AŞIK REYHANİ'DEN
Bu dağda
Bir keçe bir çoban bir garip kaval
Yıllar geldi geçti yatar bu dağda
Gündüzü karanlık gecesi zindan
Ne zaman bir sabah atar bu dağda
Bu dağdan bir yolcu ermez menzile
Bu dağın derdi çok her günü çile
Güz gelince kuşlar gider sahile
Vefakar bir karga öter bu dağda
Rüzgarlardır bu dağların postası
Yağmurlardır bu dağların bestesi
Eksik olmaz bu dağların hastası
Bir limon bin cana yeter bu dağda
Onbir ay bu dağın kışıyla karı
Senede bir aydır yazı baharı
Çok zengindir bu dağların tüccarı
Sabır alır şükür satar bu dağda
Nedense bu dağlar kalmıyor karsız
Ovasında binalar var imarsız
Hakkı merhum sürgün Emrah mezarsız
Bir gün Reyhani'de yiter bu dağda
MUSTAFA AYDIN'DAN
Bizim Köyün Dağları
Sırtını dayamış kudret sırrına
Sıralıdır bizim köyün dağları
Aşığa yol vermez gitsin yarine
Törelidir bizim köyün dağları
Yaz gelir başından kalkardı duman
Evler yaylalara göçtüğü zaman
Sular berrak akar ses verir orman
Derelidir bizim köyün dağları
Geceleri aydın benzer gündüze
Seyrangaha çıkıp bakardık düze
Delikanlı vurgun komşunun kıza
Meralıdır bizim köyün dağları
Yiğitler başı dik güreş tutardı
Kıratlı hasmına cirit atardı
Şehitler göğsünde rahat yatardı
Kıralıdır bizim köyün dağları
Yollar büklüm büklüm gider yaylaya
Soğuk gözelere varırdık yaya
Kaç asırdır bağlı yıldıza aya
Buralıdır bizim köyün dağları
Her sabah ezanlar titretir arşı
Çocuklar göz kırpar güneşe karşı
Çoban kuzulara öğretir marşı
Parelidir bizim köyün dağları
Şimdi hiçbir yolcu uğramaz olmuş
Dağların çimeni lalesi solmuş
Arslan yatağına çakallar dolmuş
Karalıdır bizim köyün dağları
Mustafa hasrettir toprak taşına
Kar yerine ateş yağar başına
Kan karışır pınarların yaşına
Yaralıdır bizim köyün dağları
Mustafa Aydın
Erzurumlu EMRAH'tan
Aldı Gitti.
Çağrışır bülbüller gelmiyor bağban
Hoyrat dost bağından gül aldı gitti
Yüz bin mihnet çektim bir bağ bezettim
Yari ben besledim el aldı gitti
Nice mihnet çektim bin daha gerek
Hayli ômür ister bir daha görek
Nazlı yarim aldı o kanlı felek
Aktı gözüm yaşı sel oldu gitti.
Nazlı yardan kem haberler geliyor
Dostlarım ağlıyor düşmanlar gülüyor
Dediler ki sefil Emrah ölüyor
Kimi kazma kürek bel aldı gitti
Dedim Dilber.
Dedim dilber didelerin ıslanmış
Dedi çok ağladım sel yarasıdır
Dedim dilber ak gerdanın dişlenmiş
Dedi zülfüm değdi tel yarasıdır
Dedim dilber sana yazılmış kanım
Dedi niçün böyle edesin sultanım
Dedim teşne vermiş ince miyanın
Dedi ben sarıldım kol yarasıdır
Dedim seni saran serini vermiş
Dedi beni saran murada ermiş
Dedim peri yanaklarının kızarmış
Dedi çiçek sokdum gül yarasıdır
Dedim dilber Emrah aklımı aldın
Dedi sevdiğine pişman mı oldun
Dedim dilber niçin sarardın soldun
Dedi hep çekdiğim dil yarasıdır.
SÜMMANI BABA'dan deyişler
Tarih seksen dokuz on bir yaşımda
Cem başımda iş birer birer
On sekiz yıl sürdü yarin peşinde
Akıttım gözümden yaş birer birer
Görmedim dünyada bir şadlık demi
Geçti civan ömrüm, gülmem encamı
Her boyun sistemi, feleğin kahrı
Vurdu her taraftan taş birer birer
Sümmani'yim hani benim otağım?
Gün be gün, bulandı dalım, budağım
Devroldu devranım, çevrildi çağım
Döküldü dihenden diş birer birer.
Maniler
Halı dokurum halı
Bitmiyor gavur malı
Şu halılar çıkalı
Kızların benzi sarı
Çayıra serdim halı
Boyu ireyhan dalı
Maaşallah den komşular
Kimin var böyle yari
Kuyunun kapakları
Cevizin yaprakları
Gurbetteki yarimin
Çınlasın kulakları
Lokman dünya hiç demiş
Ektiğini biç demiş
Dertli zoru görünce
Geç yiğidim geç demiş
Yandı canım yandı canım
Söylesem el güler
Söylemesem
Yandı canım
Irafta üzüme bak
Sevdiğim gözüme bak
Eller ne derse desin
Sen benim sözüme bak
Ben armudu dişledim
Sapını gümüşledim
Sevdiğimin ismini
Mendilime işledim
Bağa girdim gül için
Gül kopardım yar için
Analar kız büyütmüş
Gıymet bilmezler için
Anam anam ne olaydın
Beni doğurmaz olaydın
Gadir gıymet bilmezlere
Beni vermez olaydın
Elma attım geline
Gelin almaz eline
Yazık oldu benliye
Düştü alem diline
Mendilim dört köşeli
İçi güller döşeli
Ne ağladım ne güldüm
Sen gurbete düşeli
Sabahtan ezana bak
Kabrimi kazana bak
Azrailin işi bu
Defteri yazana bak
Mektup yazdım kış idi
Kalemim gümüş idi
Daha çok yazacadım
Parmaklarım üşüdü
Derse bak derse
Eğil bir yolda
Başımdaki makineli
Fese bak
Ateş oldum külüm yok
Bülbül oldum dilim yok
Senden ayrıldım gardaş
Ağlamadık günüm yok
Kayalar karda kaldı
Bülbüller zorda kaldı
Gönül kapısı kilitli
Anahtar yarda kaldı
Enli kenar bitmiyor
Çividisi yetmiyor
Kızlar gelin gitmiyor
Ezelden akraba idik
Biz bize
Foyalar çıktı açığa
Bakmaz olduk yüz yüze
Ele desem
Dört olur
İçime atsam
Dert olur
Damda tekir kediler
Miyav miyav dediler
Kör olası kediler
Kaynanamı yediler
Şu dağlar olmasaydı
Sararıp solmasaydı
Ölüm Allahın emri
Şu ayrılık olmasaydı
Entarimi ben biçtim
Yenile sevdaya düştüm
Ne kötü kaderim var
Asker oğlana düştüm
Karanfilim sarkarım
Açılmaya korkarım
Görsem yari yanımda
Çifte mumlar yakarım
Merdiven kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Yar karşıdan gelirken
Ne el tutar ne ayak
Ah benim hatun anam
Dileği bütün anam
Attın beni ellere
Sen serin otur anam
Mavi yelek aldın mı
Gene borca daldın mı
Evlenirim diyordun
Gene bekar kaldın mı
Arıstakta asılı
Ağzı burnu kasılı
Yanıldım sevmez olaydım
Mahkeme duvarı yapılı
Dipsiz kuyuya düştüm
Soldu gülüm sümbülüm
Bundan sonra gülersem
Lal olsun ağzım dilim
NEDEN BÖYLEYİZ?
Müslümanlar neden böyle perişan?
Sebeb ne, arayıp soruyor muyuz?
Bu işin sebebi yine müslüman!
Acaba farkına varıyor muyuz?
Müslümalık çünkü adımız bizim,
Adımız gibi mi tadımız bizim?
Eksik mi dedimiz-kodumuz bizim?
Fitnesiz, fesatsız duruyor muyuz?
İslamın şartı beş, İmanın altı,
Diyerek işleriz her türlü haltı.
Aklımıza gelmez toprağın altı,
Emaneti sağlam koruyor muyuz?
Esiri olmuşuz malın, servetin,
Zinanın, şehvetin, kodu-gıybetin.
Vatanın, milletin, dinin, devletin,
En ufak işine yarıyor muyuz?
Bu devirde kimin kötü halı var?
Şimdi itin bile özel yalı var.
Hepimizin iyi-kötü malı var,
Fitreyi, zekatı veriyor muyuz?
Birbirine düşman zenginle fakir,
Birinde hamd eksik, birinde şükür.
Hepimizde ayrı, değişik fıkir,
Birlikte üç adım yürüyor muyuz?
Elin gözündeki çöpleri tek, tek,
Görüp, gösteririz kaçırmayız pek!
Kendi gözümüzde mertek var, mertek,
Biz, bizde ki suçu görüyor muyuz?
Neyi öğreniyor, neyi duyuyor?
Karnı evde, beyni nerde doyuyor?
Oğlumuz, kızımız nasıl büyüyor?
Üstüne kol kanat geriyor muyuz?
Kitabımız Kur`an ilim kokuyor,
Kaç müslüman günde açıp okuyor?
Okuyan da işte öyle bakıyor.
Manasına kafa yoruyor muyuz?
Madem ki her nefes Hak'tan hediye,
Dünya için Hak'kı unutmak niye?
“Bugün Allah için ne yaptım?” diye,
Akşam kendimize soruyor muyuz?
Arif olan ham laf etmez kardeşim,
Bir destanla bu dert bitmez kardeşim,
Müslümanım demek yetmez kardeşim
Müslümanca hayat sürüyor muyuz?
Yine duygulandım, yine içlendim,
Neden beni terk-i sıla ettiler,
Söyledim suçlandım, yazdım suçlandım,
Ömrümü çekilmez çile ettiler.
Vatanımda düzenimi bozdular,
Bunlar, ya Türk değil, ya kansızdılar,
Esir Türk'ü düşünmeme kızdılar,
Beni de gurbette köle ettiler.
Tatlı bir hayale dalmak istedim,
Abdesti Tuna'dan almak istedim,
Çin Settinde namaz kılmak istedim,
Köydeki camimden bile ettiler.
Bu ruhla yetiştim, bu ruhu aldım,
Daima devletin yanında oldum,
Yine de öyleyim şaşırdım kaldım,
Devleti başıma bela ettiler.
Ozan Arif der ki, karıp katanı,
Yeğ tutular benden onu satanı,
Aşığı olduğum aziz vatanı,
Bana girilmeyen kale ettiler.
Size Diyorum (UH)
Söz & Müzik: Aşık Reyhani
Bir gün olup ineceksin engine
Havadan uçanlar size diyorum
Dünya kalmaz fukaraya zengine
Ey zehir saçanlar size diyorum
Akşamdan düşersin zevk ile meste
Sabaha çıkarsın bir ağır hasta
Paran da pulun da alırlar üste
Doldurup içenler size diyorum
Bir gün de aldı dert boruyu çalar
Uyanırsın yalan olmuş rüyalar
Ecel seni bir tenhada yakalar
Gizliden kaçanlar size diyorum
Aşık olanlar paylaşır sazınan
Bu feleğin kozu nedir bizinen
Ömür biter üç beş arşın bezinen
Has kumaş biçenler size diyorum
Aşık Reyhani'yim feleğe minnet
Koy sofunun olsun cehennem cennet
Durursan sıkıntı göçersen gurbet
Konanlar göçenler size diyorum
Var Bende (UH)
Beni kem göz ile görmeyin sakın
Daha okunmamış yazı var bende
Kara bulut gibi doldum yağarım
Çünkü rüzgarların hızı var bende
Gel ey katip ben söyleyim sen de yaz
Yalvar kalemine yapma itiraz
Eyüp yedi sene derdi çekmiş az
Otuz beş senedir sızı var bende
Kara iken rengim döndü sarıya
Genç ömrümü getirmişim yarıya
Yalvarırım kurt gelmesin sürüye
Daha süt emmemiş kuzu var bende
Düşmanlarım dolanmasın izime
Rüzgar olsa kavuşamaz tozuma
Nazar değmez kem bakmayın yüzüme
Çünkü Şahmerdan’ın gözü var bende
Bana Derler (UH)
Bana derler aşık derdini söyle
Bu bir sırdır emanettir veremem
Belki dağlar kadar büyümem amma
Cevizin de kabuğuna giremem
Hasta odur sabır ile inleye
Evlat odur nasihati dinleye
Bundan sonra zevkle bakmam aynaya
Çünkü onda iç yüzümü göremem
Kulaksız işitmek dilsiz ifade
Canım cananındır edem iade
Vücut bir camidir vicdan seccade
Onun bunun çıkarına seremem
Alim İncilinde Kuran hecedir
Manayı bilmezsen mantık ge cedir
Benim derdim karşı dağdan yücedir
Etrafına setler çekip öremem
Reyhani’yim zamanım yok gülmeye
Doğar iken hazırlandım ölmeye
Azrail gelmesin canım almaya
Bir canım var cananındır veremem
Olsun
Aha gidiyorum ey zalim dünya
Senin de çektiğin ah u zar olsun
Asla yol vermesin kervanlarına
Yaylaların yedi sene kar olsun
Takip olsun yürüdüğün izlerin
Tel tutmasın kemanların sazların
Yanlış anlaşılsın bütün sözlerin
Mansur gibi çekildiğin dar olsun
Reyhani’yim gözyaşımı süzerken
Yağmur yağıp rüzgar vurup tozarken
Layık mıdır ben gurbette gezerken
O yar yadlar ile beraber olsun
Vallahi
Azim çalışmaktan rızık Allahtan
Mikaile minnetim yok vallahi
Önü ölüm sonu ölüm dünyanın
Azraile minnetim yok vallahi
Nere gitsem şu gönlümü gan buldu
Gafilleri şeref buldu şan buldu
Ayet devri peygamberle son buldu
Cebraile minnetim yok vallahi
Ne yaparsa kadir Allah yapacak
Aklı olan bu hikmete tapacak
Kıyamet de bizden sonra kopacak
İsraffil minnetim yok vallahi
Aşık Reyhani'yim aşıktır yapım
Eskidi küreğim kırıktır sapım
Salavat siperim şaadet okum
Ebabile minnetim yok vallahi
Niye
Bahtiyar binası dostlar yatağı
Çığrışır Mahzuni Reyhani niye
Her gelen bir gece durup gidiyor
Bu geçici yolun kervanı niye
Mahzuni dilinde birkaç söz söyler
Haklı olan yok mu ima eyler
Viranda coş eder deryayı boylar
Sezen yok mu derin ummanı niye
Aşığa pay bu hanedir ölüne
Bu hanenin esrarları biline
Mahzuni'yle göç etmişler Kölün'e
Gitti sılasına Reyhani niye
Bu Günlerde
Gidemedim nazlı yarin eline
Umudumum dağı kar bu günlerde
Harman geniş geniş gördüğün dünya
İğne deliğinden dar bu günlerde
İnim inim inler oldu ahali
Memleketi yaptık kavga mahali
Bir gripin bir köylüden pahalı
İlaçlarda hile var bu günlerde
Zengin merhametsiz fukara sefil
Babası oğluna olmuyor kefil
Ayaklar perişan başlarsa gafil
Saltanatın gözü kör bu günlerde
Bundan sonra ağlamaya lüzum var
Şu anlımda bir okunmaz yazım var
Kainattan sakladığım sözüm var
Kalsın aramızda sır bu günlerde
. . .
Hasret çekiyorum durduğum evde
Gurbet görüyorum yattığım köyde
Akşamdan aklıma girer bir sevda
Sesler sabahınan er bu günlerde
Reyhani’yim yana yandı carınım
Allah bilir ne olacak yarınım
Küçük Hülya kızım Şehnaz torunum
Nerde benim dedem der bu günlerde
Ağam Ağam (UH)
Geçilmiyor umut dağı
Kar ağam ağam ağam
Çok sıkı kolumun bağı
Dar ağam ağam ağam
Candan içeri yurdum var
Sinemi yiyen kurdum var
Söylenmeyen bir derdim var
Ar ağam ağam ağam
Kaybedene var mı bulmak
Yok dünyada murat almak
Bu zamanda cahil olmak
Gülümü yada koklatma
Kara bağrımı oklatma
Suçum var ise bekletme
Vur ağam ağam ağam
Gidenlere var mı gelmek
Derdim vardır ilmek ilmek
Kolay mı Reyhani olmak
Zor ağam ağam ağam
Ben (UH)
Arzuhalci bir arzuhal yaz bana
Açacağım felek ile dava ben
Kahpe felek her ne yapsa az bana
Hep almışım bu hayattan hava ben
Hain arkadaşla gitmen yolumdan
Dar günümde tutamazsın elimden
Ben tutarım sen alırsın elimden
Daha senle gider miyim ava ben
Kurban olam tabiplerin diline
Haber yazsın nazlı yarin eline
Tam uğrasın rüzgar değsin dalına
Neyleyim ki kuramadım yuva ben
Dünya benim için değil eğlence
Olmadı bağrımca gül gonca gonca
Davul dernek bana oldu işkence
Bir gün yaşamadım seve seve ben
Reyhani'yim suni çiçek oldumsa
Açılmadan sararıp da soldumsa
Muradıma erişmeden öldümse
İstemedim musallada dua ben
Aşık Reyhani
Aşık Reyhani 1932-2006. Hasankale’nin Alvar köyünde doğdu. Asıl adı Yaşar
Yılmaz’dır. Okula gitme olanağı bulamadı. Ancak okuma yazmayı okula gitmeden
öğrendi. İran’dan göçen babası önce Kars’a daha sonra Erzurum’a yerleşti.
Reyhani, küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıkları
dinleyerek, hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok türkülü hikaye öğrendi.
Yaklaşık 18 yaşından sonra da kendisi yazmaya ve söylemeye başladı. Bu
dönemlerde rüyasında gördüğü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı
kaçırdı. Ancak bu birliktelik uzun sürmedi. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra
Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak çok geçmeden,
Bayburtlu Hicrani (1908-1970) tarafından Reyhani mahlası verildi. Aşık Reyhani
eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri (1886-1951), Nihani (1885-1967),
Cevlani (1900-1975), Efkari (1900-1980) ve Gülistan (1900-1972) gibi aşıklardan
gelenek ve usul öğrendi. İran’dan Avrupa’ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık
Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli
ödüller aldı. 1980’li yılların başında Erzurum’da bulunan Doğu Ozanları Derneği
başkanlığına getirildi. Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara
katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD’nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir
konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi. Şiirleri birçok
gazete, dergi ve araştırmalarda yaralan, çeşitli radyo ve televizyon
programlarına katılan Aşık Reyhani’nin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı
»Alvarlı Reyhani« (1962), »Böyle Bağlar« (1966), »Kervan« (1988), bazı düşünce
ve şiirlerinden oluşan »Şu Tepenin Arkasında« adlı kitapları, Dilaver Düzgün
tarafından hazırlanan »Aşık Yaşar Reyhani« (1997) ve Yusuf Polatoğlu tarafından
hazırlanan »Mızrabın Istırabı, Aşık Reyhani-Hayatı ve Şiirleri« (2003) adlı
kitaplar bulunmaktadır. Aşık Reyhani Bursa’da öldü ve orada toprağa verildi.
Yeni yılda mutluluklar dilerim,
Dilleriniz tatlı olsun inşallah...
Hepinize bol bol selam eylerim,
Günleriniz bahtlı olsun inşallah...
Çelebi der, haydi ümitle coşun,
Kötülerden uzak durun, savuşun,
Daha nice senelere kavuşun,
Nevruzunuz kutlu olsun inşallah...
Mevlüt İhsani
Cennet dedikleri anne kucağı
Alır ninniyle yapar kundağı
Yayla pınarıdır günün sıcağı
Hayatta ne büyük varımış ana
Üzülerek yollarımı gözlerdi
Parmağım incinse kalbi sızlardı
Gözyaşımı siler saçım düzlerdi
Toprak gibi sadık yarımış ana
Kırık günlerime umut olurdu
Kapım çalınsa kilit olurdu
Sıcak günlerime bulut olurdu
Yangın yüreğime karımış ana
Gel Mevlüt İhsanî uykuda yatma
Ananın sözünü arkaya atma
Bir eli Zübeyde bir eli Fatma
Cennet dedikleri barımış ana
Aşık Mevlüt İhsani
Güle güle uğurladık askere
Gidip bekleyesin vatanın oğul
Anan niçin kınaladı ellerin
Sırtı kınalanır kurbanın oğul
Yiğidin kaderi böyledir baştan
Sual et dağlardan topraktan taştan
İş başa düşünce dönme savaştan
Var ise göğsünde imanın oğul
Bekle vatanını cephede çağla
Sıva kollarını silahın yağla
Süngünü hazırla çantanı bağla
Belki aman vermez düşmanın oğul
Acı rüzgarı vatanına estirme
Düşmanını anla dostun küstürme
Kolun kestir bir ağacın kestirme
Çoğalsın büyüsün ormanın oğul
Helal ticareten harami katma
Dinle amirini nöbette yatma
Vatanını düşmanlara çığnatma
Şehitlik en büyük fermanın oğul
Vatanında birlik cihanda barış
Okumaya gayret sanatta yarış
İşle toprağını sen karış karış
Var ise gayretin vicdanın oğul
Vatan kazanılmaz sade tüfekle
Kalem ile gayret ile yürekle
Büyüklü küçüklü hizmet et bekle
Yetişsin bağ ile bostanın oğul
Sanatta yarış var en yüksek hızda
Yapalım satalım biz kapımızda
Karşıki komşular ayda yıldızda
Boş yere harcama zamanın oğul
Mevlüt İhsani’nin sevdiği vatan
Sana ne söyledi o şehit atan
Doğudan batıya atın oynatan
Dört kıtada vardır harmanın oğul
AŞIK NİHANİ'YE BENDEN MEKTUP (Aşık Mevlüt İhsani)
Nice çok baharlar geçti çok yazlar
Yine cebelleri duman gözetir
Herkesin bir türlü yarası sızlar
Ah çeker derdine derman gözetir
Aşıkların bağrı olur karali
İlaç olmaz derunundan yarali
Haydi yeter oldu bardız dereli
Seni yar diyarı efgan gözetir
Yad ederim hatırlarım özlerim
Hasret perdesini çekmiş gözlerim
Yetişince huzuruna sözlerim
Cevabını Mevlüt ihsan gözetir
Usandım
Gözyaşım mürekkep mızrabım kalem
Yara mektup yaza yaza usandım
Gönül postasında hayale selam
Dertlerimi çöze çöze usandım
Saatte bir engel çıkar karşıma
İster derdi taşı ister taşıma
Nice gün oldu ki yalnız başıma
Gurbet eli geze geze usandım
Nice dertler gördüm hak kullarında
Yatıp uyumamış yar kollarında
Sevda ocağında aşk yollarında
Küller gibi toza toza usandım
Solacaksan yeşil gibi al gibi
Mevlüt İhsan çiçeği yok dal gibi
Şaşırdım dalgada bir sandal gibi
Kürek çekip yüze yüze usandım
SEVDİĞİM..
Aşkın pervanesi döner serimde,
Döndükçe od verir cana sevdiğim.
Sevdan yüreğimde Kafdağı gibi,
Deprenmiyor hiçbir yana sevdiğim.
Ben senin derdinden oldum derbeder,
Ne dizimde takat kaldı ne de fer.
Gözlerin aşk oku kirpiğin hançer,
Sevdan hedef tutmuş bana sevdiğim.
Vurma aşk süngüsü akar al kanım,
Ah u feryat ile çıkmaz mı canım.
Ateşim yanıyor yoktur dumanım,
Dolanırım yana yana sevdiğim.
Yığılsa sarraflar bilmez kıymetin,
Mağripten maşuka söylenir adın.
Dostu bulmak kolay dost olmak çetin,
Merhamet et şu İhsan’a sevdiğim.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
SÖYLEMEDİK Mİ ?
Güzel senin ile yayla yolunda,
Şuradan buradan söylemedik mi ?
Söyleye söyleye dağın başına,
Çıkıp gönülleri eylemedik mi ?
Kıvrım kıvrım idi zülfünün teli,
Beyazdır gerdanı incedir beli ,
Ben bir gümüş yüzük, sen de mendili,
Verip de yadigar eylemedik mi ?
Gülüp konuşarak uslanmadık mı ?
Yolda yağmur yağdı ıslanmadık mı?
Hünkar kayasına yaslanmadık mı ?
Yemin ile ikrar eylemedik mi ?
Mevlüt İhsani'yim ettim dileği,
Ben bakracı aldım sen de küleği,
Karşıki yamaçtan yaban çileği,
Yazmaya kuşburnu düğlemedik mi ?
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
BİLMEM
Nice yıldır yürümeyen kervanım,
Benim son çağımda yürür mü bilmem.
Ağustos ayında kalkmaz dumanım,
Kış geldi dağlarım erir mi bilmem.
İnsan sıfatıyla halk olan kullar,
Mücevher kafalar sanatkar eller.
Allah Allah deyip çarpan gönüller,
Ten çürür bu diller çürü mü bilmem.
Hakkın hikmetidir dağlar denizler,
Bir çiğit içinde bir orman gizler.
Gündüz güneş doğar gece yıldızlar,
Gafil bu hikmeti görür mü bilmem.
Bir zerreden yüz bin cihan yaratır,
Perde çekmiş aşıkları aratır.
Mevlüt İhsani’yim yüzüm karadır,
Affeder muradım verir mi bilmem.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
SÜRÜTME BENİ
Sevdiğim narına canımı yaktım,
Su gibi süzüldüm, arkandan aktım.
Kayadan kayaya yüzümü çaktım,
Yüz üstü yerlerde sürütme beni.
Sevda bir ateştir, aşık da tren,
Yollarım karanlık, yardadır fren.
Başa yitiremez bu hızla süren,
Takıp da arkana yürütme beni.
Hasretin gözümden akıtıyor yaş,
Benim kalbim kebap, senin bağrın taş.
Ben bir karlı dağım, sen oldun güneş,
Vurup da bağrıma eritme beni.
Mevlüt İhsani'nin gel haline bak
Sen bir rüzgar oldun, ben kuru yaprak.
Ben bir ağaç oldum, sen kara toprak,
Basıp da bağrına çürütme beni.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
TAVA
Raftan çıktı, yere düştü, çınladı,
Haber aldım, bizim küçük, ak tava.
Canlı değil, hasta gibi inledi,
Kulağıma bir ses geldi vah tava.
Tanrı kalemini noktaya vurmuş,
Onun hikmetinden eşyayı kurmuş,
Güneş ki ayrılmış, volkan ki durmuş,
Demir olmuş geçilmeyen dağ tava.
Dem kavminin duvarında köşeydi,
Cin kavminin bacasında şişeydi,
Can kavminin ocağında maşaydı,
Dondan dona çok değişti çağ tava.
Elden ele, ilden ile satılmış
Yıpranınca bir yabana atılmış
Adem'in de toprağına katılmış
Meydanlarda hayat sürdü sağ tava.
Adem aldı, duvarına taş koydu,
Putperestler put yaparak baş koydu,
Nuh Peygamber çorba koydu, aş koydu,
Onun sofrasında bir çanak tava.
Büyüğü dünyadır, küçüğü de tas,
Bunlar birbirine değil mi kıyas.
Bundan kısmetini alır, cümle nas.
Kudretin sofrası bu toprak tava.
Bir zaman dolandı Asya'da Çin'de,
Yüksek saraylarda Hint'te Pekin'de,
Seba şehrinin sır melikinde,
Belkıs'ın elinde bir tarak tava.
Şahların adalet masası imiş,
Aşığın maşuka tasası imiş,
Eyyub'un gözyaşı kesesi imiş,
Süleyman'a eritmiştir yağ tava.
Altı kuyruk yağı, üstü mürekkep,
Bir yanında pense, bir yanında kep,
Çekirge dik durur, yılan da kelep,
Mökkem tut, durmayan bu çarktır tava.
Kimine ey oldu, kimine asi,
Ere gümüş hançer devlet parası,
Emrah'a sarayda bir zehir tası,
Garibe bal verdi bir tabak tava.
Mevlüt İhsani'yim ozan yetiştim,
Böyledir bu çarkı düzen yetiştim,
Dedemde dört kulplu kazan yetiştim,
Bizdeki parçası bir ufak tava.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
.
BİLEMEM...
Göz yaşımla mektup yazdım rüzgara,
Yellere sana ne söyledi bilemem.
Seni hatırlarım günde yüz kere,
Eller sana ne söyledi bilemem.
Lalelerin rengi ayvalaştı mı,
Muhannet dikene gül dolaştı mı.
Bülbül menekşeye fısıldaştı mı,
Güller sana ne söyledi bilemem.
Hayat geçidine taşlar dökülmüş,
Gönül pınarına yaşlar dökülmüş.
Ah çeke ah çeke saçlar dökülmüş,
Yıllar sana ne söyledi bilemem.
Her gelen dünyada bir dava yapmış,
Ne yapsa insana masiva yapmış.
İnsanlar ne saray kuş yuva yapmış,
Dallar sana ne söyledi bilemem.
Mevlüt İhsanî de yandıkça yandı,
Hayatından bıktı candan usandı.
Gönül yaylasını gezdi dolandı,
Çöller sana ne söyledi bilemem.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
YARIM YARIM
Dedim kuşlar gibi kuram yuvayı,
Kanat yarım yarım kol yarım yarım.
Yıllar geçti dolduramam kovayı,
Çiçek yarım yarım bal yarım yarım.
Kimse kaderinden dönemez haşa,
Ömür bir merdiven çıkarsın başa.
İster elli yaşa ister yüz yaşa,
Akıbet kalırsın yol yarım yarım.
Al yeşil giyinip bağrımı yarma,
Benden yüz çevirip yadları sarma.
Tavus kuşu gibi şişme kabarma,
Sende benim gibi kul yarım yarım.
Mevlüt ihsani'yi sevdaya kattın,
Alıp dertlilerin içine attın.
Yadlara destiyi dolu uzattın,
Bana da dedin ki al yarım yarım.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
NAZLI DİLBER
Nazlı dilber sallanarak yürüme,
Lutfeyle göreyim kar yanakların.
Sen beni görüp de mihrap bürüme,
Yerden yere bitir nar yanakların.
Gözlerin harami kaşların elmas,
Solar güzelliğin sana da kalmaz.
Hasretin ok vurur yaram sağ olmaz,
Aşığa çektirir zar yanakların.
Mevlüt ihsani'yi yakma ateşe,
Kimse sevda ile çıkamaz başa.
Mevlayı seversen çıkma güneşe,
Gözlerimi aldı kar yanakların.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
DÖNE DÖNE
Haftalar devrolur yıllar devrolur,
Çevrilir bu dünya boş döne döne.
Dünya bir han yeri her gelen gider,
İnsan döne döne kuş döne döne.
Herkesin emanet vardır hanesi,
Dünya emanettir toprak anası.
Hayat bir değirmen insan danesi,
Herkesi öğütür taş döne döne.
Sayısı bilinmez devreden çağlar,
Çiçekli ovalar dumanlı dağlar.
Topraklar güldükçe insanlar ağlar,
Akar gözlerinden yaş döne döne.
Sen Mevlüt İhsan’a bak neler vardır,
İnsanın çektiği feryattır zardır.
Sevinme bahara sonrası kardır,
Gelir insanlara kış döne döne.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
YAR
Ağlaya ağlaya geldim yanına,
Akan gözyaşımı silemedin yar.
Zalimlik düşer mi senin şanına,
Açtın da yaramı bilemedin yar.
Ben seni severdim sen de yad eli,
Seni de götürdü sevdanın seli.
Gönül kemanına zülfünden teli,
Çektin düzen ettin çalamadın yar.
Ben sana yaklaştım sen benden kaçtın,
Tazgın ceylan gibi dağlardan aştın.
Coşkun nehir gibi köpürdün taştın,
Gönül bahçesini sulamadın yar.
Mevlüt İhsani’yi yaktın arada,
Ben burda gamlıyım sen de orada.
Aşık olan eremezmiş murada,
Sen de muradını alamadın yar...
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
BANA
Yanaktan şeftali dudaktan buse,
Sevdiğim ikramın az gelir bana.
Açsam kollarımı sarsam boynuna,
Bütün kış ayları yaz gelir bana.
İnan şu sözüme ey şems-ü mahım,
Buluta dayandı feryadım ahım.
Yıllardır çekerim nedir günahım,
Bütün ahbaplardan söz gelir bana.
Dün gece rüyayı ben gördüm yordur,
Banan inanmazsan birine sordur.
Ayrılık mı acı ölüm mü zordur,
Sağlıkta bu acı köz gelir bana.
Yaradan her zaman sevdiği kulla,
Gönül postasında mektubun yolla.
Dudağında ıslat elinle pulla,
Göz açıp yummadan tez gelir bana.
Dert ile gam ile bir aradayım,
Nerde aşık varsa ben oradayım.
Üç beşli bir iki numaradayım,
Mevlüt İhsani de düz gelir bana.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
GİTTİ...
Yıllarım boyunca çektiğim hasret,
Bir damla gözyaşı oldu da gitti,
Ne güldü yüzüme ne kesti müddet,
Açmadan çiçeğim soldu da gitti.
Uzun gecelerim bahtsız sabahlar,
İnledim sızladım çok çektim ahlar,
Dizilse bir yana bahtı siyahlar,
Dünya yetmiş kere doldu da gitti.
Mevlüt İhsani’nin her neşesini,
Sevda güç bağladı kelepçesini,
Gönül zambağını menekşesini,
Felek deste deste yoldu da gitti.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
SONRA..
Ne hastayım ne ölüyüm ne sağım,
Sevda hançerini vurduktan sonra,
Ne bahçeyim ne bostanım ne bağım,
Felek dal budağım kırdıktan sonra.
Vurma hançerini akmasın kanım,
Asla ey olur mu sevda çıbanım,
Yar gelsin üstüme çıkmadan canım,
Gelmesin mezara girdikten sonra.
Mevlüt İhsani’yi düşürdün yasa,
Geceli gündüzlü bitmedi tasa,
Demir çarık giyin demirden asa,
Arasın sevdiğim öldükten sonra.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
ÜZGÜNÜM
Gidenleri eyleyemez,
Yollar üzgün ben üzgünüm.
Dertlerini söyleyemez,
Diller üzgün ben üzgünüm.
Cahil olan söze kanmaz,
Yüz yaşar yine uyanmaz,
Uçtu sunam geri dönmez,
Göller üzgün ben üzgünüm.
Kumaş seçtim çıktı parça,
Ne kol çıktı ne de paça,
Bağrım gibi parça parça,
Şallar üzgün ben üzgünüm.
Bunca gelen yiğit n’oldu,
Kaderin dediği oldu,
Bülbül uçtu gül de soldu,
Güller üzgün ben üzgünüm.
Mevlüt İhsan kara yazım,
Yok kadere itirazım,
Kara kılıf kara sazım,
Teller üzgün ben üzgünüm.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
USANDIM
Gözyaşım mürekkep, mızrabım kalem,
Yara mektup yaza yaza usandım.
Gönül postasında hayale selam,
Dertlerimi çöze çöze usandım.
Saatte bir engel çıkar karşıma,
İster derdi taşı ister taşıma,
Nice gün oldu ki yalnız başıma,
Gurbet eli geze geze usandım.
Nice dertler gördüm hak kullarında,
Yatıp uyumamış yar kollarında,
Sevda ocağında aşk yollarında,
Küller gibi toza toza usandım.
Solacaksan yeşil gibi al gibi,
Mevlüt İhsan çiçeği yok dal gibi,
Şaşırdım dalgada bir sandal gibi,
Kürek çekip yüze yüze usandım.
MEVLÜT İHSANİ
GELMEDİ
Nazlı yare canım kurban dedim de,
Çevirdi arkasın sustu gelmedi.
Emrah gibi yol gözettim bir zaman,
Gitti Selvi gibi küstü gelmedi.
Ne vefa dünyanın bir akçesinde,
Bir mendil bir bıçak yar bohçasında,
Leyla al yeşilli gül bahçesinde,
Mecnun dağbaşında esti gelmedi.
Aşık ne kalmışsın aşkın hayında,
Nicesi savruldu sevda yayında,
Şirin al giyerek zevk sarayında,
Ferhat kafasını ezdi gelmedi.
Mevlüt İhsani’yim aşkın harabı,
Beni sarhoş etti dostun şarabı,
Nesimi Mansuri Mühyet Arabi,
Düşmanı gül attı dostu gelmedi.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
KURUSUN
Havalar bulutlu topraklar nemli
Yarim hazırlanma yollar kurusun
İçerim kan ağlar yüreğim gamlı
Sana duvak kuran eller kurusun
Sen allar giyindin ben giydim kara
Sen gülüp eğlendin ben düştüm zara
Gelin olup bindiğin gün atlara
Su veren pınarlar seller kurusun
Mevlüt ihsaniye bir uzat elin
Sen benim sevdiğim yadlara gelin
Mavili yaşmağın yaşlı mendilin
Asıp kuruttuğun dallar kurusun
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
ŞEHİT MEZARI
Şehit mezarından geçtiğim yerde,
Gelen bir inilti tan tan diyordu.
Tarihe gömülmüş hangi seferde,
Vatan için kurban kurban diyordu.
Sürmüş düşmanları yurdundan atmış,
Kanını yoğurmuş ,toprağa katmış,
Kahraman ölür mü uykuya yatmış,
Var mı evladına çatan çatan diyordu.
Kan ile dolmuştu karlı çizmesi,
Önünde bir yığın düşman kellesi,
Eli yarasında kısıkça sesi,
Kulak verdim vatan vatan diyordu.
Bir arslan heybeti mezar taşında,
Silahı,çantası yanı başında,
Kahraman Türklerin her savaşında,
Şehit abidesi yatan yatan diyordu.
Mevlüt der Türk genci emanetin al,
Şerefli al bayrak,ak yüzlü hilal,
Aziz cumhuriyet ,şanlı istiklal,
Emanet bıraktı Atan Atan diyordu.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
İŞTE BEN
Oyununda yüz yenilmiş zar ararsan işte ben,
Gül yanında kan ağlayan har ararsan işte ben,
Yaktı, yıktı, viran etti feleğin fırtınası,
Dolu döymüş, sel götürmüş yar ararsan işte ben.
Bülbül ötmez, baykuş gitmez, yıkılmış viraneyim,
Al kazmayı, vur bağrıma, göreceksin ben neyim,
Yıllar geçti, eylenmeyen, durmayan pervaneyim,
Odunu yok ateşi var nar ararsan işte ben.
Mevlüt İhsan ağlayarak çaldım gamlı sazımı,
Yüz bin dostum vardır amma toprak çeker nazımı,
Adana’da, Ağustos’ta bulamadım yazımı,
Ağrı gibi başı duman kar ararsan işte ben.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
HAYATIMIN DESTANI
Bin üç yüz kırk dörtte geldim anadan,
Yazdırmışlar tarih ile yılımı,
Dokuz ay bir sene geçti aradan,
Mevla yürü dedi, açtı dilimi.
Çiçek gibi yavaş yavaş büyüdüm,
Adım adım, korka korka yürüdüm,
Anam babam nazarında bir idim,
Beslerdiler çabuk açsın gülümü.
Üç yaşında bilmez hata işledim,
Beş yaşında ahbabımı taşladım,
Yedisinde okumaya başladım,
Bilmez idim kaderimin dalını.
İki yıl okulda verdim başarı,
Asla arkadaştan kalmadım geri,
Okul petek oldu ben oldum arı,
Çalışırdım çabuk yapam balımı.
Hala seçmemiştim sağ ile solu,
Verdiler elime bomba kapsülü,
Aniden patladı, bilemedim dolu,
Yaktı gözlerimi, kesti elimi.
Anam kayalara çaldı özünü,
Fakir idi tutan yoktu sözünü,
Ay geçmeden ağ bürüdü gözümü,
On yaşımda zindan etti yolumu.
On üç on dördüne girince yaşım,
Nice kazalara çok değdi başım,
Gelmezdi yanıma yaren yoldaşım,
Ahbaplarım sormaz oldu halimi.
On yedide yavaş yavaş saz çaldım,
Gahi devam ettim gahi az çaldım,
Yirmisinde bir ustadan ders aldım,
Derdim ile yar ettim telimi.
Mevlüt İhsani’yim geçti çağlarım,
Fidan idim bar vermedi bağlarım,
Yaprak döktü kuş beslemez dallarım,
Kader eğmiş, doğrultamam belimi.
MEVLÜT İHSANİ
OĞUL
Her bir parçam bir diyarda
Tükenmedi sızım oğul
Başım dağlar gibi karda
Gelmez bahar yazım oğul
Hatırlarım her sofrada
Gurbet elde Almanyada
Kavuştursun bizi hüda
Daha gülmez yüzüm oğul
Al sazını türkü söyle
Derdim tükenir mi böyle
Arzu Müjgan Peri Leyla
Şirin Solmaz Kızım oğul
Selam söyle Gülcanıma
Gelsin uğrasın yanıma
Bu ihtiyar zamanıma
Atam desin kuzum oğul
Mevlut İhsaniyim dilde
Elim sazda gözüm yolda
Ne haldesiz gurbet elde
Zor gecem gündüzüm oğul
Aşık Mevlüt İhsanii
DEVAM YOK
Koyunum yok yaylalari yayliyam
Çikam kaval çlam türkü söylüyem
Gurbet elde gam yükünü taylayam
Götürmeye kervanim yok devem yok
Gel muhannet sevdiceğim kinam
El içinde beni ettin sinema
Nasip olsa dönebilsem haneme
Gurbet elde kanadim yok yuvam yok
Mecnunmuyum dağ başini inletem
Ferhat'miyim kayalari çinlatam
Kerem' miyim deryalari söyletem
Hak yaninda,kabul olur duam yok
İhsani' yim gözyaşimi silerim
Hayatimin oyununa gülerim
Dertlerimi kaderimle bölerim
Kimse ile hesabim yok davam yok.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ ŞAFAK
Zülfikar Yapar Kaleli
A Ğ L A D I M
-Aşık Mevlüt İhsani’-
“Sesleyin Kaleli yazsın dört dörtlük”
“Az” dedim, tülden taç ördüm ağladım.
Mazlumda mahmurluk, yiğitte mertlik
İhsan’ın sırrına erdim ağladım.
Aylardan Kasımdı buz tuttu yürek
Bu buzun sırrını çözmemiz gerek
Vatanım, cennetim, annem diyerek
Toprağı, bayrağı sardım ağladım.
Kâinat ağladı, gözyaşı döktü
Felek kement attı boynumu büktü
Sevda zebanisi silahı çekti
Vuruldum, bağrımı yardım ağladım.
Sırrın ahvaline yakışan hâldan
Bilirim tabuttan, teneşir, saldan
Anlamam yakınsal ve ıraksaldan
Hayali namaza durdum ağladım.
Gam gelir tazeler yürekte derdi
Nerede bulurum sen gibi merdi
Vakit tamam oldu, vuslata erdi
Mevlit’i İhsanla kardım ağladım.
Gül ektiği gönlü tavaf edemez
Turnaların katarına kal demez
Tutsak olmuş, kanat kırık gidemez
İhsanı Şafağa sordum ağladım.
Gecenin rengine büründü ömür
Gölgeler ardında süründü ömür
De, kaç bahar ile göründü ömür
Hüznümü namluya sürdüm ağladım.
Vurgundu hilale, bayrak alına
Korku kondurmazdı kırık dalına
Canı tereddütsüz vatan yoluna
Salardı yiğitti, gördüm ağladım.
Sanırım “seherden az daha erken”
“Mavi boncuk” oldu dosta giderken
Herkesin gönlünü yapayım derken
Sabır ocağında nardım ağladım.
Bir garip zamanda çekti el etek
Kurşun yüreklere indirdi kötek
İhsani toprağa girince bir tek
Kurudum, boynunu burdum ağladım.
Nesini söyleyim canım efendim
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal etsem de deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim
Sefil irençberin tebdili şaştı
Borç kemalin buldu boyundan aştı
İntikal parası binleri geçti
Dahi doğrulamaz belimiz bizim
Fukara ehlinin yüzü soğuktur
Yıl perhizi tutmuş içi kovuktur
İneği davarı iki tavuktur
Bundan başka yoktur malımız bizim
Çok dilek diledim kabul olmadı
Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi
Hiç kimseye emniyetim kalmadı
Açılmadan soldu gülümüz bizim
Şu yalan dünyada hoş olamadım
Borçlardan bir kere baş alamadım
Şu küçük öküze eş alamadım
Söylemeden aciz dilimiz bizim
Zenginin sözüne belli diyorlar
Fukara söylerse deli diyorlar
Zamane şeyhine veli diyorlar
Gittikçe çoğalır delimiz bizim
Fukara halini kimse sormuyor
Ehl-i diyanetin yüzü gülmüyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim
Evlat da babanın sözünü tutmuyor
Karnım aç diyor da çifte gitmiyor
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor
Başımıza bela dölümüz bizim
Rençberin sanatı bir arpa tahıl
Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl
Tecelli olmazsa neylesin akıl
Dördü bir okka dolumuz bizim
Sekiz ay kışımız dört ay yazımız
Açlığından telef olur bazımız
Kasım demeden buz tutar özümüz
Mayısta çözülür gölümüz bizim
Tahsildarlar çıkmış köyleri gezer
Elinde kamçısı fakiri ezer
Döşeği yorganı mezatta gezer
Hasırdan serilir çulumuz bizim
Zenginin yediği baklava börek
Kahvaltıda eder keteli çörek
Fukaraya sordum size ne gerek
Düğülcek çorbası balımız bizim
Bir aşka geldik de biz bunu dedik
Üç yüz üç senesi bir sille yedik
Her nereye varsan sahipsiz Gedik
Kime arz olacak halimiz bizim
Açılmadı ikbalimiz bahtımımız
Şen olsun İstanbul Payitahtımız
Tevellüt ellidir geçti vaktimiz
Nöbetin gözlüyor salımız bizim
Serdari halimiz böyle n'olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akibet dağılır ilimiz bizim
SÜMMÂNÎ
(d. ?/1861 - ö. ?/1915)
âşık
(Âşık / 19. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Sümmânî, 1861 yılında Erzurum ili, Narman ilçesi Samikale köyünde doğmuştur. Sümmânî’nin gerçek adı Hüseyin’dir. Kasımoğullarından Hasan’ın en büyük çocuğudur. Annesinin adı ise Nezife’dir. Hüseyin’in Sosan ve Peruze (Firuze) isimli erkek ve kız kardeşi vardır. İkisi de Sümmânî’den sonra vefat etmişlerdir. Sümmânî’nin babası Hasan Ağa, köyün âlim olarak bildiği bir zattı. Oğlunu da dinî ve ahlaki yönden eğitmesine rağmen Sümmânî, sebebi nedendir bilinmez okuma yazma öğrenemedi. Sümmânî, Melek, Sabiha, Feride adlarında üç hanımla evlenmiştir. Bunlardan ikisi kız, beşi erkek olmak üzere yedi çocuğu olmuştur. İki oğlu kendisi hayatta iken ölmüştür. Bunlar Ali ve Şahabettin’dir. Diğer çocuklarının adı, Şevki, Fahri, Zabit, Yosma ve Müftele’dir. Günümüzde Sümmânî’nin geleneğini sürdüren Hüseyin Sümmânîoğlu, Şevki’nin; Nusret Toruni ise Fahri’nin oğludur (Erkal 2012: 8). “Sümmânî’ kelimesi muhtemelen (s-m-m) kökünün sıfat-ı müşebbehesi olan ve sağır, sert, sağlam, dayanıklı, iri kaya anlamına gelen ‘esamm’ kelimesinin çoğulu ‘sümmân’ın sonuna nisbet ‘y’si eklenerek ‘Sümmânî’ şekline dönüşmüştür. Kelimenin ‘sağlam, dayanıklı’ gibi manaları dikkate alınarak Sümmânî mahlasının yaşadığı sürece çektiği sıkıntıları, tahammül edilmez acıları çağrıştıran bir anlamda kullanmış olabileceği söylenebilir (Gündoğdu 2007: 122). Bunu Sümmânî de şöyle ifade eder: “Benim bu mahlasım Sümmân bîçâre/Açıldı sinemde bin türlü yâre/ Ervâh-ı ezelde bu bahtım kara/ Dertlilere bu sözlerim tam geldi.”
Sümmânî dokuz yaşlarında köyün sürüsünü otlatırken Ablak Taşı denilen yerde uyuyakalır. Rüyasında üç derviş görür. Bu üç derviş önce Gülperi adlı kızın isminin ilk harflerini Sümmânî’ye okutur, sonra da kızı gösterirler. Kendisine ‘Sümmânî’ mahlasını vererek sevdiği Gülperi’yi ömrü boyunca aramasını söylerler (Erkal 2012: 7). Sümmânî, bade içtikten sonra 12 yaşlarında babası onu Erzurum’a getirir. Erbâbî ile bu seyahatinde tanışır. Saz çalmasını Erbâbî’den öğrenir. Sümmânî doğu illerini, Orta Asya’nın büyük bir bölümünü gezer. Ömrünün son günlerini köyünde geçirir.
5 Şubat 1915 yılında ölen Sümmânî’nin mezarı doğduğu köy olan Samikale’dedir. Sümmânî ölüm döşeğinde söylediği son şiirinde kendi ölüm tarihini şöyle verir: “Sümmân vadeleşti yâren işinde/Ölüm kâr u bândır ecel peşinde/Mâhı Şubat Pazar günü beşinde/Âhırı mühletim bitti elverir”. Sümmânî’nin mezar taşı 1934 yılında Narman nahiye müdürü Faik Bey tarafından yaptırılmıştır. Bu yıllarda Narman’a nahiye müdürü olarak atanan Faik Bey’den Narmanlılar, Sümmânî’nin mezarını yaptırmasını isterler. Fakat Faik Bey, âşıklığa fazla önem vermediği için kabul etmez. Bir gece rüyasında Sümmânî’yi görür ve bu rüya üzerine mezarını yaptırmaya karar verir. Narmanlı Hasan isminde birini görevlendirir. Hasan, Oltulu taş ustası Emrah Çavuş’a mezar taşını yaptırır ve mezar taşındaki yazıyı da o yazar. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “Ledünni ilminin bahrine mutâbık/ Hem zâhiri hem bâtıni ilmine lâyık/ Bu binâyı inşâ eden bende-i Faik/ Bu makberde olan Sümmânî âşık (tarih 1350/1934)” Kitabede Sümmânî’nin doğum ve ölüm tarihleri yazılmamıştır. Sümmânî’nin torunu Hüseyin Sümmânioğlu, kitabede Sümmânî’ye ait bir beytin dahi olmaması dolayısıyla 2008 yılında yeni bir kitabe yazdırarak bu yazının üzerine monte ettirmiştir.
Kaynaklardaki bilgilere göre Sümmânî 16 âşıkla ayrı ayrı karşılaşma yapmıştır. Bu karşılaşmalardan (atışma) en önemlisi şüphesiz ki Âşık Şenlik ile yapmış olduğu karşılaşmadır. Âşık Şenlik dışında Erbâbî, Mahirî, Celâlî, Sezâî, Huzurî, Ümmânî, Zuhurî, Nihâni Karârî, İkrârî, Kenzî, Kelâmî gibi âşıklarla da karşılaşmıştır. Sümmânî’nin torunu Nusret Torunî, Sümmânî’nin Şenlik ve İzânî ile birlikte üçlü bir karşılaşmada yer aldığını bildirmektedir (Düzgün 1990: 5). 19. yüzyılın usta halk şairi Sümmânî, önemli çıraklar yetiştirmemesine rağmen, bugün onun izinden yürüyen, üslubunu devam ettiren sayısız âşık vardır. Erzurum, Kars, Artvin, Gümüşhane, Bayburt, Erzincan yöresinde yaşayan âşıklarda onun tesirleri görülür.
Sümmânî’nin şiirleri sağlığında bir araya getirilmemiş ölümünden sonra araştırmacılar tarafından, halktan derleme yolu ve cönklerde yer alan şiirlerin tespiti şeklinde meydana getirilmiştir. Sümmânî hakkında ilk kitabı neşreden Haşim Nezih Okay olmuştur. Sinop’ta yayımlanan 32 sayfalık kitabın içerisinde 26 koşma bulunmaktadır (Okay 1934). Okay’ın da belirttiği gibi şiirleri Zekeriya Çavuş’tan olduğu gibi nakletmiş, onun unuttuğu yerleri kafiyeye göre uydurmaya çalışarak kitabını oluşturmuştur (Okay 1934: 3). Sümmânî hakkında yapılan geniş çaplı araştırma önce Nesib Yağmurdereli (1939) sonra da Mehmet Kardeş (1963) tarafından yapılmıştır. Erzurum’da öğretmenlik yapmış olan folklorcu Murat Uraz ise Sümmânî’ye farklı açıdan bakarak Gülperi ile olan münasebetini halk hikâyesi haline dönüştürmüştür (Uraz 1960). Sümmânî hakkında yapılan en son çalışma Hayrettin Rayman’ın Fırat Üniversitesi’nde 1991 yılında yaptığı doktora tezidir (Rayman 1991). Bu çalışmaları Abdulkadir Erkal’ın yapmış olduğu uzun süreli araştırmalar izlemiştir. En son yayımlanan Sümmani Divanı isimli çalışmada 383 adet şiire yer verilerek her bir şiirin kaynağı da belirtilmiştir. Divan’da ayrıca Sümmânî’nin hayatından anekdotlar da bulunmaktadır (Erkal 2012).
Sümmânî’nin koşmalarının –hatta diğer tüm şiirlerinin- büyük çoğunluğunu nasihat ve öğüt veren şiirleri oluşturur. Halk arasında fazla ilgi görmesinin sebebi de budur. “Bu bakımdan Sümmânî tam bir filozoftur. Ziya Paşa’nın darb-ı mesel haline geçen mısraları gibi, onun da halk arasında bu kıymeti muhafaza eden pek çok koşmaları vardır.’’ (Yağmurdereli 1939: 62). Âşık Sümmânî'ye de gerek yaşamında gerekse şiirlerinde sergilediği bu babacan tavırlarıyla halk tarafından ‘Baba’ sıfatı yakıştırılmıştır. Sümmânî, nasihat veren şiirleri, öğütleri, uyarıları ve telkinleri halkı doğruluktan saptırmamaya, gücü yettiği kadar onlara rehber olmaya çalışmıştır. 'Baba' sıfatı halkın Sümmânî'ye göstermiş olduğu güven, inanç ve teveccühün bir tezahürüdür. Sümmânî bir şiirinde: “Adımız söylenir Sümmânî Baba/ Bu ad bana buhtan olur korkarım” derken, taşımış olduğu bu sorumluluğun bilincinde olduğunu açıkça ifade etmektedir. Öyleki halkın kendisine olan güvenini ve inancını boşa çıkarmama endişesi Sümmânî’yi büsbütün düşündürmektedir. Sümmânî, nasihatlerin yanında zaman zaman gördüğü çarpıklıkları da dile getirerek sosyal eleştiri de yapar: “Sümmânî gedânın sözleri haktır/ Kalbi fasıkların çilesi çoktur/ Cehennem hânenin âteşi yoktur/Asi kul âteşi bile getirir”. Sümmânî’nin şiirleri bu açıdan incelendiği zaman onun toplumsal olaylara ve durumlara karşı doğrudan bir durum değerlendirmesi yaptığı görülmektedir. Sümmânî, toplumdaki çarpıklıklar ve aksaklıkları ilk önce olduğu gibi ortaya koyup, sonra bu durumun düzeltilmesi için gerekli olan ahlaki ve insani müeyyideleri kurtuluş reçetesi olarak sıralar. Tabii bu duruma düşmemenin formüllerini de açıkça belirtir.
Sümmânî’de tasavvufi motiflerin çokça işlendiğini görmek mümkündür. Bir yerde tasavvuf birçok âşıkta olduğu gibi Sümmânî’nin şiirlerine de şekil kazandıran, onlara derinlik katan renk tonu gibidir. Onda Allah’a tabiiyet, peygamber ve sahabeye bağlılık, ehl-i beyte saygı, evliyaya olan hürmetin yanında, dinî motifleri, halkın içine düştüğü ahlaki çöküntüden duyduğu üzüntünün serzenişleri, bununla da kalmayıp halkı doğruya, güzele iletmek isteyen haykırışları da görülür. Dinî ve tasavvufi terminolojiye ait birçok terim kullanmasının yanında kimi zaman ayet ve hadislerden alıntı yapacak kadar da dine vukufiyyeti vardır (lem yezel, nahnü, ev ednâ, kâbe kavseyn, Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr vb.). Ayrıca şair Hz. Muhammed, çâr-yâr-ı güzîn (dört halife), Hz. Hasan ve Hüseyin’e, bazı din büyüklerine büyük hayranlık duyar. Şiirlerinde din sevgisi, tasavvuf öğretisi, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, İslam’ın emir ve yasaklarına uymanın gerekliliği gibi konuları da işler. Âşık Sümmânî’nin ümmi olması göz önünde bulundurulacak olursa bu kadar bilgiye okuyarak ulaştığı düşünülemez. O, badeli âşık olduğuna göre kendisine verilen ilim Allah vergisidir ve hayat tecrübesinden ibarettir: “Dertsiz iken dert ehlinden dert aldım/Aşkın ocağına göz baka baka/On birinde ben üstamdan vird aldım/ Gûş verdim kâmile söz baka baka”. Şiirlerinden anlaşıldığına göre Sümmânî’nin tasavvufi neş’eyi aldığı asıl şahsiyet Sanamerli Hacı Ahmet Baba’dır. Sümmânî bu zattan ders almış ve dervişler halkasına katılmıştır. Sümmânî’deki tasavvufi neş’eye kaynaklık eden ikinci önemli şahsiyet ise Narmanlı Ethem Baba’dır. Sümmânî’nin yakın dostluk kurduğu Ethem Baba’nın yanına sık sık gittiği, onun sohbetlerine ve zikirlerine katıldığı bilinmektedir.
Sümmânî, her şeyden önce bir âşıktır. O, sevgilisi Gülperi’yi bulmak arzusuyla diyar diyar dolaşmış maddi, manevi her türlü acıyı yüreğinde hissetmiştir. Sevgilisine kavuşamamasının verdiği sıkıntı ve acıyı sürekli dile getiren Sümmânî’de aşk ve hasret temaları doruğa çıkmıştır. Bu tür koşmalarını iki ana bölüme ayırmak mümkündür.
1. Sevda şiirleri: Sümmânî’nin şiirlerinde sevgiliye kavuşamamanın verdiği elemin işlendiği bu tür koşmaları onun en kaliteli şiirleridir. Bu tür koşmalarda aşkı şöyle tarif ediyor: “Merhem kabul etmez aşkın dikeni/ Ten içinde cana bata göresin/ Damlasa dimağa bir katre nemi/ Dalgasın ummâna kata göresin”. Sümmânî’nin şiirlerinde sevgiliye ve sevgilisine kavuşmasına karşı olanlara hep sitem ve şikâyet vardır: “Bulmadık şad zülfün irâdesini/Çekerim bu gamın ziyâdesini/ Herkes dosta verdi ifâdesini/ Bizimkini rûzigâra yazdılar”.
2. Hasret şiirleri: Sümmânî sevgilisi Gülperi’yi bulmak için gurbete çıkmış ve gurbette sıla hasretini dile getiren şiirler söylemiştir. Gurbete çıkarken söylediği şu dörtlük çok anlamlıdır: “Dinmez ne hikmettir gözümün yaşı/Yanar yanar sızlar ciğerimin başı/ Elvedâ sılanın toprağı taşı/ Yine Sümmânî’ye gurbet göründü”.
Âşık Sümmânî konu bakımından kimi divan edebiyatı nazım türlerini şiirinde kullanmış, en azından bunlardan etkilenmiş olsa da daha çok tasavvufi halk şiiri ekolü içinde değerlendirmiş, bunun yanında birçok ortak konuyu da işlemiştir. Allah’ın varlığı, birliği gibi konuları işleyen tevhit, Hz. Muhammed, Dört Halife, Hasan-Hüseyin sevgilerini işleyen na’t, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle ilgili mersiye, din büyüklerini öven medhiye türü şiirleri vardır. Gazel tarzında yazdığı şiirlerde genelde öğüt verici ve hikemî üslubu kendini gösterir. Sosyal ve kişisel eleştiriye de şiirlerinde yer veren şair hicviye veya taşlama türünde şiirler de söylemiştir. Ayrıca Sümmânî’nin divan şiirindeki gibi lügaz ve muamma türünde de şiirleri vardır (Poyraz 2012: 263).
Sümmânî’nin, şiirlerinde kullandığı yabancı kelimeler çoğunlukla Farsça’dır ve divan şiirinde bolca gördüğümüz terkiplerdir: tiğ-ı müjgân, âb-ı kevser, çeşme-i giryân, bad-ı sâbâ, ehl-i hüner, Dâr-ı İslâm, halife-i rûy-ı zemîn, var-ı dünya, ilm-i Kur’an, şeri’at-ı garra, mâh-ı Muharrem, deşt-i Kerbelâ, ehl-i hâce, gül-i rânâ, nutk-ı nasihat, eş’ar-ı aşk, çâr-ı yâr, yâr-ı gâr vb. Şair, deyim ve atasözlerini ustaca kullanır. Yöresel ağız ve konuşma dilinde kullanılan kelimelere de rastlamak mümkündür.
Halk hikâyeciliği geleneği Sümmânî ile en parlak devrini yaşamış, ondan sonra gelenler sürekli olarak Sümmânî çığırı denilebilecek tarzın takipçisi olmuşlardır (Sakaoğlu 1974: 26). Sümmânî sağlığında birçok hikâyeyi tasnif ederek anlattığı gibi ölümünden sonra da kendi hayatı diğer âşıklar tarafından hikâyeleştirilerek anlatılmıştır. Sümmânî’nin hayatını hikâyeleştirerek anlatan âşıklar şunlardır: Şenlik, Nusret Torunî, Hüseyin Sümmânîoğlu, Dursun Cevlâni, (Alptekin 1997: 98) Behçet Mahir (Sakaoğlu, vd. 1999: 257). Sümmânî’nin sağlığında tasnif edip anlattığı hikâyeler ise şunlardır: Kerem ile Aslı, Latif Şah, Sevdakâr Şah, Tufarganlı Abbas, Elmas ile Kahraman ve Mâhirî hikâyeleridir.
Sümmâni Ağzı :Sümmânî’nin kendisine göre bir tarzı vardır. Sümmânî adı aynı zamanda bir ezgi, bir makam olmuştur. Nitekim ezgilerine göre söylenen koşmalardan birisi ‘Sümmânî Koşması ya da Sümmânî Ağzı’ adını taşır. (Rayman 1991: 72) Sümmanî ağzı deyişlerinin süresi hızlı, oldukça ritmiktir. Karar perdesi < La > dır. 5/8’lik usulde söylenmektedir. ( 2+3 ) donanımına (Si ) için ( b ) konur. ( Re ) güçlüdür. Ezginin icrasında, her dörtlüğün başında "Amman ey" ya da Âşık Veysel’in söyleyişindeki gibi “Ah” bulunur. Bu "Amman ey" usullü olduğu gibi, serbest şekilde de olabilir. Usullü söylendiğinde iki ölçülük 5 zaman süresi içinde (2+3)+(2+3) “Amman ey” icra edilir.
Sümmânî geleneği, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de birçok halk şairinin sazında, sesinde terennüm edilmektedir. Emrah’ın “El çek tabip el çek yaram üstünden”; Âşık Veysel’in “Bir küçük dünyam var içimde”; Ruhsâtî’nin “Duldalanma yar mevlâyı seversen” Sümmânî’nin “Ben razı değilem hicrâna gama” mısraları ile başlayan koşmalar, Sümmânî ağzı ile okunmuştur (Tuna 2008: 2). Sümmânî’in torunları Hüseyin Sümmanoğlu ve Nusret Torunî, Bardız’lı Âşık Nihanî, Mevlüt İhsani, Erol Ergani, Fuat Çerkezoğlu, İhsan Yavuzer vs. bu geleneği sürdüren âşıklardandır. Sümmânî’in birçok şiiri, hem Sümmanî ağzı makamında hem de değişik makamlarda bestelenerek TRT repertuvarına girmiş, bazıları da değişik sanatçılar tarafından okunmaktadır. Bu türkülerden en meşhurları: “Ervâh-ı ezelde”, “Ela Gözlerine Kurban Olduğum”, “Ben Razı Değilem Hicrana Gama”, “Deli Gönül ile Düştük Bir Cenge”, “Usandım”, “İhsan Ederler” vs…
Kaynakça
Alptekin, Ali Berat (1997). Halk Hikâyelerinin Motif Yapısı. Ankara: Akçağ Yay.
Düzgün, Dilaver (1990). “Sümmânî’nin Karşılaşmaları”, IX. Aşık Sümmani Şenlikleri Bildiri. yyy.
Erkal, Abdulkadir (2012). Aşık Sümmani Divanı. Ankara: Birleşik Dağıtım Yay.
Erkal, Abdulkadir (2000). “Sümmânî’nin Elmas İle Kahraman Hikâyesi”, Folklor/Edebiyat. Ankara. 23: 177-186.
Gündoğdu, Cengiz (2007). “Âşık Sümmânî’de Aşkın Metafiziği”, Tasavvuf. 18: 113-154.
Gündoğdu, Cengiz (2007). “Erzurumlu Âşık Sümmânî’nin Şiirlerinde Tasavvufî Neş’e”, Atatürk Üni. İlahiyat Fakültesi Türk-İslam Düşünce Tarihinde Erzurum Sempozyumu, Erzurum. 15-32.
http://www.turkuler.com/thm/asiksummanivetarzi.asp [erişim tarihi: 27.04.2008].
Kardeş, Mehmet (1963). Meşhur Saz Şairi Âşık Sümmânî. İstanbul: Tortum Kalkındırma Derneği.
Okay, H. Nezihi (1934). Âşık Sümmânî. Sinop: Sinop Halkevi Neşriyatı.
Poyraz, Yakup (2012). "Âşık Sümmâni’de Divan Şiiri Hususiyetleri", 1. Uluslararası Âşık Sümmâni ve Âşıklık Geleneği Sempozyumu Bildirileri, Erzurum. 249-268.
Rayman, Hayrettin (1991). Âşık Sümmânî –Hayatı ve Şiirleri. Doktora Tezi. Elazığ: Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Sakaoğlu, Saim, Ali Berat Alptekin (1999). Meddah Behcet Mahir’in Bütün Hikâyeleri II. Ankara: AKM Yay.
Sakaoğlu, Saim (1974). Erzurum’da Halk Hikâyesi ve Masal Anlatma Geleneği. Atatürk Üniversitesi 50.Yıl Armağanı. Erzurum.
Uraz, Murat (1960). Sümmânî İle Gülperi. İstanbul: Yusuf Ziya Kitabevi.
Yağmurdereli, Nesip (1939). Sümmânî –Hayatı ve Şiirleri-. İstanbul: yyy.
ŞENLİK, Çıldırlı
(d. 1266/1850 - ö. ?/1913)
âşık
(Âşık / 19. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Asıl adı Hasan olan Şenlik, 1850 yılında, Çıldır İlçesinin eski adı Suhara köyü olan şimdiki Âşık Şenlik Beldesi’nde doğmuştur. Babası köyün yerli ailelerinden Kadirgillerin Molla Kadir’dir. Şenlik’in sülalesi, Karapapak veya Terekeme denilen bir Oğuz boyuna mensuptur. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nun Doğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar 1942 adlı eserinde verdiği bilgilere göre; Terekemeler 18. yüzyılda Kafkasya ve İran Azerbaycan’ından gelerek Kafkaslarda, Gürcistan, Ahıska, Ahılkelek ve Akbaba bölgelerine yerleşmişlerdir. Kars’a ilk gelen Çıldır Karapapaklarıdır. Bu kol kuzey Azerbaycan’daki Kazak-Şemsettin Hanlığına bağlı Borçalı ve Kazak bölgelerinde yaşarken, 1828 Türkmençay Antlaşması ile buraların resmen Ruslara geçmesi üzerine yurtlarını bırakıp Kars’a gelerek Çıldır ve Ardahan köylerine yerleşmişlerdir.
Şenlik’in babası Kadir, çiftçilikle uğraşan ve kümes hayvanlarına meraklı, orta halli bir köylü, annesi Zeliha okuma yazma bilen zeki ve bilgili bir kadındı. Şenlik’in Namaz, Alay, Memet ve Kasım adında dört oğlu, Hanife, Gülhanım ve Gülenaz adlı üç kızı olmuştur. 1874 doğumlu olan Kasım, uzun süre babasının yanında çıraklık yapmış ve 1959 yılında ölmüştür. Aile, 1970 yılında Âşık Şenlikoğlu soyadını almıştır. 1939 yılında doğan ve bugün hayatta olan Âşık Kasım’ın oğlu Yılmaz Şenlikoğlu, usta bir âşık olarak dedesi Şenlik’in eserlerini çok iyi bilip yaşatmaktadır. Camide sabah namazını kıldırdıktan sonra evine dönen molla Kadir’i kapıda karşılayan köyün ebe kadını, bir oğlunun olduğunu müjdeleyerek “hasene” hayır, müjdelik vermesini söyler. Ebe kadının hasene sözünü heyecandan “Hasan” şeklinde anlayan Molla Kadir, çocuğuna “Hasan” diye seslenir. Böylece çocuğunun adı Hasan olarak kalır. Aradan yıllar geçer, küçük Hasan büyür, on bir on iki yaşlarına gelir. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte önüne kattığı koyunlarla köyden çıkar, akşama kadar dağlarda çayırlarda koyun kuzu otlatırdı.
Kars ve Çıldır, “93” Harbi de denilen 1877-1878 Türk Rus savaşlarından 1918 yılı Kurtuluş savaşlarına kadar kırk yıl Rus İşgalinde kalmıştır. İki devlet arasında sınır oluşturan bir bölge olarak, ardı arkası kesilmeyen birçok savaş ve göç felaketleri, halk dilinde yanık destan ve türkülerin oluşmasına neden olmuştur. Genç yaşta ölen yiğitler, muradını alamayan genç kızlar, analar, babalar, dedeler, yetim yavrular, bu deyişlerin konuları olmuştur. Halk arasında şehit ve evliya menkıbeleri ile kahramanlık öyküleri anlatılır, dağlar, ovalar isimsiz şehit mezarları ile doludur. Uzun kış geceleri, bütün Doğu Anadolu köylerinde olduğu gibi Suhara'da da ağıt destanları söylenmesi ve şehit menkibelerinin anlatılması ile geçirilirdi. Kimi zaman da köy imamının okuduğu, Siret, Hz. Ali cenkleri, Battal Gazi gibi dinî kahramanlık öyküleri dinlenirdi. Âşıklar, hikâyelerini serküştelerini, bayatı ve türkülerini bu olaylar üzerine koşar, gençler bu duygularla yetişirlerdi.
Hasan, gözünü açıp çevresine baktığı zaman, bu olayları görüp, yurduna, ulusuna koşulan bu hikâyeleri, bayatılar ve destanları dinlemişti. İşte, Hasan’ı çağının en büyük âşığı yapan bu ortamdı. Edebî kişiliği, yurt mücadelesi, duyguları içerisinde gelişmiştir. Akşamları yemeğini yedikten sonra, babasının elinden tutup, ya âşık meclisine yahut da savaş destanlarının söylendiği, cenk kitaplarının okunduğu komşu odalarına giderdi.
Hasan on dört yaşına geldiğinde onda büyük bir av tutkusu başlamıştı. Babasının av tüfeğini alır, köyün yakınındaki Karasu çayının geçtiği Kulaklar mevkiindeki yerde pusuya girer, saatlerce yabani ördek beklerdi. Yine bir gün av beklerken, uyur uyanık halde rüyalar âlemine dalar. İkinci günün akşamına kadar burada kalır. Hasan’ın eve dönmediğini gören babası komşularla birlikte aramağa çıkar, Hasan’ı baygın bir halde bulur eve getirirler. Köy imamı neden baygın olduğunu, başına neler geldiğini sorunca Hasan, rüyalar âleminde gördüklerini üç dörtlükten oluşan ve ilk dörtlüğünü burada verdiğimiz türküyle şöyle anlatır: “Rüya-yı âlemde yattığım yerde/ Neçe yüz min hayal gûşuma geldi/ Üğbe üğ cismime saldı bir ateş/ Sevdiğim salatın düşüme geldi”. Hasan, sözlerinin devamında, rüyalar âleminde pir elinden bade içerek hem bir sevgiliye âşık olduğunu, hem de şairlik kudretini bulduğunu anlatır. Ayrıca kudret mektebinde ders aldığını ve ilahi kudretten Arapça, Farsça ve İmran (İbrani) dilini öğrendiğini, Tanrı’nın cemalini gördüğünü haber verir. Köy imamı, Hasan’a türküsünde söylediklerinin neler olduğunu, Şenlik’in kim olduğunu sorunca, Şenlik örnek şiirler kısmında verilen üç dörtlük bir türküyle cevap verir.
Bu günden sonra Hak âşığı Âşık Şenlik adıyla bilinip ünü etrafa yayılmağa başlar. Gizli gizli sevdiği Huri adlı kızın başka bir köye gelin gitmesi, Şenlik’i çok etkilemiş, bu ayrılığın acısıyla şiirler söylemeğe başlamıştır. Bir süre sonra köylerinden Abdullah’ın kızı Mürüvet’le evlenir. Ancak çocukları olmayınca, aynı köyden Kral Hasan’ın kızı Huri ile evlenir.
Hak âşığı olarak ünlenmeye başlayınca, Köyün ehl-i dilleri, çok güzel türküler söyleyen bu genç âşığa saz ve söz ustası olarak Ahılkelek’in Lebis köyünden, ünlü Hasta Hasan’ın çırağı Âşık Nuri’yi önerir ve Şenlik’i Nuri’nin yanına gönderirler. Âşık Nuri, ününü duyduğu bu genç âşığı sınamak için, ustası Hasta Hasan’ın dört kıta divanını söyler. Şenlik, Nuri’nin söylediği Hasta Hasan’ın sözlerine aynı ölçü ve uyakta çok güzel cevaplar verir. Daha sonra yine Nuri’nin açmış olduğu ayaklarla karşılıklı olarak değişirler. Şenlik, bir müddet ustasının yanında saz ve söz öğrendikten sonra Çıldır’a döner.
Şenlik’in, 1913 yılında trajik ölümü yörede çeşitli olağanüstü olaylara büründürülerek anlatılır. Olay kısaca şöyledir: İran’ın ünlü Revan Hanlarından birisinin büyük bir düğünü olur. Düğüne yanında İran’ın ünlü âşıkları bulunan bütün Hanlar katılır. Şenlik de bu düğüne davet edilir. Günlerce devam eden âşık karşılaşma ve yarışmaları yapılır, hikâyeler anlatılır. Şenlik’in anlattığı “Latif Şah” hikâyesi birinci seçilir. Katıldığı bütün âşık yarışmalarında birinci olur ve “Baş âşık” seçilir. Yenilen âşıklar Şenlik’in yemeğine zehir koyarlar. Çırağı Bala Memmet’le birlikte Çıldır’a doğru yola çıkarlar. Hastalanan Şenlik yolda ölür. Cenazesi Suhara’ya getirilir. Bugün Âşık Şenlik Beldesi’ndeki anıt mezarda yatmaktadır.
Âşık Şenlik’in, kendi yapımı ve düzenlemesi olan kendi adıyla bilinen “Şenlik Divanı” ve “Şenlik Güzellemesi” adlı âşık tarzı hava/makamlar günümüz saz şairleri tarafından sevilerek söylenmektedir. Şenlik’in hikâyelerine bağlı şiirleri ile çeşitli konu ve şekillerde yazılan şiirlerinin toplam dörtlük sayısı 1600 den fazladır. Şenlik, şiirlerini divanı, koşma, yedekli koşma tecnis, cigalı tecnis, sicilleme, destan, türkü ve bayatı türlerinde söylemiştir. Şenlik, Âzeri âşıklarının kullandığı bir şiir türü cıgalı tecnis biçimiminde güzel örnekler vererek bu türü âşık şiirimize kazandırmıştır. Mektep, medrese görmediği halde, klasik divan tarzında yazdığı 15, 16 heceli divanlar ve muammaları oldukça başarılıdır.
Âşık Şenlik’i büyük usta yapan özelliklerinden birisi de onun çok iyi bir halk hikâyesi musannifi olmasıdır. Tamamiyle kendi orijinal tasnifi olan; Latif Şah, Sevdakâr ve Salman Bey, konu, kurgu, kahraman, mekân, motif ve türküleri bakımından Türk halk hikâyeleri ve halk hikâyeciliği literatüründe baş sırada yer alan yapıtlardır. Âşık Şenlik, Latif Şah ve Salman Bey adlı hikâyelerinin konularının kaynağını yörede yaşanmış küçük olaylardan almıştır. Yaşanmış bu küçük olaylar, âşığa ilham kaynağı olmuş ve geleneğin uzunluk süre ölçütlerine göre üç gecelik hikâyeler olarak tasnif edilmiştir. Örneğin Salman Bey hikâyesinin konusu yörede yaşanmış bir kan davasından alınmıştır. Çok sevdiği bir dostunun başından geçen bir olaydan çok etkilenen Şenlik, bu olaya önce bir destan söylemiş, bu destandaki olaylar daha sonra halk hikâyesi şeklinde formatlanmış, uygun yerlerine türküler konularak hikâye tasnif edilmiştir. Latif Şah hikâyesinin konusunun kaynağı da yörede yaşanmış bir yoksulluk olayına dayanmaktadır. Olay kısaca şöyledir; bir kış günü Suharalılar, ağalardan birisinin evinde toplanmış Şenlik’i dinliyorlarmış. Köpeklerin sesine çıkan ev sahipleri yanında 12 yaşlarında ayakları çıplak, elbiseleri yırtık bir çocukla, yaşlı ve düşkün bir ihtiyarı içeriye getirmişler. İkisi de soğuktan donmak üzereymiş Meclistekiler, bunların karınlarını doyurup ısıttıktan sonra nereli olduklarını sormuşlar. Bunların, Akbabalı amca yeğen oldukları, çocuğun babası sakat olduğu için amcası ile sadaka toplamaya çıktıklarını öğrenmişler. İhtiyarın adı Mevlüt, çocuğun adı da Latif’miş. Köylüler bunların durumuna çok acımış ve Şenlik’ten bunların durumuna bir türkü söylemesini istemişler. Şenlik de doğaçlama olarak bunların durumunu anlatan etkili bir türkü söylemiş. Daha sonra bu olay ve türkünün üzerine “Latif Şah” hikâyesini düzenleyip tasnif etmiştir. Sevdakâr hikayesinin konusunun kaynağı biraz daha değişiktir. Yörede anlatılan Şahoğlu Şah Abbas anekdotlarının birisi Şenlik’e ilham kaynağı olmuş ve Şenlik, hikâyesini bu kısa anlatım üzerine inşa etmiştir. Şenlik büyük bir ileri görüşlülükle bu hikâyelerin tasnif tarihlerini ve hatta yanlış veya eksik anlatmayı önlemek amacıyla hikâyelerdeki dörtlük sayılarını da hikâyelerin sonuna nakşetmiştir.
İlk tasnifi olan Latif Şah hikâyesinin tasnif tarihi, hikâyedeki dörtlük sayısı ve hikâyenin musannifinin adı, hikâyenin sonunda kahramanlarından Koca Lele’nin ağzından bir dörtlükte belirtilmiştir: “Men Lele’yem derdim çoktur sinede/ Söz bend oldu yüz kırk yeddi hanede/ Tarih bin ikiyüz doksan senede/ Çıldırlı Şenlik’in yadigârıdır”. Sevdakâr hikâyesinin kimlik bilgileri de yine hikâyenin sonunda bir dörtlükte Şenlik’in ağzından belirtilmiştir: “Bu bir hikâyedir tasfir yazıda/ Yüz elli dört kıta tasnif özümde/ Tarih min ikiyüz doksan dokuzda/ Kul Şenlik’in vasf-ı hali deyersen”. Son tasnifi olan Salman Bey konu, kurgu, ve türküleri bakımındanTürk Halk hikâyeciliğinin bir başyapıtıdır. Hikâye ile ilgili bilgiler de hikâyenin son dörtlüğünde verilmiştir: “Tarih min üçyüz on birde/ Böyle oldu vasfı halim/ Var olsun ulusum elim/ Şenlikten yadigâr size”.
Âşık Şenlik’in şiirlerinden, onun kahramanlık duygularına sahip büyük bir yurtsever olduğu anlaşılır. Yaşadığı 1877-78 Türk Rus savaşları dönemi, bu duyguların kaynağını oluşturmuştur. Ünlü koçaklamalarının halk üzerinde büyük etkisi olmuştur. Özellikle aşağıda vereceğimiz ünlü 93 koçaklaması çoğaltılıp halka dağıtılarak halkın direnişinin ve başeğmezliğinin bayrağı olmuştur. Halk şiirinin kahramanlık (koçaklama) türü şiir dalında Âşık Şenlik’in 93 koçaklaması bu türün "şaheseri" kabul edilmektedir. Şenlik'in bu koçaklamada esaret altında yaşayanlara umut ve cesaret, gelecek nesillere, millî şuur ve yurt sevgisi aşıladığı görülür.
Âşık Şenlik, kendisinden önce yaşamış bütün ünlü âşıklardan etkilenerek onların eserlerini kendisine örnek almıştır. Özellikle Âzeri sahasının ünlü âşıkları, Tufarganlı Abbas, Dede Kasım ve Hasta Hasan’ın, Şenlik’in hikâye tasnifi ve şiir sanatı üzerinde çok büyük etkisi olmuştur. Şenlik’in çağdaşı olan Gökçeli Âşık Elesker ve Narmanlı Âşık Sümmanî’nin birbirlerini etkiledikleri şiirlerinden anlaşılmaktadır. Şenlik’in birçok âşıkla yapmış olduğu atışma ve değişmelerde doğaçlama güç ve yeteneğinin de yüksek olduğu görülür. Âşık Şenlik, zamanında ve kendisinden sonra özellikle Doğu Anadolu’da yetişen bütün halk şairlerini hikâye ve şiir yönünden büyük ölçüde etkilemiştir. Daha önce tarihi ile ilgili kısa bigi verdiğimiz Terekeme/Karapapak uyruğuna mensup olan Şenlik, bütün şiirlerinde Terekeme ağzının fonetik kalıplarına sadık kalmış ve bu ağzın kelime hazinesini büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. Terekeme ağzının belli başlı fonetik ve morfolojik özelliklerinin onun şiirlerine yansıdığını görürüz. Bu özelliklerini şiir tekniğinde başarı ile kullanmasını bilmiştir. Âşık Şenlik hikâyeciliği, halk şiirine getirdiği makam ve şekil yeniliği, yetiştirdiği çırakları ile gelenekte çığır açan, iz bırakan ve ekol yaratan “Âşık Şenlik Okulu” nun hocası ve büyük ustasıdır.
Kaynakça
Aslan, Ensar (2007). Çıldırlı Âşık Şenlik. Hayatı-Şiirleri-Karşılaşmaları. 4. Baskı. Ankara: Maya Akademi Yay.
Aslan, Ensar (2011). Türk Halk Edebiyatı. 3. Baskı. Ankara: Maya Akademi Yay.
NİHANÎ (BARDIZLI), Mustafa Gedik(d. 1885 / ö. 14.03.1967)
âşık
(Âşık / 20. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Asıl adı Mustafa Gedik olan Bardızlı Âşık Nihanî, 1885'te Erzurum'un Şenkaya ilçesi, Bardız nahiyesine bağlı Güreşken köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Recep Usta adında bir demirci olan âşığın annesi, Mahbube Hanım'dır. Nihanî, Gedikoğulları namıyla bilinen bir sülaleye mensup olduğu için, soyadı kanunundan sonra Gedik soyadını alır (Gökalp 1988: 1). Nihanî, on üç yaşlarında koyun otlatmaya başlar ve 18 yaşına kadar bu işi yapar. Çobanlık yaparak ve civardaki âşıkların fasıllarını dinleyerek büyür (Günay 2005: 154). Gençlik yıllarında rüyasında Mihriban isimli bir kıza âşık olur, sonrasında gurbete çıkar. Gurbet hayatından kurtulmak isteyen Nihanî, âşık olduğu Emirhan kızı Mihriban'a kavuşamayacağını anlayınca Göreşken köyüne döner. Kendisinden üç yaş küçük olan, Mahmut Ağa ile Atife Bacı'dan doğan Perişan Hanım ile evlenir. Bu evlilikten; 1916'da Abdülmecit, 1918'de Mürsel, 1925'te Şerif, 1926'da Zahire ve 1929'da Nazire isimlerini verdikleri çocukları olur. Daha sonra âşığın, 20 Haziran 1931'de Zennure, 15 Ekim 1934'te Zeliha ismini verdiği iki kızı daha olur ise de her ikisi de 1944'te 4 Nisan günü ölmüşlerdir (www.turkuler.com). Sovyet döneminde Azerbaycan'ı gezip Azerbaycan Türkü âşıklarla meydan kurup, deyişip atışmıştır (Kalkan 1991: 142). Bardızlı Nihanî, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Doğu Anadolu'da bazı vilayetleri gezer, Halkevlerinin 10. kuruluş yıldönümü münasebetiyle Ankara'ya davet edilir (Özarslan 1995: 87). Daha sonraları İstanbul'a gelen âşık, 14 Mart 1967 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir. Mezarı Karacaahmet Mezarlığı'ndadır (Özarslan 1995: 87).
Badeli âşıklardan olan Nihanî'nin âşıklığa başlaması on beş yaşındayken gördüğü bir rüya neticesinde gerçekleşir. Bu rüya ve devamında âşığın mahlas alması süreci Umay Günay tarafından şu şekilde anlatılmaktadır: Nihanî, birgün dolaşmak üzere Oğuz dağındaki ormana girer, ağaçların arasında tek başına kalmış bir şehit mezarı görür. İçi burkulur, korkuyor mu coşuyor mu kendisi de anlayamaz. İki rekat nafile namazı kılayım da havfim gitsin, diye düşünür. Namazı tamamlayamadan kendinden geçer. Rüyasında, kapağı açılan mezardan ruhlar çıkar. Mustafa'ya dolu sunarlar ve senin adın Nihanî derler. Aralarında yüzü arkaya dönük bir kadın rüyasında öldü diye gördüğü Mustafa için matem tutmaktadır. Kadın, Mustafa için yaktığı ağıdı söylemektedir. Mustafa acaba sahiden mi öldüm düşüncesiyle silkinir ve uyanır. Rüyasında kendisi için ağlayan ve ağıt söyleyen kadına cevap olarak demek isteyip de söyleyemediği deyişi söylemeğe başlar. Nihanî'nin sesine gelen çobanlar, onu yarı zorla köyün düzlüğüne indirirler. Ne hâl olduğunu anlamak için de Narmanlı Sümmani'ye haber salarlar. Sümmani gelir, sazının tellerine dokunur ve sorar. Karşılıklı deyiş söylerler. Sümmani ile bu deyişmeden sonra Nihanî'nin dili çözülür ve kendine gelir (Günay 2005: 155-156).
Nihani'nin ustası olmamakla beraber âşıklığa başladığı tarihte 40 yaşlarında bulunan edebiyatımızın güçlü isimlerinden Narmanlı Âşık Sümmani'nin tesirinde kalır. Nihanî, irticalen şiir söylemekte oldukça başarılı bir âşıktır (Kaya 2015: 3). Halkevlerinin kuruluşunun onuncu yılı için Ankara'ya davet edildiğinde Muzaffer Sarısözen'e kendi deyişleriyle, Sümmani'nin bazı deyişlerini çalıp söylemiştir (TDEA 2007: 145).
Nihanî, çağdaşı olan bazı âşıklarla karşılaşmalar yapar. Bunlardan tespit edilebilen âşıklar şunlardır: Sümmanî, Huzurî, Sedayî, İzharî, İznî , Efazî, Şehvarî, Ağlar Baba, Buhranî, Hüseyin Köycü, Reyhanî, Cemal Hoca, Müdamî, Âşık Ömer. Bu karşılaşmalar genellikle ikili olmakla beraber üçlü ve dörtlü olarak da yapılmıştır. Ne var ki söz konusu karşılaşmaların bir kısmı tespit edilememiştir.
Nihanî, başta aşk olmak üzere, tabiat ve gurbet, öğüt, taşlama ve tenkit, mistik düşünce ve fanilik olmak üzere dert, şikâyet, dilek konularında şiirler yazmıştır. Nihanî’nin destanlarda işlediği konular da diğer âşıklardaki konulardan pek farklı değildir. Nihanî'nin destanlarda yer alan konularının başlıcaları şunlardır: Cumhuriyet, seyahat, Kore, Osmanlı, Sarıkamış, Kars’ın Kurtuluşu Destanı (Kaya 2015: 6).
Nihanî, güzelleme, destan, semai ve koşmalarıyla tanınmıştır. İrticali deyişlerinde kafiye ve vezin ustalığı yanında duygu ve sezgi inceliği göze çarpmaktadır. "1915 Sarıkamış Şehitleri ve Felaketine Ağıt", "1918'de Kars'a İlerleyen Ordumuzun Umut Destanı", "Kars ve Azerbaycan'da İlerleyişimize Destan" isimli şiirleri yaygın olarak bilinmektedir (TDEA 2007: 145).
Nihanî’nin şiirlerinin büyük çoğunluğu 11 hecelidir. Sekiz ve 15 heceli kalıpları da kullandığı olmuştur. Şiirler koşma tarzındadır. Bu tarzın dışında mani (15 adet), divanî şiir (7 adet), yedekli münacat ve yedekli na’t (3 adet), müstakil beyit (3 adet) ve dörtlükler (3 adet) de bulunmaktadır. Nihanî’nin dili sade ve halk Türkçesidir. Tasvirler, mecazlar yapmacıklıktan uzaktır ve halkın günlük hayatta kullandığı benzetme, yakıştırma, deyim, atasözü, yemin, tekrar sözleri vs. gibi kalıp ifadelerle sağlanmıştır. Aruz veznine hâkim olduğu söylenebilir. Elimizdeki divanî örneklerinde aruzun Fâ ilâ tün/ Fâ ilâ tün Fâ ilâ tün/ Fâ i lün kalıbını kullandığı görülmektedir. Şiirlerinin tamamında mahlas kullanmıştır (Kaya 2015: 7). Âşık Nihanî hakkında birçok makale yayımlanmış, tez ve kitap çapında çalışmalar yapılmıştır (Özarslan 2001: 370).
Kaynakça
Çağlar, Behçet Kemal (1952). “Bardızlı Âşık Nihani”. Türk Folklor Araştırmaları. C. 2. İstanbul. 34.
Gökalp, Mehmet (1988). Bardızlı Âşık Nihani. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
Günay, Umay (1995). Türkiye'de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi. Ankara: Akçağ Yay.
http://www.turkuler.com/ozan/asiknihani.asp [erişim tarihi: 19.12.2018].
Kalkan, Emir (1991). XX. Yüzyıl Türk Halk Şairleri Antolojisi. Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
Kaya, Doğan (2015). "Âşık Nihani'nin Âşıklık Geleneği İçindeki Yeri". 24 Temmuz 2015. Bardız'da Nihani Paneli.
Özarslan, Metin (1995). “Bardızlı Nihani”. Millî Folklor. 28: 87-88.
Özarslan, Metin (2001). Erzurum Âşıklık Geleneği. Ankara: Akçağ Yay.
Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi (2007). C. 4. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay.
HİCRANÎ/HİCRANÎ BABA, Hacı Daştan(d. 1908 / ö. 22.02.1969)
çiftçi
(Âşık / 20. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Asıl adı Hacı Daştan olan âşığa, doğum tarihi çeşitli kaynaklarda 1903, 1905 ve 1908 olarak verilmiştir. Bunlar içinde en güvenilir tarih bizzat Hicrânî’nin yayımladığı kitapta geçen 1324 yani 1908’dir. "Doğum yeri Bayburt’un Ahbunus (Çamlıkoz) köyüdür. Ailesi Âmeşoğulları Karadeniz’den gelmiştir. Babasının adı İlyas, annesinin adı Peruza’dır. Soyadı kanunu çıktıktan sonra aile Daştan soyadını alır. Babası, Hicranî Baba’yı okuması için köyün imamı Mehmet Hoca’ya verir"(San 1987:4). Hicrânî, on sekiz yaşına geldiği zaman Müştak Efendi’nin kızı Safiye ile evlenir, bu evlilikten Şerafettin, Zeynal, İlyas isminde üç oğlu, Gülhanım, Saliha ve Huri isminde üç kızı olur. 1943’te eşi Safiye Hanım vefat eder. Bu kayıptan büyük bir üzüntü duyan Hicrânî, vefat eden eşi için sık sık ağıtlar yazar. Karısının ölümünden sonra çocuklarına iki sene anneanneleri bakar, daha sonra da baldızı Havva ile ikinci evliliğini yapar. Eşi Havva’dan da altı çocuğu dünyaya gelir. Kızlarından birinin adını Leyla koyar. Bunun sebebi, düşünde gördüğü Halep’teki sevgilisi Leylahan’ın hatırasını yaşatmak istemesidir (San 1987:7-8). Hicrânî, askerliğini 1928'de Ardahan’da üçüncü alay, birinci taburda yapar. Önceleri geçimini çiftçilikten sağlar, ilerleyen yaşında Bayburt’un köylerinde ve çevre illerde çeşitli işler yapar, fakat başarılı olamaz. 1931 tarihinde yirmi iki köylüsüyle birlikte Trabzon’un Akçaabat İlçesi Zevane (Salıhan) köyüne çalışmaya gider. Hicrânî o zamanlar yirmi beş yaşlarındadır. Burada gördüğü rüyadan sonra şiir söylemeye başlar.
Hicranî Baba’nın rüyasının çeşitli versiyonları mevcuttur. Âşığın Mahmut Kemal Yanbeğ’e, Kemal Parıldar’a ve Sabri Özcan San’a anlattığı rüyalar birbirinden farklıdır. Kemal Parıldar’a anlattığı rüya şu şekildedir: “Akçaabat İlçesinin Zevana köyünde bir gece rüyamda üç pir yanıma gelir. “Bu gafil halde yatma” dediler. Beni aldı bir makama götürdüler. Bu divan âşıklar, arifler divanıdır. Bundan sonra divana katılacaksın. Maneviyatta baban, Celâlî’dir. Onun aşkı sana verilecek onun yolunu tutacaksın. Bu andan itibaren adın Hicrânî’dir. Bunun anlamı dert dolu silah demektir” dediler. Bir titreme içinde uyandım. Bir şaşkınlık içinde idim. Birden bire şu koşmayı ilk şiirim olarak söylemeye başladım." (San 1987: 15-16).
Bir başka rüyada ise Hicrânî, namazdan sonra tenha bir yere uzanarak biraz kestireyim, der ve uyur. Rüyasında Halep’tedir. Burada Hurşit Bey’in kızı Leylâhan’ı ağlarken görür. Hicrânî ona neden ağladığını sorunca o da on dört yaşındaki kardeşinin öldüğünü ve bu yüzden ağladığını söyler. Ayrıca rüyasındaki pirler maneviyattaki babasının Celâli olduğu ve artık adının Hicrânî olduğunu söyler. Rüyadan sonra kan ter içinde uyanan Hicrânî o günden sonra nereye baksa Leylâhan’ı görür. Aynı yerde çalışan kayınbiraderleri Hicrânî’nin o hâlini görünce onu ikna edip köye gönderir. Bu hâl yedi yıl sürer ve bu hâlinden sonra Ahbunuslu Hacı Daştan, Ahbunuslu Hicrânî Baba olur (Yılmaztürk 2009: 368). Bir gün Hicrânî geçim darlığından dolayı Bayburt’tan göç etmeyi düşünür, fakat bir türlü karar veremez. Bir gece rüyasında İbrahim b. Edhem Hazretleri’ni görür. Hazret ona: “Ben mâsivadan çıktım da sen bir Ahbunus’dan mı çıkamayacaksın” der. Bu rüyanın ardından Hicrânî 1956'da Bayburt’un merkezine taşınır ve burada satın aldığı bir arsaya ev yaptırarak hayatını sürdürür (Güleç 2012: 79). Hicrânî, 20 Eylül 1959 tarihinde beyin kanaması geçirir ve felç olur. Ardından astım hastalığına yakalanır ve sağlığı günden güne kötüye gider. On yıl daha bu şekilde yaşadıktan sonra 22 Şubat 1969 tarihinde vefat eder. Mezarı Bayburt’ta Tuzcuzâde Mezarlığı’ndadır. Bayburt taşından yapılmış mezar taşının üzerinde: “Öyle bir güzele olmuşum meftun/ Şirinsiz Ferhatım Leylasız Mecnun/ Kalu İnna Lillahi ve İnna İleyhi Racıun/ Şair Hicrânî Daştan” yazılıdır.
Rüyasında Hicrânî mahlası verilir ve o günden sonra âşık, Hicrânî olarak bilinir. Hicrânî, kendisinden önce yaşamış Bayburt’lu halk şairlerinden Zihnî, Celâli ve İrşâdî’nin etkisinde kalır. O, halk şairi olmanın ötesinde tasavvufi şiirler yazan bir âşk şairidir. Yazdığı şiirlerde beşeri aşktan ziyade tasavvufi aşkı dile getirir. Bu nedenle şiirleri çok derin ve anlamlıdır. Şiirlerinde kendisini Sefil Hicrânî, Mücrim Hicrânî, Geda Hicrânî olarak nitelendirmiştir. Bu şekilde mütevazılığını ve alçak gönüllülüğünü şiirlerine yansıtır. Şiirlerinde Allah ve peygamber sevgisi dışında millî duyguları da konu edinir. Zaman zaman beşeri duygulara da yer veren âşık, memleketine ve Çoruh’a duyduğu sevgiyi şiirlerinde işler. Hece ölçüsünün dışında aruz ölçüsüyle de şiir örnekleri verir.
Âşık Hicrânî, ilk eserini 1957'de Kayseri’de Erciyes Matbaası’nda bastırır (Güleç 2012: 82-91). Hicranî üzerinde pek çok çalışma yapılmıştır. İlhan Yardımcı’nın Halk Ozanı Bayburtlu Hicranî (Yardımcı 1968) kitabı mevcuttur. Taceddin Kayaoğlu ve Mahmut Kırtan’ın “Bayburtlu Hicranî” (Kayaoğlu, Kırtan 2006) adlı çalışması yapılmıştır. Sabri Özcan San 1987'de Âşık Hicrânî isimli çalışmasını yayımlamıştır. Süleyman Alptekin, 1960'da basılmış Âşık Hicranî kitabı bulunmaktadır. Ayrıca pek çok şairler antolojisinde Hicrânî ’ye yer verilmiştir.
Kaynakça
Güleç, Hamdi (2012). Bayburt’un Ünlü Halk Şairleri. İstanbul: Kriter Yay.
Kayaoğlu, Tacettin, Mahmut Kırtan (2006). Bayburtlu Hicrânî. İstanbul: Fide Yay.
San, Sabri Özcan (1987). Âşık Hicrânî. Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
Yılmaztürk, Mehmet Fahri (2009). Bayburt’un Manevi Bekçileri. İstanbul: Artus Basım.
BÜYÜK İRŞÂDÎ BABA, Bayburtlu
(d. ?/1790? - ö. ?/1865)
tekke
(Tekke / 19. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
İrşâdî Baba’nın hayatı hakkında kesin ve yeterli bilgiye sahip değiliz. Ailesinden öğrendiğimize göre, Bayburt’un Gümüşdamla (Zargıdı) köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Salih’tir. Babası Selim Baba (1740-1803) da bu köyde yaşamış ve yine bu köyde ölmüş olup kabri hâlen Gümüşdamla köyünün doğu cephesindedir. Salih, küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş, çocukluk ve gençlik yıllarını Gümüşdamla köyünde geçirmiştir. Köyünde bir iftiraya uğraması sonucu Rüst köyüne taşınır, oradan da fahri imamlık göreviyle Oruçbeyli’ye gelip yerleşir.
Salih, şiirlerinde İrşâdî mahlasını kullanmış ve bu mahlasın yaygınlaşmasından sonra gerçek adı neredeyse unutulmuştur. Genç Salih, geçimini reçberlik yaparak sağlar. Bir gün tarlada güneş altında çalışırken su içmek için gözeye gider. Gözeden su içip abdest aldığı sırada, aniden âdeta yar yıkılmış, Salih suya düşmüş (sanki itilmiş), Yusuf kuyusu gibi bir kuyuda ve suyun girdabında boğulmak üzereyken bir pir (Hızır) tarafından kurtarılmış (sırtına yediği tekmeyle suyun üstüne çıkmış) ve kendisine “İrşâdî” mahlası verilmiştir (Tozlu 2020: 31).
Salih, su içinde ulu bir devlet bulmuş ve irşad edilmiştir. Rüyada “dolu içme”, şiir söyleme yetisinin kendisine verildiğini ifade eden İrşâdî Baba, manevi âlemde Erzincanlı Terzi Baba’ya intisab etmiş ve feyzinden yararlanmıştır. Bir gece hûbda verildi dil-i imranlık bana/ Gusseden hiç âzat olmam gelse sultanlık bana/ Kuşe-i vahdete girdim bu cihân fâni imiş/ Ettiğim cürm ü hatalar geldi pişmanlık bana (Tozlu 2020: 31)
Torununun gerçek adı İrşâdî konulduğu ve onun da mutasavvıf-şair olduğu için dede-torun karıştırılmasın düşüncesiyle olsa gerek, sonradan halk arasında Büyük İrşâdî Baba diye anılagelmiştir. Eser vermeden vadesinin dolmayacağına ve daima taze kalacağına olan inancını anlattığı şu dörtlük ilgi çekicidir: İrşâdî bu gonca haşre dek solmaz/Dâne dökmemiş vademiz dolmaz/Şâhının yanında (hiç) vâde bulmaz/Bir çiçeksiz zenbur girse kovana (Karakuş 2000:9)
İrşâdî Baba, iki defa evlenmiş ve bu evlilikleri de üst üste yapmıştır. Ali, Ahmet, Mustafa, Yusuf adında dört oğlu; Şerife, Huri, Nezaket adında üç kızı olmuştur. Aşağıdaki şiirde, iki evliliğin çok da iyi gitmediği ve geçim sıkıntısı çektiği anlaşılmaktadır: Kimi der başımda yoktur dastarım/Kimi der arkamda yoktur entarim/Kimi der akşam oldu yoktur iftarım/Güneş aşıp mağrib vakti olurken (Karakuş 2000: 12)
İrşâdî Baba, çeşitli sebeplerden dolayı birçok ili dolaşmıştır. Özellikle 1828-1829 Rus işgali sırasında bölgesinde direniş çeteleri oluşturmak için yola çıkmış ve direnişe önderlik etmiştir. Vatan savunmasında önemli rol oynamış, at üstünde hem fiili vuruşma yaparak hem de manevi ve millî bir uyanış için halkı bilinçlendirmiştir. Bayburt çevresi, Trabzon, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane, Artvin, Rize ve Konya gezip gördüğü yerler arasındadır (Battal 1995: 3). Kesin bir tarih olmamakla beraber 1865’de Oruçbeyli köyünde vefat etmiş ve bu köy mezarlığına defnedilmiştir. Kabri, Ağlar Baba’nın kabriyle yan yanadır (Tozlu 2020: 30).
İrşâdî Baba’nın elde iki eseri mevcuttur. Bunlardan birisi Mevlid diğeri de Kısas-ı Enbiya’dır. Ayrıca şiirlerinden bir kısmı toplanabilmiştir. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi (1982: 405), İlhan Yardımcı (1991: 86), A. Kemal Parıldar (2001: 21), Zekai Tepir, Uğur Yılmaztürk (1997: 67), İrşâdî Baba’nın Ahmediye adlı bir eserinden bahsetmekte, Yurt Ansiklopedisi (Gümüşhane Maddesi: 3269) Muhammediye adlı bir eserinin var oluğuna işaret etmekteyse de, sözü edilen iki eser bugüne kadar ortaya çıkarılamamıştır.
Bayburtlu Halk Şairleri Antolojisi (Tepir ve Yılmaztürk 1997: 67) adlı kitapta ve Bayburt’un Sesi (Parıldar 6: 21) adlı dergide İrşâdî Baba’nın hicrette (1916-1918) kaybolan el yazması bir de Divan’ından bahsedilmektedir. Ahmet Battal da aynı eserin varlığını duyduğunu bildirmiş, ancak tarafımızdan yapılan araştırmada Divan’ın âkıbeti hakkında hiçbir bilgiye ulaşılamamıştır. Kaynaklar Ahmediye, Muhammediye ve Divan gibi eserlerden bahsetmekle birlikte bunların bulunduğu yerler hakkında hiçbir bilgi vermemiştir.
Kısas-ı Enbiya: Bu eser, ortak bir yapımdır. Yusuf kıssasına kadar Büyük İrşadi Baba yazmış sonrası için; “bizden alındı eseri torunum tamamlayacak” dediği rivayet edilir. Eserin devamını Ağlar Baba tamamlamıştır.
Mevlid: 264 beyit olup mesnevi tarzında yazılmıştır. Yalnızca, 50-66. beyitler arasında gazel tarzına (aa ba ca…) göre kafiyelenmiştir. Aruzun fâ’ilâtûn fâ’ilâtûn fâ’ilûn kalıbıyla yazılmış, vezin kusurlarla dolu olup başarıyla uygulanamamıştır. Sade bir dili ve akıcı bir üslubu vardır. Çok düzenli olmamakla beraber; Peygamberin doğumu ve bu esnada görülen olaylar, Peygamberin ilk sütannesi, Peygamberin amcası Ebu Leheb’in sonu, Peygamberin sütanneye verilmesi, Peygamberin kalbinin yazılması bölümlerden oluşur.Mevlid, "Râviler böyle rivâyet eyledi/ Çün Emine iş bu sözü söyledi beytiyle başlayıp /Kaddimi bir usulde yok hâlâvet/ Muhammed Mustafa’ya ver salâvat" beytiyle biter (Tozlu 2020:33).
Kaynakça
Battal, Fetani (2017). İrşâdî, İstanbul: Şule Yay.
Battal, Hülvani (1995). Bayburtlu İrşâdî Baba ve Beyitleri, İstanbul: Umran Yay.
Hacımüftüoğlu, Nasrullah (ed.) (2017). Kısas-ı Enbiya İrşâdî Baba-Ağlar Baba, Bayburt: Bakütam Bayburt Üniversitesi Yay.No: 15.
Karakuş, Tuncay (2000). Bayburtlu İrşâdî Baba. Yayımlanmamış Lisans Tezi.Erzincan: Atatürk Üniversitesi Erzincan Eğitim Fakültesi.
Parıldar, A. Kemal (2001). Bayburtlu Halk Şairi İrşâdî, Bayburt: Bayburt’un Sesi Dergisi. 6: 21.
Tepir, Zekai ve Yılmaztürk, Uğur (1997). Bayburtlu Halk Şairleri Antolojisi, Basılmamış Lisans Tezi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
Tozlu, Necdet (2014). Bayburtlu Ağlar İrşadi Baba Yusuf ile Zeliha Bayburt: Bakütam Yay. No: 6.
Tozlu, Necdet (2020). Ağlar Baba Divanı, Ankara: Gece Kitaplığı.
Yılmaztürk, M. Fahri (1984). Ağlar Baba (İrşâdî-i Bayburdî). İstanbul: Gül Matbaası.Yurt Ansiklopedisi (1981-1984). İl İl Türkiye: Dünü, Bugünü, Yarını, “Gümüşhane maddesi”. İstanbul: Anadolu Yay.
CELÂLÎ, Ahmed
(d. 1267/1850 - ö. 1334/1915)
Tekke Şairi
(Tekke / 19. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Bayburtlu Celâlî, 1850 yılında Bayburt ilinin Pulur (yeni adıyla Demirözü) bucağına bağlı Tahsını (bugünkü adıyla Ozansu) köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Ahmet’tir (Kurnaz ve Tatcı 1998: XVII). Bununla birlikte Celâlî’nin doğum tarihi ile ilgili tartışmalar literatürde mevcuttur. Bilindiği kadarıyla babası Nasuhoğulları sülalesine mensup Abuş’tur (Yanbeğ 1963: 12-13). Annesi ise Bayburt’un yerlilerinden Kerimoğulları sülalesindendir. Celâlî iki kardeş olup, kardeşinin adı Kadir’dir. Şiir söylemeye başladığı küçük yaşlarında ümmi olduğu bilinen âşığın, daha sonraki yıllarda Bayburt iline bağlı Sünür köyünde medrese tahsili gördüğü kaynaklarca bildirilmektedir (Haşlak 1963: 10). İlk evliliğini kendi köyünden yapmış olduğu hanımını 19 yaşındayken kaybetmiştir. Bu evliliğinden olma bir erkek evladı vardır. Kundaktaki evladını kayınvalidesine emanet ederek, Erzincan, Erzurum, Elazığ gibi Bayburt’a yakın civar illerde âşıklık icra eylemiştir. Narmanlı Sümmanî ile yakın arkadaş oldukları bilinmektedir. Bayburt’a döndüğünde Hindi köyünden Leyla Hanım ile ikinci evliliğini yapan âşığın, Bahri isminde bir oğlu dünyaya gelmiştir. Bayburtlu Celâlî’nin, 1915 yılının temmuz ayında köyünde, ani bir hastalık sebebiyle vefat ettiği kaydedilmektedir (Haşlak 1963: 10; Yanbeğ 1963: 68).
Celâlî hakkında müstakil kitaplar (Haşlak 1963; Yanbeğ 1963; Doğan 1999; Kurnaz ve Tatcı 2000; Kurnaz ve Tatcı 1998; Güleç 1987), makalelerin (Özden 1984; Dizdaroğlu 1972) yanı sıra yüksek lisans seviyesinde hazırlanmış tezler de literatürde mevcuttur. Celâlî’nin koşma, destan, mersiye, nazire vb. tür ve şekil özelliklerinde sınıflandırılabilecek şiirlerinin derli toplu olarak yazılı olduğu bir divanının olduğu fakat I. Dünya Savaşı sırasında kaybolduğu Kurnaz ve Tatcı (1998: XXIV) haber verilmektedir. Ekseriyetle, 1916-1918 yılları arasında Bayburt muhacereti sebebiyle şiirlerinin çoğunun kaybolduğu bilinmektedir.Kurnaz ve Tatcı (1998: XVIII) malum çalışmalarında, Celâlî’nin 14 yaşında iken, Akkoyunlu Ferahşah Bey tarafından yaptırılan Sünür Medresesinde öğrenim gördüğünü haber vermektedirler. Yine aynı çalışmada, âşığın medrese tahsili gördüğü yıllarda hocasının Hacı Hoca namıyla meşhur bir müderris olduğu bildirilmektedir. Celâlî, Nakşibendi tarikatına mensup bir âşık olmakla birlikte, Nakşibendi şeyhi Muhammed Beşir Erzincanî’ye bizatihi tabii olmuştur (Dizdaroğlu 1972: 6298; Haşlak 1963: 61). Âşığın, 14 yaşında çobanlık yapmaktayken gördüğü rüyada erenlerin kendisine bilezik taktığı, uyandığında ise irticalen şiir söyleme yeteneğini haiz olduğu bilinmektedir (Haşlak 1963: 11-12; Yanbeğ 1963: 13-14; Günay 1992: 120-121; Kurnaz ve Tatcı 1998: XXI). Bir diğer görüşte ise, Celâlî uykusunda kırk dervişten ders almış ve sevgilisini ibrişimden halı dokurken görmüştür (Özden 1944: 4-5). Bade içtikten sonra Celâlî mahlasıyla şiirler söylemeye başlayan âşığın, saz çalmayı bilmediği, buna karşılık irticalen söylemek hususunda ziyadesiyle yetenekli olduğu bilinmektedir (Haşlak 1963: 11; Kurnaz ve Tatcı 1998: XXII). Saz çalmayı bilmemesi konusunda Kurnaz ve Tatcı (1998: XXII), âşığın hem medrese tahsili almış olmasının, hem de Nakşibendi tarikatına bağlı oluşunun etkili olduğu görüşündedirler. Bu minvalden olarak, Celâlî’nin, tahsil görmenin âşıklık sanatına katkısı hususunda söylediği şu sözler kayda değerdir: ‘‘tahsilsiz bir şair, yavan pilava benzer’’ (Özden 1944: 4). Buna karşılık saz çalmayı bilen ve âşığın şiirlerini besteleyerek söyleyen Mahmut isminde arkadaşının çoğu zaman âşıkla birlikte seyahat ettiği bilinmektedir (Kurnaz ve Tatcı 1998: XXII). Bilindiği kadarıyla, Bayburtlu Celâlî’nin şöhretinin yayılarak, halk içinde muteber bir âşık olarak tanınmasında Mahmut isimli arkadaşının Celâlî’ye ait deyişleri bestelemesinin katkısı çoktur. Celâlî’nin de bizatihi yazdığı kimi şiirleri Mahmut’a hitaben yazmış olması bu durumun kuvvetli delillerinden biri olarak görülmektedir. Bu türden bir şiirinde Bayburtlu Celâlî, Mahmut’a şöyle seslenmektedir: "Zulumat elinden pus aldı dağlar/Mahmut bizim yerler kış mıdır şimdi/Ölen öldü sen haber ver sağlardan/Bilmem hayâl midir düş müdür şimdi" (Kurnaz ve Tatcı 1998: XXIII). Bayburtlu Celâlî’nin hem aruz hem de hece vezni ile söylenmiş çok sayıda şiiri mevcuttur. Narmanlı Sümmanî, Âşık Hicrânî gibi kimi âşıkların Celâlî’ye hitaben nazireler yazdıkları bilinmektedir. Bayburtlu Celâlî’nin şiirlerinde işlemiş olduğu temalar incelendiğinde aşk, ayrılık, kahramanlık, gurbet gibi temaların yanı sıra tasavvufi temaları da ustalıkla şiirlerinde kullandığı görülmektedir. Diğer yandan mizah temalı şiirlerinin de edebî açıdan kuvvetli ve başarılı olduğu bilinmektedir.
Kaynakça
Dizdaroğlu, Hikmet (1972). ‘‘Celâlî Ne Alevîdir, Ne Bektaşîdir’’, Türk Folklor Araştırmaları. 274: 6297-6299.
Doğan, Ahmet (1999). Bayburtlu Celâlî Baba Hayatı, Edebi Şahsiyeti ve Şiirleri. Ankara: Başer Matbaası.
Güleç, Hamdi (1987). Bayburtlu Celali Hayatı Sanatı ve Şiirleri. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi. İzmir: Ege Üniversitesi.
Günay, Umay (1992). Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi. Ankara: Akçağ Yay.
Haşlak, Salim (1963). Halk Ozanı Bayburtlu Celâlî. Ankara: Dernek Yay.
Kurnaz, Cemal, Mustafa Tatcı (2000). Bayburtlu Celâlî ve Şiir Dünyası. Ankara: MEB Yay.
Kurnaz, Cemal, Mustafa Tatcı (1998). Aşk Çağlayanı Bayburtlu Celâli. Ankara: Reyhan Basımevi.
Özden, Şinasi (1944). ‘‘Celâlî’’, Ülkü Dergisi, 62: 4-5.
Yanbeğ, Mahmut Kemal (1963). Bayburtlu Celâlî Hayatı ve Şiirleri. İstanbul: Baha Basımevi.
DAVUT SULARÎ/KEMALÎ/SERHAT ÂŞIK, Davut Ağbaba(d. 1925 / ö. 18.01.1985)
?
(Tekke / 20. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Asıl adı Davut Ağbaba olan âşık, Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı Çayırlı bucağında, 1925 yılında dünyaya gelir. Ağbaba; Baba Veli ile Cezayir Ana çiftinin beş çocuğundan biri olup, 20. yüzyılın önemli âşıklarındandır. Davut Ağbaba’nın dedesi Pir Kaltık, tüm aşiretiyle birlikte Tunceli’ye bağlı Nazimiye ilçesinin Kureyşanlılar köyünden, Erzincan’ın Tercan ilçesine gelerek buranın Çayırlı bucağına yerleşir. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar okuyan Ağbaba, asıl eğitimini “dedeler” ve “pirler” dergâhında alır. İlk eğitimine dedesi Mehmet Kaltık Ağa’nın yanında başladığı gibi saz çalmayı da onun teşvikiyle öğrenir (Arvas 2015: 201).
Davut Ağbaba, ilk eşi Gülşah Hanım’la 1938 yılında evlenir. Daha sonra Zafer Hanım’la ikinci evliliğini yapar ve bu iki eşinden 5 çocuk sahibi olur. Ağbaba, 17 yaşında pir elinden dolu içerek “badeli âşıklar” kervanına katılır. 22 yaşına geldiğinde babası Veli, dört oğlunu toplar ve soydan gelen “dedelik” görevini Davut Ağbaba'ya verir (Arvas 2015: 201). Ancak bu “dedelik” vazifesini elde etmesi sanıldığı gibi kolay olmaz. Bu görev, tecrübeli pirlerin sorularını cevaplama neticesinde gerçekleşir (Arvas 2015: 206). Bu olay şöyle vuku bulur: “22 yaşına geldiğinde babası Veli, dört oğlunu toplar ve soydan gelen dedelik görevinin hangi oğlu tarafından sürdürüleceğinin kararını vermek ister. Davut Sularî’ye hitaben ‘Mademki sen bu kadar çok gezmeyi seviyorsun hiç değilse taliplerin içerisine çık. Ama önce on iki evden on iki post sahibi getireceğim, dördünüzü de sorgu suale çektireceğim. Kim pirlerin, mürşitlerin sorduğu soruların cevabını verirse talip içine o çıkacak’ der. Davut Sularî erlerin sorduğu her soruya ayrıntılı cevap verir. Pirler bile bu duruma hayret eder. Baba Veli, oğlu Davut’un bu başarısı karşısında ‘Yol senindir; talipler içine sen çıkacaksın’ der ve ‘dedelik’ hizmeti böylelikle başlamış olur” (Sulari 1993b: 20; Duygulu 2000: 2). Bu olayın ardından Davut Sularî, artık atına biner ve ölünceye kadar pek çok köy, şehir ve ülkeyi dolaşır.
Davut Sularî, yaşamı boyunca ekmek parası için farklı hiçbir meslek ile uğraşmaz. Tek mesleği âşıklık olan Sularî, geçimini konserlerden, plaklardan ve özel gecelerden kazandığı paralarla temin eder. En büyük amacı âşıklık geleneğini layıkıyla temsil etmek ve bu geleneği devam ettirmek olan âşık, bunun için ülkenin pek çok yöresini dolaşır. Nitekim yıllarca eğitim camiasında bulunan ve aynı zamanda gazetecilikle uğraşan Vanlı güngörmüşlerden Ali Laleci ile 22 Nisan 2004 tarihinde yapılan bir söyleşide âşık hakkında şu bilgiler elde edilir: “Davut Sularî, 1970’lerde Van’a gelerek usta-çırak ilişkisine dayalı âşık yetiştirme çabalarında bulundu fakat istediğini elde edemedi” (Arvas 2004). Laleci, bu bilgilerin yanı sıra âşığın okullarda konserler verdiğini, Van’da 1970’li yıllarda faaliyet gösteren “Muhabbet Çay Evi” adlı âşıklar kahvehanesinde programlar yaptığını da sözlerine ekler. Bunu Vanlı âşıklardan Celalî de şöyle teyit eder: “Ağabeyimin çalıştırmış olduğu eski ismiyle Muhabbet Çay Evi kıraathanesi vardı. O kahvede hemen hemen haftanın 3 günü, 4 günü akşamları 3-4 saatlik bir programı biletli yapardık. Programları ben ve Davut Sularî atışma, taşlama, hicivli, solo olarak yapardık. Erzurum’dan gelen âşıklarla programlar yapardık. Bazen öykülü türküleri Davut ve ben anlatırdık” (Arvas 2012: 100). Celâlî, ayrıca bu kahvede âşık fasıllarının düzenlendiğine dair bilgi vererek, icra edilen programı izlemek için kahveye girişin belli bir ücrete tabi olduğunu ve elde edilen gelirin ise Davut Sularî’ye verildiğini belirtir (Arvas 2012: 100).
Davut Sularî, 1948 yılında Ankara Radyosuna mahalli sanatçı olarak girer, 1949’da ise İstanbul Radyosunda Yurttan Sesler Korosu'nun konuk mahalli sanatçıları arasında yer alır. Muzaffer Sarısözen, Halil Bedi Yönetken, Adnan Saygun ve Nida Tüfekçi gibi müzisyenlerle tanışması onun meslek yaşamında etkili olur. 1955 yılından itibaren Konya’ya gelen Davut Sularî, burada özel programlar yapar. 1950’li yıllardan itibaren Feyzi Halıcı’nın düzenlediği Konya Âşıklar Bayramı”na katılır ve burada pek çok âşıkla atışma, lebdeğmez ve taşlama gibi türlerde karşılaşmalar gerçekleştirir. Bu organizasyonun yapılmasında emekleri olan usta âşık; türkü, atışma, güzelleme vb. gibi dallarda büyük yeteneğe sahiptir. O, Doğu Anadolu’da asırlarca dilden dile anlatılan efsaneleri, menkıbeleri şiirleştirerek sazı eşliğinde sohbet meclislerinde icra eder. Ayrıca âşıklık mesleğinin bütün özelliklerine sahip olan Davut Sularî, hem kendine ait deyişleri özgün ezgilerle dile getirebilen bir âşık hem eski ozanların ve ustaların deyişlerini çalıp söyleyebilen bir mahalli sanatçı hem de kendi yöresine ait türküleri aktarabilen önemli bir kaynak kişidir (Gökalp 1953; Yardımcı 1986; Sularî, 1993a, Sularî 1993b; Duygulu 2000; Yılmaz 2006: 34).
Türk âşıklık geleneğinin 20. yüzyıldaki en meşhur âşıklarından biri olan Sularî hakkında bilgi veren yahut doğrudan onu konu edinen araştırmalar da vardır. Davut Sularî ile ilgili bilgi veren başlıca çalışmalar arasında Gökalp (1953: 713-714), İvgin (1985: 184-187), Yardımcı (1986: 29-33), Tekin (2011: 141-162), Arvas (2015: 199-209) ve Süme (2016: 97-109)'nin birer makalesi, Nasrattınoğlu (1987: 207-223)'nun bir bildirisi ve bunlardan başka bir yüksek lisans tezi (Yılmaz 2006) ile bir bitirme tezi (Aktaş 2003) bulunur. Ayrıca Feyzi Halıcı (1992: 392) ve Ahmet Özdemir (2006: 457) yayımladıkları eserde bu ozana yer verir, Melih Duygulu (2000) ise hayatı ve bazı şiirlerini kapsayan bir kitapçık hazırlar. Mehmet Gökalp, Yusufelili Âşık Pervani adlı kitaba yazdığı ön sözde Davut Sularî’den bahseder. Bu kitapta ayrıca onun Pervanî ile bir atışmasına yer verilir (Artvinli 2001: 189-192). Kervan dergisinde ise Davut Sularî hakkında kızı Edibe Sularî ile yapılan iki röportaj yayımlanır (Sulari 1993a: 21; 1993b: 20-21).
Pek çok memleket ve ülke gezen Davut Ağbaba, çok sayıda âşık ve sanatçıyı da etkiler. Bu bağlamda Mahzunî Şerif, Muhlis Akarsu, Daimî, Beyhanî, Serdarî, Celalî gibi isimler Sularî’den etkilenen âşıklardır. Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Sabahat Akkiraz, Belkıs Akkale gibi ses sanatçıları ise onun eserlerini okuyan isimlerden bazılarıdır. 18 Ocak 1985’te Erzurum âşıklar kahvesinde düzenlenen fasılda rahatsızlanarak vefat eden Davut Sularî, Çayırlı’daki aile mezarlığına defnedilir (Gökalp 1953: 714; Yardımcı 1986: 33; Sularî 1993a: 21; Duygulu 2000: 8; Yılmaz 2006: 34).
Davut Ağbaba, sanat yaşamı boyunca Sularî, Kemalî, Serhat Âşık vb. gibi çok sayıda mahlas kullanır fakat daha ziyade Davut Sularî mahlası ile meşhur olur. Zaten Sularî mahlasını soyadı olarak kullanışı da ilk gençlik yıllarına rastlar. Soyadı Kanunu çıkınca önce “Sümmanî”, sonra “Selamî” ve en son “Sularî” soyadlarını alır. Âşığın kullandığı Kemalî ile Sümmanî mahlasları bazı kaynaklarda Kelamî (Artvinli, 2001: 189) ve Summarî (Sulari, 1993b: 20) olarak da geçer.
Davut Sularî, âşık tarzı şiirde güzelleme, ağıt, taşlama gibi türlerin yanı sıra koşma ve mani biçimlerini de etkili bir biçimde ortaya koyan, halk hikâyesi geleneğini iyi bilen ve onu icra eden, atışmalara rahatlıkla giren bir âşıktır. Şiirleri şekil açısından incelendiğinde onun redifleri, kafiyeleri çok etkili kullandığı ve âşık şiirinin oluşumunda çok önemli olan ayakları gayet düzgün seçtiği ve yeni ayaklar ortaya koyduğu görülür. Şiirlerinde hecenin onbirli ve sekizli ölçüsünü çeşitli duraklar (6+5, 4+4+3, 5+3, 4+4 vb. gibi) kullanmak suretiyle oluşturur. Bu duraklar deyişlerinde farklı bir ahenk sağladığı gibi yeni ezgilerin de ortaya çıkmasını sağlar.
Hem Alevî dedesi hem de güçlü bir âşık olan Davut Sularî, eserlerinde sıklıkla ehlibeytten bahseder. Nitekim onun hakkında verilen bilgiler arasında Kureyşanlı olduğu ve şeceresinin Seyit Mahmut Hayranî’den İmam Musa Kazım kanalıyla Hz. Ali’ye yani Haşimî kabilesine dayandığı (Sularî 1993a: 21) belirtilir. Mesela o, bir nefesinde “Davut Sular canlar canı/ Mevlana Mahmut Hayranı” (Kılıçkıran ve Şeylan yty: 22) diyerek Mahmut Hayranî soyundan geldiğini ve dolayısıyla ehlibeytten olduğunu ifade eder. Onun için Davut Sularî’nin ehlibeyte karşı aşırı muhabbet beslediği dile getirilir (Sularî 1993b: 21; Duygulu 2000: 4).
Ehlibeytin en önemli şahsiyeti ise Hz. Ali’dir. Sularî, “Çek katarı ben gelirem” (Kılıçkıran-Şeylan yty: 50) adlı koşmasında ona karşı beslediği sevgiyi dile getirir. Bunun dışında Hz. Ali’nin doğrudan yer aldığı şiirlerden bazıları şunlardır: “Baktım şu cihanın tamaşasına” (Kılıçkıran-Şeylan yty: 16), “Kıblem Muhammed’dir” (Kılıçkıran ve Şeylan yty: 30), “Vardım kırklar kapısına” (Kılıçkıran ve Şeylan yty: 22). Davut Sularî, Hz. Ali’ye duyduğu sevginin dışında şiirlerinde gerek “amentü” ve gerekse “Alevî-Bektaşî” kaidelerinden de sıklıkla bahseder. “Alevî-Bektaşîlik”te, bu kaideleri ise ancak “dedelik” makamındaki kişiler ifade edebilir (Arvas 2015: 205).
Davut Sularî’nin eserlerine yansıyan bir başka tema ise hem manen hem de madden gerçekleştirdiği seyahatlerdir. “Senin derdin ile” (Kılıçkıran ve Şeylan yty: 31) adlı deyişi bu duruma güzel bir örnektir. Âşık, ilk dörtlükte Hz. Ali’nin irşat etme vasfını öne çıkarır ve kendisinin de bu yüzden “cümle cihanı” gezdiğini belirtir. Âşığın, şiirde bütün cihanı adım adım gezdiğini söylemesi boşuna değildir. Bu durum, aslında âşığın hem manevi anlamda seyr u sülukunu hem de maddi âlemdeki yani değişik illeri ve ülkeleri dolaşmasını ifade eder. Farklı memleketleri gezip görmek, başka tarikatların da temel ilkelerinden olduğu için manevi olgunlaşmanın önemli bir basamağını teşkil eder. Nitekim âşıkların rüyalarında gördükleri maşukaların peşinden gitmeleri de bir nevi maddi manevi olgunlaşmanın sembolüdür (Arvas 2015: 206).
Deyişlerinde mistik öğelerle beslenmiş tasavvufî konuları (Duygulu 2000: 4) işleyen Sularî’nin eserleri arasında devriye örnekleri de var. Örneğin “Efendiler bağı” (Kılıçkıran ve Şeylan yty: 17) adlı nefesin ilk dörtlüğünde geçen “erenler”, “cemal”, “hacı”, “hal bilmez” terimleri tasavvufî terimlerdir. İkinci dörtlükteki dizeler ise tamamen “devriye” örneğini hissettirir. Devriyelerde insanın yukarıdan aşağı (kavs-ı nüzul/mebde) ve aşağıdan yukarıya (kavs-ı urûc/meâd) doğru varoluş seyri konu edinilir. Bu dörtlüğün son dizesindeki “kubbe-i rahman” ifadesiyle ilk varlık olan Hz. Muhammed’in nuru kastedilir ve ondan önceki dizede ise O’nun Hz. Âdem’den önce yaratıldığı ifade edilir. Âşık, şiirin ilk dizelerinde zahir ilimleri okumadan bilgi sahibi olduğunu belirtirken son dörtlükte bir “er/eren”e tabi olduğunu, “elest bezmi”nde “aşk şarabı” içtiğini, “hikmet çeşmesi”nden kabını doldurduğunu ve kaynaya kaynaya aktığını söyler. Bu ifadeler onun, bir mürşide bağlılığını, daha ruhların yaratıldığı dönemde ilim sahibi olduğunu ve insanları bu yüzden dine davet ettiğini anlatır (Arvas 2015: 206). Elbette ehlibeyt ve dinî eserlerin haricinde âşığın, bulunduğu farklı yöreleri fiziksel olarak anlattığı şiirleri de var. Bu bağlamda akla gelen ilk eseri “Van güzellemesi”dir (Kılıçkıran ve Şeylan yty: 44). Bütün bu özelliklerinden ötürü Davut Sularî'den etkilenen ve onun tarzını devam ettiren çok sayıda âşık ve sanatçı bulunur. Kısaca o, 20. yüzyıl Anadolu âşık edebiyatında gerek dedelik gerekse âşıklık kimliğiyle öne çıkan önemli isimlerden biridir.
Kaynakça
Aktaş, Birgitay (2003). Âşık Davut Sularî’nin 15 Eserinin Müzikal ve Edebi Açıdan İncelenmesi. Yayımlanmamış Lisans Bitirme Tezi. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı.
Artvinli, Taner (2001). Yusufelili Âşık Pervanî: Hayatı, Şiirleri, Karşılaşmaları. Ankara: Ürün Yay.
Arvas, Abdulselam (2004). “Ali Laleci İle Söyleşi”. Abdulselam Arvas’ın Özel Arşivi, Kaset No: 18. 28.02.2004.
Arvas, Abdulselam (2012). Geçmişten Günümüze Van Âşıklık Geleneği. Ankara: Hâkim Yay.
Arvas, Abdulselam (2015). “Gezgin Bir Alevi Dedesi: Âşık Davut Sularî”. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 74: 199-209.
Duygulu, Melih (2000). Âşık Davut Sularî. İstanbul: Frs Matbaacılık.
Gökalp, Mehmet (1953). “Tercanlı Âşık Davut Sularî”. Türk Folklor Araştırmaları, 2 (45): 713-714.
Halıcı, Feyzi (1992). Âşıklık Geleneği Ve Günümüz Halk Şairleri. Güldeste. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yay.
İvgin, Hayrettin (1985). “Âşık Davut Sularî, Âşık Ummanî”. Türk Folklor Araştırmaları, 2: 184-187.
Kılıçkıran, Mazlum Nusret ve Sezai Şeylan (yty). Tercanlı Âşık Davut Sulari. yyy.
Nasrattınoğlu, İrfan Ünver (1987). “Âşıklık Geleneğinin Bütün Geleneklerini Yerine Getirebilen Fırat Havzalı Âşık Davut Sularî”. Fırat Havzası II. Folklor Ve Etnografya Sempozyumu, 5-7 Kasım 1987, Elazığ, 207-223.
Özdemir, Ahmet (2006). Halk Şiirinden Seçmeler. İstanbul: Bordo Siyah Yay.
Sularî, Edibe (1993a). “Edibe Sularî İle Söyleşi”. Kervan Dergisi, 23: 21.
Sularî, Edibe (1993b). “Alevilik Ve Müzik Üzerine”. Kervan Dergisi, 27: 20-21.
Süme, Gülda Çetindağ (2016). "Âşık Davut Sularî (Davut Ağbaba)". Feyzi Halıcı ve Yirminci Yüzyıl Âşıkları Üzerine Araştırmalar 1 (hzl. Ali Berat Alptekin). Ankara: Akçağ Yay. 97-109.
Tekin, İnan (2011). "Son Gezgin âşık, Davut Sulari ve Müziği". SAÜ Fen Edebiyat Dergisi, II: 141-162.
Yardımcı, Mehmet (1986). “Davut Sularî ile Son Sohbet”. Erciyes Dergisi, 105: 29-33.
Yılmaz, Güneş (2006). Davut Sularî ve Ozanlık Geleneği İçerisindeki Yeri. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi.
RUHANİ, Mustafa Temel(d. 1931 / ö. -)
âşık
(Âşık / 20. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Asıl adı Mustafa Temel’dir. 1931 yılında Erzurum’un Tortum ilçesine bağlı Aşağı Sivri köyünde dünyaya gelmiştir. Aynı köyden Ahmet ile Ayşe’nin evliliğinden meydana gelen altı çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Âşık, 1941 yılının mayıs ayında eline geçirdiği bir dinamit kapsülü ile oynarken kapsülün patlaması sonucu sol gözü ile sağ elinin üç parmağının uç kısımlarını kaybeder. Gördüğü rüyaların etkisi ve komşusu Haydar Çavuş’un yönlendirmesiyle âşıklık geleneğini öğrenmeye başlar. Tortum’un Bağbaşı köyünde oturan ve Ayazi mahlasıyla şiirler söyleyen Muharrem Usta’dan saz çalma ile ilgili genel kuralları öğrenir. Rüyada gördüğü pir tarafından verilen Ruhani mahlasıyla şiir söylemeye başlar. İlerleyen yıllarda sağ gözünün görme yeteneği de zayıflar. 1958 yılında evlendiği eşi, evliliğin altıncı ayında vefat eder. 1960 yılında görme yeteneğini tamamen kaybeden âşık 1961’de ikinci kez evlenir.
Ruhani, çağdaşı olan birçok âşıkla karşılaşma yapmıştır. Karşılaşma yaptığı âşıklardan ilk akla gelenler; Narmanlı Divani, Tortumlu Ummani, Narmanlı Deryami, Laçin Aladağlı, Davut Sulari, Ardanuçlu Efkâri, Mevlüt İhsani, Yaşar Reyhani, Hüseyin Sümmanioğlu, Nusret Toruni, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Sefil Selimi, Feymani, Hasan Selmani ve Hasreti'dir.
Başta Konya Âşıklar Bayramı olmak üzere Türkiye’nin birçok ilinde düzenlenen âşık toplantılarına ve yarışmalara katılan Ruhani, bu toplantılarda kendini kanıtlayarak çeşitli ödüller alır. Yurt dışında da çeşitli programlara katılan Ruhani Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa’da programlar yapar.
Âşık tarzı şiir geleneğinin gelecek kuşaklara aktarılması için çaba harcayan ve her fırsatta genç meslektaşlarına tecrübelerini aktaran Ruhani, yetiştirdiği çıraklarıyla da geleneğe katkıda bulunur. Çırağı olan âşıklar arasında Zakir Tekgül, Ertuğrul Ataç, Eyüp Demirer ve Sıtkı Eminoğlu bulunur.
Âşık, bütün şiirlerini hece ölçüsü ile söyler. Bazı yarışmalara gönderdikleri hariç olmak üzere şiirlerinde başlık kullanmayan Ruhani, âşık tarzı şiir geleneğinin vazgeçilmez kuralı olan tapşırmaya önem verir ve bütün şiirlerinin son bendinde mahlasını anar. Ruhani mahlasıyla şiirler söyleyen şair, bunun yanı sıra bazen vezin gereği Âşık Ruhani ve Ruhan biçimlerini de kullanır.
Şiirlerinde sade bir Türkçe kullanan Ruhani, yer yer mahalli kelimeleri de şiirine dahil eder, hatta Arapça, Farsça ve Batı dillerinden geçen bazı kelimeleri de kullanır. Ancak bu kelimelerin çoğu günlük dilde mevcut olan ve halk diline yerleşmiş olan kelimelerdir. Onun şiirlerinde, geniş kitleler tarafından anlamı bilinmeyecek kelime sayısı çok azdır.
Ruhani, âşık tarzı şiir geleneğinin genel özelliğine uygun olarak yarım kafiyeye ağırlık vermekle birlikte azımsanmayacak ölçüde tam ve zengin kafiyeye de yer verir. Bazı şiirlerinde ise cinası başarıyla dener, bütünüyle cinaslarla örülmüş olan tecnis örneklerini de ortaya koyar. Ayrıca göze hitap etmeyen ama kulakta bir ahenk benzerliği oluşturan örnekleri de bazı mısra sonlarında görmek mümkündür. “Rüya, dünyaya, kimseye” ve “alasan, bulasan, güle sen” kelimeleri arasındaki ses benzerlikleri ile yapılan kafiyeler bu anlayışı yansıtmaktadır.
Ruhani, hazırlıksız şiir söyleme hususunda da oldukça başarılıdır. Âşık olmanın temel özelliklerinden biri sayılan irtical gücü, âşık karşılaşmalarında da Ruhani’yi aranan bir isim hâline getirmiştir. Nazire biçiminde ortaya konulan karşılaşma örneklerinde olduğu gibi soru-cevap esasına dayanan bağlama türünde de güzel atışmalar yapan Ruhani, özellikle taşlama türünde son derece başarılıdır.
Âşık, şiirlerinde kendisini çile ile yoğrulmuş bir kişi olarak takdim eder ve bunu büyük ölçüde gözlerini kaybetmesine bağlar. Gerçek anlamda karanlık içinde olmaktan büyük üzüntü duyar. Fiziksel olarak gözlerinin kapalı olması, onun dış dünya ile ilgisini kesmez, aksine, ideal insan modelini aramasına vesile olur. O, bilimi rehber edinerek insanlığa hizmet eden fedakâr, iyi niyetli ve dürüst bir insanı arzular. Şiirlerinde yer alan öğütler, insan-ı kâmil denilen kişiliğin gerçekleşmesi içindir.
Ruhani, divan veya divani olarak adlandırılan 15 heceli şiirlerin tamamında dünyanın geçici ve ahiret hayatının sonsuz olduğunu vurgulayarak iyi insan olmak için neler yapılması gerektiğine değinir ve Allah ve peygamber sevgisi, dünyanın faniliği, kadere rıza, insan sevgisi, vefa, ölüm gibi konularda yoğun bir tecrübe birikimini ortaya koyar.
Âşığın şiirlerinde sevgili, vazgeçilmez unsurlardan biridir. Tabiat da onun şiirlerinde bütün canlılığı ile yer alır. Ruhani, doğup büyüdüğü köy ortamında tabiatla geçen bir hayatın doğal sonucu olarak dağlar, ağaçlar, hayvanlar, hatta rüzgâr gibi tabiat olaylarını ilgi alanına dahil eder. Ruhani’nin şiirlerinde dinî konular da yoğunluk arz eder. Özellikle münacat türündeki şiirlerinde çok başarılıdır. Şairin millî konular karşısındaki hassasiyeti, kişiliğinin bir parçası hâline gelmiştir. Hürriyet, bayrak, vatan, millet gibi kavramlar karşısında son derece duyarlıdır.
Sosyal yerginin de Ruhani’de ağırlıklı bir biçimde yer aldığını söylemek mümkündür. O, gözleri görmeyen bir âşık olmasına rağmen kendini toplumdan bütünüyle soyutlamamış ve toplumsal olaylara kayıtsız kalmamıştır. Yakın çevresinden başlamak üzere toplumdaki aksaklıkları gündeme getirmek, onun şiir anlayışının önemli bir unsurudur. Her dönemde toplumları meşgul eden yolsuzluk, rüşvet, adaletsizlik gibi sorunları söz konusu eden şair zaman zaman pop müziği, futbol, tüp bebek gibi son dönemlere ait gelişmeleri de hicvetmekten geri kalmaz.
Saz çalma ve hazırlıksız şiir söyleme yeteneği çok güçlü olan Ruhani, aynı zamanda iyi bir hikâye tasnifçisi ve anlatıcısıdır. Ruhani’nin kendi tasnifi olan hikâyeler arasında; Nergis Hanım, Zülbiye Hatun, Yetim Esma ve Deli Yusuf bulunur.
Bunlardan başka Ruhani’nin dağarcığında bulunan ve gerektiğinde anlatabildiği diğer hikâyeler arasında Köroğlu'nun üç kolu, Âşık Mahiri, Âşık Şamili, Elmas ile Kahraman, Necip ile Telli, Ali İzzet, Celali Ahmet, Ercişli Emrah ve Yaralı Mahmut bulunur.
Kaynakça
Âşık Ruhani (2007). Bir Ses Var. Hzl. Haluk Yaşar Temel. Erzurum: Kazım Karabekir Belediyesi Yay.
Bayrak, İbrahim (1972). Âşık Ruhani-Hayatı Sanatı Şiirleri. Lisans Tezi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
Demirtaş, Diler (1973). Tortum Halk Hikâyeleri Üzerinde Bir Çalışma. Lisans Tezi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
Düzgün, Dilaver (1997). Aşık Mustafa Ruhani - Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Seçmeler. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yay.
Kardeş, Mehmet (1962). “Tortumlu Âşık Ruhani”, Türk Folklor Araştırmaları. Haziran. 155: 2752-2753.
Kızılkaya, Sebahattin (1975). Tortum’da Halk Hikâyeleri. Lisans Tezi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
Özarslan, Metin (2001). Erzurum Aşıklık Geleneği. Ankara: Akçağ Yay.
Sakaoğlu, Saim (1985). “Günümüz Saz Şairleri-I- Mustafa Ruhani”, Halay. C. 5. Ocak-Haziran. 49: 4-5.
EMRAH, Ercişli
(d. ?/? - ö. ?/?)
Âşık
(Âşık / 17. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Hayatı hakkındaki bilgilerin, şiirlerinden ve meşhur hikâyesindeki rivayetlerden ibaret olduğu, yakın bir tarihe kadar adaşı Erzurumlu Emrah ile karıştırılan, hatta gerçekten yaşamış bir âşık mı yoksa halk hikâyesi kahramanı mı olduğu dahi tartışılan bir halk şairidir. Ercişli hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkan ilk problem Emrah’ın gerçekten yaşamış bir âşık olup olmadığı meselesidir. Emrah’ın Âşık Garip veya Kerem gibi sadece bir hikâye kahramanı olmadığı, bir bölgenin adıyla anılan bir şairin, üstelik adına yazılan bu kadar çok şiir olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, hakkındaki bilgiler ne kadar az olursa olsun, gerçekten yaşadığı söylenebilir (Sakaoğlu 1987: 18). Ayrıca 18. yüzyılda Kasım adlı bir zat tarafından oluşturulmuş bir cönkte: “Erciş kurbünde yetişmiş derd-i yâr ile bağrı yanık Karakoyunlu âşıklardandır.” ifadesi ile gerçekten yaşadığı hatta Karakoyunlu âşıklardan olduğu belirtilmektedir. Nitekim kendi şiirlerinden birinde de: “Bize Emrah derler Karakoyunlu” diyerek bu bilgiyi destekleyici veriler de sunmaktadır (Bali 1973: 24).
İkinci husus da Ercişli Emrah’ın, yakın bir zamana kadar 19. yüzyılda yaşamış olan Erzurumlu Emrah ile karıştırılmasından kaynaklanan problemdir ki her iki Emrah’ın kendilerine has edebî kimliklerinin incelenmesi ile iki farklı Emrah’ın olduğu ortaya çıkmaktadır. Erzurumlu Emrah’ı, üslup bakımından farklı kılan en mühim özelliği şiirlerinde divan şiiri lisanının daha belirli olmasıdır. Bunun sebebi 19. yüzyılda halk şiiri ile divan şiiri söyleyişi arasındaki yakınlaşmanın artması ve Erzurumlu Emrah’ın medrese tahsili görmüş olmasıdır (Banarlı 1998: 854). Ercişli’nin ise aruz vezni ile şiir söylememesi, dilinin bütünüyle mahallî kelimelerle örülü olması belirli bir tahsilinin olmadığını göstermektedir. Ayrıca onda Erzurumlu Emrah’taki gibi din ve tasavvuf konularına yönelik söylenen şiirler olmaması da Ercişli’yi farklı kılan bir diğer noktadır (Sakaoğlu 1989: 143). Hayatı neredeyse tamamen hikâyeler üzerine kurulu olan Emrah’ın, mezarının tespit edilişinde de ilginç gelişmeler olmuştur. 1984’te Van Erciş’e bağlı Çelebibağı kasabasında Ercişli Emrah ve Selvihan’a ait olduğu iddia edilen bir mezar taşı bulunmuş, 1991 yılında yapılacak ikinci bir incelemeye kadar bu taşın ve mezarın gerçek Ercişli Emrah’a ait olduğu düşünülmüştür. Yapılan bu ikinci inceleme de ise taşın 18-19. yüzyıldan kaldığı ve üzerindeki “Emrah” yazısının sonradan eklendiği tespit edilerek mezarın Emrah’a ait olmadığı belirtilmiş, tüm yanılgılar giderilmiştir (Bekki: 21).
Ercişli Emrah hakkındaki ilk tespit, 1927 yılında Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu tarafından yapılmıştır. Bu tespitten sonra Fuat Köprülü, Selman Mümtaz, Pertev Naili Boratav, Cem Aşkun, Muraz Uraz, Sadettin Nüzhet Ergun, Ali Saraçoğlu, Hikmet Dizdaroğlu, Saim Sakaoğlu, Muhan Bali, Fahrettin Kırzıoğlu ve Cahit Öztelli gibi araştırmacılar, yayınlarıyla Ercişli Emrah’ı çeşitli açılardan ele alan çalışmalar yapmışlardır.
Pek çok kaynakta 17. yüzyılda yaşadığı ve Karakoyunlu bir âşık olduğu kabul edilen Ercişli Emrah’ın, “Emrah ile Selvihan Hikâyesi”nin değişik bölgelerde derlenen varyantlarına göre hayatı ve hikâyesi şu şekildedir: Babası, Âşık Ahmed olarak bilinen bir ozandır. Tiflis, Gence, Ahlat, Erivan veya Karabağ’dan Erciş’e gelmiş, buraya yerleşmiştir. Emrah ise ya Erciş’te doğmuştur, ya da Erciş’e geldiğinde çok küçük yaştadır. Aradan yıllar geçer Emrah büyür, on dört yaşına gelir. Babasının her gün elinde sazı ile gittiği Miloğlu Ahmet’in âşık meclisini gizlice izlemeye başlar. Fark edilince o da saz çalmaya niyetlenir, fakat saz çalmayı bilmediği için eline aldığı beyin sazının tellerini koparır. Babası da hiddetlenerek Emrah’ın ağzına bir tokat vurur. Ağzının kanını temizlemek ve abdest almak için gururu incinmiş bir şekilde köyün dışındaki bir çeşmeye gider ve Allah’tan kendisine ya bir sevda vermesini ya da emanetini hemen almasını diler. Duası kabul edilir, yanına gelen pirin elinden bade içer, fakat aynı badeyi Miloğlu Ahmet’in kızı Selvi de içmiştir. İki genç birbirlerini pirin sayesinde görür ve birbirlerine âşık olurlar. Bir vesile ile gerçek hayatta da karşılaşarak birbirlerine gönül veriler.
Bu esnada Şah Abbas, kimsenin alamadığı söylenen Van Kalesi'ni almak için yola çıkmış, önüne çıkan köyleri yakıp yıkarak kaleyi muhasara etmiştir. Yedi yıl süren bu kuşatma, şehirde büyük kıtlığa sebep olmuştur. Bu kıtlığa güvenen Şah Abbas, şehrin eninde sonunda teslim olacağını beklerken, bir koca ninenin Şah Abbas’ı Van’da kıtlık olmadığına, tam tersine bolluk bereket içinde yaşadıklarına inandırır. Bunun üzerine kuşatma kaldırılır. Fakat şah, memleketine geri dönerken askerleri de geçtiği yerleri talan eder, genç kızları da tutsak alarak yanlarında götürürler. Bu tutsak kızlar arasında Selvi ve yakın arkadaşı Nazlı da vardır. Şah Abbas, askerlerinin bu hareketlerini öğrenince çok kızar ve Selvi’yi kaçıran askerleri öldürtür. Fakat Selvi’yi yanına alarak memleketine döner.
Sevdiğinin kaçırıldığını öğrendiğinde Emrah da yollara düşer. Bu yolculuğunda ona babası yarenlik eder. Uzun bir yolculuktan ve türlü maceralardan sonra Emrah ve babası İsfahan’a gelir. Fakat İsfahan’a geldiklerinde Şah’ın ve Selvi’nin düğünleri olmaktadır. Emrah yabancı bir âşık gibi toy meclisine girerek diğer âşıklarla atışmaya başlar ve hepsini mat eder. Bu maharetini görünce Şah Abbas, huzuruna çağırarak Emrah’ı dinler. Emrah, badeli bir âşık olduğunu ve Selvi’nin sözlüsü olduğunu söyler. Şah da her ikisini de farklı şekillerde sınamak ister. Emrah, şahın sorduğu soruların hepsine cevap verir. Şah onların gerçek Hak âşıkları olduğunu anlasa da yanındaki on iki veziri itiraz eder ve Emrah’ın, verdikleri zehri içip dâd-ı Hak olduğunu ispat etmesini isterler. Emrah da Selvi’nin kadehi kendisine vermesi şartıyla bu sınavı da kabul eder. Selvi’nin uzattığı zehir dolu kadehi içeceği esnada gözüne pir görünür, parmağını kadehe sokarak zehri keser. Zehir Emrah’a etki etmez. Şah da vezirleri cezalandırır, onlara da bir ferman vererek gitmelerine izin verir.
Düğün hazırlıkları Erciş’te devam ederken Selvi’nin kardeşleri, onun Emrah’la evlenmesine engel olmak için Selvi’yi kaçırırlar. Emrah da yine babasıyla beraber yollara düşer, Erzurum’a Halep’e giderler, türlü maceralar yaşarlar. En sonunda Selvi’nin Gence’de Kara Vezirin oğlu ile evlenmek üzere olduğunu öğrenirler. Fakat Selvi, çeyizinde yer alacak halıyı kendinin yedi yılda dokuması şartıyla bu nişanlılığı kabul etmiştir.
Emrah, bir vesile ile karşılaştığını Nazlı’nın yardımıyla Selvi’yi bulur fakat tam kavuştuklarında vezirin askerleri çıkagelir. Bu durumdan kurtulmak için Şah Abbas’ın kendilerine verdikleri fermanı kullanmak isteseler de fermanı İsfahan’a unuttuklarını anlarlar. Bu arada Kara Vezir bir hile kurar, Şah Abbas’a fermanı almak için gönderilen elçiden, şahın Emrah’ı hiç tanımadığını yazdığı sahte fermanı sanki şahtan getirmiş gibi hana iletmesini ister. Böylece Emrah önce zindana atılır, sonra idam edilmeden önce çarşıda dokuz gün gezdirilmesine karar verilir. Fakat babası İsfahan’a fermanı almaya gider. Büyük uğraşlar sonucu Emrah tam idam edilecekken fermanı yetiştirir. Ferman gelince Emrah da kurtulur, babası, Nazlı ve Selvi ile beraber Erciş’e dönmek üzere yola çıkarlar. Yolda daha önceden karşılaştığı Selatin Peri’yi de alıp Erciş’e dönerler. Emrah, önce Selvi’yle sonra da Selatin Peri ile nikâhlanır, muratlarına ererler. Hikâyenin Erzurum, Çankırı, Erciş, Maraş ve Revan olmak üzere beş varyantı vardır.
Beş varyantı ve bu varyantlardan birinin üç metni ile beraber yedi rivayeti tespit edilen bu halk hikâyesinde temel olarak halk tabakasına mensup bir âşığın yüksek tabakaya mensup bir bey kızını sevmesi konusu ele alınmıştır. Bu kızın evvela Şah Abbas sonra da kardeşleri tarafından kaçırılması, saz şairinin onun peşine düşerek şairlik kudreti ve manevi kuvveti sayesinde sevgilisini kurtarması hikâyenin ana hatlarını oluşturur. Elinde sazından başka vasıtası olmayan âşıkla, maddi kuvvet bakımından kendinden çok üstün insanların karşılaşması ve çatışması hikâyenin dramını teşkil eder. Ayrıca bu hikâyenin tarihî hadiseler ve kişilerle olan sıkı ilgisi de ona bir kat daha önem kazandırmaktadır. Hikâye, çeşitli epizotlarla geliştirilmiş ve bunlar çok kuvvetli bir teknikle birbirine bağlanmıştır. Hikâyede âşık pek çok kez zor durumla karşılaşır, dinleyiciler bu şekilde meraklandırıldıktan sonra güçlükler çözülerek kahraman, sevdiğine kavuşur. Yani epizotlar muhtelif durumları gösterecek tarzda sıralanmış ve bu sıralamada merak ve heyecan uyandırma esas olarak alınmıştır (Bali 1973: 285).
Şiirlerini herhangi bir sanat endişesinden uzak, bölgenin ağız özelliklerini oldukça fazla yansıtan, sade bir dille söyleyen Emrah; koşma, semai ve destan türünde şiir söylemiştir. Bu şiirlerde de daha çok aşk temasını işlemiş, Selvi’ye olan aşkını dile getirmiştir. Sınırlı bir kelime dağarcığı ile çok şey söyleyebilmiş, Anadolu insanının saf ruhuna işleyecek söyleyişler dile getirmiştir (Sakaoğlu 1987: 55).
Kaynakça
Bali, Muhan (1973). Erciş’li Emrah ile Selvi Han Hikâyesi: Varyantların Tesbiti ve Halk Hikâyeciliği Bakımından Önemi. Ankara: Atatürk Üniversitesi Yay.
Banarlı, Nihat Sami (1998). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Millî Eğitim Yay.
Bekki, Salahaddin (1996). “Ercişli Emrah'ın Şâhidesi (Mezar Taşı) Üzerine”, Erciyes, 224: 21-22.
Necatigil, Behçet (1995). Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü. İstanbul: Varlık Yay.
Sakaoğlu, Saim (1987). Ercişli Emrah. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
Sakaoğlu, Saim (1995). "Ercişli Emrah", TDV İslam Ansiklopedisi. C. 11. İstanbul: TDV Yay. 274.
Türk Dili Türk Şiiri Özel Sayısı III (Halk Şiiri) (1989). 445-450: 143.
"Emrah (Ercişli)"(1979). Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi. C. 3. İstanbul: Dergâh Yay. 39.
EMRAH, Erzurumlu
(d. ?/? - ö. 1277/1860-1861)
Âşık
(Âşık / 19. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)
ISBN: 978-9944-237-86-4
Şairin hayatı ile ilgili bilgilerin büyük bir kısmı çeşitli halk rivayetlerinden, başta Fuat Köprülü olmak üzere bazı araştırmacıların, onun şiirlerinden elde ettikleri çıkarımlardan ve yorumlardan ibarettir. Buna göre Emrah, Erzurum’un Palandöken ilçesine bağlı Güzelyurt (Tambura) köyünde dünyaya gelmiştir. “Emrah”ın, asıl isim mi, yoksa mahlas mı olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bunun mahlas olabileceği kuvvetle muhtemeldir. XVIII. yüzyılın son çeyreğinde doğduğu kesin olmakla birlikte, doğum tarihi, yıl olarak tespit edilememiştir. Küçük yaşta köyünden Erzurum il merkezine giderek orada bir süre öğrenim görmüş ve Nakşibendi tarikatına girmiş, daha sonra Erzurum’dan ayrılmıştır.
Şairin gezdiği ve yaşadığı yerler hakkındaki rivayetler de çeşitlilik gösterir. Trabzon, Sinop, Çankırı, Kastamonu, Konya, Niğde ve Sivas, onun gezdiği ve bir süre ikamet ettiği yerler arasında sayılır. Özellikle Kastamonu’nun, şairin uzun bir süre yaşadığı şehir olduğuna dair belgeler mevcuttur. Şiirlerinden hareketle Kastamonu’da Alişan Bey adlı varlıklı bir kişiyle görüştüğü ve hatta onun himayesine girdiği kabul edilir. Âşıklar arasındaki bir rivayete göre Emrah, İstanbul’da da bulunmuş, altı ay süreyle Tavuk Pazarı’ndaki âşıklar cemiyetinin başkanlığını yapmıştır. Fuat Köprülü bu rivayeti değerlendirirken şu yorumu yapar: “[Emrah Divanındaki] meşhur püskül destanı, İkinci Mahmut tarafından fesin umumi serpuş olarak kabulünden sonra bu yeniliği halka beğendirmek maksadıyla yazılmıştır. Eğer şairin İstanbul’a geldiği doğru ise bunun bu sıralarda olduğu ve manzumenin sultan Mahmud’a huluskârlık maksadıyla İstanbul’da yazıldığı tahmin olunabilir.” (Köprülüzade 1929: 12).
Ahmet Talat, Tokatlı Nuri adlı esrinde Emrah’ın Çankırı yıllarına ait tamamen halk rivayetlerine dayanan geniş bilgiler verir (Ahmet Talat 1933). Eyüp Akman ise şairin Kastamonu ve çevresinde ortaya konulan rivayetleri ve Kastamonu kaynaklarında bulunan Emrah’a ait şiirleri aktarır (Akman 2010).
Emrah’ın yaşadığı şehirlerde ne kadar kaldığı, bu şehirleri hangi sırayla gezdiği bilinmemektedir. Yine dolaştığı yerlerde birden fazla evlilik yaptığı, farklı şehirlerde çocuklarının olduğu şeklindeki bilgiler de rivayetten öteye gitmez.
Emrah, ileri yaşlarda gittiği Tokat’ın Niksar ilçesinde 1860-1861'de vefat etmiş, Karşıbağ mahallesi civarında Tekke Bayırı denilen yerdeki kabristana, Ahi Pehlivan türbesi yakınına defnedilmiştir. Vefatından uzun yıllar sonra Tokat ulemasından Hacı Abdulkadir Hıfzî Efendi, Emrah'ın mezar taşına manzum bir kitabe yazmıştır (Köprülüzade 1929: 12).
Emrah’ın ölüm tarihi de araştırmacılar arasında tartışma konusu olmuştur. Mezarındaki manzum kitabede belirtilen tarih 1271’dir. Ancak, Tokatlı Nuri’nin, Emrah’ın ölümü için yazdığı "Dilcûy-ı mücevher gibi bu târîh-i sâli /Nûrî ne güzel söylemiş üstâdına rahmet" biçimindeki tarih beytinde vurgulanan 1277 tarihi, araştırmacılar arasında daha fazla kabul görmüştür.
Eserleri şunlardır:
1. Divan-ı Emrah: Erzurumlu Mehmed Abdülaziz tarafından 1332 yılında İstanbul’da neşredilmiştir. Eserin kapağında şu kayıt vardır: “Tarikat-i aliyye-i Nakşibendiyye hulefasından arif-i billah vasıl-ı illallah Şeyh Emrah Erzurumi kaddesallahu sırrehü’l-aziz hazretlerinin divanıdır.”
56 sayfadan oluşan eserde Emrah’ın aruz vezniyle yazdığı şiirlerin bir kısmına yer verilmiştir. Divandaki bazı şiirlerin baş tarafında şiirin türü veya biçimini karşılamak üzere lebdeğmez, müstezad, dastan, gazel, mersiye gibi açıklamalar vardır.
2. Çeşitli mecmua ve cönklerde yer alan şiirler: Erzurumlu Emrah’ın şiirlerinin büyük bir kısmı el yazması cönk ve mecmualarda yer almaktadır. Bunlar, çoğunlukla hece vezniyle ortaya konulan şiirlerdir. Emrah’ın şiirlerinin yer aldığı cönk ve mecmuaların çoğu Milli Kütüphane ile Kültür Bakanlığı MİFAD arşivinde, bir kısmı da hususi arşivlerde bulunmaktadır. Şairin hece vezniyle söylediği şiirleri ilk kez Eflatun Cem Güney 1929 yılında yayımlamıştır.
Erzurumlu Emrah, saz çalan, âşık kahvehanelerinde fasıllara katılan, dolayısıyla hazırlıksız şiir söyleyebilen bir şairdir. Çeşitli mecmua ve cönklerde yer alan Emrah’a ait hece vezniyle söylenmiş şiirlerin, şekil ve muhteva yönünden âşık tarzı şiir geleneğine ait ürünler olduğu görülür. Yaşadığı dönemin edebî muhitlerinde ve özellikle saz şairleri üzerinde büyük etkisi olan Emrah’ın yetiştirdiği çıraklardan öne çıkanları Tokatlı Nuri ve Gedai’dir. Emrah, yetiştirdiği çırakları ile kendine has üslubun günümüze kadar uluşmasına zemin hazırlamış, kendi adıyla anılan bir ekolün, “Emrah Kolu”nun kurucusu olmuştur.
Halk rivayetlerine göre Emrah, dönemin Erzurum'da ikamet eden ünlü mutasavvıfı Habip Baba’nın yönlendirmesiyle tasavvuf yoluna meyletmiş, daha sonra intisap ettiği Nakşibendi tarikatı başta olmak üzere çeşitli tarikat çevrelerinde tasavvuf kültürü almış ve bunu şiirlerine yansıtmıştır. Bu tür konuları ele aldığı şiirlerinde tasavvufun temel kavramlarına aşina olduğu görülür. Tasavvuf çevreleriyle olan diyaloğu şairin hem tanınmasına, hem de saygın bir kişi olarak şöhret bulmasına katkıda bulunmuştur.
Emrah, divan şiirinin ustalarını okumuş, o tarzda da şiirler yazmıştır. Klasik tarzda yazdığı şiirlerinde Fuzulî başta olmak üzere Bakî ve Nedim gibi divan şairlerinin etkisi görülür. Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin bu şiirlerdeki yoğunluğu dikkat çeker. Yine bu tarzda yazdığı şiirlerinde klasik edebiyatın mazmunları sıkça karşımıza çıkar. Şiirlerinde zaman zaman ayet, hadis ve kelam-ı kibar iktibaslarına yer veren Emrah’ın özellikle devir nazariyesi ve vahdet-i vücud anlayışlarını yansıtan çeşitli manzumeleri bulunmaktadır.
Emrah, şiirlerinin bir kısmını aruz, bir kısmını hece vezniyle yazmıştır. Şiirlerinde Emrah veya Emrahî mahlasını kullanmıştır. Bütün bu bilgiler ışığında Emrah’ı divan şiiri tarzında da şiirler yazan mutasavvıf bir saz şairi olarak tanımlamak mümkündür. Bu özelliğinden dolayı Emrah, farklı kesimlerin edebî zevkine hitap etmiş, halk kitleleri arasında sevilerek okunmuş ve dinlenmiş, döneminin en büyük saz şairi olarak kabul edilmiştir.
Erzurumlu Emrah’ın şiirleri, 16. yüzyılda yaşadığı ve hakkında bir halk hikâyesinin oluşturulduğu kabul edilen Ercişli Emrah’ın şiirleriyle karıştırılmıştır. Yer yer Ercişlinin şiirleri Erzurumluya, Erzurumlunun şiirleri Ercişliye mal edilmiştir. Bu şiirlerin gerçek sahiplerinin tespiti için geçerli bir kıstas yoktur. Sadece 19. yüzyıldan önceki yazılı belgelerde Emrah adına kayıtlı şiirlerin Ercişli Emrah adlı şaire yahut "Ercişli Emrah ile Selvihan" adlı hikâyeye ait olduğu söylenebilir. Aynı şekilde Erzurumlu Emrah’ın şiirlerinin, öğrencisi Tokatlı Nuri’ye, yahut Nuri’nin şiirlerinin Emrah’a mal edildiğine de rastlanır. Sözlü kültür ürünlerinin üretme, icra ve aktarma süreçleri göz önünde bulundurulduğunda bu durumun başka şairler için de söz konusu olduğu görülür.
Kaynakça
Ahmet Talat (1933). Tokatlı Nuri. Çankırı: Çankırı Matbaası.
Akman, Eyüp (2010). Kastamonu Kaynaklarında Erzurumlu Emrah (Müntahabat-ı Eş’âr). Ankara: Gazi Kitabevi Yay.
Alptekin, Ali Berat (2004). Palandöken’in Zirvesindeki Âşık Erzurumlu Emrah. Ankara: Akçağ Yay.
Alptekin, Ali Berat, S. Sakaoğlu (2006). Türk Saz Şiiri Antolojisi (14-21. Yüzyıllar). Ankara: Akçağ Yay.
Bursalı Mehmed Tahir (1333). Osmanlı Müellifleri. İstanbul: yyy.
Eflatun Cem (1928). Erzurumlu Emrah Hayatı-Şahsiyeti-Eserleri. yyy.
Güney, Eflatun Cem (1975). Erzurumlu Emrah-Hayatı ve Şiirleri. İstanbul: İstanbul Maarif Kitaphanesi Yay.
İbnülemin Mahmud Kemal (1930). Son Asır Türk Şairleri. İstanbul: yyy.
Karadağ, Metin (1992). Karşılaştırmalı-Transkripsiyonlu Erzurumlu Emrah Divanı. Balıkesir: Uludağ Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Yay.
Köprülü, M. Fuad (1965). Türk Sazşairleri. Ankara: Millî Kültür Yay.
Köprülüzade Mehmet Fuat (1929). XIX. Asır Sazşairlerinden Erzurumlu Emrah. İstanbul: yyy.
Mehmed Abdülaziz (hzl.) (1332). Divan-ı Emrah. İstanbul: yyy.
Onay, Ahmet Talat (1996). Türk Halk Şiirlerinin Şekil ve Nev’i. Hzl. Cemal Kurnaz. Ankara: Akçağ Yay.
Özaslan, Metin (2001). Erzurum Âşıklık Geleneği. Ankara: Akçağ Yay.
Sakaoğlu, Saim (1986). “Emrah'ın Türk Saz Şiiri İçindeki Yeri ve Yetiştirdiği Ustalar”. Erciyes, 9 (101): 31-34.
Sakaoğlu, Saim (1987). Ercişli Emrah. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
Ziyaeddin Fahri (1927). Erzurum Şairleri. İstanbul: yyy.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder