Yirmi Beşinci Lem'a / Hastalar Risalesi Yirmi beş “deva”dır.
Hastalara bir merhem, bir teselli, manevî bir reçete olarak, bir hasta ziyareti ve “geçmiş olsun” makamında yazılmıştır.
Bir Hatırlatma ve Özür Bu manevî reçete, bütün yazdıklarımızdan daha hızlı bir şekilde 604 HAŞİYE telif edildiği gibi, hepsinin aksine, tashihe ve dikkatlice okumaya vakit bulamadan, gayet süratle, ancak bir defa gözden geçirildi.
Yani ilk müsvedde gibi dağınık kaldı.
Kalbe fıtrî bir şekilde gelen mânâları sanatla ve üslûba dikkat ederek bozmamak için yeniden ele almaya lüzum görmedik.
Okuyanlar, bilhassa hastalar bazı hoş olmayan tabirlerden veyahut ağır kelimelerden, ifadelerden sıkılıp gücenmesin, bana da dua etsinler.
ِعُون اج َر 605 إ َ ِ ل َو ْی ِھ َ إ ِ إ ِِّٰ نَّا ِ قَال نَّا ُ ۤ وا ُم ِصیبَةۙ َص أ ٌ إ ُ ْم ْھ ابَت َ ِ ذَ ۤ اَل ا ِذی َن َّ ْشِفین606 ُھو ِ یَ َو ْ ُت َمِرض َ فَ إ ِ یُط ِ یَ ْسِقین َو ذَا ُھو ِعُمِني ْ َو َ ال ِذي َّ
Bu Lem’a’da, insanlığın on kısmından birini teşkil eden musibete uğramışlara ve hastalara hakiki bir teselli ve faydalı bir merhem olabilecek yirmi beş devayı kısaca beyan ediyoruz.
Birinci Deva
Ey biçare hasta!
Merak etme, sabret.
Hastalığın sana dert değil, belki bir çeşit dermandır.
Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor.
Meyvesi olmazsa boşa gider.
Hem rahat ve gaflet içinde çok çabuk geçer.
Hastalık senin o sermayeni büyük kârlarla kazançlı hale getiriyor.
Ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, onu tutuyor, uzun kılıyor ki, meyvesini verdikten sonra gitsin.
İşte ömrün hastalık sayesinde uzamasına işaret olarak şu darbımesel dilden dile dolaşmıştır:
“Musibet zamanı çok uzun, sefa zamanı ise pek kısadır.”
İkinci Deva
Ey sabırsız hasta!
Sabret, hatta şükret.
Senin bu hastalığın, ömrünün dakikalarını birer saat ibadet hükmüne geçirebilir.
Çünkü ibadet iki kısımdır.
Biri namaz, dua gibi mâlum olan müspet ibadetlerdir.
Diğeri ise menfî kısmıdır; insan hastalık ve musibet vasıtasıyla aczini, zayıflığını hisseder, Rahîm Yaratıcısına sığınır, yalvarır.
Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur.
Evet, hastalıkla geçen bir ömrün, Allah’tan şikâyet etmemek şartıyla, mümin için ibadet sayıldığına dair sahih rivayetler var.
607 Hatta sabreden ve şükreden bazı hastaların bir dakikasının bir saat ibadet ve bazı kâmil zâtların hastalığının bir dakikasının bir gün ibadet hükmüne geçtiği, sahih rivayetlerle ve doğruluğuna şüphe bulunmayan keşiflerle sabittir.
Ömrünün bir dakikasını bin dakika hükmüne geçirip sana uzun bir ömür kazandıran hastalıktan şikâyet değil, ona teşekkür et.
Üçüncü Deva
Ey tahammülsüz hasta!
Gelenlerin sürekli gitmesi, gençlerin ihtiyarlaması ve daima yokluk ve ayrılık içinde yuvarlanması, insanın bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğinin delilidir.
Hem insan, canlıların en mükemmeli, donanım bakımından en zengini, en yükseği, hatta sultanı hükmünde olduğu halde, geçmiş lezzetleri ve gelecek sıkıntıları düşünerek hayvana nispeten en aşağı derecede, ancak kederli, zahmetli bir hayat geçiriyor.
Demek ki o, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak, ömrünü rahat ve sefa ile geçirmek için gelmemiştir.
Elinde büyük bir sermaye bulunan insan, burada ticaretle sonsuz, ebedî bir hayatta saadeti elde etmeye çalışmak için dünyaya gelmiştir.
608 Ona verilen sermaye ömürdür.
Eğer hastalık olmazsa sağlık ve afiyet insana gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, ahireti unutturur.
609 İnsan, kabri ve ölümü aklına getirmek istemez, geçici hevesler ömür sermayesini boş yere sarf ettirir.
Hastalık ise birden insanın gözünü açar.
Vücuduna der ki:
“Ölümsüz ve başıboş değilsin, bir vazifen var.
Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, ona göre hazırlan.”
İşte bu noktadan, hastalık insanı hiç aldatmayan bir nasihatçi ve hep ikaz eden bir rehberdir.
Ondan şikâyet değil, belki bu yönüyle ona teşekkür etmek, eğer çok ağır gelirse sabır istemek gerekir.
Dördüncü Deva
Ey halinden şikâyet eden hasta!
Senin hakkın şikâyet değil, şükür ve sabırdır.
Çünkü bedenin ve uzuvların, kendi mülkün değildir.
Onları sen yapmadın, başka tezgâhlardan satın almadın.
Demek ki, onlar başkasının mülküdür.
Onların Mâlik’i, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Yirmi Altıncı Söz’de denildiği gibi, mesela gayet zengin ve mahir bir sanatkâr, güzel sanatını ve kıymetli servetini göstermek için, diktiği gayet sanatlı ve kıymetli taşlarla süslenmiş bir gömleği, bir elbiseyi, modellik vazifesi gördürmek maksadıyla, bir ücret karşılığında, miskin bir adama bir saatliğine giydirir.
Onun üstünde işlemeler yapar ve adama çeşitli vaziyetlerde durmasını söyler.
Sanatının harikalarını göstermek için elbiseyi keser, uzatır, kısaltır, değiştirir.
Acaba ücret karşılığında modellik yapan miskin adamın, o sanatkâra:
“Beni zahmete sokuyorsun, eğilip kalkmak bana sıkıntı veriyor, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.”
demeye hakkı var mıdır? “Merhametsizlik, insafsızlık ediyorsun.” diyebilir mi? İşte aynen bu misaldeki gibi, ey hasta, Sâni-i Zülcelâlsana göz, kulak, akıl, kalb gibi nuranî duygularla süslenmiş olarak giydirdiği beden gömleği üzerinde güzel isimlerinin nakışlarını göstermek için seni birçok vaziyet içinde çevirir ve farklı hallere sokar.
Sen açlıkla O’nun Rezzak ismini tanıdığın gibi, hastalığınla da Şâfî ismini bil.
Elemler, musibetler O’nun bir kısım isimlerinin hükümlerini gösterdiği için onlarda hikmetten ve rahmetten parıltılar, o parıltılar içinde de pek çok güzellik bulunuyor.
Eğer o korktuğun ve nefret ettiğin hastalık perdesi açılsa arkasında sevimli, güzel mânâlar bulursun.
Beşinci Deva
Ey hastalığa tutulan kardeş!
Tecrübemle şuna kanaat getirdim ki, bu zamanda hastalık bazılarına Allah’ın bir ihsanı, bir hediyesidir.
Sekiz-dokuz senedir, lâyık olmadığım halde, bazı gençler, hastalıkları sebebiyle dua etmem için benimle görüştüler.
Dikkat ettim, hangi hasta genci gördüysem, başka gençlere kıyasla ahiretini düşünmeye başlıyordu.
Onlarda gençlik sarhoşluğu yoktu.
Gaflet içindeki hayvanî heveslerden kendilerini bir derece kurtarmışlardı.
Ben de bakıyor, onların tahammül edilebilir derecedeki hastalıklarının Cenâb-ı Hakk’ın bir ihsanı olduğunu hatırlatıyordum.
Diyordum ki: “Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim, hasta olduğun için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki dua edeyim.
Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabretmeye çalış, o vazifesini bitirdikten sonra Rahîm Yaratıcın inşallah sana şifa verir.”
Hem şöyle diyordum: “Senin bazı emsalin sağlıklı oldukları için gaflete düşüp namazı terk ediyor, kabri düşünmeyip Allah’ı unutuyor, bir saatlik dünya hayatının görünüşteki keyfi için sonsuz, ebedî hayatlarını sarsıyor, zedeliyor, belki de mahvediyorlar.
Sen hastalık gözüyle, eninde sonunda gideceğin bir durak olan kabri ve onun arkasındaki ahiret menzillerini görüyor ve ona göre davranıyorsun.
Demek ki, hastalık senin için aslında bir sıhhattir.
Bir kısım emsalindeki sağlık ise bir hastalıktır.”
Altıncı Deva
Ey elemden şikâyet eden hasta!
Senden rica ediyorum, geçmiş ömrünü düşün; lezzetli, safalı günleri ve sıkıntılı, elemli vakitleri hatırla.
Herhalde ya “Oh!” ya da “Ah!” diyeceksin.
Yani kalbin veya dilin ya “Elhamdülillah, şükür!” ya da “Çok yazık, eyvahlar olsun!” diyecek.
Dikkat et, sana “Oh, elhamdülillah, şükür” dedirten şey, başından geçmiş elemleri ve musibetleri düşünmektir.
Bu bir manevî lezzeti ortaya çıkarır, kalbin şükreder.
Çünkü elemin geçip gitmesi, lezzettir.
O elemler ve musibetler yok olup gitmekle ruhunda bir lezzet miras bırakmıştır; düşünerek deşilse ruhtan lezzet akar, şükürler damlar.
Sana, “Eyvahlar olsun, çok yazık!” dedirten ise geçirdiğin lezzetli ve sefa içindeki vakitlerdir; yok olup gitmeleriyle ruhunda daimî bir elemi miras bırakırlar.
Ne zaman onları düşünsen o elem yine deşilir, pişmanlık ve hasret akıtır.
Madem meşru olmayan bir günlük lezzet, bazen bir sene manevî elem çektiriyor.
Ve bir günlük geçici hastalıkla gelen elemde birçok günün manevî sevap lezzetiyle beraber, o hastalığın geçip gidecek olmasının manevî zevki vardır.
Sen şimdilik başındaki bu geçici hastalığın neticesini ve içyüzündeki sevabı düşün, “Bu da geçer, ya Hû!” de, şikâyet etmek yerine şükret.
Altıncı Deva
610 HAŞİYE Ey dünya zevklerini düşünüp hastalıktan ızdırap çeken kardeşim!
Eğer bu dünya sonsuz olsaydı, yolumuzda ölüm bulunmasaydı, ayrılık ve yokluk rüzgârları esmeseydi ve musibetli, fırtınalı gelecekte manevî kış mevsimleri bizi beklemeseydi, ben de seninle beraber bu haline acırdım.
Fakat madem dünya bir gün bize, “Haydi, dışarı!” diyecek, feryadımıza kulağını kapayacak; o kovmadan biz bu hastalıkların ikazıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz.
O bizi terk etmeden, dünyayı kalben terk etmeye çalışmalıyız.
Evet, hastalık bize bu mânâyı hatırlatıp der ki:
“Senin vücudun taştan, demirden değildir.
Hatta daima dağılmaya müsait çeşitli maddelerden terkip edilmiştir.
Gururu bırak, aczini anla, sahibini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren.” İşte, hastalık kalbin kulağına böyle gizlice ihtar ediyor.
Hem madem dünyanın zevki, lezzeti devam etmiyor.
Hele meşru değilse hem geçici, hem elemli, hem günahlı oluyor.
O zevki kaybettiğin için hastalık bahanesiyle ağlama; aksine, hastalıktaki manevî ibadeti ve ahirete ait sevap yönünü düşün, ondan zevk almaya çalış.
Yedinci Deva
Ey sağlığındaki lezzeti kaybeden hasta!
Hastalığın, Allah’ın sana sağlığında verdiği nimetlerin lezzetini kaçırmıyor; aksine, artırıyor, onları sana tattırıyor.
Çünkü bir şey devamlı olursa tesirini kaybeder.
Hatta varlığın hakikatini bilen zâtlar ittifakla diyorlar ki: 611 ِب ْعر ْدَا ِد َھا َض أ الأ َ ُف تُ َْ إ َا ُء ْشی َنَّم ِ ا Yani, “Her şey zıddıyla bilinir.” Mesela, karanlık olmazsa ışık bilinemez, ondan lezzet alınamaz.
Soğuk olmazsa sıcaklık anlaşılamaz, onun zevkine varılamaz.
Açlık olmazsa yemek lezzet vermez.
Midede hararet olmazsa su içmenin zevki kalmaz.
Sıkıntı olmazsa afiyet zevksizdir.
Hastalık olmadan sağlık lezzetsizdir.
Madem Hakîm Yaratıcı, insana her çeşit ihsanını hissettirmek, her türlü nimetini tattırmak ve onu daima şükre sevk etmek istediğini, insanı şu kâinattaki sayısız nimeti tadacak, tanıyacak derecede kabiliyetlerle donatarak gösteriyor.
Elbette sağlık ve afiyet verdiği gibi, hastalık, sıkıntı, dert de verecektir.
Sana soruyorum:
“Başında, elinde veya midende bu hastalık olmasaydı; sen başının, elinin ve midenin sağlıklı halindeki lezzetli, tatlı ilahî nimeti hissedip şükreder miydin? Elbette değil şükretmek, belki düşünmezdin bile; o sağlığı şuursuzca gaflete, belki haram zevklere harcardın.”
Sekizinci Deva
Ey ahiretini düşünen hasta!
Hastalık, günahların kirini sabun gibi yıkar, temizler.
Hastalığın günahlara kefaret olduğu sahih hadislerle sabittir.
Hadiste buyrulmuş ki:
“Bir ağacı silkmekle ermiş meyveleri nasıl düşerse, imanlı bir hastanın titremesi de günahları öyle döker.”
612 Günahlar, ebedî hayatta daimî; bu dünya hayatında ise kalb, vicdan ve ruh için manevî hastalıklardır.
Eğer sabır gösterip şikâyet etmezsen, şu geçici hastalığın sayesinde pek çok daimî hastalıktan kurtulursun.
Eğer günahları düşünmüyor, ahireti bilmiyor veya Allah’ı tanımıyorsan sende öyle dehşetli bir hastalık vardır ki, bu küçük hastalığından milyonlarca defa daha büyüktür.
Asıl onu düşünüp feryat et.
Çünkü kalbin, ruhun ve nefsin dünyadaki bütün varlıklarla alâkalıdır.
Ayrılık ve yokluk ile o alâkalar sürekli kesilip sende sayısız yara açar.
Bilhassa, ahireti bilmediğin için ölümü ebedî yokluk olarak hayal ettiğinden âdeta yara bere içinde, hastalıklı, dünya kadar bir vücudun var.
İşte ilk önce, çok yaralı bu büyük manevî vücudun sayısız hastalıklarına mutlak ilaç ve şifa verici bir deva olan imanı aramak ve inancını düzeltmek gerekir.
O ilacı bulmanın en kısa yolu, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zayıflığın penceresinden Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allah’ı tanımayanın başında dünya dolusu belâ vardır.
Allah’ı tanıyanın dünyası ise nurla ve manevî sevinçle doludur.
İnsan, derecesine göre iman kuvvetiyle bunu hisseder.
Basit maddî hastalıkların elemi, imandan gelen bu manevî sevincin, şifanın ve lezzetin altında erir, kaybolur.
Dokuzuncu Deva
Ey Hâlık’ını tanıyan hasta!
Hastalıklardan duyulan elem ve korku, hastalığın bazen ölüme sebep olmasındandır.
Ölüm, gaflet nazarıyla ve zahiren dehşetli göründüğünden, ona yol açabilen hastalıklar insanı korkutuyor, telaşlandırıyor.
Öncelikle bil ve kesinlikle iman et ki:
“Ecel mukadderdir, değişmez.”
613 Çok ağır hastaların başında ağlayan ve sağlıklı olan pek çokları ölmüş, o ağır hastalar ise şifa bulup yaşamışlardır.
İkincisi:
Ölüm, göründüğü gibi dehşetli değil.
Birçok risalede kesin, şüphesiz bir şekilde, Kur’an-ı Hakîm’in verdiği nurla ispat etmişiz ki:
Müminler için ölüm; hem hayat vazifesinin külfetinden terhis, hem dünya meydanında imtihan ve talim olan kulluktan paydos, hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabaya kavuşmak için bir vesile, hem insanın hakiki vatanına ve ebedî saadet makamına girmesine bir vasıta, hem dünya zindanından cennet bahçelerine bir davet, hem de Rahîm Yaratıcının lütfuyla hizmetine karşılık bir ücret alma nöbetidir.
Madem ölümün gerçek mahiyeti budur; ona dehşetle değil, aksine, rahmet ve saadetin kapısı olarak bakmak gerekir.
Allah dostlarının bir kısmının ölümden korkmaları ise ölümün dehşetinden değil, “daha fazla hayır kazanayım” diyerek hayat vazifesinin devamıyla elde edecekleri hayırları düşünmeleri sebebiyledir.
Evet, müminler için ölüm, rahmet kapısıdır.
Dalâlet yolundakiler için ise ebedî karanlık kuyusudur.
614 Onuncu Deva
Ey hastalığını lüzumsuz merak eden hasta!
Sen, hastalığının ağırlığı yüzünden meraklanıyorsun.
Bu merak, onu daha da ağırlaştırır.
Hastalığının hafiflemesini istiyorsan merak etmemeye çalış.
Yani hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı ortadan kaldır, hastalığın kökünü kes.
Evet, merak hastalığı ikiye katlar; maddî olanın altında kalbine manevî bir hastalık verir ve maddî hastalık ona dayanır, devam eder.
Eğer teslimiyetle, rızayla, hastalığın hikmetini düşünmekle merakı ortadan kaldırırsan o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hastalık hafifler, kısmen gider.
Bilhassa kuruntularla, bazen merak sebebiyle bir dirhem maddî hastalık on kat büyür.
Merak kesildiğinde ise o hastalığın onda dokuzu gider.
Merak, hastalığı artırdığı gibi, Allah’ın hikmeti ni itham, rahmetini tenkit ve Hâlık-ı Rahîm’den şikâyet hükmünde olduğu için insan maksadının zıddıyla tokat yer, hastalığı şiddetlenir.
Evet, nasıl ki şükür nimeti artırır, 615 aynen öyle de, şikâyet hastalığı ve musibeti şiddetlendirir.
Merak da bir hastalıktır.
Onun ilacı, hastalığın hikmetini bilmektir.
Madem hikmetini, faydasını öğrendin, o merhemi meraka sür, kurtul.
“Ah!” değil “Oh!” de, “Eyvahlar olsun!” yerine ُكل ا ٍل َح 616ِ ى لَع َّٰ ْمد ْح اَل ُِِّٰ cümlesini söyle.
On Birinci Deva
Ey sabırsız hasta kardeş!
Hastalık sana peşin bir elem verse de, önceki hastalığından bugüne kadar, geçip gitmesiyle manevî, sevabıyla da ruhî bir lezzet sağlıyor.
Bugünden, belki bu saatten sonra hastalık yok, elbette olmayan bir şeyden elem doğmaz; elem olmazsa üzüntü de olmaz.
Sen yanlış bir şekilde kuruntu yaptığın için sabırsızlık gösteriyorsun.
Çünkü bugüne kadarki bütün hastalık zamanının maddî kısmıyla beraber elemi de gitmiş, geriye sevabı ve geçip gitmesindeki lezzet kalmış.
Bu kazancın sana sevinç vermesi gerekirken, elem çekmek ve sabırsızlık göstermek akılsızlıktır.
Gelecek günler henüz gelmemiş; var olmayan bir günü, bir hastalığı, bir elemi kuruntu ile şimdiden düşünüp elem duymak ve sabırsızlık göstererek üç mertebe “yok”a varlık rengi vermek, divanelik değil de nedir? Madem bu saate kadarki hastalık zamanları sana sevinç veriyor.
Ve madem yine bu saatten sonraki zaman henüz yoktur, hastalık yoktur, elem yoktur.
Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini böyle sağa sola dağıtma, içinde bulunduğun saatteki eleme karşı yoğunlaştır, “Ya Sabûr!” de, dayan.
On İkinci Deva
Ey hastalık sebebiyle ibadetinden ve evradından mahrum kaldığı için üzülen hasta!
Bil ki, hadisçe sabit olduğu gibi, “Takva sahibi bir mümin, hastalık sebebiyle okuyamadığı sürekli virdinin sevabını hastalık zamanında yine kazanır.”
617 Farz ibadetlerini mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül gösterip farzlarını yine edâ ederse o ağır hastalık, bitene kadar diğer sünnetlerin yerini –hem de hâlis bir surette– tutar.
Hem hastalık insana acizliğini, zayıflığını hissettirir.
O aczin ve zayıflığın hal diliyle ve sözle dua ettirir.
Cenâb-ı Hak, insana sınırsız bir acz ve zayıflık vermiştir 618 ki, daima ilahî dergâha sığınıp niyaz ve duada bulunsun.
دُ َع 619 ا ُؤ ۤـ ۨ ُكم ْ لا َو ل ْ ُم ِكب ّي ِب َر َـ یَ ْعبَ ُؤ ْ ۨ ا َمـ ا ق ل ْـ ُyani “Eğer duanız olmazsa ne kıymetiniz var!” ayetinin sırrıyla, insanın yaratılış hikmeti ve kıymetinin sebebi hükmündeki samimi dua ve niyazın bir vesilesi hastalık olduğu için, şikâyet değil, Allah’a şükretmek ve hastalığın açtığı dua musluğunu, sağlığı kazanarak kapamamak gerekir.
On Üçüncü Deva
Ey hastalıktan şikâyet eden çaresiz insan!
Hastalık, bazıları için mühim bir define, çok kıymetli bir ilahî hediyedir.
Her hasta, kendi hastalığını böyle kabul edebilir.
Madem ecel vakti belli değil ve Cenâb-ı Hak, insanı mutlak ümitsizlikten ve gafletten kurtarmak, korku ve ümit arasında dünya ve ahiret dengesini gözetmesini sağlamak için hikmetiyle eceli gizlemiş.
Hem madem ecel her an gelebilir 620 ve eğer insanı gaflet içinde yakalarsa ebedî hayatına çok zarar verebilir.
İşte hastalık gafleti dağıtır, insana ahireti düşündürür, ölümü hatırlatır, insan ölüme öylece hazırlanır.
Bazen hastalık sayesinde öyle bir kazancı olur ki, insan yirmi senede erişemediği mertebeye yirmi günde ulaşır.
Mesela –Allah rahmet eylesin– İlamalı Sabri ve İslâmköylü Vezirzade Mustafa adında iki genç arkadaşımız vardı.
Yazmayı bilmedikleri halde bu iki zâtın talebelerim arasında samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum.
Hikmetini bilemedim.
Vefatlarından sonra anladım ki, her ikisinde de mühim bir hastalık varmış.
O hastalığın irşadıyla, gafil ve farz ibadetleri terk eden gençlerin aksine, mühim bir takva ile en kıymetli hizmette ve ahirete faydalı bir vaziyette bulundular.
İnşallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlarca senelik ebedî hayatta saadetlerine vesile olmuştur.
Şimdi anlıyorum ki, benim onların sağlığı için bazen ettiğim dua, dünya hayatları itibarı ile beddua olmuş.
İnşallah o duam, ahiret saadetleri için kabul edilmiştir.
Öyle inanıyorum ki, o iki zât, on senelik bir takva ile kazanılabilecek bir kâr elde ettiler.
Eğer onlar da, bir kısım gençler gibi sağlıklarına ve gençliklerine güvenip gaflete ve haram zevklere dalsalardı ve ölüm onları kollayıp tam günahların pisliği içinde yakalasaydı, o nurlar definesi yerine kabirlerini akrep ve yılanlara yuva yapacaklardı.
Madem hastalığın böyle faydaları var; ondan şikâyet değil, ona karşı tevekkül ve sabırla şükredip Allah’ın rahmetine güvenmek gerekir.
On Dördüncü Deva
Ey gözüne perde inen hasta!
Eğer müminlerin gözüne inen perdenin ardında nasıl bir nur ve manevî bir göz bulunduğunu bilsen, “Yüz bin şükür Rabb-i Rahîmime!” dersin.
Bu merhemi tarif etmek için bir hadise anlatacağım: Bir vakit, bana sekiz sene tam bir sadakatle, hiç gücendirmeden hizmet eden Barlalı Süleyman’ın halasının gözleri kapandı.
O dindar, temiz kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zan besleyerek beni cami kapısında yakalayıp “Gözümün açılması için dua et.” dedi.
Ben de, o mübarek ve meczube kadının dindarlığını duama şefaatçi yaparak, “Ya Rabbi, dinin emirlerine bağlılığı hürmetine onun gözünü aç.” diye yalvardım.
İkinci gün Burdurlu bir göz hekimi geldi, tedavi etti.
Kırk gün sonra yine gözleri kapandı.
Ben çok üzüldüm, çok dua ettim.
İnşallah o dua, ahireti için kabul olmuştur.
621 Yoksa benim duam, onun hakkında gayet yanlış bir beddua olurdu.
Çünkü kırk gün eceli kalmıştı.
Kırk gün sonra –Allah rahmet eylesin– vefat etti.
İşte o merhume, kırk gün Barla’nın hüzünlü bağlarına, rikkat uyandıran ihtiyarlık gözüyle bakmak yerine, kabrinde kırk binlerce gün cennet bağlarını seyretme mükâfatını kazandı.
Çünkü imanı kuvvetli, dinin emirlerine bağlılığı sağlamdı.
Evet, bir mümin, gözüne perde çekilse ve kör olarak kabre girse, derecesine göre o nur âlemini kabir ehlinden çok daha fazla seyredebilir.
Bu dünyada nasıl ki birçok şeyi biz görüyoruz, kör olan müminler göremiyor.
Kabirde de onlar, iman ile gitmişlerse o âlemi kabir ehlinden o ölçüde daha fazla görürler.
En uzağı gösteren dürbünlerle bakar gibi kabirlerinde, derecelerine göre, cennet bağlarını sinema perdesindeymiş gibi seyrederler.
İşte böyle gayet nurlu ve toprak altındayken göklerin üstündeki cenneti görecek, seyredecek bir gözü, gözündeki bu perdenin altında şükür ve sabırla bulabilirsin.
O perdeyi gözünden kaldıracak ve seni o gözle baktıracak göz hekimi, Kur’an-ı Hakîm’dir.
On Beşinci Deva
Ey âh edip inleyen hasta!
Hastalığın görünüşüne bakıp “Âh!” eyleme; mânâsına bak, “Oh!” de.
Eğer mânâsı güzel olmasaydı, Hâlık-ı Rahîm en sevdiği kullarına hastalık vermezdi.
Sahih hadiste buyruluyor ki:
الأَف َْ الأ ُ َل ْمث َْ ث ُ َل ْمث اَلأ َّمُ َْ ْنب َـلا ًء یَا ُء ِ ُّ َش أ النَّا ِس بَ ـد– َev kemâ kâl– Yani, “Musibete ve zorluğa en çok uğrayanlar, insanların en iyileri, en kâmilleridir.”
622 Başta Hazreti Eyyûb(aleyhisselam), peygamberler, sonra evliya ve ardından salih kimseler, çektikleri hastalıklara hâlis birer ibadet, Rahman’ın birer hediyesi nazarıyla bakmış, sabır içinde şükretmişler.
Hastalığı Hâlık-ı Rahîm’in rahmetinden gelen cerrahi bir müdahale gibi görmüşler.
Sen, ey âh edip inleyen hasta!
Bu nuranî kafileye katılmak istersen sabırla şükret.
Şikâyet edersen, seni aralarına almazlar.
Gaflet ehlinin çukurlarına düşer, karanlık bir yolda gidersin.
Evet, bazı hastalıklar eğer ölümle neticelense insanı manevî şehit kılar, şehadet gibi bir velilik derecesine yükselmeyi sağlar.
Mesela çocuk doğurmanın yol açtığı hastalıklarla, 623 HAŞİYE karın sancısıyla, boğularak, yanarak veya vebadan vefat edenler manevî şehit olduğu gibi, çok mübarek hastalıklar var ki, ölümle neticelenirse insana velilik makamını kazandırır.
624 Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını azalttığından, ehl-i dünya için gayet elem verici ve acı olan vefat ile dünyadan ayrılığın kederini hafifletir, bazen de onu sevdirir.
On Altıncı Deva
Ey sıkıntıdan şikâyet eden hasta!
Hastalık, insanlar arasında çok mühim ve güzel olan hürmeti ve merhameti telkin eder.
Çünkü insanı, yalnızlığa ve merhametsizliğe sevk eden istiğnadan kurtarır.
625 ى ا ْستَ ْغن ٰ َر ا ٰ َن أ هُ ل ْ یَط َ غى ْ الإ ٰ ْ ْنس ِ ِن إ ا َن َ َّ sırrıyla, sağlık ve afiyet içinde müstağni bir nefs-i emmare, hürmete değer kardeşliklere karşı hürmet hissetmez, merhamete ve şefkate lâyık olan musibete düşmüşlere ve hastalara merhamet duymaz.
Ne zaman hastalansa, aczini ve fakrını o zaman anlar, hürmete lâyık olan, ziyaretine gelen veya kendisine yardım eden mümin kardeşlerine hürmet gösterir.
Kendi cinsine karşı acıma hissinden gelen insanî şefkat ve İslam’daki en mühim hasletlerden olan merhametle, musibete uğramışları nefsine kıyaslar, onlara tam mânâsıyla acır, elinden gelse yardım, hiç olmazsa dua eder.
Keyiflerini sormak için –şer’i bakımdan sünnet olan– ziyaretlerine gider, sevap kazanır.
626 On Yedinci Deva
Ey hastalık yüzünden hayır yapamamaktan şikâyet eden hasta!
Şükret, hastalık sana hayırların en hâlisinin kapısını açar.
Hastalık, hastaya ve Allah rızası için ona bakanlara sürekli sevap kazandırmakla beraber, 627 duanın kabulüne en mühim vesilelerden biridir.
Evet, hastalara bakmanın müminler için mühim sevabı var.
Hastanın keyfini sormak, onu sıkmamak şartıyla ziyaret etmek sünnet-i seniyye 628 ve günahlara kefarettir.
Hadiste buyruluyor ki:
“Hastaların duasını alınız, onların duası makbuldür.”
629 Bilhassa hasta, akrabadan olursa, hele anne ya da baba olursa, onlara hizmet mühim bir ibadet ve sevaptır.
Kalblerini hoşnut etmek, onlara teselli vermek mühim bir sadaka hükmüne geçer.
Bahtiyardır o evlat ki, anne babasının hastalığı zamanında onların çabuk incinen kalblerini memnun edip hayır dualarını alır.
Evet, hayatta hürmete en lâyık hakikat olan anne baba şefkatine, hastalıkları zamanında tam bir hürmet ve evlada yakışır şefkatle karşılık veren iyi evladın vaziyetini ve insanlığının yüceliğini gösteren vefa sahnesi karşısında melekler dahi “Maşallah, Barekallah” deyip onu alkışlar.
Hastalık zamanında hastanın etrafındakilerden gördüğü şefkatte, acıma duygusunda ve merhamette, hastalık acısını hiçe indirecek gayet hoş ve ferahlı lezzetler var.
Hastanın duasının kabulü, mühim bir meseledir.
Ben otuz-kırk seneden beri kulunç denilen bir hastalıktan şifa bulmak için dua ederdim.
Anladım ki, o hastalık bana dua etmem için verilmiş.
Dua duayı, yani kendi kendini ortadan kaldırmadığından gördüm ki, duanın neticesi ahirete aittir, 630 HAŞİYE kendisi de bir çeşit ibadettir ve insan hastalıkla aczini anlayıp Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına sığınır.
Onun için otuz senedir şifa duası ettiğim halde, duam görünüşte kabul olmadığından kalbime duayı terk etme hissi gelmedi.
Zira hastalık duanın vaktidir; şifa duanın neticesi değil.
Sonsuz hikmet ve merhamet sahibi Cenâb-ı Hak şifa verirse lütfundan verir.
Hem dua, istediğimiz şekilde kabul edilmezse, “Makbul olmadı” denmez.
Hakîm Yaratıcı daha iyi bilir, bize ne faydalı ve hayırlıysa onu lütfeder.
Bazen dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için ahiretimize çevirir, öyle kabul buyurur.
Her neyse, hastalık sırrıyla saflık kazanan, bilhassa zayıflığını, aczini, küçüklüğünü ve ihtiyacını bilmekten doğan bir dua kabule çok yakındır.
Hastalık böyle hâlis bir duanın sebebidir.
Hem dindar hastalar hem de o hastaya bakan müminler bu duadan istifade etmeliler.
On Sekizinci Deva
Ey şükrü bırakıp şikâyete başlayan hasta!
Şikâyet bir haktan doğar.
Senin bir hakkın ziyan olmamış ki şikâyet ediyorsun.
Hatta senin üstünde hak olan, yerine getirmediğin birçok şükür vazifesi var.
Cenâb-ı Hakk’ın hakkını vermeden, haksız bir şekilde, hak ister gibi şikâyette bulunuyorsun.
Sen kendinden sağlıklı insanlara bakıp şikâyet edemezsin; sağlığı daha kötü durumda olan çaresiz hastalara bakıp şükretmekle vazifelisin.
631 Elin kırıksa kesilmiş ellere bak!
Bir gözün yoksa iki gözü de olmayan körlere bak, Allah’a şükret.
Evet, hiç kimsenin, nimette kendinden iyi durumda olanlara bakıp şikâyet etmeye hakkı yoktur.
Ve musibette herkesin vazifesi, kendinden daha zor durumda olanlara bakmaktır ki, şükretsin.
Bu sır bazı risalelerde bir temsille izah edilmiştir.
Özeti şudur: Bir zât, biçare bir adamı bir minarenin başına çıkarıyor.
Ona her basamakta ayrı ayrı ihsanlar sunuyor, birer hediye veriyor.
Tam minarenin başında da en büyük hediyeyi takdim ediyor.
O zât, çeşitli hediyelerine karşılık teşekkür ve minnettarlık istediği halde o adam hırçın bir şekilde, bütün basamaklarda aldığı hediyeleri unutup veyahut hiçe sayıp şükretmeyerek yukarı bakar ve “Keşke bu minare daha uzun olsaydı, daha yukarıya çıksaydım, neden bu da o dağ gibi veyahut öteki minare gibi çok yüksek değil?” deyip şikâyete başlarsa, bu, nimete karşı ne kadar nankörlük ve haksızlık olur! Aynen öyle de, yoktan var edilip taş, ağaç veya hayvan değil, insan ve Müslüman olarak yaratıldığı, çok zaman sağlık ve afiyet içinde yüksek bir nimet derecesi kazandığı halde; bir insanın kimi arızalarla, sağlık ve afiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı, iradesini kötüye kullanarak onları elinden kaçırdığı veyahut onlara eli yetişmediği için şikâyet etmesi, sabırsızlık göstermesi, “Aman ne yaptım da başıma bu geldi?” diye Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetini tenkit edercesine bir tavır takınması, maddî hastalıktan daha musibetli, manevî bir hastalıktır.
Kırık elle dövüşmek gibi, insan şikâyet ederek hastalığını artırır.
Akıllı insan odur ki, ِعُـون اج َر 632 إ َ ِ ل َو ْی ِھ َ إ ِ إ ِِّٰ نَّا ِ قَـال نَّا ُ ۤ وا ُم ِـص یبَةۙ َص أ ٌ إ ُ ْم ْھ ابَت َـ ِ ذَ ۤ اَل ا ِذی َن َّ sırrıyla, hastalık, vazifesini bitirip gidinceye kadar teslim olup sabreder.
On Dokuzuncu Deva
Cemîl-i Zülcelâl’in bütün isimlerini “Esmâü’l-Hüsnâ” diye Samediyetine 633 yakışır şekilde tabir etmesi gösteriyor ki, 634 o isimler güzeldir.
Varlıklar içinde en latif, en güzel, en kuşatıcı Samediyet aynası ise hayattır.
Güzelin aynası güzeldir, güzelliği gösteren ayna güzelleşir.
O aynaya güzelden ne gelse güzel olduğu gibi, hayatın başına da ne gelirse hakikatte güzeldir.
Çünkü O’nun güzel isimlerinin güzel nakışlarını gösterir.
Hayat, daima sağlık ve afiyet içinde tekdüze bir şekilde sürse kusurlu bir ayna olur.
Belki bir yönden yokluğu ve hiçliği hissettirip insana sıkıntı verir, kıymeti azalır.
Ömrün lezzetini sıkıntıya çevirir.
İnsan, “Vaktimi çabuk geçireyim.” diyerek sıkıntıdan ya haram zevklere ya da eğlenceye atılır.
Kıymetli ömrüne hapis süresiymiş gibi düşmanlık edip vaktini öldürmek, çabuk geçirmek ister.
Fakat değişimde, harekette ve farklı haller içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, insana kıymetini hissettirir, ömrün önemini ve lezzetini bildirir.
Zorluk içinde ve musibette dahi olsa insan ömrünün geçmesini istemez.
“Aman güneş batmadı, gece bitmedi!” diye sıkıntısından “Of!
Of!” demez.
Evet, çok zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde, her şeyi mükemmel olan bir efendiye, “Nasılsın?” diye sor, elbette, “Aman vakit geçmiyor, gel bir şeş-beş oynayalım.”
veyahut “Vakit geçirmek için bir eğlence bulalım.” gibi dertli sözler işiteceksin.
Veyahut hiç ölmeyecekmiş gibi emellere sahip olmaktan kaynaklanan, “Şu şeyim eksik, keşke şu işi de yapsaydım” benzeri şikâyetler duyacaksın.
Bir de musibete uğramış veya zor durumda olan fakir bir işçiye, “Nasılsın?” diye sor.
Aklı başında ise diyecek ki:
“Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum.
Keşke güneş hemen batmasaydı, şu işi de bitirseydim.
Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor, gidiyor.
Gerçi zahmet çekiyorum, fakat bu da geçer, her şey böyle çabuk geçiyor.” İşte o fakir, ömrün mânen ne kadar kıymetli olduğunu, geçmesinden duyduğu üzüntüyle böyle bildirecektir.
Demek ki, insan hayatın lezzetini ve kıymetini zorluklarla ve çalışmayla anlıyor.
İstirahat ve sağlık ise ömrü acılaştırıyor, insan onun çabuk geçmesini arzu ediyor.
Ey hasta kardeş!
Bil ki, başka risalelerde etraflıca anlatıldığı, kesin bir şekilde ispatlandığı gibi, musibetlerin, şerlerin, hatta günahların aslı ve mayası yokluktur.
Yokluk ise şerdir, karanlıktır.
Tekdüze istirahat, sükût, sükûnet, durgunluk gibi haller yokluğa, hiçliğe yakın oldukları için yokluktaki karanlığı hissettirip insana sıkıntı verir.
Hareket ve değişim ise var olmaktır, varlığı hissettirir.
Varlık hâlis hayırdır, nurdur.
Madem hakikat budur, sendeki hastalık, kıymetli hayatını saf hale getirmek, kuvvetlendirmek, geliştirmek, vücudundaki türlü donanımı yardımlaşma ile o hastalıklı uzvun etrafına yöneltmek ve Sâni-i Hakîm’in ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi pek çok vazife için vücuduna misafir olarak gönderilmiştir.
İnşallah vazifesini çabuk bitirir gider.
Ve sağlığa der ki:
“Sen gel, benim yerimde sürekli ve afiyetle kal, vazifeni gör; bu beden senindir.”
Yirminci Deva
Ey derdine derman arayan hasta!
Hastalık iki kısımdır.
Bir kısmı hakiki hastalık, diğeri kuruntudur.
Hakiki kısmı:
Hastalara şifa veren yüce Hakîm, büyük eczanesi yeryüzünde her derde bir deva saklamış.
635 O devalar, dertleri gerektirir.
Evet, Allah her derde bir derman yaratmıştır.
Tedavi için ilaç almak, kullanmak meşrudur.
Fakat tesiri ve şifayı Cenâb-ı Hak’tan bilmek gerekir.
Dermanı O verdiği gibi, şifayı da O verir.
İşinin ehli dindar hekimlerin tavsiyelerini dinlemek mühim bir ilaçtır.
Çünkü çoğu hastalık suiistimallerden, perhizsizlikten, israftan, hatalardan, haram zevklere düşkünlükten ve dikkatsizlikten kaynaklanıyor.
Dinin emirlerini yerine getiren bir hekim, elbette meşru dairede nasihat eder ve tavsiyede bulunur.
İnsanı suiistimallerden, israftan men eder, ona teselli verir.
Hasta o nasihat ve teselliye güvenir, hastalığı hafifler, sıkıntı yerine bir ferahlık hisseder.
Kuruntunun ise en tesirli ilacı, ona kıymet vermemektir.
Önem verdikçe büyür, şişer; önem verilmezse küçülür, dağılır.
Nasıl ki arılara iliştikçe başına üşüşür, aldırmazsan dağılırlar.
Ya da karanlıkta sallanan bir ip yüzünden göze görünen bir hayale kıymet verdikçe büyür, hatta bazen o hayal insanı divane gibi kaçırır.
Önem vermezse insan o basit ipin yılan olmadığını anlar, telaşına güler.
Bu kuruntu hastalığı çok devam ederse hakikate dönüşür.
Şüpheci ve asabî insanlarda fena bir hastalıktır.
Habbeyi kubbe yaparlar, manevî kuvvetleri kırılır.
Bilhassa merhametsiz, yarım veyahut insafsız doktorlara rast gelirlerse vehimleri daha çok tahrik olur.
O hasta, zengin ise malı, değilse aklı ya da sağlığı gider.
Yirmi Birinci Deva
Ey hasta kardeş!
Hastalığında maddî acı var, fakat o acının tesirini yok edecek mühim bir manevî lezzet seni kuşatıyor.
Çünkü anne baban ve akraban varsa, çoktan beri unuttuğun gayet lezzetli, eski şefkatleri senin etrafında yeniden uyanıp çocukluğunda gördüğün o şirin bakışları yine görmekle beraber; etrafındaki çok gizli, perdeli kalan dostluklar, hastalığın cazibesiyle yine sevgiyle sana yöneldiğinden, elbette bunlar karşısında, çektiğin şu maddî acı pek ucuz kalır.
Hem iftiharla hizmet ettiğin ve iltifatlarını kazanmaya çalıştığın zâtlar, hastalığın sebebiyle sana merhametli bir şekilde hizmetkârlık yaptıklarından, efendilerine efendi oldun.
İnsanlardaki, hemcinslerine acıma duygusunu ve şefkati kendine çektiğinden, hiç yoktan birçok yardımcı ve şefkatli dost buldun.
Hem çok zahmetli hizmetlerden paydos emrini yine hastalık vesilesiyle aldın, istirahat ediyorsun.
Elbette çektiğin o pek az acı, bu manevî lezzetler karşısında seni şikâyete değil, teşekküre sevk etmelidir.
Yirmi İkinci Deva
Ey felç gibi ağır hastalıklara tutulan kardeş!
Öncelikle sana müjdeliyorum ki, mümin için felç mübarek sayılır.
Bunu veli zâtlardan çoktandır işitiyordum, fakat sırrını bilmezdim.
Bir sırrı şöyle kalbime geldi: Allah dostları, Cenâb-ı Hakk’a ulaşmak, dünyanın büyük manevî tehlikelerinden kurtulmak ve ebedî saadeti kazanmak için iki esası iradeleriyle takip etmişler.
Birincisi:
Ölümü akıllarından hiç çıkarmamışlar.
Dünya fâni olduğu gibi, kendilerinin de içinde vazifeli, fâni birer misafir olduklarını düşünerek ebedî hayatlarına o şekilde çalışmışlar.
İkincisi:
Nefs-i emmarenin ve kör hislerin tehlikelerinden kurtulmak için çilelerle, riyazetle nefs-i emmareyi öldürmeye gayret etmişler.
Siz, ey vücutlarının yarısının sağlığını kaybeden kardeşler!
Kısa, kolay ve saadet sebebi olan bu iki esas size iradeniz dışında verilmiş; vücudunuzun vaziyeti, daima dünyanın yok olup gideceğini ve insanın fâni olduğunu hatırlatıyor.
Dünya sizi artık boğamıyor; gaflet, gözünüzü kapatamıyor.
Evet, yarım insan vaziyetinde bir zâtı, nefs-i emmare elbette rezil heveslerle ve nefsin hoşuna giden şeylerle aldatamaz, o insan nefsin tuzaklarından hemen kurtulur.
İşte mümin, iman sırrıyla, teslimiyet ve tevekkülle felç gibi ağır hastalıklardan kısa bir zamanda, veli zâtların çileleri gibi istifade edebilir.
O zaman o ağır hastalık çok ucuz düşer; çünkü bu kadar büyük mükâfatlar basit bir hastalık vesilesiyle kazanılmış olur.
Yirmi Üçüncü Deva
Ey kimsesiz, garip, çaresiz hasta!
Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalblerde acıma duygusu uyandırıyor ve şefkat nazarlarını çekiyorsa; elbette Kur’an’ın bütün sûrelerinin başında kendini bize “er-Rahmânu’r-Rahîm” sıfatlarıyla takdim eden, o harika şefkatinin bir parıltısıyla bütün yavruları annelerine terbiye ettiren, 636 her baharda rahmetinin bir cilvesiyle yeryüzünü nimetlerle dolduran ve ebedî hayattaki cennet bütün güzellikleriyle rahmetinin bir cilvesi olan Hâlık-ı Rahîm’ine iman ile bağlanman, O’nu tanıyıp hastalığın acz diliyle dua etmen ve bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın, her şeye bedel, O’nun rahmetini sana yöneltir.
Madem O var ve sana bakar, o zaman senin için her şey var.
Asıl gurbette ve kimsesiz olan, iman ve teslimiyetle O’na bağlanmayıp buna önem vermeyendir.
Yirmi Dördüncü Deva
Ey masum hasta çocuklara ve masum çocuklar hükmündeki ihtiyarlara hizmet eden hastabakıcılar!
Sizin önünüzde ahirete ait mühim bir kazanç var.
Şevk ve gayretle o kazancı elde ediniz.
Masum çocukların hastalıklarının; o nazik vücutlara bir idman, bir riyazet, ileride dünyanın sıkıntılarına karşı koymaları için bir aşı ve Rabbanî bir terbiye olduğu, çocuğun dünya hayatına ait pek çok hikmetle beraber, ruhî hayatının saf hale gelmesine, arınmasına yol açtığı, büyüklerdeki günahlara kefaret hükmüne geçtiği, ileride veyahut ahirette o çocuğun manevî yükselişine vesile olan aşılar hükmündeki hastalıklardan gelen sevabın, anne babasının, bilhassa şefkat sırrıyla yavrusunun sağlığını kendi sağlığına tercih eden annesinin amel defterine yazıldığı, hakikat ehlince kesindir.
İhtiyarlara bakmanın, bilhassa anne baba ise dualarını almanın ve kalblerini hoşnut tutmanın, onlara vefa ile hizmet etmenin 637 büyük sevapla beraber hem bu dünyada 638 hem de ahirette saadete 639 vesile olduğu sahih rivayetlerle ve tarihteki pek çok hadiseyle sabittir.
İhtiyar anne babasına tam itaat eden bahtiyar evlat, kendi çocuğundan aynı muameleyi gördüğü gibi, bedbaht bir evlat eğer ebeveynini rencide ederse ahiret azabının yanı sıra, dünyada da birçok felâketle bunun cezasını çeker.
Bu da pek çok örnekle sabittir.
640 Evet, yalnız akrabaya bakmak değil, eğer bir mümin –madem iman sırrıyla hakiki kardeşlik var– ihtiyarlara, masumlara rastlasa, muhterem, hasta bir ihtiyarın kendisine muhtaç olduğunu görse, ona da can-ı gönülden hizmet etmek Müslümanlığın gereğidir.
Yirmi Beşinci Deva
Ey hasta kardeşler!
Çok faydalı, her derde deva, gerçekten lezzetli ve mukaddes bir derman isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz.
Yani tevbe ve istiğfarla, namaz ve kullukla mukaddes bir şifa olan imanınızı kuvvetlendiriniz ve imandan gelen ilacı kullanınız.
Evet, dünyayı sevmeleri ve ona alâka göstermeleri yüzünden gafillerin âdeta dünya kadar büyük, hasta, manevî bir vücudu vardır.
İmanın, dünya gibi yokluk ve ayrılık darbelerine uğrayan, yara bere içinde olan o manevî vücuda, birden hakiki şifa verip onu yaralardan kurtardığını pek çok risalede açıkça ispat etmiştik.
Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum.
İman ilacı, farzları mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösterir.
Gaflet, haram zevkler, nefsin hevesleri ve gayrimeşru eğlenceler o ilacın tesirini ortadan kaldırır.
Hastalık madem gafleti dağıtıyor, iştahı kesiyor, gayrimeşru zevklere girmeye mâni oluyor; ondan istifade ediniz.
Hakiki imanın mukaddes ilaçlarını ve nurlarını tevbe ve istiğfarla, dua ve niyazla kullanınız.
Cenâb-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı günahlarınıza kefaret yapsın, âmin, âmin, âmin… 641 ِب َ ِق ْح ال ِب َر ّ ُر ُسل ّنَا َج ُ َت اء ۤ ْ َقَد ل ْ ا ّٰ ُ ۚ ین َھد َن أ َا ٰ ْ لا َو ل ْ َ ِلنَ ْھتَِدي ۤ َ َو َم ُكنَّا ھذ ا ین َھد َا ِل ٰ ال َا ٰ َ ْمد ْح ال ِِّٰ ِذي َّ َو ُ ا ُو قَال 642 ال َ ِكی ُم ْح ال أ عَِلی ُم ْ إ َ ْنت َ لَع نَّ َك ِ َنَا ْمت َّ َم ۘ ِلا إ ا ل َّ نََ ۤ ِعل ا ُسْب َحانَ َك َلا َم ْ ا ٰ َوع ِل۪ھ ى لَ ٰ َوض َھا الأ ِ یَاِئ َوش ِ نُور َو ِار َ ْبص َْ ِھ َائ ِف َ الأ ا ْبدَان َْ اِئھ َدَو َو َاِفیَ ِة َوع ِ َ ال ا ْ ل ُوب قُ ُم َح َّمد ِط ِّب ِ ى لَع ّ ِدنَا َسِی ٍ ٰ َص ِل ھ اَلل ّ ّٰ ُ َّم َوس 643 ِل َو َصح ْمّ ِھ ْب ۪ *** ُـل ِلك دَا ٍء ٌ اء َدَو ِ ُـو َوھ ّ َ Meali:
“Bu kitap her derde dermandır.” Hoş bir tevafuktur ki, Re’fet Bey’in birinci müsveddeden hızlıca yazdığı nüsha ile Hüsrev’in yazdığı bir başka nüshada hiç düşünmeden, iradesiz bir şekilde satır başlarına gelen elifleri saydık; aynen ُـل ِلك دَا ٍء ٌ اء َدَو ِ ُـو َوھ ّ َ cümlesine 644 HAŞİYE ve yine bu risalenin müellifinin Said ismine bir tek farkla tevafuk ediyor.
645 HAŞİYE Yalnız risalenin unvanına ait bir elif harfi hesaba dâhil edilmemiştir.
Hayret vericidir ki:
Süleyman Rüşdü’nün yazdığı nüshada elifler hiç hatıra gelmeden ve düşünülmeden, 114 elif, 114 mukaddes şifayı içeren 114 Kur’an sûresinin adedine ve ُل ِلك دَا ٍء ٌ اء َدَو ِ ُو َوھ ّ َ şeddeli lâm bir sayılırsa 114 harfine tam tamına tevafuk ediyor.
Yirmi Beşinci Lem’a’nın Zeyli On Yedinci Mektup’tur.
Mektubat’a dâhil edildiğinden buraya alınmadı.
604 HAŞİYE Bu risale dört buçuk saatte telif edilmiştir.
Rüşdü:
“Evet”.
Re’fet:
“Evet”.
Hüsrev:
“Evet”.
Said:
“Evet”.
605 “Sabırlılar o kimselerdir ki, başlarına musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara sûresi, 2/156).
606 “O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren. Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.” (Şuarâ sûresi, 26/79-80).
607 “Bir kimse salih amel işlerken araya bir hastalık veya sefer girip ameline engel olursa, Allah ona sıhhati yerindeyken yapmakta olduğu salih amelin sevabını aynen yazar.” mealindeki hadis için Bkz. Buhârî, cihâd 134; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 4/410; el-Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 7/182.
608 Bu hakikati ifade eden ayet-i kerimeler için Bkz. Fâtır sûresi, 35/29; Tevbe sûresi, 9/111.
609 “İki (büyük) nimet vardır. İnsanların çoğu onlar hususunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit!” anlamındaki hadis için Bkz. Buhârî, rikak 1; Tirmizî, zühd 1.
610 HAŞİYE Bu Lem’a fıtrî bir şekilde akla geldiğinden altıncı mertebede iki deva yazıldı. Fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık, belki bunda bir sır vardır diye değiştirmedik.
611 et-Taberî, Câmiu’l-Beyân 19/19. Ayrıca Bkz. el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4/321; İbni Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn 3/188
612 Buhârî, merdâ 1, 2, 13, 16; Müslim, birr 14; Dârimî, rikak 57.
613 Ecelin takdir edilmiş olup bir an geri bırakılmayacağına ve öne de alınmayacağına dair Bkz. A’râf sûresi, 7/34; Yûnus sûresi, 10/49.
614 Kabrin müminler için cennet bahçelerinden bir bahçe, dalâlet yolundakiler için ise cehennem çukurlarından bir çukur olmasıyla ilgili Bkz. Tirmizî, kıyâmet 26; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 8/273; el-Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 1/360.
615 “Eğer şükrederseniz nimetlerimi daha da artırırım” (İbrahim sûresi, 14/7).
616 “Bize uygun gördüğü her halimizden ötürü hamdolsun Rabbimize.” Bkz. Tirmizî, deavât 128; Ebû Dâvûd, edeb 97, 98; İbni Mâce, edeb 55, duâ 2; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/117.
617 Buhârî, cihâd 134; Ebû Dâvûd, cenâiz 1; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 4/410, 418.
618 İnsanın sınırsız bir acz ve sonsuz bir zayıflık içinde olmasıyla ilgili Bkz. Nisâ sûresi, 4/28; Fâtır sûresi, 35/15; Muhammed sûresi, 47/38; Rûm sûresi, 30/54; Enfâlsûresi, 8/66.
619 Furkan sûresi, 25/77.
620 “Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez.” (Lokman sûresi, 31/34). Ayrıca ölümün her an gelebileceğine dair bkz.İsrâ sûresi, 17/68, A’râf sûresi, 7/4, 97.
621 Bazı dualara dünyada, bazılarına ise ahirette cevap verileceğine dair Bkz. el-Buhârî, el-Edebü’l-Müfred 1/248; el Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 2/47.
622 Tirmizî, zühd 57; İbni Mâce, fiten 23; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 1/172, 173, 180, 185; 6/369.
623 HAŞİYE Bu hastalığın manevîşehadeti kazandırması, lohusalık zamanı olan kırk güne kadardır.
624 Şehadete vesile olan hastalık ve musibetler için Bkz. Buhârî, ezân 32, cihâd 30; Müslim, imâre 164; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/324, 533, 5/446; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/503.
625 “Hayır! Rabbinin bunca nimetine rağmen kâfir insan kendisini ihtiyaçsız zannetti diye azar.” (Alak sûresi, 96/6-7).
626 Hasta ziyaretinin kişiye sevap kazandıracağına dair Bkz. Müslim, birr 40; Ebû Dâvûd, cenâiz 7; Tirmizî, cenâiz 2, birr 64; İbni Mâce, cenâiz 1, 2.
627 Hastalığın günahlara kefaret olması ve hastaya sevap kazandırması hakkında bkz: Buhârî, merdâ 1, 14; Müslim, birr 45-53; Tirmizî, zühd 57; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/440.
628 Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) hastaları ziyaret edip onlar için dua etmesi, onlara moral vermesi ve müminleri hasta ziyaretine teşvik etmesiyle alâkalı Bkz. Buhârî, ilim 39, cizye 6, merdâ 4, 5, 9-11, 17; Müslim, selam 47, birr 39-43.
629 Hastanın duasının meleklerin duası derecesinde olmasıyla ilgili Bkz. İbni Mâce, cenâiz 1; el-Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 6/541.
630 HAŞİYE Evet, bir kısım hastalıklar duanın varlık sebebiyken, dua hastalığın yokluğuna sebep olursa duanın varlığı kendi yokluğuna sebebiyet vermiş olur; bu da mümkün değildir.
631 Bkz. Müslim, zühd 9; Tirmizî, kıyâmet 58; İbni Mâce, zühd 9; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/254,481; İbni Hibbân, es-Sahîh, 2/490.
632 “Sabırlılar o kimselerdir ki, başlarına musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara sûresi, 2/156).
633 Cenâb-ı Hak hiçbir şeye muhtaç bulunmadığı halde her şeyin O’na muhtaç olması, O’nun hazinelerinden hiçbir şeyin eksilmemesi, kudretine hiçbir şeyin ağır gelmemesi.
634 “En güzel isimler Allah’ındır.” (A’râf sûresi, 7/180).
635 Her hastalık için uygun bir ilacın olduğunu bildiren ve tedavi yollarının araştırılmasını tavsiye buyuran hadis-işerifler için Bkz. Buhârî, tıb 1; Müslim, selam 69; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 1/377, 3/335.
636 “Cenâb-ı Hak rahmeti yüz parçaya böldü. Bunun doksan dokuz parçasını nezd-i ulûhiyetinde tuttu. Bir tek parçayı da yeryüzüne indirdi. Varlıklar arasındaki merhametin kaynağı işte bu parçadır.
Atın yavrusuna basma endişesiyle ayağını kaldırması da bu merhamet sebebiyledir.” anlamındaki hadis için Bkz. Buhârî, edeb 19, rikak 19; Müslim, tevbe 17; Tirmizî, deavât 107-108; İbni Mâce, zühd 35.
637 Anne-baba hakkına tam riayet etmek ve onlara en iyişekilde davranmak gerektiği hususunda Bkz. Buhârî, edeb 1- 6; Müslim, birr 1-6, 9, 10.
638 Büyüklerin hayır ve bereket vesilesi olacağına dair Bkz. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 9/16; el-Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 7/463; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/477.
639 Kişinin anne babasına yaşlılıkları zamanında bakmasıyla cenneti kazanabileceğine dair Bkz. Müslim, birr 9; Tirmizî, deavât 110.
640 Bkz. “Anne babasına lânetler okuyup rencide eden kimseye Allah lânet eder.” Müslim, edâhî 45; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 1/118, 152.
641 “‘Hamdolsun bizi bu cennete eriştiren Allah’a! Eğer Allah bizi muvaffak kılmasaydı, biz kendiliğimizden yol bulamazdık. Rabbimizin elçilerinin gerçeği bildirdikleri bir kere daha kesinlikle anlaşılmıştır.’ derler.” (A’râf sûresi, 7/43).
642 “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.” (Bakara sûresi, 2/32).
643 Allahım! Kalblerin derman ve devası, bedenlerin afiyet ve şifası, gözlerin nur ve ziyası olan Efendimiz Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), âl ve ashabına salât ve selam et.
644 HAŞİYE Sonradan yazılan ihtarın iki elifi bu hesaba dâhil olamayacağı için dâhil edilmemiştir.
645 HAŞİYE Madem Kerâmet-i Aleviye’de ve Gavsiye’de, Said’in sonunda nida için koyulmuş bir elif var, Saidâ olmuş, belki fazla olan bu elif ona bakıyor. Re’fet, Hüsrev Yirmi Altıncı Lem'a / İhtiyarlar Risalesi
Altıncı Mektup
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 2
سَلاَمُ اللهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَامَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ 3
GAYRETLİ kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim,
Madem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazan on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok dağıldılar.
İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sadasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.
Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş'et eden hazin bir gurbeti hissettim.
Dipnot-1
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Dipnot-2
"Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin." İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3
Gece ve gündüz devam ettikçe, devirler birbirini takip ettikçe, ay ve güneş durdukça iki kutup yıldızı karşılıklı bulundukça Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi de siz ikinizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun.
İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüt eden firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü'l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden, fesübhânallah dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryatla dedi:
Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,
Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!
Birden, nur-u iman, feyz-i Kur'ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler.
Lisanım
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 1 söyledi. Dipnot-1
"Allah bize yeter; O ne güzel vekildir." Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
Kalbim
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ 2 âyetini okudu. Dipnot-2
"Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur." Tevbe Sûresi, 9:129. âyeti imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemâl-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi.
Evet, anladım ki, âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.
Evet, nasıl ki mânâ-yı sarihi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma der: "Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i'raz edip Kur'ân'ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir; ne âsiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar."
Öyle de, mânâ-yı işarîsiyle der ki: "Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden mufarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme. De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm Sahibi, nihayetsiz cünud ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarik-i hakkı takip edecek muti kullarını gönderebilir. Madem öyledir; O herşeye bedeldir, bütün eşya birtek teveccühüne bedel olamaz" der. On Birinci Lem'a( 4 / 19) / Dördüncü Nükte( 2 / 1)
Aklım dahi,
ıztırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi:
Bırak bîçare feryadı, belâdan kıl tevekkül. Zira feryat, belâ-ender hata-ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer, safâ-ender vefâ-ender atâ-ender belâdır bil.
Madem öyle, bırak şekvâyı, şükret; çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender fenâ-ender hebâ-ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlânâ Celâleddin'in nefsine dediği gibi dedim:
اُو گ ُفْتِ : « أَلَسْتُ » وَتُو گ ُفْتِى : « بَلٰى » شُكْرِ « بَلٰى » چ ِيسْتْ؟ كَشِيدَنْ بَلاَ
سِرِّ بَلاَ چ ِيسْتْ كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْ گ َهِ فَقْرُ وفَنَا 1
O vakit nefsim dahi "Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ وَاْلاِسْلاَمِ 2 dedi. Meşhur Hikem-i Atâiyenin şu fıkrası, مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ 3 yani, "Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?"; yani, "Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur" ne derece âli bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَۤاءِ 4 hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
Dipnot-1
O, "ben Senin Rabbin değil miyim?" dedi. Sen "Evet" dedin. "Evet" demenin şükrü nedir, bilir misin? Çok bela çekmektir. Bilir misin bela çekmenin sırrı nedir? Yani fakr u fena dergahındaki halkaya katılmaktır. Dîvân-ı Kebîr, s. 157, Gazel 251.
Dipnot-2
İmân ve İslâmiyet nuru için Allah'a hamd olsun.
Dipnot-3
İbn-i Atâullah el-İskenderî, Şerhü'l-Hikemi'l-Atâiye, s. 208
Dipnot-4
"(İslâmiyet garip olarak başladı; ileride garipliğe dönecek ve ilk günlerdeki gibi tekrar garip olarak gelişmeye başlayacaktır.) Ne mutlu gariplere!" Müslim, Îman: 232; Tirmizî, Îman: 13; İbni Mâce, Fiten: 15; Dârimî, Rikâk: 42; Müsned, 1:184, 398, 2:177, 222, 389, 4:73.
İşte, kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: "Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim. Acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözleri tevkil etsem ve bütün bütün alâkamı kessem" fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki, "Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nurlu, zevkli, hakikî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddin'in dediği gibi
دَانِى سَمَاعِ چِه بُودْ؟ بِى خُودْ شُدَنْ زِ هَسْتِى
أَنْدَرْ فَنَاىْ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چ َشِيدَنْ 1
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?" diye sizi o suallerle tasdî etmiştim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى 2
Said Nursî
Dipnot-1
Semâ'ın ne olduğunu bilir misin? O, şahsî varlıktan vazgeçip; mutlak yokluk içinde bekâyı zevk etmektir.
Dipnot-2
Bâkî olan sadece Odur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder