Bir gönül insanı portresi
Allah sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki hiçbir şey bilmiyordunuz. Öyle iken size kulaklar, gözler, kalpler(gönüller)verdi ki şükredesiniz. (Nahl, 16/78)
Bu ayette Cenab-ı Mevla insandaki üç nimete özel vurgu yapmaktadır: Göz, kulak, gönül.
Portre;resim, fotoğraf, heykel ve benzeri sanat türlerinde bir kişinin yüzünün ve yüz ifadesinin tasviriyle oluşturulan eserdir. Bu eserlerin gayesi, kişinin görünüşünü, kişiliğini ve ruh hâlini yansıtmaktır.(vikipedi)
Efendimiz’in (s.a.s.) Rabbine yönelip O’ndan istekte bulunurken sabah akşam okuduğu duasında şu dört hususa dikkat çektiğini görüyoruz: “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” (Müslim, Zikr 72,78)
“Allah bir kuluna hayır dilediği zaman onun zenginliğini kalbinde yaşatır; ona gönül zengiliği verir. Takvayı yani Allah korkusunu gönlünde yerleştirir. Allah bir kuluna da şer dilediği vakit fakirliğini iki gözünün önüne getirip gösterir.”(Tirmizî)
Gönül öyle bir şey ki, hakaret maksadıyla yanına “alçak” kelimesini koysak, gönül yükseliyor…
İnsanların gerçekten anlaşmaları için aynı dili konuşmaları yetmez, aynı gönle sahip olmaları gerekir.Mevlana
Baki olmayan şeye gönül veren,gönlü diri bir er değildir.Feridüddin-i Attar
Gönlümüz bize daima aklımızdan daha yakındır.Goethe
Gönlünü vermedikçe,gönül bulamazsın.Mevlana
Akıl doğruyu gösterir; iyi ile kötüyü ayıran:gönül.C.Meriç
Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku Rabbin kokusudur… O koku kırık gönüllerde mağlup ruhlarda bulunur… Mevlana
İnsan,gönlünü çıkarıp avucuna koyarak,başkaları önünde mahçup olmadan dolaşabilmelidir.Yusuf Has Hacip
Hakikat Damlalarından…
Gönüllere girerseniz etrafınızda bir sürü gönüllü olur.
Gönülden çıkan sözler gönle gider.
Gönülden demekle gönülden olunmaz…Gönülden demekle gönülden olunur.
Sakın incitme bir canı. /Yıkarsın arş-ı Rahmanı.
Kalbin gül gibi olmalıdır ki,söz ve davranışların da ıtır gibi koksun.
Her sözün kıymeti,onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir.
Hiç kimse gönlünüze girdiğinde,ayakta kalacağım endişesini taşımamalıdır.
Huyu güzel olanın/Dostu çok olur anın.
Allah’a dilbeste olmuş gönüller, işlerini planlarken O’nunla alakalı mülahazaları bir ana nakış gibi işin merkezine oturtmalıdırlar.
Zat-ı Uluhiyet’i iyi tanıyıp gönülden sevmemiz O’nun hakkı bizim de en önemli vazifemizdir.
Gönül bir taht ise şayet, bu tahtın Süleyman’ı Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem)’dir.
Hizmet-i imaniye ve Kur’aniyeye gönül vermiş insanların bütün tavır ve davranışlarından hasbîlik dökülmelidir. Hasbîlik, beklentisizlik demektir.
Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’de iddianın yeri yoktur. İddiacının da bu dairede yeri yoktur. Bu gönüllüler hareketi aynı zamanda mahviyet, tevazu ve hacâlet hareketidir.
Hizmet davası para kazanma davası değildir; gönül kazanma davasıdır. Evet, bu hareket sadece hasbîler ve beklentisizler tarafından götürülebilecek bir harekettir. Dünyevî bir kısım beklentileri olanlar kendiliklerinden elenir giderler.
İnanmış bir gönülde stres olmaz; olsa olsa hafakan olur. Siz ona, “mukaddes hafakan” da diyebilirsiniz.
Gönülden “âh!” edenin her ‘âh’ına icabet edilmiştir. O’na doğru içten yükselen hiçbir ses cevapsız kalmamıştır. Elverir ki, biz sesimizi gönlümüzün sesi haline getirelim.
Allah nâzır; gönülden teveccüh edersen, inayeti de hâzır.
Gönülleri fetheden, beyan talâkatı değil hareket talâvetidir.
***
Gönül; vicdanın dört temel unsurundan biri sayılan, bütün duygu, düşünce, şuur, sezgi, idrak ve mânevî âlemimizin merkezidir; “ruhanî ve ilâhî latîfe” olarak bilinen kalbin diğer adıdır ve bir yönüyle onun bir derinliğidir. Bu latîfe, insanî kemalâta uzanan bir merdiven, insan bünyesinde ruhanî âlemlere açık en geniş kapı ve hayrın da, şerrin de en önemli bir test merkezidir. Bizim ruhla münasebetlerimiz, aklımızı olumlu istikamette harekete geçirmemiz, beşerî temayüllerimizi kritik etmemiz hiç yalan söylemeyen ve insanı yanıltmayan bu merkeze bağlı cereyan eder.(Gönül Dili, Ramazan ve Referandum-BAMTELİ)
Vicdan mekanizmasına mâl edilememiş, gönül diliyle seslendirilememiş ve hâl şivesiyle renklendirilememiş bütün söz ve beyanlar ne kadar yaldızlı olsalar da yine de ruhlar üzerinde mütemâdî tesir icra edemezler.
“Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan “irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye” herbirinin bir gayetü’l-gàyâtı var:”
“İradenin ibadetullahtır. Zihnin, mârifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Lâtifenin, müşahedetullahtır. Takvâ denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat, şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem bu gayetü’l-gàyâta sevk eder.”( Hutbe-i Şâmiye, İkinci Zeyl’in İkinci Kısmı)
Gönül dünyâsında çölleşmiş insanların; duygu, düşünce, muhakeme ve ilim anlayışında da kuruyup gitmeleri mukadder ve kaçınılmazdır. Mantık, gönlün vesâyesine girip onun kapıkulu olduğu çağlarda, bütün buutlarıyla en ihtişamlı günlerini yaşamış ve sayılmayacak kadar ölümsüz eserler miras bırakmıştır. Bu dönemlerde ruh maddeye hâkim olmuş, onu özünde eritmiş.. dünyâ ukbâ ile içiçe girip onunla bütünleşmiş.. bayırlarımız, ötelerin panayır yerleri haline gelmiş.. veralara ait değerler buralarda fiyat ve pazar bulmuş; buralara ait nesneler de öbür âlemin mizân ve ölçülerinde takdirler üstü değerlere ulaşmıştı. Bu dönemlerde, şeker kamıştan ayrılmış, tomurcuk çiçeğe gebe kalmış.. toprak ötelerden gelen ışıklarla gül rengine boyanmış.. yeryüzünün lâlesi, zambağı, papatyası, menekşesi sînelerden kopup gelen meltemlerle raksetmeye başlamış ve her bucakta ukbâ derinliklerinin büyüleri duyulur olmuştu… Zihinlerin gevezeleştiği, muhâkemelerin cerbezeye yelken açtığı vicdanın dilinin koparılıp, ruhun çarmıha gerildiği.. daha doğrusu, gönüle ait nağmelerin duyulmaz olduğu günden beri, yeryüzü bir baştan bir başa mezaristana döndü; içinde oturup kalktığımız binalar birer tabut haline geldi.. hayat, önü – sonu mezar bu tabut içinde ümitsizce bir kısım canhıraşâne kıpırdanışlar, ruh da bu sis – duman içinde hasret ve sevdayı birarada yaşayan bir tali’siz oldu.(Gönül-SIZINTI- Ağustos 1990)
1-Gönül insanı, ufku, inancı ve davranışlarıyla tam bir ruh ve mânâ kahramanıdır. Onun derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebatıyla değil; gönül zenginliği, ruh safveti ve Hakk’a kurbeti itibarıyladır. Ona göre, bilgi adına ortaya atılan ilimlerin kıymeti, insanı hakikate ulaştırmada rehberliği ölçüsündedir ve yine ona göre, varlık, eşya ve insan gerçeğini anlamamıza yardım etmeyen malûmatın ve hele pratik yararı olmayan nazarî bilgilerin hiç mi hiç önemi yoktur.
1.Tenbih:Birinci maddeden altıncı maddeye kadar ‘gönül insanı’nın Rabbaniliği tasvir edilecek,sonraki maddelerde ana nakış olarak bu atkılar devam etse de insanlarla olan uyum v.b hususlar ön plana alınacaktır.Allah’la arası iyi olmayanın insanlarla iyi olması da zordur,muvakkaten iyi olsa bile…
2.Tenbih:21.Lem’a sanki bu makaleye içirilmiş gibi,düsturlar yer yer nümayandır.
Gerçek hayat gönül seviyesinde sürdürülen hayattır. Gönlüyle varolan insan, geçmişi ve geleceği fethederek zaman-üstü bir varlık hâline gelmiştir. Böyle bir ruh, ne geçmişin elemleriyle dağidâr olur ne de geleceğin korkularıyla.
Gönlünde kendini bulamamışlara gelince, yaşadıkları sığ hayatla, daima bedbinlik ve karamsarlık içindedirler. (Cismaniyetle Gönül Arasında Denge-SIZINTI- Şubat 1984)
2-Gönül insanı, kalbî ve ruhî hayata programlı, maddî-mânevî bütün kirlerden uzak durmaya kararlı, cismanî ve bedenî isteklere karşı her zaman teyakkuzda; kin, nefret, hırs, haset, bencillik ve şehvet gibi hastalıklarla mücadele azmiyle gerilmiş tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir.
Sevgili Peygamberimizin buyurduğu bir hadis-i Şerifte iman ile hasedin bir kulun içinde birleşmeyeceği bildirilmiş, (Seçme Hadisler;2/36,Nesâi 2/55 )
Başka bir hadiste de ateşin,odunu yahut otu yakıp yediği gibi,hasedin de iyi amelleri yeyip tükettiği haber verilmiştir.( Tac Tercemesi,5/62)
“Mü’min olan gıbta eder;münafık olan kimse de hased eder”buyurmuşlardır.
Dinimizde meşru yolda çalışıp ilerlemek ve yükselmek yasaklanmamış aksine teşvik edilmiştir.Bir ayet-i Kerimede meâl olarak,”İyi şeyler için yarışanlar,bunun için yarışsınlar”( Mutaffifin Sûresi;ayet:25)buyrulmuştur.
Kıskanç insan,el emeğine,mirasa saygılı olmadığı gibi,Allahu Tealâ’nın ihsanını ve ikramını kendisinden başkasına lâyık görmediğinden İlâhî tekdire de karşı gelmektedir.Böyleleri için Yüce Kitabımızda meâlen:
“Yoksa onlar,Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara hased mi ediyorlar”( Nisa Sûresi;ayet:54)buyrulmuştur.
” İnsanlar,hasedlik yapmadıkça hayır üzeredirler”( Seçme Hadisler,2/43),
“Bir koyun ağılına giren iki aç kurdun onlara zararı,haset ve mala düşkünlüğün,müslümanın dinine verdiği zarardan daha çok değildir”(Seçme Hadisler,2/36),
“Size geçmiş ümmetlerin iki(manevî)hastalığı sirâyet etmiştir:Hased ve kin.Bunların her biri kazıyan (bir ustura)dır.Kılları kazır ve traş eder,demek istemiyorum.Dinin kökünü kazır,demek istiyorum…”( Tac Tercemesi,5/62 ),
“Zandan sakının,çünkü zan,sözün en yalan olanıdır.Gizli bir konuşmayı da dinlemeyin,insanların ayıplarını araştırmayın.Dünya hususunda da birbirinizle buğz(düşmanlık)etmeyin:,birbirinize yüz çevirmeyi(gerektiren iş yapmayın);Ey Allah’ın kulları,(sevgi ve yardımlaşmada)kardeş gibi olun!”(Tac Tercemesi,5/61)
“Üç şey vardır ki,müslümanlar bunlardan sâlim olmamıştır:Haset,kötü zanda bulunmak ve uğursuz saymak.Dikkat ediniz,bunlardan kurtulmanın yolunu size haber vereyim:Kötü zanda bulunduğun vakit,tahkikına (soruşturmaya)kalkışma.Hased eder insan,onunla amel etme.Uğursuzluk hissi geldi mi,niyet ve kastına devâm et.”( 250 Hadis,sf:115)
O her zaman hakkı tutup kaldırma peşinde; mülk ve melekût âlemiyle alâkalı duyup hissettiklerini başkalarına duyurma iştiyakıyla yanıp tutuşan bir diğergam,
Ey nefis! Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın.. onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki; ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları kurusun.. onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.
Dert dinle; dert yaşa, dertlerle inle ama, herkese derman olmaya çalış! Bütün insanlara sîneni sevgiyle öyle bir aç ki; kinle, nefretle donacak hâle gelmiş, kendi kendilerinin mazlumu ve tir tir titreyen bütün nefiszedeler senin sıcaklığına koşsun!(BİR SORGULAMA)
Herkesin himmeti kâmet-i kıymetine göredir; sadece kendini düşünen, ya hiç insan değildir veya eksik bir varlıktır. Gerçek insanlığa giden yol, başkalarını düşünürken icabında kendini ihmal etmekten geçer.
İnsanın Hakk katındaki yüceliği, himmetinin yüceliğiyle ölçülür. Himmet yüceliğinin en bariz emaresi ise, insanın, başkalarının mutluluğu adına şahsî haz ve zevklerinden fedakârlıkta bulunmasıdır. Bilmem ki, toplumun selâmeti uğruna, haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak, hatta kükremesi gerekli olduğu yerlerde dahi öfkesini yutarak dayanmasını bilmek, şahsî saadetinin bahis mevzûu olduğu her yerde isteklerine hacir koymaktan daha büyük bir fedakârlık tasavvur edilebilir mi?
İnsanları aydınlatma yolunda koşanlar, hep onların saadetleri için çırpınıp duranlar, hayatın çeşitli uçurumlarında onlara el uzatanlar, kendilerini idrak etmiş öyle yüce ruhlardır ki, bunlar, içinde yaşadıkları cemiyetin koruyucu melekleri gibi, toplumu saran musibetlerle pençeleşir, fırtınaları göğüsler, yangınların üzerine yürür ve muhtemel sarsıntılar karşısında daima tetikte bekler dururlar. (Ölçü veya yoldaki ışıklar)
olabildiğine sabırlı ve temkinli;
Sabır, yücelme ve fazilete ermenin mühim bir esası ve iradenin zaferidir. O olmadan, ne ruhu inkişaf ettirmeden, ne de yücelip benliğin sırlarına ermeden bahsedilemez. Sabırla insan, toprağa, ete, kemiğe bağlılıktan kurtulur. Onunla yüce âlemlere ermeğe namzet bir kutlu olur. Sabır, öteler ötesi saltanatlara ulaşmak için dar bir geçit, aşılmaz bir zirve ise, gönlünü o âlemlere kaptırmış hakikat eri de, geçilmez ve aşılmaz gibi görünen geçitlere ve şahikalara meydan okuyan bir Heraklit’tir. En sarp yokuşları dümdüz ve ovaları da pürüzsüz gören bir Heraklit…
Sabır, fıtratın sînesinde cereyan eden armoninin, insan tarafından sezilmesi, kavranması ve taklit edilmesidir. Evet, o, eşyâ ve hâdiselerin dilini anlama ve onlarla ‘diyalog’a geçme gayretidir. Bu dili anlayacağı âna kadar sebat gösteren, sonra da, varlığın zaman seli içindeki akışıyla, kendi davranışları arasında bir köprü kurarak tabiatla bütünleşen insan ne mübeccel; kainattaki bu ilâhî musîki ne ulvî ve bu ahengin sezilip görülmesi ne âlî bir temâşâdır…!
Sabır; zamanın, eşya üzerindeki tesirinin kavranması ve vak’aların, zamanın, keskin dişleri arasında öğütülerek, şekilden şekile, hâlden hâle girmesinin idrâki demektir. Zamanın bu sessiz eriticiliği ve değiştiriciliği karşısında, yerinde polat ve yerinde de buz olmasını bilenler, onun cereyan çizgisinde ayrı bir buûda yükselerek yok olmadan kurtulurlar. Bunu idrak edemeyenler ise, onun demir pençeleri arasında ezilir giderler.
Evet fıtrat, onu tanımayan ve yürüyüşünde ona ayak uyduramayan ayakları kırar, ruhları da çiğner geçer. Onu tanıyan, hareket ve davranışlarıyla onun ruhundaki sessiz infiâllere dem tutan ve ona yeni yeni Dâvûdî nağmeler kazandıranların elinde de balmumu gibi olur.
Ah, bu sırrı kavramayan ve bir türlü sabretmeye yanaşmayan aceleci yaramaz çocuklar..!( SABIR- 01.11.1981-ÇAĞ VE NESİL)
konuşup gürültü çıkarmadan daha çok, inandıklarını yaşayan, yaşadıklarıyla başkalarına da örnek olan bir iman ve aksiyon insanıdır:
‘Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?’(SAFF-2)
‘Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Halbuki siz Tevratı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?’(BAKARA-44)
‘Kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamiyle Allah’ındır. Güzel ve temiz sözler O’na yükselir. Amel-i salihi, güzel ve makbul işi de Allah yükseltir. Kötü işleri gizlice tasarlayıp kuranlara şiddetli azap vardır. Onların kurdukları bütün tuzaklar mahvolur.’ (FÂTIR – 10)
Tebliğ, ulvî hakikatleri, dinin esaslarını, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını insanlara usulünce bildirmektir; temsil ise, irşad vazifesinde öncelikle hal dilini kullanmak, anlatılması gereken hakikatlere göre yaşamak, onları hayata hayat kılmak ve böylece başkalarına hüsn-ü misal olmaktır.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, tebliğ vazifesini eksiksiz yerine getiriyordu; fakat, O’nun tebliğden daha önemli bir yanı, hatta tebliğin birkaç kadem önünde bir yanı vardı ki, o da temsil idi.
İnsanlığın İftihar Tablosu, dini öyle güzel temsil etmişti ki, Ashab-ı Kiram’ın herbiri bir “Muhammedcik” oluvermişti.(Temsil Öncelikli Tebliğ–Bamteli)
o, dur-durak bilmeden sürekli koşar.. Hakk’a yürüyenlere yürümenin âdâbını öğretir.. iç dünyası itibarıyla her zaman ocaklar gibi cayır cayır yanar ve yanarken de asla gam izhar eylemez; eyleyip ağyârı âhına âgâh kılmayı düşünmez.. her zaman içten içe yanar ve kendine sığınanların ruhlarına hararet üfler.
Bir de tahtla Süleyman buluştu mu artık insan hep O’nu düşünür, iç mülâhazalarında O’nunla hasbıhal eder, yudumladığı suda, çiğnediği yemekte, teneffüs ettiği havada gayet açık ve net olarak hep O’nun teveccühlerini duyar; O’nun yakınlığının sıcaklığıyla oturur kalkar. Kurbet-sevgi arası gel-gitler münasebeti daha da kızışır ve sinesi ocaklar gibi yanmaya başlar. Yer yer aşk u muhabbetle alevlenir, zaman zaman vuslat iştiyakıyla yanar tutuşur; ne var ki, aşkını da, iştiyakını da O’ndan gelen bir armağan bilir ve kat’iyen gam izhar eylemez; gam izhar edip ağyarı âhından âgâh eylemez. İçten içe fırınlar gibi yanar; fakat, ne alev çıkarır ne de duman.. namus gibi saklar aşk u iştiyakını ve sır vermez halden anlamayan nâdanlara.(ALLAH SEVGİSİ-ÖKBH)
3-Gönül insanının hedefinde hep öteler tüllenir durur. O, Hak rızasına bağlanmış, sürekli ilerleyen ve sürekli mesafelerle yaka paça olan öyle bir iman insanıdır ki, matlûbuna ulaşacağı ana kadar hep bir küheylan gibi koşar; koşarken de herhangi bir beklentiye girmez.
Tenbih;Hocaefendi önemine binaen olsa gerek ’beklentisizlik’hususunu farklı vecihlerle Dördüncü madde ve Onuncu madde de vurgulayacaktır.Dördüncü maddede üzerinde durulacaktır.
Bir dava adamının idealini süsleyen en son nokta ve ufuk mefkûre, yârâna kavuşup onlarla beraber Cennet ve Cemalullah’ı müşâhede değil midir? Öyleyse bizi o neticeye götürücü yolda bizler de birer küheylan kesilmeli ve çatlayıncaya kadar da durup dinlenmeden yolumuza devam etmeliyiz.
Evet, bir küheylan gibi… Çünkü o yorulma bilmez, mazeret ileri sürmez. Dermanının bitim noktasına kadar koşar, çatlar ve ölür. Ancak ona ölüm mazeret olur. Bu yönüyle ben atı çok severim. Ve her dava adamının ona benzemesini isterim.(AGT-3)
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın böyle harikuladeden bağışladığı kimseler vardır ve hadis-i şerifler “Haydi seni affettim” hitabına mazhar bazı talihlilerden bahsetmektedir. Böyle bir mazhariyete ermenin yolu ise, hem anne-babanın haklarını gözetme hususunda hem de iman hizmeti uğrunda bütün imkanları değerlendirmeye çalışmak, ebedî hayat yolunda ortaya konan hiçbir ameli yeterli bulmamak, hep “Hel min mezid- Daha yok mu?” ufkunda yaşamak ve insana bir kere verilen sonsuz saadeti kazanma fırsatını tedbirli, temkinli ve dikkatli davranarak en güzel şekilde kullanmaktan geçmektedir. (Ağlattığın Yeter, Güldür Onları!..KIRIKTESTİ)
Günümüzde kendilerini Kur’an’a, Hakk’a, Hak ve Kur’an hizmetine adamış ruhlar arasında bir çok hak dostları vardır. Sorumluluklarını hakkıyla yerine getiren, kaçınacakları şeylerden kemal-i hassasiyetle kaçınan, Üstad’ın takva tarifi içinde, farzları yerine getirip kebâirden içtinab edenler (büyük günahlardan uzak duranlar) arasında çok velinin olabileceği kanaatındayım. Onlar yaptıkları hizmetler karşısında elâlemin kendilerini uçurmasına mukabil uçmayan, bir el işaretiyle ay ve yıldızları yere çekebilecekleri söylense bile kendilerini, ne olduğunu, nerede durması gerektiğini bilen gençlerdir bunlar. Allah’a ibadetten ve O’nun dinine hizmetten hiç yılmayan, altmış yıl füze hızıyla koştursa da “kat etmemiz gereken daha çok mesafe var” diyenlerdir. (Günümüzde Velâyet Hedef Olmalı mı?-KIRIKTESTİ)
Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan bu tesirli gönül beyanlarına karşı hiç kimse alâkasız kalamaz. Biz hemen tesirini görmesek de gönülden fışkıran, hâlle farklı bir şiveye ulaşan bu beyan âbideleri bugün olmasa da yarın mutlaka ona açık kalbler üzerinde tesirlerini gösterecek, vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alacak.. ve bir gün şuuraltı müktesebât hâline gelmiş bu vâridât, çok küçük bir tedâîyle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalacaktır. (Gönül Dili Hal Şivesi-SIZINTI- Kasım 2006)
4-Gönül insanı, öylesine içten bir hakikat eridir ki, oturup kalkar sürekli yeryüzünde hakkı ikame etmeyi düşünür ve onun hatırı söz konusu olduğunda da rahatlıkla bütün arzularından, isteklerinden vazgeçebilir. O, herkese sinesini açar, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyanet meleği görüntüsü sergiler. Ne var ki, Allah’tan başka kimseden de bir şey beklemez.
Evet, gözlerimiz hemen herkesin üzerinde; gönüllerimiz de bütün insanlığın heyecanıyla çarparken, bir anne şefkati derinliğinde alâkamıza karşılık hiç mi hiç bir talebimiz olmadı. Zaten böyle bir talep olsaydı, yetmiş iki milletle bu ölçüde ve bu kadar içten bir münasebeti devam ettirmek de mümkün olmazdı; zira karşılık ve bedele bağlanmış alâkalar, münasebetler kat’iyyen devam vaad edemez. Bu mülâhaza ile biz de, insanlar ile olan münasebetlerimizi sonsuza kadar devam ettirmek için, onlarla alâkamızı Allah’ın san’at eserleri olmaları esasına bağlama yolunu seçtik. (Gel Gönüllerimizle Konuşalım, Demiştik-SIZINTI- Ekim 1999)
Tavırları, davranışları itibarıyla herkesle uyum içinde olmaya çalışır; hiç kimseyle cedelleşmez, hiç kimseye karşı düşmanlık beslemez. Zaman zaman kendi içtihatları, kendi düşünceleri ve kendi mesleğine, meşrebine göre bir kısım tercihlerde bulunsa da, kat’iyen başkalarıyla rekabete, sürtüşmeye girmez. Aksine, dini, ülkesi, ülküsü adına hizmet eden hemen herkesi sever.. bütün olumlu faaliyetlerinden ötürü herkesi alkışlar.. alkışlar ve hem onların anlayışlarına hem de konumlarına saygılı kalmaya alabildiğine itina gösterir.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mümin kendisiyle uyuşabilen ve geçimli insandır. İnsanlarla geçinmesini bilmeyende ve kendisiyle geçinilmeyende hayır yoktur.” A.b.Hanbel, Müsned, Nu:5/335
Abdullah b. Amr (r.a.)’ den rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim, cehennemden uzaklaştırılıp cennete koyulmayı isterse, ölümünü, Allah’a ve ahirete inanmış olarak karşılasın. Bir de başkalarına karşı, kendisine nasıl davranılmasından hoşlanıyorsa öyle davransın.” Riyazü’s Salihin, Nu:1570
İbn-i mes’ud (r.a.)’ den rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Cehenneme kimin girmeyeceğini veya cehennemin kimi yakmayacağını size haber vereyim mi? Cana yakın olan, herkesle iyi geçinen, yumuşak başlı olup insanlara kolaylık gösteren kimseleri cehennem yakmaz.” Riyazü’s Salihin, Nu:643
“Mümin gibi ülfet edilen, hemen ısınılıverilen bir başka hayırlı şey bilmiyorum”(Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal, 1/146)
Fertleri birbirine hoşgörüyle bakmayan toplumlarda ve müsamaha ruhunun tam yerleşmediği cemiyetlerde müşterek düşünceden ve kolektif şuurdan bahsetmek mümkün değildir. Bütün bir insanlık olarak istikbâle yürürken, her köşe başında önümüzü kesmesi muhtemel ayrılık, farklılık ve mutabakat zorluklarından kaynaklanan handikaplara karşı en sağlam sığınağımızın diyalog ve “herkesin konumuna saygı” olduğuna inanıyor; bu istikametteki bütün gayretlerin şâyan-ı takdir olduğunu düşünüyorum.(“Avrupa’nın Şansı: Kültürler Diyalogu II” Sempozyumu’na Gönderdiği Mesaj)
Bir yandan kendi dinimize, kendi hayat felsefemize sımsıkı sarılırken; diğer yandan da başka dînî telâkkilerin, felsefî görüşlerin mevcûdiyetini birer realite olarak görüp, “herkesi kendi konumunda kabûl ve herkese saygı” sloganıyla sürekli beraber yaşamanın yollarını araştırdık. Bu temel felsefeye bağlılık sayesinde de hiç kimseyi, din, iman. mezhep ve düşünce farklılığı gibi hususlardan ötürü hor görmedik.. incitmedik. Alvarlı Efe Hazretleri ne hoş söylemiş: “Âşık der incitenden / İncinme incitenden / Kâmil değildir o kimse / İncinir incitenden.”
Gönüller arası iç içe uzayıp giden pek çok gizli yollar vardır. Herkes kendi ufkunda seyahat ederken, bilerek ya da bilmeyerek bir sürü de kesişme ve “örtüşme” noktalarında beraberlik yaşanır ve ne sürpriz hâdiselerle karşılaşılır. İnsan için nisbî hakikatler sayısınca hedefler olduğu gibi, o hedeflere yükselmenin ve ulaşmanın da farklı pek çok merdiveni, köprüsü, helezonu vardır. İnsanî melekeleri gelişmiş uyumlu mizaçlar ve evrensel değerlere saygılı gönüller, sürtüşmeden, kavga etmeden, birbirini karalamadan yürürler kendi izafî hakikatlerinin semalarına; hem de, herhangi bir trafik problemiyle karşılaşmadan. Bunların dünyasında farklı renkler, farklı şekiller, farklı kültürler, farklı düşünceler ve farklı kanaatler, sathî (yüzeysel) görüntülerle alâkalıdır.(Gel Gönüllerimizle Konuşalım, Demiştik-SIZINTI- Ekim 1999)
5-Gönül insanı, kendi gayret ve aktivitelerinin yanında, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inayetine de fevkalâde önem verir.. her hareketinde tevfike mazhar olma yollarını araştırır.. Kur’ân’da, Allah’ın inayetine vesile sayılan birliğe-beraberliğe olağanüstü ihtimam gösterir.. hareket çizgisi doğru olan hemen herkesle müşterek bir iş yapmaya koşar.. dahası, böylesine bir vifak anlayışı adına çok defa kendine rağmen bir yol izler. Birlikte rahmet olduğunu, ihtilâf ve iftirakla bir yere varılamayacağını düşünür, alabileceği herkesin himmetini yanına alır ve hep ilâhî inayet sağanaklarına açık durmaya çalışır.
“İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider.” (Enfâl Sûresi: 46)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvi; C: 3, Sh: 357)
“Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır.” (Münâvi)
Allah’ın büyüklüğünün ayrı bir tecellî buudu.. O, bazen, çok küçük varlıklara büyük işler gördürerek, esbabın önemsizliğini vurgular ve farklı bir üslûpla kendi ululuğunu hatırlatır. Bu süreçte, biz de hep aynı şeyleri yaşadık. Öyle ki, Kudreti Sonsuz, bir kısım sıradan, düz insanlara, gönüllerin kapılarını ardına kadar açtı ve sevgi saltanatında onlara âdeta Süleymanlık bahşetti; bahşetti de kinin, nefretin, kavganın temsilcisi bütün şeytanî ruhlar, geçici de olsa şoka girdiler ve İfritten emelleri ile hezeyan yaşamaya başladılar. Artık her yerde söz hoşgörü kahramanlarınındı; onların elinde taş-toprak som altın kesiliyor, kömür elmasa inkılâb ediyor, zehir de şeker şerbete dönüşüyordu. (Gel Gönüllerimizle Konuşalım, Demiştik-SIZINTI- Ekim 1999)
6-Gönül insanı, bir Hak âşığı ve Hak rızası sevdalısıdır. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun bütün hareketlerini O’nun hoşnutluğuna bağlar.. O’nu memnun etme yolunda ölesiye bir hırs gösterir.. ve böyle bir hedefe ulaşmak için de bütün varını feda edebilir, dünyevî-uhrevî her şeyden vazgeçebilir.
Amelinizde Rızâ-yı İlâhî olmalı Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse te’siri yok O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da razı eder Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir. (21.Lem’a-1.düstur)
Hak rızasına adanmış ruhlar, böyle bir tevhid-i kıble mülâhazasından ötürü aklî ve mantıkî hayatları adına herhangi bir boşluk yaşamazlar. ***
Adanmışın mefkûre kıymeti, dünyevî değerlerin o kadar üstündedir ki, hedefe –o, garazsız-ivazsız Allah’ın hoşnutluğudur– kilitlenmiş böyle birine yörünge değiştirtmek çok zor, başka bir bedele bağlamak ise âdeta imkânsızdır.***
Gönül insanının düşünce dünyasında “benim yapmam”, “benim başarmam”, “benim sonuçlandırmam”… gibi merdut mülâhazaların asla yeri yoktur. O, yerine getirilmesi gerekli olan şeyleri kim yaparsa yapsın, kendi yapmış gibi memnun olur, onların başarılarını kendi başarıları sayar ve arkalarında yürür.. öncülük yapma şeref ve pâyesini de onlara bırakır. Dahası, iman ve insanlığa hizmet yolunda başkalarının kendinden daha başarılı, daha liyakatli olabileceklerini düşünerek, onlara daha rahat hareket etme ortamı hazırlar; sonra da bir adım geriye çekilip, “insanlardan bir insan olarak” yoluna devam eder.
Gönül erlerinin konuşmaları harfsiz ve kelimesizdir; onlar hep ruhlarıyla söyleşirler.. Mevlâna’nın da dediği gibi, birbirlerine dilsiz-dudaksız laf ederler.. güller gibi çehrelerine akseden kalblerinin renginden birbirlerine tebessümler yağdırır dururlar. Bütün bütün gönül rengine boyanmış bu ruhlar arasında “sen”, “ben” düşüncesi tamamen eriyip gitmiş ve ortada sadece “O’na” bağlı izafî bir “biz” kalmıştır. Bu itibarla da onlar kat’iyen birbirleriyle çekişmez.. biri birinin ışığını söndürmeye çalışmaz ve “benim mumum”, “benim meş’alem” demezler. (Gönül Dili, Ramazan ve Referandum-BAMTELİ)
7-Gönül insanı, her zaman kendiyle yaka-paça ve kendi ayıplarıyla meşgul bulunduğundan kimsenin eksiğiyle-gediğiyle uğraşamaz/uğraşmaz. Başkalarıyla uğraşmak bir yana, her fırsatta iyi bir insan olma örneği sergileyerek, onları daha yüksek ufuklara yönlendirir ve herkese bir hüsnümisal olur: İnsanların ayıplarına kusurlarına göz yumar.. onların olumsuz tavırlarına tebessümle karşılık verir, kötülüklerini iyilikle savar ve elli defa rencide edilse de, bir kerecik olsun kimseyi kırmayı düşünmez.
“Mümin, müminin aynasıdır. Mümin, müminin kardeşidir, malını o yokken korur ve gelecek kötülüklere karşı etrafını çevirir. (Tirmizi. Birr, 18; Ebu Davud, Edep,49)
“Mümin müminin kardeşiyle olan durumu, birbirini yıkayıp temizleyen el gibidir.”(Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal, 1/155)
Başka bir hadiste de: “Mümin müminin aynasıdır. Onun üzerinde bir şey gördüğünde onu alır, atar.” (Münâvi, Feyzu’l-Kadir, 6/352) buyurulur.
“Mümin, koku satan kimse gibidir, yanında oturduğunda güzel kokusundan istifade edersin, beraber yürüsen yine istifade edersin…”(Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal,1/147)
“Mümin, hurma ağacı gibidir, ondan aldığın her şey sana fayda verir.”(Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal,1/147)
“Müminin hali arıya benzer. Arı yediği zaman tayyibini (çiçeğin özünü) yer. Bıraktığı da tayyib (temiz bal)dır. Çürük bir dala bile konsa onu kırmaz, ona zarar vermez. Müminin hali altın parçasına benzer. Az nefha edip, üfleyip (tüf tüf edip) ovaladın mı hemen parlar. Tartıldığında ise bu onun gramajından bir şey eksiltmez.(Münavi, Feyzu’l-Kadir,5/655-656)
“Mümin, saftır(temiz kalbli), kerimdir. Fâcir ise hilekârdır, leim(alçak)dır.”(Tirmizi,Birr,41;Ebu Davud,Edep,6)
Hadis-i şerif’te “mümin, saftır.” buyurulurken, bu ifade, Temiz kalbli, hiç kimse hakkında gıll ü gışı olmayan, söylenen söze ilk anda inanan ve herkes hakkında hüsn-ü zan besleyen manasına gelir. Hadiste “mümin saftır” denmekle “mümin böyle olmalıdır” denilmek isteniyor. Böyle olmayı mümin kendine hedef seçmelidir.
Gerçek mümin, kamil mümin aynı zamanda kerimdir. “Kerim” de güzel ahlak sahibi, şerefli, değerli cömert insan demektir.
Başkasında görüp hoşlanmadığın ayıbın kendinde olduğunu görmemekten büyük ayıp olamaz. Hz. Ömer (r.a.)
Herkesin himmeti kâmet-i kıymetine göredir; sadece kendini düşünen, ya hiç insan değildir veya eksik bir varlıktır. Gerçek insanlığa giden yol, başkalarını düşünürken icabında kendini ihmal etmekten geçer.
İnsan, kendi ayıpları karşısında savcı, başkalarının kusurları karşısında da, onlar hesabına avukat olmalıdır.
Olgun insan ve gerçek dost, Cehennem’den çıkışta ve Cennet’e girişte bile “Buyurun” demesini bilendir.
Hakikî insan, şartlar ne olursa olsun, kendi kovasına süt sağarken başkalarının kovalarını da boş bırakmaz. (Digergâm-Ölçü veya yoldaki ışıklar)
İnsanlar arasında her zaman revâcını koruyan bir akçe varsa o da sevgidir.. ve sevginin değeri kendindendir. Sevgi, en saf altınla bile tartılsa ondan ağır gelir. Altın da, gümüş de değişik borsa ve piyasalarda her zaman değer kaybedebilirler ama; sevginin kapıları her zaman bütün olumsuzluklara kapalıdır ve hiçbir haricî müdahale onun iç ahengini bozamaz. Bugüne kadar, bütün bütün kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş canavar ruhlardan başkası da ona karşı koymayı, onunla savaşmayı düşünmemiştir. Bence, canavar ruhları uysallaştırmanın biricik iksiri de yine sevgidir. Dünyevî zenginliklerin tesir alanının dışında nice problemler vardır ki, sevginin büyülü anahtarından başka hiçbir şeyle çözülememiştir. Zaten, dünyada hiçbir değerin, sevgiye karşı koyması ve onunla rekabet etmesi de mümkün değildir. Altının, gümüşün, dövizin, çekin, senedin kartelleri hemen her maratonda muhabbet fedaileri karşısında nakavt olagelmişlerdir. Evet, maddenin patronları, onca gürültü, patırtı, şov ya da ihtişama rağmen gün gelmiş sermayeleri bitmiş, pazarları sona ermiş, ocakları sönmüştür ama, sevginin çerağı her zaman par par yanmış ve ışık olup bütün gönüllere, ruhlara akmıştır. (İnsanı Sevmek-SIZINTI- Eylül 1999)
Nur Müellifi’nin, kendisine kötü sözler söyleyen bir insan hakkındaki mütâlaası ne kadar mü’mince ve ne kadar ibretâmizdir! Kötü sözlere şöyle mukabele eder: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımcı olur ( ) Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir ”
Tebe-i tâbiîn döneminin büyük muhaddislerinden Yahya b Said el-Kattan hazretlerinin kötü sözlü bir komşusuna mukabelesi de farklı değildir Bir gün komşusu ona çok ağır sözler söyler Hak dostu, hakaretler savuran insana hiç karşılık vermez; sadece bir fısıltı halinde dudaklarından şu ifadeler dökülür: “Belki de doğru söylüyor, bana kimliğimi ve nasıl biri olduğumu hatırlatıyor Evet, ben kimim ki ya da neyim ki bunlara istihkâkım olmasın!”(ZAMAN-KÜRSÜ)
8-Gönül insanı, hayatını iman-ı kâmil yörüngeli ve ihlâs donanımlı yaşamayı en birinci mesele bilip, duyguları, düşünceleri ve davranışları itibarıyla öylesine Hak rızasına kilitlenmiş bir hakikat eridir ki, bütün dünya ve “mâsivâ”yı ona verseniz, yine de onu kat’iyen hedefinden döndüremezsiniz; hatta Cennetlerle bile ona yol ve yön değiştirtemezsiniz.
“Ehemmiyetli bir ihsan-ı İlâhî, ihsanını, enâniyetini bırakmayana ihsas etmemektir, tâ ucub ve gurura girmesin.
Kardeşlerim! Bu hakikate binaen, hüsn-ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zatlar, sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şakirtleri âdi, âmi adamlar görür ve der: “Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhât! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?” diyerek, dost ise inkisâr-ı hayâle uğrar, muarız ise kendi muhalefetini haklı bulur.”
[Şuâlar, 13. Şuâ – s.1008]
Eskiden iyilik yaparlardı söylemezlerdi.sonra hem yapmaya hem söylemeye başladılar.şimdi ise yalnızca söylüyorlar. [Ömer b haris]
Merhum Necip Fazıl Gönül erlerini ‘O ERLER Kİ’ şiirinde ne güzel nazmediyor:
O erler ki, gönül fezasındalar,
Toprakta sürünme ezasındalar.
Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
Namazda arka saf hizasındalar.
İçine nefs sızan ibadetlerin,
Birbiri ardınca kazasındalar.
Günü her dem dolup her dem başlayan,
Ezel senedinin imzasındalar.
Bir ân yabancıya kaysa gözleri,
Bir ömür gözyaşı cezasındalar.
Her rengi silici aşk ötesi renk;
O rengin kavuran beyzasındalar.
Ne cennet tasası ve ne cehennem;
Sadece Allah”ın rızasındalar.
9-Gönül insanı, kendisiyle aynı yolda yürüyüp aynı mefkûreyi paylaşanlarla asla rekabete girmez.. onlara karşı kat’iyen kıskançlık duymaz.. aksine, onların noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar.. ve onlara karşı hareketlerinde hep bir vücudun uzuvlarından herhangi bir organmış gibi davranır: Tam bir îsâr ruhuyla, makam, mansıp, pâye, şöhret, nüfûz, müessiriyet… gibi maddî-mânevî hemen her konuda yol arkadaşlarını öne çıkarır ve kendi gerilerden gerilere çekilerek onların başarılarının dellâlı gibi davranır, mazhariyetlerini alkışlar ve muvaffakiyetlerini de bir bayram sevinciyle karşılar.
Bu hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir Çünki, nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkid etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalb ruhun ayıbını görmez belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder; yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır Hem nasılki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkid edip sa’ye şevkini kırıp atalete uğratmaz Belki bütün istidadlariyle, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakikî bir tesanüd bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz akîm bırakacak Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte ey Risale-i Nûr Şâkirdleri ve Kur’anın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzalarıyız ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz ve sâhil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (A S M ) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz Elbette dört ferdden bin yüz onbir kuvvet-i mâneviyeyi te’min eden sırr-ı ihlâsı kazanmak ile, tesanüd ve ittihad-ı hakîkîye muhtacız ve mecburuz (21.Lem’a-İkinci düstur)
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir (21.Lem’a-Dördüncü düstur)
“Dört şeyi dört yere bırakın; Uyumayı kabre
Rahatı sırat köprüsüne
Övünmeyi mizana.
Arzu ve istekleri cennete” [Hz.Ebubekir]
Hubb-u cah “makam sevgisidir.” Böyle bir sevgi nefsin zaaflarından biridir. İnsan bu hisse mağlup olduğunda yükseklerde görülmek, hürmet edilmek ister. Bu hem maddi makamlar için hem de manevi makamlar için olabilir. Maddi makamlarda nefsin hissesi daha ön planda olmakla beraber aynı tehlike manevi makamlarda da görülebilir.
Üstadın ifadesiyle, “Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya girer. Şan ü şeref arzusuyla teveccüh-ü nâs ise; ücret ve mükâfat değil, belki ihlassızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır.”
“Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.”
Bir talebesi Üstada “Aziz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin ve siz destanlarda geziniz…” diye yazar. Barla Lahikasında neşredilen bu mektuba Üstad şu dipnotu düşer:
“Bu kardeşimin bu hissine iştirak etmiyorum. Rıza-yı İlahî kâfidir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle işde, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli ibtal eder. Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlası kırar. Eğer müşevvik ise safvetini izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir…”
10-Gönül insanı, çok defa kendi yol ve yöntemine bağlı kalıp bütün faaliyetlerini şahsî mizaç ve mezâkı çizgisinde götürse de, başkalarının düşünce ve hareketlerine karşı hep saygılı kalmaya çalışır.. paylaşmaya, beraber yaşamaya açık durur.. oturur kalkar aynı mefkûre insanlarıyla müşterek hareket etme yollarını araştırır.. müşterek projeler geliştirir.. ve “ben” yerine “biz”i ikame etme gayreti gösterir.. dahası, başkalarının mutluluğu yolunda rahatlıkla kendi saadetini feda edebilir..
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz. Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.(21.Lem’a-3.düstur’dan)
İç içe uçurumlarla karşı karşıya kaldığımız, köprülerin yıkılıp yolların yürünmez hâle geldiği ve milletimizin, tarihinde az yaşanan türden değişik imtihanlarla sarsıldığı bir fırtınalı zaman diliminde, alışılagelen formdaki tasarılarla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelinemeyeceği açıktır. Böylesine olağanüstü hâller, insanüstü gayret ve fevkalâde bir performans isteyen hâllerdir ve böyle hâller bazen plânlarıyla, projeleriyle, stratejileriyle ve bunları üretecek cins dimağlarıyla, yaşama yerine yaşatmaya ömürlerini adamış temsilci kahramanlarıyla, aynı zamanda bazı milletler için birer tarihî milât da olagelmiştir.
Onun içindir ki, büyük bir millet olmayı düşlediğimiz şu günlerde, uzmanca plân ve projelerin lüzumuna inanmanın yanında, hattâ ondan da önce, büyük bir millet olma mefkûresine bağlı ideal nesillerin yetiştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Dar bir dairede de olsa böyle bir mefkûrenin, belli ölçüde gerçekleşmesi ve örneklerini birkaç bin insanla ortaya koyarak, tıpkı Millî Mücadele’de olduğu gibi, yurdunu yuvasını terk edip dünyanın dört bir yanına hicretler teşkiliyle, her tarafa millî ruh fidelerini dikmeye çalışmaları, geleceğin büyük Türkiye’sinin dünyadaki karakollarını hazırlamaları, gittikleri her yerde kendi ruh ve mânâ dünyalarını sergilemeleri, milletimizin tarihin derinliklerinden gelen itibarını yeniden ortaya çıkarıp onu, devletler arası muvazenedeki hakikî yerine oturtmaya gayret etmeleri ve bütün bunlarda belli ölçüde muvaffak da olmaları, yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal nesillerin neler yapabileceklerini gösterme bakımından önemli misâller olsa gerek.(Yaşatma İdeali-Yeni Ümit Dergisi -Ocak 1999)
ve bunları yaparken de kimseden herhangi bir teveccüh beklemez.. hatta böyle bir beklentiye girmeyi kendi hesabına bir sukut sayar; sayar da, yılandan-çıyandan kaçtığı gibi önde görünmekten, namdan-şandan kaçar ve unutulma murakabesine dalar.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir İhlası kıracak esbabdan; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz (21.Lem’a-giriş)
Güvenmez asla kendine, emeğine, ameline; beğenmez yaptıklarını, yapacaklarını; debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi ayaklarının altına alır ettiklerini de edeceklerini de. En hayırlı işlerinde bile riyaya, süm’aya, alkış ve takdir beklentisine girdiği/giriyor olduğu endişesiyle sarsılır, rüzgârlarla salınıp sarsılan ağaçlar gibi. Yol boyu hep bu mülâhazalarla yürür tâ son noktaya kadar; yürür de, sağda-solda bir sürü derbederin ve dökülüp yollarda zayi olanların ” – Ah keşke sağlığımda şu hayat için bir hazırlıkta bulunabilseydim.” deyip inlemelerine karşılık o ”
– Ey nefs-i mutmainne, dön Rabbine, sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak; dön ve gir halis kullarım arasına, gir cennetime.” iltifat ve teveccühleriyle istikbal edilir. Bilinmedik uhrevî bişaretlerle şereflendirilir ve kalb ufkundan ne mevhibelere ne mevhibelere mazhar olur.(NEFİS-SIZINTI- Temmuz 2003)
Hayatlarını Allah rızasını kazanma yolunda, O’nu sevip O’nun tarafından sevilme idealine bağlamış adanmışların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları, maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır.***
Yâsîn Sûresi’nde anlatılan kahraman (Habib-i Neccar) da “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) demek suretiyle, yine irşad erlerinin aynı vasfına dikkat çekmiştir. Habib-i Neccar, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verirken, onların hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtmiştir ki, doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri hiç mümkün değildir.
Aslında bugün de bazı kimseler aynı hastalığa müpteladır ve onların yüzünden bütün Müslümanlar karalanmaktadır. Böyleleri, niyetleri dünyevî menfaatler olduğu müddetçe gönüllere nüfuz edemeyeceklerini anlayamamakta ya da ücret beklentisi içinde bulunduklarından dolayı başka ulvî gayeleri hiç düşünememektedirler.
Oysa sözün tesir etmesi, sesin gür ve güzel oluşuna, nağmenin zahiren iç yakışına değil, Cenâb-ı Allah’ın meşietine bağlıdır. Allah Teâlâ, sözün tesirini, büyük bir ölçüde, söyleyenin hasbîliğine, diğergamlığına ve yaptığı irşad vazifesi karşılığında hiçbir ücret beklememesine bağlamıştır. Çoğu zaman, bir köşeyi veya bir kürsüyü tutmuş, sadece dine hizmet için yaşayan samimi, hasbî ve diğergam bir insan, cılız bir sesle, pek de parlak görünmeyen bazı şeyler anlatır; fakat, ma’şeri vicdanda büyük bir tesir bırakır. Çünkü o müstağnî bir insandır ve muradı da Allah’tır.
Bu itibarla, Kur’an talebeleri, dava-yı nübüvvetin birer temsilcisi olarak peygamberlerin istiğnâ yolunu takip etmeli ve daha baştan “Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir.” diyerek iman hizmeti adına yapıp ettiklerine karşılık asla dünyevî bir ecir beklememelidirler. Köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir, hatta ülke ülke dolaşırken, hemen her yerde i’la-yı kelimetullah hesabına bir nağme tuttururken, vaaz, sohbet ve nasihat ederken ya da bir insana tek hakikati anlatırken çok hasbî olmalı ve asla dünyevî bir karşılık ummamalı, almamalıdırlar.(İSTİĞNA-KÜRSÜ)
11-Gönül insanı, kimseye tecavüz etmez, saldırıya saldırıyla mukabelede bulunmaz. En kritik durumlarda bile hep “itidal-i dem”le hareket eder ve ne olursa olsun, bir gönül eri olmanın gereklerini tamı tamına yerine getirmekten asla geri durmaz. Her zaman fenalıklara karşı iyilikle mukabelede bulunur.. kötülükleri kötülerin işi sayar ve bir iyilik âbidesi gibi davranır.
Kur’an-ı Kerim, “O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyiliğe kilitlenmiş ihsan şuuruyla oturup kalkanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayet-i kerimede, öfkesine mağlup olmayanları, bilakis onu yenip akl-ı selimle hareket edenleri nazara vermekte; “kâzımîn” ifadesi ile (bu kelimenin tekili “kâzım”dır) öfkesini yutan, hiddet ateşini sabırla içinde tutup söndüren, zarar gördüğü kimselerden öç almaya gücü ve kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afv ile muamelede bulunan kimseleri takdir etmektedir. (Gönül Dili, Ramazan ve Referandum-BAMTELİ)
Ama ne acıdır ki. tabiatları düşmanlığa, tecavüze, anarşiye, iftiraya kilitlenmiş marjinal bir kesim; güçleri ve tesirlerindeki fevkalâdelikleri tahrip yanlısı olmalarında ve çığırtkanlıklarında marjinal bir kesim, gulyabanîler gibi yolları tuttu ve kendi aklıyla hareket etmeyen bir kısım rnütehayyir ve müteredditleri de yanlarına alarak -kendi yaptırdıkları anket neticelerine göre- toplumun yüzde seksen beş ve doksanının çok olumlu bulduğu bu mübarek süreci kundaklamaya kalktılar. Onunla da yetinmeyip, bu bir fırsattır diyerek dine hücum etti ve bütün dindarları karaladılar. Hemen herkesi bir ideolojinin insanı gibi göstererek, kimini dinci -o da ne demekse- adı altında, kimini de bir tarikat mensubu gibi göstererek irtica çığırtkanlığıyla her yerde fitne ateşleri yaktılar ve bir zaman kızıl bayraklar altında toplanıp millete, devlete yağdırdıkları aynı küfürleri bu defa da dindarlara karşı kullandı ve içlerini boşalttılar. Tutup tutmaması ayrı bir konu,
Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var;
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ ın divanı var.
Sükûtumuz, üslûbumuza emanet.. misliyle mukabele, bizim kitabımızda zalimce bir kaide.. dövene elsiz, sövene dilsiz davranma, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin gereği.. ne yapalım, Allah, ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş, elimizden bir şey gelmez ki…! Ayrıca, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler, karakterimize rağmen farklı bir tavır takınmayı kendimize karşı saygısızlık saydık ve böyle bir saygısızlığı irtikâp etmemek için, gürül gürül konuşacağımız bir yerde sadece yutkunmakla iktifa ettik.
Aslında, bizim şuna-buna mukabelede bulunmamıza da ihtiyaç kalmamıştı; zira önce yaygaraya rağmen, toplumun yüzde seksen küsuru, yapılanları birer çığırtkanlık olarak görmüş ve soylu bir millete yakışan o muhteşem tavrını bir kere daha ortaya koymuştu; koymuş ve bizi üslûbumuza aykırı hareket etme mecbûriyetinde bırakmamıştı. Biz de, son bir kez daha “cebr-i lûtff, kendi afv u safh çerçevemizde kalarak, herkesi sevgiyle kucaklama ahd ü peymanımızı bozmamış oluyorduk. (Gel Gönüllerimizle Konuşalım, Demiştik-SIZINTI- Ekim 1999)
“Takılıp kalmamak lazım bunlara…Bilmezlik de yapmayalım; görelim bu hakikatleri ama işimize devam edelim. Tavrımızı bozmadan, çizgimizi değiştirmeden, İslami karakterimizden taviz vermeden devam edelim. Milletimiz için, dinimiz için, vatanımız için ve bütün insanlık için yaptığımız şeylere hız kesmeden devam edelim. Dua edelim Allah’a ve diyelim ki ‘insanlığın hayrından başka hiçbir şey düşünülmeyen şu hizmetlerin hayata geçirilmesi adına bizlere güç, kuvvet ve cesaret ver Allah’ım!’ diyelim.”***
12-Gönül insanı, hayatını Kur’ân ve Sünnet çizgisinde Hak dostluğu (vilâyet), takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesinde yaşar.. benlik, gurur, şöhret gibi kalbi öldüren hislere karşı sürekli tetikte bulunur.. kendine nispet edilen güzellikleri “her şey O’ndan” deyip gerçek Sahibi’ne verir.. iradeye vâbeste işlerde de her zaman “ben”den kaçar, “biz”e sığınır.
Gökyüzünü Güneş ve Ay’la, yıldızlar ve sistemlerle; denizleri rengarenk mahlûkatla; arzın yüzünü insanlar ve hayvanlar için her mevsim sayısız nimetlerle donatan, tanzim ve tezyin eden, merhameti sonsuz Rab bilinmeyince, bütün güzelliklerin kıymeti bilinmez, mânâsı anlaşılmaz hâle geliyor.
Dünya ve ahiret hayatının, huzur ve saâdet kaynağı olan Allah ve Resulallah’ı sevdirmeyi en büyük ideal ve vazife bilen, bu yolda rahatını, istirahatını terkederek, sevdiklerinden ayrı, gurbeti iliklerine kadar yaşayan, gece-gündüz koşma, hakka ulaşma ve ulaştırma yolunda azimli ve kararlı, gönül fatihleri ve ruh mimarları, herkesin dünya nimetlerine takılıp kaldığı günümüzde; menfaat, makam, mansıp, şan, şöhret ve şehvet gibi bütün engelleri aşarak, hizmet aşkıyla hareket ediyorlar.
Gönül fatihleri ve ruh mimarları; pusulasını kaybetmiş, yol ve yönünü bir türlü tayin edememiş, kalpleri bulanık, beyinleri sarsık, duyguları ve uzuvları kirlenmiş insanların hizmetine koşma, ellerinden tutma, aydınlığa kavuşturma, çoraklaşmış sinelerini âb-ı hayat olan hakikatlerle sulama ve bunu hayatlarının gâyesi bilip, bu yolda her türlü sıkıntı ve güçlüğe katlanmayı vazife bilmektedirler. (Gönül Toprağına Ekilen Sevgi- A. Haydar POLAT- SIZINTI-Mayıs 2001)
13-Gönül insanı, hiç kimseden korkmaz. Hiçbir hâdise karşısında telâşa kapılmaz; “Allah’a dayanır, sa’ye sarılır, hikmete râm olur” ve doğru bildiği şeylerden asla geriye durmaz…
‘Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun.” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil” “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” demişlerdir.’(ÂLİ İMRÂN – 173)
YE’İS YOK –M.AKİF ERSOY’
‘……
Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır:
Kâfi ona can vermeye bir nefha-i îman;
Davransın ümidîn; bu ne haybet, bu ne hırmân(mahrum-ümitsiz)?
Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;
Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşıla,
Allah(c.c.)’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir. (Al-i imran, 139)
“Eğer hakikaten inanıyorsanız muhakkak üstün olan sizsinizdir.” Uhud harbinde müminlerin bir kısmı bozulunca, o zaman düşman komutanlarından olan Hâlid b. Velid dağı tutmak istemiş, Resulullah da: “Sakın üzerimize yükselmesinler. Ya Allah, bizim kuvvetimiz ancak seninledir.” demişti. Bu âyet de o zaman indi diye rivayet edilmiştir. Kurtubî tefsirinde anlatıldığı üzere gerçekten Uhud’dan sonra Peygamberimiz zamanında Muhammed ümmeti hangi seferde bulundularsa muhakkak başarılı olmuşlar, ondan sonra da sahabeden bir kişi bile bulunan her İslâm ordusu da öyle olmuştur.
“Gevşemeyin…” Gevşeyip de cihaddan ve çalışmaktan geri durmayın. Kaybettiğiniz adamlarınıza da üzülmeyin. Siz üstünsünüz, düşmanlarınıza galip gelip, onlara karşı zafer kazanacaksınız. Geçmişte böyleydi, gelecekte de böyle olacaktır. Ama îman edip Allah’tan korkmanız (takva) şartıyla. Biliniz ki, ölerek veya yaralanarak, sizi gevşetmemesi ve cihadı sürdürmekten alıkoymaması gereken bir darbe yemişseniz,düşmanlarınız da benzer bir darbe Bedir’de yemişlerdi.Savaş böyledir, bir keresinde yener, diğerindeyse yenilebilirsiniz. Bu, Rabbinizin kânunlarından bir kânundur.
Tarihi değiştirip yörüngesine oturtan bütün peygamberî ve o çizgideki hareketler hep birer kişiyle başlamış ama neticede Allah’ın yardımıyla zafere ulaşmıştır. Kur’an-ı Kerim de öyle ferman eder: Siz doğru yolda olduğunuz sürece, sapanlar size hiçbir zarar veremeyecektir (MÂİDE:105); Siz o Peygamber’e yardım etmezseniz, bilin ki Allah, O’na yardım etmiştir: Küfredenler O’nu Mekke’den çıkarıp da, O mağarada sadece iki kişiden biri iken, arkadaşına “Üzülme! Allah bizimledir!” diyordu (TEVBE:40); Eğer yüz çevirecek olurlarsa de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka ilâh yoktur. Ben O’na güvenip dayandım ve O, Büyük Arş’ın Rabbi (bütün kâinatın mutlak hakimi, mutlak sultanı)dır.” (TEVBE:129) Hak, adalet, merhamet ve ahlâk çizgisinde yürüdükçe Allah, bütün dünya düşman da olsa onların kalblerine korku salar (ÂLİ İMRÂN:151) ve yaktıkları harp ve fitne ateşlerini söndürüverir. (MÂİDE:64)
Gönül dilini kullanma meselesi, sadece kalbin kendi fonksiyonlarına ve sevklerine bırakılmamalı; bu konuda irade ortaya konulmalı ve sevgi, şefkat, mülayemet hususlarında iradenin hakkı da verilmelidir.***
14-Gönül insanı, kimseye gücenmez; hele Hakk’a dilbeste olanlara kat’iyen kırılmaz.
Hiç kimse öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki içmemiştir…Hadis-i Şerif
Sizden biriniz, (din) kardeşinin aynasıdır. Öyle ise onun üzerinde rahatsız edici bir şey gördüğünde gidersin.
Hadis-i Şerif (Ebu Davud).
Dâva adamının lugatında kırılma, darılma kelimeleri yoktur. Hem nasıl kırılır ve darılır ki bir an rahmet-i tecelliden dûr olmayan Hakk, merhamet ettiklerine onu mücessem bir rahmet olarak göndermiştir.***
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:
Birincisi: Kader-i İlâhî kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için her halde gelecek idik. En hayırlısı bu tarzdır.
İkincisi: Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. Bîçâre merhum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâkî kurtulamadılar. Demek bu musibette biz birbirimizden şekvâ etmek; hem haksız, hem mânasız, hem zararlı, hem Risâle-i Nurdan bir nevi küsmektir. Sakın sakın, has rükünlerin gösterdikleri faaliyeti bu musibete bir sebep görüp onlardan gücenmek ise, Risâle-i Nur’dan çekilmek ve hakaik-ı îmâniyeyi öğrenmeden pişman olmaktır. Bu ise, maddî musibetten daha büyük bir mânevî musibettir. Ben kasem ile te’mîn ederim ki: Sizin herbirinizden yirmi-otuz derece ziyâde bu musibette hissedâr olduğum halde, niyet-i hâlise ile faaliyet göstermelerinden, ihtiyatsızlığı yüzünden gelen bu musibet on def’a daha fazla olsa da yine onlardan gücenmem. Hem geçmiş şeylere itiraz etmek mânasızdır. Çünki tâmiri kabil değil.(DENİZLİ LAHİKASI)
Beşinci Nokta: Biz hem burada, hem Eskişehir’de tecrübe ile kat’î anladık ki: Biz, vahdet-i mes’ele cihetiyle tam bir tesanüde şiddetle muhtacız. Sıkıntıdan gelen gücenmekler ve titizlikler ve itirazlar, bizim perişaniyetimizi ikileştirir. Maatteessüf en ziyade güvendiğim ve itimad ettiğim, sizlerdiniz. Bazı hatırıma bir telaş geldiği vakit, İstanbul’dan gelen kâmil ve sıddık hocalar ve Kastamonu Vilayetinde fevkalâde sadakat gösteren zâtları tahattur ile o endişem zâil olurdu. Dikkat ediniz, küfr-ü mutlakı müdafaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın. Benim komşudaki koğuşa parmağını soktu, beni azab içinde bıraktı. Şimdi siz, mabeyninizde münakaşasız bir meşveret ediniz. Kararınızı kabul ederim.(13.ŞUA)
Eğer tuttuğun nafile oruç herkesi incitmene sebep oluyorsa, orucu yemen, tutmandan daha hayırlıdır. Molla Câmi
İNKİSAR -Fethullah Gülen
Söyle ey dost! Sitemkâr hâlin nedir?
Her biri şikâyet makâlin nedir?
Küskünsün, bilmem ki melâlin nedir?
Bir anlasam gizli âmâlin nedir?..
Hani sözün Hakk için söylemişdin;
NeyledinseO’nunçüneylemişdin;
Rûhun ile Cennet’i peylemişdin;
Ne bu öfke şimdi, celâlin nedir?.
Hizmet deyip, hak deyip koşdu isen,
Kanlı-dere, sarp-yokuş aşdı isen,
Önce ham idin şimdi pişdi isen,
Öyleyse bir göster kemâlin nedir?
Düşüncen milletse, nazlanmak kimden?
Hasbîlik der isen şikâyet neden?
Beklediğini beklerlerse senden,
Verebilir misin, mecâlin nedir?!
Yol arkadaşlarını herhangi bir fenalık içinde gördüğünde onlardan uzaklaşmaz.. perdeyi yırtmaz.. onları utandırmaz; utandırmak bir yana, böyle bir fenalığı gördüğünden ötürü büyük bir hata işlemiş gibi kendini kınar ve kendine sorular yöneltir.
Biri hakkında kötü düşüncelere sahip olmaya ise “sû-i zan” denir. Cenâb-ı Hak, bir ayet-i kerimede, sû-i zannın çirkinliğini ifade sadedinde, “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurât, 49/12) buyurmuştur. Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) da, “Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüste bulunmayın, birbirinizin gizliliklerini araştırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı kin gütmeyin ve sırtınızı dönmeyin; ey Allah’ın kulları kardeşler olun!” demiş; tecessüsten, sû-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmak gerektiğini ikaz etmiştir.
Bir insan, gözüne mü’min kardeşiyle alakalı bir çirkinlik iliştiği zaman, tecessüs, teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı; “Allah’ım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!..” demeli ve gördüğünü de unutmalıdır.
Aksi halde, o günahı işleyen kimse bir kere düşmüş olsa bile anında doğrulup tevbe kurnasına koşmuş, günahlarını gözyaşlarıyla yıkamış ve affedilmiş olabilir; fakat ona şahitlik eden ve tecessüsle meseleyi derinleştiren şahıs, hadiseyi her hatırlayışında o çirkin fiili düşündüğünden dolayı zihin kirliliğinden bir türlü kurtulamaz ve sû-i zannın tahribatından azâde olamaz.(ZAMAN-Kürsü)
15-Gönül insanı, mü’minlerin farklı yorumlara açık tavırlarından dolayı onlar hakkında suizanda bulunmadan kaçınır; görüp duyduğu şeylere iyi yorumlar getirir ve kat’iyen olumsuz mülâhazalara girmez.
İnsanların birbirine karşı kalp istikametini korumaları çok önemlidir. Gönüllüler hareketi için ise bu önemli olmanın çok ötesinde bir vazife ve vecibedir. Bu konuma ulaşmak için bazı hususlara dikkat edilmesi gerekir. Bunlar sırasıyla;
1) Başkalarının düşüncelerine saygı göstermek. Mesela, akıl, mantık ve muhakeme kendi görüşümüzü yüzde yüz doğrulasa, riyazi kriterler aksine ihtimal vermeyecek ölçüde bizi desteklese bile, kendi düşüncemiz ve görüşümüzde diretmek karşı tarafı hafife almak demektir ve ciddi rahatsızlık doğurur. Herkesin tercih edilecek güzel yanları vardır. Eğer bunlar başkaları tarafından zamanında görülüp takdir edilmez ve alkışlanmazsa rencide olurlar. Önleri kapanır ve bir türlü inkişaf edemezler. Onun için hem kabiliyetlerin inkişafı hem de mutlak manada insana saygı adına bu şekilde hareket etmek gerekir. Aramızdaki vifak ve ittifaka halel gelmemesi için kendi doğrularımızın onlar tarafından anlaşılabilmesi için uzun müddet beklememiz de gerekebilir.
2) Kalp istikametini korumada ikinci husus feragat ve fedakarlıktır. İnsan iradî bir varlıktır. Bu açıdan her insanın kendine has düşünceleri, tercihleri, arzuları ve istekleri vardır. Onların gerçekleşmesi kimileri için hayat-memat meselesidir. Kimileri içinse değil. Vifak ve ittifakın korunması ana gaye olduğuna göre bazan bazılarının düşüncelerinden feragat ve fedakarlık yapması gerekir.
3) Birbirinizin gıyabında söylenen ve yazılan sözler. Daha önceleri çeşitli vesilelerle defalarca ifade ettiğim gibi dostlar, kader birliği yapan insanlar birbirlerinin gıyabında onları medh u sena edici, iyi yanlarını ön plana çıkartıcı sözler söylemeli, konuşmalar yapmalı, hatta mektuplar yazmalıdır. Bunun kalp istikametini sağlama açısından şu faydası var; eğer birisi arkadaşını başkalarının yanında medh u sena etti veya destanvari, aşıkane mektuplar yazdı ise, bir başka zaman onunla yüz yüze geldiğinde veya gıyabında konuşmak zorunda kaldığında öncekilere ters, nâsezâ nâbecâ sözler söyleyemez. Bir bakıma önceki sözler ve mektuplarla kendini bağlamıştır o. Kaldı ki gıybet de suizan da haram.(KIRIKTESTİ)
Vefat eden insanlar hakkında hüsnü şehadette bulunma da, aynı çerçevede değerlendirilebilir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: “Sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Resûlü’n de sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta (dengeli) bir millet kıldı.” (Bakara sûresi, 2/143) buyurmaktadır. Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanından bir cenaze geçerken, oradaki insanlar cenaze hakkında senada bulunurlar. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu.” buyurur. Sonra arkadan bir cenaze daha geçer; onu da kötü sözlerle yâd ederler. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yine aynı ifadeleri kullanır. Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Ey Allah’ın Resûlü! Vacip olan nedir?” diye sorar. Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu cevabı verir: “Öncekini hayırla yâd ettiniz ona Cennet vacip oldu. İkincisini kötülükle yâd ettiniz ona da Cehennem vacip oldu. Sizler Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz.”(Hüsnüzan asıldır-Fikir atlası)
“Tezkiyesiz nefs-i emmaresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez.” Eğer zahirî sevse de samimî sevemez, belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. (28.Lem’a)
Bir kâfir hakkında hüsnüzan hakkı yüzde bir ise, bir mü’min hakkında yüzde doksan dokuz virgül dokuz olmalıdır. Mü’min, ancak bu kadar az bir ihtimalle kardeşi hakkında suizan edebilir ve onu da bir mü’mine yakışır afv u safh yoluyla savıp gözünü yumarak yine Kur’ân’ın ifadesiyle, “Boş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.”[ Furkân sûresi, 25/72]gereğince âlicenâbâne çekip gitmelidir. Zira mü’min, âyet-i kerimenin ifadesiyle etrafına müsamaha ile bakan, affedici olan ve kusurları görmeyen insandır.[Teğâbun sûresi, 64/14] Evet, mü’minin şiarı budur.
Mü’minlere suizan eden bir insan, mizacı bozulmuş bir hastadır. Evet, mü’minlere suizan etmek ya bir akıl hastalığı veya kalb kiridir. Bundan kurtulmanın çaresi de insanın kendi günahlarına bakmasıdır. Hasta bir tip, kendi ruh adesesinde her şeyi bulanık görür. Hâlbuki dikenli tarlalarda bile güller vardır. “Huz mâ safâ da’ mâ keder – Temiz olanı al, bulanık olanı bırak.” fehvâsınca, dikenli tarlalarda bile insan sadece gülü görmeli ve koklamalı, dikenlere hiç bakmamalıdır.( Hüsnüzan ve Suizan-Kendi İklimimiz)
Suizan edip yanılmaktansa hüsnüzan edip yanılmayı tercih ederim.***
16-Gönül insanı, hareket ve faaliyetlerini, bu dünyanın bir ücret yeri değil de, bir hizmet mahalli olduğu mülâhazasına bağlar.. ve her zaman memur bulunduğu sorumlulukları fevkalâde bir disiplin içinde yerine getirir.. netice ve sonuçla meşgul olmayı da Hakk’a karşı bir saygısızlık sayar. O, dine, imana ve insanlığa hizmeti, Hak rızası yolunda en büyük bir vazife bilir ve ne kadar büyük işler başarsa da, bundan nefsi adına maddî-mânevî herhangi bir pâye çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez.
Medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.
[mesnevi, 13.nota 3.mesele]
Müşahhas ve açık bir tablo olarak Celaleddin Harzemşah’ın tablosu çarpıcıdır. Maneviyatta ki, başarıyı göremeyip inkar edenlerin dahi kabul edebilecekleri ve maddi sahada cereyan eden bir olay herkesin tereddüt etmeden kabul edeceği bir misal olduğundan birçok misal varken Üstad hazretleri bunu tercih eder.
Çünkü bir tarafta, Dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan ve en parlak dönemini yaşayan Moğol İmparatorluğu ki, o zamana kadar hiç mağlup olmamıştır. Diğer tarafta ise, küçük bir devlet olan Harzemşahlılar ki, daha sonra Selçuklulara yenilerek ortadan kaldırılmışlardır. İşte bu iki devlet karşı karşıya geldiğinde, Moğollar mağlup olmuşlardır.
Böyle bir sonuç; madde ve kuvvet ile izah edilemeyen bir durumdur. Ancak ve ancak ilahi inayetin yardımıyla mümkündür. İnayetin celbindeki sır ise;“vazifeni yap Allah’ın vazifesine karışma” prensibine tam teslimiyettir.(17.Lem’a)
Bediüzzaman Hazretleri, ihlasla hareket etmeyi Kur’an’dan ders aldığını belirtirken; Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir” şeklinde düşünmek gerektiğini belirtir. (Emirdağ Lahikası, s.456) Sadece neticeler üzerinde dikkatler toplandığında, kuvve-i maneviyenin ziyadeleşmesi veya zayıflaması sözkonusu olmaktadır. İstenilen neticenin hasıl olmaması daha fazla harekete geçirmesi gerekirken ümitsizliğe sebep olabilmektedir. Oysa ki hangi neticesin daha iyi olduğunu Cenab-ı Hak’tan başka kimse bilemez. Peygamber Efendimiz’e dahi görevinin sadece tebliğ olduğu netice ve hidayetin Allah’a mahsus olduğu ayet-i kerimelerle vahyedilmiştir.
17-Gönül insanı, ne düzeninin bozulmasından ye’se düşer, ne de bütün insanların ona karşı olmasından dolayı sarsıntı yaşar.. “Bu dünya darılma dünyası değil, bir dayanma âlemidir.” diyerek dişini sıkar, sabreder, maruz kaldığı durumlardan kurtulmak için de alternatif çıkış yolları arar ve en kritik anlarda dahi değişik stratejiler üreterek hep azm ü ikdamda bulunur.
Üç-beş günlük bir dünya için baş yarmayacak, göz çıkarmayacak, kem söz söylemeyecek, gönül kırmayacak ve Yunus edasıyla herkese sevgi çağrısında bulunacağız; bulunacak ve milletimize karşı münasebetlerimizde hep şu sözlere bağlı kalacağız: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler, hepsi de helâl olsun!. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” Evet, ben de bir mü’min olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz veriyorum. Kimseye küsüp darılmayacağıma söz veriyorum.. ölümü gülerek karşılayacağıma söz veriyorum.. celâlden gelen cefayı, cemalden gelen vefa ile bir bileceğime söz veriyorum. Allah’a ait hukuka karışamam ama, bana ait hiçbir haktan dolayı kimseden davacı olmayacağıma söz veriyorum. (Gel Gönüllerimizle Konuşalım, Demiştik-SIZINTI- Ekim 1999)
Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar dört bir yanda düşmanlık duygularının körüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları sevindirdiği, varlığını kine, nefrete bağlamış ruhların diş gıcırdatıp hiddetle üzerlerine geldikleri durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemiş; kötülükleri hep iyilikle savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma düşüncelerine yapma hamleleriyle mukabelede bulunmuşlardır. Bu itibarla da -maâzallah- bir gün ülkede her şey alt-üst olsa, yığınlar gidip karanlıklara gömülse, yollar harap olup köprüler yıkılsa; bu insanlar paniklemeyi inanç ve iradelerine karşı saygısızlık sayarak yeis ve durgunluk içinde ölüm görüntüleri sergilemektense, başkalarının yaşama hislerini harekete geçirmek için uçma gayretlerinde bulunacak ve her hâlleriyle, yürüyebilene yolların açık olduğunu haykıracaklardır. (İnanan Sarsılsa da Devrilmez –SIZINTI- Mayıs 2001)
Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir inayet eli uzanacak.. yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller cennetlere dönecek ve mutlaka talih onlara da gülecektir.
İnsanî değerlerin hor görüldüğü, dinî düşüncede kırılmaların yaşandığı, her taraf başıboşların gürültüleriyle inlediği günümüzde, başka bir şeye değil, bu kabîl gönül insanlarına hem de hava kadar, su kadar ihtiyacımız olduğunu bir kere daha hatırlatıp bu faslı da noktalayalım.
Kendi güzelliklerimizi gönüllere duyurma meselesine gelince, bu güzellikleri hâlimizle, eğitim sistemimizle, kültür lokallerimizle ve varsa yayın organlarımızla arz edip ortaya koymaya çalışırız. Güzellik teatisinde bulunurken bu durumu âdeta herkesin elindekini teşhir edebileceği bir pazar yeri hâline getirme gayreti içinde oluruz. Böylece müşterisini bulan kıymet ve değerler, talebe bağlı olarak insanlara ulaşmış olur. Yoksa geçmişten tevarüs edilen değerler mecmuasını başkalarına dayatma, dayatıp tepeden bakma mülâhazasıyla meseleleri sunma kat’iyen doğru değildir. Hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir ki, sizin değerleriniz muhataplarınızın çok ciddi ihtiyaç duyduğu bir keyfiyette olsa da, üslûp hatası yapıldığı takdirde, dıştan gelen her türlü güzelliğe karşı insanlar tepki verir, tepki gösterir. İşte böyle bir tepkiye sebebiyet vermemek için karşılıklı alışverişte bulunuyor gibi, bir taraftan başkalarından alacağımız güzel ve faydalı şeyler olduğunu unutmamalı, diğer taraftan da teşhir edeceğimiz güzellikleri muhatabın hoşnutluk ve kabulüne bağlı sunmalıyız.
Aslında küreselleşen bir dünyanın böyle bir etkileşime çok ciddi ihtiyacı vardır. Zira neticesi gidip kavgaya dönüşebilecek anlaşmazlık ve uzlaşmazlıkları ancak karşılıklı kültür alışverişinde bulunmak suretiyle engelleyebilir; engelleyip insanlık çapında bir sulh atmosferi oluşturabiliriz. Farklı kültür ve medeniyetler arasında bu türlü diyalog köprüleri ve sıcak bir ortam oluşturulmadığı takdirde, farklılık ve uyuşmazlıklar insanlığı, telafisi mümkün olmayan kavga ve savaşlara sürükleyebilir. Günümüzde ortaya çıkacak böyle bir kavga ve vuruşma ise, ne birinci ne de ikinci cihan harbine benzer. Hiç şüphesiz böyle bir savaş, çok daha öldürücü ve tahrip edici olur. Zira atom bombası veya hidrojen bombasıyla yapılan bir harbin galibi olmaz. Böyle bir savaş bütün bir insanlığın sonu demektir.
İşte böyle bir tehlikeye karşı insanlığı korumak için; farklı anlayış ve kültürler arasında barış köprüleri oluşturmak, bazı şeyleri onlara ulaştırmanın yanında onlardan da bazı şeyleri almak ve böylece farklı toplum ve kültürlerin birbirine karşı yabancı ve vahşi olmadıklarını göstermek gerekir. Bu yapılabildiği takdirde farklı kültür ve anlayışlar arasında kavgaya götürücü ve ciddi anlaşmazlıklara sebebiyet verici farklılıkların bulunmadığı ortaya konmuş, yumuşama ve uzlaşmaya çok ciddi ihtiyaç duyulduğu bir dönemde insanlık adına çok önemli ve hayatî bir hizmet gerçekleştirilmiş olacaktır. (Mefkûre Muhacirleri ve Onlara Sahip Çıkan Civanmert Gönüller-KIRIKTESTİ-11.07.2011)
Bir misal olması açısından ifade edeyim: Kim bilir İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) cehlin babası dediğimiz Ebû Cehil’in kapısının tokmağına kaç defa dokunmuş ve bütün olumsuzluklara rağmen kaç defa mesajını ona sunmuştur. Çünkü Ebû Cehil, Benî Mahzum’un önde gelenlerinden birisiydi. O, İslamiyet’e girdiği takdirde bütün kabilesi onun arkasından gelebilirdi. Bunun için Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ona da diğer müşriklere de, mefkûresi uğruna hiçbir zaman kırılmamış, gönül koymamış ve her fırsatı değerlendirerek sürekli onların kapılarının eşiklerini aşındırmıştı. Evet, yıldızların ayaklarının altında kaldırım taşı gibi serileceği Âlemlerin Sultanı, İki Cihan Serveri, gelmiş gitmiş ve sürekli onlara mesajını sunmuştu. İman, Ebû Cehil’e nasip olmasa da Efendiler Efendisi’nin (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) o inceliği, şefkat ve re’feti oğlu İkrime’ye tesir etmiş ve o, bir gün gelip iman etmişti. Sonra da fevt ettiği, vaktine kavuşup da eda edemediği o civanmertliğin kazasını yapmak istemişti. Âdeta geçmişte bıraktığı bütün kirlerin zail olması için gayret göstermiş, belki de elli yerinden yara aldığı Yermük savaşında şehit olmuştu. Ben hayret ediyorum, bir insan iki üç senede nasıl böyle bir evc-i kemalat-ı insaniyeye çıkabilir? Bildiğiniz üzere Hazreti İkrime’yi şehit olmadan evvel çadırına getirip yatırıyorlar. Hidayetine vesile olan, onu tutup Resûl-i Ekrem Efendimiz’e teslim eden hanımı da başında bekliyor. Hazreti İkrime bir aralık doğruluyor, başını kaldırıyor ve: “Sen mi geldin Ya Resûlallah? Vazifemi yaptım mı?” diyor. Çünkü o, kılıcıyla gelip Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim olduğunda, sahip olduğu kılıcın hakkını vereceğine dair O’na söz vermişti.
Senadid diyebileceğimiz toplumun ileri gelen insanlarının İslâmiyet’e iltihak etmeleri, diğer insanlar üzerinde de tesir icra etmiş ve bu durum onların da fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmelerine vesile olmuştur. Nitekim Mekke fethini müteakip bütün taife ve kabilelerin Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi efdalu’t-tahiyyât ve ekmelü’t-teslîmât) etrafında farklı bir hale teşkil ettiğini gören uzaktaki kabileler: “Mekke’nin ileri gelenleri, rehber, pişuva ve pişdarlarımız İslâmiyet’e iltihak ettiklerine göre bize de iltihak sırası geldi.” demiş ve Müslüman olmuşlardır. Bu açıdan bütün vesileleri değerlendirerek çok alternatifli yürümek ve hiç bıkmadan, usanmadan, darılmadan ve gönül koymadan herkesin kapısının tokmağına dokunmak mü’min fert üzerine düşen bir vecibedir. Siz bunu yaparken belki size gerici ve yobaz diyecek, belki de daha farklı hakaretlerde bulunacaklardır. Fakat bu öyle bir mesele ki, bir insanın ebedî, sonsuz bir hayatı kazanması veya kaybetmesi bu işe bağlı.
İşte şayet sizin mesajınız, onların ebedî cennet hayatını kazanmasının sırlı ve sihirli bir vesilesi, bir anahtarıysa bu anahtarı onların eline tutuşturmak için kanaatimce elli defa el ve etek öpülse değer. Bu açıdan Kur’ân hadimleri, “dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek” diyerek bu türlü şeylere takılmamalıdır. İnanan gönüllerin, Allah’a veya Efendiler Efendisi’ne (aleyhissalâtü vesselâm) hakaret edildiği zaman rahatsızlık duymamaları düşünülemez. Fakat bu tür olumsuzlukları, bu tür hakaretleri Allah ve Resûlü’nü bilmeyen o insanların gönüllerinden söküp atmak için bu mevzuda da azm u cehde ve hep kararlı durmaya ihtiyaç vardır. Siz bıkma ve usanma bilmeden bu konuda o kadar ısrarcı olacaksınız ki, belki muhataplarınız “Yine mi siz?” diyecekler. Siz de, gülümseyecek ve “Yine biz geldik!” diyeceksiniz. Her defasında farklı bir şeyle onların kapılarına gideceksiniz. Daha önceki gidişinizde bir çorba götürmüşseniz, şimdi aşureyle gideceksiniz. Bir başka seferinde su böreğiyle kapının tokmağına dokunacaksınız. Başka bir zaman ise kapısına gidip: “Senin hakkında güzel bir şey duydum. Onu sana haber vereyim de gönlün rahat etsin diye geldim.” diyeceksiniz. Hâsılı, her seferinde farklı bir argüman kullanarak, o insanların kurtuluşuna vesile olmak ve böylece Hakk’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için bıkmadan, usanmadan eşik aşındırmaya devam edeceksiniz. (Toplumun İleri Gelenleri ve Gönüllerin Fethi-KIRIKTESTİ)
Fatihlerin en büyük özelliği, gönülleri fethedebilmektir. Rıza-yı İlâhi için bıkmadan, yorulmadan verebilmektir. Zaten, gönül fatihleri bu âlemden maddî mânâda hiçbir beklenti içinde olmadan göçüp giderler. Onların nazarında dünyanın zerre kadar değeri yoktur. Bazen Yusuf (as) gibi kuyuya atılır, bazen İbrahim (as) gibi ateşe itilirler. Bazen Yunus (as) gibi yutulur, bazen Ashab-ı Kehf gibi mağarada uyutulurlar. Kimi Bilal (ra) gibi işkence altında inler, kimi de Hamza (ra) misâli, aslanlar gibi kükrer. Ama onlar her halükârda Muhammedî (sallallahü aleyhi ve sellem) bir atmosferdedirler; çünkü Ebu Bekir’in (ra) sıddıkiyet ruhunu temsil ederler. (Gönül Fatihleri -Ömer A. ERGİ-SIZINTI- Temmuz 2011)
Umarım hep huzur içinde geçsin ömrünüz,
Peygamber yolunda, millet uğrunda pürüzsüz,
Görsün gözetsin sizi şefkatli bir çift göz,
Bozulmadan devam etsin ruhunuz, özünüz…!***
İhlâs Risâlesi Üzerine
Hulûsi Bey’in mektub’undan(Barla Lâhikası)
Allah’ın inayetine, Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallâllahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin imdat ve ruhaniyetlerine istinad ederek, Allah rızası için hizmete koşan, yekdiğerini mânevî ve uhrevî kardeş tanıyan, başta müşfik Üstad, yani Risale-i Nur naşiri ile onun şakirtleriniâyetlerinin sırlarının tezahürü inşaallah karşılayacaktır.
İhlâsa dair Yirminci, Yirmi Birinci Lem’alar: Yirminci Lem’a muhtelif meslek ve meşrepte mü’minler arasındaki rekabetkârâne ihtilâfların esbabını öyle bir teşrihtir ki, tavsif edebilmek için bu mübarek eseri aynen nakleylemekten başka çare yoktur. Allah cümlemizi muhlis kullarından eylesin. Âmin.
En az on beş günde bir defa okunması emir buyurulan Yirmi Birinci Lem’a: Evrad edinilecek kadar ehemmiyetlidir. Malûmdur ki, kale içinden fetholunur. Bugünkü muvaffakiyete sebep olan ihlâs kalkarsa, maâzallah, o zaman çok vahîm neticeler tevellüd eder. En büyük düşmanımız nefsimizdir.
-Sürekli okunma kaydı bulunan tek risale.
-Bir parça mahrem denmesi.(Ehl-i dünyanın Rızayı ilahi-Yaşatma içim yaşama idealini anlayamamaları)
‘Bakın Üstad Bediüzzaman’a; o bir taraftan ümit-şiken olmamak ve mübtedilerin kapıdan girmelerini sağlamak için “Takva; ferâizi yerine getirmek, kebâiri terketmektir” derken, öte taraftan da “Her nur talebesinin bir ölçüde azamî takvayı, azamî zühdü, azamî velâyeti, azamî ihlâsı yakalama cehdi olmalıdır” der. Yani, ilki bu işin asgarîsidir, hedef ise azamîyi yakalamaktır.’***
O, Kur’ân’da diyor ki :“De ki: Amel edin! Amelinizi Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecektir. Sonra görüleni de görülmeyeni de bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O da size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”(Tevbe sûresi, 9/105)
Mü’min, her yaptığı şeyi Allah emrettiği için yapar. Ne kendi, ne ailesi, ne de beraber olduğu insanların çıkarlarını kat’iyen düşünmez. Bir mü’minin, bu tür beklentilere girmeden hareket etmesi, “hâlisâne” tabiriyle ifade edilir ki, bu hak erinin, hiçbir zaman para-pul, makam-mansıp, şan-şeref.. davası gütmeden, İslâm’a hizmette tıpkı bir nefer gibi hareket etmesi demektir.
Üstad, İkinci Abdülhamit döneminde Şark’ta kurmayı düşündüğü “Medresetü’z-Zehra” için tahsisat alma niyetiyle Van’dan İstanbul’a gider. İstanbul dönüşü onunla sohbet etmek, payitahttan haberler almak için halk Seyda’nın kaldığı medreseye gelir, “Bize ne haber getirdin, İstanbul’da neler oluyor?” diye sorar. Bediüzzaman’ın verdiği cevap çok kısa, çok net ve bir o kadar da şaşırtıcıdır: “Size müjde getirdim. İstanbul’da devlet yeniden imar ve ihyaya çalışılıyor. Fakat fikirler bunu yapamayacak kadar müşevveş (karışık).” Bu cevap karşısında şaşıran halk tekrar sorar: “İyi de müjde bunun neresinde?” Bediüzzaman kendinden emin bir vaziyette. “Müjde milletin devreye girmesinde. Bu ihya hamlesini millet yapacak.” Halk yine sorar: “Nasıl olacak?” Bediüzzaman cevap verir: “Bütünlüğünü bozmayarak, ihlâsla çalışarak. Zaten dine zarar verecek tek şey bizim ihmal ve gafletimizdir. Onu da zaten hükümet yapıyor. Belki onlar eski hâl istiyorlar, hâlbuki eski hâl muhal ya yeni hâl, ya izmihlal.”[ Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.76]
Eserleri ve hayatıyla pek çok insanın fikir ve kalb hayatına yön veren, yaklaşımlarıyla değişik ufuklar açan, hareket ve aksiyonu geniş toplum kesimlerince hüsnü kabul görmüş olan Bediüzzaman Hazretleri,1 aynı zamanda Allah yolunda hizmet, O’nun adını ufkumuzda yüceltme de diyebileceğimiz i’lâ-yı kelimetullahın metodu adına son derece önemli düsturlar ortaya koymuştur. Bu mânâda en mühim eserlerinin başında 1934 yılında sürgün olarak bulunduğu Barla’da telif edilen İhlâs Risâlesi gelir. Bu makalede “İhlâs Risâlesi”nin yazılma süreci ve müellifin dilinde “İhlâs” kavramının nasıl kullanıldığı üzerinde durulmaya çalışılacaktır.
İhlâs Risâlesi’nin Telifine Doğru
Bediüzzaman Hazretleri, Kurtuluş savaşından sonra ilim ve fikirlerinden istifade edilmesi için Birinci Meclis’e çağrılır. Meclis’te mebusların namaz konusunda gevşek davrandıklarını görünce namazı anlatan bir Risâle neşreder ve konuşmalarının çoğunu bu konuya ayırır. Namaz üzerinde bu kadar hassasiyetle durmasına itiraz edilen Üstad, 1923 yılı baharında Ankara’dan ayrılarak Van’a gider. Orada bazı talebeleriyle birlikte Erek Dağı’nda inzivaya çekilir; vaktinin çoğunu talebe yetiştirmekle, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tabiattaki tecellîlerini tefekkür ve ibadetle geçirir. Bu sırada memleketin doğusunda bir isyan başlar; ancak Bediüzzaman konuştuğu her yerde, böyle bir isyanın dinen doğru olmadığını vurgular ve halkı yatıştırmaya gayret eder. Hattâ Van ahâlisinin önemli bir kısmı bu isyanlara onu dinleyerek katılmaz; katılmaz ama, türlü bahanelerle önde gelen âlimler ve sözü dinlenen insanlar, Anadolu’nun batısına sürgün edilirler. Bediüzzaman da sürgün edilenler arasındadır ve 1925’te sürgün hayatı başlar. Trabzon üzerinden İstanbul’a, orada biraz kaldıktan sonra deniz yoluyla İzmir’e, ardından Antalya’ya, oradan da Burdur’a getirilir. Burada bir camide 7 ay kaldıktan sonra 1 Mart 1927 Salı günü, “Ücra bir köşede, mahrumiyetler, kimsesizlik ve gurbet hayatı içinde kendi kendine ölür gider.” düşüncesiyle, kara yoluyla doğrudan ulaşımın olmadığı bir nahiye olan Barla’ya sürgün edilir.
Her türlü zorluğa ve dış baskıya rağmen, içi imanla dolu bir kalbin taşmaması mümkün değildir. Nitekim Bediüzzaman da onu susturmak isteyenlerin beklentilerinin aksine Barla’da unutulup gitmemiştir. Zîrâ civanmert Anadolu halkı diğer âlimleri baş üstünde tuttuğu gibi Üstad’ı da yalnız bırakmamış, ona ve davasına sahip çıkmıştır. Üstad, Kur’ân’dan aldığı dersleri yanına gelenlere anlatmaya ve mümkün oldukça da yazdırmaya başlamıştır.
1927 yılında Risâle-i Nur’un ana eserleri telife başlanır. Bu hakikatlerin diğer insanlara da ulaştırılması lâzımdır. Bunu ulaştıracak olanlar da talebeleridir. Ancak bu ulaştırmanın bir metodu, yaklaşımı ve esasları olmalıdır. Bu hakikatler, kendisini Bediüzzaman’a düşman olarak konumlayanların dikkatini çekmeyecek bir şekilde anlatılmalı ve hayata geçirilmelidir. Nitekim o talihsiz günlerde dindarlığını ortaya koyan, bazı dinî talepleri olan insanlar susturulmakta, hattâ bazıları idam edilerek topluma büyük bir gözdağı verilmektedir. Her dönemde ortaya bazı kavramlar atılıp bunun etrafında bir kısım masum insanlar suçlandığı gibi, o dönemde de insanların başında Demokles’in kılıcı olarak kullanılan kavram, “cemiyetçilik”tir, yani cemiyet oluşturup devletin nizamını değiştirmek ve yıkmak. Üstad da, “Bediüzzaman, gizli cemiyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimin temel nizamlarını yıkıyor.” suçlamasına maruz kalır. İşte bu şartlar altında 1934 yılında menfî (sürgün) olarak bulunduğu Barla’da “İhlâs Risâlesi” yazılır. Birçok risale bitmiş,sıra yol düsturlarına gelmiştir.
Bediüzzaman bu Risâlenin adını “İhlâs” koymuştur. Zîrâ, Allah rızası için yapılan en küçük işlerde bile O’nun rızasına nâil olma duygusunun bir an olsun unutulmaması elzemdir. Bediüzzaman ihlâsın her türlü işte asıl olduğunu anlatmanın yanında, aslında nasıl hizmet edileceğini anlattığı bu eserine “İhlâs Risâlesi” demekle aynı zamanda onu susturmak ve yok etmek isteyenlere karşı hizmetini korumuştur. Zîrâ, 1934 yılında, İhlâs Risâlesi yerine hizmet risâlesi, hizmet düsturları gibi bir şey denilmiş olsaydı Üstad’ı cemiyetçilikle suçlayanlar bunu mutlaka aleyhine değerlendirirlerdi.(Nitekim Nur’un önde gelen talebelerinden Yüzbaşı Re’fet Bey’in hatıralarında trajikomik bir hâdise anlatılır: Isparta’da âni yapılan baskın ve araştırmalarda ele geçirilen Risâle ve mektuplar arasında bir kitabın üzerinde ‘Ramazan’a aittir.’ diye bir yazı vardır. Baskını yapanlar sadece bu kısmını okuyup “Kimdir bu Ramazan?” diye araştırdıktan sonra nihayet Isparta Atabey’in köylerinden Ramazan isimli bir vatandaşı da ellerini bağlayarak Eskişehir Hapishanesi’ne yollarlar. Aradan iki ay geçtikten sonra kitabın Ramazan Efendi’ye ait değil, Ramazan ve orucun hikmetlerini anlatan Bediüzzaman’ın Ramazan Risâlesi olduğu anlaşılır. Mazlum ve masum Ramazan Efendi tahliye edilir. Bediüzzaman da hapishanede tanıştığı bu zatı, ‘Kardeşim Ramazan, hakkını helal et!’ diye teselli eder.2 Bu hâdise de)hizmetin stratejisine ait temel eserlerin başında gelen bu Risâle’ye, İhlâs isminin verilmesinin ne kadar yerinde olduğunu gösterme adına mânidardır.
İhlâs Risâlesi’nde dine hizmet adına temel düsturlar ortaya konulmuştur. İhlâs Risâlesi sadece ibadetlerdeki ihlâs hakkında bilgi vermek için yazılan bir Risâle değildir. Bu mânâdaki ihlâs hakkında Risâle-i Nur’un değişik yerlerinde gerekli bilgiler yer alır. Meselâ, İşârâtü’l-İ’câz’da, “İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.”3 denilerek ibadette ihlâs ele alınır. Bu mânâsıyla ihlâs mevzuu Mesnevi-i Nuriye, İşârâtü’l-İ’caz ve başka Risâlelerde de yer yer işlenir.Sadece şahsi ihlas değil,topluluğun ahenkli-senkronize işlemesi için cemaat ihlasını da işliyor.
İhlâs Risâlesi olan Yirmi Birinci Lem’a’nın üslûp açısından da bilgi verme mahiyetinden ziyade, harekete ve aksiyona dâir bir Risâle olduğu görülür. Nitekim bu Risâle’de muhataba, “Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’âniye’de arkadaşlarım!”, “Ey kardeşlerim!” şeklinde seslenilerek hizmet arkadaşlığına vurgu yapılmaktadır.
Bu Risâle’nin iman ve Kur’ân’a hizmetle doğrudan ilgili olduğu kanaatini kuvvetlendiren başka bir husus da bu kısa Risâle’de “hizmet” kelimesinin yirmi altı defa, yani çokça kullanılması ve bunun yanında “hâdim”, “hademe” gibi aynı kökten türetilen kavramların da bu Risâle’de yer almasıdır.
Üstad’ın ifadesiyle Nurların birinci talebesi olan Hulusi Yahyagil’in İhlâs Risâlesi’yle alâkalı kendisinin neden birinci talebe olduğunu gösterir tarzda bir mektubu vardır.(HULÛSİ YAHYAGİL, 1895 yılı Elazığ Harput doğumludur. 1929’da, Üstad Bediüzzaman Barla’dayken, yüzbaşı olarak onu ziyaret etmiştir. 1950’de albay rütbesiyle emekli olmuştur. Kendi ifadeleriyle sadece beş-altı defa Üstad’la görüşmüştür. 1986’da 91 yaşındayken Elazığ’da vefat etmiştir, kabri Elazığ’dadır.Saff-ı evvel ağabeylerimizden birisi, belki de en birincisidir Hulûsi Ağabey. Zira Üstad’ımız öyle söylüyor: “O kardeşimiz birinciliği daima muhafaza ediyor.” (Kastamonu Lâhikası, 244) Gavs-ı Azam Hazretleri de bir fıkrasında, Risale-i Nur’un bu ilk muhatabına, “Hulûsi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş” diye sarihan işaret ediyor. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 152))
Üstad bu mektubu Barla Lâhikası’na almakla bu hususta onun söylediklerini tasvip ettiğini göstermektedir. Hulusi Yahyagil şöyle yazmaktadır: “En az on beş günde bir defa okunması emir buyurulan Yirmi Birinci Lem’a, Evrâd edinilecek kadar ehemmiyetlidir.”4 Nitekim kendisi de bu Risâle’yi okuma hususunda hassasiyetini ortaya koyarak, hayatı boyunca on beş günü geçirmemeye gayret etmiştir.Molla Habib sorar Üstadına:
-‘Üstadım bir risale yazmışsın,evrad mıdır ki?’
-‘Keçeli okuyabiliyorsan hergün oku.!’cevabını alır.
İman ve Kur’ân hizmeti yapanlar için rehber bir eser olması adına Risale-i Nur’un önde gelen nâşirleri tarafından Külliyat’ın muhtelif yerlerinden derlenerek “Hizmet Rehberi” adı verilen eserde iman hizmeti adına esas umde ve hakikatlerin İhlâs ve Uhuvvet Risaleleri olduğu nazara verildikten sonra, “Bu Hizmet Rehberi, Külliyat-ı Nur’dan ve mektublardan, İhlas ve Uhuvvet Risalelerindeki düsturları ve esasları teyit ve takviye eden bahislerden müteşekkildir.”5 denilerek, hem İhlâs Risalesi’nin hem de ismini Üstad’ın bulunduğu yerden alan, o dönemde karşılıklı yazılan mektupların derlendiği Lâhikalar’ının nasıl okunması gerektiği hususunda ipuçları verilir.Bir mevzu anlaşılasıya kadar okunur.Ama ihlas risalesi gibi eserler şuur oluşturması,fıtrata kalbolması için her daim okunsun diye yazılmıştır.
Burada dikkati çeken bir nokta da ihlâsı kıran sebeplerde ortaya çıkıyor. Aynı şekilde bunlarda da içtimaîlik ağır basıyor. Üstad’ın da işaret ettiği gibi burada bu sebeplerin sadece birkaçı zikrediliyor, diğerlerinin, “Külliyat” içindeki yerlerinden bulunup değerlendirilmesi isteniyor. Zîrâ sınırlı sayıda sayfası olan bir el kitabı veya kılavuz nevinden bir Risâle’de, bütün bunların olması mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Çünkü bu bilgiler de yazılırsa eserin hacmi artar ve sık sık okunması da zor olur.
Bediüzzaman Hazretleri’nin, Nurlar’ın değişik yerlerinde üzerinde ısrarla durduğu bu hususlar da iman hizmetinde bulunmak isteyenlerin asla unutmamaları gereken hayat düsturlarıdır. Bu düsturların en yoğun olduğu İhlâs Risâlesi, yoğun günlük faaliyetler içinde, hattâ Allah yolunda hizmet ederken -uzun yola giden bir şoförün zaman zaman bir kenara çekip dinlenmesi gibi- hizmetin âhenk ve selâmeti için Üstad’ın da vurguladığı gibi sık sık okunmalı ve anlatılan düsturlar hayata taşınmalıdır.
İhlâs nedir?
İslâmî literatürde anahtar bir kavram olan ihlâs, lügatlerde “sâfi olma, içindeki yabancı unsurlardan temizlenme, hiçbir yabancı unsur barındırmama” mânâlarına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de ihlâs kelimesi bu aslî mânâsında kullanılır. Mü’minler ihlâs sahibidirler ve ihlâsın hakikati de Allah’ın rızası dışındaki her şeyden uzaklaşmak, şirk şaibelerinden arınmaktır.6 Tasavvufî eserlerde ise ihlâs, çoğunlukla kullukta maddî-mânevî hiçbir beklentiye girmemek şeklinde ele alınmaktadır. Mesela, İslâm’ın kalb ve ruh hayatına dâir temel mesele ve kavramların değerlendirildiği Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde, ihlâs ile alakalı tariflerin genelde “doğru, samimî, katışıksız, dupduru; riyâdan uzak olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, kapalı yaşama.. veya gönül safveti, fikir istikameti içinde Allah’la münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalma ve tam bir sadâkatle kullukta bulunma” etrafında cereyan ettiği vurgulanır ve şöyle bir tarif yapılır: “İhlâs; ferdin, ibadet ü tâatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, abd ve Mâbud münasebetlerinde sır tutucu olması, yaptığı şeyleri Hakk’ın teftişine arz mülâhazasıyla yapması, tabir-i diğerle; vazife ve sorumluluklarını, O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi ve O’nun uhrevî teveccühlerine yönelmesinden ibarettir ki, saflardan saf sâdıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.”7
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de ihlâsı, Nur Külliyatı içinde geleneğe uygun olarak umumiyetle ibadetlerle alâkalı olarak değerlendirir ve “İhlâs, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.” şeklinde bir tarif yapar.
İhlâs Düsturları
Bir anlamda Adanmışlığın prensipleri,yol reflektörleri…
İhlâs Risâlesi’nde anlatılan düsturlar herkes için, hayatın her ânında önemli ve gereklidir. Bunların sadece öğrenilmesi yeterli değildir. Düsturların ikisi, daha ziyade ferd ve ferdî ihlâsla alâkalı görülürken diğer düsturlar ve anlatılan hususlar içtimaîdir. Yani ferdî ihlâstan ziyade cemaat ihlâsı, içtimaî ihlâs, ihlâsla hizmet veya daha farklı bir kelimeyle ifade edilecek olursa âhenkle hizmet nazara verilmektedir. Bu düsturlar sık sık hatırlanmalı, hattâ unutulmamalı, dahası bunlar insan tabiatının bir yanı hâline getirilmelidir. Nitekim Üstad da bunları anlatmaya başlamadan önce buna dikkat çekmekte ve “ihlâsı kazanmak, muhafaza etmek ve mânileri def etmek” için bu düsturların rehber edilmesi gerektiğini söylemektedir. İhlâs kazanılmışsa, kazanılan ihlâsın korunması ve önüne çıkacak engellerin bertaraf edilmesi için bu düsturlar elzemdir. Şimdi bu düsturları tekrar hatırlayalım:
Birinci Düstur:(Birinci Düsturum)
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı(Amelimde rıza-yı ilahi olmalı)
Allah rızası bütün amellerin önünde, olmazsa olmaz bir duygu olarak bulunmalıdır. Namaz kılarken Allah rızası, kitap okurken Allah rızası, ailenin geçimini sağlarken Allah rızası, i’lâ-yı kelimetullah için yapılan hizmetlerde Allah rızası… Allah için yapılan hizmetlerde zaman zaman farklı mülâhazalara girilebilmektedir. “En güzel ve başarılı hizmeti yapma ve bunu herkese gösterme” şeklinde bir niyet bazen insanların zihinlerine gelebilmekte ve riyaya kapı aralanabilmektedir. Halbuki, “Allah, ancak kendi rızası umularak ve Allah için hâlisane yapılan amelleri kabul eder.” (Nesai, Cihad 24)
“Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.”(20.Mektup’tan)
Hz. Ömer sessizce Hz. Muhammed(sav)’in dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Tavana asılmış kuru bir deri parçası, bir torbanın içinde bir kaç kg.arpa, duvara dayalı bir kaç ağaç yaprağı ve yerde de Hz. Muhammedin(sav) üzerinde uyumakta olduğu hurma lifinden örülmüş kaba bir hasır. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer’in hıçkırıkları O’nu uyandırır.
Kalkınca hasırın vücudunda iz yapyığını gören Hz. Ömer daha çok ağlamaya başlar. Efendimiz hayretle sorar;
-Ey hattaboğlu! Niçin ağlıyorsun?
-”Ey Allahın elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar kayserlerini lüks ve
ihtişama boğmuşken sen ki Allahın elçisisin…İzin versende bizde seni…
Maksat anlaşılmıştır,Allahın elçisi, gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işaretiyle keser ve “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı”(Ankebut64)ayetini okuduktan sonra ekler;
– İstemezmisin ey Ömer!Dünya onların olsun, ahiret de bizim.
Herkes razı edilse bile Allah’ın razı olmadığı bir hizmet makbul değildir. Zîrâ hizmetler, sınırlı dünya hayatı için değildir. İnsanın ebedî saadeti, Allah’ın rızasını elde etmesi sonucu Cennet’te tecelli edecektir. Allah razı olmadıktan sonra milyonlarca insan bir hizmeti alkışlasa bile bu, beş para etmez, O’nun nezdinde bir kıymeti olmaz. “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.”
“… Evet, bizim en parlak, en bereketli yanımız, Allah ile irtibatımızı ifade eden yanımızdır. Daha doğrusu öyle olmalıdır. Ölesiye çalışsak ve bütün cihanlar bizim olsa, şayet O’nun rızası yoksa, yapılanların da hiçbir kıymeti yoktur… Bence, yeryüzünde selden, depremden, yangından daha büyük bir bela varsa, o da insanın kendini gaflete kaptırması ve Rabbisiyle olan münasebeti sezememesidir.”***
“… İstikameti yakalayabilmenin belki de yegâne yolu, Allah ile irtibattır. Evet, bizim güç kaynağımız, Allah ve O’na olan yakınlığımızdır. Onun için bu hususun hayatımızın hiçbir anında ihmal edilmemesi ve kat’iyen hatırdan çıkarılmaması gerekir.”***
“… ‘Tan yeri süvarileri’nin elmas kalemleri, Mesih nefesleri, alın terleriyle elde edilecek her şey, Allah’tan bilinecek ve nefse pay çıkarma gibi firavunâne işlerden hep Allah’a sığınılacaktır.” ***
“… Bizler İmam Rabbânî ve Bediüzzaman’ın en büyük makam dedikleri rıza makamına talibiz. Yaptığımız tebliğ ve irşad faaliyetleri ile, Rabbimiz’in bizden razı olacağı hususunda vicdanlarımız iman ve itminan içinde. İşte Cennet’te bile yeni bir ufuk, ulaşılacak yeni bir merhale olan rıza makamına talip olan bizlerin, ne siyasî, ne idarî, ne askerî, ne de daha başka dünyevî şeylere talip olması düşünülemez. Zaten şu anda bizler, zirvede bir azimle, insanların bütününü kucaklayıp herkese hakikî insan olma ufkunu gösteremediğimiz için üzgünüz! Bizler, ‘Evlenmeyi düşünmüyor musunuz?’ sorusuna, ‘Ümmeti Muhammed’in derdi bunu bana unutturdu.’ diyen Üstad Bediüzzaman’ın düşünce ufkunu yakalayamadığımız için mahcubuz! Bizler Allah’ın yüce adını dünyanın dört bir yanına götürememiş olmanın hacaletini yaşıyoruz! Onun için bırakın, zirveleri talep etmeyi ve buna benzer düşünceleri!”***
İkinci Düstur:
Bu hizmet-i Kur’âniye’de bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde fazilet-füruşluk(ben şunu şunu yaptım,falan falan nerede?-ya da malumatfuruşluk yapmak)nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir.Çünkü tenkidden gıybete bir yol çıkar.
“… Gıybet etmek haramdır. Gıybet etmeme de bir meziyettir, iman işidir, yürek işidir… Zira yapılan şu güzel hizmetleri –hafizanallah– yiyip-bitirecek iftirak ve gıybet virüsünden başka bir şey bilmiyorum. Hele gıybet, hele gıybet!.”***
Bu düsturda beraber yaşamanın ve ortak bir hedef olarak Allah rızasına yürümenin önündeki iki temel problem nazara verilmektedir: Tenkid ve insanları gıbtaya sevk etmek.
Herkes yaptığı hizmetlerden bahsederken diğer insanların duygularını da dikkate almalı ve başkalarını kıskançlık ve gıptaya sevk etmemelidir. Allah için yapılan hizmetlerde çok önemli olan bu düstur hayata taşınmayınca herkesi tenkit ve kendi yaptıklarını büyüterek anlatma gibi bir hastalık ortaya çıkar.
Evet, “Her şeyi tenkit, her şeye itiraz, bir yıkma hamlesidir. Şayet insan, bir şeyi beğenmiyorsa, ondan daha iyisini yapmaya çalışmalıdır. Zîrâ, yıkmaktan harabeler, yapmaktan da mâmûreler meydana gelir.”8
Tenkit meselesine bir fabrikanın çarklarının âhenkle işlemesi misâl veriliyor. Allah yolunda hizmet edenler de şuurlu olarak işlerini ve hizmetteki vazifelerini âhenkle yapmalı, bir fabrikanın çarkları gibi düzenli çalışmalı; birbirini tenkit ederek çalışma azmini kırmamalıdır.
Üçüncü Düstur:
Bütün kuvvetinizi hakta ve ihlâsta bilmelisiniz.Ki hizmet blokajı taşınabilsin.
Bediüzzaman Hazretleri bu düsturun açıklamasında hem bir durumu tespit etmekte hem de yapılan hizmetler vesilesiyle talebelerine iltifat etmektedir. Zîrâ, kendisinin İstanbul’da ve kendi memleketinde daha fazla imkânı ve yardımcıları varken, Barla’da yedi-sekiz senede yapılan hizmet daha fazla muvaffakiyet göstermiştir. Ona göre bunun sebebi de Barla’daki talebelerin ihlâsla hizmet aşk u şevki içinde olmalarıdır. Ayrıca burada “Şefkat Tokatları” nazara verilmektedir ki, bunlar Allah için çalışan insanların bazı sebeplerle ellerini hizmetten çekmeleri ve ihlâsı kırmaları neticesi olarak gelmektedir.
Dördüncü Düstur:
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.(Gıptaya sevketmemek te esas)
Bu düsturun açıklamasında da “tefânî” sırrı üzerinde duruluyor. Evet, herkes hizmette kendine düşen rolü hakkıyla yerine getirmeli ve diğerlerinin yaptığı hayırlı işlere kendi yaptıklarından daha çok sevinmelidir. Zîrâ kendi yaptıklarının içine, “riya” gibi, amelleri yiyip bitiren bir virüs bulaşabilir. Bundan kurtulmak için de kardeşlerin meziyetleri, kişinin kendine aitmiş gibi düşünülmeli ve başkalarının başarılarından ciddi sevinç duyulmalıdır.
Yirmi Birinci Lem’a olan İhlâs Risâlesi’nin girişinde, “On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Notası’nın yedi mes’elesinden Dördüncü Mes’elesi iken, ihlâs münasebetiyle Yirminci Lem’a’nın İkinci Nokta’sı oldu. Nuraniyetine binâen Yirmi Birinci Lem’a olarak Lemeât’a girdi.” denilmektedir. Yine İhlâs hakkında olan Yirminci Lem’a’nın başında beş noktadan ibaret olduğu belirtilmekte ve sadece birinci noktası orada anlatılmaktadır. Yirmi Birinci Lem’a bu noktalardan ikincisi olduğuna göre geriye kalan üç nokta Külliyat’ın diğer yerlerinde aranmalıdır.(Demek ki Risale-i Nur zihinde bir proje olarak bütünüyle mahfuz.)İhlâs Risâlesi’nin muhtevası düşünüldüğünde bu noktaların özellikle Lâhikalar’daki bazı düsturların anlatıldığı kısımlar olabileceği anlaşılmaktadır. Meselâ, bir mektupta şöyle denmektedir:
“Gayet muhlis kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektubunda, bir ihtiyar âlim ve vâiz, Risâle-i Nur’a zarar verecek bir vaziyette bulunmuş. Benim gibi binler kusurları bulunan bir biçarenin, ehemmiyetli iki mazeretine binaen bir sünneti (sakal) terk ettiğim bahanesiyle şahsımı çürütüp, Risâle-i Nur’a ilişmek istemiş.”9 Problemi kısaca zikrettikten sonra, Üstad Hazretleri özetle, kendi şahsındaki kusurların(!) Nur’a ve davaya zarar vermeyeceğini, kendi yırtık dellâllık elbisesinin onun bâki elmaslarının kıymetini düşürmeyeceğini söyleyerek asıl bakılması gereken şeyin şahsı değil, ortaya konan eser olduğunu vurguluyor. Daha sonra da talebelerine, ehl-i ilme karşı nasıl davranmaları gerektiğine dair; vâiz ve âlimlerle münakaşa yapılmaması, kendilerine düşmanlık edenlere bile düşmanlık edilmemesi, beddua edilmemesi, enâniyetlerin tahrik edilmemesi gibi altın düsturlar veriyor. O dönemde yaşanan hayattan izlerin bulunduğu Lahikalar’da benzeri düsturlar çok miktarda vardır.
İhlâs nasıl kazanılır?
Bu Risâle’de ihlâsı kazanmak için;
1.En başta insanların, dünyanın fânî, kendilerinin de ölümlü olduklarını unutmamaları, hattâ hiç akıllarından çıkarmamaları gerektiği vurgulanıyor. Bu konuda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ölçüyü şu şekilde vermiştir:Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” (Tirmizî, zühd 4; Nesâî, cenâiz 3; İbn Mâce, zühd 31)
Efendimiz’in bu emri, Hak dostları tarafından değişik usûllerle ölümü ve ötesini hatırlama, hattâ onu bizzat yaşama mânâsına “Rabıta-yı mevt” adı altında önemli bir düstur olmuş; sonu gelmeyen arzulardan ve ölüm yokmuş gibi düşünüp yaşama şeklinde insanı yoldan çıkaran hastalıklardan kurtulma vesilesi olarak görülmüştür.
2. Vesilesi olarak da “tefekkür” dile getiriliyor. Zîrâ bu tefekkür sayesinde insan hep Allah’ın huzurunda bulunduğunun şuurunda olacak ve O’nun rızasını kazanmanın yolunu araştıracaktır. Bunun da en önemli vesilesi O’nun adını herkese duyurmak ve bu yolda bir ömür boyu hizmet etmektir.
3.M. Fethullah Gülen Hocaefendi de, “Yapılan işler karşısında maddî-mânevî bir beklentiye girmemenin ölçüsü nedir?” şeklinde bir soruya cevap verirken Üstad’ın işaret ettiği “rabıta-yı mevt” ve “tefekkür” gibi ihlâsı kazandıran hususları saymış, daha sonra da bunlara, kalbî hayatı Allah’a açık olan insanlarla oturup kalkmak ve her şeye rağmen bu insanlardan ayrılmamak, selef-i sâlihînin hayat-ı seniyyelerinin örnek alınması şeklinde bazı maddeler de eklemiştir.10 Bu cevaptan da her iki müellifin ihlâsı, “beklentilere girmeden hizmet etmek” şeklinde yorumladığı anlaşılmaktadır.
İhlâsı kazanma vesileleriyle alâkalı bu bölüm bitirilirken, eserlerde “riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakâik (hakikatler) zikredildiğinden ona havale edip, burada kısa kesiyoruz.” denilerek bu Risâle’nin, diğer Risâlelerle bütünlük içinde okunması gerektiğine işaret edilmektedir.
Bunlar anlatıldıktan sonra ihlâsın, -burada anlatılan şekliyle hizmetin- önündeki engeller ve hizmet yolunda karşılaşılan bazı problemler zikredilmektedir. Esasen bunların her birisi üzerinde ciltlerce kitap yazılacak türden psikolojik ve sosyolojik durumları ifade etmektedir.
Bu mânâda önce, rekabet söz konusu edilmektedir. Maksadı Allah’ın rızasına nâil olmak olan bir işte birbirine engel olma neticesini veren bir rekabet ciddi problemlere sebebiyet verebilir. Zîrâ, dine ve insanlığa hizmet rekabetsiz bir yarış, hizmet edenler de rakipsiz yarışçılardır.
İhlâsı kıran ikinci mâni ise, içinde pek çok hususu ihtiva etmektedir: “Hubb-i câhtan gelen şöhretperestlik sâikasıyla ve şan ü şeref perdesi altında teveccüh-i âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı rûhî olduğu gibi “şirk-i hafî” tâbir edilen riyâkârlığa, hodfüruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.” Burada hem makam sevgisi, hem şöhretperestlik, hem şan ve şeref peşinde koşma, hem insanların teveccühünü kendine çekmeye çalışma, hem enaniyet, hem nefs-i emmâreye bir makam verme, hem de şirk-i hafî olan riyâkarlığa dikkat çekilmekte ve bunların her birisinin birer virüs gibi dinî hayata zarar veren hususlar olduğu vurgulanmaktadır.
Üçüncü mâni olarak, korku ve açgözlülük, başkalarına ait olan şeylere göz dikme mânâsına gelen tamâ zikredildikten sonra bunların ve hizmetin önündeki diğer engellerin özellikle “Hücumât-ı Sitte”de izah edildiği dikkatlere sunulmaktadır.
Bu da İhlâs Risâlesi’nin Risâle-i Nur bütünlüğü içinde okunması gerektiğini ifade eden ikinci bir vurgudur. Esasen bu bütünlüğe dikkat, bütün okumalarda, müellifi anlamak için en önemli esasların başında gelir.
Hücumat-ı Sitte, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Altıncı Risale olan Altıncı kısmıdır. Burada sırasıyla, hubb-i câh (makam sevgisi), hiss-i havf (korku), tamâ, asabiyet-i milliye (ırkçılık), enâniyet, tembellik, ten-perverlik (rahat düşkünlüğü) ve vazifedarlık (işkolik olma) gibi hususlar anlatılmaktadır ve bunlar birer damar olarak zikredilmektedir. Bunların hizmette birer problem olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu risalenin sonunda ise Üstad, “Ey kardeşlerim, dikkat ediniz! Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Her bir saatiniz, bir gün ibadet geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!…” diyerek Allah yolunda yapılması gereken hizmete dikkat çekmektedir.
“… Bu iş, gönül enginliği içinde Allah’ı duymuş, böyle bir duymayı irfan hâline getirmiş, irfan duygusunu muhabbetle bezemiş ve muhabbetini aşk u şevk enginliğine ulaştırmış babayiğitlerin kârıdır. Ben bütün dengelere başkaldırarak, başkalarının arkalarından koştuğu şeyleri ayağının ucuyla bir kenara itecek, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı içinde dininden, diyanetinden dolayı kendilerine deli denilecek 5-10 insan istiyorum.[ Münazarat s.54] Kendini hiç düşünmeyen, makam, mansıp, şan, şeref, şöhret, para, evlâd ü ıyâl demeyen 5-10 insan. N’olur Allahım! Senin hazinelerin geniştir. İsteyene istediğini ver; bana da bu ölçüde 5-10 insan. N’olur Allahım…”***
Hâsılı, iman ve Kur’ân’a hizmetin esasları ve temel düsturları, bizzat Bediüzzaman Hazretleri’nin kendi hayatıyla temsil edilmiştir. Bu düsturların en önemlileri de, -diğerlerine atıflarda bulunularak- 1934 yılında “İhlâs Risâlesi” olarak yazılmıştır. İnsanlar bu düsturlarla iman ve Kur’ân yolunda hizmete başlamışlar ve bu yolda karşılarına bazı problemler çıkmıştır. Bu problemleri ve getirilen çözümleri genellikle Lâhikalar’da ve özellikle de Kastamonu Lahikası’nda görmek mümkündür. Lâhikalar bu gözle okunursa hem hizmetin temel düsturlarının hem de Yirminci Lem’a’nın kalan noktalarının buralara serpiştirildiği görülebilir.
Dua Ufku’ndan…
Ey her iş Kendisinde başlayıp yine kendisinde biten.. Ey Kendisinden başka mabud ve hakikî maksud bulunmayan ve kainatın bütün unsurları bir ve tek olduğuna apaçık delalet eden Yüce Rabbimiz! Senden iman-ı kâmil, yakin-i tâm, ihlâs-ı etemm, tevbe-i nasûh, bütün günahlardan bağışlanma, vuslat yollarını açacak bir marifet ufku ve zahir ve batın duygularımızı aydınlatacak genişlikte bir nur istiyoruz. Sana başkaldırma manasına gelen her türlü isyandan, günahtan ve Senin, sevip hoşnut olmadığın çirkin durumların kirletici atmosferinden bizi kurtarmanı diliyoruz.
İzin ve müsadesi olmadan hiçbir güç, kuvvet ve hareketin meydana gelemeyeceği Yüceler Yücesi!Sonsuz güç ve kudretin yüzü suyu hürmetine bize vadettiğin hayırların nüzûlünü yine Senden bekliyoruz. İnzar ettiğin bütün şerleri de yine Senin o sonsuz kudretine dayanarak savmaya çalışıyoruz. Ey nihayetsiz merhamet sahibi Rahman, ne olur, bizi muhafaza, görüp gözetme ve koruma atmosferine al; hıfzının, sıyanetinin seralarıyla çepeçevre kuşat.
Rabbimiz! Bizim kalblerimizi ve cihanın dört bir bucağındaki bütün kullarının kalblerini imana, yakine, İslâm’a ve ihsana açmanı diliyoruz. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için vüdd (hüsn-ü kabul) halket.. Senin yüce dinine hizmet etme mülahazalarıyla çıktığımız bu yolda işlerimizi kolaylaştır, umduklarımıza nail eyle ve üzerimize düşen vazifeleri yüzümüzün akıyla yerine getirmeyi nasip et.Amin…!
Dipnotlar
1. Yaptığı hizmet ve getirdiği orijinal yaklaşımlarıyla Bediüzzaman Hazretleri’nin enfes bir portresini çizen bir makale için bkz.: M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 65
2. Son Şahitler, Nesil Yay., 2005, 1/386
3. İşârâtü’l-İ’câz, s. 86.
4. Barla Lahikası, s. 291
5. Hizmet Rehberi, s. 10
6. İsfahânî, el-Müfredât, h-l-s md.
7. M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/95.
8. M. Fethullah Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, s. 28
9. Bkz.: Kastamonu Lâhikası, Şahdamar Yayınları, s. 212-214.
10. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, 4/3
Not:Büyük oranda Osman Karyağdı beyin Yeniümit dergisindeki makalesinden biraz tasarrufla yapılan derlemeden ibarettir.
PIRLANTALAR
Canlı ve zinde kalabilmek
Cenâbı Allah’ın küllî iradesinin bitki
ve hayvanlardaki bir tür tecellîsi olan tabiî insiyaklara (sevklere) mukâbil
âdemoğluna cüz’î irade verilmiştir. Onun yönelişleri hep iradî olmalıdır.
İnsanın dinî hayat adına canlı ve
zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi de her şeyden önce iradesine
bağlıdır.
Yani onun, iradesini kullanarak “Şu
kadar evrâd u ezkâr okumalıyım; benim canlılığım başkalarını hayata
kavuşturmaya bağlı olduğuna göre, sürekli Hızır gibi koşup dört bir tarafa
hayat üflemeliyim.” demesi ve bu istikamette yaşaması lazımdır.
İnsan kendi nefsiyle başbaşa kalır,
iradesinin hakkını vermezse hiç olmayacak hobiler içine girer ve dini bir
kültür olarak yaşamaya başlar.
Atalarından tevarüs ettiği (miras
yoluyla aldığı) bir kültür gibi “bizim namaz, bizim zekat” deyip onları hafife
alma gibi bir lâubaliliğe düşer; ibadetleri vicdanında derinlemesine duyarak
eda edemez.
Eğer bir mümin “Allah’ım, sabah
namazını kaçırmaktansa emanetini al..
bugün sabah namazını kaçırmış bir
münafık olarak bu güneşten istifâde etmeyi düşünmüyorum.” diyecek kadar kulluk
vazifesinde hassas davranmıyor, bu yakarışı içinde derince duymuyorsa; din,
onun için sadece bir kültür mânâsına geliyor demektir.
Maalesef bugün din, Arap aleminde
de, Türk dünyasında da kültür olarak tevarüs edilen gelenek ve görenekler gibi
şuursuzca yaşanmaktadır.
İnsanın, dinî vecîbelerini şuurluca eda
edebilmesi kendi ısrarına, kendi gayretine bağlıdır.
İbadet ü tâat, tabiatının bir yanı
haline gelince insan biraz rahatlar; ama yine de dinî hayat açısından solmama,
renk atmama ve zinde kalma irade ister, niyet ve azim ister.
Mesela, sürekli başkalarının uhrevî
hayatı adına projeler ortaya koymak aynı zamanda bizim canlı kalmamızın da
şartıdır. Başkalarının ebedî kurtuluşuyla uğraşmayan insanın burada canlı
kalması ve ötede de kurtulması çok zordur.
Öyleyse, acaba biz her fırsatta bir
kaç arkadaşımızla müzakereye girip kalb hayatımız için hava ve su kadar ehemmiyetli
meseleleri mütalaa ediyor muyuz?
İslâm’ın hayat bahşeden mesajına muhtaç
birkaç insana bir şeyler anlatma gayreti var mı içimizde ve bu uğurda her gün
bir şeyler ortaya koyuyor muyuz?
Oysa, “Ne yapsam da şu insanların
ruhuna girip Rabb’imi onlara duyursam?” duygusunda olmayan bir müminin pörsüyüp
solması mukadderdir.
Dinî şevk ve heyecanımızın devamı için
evrâd u ezkâr çok önemlidir.
“Ey bizim Kerîm Rabb’imiz, bizi hidayete
erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma.” (Âli İmran, 3/8) şeklindeki Kur’anı
Kerîm’den, Peygamber Efendimiz’den (sav) ve selefi salihînden öğrendiğimiz
duaları devamlı tekrar etme ve ayaklarımızın kaymaması hususunda Cenâbı Hakk’a
sığınma diğer bir önemli faktördür.
Kalbin istikameti için kavlî, fiilî ve
hâlî ciddi bir gayret içinde olmak; inhiraflara, sürçüp düşmelere karşı daima
temkin ve teyakkuzda bulunmak lazımdır.
Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota,
Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve lâtifelerin
faklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağı; bazılarının da bir
zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor.
Başın bir batman taşı kaldırdığı
halde, gözün bir saçı bile kaldıramadığı gibi; bazı lâtifelerin, bir saç kadar
bir sıklete, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını
ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir
lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işâret ve bir öpmekle batma!”
diyor.
Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir
öpme ya da bir bakma insanı batırabilir.
Bazen bir bilgisayar ekranı, bir
telefon âhizesi kalbin ölümüne sebep olur da insan farkına varamaz.
Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî
iken ve gayri meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu
hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler.
Bazen şahsın içinden gelmeyen,
riyakârca bir kelime onu manen öldürür.
Riyakârca ağlama, “desinler”e gülme,
“görsünler” düşüncesiyle bir davranışta bulunma kalb ve ruhu felakete sürükler.
Hak edilmeyen haram bir lokma, o
lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir.
Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir
başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalb binasının bir tuğlasını
düşürebilir.
Öyleyse, pörsümekten, renk atmaktan
korkanların bunlara dikkat etmeleri zarurîdir.
Bu kadar dikkatli davranmayan bir
insan İslâm adına sürekli bir heyecan yaşamıyorsa, sadece nefsini levmetmeli;
yorgunluk ve bitkinliğinin sebeplerini, ihmal ettiği bu hususlarda aramalıdır.
Kur’an’ın ifadesiyle, şeytan bile, “Fe
lâ telûmûnî ve lûmû enfüseküm Beni ayıplamayın, kendi nefsinizi kınayın.”
(İbrahim, 14/22) diyor. Yani, “Herşeyi bana atfederek beni suçlayacağınıza
kendi nefsinizi levmedin. Benim, istediklerimi size yaptıracak bir gücüm yoktu.
Ben sizi sadece çağırdım; siz de hemen çağrıma icabet ettiniz. Siz kendinizi
ayıplayın.” diyor.
Evet, insanda bazı lâtifeler vardır ki,
bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra tekrar dirilirler mi,
bilemeyeceğim.
Bazen “Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ
kânû yeksibûn Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini
paslandırmıştır.” (Mutaffifin, 83/14) hakikati tecellî eder de kalb mühürlenir.
O zaman bu lâtifeler hiç dirilmez.
Ve şayet onlar insanın solmaması, renk
atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri
kendi içinde öldürmüş olur.
Bir kere büyük günah işleyen bir adam
hafizanallah bir yönüyle bir kolu, bir ayağı felçli gibi olur. Hayat boyu seke
seke, kolunu sallaya sallaya dolaşmaya mahkum hale gelir.
Bir kafir Müslümanlığa girdiğinde iman,
küfre ait her şeyi siler, süpürür ve temizler.
Fakat imanlı yaşayan bir insanın bu
türlü hataları yapması harem dairesinde hata etme demektir. Dolayısıyla bu
hizmetin yüksek kulesinin başından düşen de düz zemine düşmez; onun derin bir
kuyuya düşme ihtimali vardır.
“Bi hasebi’l mağnem, el mağrem.”
kaidesince ne kadar ganimete mazhar isen o meselenin o kadar ceremesi olur.
Müslüman olmamız hasebiyle, bizim belki pek çok mazhariyetimiz vardır. Bu
mazhariyetler şükür ister. O mazhariyet şayet bir “konum”sa ona göre bir duruş
ister.
O konumun gereğini yapamazsak sukût
olur. Sukûtun en hafifi de renk atmak, matlaşmak, bütün şevkini kaybetmek;
başlangıçtaki heyecanı duyamamaktır.
Cenâbı Hak, “Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm
Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim,
va’dettiklerimi vereyim.” (Bakara, 2/40) buyuruyor. Allah (cc) bizimle mukaddes
bir anlaşma yapmıştır.
Ne talihliliktir ki, bizi anlaşmaya,
sözleşmeye muhatap kılmıştır. İman, o muahede (anlaşma) de zımnî bir imzadır;
Allah’la aramızdaki mukaveleye “evet” demektir. Yüce Allah (cc) bu muahedeyi
asla bozmaz. Sözünde durmama tek yanlıdır ve kullara aittir. Biz verdiğimiz
sözde vefalı olduğumuz müddetçe O bizi yalnız bırakacak, sürüm sürüm
süründürecek değildir.
Sürüm sürüm olmanın ilk alâmeti de
matlaşma, renk atma ve heyecan kaybetmedir. Bu durum bizde varsa, biz va’de
vefalı olmamışız; O da bizi nimetlerinden mahrum bırakmış demektir.
Sözde durmamanın alâmetleri vardır.
Nefsiyle alâkalı bir meselede kalbi
duracak gibi olan; ama Allah, Peygamber ve din ile ilgili hususlarda hiç
heyecanlanmayan bir insan va’dini unutmuş; öne çıkarması, öncelik vermesi
gereken hususları arkaya atmış demektir.
Allah’ın inkar edilmesi, Peygamber’e
sövülmesi karşısında kalbi duracak gibi olmayan bir müminin, putlaştırdığı
nefsine azıcık ilişildiğinde heyecanından çatlayacak hale gelmesi, va’dinden
dönme ve açık bir nifak alameti değil midir?
Şahsına ait bir meseleden, izzetini,
gururunu kıracak bir ilişmeden dolayı “Kan kustum.” diyor ve fakat Allah’ın
inkar edildiği, Peygamber’in tanınmadığı bir yerde aynı hisleri yaşamıyorsa bu
durumda bir yanlışlık yok mudur?
Evet, solma, matlaşma bize aittir;
Hâşâ onu Allah’tan bilmek asla doğru değildir.
İnsan, ülfete karşı savaşmalı;
ünsiyetle yaka paça olmalıdır.
Hobiler yaşamaya değil; mesuliyet
şuuruyla gerilmeye ve kendisine tevdî edilen vazifeyi temsil etmeye
çalışmalıdır.
Bu hususta, birbirimize çok dua
etmeliyiz; “Allah vefa, sadâkat ve ihlâsla bu işe sonuna kadar omuz vermeye
bizi muvaffak kılsın!” demeliyiz.
Bu şekilde, dost ve arkadaşlara, umum
Müslümanlara bizahri’lgayb (gıyabında) dua etmek dine karşı çok ciddi bir vefa
emaresidir.
Ben günde en az beş vakit, uzağıyla
yakınıyla, dostlarıma dua ediyor; onlar için Cenâbı Hak’tan ihlâs, samimiyet,
vefa, marifet ve yakîn.. istemeyi bir borç biliyorum.
Ferdî günahlar da bir ahit bozma ve
Rabb’e karşı vefasızlıktır. Fakat, fert günah işler, sonra tevbe eder; Allah
(cc) onu affedebilir.
Ama asıl sözünde durmama, dinin ruhuna
vefasızlıktır.. hiçbir beklentiye girmeden Allah’ı başkalarına anlatma gayesine
vefasızlıktır.. Nesimî edasıyla,
“Bir bîçare aşığım ey Yâr senden
dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,
Başıma erre koy neccâr Senden dönmezem.
Ger beni yandırsalar,
Külüm oddan kavursalar
Toprağımı savursalar,
Settâr Senden dönmezem.”
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,
Başıma erre koy neccâr Senden dönmezem.
Ger beni yandırsalar,
Külüm oddan kavursalar
Toprağımı savursalar,
Settâr Senden dönmezem.”
duygusuna ihanettir.
Erzurumlu Sümmânî’nin bir sözünü çok
tekrar etmişimdir; Azerî ağzıyla;
“Ezelden hudbînim elifi bâya
Hak kulun emeğin vermesin zâya
Bir can borçluydum Bârı Hüda’ya
Vermek için can kurbana geliftim.”
Hak kulun emeğin vermesin zâya
Bir can borçluydum Bârı Hüda’ya
Vermek için can kurbana geliftim.”
der.
İşte insan, “Cenâbı Hakk’a bir can
borcum var.” demeli; O’ndan gelen her şeyi memnuniyetle karşılamalı ve o borcu
ödeyeceği ana kadar sadık bir kul ve köle olarak yaşamalıdır. Adanmış ruh,
daima emre âmâde ve elleri göğsünde durarak O’ndan çıkacak fermanı beklemeli;
nereye yürü dendiyse arkaya bakmadan oraya gitmelidir.
Üstad Hazretleri bu konuda da çok
basiretlidir. Her şeyde vechi rahmet görüyor. Kastamonu’ya sürüyorlar vechi
rahmet, Barla’ya sürüyorlar vechi rahmet.. Emirdağ, Denizli, Isparta.. hepsini
neticesi itibarıyla hayırlı görüyor ve gerçekten de öyle oluyor. Nereye
düşüyorsa kor gibi düşüyor. O koru sağa sola fırlatmak suretiyle hakkından
geleceklerini zannediyorlar. Oysa, zaten asıl vazifesi o.. misyonu, düştüğü
yerde şûlefeşân olmak, bir kandil yakıp etrafını aydınlatmak.. orada nurlar,
lem’alar, şuâlar meydana getirmek..
Üstad bunları samimi, yürekten ve hiç
kimseye küsmeden yapıyor; sonra da: “Madem ki nuru hakikat, imana muhtaç
gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz
sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım
musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba
dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek
isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa
herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim,
maddîmânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî
kuvveti kaybedecektim.” diyor.. diyor ve ehli dünyanın zulmü, kaderin adaleti
ve şahsın kendini sorgulaması üçgeninin birleştiği noktayı gösteriyor.
İşte insan, bu hakikati kavradığında
hiç kimseyi suçlamayacak; “Suçlu benim, Allah bana vazife yapma imkanı verdi;
ama ben vazifemin hakkını tam edâ edemedim; O da bana hicret ve hicranlar
yaşatarak adalet etti. Ehli dünya zulmetmişse de onları cezalandıracak ben
değilim. O işin Sahib’i var.” diyecektir.
Evet, bizim eksik ve gediğimiz
başımıza gelen her şeyde bir vechi rahmet göremeyişimiz, ülfet ve ünsiyet
hastalıklarına karşı irademizin hakkını veremeyişimiz, aşk u şevkle kulluk
vazifemizi gereğince yapamayışımız, başkalarının zulmünü Âdili Mutlak’a havale
edip kendi muhasebemizle meşgul olamayışımız, kendi işimize bakamayışımızdır.
Niçin bizim sesimiz soluğumuz bir
iksir gibi ulaştığı insanları eritmiyor?
Neden şu eşsiz güzelliklerle dolu
dinimizi azamî ölçüde temsil edemiyoruz?
İşte bizim derdimiz bu husus
olmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder