kendilerince bir kısım totemler bulmuş ve putperestliğe sapmışlardır.
Bu totemler bazen taştan tahtadan yapılan heykeller olmuş, bazen de büyütülen ve kutsallaştırılan şahıslar.
Vahyin aydınlatıcı atmosferinden uzaklaşan günümüz insanının da yer yer farklı varlıkları totem ve tağut hâline getirdiğinde şüphe yoktur.
Mesela biri kalkıyor “Falana dokunmak ibadettir” diyor.
Bir başkası ona taptığını söylüyor.
Bir başkası onu ezeli ve ebedi lideri olarak isimlendiriyor.
Oysaki bütün bunlar, itikadi olarak insanı helake sürükleyecek çok tehlikeli sözlerdir.
Bırakalım sıradan şahısları, peygambere dokunmak ibadettir bile diyemezsiniz;
zira ibadetleri belirleyen Allah’tır ve O, böyle bir ibadet vaz etmemiştir.
Aynı şekilde, peygamberler dâhil hiçbir şahıs için ezelî ve ebedî vasıfları kullanılamaz.
Zira bu sıfatlar Allah’a mahsustur.
Keza Allah’tan başka kimseye tapılmaz;
başkasıyla ilgili bu ifadeyi kullanmak mecazen bile olsa doğru değildir.
Tapılmaya, kulluğa lâyık tek varlık vardır, o da Allah’tır.
İbadet, ubudiyet ve ubûdet yalnız Allah’a yapılır.
Nitekim biz her gün namazlarımızda, “Biz ancak Sana ibadet eder ve yardımı ancak Senden dileriz.”
(Fâtiha sûresi, 1/4) demek suretiyle günde kırk defa bunu ilân ediyoruz.
Esasen değişik kulluklardan sıyrılmanın yegâne yolu da Allah’a hakiki kul olmaktan geçer.
Allah’a kul olmayanlar, farklı varlıklara kul olma zilletinden kurtulamazlar.
Allah’a kulluk yolundan sapanlar yamuk yumuk yollara sapmış olurlar ve asla hedeflerine varamazlar.
Günümüzde bazıları, din adına günaha giriyor, din adına cinayet işliyor, din adına zulmediyor, din adına türlü türlü cürümler irtikâp ediyor;
daha doğrusu, yaptıkları mesaviyi, dini kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Meşum emellerine ulaşmada dini bir basamak görüp onu istismar ediyorlar.
Kendi vesayetlerine girmeyen ve kendilerine mutlak biat etmeyen insanları hiç olmayacak şeylerle itham ediyor, suçluyor, hatta onları tadlil ve tekfir ediyor, sonra da onlara yapılacak her tür zulüm ve haksızlığı mubah ilân ediyorlar.
Arkasından ne şenaatler ne şenaatler işliyorlar.
Çok rahatlıkla onların gıybetini yapıyor, hiç utanmadan onlara iftira atıyor, bile bile onları itibarsızlaştırıyor ve bütün bunlarda da dinen bir mahzur görmüyorlar.
Bu tür tavır ve davranışlar, peygamber yolundan sapmanın birer neticesi.
Din Adamlarının Sessizliği
Asıl tuhaf olan şu ki, bir tarafta din adına bütün bu cinayetler işlenirken, bir tane teolog da kalkıp bunlara itiraz etmiyor.
“Teolog” kelimesini, son zamanda türeyen, dinin ruhundan uzak bir kısım ilahiyatçılar, hocalar, vaizler için bilerek kullanıyorum.
Eğer onlar gerçekten ilâhiyatçı olsalardı, âlim olsalardı, ilimlerinin gereğini yerine getirir ve bu türlü sapkınlıklara itiraz ederlerdi.
Maalesef şimdiye kadar birisi çıkıp da “Bu kadarı fazla!” demedi.
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki dindarlar, hatta din âlimleri yalana yalan diyemiyor;
hırsızlığın haram olduğunu söyleyemiyor, yolsuzluğa karşı sesini yükseltemiyor;
zulüm ve haksızlıklara itiraz edemiyorlar.
Haddini bilmezin biri kalkıp Kur’an’la dalga geçiyor;
ne ilahiyat ne de diyanet camiasından çıt çıkmıyor.
Bir başkası, “Peygamber gurura düştü, biz aynı hataya düşmeyeceğiz” diyor, kimse itiraz etmiyor.
İtiraz etmek şöyle dursun, tevil ve yorumlarıyla bu tür küstahlıkları mazur göstermeye kalkan, söylenen yalanlara kılıf bulan, hırsızlık ve yolsuzlukları makul ve meşru göstermeye çalışanlar çıkıyor.
Camileri, minber ve mihrapları, işlenen yığınla haram ve mesaviyi meşrulaştırmak için kullanıyorlar, ona göre hutbe hazırlıyor, ona göre vaaz ediyorlar.
Bilmiyorlar ki bütün bu haramları irtikâp eden zalim ve zorbaların vebali, kıyamet günü onların sırtlarına da yüklenecek.
Zulmedilen, ezilen, haklarına girilen ne kadar mağdur ve mazlum varsa, kıyamet günü zalimlerle birlikte onlardan da hak talep edecekler.
Hatta belki taraflı fetvalarıyla, gizli-açık destekleriyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları, kötülüğe karşı cesaretlendirdikleri zalimler bile onlardan hesap soracak.
Asıl Yiğitlik
İslâmî düşüncenin bir endazesizliğe mahkûm edildiği ve her şeyin bütün bütün şirazeden çıktığı böyle bir dönemde, en azından hizmet-i imaniye ve Kur’aniye davasına gönül vermiş adanmışlar kalblerine, gönüllerine, dillerine, söz ve davranışlarına hâkim olmalılar.
Duygu ve düşüncelerini sık sık gözden geçirmeli, Allah’ın razı olmayacağı söz ve fiillerden uzak durmalılar.
*El âlemin günah işlemesi, onların günah işlemesini mubah kılmaz.
Zira herkesin günahı kendine.
*Ahirette herkes hesabını kendisi verecek.
*Kur’ân ifadesiyle kimse kimsenin günahını yüklenmeyecek.
*Tekrar başa dönecek olursak, Allah, insanlığı hiç boş bırakmamış.
Gönderdiği nebileri ve kitaplarıyla insanlığın yolunu aydınlatmış.
Enbiya-yı izam, tebliğini üzerlerine aldıkları hakikatleri muhataplarına ulaştırmış, kalblere inşirah salmış, mü’minleri eğri yolun encamından sakındırmış.
Doğruyu-yanlışı, güzeli-çirkini, akı-karayı birbirinden ayırmış.
Bize düşen vazife de ilahî vahye kulak vermek, Allah karşısında durulması gerekli olan yerde durmaya çalışmak, ne pahasına olursa olsun, kendi çizgimizi terk etmemek, istikametten ayrılmamaktır.
Toplumun çoğunluğunun iyi olduğu, iyilik düşündüğü, Müslümanlığın, dinin, diyanetin, hikmetin, adaletin hükümferma olduğu iyi zamanlarda insanın eline ayağına, gözüne kulağına, diline dudağına hâkim olması kolaydır.
İnsanların birbirine güven vaat ettiği, herkesin sadakat ve vefa solukladığı, kimsenin kimseyi incitmediği, yardımların bile “sadaka taşları” vasıtasıyla yapıldığı bir toplumda zannediyorum şeytan bile fısk u fücura cesaret edemez.
*Asıl önemli olan, şartların zorlaştığı, sabırların tükendiği zamanlarda istikameti koruyabilmektir.
*Fitnelerin fokur fokur kaynadığı, belâ ve gâilelerin seylaplar hâlinde her şeyi önüne katıp götürdüğü dönemlerde bile emniyet ve güveni temsil edebilmektir.
*Evet, asıl yiğitlik, yapılan gıybetler, atılan iftiralar, reva görülen kötülükler karşısında aynıyla mukabeleye yeltenmemek, intikam hisleriyle hareket etmemek, tahriklere aldırmamak ve mü’min karakterinden taviz vermemektir.
☆Ne var ki bunu başarabilmek hiç de kolay değildir.
☆Beşer fıtratını ve sosyal realiteleri göz ardı etmeyelim.
☆Bu sebepledir ki çokları, çetin imtihanların yaşandığı fitne dönemlerinde durmaları gerekli olan yerde duramaz ve kaybederler.
☆Fakat kaybedenlerin yanında kazananlar da olur.
İşte onlar, tüm zorluklara rağmen dimdik durmasını bilen, sarsılmayan ve çizgi değiştirmeyen babayiğitlerdir.
☆Fitne ve fesadın ortalığı kapladığı, sadece zalimlerin hay huyunun duyulduğu sisli dumanlı bir atmosferde böylelerinin kadr ü kıymeti bilinemeyebilir.
☆Fakat fırtınalar dindiğinde, azıcık da olsa bahar meltemleri esmeye başladığında veya karanlık geceden sonra yavaş yavaş fecir sökün etmeye yüz tuttuğunda her şey daha net görülecektir.
☆İşte o zaman niceleri nedametle kıvranacak, özür dileyeceklerdir.
☆Sövüp saymanın, kin ve düşmanlığın insanlığa kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
☆Dünyanın sevgiye, sulha, güvene ihtiyacı var.
☆Adanmışlara düşen en büyük sorumluluk da bu değerlerin temsilcisi olabilmektir.
☆Onlar bunu başarabildiği takdirde, ileride, Allah’ın izni ve inayetiyle, gözlerinin içine bakılan, parmakla gösterilen, örnek alınan insanlar hâline geleceklerdir.
■■■
Bmtl:
MEHDÎ, MESÎH VE KÂİNAT İMAMI (!)
[02/10/2016.]
En masum sözleri bile altından üstünden kopararak, kesip biçerek ve çirkin kalıplara dökerek Hizmet Hareketi’ni ve gönüllülerini karalamaya çalışıyorlar.
●Söylenen her sözün, Kitap ve Sünnet’in ruhuna, selef-i sâlihînin, mezhep imamlarının, müçtehitlerin genel mülahazalarına uyması için ölesiye bir gayret sarf edilerek ortaya konulan makale, vaaz ve sohbetlerden anlamsız manalar çıkarma?!.
Onları üstünden koparma, altından koparma?!.
Müstetbeâtu’t-terâkib’i görmezlikten gelerek, siyakı-sibakı görmezlikten gelerek, sadece “karalama” cehd ve gayretinde bulunma?!.
●Kendini dine hizmete adamış, i’lâ-yı kelimetullah’tan başka, bayrağımızın her yerde dalgalanmasını sağlamaktan başka, -o da bir şey ifade ediyor- İstiklal Marşı’mızın her yerde tınlamasını sağlamaktan başka ve milletimizin nâm-ı celilinin dört bir yanda yâd edilmesini sağlamaktan başka hiçbir gayreti olmayan, hiçbir cehdi olmayan insanları karalama?!.
●Şayet onların başka bir cehd, bir gayret, bir arzu, bir istekleri olsaydı, onların da bir tane dikili taşları olurdu, bir tane evleri olurdu, bir tane villaları olurdu, parlamenterliğe talip olurlardı, saraya talip olurlardı, bakanlığa talip olurlardı… Olmadılar.
Eğer içlerinde böyle birisi varsa ve Fakir’in de onlar üzerinde küçük bir hakkı varsa, iki elim yakalarında kalsın;
Allah huzurunda hakkımı helal etmiyorum… BU HİZMET, bu vazife, tamamen “îsâr” mülahazasına dayalı bir hizmettir;
“yaşatmak için yaşama” hizmetidir, fedakârlık yapmak suretiyle -esasen- bütün kendine ait değerleri ayakları altına alıp onun üzerinde raks etme hizmetidir, Allah’ın izni ve inayetiyle.
●Bunlardan sonra diyeyim;
sizin diyeceğiniz olabilir;
el-âlemin bu mevzudaki bütün hırıltılarını, kim olursa olsun bu, kim olursa olsun, dünyanın değişik yerlerinde.
Hatta başkalarını ifsat etmeye mâtuf, -bir yönüyle- ulemâ gibi görünen insanları toplayıp onların da kafalarını bozmaya matuf projeler oluşturan insanların tavırlarını ve davranışlarını, İbn Hacer’in o sözüne bağlayarak, -bağışlayın- halk ifadesiyle diyeyim, “vız gelir, tırs geçer” deyin, es geçin onları.
Varsın desinler, ne derlerse desinler.
Yürüdüğünüz yolun “Peygamber Yolu” olduğuna inanıyorsanız…
Horasanlı Taylasanlılar ve onları kullananlar tarafından İslam’ın yüzüne püskürtülen zift ciddi bir gayretle ancak çeyrek asırda temizlenebilir.
Siz, hususiyle yakın dairedeki arkadaşlar, şimdiye kadar herhalde birkaç yüzü geçmiştir değil mi? Mesela Hadis kitaplarını müzakereli mütalaa.
*Elimize bir Buhari’yi aldıksa şayet, onunla beraber otuz tane Hadis kitabını da ele aldık, baktık.
*Meseleyi bunlara bağlayarak ortaya koymada hâlâ insanlar sapıtıyorsa, hâlâ farklı “şu bâtıl cereyan, bu batıl cereyan, şu mülahaza, bu mülahaza!” deniyorsa, işte bu türlü sözlere -bağışlayın, orada tasrih edeceğim- “havlama” denir.
*Bir tefsir, hususiyle Hamdi Yazır’ın tefsiri ele alınarak, ana kitap olarak baştan sona kadar inceden inceye elenerek mütalaa ediliyorsa ve sonra onda demiş-dememiş otuz tane tefsire de bakılıyorsa beraber;
buna Diyanet Vakfı’nın yazdığı tefsir de dâhil, didik didik edilerek okunan tefsirler bunlar;
bütün bunlara bakarak Hizmet hayatlarını tanzim eden bir cemaat şayet hâlâ sapıtıyorsa, başka yollarda, başka vadilerde dolaşıyorsa, yeryüzünde istikamet içinde insan yok demektir!
Ama Allah, çok halim;
إِلَهَنَا مَا أَحْلَمَكَ أَنْتَ مَلِيكٌ بِلاَ شَكّ
diyor Hazreti Ebu Bekir:
“Şüphesiz, Melik, Mâlik Sen’sin.
Ama ne kadar Halîm’sin Allah’ım!”
Zalimlere fırsat veriyorsun, ne kadar Halîm’sin!..
Horasanlı Taylasanlılar’a mehil veriyor;
onları bu mevzuda istihdam edenlere mehil veriyor.
Mehil üstüne mehil…
FAKAT BİR GÜN öyle dize getirecek, öyle gayyalara atacak ki onları, bugün o gayyadan gazete ve mecmualarıyla halka zift püskürttükleri gibi, melekler ve ruhaniler tarafından yüzlerine zift püskürtülecek.
Ve siz o yüksek insanlık anlayışınızla, inkişaf etmiş vicdanınızla, vicdanın erkân-ı erbaasıyla, o insanlara baktığınız zaman, yüreğiniz yanacak, acıyacaksınız;
“Yazık oldu bunlara!” diyeceksiniz.
“Doğru yol!” dediler, İslamî değerleri dünyevî ikbal ve istikbal için kullandılar.
Dünya Müslümanlığı nezdinde mübarek ülkemizdeki Müslümanlığın mübarek çehresine zift püskürttüler.
Onun cihan-bahâ kıymetli cevherlerini lâl ü gûherini -bir yönüyle- dünyevî ikbal ve istikbal için âdeta bakırcılar çarşısında değerlendirmeye kalktılar.
“Ukbâ”yı unuttular, “Allah”ı unuttular, “rızâ”yı unuttular, “ihlas”ı hatırlarına getirmediler.
Yalandan -bazen- namaz kıldılar, yalancıktan oruç tuttular, “Müslümanlık..
İslam siyaseti!..”
falan dediler, ama İslam’ın dırahşan çehresini öyle bir kararttılar ki, günümüzdeki müfsitlerin kirlettikleri o dırahşan çehreyi temizlemek için bir çeyrek asra ihtiyaç duyulacaktır.
Ve siz bu mevzuda o kirleri yıkamaya kendinizi adayacaksınız, Allah’ın izni ve inâyetiyle.
Kendisini Ashâb-ı Kiram’ın Kıtmîr’i Gören Bir İnsan, Hizmet Hareketi, Cincilerin Hezeyanları ve Türkiye’de Tımarhane İhtiyacı
Müslüman olduğunuza binlerce hamd u senâ edecek, Alvar İmamı’nın dediği gibi diyeceksiniz;
“Hamdu lillah, fazl-ı ekber, ehl-i iman olduğum Ümmet-i Muhammed’im, tâbi-i Kur’an olduğum.”
Evet, “Hamdu lillah, fazl-ı ekber, ehl-i iman olduğum Ümmet-i Muhammed’im, tâbi-i Kur’an olduğum.”
Ümmet-i Muhammed.
Onların içinde haşretsin Allah (celle celâluhu).
O sahabe-i kiram efendilerimiz, o tâbiîn-i fihâm efendilerimiz, o müçtehidin-i izâm efendilerimiz, o müceddidîn-i kiram efendilerimiz.
Onları hatırlarken, siz, çok defa Kıtmir’in ağzından duymuşsunuzdur, Molla Câmi’nin dediği gibi derim;
یا رسول الله چه باشد چون سگ أصحاب کهف
داخل جنّت شوم در زُمرۀ أصحاب تو
أو رود در جنّت مَن در جهنّم، کی رواست
أو سگ أصحاب کهف، من سگ أصحاب تو
(Yâ Rasûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf / Dâhil-i cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû / O reved der Cennet, men der Cehennem, key revast?! / O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i ashab-ı tû…)
“Yâ Rasûlallah! Ashâb-ı Kehf’in köpeği, Ashâb-ı Kehf ile beraber, onların faziletlerinden dolayı Cennet’e girecekmiş.
Ne olaydı, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi, ben de Senin Ashâbının arasında Cennet’e girseydim.
Onun Cennet’e, benim Cehennem’e gitmem nasıl revâ olur? O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği ise, ben de Senin Ashâbının köpeğiyim!..”
Antrparantez;
bazı önemli yerlere kitap imzaladığım zaman, altına “Kıtmîr” imzasını attım;
kendi adımı yazmadım.
Kendi adımı yazmadım, âdeta o ada liyakatsizliğimi ortaya koydum.
Bir kısım “lenk”ler, bu mevzuda başka zaman başka türlü iddialarda bulunmuş ve Kıtmir tarafından da kovulmuştur o hainler, dedikleri şeylerden dolayı.
*Birkaç ay evvel, belki de bir süre evvel, yazdıkları mektuplarda, “Azizim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım… Sen gideli Türkiye’nin çehresi karardı!” diyen insanlar, bugün değişik yerlerde gevezelik yapmak suretiyle, değişik iftira ve isnatlarda bulunuyorlar.
*Evet, bunlar, dün sizi göklere çıkaran müfrit hâinler;
bugün de yerin dibine batırmayı bile az gören müferrit hâinler.
*Dün ifrat edenler, bugün tefritleriyle daha büyük bir hata yapmak suretiyle, çağımızda önemli bir hizmeti olan ve gidip Hazreti Pîr-i Mugan’a dayanan, Mücedditler vasıtasıyla Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâma dayanan, dîn-i Mübîn-i İslam’ı dünyada mâhiyet-ü nefsi’l-emriyesiyle görmeyi misyon edinmiş ve bundan başka bir düşüncesi olmayan, saray düşüncesi olmayan, villa düşüncesi olmayan, filo düşüncesi olmayan, para ile satılıp alınmayan, para verdikleri zaman mecmuada televizyonda yer değiştirmeyen, durdukları yerde sabit kadem Everest tepesi gibi dik ve sivri duran, dine hizmetten başka mülahazaları olmayan insanları karalamaya çalışıyorlar.
Bunu bugün aleyhinde olanların da otuz senedir ifade ettikleri bir şey olarak arz ediyorum:
*Bayrağımızı dünyanın her yerinde dalgalandırdılar, İstiklal Marşı’mızı her yerde seslendirdiler, nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin her yerde şehbal açmasına vesile oldular.
*Efendim, otuz senedir bunu söyleyen insanlar da döndülerse, dönekliğin kime ait olduğu bellidir.
*Bugün bir kısım saf yığınları kandırsalar bile fakat insanımız bütün bütün aptal değildir.
O mübarek Anadolu insanını bütünüyle öyle görmek, bizim âdeta kutsarcasına saygı duyduğumuz o mübarek topluma karşı saygısızlık olur.
Severiz onu, bayılırız ve onun dünyaca tanınması için elimizden gelen her şeyi yaparız.
Her yerde, nâm-ı Celîl-i Nebevî’nin arkasından, Anadolu’nun nâmının bir bayrak gibi dalgalanmasını bin cân ile arzu ederiz.
“Ben cinlerle iş görüyorum.
Cinlerle zelzele yaptıracaklar, cinlerle fay kıracaklar.
Üç milyon benim cinim var, falanın da iki milyonu vardı, ona küstüler, hepsi bana geldiler!..”
diyen kimselere, bir yerlerde konuşma imkanı veren insanlar…
*Bir kere başta -zannediyorum- Türkiye’de aklı başında birkaç psikiyatrist olsa, evvela bu konuşanların yakalarından tutar, bunları götürülecek yerlere götürürler.
Cinlerle, şeytanlarla, meleklerle iş yapıyorlarmış! Cinlerle, şeytanlarla, meleklerle fay kırıyorlarmış! Yok böyle bir şey!..
Buna inananlar için de -aynı zamanda- çok geniş tımarhanelere ihtiyaç var.
Bence, bundan sonra hapishane yerine tımarhane yapmalılar.
*70 tane (haberlere göre beş sene içinde 174 tane) hapishane yapmayı planlıyorlarmış, 70 tane tımarhane, akıl hastanesi yapsalar.
Bir de Avrupa’da aklı başında insanlar arasında psikiyatristler yetiştirseler ama Freud’çu değil.
*Bir yönüyle Siyer felsefesini de nazar-ı itibara alarak, Kitap ve Sünnet’i esas mercek kabul ederek yetişmiş psikiyatristler vasıtasıyla bu insanları, âmiri de (emredeni de) mü’temiri de (emri kabul edeni de), tagallüpte bulunanı da, tahakkümde bulunanı da, tasallutta bulunanı da, işgal edeni de, gelip malın-mülkün üzerine konanı da, konduranı da elden geçirseler.
Zannediyorum, 70 tane tımarhane dahi yetmeyecektir.
***BUNU, GELECEĞİN TARİHİ SÖYLEYECEK.
Gözü açılmış, başındaki gözleriyle (basar ile) değil, hadiselere mahrutî olarak “basiret”i ile bakan insanlar, görecekler ve tarihin sayfalarına, bunları, siyah satırlar halinde döktüreceklerdir.
“Ben Mesîh’im” demeyi küfür, Mehdîlik iddialarını da dalalet sayıyorum.
SORU: Muhterem Efendim! Söz buraya geldiği için sormak istiyorum:
Hizmet hareketine gönül vermiş bazı kimselerin, zât-ı âlinizi “Mehdî”, hatta “Mesih” olarak andıkları, sizin de bundan haberiniz olduğu halde, şuurluca sessiz kaldığınız iddia ediliyor.
Siz bu konuyu açıklayan münhasır sohbetler yapmış, makaleler yazdırmış, hatta bir kitabın hazırlanmasına rehberlik etmiş olsanız da, konuşmalarınıza kulak verenler ve kitaplarınızı okuyanlar bunun iftira olduğunu bilseler bile, bu mevzudaki bühtanlar son günlerde çokça dillendiriliyor.
Ayrıca, “kâinat imamı” gibi tavsifleri hiç düşünmediğimiz, asla kullanmadığımız halde son üç dört senedir maruz kaldığımız algı operasyonlarının bir parçası olarak şimdilerde onu da sıkça duyuyoruz.
Bu hususlarla alakalı mülahazalarınızı lütfeder misiniz?
CEVAP: Estağfirullah…
O hainlerden bir tanesi -zannediyorum- bir test mahiyetinde öyle bir şey söylediğinde “Öyle bir iddiaya kalkmak küfürdür” dedim bir kere.
Hazreti İsa (aleyhisselam), bir peygamberdir.
Birisinin değil “Ben İsa’yım!” demesi, “havariyim!” demesini bile ben dalalet sayarım;
küfre yakın bir mülahaza olarak ifade etmişimdir.
Fakat o hain, o zaman da yüzüme karşı farklı şeyler söylemek suretiyle meseleyi kamufle etmeye çalıştı.
Mehdîlik meselesine gelince:
Günümüzde sahte bir sürü mehdî var.
O, çok önemli bir misyon sahibi.
“Mehdî” demek esasen bütün kütüb-i ehâdiseyi bilen insan demektir, bütün tefsirlere çok ciddiyetiyle vâkıf olan insan demektir;
aynı zamanda “zamanın yorumunu yanına alacak insan” demektir.
Ben hiçbir zaman kendimi -biraz evvelki mülahazayla ifade edeyim- onun kıtmîri bile görmedim.
Keşke, o değil de, onun talebelerinden bir tanesi olsa, benim de boynuma bir ip taksa “Sen de benim köpeğimsin!” dese, onu ben büyük bir paye olarak kabul ederim.
Şimdiye kadar söylediğim sözler içinde, cami kürsüsünde âcizâne vermeye çalıştığım konferanslarda, yazdığım yazılarda, tek kelimeyle bu mevzuda bir şey varsa Allah belamı versin.
Hafizanallah!..
Yoksa bunu iddia edene ispat etmek düşer;
İslam hukukundaki temel mantık da budur, modern hukuktaki temel mantık da budur.
Bu mevzuda îmâ eder bir şey söylemiş mi? Hafizanallah!..
Ben onu sapıklık ve dalalet sayarım.
Elli defa, kendimden her bahsedişimde “köpek” diye bahsetmişimdir.
Ve kendimin cennete girmesi mevzuunu, sadece sizin gibi kendini Kur’an’a, imana adamış insanların içinde bulunduğumdan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın bana, ulûf-u şahânede şahıs fark etmeden herkese verildiği gibi, “Yaramaz, haydi sen de geç!..”
falan diyeceği mülahazasına bağlamışımdır, “recâ” duygumu böyle dillendirmişimdir.
Sizler elli defa buna şahit olmuşsunuzdur.
*Bunca insanı, Cenâb-ı Hak, cennete sevk ederken, Kıtmîr de içlerinde bulunuyor.
Hiçbir liyakati yok fakat bunca insan içinde -onlar da insan olarak görmüşler onu- mahcup etmemek için, “Sen de geç onların arasında!” denilmesini umma mülahazasıyla kendini ifade etmiş bir insan… Hâşâ, değil o büyük pâyeler, sıradan, sağlam bir mü’min olma mevzuunda bile “Allah, bizi hakiki Müslüman eylesin!” sözleriyle cevaplandırmışımdır.
*“Allah, bizi hakiki Müslüman eyleye! Allah, bizi hakiki mü’min eyleye!”
Bunun ötesinde Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “Allah, bizi hakiki insan eyleye!” mülahazalarıyla sözlerime kafiye koymuşumdur.
Şimdi bütün bunlar yüz yerde ifade edildiği halde, kalkıp bir densizin veya Taylasanlı birkaç tane densizin bir araya gelerek bu mevzuda, sözleri siyak ve sibakından kopararak, müstetbeâtü’t-terâkib’i görmezlikten gelerek, cehaletlerini ortaya koymalarının ve bazı kelimelerden manalar çıkarmalarının hiçbir kıymeti olamaz.
“Demediğine göre, galiba öyle!”
E sen de demiyorsun, başkası da demiyor!..
O tekkelerde serkâr olan insanlar da demiyorlar.
Orada onların hâdimleri de demiyor, “değilim!” demiyorlar.
Ee kimse iddia etmiyor ki, onlar da onu söylesinler.
Hırsızlıklarını, haramiliklerini, korkunç cürümlerini perdelemek için isnat ve iftiralarla Hizmet Hareketi’ni ve onun temsilcilerini/gönüllülerini karalamaya çalışıyorlar.
Kaldı ki elli defa, değil onlar, onların çırakları, çömezleri, kapı kulları, boynu tasmalı halâikleri, köpekleri olmaya bile kendini layık görmemiş ve bunu açıktan açığa ifade etmişim.
Biraz evvel Câmi’nin sözüyle ifade edildiği gibi,
“Yâ Rasûlallah! Ashâb-ı Kehf’in köpeği,
Ashâb-ı Kehf ile beraber, onların faziletlerinden dolayı Cennet’e girecekmiş.
Ne olaydı, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi, ben de Senin Ashâbının arasında Cennet’e girseydim.
Onun Cennet’e, benim Cehennem’e gitmem nasıl revâ olur?
O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği ise, ben de Senin Ashâbının köpeğiyim!..”
demişim.
Hazreti Bediüzzaman da, Molla Câmi’den alarak bunu, kendisi için kullanmıştır.
Başka büyükler de kendileri için kullanmışlardır:
*O devâsa,Everest Tepesi gibi insan Abdulkadir Geylâni hazretleri kendisi için kullanmıştır;
*Mustafa Bekrî Sıddikî hazretleri kendisi için kullanmıştır;
*Necmeddin-i Kübrâ hazretleri kendisi için kullanmıştır;
*Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri kendisi için kullanmıştır.
Bizim gibi o kapının halâıkı, kapıkulu, tasmalı kölelerinin başka şey söylemeleri mümkün değildir ve söylememişlerdir.
Söylemek şöyle dursun, delaletin hiçbir veçhiyle, ne “dâll bi’d-dalâle” ile, ne “dâll bi’l-iktizâ” ile ne “dâll bi’iltizam” ile, ne “dâll bi’l-işâret” ile, delaletin hiçbir şekliyle o mevzuya imâ eder bir şeyde bulunmamışlardır.
Dolayısıyla çok ciddî bir hıyanet içindeler:
Bir hareketi karalama adına,
*bir yönüyle o hareketin içinde bulunan bir Kıtmîr’i karalamak suretiyle, genelde
*“dine hizmet hareketi”ni,
*“millî mefkûreye hizmet” hareketini,
*“geleneklerimizi dünyaya duyurma hareketi”ni,
*“dünyadan alacağımızı alma adına olan hareket”i,
*“dünyaya vereceğimiz şeyleri verme hareketi”ni karalama hesabına, onun içinde -bir yönüyle- ilk defa göze batan bir insanı karalamak -o suretle esasen hareketi karalamak- gibi bir “hıyanet”, bir “denâet”, bir “şenâet”, bir “aşağılık kompleksi” içindedirler.
Nedir bunların arkasındaki dertleri?
Hırsızlıkları ortaya çıktı;
gündem değiştirmek suretiyle onu unuttursunlar.
Diplomasız önemli makamları işgal ettiklerinden dolayı, gündemi değiştirmek için -esasen- bu türlü şeyleri ortaya attılar.
Hatta ihtilal ve inkılap senaryoları yaptılar.
Belliydi;
bütün dünya -aynı zamanda- meseleyi görüyor.
Nasıl bir ihtilal, nasıl bir inkılap, nasıl bir darbedir ki bu, evvela elde etmeleri gerekli olan insanlar yerine halkın üzerine yürüyorlar?!.
Böyle ahmakça bir şey olamaz!
Dünyada aklı başında olan insanlar, herkes, bu meselenin onların dediği şekilde kabul edilmesini akılsızlık gibi, cinnet gibi görüyorlar, bir yönüyle hezeyan olarak kabul ediyorlar.
Dünyanın değişik yerlerinde bir sürü mecmuada, bir sürü gazetede de çıktı bu.
Fakat dert nedir esasen? Kendi mesâvilerini, me’âsilerini unutturmak.
Kendi seyyielerini unutturmak için sun’î gündemler oluşturma peşindedirler.
*Biri yukarıdan emrediyor, diğerleri de o emrin kapıkulu, mü’temirleri.
“Gidin, falanın malına el koyun!”
Haramilik, hırsızlık, aşağılık, kırk haramilik…
Başka adı olamaz bu türlü şeylerin.
*Alın teriyle kazanılan şeyler… O müesseselerin çoğunda, arkadaşlarla beraber çalışırken, biz, kazma salladık, kürekle orada ter döktük.
Binalarda değişik şeylerin değişmesi mevzuunda, kendi elimizle yapmamız gereken şeyleri yaptık.
Alın teriyle yapılan şeylere el koyup “milletin malı!” dediler.
“Milletten alınan arsalar!” dediler.
Hâlbuki otuz sene evvel, alındığı zaman, onlar vermediler o şeyleri.
Onları, millet, kendi gönlüyle verdi.
Onların hiçbir yerde verdikleri bir şey yoktur.
Ama yalanı ahlak haline getirdiklerinden dolayı, o mevzuda da yalan söylüyorlar.
Oysa “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir!”, kâfirin söyleyeceği bir sözdür.
“Vermiştik, alıyoruz şimdi!” demek suretiyle, vermede de yalan söylüyorlar, almada da iftira ediyorlar.
Dünya çapındaki Hizmet faaliyetlerinde sevk-i ilahiyi ve Allah’ın inayetini görmezden gelerek muvaffakiyetleri sebeplere ve bazı şahıslara vermek ancak gafillerin işi olabilir.
*Ben o talebelerin yemeklerinden birine bir kaşık çalmadım.
*Banyolarında, “suları bana haram olur” diye, banyo yapmadım.
*Abdest alırken, onların bastıkları terliklere ayağımı basmadım.
*Altı seneye yakın orada günde altı saat derse girdim, beş kuruş para almadım.
*Mütalaada başlarında bulundum, beş kuruş almadım.
*“Haram olur” diye almadım.
Ağzıma koymadım;
eminim, arpa kadar şeyi ağzıma koymadım.
*Orada yetişen bazı arkadaşların gerçekten adanmışlık ruhuna kendilerini adayacaklarını, yaşatmak için yaşama duygusuna bağlanacaklarını, hiç hesap edemezdim ben.
Bir gün geldi, arkadaşlar Bozyaka’nın avlusundan arabalarla Türkiye’nin değişik yerlerine gitmeye başladılar.
İki araba..
“Aman, ne büyük fütuhat!” falan diyorduk.
Antep’e gidiyor, onlara diyorlardı ki:
“Yurt yapın da içine talebe koyun!
Dört başı mamur insan yetişsin.
Sigara içmesinler, uyuşturucu kullanmasınlar, beş vakit namazlarını kılsınlar, kimsenin ırzında-namusunda gözleri olmasın.
Mesâvîye karşı, me’âsîye karşı mesafeli dursunlar;
Hazreti Gazzalî’nin ifadesiyle “münciyât”a açık bulunsunlar, “mühlikât ve mûbikât”a karşı da bütün kapılarını kapasın, arkasına da sürgüler sürsünler!..”
Bu mülahaza ile iki araba, üç araba gidiyorlardı;
“Aman ne büyük iş!” diyorduk ona.
Aklımız ancak o kadarına eriyordu.
Sadece Türkiye’nin içinde böyle birkaç yere giden insanlar, gün geldi “Daha uzak yerlere de gidebiliriz!” dediler.
Bir gün, Rus İmparatorluğu yıkıldı;
“Yahu onlar (Türkî Cumhuriyetlerin halkı) bizim Asya’dan kardeşlerimiz;
biz oradan gelmişiz, Oğuz boylarındanız biz.
Atalarımız, o Devlet-i Aliyye’yi kuranlar da oradan gelmiş.
Gidip onlara karşı vefa borcumuzu edâ edelim!..”
dedik.
Denedik yani.
Üç beş tane insan, kuralarını çektiler, dünyanın değişik yerine gittiler.
Coğrafyada o yerlerin nerede olduğunu Kıtmîr, bilmiyordu.
(Yine “Kıtmîr” diyorum ben, onlara rağmen.) Kıtmîr bilmiyordu, gidecek insanlar da bilmiyorlardı.
Belki hava meydanında “Falan yere nereden gidilir?” diyorlardı.
Öyle çantalarını ellerine aldı, öyle gittiler.
Bir yerde, iki yerde bu iş tutunca, “Yahu oluyormuş!” dediler.
Onlar da ifade ediyor bunu her yerde.
Alkışlarla Pennsylvania’ya selam gönderenlerin, buraya kadar gelenlerin, tebrik edenlerin sayısı az değildir, yüzlerce… Otuz sene bu meseleyi öyle görmüş insanların, bugün kalkıp aleyhte bulunmalarına, “aldanmışız!” demelerine karşılık “ahmaklık etmişler” derim ben;
“ahmaklık etmişler!..”
Bütün dünya aptal da sadece onlar akıllı değil.
İki-üç senedir tahribatlarına rağmen, herkes “Yeni okul açın!” diyor.
Bu sene onların tahribat adına gelip-gittikleri yerler, on beş tane okul ruhsatı veriyorlar, on beş tane.
Bunların hiç biri bizim aklımızın köşesinden geçmezdi.
Ben size yemin ederim, rüyasını bile görmemiştim ben bunların.
Bir gün arkadaşlar böyle, “170 küsur ülkeye ulaştı!” falan dediler, 170 küsur ülkeye, falan.
Ve o zaman bu iş böyle olurken, arkadaşlara Kıtmîr’in (Hep Kıtmîr diyorum, onlara rağmen;
çatlasınlar, Kıtmîr diyorum.) dediği şey de şu oldu:
“Falanlar da gitsinler;
siz 1400-1500 tane okul açtınız, 500 tane de onlar açsınlar, yapar 2000 tane okul.
500 tane de diğerleri açsınlar, yapar 2500 okul.
500 tane de devlet yapsın…” Dedim mi demedim mi bunu?
Başınızı sallamayın!
Evet, dedim;
bunu, 50 defa dedim.
Kıskanma hissi hissetmedim ben;
“Üniversite açsınlar, okul açsınlar, dil kursları açsınlar, üniversiteye hazırlık kursları açsınlar;
onlar da açsınlar, siz de onlara arka çıkın!” dedim.
Fakat neden sonra, otuz sene sonra, yıkamadıktan, yıkamadığını gördükten sonra, birisi diyor ki: “Onlar 170 küsur yerde açtılar, siz 190 küsur yerde gidin açın okullarınızı!..”
Bayılırım bu mantığa, otuz sene sonra bir şeyi idrak edecek mantığa;
ona bile bayılırım;
çok şükür aklına gelmiş.
Şimdi, geriye dönelim.
Bu meselelerin hiçbirini mahrutî bir bakışla, daha baştan planlayarak yapmadık.
“Biz bu meseleye böyle bir Bozyaka ile, bir Kestanepazarı’yla başlayalım, sonunda bu mesele şuraya varır!” falan filan, deme değil yani.
Cenâb-ı Hak,
*arkadaşlarımızın içine, ruhlarına o duyguyu, o düşünceyi attı;
*(O duyguyu, o düşünceyi atana canlarımız kurban olsun!);
*Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm sevgisini gönüllerine attı;
*ihlas mülahazasını gönüllerine attı;
*rıza mülahazasını gönüllerine attı;
*aşk u iştiyak mülahazasını gönüllerine attı.
Dediler ki:
*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde Sahabe-i kiramın sayısının yüz bin olduğu söyleniyor..
Tabakât kitapları, İsâbe, İstiâb, Üsdü’l-gâbe, o kadar sahabeden bahsetmiyorlar ama yüz bin sahabî deniyor.
*Bu yüz bin sahabîden, “Baki’-i Garkad”da medfun olan, gözümüzün nuru, “Ruhumuz onların ruhuna feda olsun!” diyebileceğimiz, “Baki’-i Garkad”da yatan on bin tane sahabî var.
*Doksan bin tanesi orada değil.
*Bunlar, dünyanın değişik yerlerine şedd-i rihâlde bulunmuşlar.
*Varlıklarını -bağışlayın- katırın, devenin, atın sırtına vurmuş, ilâ-i kelimetullah yollarına koyulmuşlar.
لِتَكُونَ كَلِمَةَ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ (Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösteren, şüphesiz Allah yolundadır.) mülahazasıyla hareket etmiş ve gitmişler.
Onların yolu, onların yöntemi bu.
Bu arkadaşlar da bugün öyle gitmişler.
Allah, gidişlerine bereket ihsan eylemiş.
Allah’ın inayetiyle, lütf u keremiyle, riayetiyle, kilâetiyle, vekâletiyle, rahmetiyle…
Hep öyle diyoruz: “Allah bizi, başkalarının havl ve kuvvetinden müstağni kıldı!”
Diyor muyuz, demiyor muyuz?
رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ
(Allahım bize öyle rahmet eyle ki, Sen’den gayrının merhametine karşı onunla bizi müstağni kıl, bizi başka kimsenin merhametine muhtaç bırakma.) Hâlis tevhidin ifadesi olarak, her şeyi O’ndan biliyoruz.
Zaten O’nundur;
O’na vermeyi -bir yönüyle- vefanın, hakka karşı sadakatin ifadesi olarak dillendiriyoruz.
Allah aşkına, mahşerde sorulursa, “Bu da bizdendi!” deyin!..
Varsın bütün bunları taylasanlı insanlar kabul etmesinler!
Bir gün onların para kaynakları kesilecek, kendilerini satın alan olmayacak, ortalıkta kalacaklar.
Belki sizin kapınıza gelecekler;
“Ne olur, bizi peyleyin, satın alın!” falan diyecekler.
Benim tavsiyem size:
Onları mahrum geriye çevirmeyin!..
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı içinde, “Atın üstünde, donanımla, dilenmek için kapınıza geleni bile boş çevirmeyin!”
İki zümre:
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ * وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ * تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ
“Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz.
Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.
Yüzler olacaktır o gün mutluluktan parıl parıl, Rabbilerine çevrilmiş ve O’na bakan.
Ve yüzler de olacaktır o gün ümitsiz ve asık.
Bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşırlar.”
(Kıyâmet, 75/20-25)
Siz, öndekiler;
onlar da geridekiler.
Kapkara yüzleriyle, zift saçılmış yüzleriyle gayyâlara yuvarlandıkları zaman, acı acı, istirham hissiyle dönüp yüzünüze bakacaklar.
Benim ricam:
Elinizden geliyorsa, onlara el uzatın!
En baştaki âmirlerinden en alttaki mü’temirlerine kadar;
o emri emir telakki edip yerine getirmeye çalışan mütegalliplere, mutasallitlere, mütehakkimlere, mütemelliklere, gaspçılara, soygunculara, kı-yım-cı-la-ra, evet kıyımcılara kadar, utanarak, asâ gibi iki büklüm olarak, yüzünüze baktıkları zaman, onların yaptığı gibi değil, karakterinizin gereğini yapın!..
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm gibi davranın;
bağrınızı açın, “ALLAH'IM ’ım! Bize ait haklardan vazgeçiyoruz fakat umumun hukuku, Senin hakkın söz konusu ise, o mevzuda devreye girmek, Sana karşı saygısızlık olur! O mevzuda bir şey söylemekten içtinap ediyoruz!” deyin.
Ve bir şey daha rica edeyim:
Biraz evvel dediğim şey, mülahazaydı.
Hakikaten…
*Bilmiyorum Berzah’ta da şefaat olur mu;
ona dair kütüb-i ehâdisiyede bir şey görmedim, orada şefaat olur mu;
Allah’ın inayeti olsun!..
*Fakat Huzur-u Rabbi’l-âlemîn’de, mahşerde, sizin içinize şöyle-böyle sokulabilme fırsatını bulursam, ne olur, Allah aşkına, sorulursa, “Bu da bizdendi!” deyin!..
Ümidimi buna bağlamışım ben.
*Bırakın başkasının güft u gû’sunu, dedikodusunu…
*Müslümanlığı bilmeyen, Kitap bilmeyen, Sünnet bilmeyen, Usûluddin bilmeyen, Siyer felsefesi bilmeyen, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâmı tanımamış, bütün dine ait değerleri, dinamikleri, dünyevî mamuriyet adına kullanan dünyâperestlerin, fâniyâtperestlerin, zâilâtperestlerin deyip ettiklerine bakmayın!..
Hem muvaffakiyetleri Hizmet erlerinden bilerek şirke düşüyor hem de rekabet hissiyle günahlara giriyorlar.
*Arkadaşlarım şahit, geçen gün de konuşurken, “Bakın bu yapılan meselelerin onda birini kendimize mal etmeyelim, Cenâb-ı Hak lütfetmeyince olmaz!” dedim.
* مَا شَاءَ اللهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ
(Allah neyin olmasını dilerse, o olur;
O’nun dilemediği/olmamasını dilediği de olmaz.) Sabah-akşam, Efendimiz’in vird-i zebanıdır.
*Ve biz de onu okuyoruz.
Ama bunu hiç okumamış olan insanlar, bilmeyebilirler.
*Sizin aklınıza -inşaallah- “Biz yaptık!” diye şirk işmâm eden bir laf gelmemiştir, inşâallah.
İnşâallah gelmemiştir;
gelmişse, istiğfar etmek lazım, tevbe etmek lazım.
*“Sen, bunları lütfettin..
Hepsi Sen’den, hepsi Sen’den!”
*Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi;
قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.”
(Nisa, 4/78)
Şimdi,
*Allah’tan olan bu şeyleri, insanlar, bir kere şirke girerek, sizden bildiler.
Tamamen siz yapıyorsunuz gibi görmekten dolayı, şirke girdiler.
Biz, kendimizden bilince, nasıl kapalı bir şirke girme ihtimali var;
onlar da sizden bilmek suretiyle farkına varmadan şirke giriyorlar.
Birinci günahları, bu.
*İkincisi de, rekabete girdiler.
Hazreti Yunus Emre adına değişik yerlerde lokaller açtılar, dil kursları açtılar.
Bir yerde işin başındaki arkadaştan dinlemiştim;
19 tane mi 20 tane mi olmuştu? Onu çekemediler, aldılar işin başından;
ismini söylemiyorum, aldılar;
sonra 9’a mı ne düştü o.
O da sadece 5-10 tane insana dil öğretme.
Öyle değil;
milyonlarca insana, bir yönüyle, kendi dilinizi sevdirme ve aynı zamanda “kendi dillerini ve başka dilleri, Almanca, İngilizce, Fransızca öğretmek suretiyle, onları “dünya insanı” haline getirme, kendi dünyaları adına.
Ve orada kendini sevdirme, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Ricâl-i devletin çocukları oralara konacak şekilde bir câzibeye ulaştırma, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Nitekim bu mevzuda, çekemeyenlerden bir tanesi, geçenlerde diyor ki:
“Ricâl-i devletin, bakanların çocuklarını da alıyorlar, orada okutuyorlar;
gelecekte o çocuklar, babalarına karşı darbe yapsınlar diye!”
Böyle bir mülahazanın bir kıymet-i harbiyesinin olup olmadığını “ahmaklara dair yazılmış kitaplar”da araştırmak lazım.
Sözlüklerde, ansiklopedilerde bulamazsınız böyle bir şey.
Evlatlarını bir okula koyacaklar;
yetişsinler, onlara karşı darbe yapsınlar!..
Bence karşınızdaki mantık bu ise, esasen mantık adına iflas etmişler demektir.
Öyleyse, o iflas etmişlik karşısında, zerre kadar tereddüde düşmeden, daha yiğitçe, Hamzavâri yürüyün!..
Yolunuz, Allah yolu;
yolunuz açık olsun! Durmadan, dinlenmeden yürüyün!..
Neticede İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) “ihlas” merdiveni ile, “rıza” merdiveni ile ulaşacaksınız.
Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ kemâlini müşahedeye ve O’nun tarafından “Ben, sizden râzıyım!” iltifatına mazhar olacaksınız.
Bakmayın aleyhinizde atıp tutanlara;
siz kendi yolunuza, Kitab’a, Sünnet’e, Siyer felsefesine, Usulüddin’e bakın!..
Evet… Kıtmîr size sonsuz selam söylüyor.
Tekrar ediyorum, âhirette Kıtmîr’i unutmayın!..
Biliyor musunuz, çok defa kendimi nasıl görüyorum? Böyle Efendimiz’in yanına gitmeye de cesaret edemiyorum.
Ebu Bekir efendimiz, Ömer efendimiz, Osman efendimiz ve Ali efendimizin yanlarında kuyruğumu sallıyor, ayaklarına dolaşıyorum.
Sonra onlar da, işte o Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi hani, “Yâ Rabbi, bu da bizden hiç ayrılmıyordu! Cami kürsülerinden bizi anlatıyordu, hayatü’s-sahabe’yi anlatıyordu, Efendimiz’i anlatıyordu.
Samimiyetini bilemeyiz fakat dili bu idi, heyecanları bu idi, gözyaşları da bu idi.
Ne olur, bunu da bağışla!..”
diyorlar.
Hep kendimi öyle gördüm.
Hep kendimi öyle gördüm, hep öyle göreceğim;
öyle görmem, her gün biraz daha muzaaf hale, mük’ab hale geliyor, her gün…
Esved b.Yezid en-Nehâî gibi…
Kıldığım namazları bile -belki yirmi yaşına kadar- kaza ettim.
Hiç yok yere, böyle, “Aman orucum tam olmamıştır!” diye kaza ettim onları.
Dediğim gibi, bir arpa kadar haram, ağzıma koymadım.
Dünyada bir dikili taşım olmadı.
Bana dünyevî câzibedarlıkları teklif ettiklerinde, “Sizin dininizden şüphe ediyorum!” dedim, en yakınlarıma karşı.
“İçinde evladım, imanım tutuşmuş yanıyorken, bana dünyevî bir şey teklif etmek ne demek!” falan dedim.
Hep böyle yaşadım fakat Esved b.Yezid en-Nehâî gibi, her zaman imansız gitmekten korktum, yüreğim ağzıma geldi, “Allah’ım!” dedim.
Evet, akıbetinden emin olanın, akıbetinden endişe edilir;
hep akıbetimden endişe ettim.
Bildiğiniz Esved b.Yezid’i bir kere daha söyleyeyim;
*Nehâî ailesinin serkârı, Alkame’nin, İbrahim en-Nehâî’nin de içinde bulunduğu Ebu Hanife mektebinin üstadları, Ebu Hanife’yi yetiştiren insanlar.
*Tâbiînden, tebe-i tâbiînden insanlar.
*Esved, öyle dâhî bir insan ki o mevzuda;
onun “sened”de bulunduğu hadis-i şeriflere, hangi kitapta olursa olsun, şimdiye kadar “Bunda şüphemiz var!” diyen insana rastlamadım.
*Biraz “ricâl”i bilenler, anlarlar bunu;
hadis metnini bilenler, anlarlar.
Arkadaşlarımızla müzakeremizde onlar da biliyorlar bunu.
*Ruhunun ufkuna yürürken, akrabası Alkame, yanına geliyor.
Alkame en-Nehâî, aynı aileden.
Yüzü ekşi, gayet ızdırap içinde kıvranıp duruyor.
“Ne o Esved! Günahlarından mı korkuyorsun?” deyince, “Ne günahı?” Esved’in günahı mı olur? Acı tebessüm ediyor.
“Yahu Alkame, ne günahı?” diyor, “kâfir olarak gitmekten korkuyorum!” Hep onun düşüncesini taşıdım..
*Vefat ettikten sonra, Esved b.Yezid en-Nehâî’yi rüyada görüyorlar, soruyorlar: “Allah sana ne muamele yaptı?” Diyor ki: “Vallahi, enbiyâ-ı izâmı dizmişti;
baktım, aramızda dört parmak kadar mesafe var!” İşte Esved, bu;
akıbetinden endişe eden, bu!..
Bakmayın Horasanlı Taylasanlılara, bugün aleyhinizde atıp tutanlara!..
Kendi yolunuza, yönteminize bakın!..
Kitab’a ve Sünnet’e bakın!..
Siyer felsefesine bakın!..
Usulüddin’e bakın!..
Hadislere bakarken, otuz kitaba birden bakın!..
Tefsire bakarken, otuz kitaba birden bakın!..
Usulüddin’e bakarken, otuz kitaba birden bakın!..
Müzakere edin, “Amanın yanlış yaparız!” diye.
Ve kat’iyyen selef-i sâlihîn’in;
*Ebu Hanifelerin,
*Şâfiîlerin,
*Mâlikîlerin,
*Ahmed b.Hanbellerin;
*Şâh-ı Geylânîlerin,
*Nakşibendîlerin,
*Necmeddin-i Kübrâların,
*Mevlânâ Celâleddin-i Rumîlerin,
*Sultanu’l-Evliyâların,
*Alaaddin-i Attârların,
*Mustafa Bekri Sıddîkîlerin,
*İmam Câfer Sâdıkların, hâsılü’l-hâsıl Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolundan ayrılmamak için dikkatli yaşayın.
Allahım, bizi o yoldan zerre kadar, arpa boyu kadar ayırma!..
Allahım, falanın-filanın bu mevzudaki düşüncelerine takılarak, nâm-ı celîl-i nebevîyi güneşin doğup battığı her yere götürme duygu ve düşüncesinden bizi mahrum etme!..
Varsın desinler!
Geçenlerde geçtiği gibi, dilimden döküldü birden bire, medyaya da düştü:
Derdi dünya olanın, Dünya kadar derdi olur!..
Bence bırakın o dertlilerin arkasına takılmayı.
Dertsiz olmanın yolu, Allah’a bağlanmadan geçer!..
Vesselam.
SAĞLAM DURUŞ VE DÜŞEN MASKELER
[28/12/2021]
*Yaşanan her sıkıntı ve ızdırap bir ferahlığa gebedir.
*Ne var ki haml müddetine tahammül etmeniz gerekir.
*Nur topu gibi bir evlâda sahip olmak, onu bağrınıza basmak istiyorsanız, öncesinde maruz kalacağınız sıkıntıları göze almalı ve sabırla karşılayabilmelisiniz.
Bu elbette kolay değildir.
Ama sonrasında öyle bir sevinç yaşarsınız ki sanki daha önce o sıkıntıları hiç çekmemiş gibi olursunuz.
Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, yaşanan sıkıntılar zeval bulduktan sonra, acıları gider lezzetleri kalır.
Ferdî, ailevî ve içtimaî hayatta çekilen sıkıntılar da aynen böyledir.
“Bi kadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” sözünde de ifade edildiği gibi, çekilen sıkıntının nispeti ölçüsünde yüce makamlar, güzellikler elde edilir.
Kur’ân-ı Kerim, إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylık da vardır.”
(İnşirah sûresi, 94/6) âyetiyle bu hakikati ifade eder.
Hatta musibet ve sıkıntılar ne kadar şiddetli gelirse, onlardan sonra gelen kolaylıklar, ferahlıklar, rahatlamalar da o ölçüde çaplı, derinlikli ve çok boyutlu olur.
Size öyle bir inşirah yaşatır ki çocuğunu dünyaya getiren anne misali, çektiğiniz bütün sıkıntıları unutuverir;
Allah’tan gelen lütuf ve nimetler karşısında hamd ve şükür duygularıyla gerilirsiniz.
Bugüne kadar nice peygamberler ve onların sadık takipçileri, sırf kavimlerini hak ve hakikate çağırdıkları için türlü türlü hakaretlere, eziyet ve işkencelere maruz kaldılar.
Mesela Hz.Mesih’in dava ve misyonunu devam ettiren insanlar için çarmıhlar kuruldu, içi ateş dolu hendekler kazıldı.
Hem de sırf kendi dönemlerinde yaşayan bir kısım zorba ve zalimlerle aynı inancı, aynı düşünceyi, aynı hayat felsefesini ve aynı dünya görüşünü paylaşmadıkları için.
*Fakat onlar kendilerine reva görülen her tür kötülük karşısında dişlerini sıkıp sabrettiler, yürüdükleri yoldan dönmediler.
*Üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirdiler.
*Ciddi bir ihlas ve samimiyet şuuruyla, bakir topraklara saçabildikleri kadar tohumlar saçtılar.
*Yaşatma felsefesini esas almış bu adanmışlar kendilerini düşünmediler.
*Her tür zorluk ve sıkıntıyı göğüslediler.
Bunun neticesinde, arkalarındakilere çok güzellikler emanet ederek bu fani âlemden göçtüler.
Her dönemin Firavunları, Nemrutları, Dakyanusları olacaktır.
*Sürekli yol ve yöntem değiştiren ehl-i nifak, inanmış gönüllerin kuyusunu kazmak, onları musibetler sarmalı içine çekip işlerini bitirmek için her yola başvuracaktır.
*Şayet biz, başımıza gelen belâ ve musibetlere aldırmadan gönül verdiğimiz hakikatleri ihlâs ve samimiyetle tüm insanlığa duyurma istikametinde gayret sarf etmeyi sürdürürsek, Allah bizi buna muvaffak kılacaktır.
*Zira O, kendi yolunda yürüyenleri hiç yüzüstü bırakmamıştır.
*Hatta attığımız tohumların hasadını yapma beklentisine bile girmemeliyiz.
*Biz tohum atalım, attığımız tohumların tımarını yapalım ama onları kim hasat ederse etsin, kim ambara taşırsa taşısın..
umurumuzda olmasın.
Bizim asıl odaklanmamız gereken nokta, yürüdüğümüz yolun, Kur’ân’ın ruhuna, Efendimiz’in sünnetine uygun olup olmamasıdır.
*Şayet yaptığımız işler Allah’ın rızasına uygunsa, Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bunlardan hoşnutsa, zalim, fasık ve münafıklar tarafından göreceğimiz tazyiklere aldırmamalıyız.
*Durduğumuz yerde dimdik durmalı, dişimizi sıkıp sabretmeli ve dağınıklığa düşmeden asıl vazifemize odaklanmalıyız.
*Dahası, bütün hayatlarını dünyevî çıkarlara bağlamış insanlar tarafından hakarete, eziyete ve zulme uğramayı, Allah’ın bir teveccüh ve iltifatı kabul etmeli onlarla farklı taraflarda olduğumuza şükredip yolumuza devam etmeliyiz.
*Demek Allah sizi seviyor ki bu türlü insanlarla sizi imtihan ediyor.
*Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ “İnsan, dininin gücü nispetinde belâlara maruz kalır.”
buyuruyor.
Hadisin başında belâların en şiddetlisine nebilerin, sonra da derecesine göre onların yolunda giden, adım adım onları takip eden kimselerin maruz kalacağını ifade buyuruyor devamında da insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı ifade ediliyor, devamında da insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı ifade ediliyor.
(Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)
Evet, kötülük yapmayı tabiat hâline getiren bir kısım zalim ve zorbalar yürüdüğünüz yolda sizi rahat bırakmayacaktır.
*Bazen itibarınızla oynayacak, bazen ölümle tehdit edecek, bazen de eziyet ve işkencelerle sizi korkutmaya, sindirmeye ve yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır.
*Bu arada bağışıklık sistemi zayıf olan bazı kişiler, küçük bir tazyik karşısında cephe değiştirecektir.
*Bir kısım geçici dünyalıklara peylenen, makam ve pâyelere aldanan kimseler olacaktır.
*Gücün yanında yer almayı tercih eden bazı dostlarınız en kritik dönemde sizi yalnız bırakacaktır.
*Vefa beklediğiniz yerde ihanet göreceksiniz.
*Ne var ki bütün bunlar size çevrenizdeki insanları gerçek karakterleriyle tanıma imkânı verecek.
Vefalıyla vefasız, mü’min ve münafık birbirinden ayrılacak.
İnsanların gerçek değerini öğreneceksiniz.
Allah’ın, insanları iç dünyalarıyla, aslî mahiyetleriyle size göstermesi, O’nun size büyük bir lütfudur.
*Bolluk ve rahatlık zamanlarında insanları gerçek karakterleriyle tanıyamazsınız.
*İman ve Kur’ân davası ancak fedakâr, samimi, sabırlı ve yılmaz insanlarla götürülür.
*Zayıf karakterlere büyük davalar emanet edilemez.
*Yunus’un ifadesiyle, bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.
*İşte Cenâb-ı Hak bu tür zor dönemlerde, girdiğiniz yolu birlikte yürüyemeyeceğiniz, bu uzun yolculukta size refakat edemeyecek insanları kendilerine has kabiliyet ve donanımlarıyla, resim ve karakterleriyle size gösterir ve onlara karşı dikkatli olmanız gerektiği mesajını verir.
*İbn-i Selülleri deşifre ederek onlara karşı sizi ikaz eder.
*Siz de normal zamanlarda kucak dolusu paralar dökseniz yine de tanıyamayacağınız insanları bu zor dönemlerde tanımış;
dolayısıyla da çıktığınız uzun yolu kimlerle yürüyebileceğinizi, kimlerle yürüyemeyeceğinizi öğrenmiş olursunuz.
Gerçi biz, herkes hakkında hüsnüzan etmekle memuruz.
*Bize teveccüh eden herkese bağrımızı açmak, af dileyen herkesi affetmek, herkese insanca davranmak, bize bir adım yaklaşana iki adımla yaklaşmak bizim temel karakterimizdir.
*Dolayısıyla gelecekte bunlara da bağrımızı açar, tebessüm sadakamızdan bunları da mahrum etmeyiz.
Zira mü’min, civanmert, centilmen ve âlicenap insandır.
Aldansa da kimseyi aldatmaz.
Kin, intikam ve rövanş duygularıyla hareket etmez.
*Ancak bir kere dönmüş insanlara karşı tekrar döneklik yapabilecekleri ihtimaline binaen ihtiyat ve tedbiri de asla elden bırakmaz.
*Onların, yürünen uzun yolda güzergâh emniyetini ihlâl etmelerine bir daha fırsat vermez.
Zira inanmış bir insan, bir kere sokulduğu delikten tekrar sokulmaz.
*Aynı kişiler tarafından tekrar aldatılmama adına alınması gereken bütün önlemleri alır.
*Suret-i haktan görünen münafık karakterli kişilerin kendisini idlal ve ifsat etmesine fırsat vermez.
Hülâsa, herkes karakterinin gereğini sergiler.
Kin ve nefretlerine yenik düşmüş, haset ve iğbirar hastalığından kurtulamamış, şeytanın dürtüleriyle hareket eden zavallılar, peygamber yolunda yürüyen insanları vazgeçirmek için akla hayale gelmedik entrikalar planlayacaklardır.
Onların bu saldırıları karşısında bize düşen, “bünyân-ı mersus” gibi birbirimize kenetlenerek tam bir vifak ve ittifak içerisinde hareket etmektir.
Öyle ki elli tane müfsit cereyan bizi birbirimizden koparmaya çalışsa yine de koparamamalı.
Ayrıca maruz kaldığımız sıkıntı ve meşakkatler karşısında asla sarsılmamalı, paniklememeliyiz.
*Şurası iyi bilinmelidir ki dünyanın bütün şeytanları toplansa dahi Allah’ın izni olmadan bize zarar veremez, bizi yürüdüğümüz yoldan alıkoyamaz.
*O halde paniklemeye, ümitsizliğe düşmeye ve korkmaya gerek yok.
*Bilakis yürekli olmalı, ümidimizi korumalı hatta çevremizdeki herkese ümit kaynağı olmalıyız.
Bunun yanı sıra Allah’ın önümüze açtığı imkân ve fırsatları çok iyi değerlendirmeye çalışmalıyız.
Bmtl:
İFTİRALAR, ZULÜMLER VE SON ARZUM
[16/10/2016]
“Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar.”
*Dünya muhabbeti istikametinde bir adım atınca, o bir adım, ikinci adımı atmanın zorlayıcı bir sebebi ve aynı zamanda bir referansıdır.
*Olumsuz şeylere doğru atılan her adım, ikinci yanlış adıma bir çağrıdır, bir davetiyedir.
*Bütün mesâvîde, bütün me’âsîde, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, bütün “mûbikât”ta ve “mühlikât”ta, bu böyledir.
*Bir kere yalan söylersin, ağzın alışır, yine söylersin.
*Bu, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifteki mübârek beyanına uygun düşmektedir.
Zaten, O’nun beyanına uygun düşmeyen şeyler merdûttur.
Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar.
Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse, kalbi yine parlar.
Fakat tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir.
İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur: ‘Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)’ (Mutaffifîn, 83/14)”
Evet, “İnsan, bir günah işlediğinde, bir hataya girdiğinde, kalbinde bir leke hâsıl olur.”.
*O “latife-i Rabbâniye”nin ufkunda bir kararma, bir yönüyle hakâik-i Esmâ’ya ve hakâik-i Sıfât’a nâzır o rasathanede bir küsûf, bir hüsûf yaşanmaya başlar.
*Hemen insan, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe ile Allah’a teveccüh etmezse, o kararma artar ve kalbi kuşatır.
Derecesine göre, bizim gibi ümmîlerinkine “tevbe” deriz.
*Bir üstte o meseleyi duyarak, kalbi titreyerek, tepeden tırnağa ihtizaz yaşayarak yapanlarınkine de “inâbe” denir.
Kur’an-ı Kerim, ona da çok yerde işaret buyuruyor;
mesela, şöyle diyor: وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize yönelip derin bir tevbe şuuru içinde O’na gönül verin.”
(Zümer Sûresi, 39/54)
Onun bir ileri seviyesine ise sofîler “evbe” diyorlar;
ona da yine Kur’an-ı Kerim’de “evvâb” tabiriyle işaret ediliyor;
mesela, نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur! Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.”
(Sâd Sûresi, 38/30, 44)
İşte, o türlü mülahazaların üzerine dökülecek -kezzâb mı- hayır kevser gibi bir iksir, o olumsuz şeyleri yıkayacak, kalbi pîr u pâk edecek, aynı zamanda mele-i a’lânın sâkinlerince de imrenilir hâle getirecektir.
*Hatalar ve günahlar, insanın iradesinden korkmalı, tir tir titremeli;
bir harama nazar, bir dilin dudağın o istikamette harekete geçmesi, bir kulağın mesmûât mevzuunda olumsuz şeylere dikkat kesilmesi… İnsan, iradesinin hakkını vererek, o olumsuzlukların ağızlarına “istiğfar” ile, *“tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile bir tokat indirmeli.
*Günah, otağını sizin kalbinizin bir yanına kurmak istediğinde, korka korka kurmalı;
“Hemen arkadan istiğfar gelirse, her şeyi silip süpürüp götürecek ve bir kere de ben bu adamı aldatamayacağım artık!..”
demeli.
Günah/hata, tir tir titremeli, hakiki mü’minde.
“Falanı öldüreceklerdi!”, “Ailemle uğraşıyorlar!” ve “Falanlar, terör örgütü!”
Bunlar Birer Kuyruklu Yalan
Günah işleyen, kâfir olmaz;
sadece Allah’a karşı isyan etmiş olur.
Ama onda ısrar ediyorsa şayet, umursamıyorsa, “günahı umursamamak, en büyük günahtır!”
O “kebîre”nin (büyük günahların) üç sayıldığı, beş sayıldığı, yedi sayıldığı, (yetmiş diyenler de var) yetmiş sayıldığı yerde, hepsinin üstünde “günahı umursamamak” vardır;
o, belki hepsini ifade edebilecek şekilde öyle bir günahtır.
Ve günümüzde bu, öylesine sârî bir hastalık halini almıştır ki, televizyonda ve İnternet’te, çok ciddi bir duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verilmekte;
iftira, tezvir, yalan görülmektedir.
Öyle korkmazlık içinde, -bağışlayın- öyle utanmazlık içinde, öyle hayasızlık içinde, milletin gözünün içine bakıla bakıla sürekli öyle yalanlar söyleniyor ki!..
Şimdiye kadar söylenen şeyler, o bir kısım zift cerâidinde (gazetelerinde/yayınlarında)…
Kim üzerine alırsa, “yarası olan gocunuyor” deriz, yarası olmayan da gocunmaz.
Zift cerâidinde, akla hayale gelmedik şeyler…
Bazen “falanı öldüreceklerdi!” derler ki, korkunç kuyruklu bir yalan.
Ve hele bunu söyleyen bir yerde bir “mihrap” adamı ise, bir “minber” adamı ise, bir “kürsü” adamı ise, daha ötede adama benzeyen bir şey ise, söylediği bu şey, öyle bir ayıp, öyle bir denâet, öyle bir şenâettir ki!..
“Hep öteden beri böyle benim ailem ile uğraşıyorlar!”
Kuyruklu bir yalan.
“Falanlar, terör örgütü!”
Kuyruklu bir yalan.
“Paralel”, kuyruklu bir yalan.
Ve bunun karşısında sesini çıkarmayanlar, “dilsiz şeytan”lar.
اَلسَّاكِتُ عَنِ الْحَقِّ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ
Hakikat karşısında sesini çıkarmayana -hadis ifadesiyle- “dilsiz şeytan” deniyor.
Evet, bunların hepsi, hakkınızda söylenebilir.
Çok olumsuz şeylere maruz kalmanın yanı başında, bir sürü yalanla da müttehem hale gelebilirsiniz.
“Yalan” değerlendirilerek,
“iftira” değerlendirilerek,
“itiraf” süsü verilmek suretiyle bühtanlar değerlendirilerek,
“isnad”lar değerlendirilerek,
“ta’yîr”ler değerlendirilerek,
“ta’yîp”ler değerlendirilerek,
“tahkir”ler değerlendirilerek,
“tezyif”ler değerlendirilerek kimi insanlar da iğfâl edilmiş olur.
Bu, bir zatın böyle tek başına işlediği bir günah olmaktan çıkar.
Onca insanı da idlâl ettiklerinden, “es-sebebu ke’l-fâil” sırrınca, Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde ifade buyrulduğu gibi, o sebebiyet verenler, diğerlerinin veballerini de sırtlanacaklardır.
Kur’an’ı bilenler, anlayacaklardır bunu.
Bir misal:
لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلاَ سَاءَ مَا يَزِرُونَ
“Sonuçta da, Kıyamet Günü kendi günah yüklerini tastamam yüklenecekleri gibi, hiçbir kesin bilgiye dayanmadan saptırdıkları kimselerin günah yüklerinden bir kısmını da taşıyacaklardır.
Gerçekten, sırtlarına ne kötü bir yük alıyorlar!..”
(Nahl, 16/25)
Bu hakikati ifade için اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ (Sebep olan yapan gibidir.) demişler;
اَلدَّالُّ عَلَى الشَّيْءِ كَفَاعِلِهِ “Bir şeye delalet eden, -bir yönüyle- onu işlemiş gibidir!” Bir sürü insan, bu mevzuda şirazeden çıkarılıyorsa, yalan söylemeye alıştırılıyorsa, yalanı mahzursuz görüyorsa, iftirayı mahzursuz görüyorsa, buna sebebiyet verenler her bir insanın vebalini de yüklenirler.
Hazreti Âişe Annemize münafıklarca atılan iftiraya maalesef bir kısım mü’minler de inanmışlardı.
Bir kısım münafıklar da mübârek Âişe validemize iftira etmişlerdi.
Bütün analardan üstün;
anaları üst üste yığsanız, Anadolu anası gibi tertemiz anaları üst üste yığsanız, onun (radıyallâhu anha) ka’kül-ü gülberlerinin bir tek kılına mukabil gelemez.
Fakat bir-iki tane kendini bilmez densiz, onun (radıyallâhu anha) hakkında, hiç tutmayacak bir isnatta bulundular;
sizin hakkınızda yapılan isnatlar gibi bir isnatta bulundular.
Fakat o, iffetine düşkün, çok onurlu, nezih bir iklimde neş’et ettiğinden, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetinden, Hazreti Ebu Bekir gibi nâdide bir insanın kızı olmasından ve anası gibi nâdide bir sahabenin kızı olmasından dolayı bütün bunların musibet olarak muzâafını yaşadı.
Onunkisi, sadece bir isnat, bir iftira karşısında onun elemini duyma demek değildi;
konumu itibariyle, “müfred” bir isnat değildi o;
“muzâ’af” bir isnat değildi, “mük’ab” bir isnat değildi, “mük’ab der mük’ab” bir isnat idi.
(Bu son tabir, Ziya Gökalp’e ait.) Böyle kat kat katlanmış bir isnat idi.
Hazreti Meryem validemizin o mesele karşısındaki duyarlılığı ölçüsünde duyuyordu.
Hazreti Meryem Validemizin halini Kur’an şöyle anlatır:
فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا
“Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı.
(Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke, bu iş başıma gelmeden önce öleydim de, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.”
(Meryem, 19/23)
Hazreti Âişe annemiz de böyle derin bir tahassürle adeta iki büklüm olmuştu.
Maalesef, o korkunç iftiraya bir kısım safderun Müslümanlar da inanmışlardı.
Sahabe gibi güzide, ufku açık, bir yönüyle vahiy çağlayanları altında yunup yıkanan, bir yönüyle de vahyin projektörleri karşısında her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun doğru gören, doğru değerlendiren, yerli yerinde ona göre ifade eden insanlardan bile aldananlar olmuştu.
Yalan öyle, iftira öyle, tezvîr öyle… Bir de bu mevzuda meselenin doğrusunu, öyle olmadığını ifade eden insanların sesi kesilmişse…
Vahiy geleceği âna kadar, Efendimiz de ızdırapla kıvrandı, Hazreti Ebu Bekir de ızdırapla kıvrandı, Vâlide de ızdırapla kıvrandı, Esmâ da ızdırapla kıvrandı.
Belki bütün ezvâc-ı tâhirat da ızdırapla kıvrandılar.
Ve bu günlerce sürdü;
mübarek annemiz, yatağa düştü.
“Bunlar fırâk-ı dâlle!” diyen şahıs sonunda kendi kimliğini ortaya koymuş oldu.
Size yapılan iftiralar ve isnatlar, zalimâne muameleler, derdestler, tehcirler, ta’yipler, tahkirler, tezyifler, hatta tepeden inip bütün bütün yok etme mülahazaları, çok kimseyi -belki- bu mevzuda olumsuz şeylere sevk edecek kadar onlarda şok tesiri yapmıştır.
Dün Anadolu insanının en nezihlerinden iki tanesinin, annelerinin cenazelerine iştirak ederken arkadan kelepçeli olarak götürülmeleri öyle rikkatime dokundu ki,
“O mübârek Anadolu’da insanlık bu kadar mı sukût etti!..”
diye gözyaşlarımı tutamadım.
Annelerinin cenâzesi… وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَ “Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!”
Führer’ler emredince, SS’ler de yapıyorlar.
Denâetin, şenâetin bu kadar çirkini yaşanmamıştır Anadolu’da.
Ama bütün bunları bazı kimselerin karakterlerine verecek -halk ifadesiyle diyeyim- “es” geçeceksiniz.
Yoksa her şeyi alır içinize dert ederseniz şayet, yapmanız gerekli olan şeyi yapamazsınız;
defaatle arz ettiğim gibi.
Bir tanesi… Ben onun hakkında şöyle böyle denen şeylere inanmıyor gi-bi i-dim, gi-bi i-dim.
“Bunlar fırâk-ı dâlle!” demesiyle, taşlar yerine oturdu.
Demek ki gerçekten dönmüş gibi görünmüş, kılık kıyafetle;
fakat dönmeyip yerinde durduğunu “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle tesbît ediyor, tescîl ediyor, ma’şeri vicdanda.
“Allah, gerçekten Kendine dönmeye muvaffak eylesin!” diyeyim.
Biz değil öyle, sadece bir basit ilmihalle yetinmek, her konuda ciddi bir eser okumakla da iktifa etmedik.
Onların öğrendikleri gibi kitapların fihristine bakarak, fişleyerek, işleyerek ortaya kitap koyup kariyer yapmayı asla yeterli bulmadık.
Bir kitaba bakarken, onu otuz kitapla da müzakere ederek, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat’in mübârek mülahazalarını zihinlerimizin bütün nöronlarına işlemek üzere işledik.
Bir tek kelime ile, İmam Ebû Mansûr el-Mâturidî veya Eş’ârî hazretlerine, Ebu Hanife hazretlerine, İmam Mâlik hazretlerine, İmam Şâfiî hazretlerine, İmam-ı Hanbelî hazretlerine, selef-i sâlihîne aykırı yol tutmamaya gayret gösterdik.
Senelerden beri hadisleri metnin kritiğini yaparak okuduk.
Senelerden beri, birkaç kitabı beraber bulundurarak, ricalin kritiğini yaparak müzakere ettik.
Onlara sorsanız, on tane insanın (ricâlin) sergüzeştini söyleyemezler.
Hatta bir şey söyleyeyim;
o mevzuda uzman olan en büyüklerine sorsanız -belki sonra bakar öğrenir- “Buhari’nin birinci hadisinin râvîsi kimdir?” diye, yemin ederim, bilmez;
hem de o işte uzman geçinenler bilmezler.
“Nâdânlar ederler sohbet-i nâdânla telezzüz.”
Diploma ile olmuyor! “Divânelerin hemdemi, divane gerektir.”
Size “terör örgütü” diyenler veya “fırâk-ı dâlle” iftirasını seslendirenler tarihin sayfalarına kapkara olarak kaydedilecekler.
Size “terör örgütü!” demek, dünyada en garip bir isnattır.
“Paralel!” demek, en garip bir isnattır.
En garibini de kendini bilmez bir tanesi, diplomalı cahil, “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle söyledi.
Öyle bir denaet, öyle bir şenaat irtikâp etti ki, yarın dayandığı kuvvetler, üzerinde bulunduğu blokaj yıkılınca tarihe kapkara olarak geçecek.
Zulüm devam etmez;
اَلْكُفْرُ يَدُومُ، وَالظَّلْمُ لاَ يَدُومُ “Küfür, mahkeme-i kübrâya, ma’dele-i ulyâya kalır;
zulüm ise, gayretullah’a dokunduğunda, onu yapanları, beraber alır, seylaba kapılmışlar gibi beraberce sürüklenir giderler!”
Evet, tarihe lekeli birer sayfa halinde intikal edeceklerdir.
Dolayısıyla aldırmayın!..
Fakat binlerce insanı, insanca yaşama haklarından mahrum edenler, suretâ dönmüş ama aslında kılcallara kadar sızmış kimselerdir.
Mübarek ANADOLU İNSANININ KILCALLARINA KADAR SIZMIŞLAR.
Kılcallara kadar SIZAN BU KİMSELER, yeryüzünde melekliği temsil eden insanlara karşı akla hayale gelmedik isnatta, iftirada, tezvirde, tahkirde, tezyifte bulunuyorlar.
Kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar.
Bunu, ZAMAN GÖSTERECEK;
gelecek zaman gösterecek.
Şu anda bile, azıcık insanlıklarını unutmamışlarsa -zannediyorum- o gelecekte zamanın göstermesinin karın ağrılarını çekmeye başlamışlardır bile.
HAYALİMDE DURUMLARINI CANLANDIRIYORUM;
bu türlü şeyler akıllarına geldikçe, ya duvarlara yumruk vuruyorlardır veya bilmem neler gibi tekme atıyorlardır, şu anda.
İnanın…
Çünkü إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ “Siz, acı çekiyorsanız, onlar da sizin elem duyduğunuz gibi acı çekiyorlar.
Ama siz, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden, engin şeyler umuyorsunuz.”
(Nisâ, 4/104) Siz şimdiye kadar yaptığınız hizmetlerin karşılığında bir şey beklemediniz.
170 küsur ülkeye açıldınız, zannediyorum.
Benim bildiğim arkadaşlar, Allah rızasından başka bir şey beklemediler.
Bizimkine gelince, sadece cami kürsülerinden veya konferanslardan teşvikten ibaret…
Haramîliği, Yolsuzluğu, Diplomasızlığı, Beceriksizliği Örtmek ve Diktatörlüğü Güçlendirmek Hesabına Kullanılan 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Bahaneleri
Onların bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam.
Hatta yine “darbe” dedikleri bir dönemdeki o emniyetçilerden, adliyecilerden bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam.
Ama daha ilk gece, işte o ferzende-i bînamaz-ı Cibalî İmamı’nın, telefonda “Hemen derdest edin bu adamı!” demesi… Yahu bu işi yapan emniyetçiler, sizin emniyetçileriniz.
Dün “Savcısıyız!” deyip askerleri tutturduğunuz emniyetçileriniz.
Takdir ettiğiniz, göklere çıkardığınız adliyecileriniz, hâkimleriniz, savcılarınız.
Ben yemin ederim, bunları daha sonra o televizyonlarda, siz söyleyince, simalarını gördüm, tanıdım.
Hiç alakası yok.
Fakat meselenin olduğu gece, paraların oradan oraya taşındığı gece, haramîliklerin setredilmeye çalışıldığı gece, rüşvetlerin ketmedilmeye çalışıldığı gece, bir kısım fetva eminlerinin de “Bunlar, -efendim- rüşvet değil, hediyedir!” dediği gece… Aynı gecede birden bire hemen suçluyu bulup onu tecziye etmek, onu karalamak, öyle bir denâet, öyle bir şenaattir ki, tarihte gâvur bile yapmamıştır bunu.
İkincisi;
bir darbe planlanıyor.
*Öyle bir darbe ki?!.
Başçavuşlar, onbaşılar, çavuşlar bile bir darbe planlasa, evvela ne yaparlar? Gitseniz, evde bu türlü şeyleri hiç bilmeyen, benim bacılarıma, analarıma sorsanız, derler ki, “Yahu en evvela başbakanı, cumhurbaşkanını, bakanları falan derdest ederiz!”
Halkın üzerine tanklar sürüyorsunuz!..
*Allah aşkına, böyle komik bir darbe olmaz.
*Ama diplomasızlığı gündemden düşürmek için daha büyük bir gündem oluşturmaya ihtiyaç vardı.
*Haramîliği/hırsızlığı gündemden düşürmek için, tapelerdeki resimleri ve konuşmaları gündemden düşürmek için, elini güçlendirmek için, karalamaya matuf daha farklı bir fırçaya, daha farklı bir siyah boyaya ihtiyaç vardı.
*Böyle bir oyuna, böyle bir senaryoya “bî idrâk” bazıları da inandılar.
*Ee inanmamaları için de bir sebep yoktu.
İnsan “bî idrak” bile olsa inanmayacaktı ama farklı şeyi, müdafaa mahiyetindeki şeyi söyleyecek herkesin sesini kestiler.
*Yüzlerce konuşan insanı içeriye attılar.
*Yüzlerce müesseseye karşı tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte bulundular;
gasbettiler, hırsızlık yaptılar.
Sonra onların hakkından gelmek suretiyle, iktisadî/ekonomik durumdaki boşluğu kapamak istediler.
*Millete ait malları satmak suretiyle, işi beceremediklerini, yüzlerine-gözlerine bulaştırdıklarını setretmek için, onu kullanmayı düşünüyorlar.
Şuraya devrediyorlar, buraya devrediyorlar, haramîlik yapıyorlar, sahiplerinin kolunu-kanadını kırıyorlar, alın teri ile kazanılmış şeylere gidip konuyorlar.
Evet, bütün bunlara mâruzsunuz.
*Ve her maruziyet mutlaka gelip bir yönüyle size tosluyor.
Üzülüyorsunuz.
Fakat “Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler!” diyeceksiniz.
İçinizde bunlara çok fazla yer vermeyeceksiniz.
Denîler, denâetlerini hep işlerler.
Yalanlarını, tekziplerini, iftiralarını, yüzlerine vurmak için çalışan avukatlar vardır.
Vâkıa, Anadolu’da avukat da bırakmadılar.
Bu işi dillendirecek hukukçu da bırakmadılar.
Hatta işin bekçisini bile bırakmadılar.
“Başka farklı bir ses çıkmasın!” diye sokaklarda, meydanlarda ilan ettiler:
“Bir evden farklı bir ses çıkıyor mu? Hemen basın onları, siz onlara da ‘paralel’, ‘terör örgütü’ deyin, içeriye atın!”
Birisinin bir dönemde dediği gibi, “Siz kapıyı kırın, içeriye alın;
sonra o meseleyi suç göstermek için, biz kanun çıkarırız!”
Dünya hukuk tarihinde yüzkarası;
böyle bir denâet mülahazası duyulmamıştır.
Yüzkarası;
Lenin bile böyle bir şey yapmamıştır.
Bütün sesler kesilince, sadece kesilmesi gerekli olan o hâin sesler yarasalar gibi çığlık atınca, dolayısıyla “doğru” duyulmuyor ve “hakikat” seslendirilemiyor.
Hatta dıştan oraya giden insanlar bile, o genel manzara karşısında -belki- mebhût kalıyorlar, sessiz kalıyorlar.
Var mı sesini çıkaran?!.
Ölüme gülerek gideceğim;
son arzum sorulursa, ölmeden evvel o zalimlerin ve dilsiz şeytanların yüzlerine tükürmek isteyeceğim!..
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki;
عَليْكُمْ بسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِيِّنَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ
“Siz, Benim ve doğru yolda olan Raşid Halifeler’in yolunu yol edinin.
Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.”
Hazreti Ebu Bekir’e sövenlerin, Hazreti Ömer’e sövenlerin, Hazreti Osman’a sövenlerin, Hazreti Âişe’ye iftira atanların, Aşere-i mübeşşere’yi tel’in edenlerin görülmemesi, öyle korkunç bir dalalettir ki!..
Kavga etme başka, onları yeni bir cephe olarak ilan etme başka, onlarla vuruşma ve sürtüşme başka, devletlerarası münasebet açısından diplomatik ilişkiler başka…
Fakat “Benim ashabıma söven, benden değildir!” diyor Allah Rasûlü.
Hafizanallah!..
Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer;
peygamberler döneminde olsaydı, peygamber olurdu onlar.
Çok peygamberin yaptığı şeyden büyük işler yapmışlardır o Hazreti Ebu Bekir’ler, o Hazreti Ömer’ler.
Fakat onlar, onlara (radıyallâhu anhüma) söverken, kalkacak bir şom ağızlı “Ben, Sünnîlik (Ehl-i Sünnet) diye bir şey bilmiyorum!” diyecek.
*Ondan habersiz birisi de kalkacak “fırâk-ı dâlle!” diyecek.
O ne demek? “Sünnet çizgisinden dışarıya çıkmış.”
A be birader, وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَ (Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!)
Hiç olmazsa, birbirinizle anlaşın da, belli bir noktada bir birlik ortaya koyun!
Sen ayrı bir zevzeklik yapıyorsun, o ayrı bir zevzeklik yapıyor.
İkisi de yalan fakat yalanlar örtüşmüyor.
Madem anlaştınız, o zaman “Ben ne diyeyim burada?!.”
deyip birbirinizle anlaşın!
Allah hayrınızı versin!..
Allah, Kendini size tanıttırsın!..
Allah, sizi o lânetsi halden halâs eylesin!..
Evet… Açık dedim.
Yok pervam.
Bir tek arzum var: Bunu bana ve bu Hizmet’e yapanlar, idam sehpasına götürdükleri zaman bir tek arzum var.
Ben de askere gitmeden evvel Edirne’de imam iken iki defa ruhânî reis olarak idamlıkta bulundum.
Bu zulmü, bu haksızlığı, bu i’tisafı yapanlar, arzumu sorsa, “Son arzun nedir?” diye;
rica edeceğim: “Gülerek ölüme gidiyorum.
Bu zâlimleri getirin;
ölmeden evvel, bunların yüzüne tükürmek geliyor içimden.
Benim son arzum budur, ölmeden evvel.
“Tükürün o zalimlerin hayasız yüzlerine!..”
deyip evvela kendim tüküreceğim.
Masum insanları derdest edip içeriye atanlara..
mala mülke el koyanlara…
ve arkadan bunlara Karakûşî kararla fetvâ verenlere, “Hiçbir zulüm yapılmıyor!” diyenlere, bunu açıktan açığa medya diliyle ifade edenlere..
binlerce insan, haksız-hukuksuz ezilirken, hak-hukuk ayaklar altında çiğnenirken, “Yapılan şeyler gayet âdilânedir!” diyen Karakuşî efendilere…
Onların yüzüne tükürmeden gidersem, içimde ukde olur!..
Ama şimdi daha tükürmüyorum.
Belki ihtida ederler, gerçek Müslüman olurlar, “fırak-ı dâlle” olmaktan kurtulurlar.
“Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün;
bu okulları kapatın!” Diye Yabancılara Yalvaran Hâriciyeci
Biz ki mü’miniz;
aldanırız, fakat aldatmayız!..
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: الْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ، وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Mü’min;
aldanabilen, şeref-meâb, kerem-meâb bir insandır.
Çizgisi belli olmayan, akı-karayı birbirine karıştıran fâcir kimseye gelince, onun işi-gücü ayak oyunudur!”
Dolayısıyla, siz, karakterinizin gereği, mü’min olmanın gereği, belki aldanabilirsiniz ama asla aldatmazsınız.
ALDANDINIZ KILCALLARA SIZMIŞ HÂİNLERE;
Anadolu insanı düşmanlarına aldandınız.
Bundan sonra da aldanabilirsiniz.
Onlar, kalktı size karşı “Aldandık!” filan dediler.
Otuz senedir, takdirle yâd ettiler;
otuz senedir dünya da takdirle yâd ediyor.
Onların para dökerek, kafa çalmaya, insan peylemeye çalışmalarına rağmen, hâlâ sadece bir yerde, bir okulu kapatmaya muvaffak olabildiler.
O da yer değiştirme;
kapatma değil, yer değiştirme sadece.
Okulu bir yerden aldı, başka bir yere koydular, o kadar.
Otuz senedir sizinle el ele, omuz omuza, diz dize, topuk topuğa NAMAZ KILIYOR GİBİ beraber bulunanlar, ricâl-i devletin de çocuklarını koyduğu o okulların kapatılması için, bütün güçlerini o istikamette seferber ettiler.
Evet, hâriciye elemanlarını da seferber ettiler.
Geçenlerde biri anlatıyordu:
Önemli bir yerdeki zavallı bir hâriciyeci, “Vazifemden olurum!” diye, “paralel diye içeri atarlar” korkusuyla, bulunduğu ülkenin hâriciye vekilinin önünde dize geliyor;
“Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün;
bu okulları kapatın!” falan, diye yalvarıyor.
Oradaki adam da, “Bu iş bize ait, siz burnunuzu her şeye sokmayın!” diyor.
Evet, burunlarını her şeye sokan insanlar, burunlarından birer tenkir yumruğu yiyerek geriye döndüler.
Bundan sonra da aynı şey olacaktır.
Balkanlar’a dünya kadar para döktüler;
medâris şeklinde vazife yapan okulları kapatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Allah (celle celâluhu) avene-i şeytana, bugüne kadar fırsat vermedi;
bundan sonra da fırsat vermesin!..
Hizmet-i imaniye ve Kur’an’iyeyi, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde devam ettirsin!..
Ehl-i Sünnet çizgisinde hareket eden insanlara, “fırâk-ı dâlle!” diyen kimselere de Allah (celle celâluhu) hidayet eylesin!..
Kime “terörist!” diyor bunlar?!.
Bu Cemaat, terörist olamaz.
Ona “terörist!” diyenlerin kendileri birer teröristtir!..
Heyhat, mü’minlere, hayatında karıncaya basmamış insanlara “terörist” diyorlar.
Arkadaşlarımı da kendim gibi biliyorum.
Bakın bugün yine bir şey yaşadım.
Arıya ağladığımı size söylemiştim, değil mi?
*BİR KARINCA … Sırt üstü düşmüş, hayatı için nâmüsait, bulunmaması gerekli olan bir yerde, derlenip toparlanamıyor.
Dışarıya çıkarıp güneşle buluşturduğumda hareket etti.
Size yemin ederim, babamın kabirden çıkıp geriye dönmesi gibi sevindim.
*ÇIRPINAN BİR KELEBEK …
Çırpınıyor, bir türlü kalkamıyor.
Önce bulmakta bir hayli zorlandım.
Dakikalarca yakalamak için uğraştım.
Sonra elime aldım, dışarıya çıkardım, Güneş ile buluşturdum.
Uçtuğunu görünce, birden bire adeta bir Kurban bayramı, bir Ramazan bayramı yaşadım, yemin ederim size.
*Ve en son, bugün;
BİR HAYVANCIK …
Sırt üstü düşmüş;
“Acaba siyah çorabımdan düşmüş bir iplik mi?” dedim.
Canlıysa eziyet etmekten korkarak, elimi uzattım.
Sıktığım zaman “incitebilirim” diye, bir hayli baktım.
Baktım çok hafif kıpırdanıyor;
anladım ki karıncaya benzer, o türden bir canlı;
belki bir termit.
Burada termit oluyor mu, bilmiyorum.
Nasıl yakalasam?!.
“Farkına varmadan çok sıkarsam, canı çıkar zavallının!” diye düşündüm.
Fakat sonra böyle tırnaklarımın ucuyla yakaladım bir yerinden.
Çıkardım, kapıya koydum;
tahtaların üzerine koyunca, hemen tahtaların birinin arasına sızdı.
Size yemin ederim, annemin mezardan çıkıp gelmesi gibi sevindim.
■Bu insanlar kime “terörist” diyorlar?!.
Ben şu kaldırımlarda yürürken, belki yüz defa, belki birkaç yüz defa “Amanın, burada karınca olabilir, dikkatli basın!” demişimdir.
Çevreme bakmadan yürüdüm hep, yanlışlıkla önümdeki bir canlıyı ezerim diye.
Yılanın belini kıran bir arkadaşımla bir ay konuşmadığımın burada şahitleri vardır.
Kampta benim çadırımın etrafında dolaşan bir yılanın belini -biraz da gösteri yapmak için- kırdığından dolayı, bir ay konuşmadım onunla.
■Kime “terörist!” diyor bu insanlar?!.
O cemaat, terörist olamaz.
Ona “terörist!” diyenler, kendileri teröristtir;
çünkü onlar, sızmışlardır.
BAŞKA YERDEN EMİR İLE GELMİŞLERDİR.
Ama bütün bunlar, bir gün er-geç ortaya çıkacak.
Bugünün utanmazları, o gün âsâ gibi iki büklüm olacaklar.
Sizin yüzünüze bakamayacak hale gelecekler.
O zift cerâidinde olanlar da, o türden cerâidle sizin aleyhinize atıp tutanlar da, sizi karalamak için boyacılarda siyah boya bırakmayanlar da, hepsi, ettiklerinin kat katıyla, Allah tarafından cezalandırılacaklar.
إِنَّ اللهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Şüphesiz Allah, hiç kimseye zulmetmez;
fakat insanlar, kendilerine zulmederler.”
(Yûnus, 10/44)
“Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ
“Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!”
Ziya Paşa son kısmı Kur’an’dan iktibasla söylüyor.
Seyyidina Hazreti Yusuf’un, daha sonra da Mekke’nin fethinde Efendimiz’in beyan buyurdukları âyet ilave edilmiş bir mısra:
Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ
“Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!”
قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ آثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا وَإِنْ كُنَّا لَخَاطِئِينَ
“Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, kasem olsun ki, Allah, sizi, bize üstün kılmıştı ama gelin görün ki, hased, çekememezlik, hazımsızlık, yapamadığımız şeyin bin katını yapmanız, bizi bu türlü taşkınlığa, dalalete, tuğyana, aşırılığa sevk etti!” (Yusuf, 12/91)
Yine de her şeye rağmen biz şöyle dua edelim:
اَللَّهُمَّ اهْدِهِمْ الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ آمِينَ
Allahım, onları da “sırat-ı müstakîm”e hidayet buyur;
kendilerine nimet lütfettiklerinin yoluna;
üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların ve dalâlette olanlarınkine değil.
Âmin…
■■■
  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...