Kimseye bâki değil mülk ü devlet, sim ü zer
Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez,
Ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır,
Daha sonra da suçluluk psikolojisine girer,
Etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül,
Küstürmedik insan bırakmazsınız.
Suç da kabahat de sizde olduğu hâlde,
Sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar,
Onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.
Hâlbuki bir şairin ifadesiyle,
“Kimseye bâki değil mülk ü devlet, sim ü zer;
Bir harap olmuş gönül tamir etmektir hüner!”
Eğer altın ve gümüş birisi için bâki olsaydı, onlar Karun’un işine yarardı.
Oysaki o, hazineleriyle birlikte yerin dibine batırıldı.
Bununla da kalmadı, Kur’an’da lanetlenmek suretiyle manen de insanlar tarafından sürekli yerin dibine batırılmaya mahkûm edildi.
(Bkz.: Kasas sûresi, 28/76-83)
Değildir bu bana layık bu bende
Şayet biz de talepte bulunmadan bazı mevhibe ve varidata mazhar oluyorsak bu durumda onları
“Yâ Rabbi! Değildir bu bana layık bu bende
Bana bu lütf ile ihsan nedendir?”
mülahazasıyla karşılamalı ve onların istidraç olmasından endişe etmeli,
korkudan tir tir titremeliyiz.
Dövene elsiz
İman ve Kur’an hizmetine gönül vermiş adanmış ruhlar,
Sevgi ve müsamaha ufuklarını her yerde korumalıdırlar.
Maruz kaldıkları en deni saldırılar karşısında bile onlar yol ve yön değiştirmemelidirler.
Yunus Emre,
“Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek.” diyor.
Son kısmı biraz değiştirerek, isterseniz siz “Kur’an talebeleri gönülsüz gerek.” diyebilirsiniz.
Evet, onlar, kırılsalar da kırmamalı, incinseler de incitmemelidirler.
Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile
Merhum Seyyid Kutup, “Nerede biz, nerede hakikî Müslümanlık!” demişti.
M. Akif’in konuyla ilgili sözleri ise daha ağırdır:
“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile,
Kaç hakikî Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
Bunları söyleyerek kimseyi ümitsizliğe düşürmek istemem.
İnsan daha baştan yeis kapılarını arkasına kadar sürgülemeli ve asla ümitsizliğe düşmemelidir.
Fakat bunun yanında insan, sık sık kendini murakabeye tâbi tutmaktan da geri durmamalıdır.
Çünkü burada hesaplı yaşarsanız, öbür tarafta altından kalkamayacağınız hesaplarla karşı karşıya kalmazsınız.
Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat
İnsan, şer’î emirleri olduğu gibi tekvinî emirleri de bir kitap gibi okumalı,
Bütüncül bir nazarla hadiseler arasındaki irtibatı yakalamaya gayret etmeli,
Sebep-sonuç münasebetlerini görmeye çalışmalıdır.
Recaizade M. Ekrem’in ifadesiyle,
“Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.”
Bazı hadiseler rastlantıya verilecek olsa ve bunların meydana gelme ihtimalinin yüzde bir olduğu söylense bile, bu tür hadiselerin alâkalı olduğu daha başka hadiseler de işin içine dâhil edildiğinde ihtimal hesapları binde bire, milyonda bire ve milyarda bire doğru düşmeye başlayacaktır.
Harâp eller, yıkılmış hânumanlar, kimsesiz çöller
Hazreti Bediüzzaman’ın yaşadığı döneme bakacak olursanız,
Her şeyin gümbür gümbür yıkıldığını ve bütün değerlerin alt üst olduğunu görürsünüz.
Nitekim Mehmet Akif o günleri;
“Harâp eller, yıkılmış hânumanlar, kimsesiz çöller
Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar.”
ifadeleriyle resmetmiştir.
İşte Üstad Hazretleri bütün bunları gördüğünde derdin çok büyük olduğunu anlamış ve buna derman olabilecek bir çözüm arayışına girmiştir.
Bir gün fakir bir adam
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), durağanlığı, pasif bir hayat yaşamayı, amelmanda olmayı ve elin-âlemin eline bakmayı asla istemez, böyle bir duruma rıza göstermez.
Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem), dilenciliğe savaş açmış, pek çok hadis-i şerifte onu zemmetmiş, ümmetini de dilencilik yapmaktan sakındırmıştır.
Mesela bir gün fakir bir adam Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek bir şeyler istediğinde, o adama evindeki bazı eşyaları sattırmış, sonra bu parayla bir balta satın aldırarak onu ormana göndermiş, kesip topladığı odunları satmasını istemiştir.
Adam, bir süre sonra alma durumundan verme durumuna yükselip kazandığı paralarla Efendimiz’in huzuruna geldiğinde, ona şöyle demiştir: “Bu, senin için kıyamet gününde yüzünde bir dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır.” (Ebû Dâvûd, zekât 26; İbn Mâce, ticârât25)
Arzın altındaki öküz...
Hem zaten yapılan hizmetlerin hiçbiri bizimle kaim değildir.
İronik bir dille ifade edecek olursak,
“arzın altındaki öküz”
değiliz ki, öldüğümüz zaman yer yıkılsın!
Âb-ı pâke ne zarar...
Zâlim ve mütecaviz bir kısım kimselerin aleyhinizde yürüttükleri bir kısım komplolara, iftira ve tezvirlere de takılmamak gerekir.
Bir Türk atasözünde geçtiği üzere,
“Âb-ı pâke ne zarar, vakvaka-i kurbağadan!”
Yani kurbağa ötmesinin temiz suya hiçbir zararı olmaz.
Önemli olan suyun, pak ve temiz olmasıdır.
Siz doğru bir yolda, iyi bir güzergâhta yürüdükten sonra, fitne ve fesada kilitlenmiş bir kısım kirli ağızların aleyhinizde söyleyeceği lafların hiçbir önemi yoktur.
Her üren (havlayan) kelbin ağzına bir taş atacak olsan...
Hazreti Üstad’ın, Kur’ân-ı Kerim’e dil uzatanlar hakkında naklettiği şu mısraı hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz:
“Her üren (havlayan) kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.”
(Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.127)
Tîz reftâr olanın pâyine damen dolaşır
Sabrın türleri diyebileceğimiz bu hususların hiçbirisi ihmal edilmezse şayet, bu sırlı anahtarla nice kapılar açılabilir.
Fakat sabırla hareket edilmeyip acele edildiği zaman ise tökezleme mukadderdir.
Zira
“Tîz reftâr olanın pâyine damen dolaşır,
Erişir menzil-i maksuda aheste giden.”
Acele edenin eteği ayağına dolaşır; fakat temkinli hareket eden insan maksadına erişir.
Bu açıdan müminlerin hesaplı yürümeleri gerekir.
Hesaplı yürüme veya sabırlı hareket, âtıl durmakla karıştırılmamalıdır.
Bilâkis insan, sürekli aktif olmalı, hedefine yürümeli fakat yürürken de, tedebbür, tezekkür, teemmül ve temkinle yol almalıdır.
Doğacaktır sana va´dettiği günler Hakk’ın
Şahsen, imanı güçlü bir insan olduğumu iddia edemem.
Bununla birlikte yirmi yaşımdan bu yana hayatım hep baskı ve tazyik altında geçmesine rağmen hiç ümidimi kaybetmedim.
Daha askere gitmeden cami penceresinden alınıp karakola götürüldüm, hakarete uğradım, tehdit edildim.
Fakat bütün bunların menfi mânâda bana hiçbir tesiri olmadı.
Bir ân bile yürüdüğüm yoldan geriye dönmeyi düşünmedim.
Alınıp götürülme, bir yere atılma gibi tehdit ve tazyikleri hiç mi hiç önemsemedim.
İki tane insan bulduğumda hemen cami içinde oturup onlarla ders okumaya koyuldum.
Yaşadığım sıkıntılar askerlikten sonra da devam edip gitti.
Fakat ben, hiçbir zaman ye’se düşmedim.
Hayatım boyunca hep,
“Doğacaktır sana va´dettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”
mülâhazalarına bağlı kaldım.
Zira Cenâb-ı Hak, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ
(Yusuf sûresi, 12/87) kavl-i kerimiyle Allah’ın rahmetinden ümidin kesilmemesi gerektiğini ve kâfirlerden başka hiçbir kimsenin O’nun rahmetinden ümidini kesmeyeceğini ifade buyurmuştur.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Hususiyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde beşerin maruz kaldığı olumsuzluklara tarihin hiçbir döneminde hiçbir toplum maruz kalmamıştır.
Mehmet Akif,
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.”
ifadeleriyle o dönemin fecaat ve fezaatını resmettikten sonra,
“Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi,
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi,
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi.”
mısralarıyla sosyal hayatta cereyan eden bu “sünnetullah”a işaret etmiştir.
Arapça / يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’yı çok iyi bilen usûlüddin ulemasının ifadelerinden Cemâlullah’ı müşahedenin en büyük Cennet nimeti olduğu sonucu çıkartılabilir.
Mesela Sirâceddin Ali İbn Osman el-Ûşî Ehl-i Sünnet itikadını mısralara döktüğü bir şiirinde bu hakikati şu ifadelerle dile getirir:
يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ
وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ
فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ
فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ
“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez.
O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar.
‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54)
Hazreti Üstad’ın ifadesiyle de binlerce sene mesudane yaşanan dünya hayatı Cennet’in bir saatine mukabil gelmediği gibi,
Cennet’in de binlerce sene hayatı Cemâlullah’ı rü’yetin bir dakikasına mukabil gelmeyecektir.
( Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.260 (Yirminci Mektup, Birinci Makam))
Cânı Cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil
Böyle anlar (Ramazan) bize, o kadar içli, o kadar tatlı, o kadar munis ve o kadar yumuşak gelir ki, böyle bir süreçte zamanın saniyeleri, saliseleri o kendilerine has nefasetleriyle ruhlarımızın derinliklerine sindikçe, bir vuslat çağına girdiğimiz hülyalarına kapılarak varlığımızın kubbesi çatlayacakmış da öteye geçecekmişiz gibi olur. Aslında,
“Cânı Cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil
Ne nizâ eyleyelim o ne senindir ne benim”
mülâhazasını paylaşanlar için bu tabiî bir vetiredir.
Ey Rab Seni bilmemek hasret, yakınlık ateş
Ramazanın büyüklüğü ve Hak rahmetinin enginliği nispetinde onda öyle bir âhenge erer,
öyle yerli yerine oturur ve öyle ufkî bir derinliğe ereriz ki,
gönlümüz Hakk’a en yakın olmanın huzurunu duyar
ve bütün benliğimiz yer yer O’nun rahmet tecellileri karşısında ra’şelerle ürperir,
zaman zaman da üns esintileriyle sarıldığımızı hisseder gibi olur;
“Ey Rab Seni bilmemek hasret, yakınlık ateş,
Sinelerde yanan kor ocaklardakine eş...
Hele aşkın hele aşkın, aşkın tam bir Cennet.!
Ne olur aşkınla dirilmeme inayet et!”
diye mırıldanır, ufkumuzla bütünlüğümüzü gözden geçirir ve içinde bulunduğumuz havaya öyle uyarız ki, hem en saf neşelerle coşan bir çocuk, hem de bin âhı birden duyabilen bir hassas ruh gibi, iki kutuplu bir dünyanın merkez noktasında, elemi zevklerine eş, endişeleri sevinçleriyle at başı, ümitleri her zaman temkine dayalı, korkuları recâ payandalı, ikilemler içinde ama mutlaka tevhid hedefli en engin duygularla ufuktan ufuğa koşarız; koşar ve âdeta ruhlarımızın kubbesi çatlayıp da açıkta kalacakmışız gibi bir hisle ürpeririz.
Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder
Şimdiye kadar bu mübarek ayı, değişik iltifat esintileriyle defaatle idrak ettik ve defaatle Ramazanlaşmaya çalıştık; millet olarak şanlı günlerin içli ve derin Ramazanları...
harb u darblerin yaşandığı o tozlu-dumanlı günlerin sisli atmosferinde, ziyası ve bereketiyle maytaplar gibi yanıp-sönen buruk Ramazanları..
maddî-mânevî iç içe yoklukların ortalığı kasıp kavurduğu hazanlı Ramazanları..
azimlerimizi ümitlerimize bağlayıp
“Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder
Halk eder esbâbını bir lahzada ihsan eder”
duygularını mırıldanarak, iftar-sahur arası gelip-gidip fevkalâdeden bir kapı aralanacağı ümidiyle hep aktif bekleyişte bulunduğumuz canlı fakat yetim Ramazanları…
Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun
Mehmet Akif de;
“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…
En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!”
ifadeleriyle bu hakikate dikkatleri çektiği şiirinin başında ümitsizliğe düşene şöyle hitap ediyor:
“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”
Hâsılı, başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı kimseler sizin en masumane hizmetlerinize engel olmak isteyebilir ve tekerleğe çomak sokabilirler.
Fakat elli türlü komplo kurulsa da, Allah’ın izni ve inayetiyle, katiyen ümitsizlik yaşamamalı, sarsılmamalı ve hep elif gibi dimdik durmalıdır.
İnsanı tanıma
İnsanı tanımada Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hâdise bize bir bakış açısı verebilir:
Şöyle ki, yaşanılan hâdiseye göre, şâhitlikte bulunan bir kişiye Hazreti Ömer:
“Ben seni tanımıyorum. Fakat benim seni tanımamam sana zarar vermez.
Dolayısıyla seni tanıyan birisini getir.” der.
Orada bulunanlardan birisi: “Ben onu tanıyorum ya Emîre’l-mü’minîn!” deyince, Hazreti Ömer: “Onu neyiyle tanıyorsun?” diye sorar.
O da, “Onu adalet ve faziletiyle biliyorum.” cevabını verir.
Bunun üzerine Hazreti Ömer, adama üç soru daha sorar:
“O adam, gecesini-gündüzünü bildiğin ve girip-çıktığı yerden haberdar olduğun çok yakın bir komşun mudur?
O adam, kişinin takvâsını ortaya koyan, dinar ve dirhemle alış-veriş yaptığın bir kimse midir?
O adam, insanın güzel ahlâkını anlamayı sağlayan bir yolculukta arkadaşlık ettiğin biri mi?”
Bütün sorularına, “Hayır.” cevabını alan Hazreti Ömer:
“Sen onu tanımıyorsun.” der ve adama dönerek: “Git, seni tanıyan birisini getir.” buyurur.
(el-Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebîr 16/180)
Bu hâdiseden de anlaşılacağı üzere birinci olarak,
Bir insanı tanıdığını söyleyebilmek için evvelâ onun gündüzleri ne işle meşgul olduğunu, gecelerini nasıl değerlendirdiğini; her gün yaptığı işlerin muhasebesi adına nasıl yanıp tutuştuğunu, hayaline gelip bulaşan ve hakikatte öyle olmasa bile onun “olumsuz” saydığı şeyler karşısında dahi bin kez“estağfirullah” deyip inlediğini bilebilecek kadar beraber bulunmak lazımdır.
İkinci olarak, onunla birlikte yolculuğa çıkmalı, yolculuğun meşakkatine beraber katlanılmalıdır.
Bir mefkûre uğruna dünyanın çeşitli yerlerine birlikte seyahat etme ve haccın zorluklarına birlikte göğüs germe de bu çerçeve içinde değerlendirilebilir.
Zira insanların ne kadar halim selim davranabildikleri ya da zorluklara dayanamayıp öfkeye kapıldıkları, muvazenelerini kaybedip bir kısım depresyonlara girdikleri veya metanetlerini korudukları ancak böylesi yolculuklarda ortaya çıkabilir.
Aksi hâlde, söz konusu meşakkatlere birlikte göğüs germeden, o insanların yeterince tanındığı söylenemez.
Üçüncü olarak, alış-veriş yapma ki insanlar, kılı kırk yararcasına ihkâk-ı hak etmeye matuf müspet veya menfi düşüncelerini ancak ticarette gösterebilirler.
Dolayısıyla insanlarla bu anlamda bir ticaret yapılmamışsa, onların bu husustaki hassasiyetleri bilinmiyor ve yeterince tanınmıyorlar demektir.
Bir insanı tanıma adına burada sayılanlara ilâve olarak, hapishane gibi kapalı alanlarda hayatı paylaşma hususu da zikredilebilir.
Zira insanların küçücük meselelerde dahi nasıl birbirleriyle tartıştıkları, en akıllı ve ağırbaşlı insanların bile yapılan muameleler karşısında nasıl depresyonlara girip âdeta felç hâline geldiklerinin açıkça görülebileceği yerlerden birisi hapishane ortamıdır.
Bunu, o ortamı yaşama tecrübesi olanlar iyi bilir.
Dolayısıyla böyle bir ortamı paylaşmadan insanları yeterince tanımak mümkün değildir.
Söz konusu kriterler olmadan, insanlar hakkında, “Biz onları tanıyoruz, iyi insanlardır.” türünden sözler, en hafif ifadesiyle hilâf-ı vâki beyandır.
Çünkü insanları tanımak ve onlarla ilgili bir hüküm verebilmek, mücerret sözden ziyade, ancak yukarıda sayılan disiplinler çerçevesinde mümkün olacaktır
İlim ilim bilmektir
Yunus Emre de;
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsen,
Ya nice okumaktır.” demiştir.
Yoksa meseleyi elin-âlemin takdirine bağlayan insanların, bulunduğu yerin bir adım ötesine geçebilmeleri mümkün değildir.
Böyle insanlar hakkında başkalarının, “Falan kişinin maşallahı var! Nasıl da insanlara yardımcı oluyor, yol gösteriyor ve onları içine düştükleri bataklıktan çıkarıyor.” türünden sözler söylemelerinin de onlara hiçbir faydası olmayacaktır.
Sorudaki hadis-i şerif muvacehesinde değerlendirecek olursak,
şayet bir mü’min ilmi ve bilgisi arttığı hâlde dünyayı ve içindekileri elinin tersiyle itemiyor,
hâlâ dünya ile oturup kalkıyor, dünya deyip onun arkasından koşuyor, bir pâye elde ettiğinde hemen gözünü daha yukarısındaki bir pâyeye dikiyor ve ihraz etmiş olduğu dünyalıkları elinden kaçırmamak için ölüp ölüp diriliyorsa o, başka değil ancak Allah’tan uzaklaşmış demektir.
Ne ilmim var ne a’mâlim
Alvarlı Efe Hazretleri, günde altı saat minderde oturup ilimle, sohbet-i Cânan’la meşgul olmasına, Zât-ı Ulûhiyet’in nâm-ı celili anılınca beti benzi atmasına rağmen yine de,
“Ne ilmim var ne a’mâlim
Ne hayr u tâate kaldı mecâlim,
Garîk-i isyanım, çoktur vebâlim,
Aceb rûz-i cezâda nola hâlim.” derdi.
Bak şu gedânın hâline
İnanan bir gönül, Zât-ı Ulûhiyet’i bilme, mârifet ve muhabbet deryalarına yelken açma adına sürekli tefekkür ve tezekkürde bulunmalı ve hiç doyma bilmeden yoluna devam etmelidir.
Kendisine sunulan maârifet kâseleri karşısında;
“Bak şu gedânın hâline,
Bende olmuş zülfün teline,
Parmağım aşkın balına,
Bandıkça bandım, bir su ver!” demelidir.
Zahidin gönlünde Cennet’tir temenna ettiği
Bir diğer aşk kahramanı ise;
“Zahidin gönlünde Cennet’tir temenna ettiği, Ârif-i dilhastenin gönlündeki dildârıdır.”
(Şeyh Galib) mısralarıyla âşığın iç dünyasının resmini ortaya koymuştur.
Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni
Başka gönül eri;
“Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni,
Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” (Alvarlı Efe)
sözleriyle aşk yolunu nazara vermiş
Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşina beni
İnsanı Allah’a ulaştıran yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır.
Çünkü her bir insan farklı istidat ve kabiliyetlere sahiptir.
Buna göre bazı hassas tabiatlar, Hakk’a ulaştıran yollar içinde en önemli güzergâhın aşk olduğunu söylemişlerdir.
Bu aşk yolcularından kimi;
“Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşina beni,
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni!” (Fuzulî)
Sen tecellî eylemezsin, perdede ben var iken
“Sen tecellî eylemezsin, perdede ben var iken
“Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana!” (Gavsî)
beytinde ifade edildiği gibi, insan hakikî vücut karşısında kendi vücudunu erittiğinde, hakka’l-yakîn ufkuna kapı aralamaya başlıyor.
Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı
Niyâzî Mısrî’nin ifadeleriyle,
“Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,
Ben beni terk eyledim gördüm ki ağyâr kalmadı.”şeklinde seslendirmeye başlarlar.
Demek insan kendini terk edince her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerini görmeye başlıyor; başlıyor ve ciddî bir istiğrak, bir heyman, bir kalak hâliyle kendinden geçiyor ve o derya içinde eriyip yok oluyor.
İyiliğe iyilik her kişinin kârı
Elleri, dilleri, gözleri, kulakları hatta jest ve mimikleriyle hep kötülük döktürüp dururken mü’min, onların bütününe iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle bunun bir fasit daire haline gelip devam etmesine meydan vermemelidir.
Bir Türk atasözünde manzum halde bu durum, “İyiliğe iyilik her kişinin kârı / Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” ifadeleriyle dile getirilir.
Dolayısıyla bir mü’mine, münkere marufla karşılık verip “Er kişi” olmak yakışır.
Diğer türlü mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimanesine girerek,
“Onlar kötülük adına şunları dedi, bunları etti; ben de karşılık olarak şunları yaptım.” demesi gibi, ancak acûze-i şemtâların dillendirecekleri güft u gû’lara girmesi ve bir yönüyle sevap yolunda günahlara yelken açması ona yakışmaz!
Yakinim var ki; istikbal semâvât u zemîn-i Asya-bâ
Üstad Bediüzzaman, en olumsuz atmosferde bile“Evet, ümitvar olunuz.
Şu istikbal inkılâbatı içinde, en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır!”
(Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.126) deyip ümitle gürlemiş;
“Yakinim var ki; istikbal semâvât u zemîn-i Asya-bâ
Hem olur teslim, yed-i beyzâ-yı İslâm’a.”
(Bediüzzaman, Sözler, s.755 (ed-Dâî); Şuâlar, s.739.) sözleriyle çevresine hep ümit aşılamıştır.
Hazreti Halid bin Velid
Esasında, her güzel iş ve muvaffakiyette her şeyin Allah’tan bilinmesi Müslüman inanç ve ahlâkında hassasiyetle üzerinde durulan bir konudur.
Mesela Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), bu mülâhazayla Yermûk gibi çok ciddî bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i (radıyallâhu anh) vazifeden almıştır.
(Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491)
Suriye’de Bizans hakimiyetini sona erdiren ve Müslümanların bölgeye hâkim olmasını sağlayan bu savaşta düşman kuvvetler Müslümanların en az 7-8 katı idi.
Ama Allah’ın izniyle Müslümanlar savaş sonunda büyük bir zafer elde etmişlerdi.
Orduya komutanlık eden Hazreti Halid’in bu savaşta ilk defa uyguladığı harp stratejileri, askerî dehası, aynı zamanda cesaret ve yiğitliği herkes tarafından takdir ediliyordu.
Ve işte böyle bir savaş devam ederken Hazreti Ömer, Hazreti Halid’i vazifeden almış ve Koca Halid (radıyallâhu anh) sarığı boynunda halifenin karşısına çıkmıştı.
O ki, Sâsâniler’in ve Bizans’ın başına bir balyoz gibi inmişti.
Hazreti Ebû Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ifadesiyle, “Halid gibisini analar doğurmamıştır.” (et-Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk 2/315) Bir Batılının dediği gibi “Biz, Anibal gibi komutanları Halid’in kapısında kumandanlık dilenirken görüyoruz.” İşte herkesin takdir ettiği böyle yüce bir kamet olmasına rağmen artık o, Halife-i Rûy-i Zemin’in önünde, sarığı boynunda, kumandanlıktan azledilmiş sıradan bir neferdir.
Hazreti Halid, Hazreti Ömer’in yanına geldiğinde -ruhum ikisine de feda olsun- Hazreti Ömer ona, “Halid! Biliyorsun seni çok severim.
Fakat halk, elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor.
Hâlbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır.
Senin bir mit hâline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum.
Azlediş nedenim bu…” demişti.
(Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491) Bu durum karşısında Hazreti Halid (radıyallâhu anh), büyüklüğüne baş döndürücü ayrı bir büyüklük katar, o güne kadar emrinde bir nefer olan Hazreti Ebû Ubeyde İbn Cerrâh’ın (radıyallâhu anh) emri altına girer..
girer ve hayatının sonuna kadar da bir nefer olarak İslâm ordusunun parlak bir kılıcı olarak mücadele eder
Îsâr 2
Îsâr hasletinin nereye kadar ulaşabileceğini göstermesi açısından ahirete ait şu tablo ne kadar dikkat çekicidir.
Rivayet edildiğine göre Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm zenginler ile âlimlerin Cennet kapısında karşılaşmalarını gayb-bîn gözüyle görerek bize haber vermiştir.
Buna göre -biraz açarak ifade etmek gerekirse- âlimler zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz.
Çünkü siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkânları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık.
İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz.
Dolayısıyla öncelik hakkı size aittir.
Buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler.
Fakat cömert zenginler, “Aslında biz size borçluyuz; çünkü eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helâlinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarf edemezdik.
Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız.
Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar.
Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve cömert zenginlerle ard arda Cennet’e dâhil olacaklar.
Âlimlerle cömert zenginler arasındaki bu konuşmayı sadece ileride vuku bulacak bir hâdisenin nakledilmesi şeklinde anlamamak gerekir.
Bilâkis burada aynı zamanda îsârın enginliği de anlatılmaktadır.
îsâr
Mehmet Akif, îsâra ait bu yüce ruhu Yermuk Muharebesi vesilesiyle gözümüzün önüne sermiştir.
Bu savaşta sahabe efendilerimizden Hâris İbn Hişam, İkrime İbn Ebî Cehil ve Ayyâş İbn Ebî Rebîa (radıyallâhu anhum) ölümcül yara almıştı.
Şehadetleri beklenirken onlardan Hazreti Hâris su istemiş, hemen bir sahabî efendimiz matarayı eline alıp onun imdadına koşmuştu.
O, son anlarını yaşamaktaydı.
Belki de sadece bir kelime söylemeye gücü vardı.
Tam matarayı dudağına götüreceği sırada Hazreti İkrime’nin su istediğini duymuş, suyun ona götürülmesini işaret etmişti.
Sahabî suyu ona götürmüş, o da tam matarayı dudağına götüreceği esnada bu sefer de Hazreti Ayyâş su istemişti.
Hazreti İkrime, suyun ona götürülmesini işaret etmişti.
Sahabî, Hazreti Ayyâş’a matarayı götürdüğünde onun şehit olduğunu görmüştü.
Diğerlerine suyu yetiştireyim diye yanlarına vardığında onların da çoktan şehit olduklarını anlamıştı.
(el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084)
Buca kampındayken hiç unutmadığım buna benzer bir hâdise yaşanmıştı.
Yemek yerken tabağıma bir et parçası düşmüştü.
Ben de onu hemen yanımda oturan misafir bir hocanın önüne itmiştim.
O da yanındakine itti; derken et parçası belki on iki tane insanın önünde dolaştıktan sonra yine onun tabağına gelmişti.
Nüktedan bir insan olan hoca da, Yûsuf Sûresi’nde geçen bir âyet-i kerimeyi okuyarak, بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ إِلَيْنَا “Bidâa döndü dolaştı ve bizi buldu.” (Yusuf sûresi, 12/65) demişti.
İşte insanlar arasında bu duygu ve düşüncenin yaygınlaşması toplumun huzuru, kardeşlik ruhunun tesisi adına çok önemlidir.
Ruhum benim oldukça bu imanla beraber
O Âbide Şahsiyet’te hiçbir zaman bir ümit kırılması yaşanmıyordu.
Sanki Süleyman Nazif,
“Ruhum benim oldukça bu imanla beraber
Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.”
mısralarıyla O’nun ruh hâletini seslendirir.
Yüksek İslâm Enstitüsü
Kaldı ki, insanlık adına ortaya konan bu güzel faaliyetler için gerekli sebepler, bunlarla da sınırlı değildi.
Bir de eğitim hizmetlerinin doğruluğuna ve gerekliliğine inanmış fedakâr finansörlere ihtiyaç vardı.
Bu finansörleri bulmak, ikna etmek ve onlardan gönüllü olarak bu ihtiyaçları karşılamaları için talepte bulunmak oldukça zordu.
Burada bir hatıramı arz ederek yaşanmış bir hâdiseyle konuya açıklık getirmek istiyorum.
İzmir’de inşa edilecek olan Yüksek İslâm Enstitüsü için varlıklı iki insanla birlikte fabrikaları gezip sahiplerinden yardım istiyorduk.
Onlar, insanlara meselenin ehemmiyetini anlatmak ve daha kolay inandırıp ikna edebilmek için bir vaiz olarak yanlarında beni de götürüyorlardı.
Bu maksatla gittiğimiz bir tuğla fabrikasında meselenin önemini anlattıktan sonra fabrikanın sahibi, cebinden -hilâf-ı vâki olmasın- sadece elli lira çıkarıp vermişti.
Takdir edersiniz ki bu küçük rakamlarla Yüksek İslâm Enstitüsü’nün kurulması, imkânsız denecek kadar zordu.
Bu durum karşısında, ilgili arkadaşlarla aramızda yaptığımız istişare neticesinde çağrılabilecek durumda, imkânı iyi olan insanların bir mekâna davet edilmesi ve böylelikle onların himmetlerine başvurulmasına karar verildi.
Hatırlayabildiğim kadarıyla ancak bir masanın dört tarafını dolduracak kadar insan gelmişti.
Orada bir konuşma yaptım.
Davete icabet edip gelen insanlar, yüz bin lira, elli bin lira, kırk bin lira, otuz bin lira gibi çeşitli miktarlarda yardım taahhüdünde bulundular.
Fakat oradakilerden birisi, “Herkes bir meseleye inandığı kadar verir, ben iki bin beş yüz lira veriyorum.” diyerek âdeta ordu bozanlık yaptı.
Fakat gün geldi ülkenin değişik yerlerinde onlarca insan, bu tür hayır faaliyetleri için birbirini teşvik etti; öyle ki, himmetlerine müracaat edilecek bir toplantıdan haberdar olmadıklarında, “Ben niye çağırılmadım?” diye sitem ettiler.
Hatta aynı maksat için bir araya gelinen başka bir mecliste konuşmayı yaptıktan sonra bir odaya çekildiğimde astsubay emeklisi bir insan elinde anahtarlar olduğu hâlde odaya girdi, duygulu bir şekilde “Az önce herkes himmet etti, benimse verecek bir şeyim yoktu, onun için size evimin anahtarlarını getirdim.” dedi.
Tabiî ki benim böyle bir teklifi kabul etmem mümkün değildi, teşekkür edip uygun bir dille geri çevirdim.
İşte 90’lı yıllardaki o ilk yurt dışı açılım günlerine gelindiğinde artık insanımızda bu ruh oluşmuştu.
Dolayısıyla mesele sadece öğretmen ve belletmen meselesi değildi.
Anne-babanın razı olması, gidilecek yerlerin ve konjonktürün müsait olması, gidecek insanlara civanmert Anadolu insanının finans desteğinin olması gibi pek çok ihtimalin bir araya gelmesiyle dünya çapındaki bu eğitim faaliyetleri tahakkuk edebilirdi ki ihtimal hesaplarına göre bu, milyonda bir ihtimaldi.
O hâlde milyonda bir ihtimalle gerçekleşen bir meseleyi, hiç kimse kendi dehasına, fetanetine, kiyasetine, yüksek aklına, mantığına, muhakemesine veya stratejik gücüne bağlayamaz; bağlamaya kalktığında büyük bir zulüm ve saygısızlığa girmiş olur.
Ruhum benim oldukça bu imanla beraber
O Âbide Şahsiyet’te hiçbir zaman bir ümit kırılması yaşanmıyordu.
Sanki Süleyman Nazif,
“Ruhum benim oldukça bu imanla beraber
Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.”
mısralarıyla O’nun ruh hâletini seslendirir.
Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
Bütün bu misaller,
“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” (Niyazî-i Mısrî)
sözleriyle ifade edildiği üzere, insanı yetiştiren muallimin tesirini ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda bir hamlede amudî (dikey) yükselme adına da misal teşkil etmektedir.
Sen Mevlâ’yı seven de
Evet insanın, dünya ve içindekileri sinesinden söküp atması, sadece O’nun mülahazasıyla dolup taşması ve zihnini sürekli O’nunla meşgul etmesi lâzımdır.
İnsan, bunları yerine getirdiği takdirde Cenâb-ı Hakk’ı bulmuş olacak; O da kulunun bu samimi gayretlerini karşılıksız bırakmayacak ve kudsî hadis diye rivayet edilen sözün devamında buyurulduğu gibi, onun bütün arzularını, hatta daha da fazlasını lütfedecektir.
Alvarlı Efe Hazretleri bu hakikati ne güzel ifade eder:
“Sen Mevlâ’yı seven de
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?”
İşte bu mertebeye eren mü’min, değişik arzu ve isteklerin vesayetine girmekten kurtularak hakikî hürriyete kavuşur.
İstediğini O’ndan isteyenler, hiçbir zaman yollarda mahrum kalmazlar.
Biz de istediklerimizi O’ndan istersek; ama bugün, ama yarın, ama öbür gün taleplerimizi O mutlaka verecektir.
Alvarlı Efe Hazretleri, rahat ve sâde bir söyleyişle bunu ne güzel ifade eder:
“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,
Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?”
Eğer bir insan bütün bu nimetlerin farkında olur, O’na teveccüh eder, kullukta derinleşir, “hel min mezid/dahası yok mu” kahramanı kesilir, sürekli mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyakını artırmaya çalışırsa, Allah da lütuf ve keremiyle onu enaniyet ve bencillik girdabından kurtarır.
Alvar İmamı’nın ifadeleriyle;
“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?”
Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil
İnsan, Yüce Yaratıcı’yı tanıdıkça, “Acaba O, benden ne istiyor? O’nun yakınlığına nasıl erebilirim, sinemi O’nun iştiyakıyla nasıl doldurabilirim? Zira sinemi O’nun iştiyakıyla doldurmak benim vazifem, O’nun da hakkıdır.
Bu sinede sadece O tecelli etmeli, O’ndan gayrı her şeyi (mâsiva) çıkarıp atmalı!” diyecek ve arayışını derinleştirecektir.
Fuzûlî, bu hakikati şöyle seslendirir:
“Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;
Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?”
Evet insanın, bu şiirde işaret edildiği gibi, dünya ve içindekileri sinesinden söküp atması, sadece O’nun mülahazasıyla dolup taşması ve zihnini sürekli O’nunla meşgul etmesi lâzımdır.
Kul oldum, kul oldum, kul oldum
Bir hakikat eri, Resûl-i Kibriyâ’nın (aleyhi ekmeletüttehâyâ) bir kapı kulu ve âzât kabul etmez boynu tasmalı bir bendesi olmaya talip olmuşsa, Hazreti Mevlânâ’nın ifadeleriyle:
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum!
Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar âzât olunca şâd olur;
Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”
diyerek âdeta avazı çıktığı kadar İslâm’a teslimiyetini ifade mânâsında Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) bende olduğunu haykırmışsa, bunu başka hiçbir şeyle değiştirmez, değiştirmemelidir.
Mevlâ görelim neyler
Adanmış gönüller,
“Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”
deyip yürüyüşlerine bu anlayışla devam ettikleri müddetçe, Allah’ın izni ve inayetiyle, O’nun sıyanet kanatları altında hizmetlerine devam edecekler ve hiç kimse de onlara engel olamayacaktır.
Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Sen’den dönmezem
Nesimî gibi,
“Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Sen’den dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar Sen’den dönmezem
Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr Sen’den dönmezem
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr Sen’den dönmezem.”
demeli ve söylenen kem sözlere takılıp kalmadan ve zihinlerini onlarla meşgul etmeden bütün himmetlerini yapmaları gerekli olan işe yoğunluşturarak hak bildikleri yolda dimdik yürümelidirler.
Kazara bir sapan taşı
Sa’dî’nin ifadeleriyle,
“Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse
Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.”
Dolayısıyla eğer siz altın kâse iseniz, varsın taşlasınlar; Allah’ın izni ve inayetiyle size kimse zarar veremeyecektir.
Ne dünyadan safa bulduk
Atılan iftiralar, kınanıp yerilmeler, alay ve istihzalar, nice entrika ve komplolar… Bütün bunlara karşı,
“Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var
Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâ bir ilticamız var.”
(Nef’î)
anlayışıyla hareket edilmeli ve vakarlı bir duruş sergilenmelidir.
Gül hâre düştü
Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib,
Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib”
(Nâilî-i Kadîm)
beytinde ifade edildiği gibi, bugüne kadar nice güller hâre düştü, nice bülbüller feryad ü figan etti.
Bugün de feryad ü figan etmek mefkûre kahramanlarına düştü.
Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada
Yüce Allah’tan dileğim odur ki, yüksek bir mefkûreye gönül vermiş insanlar, bu hicap hislerini hep korusunlar; dünyanın çelmesine gelmesin, bir el-enseyle devrilmesin, bir kündeyle yıkılıp gitmesinler.
“Biz burada dişimizi sıkar, sabrederiz, yeter ki ötede hiçbir şeyimiz eksik olmasın.” desinler.
Evet onlar,
“Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada
Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belâda.”
(Ziya Paşa)
anlayışıyla, kahr u belâlara razı olsunlar ama başkalarının şatafatlı hayatına imrenmesinler.
Dünyalık şeyleri, ayaklarının ucuna bulaşmış bir pislik olarak görsünler.
Nice servi revan canlar
Dünyaya meyletmiş ama sonra derinlemesine dalmış ve belini doğrultamamış, ona yenik düşmüş insan sayısı az değildir.
Alvar İmamı’nın ifadeleriyle
“Nice servi revan canlar
Nice gül yüzlü sultanlar
Nice Hüsrev gibi hanlar
Ve nice tâcdarlar.”
bir bir gelmiş ve maalesef bir bir yıkılıp gitmişlerdir.
Hak erlerinin bu şeytanî telâkkilere kendilerini kaptırmaları, “Ben de kazanıp onlar gibi yaşayayım; benim de evim, servetim olsun…” demeleri, kendi elleriyle kendi kredilerini bitirmeleri demektir.
Kader, onların sahip oldukları nimetlerin de ellerinden alınmasına ve nihayet ayaklarının kayıp devrilmelerine fetva verir.
Gelse celâlinden cefâ
Zaman ve mekânın yegâne sahibi Allah’tır (celle celâluhu).
Hüküm de O’na aittir.
O hâlde neticeye karışmak bizim işimiz değildir.
O’nun hakkımızdaki hükümlerini takdirle karşılamalı;
“Gelse celâlinden cefâ,
Yahut cemâlinden vefa;
İkisi de câna safâ,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” (İbrahim Tennûrî)
anlayışıyla hareket edilmelidir.
Bazen celâlden cefa, bazen de cemâlden safa gelebilir; bunların ikisini de bir bilmeli, ne safa ile sevinmeli ne de cefa ile yerinmelidir.
İnsan, “Ne yaptım da bunlar başıma geldi? Bu ıztıraplar, sıkıntılar, dedikodular, çekememezlikler, hazımsızlıklar neden hep beni buluyor?” dememelidir.
Bu konuda Alvar İmamı’nın inciden daha parlak şu ifadeleri ne kadar güzeldir:
“Âşık der inci tenden,
İncinme incitenden,
Kemâlde noksan imiş,
İncinen incitenden.”
Evet ille de ötede bir kemâl beklentiniz varsa, dünyevî şeyler açısından burada kemâle talip olmak, kemâlsizlik emaresidir; halkın alkış ve takdirini bekleme gibi arzular, ahiret adına birer iflâs ve kayıp yatırımıdır.
Konuyla ilgili ibretlik şöyle bir kıssa zikredilir:
Allah’ın salih kullarından birisinin hanımı, maişet darlığı yüzünden kocasına dert yanar.
Ondan, bu hâlden kurtulmaları için dua etmesini ister.
Salih zat da hanımını kırmaz, dua eder ve duası kabul olur.
Birden yanlarında altından bir kerpiç belirir.
Salih zat, hanımına, “İşte,” der.
“Bu, bizim Cennet’teki köşkümüzün bir kerpicidir.” Bunun üzerine söylediklerine pişman olan o mübarek hanım, kocasına, “Gerçi çok muhtacız ve âhirette de inşaallah böyle çok kerpiçlerimiz olacak.
Fakat bâkî bir âlem olan âhirette elde edeceğimiz bir mükâfat, bu fânî dünyada zâyi olup gitmesin, Cennet’teki köşkümüzden bir kerpiç noksan olmasın.
Onun için sen dua et, bu kerpiç yerine gitsin.” der.
Hanımının bu samimî isteği üzerine o salih zat tekrar dua eder, birden o altından kerpiç gözden kaybolup yerine gider.
Hakkı, gel sırrını eyleme zâhir
Nice derbeder gibi görünen kimseler vardır ki, onların içleri define doludur.
Bu hakikati İbrahim Hakkı Hazretleri bir şiirinde şöyle ifade eder:
“Hakkı, gel sırrını eyleme zâhir
Olayım der isen bu yolda mâhir
Harabât ehline hor bakma Zâkir,
Defineye mâlik viraneler var.”
Rivâyetlere göre İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Şakir ve Zâkir adında iki oğlu varmış.
Zâkir sürekli Hakk’ı zikirle meşgul olan sâlih bir evlâtmış.
Şakir ise o yıllar meyhaneden çıkmayan, ayık dolaşmayan biriymiş.
Bir gün İbrahim Hakkı Hazretleri Zâkir’i yanına alır ve birlikte yürürler.
Derken yürüdükleri yol üzerinde bir meyhanenin önünden geçerler.
İbrahim Hakkı Hazretleri, oğluna dışarıda beklemesini söyleyip içeri girer.
Oğlu Şakir’i masa başında sızmış olarak bulur.
Mekân sahibine oğlunun ne kadar borcunun olduğunu sorar ve bütün borcunu öder.
Sonra da dışarı çıkar, oğlu Zâkir’le yürümeye devam eder.
Şakir ayılınca borcunu ödeyip çıkmak ister.
Ama mekân sahibi, “Borcun yok, baban hepsini ödedi.” dediğinde âdeta yıkılır, içini müthiş bir hayâ duygusu kaplar.
Hemen babasının peşine düşer nihayet onu kardeşiyle birlikte bir uçurumun kenarında bulur.
Onların konuşmalarına şahit olur.
Babası İbrahim Hakkı Hazretleri, kardeşi Zâkir’e, “Oğlum, Kırklar’dan biri vefat etti.
Şu uçurumdan atla ki, onun yerine sen de onlara karışasın.” demektedir.
Ama kardeşi tereddüt eder, bir türlü atlayamaz.
Bu konuşmaya kulak misafiri olan Şakir, “Baba, ben atlasam olmaz mı?” der, sonra da helâllik dileyip atlar, kırkların arasına karışır.
Bunun üzerine İbrahim Hakkı Hazretleri, Zâkir’in şaşkın bakışları arasında yukarıdaki meşhur şiirini seslendirir.
Alvarlı Efe Hazretleri
Kalb ehli yüce kâmetlerin jest ve mimiklerine, tavır ve davranışlarına bakıldığında, onlarda haşyetin akis ve alâmetleri görülür ve hissedilir; bu sayede onların huzurunda ciddî bir insibağ banyosu yaşanır, mânevî bir huzura erilir.
Nitekim çocukluğumda Alvarlı Efe Hazretleri’nin huzurunda bulunduğum zamanlar, insanın içine inşirah salan o duyguları yaşardım.
Bu zâtlar, “Allah (celle celâluhu), Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ)” derken veya değişik konularda hassasiyet izhar ederken sizin içinize kitaplarla ifade edilemeyecek iman ve iz’an ifâzasında bulunurlar.
Alvar İmamı’nın bir hâli bu hususa misal teşkil edecek mahiyettedir.
Bir gün, Alvar İmamı’nın huzuruna gelen birisi, “Efe Hazretleri! Hacca gitmiştim, Medine-i Münevvere’deki köpekler, bakımsızlıktan mıdır nedendir, uyuz olmuşlar.” der.
Bu sözü duyan Hazret, birdenbire gür bir sesle, “Sus! Ben, Medine’nin uyuz köpeklerine de kurban olayım!” der.
Bu sözleri o Hazrete söylettiren, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duyduğu derin sevgi ve saygının kalbinde otağ kurmasıdır.
Ânında o Hazret bu hassasiyetini ortaya koyar.
İşte asıl mesele, insanın mukaddes değerler karşısında, derin bir hassasiyetle kendisini hemen bir huşu ve haşyet çağlayanına salması, o çağlayan, onu nereye götürürse oraya gitmesidir.
Bir kitabullâh-ı âzamdır serâser kâinat
Recâizâde Mahmut Ekrem’in dediği gibi,
“Bir kitabullâh-ı âzamdır serâser kâinat
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.”
Yani mü’minin hangi harf karşısına çıkar ve ona Allah’ı nasıl ifade ederse, o da ona göre bir ifade tarzında bulunur.
İşte asıl mesele, asıl takdir de budur.
Burada önemli olan husus, Allah’a karşı hissedilen takdiri, bir vicdan meselesi hâline getirmektir.
Ruh ve ceset
İnsanın ahirette bütün bu güzelliklere mazhar olmasına vesile olması yönüyle ceset, Allah’ın insana bahşettiği çok önemli nimetlerden birisidir.
Onun bir nimet olduğunun vurgulanması da ilk defa Hazreti Âdem’le (aleyhisselâm) başlamıştır.
Allah, meleklere Hazreti Âdem’e secde etmelerini emretmiş, İblis dışında kalan bütün melekler ona secde etmişlerdir.
(Bkz.: Bakara sûresi, 2/34) İblis ise gurur, kibir ve bencilliğe kapılarak secde etmemiştir.
Ruhânîler ve melekler ondaki enginliği görmüş, emre itaatteki inceliği anlamış ve secdeye kapanmışlardır.
İşte bu da Hazreti Âdem’in cesedi karşısında Allah’ın ruhlarda bir saygı uyarma ameliyesidir.
Değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi, eğer Allah’tan başkasına secde edilmesi tecviz edilseydi, insana secde edilirdi.
Zira o, iç ve dış yapısı itibarıyla âbide bir varlıktır.
Melekler yapıları itibarıyla emre itaatteki inceliği anlar, esrar-ı ulûhiyeti bilir, melekût âlemine açık yaşar ve bir anda bin yerde bulunabilirler.
Fakat onlar maddî âleme ait hususiyetleri tam duyamazlar.
İşte bu sebeple de insan gibi garip bir varlık karşısında şaşırmış ve أَتَجْعَلُ فيهَا مَنْ يُفْسِدُ فيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَۤاءَ “Orada bozgunculuk yapacak, yeryüzünü fesada verecek, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” (Bakara sûresi, 2/30) demişlerdir.
Zira insan, fokur fokur şehvet, bencillik, fahir, gazap ve rasyonellik kaynayan ve bu yönüyle de mesâvîye açık yaratılan bir varlıktır.
Fakat o, bütün bunları terbiye altına aldığı takdirde bir anda Allah’ın makbul, mahbup ve mahmud bir kulu derecesine yükselebiliyor.
Allah, bütün bu izafî şerlerle hayırlar yaratıyor.
Demek ki melekler onun bu yönünü bilemiyorlar.
İnsan, gerek ruhî gerekse bedenî yapısı itibarıyla ve bu ikisi arasındaki münasebetle öyle mânâlar ifade ediyor ki bu, kitaplarla anlatılamaz
Nazar-ı müsamaha
Başkalarına bakarken en küçük amellerin bile onları Allah indinde kurtarabileceğini düşünmeli, hatalarına nazar-ı müsamaha ile bakmalı ve onlar aleyhinde söz söylemekten kaçınmalıyız.
Nitekim Asr-ı Saadet’te yaşanan bir hâdise, mü’minlere bu konuda önemli dersler vermektedir.
Şöyle ki, içkinin henüz yeni haram kılındığı dönemde bir sahabî, pek çok defa sarhoş olarak yakalanmış ve tedip edilmişti.
O, bir keresinde de Huzur-u Risaletpenâhî’ye aynı suçtan dolayı getirilerek tedip edilmişti de orada bulunanlardan birisi onu kastederek, “Allah cezanı versin.
Sen ne kötü adamsın.
Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun!” türünden sözler sarf etmişti.
Bunu duyan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Böyle sözler söylemeyin.
Böyle sözlerle kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın.
Allah’a yemin ederim ki, o, Allah ve Resûlü’nü çok sever!”buyurmuştu.
(Buhârî, hudûd 4-5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381, 9/246) İşte, başkalarına bakarken sürekli Allah Resûlü’nün bu ufkundan bakmalıyız
Bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır
Herkesi ayıplayan, herkes için bir suç bulan insan, hiç farkına varmadan kendisini bir mabut hâline getiriyor, kendisine tapıyor ve aynanın karşısına geçip,
“Yok böyle birisi.
Bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır.”
mülâhazalarına giriyor demektir.
Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan
Mehmet Âkif, Müslümanların maruz kaldığı durumu anlatırken
“Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bari gülmekten utan!”der.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ
“Müslümanların dert ve ızdırabını içinde duymayan, onlardan değildir.”
(et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356)
Yani bir insanın Müslümanlıktan azıcık nasibi varsa, Müslümanların maruz kaldıkları ıstırapları en azından bir dert hâlinde içinde duyması gerekir.
Zaten bunu içinde bir dert olarak duymayan birisi, söz konusu problemleri giderici alternatif bir kısım çözümler geliştirmeyi de düşünmez.
Allah’ım, bana nâşâd olsun diyenler şâd olsun
Esasen el âlem sizi sevip alkışladığı zaman onlara karşı saygı duymak marifet değildir.
Marifet odur ki sizi kabul etmeyen, mevcudiyetinizden rahatsızlık duyan insanlar hakkında bile,
“Allah’ım, bana nâşâd olsun diyenler şâd olsun,
Nâmurad olsun diyenler bermurad olsun.”
diyebilmektir.
Hele bu kadar dengesizliğin bulunduğu günümüz dünyasında, dengeli olmak daha bir önem arz eder.
Üstad Necip Fazıl
Üstad Necip Fazıl (makamı Cennet olsun), kendisinden bahsederken, “Beni de bir gübre kabul edin.” derdi.
Onun bu sözünü hiç unutmam.
Aslında kendi büyüklüğünün farkında olmasına rağmen bu mülâhazalar içinde bulunması onun tevazu, mahviyet ve hacâletini ifade etme adına çok önemlidir.
Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade
Secdenin ifade ettiği mânâ bir şiirde şöyle ifade edilmektedir:
“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade,
İşte, insanı yakınlığa taşıyan cadde..!”
Demek ki insan, ne kadar mütevazi, ne kadar başı yerde, ne kadar iki büklüm ise, o ölçüde Allah’a yakın olacaktır.
Esasında Allah’a gönülden inanmış bir insanın başından aşağı sağanak sağanak dökülen nimetler karşısındaki genel mülâhazası budur.
O, Rabb-i Kerim’inin sonsuz nimetleri karşısında tevazu ile eğildikçe eğilir, ayağını bastığı yere başını koyar, Sonsuz karşısında sıfır olduğunu ilân ve itiraf eder.
Hazreti Ebû Bekir
Bir gün adamın biri Hazreti Ebû Bekir’e gelip bir sürü itham ve hakaretler savurmuş.
Hazreti Ebû Bekir sükût etmiş, uzun bir süre hiçbir şey söylememiş, karşılık vermemiş.
İftiraların sonu gelmeyince dayanamayıp kendisini savunacak birkaç söz söylemiş.
Onları seyreden Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ebû Bekir! O adamın sana söylediği her kötü sözde sen sabrederken, bir melek seni müdafaa ediyordu.
Sen söze başlayınca artık melek ayrıldı.” buyurmuştu.
(Ebû Dâvûd, edeb 96; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/189)
Asayiş-i dü gîtî tefsir-i în dü harfest
"Asayiş-i dü gîtî tefsir-i în dü harfest;
Bâ dostân mürüvvet bâ düşman müdârâ”
Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini iki kelime tefsir eder; dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmek, düşmanlara karşı da sulhkârâne muamele etmektir.”
Ahmed Naim
Bilinmesi gerekir ki, insan imanıyla, salih ameliyle öbür tarafa gitmişse isterse onun cenazesini iki insan kılmış olsun, bunun ona bir zararı yoktur.
Nitekim benim de çok sevip takdir ettiğim bir insan olan Ahmed Naim’in cenazesini beş-on insan kılmıştır.
Bir gün Yaşar Hoca’ya bu hadiseyi zikrettiğimde, “Allah bu günahkâr insanlara nasip eder mi Ahmet Naim’in cenaze namazını kılmayı!” demişti.
Keza millet, Mehmet Akif’e karşı da vefasızlık yapmış ve onun cenazesine gitmemişti.
Camide namaz kılındıktan sonra üniversiteli talebeler bayrakları alıp gelmişlerdi.
Tarihte kıymet-i harbiyelerine göre muamele görmeyen daha nice insan vardır.
Hakkı gel sırrını eyleme zâhir
Hâlbuki bir insanın fakir bir ailede neş’et etmesi, babasının koyun güden bir çoban olması ona bir şey kaybettirmeyeceği gibi, -yukarıda ifade edildiği üzere- onun falanın filanın soyundan gelmesi de ona bir şey kazandırmayacaktır.
Önemli olan, insanın zatî değere sahip olmasıdır.
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu beyitleri bu durumu ne güzel özetler:
“Hakkı gel sırrını eyleme zâhir
Olayım der isen bu yolda mâhir;
Harâbat ehline hor bakma Şâkir
Defineye mâlik vîrâneler var.”
Evet, sizin çok virane gördüğünüz öyle insanlar vardır ki o viranelerin bağrında defineler yatıyordur.
Gel, gel, ne olursan ol yine gel
Hani Hazreti Mevlâna’nın, “Bir ayağım dinin merkezinde, diğer ayağım yetmiş iki milletin içinde.” veya
“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kâfir, ister Mecusî, ister puta tapan ol yine gel!
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel!”
şeklinde sözlerinden rahatsız olan hoca kılığındaki bir adam onun karşısına dikilerek ağzına ne geliyorsa söyler.
“Zındıksın, fâsıksın, insanları baştan çıkarıyorsun.
Herkese kucak açarak Yahudi’ye, Hıristiyan’a, Mecusî’ye yahşi çekiyorsun.” gibi laflar söyler.
İçindeki bütün karbondioksiti boşaltır.
Bu arada Hazreti Mevlâna, onun söylediklerini kemal-i samimiyet ve kemal-i tevazu ile dinler.
Söyleyecek bir sözü kalmayınca Hazret, “Söyleyeceklerin bitti mi?” der.
“Evet.” cevabını alınca da “Bu bağrım sana da açıktır.
Sen de gel!” der.
Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil
Anadolu’nun saf ve duru sesi Yunus Emre de bir şiirinde;
“Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil.
Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil.”
Mısralarıyla şekil ve görüntüden ziyade asıl üzerinde durulması gerekli olanın gönül olduğunu vurgulamıştır.
Nâçâr kaldığın yerde
Yunus bin Metta (aleyhisselâm) balık tarafından yutulduğunda; balık, denizin dalgaları ve gecenin karanlığı bir araya gelerek onu dört bir taraftan çepeçevre kuşatmıştı.
Fakat o büyük peygamber, üst üste bu karanlıklar içinde
"Senden başka ilâh yoktur.
Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim (affını bekliyorum).” (Enbiyâ Sûresi, 21/87)
şeklinde niyaz ederek, Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametini celbetmiş
ve karanlık karanlık üstüne bir hâlde bulunuyorken balığın karnından kurtulmuştu.
İsterseniz siz, burada İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu mısralarını hatırlayabilirsiniz:
“Nâçâr kaldığın yerde,
Nâgâh açar ol perde,
Derman olur her derde
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”
Şimdi bu açıdan bir bakın günümüzdeki derbeder hâlimize! Allah aşkına, bugün biz, Yunus bin Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) balığın karnına düşmesinden daha feci bir durumda değil miyiz?
Tok olan cümle âlemi hep tok sanır
Hazreti Mevlâna da Mesnevî’sinde, derici dükkânındaki pis kokuya alışıp daha sonra ıtriyat çarşısına götürülen bir insanın, oradaki güzel kokular karşısında düşüp bayıldığından bahseder.
Esasında hazret bu hikâyesiyle bize, bozulmuş tabiatların hâlini resmetmektedir.
İşte çağımızın insanları olarak biz, neş’et ettiğimiz ortama öyle alışmış
ve öyle uyum sağlamışız ki, insanı insanlığından utandıracak manzaralar karşısında dahi herhangi bir utanç ve acı duymuyoruz.
Bütün terslikleri ve yanlışlıkları âdeta normal görüyoruz.
Bir şairin dediği gibi;
“Tok olan cümle âlemi hep tok sanır.
Aç olan âlemde ekmek yok sanır.”
Bunun gibi biz de acıyı hissedip farkına varmayınca, vicdanımızda ona karşı “yeter” deme ve ardından silkinip doğrulma gayreti içinde olmuyoruz.
Ebû Hureyre
Ebû Hureyre Hazretleri’nin her gün on iki bin defa sübhanallah dediği rivayet edilmiştir.
Ona, “Bu çok değil mi?” diye sorduklarında; “Günahlarım sayısınca söylüyorum.” şeklinde cevap vermiştir.
(İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/345)
Devs’ten gelip ashâb-ı suffe arasına giren, uzun süre İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzurunda bulunan, O’ndan en fazla hadis rivayet eden ve Allah Resûlü’nden sonra herkesin kendisine başvurduğu bir menhelü’l-azbi’l-mevrud haline gelen o Devs’in aslanının bir günahı olacağını zannetmiyorum.
Ama o kendi ufku itibarıyla bunu gerekli görüyordu.
Hazreti Mevlâna
Hazreti Mevlana, Mesnevi’sinde şehvet zaafıyla alakalı bir hikâye anlatır ve bu hikâyede şeytanın Cenâb-ı Hak’la konuşmasına, daha doğrusu O’na karşı küstahça bir dil kullanmasına yer verir.
Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde şeytanın demagoji adına serdettiği küstahça ifadeler vardır.
Fakat Hazreti Mevlana burada farklı olarak şöyle bir hâdise anlatır: Şeytan, Cenâb-ı Hakk’a kendisini rezil ettiğini ve hüsrana uğrattığını ifade eder.
Daha sonra da, insanlara karşı kullanabileceği, onları saptırabileceği, onları baştan çıkarabileceği bazı şeyler ister.
Cenâb-ı Hak ona, servet, makam, şöhret gibi şeyler verir.
Fakat o, bunların hiçbirisinden hoşnut olmaz.
Sonunda kendisine,
‘Sana erkek için kadını, kadın için erkeği kullanma imkânı vereyim’ denilince, şeytan çok memnun olur ve zil takıp oynamaya başlar.
Aslî kaynaklarda geçmese de, burada bizim için esas önemli olan, bu hikâyenin ifade ettiği hakikattir.
Sizin taptığınız tanrı
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Şam’da baskıya uğradığı bir zaman ayağını yere vurur ve
“Sizin taptığınız tanrı, benim ayaklarımın altındadır.” der.
Bazıları onun bu sözlerini ilhadına bir sebep sayarlar.
Hâlbuki hazret, muhataplarının Karun gibi gönüllerini paraya kaptırdıklarını ve âdeta ona tapmaya başladıklarını düşünmektedir.
Onların taptıkları bu tanrının, ayaklarının altında olduğunu ifade etmesinin ise, ayaklarının altında gömülü bulunan büyük bir hazineye işaret olduğu nice zaman sonra anlaşılmıştır.
İnsan Cennet gibi bir yere gitmek üzere
İmam Gazzâli Hazretleri, insanın karşılaştığı bu imtihanları şöyle bir misal e anlatır:
İnsan Cennet gibi bir yere gitmek üzere ciddî bir azim ve kararlılıkla yola çıkar.
Çünkü gideceği yerin baş döndüren cazibedar güzel ikleri daha önce kendisine anlatılmıştır.
Fakat yolda suların şakır şakır aktığı, ağaçların üfül üfül estiği, kuşların ötüştüğü, gölgelerin insanı rahata çağırdığı serin ve rahat bir yer bulunca birden gideceği yeri unutarak orada yerleşmeye karar verir.
Hemen orada bir kulübecik yapar ve içinde kalmaya başlar
Bu yol uzaktır
Maruz kalınan imtihanlar,
“İşte Halep, işte arşın.
Alın boyunuzun ölçüsünü!”
Demek gibidir.
Yunus Emre de,
“Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.”
ifadeleriyle insanların dünya hayatında hırpalanacakları, değişik haddelerden geçirilecekleri, demir ocaklarında eritilir gibi eritilecekleri hakikatini dile getirmiştir
Der tarîk-i acz-mendî
Günümüzde enaniyet çok ileri gittiği, insanlar bencil iğin tesiriyle oturup kalktığı ve dolayısıyla günümüzde bu ölçüde bir “terk mülahazası” mümkün olmayacağı düşüncesinden hareketle olsa gerek, Hz. Pîr, farklı bir yaklaşımla, Dördüncü Mektup’ta;
“Der tarîk-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çiz:
Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz!”
der ve günümüzde bu dört esasa sımsıkı sarılmak gerektiğini ifade eder.
Yani, insan öncelikle kendinin mutlak âciz olduğunu idrak ve kabul edip “Allah dilemediği sürece ben hiçbir şey yapamam.” anlayışı içinde olmalı.
Aynı şekilde kendini öyle fakir bilmeli ki, elindeki sermayenin hepsinin O’nun bahşettiği imkânlar olduğunun farkında bulunmalı.
Âcizlik ve fakirliğine rağmen Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği lütuf ve imkânlar karşısında da şükürle gerilip şevkle coşmalı, oturup kalkıp sürekli Allah’a şükretmeli ve doyma bilmez bir aşk u heyecan, bir şevk u iştiyakla O’nu gönüllere duyurma adına koşturup durmalıdır.
Hz. Pîr, Yirmi Altıncı Söz’ün Zeyl’inde de, yolunun dört esasını “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” olarak ifade eder ki, bu da ortaya konan sistemin farklı altı derinliğinin bulunduğuna işaret eder.
Der tarîk-i Nakş-bendî
Bugüne kadar değişik ameliyelerle Din-i Mübin-i İslam’ın ruh ve özünü aksettirmeye matuf çeşitli yol ve yöntemler ortaya konmuştur.
Mesela Nakşîlikte takip edilen yol şu ifadelerle hülasa edilir:
“Der tarîk-i Nakş-bendî lâzım âmed çâr terk:
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk
Bunun manası şudur: Nakşibendî Tarikatı’nda dört şeyi terk etmek gerekir.
Bunlardan ilk ikisi dünyanın ve ukbanın terkidir.
Yani kişi dünyanın cazibedar güzelliklerini elinin tersiyle ittiği gibi, kul uğunu, “ben ‘Cennet’e gideyim” gibi bir mülahazaya da bağlamamalıdır.
Zira “ubûdiyetin dâîsi (asıl sebep ve illeti) emr-i ilâhî, neticesi de rıza-i haktır.” Bu itibarla kul, mekiğini emr-i ilâhî ile rıza-i ilâhî arasında hareket ettirmeli ve hayat dantelâsını buna göre örgüleyerek ortaya öyle bir nakış çıkarmalıdır ki, melekler bile buna hayranlık duymalıdır.
Molla Cami
Molla Cami’ye yeni geçtiğimiz bir gün, talebe arkadaşlarla birlikte onun yanına gitmiştik.
Erzurum’un beş on tane zengini de onunla birlikte oturuyordu.
O, “Ben şimdi talebeme bir soru soracağım.
Bilirse hepiniz ona şu kadar para vereceksiniz.” dedi.
Ben Molla Cami’de nereleri en iyi biliyorsam, o, bana onları sordu.
Ben de bildiğim yerler olduğundan hepsine cevap verdim.
O zengin kişiler de bana Efe Hazretleri’nin dediği miktarda para verdiler.
Zannediyorum toplam miktar, o günün parasıyla iki yüz lira kadar oldu.
Belki de bir insanın hacca gidebileceği kadar bir paraydı bu.
Efe Hazretleri’nin gözlerinde katarakt rahatsızlığı olduğundan bende ne kadar para biriktiğini görememişti.
Bu sebeple bana ne kadar para biriktiğini sordu.
Ben de cevap verdim.
Sonra, “Bu kadar para sana çok.
Ben onu Demirci Osman Efendi’ye vereyim de, onunla medreselerin ihtiyacını karşılasın.” dedi.
Kendisini tanımış olma
Kendisini tanımış olma bahtiyarlığını ruhumda derinlemesine hissettiğim o büyük zatla (Alvarlı Efe Hazretleri) alakalı unutamadığım bir-iki hatıramı nakletmek istiyorum.
Unutamadığım hatıralardan biri şudur: Henüz on dört, on beş yaşlarındaydım.
Çok sevdiğim güzel bir arkadaşım vardı.
Bana bir gün dedi ki, “İstanbul’da öyle dergâhlar, öyle medreseler var ki, Allah’ın izniyle altı ayda insanı evc-i kemâlâta çıkarıyor ve onu vaz u nasihat yapmaya ehil hale getiriyor.” Arkadaşım, bu sözleriyle beni ikna etti.
Ben de hocama ve başımın bağlı bulunduğu o Hazret’e sormadan eşyalarımı bir küçük sandığa koyup arkadaşımla birlikte istasyona doğru hareket ettim.
Bu arada benim başka bir talebe arkadaşım –ki bu arkadaşım Vehbi Efendi’nin torunuydu- bu durumu bizim akrabalara haber vermiş.
İstasyonda tam gişeye yanaşıp bileti alacağım esnada birdenbire biri bileğimden tuttu.
Bileğimi tutan, babamın teyzesinin oğluydu.
Bilet alamadan beni geriye getirdi.
Ertesi gün hocam, bana Hazret’in beni çağırdığını haber verdi.
Ben, titreye titreye onun yanına gittim.
Onun bu ölçüde celallendiğini hiç görmemiştim.
Bana “Vallahi, billahi, tallahi gitseydin paramparça olurdun.” dedi.
Onun bu sözleri hâlâ tın tın kulağımdadır.
Ben senelerce, “Yaptığım şey o kadar kötü müydü ki, gidince paramparça olayım?” diye düşündüm ve Hazret’in niye böyle dediğini anlayamadım.
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Fuzûlî’nin
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı
Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı
Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı
Gâmım pinhan tutardım ben dediler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı
Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvadır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı”
Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş
Bayburtlu Zihni’nin;
“Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş,
Canan göçmüş ıssız kalmış otağı,
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş,
Sakiler meclisten çekmiş ayağı.”
“Hangi dağda bulsam ben o maralı,
Hangi çölde soram çeşm-i gazalı,
Yavrusunu yitirmiş ceylan misali,
Gezer çölden çöle yoktur kararı"
Cânân dileyen dağdağa-i cana düşer mi?
Seyyid Nigari Hazretleri’ne ait olan,
“Cânân dileyen dağdağa-i cana düşer mi;
Can isteyen endişe-i cânâna düşer mi? Girdik reh-i sevdaya, cünunuz, bize namus lazım değil.
Ey dil ki bu iş şâna düşer mi?”
Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım
Ketencizade’nin Divan’ında şeyhi için söylediği,
“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.
Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım.
Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.
Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım.
Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.”
Sana cânan gönül hayran nedendir
Sana cânan gönül hayran nedendir,
Cemâlin gün gibi rahşan nedendir,
Kaşındır kâb-ı kavseyni ev ednâ,
Yüzündür sûre-i Rahman nedendir.”
Alvarlı Efe Hazretleri
Ey Şâhid-i Mukaddes Hûrşid-i âlem-ârâ
Ey Şâhid-i Mukaddes Hûrşid-i âlem-ârâ,
Geysülerin muhammes ebrûlerin dilârâ.
Zülfün teline kıymet olmaz cihân serâser,
Neşreylemiş dû-kevne mûyin anber-i sârâ.”
Alvarlı Efe Hazretleri
Ravza-i Tahire
Ravza-i Tahire’yi ilk gördüğümde orası için,
“Bir avuç toprağını, cihanlara değiştirmeyeceğim bukalar bukası”
sözleri dudaklarımdan dökülmüştü.
Fakat, Hazret’in aşkı bambaşkaydı.
Birisi ona gelip,
“Orada, sokaklarda çok uyuzlu mahlûklar gördüm.”
dediğinde tepkisi şu olmuştur: “Sus! Medine’nin sokak köpekleri için dahi öyle söyleme! Ben Peygamber hatırına oranın uyuzlusuna bile kurban olurum.” O, bu ve benzeri ifadeleri, yüreğinden kopup gelen bir içtenlikle, bütün benliğiyle söylerdi.
Öyle ki, bunu söylerken adeta Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsiyet-i maneviyesinde erir ve fena fi’r-resûl olurdu.
Cüda düştüm güzellerden
Vehbi Efendi, Alvar İmamı’ndan büyüktü ve ben henüz beş yaşlarındayken vefat etmişti.
Vefat ettiğinde;
“Cüda düştüm güzellerden, Derem vâ-hasretâ şimdi!”
mısralarını zannediyorum Efe Hazretleri onun için yazmıştı.
Alvar İmamı
Evlâd-ı Resûl’den olan Alvar İmamı ile babası Hüseyin Kındığî Efendi, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’ne intisap etmek üzere Bitlis’teki dergâhına giderler.
Pîr-i Küfrevî Hazretleri, muhtemelen, görür görmez onlardaki istidadı hemen keşfettiğinden kendilerine hususî teveccühte bulunur ve ciddi ihtimam gösterir.
Daha sonra da erbain çıkartma, seyr u sülûk-i ruhaniden geçirme, herhangi bir teste tabi tutma, endazeye vurma ihtiyacı duymaksızın her ikisine birden hilafet verir.
Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez,
sarraf değilse bir insan altın ve gümüşten anlamaz.
İşte Pir-i Küfrevî Hazretleri cevahir kadrini bilen bir cevher-fürûşân olarak görür görmez onların kıymetini anlıyor ve halkı irşat edebileceklerine dair kendilerine hilafet veriyor.
Ani gelişen bu durum karşısında, o güne kadar Küfrevî Hazretleri’ne hizmet eden müritleri geceleyin ileri geri konuşmaya başlıyor ve sonra da hilafet konumunu ihraz edip etmediklerini anlama adına onları imtihana tabi tutuyor.
O esnada birden kapı ardına kadar açılıyor ve içeriye giren Küfrevî Hazretleri onlara şöyle sesleniyor: “Mollalar! Mollalar! Hüseyin ve Muhammed Lütfi Efendi’nin bana ihtiyaçları yoktu.
Onları kemâlâtı buraya getirdi"
Kemâl ehli kemâlâtı kemâl ile buldu hep
Kemâl ehli kemâlâtı kemâl ile buldu hep,
Bîfaidedir kemâlâtsız fıdda u zeheb.”
Bir insan kemâl sahibi değilse, Karun’un hazineleri ölçüsünde altını ve gümüşü olsa ne ifade eder ki!
Her nefeste Allah adın de müdâm
Aynı zamanda insan, sohbet-i cânânla da, ahirette “keşke”lerle inleyebileceği feci bir akıbete sürükleyecek olumsuzlukların önüne daha baştan geçebilir.
Süleyman Çelebi’nin ifadesiyle;
“Her nefeste Allah adın de müdâm
Allah adıyla olur her iş tamam.”
Aynı hakikati başka bir hak dostu da şöyle dile getirir:
“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan;
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!”
Evet, eğer biz oturup kalktığımız her yerde hep O’ndan bahseder, meclislerimizi O’nunla nurlandırır ve zamanımızı O’nunla âdeta buutlara sığmayan bir derinliğe ulaştırabilirsek, ötede bize “keşke” dedirtecek pek çok olumsuzluğun da önünü almış oluruz.
İslamofobi
Yeri gelmişken burada bir hatıramı nakletmek istiyorum.
Ziyaretime gelen bir misafir, İslamofobiden bahsederek, Batılıların Müslümanlara bir canavar nazarıyla baktıklarını ifade etmiş ve onların karikatürlerinde, gazetelerinde ve televizyonlarında İslâm aleyhine yayın yaptıklarını anlatmıştı.
Ben de, onlar bir yerde İslâm aleyhine saldırıda bulununca, bizim içimizde de maalesef hissî hareket eden bazı kimselerin aynıyla mukabelede bulunma gibi İslam’la telif edilmesi mümkün olmayan davranışlar içine girdiğini, bundan dolayı kendimizi bütün bütün paka çıkarmamızın doğru olmadığını anlattım.
Bu, onun hiç beklemediği ve şaşırdığı bir cevap olsa da, inkâr edilemez bir gerçekti.
Hâlbuki yapılan kötülüklere mukabelede bulunurken biz, bize yakışan şekilde davranmalı, mü’mine yakışır bir mücadele tavrı ortaya koymalıydık.
Aksi takdirde yapılan yanlışlıklar yeryüzündeki bütün Müslümanları güç bir durumda bırakmaktadır.
Çünkü bu tür hareketler belli odakların eline, Müslümanlar aleyhine kullanacağı malzeme vermektedir.
Yapılması gerekli olan hareket tarzı ise, üslubumuzu namusumuz bilerek dinin temel esaslarına bağlılık içinde saldırıları bertaraf etmektir.
Hz. Ali Efendimiz
Hz. Ali Efendimiz döneminde fitneler aynen günümüzde olduğu gibi kabardıkça kabarmış, köpürdükçe köpürmüştür.
O dönemde Hz. Ali’ye karşı çıkan Hariciler Harura’da toplandıklarında birisi Hz. Ali’ye gelerek, “Yâ İmam! Hariciler falan yerde ordularıyla toplanmışlar, senin üzerine gelecekler.
İyisi mi onlar senin üzerine gelmeden, sen onların üzerine git ve onları bütünüyle yok et.” demiştir.
Hayber’in kapısını koparan Şah-ı Merdan, kılıcını çektiği zaman bir kılıç darbesiyle birkaç kelleyi birden alan Haydar-ı Kerrar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun velâyetin serkârı yaptığı o büyük imam, “Ne malûm onların bizim üzerimize geleceği?” diyerek kendisine yakışanı söylemiştir.
Görebiliyor muyuz bu yaklaşımdaki inceliği! Bence esas şâh-ı merdanlık, Hayber’in kapısını koparmada, Amr İbn Abdivüdd’ü bir kılıç darbesiyle ikiye biçmede değil, enaniyetin “ben, ben” diye Ramazan davulu gibi ses çıkarma ihtimalinin olduğu bir zamanda bu şekilde kendini kontrol altına alıp iradesinin hakkını vermede aranmalıdır.
Evet, bence esas yiğitlik, gerçek şecaat ve cesaret, böyle kritik bir zamanda, “Ne malum bize hücum edecekleri?” sözünü söyleyebilmektir.
Hazreti İmam Hümam Ebû Hanife Hazretleri de onun bu mülahazasını esas alarak, nereye yürüyecekleri kesin olarak bilinmediği sürece bir yerde toplanmış bir grubun üzerine yürümenin caiz olmayacağı görüşünü benimsemiştir.
(Bkz.: el-Merginânî, el-Hidâye 2/170-171; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâî’ 7/140-142)
Kudüs
Kudüs fethedildiğinde Hz. Ömer Efendimiz, şehrin anahtarlarını almak üzere yanındaki hizmetçisiyle birlikte Medine’den yola çıkıyor.
Yolda üzerindeki elbiseler yırtılınca yanında taşıdığı iğne ve iplikle onları dikiyor.
Hazineye ait iki hayvanı kullanmaya hakkı olmadığı mülâhazasıyla tek bir hayvan alıyor ve hizmetçisiyle birlikte bu hayvana nöbetleşe biniyorlar.
Tam Kudüs’e yaklaştıklarında binme sırası hizmetçisine geliyor.
Binmesi için Hz. Ömer Efendimiz’e ısrar edilmesine rağmen o, bu teklifi kabul etmiyor ve hizmetçisini deveye bindiriyor.
Yahudi ve Hıristiyan ruhanî reisler şehrin girişinde gelip onu karşılıyor, “Burayı fethedecek insanın bu evsafta olduğunu biz zaten kitaplarımızda görmüştük.” diyerek ona tazim ve tekrimde bulunuyorlar ve şehrin anahtarlarını kendisine Kudüs Patriği Sophronios teslim ediyor.
Namaz vakti geldiğinde Hz. Ömer, namaz kılması gerektiğini söylüyor.
Onlar da “Ey Mü’minlerin Emiri! Mabedimizin bir köşesinde namazınızı kılabilirsiniz.” diyorlar.
Fakat Hz. Ömer, “Şayet Mü’minlerin Emiri burada bir yerde namaz kılarsa, arkadan gelenler teberrüken orayı bir mescid hâline getirirler.
Bu da sizin hukukunuza tecavüz olur.” diyerek dışarıya çıkıyor ve kayaların üzerinde namazını eda ediyor.
Şimdi bir, Hz. Ömer Efendimiz’in diğer dinlerin mabedlerine olan saygısına, incelik, hassasiyet ve basiretine bakın; bir de, güya İslâm adına yapılan bugünkü çirkin saldırılara!
Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi
Ülkemizin en prestijli üniversitelerinden mezun olmuş, diplomasını eline almış, çiçeği burnunda binlerce genç, anne-babasının ve çevresindeki insanların beklentilerine rağmen sadece “ülkem, ülküm, mefkurem..” deyip,
“Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi,
Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi;
Girdik reh-i sevdaya cünûnuz…
Bize namus lâzım değil, ey dil ki bu iş şâne düşer mi!..”
anlayışıyla seve seve yollara dökülmüşlerdi.
Ne harâbî ne harâbâtiyim
Geçmişinden kopuk yaşayan ve hâli değerlendiremeyen insanların yeni bir gelecek kurmaları mümkün değildir.
Nitekim Ziya Gökalp’in
“Harâbisin, harâbâtî değilsin, gözün mâzidedir, âti değilsin.”
sözlerine karşılık, bir yönüyle geçmişle alâkasını devam ettiren Yahya Kemâl,
“Ne harâbî ne harâbâtiyim kökü mâzide olan âtiyim.”
demiştir.
Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme
Geçmiş, hâl ve istikbal sadece şu anı yaşayan insanlar için üç farklı zaman dilimi olsa da, zaman üstü yaşayabilenler için bunlar bir vahidin üç ayrı yüzünden ibarettir.
Her şeyi cismanî zevkleri hesabına değerlendirenler,
“Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme,
Bir gelecek günü boşuna yâd etme,
Geçmiş, gelecek masal hep,
Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme!”
Mülâhazalarıyla sadece şimdiki zamanda serâzât yaşamayı tercih ederler.
Fakat kalb ve ruh ufkunda seyahat eden insanlar, bu üç zaman dilimini birden mütalâaya alır ve bunlardan hiçbirini diğerine feda etmezler.
Leylî sözü söyle yoksa
mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması ise hikmet olmalıdır.
Yani sözlerinde bir hikmet varsa konuşmalı, yoksa susmalıdır.
Şairin dediği gibi
“Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!”
Yani konuşacaksan sevgiliden söz et, aksi hâlde sus!
İnsanları Allah’a giden yollara ulaştırmayan, onlara Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden yolları açmayan ve İslâmî hakikatler adına bir şey ifade etmeyen konularda gevezelik yapma ihtimali belirdiğinde, kalbten daha büyük hale getirilen o yaramaz dil ısırılmalı ve sükût edilmelidir.
Hasan Basrî Hazretleri
Hasan Basrî Hazretleri bazı sahabe efendilerimizle birlikte bir mecliste sohbet halkasında bulunuyor.
Bu meclise uğrayan insanlar sorularını sahabilere soruyor ve onlara danışıyorlar.
Zaten olması gereken de budur.
Çünkü sahabe-i kiram, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bulunmuş ve o huzurun boyasıyla boyanmış insanlardır.
Zannediyorum Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bir kere bile bulunmak, Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona on kere okumak kadar feyz ve bereket vesilesidir.
Çünkü O’nun her tavrında Hak nümayandı.
Bakışlarında, kulak kabartışında, ağzını açışında, dilini ve dudaklarını hareket ettirişinde dahi hep Allah’a inanmışlığın hakikatleri görülürdü.
Bir şair bu durumu,
كُلَّمَا سَجَدَ تَجَلَّي اللهُ فِيهِ
“Her secde ettiğinde onda Allah mütecelli olurdu”sözleriyle ifade etmiştir.
Yani O’na bakan bir insan, O’nun silinip gitmesi karşısında adeta Allah’la karşı karşıya kalıyordu.
Hâşâ bunun manası, zat-ı nübüvvette, Zat-ı Ulûhiyet tasavvur etme değildir.
Bilakis O’nun her tavır ve davranışıyla Allah’ı ifade ettiğini vurgulamaktır.
Dolayısıyla böyle bir Nebiyy-i Muhterem’in huzurunda bulunan sahabiler hiç şüphesiz ayrı bir insibağ yaşıyorlardı.
Hele O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürekten bağlı bulunan insanların hayatları boyunca en az her gün birkaç defa O’nun huzuruna çıkmayı ihmal etmemeye çalıştıkları düşünülecek olursa, elbette onların sözleri dinlenilmesi ve düşüncelerine müracaat edilmesi gereken insanlar oldukları anlaşılmış olur.
Ayrıca o dönem itibarıyla ekonomik, idari ve sosyal hayat bütünüyle din ekseni etrafında dönüyor ve dinin nasslarına bağlı götürülüyordu.
Dolayısıyla insanlar, hayata ait problemleri çözme mevzuunda dinin sarsılmaz ve sabit kurallarına başvuruyorlardı.
Hasan Basri Hazretleri’nin döneminde yaşayan insanların dinin kaynağından beslenen ve henüz hayatta olan sahabe efendilerimize başvurmaları buradan kaynaklanıyordu.
İşte Hasan Basri Hazretleri’nin bulunduğu böyle bir mecliste yine bir sahabi efendimize (radıyallâhu anh) soru sorulmuş, o da cevabını vermişti.
Sahabi efendimizin konuşması bittikten sonra bir ara söz sırası henüz 25-30 yaşlarında olan ve arka tarafta bir yere oturmuş bulunan Hasan Basrî’ye geliyor.
O, ağzını açıp konuşmaya başlayınca sahabi efendimiz hayran kalıyor.
Peygamberimiz Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendiği ahlâkla çok hakperest ve çok insaflı olan o sahabi efendimiz etrafındakilere, “Bu adam varken ne diye bize soru soruyorsunuz?” diyor.
Bu misalde de görüldüğü gibi sahabe-i kiram, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispeti, o münasebetin kazandırdığı kredi ve payeyi bile dayatma unsuru olarak kullanmıyordu.
Sözünün daha tesirli ve muhakemesinin daha güçlü olduğuna inandıkları bir gencin yanında nazarları o gence yönlendiriyor ve onun konuşmasının daha yararlı olduğuna inanıyorlardı.
Bence meşveretin ruhunu kavrama mevzuunda böyle bir yaklaşım çok önemlidir.
İnsanları sevk ve idare
İnsanları sevk ve idare konumunda bulunan yöneticilerin bu hususun farkında olması ve herkese istidat ve kabiliyetlerine göre bir iş teklif etmesi gerekir.
Bilindiği üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Halid’i, arzusuna binaen irşat ve tebliğ vazifesiyle Yemen’e gönderiyor.
Ebu Musa el-Eş’arî’nin bildirdiğine göre aradan iki gün, üç gün, iki hafta, üç hafta geçiyor, ne gelen var, ne de giden.
Aslında Halid b. Velid, konuşmasını bilmeyen bir insan değildi.
Fakat Cenâb-ı Hak onu irşad âlemi itibarıyla mercuh, ordu komutanı olması yönüyle racih kılmıştı.
Yani onun üstünlüğünü başka bir yöne bağlamıştı.
Hikmet-i ilahiyeye akıl ermez.
Eğer Hazreti Halid de, tarihte emsaline az rastlanır bazı sahabi efendilerimiz ölçüsünde ayrı bir söz sultanı olsaydı, Bizans’ın başına balyoz gibi kim inecek, Sasanileri kim yerle bir edecekti! İşte Hazreti Halid Yemen’de bir müddet durduktan sonra Medine’ye dönüyor ve bunun üzerine Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali’yi onun yerine Yemen’e gönderiyor.
Sözüyle ruhlarda ciddi heyecan uyaran; sesini çağlar ötesine ulaştıran; bir hatip, bir vaiz ve bir nâsih olarak Allah’ın kendisine ayrı bir hususiyet ve imtiyaz bahşeylediği Hazreti Ali oraya ulaştıktan birkaç gün sonra, inanan insanların sayısı dalga dalga genişlemeye başlıyor.
Çünkü o, konuşurken ruhlara girmesini, nerede ne zaman ne söylemesi lazım geldiğini çok iyi bilen bir yüce kametti.
İşte idarecilere düşen vazife de, çevresindeki kabiliyetleri farklı farklı mütalaa etmek ve onlardan rantabl olarak istifade etmek için herkesi yerinde değerlendirmektir.
Karıncaya fil vazifesi yüklemek, onu bu işin altında bırakıp ezeceği gibi, ormanı söküp götürebilecek bir fili de karıncanın işinde kullanmak ona yazık etmek olur.
Mevlana Halid-i Bağdadî’nin istiğna konusundaki
Mevlana Halid-i Bağdadî’nin istiğna konusundaki hassasiyeti bizim için çok güzel bir örnek teşkil eder.
O, kendi döneminde, olumsuz bir kısım mülahazaların önüne geçme adına talebe ve müritlerine daha baştan şu manada ikazlarda bulunur: “Sakın zenginlerle, hükümdarlarla, idarecilerle senli benli olmayın.
Onlar yemek yedirmeyi, iltifat-ı şahanede bulunmayı, hatta tebessümlerini bile rüşvet vasıtası olarak kullanmak isteyebilir.
Eğer onların tesiri altına girerseniz ömür boyu diyet ödeme mecburiyetinde kalırsınız.
Bu itibarla elinizdeki imkânlarla yetinin, hiç kimseye el açmayın.
Şayet evliyseniz, ikinci evliliğinizi yapmayın.
Unutmayın hükümdar ve idareciler elinize ve kolunuza vuracakları prangalarla sizi kontrol altında tutmak ister.” Bu açıdan, hayatını hizmet önceliğine bağlamış insanlar bence haklarında suizan oluşmasına sebebiyet verebilecek her türlü muameleden uzak durmalı ve töhmet mahallerine hiç mi hiç yaklaşmamalıdır.
Mesela “Acaba oradan mı çıktı?” dedirtmemek için bir meyhanenin önünden bile geçmemeye dikkat etmelidir.
Hususiyle birisinin ayıbının başkalarına mâl edilmesi söz konusuysa, fevkalade hassas hareket edilmelidir.
İstiğna
Aksine onlar, ev alma, servet sahibi olma, şahsî rahat ve istikbali için yatırım yapma gibi dünyevî arzulara kendilerini kaptırdıkları an Allah hizmet imkânlarını ellerinden alır ve bu işi yıpranmamış, aşınmamış, dünya karşısında diş kırmamış yeni bir nesle teslim eder.
Bu açıdan adanmışlar, adanmışlıklarını son kerteye kadar korumalıdırlar.
İstiğna En Büyük Kredi
Buhârî ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarının muhtelif rivâyetlerinde nakledildiğine göre; Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir yahûdiden veresiye yiyecek satın almış ve borcuna mukabil zırhını rehin bırakmıştı.
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), bu borcu ödeyemeden âhirete irtihal buyurmuş; ne zaman sonra, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) bedelini vererek Nebî yadigârı bu mübarek zırhı rehin olmaktan kurtarmış ve onu Hazreti Ali’ye (radıyallahu anh) emanet etmişti.
Nezâhetin Hülâsâsı (aleyhissalâtü vesselam) ashabından borç almayı istiğna anlayışına muvafık bulmamış; onlardan herhangi bir dünya malı istememeyi, risâlet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştı.
Din-i Mübîn’i tebliğ ve temsil etmesine, insanlara iki cihanın saadet vesilelerini bildirmesine ve hususiyle Sahabe’ye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve peygamberlik davasının vârislerine yine güzel misal olmuştu.
Hallac-ı Mansur
Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde söylediği “enelhak” sözünden dolayı mahkûm edilip elleri kesilince, kanlar içindeki kesik kollarını yukarıya doğru kaldırıp
“Allah’ım! Bana bunu reva görenleri Sen affetmeden ruhumu teslim etmek istemiyorum.” der.
İşte bu söz, büyük insan sözüdür.
Bu sözün, kendisinden sekiz asır sonra dile getirilen, “Beni memleket memleket gezdirenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” ifadesinden bir farkı yoktur.
Bana Hak’dan nida geldi
Evet, yârı görmeye, dildarla hemdem olmaya hazır olmak lazım.
Burada hep aşk mektupları yazmışsanız, orada bunların hiçbirisi zayi olmaz.
Oraya gittiğinizde, “Bu mektup senden gelmişti.” derler.
Orada insanın muhatap olacağı,
“Bana Hak’dan nida geldi
Gel ey âşık ki mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefa gördüm.”
türünden iltifatlar yanında, dünyevîlerin iltifatlarının ne ehemmiyeti olur ki! Allah’ın bahşettiği sultanlığın yanında, “Bin canım olsa, ona kurban olsun.” dediğim Fatihlik ne olur ki! Bunlar güneşin yanındaki zerreler bile olamazlar.
Aciz kaldım zalim nefsin elinden
Esasında büyük insanların sözlerine baktığınızda onların bile dünyadan ne kadar şikâyet ettiklerini görürsünüz.
Mesela Yunus Emre şöyle der:
Aciz kaldım zalim nefsin elinden
Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.
Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin
Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.
İlâhî gaflet gömleğin giyene,
“Müslüman” der misin nefse uyana?
Kazanıp kazanıp verir ziyana
Hak yoluna bir pulunu kıyamaz.
İlâhî, gafletten uyar gözümü,
Dergâhında kara etme yüzümü
Yunus eydür, gelin tutun sözümü
Dünya seven, ahireti bulamaz.
Sular gibi çağlasan
insan niyetlerini çok geniş ve engin tutmalıdır.
Mesela demelidir ki, “Allah’ım bana öyle bir fırsat ve imkân ver ki, şu küre-i arzın yörüngesini değiştireyim; değiştireyim de nam-ı celil-i Muhammedî bütün yeryüzünde dalgalansın.” İşte insanın bu mevzudaki bir damla niyeti ona deryalara denk sevap kazandırabilir.
Yani insan bir taraftan yapması gereken işleri şakakları zonklayasıya, göbeği çatlayasıya yapacak, takatini aşan bir yere geldiğinde de, “Allah’ım! Ben bu işi yapmaya kararlıydım.
Fakat gücüm buraya kadar yetti.
Bundan fazlasını götüremiyorum.” deyip niyetini şefaatçi kılacaktır.
İşte o zaman Sonsuz Kudret, Sonsuz Meşiet ve Sonsuz İrade “Kulum! Senin götüremediğini Ben götürürüm.” diyecektir.
“Dünya Seven, Ahireti Bulamaz”
Meseleyi Alvar İmamı’nın sözlerine bağlayarak şöyle diyebiliriz
“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?
Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,
Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”
Evet, sözün özü budur.
Vardık der-i saâdetine yâri görmedik
Maalesef çoklarının bu dünyada aldandığı bir gerçektir.
Esasen neye ne kadar önem verileceği belirlenmediği takdirde isabetli karar verilemez.
Dolayısıyla insan son noktaya gelindiğinde umduğunu bulamayabilir.
O zaman Şeyh Gâlib gibi,
“Vardık der-i saâdetine yâri görmedik
Girdik behişte, hayfâ ki dîldârı görmedik.”
(Saadet yurduna vardık, cennete erdik ama heyhat ki sevgili yâri göremedik) der.
Yani dünya ukba dengesini kuramamış bir insan bazen burada din adına bir şey yapıyorum zannederek bir ömür boyu didinir durur.
Fakat öte tarafa gittiğinde insan orada yârı bulamaz, dildârla hemdem olamaz, gönüllerin etrafında pervaz ettiği Hazreti Mahbûb’u göremez.
Sine hâhem şerha şerha ez firak
Bu sabırlardan daha öte bir sabır da mukarrabînin, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ kemâline ve Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a kavuşma adına iştiyakla yanıp kavrulmalarına karşı, ruhlarının ufkuna yürüyecekleri ana kadar dünyada kalmaya sabretmeleridir.
Bu ufkun önemli temsilcilerinden Mevlâna,
“Sine hâhem şerha şerha ez firak
tâbe-gûyem şerh-i derd-i iştiyak!”
(Parça parça olmuş bir sine isterim ki, bu iftirak derdini ona anlatayım.) der.
Yani bir insanın dertli olması lazımdır ki, dertten anlasın.
Dertten anlamayanlara derdinizi anlatamazsınız.
Esasen Hazreti Mevlâna, bir insan olarak yitirilmiş bir cennetin çocuğu olduğu ve Allah’tan gelmiş ve buraya atılmış bir zavallı konumunda bulunduğunu söylüyor ve sürekli iştiyak ateşiyle yanıp tutuşuyor.
O, vefat edeceği ana kadar şeb-i arus diyor.
Fakat o, “vuslat ne zaman” diyerek yanıp kavrulsa, burnunun kemikleri sızlasa da, hiçbir zaman, “Allah’ım bir an evvel canımı al ki, Sana kavuşayım” şeklinde bir hissiyatı seslendirmiyor, iradesinin hakkını verip vuslat iştiyakına karşı sabrediyor.
Hoştur bana Senden gelen
İbadet ü taat, insana her zaman Cenab-ı Hakk’ın rızasını, kaza ve kaderini hatırlatır.
Dolayısıyla böyle bir mü’min mübtelâ olduğu sıkıntılar karşısında müstakim düşünür ve Allah’ın izniyle isyana düşmez, kaderi tenkit etmez.
Bilakis Allah’la irtibatı kavi olduğundan dolayı, “Bütün bunlar, benim kemerbeste-i ubudiyet içinde karşısında el pençe divan durduğum Zât tarafından geliyor.” şeklinde düşünerek kadere rıza gösterir.
Başkalarının sarsıldığı hatta devrildiği zamanlarda bile o sürekli,
“Hoştur bana Senden gelen
Ya hil’atu yahut kefen
Ya taze gül yahut diken
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”
diyerek sürekli rıza ufkunda yaşar.
Medet Efendi
Medet Efendi’nin anlatmış olduğu bir hadiseyi nakletmek istiyorum.
Kendisi, İkinci Abdülhamid’in yaveri bir binbaşı imiş.
Bir zaman kendisiyle beraber olmuştuk.
O zaman ben on iki – on üç yaşlarında idim.
O da, yetmiş beş yaşında idi.
İbadet ü taatinde çok hassas, sakallı, nurani bir zat idi.
Ayrıca tam bir Osmanlı beyefendisiydi.
1908 yılında Sultan Abdülhamid (cennetmekân) hal’ edilince, ittihatçılar başkaları gibi onu da tımarhaneye atmışlar.
Delilerin içinde kala kala kendisi de bir nebze aklî dengesini yitirmişti.
Zaten mecnunlarla aynı mekânı paylaşmak zorunda kalan biri onlarla aynı çizgiyi paylaşmaz ve onlara uyum sağlamazsa, problem haline gelir ve oradaki deliler tarafından “deli” ilân edilir.
İşte, bir süre delilerin içinde kalan Medet Efendi, zaman zaman onların hâl ve tavırlarını naklederdi.
Onlardan kimi eline bir ayna alıp Erzurum’u sel bastığından bahsedermiş, bir başkası soba deliğinde hazine yer aldığını anlatırmış, bir başkası da gazetede çıkan yazılara küfreder dururmuş.
Delilere dair Medet Efendi’nin naklettiği bu hadiseden şu noktaya gelmek istiyorum: Şayet biz de oturup kalktığımız yerleri nurani birer meclis haline getirmezsek dünyevî-uhrevî faydası olmayan mevzuları konuşur durur ve sürekli gevezelikle zamanımızı heba ederiz.
Tıpkı tımarhanedeki insanlar gibi, birisi kalkar gereksiz bir söz eder, öbürü başka bir boş mevzuu dillendirir, başka birisi de kalkar bir başkasına verir veriştirir.
Bunun sonucunda meclislerimizi verimsiz, bereketsiz çorak bir arazi haline getirmiş, isyan deryasına yelken açmış ve -halk ifadesiyle söyleyecek olursak- eften püften meselelerle vaktimizi israf etmiş oluruz.
Meclislerimizi iman meclisi haline getirme dururken, niye onu ruhtan, manadan yoksun bir kabristana çevirelim ki! İtaat vadilerinde dolaşma varken niye geriye dönüşü zor bir deryaya açılalım ki! Niye meclislerimizde fırsatları değerlendirip değişik menfezler bularak oradan Kur’ân’ın değişik enginliklerine açılmayalım ki!
Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebat
Sürekli kendisiyle meşgul olan, kendi ufku, kendi düşünceleri, kendi mülahazaları hatta kendi kamet-i bâlâsı, edası ve endamı karşısında hayranlık duyan bir insana da narsist denir.
Böyleleri sadece kendi yaptıklarını ve ortaya koyduğu başarıları beğenir ve bunlarla övünür, başkalarını beğenmesi ise mümkün değildir.
Bu tür insanların övgü ve senalarla tatmin oldukları da görülmemiştir.
Onlar sürekli hep daha fazlasını ister.
Tabii böyle bencil ve narsist kişiliklerin, insanlığa faydalı herhangi bir iş ve icraatları da olmaz.
Mütevazı insanlardır ki, Allah (celle celâluhû) onları nice hayırlı işlere vesile kılar.
Şairin dediği gibi,
“Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebat.
Mütevazı olanı rahmet-i Rahman büyütür.”
Yani tohum toprağın bağrına düşmeyince feyze mazhar olamaz.
Yüzü yerde olanları da Allah (celle celâluhû) ekstra lütuflarla kamet-i bâlâ hâline getirir.
İşte Şâh-ı Geylânî, işte Muhammed Bahauddin Nakşibend, işte Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, işte Hazreti Pîr-i Mugan.
Aradan asırlar geçmesine rağmen hâlâ onların evradını okuyor ve eserlerinden istifade ediyoruz.
Onların her birisi unutulmayan simalar hâline gelmişler.
Çünkü onlar, mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini nefyetmenin kahramanları olmuşlar.
Kendilerini yok sayıp bütün himmetlerini Allah’ı ispata vermişler.
O’nun varlığını nazara verip, kendilerini sıfırlamışlar.
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler.
Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar.”(Mâide Sûresi, 5/54) Yani onlar, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirir, “zillet” denecek ölçüde kardeşlerine karşı alçakgönüllülük ve mülayemetle muamele ederler.
Fakat küfür ve küfran içinde olanlara karşı da onlar aziz mi azizdirler.
Kat’iyen onlar karşısında serfüru etmez, asla boyun eğmezler.
Akif’in şu mısraları bu mazmunu ne güzel seslendirir:
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”
İşte bu, izzet açısından tam prototip bir insandır.
Fakat bir kere daha ifade etmek gerekirse, bu iki tavrın sergileneceği yerin çok iyi belirlenmesi gerekir.
Hazreti Pîr’e ömür boyu hizmet etmiş
Hazreti Pîr’e ömür boyu hizmet etmiş saff-ı evveli teşkil eden kahramanlardan birisinin bir tavrını daha önce size birkaç defa nakletmiştim.
Bir müzakere esnasında bu kahraman zatın yanında bulunanlardan birisi onun düşüncesine muhalif bir beyanda bulunuyor.
Fakat o büyük insan ona karşı “Öyledir kardeşim.
Belki de doğru söylüyorsun.” deyip tebessümle mukabelede bulunuyor.
Çünkü o, muhatabının o anki halet-i ruhiyesi itibarıyla, hakikati kabullenip söylediklerini anlayacak seviyede birisi olmadığını hissediyor.
Fakat itiraz eden kişi bir süre sonra kendi mülahazalarının falsosunu birkaç yerde yaşayınca tekrar o büyük insanın yanına geliyor ve bu sefer, “Efendim! Ben şu düşüncemde yanılmışım.
Sizin söylediğiniz doğruymuş.” diyor.
Hazret, tavrını hiç değiştirmeden yine, “Öyledir kardeşim.” diyor.
Ben de belki yüz defa benzer hâdiseler yaşadığımı ve her defasında bunları geçiştirdiğimi söyleyebilirim.
Geçiştirmişimdir çünkü bu tür insanlar kendi akıllarının her meseleye erdiğini zannedip her söze itiraz edebilirler.
Bu durumda siz, problemin büyümemesi adına meseleyi zamana bırakırsınız.
Aksi takdirde bu insanlar çok farklı noktalara savrulabilirler.
İnsanlık tarihi boyunca bunun pek çok acı örneği vardır.
Mesela bir Hitler, bir kısım kabiliyetleri olmakla birlikte, kendisini hep üstün görme gibi bir hastalığa tutulduğundan hiçbir kalıba girmemiş, hiçbir söze kulak asmamış ve neticede koskocaman bir milleti bir macera uğruna hezimete uğratmıştır.
Öyle ki günümüzde bile hâlâ kendi toplumu içinde ona lanet okunmaktadır.
Ehlullahtan bir zatın çocuğu
Menkıbelerde anlatılır: Ehlullahtan bir zatın çocuğu belli bir yaştan sonra muziplik olsun diye eline aldığı nodulla milletin ta uzak yerlerdeki sarnıçlardan taşıdıkları su tulumlarını deler.
İlk başta, Hazret hatırına kimse bu duruma sesini çıkarmaz.
Ancak zamanla milletin canına tak der ve bir iki insan gelip meseleyi Hazret’e anlatır.
Hazret hemen bir nefis muhasebesi içine girer ve böyle bir sonucu tevlid edebilecek hatanın ne olabileceğini düşünmeye başlar.
“Acaba ben neyi nodulladım, neyi deldim ki, çocuğum bunu benden tevarüs etti?” der, geçmişini gözden geçirir.
Ehlullah hayallerinden geçen olumsuz şeyleri bile günah saydıkları için belki kendince pek çok kusurunu bulmuş olabilir.
Fakat fiiliyat sahasında bu türden bir kusurunu hatırlayamaz.
Bunun üzerine hanımına gelir ve meseleyi ona da anlatır.
Ona; “Bizim oğlan uzun zamandan beri böyle bir şey yapıyormuş.
Ancak insanlar nezaket ve terbiyelerinden dolayı bize bir şey söyleyememişler.
Şimdi bizim bu terbiyesizliğin önünü almamız lazım.
Hele sen de bu açıdan bir sergüzeşt-i hayatını gözden geçiriver.” tavsiyesinde bulunur.
Kadın da düşünmeye başlar ve sonra şöyle der: “Efendi! Vallahi ben o türden bir kusurumu bulamadım.
Fakat hamile iken komşulardan birisinin evine gitmiştim.
Örgü örüyordum.
Elimde tığlar vardı.
Bu arada orada bir portakal gördüm.
Tığın ucuyla ona az dokundum ve onu ağzıma getirdim.” Bunun üzerine Hazret, hanımından, hemen komşusuna gitmesini, ondan helalik talep etmesini ve oturup tevbe etmesini ister.
Çok geçmez, o çocuk, elindeki nodulla tulumları deldiği esnada birdenbire kendi kendine: “Ben, parmakla gösterilen falan şahsın oğluyum.
Böyle bir insanın evladı olarak milletle böyle muzipçe oynamak bana yakışır mı? Tevbe ya Rabbi!” der ve koşa koşa babasının yanına gelir.
“Baba! Ben bugüne kadar şu haltı karıştırdım.” der.
Kim bilir belki de o esnada babası da ona; “Oğlum! O haltı sen karıştırmadın, o haltı zamanında biz karıştırmışız.” diye mukabelede bulunur.
Evet, anne-babaların, çocuklarını yakın takibe alarak onların hiçbir şeyi nodullamalarına fırsat vermemeleri gerekir.
Zira sizdeki bir arıza, sizde olmasa onlarda zuhur eder ve evlat acısıyla onu çeken yine siz olursunuz.
Allah karşısında yere siz bakar, evladınızın o hâli karşısında sıkıntı ve ızdırabı siz yaşarsınız.
Bu bir menkıbedir.
Ancak menkıbelerle ilgili fakirin bir mülâhazası var.
Diyorum ki: Menkıbelerde aslındaki sıhhate değil, faslının ifade ettiği mânâya bakılmalıdır.
Ey dipdiri meyyit
Merhum Mehmet Âkif de bu mevzuda korkunç bir tefrite düşen ve kendini salan insanların hâlini şu mısralarıyla dile getirir:
“Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir.”
Davransana… El er de senin, baş da senindir
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?”
Kuvve-i gadabiyenin tefritinin komplikasyonları olduğu gibi, ifratının da kendine göre değişik komplikasyonları vardır.
İmam Nevevî
İmam Nevevî, günde ölmeyecek kadar bir iki lokma bir şey aldığını söylüyor.
Bunun gerekçesi olarak da şöyle diyor: “Cenâb-ı Hak bana: ‘Ben seni yiyecekleri alacak, öğütecek ve götürüp ıtrahat mahalline atacak bir varlık olasın diye mi yarattım?’ demez mi?” Diğer yandan, çok yemenin uykusunu getireceğini, oysaki yazılıp çizilecek çok şey olduğunu söylüyor ve dine hizmeti bunun önünde görüyor.
Fakat hemen ifade edelim ki, onun bu ifadeleri çok âli mülâhazalar olsa da sübjektif bir içtihat olduğundan herkesin mutlaka uygulaması ve uyması gereken mülâhazalar değildir.
Ancak o ve onun gibi büyük zatların hâlis niyetlerine bakıldığında onları o noktada mazur görmek gerekir.
Ayrıca onlar zaten bu hâllerini kimseye telkin etmemiş ve başkalarına, “mutlaka siz de böyle yaşamalısınız” dememişlerdir.
Sular gibi çağlasan-Derde dermandır bu dert
Mâsivâdan kat-ı alâka edince her şey emre amade olur.
Bu noktada Alvar İmamı’nın sözlerini bir kez daha hatırlayabilirsiniz:
“Sular gibi çağlasan,
Eyyub gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan,
Ahvalini sormaz mı?”
“Derde dermandır bu dert,
Dertliyi sever Samed,
Derde dermandır Ehad,
Fazlı seni bulmaz mı?
Leyla’nındır Mecnun
Mecnun, Leyla kendisine bir şeyler verdiğinden dolayı onun arkasından koşmamıştır.
Mâşukuna ulaşma pahasına dağları delen Ferhat’ın Şirin’e olan aşkı da karşılıksızdır.
Aynı şekilde daha başka âşıkları da mülâhazaya alabilirsiniz.
Evet, yüzlerce âşık, karşılığında hiçbir şey beklemeden aşka tutulmuşlardır.
Hatta çok defa o âşıklar, aşkıyla yanıp tutuştukları mâşuklarıyla bir araya gelince hayal kırıklığına uğramışlardır.
Mesela Fuzûlî’nin tasavvufî espri içinde yazılmış Leyla-Mecnun hikâyesine bakacak olursanız, Mecnun’un Leyla ile kavuşması, onunla Leyla arasına giren bir engel olmuştur.
Çünkü onun mâşuku olan Leyla, hayalindeki Leyla’dır.
O, kendi duygularında ve kendi his âleminin enginliğinde, kendisine gönlünü verdiği ve dilbeste olduğu Leyla’nın Mecnun’udur.
Bir beyitte bu husus ne güzel ifade edilir:
“Leyla’nındır Mecnun, Şirin’in Ferhat
Ben divane aşkın bînevasiyem.”
Evet, divane aşkın bînevası olmak lazım.
Sadece O’nun için inlemek ve bunu da başkalarının göstereceği alâkaya bağlamamak gerekir.
Rahmetlik Ahmet Feyzi
Rahmetlik Ahmet Feyzi vefat ettiğinde Ali Rıza ve Sacit Beyler yüzünü açıp bakmışlar ve bana “vallahi hocam, gülüyordu” demişlerdi.
Cenaze namazını ben kıldırmıştım.
Aramızda da ciddi bir dostluk vardı.
Buna rağmen yüzünü açıp o güzel cemaline bakmadığıma hep üzülürüm.
O, kalb sektesinden vefat etmişti.
Bilirsiniz, kalb sıkıştırınca insanın yüzünde takallüs ve ekşimeler olur.
Buna rağmen kim bilir kendisine ne gösterilmişti ki o, gülüyordu.
Çünkü o kıymetli insan, hayatını Kur’an çizgisinde, düşüncede istikameti bulma yolunda geçirmişti.
Sen Mevlâ’yı seven de
“Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe sûresi, 9/111) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi, her şeyini Allah’a veren kimseyi, Allah da yüzüstü bırakmaz.
Sen Mevlâ’yı seven de
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında
Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen
Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan
Eyyub gibi ağlasan
Ciğergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz mı?
(Alvarlı Muhammed Lutfî Efendi)
Evet, Cenâb-ı Hak kimseyi boş ve yüzüstü bırakmaz.
Bununla birlikte sen ibadet ü taatini Cennet mülâhazasına bağlarsan, pazarda ticaret yapan tüccarlardan bir tüccar gibi olursun.
Oysaki yaptığın ameller istediğin nimetlere tekabül etmez.
İman mânevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği
İmanın mânevî bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşıdığı doğrudur.
Bununla birlikte bir insanın ‘bu büyük sermayeyi kaybedebilirim’ endişesini taşıması da çok önemlidir.
Bunu bir misalle şöyle izah edebiliriz: Beş-on görevlinin, Merkez Bankası’nın bir trilyon lirasını arabayla bir yerden bir yere götürdüklerini düşünelim.
Bu insanlar, “Aman bir başkası bu ölçüde para taşıdığımızı duymasın!”, “Ya bir yerde önümüz kesilirse!”, “Ya bir yerde trafik probleminden dolayı bizi durdurup bu paraları alıp kaçırırlarsa?” endişe ve mülâhazalarıyla vazifelerini nasıl yürekleri ağızlarında yerine getirirler! Ebedî saadetin vesilesi olması dolayısıyla iman sermayesinin yanında trilyonların, katrilyonların ne ehemmiyeti olabilir ki! Evet, iman ebedî saadeti peyleyeceğimiz eşsiz bir sermayedir.
Bu yönüyle o bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşır.
Yani Cennet, o iman çekirdeğinden neşv ü nema bulacak, bir ağaç hâline gelecek, sonsuzluğa doğru ser çekip sizin ferih ve fahur bir şekilde ebediyetlere kadar gölgesinde yaşamanıza imkân sağlayacak.
Şimdi insan bu kadar büyük bir sermayeye sahipse ve o insanın şeytan, şeytanın avenesi, nefs-i emmare ve cismaniyet gibi düşmanları varsa ve aynı zamanda bu düşmanlar tarafından her an bir çelmeye maruz kalıp o sermayeyi kaybetme tehlikesi bulunuyorsa, böyle bir insan korkmalı mıdır, korkmamalı mıdır? İşte akıbet endişesi dediğimiz korku böyle bir korkudur.
Korkma! Tir tir titre
Bir gün Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretlerine: “Üstadım, akıbetimden çok korkuyorum!” deyince aldığı cevap şu olur:
“Korkma! Tir tir titre!”
Yani o kadar endişe içinde ol ki, âdeta yiyeceğin yemekler boğazında düğümlensin kalsın.
Buna karşılık insan vefat edeceği esnada:
“Allah’ım ben Sana geliyorum.
Sen şimdiye kadar Sana ümitle gelen insanların hiçbirisini o kapıdan boş çevirmedin.
Sen, kapının tokmağına dokunan hiç kimseye ‘hayır’ demedin.
Hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmadın.
Çok küçük sermayelerle bile Sana teveccüh eden insanları, çok âlî sermayelerle gelmiş ziyaretçiler gibi kabul buyurdun ve onlara iltifat ettin.” mülâhazalarıyla dolup taşmalıdır
Lütfunu esirgeme ey Rab
Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş olduklarını da görüyoruz.
Meselâ Hazreti Ebû Bekir es-Sıddık Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken kullandığı şu ifadeler bunun güzel ve çarpıcı bir misalini teşkil eder.
Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,
İflas etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!
Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,
Hali de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.
Onunki isyan, onun ki nisyan ve hata üstüne hata,
Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl,
Eğer Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, her şeyini bitirmiş bir insansa, o zaman biz daha baştan bitmişiz demektir.
Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) bir hadis-i şeriflerinde onun hakkında şöyle buyurur:
Şayet Ebu Bekir’in imanı bütün insanların imanı ile tartılsa, muhakkak onun imanı diğerlerinden ağır gelirdi.”
(Kenzü’l-ummâl, hadis no: 35614) İşte Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, kalbinde böyle bir iman bulunduğu halde, Allah karşısında hep akıbetinden endişe etmiştir.
Zira İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dizinin dibinde oturma mazhariyetine erip de daha sonra Müseylimetü’l-kezzâb’ın safları içinde Cehennem’e yuvarlanıp giden insanlar vardır.
Bu açıdan hiç kimsenin mutlak garantisi yoktur, Allah’ın huzuruna nasıl çıkacağı belli değildir.
Hayâ sıyrılmış, inmiş - Din hayatın hayatı
Mevcut durum, daha çok merhum Âkif’in şu sözlerini insana hatırlatıyor:
“Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde…
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!
Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lafz-ı bî-medlûl;
Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.
…
Beyinler ürperir, yâ Rabb, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harâb, iman türâb olmuş!
Mefahir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl!"
Evet, günümüzde bu konuda, üst üste çözülme, dağılma, kırılma ve deformasyonlar var.
Dolayısıyla böyle bir dönemde, bu akıntıyı tersine çevirecek kerametvari tavırlara, bu tavırları sergileyebilecek irade kahramanlarına ihtiyaç vardır.
Sadece kendi iffetlerini düşünmekle kalmayıp milletin iffeti üzerinde de tir tir titreyen, bize ait o nazik ve incelerden ince duygu ve düşünceyi yeniden hayata hayat kılacak ve böylece bu akıntıyı tersine çevirecek yüksek iradelere…
Zannediyorum
“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası.
İhyâ-yı din ile olur bu milletin ihyâsı.”
diyen Hz. Pîr-i Mugân, Şem-i Tâbân da bu ifadeleriyle meselenin ukde-i hayatiyesine temas etmektedir.
İsyan deryasına yelken açmışam
Saatçi ve şair arkadaşımın bir sözünü müsaadenizle tekrar edeceğim:
“İsyan deryasına yelken açmışam.
Kenara çıkmaya koymuyor beni.”
Evet, insan bazen öyle bir akıntıya kapılır ki yaptıklarına nadim olup artık o durumdan kurtulmak istese de, bir daha geriye dönemeyebilir.
En iyisi mi insan ne gücüne, ne kuvvetine ne de iradesine güvenmelidir.
O, daha baştan böyle bir akıntıya kapılmamaya bakmalıdır.
Hafizanallah, bir kısım saik, sebep ve faktörlerle böyle bir akıntıya kapılmışsa, o durumda da, “Ben insiyaklarıyla hareket eden bir hayvan değilim.” demeli, iradesinin hakkını verip hemen geriye dönmesini bilmelidir.
Değildir bu bana layık bu bende
Cenâb-ı Hakk’a çok ciddi teveccühte bulunarak her daim Allah’la münasebetinizi güçlendirmiyorsanız, Alvar İmamı’nın ifadeleriyle sürekli,
“Değildir bu bana layık bu bende.
Bana bu lütuf ile ihsan nedendir?”
mülâhazasına bağlı kalmıyorsanız, yaptığınız bütün bu işlerin rıza hedefli olup olmadığı hususunda kendinizi bir kez daha gözden geçirmelisiniz.
Şeytan
Ehl-i dünya veya bînamaz bir insan caminin bahçesinden geçiyormuş.
O esnada elinde bir sürü gem olan birisini görmüş.
Yanına sokularak kim olduğunu sormuş.
O da, “Ben şeytanım!” diye cevap vermiş.
Bu sefer elindeki gemlerin ne işe yaradığını sormuş.
Bunun üzerine şeytan: “Şu camide gönlünü Allah’a vermiş âbid insanlar var.
Dışarıya çıktıklarında, onları o atmosferden uzaklaştırıp kendi peşimden sürüklemek için bu gemleri elimde tutuyorum.” demiş.
Adam kendisi için de bir gemin olup olmadığını merak etmiş ve şeytana: “Benim gemim hangisi?” diye sormuş.
Şeytan: “Senin için geme lüzum yok ki, sen zaten küçük bir işaretle arkamdan koştura koştura geliyorsun!” demiş.
Bu açıdan kim gönlünü Allah’a vermiş, kim dinini ihyaya azmetmiş ve kim hayatını hizmete vakfetmişse şeytan mesaisini daha çok onunla uğraşmaya harcayacaktır.
Keşke sevdiğimi sevse
Dinî hassasiyet ise, başta şahsî hayatını milimi milimine dinin ölçülerine muvafık yaşamak, daha sonra da yakın daireden uzak daireye doğru aile efradı, yakın çevresi içinde, gözünün içine bakan ve etrafında halkalanan insanların dini yaşamaları mevzuunda fevkalade hassasiyet göstermek, duyarlı olmak ve ölesiye bir titizlik sergilemek demektir.
Başka bir ifadeyle dinî hassasiyet, bir hak dostunun:
“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan!
Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa..!” (Taşlıcalı Yahya)
mısralarıyla seslendirdiği arzu ve iştiyakla hayatını sürdürmektir.
Hacı Münir Bey
Ben, bizim köyün eşrafından birisi olan Hacı Münir Bey’den dinlemiştim.
Üstad Hazretleri Erek Dağı’ndan derdest edilip götürülürken kıtmirin köyüne getiriliyor ve orada dedemin hanında misafir kalıyor.
Hacı Münir Bey, Üstad’ın o anki durumunu şu ifadeleriyle anlatıyor: “Onun hâlini görünce gözlerim doldu.
Çünkü ayakkabıları yırtılmış
olduğundan ayakları ve çorapları su içindeydi.
Ben o lastik ayakkabıları alıp eve gittim ve evden ona yeni bir çift ayakkabı getirdim.
Kim bilir onu da ne zorluklarla kabul ettirdim.
Daha sonra ona bir iftar vaktinde çorba ve komposto getirdim.
O, çorbadan birkaç kaşık aldı ve sonra: ‘İsraf olmasın bu kompostoyu da sahurda yeriz’ dedi.” Demek ki, Üstad’ın o günkü imkânları itibarıyla yeni bir çift lastik ayakkabı alacak durumu bile yoktu.
İşte Hz. Pîr, kemal-i hassasiyetle böyle bir hayat yaşamış halkın güven ve itimadını sarsmamak için elinden gelen her şeyi yapmış ve bize de bu konuda örnek olmuştu.
Kırklareli’nde
Kırklareli’nde vazife yaparken fırıncı Ahmet Efendi’den bir hikâye dinlemiştim: Yemeği ağzınıza götürdüğünüzde parmaklarınızı bile yiyebileceğiniz kadar enfes yemekler yapan bir aşçı varmış.
Fakat bu aşçı hayatında hiç servis yapmamış.
Bir gün garson gelmediği için servis yapma vazifesi ona düşmüş.
O da ellerini arkasına koyup “Arkadaş, ün görmüşüm, gün görmüşüm; baştan gelsin baklava!” demiş.
Bir hikâye olsa da, bu kıssanın bize ifade ettiği çok mânâ var.
Evet, sizin sunduğunuz baklava gibi leziz bir yiyecek olabilir ve siz o baklavayı gönlünüzden kopup gelen bir insanlık ve iyi niyetle sunabilirsiniz.
Ancak her şeyin bir sırası bulunduğunu ve karşınızdaki insanların belli alışkanlıklarının olduğunu asla unutmamalısınız.
Söylediklerinizin ve yaptıklarınızın zamanlamasını ayarlamanız bu açıdan çok önemlidir.
İşte işin önünü-sonunu hesap etme, meseleleri arka planıyla görme, onlara mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakma ve mebdeden müntehaya hep tenasüb-i ill iyet prensibine göre hareket etme basiret dediğimiz o âlî vasfa ait hususlardandır.
Sen tecellî eylemezsin
O’nun görünüp bilinmesi, azamet u ihtişamıyla kendini göstermesi, insanın yok olmasına bağlıdır.
Şair ne güzel söylemiştir:
“Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken
Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”
Bir perdede iki şey birden olmayacağına göre, ma’dum olmak lazım ki, mevcut duyulabilsin, mütalaa ve müşahede edilebilsin.
İnsanın, vücudunun zılliyetini kabul etmesi gerekir ki, aslı görebilsin.
Sırtlanları geçmişti beşer
Allah’a, hesaba, mahşere, cennet ve cehennem mülahazasına bağlanmış bu insanlar bence ne bekçiye, ne polise ne şuna ne de buna ihtiyaç duyarlar.
Düşünün ki, Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) henüz kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, her türlü ahlaksızlığın işlendiği, Mehmet Akif’in;
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin,
Salgındı bugün şarkı yıkan tefrika derdi.”
ifadeleriyle anlattığı cahiliye dönemindeki insanlardan öyle bir toplum inşa etmişti ki, o dönemde bir-iki hadise dışında hırsızlık hadisesi bilmiyoruz.
İki-üç zina şayiasından başka yaşanan bir ahlaksızlığa da şahit olmuyoruz.
Mala karşı aşırı düşkünlük
İnsan tabiatında mala karşı aşırı düşkünlük bulunduğundan, eğer bu duygu İslamî terbiyeyle kontrol altına alınmazsa her zaman bu tür problemlerle karşılaşmak mümkündür.
Nitekim bir gün Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirdiğinde ashab-ı kirâmdan bazıları, ondan pay almak için beklerken, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem
mealen şöyle buyurmuştu: “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum.
Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.”
Mala, mülke mağrur olma
Dünyanın faniliğine dair efkâr-ı millete mal olmuş pek çok söz söylenmiştir.
Mesela;
Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi;
Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.”
Çeşm-i ibretle nazar kıl
Dünyanın faniliğine dair efkâr-ı millete mal olmuş pek çok söz söylenmiştir.
Mesela;
Çeşm-i ibretle nazar kıl dünya bir misafirhanedir,
Bir mukim âdem bulunmaz ne acib kâşanedir,
Bir kefendir akıbet sermayesi şâh u geda,
Bes, buna mağrur olan Mecnun değil de ya nedir?”
Bindirirler cansız ata
Dünyanın faniliğine dair efkâr-ı millete mal olmuş pek çok söz söylenmiştir.
Mesela;
“Bindirirler cansız ata, indirirler zulmete
Ne ana var, ne ata, örtüp pinhân ederler.
Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş,
Mezarına bir çift taş, diker nişan ederler.”
Dünya geçicidir
Miras taksimi yapılırken, din-i mübin-i İslâm’ın kuralları esas alınarak herkes hakkına rıza göstermelidir.
Başta daifade edildiği gibi bu konuda bazıları fedakârlıkta bulunabilir.
Mesela bana, babamdan, dedemden miras kalan bir mal gösterildiğinde ben şahsım açısından
Dünya geçicidir, burada kalınmaz,
Ne kadar mal olsa, murad alınmaz,
Gafil olma sakın, geri dönülmez!
Yürü dünya yürü, sonun virandır.
Meded bundan sonra ahir zamandır.”
diyerek, hisseme düşen malı elimin tersiyle itebilirim.
Fakat böyle bir düşünceyi genelleştirme ve başkalarından hissesine düşen mallardan vazgeçmesini bekleme, insan tabiatıyla telif edilemeyen bir beklentidir ve böyle bir arzu ve talep insanlar arasında hoşnutsuzluklara sebebiyet verir.
Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, miras taksiminde objektif olan dinin emrettiği hükümlerdir.
Ey dîde nedir uyku
Allah’ın misafiri olmak varken, döşeğe misafir olmanın ne kıymeti olabilir ki! İbrahim Hakkı Hazretleri bu düşünceyi ne güzel seslendirir:
“Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde.
Bak hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret,
Bul Sâni’ini ol âna mihman gecelerde.
Savm u salât u hac ile sanma biter
İrfana ulaşmanın en önemli yolu, ibadet ü taati titizlikle ve şuurlu bir şekilde yerine getirmektir.
İbadet ü taatte şuur olmayınca irfana ulaşılamaz.
İrfana ulaşamayan bir insanın ise Allah sevgisine, peygamber muhabbetine ermesi mümkün değildir.
Unutulmamalıdır ki, bunlar iç içe derinlikler olduğundan, ancak biri aşıldığı takdirde diğerine ulaşılır.
İşte bu perspektiften meseleye bakıldığında Hazret’in
“Savm u salât u hac ile sanma biter zahid işin.
İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.”
ifadelerinde, her şeyin çok güzel bir şekilde yerli yerine yerleştirildiği görülmektedir.
Çünkü ihsan şuuru ve irfan nurundan mahrum bir fert için, yapılan ibadetler, öteden beri yapılagelen bir formalite ve kültürden öteye geçmeyebilir.
Herkes oruç tuttuğu için o da oruç tutmuş, anne babasında öyle gördüğü için namaz kılmış, başkaları hacca gittiği için hacca gitmiştir.
Dolayısıyla böylelerinde ibadetler çok defa suretten öteye geçmediğinden onların ruh ve manası yakalanamaz.
Şeytan
Kıskançlık ve hasedin kurbanı bu zavallı varlık -şeytan-, tepetaklak yuvarlanıp gitmiştir ve hâlâ da yuvarlanmaya devam etmektedir.
Bir menkıbede şöyle anlatılır: Şeytan, Cenâb-ı Hakk’a, “Bu kadar çok insanı affediyorsun.
Benim ceza ve çilem -sanki çile çekiyormuş gibi- daha bitmedi mi?” diye sorar.
Cenâb-ı Hak da ona: “Senin ilk imtihan olduğun hususu bir kere daha hatırlatıyorum.
Git ve Hazreti Âdem’in mezarına secde et.
Ben de seni bağışlayayım.” der.
Fakat şeytan nasıl bir haset ve hazımsızlığa kilitlenmiş ki, yine de red ve inkârına devam eder.
Demek ki, hasedin öyle muzaaf ve mük’ab bir kısmı var ki, bunun sonucunda şeytan kendisini göz göre göre balıklamasına küfrün içine atmıştır.
Sefine-i kalbime alevli bir kor attın
Devr-i risalet penahide yaşanan Müslümanlığı mükemmel bir temsille mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun olarak ortaya koyma, onu Allah ve Resûlü’nden geldiği ve sahabe tarafından yaşandığı şekliyle insanlığa yeniden ve bir kere daha armağan etme bizim hayatımızın gayesi olmalıdır.
Zira günümüzde hakikaten dünyanın dört bir tarafında yangın var.
Sûzî gibi diyecek olursak:
“Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost!
Bülend âvâz ile dersin, bakın deryada yangın var!”
Eğer derya yanıyorsa, o zaman yanmadık yer yok demektir.
Fertler yanıyor, yuva yanıyor, bir mânâda mâbed yanıyor, mektep yanıyor, idare yanıyor… hâsılı topyekûn âlem-i İslâm ve dünya cayır cayır yanıyor.
Mazhar-ı feyz olamaz
Şair ne güzel söyler:
“Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebat
Mütevazi olanı rahmet-i Rahman büyütür.”
Yani, tohum toprağın bağrına düşüp kendisini çürümeye salmayınca, başağa yürüyemez.
Başağa yürümenin yolu, toprağın altında ezilmeden, topraklaşmadan ve şahsı itibarıyla orada yok olmadan geçer.
Evet, tohum yok olmalıdır ki, yokluktan fışkırarak ikinci bir varlığa yürüyebilsi
Herkes yahşi men yaman
Cenab-ı Hakk’ın nimetleri sağanak sağanak üzerinden boşalırken, bir damla sudan yaratılan insanoğluna düşen; şükür, minnet ve mahviyet hisleriyle dopdolu olmak, hangi konumda bulunursa bulunsun, her zamankendini başkalarından daha dûn seviyede görmek ve Alvar İmamı’nın ifadesiyle,
“Herkes yahşi men yaman,
Herkes buğday men saman.”
diyebilmektir.
Siz böyle bir mülahazaya ister tevazu, ister mahviyet, isterse kendini sıfırlama deyin; fakat şurası muhakkak ki, varlık tıpkı bir filiz gibi bu mülahazanın bağrında boy atıp gelişir.
Herkesin istidadına vabestedir
Mürşit en katı kalblere bile tesir eden baş döndürücü bir müessiriyete sahip bulunsa, yine de onun, irşat ettiği insanların hepsini aynı seviyeye çıkarması mümkün değildir.
Çünkü verenin çok mükemmel vermesinin yanında, alanın da istidat ve kabiliyetleriyle verilenleri almaya müsait olması gerekir.
Diyelim ki siz kocaman bir su tankeriyle muhatabınızın imdadına koştunuz, fakat onun elinde sadece bir kova var.
Siz bütün tankeri boşaltsanız da kova dolduktan sonra geriye kalan su dışarıya dökülecektir.
Bir şair bu durumu ne güzel ifade eder:
“Herkesin istidadına vabestedir âsâr-ı feyzi”
Yani ahz ü atâ, alıp verme kabiliyetlere göre cereyan eder.
Hazreti Musa zamanında
Hazreti Musa zamanında vuku bulduğu rivayet edilen bir menkıbeyle mevzuu biraz daha açmak istiyorum.
Vakıa bu tür menkıbelerin aslı her zaman sorgulanabilir.
Fakat menkıbelerde asla değil fasla bakılır.
Yani önemli olan anlatılan bir menkıbenin bizim için ifade ettiği mânâ ve bizim ondan alacağımız derstir.
İşte böyle bir menkıbeye göre, Seyyidina Hazreti Musa, Tur Dağı’na giderken yolda üzerinde elbise olmadığından dolayı kumların içine girmiş
birisini görür.
Bu zat Hazreti Musa’dan, mal sahibi olabilmesi için Cenâb-ı Hakk’a dua etmesini rica eder.
Hazreti Musa onun bu ricasını Cenab-ı Hakk’a arz edince, bu hâlin o şahıs için daha hayırlı olduğu bildirilir.
Bunun üzerine Hazreti Musa, Cenab-ı Hakk’ın bu mesajını adama iletir.
Fakat o, daha başka şeylerin de hayırlı olabileceği mülahazasıyla isteğinde ısrarcı olur.
Neticede Allah Teâlâ, Hazreti Musa’ya o adama yardım etmesini emir buyurur.
Hz. Musa’nın yardımı vesilesiyle adam bir müddet sonra elde ettiği imkânla bir koyun alır.
Derken kısa zamanda geometrik bir artış meydana gelir ve adam sürülere sahip olur.
Gel zaman git zaman Seyyidina Hazreti Musa yine Tur’a giderken bir yerde bir kalabalık görür.
Yanlarına sokulup hâdiseyle ilgili soru sorduğunda kendisine şöyle derler: “Burada çok fakir bir adam vardı.
Belli bir süre sonra Cenâb-ı Hak kendisine geniş imkânlar verdi.
Fakat bu zenginlik ona yaramadı.
İçki içmeye başladı Derken bir gün içki içip kendini kaybetti, kavgaya girişti, birisini öldürdü.
Şimdi de bu şahsa kısas uygulanıyor.”
Baş-ayak aynı yerde
Kul, tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde başını yere koyduğunda ve hatta mümkün olsa başını topraktan daha aşağı götürme azmiyle secdeye kapandığında Allah’a kurbet hâsıl olur.
Bir yerde secdenin bu hâli şu sözlerle ifade edilmişti:
“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade,
İşte, insanı yakınlığa taşıyan cadde..!”
Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, mescit, kendi gurbetlerinden sıyrılıp Allah’a yakınlık peşinde koşanların ve bu kurbeti, iksir gibi bilenlerin sık sık koşup boşaldıkları, deşarj oldukları, belki diğer bir mânâda şarj oldukları mübarek mekânın adıdır.
Alvar İmamı - Salih Efendi
Alvar İmamı ötelere göçtüğünde henüz on altı yaş civarındaydım.
Bu sebeple onu ve onun ağzından dökülen mânâ derinlikli sözleri idrak ettiğimi söyleyemem.
Fakat onun oturuşunda, kalkışında, hâl ve hareketinde öyle bir tesir vardı ki, en beliğ sözlerden daha müessirdi.
Doksana merdiven dayamış olmasına rağmen sekiz saat dizleri üzerinde otururdu.
Ayakları uyuşmaz mıydı bilemiyorum.
Üstelik prostatı da vardı.
Buna rağmen o, hiç tavrını değiştirmezdi.
Hiçbir şey söylemese sadece bir kere yanınızda
“Allah!” dese yüreğinizi ağzınıza getirmeye yeterdi.
Bazen elektrik verilmiş gibi birdenbire titrerdi.
İşte onun bu derûni, ciddi ve vakûr hâli, tavır ve davranışları, bakışları ve yüz çizgileri sizin ruhunuza aksederdi.
Hâl ve tavrıyla, oturuş ve kalkışıyla insana tesir eden insanlardan birisi de Salih Efendi’ydi.
Ben onun dudağının geriye gittiğini hiç görmedim.
Onu tanıdığım dönemde, çocuklarının en küçüğü yaşındaydım.
Fakat buna rağmen ziyarete geldiğinde ben onu bir kanepeye oturtamazdım.
Hep dizleri üzerinde otururdu.
İşte bu ölçüde bir temkin ve teyakkuz insanıydı.
Zannediyorum, siz böyle bir insanı alıp Allah’ın huzuruna götürseniz, doğrudan doğruya, bîkem u keyf Cenâb-ı Hakk’ın kelamını işitse, doğrudan doğruya O’ndan emirler alsa yine de o insan diyecektir ki: “Ya Rabbi! Acaba bunlar nefsimden kaynaklanan şeyler midir? Eğer öyleyse bunlardan Sana sığınırım.
Sen büyüksün.
Benim gibi günahkâr, asi, küçük bir kul böyle bir iltifata layık olamaz.
O zaman bu hâl nedir Allah’ım?”
İşte bu anlayıştaki bir insan, temkine alıştığından dolayı, hep temkin soluklar, temkinle hareket eder, temkinle oturur kalkar ve hiçbir zaman tavrını değiştirmez.
Dolayısıyla böyle bir insandan hiçbir zaman şathiyat da sadır olmaz.
Küsme
Her ne kadar şimdiye dek hakikî ve mecazî diye bir tabir ve tasnifle meselenin üzerinde durulmamış olsa da, şahsın niyet ve maksadına göre biz küsmeyi böyle bir tasnif içinde ele alabiliriz.
Buna göre, hakikî mânâda küsme mezmum bir hâl olsa da, mecazî mânâda küsme yer yer başvurulabilecek stratejik bir yol, stratejik bir hamledir.
Meselâ bir insanın kendi evlatlarına karşı “Senden böyle bir şey beklemiyordum!” diyerek muvakkaten bir tavır alması mecazî bir küsmedir.
Asr-ı Saadet’te yaşanan Îlâ Hâdisesi’ne de bu nazarla bakabilirsiniz.
Bu noktada daha önce mükerreren arz ettiğim bir hatıramı müsaadenizle bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
İlkokul öğretmenim bir kere bir hâdiseden dolayı kulağımdan tutup, “Sen de mi?” demişti.
Zannediyorum bana otuz tane değnek vursaydı bu kadar müessir olmazdı.
Çünkü onun bu sözünde hem takdir, hem bir alâkayı hatırlatma, hem de benim o alâkayı kopardığıma/koparacağıma dair bir tembih vardı.
Muallimimin bu davranışı, belki bir tavır almaydı ama onun bu tavrı, olumsuz bir yolda olduğumu hatırlatıp benim o yoldan dönmemi sağlayacaktı.
İşte mecazî küsmeden kastımız budur.
Yani ikaz edilecek şahsa karşı ölçülü bir tavır ve mesafeli bir duruş sergilemenin olumlu ve pozitif bir hedefe varma istikametinde bir metot olarak kullanılmasıdır.
Canımı cânan eğer isterse
Canın cânana koşması gibi, Allah’ın sizi beklemesine cevap olarak siz de O’na tertemiz bir gönülle gitmelisiniz.
Fuzuli ne hoş söyler:
“Canımı cânan eğer isterse minnet cânıma
Can nedir kim, ânı kurban etmeyem cânânıma…”
Bence, “Sen hep böyle arınmış olarak yaşadın, gel artık!” davetine saf, duru ve tertemiz bir hâlde gitmek lazım.
Rabbim, hepimize ötelere yürürken, böyle bir ufuk, böyle bir anlayış nasip eylesin.Âmin!
Harun Reşid’in zevcesi Zübeyde Hanım
Harun Reşid’in zevcesi Zübeyde Hanım önemli hizmetler yapmış büyük bir kadındır.
Bir dönem hacılar Arafat ve Müzdelife’ye giderken suları Mekke’den sırtlarına alıp öyle gidiyorlarmış.
O anamız o günün şartlarında Mekke’den Mina, Müzdelife ve Arafat’a kadar su yolları ve çeşmeler yaptırarak çok önemli bir hayra vesile olmuştur.
Milyonlarca insanın o sudan içmesine ve abdest almasına imkân hazırlamıştır.
Elbette Cenâb-ı Hak böyle önemli bir hizmeti boşa çıkarmaz.
Ben altmış sekizde hacca gittiğimde o büyük kadının yaptırdığı bu çeşmeleri görmüştüm.
Osmanlılar bu su yolunu takviye ederek onu çok uzun bir dönem koruma altına almışlardır.
İşte bu kadar büyük bir hizmet yapan anamızı rüyada görünce, kendisine; “Cenâb-ı Hak sana nasıl muamele yaptı?” diye soruyorlar.
O da şöyle cevap veriyor: “Ben şöyle şöyle ameller yapmıştım.
Fakat benim kurtulmama vesile olan amelim şu oldu.
Bir gün ezan-ı Muhammedî minarelerde çınlayınca, o esnada ‘Ezanı dinleyelim deyip yanımdakileri susturdum.
İşte öbür âleme gittiğimde bana, ‘Allah bundan dolayı seni bağışladı’ dediler.”
Evet, bu dünyada bize çok küçük ve basit gibi gelen bir meselenin Cenâb-ı Hak katında nasıl bir kıymeti olduğunu biz bilemiyoruz.
Allah’ın (celle celâluhu) hangi amelle bizden hoşnut olacağını, hangi amelle rıdvanıyla serfiraz kılacağını, hangi vesileyle Cennetiyle bizi sevindireceğini bilemeyiz.
Bu açıdan büyük-küçük demeden O’nun emrettiği her şeyi yerine getirmeye çalışmalıyız
Sevr mağarasında
Hicret esnasında, Sevr mağarasında Hz. Ebû Bekir Efendimiz için anlatılan bir menkıbe vardır.
Bu menkıbeye göre, Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) ve Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) Sevr mağarasına ulaştıklarında, önce, Hz. Ebû Bekir, zararlı hayvan olup olmadığını araştırmak ve içerisini temizlemek için mağaraya girer; girer ve akrep, yılan ve benzeri hayvanların zarar vermesine engel olmak için, yırttığı cübbenin parçalarıyla oradaki delikleri tıkar.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mağaraya girer ve bir müddet istirahate çekilir.
Ne var ki, Hz. Ebû Bekir’in delikleri kapamada kullandığı bez, son deliği kapatmaya yetmemiştir.
Bunun üzerine o, o son deliği de ayak topuğu ile kapatır.
İşte bu sırada bir yılan gelir ve Hz. Ebû Bekir’in ayak topuğunu ısırır.
Sahih kaynaklarda aslı olmayan bu meselenin faslının bize ifade ettiği bazı hakikatler vardır.
Bunlardan birisi Hz.
Ebû Bekir Efendimizin sadakatidir.
Zira hakikaten bir yılanın saldırma tehlikesi bulunsaydı, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), ne yapar eder, her türlü tehlike ve meşakkati göze alır, İki Cihan Serveri’ne zarar gelmesin düşüncesiyle yılanın ağzına ayağını basardı.
Bu yönüyle burada Hz. Sıddık’ın sadakati vurgulanmaktadır.Menkıbeden çıkarabileceğimiz ikinci bir mânâ ve mesaj ise şudur: Mü’min bulunduğu atmosferde Allah’la irtibatına, dinî ve mânevî hayatına zarar verebilecek her türlü tehlikeye karşı bütün menfezleri kapamalıdır.
Buna muhtemel tehlike menfezleri de dahildir.
Mü’min, icabında kendi varlığıyla o deliği tıkamalı ve Allah’a şöyle yalvarmalıdır: “Allah’ım! Ben bu noktada dünyevî hayatım itibarıyla her şeyimi kaybedebilirim ama ne olur ya Rabbi, Seninle irtibatıma, kulluk şuuruma zarar verebilecek her türlü tehlikeden beni koru, muhafaza buyur; buyur da ruhumun âbidesi daima dimdik dursun, eğilecekse sadece ve sadece Senin karşında eğilsin.
Eşler arasındaki münasebet
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gece ibadeti için yatağından ayrılırken, Hz. Âişe’den müsaade istediğini görüyoruz.
Evet, O, gece ibadeti için dahi yatağından ayrılırken; “Yâ Âişe! Müsaade eder misin, bu gece Rabbime ibadet edeyim.” buyuruyordu.
Bunun üzerine Hz. Âişe Validemiz:
“Seninle olmayı severim, fakat senin hoşuna gidecek olan her şeyi de severim.” cevabını veriyor.
(İbn Hibbân, Sahih, 2/386) Bu ne hakperestliktir Allah aşkına! Çünkü o esnada, mübarek zevcelerinin hakkı söz konusu; o vakit orada onunla beraber bulunması gerekiyor.
Ancak diğer taraftan da Rabbine ibadet etme adına öylesine derin bir aşk u iştiyakı var.
Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşinden müsaade istemek suretiyle bu çelişkiyi aşıyor.
İşte eşler arasındaki münasebet adına böyle bir incelik, zarafet ve nezaket çok önemlidir.
Hanımefendiye karşı bu ölçüde bir bağlılık izhar etme meselesi… Aslında bizim toplumumuz böyleydi.
Müsaade ederseniz dar çerçevede ailem içinde gördüğüm bazı şeyleri anlatmak istiyorum.
Onlar belli ölçüde bozulmuş, dejenere olmuş bir toplumun kalıntısı olmasına rağmen, Osmanlı’dan bulaşan şeyleri hâlâ yaşayan bir aileydi.
Rahmetlik dedem öyle sert bir adamdı ki, evden çıkıp camiye giderken geçtiği sokakta toparlanmadık adam kalmazdı.
Şamil Ağa geliyor diye ağızları yüreklerine gelirdi.
Munise ninem ise tamamen farklı fıtratta bir insandı.
Bir kere yanında Allah dediğinizde yirmi dört saat ağlayan, yumuşak kalbli bir kadındı.
Ben on bir, on iki yaşına girene kadar onlar hayattaydı.
İşte o sert ve heybetli adamın bir gün bile eşine kaşlarını çatıp baktığına şahit olmadım.
O yumuşak kalbli, gözü yaşlı ağlayan kadın, ahir ömründe mefluç bir hâlde yatağa düşmüştü.
Annem her gün başında ona teyemmüm aldırıp namaz kıldırırdı.
Annem demişti ki: “Vefatından önceki son cuma gecesi, benden abdest aldırmamı istedi.
Ben de aldırdım.
Ondan sonra da bir kahkaha attı ve şöyle dedi:
Dünyadan murad almamışız.
İkimizin cenazesi de bu gece evde kalacak.’ Aslında Şamil dedenin hiçbir şeyi yoktu.
Buna rağmen ninen vefat edip bir tüy gibi yastığa düştüğü esnada, ben onun gözlerini kapatırken, öbür odadan da dedenin feryadı koptu ve o da vefat etti.” İşte onların aralarında böyle bir bağlılık söz konusuydu.
Rahmetlik pederim 1974’te vefat etmişti.
Ben o zaman otuz beş, otuz altı yaşındaydım.
Rahmetlik pederimin de, hayatım boyunca sadece bir kere anneme kaşlarını çattığını hatırlıyorum.
Ancak o esnada büyük annem hemen araya girdi ve “Ramiz! Eğer ona bir şey yaparsan sana sütümü, emeğimi haram ederim.” dedi.
İşte, bozulmuş Osmanlı’dan kalma aile yapımız hâlâ böyleydi.
Bir başka misal de büyük amcamdan vermek istiyorum.
Eşiyle nasıl bir hayatları vardı, çok bilemiyorum.
Ancak eşi vefat ettikten sonra her hafta Erzurum’dan arabaya binip köye onun mezarını ziyarete gelir, mezarın başında da yarım saat ağlardı.
Sonra tekrar arabaya binip Erzurum’a geri dönerdi.
Hatta bir gün ablam bana gelip: “Şu amcana bir nasihat etsen.
Ölmüş bir insanın arkasından bu kadar ağlaması doğru mu?” diye ricada bulunmuştu.
Benim dar dairede bildiğim belki bütün aileler böyleydi.
Evet, bizim, bozulmuş, şöyle böyle deformasyona maruz kalmış aile yapımız bile böyleydi.
Harap iller
Aslında bizde çözülme Tanzimat’tan çok daha erken bir dönemde başlamıştı.
Tanzimat, işin artık dışa vurduğu dönemin adıdır.
Meseleyi sadece Mustafa Reşit’e bağlamak, on dokuzuncu asrın ilk yıllarıyla irtibatlandırmak yanlıştır.
Belki o mesele, Yeniçeri’nin başkaldırdığı, saray baskınlarının, o baskınlarla hükümdar indirip hünkâr çıkarma gayretlerinin olduğu dönemlere; Genç Osman ve 4.
Murad dönemlerine kadar uzanır.
Ta o zamandan itibaren fitne, ihtilaf ve iftiraklar bizi içten içe kemiriyor ve karbonlaştırıyordu.
Bu sebeple denilebilir ki, Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği yıll arda, bizim zaten kendimize ait devlet ve idare felsefemiz, adalet ve hakkaniyet telakkimiz yerle bir olmuştu.
Merhum Mehmet Âkif’in şu enfes ifadeleri sanki o dönemi tasvir etmektedir:
“Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar,
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”
Sonraki yıl arda ise yara daha bir derinleşti, acılar daha bir arttı
Hazreti Cüleybib
Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ile Hazreti Cüleybib (radıyal âhu anh) arasında geçen hâdise çoğumuzun malumudur.
Hazreti Cüleybib, o esnada, garize-i beşeriyenin feveranda olduğu bir dönem olan 16-17 yaşlarında bulunuyordu.
Eğitimciler, genelde bu çağdaki talebelerin zapturapt altına alınamadıklarından, onların kontrolsüz ve disiplinsiz hareket içinde bulunduklarından şikâyet ederler.
Bazı uysal fıtratlar, anne-babalarını takip edip doğru bir çizgide yürüseler de bozuk bir ortamda neş’et etmiş kimi gençler, ahlakî değerlere zıt tavır ve davranışlar içine girebilir.
Hicap ederek söylüyorum, bu riskli dönemde sigara, alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara yakalananlar, daha değişik günahları irtikâp edenler olabilir.
Bu durumda evvela ellerinden tutulup aklen, kalben ve hissen istikballeri adına onların ikna edilmesi gerekir.
İşte Hazreti Ruhu Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) da Cüleybib’i çekip yanına alıyor, mübarek dizlerini dizlerine vererek tam karşısına oturtuyor ve ona şöyle diyor: “Cüleybib! Duydum ki kadınlara uygunsuz davranışlarda bulunuyormuşsun.
Şimdi bana söyle, aynı şeyin senin annene yapılmasını ister misin?” Cüleybib: “Hayır, yâ Resûlallah istemem!” diyor.
Bunun üzerine İnsanlığın İftihar Tablosu; “Unutma, senin sarkıntılık yaptığın da birisinin annesidir!” buyuruyor.
Daha sonra Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), aynı soruyu kız kardeşi,
halası ve teyzesi için de soruyor ve aynı cevabı alıyor.
Neticede Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) Cüleybib’in akıl ve mantığına hitap edip onu ikna ediyor.
Hele bu sözlerin bir Peygamber sözü olduğu düşünülürse, zannederim Hazreti Cüleybib için ne kadar müessir olduğu daha iyi anlaşılır.
Nihayet Hazreti Cüleybib’in içinde hiçbir tereddüt kalmıyor.
Daha sonra Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek elini onun göğsüne koyuyor ve onun için dua ediyor.
Sahabe-i kiram efendilerimiz diyor ki: “Cüleybib o andan itibaren Medine’nin en iffetli gençlerinden biri olmuştu.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/420) Hazreti Cüleybib, daha sonra katıldığı bir savaşta şehit oluyor.
Herkes kendi şehidini arıyor.
Allah Resûlu (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanındakilere: “Hiç kaybınız var mı?” diye soruyor. “Hayır” cevabını alınca: “Ama ben Cüleybib’i kaybettim!” buyuruyor.
Ashab-ı kiram onu bulduklarında öldürmüş olduğu yedi kişinin yanında şehit edilmiş olduğunu görüyorlar.
Resûl-i Ekrem Efendimiz gidip onun başucunda duruyor, Cüleybib’i kolları arasına alıyor ve: “Bu bendendir, Ben de ondanım.” buyuruyor.
(Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 131) Siyerden naklettiğimiz bu tablo, bir mürşidin bu türlü durumlarda nasıl davranması gerektiğine dair çarpıcı bir örnektir.
Görüldüğü üzere o zat yanlış bir adım atma durumundayken akla-mantığa hitap eden bir nasihatle hemen ondan vazgeçmiş, gerisin geriye dönmüş ve hakka teslim olmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak bir hamlede onu evc-i kemalat-ı insaniyeye çıkarmış ve o hâliyle huzuruna almıştır.
Dolayısıyla tökezleme, düşme, sürçme vetiresinde bulunan bir insana yapılması gereken öncelikle budur.
Efendimiz
Henüz yedi – sekiz yaşlarındayken bir gün babam: “Şayet Perşembe günü bin İhlâs-ı Şerif okursan Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) rüyanda görürsün.” demişti.
Ben hangi mülâhazayla, hangi duygularla öyle hareket ettiğimi bilemeyeceğim ama Efendimiz’in (sallall âhu aleyhi ve sellem) nur cemâlini görebilmek için sabaha kadar bin İhlâs’ı okuduğumu hatırlıyorum.
O gün olmadıysa bir sonraki gün, o gün de olmadıysa bir gün daha, İhlâs Suresi’ni okumaya devam ettim.
Şimdi, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi enginlikleriyle tanımadıkları,âsârını tam takdir edemedikleri ve çok bozuk bir muhitte neş’et ettikleri halde, eğer bir kısım insanların içinde hâlâ böyle bir heyecan varsa bunun sebebi, O’nun saltanatının günümüze kadar uzanması ve temâdî etmesinden başka ne olabilir ki! Evet, Allah (celle celâluhu), hiçbir beşere nasip olmayacak, hiçbir beşerle kıyaslanmayacak ölçüde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’e sevdirmiş, kalblerin sevgilisi, gönüllerin sultanı kılmıştır.
Ey dîde nedir uyku
Tabakât kitaplarına baktığınızda, Allah dostlarının hemen hemen bütününün, gecelerini kıyamla ihya ettiklerine şahit olursunuz.
O nurlu zaman diliminin bu ehemmiyetinden dolayıdır ki, hakkında pek çok güzel söz söylenmiştir.
Fakat Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin şu beyitleri onların en güzellerinden biri olsa gerek:
“Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde
Bak, hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret
Bul Sâni ni ol O’na hayran gecelerde
Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil
Ko gafleti, Dildârdan utan gecelerde
Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakîre
Şefkatle nidâ eyleye Rahmân gecelerde
Cümle geceyi uyuma Kayyûm’u seversen
Tâ hay olasın Hayy ile ey cân gecelerde
Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim
Gönlün gözüne görüne Cânân gecelerde
Dil beyt-i Hudâdır onu pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyler o Sultân gecelerde
Az ye az uyu hayrete var fânî ol ondan
Bul cân-ı bekâ, ol O’na mihmân gecelerde
Allah için ol halka mukârin gece gündüz
Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde.”
Şefkat
Bakmaz mısınız İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatına! O Şefkat Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) söyleyeceklerini hep umuma söylemiş, kimseyi doğrudan doğruya itap etmemiştir.
Yanında bir insan horlanıp hakir görüldüğünde ise hemen onu müdafaaya koyulmuştur.
Meselâ, bir gün yeni Müslüman olan bir zat, Peygamber Efendimiz’e gelerek O’ndan yardım istemişti.
Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o adama istediklerini vermişti.
Fakat o, bununla yetinmeyerek hoşnutsuzluğunu izhar etmişti.
Bunun üzerine sahabî efendilerimizden bazıları bu saygısızlığı cezalandırmak üzere harekete geçmiş, o şahsın üzerine yürümüşlerdi.
Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen O Yüce Nebi, onlara mâni olmuş ve başka şeyler de vererek o adamı memnun etmişti.Sonra da ashaba dönüp onlara şöyle bir misal vermişti: “Birisi devesini kaçırır ve insanlar o deveyi yakalamak için koşarlar.
Fakat esirmiş deve iyice küstahlaşır ve var gücüyle kaçar.
Devenin sahibi elinde bir tutam otla gelir ve:
‘Benimle devem arasına girmeyin!’ der.
Sonra da yavaşça devenin yanına yaklaşır, zimamını boynuna takar ve çekip götürür.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu misali verdikten sonra ashabına dönmüş ve: “Eğer o adamı bana bırakmasaydınız siz de onu iyice uzaklaştırmış ve ateşe atmış olurdunuz.
Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın!” buyurmuştur.
(Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/124-125
Bu açıdan diyebiliriz ki, “disiplinli olacağız, disiplinli olup insanları hizaya getireceğiz” deyip huşunet ve hırçınlık gösterirsek onları kendimizden kaçırmış ve uzaklaştırmış oluruz.
Bunun yerine, ciddiyeti elden bırakmadan, içten bir muhabbet ve engin bir şefkatle insanları kucaklamalı ve onlara kol kanat germeliyiz.
Öyle ki, gözümüzün içine bakmalı ve anne-babalarından beklediklerini bizden bekler hâle gelmelidirler.
Aklî ve mantıkî
İnsan, inandığı değerleri ruhlara duyurma adına pürheyecan olmalı, dine gelebilecek bir felaket karşısında âdeta ölecek hâle gelmelidir.
Fakat bütün bunlarla beraber o, her zaman, akıl ve mantığıyla o heyecan dinamizmini tadil etmesini, onu doğru yola kanalize edip en güzel şekilde ondan yararlanmasını bilmelidir.
Maksadımı bir misalle izah etmeye çalışayım: Meselâ yüksek dağların eteğinde yer alan bir beldeyi düşünün.
Bu beldede, her sene, karlar eridiğinde debisi çok yüksek, önüne gelen her şeyi kütük gibi sürükleyip götürebilen bir sel tehlikesi bulunmaktadır.
Şimdi burada aklî ve mantıkî olan; bir baraj yapmak, o coşkun suyu kontrol altına almak, daha sonra da kanal ar açıp onunla kurak arazileri sulamaktır.
Aynen bunun gibi, bir mü’minde de mutlaka heyecan olmalı.
Öyle ki, din adına olumsuz bir durum zuhur ettiğinde ızdırapla iki büklüm olmalı, kıvrım kıvrım kıvranmalı, uykuları kaçmalı ve kalkıp odasının içinde deli-dîvâne gibi dönüp duracak hâle gelmelidir.
Fakat o, bu heyecanı hiçbir fayda getirmeyen bağırıp çağırmalarla israf etmemeli, boşa harcamamalıdır.
Evlendirme
Kaynaklarda Ömer b. Abdülaziz Hazretleri’nin gençleri evlendirme mevzuunda şöyle bir
uygulamasından bahsedilir: Devlet yetkilileri halife Ömer b. Abdülaziz Hazretleri’ne gelip bütçede fazlalık olduğunu, devlet kasasında çok fazla para bulunduğunu haber verirler.
O, önce, ne kadar fakir fukara varsa, onlara o paranın dağıtılması emrini verir.
Bütün fakir fukaraya para dağıtılır, öyle ki zekât verilebilecek ölçüde fakir kimse kalmaz; ancak yine de hazine dolup taşmaktadır.
Bunun akabinde, Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, mevcut imkânların, on beş
yaşına giren gençlerin evlendirilmelerine yardımcı olunması için kullanılmasını emreder.
Bu mevzuyla alâkalı verilebilecek bir başka misal de, Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretleri’yle alâkalı anlatılan şu vakıadır: O, bir gece mübarek hanesine döndüğünde, mübarek hanımı, “Efendi, bizim kız bu gece rüştünü idrak etti.” der.
Hazret, gece hiç uyumadan kalkar, ders verdiği veya müritlik münasebetiyle kendisine bağlı bulunan talebelerin medreselerini dolaşır.
Gece yarısı herkes uyurken, medresede Alaeddin Attar Hazretlerinin odasının ışığının yandığını görür.
İçeriye girdiğinde de onu güzel bir hâl içinde bulur.
Ona, “Oğlum, benim kızım bu gece rüştünü idrak etti.
Onu seninle evlendirmek istiyorum.” der.
O da bu teklifi emir bilip memnuniyetle kabul eder.
Belki öyle bir sultanın kerime-i muallası için binlerce insan, kendisinin tercih edilmesini isterdi.
Ancak bu mazhariyet, daha sonra silsile-i zehebin önemli halkalarından birini teşkil edecek olan Alaeddin Attar Hazretlerine nasip olur ve hakikaten o altın halkadan daha nice halkalar meydana gelir.
Görüldüğü üzere, bu menkıbeye göre, Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretleri, mübarek kızının, kendini duyduğu, kendini bir beşer ve bir kadın olarak hissettiği andan itibaren, gözünün içine başka hayal girmesin diye hemen onu evlendirme teşebbüsünde bulunmuştur.
Bana kalsa, elimden gelse ben de bu mevzuda mevcut imkânları seferber eder, gençlere yardımcı olmaya çalışırdım.
Tabiî bunu yaparken, günümüzün genç nesillerinin izdivaç, aile, çoluk çocuk gibi mevzularda gerekli bilgi ve donanıma sahip olması için de elimden gelen gayreti sarf ederdim.
Rızık
Rızık endişesi, bir yönüyle, “bugünüm, yarınım” dedirtmek suretiyle insanın Allah’a karşı olan/olması gereken tevekkülünü sarsabilir; sarsıp onun Rabbisiyle olan münasebetine zarar verecek bir noktaya gelebilir.
Böylece insan, daha bugünden, yarının, ertesi günün korkusunu yaşamaya başlar, hatta aklı-zihni yarınları bırakıp öbür günler endişesiyle dolup taşar.
Bu korku ve endişeler secdede bile onu rahat bırakmaz.
Öyle ki insan, Allah’a en yakın olduğu secde anında dahi, bir taraftan Allah’a dua ederken, diğer yandan da maişet derdi kafasını meşgul eder.
Hani, konuyla alâkalı Ebu Hanife Hazretleri’nin bir menkıbesi anlatılır: O dönemde Hazret-i İmam-ı Hümam yaptığı içtihatlarla öyle meşhur olmuştur ki, kimin ne problemi varsa çözüm adına hemen ona müracaat etmektedir.
Bir gün, eşyasını kaybeden bir şahıs, ona gelerek yitiğini nasıl bulacağını sorar.
Hz. İmam onu dinledikten sonra, “Git, abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra gel!” buyurur.
O zat abdest alıp namaza durduktan sonra, kaybettiği şey her ne ise, orada hemen aklına geliverir.
İşte bu menkıbede olduğu gibi, kafanızdan silinip gitmiş bazı şeyler vardır ki, kendinizi ibadet ü taata verdiğiniz esnada şeytan uzaktan lümme-i şeytaniyenize oklar atar ve sizi onunla meşgul eder.
Normal zamanlarda aklınıza gelmeyecek şeyler namazda geliverir.
Aynı husus rızık düşüncesi için de geçerlidir.
O da sizinle namazınızın arasına girerek, kalblerin Allah’la buluşmasına mani olabilir.
Hırsız
Bir kısım kimseler dünyanın değişik yerlerinde belli yollarla iktidara yürümüş, iktidar olmuş ve halklar üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır.
Onlar bu uğurda, meşru-gayrimeşru ellerindeki her türlü imkânı kullanmış, belli yerlere gizlice nüfûz etmiş ve gelip o ülkenin imkânları üzerine konmuşlardır.
İşte bu tür insanlar çevrelerine bakarken hep kendi iç dünyaları adesesinden bakar, değişik hareket ve oluşumları, faaliyet ve kıpırdanmaları kendi yaptıklarına kıyas edip öyle değerlendirir ve neticede kendi levsiyatlarını başkalarında da tahayyül edip insanlarla muamelelerini bu anlayışa göre belirlerler.
Hani bir hırsız bir dükkânın kepenklerinin önünden geçerken, onlara bakar ve o esnada “o kepengin kolay bir şekilde nasıl açılacağı, kilidinin nasıl çözüleceği, hangi yollarla içeriye girilip daha sonra içerideki o malların nasıl hızlı bir şekilde boşaltılacağı” gibi şeyleri düşünür.
Yani oradan geçerken daha başta göz hırsızlığıyla, yapacağı hırsızlığın zeminini hazırlar, onun kurgusuyla meşgul olur.
Fakat o dükkânın sahibi de dükkânının önünden geçerken gözleri kendi kepenginin üzerinde, muhtemel bir hırsızlığa karşı oradaki kilidin yeterince güvenli olup olmadığını düşünür.
Bu durumu gören ve o şahsın dükkân sahibi olduğunu bilmeyen hırsızlar ise, onu kendilerine kıyas edip “bu da bizden” derler.
İşte bu misalde olduğu gibi, birileri kırk haramiler gibi milletin mukadderatı üzerine oturmuş, belli yerlere sızmış, nüfûz etmiş ve oraları ele geçirerek kendi aralarında paylaşmışlarsa, gayet masum düşüncelerle ve insanî faziletlerin i’lası istikametinde koşturup duran insanları da aynı şekilde değerlendirir, onlara da aynı gözle bakarlar.
Rahmetli Hacı Kemal
Rahmetli Hacı Kemal: “Hocam, bugün sen yine bana vaaz ettin.
Yine beni yerden yere vurdun!” derdi.
Hâlbuki vaaz esnasında ben onu aklımdan geçirdiğimi, söyleyeceklerimi onu düşünüp söylediğimi hatırlamıyorum.
Fakat öyle anlaşılıyor ki, o, benim konuşmalarımdan kendine göre bir sürü şey çekip çıkarıyor ve kendi ufku itibarıyla alacaklarını alıyordu
Büyük Doğu
Eşref Edip merhum onun bu halini Tarihçe-i Hayat’ta, “kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle teğaddî eder.
Elbisesi pek basit ve fakiranedir.
Temizliğe fevkalâde itina eder.
Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok.
Kendi için yaşamaz, cem’iyet için yaşar” ifadeleriyle anlatır.
Zaten Hazreti Üstad, kendisi de, “tatmaya izin var, doymaya yok” diyerek dünyaya bakışını özetlemiş gibidir.
Lâhikalara bakıldığında bu bakışın onun hayatındaki yansımalarını görmek mümkündür.
Onun cemiyet ve insanlık için fedakârlık ufkunu anlama adına fikir verecek bir hatırayı Vehbi Vakkasoğlu beyden dinlemiştim.
Kendisi Necip Fazıl merhumu ziyarete gittiğinde ona Zübeyr abiden işittiği bir hatırayı naklediyor.
Büyük Doğu dergisinin sıkıntılar yaşadığı, bir yayınlanıp bir yayınlanmadığı dönemlerden birinde yine parasızlıktan dolayı dergi basılamayacak gibi oluyor.
Bu mevkûte o zaman için çok önemli bir misyon ifade ettiğinden Üstad Hazretleri ona İslam’ın sesi ve soluğu olarak bakıyor.
Fakir de gençlik yılları itibarıyla hatırlarım, Büyük Doğu o zaman için ufuk açıcı, yüreklendirici, inananların hallerine tercüman olan, onların sıkıntılarını dile getiren önemli bir yayındı.
İşte Büyük Doğu’nun parasızlıktan dolayı basılamayacak olması Üstad Hazretlerine çok dokunuyor ve Zübeyir ağabeyi çağırıp ona, “Zübeyir, Doğu çıkmayacakmış, mutlaka bir şey yapmamız lazım” diyor.
Zübeyir abi de,
“Üstadım, neyimiz var ki bir şey yapalım” diye cevap veriyor.
Bunun üzerine Üstad Hazretleri “Benim, kışın üzerime aldığım eski, yamalı bir yorganım vardı.
Belki birisi bir değer atfeder de onu satın alır.
Siz de elinize geçeni Doğu’ya gönderirsiniz” diyor.
İşte Hazreti Üstad o yorganı sattırıp bedelini dergiye gönderiyor.
Vehbi Vakkasoğlu Beyefendi bunu Üstad Necip Fazıl’a anlattığımda yüzünü pencereye çevirdi ve hıçkıra hıçkıra ağladı” demişti.
Üstad’ın fakirane hayatı işte budur.
Fakat onun, acz, fakr, şevk, şükür, şefkat ve tefekkür olarak kendi mesleğinin altı önemli erkanından biri olarak olarak saydığı “fakr” anlayışı, bildiğimiz fakirlikten biraz daha farklıdır.
Ona göre fakr, ister fakir olsun, ister servet sahibi, kişinin kendisini hiçbir şeye malik görmemesi, her nimeti Allah’tan bilmesi mânâsına gelir.
Hazreti Musa zamanında
Hazreti Musa zamanında, kum ile üzerini örtmeye çalışacak kadar fakr u zarurete düşmüş bir adam vardı.
Bir defasında Hazreti Musa’ya, “Ya Musa, Cenab-ı Hakk’a benim halimi bir arz ediversen” dedi.
Hazreti Musa da onun bu ricasını kırmadı.
Bunun üzerine Cenab-ı Allah, “O kulum için bu hâl, kendisi için daha hayırlıdır” buyurdu.
Fakat adamcağız bu isteğinde ısrarcı oldu ve ısrarlarının neticesinde kendisine Allah tarafından imkân verildi.
Önce bir koyun aldı, sonra o koyundan sürüler meydana geldi ve o şahıs bir servet sahibi oldu.
Ne var ki, zenginlik o zavallıyı gaflete sürükledi ve neticede yoldan çıkarttı.
Öyle ki adam içkiye bile başlamıştı.
Bir müddet sonra Hazreti Musa (aleyhisselam) yoldan geçerken bir kalabalığa rastladı.
“Burada ne oluyor” diye sorunca, şöyle cevap verdiler: “Bir adama kısas uygulanıyor.
Adam fakirdi, sonra malı-mülkü oldu.
O mal-mülk onu azdırdı.
İçkiye başladı, sonra birini öldürdü.
Şu an cezasını çekiyor.”
Haliç’ten geçerken
Söz, tavır ve davranışın ifadesi olması itibariyle izafî bir kıymeti haizdir.
Ancak tabiata mâl olmuş, tabiatın bir derinliği hâline gelmiş temsildir ki, başkalarında büyük bir merak uyandırır ve müessir olur.
Meselâ siz arpa kadar olsun hiç mi hiç harama elinizi sürmezsiniz.
Hatta şiddetli ihtiyacınız olduğu zaman dahi aynı iradeyi ortaya kor, aynı tavrı gösterirsiniz.
Bu bir olur, iki olur, üç olur… ve nihayet sizin bu hâliniz başkalarının nazar-ı dikkatini celbeder.
Hani Seyyid Tâha ve Hacı İlyas’la beraber Hz. Pîr Haliç’ten geçerken başını öne eğer ve nazarlarını hep kayıt altında tutar.
Bu durum karşısında Seyyid Tâha ve Hacı İlyas taaccüplerini ifade edince Hz.
Üstad onlara şöyle cevap verir: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından, istemiyorum.”
İşte bütün bir ömür boyu böyle bir duruş, böyle bir tavır sergilemek çok önemlidir.
Ebû Sehl hazretleri
Dâr-ı bekâya irtihalinden sonra, Ebû Sehl hazretlerini, rüyada tarifler üstü nimetler içinde yüzüyor görüp sorarlar: “Üstad, bu yüksek pâyeyi nasıl elde ettiniz?” Ebû Sehl cevap verir: “Rabbim hakkında beslediğim hüsn-ü zan sayesinde.”
Aslında, bir mü’min hayatının her diliminde Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zanna sarılmalı ve hep bu recayla yaşamalıdır.
“Ben günahkâr olabilirim; hatta hâlâ O’na ancak pamuk ipliği ile bağlı olduğum için her an bir kopukluğa da düşebilirim.
Fakat, o Gafûr ve Rahîm’dir; gufrân deryasına beni de alacağına dair inancım kavîdir!..” demeli ve bağışlanacağı ümidini beslemelidir.
İkaz
İzmir’e ilk gittiğim yıllarda Erzurumlu, hayatını Sünnet-i Seniyye çizgisinde sürdürmeye çalışan kıymetli bir arkadaşım vardı.
Gözünün içine baktığınızda, onda size Allah’ı hatırlatabilecek mânâlar görürdünüz.
Bu arkadaşıma bir gün şöyle bir teklifte bulundum:
“Yanlışlarımı gördüğün zaman sen beni ikaz edeceksin.
Senin bir yanlışın olduğu zaman da ben seni uyaracağım.” Böylece çizgimizi bulma, Allah’ın bizi koyduğu yerde yörüngemizi takip etme ve yanlış yolda yürümeme adına birbirimize yardımcı olacaktık.
İşte böyle bir mukaveleden sonra, namazın secde ve rükûlarında tesbihleri istenen seviyede söylememem karşısında bir gün yanıma geldi ve bana şöyle bir ikazda bulundu: “Falanlar gibi ne öyle namazı verip veriştiriyorsun.
Allah’a en yakın olunan o hâli niye dolu dolu dua ile zenginleştirmiyorsun?” Şimdi bakın, onunla bu konuda bir kardeşlik mukavelesi yapmış olmamıza ve bunu da benim teklif etmiş olmama rağmen kemal-i teessüfle itiraf etmeliyim ki, fren yemiş araba gibi sarsıldım.
Ancak, Rabbime hamd olsun ki, hemen kendi içime dönerek: “Şimdi iradenin hakkını verme zamanı.
Bu onun vazifesi olduğu için benim mukabelede bulunmamam gerekir.
Zaten ben de bunu hak etmiştim.
Namazda böyle bir hususa dikkat etmeliydim.” dedim.
Başka bir gün ben de bir hususta onu ikaz etmiştim.
Zannediyorum o da aynı şekilde sarsılmıştı.
Bunu şunun için arz ettim: Siz başkalarının kusurlarını, eksik ve gediklerini onların yüzlerine karşı söylediğinizde, herkes bunu rahatlıkla içine sindirip hazmedemeyebilir.
Bu açıdan bu tür durumlarda söylenecek şeyler usûlüne göre söylenmelidir.
Bu konuda Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) üslûbu ne kadar latîf, ne kadar hoştur.
Bildiğiniz üzere O, birisi bir kusur yaptığı zaman, cemaat içinde onu teşhir etmek suretiyle onun onuruyla oynamıyordu.
Hemen minbere suud buyuruyor ve umuma hitap etmek suretiyle hem kusuru olan kişinin hem de diğerlerinin ders almasını temin ediyordu.
Böylece hem muhatap rencide edilmiyor, hem de bir yanlış, yanlış olarak bırakılmayarak onun düzeltilmesi istikametinde bir gayret ortaya konmuş oluyordu.
Aklından zoru olan bir kadın
Aklından zoru olan bir kadın, huzur-u risalet-penahiye gelerek bir problemi olduğunu söylüyor ve İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (aleyhissalâtü vesselâm) bu problemini çözmesini istiyor.
Ardından İki Cihan Serveri’nin elinden tutan kadın, yarım kelimelik bir itiraz görmeden o sokak senin, bu sokak benim Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıp götürüyor.
Artık ne tür bir isteği varsa, Allah Resûlü’nü götürüp o isteğini yerine getirtiyor.
İşte her idarecinin bu kadar insanların içinde olması gerekir.
Çünkü siz onların içine girmezseniz onlar da sizin içinizde olmazlar.
Siz onları idare edeyim derken, onlar sizi idare ederler.
Bu husus, gerçekte öyle olunmadığı hâlde, sadece şirin ve sempatik görünmek suretiyle elde edilecek bir mesele de değildir.
Esved b. Yezid en-Nehaî Hazretleri
Kendisiyle yüzleşmesini bilen Allah dostları, hep böyle bir havf yörüngesinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Meselâ, Esved b. Yezid en-Nehaî Hazretleri can hulkuma geldiği esnada tir tir titreyip ağlayınca kendisine bu korkunun sebebi sorulur.
Bunun üzerine o büyük zat; “Nasıl korkmayayım ben! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenab-ı Hakk yaptıklarımı mağfiret buyursa da, hayâ duygusu, beni hep endişeye sevk eder.” diye cevap vermiştir.
Vefat ettikten sonra kendisini rüyada görüp, durumunu sorduklarında ise o, “Vallahi peygamberlikle aramızda dört parmak gibi bir mesafe kalmıştı.” diye cevap vermiştir.
Bu zat, dini hakikatleri kendi dönemlerinde ihya eden Ebû Hanife mektebinin ilk müessislerinden Nehaî ailesinin bir mensubudur.
Yüzlerce sahabiyle görüşmüş bir insandır.
Parmak ucu kadar yanlışa adım atmamış bir irade kahramanıdır.
Anadolu insanının civanmertliği
Cenab-ı Hakk, belli bir dönemde kendi ülkemde pek çok adanmış ruhla beraber olmayı nasip buyurdu.
Ülkenin değişik yerlerinde örnek olabilecek pek çok fedakârlığa şahit oldum.
Mesela Bozyaka’nın üst tarafında civanmert Anadolu insanının civanmertliğine müracaat etmiştik.
Herkes bir şeyler vermişti.
Sonra odama çekildim, oturuyordum.
Subaylıktan emekli bir zat, elinde şangır şungur anahtarlarla yanıma geldi ve bana şöyle dedi: “Burada herkes bir şeyler verdi ama ben veremedim.
Emeklilik ikramiyemle bir ev satın almıştım, ben de onu vermek istiyorum, evin anahtarlarını size getirdim.” Tabi böyle bir durumda size düşen vazife şudur: Dersiniz ki:
“Kardeşim, herkes imkânına göre vermekle mükelleftir.
Sen zaruri ihtiyaçların dışında elinde ne varsa onu verirsin.
Evini verecek halin yok.
Allah senden onu istemiyor.” Böylece anahtarları yeniden ona teslim eder ve: “Git evinde otur.
Rabbim sana lütufta bulunur, yeni kapılar açar, sen de getirir onu verirsin” dersiniz.
Çünkü Peygamber Efendimiz de (aleyhissalâtü vesselâm), Kab b. Malik ve Sa’d b. Ebi Vakkas gibi bütün servetini vermek isteyen sahabe efendilerimizi tadil buyurmuştur.
Üslup
Diyelim ki evinizin üst katında sarhoş bir komşunuz var.
Siz onun her gece apartmana sarhoş bir şekilde geldiğini biliyorsunuz.
Fakat bir zararı dokunmuyorsa, onun bu hali pek dikkatinizi çekmez ve bu durumu önemsemezsiniz.
Fakat o, sarhoş haliyle merdivenlerden çıkarken nara atarak çıkıyor, “var mı bana yan bakan” diye bağırıp çağırıyor, apartmanı ayağa kaldırıyor ve insanları rahatsız ediyorsa, sizin ona karşı tepkiniz daha farklı olacaktır.
Bu açıdan bildirme, tanıtma başka; tahrik ve şirazeden çıkarma tamamen başka bir meseledir.
Bundan dolayı bizim meseleyi hiçbir zaman hazmedilemez bir üslup içerisinde sunmamamız gerekir.
En son duyacak, anlayacak
Bir dönem bakanlık da yapmış kıymetli bir zat İngiltere’deki bir toplantı sonrası bana telefon açtı ve görüp duydukları karşısındaki hayranlığını dile getirdi.
Daha sonra da, “Hocam, galiba bu güzellikleri en son duyacak, anlayacak ve değerlendirecek ülke Türkiye olacak” gibi bir değerlendirmede bulundu.
Benim bu telefon görüşmesinden çıkardığım netice; niyet ne kadar halis olursa olsun, yapılanlar ne kadar şeffafiyet içinde yapılırsa yapılsın, meselelerin doğru anlaşılması adına bu durum yeterli olmamaktadır.
Evet, sadece şeffafiyet yetmiyor; vehimleri izale edebilmek için aynı zamanda, insanların elinden tutup müesseseleri gezdirmek, yapılan hizmetleri birebir gösterip anlatmak gerekiyor.
Siz onları müesseselerinize davet edip yapılan iş ve hizmetleri gösterdikçe, insanlar gizli kapaklı bir şey olmadığını görecek, anlayacak ve neticede şartlanmışlıklarından, önyargılarından kurtulacaklardır.
Bu noktada önemli olan, gece gündüz demeden, sesin önünde bir aksiyon anlayışıyla peygamberâne bir azim ve peygamberâne bir cehd ve gayret ortaya koyabilmektir.
Ganimet
Allah Resûlü’nün (sallal âhu aleyhi ve sell em) henüz müslüman olmuş ancak müell efe-i kulûb olarak gördüğü bazı Mekkelilere ganimetten pay vermesi ensar-ı kiramdan bazı gençleri rahatsız etmişti.
Onlardan bazıları şöyle demişti: “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.” Durumdan haberdar olan Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), Ensar’ın tamamını toplayarak, bu sözü söyleyenlerin yüzlerine vurmadan umuma bir konuşma yapmıştı.
Evvela Cenâb-ı Hakk’ın kendisini onlara bir nimet olarak gönderdiğini hatırlatarak şöyle buyurmuştu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara her seslenişinde, Ensar da, “Evet, minnet ve şükran Allah ve Resûlü’nedir.” diyordu.
O Rehber-i Kül Mükteda-yı Ekmel Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ) her zamanki gibi yine taşı gediğine koymuş ve konuşmasını şöyle tamamlamıştı: “Ey Ensar topluluğu! Herkes evine deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Resûlullah’la dönmeye razı değil misiniz?” Bunun üzerine Ensar-ı Kiram Efendilerimiz gözyaşları içinde:
“Razı olduk!” deyip teslimiyet ve memnuniyetlerini ifade etmişlerdir.
(Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 1-2) Bu hâdiselerde görüldüğü üzere, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kimsenin kusurunu yüzüne vurmadan, yumuşak tavrıyla bir hekim gibi hareket etmiş ve yağdan kıl çeker gibi bu problemleri çözmüştür.
Zekât
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) birisini zekât âmili olarak bir bölgeye göndermişti.
O şahıs da gittiği yerde halkın vermesi gereken vergileri toplayıp getirmişti.
Ancak âmiller o dönemde âdeta bir vali ve hâkim gibi çok salahiyetli kimseler olduğundan kimi yerlerde halk vergilerinin yanında bu vazifelilere bazı hediyeler de veriyorlardı.
İşte bu zat halktan topladığı değişik vergileri maliyeye teslim ederken: “Bunlar size aittir, bu da bana hediye edildi.” diyerek, kendisine verilen hediyeleri ayırmıştı.
Bunun üzerine minbere çıkan Allah Resûlü (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra, o şahsı doğrudan muhatap alıp mahcup duruma düşürmeden, herkese hitap ediyor gibi genel bir üslûpla: “Ben sizden birini Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ederim.
Sonra o kişi gelir, ‘Şu size aittir, bu da bana hediye edilendir.’ der.
Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya?” (Buhari, Hiyel 15) buyurur.
Münafıklık
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hayatından bir kesit sunayım.
Uzun zaman münafıklık yapmış birisi, pişman olup doğruyu görüyor ve o pişmanlıkla Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna geliyor.
O güne kadarki sergüzeşt-i hayatını anlattıktan sonra, kendisi gibi düşünen, arafta, berzahta kalmış daha başka insanların olduğunu, onları da Huzur-u Risaletpenâhî’ye getirebileceğini ifade ediyor.
Ancak Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) münafıklara karşı hep perdeyi yırtmayacak şekilde muamelede bulunduğundan o zatın bu teklifini kabul buyurmuyor.
İşte bu, çok önemli bir stratejidir.
Çünkü her gün içlerinden birisinin Efendimiz’in yanında yer aldığını gören münafıklar yeni bir cephe oluşturacaktı.
Daha sonra kendi yanlışlıklarını müdafaa adına değişik arayışlar içine girecek, ağızlarından bir sürü şey döktürecek, bir yönüyle bâtıla felsefe uydurup bâtıl düşüncelerinde daha da kemikleşeceklerdi.
Fakat Rehber-i Kül Mükteda-yı Ekmel Efendimiz aleyhi ekmelüttehâyâ) yüksek fetanet ve firasetiyle buna fırsat vermeden meseleyi çözüme kavuşturmuştu.
Böylece o münafıklar yavaş yavaş,
hissettirmeden inananların yanında yerlerini alacak ve nihayet Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi efdaluttahiyyât ve ekmelütteslîmât) ruhunun ufkuna yürüdüğü bir dönemde hepsi eriyip gidecek, onlardan tek bir münafık dahi kalmayacaktı.
Her şey Senden, Sen ganîsin
Cenâb-ı Hak yaptığımız hizmetlerle övünme gibi bir densizlikten bizi muhafaza buyursun.
Çünkü bu, hizmet hayatımız ve hareket adına temkinsizliğimiz olur.
Bu mevzuda, temkin, her şeyi Allah’tan bilmektir.
Evet,
“Her şey Senden, Sen ganîsin,
Rabbim Sana döndüm yüzüm!
Hem evvelsin hem âhirsin,
Rabbim Sana döndüm yüzüm!”
deyip insan şöyle düşünmelidir: “Ben tıpkı suyun üzerindeki, güneşe bakan kabarcıklar gibi ancak Sana yüzümü dönersem tenevvür eder, aydınlanırım.
Ancak o zaman güneşin akislerini göz bebeğimde saklarım.
Aksine ben karanlığa gömülünce ne güneş kalır, ne de güneşin aksi.” İşte bu mülâhaza hizmete ait bir temkinin ifadesidir
02:40
Ben Sana hizmette iki büklüm oldum
Temkin; her zaman abdiyetin, kulaktaki küpenin, boyundaki tasmanın, ayaktaki pranganın farkında ve şuurunda olma demektir.
Hz. Mevlâna, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) için şöyle diyor: “Kul oldum, kul oldum, kul oldum!
Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar âzad olunca şâd olur;
Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”
Bu meseleyi Allah’la münasebetimiz açısından Zât-ı Uluhiyet’e tevcih ederek, bin defa
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum” diyebiliriz.
İşte bu bir temkin ifadesi, temkin soluklanmasıdır ve velilere göre bir hâldir.
İrşat ve tebliğ hayatımızdaki temkine gelince; din-i mübîn-i İslâm’ı dırahşan çehresiyle insanlığa göstermeye çalışmak, kusursuz bir temsil sergileyerek dilin söylediklerini temsille derinleştirip enginleştirmek ve söyleyeceklerimizi hiç kimsenin itiraz etmeyeceği, kabul etmekten çekinmeyeceği bir üslûp ve formatla sunmak demektir.
Tabiî aynı zamanda insanın elde edilen netice ve semereyi asla kendinden bilmemesi ve ortaya koyduğu hizmet ve gayretler dolayısıyla nazlanma gibi tavırlar içine girmemesi de temkin adına çok önemlidir.
Sigara
Sigara, tabiplerin ifadesiyle, “tedrîcî intihar” dır.
Ondaki zehirleri alan kimse bir anda ölmese de, günden güne ölüme yaklaşmakta ve buna kendisi sebebiyet verdiği için de âdeta intihar etmiş
olmaktadır.
Hatırlarsanız Sızıntı’daki bir resim değerlendirmesinde buna yer verilmiş ve peşi peşine sigara içen bir adamın bulunduğu o resmin altına,
“Ölüme yürüyorsun hep ölüm diye
Anlamadım âhesterevlik etmen de
niye?”
şeklinde iki mısra ilave edilmişti.
Evet, alıp bağrına bir hançerin ucunu saplayıp sonra yavaş yavaş onu içe doğru itmekle, sigara içmek suretiyle, yavaş yavaş onu tüttüre tüttüre kendini mahvetmek arasında bir fark yoktur.
İnsanın kendi canına kıyması kat’iyen haram olduğu gibi, sağlığına şöyle ya da böyle zarar vermesi de haramdır.
Bir hâlimi size arz edeyim
Sübjektif bir hususiyeti bulunsa da, bir hâlimi size arz edeyim.
Çok defa beni sıkan hâdiselerde, yorgan ve döşeğim benim sırdaşım oluyor.
O üzücü hâdiseleri size de açamıyor, kalkıp koridorlarda geziyor, bazen de masaj aletine oturuyor ve orada evrada dalarak o ruh hâletinden uzaklaşmaya çalışıyorum.
Dün de beni hüzne gark edecek üzücü hâdiselerden dolayı çok sıkılmıştım.
Sonra odama geldim ve “bari evradımı okuyayım” dedim.
İşte o esnada Kulubu’d-daria’yı açtığımda, daha önce işaret koyduğum yerin Muhammed b. Üsame Hazretleri’nin evradının bulunduğu yer olduğunu gördüm.
Bu evradda Kur’ân-ı Kerim’deki tevekkülle ilgili bütün âyetler bir araya getirilmiş.
Bunları okuduğumda sadrıma nasıl bir şifa verdiğini, kalbimin nasıl bir inşirahla dolduğunu şu an size ifade edemem.
İşte insan hâdiselerin tazyiki altında Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edince, teveccüh edip tevekkül, teslim, tefvîz yolunda bulununca öyle sonsuz bir güç ve kuvvete dayanmış, öyle nâmütenâhî bir inayet ve kudrete sığınmış
olur ki, artık en sarsıcı hâdiseler karşısında dahi –Allah’ın izniyle– sıradağlar gibi dimdik yerinde durabilir.
Keşke sevdiğimi sevse
İhlâsı yakalama adına sohbet-i cânan meclisleri çok önemlidir.
Bir şiirde;
“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan
Sözümüz cümle heman kıssa-i Cânân olsa!”
(Taşlıcalı Yahya)
denildiği gibi, biz de bir araya geldiğimizde, kubbedeki taşlar gibi, düşmemek için baş başa vermeli, birbirimize destek olmalı ve âdeta bir pusula, bir kıblenüma gibi birbirimize hep rıza ufkunu hedef göstermeliyiz.
Böyle bir gaye için İhlâs Risalesi’ni ve Lahikalardaki ihlâsla alâkalı mevzuları müzakere etme bana çok önemli geliyor.
Yerine göre formatla oynayarak meseleye farklılık kazandırmalı ve onları yeniden bir kere daha, bir kere daha okumalıyız.
Mirat-ı Muhammed
O, ahlak-ı âlîye ve hamîdenin bütününe, hem de en yüce ve en yüksek seviyede sahip bulunuyordu.
Evet, O, huluk-u ilahi ile mütehallikti; bütün ahlak-ı hasenenin cami bir mirat-ı mücellasıydı.
Onun için halk dilinde olan ve şiirimize de giren bir sözde:
“Mirat-ı Muhammed’den Allah görünür daim” demişlerdir.
Yani Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhiekmelü’t-tehâyâ) bakıldığında, O; “Allah var”
dedirtecek kadar ciddi bir simaya, çok temiz bir karaktere ve çok inandırıcı bir ruha sahipti.
Harap iller; serilmiş hanümanlar
Öyle hassas insanlar vardır ki, âlem-i İslâm’ın hâlihazırdaki perişaniyeti, dağınıklığı, ezilmişliği ve zalimlerin vesayeti altında yaşaması karşısında âdeta sinesine zıpkın saplanmış gibi ızdırap duyar.
Öyle ki her sabah gözlerini o dert ve ızdırapla açar; akşam yatağa girdiğinde yarım saat o acı hülyalarla kıvranır ve istirahatini bile zehir zemberek hâle getirir; getirir de Merhum Âkif’in
“Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar,
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”
mısralarıyla inleyip durur.
Fakat sonra bir kısım esintilere bakar.
Meselâ Anadolu insanının dünyanın dört bir tarafında harıl harıl çalıştığını görür, onların bu samimi gayretleri karşısında: “Çok kötü şeyler var ama elhamdülillah dünyanın şu kadar ülkesinde sesimiz, soluğumuz duyuluyor ve bayrağımız dalgalanıyor.
Kültürümüzün bir tercümanı olan dilimiz konuşuluyor.Tarihten tevârüs ettiğimiz bize ait değerler, o dil vasıtasıyla başkalarına duyuruluyor.” der, teselli bulur.
Medyun O’na cemiyeti
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ), vahiy ile müeyyed bulunduğundan bizim elimize aklın rehberliğinde ulaşmamız mümkün olmayan sırlı anahtarlar vermiş; vermiş ve kaos ve zulmet içinde bulunan eşya ve hâdiselerin dili çözülmüş; varlık, okunaklı, muhtevalı, muhteşem bir kitaba dönüşmüş; zulüm, anarşi ve karanlıklar içinde bocalayıp duran insanlık da kurtuluşa ermiş ve insanî değerler açısından yeniden dirilmiştir.
Merhum Âkif ne güzel ifade eder bu hakikati
Medyun O’na cemiyeti, medyun O’na ferdi!
Medyundur O Ma’sum’a bütün bir beşeriyet,
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!”
Evet, işte bu ölçüde kendimizi, varlığın ille-i gâiyesi, en anlamlı nüktesi olan o Zât’a karşı medyun hissederiz.
O olmasaydı kâinat da olmamalıydı, biz de olmamalıydık.
Çünkü her şey O’nunla bir mânâ kazanmıştır.
O’nun eliyle Cenâb-ı Hak vâridât ve mevâhibini başımızdan aşağı boşaltmaktadır.
Tulumban al yetiş imdada, yangın var
İnsanlığın bu hâli karşısında gamsızlığı, ızdırapsızlığı büyük bir afet olarak bilmeli ve “Eyvah! Yazıklar olsun bizim bu halimize!” deyip ızdırapla inlemelidirler.
İnlemeli, seccadeye koşmalı, seccade onların alınlarını öperken onlar da “Ne olur Allahım, bahtına düştük!” diyerek Allah’a içlerini dökmelidirler.
İşte böyle bir ızdırap ve sıkıntı, bizim için bir dinamo vazifesi görür ve bizi harekete sevk eder.
Biz de bir itfaiyeci gibi tulumbamızı alıp yangını söndürmek üzere imdada koşarız.
Zira Sûzî’nin sûzîşî nağmelerle ifade ettiği gibi;
“Tulumban al yetiş imdada, yangın var.
Dedim: Zahirde mi âşık?
Dedi: İhfada yangın var.
Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost
Bülend-avaz ile dersin
Bakın deryada yangın var!”
Evet, ülkede yangın var.
Dünyada yangın var.
Hayatî müesseselerde yangın var.
Gelin Allah aşkına böyle büyük bir yangın karşısında herkes bir itfaiye memuru gibi hareket etsin; hareket etsin de bu korkunç yangını el birliğiyle söndürebilelim.
Naçar kaldığın yerde - Gelse celalinden cefa
Hakiki mü’min, en çetin ve sıkışık anlarında dahi, Hz. Yakup aleyhisselâm gibi: “Allah’ım tasamı, kederimi, dağınıklığımı, derbederliğimi, perişaniyetimi, bütün bütün kolsuz kanatsız kalışımı, Sana arz ediyorum.”
diyerek Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmelidir.
İşte o zaman
Naçar kaldığın yerde,
Nagah olur ol perde,
Derman olur her derde,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Evet, inanmış bir insan, sıkıntı ve musibetler karşısında:
“Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Lütfun da hoş, kahrın da hoş”
deyip, engin bir sineyle başına gelen bela ve musibetleri ufaltıp küçültmesini ve böylece “of, of”ları, oh, oh”lara çevirmesini bilmelidir.
Musibetlerin çehresinde rahmetin nümayan olduğunu görmeli, onlar karşısında “Oh ne güzel”
demeli ve böylece irade ve aklın hakkını vermelidir.
Leylî sözü söyle
Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.
Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” Demek ki, yerinde fuzuli bir konuşma, tek bir kelime dahi insanın helakine, kayıp gitmesine sebebiyet verebilir.
O halde bize düşen
“Leylî sözü söyle yoksa hâmûş! –
Sevgiliden söz et, aksi halde sus!”
ifadeleriyle dile getirilen hakikati hayatımıza hayat kılmak yani ya sürekli Sevgili deyip inlemek veya sükût etmek olmalıdır.
Minnet
Minnet etmenin de kendi içinde dereceleri vardır.
Meselâ bazıları bu tür duyguları iradeleriyle bastırır ve dışarı vurmazlar.
Bu bir ölçüde şâyân-ı takdirdir.
Çünkü en azından başa kakmak suretiyle insanlar rencide edilmemiş
ve bilfiil günaha girilmemiş demektir.
Bazı kimseler de vardır ki içlerindeki o sevimsiz ve nahoş duyguları saklayamaz, kontrol altında tutamaz, o ölçüde olsun iradelerinin hakkını veremezler.
Bu duruma bir misal olması açısından şu an aklıma gelen bir hatıramı sizinle paylaşmak istiyorum:
El ele, omuz omuza sa’y ü gayrette bulunan bir heyetin samimi gayretleri neticesinde, Cenâb-ı Hakk’ın ilim-irfan hayatımıza lütfettiği bir müessesenin açılış merasimine davet edilmiştim.
Tören esnasında konuşma yapanlardan birisi yapılan hizmetlerden bahsederken; “Bugüne kadar bu işleri, bu hizmetleri “bizdeniz” ettik, eyledik,ulaştırdık…” gibi sözler söyledi.
Hem ifade, hem de muhteva yanlışlığının iç içe girdiği böyle nahoş bir durumdan şahsen çok utanmıştım.
Evvela bildiğiniz üzere “bendeniz”, lisanımızda kendinden bahsetme mecburiyetinde kalındığında başvurulan, mahviyet ve mahcubiyet edalı bir sözdür ve “kul, köle” mânâsına gelen “bende” kelimesinden türetilmiştir.
Yani “bendeniz” derken “kulunuz, köleniz” kastedilmektedir.
Böyle olunca “bizdeniz”in kelime ve ifade açısından bir mânâsının olmadığı, yanlış bir kullanım olduğu açıktır.
Konuşma esnasında iddialı tavır ve üslûptan kaçınılabilseydi, yanlış kullanım da olsa mahviyet ve tevazuu çağrıştıran “bizdeniz” kelimesi belki o ölçüde sevimsiz düşmeyecekti.
Fakat âdeta denizin dalgalanmasını hatırlatırcasına bir üslûpla hafizanAllah– oradaki insanlara karşı bir iddia, bir başa kakma tavrı vardı ki, doğrusu o tablo gönlümde sevimsiz ve yaralayıcı bir iz bırakmıştı.
Hâlbuki biliyoruz ki Allah dilerse o işi bir başkasına yaptırırdı.
Eğer O, bu şerefi bir kuluna lütfetmişse, kanaatimce, Alvar İmamı’nın dediği gibi
“Değildir bu bana layık bu bende
Bana bu lütf ile ihsan nedendir?”
denmeli ve “Nasıl oluyor da Allah bizim gibi kırık dökük insanlarla böyle sağlam işleri gördürüyor.” anlayışı içinde hamd ü sena duyguları dile getirilmeliydi.
Neredeyse üzerinden kırk sene geçmiş
olmasına rağmen bir mânâda çiğ sayılabilecek, yaralayıcı, insanın içini kanatan ve yanlış bir ifadeyle ortaya çıkmış bu yanlış mazmûnu maalesef unutabilmiş değilim.
Unutamadım ve mevzuun ehemmiyetini anlatabilmek için böyle bir hatırayı sizinle paylaşmış oldum.
Böyle yapmakla hata ve günaha girdiysem rahmeti sonsuz Rabbimden beni bağışlamasını dilerim.
Şimdi bu hatıra perspektifinden konuya bakacak olursak, diyebiliriz ki muhatabı minnet altında bırakacak iddia, tavır ve beklentilerden mümkün olduğunca sakınmamız gerekir.
En azından bu tür menfî duyguları, içimizde kontrol altında tutacak ölçüde irademizin hakkını vermeli, bize lütfedilen o iradenin varlığını ortaya koyabilmeliyiz.
Bu yapılamadığı takdirde mesele daha tehlikeli bir yöne doğru kayıp gidiyor demektir.
Evet, insan elden geldiğince bu tür duyguları daha baştan kendi içinde hapsetmeli, ufaltmalı ve eritip ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.
Bozyaka-Altunizade
Bozyaka
Onun arsası merhum Nefi Bey’e aitti.
O zat adından da nafi (faydalı) çok güzel, çok kıymetli bir insandı.
Enteresandır, Nefi Bey çoluk çocuğunu ahlâkî dejenerasyondan, çağın mesavi ve kötülüklerinden muhafaza düşüncesiyle o dönem için İzmir dışı sayılabilecek Bozyaka’da bir arsa alıp orada iki katlı yazlık bir ev yaptırmış.
Ben o evi görmüştüm, ahşap, temiz bir evdi.
Bozyaka yurdu işte o evin arsası üzerine yapıldı.
Şimdi geriye doğru gittiğinizde, tâ işin mebdeinde temiz nezih bir insanın salâbet-i diniye ve gayret-i diniye ile bir hazire oluşturmasına şahit olur ve o işin temelinde böyle bir safvet ve samimiyetin yer aldığını müşâhede edersiniz.
Nefi Bey’le bir ara altlı-üstlü oturduk.
65-70 yaşlarındaydı.
İşte o dönemlerde bazen sabahları gelir okunan derse iştirak ederdi.
Diyebilirim ki, onun dersteki heyecan ve helecanını bu işe yirmi sene, otuz senesini vermiş
insanların birçoğunda dahi görmedim.
Hiç unutmam, sofranın başında risale okunurken bayılasıya ağlar, öyle bir iştiyak ve kalb rikkati içinde okunanları dinlerdi.
Aynı zamanda Nefi Bey kalemi olan, ne dediğini, ne diyeceğini, nerede, nasıl davranılması gerektiğini bilen bir insandı.
Dine hizmet yolunda karınca kararınca çalışıp çabalayan hemen herkese arka çıkıyordu.
Daha sonraki dönemlerde ise ciddi bir inanmışlık içinde bütün himmetini tek bir noktaya teksif edip, kayd-ı hayat şartıyla İzmir’in göbeğinde, Karşıyaka’da ve belki daha başka yerlerde bulunan bütün mamelekini eğitim hizmetlerine adadı.
İşte Bozyaka Yurdunun temelinde, bir yönüyle gecesinde yalancı bir şafağın bile çakmadığı bir dönemde o güzel insanın bu meseleye inanarak “Ben bu arsayı verdim.” deyip civanmertlik ortaya koyması vardır.
Sonra da, üç-beş insanın hiç imkânları olmadığı halde, ellerindekini-avuçlarındakini ortaya koyup o binayı yapma gayretleri söz konusudur.
O yıllarda bir araya gelip bu tarz bir yola başvurma bilinen bir husus değildi.
Belki hayata yeni yeni taşınan bir dinamikti.
Fakat ben o gün hayretler içinde kalmıştım.
Çünkü o zamanın parasıyla yurdun inşası için tam üç yüz bin lira para taahhütte bulunulmuştu.
Ayrıca birisi kalkıp “Binanın kalorifer tesisatını ben üzerime alıyorum”, demiş, bir başkası da daha farklı bir ihtiyacı karşılayacağını ifade etmişti.
Derken 12 Mart muhtırası verildi.
Hukukun askıya alındığı o süre zarfında içeriye alınanlar olmuştu.
Fakat Allah’ın inayetiyle dalgalar duruldu, hâdiseler gelip geçti ve Rabbim yeniden milletimiz için hizmet etme imkânı verdi.
İşte yeniden bir şeyler yapma imkânı doğunca bugün bazıları itibariyle Hakk’a yürüyen o günün fedâkar kahramanları; Yusuf Pekmezci’ler, Zeki Bey’ler, Mustafa Ok’lar, Naci Bey’ler, –belki kıtmir de vardı aralarında– hemen herkes eline kazma, küreği alıp temel kazdı, bir amele gibi o binanın inşasında çalıştı.
Şimdi meseleyi geçmişiyle değerlendirip bugüne getirdiğiniz zaman görülüyor ki o mekâna bahşedilen fâikiyet ve ulviyet; altı boş, birdenbire, tepeden inme bir hususiyet değil; öncesinde mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın inayetine sunulmuş bir niyet, azim ve gayret var.
Altunizade
İstanbul/Altunizade’nin tarihçesine baktığınız zaman da benzer hususları müşâhede edebilirsiniz.
Malum o binanın yanında bir cami vardır.
İşte kaç asır önce samimi ve yürekli bir gönül o caminin arsasını vakfedip oraya cami yaptırmış ve o caminin çevresinde de Hakk’a hizmet duygu ve düşüncesinin soluklandığı müesseselerin olmasını istemiş.
Aradan asırlar geçmiş ve fedakârlık duygularıyla dopdolu merhum Hacı Kemal’in gayretleriyle o arsa alınmış .
Altunizade’nin inşasında da esnafıyla-öğretmeniyle insanlar ellerinde kazma-kürek bir amele gibi çalışmış, gayrette bulunmuşlar.
Merhum Hacı Kemal’in kendisi de bir amele gibi çalışıp çabalamıştı.
Ve o insanların hiçbiri maddî herhangi bir beklenti ve karşılık mülâhazasıyla bu işlere teşebbüs etmedikleri gibi yapılan bu hizmetlerin gün gelip bu noktaya varacağını da hiç düşünmemişlerdi.
Kanaatimce bu nokta çok önemlidir.
Çünkü maddî beklenti olmasa da, gelecek adına vaat ettiği neticelere bağlı olarak meseleyi götürmek ihlâsı zedeleyen bir husustur.
Elbette ki, himmetler âli tutulup o gaye-i hayal istikametinde koşturup durmalı, fakat
“şöyle olacak-böyle olacak, şöyle semere alınacak-böyle semere alınacak” diye bir mülâhaza aklınızdan dahi geçse hiç bilmeden, farkına varmadan o işi sulandırmış, safvetini bozmuşsunuz demektir.
İşte o mekânların doğurganlık ve verimliliği, meselenin bugününü bilmeden yarınına kapalı, öbür gününe ise bütün bütün kapalı bulunan, sadece Allah yolu deyip mânevî insiyaklar içinde sevk edilen o insanların hareketlerine Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühüdür ve dolayısıyla o yerler hep velûd ve bereketli olmuştur.
Ülke dışına ilk açılımlar araba ve daha değişik vasıtalarla işte o mekânlarda başlamıştır.
O ilk açılımın, ilk teşebbüsün apayrı bir kıymeti vardır.
Çünkü merkezdeki küçük bir açı muhit hattında geniş bir sahaya tekabül eder.
Diyelim ki siz dar alanlı bir açılma işine teşebbüs eder, mesela bir gün kalkıp Şam’a gidersiniz.
Daha sonra kendi kendinize; “Yahu! Nasıl olsa Şam’a geldik.
Burası bir yönüyle izafî Kuzey Afrika oluyor.
Afrika’nın göbeğine gitsek ne olur ki!” dersiniz.
Yani o ilk teşebbüsün bir fikir verme, bir çekirdek teşkil etme bakımından apayrı bir değeri söz konusudur.
İşte günümüzde insanımızın yeryüzü çapında gerçekleştirdiği bu güzel gayretlerin nüve ve çekirdekleri bir yönüyle ilk defa o mekânlarda toprağın bağrına atılmış, çile ve ızdırabı çekilmiştir.
Hâsılı, zılliyet planında velûdiyet ve berekete mazhar oldukları anlaşılan o mekânların bu hususiyetini liyakattan tecrit ederek tepeden inme bahşedilmiş bir faikiyet şeklinde ele almaktan ziyade, bu durumu bizim irade, cehd ve gayretimize Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve ihsanı şeklinde değerlendirip bu mevzuda iradenin hakkı verilmeli; verilmeli ve lütf-u ilâhînin kendine has enginlik ve derinlikleriyle nüzulünün şart-ı âdi planında dahi olsa o iradeye göre geldiği asla nazardan dûr edilmemelidir.
Hallac-ı Mansur
Bana göre “Bizim Rönesansımız”
diyebileceğimiz beşinci ve altıncı asra kadar İslâm dünyasında hemen her şey çok rahat konuşulmuş, münakaşa edilmiş, yazılıp çizilmiş, farklı düşünce ve telakkilere medenice cevaplar verilmiştir.
Mesela bir bakarsınız Beyazıd-i Bistâmî Hazretleri vahdet-i vücudla alâkalı kendine göre bir kısım sübjektif mülâhazalar serdeder.
Aynı silsileden gelen Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri ise onu sorgular.
Daha sonra bakarsınız Ebu’l Hasan el-Harakânî Hazretleri veya muasırı Abdullah el-Ensârî gibi zatlar gelir, onlar da daha farklı mütalaalar ortaya koyarlar.
İşte bu süreçte hiç kimse bir diğerini tekfir ve tadlîlde bulunmaz, tekfir ve tadlîlde bulunmak bir yana, insana ve onun fikirlerine saygı çerçevesi içinde meseleler müzakere edilir.
Vakıa bazı yerlerde Maktul Sühreverdi ve Hallac-ı Mansur gibi kimseler hakkında bazı sert kararlar verilmiştir.
Bu zatlar âlem-i sekr hâlinde söyledikleri bazı sözleri, âlem-i sahve geçtikleri zaman da söylemiş, bundan dolayı saf ve masum kitleleri idlal ederler mülâhazasıyla tecziye edilmişlerdir.
Onlara tevbe teklif edilmiş, ancak onlar düşüncelerinde ısrar etmiş ve ölüme yürümüşlerdir.
Hayatıyla alâkalı yazılanlara bakılacak olursa, Hallac-ı Mansur asılmaya götürüldüğü esnada dahi fikirlerinde ısrarcı olmuş, iltibaslı ifadelerinden geri adım atmamıştır.
Mesela ömrünün son anlarıyla alâkalı şöyle bir vak’a nakledilir: Bir gün bakarlar ki, kapılar kilitli ama Hallac hapishanede yok.
Ertesi gün bakarlar ki, hapishane yerinde yok.
Üçüncü gün ise Hallac, hapishane ile birlikte avdet etmiştir.
Sebebini sorarlar.
Şöyle cevap verir: “Birinci gün ben O’nun yanındaydım.
İkinci gün O, buradaydı.
(Yani mekân lâ mekân oldu.
Bu cisim cümle cân oldu.
Nazar-ı Hak ayân olunca sizler körler gibi baktınız.) Üçüncü gün ise biz buradayız.” Şimdi ölüme götürüldüğü anda dahi mütalaa bu olunca, o zamanın hâkimleri,İltibasa açık bu tür yanlış ifadeler saf kitleleri dalâlete sürükler, bunun önüne geçmemiz gerekir.” düşüncesiyle adalet-i izafiyeye göre içtihadda bulunup hüküm vermiş olabilirler.
Böylece artık Hallac’ın o sözleri hangi mânâda söylediğine bakılmamış ve söylediği o iltibaslı sözlerin başkaları için vesile-i dalâlet olabileceği endişesiyle de hakkında verilen karar infaz edilmiştir.
Ancak bilinmesi gerekir ki, bu tür kat’î hükümler, ses kesme adına yapılan müdahaleler umumî değildir, sınırlı bir çerçeve içinde kalmıştır.
Mesela, Hallac’tan sonra gelen ve İslâm âleminde hemen herkes tarafından hüsnükabul gören Şâh-ı Geylânî Hazretleri, “Ben o dönemde bulunsaydım onu kurtarırdım.” der.
Demek ki, Şâh-ı Geylânî Hazretleri, Hallac’ın mütalaalarında bir râh-i necat görmüştür.
Gıybet
Demek bir yerde bizim de ciddi bir rehabilitasyona, kendi insanlığımızı düşünüp onu yeniden gözden
geçirmemize ihtiyacımız var.
Kanaatimce hepimiz için geçerli bir husus bu.
Zira çok küçük şeyleri büyütüyor, basit, dil ucuyla dahi olsa hemen gıybetlere giriveriyoruz.
Böylece zihinler gıybet mülâhazasıyla kirletiliyor; gönül erin aydınlık çehresine gıybet ziftleri akıtılıyor.
Bakın, bu mevzuda, hesabını veremem korkusuyla dikkat etmeye çalıştığım bir hususu size nakledeyim.
Diyelim ki burada bir arkadaşımız oturuyorken kalkıp dışarıya çıktı.
Ben de onun gıyabında “Galiba ara sıra uykusu geliyor.
Ben görmeyeyim diye kalkıp aşağıya indi.” şeklinde bir mülâhazaya girmiş veya bu mazmunu işmam eden bir laf ağzımdan kaçırıvermişsem, arkadaş bu sözümü duyduğunda rencide olabileceğinden, karşılaşır karşılaşmaz ona ilk sözüm, “Hakkınızı helal edin.” olmuştur.
Çünkü gıybet büyük bir günahtır.
Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere, Peygamber Efendimiz (sallalâhu aleyhi ve sellem); “Gıybet zinadan daha şiddetlidir.” buyuruyor.
“Bu, nasıl olur diye sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: “Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul buyurur.
Fakat, gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, 14/255) Demek ki gıybetin öyle nevi vardır ki, zinadan daha şiddetlidir.
Dünya öyle bir metâ değil ki
Dünyanın, Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı kâfir ondan bir yudum su içemezdi.”
(Müslim, Zühd, 13) buyurulmuyor mu? Demek ki dünyanın, o kadar kıymeti yok ki kâfir su içebiliyor.
Şimdi eğer bütün dünya böyle ise, dünyaya ait bir kısım kırık dökük, paramparça işlerin ne ehemmiyeti olabilir ki, inanan bir insan bunlardan dolayı kan kardeşinden daha ileri olan can kardeşine, mefkûre ve yol arkadaşına karşı tavır alabiliyor.
Allah aşkına siz söyleyin, mantıkla telif edilir yanı var mı bu meselenin?
Ve yine hatırlayacaksınız Uhuvvet Risalesi’nde Üstad Hazretleri, Hâfız-ı Şirazî’den
“Dünya öyle bir metâ değil ki bir nizâa değsin.”
ifadesini naklediyor
Zâlimlere bir gün söyletir Kudret-i Mevlâ
Aman Allah’ım! Meğer menfaat hırsı, çıkar düşüncesi, İslâm düşmanlığı ve küfür yobazlığı insanları ne seviyeye düşürüyormuş?..
Biz hem muhteşem devirlerimizde hem de tâli’imize yenik düştüğümüz dönemlerde insanları hep azîz bildik, azîz tanıdık; başkalarını da böyle davranacağı kuruntusuna kapıldık.
Ama; esefle ifâde edelim ki, şimdiye kadar pek çok defa aldandığımız gibi, şu anda da aldatılmak istendiğimizi görüyor ve “yazıklar olsun!”
diyoruz.
Yazıklar olsun asırlardan beri bize göz açtırmayan Batının kırk harâmilerine! Yazıklar olsun İslâm dünyâsını bir kere daha zulüm paletleriyle çiğneyip geçenlere! Yazıklar olsun denizlerimizi kirletip topraklarımızda kan seylâpları meydana getirenlere! Yazıklar olsun hunhâr haydutların katlettikleri bunca günâhsız insan karşısında sessiz kalanlara! Yazıklar olsun semâları titreten ma’sum çığlıklarını duyup ürpermeyenlere! Yazıklar olsun zâlime, zulmü alkışlayana ve bu kızıl kıyâmetten birşey anlamayana!
Biz, hicrân dolu sînelerimizin âhıyla inledik ve bir sürü “yazıklar olsun!” çektik.
Bu önemsiz olabilir.
Ne var ki, Gayretul âh’ın dile gelmesi böyle olmayacaktır.
O konuşunca, bugünkü mağrur ve gaddar başlar “keşke..!” deyip iki büklüm olacak ve oturup ağlamaya bile fırsat bulamayacaklardır.
“Zâlimlere bir gün söyletir Kudret-i Mevlâ,
Tallâhi lekad âserakâl âhü aleynâ” (1)
(1) “Vallâhi, Allah seni bizden üstün kıldı.” (Yusuf, 12/91)
Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var
Atalarımız
“Zulm ile âbâd olanın âhiri berbat olur.”
demişlerdir ki tarih bunun yüzlerce misaliyle mâlemâldir.
Dahası, iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün vay haline o zalimlerin..!
Biz, şimdi her şeyi Sahibine havale ederek bir kere daha:
“Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var,
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”
deyip geçelim.
Allah evvelki günkü zalimleri dün cezalandırdığı gibi, günümüzün gaddarlarını da çok yakın bir gelecekte mutlaka tecziye edecektir.
Bugün, şahlar, şehinşahlar gibi yaşayanlar, günü gelince sürekli ızdırapla kıvranacak ve sefalet içinde yutkunup duracaklardır.
Bu dünya, var olduğu günden beri her zaman yarısı ışık, yarısı da karanlık olagelmiştir.
Bugün karanlık yaşayanlar, yakın bir gelecekte -eğer iradelerine emanet edilen dinamikleri iyi kullanırlarsa- aydınlıklara yürüyecek, içinde bulundukları zamanı günahlarıyla kirletenler de karanlıklara yuvarlanacaklardır.
Bırak bîçâre feryadı
O ızdırap karelerini ve bunların bütününden hâsıl olan gâile ve bâdireler silsilesini Cennet yolunun yokuşları gibi algılar; başkalarının âh u vah ettiği en canhıraş durumlarda bile sürekli şükranla gürler ve
“Bırak bîçâre feryadı belâdan, kıl tevekkül; zira feryat, belâ-ender, hata-ender belâdır bil
Belâ vereni buldunsa eğer, vefa-ender, atâ-ender belâdır bil
…Cihan dolusu belâ başında varken ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl
Tevekkül ile belâ yüzüne gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.”
(Mektubat)
der kendini sorgular.
Zulümden zulme koşanlar, hayatlarını kin, nefret, iğbirar ve intikam hisleriyle karartanlar kararta dursunlar; o, kendi gibi hareket eder; gayzları mülâyemetle savmaya çalışır; en insafsızca tecavüzleri gülücüklerle tesirsiz hâle getirir; yılmadan, usanmadan hep insanca tavırlar sergiler; her şeye rağmen başına gelenleri de, istihkakına binaen rahmetin yol verdiği kaderin adaletine bağlayarak rıza ile karşılar; karşılar ve hemen toparlanır, kendine gelir, yanlışlarını görmeye çalışır ve bir kere daha yaşama düzenini hüsn-ü âkıbete göre plânlayarak yürür Hak hoşnutluğuna
Hoştur bana Senden gelen
Gönül erleri, geçmişte olduğu gibi gelecekte de olması muhtemel bu kabil densizlikleri gülerek karşılamalı;
“Hoştur bana Senden gelen
Ya hil’at ü yahut kefen
Ya taze gül yahut diken
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”
demeli ve her zaman dimdik durmalıdırlar.
Bizim için önemli olan, milletimiz ve onun onurudur.
Eğer millet derbeder, kitleler fakr u zaruret içinde inliyor, toplum tefrikaya yenik, yığınlar birbirini yiyor ve haramiliğe prim verilip şekavet de alkışlanıyorsa, işte o zaman bize oturup ağlamak düşer..
evet, kendini milletine adamış hasbî bir ruh, şahsı veya yakınlarının maruz kaldığı tecavüzler, tahkirler karşısında değil, dinine, diyanetine, mukaddes değerlerine dokunulduğu zaman hafakanlara girer; bir itfaiyeci edasıyla çare” der, sağa-sola koşar ve gözü başka bir şey görmeyen sevdalılar gibi gerekirse
her şeyini feda eder; feda eder de, kat’iyen mil î ve dinî değerlerine toz kondurmaz.
Nâçâr kaldığın yerde
Onlar bu dünyaya herhangi bir rüzgârla sürüklenip gelmediklerinin şuurundadırlar ve en şiddetli fırtınalarla savrulup gitmeyecek kadar da konumlarının hakkını verme adına sabit-kademdirler.
Öyle bir duruşları vardır ki, ne harp ü darp ne de kıyamete denk hâdiseler onları
-Allah’ın sıyanetiyle- asla yerlerinden kımıldatamaz.
Şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir.
Havaların kararması, ortamın yaşanmaz hâle gelmesi onların gerilimlerini artırarak daha bir teyakkuza sevk eder.
Zalimlerin zulmü, müstebitlerin ardı arkası kesilmeyen dayatmaları, aleyhlerinde komploları komploların takip etmesi ve bir ölçüde sebeplerin sukûtuyla çarelerin bütün bütün bitmesi onları daha bir yürekten Çaresizler Çaresi’ne yönlendirir ve kendi kendilerine:
“Nâçâr kaldığın yerde
Nâgâh açar ol perde
Derman olur her derde”
(İ. Hakkı)
der; her şeyi daha iyi okur, daha iyi değerlendirir ve kaybetmeler kuşağında iç içe kazançlar yaşarlar.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir
İnsan, Cenab-ı Hakk’a açık durduğu müddetçe çok engin ve geniş bir mahiyete sahip demektir.
Evet o, bu haliyle melekleri bile geride bırakabilir.
Merhum Akif bu hakikati ne güzel ifade eder:
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
Muhakkar bir vücûdum!’ dersin ey insan, fakat bilsen
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir
Fahr-i Kainat Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) bizim içimizden çıkmış olması bu hakikatin en parlak, en güzel, en muhteşem delili değil midir? Elbette ki öyledir.
Evet O, Âmine Hatun’dan tevellüd etmiş, Abdullah’tan olmuş yani anne ve babası nur-u nübüvvetle tenevvür etmemiş bir insan olarak öyle bir noktaya gelmiştir ki, Süleyman Çelebi
“Yürü top Senin, çevkân Senindir bu gece”
ifadeleriyle bu eşsiz faikiyeti dile getirir.
Sığmam dedi Hak arz u semaya
Halbuki Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîde:
“Arz ve sema beni istiap etmez, almaz.
Ben mümin kulumun kalbine sığarım” buyuruyor.
(el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/195) Bildiğiniz gibi İbrahim Hakkı Hazretleri enfes bir tercümeyle bu manayı şöyle nazımlaştırmıştır:
“Sığmam dedi Hak arz u semaya
Kenzen bilindi dil madeninden.”
Evet, arz ve semalara sığmayan Hak Teâla, sezilme ve algılanma şeklinde kenzen insanın kalbinde bilinir.
Bu bilinme tecellî ve mir’atiyet itibarıyladır.
Bundan dolayı mevzuu şöyle de ifade edebilirsiniz: Kalbin Allah’ı duyup hissedişi, O’na ayna olup O’nu anlatması kâinat kitabının O’nu anlatmasından daha ileri seviyededir.
Aynı şekilde kütüphaneler dolusu kitaplar da kalbin Allah’ı (celle celaluhu) anlatışı gibi anlatamazlar.
Kitaplar ancak kalbin enginliğiyle enginleşip kalbin boyasıyla boyanınca gerçek ifadelerini bulurlar.
Elbette ki burada bahsedilen vücudumuza kan pompalayan çam kozalağı şeklindeki uzuv değildir.
Burada kastedilen sır, hafî veya ahfa ufkuyla Allah’ın esma ve sıfâtlarına bakan ve yerinde latife-i rabbaniye veya fuad diye de isimlendirdiğimiz vicdan mekanizmasını oluşturan dört temel rükünden biridir.
İsyan deryasına yelken açmışım
Gönlü engin, vicdanı geniş, dünyalara sığmayan, bütün insanları kucaklayıp Cennet’e götürme arzu ve iştiyakı içinde bulunan bir insan, bir yerde, kıl kadar ehemmiyeti olmayan bir hususa takılıp kalabiliyor.
Mesela bir anlık bir boşlukla şehevanî bir hisse yenik düşebiliyor.
Çünkü insan, zihnine gelen bir hayal veya tasavvuru alıp geliştirdiği, az-biraz kurgulayıp nemalandırdığında hiç farkına varmaksızın öyle sahillere açılır ki, artık onun geriye dönüşü neredeyse imkansız hâle gelir.
Cevdet isminde halk diliyle şii rler yazan bir çocukluk arkadaşım vardı.
Onun yazdığı şiirin bir beyti bu hâli ne de güzel ifade eder.
Şöyle derdi o çocukluk arkadaşım:
“İsyan deryasına yelken açmışım
Kenara çıkmaya koymuyor beni”.
Evet mebdei itibarıyla kıl kadar küçük bir şey, sizi alıp öyle bir yere sürükler ki, bir daha geriye dönme imkanı bulamayabilirsiniz.
O yerleri gören gözünüz de artık hiçbir şeyi göremez hâle gelebilir.
İblis ve Cinnet Hâli
Göz, görme alanı çok geniş olan, önündeki hemen her şeyi görebilen, konumuna göre cihanları müşahede edebilecek kabiliyette bulunan ilahî bir nimettir.
Ancak sizin de soruda ifade ettiğiniz gibi onun üzerine bir kıl dahi konulsa, o çok küçük cisim, gözün görmesine engel teşkil edip onun görme ufkunu kapatır.
Fakat burada bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Esasında göz uzvu üzerinden bir benzetme ile dile getirilen bu tespit, insanın maddî-manevî bütün latifeleri için düşünülebilir.
Mesela insan bazı meseleleri çok engince mütalaa ederken uygunsuz bir nazar, gayr-ı meşru bir hülya, kendisine galip gelen bir ruh hâleti onu öyle bir noktaya sürükleyip götürür ki, insan o esnada başka hiçbir şeyi göremez hâle gelir.
Öyle ki cihanlara sığmayan, dünyayı âdeta bir top gibi kucağına alıp oynayası gelen, o ölçüde onu tahkir edip küçümseyen insan bir zerrede boğulabilir.
Bir bakış, bir duyuşla künde künde üstüne devrilebilir.
Bir hayal, bir tasavvur, bir ruh hâli bütün benliğini sarar da onu istediği yere çekip sürükleyebilir.
İblis ve Cinnet Hâli
İnsanın bu durumunu anlayabilmek için İblis’in, Hazreti Âdem’e secde emri aldığı esnada ortaya çıkan ruh hâlini hatırlayabiliriz.
Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği üzere Cenab-ı Hak Hazreti Âdem’i yarattıktan sonra bütün meleklere ona secde etmelerini emir buyurur.
Meleklerin hepsi Hazreti Âdem’e secde etmesine rağmen, İblis kendisinin ateşten Âdem Aleyhisselam’ın ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla kendisinin ondan daha üstün olduğunu iddia ederek kibre kapılıp büyüklük taslar ve neticede küfre girer.
Ardından da İzzetine yemin olsun ki, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım” der.
(Sa’d suresi, 38/82)
Görüldüğü üzere burada İblis, insanları değişik yol arla saptıracağını ifade ederken, Allah’ın (celle celaluhu) azamet ve celaline, büyüklük ve ululuğuna yemin etmektedir.
İşte onun bu kasemi, fıtratının bazı şeyleri sezdiği ve Allah’ı (celle celaluhu) belli bir seviyede bildiğini göstermektedir.
Fakat teorik planda Allah’ı bu ölçüde biliyor olmasına rağmen o, bir noktaya takılıp kalıyor ve gözünün önündeki bir kıl, apaçık gerçekleri görmesine mani oluyor.
Takılıp kaldığı o noktayla İblis, kendini kin, nefret, haset, kıskançlık ve bencillik gibi âfetlere kaptırıyor ve artık o, gözü başka hiçbir şeyi görmez, kulağı başka hiçbir şey duymaz kör ve sağır bir varlık hâline geliyor.
Şeytanın bu durumunu anlamak için öfkelenmiş, cinnet yaşayan bir insanın o anki hâlini düşünebilirsiniz.
Çünkü bazı insanlar kimi zaman öyle öfkelenir ki, böyle bir şahsı gördüğünüzde rahatlıkla “bu insan delirmiş”
diyebilirsiniz.
Hatta onun bir şizofren olduğuna kanaat getirip bir psikiyatriste gitmesi gerektiğine hükmedebilirsiniz.
İmam Gazzâlî
İmam Gazzâlî, Cürcân’da beş yıl süren ilim tahsilinden sonra bir kafile içinde Tus’a dönerken eşkıya kafilenin yolunu kesip kafileye ait ne var ne yoksa hepsini alırlar.
Tabiî bu arada Gazzâlî’nin ders notlarını da gasp ederler.
Hazreti Gazzâlî, eşkıya başına giderek aldıkları paranın bir önemi olmadığını ancak notlarının bulunduğu defteri geri vermelerini talep eder.
Notlarını, kendi anlayacağı şekilde yazdığından, bu defterin onların
hiçbir işine yaramayacağını da ilave eder.
Bunun üzerine eşkıya başı önce; “Kâğıttaki ilmin sana ne faydası var, git onları kafana koy.” diyerek Hazret’le alay eder, fakat neden sonra ders notlarını kendisine verir.
Eşkıya reisinin bu sözlerini ilâhî bir ikaz olarak değerlendiren Hazreti Gazzâli de yazıp not ettiği ne varsa hepsini hıfzına alıp Tus’a öyle döner.
Her mürşide el verme
İlim tahsili için vatanını terk edip uzak diyarlara seyahatte bulunmak ciddi mânâda ehemmiyet arzetse de, olmazsa olmaz bir şart değildir.
Zira insan doğup büyüdüğü yerde de ilim tahsil edip bulunduğu sahada en zirve noktaya ulaşabilir.
Önemli olan doğru bilgileri, doğru insanların elinden, doğru bir şekilde alabilmektir.
Yoksa, yanlış yollara sevk edebilecek mürşid görünümlü kişilerin elinde bir insan, ister uzakta olsun ister yakında, değişik dalâlet ve sapıklıklara kendini kaptırabilir.
Niyazi Mısrî’nin
“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
Mürşid-i kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…”
ifadelerini hatırlayacak olursak; diyebiliriz ki, önemli olan uzak olsun-yakın olsun doğru bir rehber veya mürşidi bulabilmektir
Hak
Hakkın, hakikaten hak olması çok önemli bir meseledir.
Bu noktada bütün hakların kaynağı ve her türlü hakkın önünde bulunan “Allah hakkı” ihmal edilmemesi gereken önemli bir husustur.
Aynı zamanda insanın uhrevî yanlarının, ebedî arzularının, ibadet ve Allah’la münasebet haklarının gözetilmesi ve onun ruh ve beden gibi iki ayrı yanıyla alâkalı büyük-küçük bütün haklarına riayet edilmesi de hukuk devletinin bir diğer hususiyetidir.
Yani hukuk devletinde, insanların maddî ve dünyevî yanlarının yanı sıra onların metafizik yanları ve uhrevî ihtiyaçları da nazar-ı itibara alınmalıdır.
Ayrıca hukukun sadece kuvvetlilere has bir imtiyaz hâline getirilmemesi, cezaî müeyyidelerin sırf zayıflara karşı kullanılmaması, hâsılı insanlar arasında hukuk noktasında müsavatın gözetilmesi de meselenin çok önemli bir diğer buududur.
İşte bütün bu yönleriyle hak ve hukuk mefhumlarının Hulefa-i Râşidin döneminde yerli yerine konduğunu görüyoruz.
Evet, o dönemde çok rahat bir şekilde halife ile halktan bir fert aynı mahkemede hâkim karşısına çıkabiliyordu.
Mesela Hz. Ömer’in “mevali”den bir insanla beraber hâkim karşısına çıkıp muhakeme olması ve hatta hâkimin kendisine karşı temayül gösterdiğini görünce onu tedip etmesi hepimizin bildiği o döneme ait tarihî hâdiselerden biridir.
Esasında Osmanlı Devleti’nde de durum bundan farklı değildir.
Mesela Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’ne dair anlatılan bir menkıbeyi burada hatırlayabiliriz.
Anlatılanlara göre, Fatih Camiinin inşaını gayrimüslim bir zat üstlenmiştir.
Bu zat, idare tarafından kendisine söylenen şekilde değil de, kendi bildiği tarzda cami in mimarisinde tercihte bulunur.
Bu durum karşısında Fatih Cennetmekân da, elinin kesilmesi suretiyle onun cezalandırılmasını emreder.
Bunun üzerine o şahıs, Hazreti Fatih’i şikâyet etmek üzere mahkemeye başvurur.
Başvuruda bulunulan mahkemenin kâdısı Hızır Çelebi’dir.
Hazreti Fatih, hâkimin huzuruna gelince, Hızır Çelebi, ona karşı asla bir imtiyazda bulunmaz, her iki tarafı dinler ve sonra Sultan Fatih’i suçlu bularak elinin kesilmesine hükmeder.
Verilen bu karar karşısında şaşkına dönen davacı İslam’ın adalet anlayışına hayran kalıp Müslüman olur ve Hazreti Fatih’i affeder.
Mahkeme sonunda yaşananlar oldukça dikkat çekicidir.
Sultan Fatih koltuğunun altında tuttuğu çivili topuzu çıkararak Hızır Çelebi’ye gösterir ve “Allah’ın emrettiği gibi hükmetmeseydin başını bununla paramparça edecektim.” der.
Bunun üzerine Hızır Çelebi de belinden çıkardığı kamasını gösterir ve “Hünkarım! Eğer benim verdiğim hükme razı olmasaydın ben de bununla seni delik deşik edecektim.” der.
Anlatılan bu menkıbenin aslı olsun veya olmasın, biz biliyoruz ve tarih de buna şahit ki, o toplumda hakka hürmet, hukuka teslimiyet, adalete inkıyat bu seviyedeydi.
Hak ve hukuk o topluma öyle bir yerleşmişti ki, o, bu anlayış sayesinde büyük bir devlet hâline gelmiş; asırlarca idare ettiği koskocaman bir coğrafyada huzur ve barış
hükümferma olmuş, âsayiş ve emniyet sağlanmıştır.
Hâlık’ın nâmütenâhî adı var
Bütün hakların biricik kaynağı Hak ism-i şerifidir ve maddî-mânevî, âfâkî-enfüsî bütün haklar onun değişik dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir.
İşte bu sebeple gerçek bir mü’min Hak isminin değişik tecellileri sayarak bütün haklara karşı saygılı davranır, hakkı tutup kaldırma cehdiyle oturup kalkar, ne zulmeder ne zulme boyun eğer; hak ve salâhiyetleri yerine getirmeye çalışır ve onları yaşatmak için çırpınır durur.
Bu açıdan hakkın, inanan insanlar nezdinde apayrı bir kıymet ve ehemmiyeti vardır. Merhum Mehmet Akif de Asr Sûresi’nin yorumunu yaptığı şiirinde işte bu hususa dikkat çeker ve
“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak
Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak.”
ifadeleriyle bu hakikati dile getirir.
Ben kul oldum
Sadakatle derinleşmemiş aşk, içindeki kaynamaları dışa taşan köpüklü bir derya, sadakatle gerçek derinliğine ulaşmış aşk ise, içinde renklerin, seslerin eriyip gittiği bir umman gibidir.
O ummanın derinliklerinde ne renge rastlanır, ne dalgalarla karşılaşılır, ne de bir homurtu işitilir.
O, derinliği kadar sessiz, zenginliği kadar da renksiz -bu, bütün renkleri birden ihtiva eden bir renksizliktir- ihtişamı ölçüsünde de gürültü ve şovdan uzaktır.
Bu nokta, aynı zamanda “hüsn”ün eksiksiz aşka, aşkın da huy, tabiat ve sorumluluk duygusuna dönüşmesi noktasıdır ki, bu noktada, bir taraftan, varlıktaki iç içe âhenk, iç içe mânâ ve iç içe güzel ikler his, şuur ve idrakin hassas imbiklerinden geçe geçe, kalbin kadirşinas değerlendirmelerine bağlanarak aşka, iştiyaka, cezbeye, incizaba mecralar hâline gelir; diğer taraftan da, bu güçlü alâkalarla âşık gider, bütün benliği ile mâşuka bağlanır ve onun emrine girer.
Hazreti Mevlâna, bu hissi ifade sadedinde:
“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum, kul oldum..
Kul ar, hürriyete kavuşunca sevinir ve mesrur olur;
Ben, Sana kul olduğumdan dolayı şâd ve mesrurum.” der.
İmanını mârifetle bezeyemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz.
Mârifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında can çekişir durur.
Aşk ve muhabbeti sevgiliye ulaşma yolunda kulluğa bağlamayanlar da, sadakatlerini ifade etmiş sayılmazlar.
Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost
Gerçek aşk, fitili sonsuzun çerağından tutuşturulmuş, arzı da semayı da, doğuyu da batıyı da aşkın, zaman-mekân üstü, lâhûtî öyle bir ışık veya kordur ki, tecellîsi nur, içi buğu buğu huzur ve çevresi de, Sevgili kokusuyla buhur buhurdur.
Evet, aşk ateşiyle tutuşmuş yanan bir gönül, sürekli bir buhurdanlık gibi tüter ve âşığın iç dünyasının her yanına sevgilinin kokusunu duyurur; tabiî, sırdan anlayan çevredeki sırdaşlara da.
O, yer yer kendi içinden:
“Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost
Bülend âvâz ile dersin, bakın deryada yangın var!”
(Sûzî)
der ve bu iç çığlıklarla nefes almaya çalışır.
Âşığım der isen
Aşk, aşk sözünün
edildiği yerlerde aranmamalı.
O, alevin korla yer değiştirip durduğu yerlerde aranmalıdır.
Zira aşk, ya içten içe sahibini yakan gizli bir kor veya tahammül-fersâ bir hâldir ki, gönüle düşünce, alevi her yanda hissedilir.
Bu öyle bir alevdir ki, fitili de, yine onun gizliliğine emanettir.
Sır urbalarını atıp âlüfteleşen söze sermaye, felsefeye malzeme olan aşk, aşk değildir; o, aşkın ölgün bir resmidir.
Gazellere dökülen, bestelerin emrine giren ve onlara kul-köle olan aşka ait mırıltılar, sadece onun birer aks-i sadâsı ve kitaplarda anlatılanlar da, birer kaba tarifidir.
Onu gönül evinde gizli tutmasını bilenler:
“Âşığım der isen, belâ-yı aşktan âh eyleme
Âh edip, âhından ağyârı âgâh eyleme!”
der; içlerindeki bu fırtınayı kendilerinden bile gizlemeye çalışırlar; evet aşk, insan gönlünde ona ait her şeyi yakıp kavuran “lâ mekânî” öyle bir ateştir ki, ona, bu hâliyle ne semavî diyebiliriz, ne de arzî.
Semavî olan iştiyak bir Cennet sevdası ise, âşık, ona gönül bağlamayı Sevgiliye vefasızlık sayar; arzî olanla ise, zaten onun hiç mi hiç alâkası yoktur.
Tahtını cismaniyet üstüne kurmuş, bütün oyunları göze cilve mecazî aşk, liyakat ve talep dengesi açısından aşk mesleğinde hilâbe (alış-verişte aldanma) sayılmıştır.
Bak şu gedânın hâline
Âşığa göre hoş olan, âşık olmak, aşk yolunda bulunmak, vuslat emare ve işaretleriyle yaşamak ve bu duygu tufanını sonsuza kadar sürdürmektir.
Evet, cayır cayır aşkla yanmak, her vuslat avansıyla tutuşup alevlenmek;
alevlenirken de, “mükâfatı, aşkın kendisi” deyip, sadece onunla yetinmek; işte gerçek aşk!
“Bak şu gedânın hâline
Bende olmuş zülfün teline
Parmağım aşkın balına
Bandıkça bandım, bir su ver!”
(Gedâî
Cemalini nice yüzden görem diyen dilber
Cemalini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..” (Anonim
Bu öldüren sevdanın hakkını verebilmek için âşık, sürekli gönül yamaçlarında O’nu izler; O’na ait saydığı her ses, her renk, her görüntü arkasından koşar durur; kâh sekerek, kâh emekleyerek, kâh uçarak; ama her menzilde gönül kulaklarıyla O’ndan bir “hoşâmedî” alarak, mecnunların iz sürdüğü gibi, gözlerini gönlünün emrine verir..
ve mesafelerin amansızlığına rağmen, en aşkın düşüncelerle ve bütün iç ve dış duygularını yolda bulunma hislerine bağlayarak, ruh atlasındaki vuslata koşar.
O, bir ölçüde aşk u vuslatı beraber yaşadığından, her menzili ayrı bir vuslat koyu gibi tasavvur eder ve bir gün bu kutlu yolculuğun biteceğinden korkarak tir tir titrer.
Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez
Aslında aşk, ne ise odur; o, ne tam bir nâr, ne de nurdur.
Nâr da, nur da, onun mızrabının dokunduğu tellerden yükselen birer nağme, birer çığlık, birer sevinç, birer hafakandır.
Aşk, öyle paha biçilmez bir incidir ki, onun gerçek değerini bilenler de, ancak yine onun pazarında elli defa cevahir peylemiş sarraflar olabilir;
“Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez.”
(M. Lütfî)
Evet, aşkı, tatmayan bilemez..
bilenlerin çoğu da söylemez veya söyleyemez..
söyleseler de, onu âşık olmayanlar anlayamaz.
Yansam da ocaklar gibi
Âşık, bazen his dünyasında aşk ve vuslatın birleşik noktasını öyle derinden duyar ki, fizikî âleme ait her şey gözünden silinir gider ve bir uçtan bir uca bütün varlığı O’na uzanan yollarda par par yanan ve ufuk ötesine işaret edip göz kırpan çerağlar gibi duyar.
Bazen de, iştiyakının vuslat ümidine aşkınlığı karşısında, içine kor düşmüşçesine ocaklar gibi yanar yanar ama,
“Yansam da ocaklar gibi, gam eylemem izhar.” (M. Lütfî)
Elverir ki, düşmesin sineme nâr-ı ağyâr.
diyerek, ümit ve şevk karışımı bir ruh hâletiyle, hep iz sürmeye devam eder.
Hak’tan ayân bir nesne yok
Ne zaman, nazarlarımızı makro âlemden enfüsî derinliklerimize, insanî değerler atlasımızdan kehkeşanlara çevirsek, değişik ihsas yollarıyla gönüllerimize akan mânâlar, tıpkı birer mızrap gibi kalb tellerimize dokunur ve her dokunuşunda ruhlarımıza hakikat aşkından ne besteler, ne besteler duyurur..! Duyurur ve bütün duygularımızı araştırma aşkına uyararak, hislerimizi ilim iştiyakıyla kanatlandırır ve vicdanlarımızda günde birkaç defa, imanın mârifete dönüştüğünü, mârifetin aşk u şevk ufkuna ulaştığını, fizikî mülâhazaların gidip tamamen metafiziğe bağlandığını hissederiz; hissederiz de, ruhun bütün bütün mâverâîleşip kendi potansiyel derinliklerine ulaştığını, derken nice gizli şeylerin bir bir ayânlardan ayân hâle geldiğini daha bir derince duyar ve
“Hak’tan ayân bir nesne yok
Gözsüzlere pinhan imiş.”
(Niyazî)
diyerek, insanın varlık içindeki yerini ve konumunu işaretler; işaretler ve ilâhî takdire bağlı mazhariyetlerini gürül gürül haykırmaya dururuz.
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik
İnsanlık Allah’a yönelip, her şeyi bir kere daha Hak divanındaki mukadder duruşuna göre gözden geçireceği âna kadar ne fesat denen bu mel’anet dinecek, ne yeryüzündeki kargaşalar sona erecek, ne de asırlardan beri hayal edip durduğumuz huzur ve umumi saadet rüyaları gerçekleşecektir; zira:
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdân’ın…
Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın. (M. Akif)
Bu itibarla da bize, verilen çerçevede her zaman fesada karşı, onunla başedebilecek dinamiklerle dimdik durmak, ıslah düşüncesine kilitli bulunmak, zulümden fersah fersah uzaklaşmak, adaletin yanında olmak ve en korkunç fesat girdapları karşısında dahi “pes” etmeden hakkı tutup kaldırmak düşer.
Ye’s öyle bir bataklıktır ki düşersen boğulursun
Ye’s öyle bir bataklıktır ki düşersen boğulursun
Azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun
Yaşayanlar hep ümitle yaşar
Me’yus olan ruhunu, vicdanını bağlar.
Âkif’in bu ifadelerine karşılık Hazreti Pir de, “Ye’s mâni-i her kemaldir.” demiştir.
Eğer kemal peşinde, bir olgunluk arayışı içindeyseniz ilk yapmanız gereken ye’si gömmek olmalıdır.
Çünkü ye’s ve reca âdeta bir tahterevalli gibidir ki, ancak ye’si gömmekle recayı olması gereken yere çıkarabilirsiniz.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
İbn Haldun, dejenere olmuş toplumların yeniden ihyası mevzuunda ümitsizliğin ağır bastığı bir yaklaşımı seslendiriyorsa, kanaatimce böyle bir yaklaşımda zühul var demektir.
Çünkü var olduğu günden beri beşeriyetin belki elli defa mumu bitmiş, elli defa ateş gelip tahtaya dayanmış ancak Allah’ın izniyle yeniden bir meşale yakılmış ve insanlık tekrar aydınlığa kavuşmuştur.
Evet, beşeriyet elli defa Lut Gölü’nün dibini boylamış, ancak bu düşüşlerin peşini Everest Tepesi’nin zirveleri takip etmiş ve gelip sıfıra dayanan insanlık yeniden zirvelere tırmanmayı başarmıştır.
Mesela Mehmed Akif, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif ettiği dönemi tasvir ederken:
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin
Salgındı bu gün Şarkı yıkan tefrika derdi
ifadelerini kullanmıştır.
Ancak bütün bu karanlık ve kasvetli ortama rağmen Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kayserleri, kisraları yere sermiş ve bir hamlede içinde bulunduğu o durumdan insanlığı kurtarmıştır.
İnsanlık tarihinde bu durum o kadar çok tekerrür etmiştir ki, ümitsizliğe düşmeye mahal yoktur.
Bundan dolayı mü’min bir kuyuya düştüğünde, artık buradan çıkmam mümkün değil diyerek ümitsizliğe düşmez/düşmemelidir.
Çünkü o, her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi bir Zât’a dayanmaktadır.
Canım derviş, gözüm derviş
Bugün değerlendirilmeyen nimetler yarın elimizden çekilip alınabilir.
Bu sebeple dinimiz ve insanlık için hangi sahada koşturuyor, maratonu hangi alanda yürütüyor; ilim, imkân, pâye, mansıp… adına hangi imkânlara sahip bulunuyorsak, işte bütün bunlarla alâkalı eğer önümüze bir fırsat aralığı doğmuş, Cenâb-ı Hak bize bir kapı aralamışsa vakit fevt etmeden değerlendirme cehd ve gayreti içinde olmalıyız.
Yoksa fırsat elimizden kaçar ve biz nice ah u vah ederiz de, kaçırılan o fırsatı bir daha telafi etme imkânı bulamayız; bulamayız ve Sûzî’nin;
“Canım derviş, gözüm derviş
Çalış maksuduna eriş
Bu gafletle baş olmaz iş
Geçer fırsat demedim mi?..”
ifadeleriyle dile getirdiği duruma düşeriz.
Şimdi bir düşünün, zımni sorgulama diyebileceğimiz bir üslûpla yakın geçmişimize dair teessürlerimizi zaman zaman dile getirmiyor muyuz? Mesela Keşke iki yüz sene evvel, çok değil, yüz bin insanımız yeryüzünün yeni coğrafyalarına gidebilseydi; gidebilseydi de bugün biz de farklı unsurlar karşısında o coğrafyalarda milletimiz adına bir denge unsuru olabilseydik.
Eğer geçmişte bu yapılabilseydi, şu an güçlü lobiler teşkil eder, bu suretle insanlık ve dünya barışı adına yeryüzünün kaderinde müspet bir rol oynama fırsatını yakalamış olurduk.”
demiyor muyuz? İşte aynen bunun gibi şu an önümüze çıkan fırsat ve imkânları gerektiği şekilde
değerlendirmezsek, gelecek nesiller de bizim hakkımızda benzer şeyleri söylemezler mi?
Meşveret
İnsanlığın İftihar Tablosu Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz mübarek beyanlarında “Dâhi olan insan haybet yaşamaz.” demiyor; “İstişare eden haybet yaşamaz, hüsrana düşmez.” buyuruyor.
Bir Arap atasözünde denildiği gibi iki akıl bir akıldan hayırlıysa o zaman üç akıl, dört akıl, on akıl evleviyetle bir akıldan hayırlıdır.
Mevzuu misallendirerek bir nebze daha açmaya çalışalım.
Diyelim ki sizin, umumun hukukuna taalluk eden bir vazife ve sorumluluğunuz var.
Siyasî veya gayr-i siyasî büyük bir kitlenin mesuliyetini taşıyor, bir kısım hayırlara matuf olarak onları yönlendirme konumunda bulunuyorsunuz.
Eğer yapılacak iş ve vazife sadece sizin
insiyatifinize bırakılıyorsa, siz dâhi bile olsanız bazen nefsinize uyarak yanılabilir, herhangi bir hissin tesirinde kalıp halet-i ruhiyenizi o işe karıştırabilirsiniz.
Mesela, uykunuzu tam almadan öfke edalı kalktığınız bir günde, yapacağınız o işe gerginlik ve öfkenizi aksettirebilirsiniz.
Veya çocuğunuzun canınızı sıktığı, sizi üzdüğü bir günde, o can sıkıntınızı işinize yansıtabilirsiniz.
Hâlbuki o işin içinde Allah hakkı vardır, umumun hukuku söz konusudur.
Dolayısıyla hak ve hukukun azamet ve büyüklüğünü düşünüp yaptığınız o işte hata etmemeye
gayret göstermelisiniz.
Fevrî bir davranış neticesinde bunca insanın hukukuna tecavüz etme ihtimalinizin bulunduğunu, dahası haklarını çiğnediniz o insanların ahirette sizden davacı olabileceğini ve bu işten yakanızı kurtaramayacağınızı hesaba katmalısınız.
İşte bütün bu olumsuz durumlardan kurtulmanın çaresi istişaredir, meşveretin hakkını vermektir.
O dâhiler dâhisi Hazreti Ali birçok meseleyi çevresindeki insanlarla istişare ettiyse, hatta hiçbir şekilde meşverete ihtiyacı olmayan, vahiyle müeyyed bulunan Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizlere rehberlik etme adına birçok kez ashabıyla meşveret buyurduysa bize de kendi aklımıza, kendi dehamıza bakmadan meşveret etmek düşer.
Bildiğiniz üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye Sulhü’nden sonra sahabeye kurbanlarını kesmelerini emretmesine rağmen onlar; “Belki Allah Resûlü verdiği karardan vazgeçer ve biz yeniden Kâbe’ye yürürüz.” ümidiyle bu emri uygulamada biraz ağır davranmışlardı.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu
vesselâm) ise bu durum karşısında Ümmü Seleme Validemizle meşveret etmişti.
Ümmü Seleme Validemiz: “Ya Resûlallah! Onların tavırlarına bakma.
Sen kendi kurbanını kes ve ihramdan çık.
Zannediyorum onlar da verdiğin karardaki kesinliği anlayınca sana itaat edeceklerdir.” demişti.
Nitekim O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) mübarek mülâhazaları da aynı istikametteydi ki çıkıp kurbanını kesince birdenbire herkes kollarını, paçalarını sıvamış, bıçakları ellerine almış ve kurbanlarını kesmişlerdi.
Elbette ki böyle bir hâdise karşısında yapılması gereken en uygun hâl tarzı zaten Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) muazzez ve mübeccel zihinlerinde mevcuttu.
Çünkü vahiy ile müeyyed fetanet-i uzma sahibi bir Rehber-i Kül ’ün bu durum karşısında yapılması gereken neyse onu düşünmemesi mümkün değildir.
Bu sebeple O’nun bu davranışını, her konuda bize rehber olan o Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) meşveret mevzuunda da bize numune-i imtisal olması şeklinde okuyup anlamamız gerekiyor.
Bu hâdisenin derununda üzerinde durulması gerekli olan birçok önemli hakikat ve ders vardır.
Ezcümle “kadının ruhu var mı; kadın da bir insan mı, değil mi?” münakaşasının yapıldığı bir dönemde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir peygamber olarak, hem de eşi olan bir kadınla istişarede bulunması, zannediyorum günümüzde kadın haklarını savunduğunu iddia eden kişilerin bile şaşırıp kalacağı bir tavırdır.
Aynı zamanda bu hâdisede bir yönüyle kadın şefkatine müracaatta bulunma esprisi de söz konusudur.
Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel
Yahya Kemal, Ezan şiirinde Yavuz Sultan Selim için der ki:
Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.
Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbal açınca ruh-ı revan-i Muhammedî.”
Bu insanlar ömürlerini bunun sevdalısı olarak geçirince, aşk ve heyecanlarını derinleştirmişler ve böylelikle solmanın, sönmenin ve partallaşmanın önünü almışlar ve Allah’ın izniyle uzun ömürlü olmuşlardır.
Yoksa sosyal ve felsefî tarihçilerin dedikleri üzere, tıpkı fertler gibi toplumlar da doğar, gençlikten geçer, bir olgunluk dönemi yaşar, ardından yaşlanır ve nihayet yuvarlanarak bir çukura giderler.
Toplumlar için bu durum kaçınılmazdır.
Murat Hüdavendigar Hazretleri
Dünyada en uzun ömürlü devletlerden biri Devlet-i Âliye’dir.
Emevî ve Abbasi’lerden daha sağlam temeller üzerine bina edilen Osmanlı Devleti’nin blokajına baktığımızda, orada yatan mânâ ve muhtevanın iman-ı billâh, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî olduğu görülür.
Siz bu devletin düşüncelere sahip olduğunu öğrenmek istiyorsanız, Murat Hüdavendigar Hazretleri’nin Kosova Muharebe’sinde şehit edilmeden önce Allah’a nasıl teveccüh ettiğine bakabilirsiniz.
Savaş öncesi akşamleyin çadırına çekilen Murat Hüdavendigar ibadet ü taatle geceyi ihya ettikten sonra seccadesinden kalkmadan önce ellerini kaldırıp Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyaz eder: “Ey Rabbim! Bu fırtına, şu âciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma.
Onları bağışla.
Allah’ım! Onlar ki, buraya kadar, sadece Senin adını yüceltmek ve İslâm dinini insanlara duyurmak için geldiler.
Bu fırtına afetini, onların üzerinden def’eyle.
Senin şanına layık bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede.
Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle.
Ve dilersen o bayram gününde şu Murad kulun sana kurban olsun.
Önce beni gazi kıldın, sonra şehit et.” Bu duayı yapan nasıl bir ağızdır ki, arzusu hemen hüsnükabul görmüş ve o şehitlik mertebesine ermiştir.
Allah’a bu kadar gönül vermiş, Allah için işlemiş ve O’nun rızası dairesinde hareket etmiş bu insanlar ömürlerinin saniyelerini seneler hükmüne getirmişlerdir.
Onların sahip olduğu bu yüksek kıvam ve İslâm’ı yüksek seviyede temsil etmeleri uzun süre devam etmiştir.
Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan
Ferdî tefekkür, tedebbür ve tezekkürün yanında insanın zirvelerde tutunmasını ve kazandıklarını kaybetmeksizin yoluna devam etmesini sağlayan önemli bir diğer vesile de sohbet-i cânandır.
Bu öyle bir sevgi, öyle bir aşk ve öyle bir iştiyaktır ki, bir hak dostu heyecan dolu ifadeleriyle bu hissiyatını şöyle seslendirir:
“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan!
Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa..!”
(Taşlıcalı Yahya)
Evet, fani bir varlığa gönlünü kaptıran, mecazi bir aşka dilbeste olan insanlar dahi, mahbubundan başka hiç kimseyi görmez, tanımaz olur.
Bizim sevdiğimiz, iştiyak duyduğumuz ve âşık olduğumuz ise Allah’tır, Resûlullah’tır.
İşte bundan dolayı biz arzu ederiz ki, bütün dünya bu hakikatlere dilbeste olsun.
Herkes benim Allah’ımın adını ansın; benim Efendim’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) nam-ı celîlini yâd etsin.
Yenilenme
Mebdede elde edilen kazanımları; kıymet-i harbiyeleriyle, derinlik, revnaktarlık ve cazibedar buudlarıyla koruyabilme, onları ilk defa elde etmekten daha zordur.
Her fert ve toplum için mukadder gibi görünen bu durum karşısında yapılması gereken, insanın sürekli yenilenme ceht ve gayreti içinde olması, bu şuurla hayatını örgülemesidir.
Zira sizin gözünüz ve gönlünüz bir dönem, belli güzelliklere açılmış olabilir ve siz o güzellikleri samimi ve yürekten bir şekilde bağrınıza basmış
olabilirsiniz.
Fakat daha sonra o güzellikleri soldurmadan, öldürmeden, ruh ve düşünce dünyanızda partallaştırmadan bütün parlaklığıyla muhafaza edebilmeniz çok ciddi bir ceht ve gayrete vâbestedir.
Bu durumu şöyle bir misalle de izah edebiliriz: Bir insan halata tutunarak, ayağına kancalar takarak, ellerine eldiven giyerek ve benzeri yollarla uğraşıp çabalayarak bir yolunu bulup zirveye tırmanabilir.
Fakat daha sonra, tırmandığı bu zirvede tutunabilmesi, mevcudiyetini orada devam ettirebilmesi, o zirvenin şartlarına, atmosferine ayak uydurabilmesi ve aynı zamanda o mekânı kendileştirmesi, kendisine benzetmesi zirveye tırmanmaktan daha zor bir iştir.
Bunun için asıl mesele zirvede durabilmek, kazanımları kaybetmemek bir yana belki onları katlayarak devam ettirebilmektir.
Bu da ancak sürekli bir yenilenme ceht ve gayretiyle mümkündür.
Hazreti İkrime
Kim bilir İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) cehlin babası dediğimiz Ebû Cehil’in kapısının tokmağına kaç defa dokunmuş ve bütün olumsuzluklara rağmen kaç defa mesajını ona sunmuştur.
Çünkü Ebû Cehil, Benî Mahzum’un önde gelenlerinden birisiydi.
O, İslamiyet’e girdiği takdirde bütün kabilesi onun arkasından gelebilirdi.
Bunun için Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’ttehâyâ) ona da diğer müşriklere de, mefkûresi uğruna hiçbir zaman kırılmamış, gönül koymamış ve her fırsatı değerlendirerek sürekli onların kapılarının eşiklerini aşındırmıştı.
Evet, yıldızların ayaklarının altında kaldırım taşı gibi serileceği Âlemlerin Sultanı, İki Cihan Serveri, gelmiş gitmiş ve sürekli onlara mesajını sunmuştu.
İman, Ebû Cehil’e nasip olmasa da Efendiler Efendisi’nin (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) o inceliği, şefkat ve re’feti oğlu İkrime’ye tesir etmiş ve o, bir gün gelip iman etmişti.
Sonra da fevt ettiği, vaktine kavuşup da eda edemediği o civanmertliğin kazasını yapmak istemişti.
Âdeta geçmişte bıraktığı bütün kirlerin zail olması için gayret göstermiş, belki de elli yerinden yara aldığı Yermük savaşında şehit olmuştu.
Ben hayret ediyorum, bir insan iki üç senede nasıl böyle bir evc-i kemalat-ı insaniyeye çıkabilir? Bildiğiniz üzere Hazreti İkrime’yi şehit olmadan evvel çadırına getirip yatırıyorlar.
Hidayetine vesile olan, onu tutup Resûl-i Ekrem Efendimiz’e teslim eden hanımı da başında bekliyor.
Hazreti İkrime bir aralık doğruluyor, başını kaldırıyor ve: “Sen mi geldin Ya Resûlallah? Vazifemi yaptım mı?” diyor.
Çünkü o, kılıcıyla gelip Peygamber Efendimiz’e (sallal âhu aleyhi ve sellem) teslim olduğunda, sahip olduğu kılıcın hakkını vereceğine dair O’na söz vermişti.
Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi?
Yürüdükleri yolun derinlemesine felsefesini bilmeyen o insanlara “yürü” denildiğinde hiç diriğ etmeden yüreklerindeki teslimiyet duygusuna sarılarak yürümüşlerdi.
Allah onları sevk ediyor ve onlar da mübarek bir insiyak içinde gidiyorlardı.
Ben, gidenler arasından şikâyet edip de geriye dönene rastlamadım.
Böyle bir şey vuku bulduysa bile ben bilmiyorum.
Ülkemizin en prestijli üniversitelerinden mezun olmuş, diplomasını eline almış, çiçeği burnunda binlerce genç, anne-babasının ve çevresindeki insanların beklentilerine rağmen sadece
“ülkem, ülküm, mefkurem..” deyip,
“Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi,
Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi;
Girdik reh-i sevdaya cünûnuz…
Bize namus lâzım değil ey dil ki bu iş şâne düşer mi!..”
anlayışıyla seve seve yol ara dökülmüşlerdi.
İhsan ve ikram
İnsan bazen kendisine bahşedilen ihsan ve ikramları seslendirirken, kendisi işin içinde bulunduğundan dolayı, kendini ifade etme, kendini seslendirme gibi bir arzuya da kapılabilir.
Bu mevzuyla alâkalı hiç unutamadığım bir hâdiseyi daha önce size anlatmıştım.
Şöyle ki, bir müessesenin açılışında konuşma yapan bir zat, yapılan faaliyetleri anlatırken şu mealde bir şey demişti: “Bugüne kadar çalışıp gayret ederek bizdeniz bu okulu yaptık.” Ben, bu garip, tuhaf ve yanlış ifadeyi hiç unutamadım.
Keşke unutabilseydim.
Çünkü o sözü hatırlayınca sözün sahibini de hatırlıyorum.
Rabbim taksiratımı affetsin!
Hâlbuki inanan bir insanın düşüncesinde, ne “bendeniz”, ne sizdeniz” ne de “bizdeniz” olamaz.
Biz hepimiz, bırakın denizi birer damladan ibaretiz, birer “bende”yiz.
Dolayısıyla bir mü’min konuşurken, “Bakın, bu işin içinde biz de varız!” mânâsını ihsas edecek bir konuşmaya girmemelidir.
Hatta konuşmaktan da öte, asıl insanın içinde, kalbinin derinliklerinde kendini anlatma ve kendini ifade etme gibi bir derdinin olmaması gerekir.
Yoksa söz ve lafız çok güzel olsa da, içteki arzu ve temayül bazen mimiklere akseder.
Çehreyi iyi okuyan, fizyonomiden mânâ çıkaran erbab-ı firaset de meselenin esrar-ı derununu keşfeder.
Evet, ehl-i firaset, kendini anlatma derdine düşmüş kişinin yüzünün mimiklerinden, ağzının hareketinden, gözünün irisinden, sesinin dalga dalga yükselişinden onun iç dünyasını okuyabilir.
Elbette ki, melekler de dışa yansıyan onun bu hâlini anlarlar.
Allah zaten muhit ilmiyle her şeyi bilir.
Dolayısıyla böyle bir tavır ve düşünce önce Allah’a, sonra meleklere, sonra da erbab-ı firasete karşı işlenmiş bir ayıp olur.
Hâlbuki biz biliyoruz ki, başarı ve muvaffakiyetleri ihsan eden Allah’tır.
Allah’ı ve Rasûlü’nü sevme
Bir insan, fâcir de olsa, Hakk’a hizmet yolunda bulunuyorsa, ona hâlâ temizlenme ve Cennet’e ehil hale gelme fırsatı veriliyor demektir.
Günahlar, o maiyyet-i İlahiyeyi ve maiyyet-i Nebeviyeyi vicdanın derinliklerinde duymaya mani olabilir; fakat, “i’lâ-yı kelimetullah” hizmetinde yer alan herkesin Cenâb-ı Hak’la ve Rasûlullah’la -bir ölçüde-beraber olduğu muhakkaktır.
Şayet, insan Mevlâ’nın hoşnutluğunu hedefler ve sâlihlerle kol kola yürümesini sürdürürse, zamanla günahlarının engel eyiciliğinden kurtulacak ve o kudsî maiyyeti vicdan mekanizmasıyla da sezip duyacaktır.
Hadis kitaplarında, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı şahsî alâkanın dahi çok büyük kıymet ifade ettiğine dair şöyle bir hâdise nakledilmektedir: Henüz içki, şıra ve şerbeti birbirinden tefrik edemeyen ve bağımlılıktan kurtulamayan bir sahabî, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Rasûl-ü Ekrem tarafından
te’dib edilmektedir.
O sahabî, bir gün yine aynı suçtan dolayı Rasûlullah’ın huzuruna getirilir.
Cemaatten birisi,
“Allah’ım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü ıslah olmuyor.” diye bedduada bulunur.
Bu sözü işiten Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtu vesselâm) “Ona lânet etmeyin.
Allah’a yemin ederim, o, Allah’ı ve Rasûlü’nü gönülden sevmektedir!”
der; “Allah’ım, ona rahmet et ve onun taksiratını bağışla!” diye dua etmelerini emir buyurur.
Demek ki, Allah’ı ve Rasûlü’nü sevme, bir ölçüde onlarla beraber olmayı netice verecek ve mü’minlerin hayır dualarını almaya yetecek kadar değerlidir.
Böyle şahsî ve küçük bir alâkaya bu kadar teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı hakkında bir değerlendirme yapılabilir.
Zira, ruha mal olan sevgi meltemiyle cihana açılma ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için çalışma, o ferdî ve basit alâkanın kat kat üstündeki bir sadâkat ve muhabbetin remzidir.
Dolayısıyla, bu yoldaki bir insanın mazhar kılınacağı teveccüh, sadece cüz’î planda sevgi besleyen birisine lutfedilenden çok daha fazla olacaktır.
Genç bir sahabî
Cemaatle namaz kılmak için mescide giden bir mü’minin her adımıyla bir günahının silineceğini ve yerine bir sevap yazılacağını; gönülden inanarak ve mükafatını Allah’tan umarak oruç tutan bir insanın geçmiş günahlarının affolunacağını; keza, yolculuk esnasında büyük günahlara girmeden, küçük günahları işlemekte ısrar etmeden ve fena söz söylemeden haccını
tamamlayan kimsenin günahlarından kurtularak annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz evine döneceğini
açıkça ifade eden hadis-i şerifler misil ü daha pek çok Nebevî söz, ibadet ü taatin önemli bir arınma vesilesi olduğunu göstermektedir.
Bu hususa delil olarak zikredilebilecek ayet-i kerimeler de mevcuttur.
Mesela; Cenâb-ı Allah, “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Çünkü, iyilikler kötülükleri silip giderir.
Bu, düşünen ve ibret alanlara bir nasihattır.” (Hud, 11/114) buyurmuştur.
Hadis kitaplarında bu ayetle alâkalı şöyle bir hâdise nakledilmektedir: Bir gün, genç bir sahabî, nefsine hâkim olamamış ve bir kadına sarkıntılık yapmıştı.
Az sonra da ciddi bir pişmanlık hissiyle kendisini Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in huzuruna atmıştı.
Helak olmaktan korkuyor gibi bir hali vardı; bir an önce yunup yıkanma ve bağışlanma yolu aramaktaydı.
Aslında, en ufak bir hata karşısında mahvolmaktan korkma duygusu, Sahabe efendilerimizin hepsinde hâkimdi.
Onlar, ruh dünyaları itibarıyla bir yara alınca hemen Hekim’e koşarlar ve dertlerine çare ararlardı.
Bir kusur için günlerce gözyaşı döker ve hatalarının menfi izlerini gözlerinden boşalan yaşlarla silmeye çalışırlardı.
İşte o genç de bir hata işlemişti; fakat, çok geçmeden derlenip toparlanmış, derin bir nedametle ürpermiş ve adeta kolu-kanadı kırılmış olarak kendisini Gönüllerin Tabibi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) atmosferine atıvermişti.
Her kelimesinden “Mahvoldum ben!” hissi dökülen cümlelerle halini arz etmişti.
Hazreti Ömer (radiyallahu anh), “Allah seni setretmiş, keşke sen de kendini örtseydin, günahını açıklamasaydın, tevbe edip af dileseydin!” demişti.
Allah Rasûlü, (aleyhissalâtu vesselâm) önce hiçbir şey söylememiş, ama bir müddet sonra o gence -mealini verdiğim ayet-i kerimeyi okuyarak- namaza sarılıp onunla arınmasını tavsiye etmişti.
Bunun üzerine başka bir sahabî, “Ey Allah’ın Rasûlü, bu hüküm sadece soru sahibi için mi (yoksa başkasına da şâmil mi)?” diye sorunca, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), “Herkes için…” cevabını vermişti.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bu irşadı da göstermektedir ki; insanî kurallar itibarıyla birkaç yanlış bir doğruyu götürse de, Allah’ın rahmetinin enginliğine bağlı olarak, gönülden yapılan bir iyilik belki bin tane yanlışı yok etmektedir; evet, hasenât seyyiâtı gidermektedir.
Allah’ın rahmetinin enginliği
Rahmeti Sonsuz (celle celalühu), bir iyilikten dolayı çok kötülükleri siler.
Maalesef, çoğu insanlar, bu ilahî ahlakın rağmına olarak, bir kötülük yüzünden pek çok iyiliği setrederler.
Mesela, bir adamın dünya kadar fazileti vardır, herkese ihsanda bulunuyor ve iman hizmetinde de işi önde götürüyordur; fakat, o insan bir yerde az sürçünce, bazıları onun hakkında hemen kötü bir hüküm verir ve bir daha da onun üzerinden o hükmü kaldırmazlar.
Bazı imtihanlarda birkaç yanlışın bir doğruyu götürmesinin ayrı bir tezahürü olarak, bazen onlarca iyiliği bir tane hataya kurban ederler.
Allah’ın rahmetinin enginliğine bakın ki, O, kulunu tertemiz olarak huzuruna almak için bir sürü bahane halkeder, insanın önüne onlarca vesile çıkarır; kul onlardan hangisine tutunursa tutunsun, bir arınma musluğundan geçmiş gibi yunup yıkanır, saflaşır ve O’na ulaşır.
Allah Teâlâ, bazen tek iyilikten dolayı insanın o âna kadar yaptığı bütün hataları affeder; denebilir ki, O’nun rahmet ve inayetiyle, bir iyilik bütün hataların hakkından gelir, onlara kendi rengini içirir ve günahları sevaplara çevirir.
İşte, “kötülüklerin iyiliklere tebdil edilmesi”nin bir manası budur.
Diğer taraftan, Hazreti Üstad, bu ilahî vaadi tefsir ederken, şu enfes yorumu yapmaktadır: “Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder.” Evet, insanın donanımında kötülüklere açık bir sistem vardır; bu sistem bir fenalık ibresi gibi onu hep şerlere yönlendirir, sürekli çirkin işlere sevkeder.
Fakat, insanın gönülden tevbesi, imanını bir kere daha gözden geçirmesi ve sonra amel-i sâlih ile onu taçlandırması öyle bir iksir olur ki, onun vesilesiyle Cenâb-ı Hak, kulunun mahiyetindeki şer istidadını hayır kabiliyetine çevirir; ondaki sonsuz fenalık istidadını iyilik yapmaya doymama istikametine yönlendirir.
Bu itibarla da, mezkur ayet-i kerimede söz konusu olan, sadece insanın kötülüklerinin silinmesi değil, aynı zamanda fenalıklara karşı önünün kapanması ve iyiliklere meylinin artmasıdır.
Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî
Allah’ın yüce adının her tarafta şehbal açmasının lüzumuna ve Rasûlullah’ın nam-ı celilinin sinelerin dermanı olduğuna kim ne kadar inanıyorsa, işte o kadar kendisini davaya adar ve o nisbette dine hizmet heyecanıyla dolar.
Bu itibarla, Sahabe efendilerimizin imanı ve İslamî heyecanı tarife gelmeyecek kadar büyüktür.
Öyle ki, onlardan hangisine kulak verilse, “Sadece malı-mülkü feda etmek ne ki; ah keşke, yüz canım olsaydı da hepsini Allah yolunda verseydim” dediği duyulacaktır.
Bu konuda, Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî binlerce hüsn-ü misalden sadece biridir: Bizanslılar onu esir edip, akla-hayale gelmedik her türlü vahşice işkenceye maruz bıraktıktan sonra idamına karar verirler.
Karar kendisine tebliğ edilince Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî ağlamaya başlar.
O ana kadar bu yüce sahabiyi defalarca kaynar suya sokan, atların arkasına bağlayıp sürükleyen ve dayanıklılığı karşısında hayrete düşüp, hayranlık içinde
“Keşke bu, bizim dinimizi kabul edip bizden biri olsa!..” demekten kendilerini alamayan Bizanslılar, evvelki bütün eziyetlere katlanan bu büyük insanın o anda ağladığını görünce şaşkınlıklarını gizleyemez ve ona “Niçin ağlıyorsun, yoksa korkuyor musun?” diye sorarlar.
Hazreti Abdul ah, “Korkmak da ne demek!..
Böyle bir tek canla ve yalnız başıma gideceğim için üzülüyorum.
Arzu ederdim ki, başımdaki saçlarım adedince canım olsaydı da hepsini Allah’ın ve Rasûlü’nün uğrunda feda etseydim; ya da sizden birine Rabbimi anlatabilseydim de ben ölsem bile onun kurtulmasına vesile olsaydım.
Heyhat, şu anda buna muktedir değilim ve sadece bir insan olarak, basitçe öldüğüm için kederleniyorum!..”
Bu cevap karşısında Bizanslıların hayranlığı bir kat daha artar ve bu kahraman adamın ölmesine razı olamazlar; bir bahaneyle onu idam etmekten vazgeçmek isterler.
Abdul ah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî’ye bir daha düşünmesi ve kendi dinlerine dönmesi için üç dakikalık fırsat verdiklerini söylemek ve onu razı etmek için rahiplerini gönderirler.
Hak Dostu, kendisine lütufkâr bir tavırla nazar eden râhibe döner ve şöyle der: “Aziz peder, bana verdiğin şu üç dakikalık fırsattan ötürü bilsen sana nasıl minnettarlık duyuyorum!
Zira, şu kısacık zaman içinde Hak din olan İslam’ı sana anlatabilirsem, artık ölsem de gam yemem.
Sana ebediyet yolunu gösterdikten sonra ölüme seve seve giderim!" Evet, Ashab-ı Kiram çok kısa bir zamanda cihanı fethe muvaffak olurken işte bu coşkuyla dolu bulunuyorlardı.
Onların hepsi, İslam davasının birer mecnûnu idi.
Dıştan ve zâhiri nazarla bakan onlara deli derdi; çünkü onların yaptıkları sıradan akılları durdurup, dünyevi hayal eri donduracak çapta işlerdi.
Onlar, birer hakikat delisiydi, İslam hakikatına delice bağlanmışlardı.
Leyla’nın peşine düşen Mecnun’un hali nasılsa, İslam’ı cihana neşretme ve Allah’ın rızasını, Rasûlullah’ın hoşnutluğunu kazanma mevzuunda onların hali de öyleydi.
Ömer bin Abdülaziz
Tertemiz yaşantısıyla ilk halifelere ve hususiyle de adaletin temsilcisi Hazreti Ömer’e çok benzeyen Ömer bin Abdülaziz de, ekonomisi ve siyasi istikrarı bozulmuş bir devletin başına halife seçiliyor.
Allah’ın izni ve inayetiyle, ikibuçuk senede başkalarının otuz yılda yapamayacakları hizmetleri yapıyor.
Öyleki, onun icraatları neticesinde Türkiye’den kat kat büyük bir devletin hazinesi dolup taşıyor.
Bir gün, maliye nâzırı gelip “Efendim, hazinemiz haddinden fazla dolu; harcamalarımızın çok üstünde gelirimiz var.
Bu imkanı nasıl değerlendirmemizi istersiniz?”
deyince, “Halka zekat dağıtın ve muhtaç kimse bırakmayın” diyor.
Bir süre sonra maliye nazırı tekrar gelip
“Efendim, neredeyse herkes zekat verecek hale geldi ama hâlâ fazlamız var; yapmamızı istediğiniz bir iş varsa emrinize âmâdeyiz!” diyor.
Ömer bin Abdülaziz “Onbeş yaşına girmiş, rüşt çağına ermiş herkesi evlendirin; gençlere ev kurmalarında yardımcı olun.” mukabelesinde bulunuyor.
İşte, ülkesini ve halkını öyle bir zenginlik ve refah seviyesine yükselten insan, kendi adına ise zühd yolunu tercih ediyor.
Velid döneminde onbin dinar maaş
alan halasının tahsisatını bile kesiyor ve halacığım “Hak ettiğimiz kadarını alalım, gerisi bize haram olur” diyor.
Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytin yağı biraz da ekmek getiriyor ve “Halacığım yemek istemez misin?” diyor, ekmeği yağa banıp yiyor.
İşte, bu sayede tefessüh etmek üzere olan bir toplumun bağrında yeniden zühd anlayışını, Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini yeşertiyor.
Adalet timsali Ömer Efendimiz
Mevlânâ Şiblî’nin anlattığına göre; Hazreti Ömer (radiyallahü anh), dörtbir cephede hasımlarıyla hesaplaşırken, onca at ve onca deveyi harp meydanına sevkediyor ama bununla beraber harbe iştirak etmeyen binlerce atı da hazır bekletiyordu.
Meselâ, Medine civarındaki çiftliklerde savaşa hiç katılmamış asil Arap atlarından tam kırkbin tane, Suriye civarında da yine aynı sayıda at besleniyor ve yedekte tutuluyordu.
Fakat, milletinin selameti ve istikbali için askerî gücünü bu denli kavî tutan ve o büyüklükte bir sermayeye sahip olan Seyyidina Ömer, günde belki sadece bir defa ekmeğini zeytin yağına banıyor, yiyecek olarak onunla iktifa ediyordu.
Adalet timsali Ömer Efendimiz, bir gün hanımının, saçlarına zeytin yağı sürmüş olduğunu görüyor.
Saça sürülen zeytin yağı kaç para eder! Fakat bu, Ömer hassasiyeti sormadan duramıyor: “O zeytin yağını nereden aldın?” diyor.
Hanımı, “Hani, fakirlere yağ dağıtmak için kullandığın kazanlar vardı ya..
işte onlardan biri henüz yıkanmamıştı; o kazanın dibinde kalan yağı kullandım” cevabını veriyor.
Hazreti Ömer, bu cevaptan hiç memnun olmuyor ve “Millete ait zeytin yağını nasıl kullanabiliyor, onu saçlarına ne hakla sürüyorsun?” diyerek bu hoşnutsuzluğunu dile getiriyor.
–Milletin malını “hortumlayıp” duran modern kırk haramilerin kulakları çınlasın!..
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından
Hazreti Ali (radiyallahu anh) insanın mahiyetindeki ulvîliğe bakarak ona seslenir ve “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir.
Sen bütün hakâike bir fihristsin.” der.
M. Akif, Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yaptığı bir şi rinde insana şöyle seslenir:
“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:
Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,
Olur kalbin tecel î-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.
Musaggar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!”
Evet, insan böyle mükemmel yaratılmış bir varlıktır ve o, Hâlık-ı Kerim’in pek çok isminin aynasıdır.
Anne ve çocuk
Sahih-i Müslim’de nakledilen bir rivayette de şöyle denmektedir: “Küçükken ölen çocuklar, Cennete girip çıkarlar.
Anne-babaları ile karşılaşınca, eteklerine yapışır veya el erinden tutarlar.
Ana-babaları Cennete girinceye kadar, onlardan ayrılmazlar.” Taberânî’nin rivayetine göre; Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya), “Üç çocuğu ölen, Cennet’e girer” demiştir.
Oradakiler, “İki çocuğu ölen de girer mi?” diye sual edince Peygamber Efendimiz, “İki çocuğu ölen de Cennet’e girer” karşılığında bulunmuştur.
“Bir çocuğu ölen de öyle mi?” sorusu üzerine de,
“Allah’a yemin ederim ki, çocuk düşük de olsa, annesi sabredip sevabını Allah Teâlâ’dan beklerse, o çocuk annesini Cennet’e götürür” buyurmuştur.
Evet, Cenâb-ı Hak dilerse, küçücük çocukları anne-babaların imdadına yetiştirir.
Rahmeti Sonsuz, o rahmetin muktezasını yerine getirirken çocukları da icraatına perde birer sebep, birer argüman olarak kulanabilir.
Keşke, biz de burada salih evlat olarak yaşasak ve ötede anne-babamızın el erinden tutsak, burada sebep olduğumuz hicran ve hasrete mukabil orada ebedî beraberliğe vesile olsak.
Ana - baba
Manisa’ya tayin olduğum günlerde Erzurum’a gidip sıla-yı rahimde bulunmuş, anne-babamın ellerini öpmüş ve birkaç gün yanlarında kaldıktan sonra yeni yerime gitmek için onlardan izin istirham etmiştim.
“Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.” deyince, babam “Önümüzdeki Perşembe’ye kadar gitmesen, yanımda
kalsan!” dedi.
Ben karşılık vermedim, sadece boynumu büktüm ve gitmemin daha hayırlı olacağını ima ettim.
Babam, derince düşüncelere daldı, biraz bekledi, sonra gözleri yaşlı, ellerini omuzuma koydu, “Git” dedi, “Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor, git!” Bir programa yetişme gayretiyle elleri ni öpüp ayrıldım ve İzmir’e döndüm.
Bir hafta sonra, Ramazan ayının bir Perşembe gecesi babamın vefat ettiğini öğrendim.
Son anlarında onun yanında bulanamayışıma çok üzüldüm.
Hele onun keramet gösterircesine dile getirdiği “Bir hafta sonra gitsen!” teklifini hemen kabul etmeyişim, içimde sürekli kanayan bir yara olarak kaldı.
O, yaptığım işin doğruluğuna ve bereketine inansa da, benden razı olarak “git” dese de, ben başka bir çözüm yolu bulmalı ve arzusunu yerine getirmeli değil miydim? O bir civanmertlik yapmışsa, bu fedakarlığı ona aittir ve onun fazilet hanesine yazılır; fakat, acaba ben başka bir formül bulamaz mıydım? İşte, bu endişeden dolayı hâlâ çok ciddi bir sorumluluk hissiyle iki büklüm olduğumu söyleyebilirim.
Annem yaşasaydı, doksan yaşını aşmış olacaktı; zaten elden ayaktan düşmüştü.
Fakat, öyle de olsa, şu
merdivenleri çıkarken kaç defa düşünmüş ve kendi kendime “Ah anacığım, keşke hayatta olsaydın da seni sırtıma alsaydım, şu basamakları sırtımda çıkarsaydım; yemeğini yedirseydim, yatağını serseydim ve doya doya ellerini öpseydim.
Sen de bana “Oğlum, Allah seni Firdevsiyle sevindirsin!” deseydin, hakkımda dualar etseydin.” demişimdir.
Babam için de aynı hisleri beslemişimdir.
Bunlar içimdeki ukdeler… “Keşke” demekten alamıyorum kendimi… Emin olun, bunları size bir şey ima etme mülahazası taşımadan, sadece meseleyi kendi sorumluluğuma bağlayarak söylüyorum.
Her gün sırtıma alıp taşısaydım, oradan oraya götürseydim de haklarını ödemiş olamazdım ama sevgi ve hürmetimi hiç değilse o şekilde ifade edebilmeyi çok isterdim.
Heyhat ki, bazı şeylerin ve bazı kimselerin kıymetleri yokluklarında anlaşılıyor.
Anne, baba, amca, dayı, teyze, hala gibi insanların kıymetleri de ayrılıklarında daha çok ortaya çıkıyor.
İnsan ancak onlardan cüda düşünce ve yerleri boşalınca fark ediyor onların değerini.
Anne-babanın hukuku
Hadis kitaplarında Fahr-i Kâinat Efendimiz’e biat etmek için gelen birinden bahsedilir.
Ashab-ı Kiram’ın altın halkasına girmekle şereflenen o sahabi, en kutlu elleri tutar ve “Sana biata koştum ama annem babam arkada hicranla ağlıyorlardı” der.
Şefkat Peygamberi (sallAllahu aleyhi ve sellem), hemen ellerini geri çeker, memnuniyetsizliğini yüz işmizazlarıyla ifade ederek şöyle seslenir: “Dön anne-babana, dön de ağlattığın gibi güldür onları.”
Bu temel kaideler zaviyesinden meseleye bakacak olursak, anne-babanın hukukunu gözetme hususunda hiçbir mazeret geçerli değildir; her fert onlara karşı vazifelerini eksiksiz eda etmek mecburiyetindedir.
Tefe’ül
Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem), bir keresinde, “İslam’da teşe’üm yoktur, en hayırlı yorum tefe’üldür.”
buyurmuştu.
Mübarek meclisindekilerden biri, “Tefe’ül nedir ya Rasûlallah!” diye sorunca, Rasûl-ü Ekrem,
“(Hadiselerin değerlendirilmesiyle alâkalı) güzel sözdür.” şeklinde mukabelede bulunmuştu.
Allah Rasûlü’nün Hudeybiye anlaşmasında Süheyl bin Amr’ın adını hayra yorması, tefe’ülün en güzel
misallerinden biri olarak kayıtlara geçmişti.
Anlaşma yapmak üzere Kureyş tarafından gönderilen heyetin başında Süheyl bin Amr’ın olduğunu duyunca, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) uysallık, kolaylık, mülayemet ve yumuşaklık ifade eden “Süheyl” ismiyle tefe’ülde bulunarak “Artık işimiz kolaylaştı!” demişti.
Şu kadar var ki, ne de olsa “Süheyl” adı, “ism-i tasgîr” denilen, küçüklük ve azlık ifade eden kelime grubundandı; onun menşei olan “sehl” kelimesi kolaylık manasına gelse de “süheyl” musaggar bir isimdi ve “küçük bir kolaylık”,
“azıcık yumuşaklık” demekti.
Rasûlullah’ın nazarında, bu nüans, orada yine bir kısım problemlerin çıkabileceğinin iması gibiydi.
Zaten müzakereler esnasında tam bir sühulet olmamıştı; anlaşma metnine
“Muhammedün Rasûlullah” yazılmasına dahi rıza gösterilmemiş, “Seni peygamber kabul etseydik bu anlaşmaya gerek kalmazdı ki!” manasına gelecek beyanlar serdedilmişti.
Dolayısıyla, sehl değil, süheyl olmuştu; tam bir kolaylık değil, küçük bir kolaylık ortaya konulmuştu.
İşte, Hikmetin Lisân-ı Fasîhi (sallallahu aleyhi ve sellem) bir isimden onca mana çıkarmış ve hasıl olacağını umduğu mülayemete “işimiz kolaylaştı” diyerek işaret etmişti.
Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm (aleyhi ekmelüttehaya), tefe’ülden hoşlanırdı; insanların güzel isimler taşımalarını ister, duyduğu o isimlerden güzel manalar çıkarır ve herkesin adının iyi yoruma açık olmasını arzulardı.
Bundan dolayı da, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bazı kimselerin isimlerini değiştirmiş; onları eskisinden daha güzel ve manalı adlarla çağırmıştı.
Ezcümle; Gurâb (karga), Harb (savaş), Âsi, Şeytan, Atale (şiddet, sertlik), Şihab (kıvılcım, ateş parçası) isimlerini değiştirmiş; mesela, Şihâb’ı Hişam (mutevazı, edepli), Harb’i Silm (sulh), Muzdaci’ı (yatıp duran) Münbais (kalkıp koşan) yapmıştı.
Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) adından hoşlanmamış, onun yerine Cemîle’yi (iyi huylu, güzel kadın) tesmiye buyurmuştu.
Sadece insan adlarını güzel eştirmekle de iktifa etmemiş; Afire (çorak) adını taşıyan bir araziyi Hadire (yeşillik) ve “Şi’b-i Dalâlet” (sapıklık geçidi/alanı) denen yeri de “Şi’b-i Hüdâ” diye isimlendirmişti.
Nezâhetin Hülâsâsı Peygamber Efendimiz, daha pek çok insan ve mekan ismini daha güzeliyle tebdil eylemişti.
Günümüzde de bazıları bir kısım rakamları, haftanın Belli günlerini, kara kedi, karga ve yarasa gibi kimi hayvanları uğursuz saymaktadırlar.
Mesela, bir evin çatısında ya da balkonunda karga öterse, o ev halkından birinin öleceğine veya orada ciddi bir yıkım meydana geleceğine inanmaktadırlar.Aslında, kainatta cereyan eden hiçbir hadise manasız değildir.
Her nesne ve hadise kendi diliyle bir mesaj vermektedir.
Düşüp kırılan bardağın ve devrilen çaydanlığın dahi kendine göre bir manası vardır.
Hayatını tevhid hakikatini ikame etmeye adamış Üstad hazretleri, eserlerinde çok defa bu meseleye de dikkat çekmiş; örnek olarak, demir sobasının zahirî bir sebep bulunmaksızın patlayıp parçalanmasını ve matarasının acîp bir tarzda kırılıp çok küçük parçacıklara ayrılmasını anlatarak, bu türlü hadiselerin ihtiyat ve temkin çağrısı sayılması gerektiğini belirtmiştir.
Evet, çok ince hesaplarla yaratılan ve ayakta tutulan şu kainatta rastlantıya asla yer yoktur.
İnsanın ayağına batan bir iğne dahi tesadüfî değildir.
Ehl-i dalalet bazı meseleleri tesadüf deyip geçiştirse de, her şey Mevlâ-yı Müteâl’in meşieti ve kudretiyle, bir ilahî plan dahilinde varlık sahasına çıkmaktadır; mülk sahibi O’dur, mülkün bütün tasarruflarının arkasında O’nun yed-i kudreti vardır.
Bu itibarla, İslam uğursuzluk düşüncesini reddetmiştir; inancımıza göre, ne bazı rakamlar ne Belli günler ne de bir kısım hayvanlar uğursuzdur.
Bununla beraber, hadiselerin lisanından anlayan kimseler için hemen her vakıanın bir mesaj ihtiva edebileceği mahfuzdur.
Halife Harun Reşit
“ehlullah” dediğimiz Hak dostları sürekli bu hedefi takip etmişlerdir.
Onların hemen hepsi senelerce
“Seni isterim Allahım, sadece Seni!..” diye inlemişlerdir.
Aralarında tam altmış yıl boyunca “Başka bir muradım yoktur Rabbim; yalnızca Seni diliyorum..
Seni, Seni, Seni…” deyip ağlayanların sayısı hiç de az değildir.
Bu güzîde kul arın tesbihleri dahi adeta “Seni, Seni, Seni…” nakarâtından ibarettir.
Meşhur bir menkıbede anlatıldığına göre; Halife Harun Reşit, bazı özel günlerde halkına hediyeler dağıtırmış.
Teb’asını memnun etmeyi ve halkın gönlünü almayı, Rabbin rızasına bir vesile bilirmiş.
Yine hediyeler saçtığı bir gün, nedîmi ve doktoru Cafer Bermekî’nin, kapının kenarında boyun büküp beklediğini görmüş.
Ona dönerek,
“Caferim, sana da bir ihsanda bulunayım.
Herkese bir-iki altın verdim, senin payına on tane ayırayım!..” diye seslenmiş.
Bermekî, “İstemem Sultanım..” demiş.
Harun Reşit, el i-yüz, ne kadar altın teklif ederse etsin, Bermekî, “istemem” cevabını vermiş.
Nihayet, Sultan sormuş; Be adam, peki sen ne istersin?” Cevap, bütün sâdıkların duygu ve düşüncelerini yansıtacak türden olmuş: “Seni isterim Sultanım, seni!..
Ben senin sevgine tâlibim; sen benden razı olduktan sonra sarayını da, malını-mülkünü de zaten kendimin bilirim.”
Evet, her samimi kul, Rabb-i Rahîm’e karşı işte bu hisleri beslemelidir.
Zira, tercih hayatî ehemmiyeti hâizdir.
Hakk’a kul olanlar kula kul olmaz
Onu bulup, O’na yönelip O’nun huzurunda iç dökmek bir tesbih ve tazim; susmak ise bir murakabe ve tefekkürdür.
O’nun maiyyetine erenler, çölde yaşasalar da hep ab-ı hayat etrafında dönüp durmuş; her işini O’na bağlayanlar – dikenler onlardan uzaktır ama– diken ektiklerinde bile gül dermişlerdir.
Yol arı –olmaz ya– gidip cehenneme dayandığında dahi bunlar berd ü selâm yaşamışlardır.
İşte onların vird ü zebanı
Hakk’a kul olanlar kula kul olmaz,
Kul uğa erenler yol arda kalmaz..
Ruhlarında vuslat, ruhlarında haz,
Âlem aldansa da onlar aldanmaz.
Kim bilir, belki başka bir gün bu konu üzerinde durma fırsatı da doğar.
Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya
İnsanlığın İftihar Tablosu zamanında böyle kardeşlik köprüleri kurulmuş ve dostluk halkaları oluşturulmuştur.
İlim ve zikir gayesiyle biraraya gelen ve omuz omuza veren insanlar mescidde halkalar teşkil etmiş ve herkesi onlardan birine dahil olmaya çağırmışlardır.
Bu meselenin ehemmiyetine dikkat çekme sadedinde kaynak kitaplarda zikredilen “halka hadisi” çok ibret vericidir:
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Ashab-ı Kiram ile beraber bir halka halinde mescidde otururlarken, içeriye üç kişi girmiştir.
Sonradan gelen o üç kişinin ikisi Rasûlullah’ın huzurunda durmuş; bilâhare onlardan biri halkada bir boşluk bularak oracığa oturmuştur.
Diğeri de, halkaya dahil olmasa bile cemaatin hemen arkasında bir yere oturmuştur.
Üçüncü şahıs ise, mescidde durmamış, arkasını dönüp gitmiştir.
O esnada Ashabına nasihatte bulunan Rehber-i Ekmel Efendimiz, anlatmakta olduğu meseleyi bitirince şöyle buyurmuştur: “Bu üç kişinin halini size haber vereyim mi? İçlerinden biri Allah’a sığındı, Cenâb-ı Hak da onu ilahî himayesine aldı.
Diğeri arkadaşlarına sıkıntı vermekten) utandı, Allah da ondan (ona azap etmekten, Şanına yaraşır şekilde) haya etti.
Öteki ise (o meclisten) yüz çevirdi, Allah da ondan (Zâtına has bir mahiyette) yüz çevirdi.”
Evet, Sâdık u Masdûk Efendimiz, mü’minlerin meclisine sırt dönmeyi Allah’tan ve kendisinden uzaklaşma saymıştır.
Demek ki, mutlaka halkaya dahil olmak ve onun içinde yer almak lazımdır.
M. Lütfî Hazretleri’nin şu sözü de bu hakikatin farklı bir beyanıdır:
“Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya.!
Ey âşık-ı nûr-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!”
Rahmet ve Bereket Cemaattedir!...
Ebu Hanife Hazretleri
Selef-i salihîn efendilerimiz, İslam’a karşı insafın hakkını vermek ve temel dinamiklere aykırı düşmemek için en küçük bir meselede dahi şakakları zonklayacak kadar müzakere yapmış ve ancak ilim ehli olan herkesin
fikirlerini aldıktan sonra nihaî hükmü beyan etmişlerdir.
Ebu Hanife Hazretleri’nin yüzlerce, belki bazen binlerce talebesiyle sabahtan akşama kadar belli mevzularda görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir.
İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve hatta İmam Züfer gibi talebelerinin ona muhalif beyanlarda bulundukları; bir hakikatin vuzuha kavuşması için -Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle- öz beyinlerini burunlarından kustukları ve İmam-ı A’zam’ın onların mülahazalarını da dinleyip büyük bir hakperestlikle “İşin hakikati şudur” diyerek, kendi düşüncesine ters de olsa doğrunun yanında yer aldığı herkesin malumudur.
Öyleyse, günümüzün dava erleri de, herhangi bir meselede, hususiyle ileride eda edeceği fonksiyon açısından gaye-i hayale bağlı görülen ve getirisinin büyük olacağı tahmin edilen bir ruhsat söz konusu olduğunda, kendi hisleri ile hareket etmemeli, şahsî yorumlarını esas kriterlerin yerine koymamalı ve mutlaka istişarenin hakkını vermelidirler.
Üslup meselesi
İnsan-ı Kâmil olan Allah Rasûlü bir beşîr ü nezîr için hayati ehemmiyeti bulunan üslup meselesinde en mükemmel misali temsil ve talim buyurmuştur.
“Ashabımı Bana Bırakın!..”
Hadis kitaplarında nakledilen şu hadise üslup meselesine ışık tutucu mahiyettedir: Bir gün, yeni müslüman olmuş birisi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in huzuruna girerek O’ndan yardım talep etmişti.
Hiç kimseyi eli boş döndürmeyen Allah Rasûlü, o adama da bazı şeyler vermişti; fakat, adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını da zorlayarak daha fazlasını istemişti.
Bunun üzerine, Ashab-ı Kiram’dan bazıları, saygısızlığını cezalandırmak maksadıyla o şahsın üzerine yürümüşlerdi.
Fakat, Peygamber Efendimiz onlara mani olmuş ve başka şeyler de verip o adamı memnun etmişti.
Sonra da sahabîlere dönüp şöyle buyurmuştu: Benimle bu köylünün hali kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir.
İnsanlar devenin peşinde koşar, hep beraber onu yakalamaya çalışırlar ama deve kalabalıktan daha çok ürker ve var gücüyle kaçar.
Sonunda hayvanın sahibi, “Devemi benimle başbaşa bırakın.” diye seslenir; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşır ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruverir.
Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu iyice uzaklaştırmış ve ateşe atmış olurdunuz.
Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın!”
Demek ki, üslup hatası yaparak insanları Allah’ın dininden ve Rasûl-ü Ekrem’in şefkat ikliminden uzaklaştırmak Allah Rasûlü ile ümmetinin arasına girmektir.
Bu itibarla, insan, yanlış bir üsluptan (daha doğrusu
üslupsuzluktan) dolayı kulları ile Yüce Yaratıcı’nın, ümmeti ile Allah Rasûlü’nün arasına girmiş olmaktan çok korkmalıdır.
Bir deveyi yakalamanın bile bir üslubu varsa, çok farklı tabiatlardaki insanlara hak ve hakikatleri anlatmanın da mutlaka bir üslubu olmalıdır.
Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tesbit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır.
Cud bi lutfike ya İlahî men lehu zâdün kalîl
Seyyidina Hazreti Ebu Bekir yüz tane mehdînin yaptığı işi yapmıştır.
Fakat, hiçbir zaman herhangi bir büyüklük iddiasında bulunmamıştır.
Bilakis, akıbetinden hep korkmuş, sürekli kendini sorgulamış ve devamlı nefsiyle yaka paça olmuştur.
Mesela; Sâdık u Masduk Efendimiz’in “Eteklerin yerde sürünmesi kibirdir!” dediğini duyunca ürpermiş ve hemen “Ya RasûlAllah, yoksa ben de mi mütekebbirlerdenim?” deyip, Allah Rasûlü’nden öyle
olmadığının teminatını alana kadar endişeyle beklemiştir.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in onca takdirine, iltifatına ve müjdesine mazhar olduğu halde, iddiadan uzak durmuş, düz kul uğu talep etmiş ve kendisini hep mü’minlerin en gerisindeki biri gibi görmüştür.
Hazreti Sıddık’ın
“Cud bi lutfike ya İlahî men lehu zâdün kalîl
Müflisün bissıdkı ye’tî inde babike yâ Celîl!..”
mısraıyla başlayan münacaatı, onun ruh haletini ortaya koyması açısından çok ibretâmizdir: “Allahım, azıcık bir zahîresi kalmış şu kuluna lütf u kereminden bol bol nimet ver; iflas etmiş olsa da, yine sadâkatle kapına gelmiş
bulunmasına merhameten büyüklüğünü göster! Evet o, günahı pek büyük, zavallı bir kuldur, fakat, Senden başka kimsesi olmayan bir gariptir; Sen o büyük günahların hepsini yarlığa ve bu bîçâreyi sevindir.
Bu gün mah-ı Muharremdir
Peygamber Nesli’nin maruz kaldığı belalar yine Alevîsiyle Sünnîsiyle hepimizin yüreğini dağlamaktadır.
Kendimi idrak ettiğim günden bu yana, gezip gördüğüm tekyelerde, zaviyelerde, medreselerde, sohbetlerinden istifade etmeye çalıştığım âlimlerin, âriflerin ve fazilet ehlinin meclislerinde Kerbela ile alâkalı mersiyeler okunduğuna ve bilhassa Seyyidina
Hazreti Hüseyin’in maruz kaldığı zulüm hikaye edilirken herkesin hıçkıra hıçkıra ağladığına çokça şahit olmuşumdur.
Alvarlı Efe Hazretleri’nin:
“Bu gün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.
Bu gün eyyam-ı matemdir, bu gün âb-ı Revan ağlar.
Hüseyn-i Kerbela’yı elvan eden gündür.
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.
Bugün Âl-i abanın gülşeninin gül eri soldu,
Düşüp bir ateş-i dilsuz, kamu ehl-i iman ağlar
Güruh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım,
İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar.”
sözleri hala kulağımdadır; bunlar söylenirken duygu pınarlarımızın coştuğu ve gözlerimizin yaşlarla dolduğu da hafızamda bugünkü gibi canlıdır.
Bu itibarla, ülkemizin, milletimizin ve topyekün insanlığın selameti hesabına, böyle ortak meselelerde bir mutabakat sağlayarak bir araya gelmemiz, karşılıklı olarak konuma saygılı davranmamız; dünkü kavga
sebeplerini bugüne taşıyarak yeni çatışmalara meydan vermememiz ve asla birbirimizi suçlayıcı söz, tavır ve davranışlara girmememiz gerekmektedir.
Nur-ı ayn-i Muhammed’dir
İçinde neş’et ettiğim ailem ve kültür ortamım itibarıyla, Hazreti Ali’yi öyle sevmişimdir ki, hep ondan yana ağır basan muhabbet terazimi
dengelemekte oldukça zorlanmışımdır.
Bilhassa kahramanlığıyla, civanmertliğiyle ve karakterini oluşturan fütüvvet ruhuyla Şah-ı Merdan’ı tanıyınca, ona o denli hayranlık duymuşumdur ki, diğer üç halifenin faziletlerini de nazar-ı itibara alarak herkesi kendi konumuna göre değerlendirme hususunda çok ciddi gayret sarfetmişimdir.
Bilhassa, Hazreti Ali’ye karşı içten sevgisine ve gönülden bağlılığına şahit olduğum Alvar İmamı’nın,
“Nur-ı ayn-i Muhammed’dir,
Şah-ı merdan Haydar Ali.
Dürr-i derya-yı Ahmed’dir,
Şah-ı merdan Haydar Ali!
sözlerini sürekli duyduğum ve Ali (radiyallahu anh) Efendimiz hakkında birbirinden müessir menkıbeler dinlediğim o tekye atmosferinde, diğerleriyle Hazreti Ali arasında tercih yapamaz hale gelmiş ve “Haydar-ı Kerrar olmazsa olmaz!” demişimdir.
Oysa, bu hususta Ehl-i Sünnet telakkisi ve dengeli olmanın gereği Hazreti Ali Efendimizin söylediğini söylemektir; o, “Ebu Bekir olmasaydı, bu din olmazdı.” demek suretiyle, hem Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) müstesna mevki ne işarette bulunarak hakperestliğini göstermiş, hem kendi tevazuunu seslendirmiş ve hem de kendisinden sonra geleceklere böyle kaygan bir zeminde kayıp düşmemeleri için bir tembihte bulunmuştur.
İbret olmaz bize
Kelâmullah’ın bir köşeye atılması, yalnızlığa terkedilmesi, sadece duvarların süsü yapılması ve yalnızca ölülere okunması revâ değildir.
O, ölülerden önce diriler için kurtuluş vesilesidir.
Onda ferdî ve içtimâî bütün hastalıklarımızın çaresi vardır.
Onu böyle görüp böyle kabul etmemek başlı başına bir cefâdır.
M. Akif bu hakikati ne güzel ifade eder:
“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!”
Hâsılı; Kelam-ı İlâhî’den kat’iyen uzaklaşmayan, onu usûlüne göre okuyan, emirlerine uygun olarak yaşayan ve ayetleri yorumlama hususunda haddi aşmayan insan ikrama layık bir Kur’an talebesi sayılır.
Amerikalı bir profesör
Amerikalı bir profesörün şu hatırası temsilin gücüne delalet eden yüzlerce hadiseden sadece biridir: Dinler tarihi sahasında uzman olan o zat, bir grup arkadaşıyla beraber Türkiye’yi ziyaret ediyor.
Bir gün yolu, Urfa’ya, civanmert insanların himmetlerine başvurulan bir toplantıya düşüyor.
Bir masanın etrafını çeviren kimselerden kendi yanına tevafuk eden bir Anadolu insanıyla kısaca tanışırken, bir aralık Güneydoğu Asya’dan yeni döndüğünü de söylüyor.
Bunu duyan adamcağız, tevazu ve mahcubiyetle, profesörün kulağına “Öyle mi? Benim de Kamboçya’da bir okulum var!” diye fısıldıyor.
Profesör, o hizmet aşığını anlatırken “Görünüş itibarıyla fakir bir insandı, çok mütevazıydı; fakat, hayret ki, neredeyse bütün kazancını belki de dünya gözüyle hiç göremeyeceği bir okula gönderiyordu.
Kendi himmetinin de içinde bulunduğu fedakârlıklar sayesinde açılan okulda Kamboçyalı çocukların eğitim görüyor olmasından dolayı tarifi imkansız bir sevinç duyuyordu.” diyor ve o günden sonra, adanmış ruhların ihlas ve samimiyeti hususunda başka delile ihtiyaç hissetmediğini dile getiyor.
O profesör ve emsali, Kur’an’a karşı habersiz kimseler değiller.
Fakat, onlara temsil tesir ediyor.
Yine tanıdığım birisi, belki on sene İslam ile alâkalı kitaplar okuyor ama hayat çizgisinde bir değişiklik meydana gelmiyor.
Bir gün bir arkadaşınıza misafir oluyor; o samimi insanın her haliyle “Allah” dediğini hissediyor; öyle gönülden bir mü’min ki, belki çok az konuşuyor ama hal ve hareketleriyle otururken “Allah” diyor, kalkarken “Allah” diyor, bakarken “Allah” diyor, başını secdeye koyarken “Allah” diyor… ve inanmış insanın hal dili o zata da çok tesir ediyor.
İşte o zaman, kitaplarda gördüğü tafsilatı sağlam bir blokaja oturtabiliyor; “Bu hareketler şu temel disiplinlere dayanıyor!” diyor.
Bu açıdan, farklı anlayışların temsilcileri insafa davet edilirken, onları insafa getirebilecek bir temsilin sergilenmesinin lüzumu da gözardı edilmemelidir.
İste peykânın gönül hecrinde
Bazen, mes’âda koşan insanların, daha çok bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp bir koro şivesiyle hislerini dile getirerek..
bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh hâletiyle, tek başına sa’y ediyormuşçasına, gözünde Hazreti Hacer’in silûeti, elinde gönül kâsesi ve dilinde
“İste peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et,
Susuzum bir kez bu sahrada benim’çün âre su!
…………….
Bîm-i dûzah nar-ı gam salmış dil-i sûzânıma.
Var ümidim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su”
(Fuzûlî)
sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler..
ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur.
Bak şu gedânın haline
İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, mûsıkisini, vuslat ve dâussıla”sını yaşar.
Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder.
Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip-gitmeler sürer durur.
O yolda rastlanılan her iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır..
ve sîneler:
“Bak şu gedânın haline
Bend olmuş zülfün teline
Parmağı aşkın balına
Bandıkça bandım bir su ver.”
(Gedâi)
Afitâbı hüsnü hûbân âkıbet eyler üfûl
Hasret ve hicranla yıkılmış ruhların, güzeli güzel görmeleri ve ondan heyecan duymaları da imkânsızdır.
Bütün güzel iklerin her zaman duygularımızda solmadan taptaze kalması, zevk ve lezzetlerimizin acılaşmadan devam etmesi; evet, çiçeklerdeki renklerin nağmelerdeki büyülerin, sanatkâr el erin ortaya koyduğu sihirli eserlerdeki revnakın hep canlı kalması, onların gerçek kaynaklarının görülüp sezilmesine bağlıdır ki; o kaynağı bu ölçü içinde sezip bilenlerin, varlıkla alâkalı duydukları bütün zevkler, lezzetler, heyecanlar ve takdirler aslî olmadan çıkar, tebeî bir hâl alır ve artık bütün eşya ve hâdiselerdeki değişik tezahürler, kendilerinden dolayı değil de, sahiplerinden ötürü görülüp sevilme konumuna yükselirler.
Evet, batıp giden şeyler, kalbin alâkasına değmedikleri gibi, sevilmezler de.
Bir şairimiz, bu duyguyu, Kur’ânî ufukla irtibatlandırarak şöyle ifade eder:
“Afitâbı hüsnü hûbân âkıbet eyler üfûl,
Ben muhibbi Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.”
(Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibarla ben, fânî güzelleri değil, batmayan ebedî güzeli severim.)
Aynı mülâhazayı Mevlânâ, şu sözleriyle dile getirir:
“Allah’ım, Sen’i görüp, Sen’i tanıdıktan sonra, gözüm artık dünya güzel erini görmez oldu.”
Evet, maddî ve cismanî güzellikler, nazarları Güzeller Güzeli’ne yönlendirmek için sadece birer vesiledirler.
Vesilelere takılıp kalmak ise, hedef körlüğüne düşmek, varılacak noktayı unutmak, ömrü mecâzî muhabbet ve alâkalarla tüketip, hakikata karşı kapalı kalmak demektir.
İmam Ali Zeynülabidîn
Peygamber Efendimiz, “Cenâb-ı Hak, ne
‘desinler’ diye hayır yapan süm’acıdan, ne gösteriş delisi mürâîden, ne de iyiliğini başa kakıp duran mennândan hiçbir şey kabul etmez!” buyurmuştur.
Hayır ve hasenâtı gizli yapmak ve sadakayı kimseye göstermeden vermek gösterişten ve “desinler”e iş yapma mülahazasından kurtulmak için iyi bir yoldur.
Bizim dünyamızda, gizlice iyilik yapıp, yardım ettiği fakire bile kendini bildirmeden sırra kadem basan insan çoktur.
Seleflerimizden bazısı, sadakasını bir fakirin geçeceği ya da oturacağı yere koyup oradan uzaklaşarak; kimisi, uyumakta olan bir muhtacın cebine para koyarak; bir başkası da, sırtındaki yardım çuvalını bir kapının önüne sessizce bırakıp gözlerden kaybolarak infakta bulunmayı tercih etmişler; riyadan, süm’adan ve minnet altında bırakmaktan son derece sakınmışlardır.
Bir menkıbede anlatıldığına göre; bu fedakar ruhlardan biri de, Peygamber Efendimiz’in torunlarından olan İmam Ali Zeynülabidîn’di.
Kendisini Allah’a kulluğa adamış bu insanın yaşadığı dönemde halkın arasında pek çok fakir, kimsesiz ve bakıma muhtaç insan vardı.
Bunların çoğu, ihtiyaçları olan yiyecek, içecek ve giyecek eşyaların bir gece vakti kapılarının önüne konmuş olduğunu görürlerdi.
Senelerce kimin getirdiğini bilemedikleri bu eşyaları bir taraflarına iliştirilen ‘helâldir’ pusulasına da güvenerek– kullanmışlardı.
Yıllardan sonra bir sabah, kapıların önü boş kalmıştı.
O gece hiçbir muhtacın eşiğine erzak çuvalı bırakılmamıştı.
Herkes bunun sebebini merak ediyordu ki, o sırada “İmam Ali vefat etti.” diye bir ses duyuldu.
Hak dostunu yıkayan, defin için hazırlayan gassal, imamın sırtına el vurunca kocaman bir nasırın varlığını görmüş ve su yerine onu gözyaşlarıyla yıkamaya başlamıştı.
Zira o koca İmam tam yirmi yedi sene fakire fukaraya çuval çuval yardım taşımıştı sırtında.
Taşıdığı yüklerden dolayı sırtı nasır bağlamıştı.
Fakat, o ölene kadar bundan kimsenin haberi olmamıştı.
Kimsenin haberinin olması da gerekmezdi; çünkü, asıl gaye Allah’ın rızasını kazanmaktı ve her şeyi bilen Allah, bir gece vakti sırtında erzak çuvalı taşıyan Zeynülâbidin’in halini de görüyor ve biliyordu.
İşte, o ve onun gibiler, nazarlarını rıza ufkuna kilitlemiş ve kulluk kulvarında rekabetsiz yarışmayı seçmişlerdi.
Mahşerde nebîler bile
Esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin merkez noktası O, peygamberlik semasının kutup yıldızı da O’dur… Ne var ki, Hazreti Mesih’i her şey gören, hatta onun hulul ve ittihadına inanan ve ona bir yönüyle “Rab” diyen insanların yanında, “Efendimiz eşi menendi olmayan birisidir, bütün Peygamberler –bilâistisna– O’nun kapıkulu ve halâyıkıdır.” beyanıyla söze başlar, Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun,
“Mahşerde nebîler bile senden medet ister,
Rahmet, diyen âlemlere, Rahman’dır Efendim.”
mısralarıyla gürlerseniz, muhataplarınızın hissiyatını hesaba katmamış ve daha ilk anda onların kabul kapılarını kapatmış olursunuz.
Söyleyeceğiniz sözlerin doğru olması gerektiği gibi, o doğrunun dile getirileceği yer, zaman ve üslup da çok iyi tesbit edilmelidir.
Şahsen, bu türlü hususlara dikkat ederken, çok defa “Ya Rasûlallah, beni affet; burada sana hakkıyla tercüman olamadım.
Fakat, muhataplarımın hissiyatını gözönünde bulundurarak, onları tepkiye sevk etmemek ve seni tam olarak anlatabilmek için böyle davrandım” demiş ve O’ndan özür dilemişimdir.
Evet, siz o insanları tanımazsanız, bazı meselelerde onların duygu ve düşüncelerini gözetmez ve bir ölçüde konumlarına saygılı olmazsanız, kendinizi anlatma fırsatını yakalayamazsınız.
Dininizden,
milletinizden ve tarihinizden renkler taşıyan kimliğinizi ortaya koyma imkanını hiç bulamazsınız.
Dolayısıyla, hoşgörü-diyalog derken ve herkesle bir çeşit irtibat içinde bulunurken de dinin ruhsat verdiği dairede dolaşmış, yine Hakk’a kulluğunuzu seslendirmiş, hürriyetin ayrı bir yanını tatmış ve bağımsızlığı başkalarına da tattırma gayretinde bulunmuş oluyorsunuz.
Yaşar Tunagür Hoca
Haddizatında, her zaman Allah namına vermeli, Allah namına almalıyız.
Allah namına vermeyen ve verirken minnet edip beklentilere giren gafil insanlardan hiçbir şey kabul etmemeliyiz.
Çünkü, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar.
Bazen, bir senelik dünya hayatına bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye sebep olur.
Yaptığı yardıma mukabil bin kat fazla fiyat ister.”
İlk defa Avrupa’ya gideceğim zaman Yaşar Tunagür Hoca bana demişti ki; “Ehl-i dalâlet, sizden iki bardak çay parası koparacaklarına inanmasalar, kat’iyen size bir bardak çay içirmezler.
Şayet, size bir arpa boyu destekte bulunmayı teklif ediyorlarsa, bilin ki, sizden sadece iki değil, belki dört-beş arpa çıkarmayı düşünüyorlardır, hesaplarında o vardır.”
Demek ki, Allah rızasını gözetmeyen ve dünyasını maddî çıkarlar üzerine kuran kimseler size ömür boyu diyet ödetme peşindedirler.
Yeryüzündeki bütün ehl-i dünyanın ve hesaplarını dünyevî ölçülere göre yapanların niyeti böyledir.
Bundan dolayı, bu hareketin bağımsızlığı üzerinde hassasiyetle durulmalı; hür başlayan ve hür devam eden diyalog ve eğitim faaliyetlerinin bundan sonra da millete ait bağımsız bir teşebbüs olarak kalmasına azami dikkat edilmelidir.
Mudar kabilesi
Bir gün Arab’ın aslı olan Mudar kabilesinin müslümanları gelmişlerdi.
Giyecek başka bir şey bulamadıklarından dolayı üzerlerinde yün elbiseler olduğu için daha onlar içeri girer girmez mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı.
Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanları görünce Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri dolmuştu..
onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı.
Hemen infakla alâkalı ayetleri okumuş; ashabına, insanlara yardım etmenin faziletlerini anlatmıştı.
Fakat, Sahabe efendilerimiz henüz başkalarına yardım etmeye alışmamışlardı; dolayısıyla, hiç kimse bir coşkunluk ve bir heyecan ortaya koymamıştı.
Allah Rasûlü’nün yüzünde hüzün emareleri belirecekti ki, O’nun halinden çok iyi anlayan ve işin nezaketini kavrayan bir sahabi yerinden fırlayıp evine gitmiş, parmaklarının arasından dökülecek kadar ellerini doldurmuş ve getirdiklerini Rasûlullah’ın huzuna dökmüştü.
Onu görünce diğerleri de ne yapılması lazım geldiğini anlamış ve herkes infak için koşmuştu.
Nitekim, Peygamber Efendimiz’in önünde bir oğlak büyüklüğünde yardım malzemesi birikmişti.
İşte o zaman, yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.”
Evet, Ashab Efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi.
Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.
Baş eğmeyiz edânîye dünyâ-yı dûn içün
Hürriyetin diğer bir buudunu ise, kuvvetin hakta olduğu prensibine göre hareket etmek, zalim kuvvetlerin dayatmaları karşısında asla “pes” dememek ve başka güçlerin boyunduruğuna razı olmamak teşkil eder.
“Baş eğmeyiz edânîye dünyâ-yı dûn içün;
Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız”
diyen Bâkî böyle bir hürriyet düşüncesini seslendirir.
Evet, şayet Allah’a tevekkül etmişsen ve O’na tam güveniyorsan üç-beş günlük dünya için sen de aşağılık kimselere baş eğmez, boyun bükmezsin.
Hazreti İbrahim ve ona tâbi olanlar gibi “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mumtahine, 60/4) der ve hep dik durur, merdane yürürsün; ne zulmü alkışlar ne de zalime serfürû edersin.
Allah’ı yegâne Azîz ve Hakîm bilmişsen, kalbini sıkıştıran ve ruhuna ağır gelen hadiseler karşısında bile “Vardır bir hikmeti..” deyip, en kötü şartları dahi lehine çevirebilecek bir Rabb’e dayandığını düşünerek rahatlarsın.
Cenâb-ı Hakk’ı Gâlip ism-i şerifiyle tanımışsan, O’nun sözünün üzerine söz
olamayacağına, kudretinin üstünde herhangi bir kudret bulunamayacağına ve dilediği her şeyin mutlaka
gerçekleşeceğine kat’iyen inanarak sadece O’na kul olur ve diğer bütün kulluklardan kurtulursun.
Yıllar geçiyor ki
“Karanlığın son serhaddi, fecrin en sadık emâresidir” diyor ve bu zifiri karanlıkların yırtılacağı eşref saatleri bekliyoruz; bekliyor ve viladet yıldönümünde iyice coşan şefkatine sığınarak sana yalvarıyoruz:
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli geceydi;
Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!
………………
Allah için ey Nebî-yi Mâsum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
Bizleri bırakma böyle mazlum.
(M. Akif)
Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha misafirimiz ol..
tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur.
Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster.
Ömer Efendimiz
Korteksini mâsivâ ile doldurmuş, şuuraltı müktesebâtını mal-mülk düşünceleriyle oluşturmuş ve bütünüyle dünyevî mülahazalara gömülmüş bir insanın ölüm ötesindeki hali de aynı çizgide şekillenecektir.
Böyle bir zavallı, “Men Rabbuke?” sorusuna muhatap olunca, kat’iyen doğru cevabı veremeyecektir; zira, şuuraltı müktesebâtında bu suâle dair bir malumât bulamayacaktır.
Duygu ve düşünce harmanında, elini attığı her yerde nefis, mal, mülk, şan ve şöhret kırıntılarına rastlayacak ama marifet-i Sâni hesabına hiçbir semereye tevafuk edemeyecektir.
Evet, kabirde “Men Rabbuke ve men Nebiyyuke ve ma dînuke?” sorularıyla başlayan ahiret menzillerinin herbiri bir akabedir; ne var ki, bunların aşılması daha dünyadayken azık hazırlamaya ve faydasız yüklerden kurtulmaya bağlıdır.
Söz gelmişken, nazara verilen hususların, hâdisenin kahramanlarına yakışması ve ibret verici olması yönüyle, zikredilmesinde fayda mülahaza ettiğim bir menkıbeyi anlatmak istiyorum.
Denilir ki: Rehber-i Ekmel (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, bir gün mescidde kabir azabına, Münker ve Nekir’in ilk sorgulama esnasındaki heybetli hallerine ve berzah hayatına dair beyanda bulunurken, Hazreti Ömer (radıyallahu anh), “Ya Rasûlallah, suâl anında şimdiki aklımız bize verilir mi?” diye sorar.
Hikmetin Lisan-ı Fasîhi (aleyhi ekmelüttehaya) Efendimiz, “Şimdiki aklınızla nasılsanız kabirde de öyle olursunuz.” buyurur.
Bu cevap üzerine Hazreti Ömer, “Böyle olduktan sonra, kabir suâliyle alâkalı korku ve elem çekmeye lüzum yoktur.” der.
Hazreti Ömer’in dâr-ı bekaya irtihalinin akabinde, bu hâdise Hazreti Ali’nin aklına gelir; “Bakalım Münker ve Nekir’e nasıl cevap verecek?” der.
Cenâb-ı Hakk’ın aradaki perdeyi kaldırması neticesinde, Haydar-ı Kerrar, dostunun suâl anına muttali olur: Melekler heybetli halleriyle Hazreti Ömer’in yanına gelirler ve ona “Rabbin kim?
Peygamber’in kim? Dinin ne?” diye sorarlar.
Ömer Efendimiz, meleklerin suâline yine bir soruyla mukabele eder;
“Siz nereden geliyorsunuz?” der.
“Yedinci kat semadan..” cevabı üzerine, bu defa “Yedinci kat sema ile burası arasındaki mesafe ne kadardır?” diye sorar.
Melekler, “Yedi bin sene..” derler.
İşte o zaman, Hazreti Ömer, kendi ufkunu seslendirir ve “Siz yedi bin senelik yoldan geldiğiniz halde Rabbinizi unutmadınız da, ben evimden çıkıp kabre gelinceye kadar Rabbimi, Peygamberimi ve Dinimi niçin unutayım?” der.
Bu sırlı hâdiseyi müşahede eden Hazreti Ali, “Allah’ın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Ömer, sahiden davanın eriymişsin!” buyurur.
Evet, aslında ölüm, kabir, suâl, berzah, mahşer, hesap, mizan ve Sırat gibi akabeler, bir manada hep burada geçilmektedir.
Ömür sermayesini ve sayısız nimetleri değerlendirebilenler, daha dünyadayken o sarp yokuşları dümdüz birer yola çevirmektedirler.
Tevbe kurnalarında arınarak mâsiyet yüklerinden kurtulmakta ve sırtlarında fazla ağırlıklar taşıma zahmetine dûçar olmadan rahatça Cennet’e uçmaktadırlar.
Hak dostlarından Sâlim bin Kasım
Rivayetlere göre; belaların yağmur gibi yağdığı bir dönemde, Hak dostlarından Sâlim bin Kasım, büyük âlim Muhammed bin Mukatil’i ziyaret ediyor.
Ona “Ortalığı şiddetli bir felaket fırtınası kasıp kavuruyor; zelzeleler birbirini takip ediyor, fakr u zaruret insanların iflahını kesiyor.
Sen imamımızsın; Ne olur, Allah aşkına bize dua et!” diyor.
O mütevazı insan, ancak şu mukabelede bulunuyor; “Ne kadar arzu ederdim, sizin helâkınızın sebebi ben olmayayım!..
Korkarım ki, o fırtına benim yüzümden esiyor; şu zelzele benden dolayı durmuyor; ilahî rahmetin gelip size ulaşmasına benim günahlarım mani oluyor!..”
Ertesi sabah, Sâlim bin Kasım, bir kere daha Muhammed bin Mukatil’in kapısına koşuyor.
Şu kadar var ki, bu defa etrafına tebessümler saçıyor, sevinç içinde gelip heyecanla söze başlıyor ve şöyle diyor: Bu gece rüyamda Fahr-i Kainat (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i gördüm; buyurdular ki, “Allah Teâlâ insanların içine müthiş
bir bela ve musibet salmıştı.
Fakat, kendisini hor ve hakir görerek mahviyetle el açıp dua eden Muhammed bin Mukâtil hürmetine, Cenâb-ı Hak felaketi memleketinizden def’ u ref’ etti!” Görüyor musunuz kendini mesul tutmanın Hak katında ne büyük bir istiğfar ve tazarru yerine geçtiğini?!.
Sultan Alparslan
Devletin başındaki insan bütün halkın
mesuliyetini uhdesine almıştır; herhangi bir kurumun ya da birimin idarecisi ise, bilhassa kendi dairesinden sorumludur.
Herkes şahsî kusurlarının, özellikle kendi
vazife ve sorumluluk dairesinde bir kısım menfi hadiselere sebebiyet verebileceğine inanmalı, bundan korkmalı ve temkinli yaşamalıdır.
Ezcümle; Malazgirt ovasında, müslüman erler arasında heyecanın doruk noktaya ulaştığı bir anda, “İşte kefenim!” diyerek giydiği bembeyaz bir elbise içinde askerlerinin karşısına çıkan Sultan Alparslan’ın onların önünde secdeye kapanması ve adeta gözyaşlarına boğularak “Allahım! Ordumu muzaffer eyle; benim
günahlarım yüzünden yiğitlerimi mağlup etme!” diye yalvarması da mesuliyet dairesinin genişliğine göre tavır almanın güzel bir misalidir.
Hazreti Musa
Şu kadar var ki, şayet toplum çapında bir halâs isteniyorsa, o toplumu meydana getiren bütün fertler hep beraber tevbe etmeli ve kendi günahlarından arınmanın yollarını aramalıdırlar.
Zira, ferdî bir suçun nedameti ferdî, ailevî bir masiyetin istiğfarı ailevî ve millî bir günahın tevbesi de millî olmalıdır; toplumun salâhı için topyekün şahısların isyan kirlerinden temizlenmeleri lazımdır.
Rivayetlere göre; Hazreti Musa (aleyhisselam), kavmiyle beraber yağmur duasına çıkar.
Birkaç gün dua edildiği halde hâlâ rahmet damlaları inmeyince, Hazreti Musa, “Rabbim! Kuraklığın sona ermesi için niyaz etmemizi emir buyurdun; fakat, ellerimizi açıp dua dua yalvardığımız halde yağmur göndermedin!” deyip ilahî hikmetten sual eder.
Cenâb-ı Allah, “İçinizde tevbe etmemiş bir günahkâr var!” der.
Musa Aleyhisselam, rahmet-i ilahiyenin imdada yetişmesine engel teşkil eden mücrimin kim olduğunu sorunca, Allah Teâlâ “Ben Settâr’ım, kullarımın günahlarını örterim; kusurlarını fâş edip onları mahcup düşürmekten berîyim.
Hepiniz tevbe edin ki, o kimse de günahlarından arınsın ve böylece dualarınıza cevap verilsin.” buyurur.
Hâsılı, maruz kaldığımız belâların işlediğimiz günahlar sebebiyle geldiğini düşünmeliyiz; musibetlerin def ü ref’i için en kısa zamanda hatalarımızdan, kusurlarımızdan, günahlarımızdan, isyan kokan fiillerimizden ve küçük-büyük bütün haddi aşmışlıklarımızdan dolayı istiğfar etmeliyiz.
Ayrıca, gönülden bir nedamet ve kestirmeden bir sıçrayış ferdî günahlar için yeterli olsa bile, toplumun tamamına ait cürümler için daha özlü irkilmeye, daha derinden silkinmeye ve içtimaî tevbeye ihtiyaç olduğunu da hatırdan çıkarmamalıyız.
Evet, ülkemizin refah ve huzura kavuşmasının, bu milletin mukadderatıyla maddî-mânevî alâkalı görülen bütün ruhların ve bilhassa kendini bu millete adamış hasbî gönüllerin bir kere daha dize gelerek tevbe etmelerine bağlı bulunduğunu unutmamalıyız.
Arapça bilir misin?
Hususiyle, “ıstılâh” dediğimiz, belli bir ilim ve sanat dalına mahsus olan, zamanla çok geniş manalar kazanan, şümullü bir hal alan kelime ve terimleri sadeleştirmek için uğraşmak beyhude bir gayrettir; onların yerlerini hakkıyla doldurabilecek daha anlaşılır kelimelerin bulunabilmesi bir yönüyle mümkün değildir.
Belki zaman zaman o kelimeler izah edilebilir ama başka bir iki kelimeyle onlar asla karşılanamaz.
Mesela; “gözlem” sözcüğü
hassaten dinî mevzularda- kat’iyen “müşahede” tabirinin yerini tutamaz.
Müşahede, mükaşefe ve musahabe kelimeleri bazen birbirinin yerine kullanılsa da, nüanslar gözetilirse bunların da birbirinden çok farklı oldukları görülecektir.
Şayet biri yerine öbürü telaffuz edilirse, bambaşka bir mana ortaya çıkacaktır.
Hani anlatılır ya; birisine “Arapça bilir misin?” diye sormuşlar; o da “İyi bilirim” deyivermiş.
Bunun üzerine,
“Araplar koyuna ne derler?” suali yöneltilince, adam “ganem” cevabını vermiş.
“Peki, kuzuya ne derler?” diye sorulunca, o çok bilmiş adam “Büyüyünce ona da ganem derler” demiş.
İşte, hususiyle ıstılahî bir kelimeyi bir başka sözcükle ifade etmeye çalışmak bu latifede nazara verilen tuhaflıktan farklı değildir.
Yangın ve kavga!..
Cahiliye şairlerinden İmrü’ül-Kays, “İki şeyi siz başlatsanız da, çoğu zaman durmasını istediğiniz yerde onları durduramazsınız: Yangın ve kavga!..” der.
Bu bakımdan da, soğukkanlılığımızı korumamız lâzımdır.
Bu türlü meselelerde ipleri germek hiç kimseye hiçbir yarar getirmez; sertlik, sertlikten başka bir netice vermez.
Hele bir de mesele kitle ruh haletine sirayet ederse, işte o zaman kavganın önünü alma imkanı hiç kalmaz.
Anlatıldığına göre; Köroğlu derdest edilip götürülürken, çevredeki insanlar ona hakaretler yağdırır, sövüp sayarlar; onunla da yetinmez, bir de taşa tutarlar, başından taş yağdırırlar.
Köroğlu kan ter içinde yaşlı bir kadının önünden geçerken, o da yerden bir taş alıp savurur.
“Ana” derler, “Bu zalim sana ne yaptı?” Kadıncağız der ki,
“Ne bileyim evladım; herkes taşlıyordu, bir taş da ben attım!” Bu menkıbe, kitle psikolojisini ifade etme açısından çok enfes bir yaklaşım sunmaktadır.
Şaşkınca ve şuursuzca, topluluğa ayak uyduran kimselerin halet-i ruhiyelerini çok güzel yansıtmaktadır..
ve insanların pek çoğunda hükmünü icra eden bu zaaf her zaman bazı kimselerce kullanılmaktadır.
Geçenlerde, bazı şer şebekelerinin liseli, üniversiteli gençleri nasıl kışkırttıklarını ve kendi emellerine alet ettiklerini haberlerde seyretmiştim.
Gençler diyorlardı ki: “Okula geldiler, bize çok önemli bir mesele olduğunu söylediler; sonra toplayıp buraya getirdiler, elimize şu sloganları tutuşturdular ve bizi şöyle bağırttılar.” Bu türlü tahrikler her zaman olabilir ve şimdilerde de başörtüsü bahane edilerek aynı oyunlar sahnelenmektedir.
Buna şirretlik denir..
buna toplumu birbirine düşürme denir..
buna milletin gelişmesini engelleme denir..
buna istikrarı baltalama denir..
buna Türkiye’nin dünyadaki itibarını darbeleme denir..
buna Avrupa Birliği’ne girme sürecinin önünü tıkama denir..
buna koca bir coğrafyadaki şuuraltı müktesebatımızı insanların kortekslerinden kazıma denir..
buna düpedüz tahribat denir..
buna cinnet denir!..
Nice yıllar ah u feryat ettiler
Kur’ân-ı Kerim’de kıssaları anlatılan peygamberlerin, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) neş’et ettiği yere yakın bölgelerde neş’et ettiği, sergüzeşt-i hayatlarının bu bölge ile yakından irtibatlı olduğu görülmektedir.
Mesela hadis kriterleri açısından kuvvetli olmasa da, Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) Havva Validemizle Cidde civarında bir yerde buluştuğuna dair rivayetler söz konusudur.
Pozitif bilimler sahasında pek çok ödül almış bulunan kıymetli âlim, jeolog, Doktor Zağlul en-Neccar yeryüzünde ilk defa tahaccür edip yaşanır hale gelen yerin Mekke olduğunu ifade ediyor ki, konumuz açısından üzerinde durulmaya değer bir husustur.
Merhum Alvar İmamı da:
“Nice yıllar ah u feryat ettiler
Tarik-i tevbeye doğru gittiler
Âdem ile Havva Cidde’de cem oldular.”
mısralarıyla bu buluşmayı dile getirir.
Görüldüğü üzere Cidde, Efendimiz’in yaşadığı bölgeye yakın bir yerdir.
Nuh Aleyhisselâm’ın gemisi Cûdi dağında ârâm eylemiştir.
Ülkemiz sınırları içindeki Cûdi Dağı’ndan ayrı Cûdi isminde Musul’da da bir dağ vardır.
Bu durum Cûdi’nin bir dağ silsilesinin ismi olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.
Bazı ilahiyatçılara göre Hazreti Nûh’un gemisi Ağrı Dağı’nın üzerine konmuştur.
Eğer Cûdi’nin sıradağ olduğunu kabul edecek olursak, Ağrı Dağı da o silsilenin değişik bir ucu olabilir.
Ancak her iki ihtimali değerlendirdiğimizde de buraların yine Efendimiz’in neş’et ettiği beldeye yakın yerler olduklarını görürüz.
Doktor İkbal
Kur’an-ı Kerim’in intihap buyurup peygamberlerle irtibatlandırarak bize sunduğu kıssaların aynı zamanda mükellef olduğumuz Müslümanlıkla da ciddi bir alâkası vardır.
Evet, bu kıssaların din ve diyanetimiz adına bizim için ifade ettiği çok ehemmiyetli mânâ ve mesajlar söz konusudur.
Ancak o mânâ ve muhtevayı doğru
okuyabilmek için zannediyorum siyer ve meğazi felsefesi açısından meseleye şu mülahazalarla bakılması gerekir: Kur’ân bize meselâ Hz. Âdem veya Hz. Nûh döneminde cereyan etmiş bazı hâdiseleri haber veriyor.
Biz bunları öncelikle o devrin şartları içinde mütalaa edip anlamaya çalışalım.
Daha sonra bulunduğumuz zamanın şartları içerisinde o hâdiseleri analize tabi tutalım.
Yani bir taraftan o peygamberlerin vazifelerini kendi zamanları açısından tahlil ederken, diğer taraftan bugünkü konjonktür, zaman ve mekan şartları, günümüzün ilmî varidatını hesaba katarak onları süzüp dersler çıkarmaya çalışalım.
Çünkü o kıssaların her devrin insanına ifade ettiği mânâlar vardır.
Onlar Efendimiz’e çok derin mânâ ve muhtevalar ifade ettiği gibi, Raşid halifeler için de çok şeyler ifade etmiştir.
Evet, Efendiler Efendisi (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) başta olmak üzere, Raşid Halifeler ve selef-i salihîn Kur’ân kıssalarını çok iyi yoruma tâbi tutmuş, onları zamana, mekana, içtimai hâdiselere, içinde bulundukları şartlara bağlayarak çok iyi yorumlamışlardır.
Aynı şekilde aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, biz de o hâdiselere müracaat ettiğimizde, Kur’ân’ın muhkematını esas alarak günümüze göre onları tevil ve yoruma tâbi tutmalıyız.
İçinde bulunduğumuz zamanı, kendi konumumuzu ve şartları nazar-ı itibara alarak onları günümüze uygulamaya, içtihada açık meseleleri onlardan istinbat etmeye çalışmalıyız.
Yoksa –haşa ve kella– o kıssalara sadece geçmişte cereyan etmiş hâdiseler şeklinde bakma Kur’ân’ın bir kısım abesiyeti ihtiva ettiğini kabul mânâsına gelir.
Hâlbuki ezelden gelip ebede giden Kelam-ı İlâhî’nin tek bir kelimesi, tek bir harfi dahi abesiyetten münezzeh ve müberradır.
Evet, onun her bir kelimesi, her bir harfi bugün bize hitap ediyor gibidir.
Hani, Doktor İkbal’le babası arasında geçen bir hâdiseyi size daha önce birkaç defa arz etmiştim.
Doktor İkbal Kur’ân okurken babası gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, o da elindeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyor.
Belki onlarca defa, bu soru-cevap faslı devam ediyor.
Bir gün babası tekrar aynı soruyu sorunca, Doktor İkbal ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun.” diyor.
Bunun üzerine babası, ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var.
Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum.
O Kur’ân sana sesleniyor, Allah onunla sana hitap ediyor gibi onu oku!” cevabını veriyor.
Peygamber kıssalarını işte bu bakış açısıyla okumalı, bu bakış açısıyla onları derinden derine duyup, hissedip değerlendirmeye çalışmalıyız.
Hazreti Mevlâna
Bir keresinde kendisini ziyarete bir papaz gelmiş ve ayrılırken elini öpmek istemiştir.
Bunun üzerine Hazreti Mevlâna, ondan önce davranıp papazın elini öpmüştür.
Şimdi bazıları çıkıp bunu ciddi bir tenezzül görebilir; görebilir ve “Nasıl olur da bir mü’min, mü’min olmayan birisinin elini öper?” diyerek tenkide kalkışabilir.
Hatta bazı müfritler bu ve benzeri tavırlarından ötürü o büyük zât hakkında daha ağır ithamlarda da bulunabilir.
Elbette ki böyle bir bakış açısı o zât hakkında suizandır ve büyük bir vebali netice verir.
Hâlbuki Hazret, bu tavrıyla orada gerçek büyüklüğün ne olduğunu ortaya koymuştur.
Nitekim elini öptüğü kişi, o esnada hemen Mevlâna’nın eline ayağına kapanır ve “Temsilcisi bu kadar mütevazı olan bir din mutlaka haktır.” diyerek kelime-i şehadet getirip Müslüman olur.
Şimdi siz, böyle bir tavırla, bir insanın gönlüne girip ona iman ve ebedî saadeti kazandırmak için başınızı o kimsenin ayaklarının altına kaldırım taşı gibi kor musunuz, koymaz mısınız? İşte asırlardır sinelere imanın diriltici soluklarını üfleyen Hazreti Mevlâna böylesi bir üslûp insanıdır.
Yunus Emre de, aynı yolun yolcusu olarak “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalb kırana karşı da gönülsüz yaşama” üslûbunu seçmiştir.
Elbette ki o büyük zâtların bu hâl ve tavırları referansını İslâmî esas ve disiplinlerden almıştır.
Çünkü İslâm bize, “kötülükleri iyilikle savmamızı”, hak ve hakikate davet için firavunun karşısına çıkıldığında dahi kavl-i leyyin, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, (yumuşak söz, yumuşak tavır ve yumuşak hâl) yolunu emir ve tavsiye buyurmaktadır.
Dolayısıyla böyle bir yaklaşımın, kaynağını dinin özünden, esas ve ruhundan aldığı âşikardır.
Hallac-ı Mansur
Hak ve hakikati tebliğ ve temsilde üslûbun ne denli ehemmiyet arzettiği açıktır ancak bu mevzûda asıl önemli olan onun temâdî ve sürekliliğidir.
Zira siz bir yerde saygılı davranır, yumuşak söz ve yumuşak tavırlarla muhatabınızın gönlüne girersiniz, ancak beklenmedik çirkin bir söz ve tavır karşısında hemen harekete geçer, aynıyla mukabelede bulunur, taviz verip üslûbunuzdan vazgeçerseniz bu durum muhatabınızda itimat ve güven erezyonuna sebep olur, kredinizi alır götürür.
Böyle bir duruma düşmemek için doğru bilip doğru kabul ettiğimiz disiplin ve esaslara kendimizi alıştırmalı ve her türlü durumda onlara bağlı kalma azminde olmalıyız ki, falso yapmayalım, bir yerde yaptığımızı başka bir yerde kendi elimizle yıkmayalım.
Evet biz, temelde dövene elsiz, sövene dilsiz ve kırsalar da kalbimizi gönülsüz yaşama üslûbunu tercih etmiş, düstur edinmiş, “yol bu” deyip onda karar kılmışsak, artık hiç taviz vermeden bu kararın arkasında durmalı, her hâlükârda onun gereklerini yerine getirmeye çalışmalıyız.
Bir misal olması açısından Hallac-ı Mansur’un son anlarıyla alâkalı anlatılan vak’ayı burada zikretmek istiyorum.
Nakledildiğine göre Hallac-ı Mansur, düşmanları, çekemeyenleri tarafından –hâşâ– “ilahlık iddiasında bulunuyor”
diye mahkemeye verilir.
İstiğrak hâlinde dile getirdiği “enelhak” sözünü anlamayan o günkü mahkeme heyeti ise Hallac-ı Mansur’un ellerinin kesilmesine karar verir.
Karar uygulanır ve Hallac’ın elleri kesilir.
Vücudundan kanlar akarken Hallaç sapsarı kesilmiştir.
Böylesi bir ortamda o, kesilmiş ellerini Rabbine kaldırarak, “Allah’ım! Bana bunları reva görenleri affetmedikten sonra ruhumu teslim etmek istemiyorum.” diye dua eder.
İşte bu hâdisede olduğu gibi en ağır ve olumsuz şartlar altında dahi seviye ve çizgiyi muhafaza, üslûp mevzuunda hayatî derecede öneme sahip, üzerinde durulması gereken bir noktadır.
Üslûb
Eskiden beri şahsıma saldırı ve hakaretlerde bulunan kişiler hakkında dahi “bey” hitabını kullanmışımdır.
Hatta bir keresinde bu evsaftaki birisi hakkında aynı ifadeyi kullanınca, dostlarımdan kıymetli bir arkadaş, o kimsenin böylesi bir saygı ifadesine layık olmadığını dile getirerek o şahsa niye bu şekilde hitap ettiğimi sormuştu.
Hâlbuki bu, benim asla taviz veremeyeceğim, bozulmasına asla kıyamayacağım üslûbumdur.
Zira bir kere üslûbunuza kıyarsanız, artık ondan sonra arıza ve çatlaklar birbirini takip eder durur.
Eğer bütün hayatınız boyunca tek bir çatlak sesin dahi sizden sâdır olmamasını istiyorsanız, o vakit hiçbir zaman çatlak bir ses çıkarmama azm ü gayretinde bulunmanız gerekir.
Diyelim ki size bir iğne batırıldı ve siz böyle bir eza ve cefa karşısında sabır göstermenin birçok hayra vesile olacağını düşünerek tahammül gücünüzü kullanıp onu sineye çektiniz, affedici oldunuz.
Fakat aynı maslahat ve durum söz konusu iken acaba kolunuz koparıldığı esnada da benzer tavrı sergileyebiliyor musunuz? İşte üslûpta asıl mesele her iki durumda da, aynı ses ve solukla aynı tavrı ortaya koyabilmektir.
Korku öğret nefsine ey salikâ
Bütün mü’minler, her durumda havf ve recâ dengesini gözetmelidirler ki, lâubaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar.
Bir Hak dostu bu konuda ne hoş söyler:
“Korku öğret nefsine ey salikâ
Ol korkuyla gele nefsine bükâ;
Öyle korkmalı ki Huda’dan nefs-i dûn,
Havf-ı Hak’tan ola dem be dem zebûn
Lâubali olmasın nefs-i denî
Sevk eder serbestliğe her dem seni.
Ehl-i iman lâubali söylemez
Terk-i teklife cesaret eylemez.
Havf-ı Hakk’a ol mülâzim dâimâ,
Kalbde olsun her an irfan rûnüma.”
Demedim mi, demedim mi-Canım derviş
Sararıp dalından düşen yapraklar misali her gün birer birer dünyadan kopup giden insanları gördükçe ye’s ve inkisara düşmemenin tek çaresi Allah’a mülâkî olacağımız bir güne inanmaktır.
Sanki insanlar bir trende yol alıyorlar, belirli belirsiz bazı yerlerde insanları tutup pencerelerden dışarıya atıyorlar ve herkesin düştüğü yer onun mezarı oluyor.
Böyle bir hayat treninde seyahat eden insanların hangisine ve ne zaman “çık çık” denileceği Belli değil.
Her gün birileri kopup gidiyor, sen de görüyorsun; senin
trenden atılma anın ne zamandır ve mezar yerin neresidir, onu da bilmiyorsun.
Hayat nimeti sana bir kereliğine verildi, hedefe de bir kere varacaksın ve oraya vardıktan sonra da artık geriye dönemeyeceksin.
Öyleyse, idrak ettiğin zamanının ve bulunduğun yerin kıymetini bilmeli, âdetâ iki veren, üç veren, yedi ya da yetmiş veren başaklar gibi olmalı ve hayatını azamî derecede değerlendirmeye bakmalısın.
Dönüşü olmayan bu yolda eline geçen bütün fırsatları çok iyi değerlendirmeli ve sırtına alabildiğin kadar azık alarak ötelere gitmelisin.
Bazılarının Sûzî’ye, bazılarının da Yunus Emre’ye isnat ettikleri şu sözler ne de hoştur:
Demedim mi, demedim mi
Gönül sana söylemedim mi,
Gönül mürgi yuvasından
Uçar bir gün demedim mi?..”
İlahi olarak da söylenen bu sözlerin güftesinde şu bölüm de var mı bilemiyorum:
“Canım derviş, gözüm derviş
Çalış maksuduna eriş.
Bu gafletle baş olmaz iş
Geçer fırsat demedim mi?..”
Evet, hayat iyi bir fırsattır.
Gençlik iyi bir fırsattır.
Meseleleri doğru anlama, mefkûreyi en önemli meşgale yapma ve Allah’ın verdiği imkanları bu uğurda iyi değerlendirme çok iyi birer fırsattır.
Bu sözler bana bir hadis-i şerifi hatırlattı: Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki;
”Beş şeyden evvel beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlamadan, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce gençliğinin, hasta olmadan evvel sıhhatinin, fakir düşmeden evvel zenginliğinin, işin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin ve ölüm gelmeden önce de hayatının kıymetini bil!"
“Âb–ı rûy-i Habib-i Ekrem içün-Ne âlî kavm idik
Dâvâ erlerinde ses ve söz hep aynıdır; onlar tarihin hangi döneminde ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar hep aynı çizgi üzerinde birleşirler.
Mesela, Bediüzzaman’ın sözleriyle Murat Hüdavendigâr’ın yakarışları sanki aynı gönlün terennümleri gibidir.
O büyük Sultan, yüz bin kişilik Haçlı ordusunu yendiği Birinci Kosova Meydan Muharebesi başlarken “Ey Rabbim! Şu Murâd kulunun günahları yüzünden mâsum askerlerimi cezâlandırma.
Onlar ki, buraya kadar, sâdece Senin adını yüceltmek için geldiler.
Senin şânına lâyık bir zafer lûtfet ki, bütün Müslümanlar bayram etsin.
Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle.
Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun Sana kurbân olsun.
Önce beni gâzi kıldın, murat buyurursan şimdi de şehit kıl.” diye dua etmiş; zaferyâb olduktan sonra da en küçük bir gurura kapılmadığı gibi dizleri üstüne çöküp, şükür duygularıyla ağlayarak yüce Rabbine dua dua yalvarmış ve sözlerini şöyle bitirmiştir:
“Âb–ı rûy-i Habib-i Ekrem içün
Kerbelâda revân olan dem içün
Şeb–i firkatte ağlayan göz içün
Din yolunda beni şehid eyle
Ahirette beni saîd eyle.”
Hazreti Murat Hüdavendigâr duasını tamamladıktan kısa bir süre sonra da kahrolası bir elle, Milos Kopiliç adında yaralı bir Sırp tarafindan hançerlenerek şehit edilmiştir.
İşte o da tam bir dâvâ adamıdır ve dâvâsına hizmet ederken beklentisizdir; devlet ve servet derdinde değildir.
Hep ordusunun başında ve muharebe meydanlarındadır ama aynı zamanda o kadar saffet içindedir ki, bir gün hocasına gelir ve "Sizler nasıl oluyor da ilk tekbirde Kâbe’yi görebiliyorsunuz; ben senelerdir uğraşıyorum ama ancak ikinci veya üçüncü tekbirde Kâbe önümde beliriyor." der.
O kadar berrak ve Allah’la irtibatlı bir gönlü vardır; pusulayla değil de, kendi kalb gözüyle ayarlıyordur kıbleyi.
İmam bir tekbirle hemen namaza durduğundan onun da gördüğünü zannediyor ve diyor ki, “Ne mutlu sana, sen bir tekbir alınca hemen Kâbe’yi görüyorsun, ben çocukluğumda yaptığım hatalardan mıdır nedir iki veya üç tekbir almadan göremiyorum onu!” Evet, bu büyükleri her yâd edişimde M. Akif’in sözlerini hatırlıyorum; gelecek adına ümitsiz olmasam da (az değiştirerek) şöyle demek geliyor içimden:
“Ne âlî kavm idik, hayfâ ki sefil ettiler;
Bütün ümmîd-i istikbâli müstahîl ettiler.”
Belh’i Unutmak Gerek!
Belh’i Unutmak Gerek!
Rivayetlere göre; İbrahim Ethem Hazretleri, Belh’de hükümdarlık sırası bekleyen bir prens iken tahtı, saltanatı ve dünyevî meşgaleleri terk ederek hakikat yolunda seyr u süluka durur; bir üstada el verir.
Bir gün üstadı onu imtihan etmek için bir müridini görevlendirir.
O da gider, ayağına geçirdiği mahmuz gibi bir şeyle İbrahim Ethem’in ayaklarına vurup durur.
Ayaklarından kanlar akan İbrahim Ethem bize göre çok kâmilâne olan şu sözü söyler: “Dostum, biz nefis davasını Belh’te bıraktık, beyhude uğraşıyorsun.” Bu söz imtihan için gönderilen müridin de çok hoşuna gider; muhatabının kötülüğü iyilikle savma alicenaplığını takdir eder.
Sonra üstadının yanına varır, olup biteni anlatır.
Üstad anlatılanları dinledikten sonra hükmünü verir, “Demek ki, o hâlâ Belh’i unutamamış.” der.
İşte, afv u safh yolu bazen kendini unutmayı gerektirir.
Kendini unutan insan çok geniş bir alanı hatırlamış olur.
Hep nefsini gören ve sürekli onu öne çıkaran kimse ise, çok büyük bir alanı nisyana mahkum eder.
Kendi
nefsine ve cemaat enaniyetine karşı panjurları kapatan bir insan, bütün İslam alemine, hatta topyekün insanlığa açılan çok geniş bir pencerenin perdelerini kaldırmış ve mahlukâtın umumuna karşı sevgi ve alâka duyacağı bir koridora girmiş bulunur.
Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?
Bugün Yahudi’nin de Hristiyan’ın da, İsrail i’nin de Filistinli’nin de itiraf ettikleri bir gerçek var ki, o güçlü devlet yıkıldığı günden beri bu bölge bir daha huzuru göremedi.
O gün İttihatçıların dümen suyunda giden birisi, Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, Devlet-i Aliye’ye tâbi toplumların, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde, “Abdülhamit’in
Rûhâniyetinden İstimdat” dilenmiş ve pişmanlığını şöyle ifade etmişti:
“Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?
Feryadım varır mı bârigahına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör mil etin bak günahına.
Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan.
Asrın en siyasî padişahına.
‘Padişah hem zalim, hem deli’ dedik,
İhtilale kıyam etmeli dedik,
Şeytan ne dediyse biz ‘belî’ dedik,
Çalıştık fitnenin intibahına!.
Divane sen değil, meğer bizmişiz.
Bir çürük ipliğe hülya dizmişi
Sade deli değil, edepsizmişiz!
Tükürdük atalar kıblegâhına!”
İşte, filozof ünvanıyla o gün ihtilalin ideologluğunu yapan şair, iş işten geçtikten sonra bunları söylüyordu.
Bir insanın bir inhirafı
Yıllar önceydi.
Bir arkadaşımızın bir günah çukuruna düşmesi, bir şeytanî komploya maruz kalması söz konusuydu.
Onun yakınlarından biri gelmiş, muhtemel tehlikeyi haber vermişti.
Arkadaşımızın öyle bir musibete uğramaması adına oldukça heyecanlanmış ve o hadiseden yara almadan kurtulabilmesi için neler yapılabileceği hususunda hemen iki-üç insanla istişare yapma lüzumunu hissetmiştim.
Üç kişiyi odama çağırıp, “Bu meseleyi nasıl halletsek; arkadaşımızın haysiyet ve onurunu korumak için neler yapsak?..” dedim.
İstişaremiz bitip de onlar odamdan çıkarken içimde derin bir pişmanlık duygusu belirdi, kendi kendime “eyvah” deyiverdim.
Çünkü, o meseleyi belki sadece bir insanla görüşerek de çözebilirdim.
O insan hakkında kusur gibi algılanacak, su-i zanna sebebiyet verecek ve onu mahcup edebilecek bir meseleyi neden fazladan iki kişiye söylemiştim ki?..
Sadece bir insana söylemem yeterli olamaz mıydı? Sır tutmasını bilen bir insanla görüşmeli; “Ne yapalım da şu insanın bağrındaki akrebi çıkarıp atalım!” demeli ve problemi en dar dairede çözmeye çalışmalı değil miydim? Emin olun, aradan seneler geçmiş olmasına rağmen, ne zaman o meseleyi hatırlasam
hâlâ derin bir pişmanlık hissediyor, üzülüyor ve o konuda kendimi asla affetmiyorum.
İşte, insanların kusurlarını, hatalarını ve günahlarını yaymama, onların onur, haysiyet ve itibarlarını koruma açısından da necvâ başvurulması gereken çok nazik bir usuldür.
Şayet, bir insanın bir inhirafına şahit olunmuşsa, yapılması icap eden şey, o problemin herkes tarafından bilinir olmaması için çok ketum davranmak ve meseleyi sadece o mevzuda selahiyetli olan, sözü dinlenen bir insana kat’iyen gıybete girmeden, mübalağa etmeden anlatmaktır.
Eğer bir problemi yalnızca iki kişi ile çözmek mümkünse, onu üçüncü bir insana daha açmak ve bir insanın kusurunun fazladan bir kimse tarafından daha bilinmesine sebep olmak doğru değildir.
Hesap
Siyer kitaplarında anlatıldığına göre, Hazreti Ömer efendimiz vefat ettikten sonra Hazreti Abbas (radiyallahu anhüma) onu rüyada görmek için adeta can atıyor.
Fakat, hemen her zaman o arzuyla gözlerini yummasına rağmen tam altı ay boyunca onu hiç göremiyor.
Nihayet altı ayın sonunda Hazreti Ömer’i rüyasına misafir ediyor.
Bu beklemenin sebebini soracak olunca Hazreti Ömer “İşin içinden ancak sıyrılabildim; hesabım yeni bitti!” diyor.
Rüyanın devamını anlatmadan önce, bu altı aylık muhasebe üzerinde durmak gerektiğini zannediyorum.
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in “yerdeki iki vezirimden biri” diyerek kendisini gösterdiği ve “Benden sonra Peygamber gelecek olsaydı, Ömer olurdu!” buyurarak büyüklüğünü nazara verdiği, Hulefa-yı Raşidîn’in ikincisi olan Hazreti Ömer’in “Hesabım altı ayda ancak bitti” demesi bize bir şey ifade etmeli!..
Ümitsizliğe düşürecek mülahazalara girmeden, bize her şeyin hesabını vereceğimizi ve her nimetten dolayı sorgulanacağımızı düşündürmeli.
Evet, bütün nimetlerden hesaba çekileceğimiz bir gün var önümüzde.
O gün Cenâb-ı Hak, “Size el-ayak, göz-kulak, dil-dudak verdim.
Sizi zâhir ve bâtın latifelerle donattım.
Maddî ve manevî bütün ihtiyaçlarınızı karşılayacak nimetleri önünüze serdim.
Peki, siz bunlarla ne yaptınız? Bunlar size ne ifade etti? Bu nimetleri nasıl değerlendirdiniz? Kulluğunuzun ve imtihan dünyasında bulunduğunuzun farkında olabildiniz mi? Hayatınızın hesabını vereceğiniz şuuruyla vazifeden terhis olduğunuz ana kadar bir kula yakışır eda ile yaşadınız mı?”
türünden sorular soracak.
İşte, Hazreti Ömer’in “Hesaptan ancak altı ayda sıyrılabildim!” sözü, bize benzer sorulara karşı vereceğimiz cevapları düşündürmeli ve bizi öteler için azık hazırlamaya teşvik etmeli..
Bu arada, yarım senede de olsa, demek ki Hazreti Ömer sonunda bütün hayatının hesabını verebilmiş.
Demek ki, altı ayın akabinde onun için hesabı verilmedik hiçbir husus kalmamış.
Bu yönüyle, üzerinde durduğumuz mesele her ne kadar bir rüya olsa da, bir sahabiye ait o rüyada Hazreti Ömer’in bize verdiği bir mesaj vardır.
Ayrıca, onun sözü, mukarrebîne göre bir ufka ait ses ve soluktur.
Ondan kendi seviyesine göre bir tavır ve davranış beklenmiştir, hesabı da yine kendi seviyesine göre olmuştur.
Yoksa, sıradan bir kul onun yaptığı şeyleri yapsa, ihtimal ötede mükâfat görür.
Rüyanın devamında, Hazreti Abbas soruyor, “Ya Ömer, Cenâb-ı Hak seni ne ile affetti, hangi amelinden dolayı bağışladı?” diyor.
Hazreti Ömer Efendimiz şu cevabı veriyor: “Bir gün sokağa çıkıp bakmıştım ki, bir çocuk bir kuşu yakalamış, elinde hırpalıyor.
Hemen onun yanına koşmuş; cebimden üç-beş kuruş çıkarıp o çocuğa vermiştim.
Böylece kuşu satın alıp âzâd etmiştim.
Mizanda işte o amelimden dolayı kurtulduğumu söylediler.”
Evet, yerine göre bir hayvana karşı şefkatli davranma insanın ateşten âzad olmasına ve Cennet’e girmesine vesilelik ediyor.
Cenâb-ı Hak, mahlukata karşı merhametli olmayı kendi mührünü taşıyan sanat eserlerine ve dolayısıyla Zâtına karşı saygılı davranma şeklinde kabul ediyor ve o kadarcık bir saygıyı bile mükafâtsız bırakmıyor.
Onu kulunun kurtuluşuna bir bahane sayıyor.
Buhari ve Müslim gibi en muteber kaynaklarda da bu hususu te’yit eden hadis-i şerifler mevcuttur.
Mesela, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüt’t-tehâyâ) kendini fuhşa salmış ve benliğini bohemce yaşamaya kaptırmış
bir kadının kurtuluşunu anlatırken buyurur ki: “Bir gün çok susamıştı.
Dili damağı birbirine yapışmış bir vaziyetteyken bir kuyuya rastladı.
Kuyuya inip kana kana içti ve susuzluğunu giderdi.
Yukarı çıkınca kuyunun kenarında zor güç nefes alan, susuzluktan dili sarkmış, toprağı yalayan bir köpek gördü.
“Bu da benim gibi çok susamış!” deyip tekrar kuyuya indi, çarığını su ile doldurup onu dişleri arasında tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı.
Allah Teâlâ bu davranışından dolayı onun günahlarını affetti.”
Evet, bu bir bahane değildir de ya nedir Allah aşkına? Rahmeti Sonsuz, mahlukâta şefkatle yaklaşma neticesinde bir köpeğe su içirmeyi bile Cennet’e girmeye vesile kılmaktadır.
Bu itibarla da, hiçbir iyilik hor görülmemeli ve küçümsenmemelidir.
Bazen, küçük gibi görülen bir iyilik, rahmeti coşturacak bir düğmeye dokunma ya da diğer hayır ve hasenâtın kâfiyesini koyma gibi olmaktadır.
Tasavvuf büyüklerinden İmam-ı Şibli’nin bir menkıbesi de bu hakikate işaret etmektedir.
Vefatından sonra bir dostu rüyada görür ve ona halini sorar.
Cevaben der ki: “Allah beni huzuruna kabul etti ve hangi amelimle bağışlanmayı umduğumu sordu.
Ben de bir sürü amelimi sayıp döktüm.
Cenâb-ı Hak, ‘Hayır, hiçbiri değil! Seni, soğuk bir gecede bulduğun ve cübbenin altına sokarak ısıtmak suretiyle merhamet ettiğin o kediden dolayı bağışladım!’ buyurdu.
” Allah (Tebâreke ve Teâlâ), Kur’an-ı Kerim’de, “Zerre ağırlığınca hayır yapan onun mükafatını alır, zerre kadar şer işleyen de onun cezasını görür.” (Zilzâl, 99/7–8) buyurarak, en küçük bir hayr veya şerrin Hak nezdinde kaybolmayacağını ve mutlaka karşılık bulacağını beyan etmiştir.
Her iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Onun için onlardan gafil olmamalı, en küçük bir iyilik fırsatı bile zayi edilmemelidir. Aynı husus kötülükler için de geçerlidir.
Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun
Allah (azze ve celle), samimi olarak yapılan iyiliklere bazen on, bazen yüz, bazen yediyüz, bazen yüzbin, bazen bir milyon ve bazen de sayısını ancak kendisinin bileceği kadar mükafat verir.
İnsan, o ameline karşılık kendisine nasıl bir mükafât yazıldığını bilemez ama ahirette onun karşılığını tasavvurlar üstü bir sürpriz olarak önünde buluverir.
Öyleyse, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir.
Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır.
Mevzuyla alakalı şöyle bir menkıbe anlatılır: Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun çok saliha bir kadındır.
Mekke-i Mükerreme’den Arafat’a kadar su kanal arı döşetmiş, o mukaddes beldeyi çeşmelerle donatmış ve Rahman’ın misafirlerinin su ihtiyacını karşılamak için yüzbin altın harcamıştır.
Osmanlıların tamir edip yeniden kul anıma hazır hale getirdiği o kanal ar ve çeşmeler yakın zamana kadar da milyonlarca insanın ihtiyaçlarını gidermiştir.
Zübeyde Hatun, hicaz su yolunun yanı sıra han, hamam, imarethane ve şifahane gibi daha pek çok hayır müessesesi yaptırmıştır.
Bütün hayatı hayır ve hasenât peşinde geçen bu mual a kadıncağız vefat ettikten sonra, birisi onu rüyasında görmüş ve ona demiş ki, “Dünyada Allah için bu kadar büyük hayırlar yaptın, kim bilir Hak Teâlâ sana Cennet’te ne yüksek bir makam bahşetti!” Zübeyde Hatun’un cevabı şöyle olmuş: “Evet doğru, Rabb-i Rahîm bana
gerçekten de yüce bir makam ihsan eyledi; fakat, bu yüce makamı yaptırmış olduğum hayır müesseseleri nedeniyle vermedi.
Bir gün, bulunduğum mecliste ilahiler okunuyor, kasideler söyleniyordu.
Sâzendelerin sazlarına vurdukları bir sırada minarelerden ezan-ı Muhammedînin yükseldiğini duymuştum.
Hemen “Susun, ezanı dinleyelim!” deyip oradaki herkesi susturmuştum.
İşte, sorgu-sual anında, amel erim birer birer sayılıp döküldü.
Arafat’a kadar su kanal arı döşeme de vardı onlar içinde.
Fakat bana denildi ki, “Seni ezana karşı göstermiş olduğun o saygından dolayı bağışladık.”
Onca amel arasında, ezana saygı gibi zâhiren küçük bir iyilik rahmet deryasının coşmasına vesile oluyor.
İşte bahane tanrısı ifadesi de bunu anlatıyor.
Cenâb-ı Hak, küçük bir hayrı kulunun kurtuluşuna vesile kılıyor.
Bazen müslümanlığın alameti sayılan ezan gibi Allah’ın değer verdiği bir şeye değer vermesinden dolayı, bazen de O’ndan ötürü mahlukattan birine karşı şefkat göstermesi sebebiyle kulunu yüce makamlara yükseltiyor.
İnayetine sığındım, kapına geldim
Seven sevdiğine benzemeye çalışır, ona itaat eder; onun gibi olma gayretine girer.
Allah’ın sevdiklerine benzemek de, O’nun memnun ve hoşnut olacağı sıfatlarla mücehhez olmak demektir.
Söz konusu duadaki
“Allah’ım sevdiklerini bana da sevdir” niyazında bu hususa da ima vardır.
Elmalılı M. Hamdi Yazır, meşhur tefsiri Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinin mukaddimesinde ne hoş söyler:
“İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım, lütfuna geldim
Kul uk edemedim, affına geldim
Şaşırtma beni, doğruyu söylet
Neş’eni duyur, hakikatı öğret
Sen duyurmazsan ben duyamam
Sen söyletmezsen ben söyleyemem
Sen sevdirmezsen ben sevemem
Sevdir bize hep sevdiklerini
Yerdir bize hep yerdiklerini
Yar et bize erdirdiklerini”
Evet, Allah’ın sevdiği veli kul arı sevmek onların defterine kaydedilmek manasına da gelir.
Bel’am İbn Bâura, Bersisa
Ellerinizi kaldırıp sürekli Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmalısınız; amelinize, durduğunuz yere, konumunuza, dünden bugüne müktesebâtınıza ve içinde
bulunduğunuz şahs-ı manevînin kudsiyetine güvenme yerine, Cenâb-ı Allah’a teveccüh ederek O’nun
himayesine girmeye çalışmalısınız..
Hem dünün hem de bugünün Bel’am İbn Bâura’ları, Bersisa’ları önünüzde birer ibret tablosu olarak durmaktadır.
Allah’ın dinini öğrenen, ilim ve irfan sahibi olan, duası mutlaka kabul gören ve İsm-i A’zam’ı da bilen Bel’am İbn Bâura küçük bir inhirafla açıldığı isyan deryasından bir daha dönememiş; o gün için mazhar olduğu nimetlere güvenip onları birer şımarıklık sebebi gibi algılayınca başaşağı yuvarlanıp gitmiştir.
Eski devirlerde yaşamış üsturevî bir ibadet kahramanı olan Bersisa, bir zamanlar abid ve zahid bir kul olmasına rağmen, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh etmeyip hayır ve hasenatına itimad edince şeytana aldanmış
ve bir anlık irâde zaafı neticesinde, elde ettiği her şeyi kaybederek bir şakî olarak vefat etmiştir.
Bugün de yeryüzünde yüzlerce Bel’am ve Bersisa mevcuttur.
Bunlar, senelerce koşup dururlar.
Kıbleyi tam tayin edemediklerinden nereye koştuklarını bilemeden geçirdikleri seneleri her şeye rağmen sermaye kabul eder, onlarla avunurlar.
Boşuna koştukları yıl arı sayar durur ve hep onlardan bahsederler.
Fakat, bir şey kazanıp kazanmadıklarını hiç düşünmez ve hayatlarının muhasebesini yapmaya da asla yanaşmazlar.
Dolayısıyla da, az gider, uz gider; dere tepe düz gider ama bir çuvaldız boyu bile yol alamazlar; mesafelere yenik düşerler.
Sen Mevlâ’yı seven de
İmam Kuşeyrî gibi bazı veliler rızayı, başlangıç itibarıyla irâdî ve kulun kesbine bağlı görmüşler; nihayeti itibarıyla da onu, sevdiklerine Hakk’ın irade ve ihtiyar üstü ilâhî bir armağanı olarak kabul etmişlerdir.
Evet, meseleyi terakkî (kulun Yaratıcı’ya yönelip yükselmesi) açısından ele alırsanız, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir meyil, bir sevgi olması lazımdır.
Şart-ı âdî planında siz Mevlâ’yı sevince, Mevlâ da sizi sever.
Alvar İmamı’nın sözü de bu hususu îma eder
“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,
Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?”
Demek ki, O’nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder.
Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur.
Prenses
Bir kudsî hadiste de, “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” buyurulduğu gibi, genelde şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek, Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğu hatırlatılıyor.
Diğer bir ifadeyle, Cenâb-ı Hak kullarına bir akıl ve irade gücü vermiş; onların da bir hikmet-i vücudu var.
Dolayısıyla, Allah Teâlâ, kulun teveccühünde, nazarında, niyetinde ya da iradesinin hakkını vermesinde kayda değer bir çizgi veya küçük bir nokta görüyor; onu ilk mevhibeyi değerlendirme ve bir şart-ı âdi kabul ederek sonraki nimetlerini bahşediyor.
Mevzuyla alakalı, bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatmak istiyorum: İbrahim Havas hazretleri gâipten gelen ve kendisini ismiyle çağıran bir ses üzerine Bizans’a gider.
Şehre ulaşınca, Rum Kayseri’nin kızının delirmiş olduğunu ve bir türlü derdine derman bulunamadığını işitir.
Aslında, prenses bir vesileyle Barnaba İncili’ni okumuş, onda Peygamber Efendimiz’e dair güzel sıfatları ve harika haberleri görünce gözü açılmış ve hidayete ermiştir.
Onun, Peygamber Efendimiz’e inanmasını ve müslüman olmasını kabul enemeyen kimseler, “Bunun ruhuna şeytan girdi!” yâveleriyle prensesin yakılması gerektiğini söylemişlerdir.
İbrahim Havas hazretleri durumdan haberdar olunca, prensesi tedavi edebileceğini söyleyerek onun yanına girer.
Bir aralık, Hak dostu, mağdure kadıncağıza “Keşke bizim diyarları bir görseydin!” der.
Prenses, eliyle karşı tarafı işaret edip, “Şuraları mı kastediyorsun?” cevabını verir.
İbrahim Havas hazretleri, bir de bakar ki, Mescid-i Haram ve Ka’be karşılarında.
Evet, karanlık bir yerde ve kapkara insanlar arasında bulunmasına, Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzak olmasına rağmen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i tanıma ve O’nun ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren bu azize kadın kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman’a teslim edince, İbrahim Havas hazretleri prensesin nedimelerine sorar; “Nasıl bir insandı, neler yapardı? Ona bu pâyeyi kazandıran hangi ameliydi?” der.
Hazret, bir kalb insanı olmanın yanı başında, hikmet-i ilâhiyedeki sırları da kavramış bir insandır; şart-ı âdi planında da olsa bu bahtiyarlığın bir vesilesinin bulunduğunu düşünür.
Nedimeler derler ki, “Hanımımızın iki tane çok güzel hasleti vardı: Her şeyden önce çok mütevazı idi; alayiş ve gösterişten hoşlanmaz, kimseyi hakir görmez, hiçbir kulu hafife almazdı; fakir halkla oturup kalkar, herkesin hal ve hatrını sorardı.
Bir de, ne zaman bir fakir kızcağızın gelin olacağını duysa hemen ona yardıma koşar, çeyizler hazırlar ve hediyeler verirdi; çok cömertti.”
İşte, belki onun içindeki tevazu ve cömertlik duyguları Hak katında çok kıymetli bir nokta olmuştu.
Öyle ki, o nokta semanın ve semalar ötesinin dikkatine, nazarına ve teveccühüne esas teşkil edebilecek bir mahiyete ulaşmıştı.
Ulaşmış ve adetâ çok büyük enginlikleri istiâb edebilecek bir hal almıştı.
Böyle bir hakikate de ışık tutacak şekilde, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir.
Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..”
dersiniz.
Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır.
Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz.
İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, rıdvânın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.
Ezelden âdet-i Mevlâ dostuna
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, belâların en şiddetli olanlarına başta peygamberlerin sonra da derecelerine göre Allah’a en yakın kul arın maruz kaldıklarını belirtmiştir.
Bu hususa işaret eden hadis-i şerifin sonunda “Herkes imanının kuvvetine göre belalara uğrar.
Şayet insanın imanı sağlam ve güçlü ise ona gelen belalar şiddetli olur; fakat, kulun imanı zayıfsa onun maruz kalacağı belalar da o nispette hafif olur.” buyurulmuştur.
İmanı güçlü olan bir insan çok çetin musibetlerle imtihan edilse bile, her türlü meşakkate katlanır; her şeye rağmen, “iman, teslim, tevekkül” der, saadet-i dareyne yürür.
İmanı zayıf kimseye gelince, Allah (celle celaluhu) onu ağır imtihanlara maruz bırakmaz; çünkü o, elde ettiği küçük bir seviye varsa, ağır bir imtihanda onu da kaybedebilir ki, Rahmeti Sonsuz, kulunu öyle bir sû-i akıbete uğratmaz.
Bu açıdan, adeta imanın gücü ve Allah’la irtibatın kuvveti ölçüsünde bela ve musibetler de şiddetli ya da hafif gelir insanın üzerine.
Muhammed Lutfî Hazretleri,
“Ezelden âdet-i Mevlâ dostuna
Sevdiği kulunu mübtela eyler
Alınca abdini kerem destine
Anı bin dert ile ibtila eyler.”
diyerek işte bu hakikati dile getirmiştir.
Hâsılı, insan her meselede sebeplerin gereğini yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmeli, hakikî tesiri ve neticeyi Cenâb-ı Hak’tan beklemeli, akabinde de başına ne gelirse gelsin “Elhayru fî mahtârahul ah” deyip takdir-i ilahiye teslim olmalıdır.
Huzûr-ı ilâhîde bulunma
Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur’an’ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü’r-Rik’â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr’i bir konak mahal inde gece nöbeti için vazifelendirmişti.
Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu.
O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı.
Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı.
Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve
heyecanla Abbâd bin Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu.
Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim.
Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım.
Allâh’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”
Gelir bir bir, gider bir bir, kalır bir
Gelir bir bir, gider bir bir, kalır bir.
Gelen gider, giden gelmez, bu bir sır.
Gelirse gelir bir kıl ile eyleme tedbir.
Giderse gider eğlemez bir koca zincir!”
duygularıyla dolar, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eder, ilahî rahmet ve inayete sığınır.
Onu yer yer tasalandıran ve zaman zaman hüzne boğan tek husus vardır; o da o an bulunduğu konumun hakkını verememe endişesidir
Hoştur bana Senden gelen
Maruz kaldığınız bir belaya öyle ya da böyle katlanırsınız.
Fakat, o belayı mecburen tahammül etmeniz gereken, sıradan bir musibet olarak görürseniz, o esnada çektiğiniz acıları ve yaşadığınız sıkıntıları o yanlış telakkinizin darlığına hapsetmiş olursunuz.
Şayet, o musibetin dış yüzüne takılır kalır ve arka planına dair bazı meseleleri hiç düşünmezseniz, hem o hadiseyi içinde bulunduğunuz zamana sıkıştırmış ve böylece hayatınızı daraltmış, hem de bin bir ızdırabı boşu boşuna çekmiş sayılırsınız.
Oysa, daha musibetle karşı karşıya geldiğiniz ilk andan itibaren onu bir arınma vesilesi ve sevap kazanma fırsatı olarak değerlendirmeniz de mümkündür.
Şayet, belanın ötesinde onu vereni görebilir ve kainâtta meydana gelen hiçbir hadisenin başıboş ve manasız olmadığını düşünürseniz, içinizde rıza yörüngeli bir sabır duygusu hasıl olur.
Hemen Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve dergâh-ı uluhiyetle irtibata geçersiniz.
O’nun her şeyi duyup bildiği ve her işinde binlerce hikmet bulunduğu mülahazasıyla
“Hoştur bana Senden gelen
Ya hıl’atü yahut kefen
Ya taze gül, yahut diken
Lûtfun da hoş, kahrın da hoş”
dersiniz.
Karşı karşıya kaldığınız o bela beyninize bir balyoz gibi inse ve belinizi bükse de, “Demek ki günah ve hatalarımdan arınmam ve ciddi bir metafizik gerilime ulaşmam için bu sıkıntıları çekmem lazımmış; zaten benim kusurlarıma da ancak böyle bir dert keffaret olurdu; Rabbim, Senden gelen bu musibete de razıyım; yeter ki beni affet!” der ve mecbur olduğunuz için değil Cenâb-ı
Mağara hadisi
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ara sıra ümmetinin dikkatini çekmek üzere anlattığı kıssaların birinde, mü’min işverenleri işçinin emeğini nemalandırarak onu da sermaye sahibi yapmaya teşvik etmiştir.
“Mağara hadisi” olarak da bilinen bu hadis-i şerifte şu hadise anlatılmaktadır:
Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar.
Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile kılarak Cenâb-ı Hak’tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler.
Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışını vesile edinerek onunla niyazda bulunur; ikincisi, tam harama girip, iffetini kirleteceği bir anda, sırf Allah korkusu sebebiyle böyle bir günaha girmekten vazgeçişini duasına mevzû yapar.
Her iki duada da taş biraz kımıldar, ancak yine de çıkabilecekleri kadar bir boşluk meydana gelmez.
Üçüncü şahıs ise şöyle dua eder:
“Rabbim, yanımda bir işçi çalıştırdım.
Diğer işçilerin ücretini verdiğim gibi, onun ücretini de ödemek istedim.
Halbuki o, teklif ettiğim ücreti azımsadı ve ‘Ben bunu almam’ deyip gitti.
Onunla bir koyuna anlaşmıştık.
O gidince ben de koyunun ayrı üremesine zemin hazırladım.
Seneler geçti ve bu bir tek koyun büyük bir sürü hâline geldi.
Derken, bir gün bu adam kapımı çaldı ve benden hakkını istedi.
Ben de o sürüyü göstererek, ‘İşte bunlar senin hakkındır’ dedim.
‘Ben fakir bir insanım, benimle alay etme’ deyince; ‘Vallâhi, alay etmiyorum, alıp da götürmediğin o koyun işte bu hale geldi.
Şimdi al götür’ dedim.
Sevine sevine bütün sürüyü alıp götürdü.
Rabbim, bunu ben Senin için yaptım.
Eğer bu amelimden razıysan mağaranın ağzını aç.”
Bu duadan sonra, taş sonuna kadar kayar, mağaranın ağzı açılır ve hep beraber dışarıya çıkarlar.
(Buhari, Buyû’ 98, İcâre 12; Ebû Dâvud, Buyû’ 29.)
İşte, Peygamber Efendimiz, bu hadiseyi anlatarak toplum hayatında huzur ve güvenin teminatı olabilecek üç önemli meseleyi nazara vermiş; yaşlılara hürmet edip anne-babanın hukukunu korumanın, hem iffetli yaşayıp hem de insanların iffetlerine dokunmama ahlakının ve bir de işçi haklarını gözetmenin, hatta işçiyi bir ortak gibi kabul edip onun da sermaye sahibi olması için gayret göstermenin önemine vurguda bulunmuştur.
Bir zamanlar biz de millet
Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin.
Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduğunu söylesin ve kötülüğün önüne geçsin.
Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o işin kötülüğünü vicdanında duyup müteessir olsun; çünkü bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” buyurmuştur.
Ne var ki, haksızlıklara karşı elle müdahale etme ve kuvveti, hakkı tutup kaldırmada kul anma meselesi ancak bir devletin yapabileceği bir iştir; üçüncü sınıf bir toplum olmaya rıza göstermeme, başkalarının güdümünde yaşamayı kabul etmeme ve güçlü bir mil et olma kararlılığına vâbestedir.
O iş, Merhum Mehmet Akif’in,
“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl mil etmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insaniyetin,
Nur olup fışkırmışız ta sînesinden zulmetin.”
sözleriyle ifade ettiği gibi, kendini bütün insanlığın ufkunu aydınlatmaya ve ihkâk-ı hakta bulunmaya adamış bir millet olmaya bağlıdır.
Nasıl ki Osmanlı hükümdarı, “Bugün Hindistan’a emredersem yarın onu karşınızda bulursunuz!” dediği an “üzerine güneşin batmadığı imparatorluk” adıyla anılan koca bir devlet hemen hizaya gelmiştir; işte ancak öyle bir millet, zulümler karşısında “Yeter artık!” diyerek sesini yükseltebilir ve gaddarları hizaya getirebilir.
Sabır bir büyülü derman
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte “Acele şeytandandır; teennî ise Rahmân’dan!” buyurduğu; bir başka defa da, sabırlı, ağırbaşlı, yumuşak ve olgun davranışın Hak katında makbul bir tavır ve bir kul için büyük bir ihsan olduğunu vurguladığı daima hatırda tutulmalıdır.
Zamanın çıldırtıcılığına ve sebepler zincirindeki sıraya uymanın zorluğuna karşı sabırlı olmak için, Hazret-i Üstad’ın işaret ettiği ayet-i kerimede nazara verilen bütün argümanlar kul anılmalı ve himmet-i ricâlin ayağını kaydırabilecek bir tehlike olan acûliyetin üstesinden gelebilmek için mutlaka vifak ve ittifak esası işletilmelidir.
Ayrıca, acele edeceğimiz ya da teennî ile yaklaşacağımız konuların tefrik ve tesbiti kat’iyen kollektif şuura havale edilmelidir.
Bu bahsi de, mevzuyla alâkalı olması açısından Kırık Mızrap’taki “Sabır” şiiri ile bitirelim
Sabır bir büyülü derman, arkasında iman,
Sabretmeyenin hâli hicran üstüne hicran!
Her şeyde var bir usûl, sabır da zafere yol,
Sık dişini azıcık, dolabildiğince dol!
Sabırla pişen insan, kemâle erer inan!
Tez canlının her işi harmanda sapsız saman.
Teennî eden erer, acele etme sakın!
Vurulup dövünsen de ıraklar olmaz yakın…
Örümcek bekleyerek, ağa ağ ekleyerek,
Gider hedefe varır nice emekleyerek.
Sırattan ince bir iş, koş geçenlere yetiş,
Geçen sabırla geçti, aksi bir sürü teşviş
Çünkü meknûn o büyük sûrede
Allah Teâla Asr sûresinde de “Yemin olsun zamana; insanlar hüsranda..
ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar..
bir de birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” buyurmuştur.
Bu sûrede yer alan “ve tevâsav bi’l-hakkı ve tevâsav bi’s-sabr” ifadesi de, yine aynı müşarekete vurguda bulunmakta; mü’minlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri kurtuluşlarına bir vesile olarak gösterilmekte; dolayısıyla sürekli kafa kafaya vererek kol ektif şuuru harekete geçirmeleri, beyin fırtınaları yaparak ortak kararlar alıp onları uygulamaları ve her zaman birbirlerine hayır ve sabır tavsiyesinde bulunmaları istenmektedir.
Onun içindir ki, değişik vesilelerle bir araya gelen Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir.
Merhum M. Akif bu rivayeti şöyle şiirleştirmiştir:
“Hani, Ashâb-ı Kirâm ayrılalım derlerken,
Mutlaka “Sûre-i ve’l-Asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,
Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebât: İşte kuzum insanlık
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.”
Söz konusu ayet-i kerimede mü’minlere emredilen diğer husus “râbitû” kelimesiyle ifade edilmektedir.
“Ribât” tabiri, bir yönüyle, irtibat manasına gelmekte ve yine mü’minleri bir hey’et teşkil etmeye, kollektif şuuru işletmeye ve yakın alâka ile birbirine destek olmaya çağırmaktadır.
Acele
Acele edilmesi icap eden yerler ve şartlar da vardır: Rasûl-u Ekrem Efendimiz, “tesvîf” yapan, yani hayırlı işleri sürekli erteleyen ve bugünün işini yarına bırakan kimselerin kendilerini büyük bir tehlikeye attıklarını belirtmiş; ölüm gelip çatmadan tevbe etmekte, ahiret için azık toplamakta, zekat ve sadaka vermekte ve namazı vaktinde kılmakta acele edilmesi gerektiğini beyan buyurmuştur.
Bu konuda, Hazreti Ömer ve koşarak camiye giden bir çocuk arasında geçen konuşma pek ibretâmizdir: Hazreti Ömer Efendimiz, her zamanki gibi namaza giderken koşarak yanından geçen bir çocuk görür.
Ona seslenir; “A be evlat, bu ne acele?” der.
Çocuk, “Namaza gidiyorum, cemaate yetişmek istiyorum” cevabını verir.
Mü’minlerin emiri, “Sen daha küçüksün..” mukabelesinde bulununca; çocuk, “Efendim, dün komşumuzun oğlu vefat etti; o benden de küçüktü.” der ve hızlı adımlarla caminin yoluna koyulur.
İşte, ecel kapıyı çalmadan evvel kul uk vazifelerini yerine getirmek konusunda o salih çocuk gibi acele etmek makbul bir acûliyettir.
İslam alimleri, Peygamber Efendimiz’in söz ve uygulamalarına bakarak özellikle beş hususta ağır ve yavaş davranmamak gerektiğini söylemiş; bu meselelerde “acele” denecek kadar seri hareket etmenin lüzumuna dikkat çekmişlerdir: Misâfir gelir gelmez ona yemek ikram etme, bir günahın ardından hemen tevbe kurnasına koşup af dilenme, özellikle farz namazları vaktinde ikâme etme, çocuklara dinî bilgileri güzelce öğretme, zamanı gelince de onları geciktirmeden evlendirme ve bir de cenaze namazını çabucak kılarak vefat eden insanı bir an önce defnetme konularında acele etmenin makbul ve daha faziletli olduğunu bildirmişlerdir.
İbrahim Edhem hazretleri
İbrahim Edhem hazretleri bir gün, “Allahım, Senin uğruna her şeyi terkettim; burada rahmetinin tecel ilerini ötede de Cemâlini görebilmek için yurdu-yuvayı arkada bıraktım; artık aşkınla beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacaktır.” mülahazalarıyla dopdolu olduğu bir sırada, metafta (Kâbe’nin etrafında tavaf yapılan yerde) oğlunu görür.
Nasılsa, oğlu da onu görüp tanımıştır; göz göze gelir ve bir süre bakışırlar.
Senelerin verdiği hasret, ikisini birbirine koşturur.
İhtimal, onca sene ayrılıktan sonra, öyle bir karşılaşma Hazret’in his dünyasına büyük bir tûfan halinde tesir eder, onun gönlünde bir fırtına meydana getirir ve Hak dostu az da olsa içinin aktığını hisseder.
Oğul kendini babasının kucağına atınca, o da yılların hicranıyla oğluna sarılır.
Tam sarmaş dolaş olurlar ki, hâtiften bir ses gelir: “İbrahim, bir kalbde iki sevgi olmaz!” İşte o an İbrahim Edhem’den bir çığlık kopuverir: “Muhabbetine mani olanı al, Allahım!” Az sonra da oğlu ayaklarının dibine yığılır kalır.
Evet, İbrahim Edhem bir söz vermiştir Rabbine; “Beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacak!” demiştir.
O vefa abidesi,mukarrebîndendir.
Mukarrebînin en mümeyyiz vasfı, her an Allah’ın huzurunda olduklarını idrak etmeleri ve bu yakınlığa göre bir duruş sergilemeleridir.
Onların gözleri rahmet tecel ilerinden başka şey görmez, kalbleri rıza-yı ilahîden başka bir şeyle uzun süreli meşgul olmaz.
Onlar, Cenâb-ı Hak’la münasebetlerine mani olabilecek ne varsa, hepsini Allah için feda edebilirler.
O Hazret de oğluyla meşgul olmayı bile huzurun edebine muhalif görmüş ve aldığı bir ikazla “Araya giren perdeyi kaldır Allahım!”
niyazında bulunmuştur.
Bu menkıbeyi hatırlatışımın ve şu sözlerimin manası, tabi ki “Herkes Allah’a ulaşmak için oğlunu, kızını, eşini-dostunu, evini-barkını terketmeli!” demek değil..
Fakat, bir ufuktan bahsediyorum; makam, mansıp, rütbe, pâye, mal, mülk…
Cennet cennet dedikleri
Rabiâ Adeviye’ye “Dâr!..” deyip cenneti hatırlatıyorlar da, o “Câr” diye inliyor; “Komşu var mı orada; Dostumu görebilecek miyim? Dostu göremeyeceksem Cennet’in ne önemi var!” diyor.
Yunus Emre de,
“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni!”
diye içini döküyor.
Gördüğünüz gibi, âşıklarda ses hep aynı çıkıyor, kalb hep “Dost, dost” diye atıyor.
İbrahim Edhem
Rivayetlere göre, İbrahim Edhem (rahmetullahi aleyh) Belh’in prensiymiş.
Bir gece, yumuşacık yatağına uzanmış yatarken aynı zamanda kendi kendine mırıldanıyormuş; “Allah’ım beni maiyyetinden mahrum etme; şu aciz kulunu Firdevs’inle şereflendir.
Allah’ım, beni Peygamberine komşu eyle!..” türünden sözler söyleyerek dua ediyormuş.
O sırada çatıda birinin yürüdüğünü fark etmiş, ayak sesleri duymuş.
Hemen, “Kim var orada, sen kimsin?” diye bağırmış.
Çatıdaki adam, “Merak etmeyin efendim; bir zarar verecek değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum!” demiş.
İbrahim Edhem, “Be adam, çatıda deve aranır mı?” deyince, aklını başına getiren şu cevabı almış: “A be sersem; sen Allah’ın maiyyetini yatakta arıyorsun ya!..
Peki yatakta Allah aranır mı, uzanmış yatarken Peygamber aranır mı!”
İşte, bu sözler İbrahim Edhem’e yetmiş.
Demek ki, kalbi ölmemiş ve vicdanı felç olmamış bir insanmış; duyduğu bir iki cümle onu kendine getirmeye kifayet etmiş.
O gün malı-mülkü, makamı-mansıbı elinin tersiyle itmiş, saltanatı terketmiş ve varıp Mescid-i Haram’a “cârullah” olmuş.
Vicdan
İnsanın vicdanını inkişaf ettiren vesilelerin başında mehâsin-i ahlak gelir; bu itibarla da, vicdan genişliğinin en önemli alâmeti, güzel ahlaktır.
Mesela, afv u safh güzel ahlakın bir şubesidir; kusurları bağışlama ve affedici olup dostça muameleyi sürdürme vicdanı geniş bir mü’minin şe’nidir.
Böyle güzel sıfatların sahibi bir mü’min, başkalarından gördüğü kötü muameleler karşısında bile sabırlı, temkinli, bağışlayıcı ve muhasebe derinlikli olur.
O, hemen her kötülük ve musibete “Ben daha büyüğüne müstehaktım!” mülazasıyla yaklaşır.
Nasreddin Hoca’nın, kafasına ceviz düşünce yerdeki kabağa bakıp, “Her şey yerinde güzel; ağacın dalında ceviz yerine ya bu kabak olsaydı!” diyerek hikmet-i ilahiyeye bakışını seslendirdiği gibi, o da “Ya tam istihkakıma göre bir musibetle karşı karşıya kalsaydım..
demek ki Allah (celle celaluhu) başıma gelecek belayı rahmetiyle ezip büzdü, küçülttü, böyle minnacık bir şey yaptı ve öyle düşürdü; hamd olsun O’na!” diyerek meseleyi kendi hata ve günahlarına, istihkâkına ve kader-i ilahîye bağlar; geriye kendisine kötülük yapan insanın az bir hissesi kalmışsa onu da affeder.
Şefkat tokatları
Nur Müellifi, Kur’an hizmetinde bulunan adanmışların beşeriyet muktezası olarak yaptıkları hatalar neticesinde şefkat tokatları yediklerini anlatmış ve bu şefkat tokatlarının hizmette hâlisâne çalışanları intibaha getirerek onlara bir kere daha konumlarını ve vazifelerini hatırlattığını belirtmiştir.
Hazreti Üstad, bu tokatları anlatmaya başlarken, hakperest ve mütevazı tabiatının gereği olarak önce kendi hakkında şefkat tokatı olduğuna inandığı hadiselere atıfta bulunmuş; sonra da kendilerinden izin alarak bazı talebelerinin başından geçen vakıaları nakletmiştir.
Bediüzzaman hazretleri, şefkat tokatı olarak isimlendirdiği hadiselerden birisini şöyle hikaye etmiştir: “…Kur’ân’ı yeni bir tarzda yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı.
Hakkı Efendi’ye de hisse verildi.
Elhak, o hissesine sahip çıktı.
Bir cüz’ü güzel yazdı.
Fakat derd-i maişet zaruretiyle kendini mecbur bilip, gizli dâvâ vekâletine teşebbüs etti.
Birden, bir şefkat tokadı yedi.
Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı.
“Bu parmakla hem dâvâ vekâleti yapmak, hem Kur’ân’ı yazmak olmaz” diye, lisan-ı mânâ ile ihtar edildi.
Dâvâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için, parmağına hayret ediyorduk.
Sonra anlaşıldı ki, kudsî, sâfi hizmet-i Kur’âniye, gayet temiz, kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.”
Demek ki, bu türlü ilahî ikazlar, bazı hususî lütuflara mazhar olmuş insanlara konumlarını hatırlatmakta ve onların durmaları gerekli olan yeri gözden geçirmelerini sağlamaktadır.
Aynı zamanda, konumlarının hatalara bile tahammülü olmadığını ve marifet ufuklarına yakışmayan davranışlarının bir şefkat tokatına sebebiyet
verebileceğini vurgulamaktadır.
Keşfi, keramet
Peki onların ( sahabelerin) keşif, keramet, hiss-i kable’l-vukû (hadiseleri olmadan önce hissetmek) ve ilham türünden harikulâde halleri hiç mi olmamıştır? Tabiî ki olmuştur; ne var ki onlar, o türlü fevkalâde halleri hiçbir zaman istememişlerdir.
Hatta, keşfi, kerameti bir imtihan vesilesi kabul etmiş ve onlardan bir manada çekinmişlerdir.
Şayet, kendilerinde öyle bir hal meydana gelmişse, onu bir ilahî sır gibi saklamış, kimseye Belli etmemeye çalışmışlardır.
Ashâb-ı Kirâm’ın bu ketumiyyetine (sır vermemesine) rağmen, bazılarının kerametleri kendi arzuları haricinde dışarıya sızmış, açığa çıkmıştır.
Mesela; Hazreti Ömer, Medine’de hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun yenilmek üzere olduğunu görüp ordu komutanına “Sâriye, dağa bak, dağa bak!” diye seslenmiş; aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen bu sesi duyan Hazreti Sâriye düşmanın oyununu farkedip dağa yanaşmış ve muzaffer olmuştur.
O devrin gül yüzlü insanları arasında duasına anında icabet edilen kimseler mevcuttur.
Muhbir-i Sâdık (sallallahu aleyhi ve sellem) “Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz.
(Onların bütün duaları kabul görür.) Berâ b. Malik bunlardandır.” buyurmuştur.
Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ’nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip “Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!” dedikleri rivayet edilmektedir.
Duası anında kabul görenlerden biri de Sa’d b. Ebî Vakkas hazretleridir.
Öyle ki, bir gün Kûfe sokaklarında yürürken bir adamın Hazreti Ali, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydul ah (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabîlere sövüp saydığını duyar.
Güzel konuşması, hakaret etmemesi için adamı uyarır.
Saygısız adam inat eder.
Bunun üzerine Hazreti Sa’d “Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?” der.
Adam, büsbütün
küstahlaşır ve “Beni tehdid mi ediyorsun?” karşılığını verir.
İşte o zaman Sa’d b. Ebî Vakkas ellerini açar ve “Allah’ım, şu adama haddini bildir; diğerleri de bundan ibret alsınlar, tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın.” diye dua eder.
Daha aradan bir-iki dakika
geçmeden nereden çıktığı bilinmeyen bir deve kalabalığın bulunduğu yere koşar, cemaatin içine dalar; birini arıyormuşçasına oraya buraya hamle yapar ve sonunda gidip saygısızca konuşan o adamı ayaklarının altına alır, üzerinde tepinir.
Biraz sonra adamın acı acı feryatları kesilir ve etraftakilerin şaşkın bakışları arasında son nefesini de verir.
Evet, Ashab-ı Kirâm arasında bu türlü harikulâde hal eri görülen kimseler de olmuştur; fakat, onlar bu hususiyetlerini hiç izhar etmemeye gayret göstermişlerdir.
Onlar, asıl kerametin kesintisiz Allah’ın rızasına müteveccih bulunmada olduğuna inanarak bunun dışındaki bütün fevkalâdeliklerden irâdî olarak uzak durmaya çalışmış; iman,marifet ve muhabbetin dışındaki bütün harikulâde hâllere ve hatta zevk-i ruhânî gibi mazhariyetlere karşı kapalı kalmayı tercih etmişlerdir.
Harikulâde haller yerine, dinin ruhuna uygun yaşama..
güzel ahlaklı olma..
marifet, muhabbet, ihlas ve ihsan şuuruyla dolma..
hem hukukul ahı hem de kul haklarını gözetme..
Allah’la münasebetlerinde olabildiğine derinleşme… gibi mazhariyetlerin peşine düşmüşlerdir.
Çeşm-i ibret ile bak
Habîb-i Edîb (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!.
Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun hâline benzer.” buyurmuş ve mübarek şahsî hayatı itibarıyla hiçbir zaman yarınları düşünmemiş, gelecek günler için herhangi bir maddî hazırlık peşine düşmemiştir.
Mezar taşlarına nakşedilmesiyle meşhur şu sözler, Allah Rasûlü’nün dünyaya bakışının hülâsâsı gibidir:
“Çeşm-i ibret ile bak dünya misafirhânedir
Bir mukim âdem bulunmaz ne aceb kâşânedir,
Bir kefendir sermayesi, akibet şah u gedâ,
Pes buna mağrur olan Mecnun değil, ya nedir?”
Evet, bir kefenlik sermayesinden dolayı mağrur olma cinnetine düşmeyenler, dünyaya bir misafirhane olarak bakar ve bu hayata değil, ebedî âleme, o âlemin vüsati, derinliği ve ebediyeti ölçüsünde alâka gösterirler.
Ecelin ne zaman geleceği belli olmadığından dolayı da ölümün her an kapılarını çalabileceğinin şuuruyla yaşarlar.
Bir Arap şairinin ifadesiyle,
“El-mevtü ye’tî bağteten
Ve’l-kabru sundûku’l-amel
Ölüm ansızın çıkıp geliverir; kabir ise, amel sandığıdır.” Dünya malı mezarda beş para etmez; insanın Karun kadar serveti de olsa orada işe yaramaz.
Kabirde hora geçebilecek tek kıymetli metâ, sâlih ameldir; çünkü, o ancak sâlih amelleri içine alan bir sandukçadır.
Ömer bin Abdülaziz
Aslında, sahabe ve selef-i salihînden çokları Mevlâ-yı Müteâl’in hoşnut olmayacağı bir işe yanaşmamak ve su-i akibete uğramamak için hep teyakkuzda yaşamış, kendilerini asla emniyette görmemiş; Kur’an’ın zemmettiği her hal, hareket ve sıfatın kendilerinde de olmasından endişe duymuş ve onlardan uzak durmaya gayret göstermişlerdir.
Bu teyakkuz ve temkinden dolayıdır ki, selef-i salihîn efendilerimiz ehl-i küfürle alakalı ayetleri okurken bile hıçkıra hıçkıra ağlar ve onların akıbetine düşmekten çok korkarlardı.
Mesela; Ömer bin Abdülaziz, “Boyunlarında demir halkalar, ayaklarında zincirler olarak önce kaynar suya sürüklenecek, sonra da ateşte cayır cayır yakılacaklardır.” (Mümin, 40/71-72) mealindeki ayeti tekrar ede ede sabaha kadar ağlar ve çok defa secdeye yığılıp kalırdı.
“Gün gelecek, kâfirler cehennem ateşinin karşısına tutulurken onlara şöyle denilecek: “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kul anıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz!” (Ahkaf, 46/20) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyunca yemeden içmeden kesilir; ahiret meyvelerini daha dünyadayken yiyip bitirmekten ve öteye müflis olarak gitmekten korktuğu için bir bardak soğuk su içmeye, birkaç lokma yemek yemeye bile cesaret edemezdi.
Doğrusu, özel ikle ilk asırlardaki müminlerin genel hal eri Ömer bin Abdülaziz’in halinden pek de farklı değildi.
Onlar, her ayet karşısında herkesten önce kendilerini muhatap kabul ediyor ve beyan-ı ilahînin muhtevasına göre bir tavır belirliyorlardı.
Gazabın Allah için olanı
İbn Hacer hazretleri, gazabın Allah için olanını anlatırken, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalâtu vesselâm) şahsî meselelerde sabredip hiç öfkelenmediği halde, dini ilgilendiren mevzularda gazap izhar ettiğine dikkat çekmekte ve bu hususu bazı misal erle te’yit etmektedir.
Serdettiği örneklerden birisi şöyledir:
Câbir b. Abdullah’ın (radıyallahu anh) anlattığına göre; Muâz ibn Cebel (radıyallahu anh), Peygamber Efendimiz’in arkasında namazını kılar, sonra da kendi kavmi olan Benû Selime’ye gidip, onlara namaz kıldırır ve namazda da Bakara Sûresi’ni bitirecek kadar uzun okurdu.
Bir defasında bir adam kendi başına kısa bir şekilde namaz kılmıştı.
Bu adamın cemaatten ayrılıp tek başına namaz kıldığı haberi kendisine ulaşınca Hazreti Muâz,
“O bir münafıktır!” deyivermişti.
Muâz ibn Cebel’in bu sözünü duyan o adam, hemen Rasûl-ü Ekrem’e geldi; “Yâ Rasûlallah! Biz ellerimizle işleyen, su çeken ve develerimizle sulama yapan bir topluluğuz.
Muâz, dün bize namaz kıldırırken Bakara Sûresi’ni baştan sona okudu.
Onun için bu defa namazımı hafif kılıp gittim.
Bundan dolayı Muâz benim bir
münafık olduğumu iddia etmiş!” dedi.
Bunun üzerine Allah Rasûlü -kızgın bir ifade tarzıyla-
üç kere: “Ya Muâz! Sen bir fettan mısın (fitne mi çıkarıyorsun)? “Ve’ş-şemsi ve duhâha”, “Sebbih isme Rabbike’l-alâ” ve benzeri sûreleri okusana!” buyurdu.
Evet, insanın kendi adına kul uk çıtasını yüksekte tutması güzel ve makbuldü ama başkaları söz konusu olunca dinin özündeki kolaylık (yüsr) prensibi esas alınmalıydı; Şefkat Peygamberi Hazreti Muaz gibi bir ibadet aşığının şahsında işte bu hususa işaret ediyordu.
Hâsılı, mü’min Allah için sevmeli, Allah için buğzetmeli, Allah için hüküm vermeli..
ve öfkelenecekse Allah için öfkelenmelidir.
İnanmış bir insan neye ne ölçüde gazaplandığına çok dikkat etmelidir.
Kendisiyle alâkalı en küçük bir meseleden dolayı kıyametler kopardığı halde, dini, diyaneti ve ümmet-i Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hal-i pürmelalini ilgilendiren mevzularda hiçbir hiddet alâmeti göstermeyen kimselerin öfkelerinin ne kadar nefsanî ve şeytanî olduğu açıktır.
Oysa, muvahhid bir mü’min olmanın ve hakiki ihlasa ermenin yolu nefsin hissesi bulunan her işi terketmekten geçmektedir.
Bu konuda -Yirmi kinci Mektup’ta da değerlendirilen- şu hâdise ne kadar ibretliktir:
Bir vakit, İmam-ı Ali (radıyallahu anh) kendisine karşı savaşan bir kâfiri yere sermiş.
Kılıcını çekip tam başını keseceği zaman, hasmı ona tükürmüş.
Hazreti Ali, kâfiri bırakmış, onu öldürmemiş.
O inançsız adam, Hazreti Ali’ye (kerremallahu vechehu) “Neden beni kesmedin?” diye sorunca, Haydar-ı Kerrâr, “Seni Allah için kesecektim.
Fakat bana tükürdün; hiddete geldim.
İşe nefsimin hissesi karıştığından ihlâsım zedelendi.
Onun için seni öldürmedim.” demiş.
Bu cevabı alan adam Hazreti Ali’nin civanmertliğine şöyle mukabelede bulunmuş:
“Sana tükürmekteki maksadım, beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti.
Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; öyleyse, o din haktır!..”
Hazreti Ömer’in Hakperestliği ve Müsamaha Yol
Hâlis mü’min öfkesinin yönünü Allah’ın razı olmadığı işlere tevcih etmelidir.
Nefsinin isyanlarına karşı öfkelenip onun terbiyesine koyulmalı, gazap hislerini müslümanlara zulmedenlere yöneltip dinin ihyası ve diyanetin te’yidi için daha çok çalışmalıdır.
Kendisini sık sık kontrol etmeli ve şayet öfkesi Allah için değilse, hatta ona azıcık da olsa nefsânî hisler karışmışsa, hemen susmasını bilmeli, hiddetini dindirmeli, sakinleşmeli ve affedici olmalıdır.
Şu hâdise bu mevzuya ne güzel misaldir:
Bir gün, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) ganimet dağıttığı bir sırada, Uyeyne İbnu Hısn gibi yeni ihtida etmiş
bazı kimseler kendi paylarına razı olmuyor ve daha fazlasını istiyorlar.
Hatta henüz İslam ahlakıyla bezenememiş bir-iki tanesi haddi aşıp küstahça davranıyorlar.
Mesela, Uyeyne İbnu Hısn, “Ey Hattâb’ın oğlu, yeter artık! Sen bize bol vermediğin gibi, aramızda adaletle de hükmetmiyorsun!” diyor.
Hazreti Ömer Efendimiz hak etmediği bu ithama mukabil biraz öfke izhar ediyor.
Zaten, adalet timsali Ömer (radıyallahu anh) gibi kılı kırk yaran bir insanın böyle bir tavır karşısında gazaplanmaması mümkün değil.
Zira, onun bambaşka bir hakperestliği var.
Mevlana Şiblî, onun hayatını anlatırken der ki “Ömer’in adaleti ve hakperestliği Ömer’e dost bırakmadı.” Evet, Allah Rasûlü’nün Halifesi, herkesin hakkını gözetme ve her hak sahibine hakkını verme mevzuunda çok hassastır; ne pahasına olursa olsun doğruluktan hiç ayrılmaz.
Bu hassasiyetine rağmen, öyle yakışıksız bir sözü duyunca elindeki dirresiyle (kırbacıyla) adama dönüyor ve üzerine yürüyecekmiş gibi bir hal alıyor.
O sırada, Hazreti Ömer’in de yakınlarından olan ve çoğu zaman onun istişare heyetinde yer alan Hürr İbnu Kays (radıyallahu anh) hemen öne atılıp, “Ey Mü’minlerin halifesi, Allah Teâla hazretleri Rasûl-ü Ekrem’ine, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahil ere aldırış etme!” (A’raf, 7/199) buyurmuştur.
Bu adam da cahil erden biridir!” diyor.
Bu ikazı duyan Hazreti Ömer, olduğu yerde kalıyor ve artık Uyeyne’ye hiçbir şey demiyor, hiçbir şey yapmıyor.
Böyle bir ilahî tembihin hatırlatılması karşısında Emirü’l-mü’minîn’in bütün hiddeti diniyor.
(Doğrusu, Habîb-i Ekrem’in en öndeki dostlarından olan Hazreti Ömer Efendimiz hakkında gazap, öfke, hiddet… gibi herkes için kul andığımız kelimeleri kul anma mevzuunda çok korkuyorum; bir hakikati nazara vermek için mecburen bu kelimeleri istimal ettiğim için onun ruhâniyetinden özür diliyorum.)
İşte bu, hakperestlik duygusu içinde, kılı kırk yararcasına yaşama ve yerinde gazap hissini de bastırma demektir.
Hazreti Ömer Efendimiz’in bu hasletinden dolayıdır ki, o, “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılır olmuştur.
Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir.
Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kol arını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır.
Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.
İstemem nakl-i cenazemde -Son gün olmasın dostum
Cenaze namazı ve kabre son yolculuk şan ü şöhret aranacak, debdebe ve ihtişam istenecek, âlâyişe girilecek bir yer değildir.
Orası, hakiki mü’minler için en mahcup olunması ve şefkate en çok ihtiyaç duyulması gereken bir acz durağıdır.
T. Mevlevî ne hoş söyler:
“İstemem nakl-i cenazemde çeleng ü âhenk
Debdebe ile gidilir saha değildir makber;
Orası, medhalidir bârigâh-ı Mevlânın,
Kapısından içeri acz ile girmek ister.”
İşte selef-i sâlihîn efendilerimiz hep bu duyguyla meşbu bulunmuşlar ve cenazelerinin nasıl olacağından ziyade Rabbin huzuruna hangi yüzle çıkacaklarını düşünmüşlerdir hem de onca ibadet ü taatlerine, onlarca senelik kusursuz kulluklarına rağmen.
Mesela; ibadeti, zühdü, takvası, ilmi ve özel ikle hadis bilgisiyle çok nadide bir insan olan ve A’meş lakabıyla tanınan Süleyman b. Mihran hazretleri bunlardan biridir.
Vefatından az önce yanına giren dostları bir doktor çağırmayı teklif edince şöyle cevap verir: “Ne yapayım doktoru, artık ben gidiciyim.
Hem yemin ederim ki, nefsim elimde olsa onu hemen bir çukura atar kurtulurdum.
Ben ölünce hiç kimseyi çağırmayın, beni sessizce kabrime bırakın, gidin!” O sözün manası şudur: “Allah indinde bir kıymetim varsa, zaten kurtuldum; fakat, şayet ben insanların hüsn-ü zan ettikleri gibi biri değilsem, o zaman vay halime benim; ötede bir de onların hüsn-ü şehadetlerinin hesabını sorarlar bana!..”
Ömrü boyunca her meseleyi rıza-yı ilâhîye ve Allah’a ubûdiyete bağlayan Bedîüzzaman hazretleri de aynı istikamette vasiyette bulunmuş; kabrinin, bir-iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmeyeceği, gayet gizli bir yerde olmasını arzulamış ve “Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî dua ve ziyaret etsinler.
Kabrimin yanına gelmesinler.
Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir.” buyurmuştur.
Muhteşem bir cenaze merasimi beklentisinde olmamayı ve kimsenin bilmediği bir yere defnedilmeyi de hayatı boyunca mücessem temsilcisi olduğu ihlasın bir gereği saymıştır.
Cenâb-ı Allah, onun bu isteğini de gerçekleştirmiş; 1960 senesinde Urfa’da vefat edip Halilürrahman dergahına defnedilmesinden ve kabrini birkaç ay boyunca binlerce insanın ziyaret etmesinden sonra, 27 Mayıs İhtilali akabinde aynı senenin temmuz ayında bir gece yarısı mezarı açılmış ve na’şı bir uçakla Isparta civarında meçhul bir yere nakledilmiştir.
Evet, asıl mesele Cenâb-ı Hak indinde makbul bir kul olabilmektir; yoksa, sadece insanların hüsn-ü şehadeti hiçbir mana ifade etmemektedir.
Sâlih kulların, mevtânın iyiliğine şahitlik etmeleri, hayırlı insanların arkadan Kur’an okumaları ve istiğfarda bulunmaları, ancak imanla giden insanlar için muhtemel bir kurtuluş
vesilesi olsa da, meselenin nîrengi noktası insanın kendisinin son yolculuğa hazır ve “gel” emrine âmadeyken ötelere yürümesidir.
Bir adımla ahiretin yamaçlarına geçeceğine inananlar için tabutu taşıyacak tam inanmış dört adam kâfîdir:
“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam…”
(Necip Fazıl)
Cenaze namazı ve kabre son yolculuk
İşin başında niyetin farz olmadığı meselelerde, insan mebdede niyetini hâlis kılamamış ve Allah’a tam teveccüh edememiş olsa bile, aklı başına gelip niyetteki hulûsu kavradığı andan itibaren o işe hâlis niyetle başlamış gibi sayılır.
Kim bilir, Cenâb-ı Allah, engin rahmetiyle o niyeti işin başlangıcına doğru geriye de işlettirir.
Mesela, bir kimse malını cömertçe saçıp durur ama bunu “Cömert nasıl oluyormuş görsünler” mülahazasıyla yapar.
Fakat, bir gün ciddi bir pişmanlıkla “Estağfirullah yâ Rabbi, riyakârlıklarımdan dolayı bağışla beni.
Bundan sonra vereceğim her şeyi sadece Senin rızan için vereceğim, hiç kimsenin bilmesini istemeyeceğim!” der.
İhtimal, Merhameti Sonsuz, o insanın tevbe ve istiğfarını geçmişe doğru da işlettirmek sûretiyle, riya ve süm’a kasdıyla harcadıklarını da hâlisâne tasadduklarına katar Söz gelmişken, konuyla alakalı bir meseleyi daha hatırlatmak istiyorum: Bişr el-Hafi hazretleri, “Bazı insanlar hem hayattayken riyakâr oluyorlar, hem de öldükten sonra!..” deyince etrafındakiler sorarlar: “Öldükten sonra nasıl riyakâr olurlar ki?” Hazret, cevap sadedinde, “Onlar, çok kalabalık ve pek muhteşem bir cenaze töreni ile gömülmeyi arzular ve hayal ederler.” buyurur.
Evet, bazıları insanların takdir etmelerine ve alkışlamalarına o kadar değer verirler ki, cenaze merasimlerinde çok kalabalık bir cemaatin bulunmasını can u gönülden ister ve beklerler.
Hiç unutmam; merhum Turgut Özal’ın cenaze namazına çok iştirak olduğunu gören birisi o manzaraya hayran kalarak ve imrenerek aynı kalabalığı kendi cenazesinde de arzuladığını ifade etmişti.
“Acaba benim cenazeme de bu kadar iştirak olur mu?” Bu düşünce insanın kendi nefsine ne ölçüde meftun olduğunu ve
kendini ifade etmeye ne denli müptela bulunduğunu gösteren ne büyük bir inhiraftır!..
Şayet sen ölüm ötesine, mahşere, hesaba, Sırat’a, Cennet’e ve Cehennem’e inanmıyorsan, öbür âleme inanan bir insan edasıyla
yaşamamış ve koskoca bir ömrü heder etmişsen, bütün dünya senin cenaze namazını kılsa ne ifade eder ki?!.
Kurban eti münasebetiyle
“Allah Teâlâ, ne desinler diye hayır yapan süm’acıdan, ne gösteriş için iş tutan mürâîden, ne de minnet altında bırakan mennândan bir şey kabul eder!” buyurduğu ve “desinler, görsünler, bilsinler” düşüncesiyle amel edenin sevap alamayacağını vurguladığı sık sık nazara verilmelidir.
Ayrıca, burada peşine düşülen dünyevî menfaatlerin ahiretteki mükafatı tamamen yok etmese bile menfaatin büyüklüğü nispetinde sevabın da azalacağı hep hatırda tutulmalıdır.
Evet, bir şeyi öbür tarafa ne kadar hasreder ve burada orasından burasından kırpmadan öteye gönderirseniz, onun orada bütünüyle, hatta katlanmış olarak size iade edildiğini görürsünüz.
Fakat, burada azıcık kesip eksiltirseniz orada da o ölçüde eksilmiş olarak bulursunuz.
Hatırlarsanız, bir kurban eti münasebetiyle, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz Hazreti Aişe validemize “Kesilen kurbanı ne yaptın?” diye sorar.
O, “Dörtte üçünü muhtaçlara dağıttım, geri kalanını kendimize ayırdım.” deyince, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Hayır ya Aişe, sen dörtte üçünü bize bıraktın; çünkü, muhtaçlara verdiklerin Allah içindi, sevap hanemize yazıldı ve bekâya mazhar oldu.” buyurur.
Bu itibarla, yapılan hayr ü hasenâtla -kısmen de olsa-burada takdir gören ve parmakla gösterilen bir insan olmayı hedefleme, ahiret meyvelerinden
bir kısmını daha dünyadayken yiyip tüketme manasına gelmektedir.
Sen de gel
Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler; bazıları kendi karakterlerinin gereği olarak ona buna saldırırken ve önlerine geleni ısırmaya çalışırken, bize de kendi karakterimize saygılı olmak ve nezih üslubumuzu korumak düşer.
Üslubumuz bizim namusumuzdur ,manevi şahsiyetimizdir, aynamızdır.
Biz şimdiye kadar hep sevgi türküleri söyledik; sevgi deyip güldük, sevgi deyip ağladık, hep muhabbet çiçekleri dermeye çalıştık; sadece nefretten nefret ettik, kimseye karşı düşmanlık beslemedik ve hele asla kan dökmeye yeltenmedik; sokaklara dökülüp anarşi çıkarmayı vatana mil ete ihanet saydık, hep emniyet ve güvenin yanında yer aldık.
İnşaAllah bundan sonra da bu üslubumuzu koruyacak ve herkese gönlümüzü açık tutacağız.
Hani derler ki; bazıları Mevlâna Celaleddîn Rûmî hazretlerine ağızlarına ne gelirse söyler ve ona hakaret ederlermiş.
Yine bir gün bir saygısız adam, “Sen inançsızlara bile kucak açıyorsun, onlarla biraraya geliyorsun; günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun… Böyle yapmakla dinin izzetine dokunuyor, İslam’ın onurunu iki paralık ediyorsun.” türünden bir düzine hakaretle dolu bir mektup göndermiş.
Hazret, mektubu açıp okumuş, tebessümle kağıdın arka tarafını çevirmiş ve tek cümle yazıp geri göndermiş.
Hazreti Mevlânâ o tek cümlede “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” demiş.
İşte, bizim mukabelemiz de ancak bu kadar olmalı ve herkes gönlümüzde kendisine ayrılmış bir sandalye bulabilmelidir.
Yolda kalanlar
İmam Gazâlî Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Ankara gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar.
Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister.
Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur.
Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzel ikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar.
Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur.
Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul
güzel iğindeki o diyarı unutur.
Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.
Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, - hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzel iğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir.
Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır.
Gelecek kaygısını, âhirete ait istikbal endişesine dönüştürmek ve bu duygunun canlılığını koruyabilmek ancak müzakere meclisleri oluşturmakla, sohbet-i Cânân vesilesiyle kalbleri yumuşatıp gözleri yaşartmakla ve gönül eri ihya eden hakikatleri hemen her gün farklı bir üslupla yeniden mülahazaya almakla mümkündür.
Ebu Eyyûb el-Ensârî
Allah Rasûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaşayan insanlardı.
Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı.
Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi.
Zira, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de ahiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti.
Öyle ki, bir gün Fazilet Güneşi (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmişti.
Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti.
Allah Rasûlü “Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurunca, ev sahibi, “Ya Rasûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim.”
demişti.
Ebu Eyyûb el-Ensâri hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmişti ama bununla yetinemezdi.
Hemen kalkıp dışarı koşmuş, bir oğlak tutup kesmiş ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diğer yarısını da suda pişirmişti.
Şefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuş ve “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurmuştu.
Ebu Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiş ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüştü.
Herkes yemeğini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) “Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma ve soğuk su…” demiş; bunları sayarken de mübarek gözleri
yaşlarla dolmuştu.
Sonra sözlerine şöyle devam etmişti: “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ “Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8) buyurmuştur; evet, işte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız
nimetlerdendir.” Peygamber Efendimiz’in bu sözü, orada hazır bulunan Ashab-ı Kirama öyle ağır gelmişti ki, hepsi derin derin mülahazalara dalmışlardı.
Bunun üzerine Müşfik Nebi şöyle buyurdu: “Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda “Bismillah” deyin; doyduğunuz zaman da, “Sonsuz şükürler olsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi.” diyerek o nimete şükredin.”
Bir başka gün, Enbiyalar Serveri, oruç tutmuştu; iftar edeceği zaman kendisine bir bardak süt getirmişlerdi.
Sahabe-i güzin efendilerimiz Rasûl-ü Ekrem’in hoşuna gidebilecek bir şey yapmak için can atarlardı; o gün de ikram edecekleri sütün içine biraz bal koymuşlardı.
Peygamber Efendimiz, sütten bir iki yudum alıp balın tadını hisseder hissetmez elindeki kabı mübarek dudaklarından uzaklaştırarak, “Bu nedir?” diye sorunca, “Ya Rasûlallah, hoşunuza gideceğini düşünerek süte biraz bal karıştırdık!” cevabını vermişlerdi.
Bunun üzerine Beyan Sultanı elindeki kaseyi yere koyarak şöyle buyurdu:
“Dikkat ediniz! Ben bunun içilmesini haram kılmıyorum; fakat, bilin ki, kim (yemesinde-içmesinde, giyiminde-kuşamında) Allah için mütevazı olursa, Allah onu yücelttikçe yüceltir; kim de kibirlenir ve büyüklük taslarsa, Cenâb-ı Hak onu da alçalttıkça alçaltır.
Kim iktisatlı hareket ederse, Allah onu zengin kılar; kim de israf ederse, Cenâb-ı Hak onu fakr u zarurete mübtela eyler..
ve kim Allah’ı çokça zikrederse, Mevlâ-yı Müteâl ondan hoşnut olur.”
Sözün özü; iktisat, insanı kanaatkâr kılar; hadis-i şerifin ifadesiyle “Kanaat, tükenmez bir hazinedir.” ve “Kanaat eden aziz yaşar; tamah eden zil ete düşer.” İktisat, berekete ve izzetli yaşamaya vesile olur.
İsraf ise, kanaatsizliğe, sürekli hayattan şikayet etmeye, hırsa, riyaya ve ihlassızlığa sebebiyet verir; insanın izzetini kırar ve onu başkalarına yüz suyu dökmeye mecbur eder
Borç
Hadis-i şerif’te, bir an önce borcunu ödeme imkanına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmiştir.
Borcunu hiç ödemeyen insana gelince; yine en güvenilir hadis kitaplarında, Rasûlül ah Efedimiz’in borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazını kılmadığı rivayet edilmektedir: Bir gün bir cenaze getirilir.
Allah Rasûlü “Onun borcu var mıydı?” diye sorar.
“Evet iki dinar borcu vardı” cevabını alınca,
“Arkadaşınızın namazını siz kılınız” buyurur.
Bunun üzerine, Ebû Katâde hazretleri, “O iki dinarı ben
yükleniyorum,” der ve Peygamber Efendimiz ancak o zaman o adamın namazını kılar.
Gıpta damarı
Bizim dünyamızda, gizlice iyilik yapıp, yardım ettiği fakire bile kendini bildirmeden sırra kadem basan insan çoktur.
Seleflerimizden bazısı, sadakasını
bir fakirin geçeceği ya da oturacağı yere koyup oradan uzaklaşarak; kimisi, uyumakta olan bir muhtacın cebine para koyarak; bir başkası da, sırtındaki yardım çuvalını bir kapının önüne sessizce bırakıp gözlerden kaybolarak infakta bulunmayı tercih etmişler; riyadan, süm’adan ve minnet altında bırakmaktan son derece sakınmışlardır.
Bir menkıbede anlatıldığına göre; bu fedakar ruhlardan biri de, Peygamber Efendimizin torunlarından olan İmam Ali Zeynülabidîn’di.
Kendisini Allah’a kul uğa adamış bu insanın yaşadığı dönemde halkın arasında pek çok fakir, kimsesiz ve bakıma muhtaç insan vardı.
Bunların çoğu, ihtiyaçları olan yiyecek, içecek ve giyecek eşyaların bir gece vakti kapılarının önüne konmuş olduğunu görürlerdi.
Senelerce kimin getirdiğini bilemedikleri bu eşyaları –
bir taraflarına iliştirilen ‘helâldir’ pusulasına da güvenerek– kul anmışlardı.
Yıl ardan sonra bir sabah, kapıların önü boş kalmıştı.
O gece hiçbir muhtacın eşiğine erzak çuvalı bırakılmamıştı.
Herkes bunun sebebini merak ediyordu ki, o sırada “İmam Ali vefat etti.” diye bir ses duyuldu.
Hak dostunu yıkayan, defin için hazırlayan gassal, imamın sırtına el vurunca kocaman bir nasırın varlığını görmüş ve su yerine onu gözyaşlarıyla yıkamaya başlamıştı.
Zira o koca İmam tam yirmi yedi sene fakire fukaraya çuval çuval yardım taşımıştı sırtında.
Taşıdığı yüklerden dolayı sırtı nasır bağlamıştı.
Fakat, o ölene kadar bundan kimsenin haberi olmamıştı.
Kimsenin haberinin olması da gerekmezdi; çünkü, asıl gaye Allah’ın rızasını kazanmaktı ve her şeyi bilen Allah, bir gece vakti sırtında erzak çuvalı taşıyan Zeynülâbidin’in halini de görüyor ve biliyordu.
İşte, o ve onun gibiler, nazarlarını rıza ufkuna kilitlemiş ve kul uk kulvarında rekabetsiz yarışmayı seçmişlerdi.
Dolayısıyla, kendileri gıptaya ve hele hasede hiç girmedikleri gibi, başkalarının gıpta damarını tahrik etmemeye ve yaptıkları yardımlara riya, süm’a, minnet ve eza bulaştırmamaya da çok dikkat etmişlerdi.
Hakperest
Hakperest olmak lazım; yakın ve önde olmak kimin hakkıysa onun yakında tutulması ve öne çıkarılması lazım.
Kardeşiniz değil, kardeşinizin oğlu değil, amcanız ya da amcanızın oğlu değil; kabileniz, aşiretiniz, köylünüz, kentliniz de değil.
Diyanet’e sözüm geçtiği dönemde, hiçbir Erzurumluya randevu vermedim, iş ve vazife konusunda yardım
istemek için doğup büyüdüğüm yerden gelen hiçbir insanı kabul etmedim.
Birisi oldukça liyakatliydi; çok güzel sesi vardı ve iyi bir yere müezzin olarak tayin edilmek istiyordu; yardım etmem için kaç defa geldi gitti.
Bir gün, benden aradığını yine bulamayınca merdivenlerden inerken çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı ve “Benim suçum ne, Erzurumlu olmam mı?” dedi.
Oysa, ben gençliğimden itibaren Ömerî olmaya ahd etmiştim.
Hazreti Ömer’in öz torununu sokakta görüp tanımadığını, kendi torununu tanıyamayacak kadar bütün ümmetin dert ve ızdıraplarıyla dolu olduğunu okuyup öğrenince hayran kalmıştım ona.
Evet, size de Ömerî davranışı esas almak düşer.
Eğer siz, bir Erzurumluyu kayırırsanız, Türkiye’deki seksen küsür vilayetliyi küstürürsünüz.
Fakat siz, size ait şeyleri nefy eder ve bir kenara korsanız, Allah etrafınıza öylelerini toplar ki, onlar sizin kenara koyduklarınızın kat kat üstünde size kaşı vazife ifa ederler.
Haber aldım ki yarın yâd olacakmış
Ben Abdurrahman ağabeyin yerini dolduran Mustafalardan
Sungur Ağabey gibi bazılarını gördüm.
Mesela; Mustafa Gül Abiyi gördüm ve onun Üstad’a bağlı olduğu kadar hiçbir evladın öz babasına bağlı olamayacağına da kanaat getirdim.
Tahir Abi’yi gördüm; bir kardeşinizin arkasında namaz kıldığında hıçkıra hıçkıra ağladığına ve “Bana Üstad’ın sesini hatırlattı” deyip iç çektiğine şahit oldum.
Onun sesine aşık olmuş adam, parmaklarının hareketine âşık olmuş…
Allah, Abdurrahman Abiyi almış ama Üstad’a Hulûsi Abi gibi sâdık bir talebe nasip etmiş;
Hoca Sabri gibi vefalı bir kardeş vermiş; Hasan Feyzi gibi bir aşık göndermiş.
Onun, Üstad’ın ayrılığına dayanamayarak yazdığı meşhur şiirini bilirsiniz;
“Haber aldım ki yarın yâd olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd-i elemden kime şekvâ edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.”
sözlerini hatırlarsınız.
Ya şu ifadelerini nereye koyarsınız:
“Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.”
Hasan Feyzi ağabey bir Edebiyat hocasıydı; Üstad’ı tanımış, onunla beraber hapis yatmış ve canını uğrunda feda edecek kadar ona bağlanmıştı.
Sadıklardan birisi de Hafız Ali Ağabeydir.
Üstad onun için, “Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine
ölüyorlardı.
Zannederim, o merhum benim yerimde gitti.” diyor ve ona kavuşmak için o âleme gitme adına kendisinde bir iştiyak zuhur ettiğini anlatıyor.
Hayır, şaka değil bu sözler, sadece kuru laf değil.
Hazreti Adem’in, ömründen kırk seneyi Davut Nebi’ye vermesi gibi manevî ruh dokusunun örtüşmesini gerektiren bir şey… “Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur’ân tefsiri Risale-i Nur uğrunda idam edileceksem, sehpaya “Allah Allah, yâ ResulAllah” sadalarıyla koşarak gideceğim.” diyen Zübeyr Gündüzalp gibi sadıklara has bir şey...
Cemâlini nice yüzden görem diyen diller
Mü’min en evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere de O’nun isim ve sıfatlarının değişik birer tecel isi olarak alâka duymalı ve her temâşâ ettiği şeye “Bu da O’ndan” deyip bakmalıdır.
Ne var ki, bunları hissedebilmek için;
Cemâlini nice yüzden görem diyen diller,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek.” (Anonim)
İhanet
Ümmet-i Muhammed’e ihanet, Hazreti Üstad’ın davasına ihanet, bugün dünyanın dörtbir yanına yayılan hizmet-i imaniye ve Kur’aniyeye ihanet affedilir türden değildir.
Âdet-i İlahiye açısında Allah affetmez o türlü kötülükleri; âdet-i İlahiyeye inkıyad ve saygı zaviyesinden de Hazreti Muhammed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) sahip çıkmaz o kötülükleri işleyenlere… Bu açıdan, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine darılmaz; fakat, Allah’a ve âdet-i ilahiyeye saygı ve edebinin gereği, O’nun da ses ve soluklarını tutup temkin içinde bir tavır alması gereken yerler vardır.
Öyleyse O’nun, bize küsmemesi, darılmaması, kırılmaması ve bizi terk etmemesini istiyorsak, riayet etmemiz gerekli olan hususlarda, özel ikle de âmme hakkı diyeceğimiz ve içinde Allah hakkı da bulunan meselelerde çok hassas olmamız, çok titiz davranmamız gerekmektedir.
O’na ümmet olma nisbetimizi koruduğumuz sürece, O bize küsmeyecek ve bizi kimsesizliğe terk etmeyecektir.
Bu hususla alakalı bir hadiseyi hatırlatmakta da fayda mülahaza ediyorum:
Yeni müslüman olmuş birisi, Efendimizin yanına gelerek O’ndan yardım talep ediyor.
Allah Rasûlü adama bazı şeyler vermesine rağmen adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını zorlayınca, Sahabe Efendilerimiz o şahsın üzerine yürüyor ve saygısızlığını cezalandırmak istiyorlar.
Fakat, Peygamber Efendimiz onlara mani oluyor ve başka şeyler de verip o adamı memnun ediyor.
Sonra da ashabına dönüp şöyle buyuruyor: Benimle bu köylünün durumu kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir.
İnsanlar devenin peşinde koşmuş, hep beraber onu yakalamaya çalışmışlardır ama deve kalabalıktan daha çok ürkmüştür.
Sonunda deve sahibi, “Devemi benimle başbaşa bırakın.”
Diye seslenmiş; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruvermiştir.
Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu ateşe atmış olurdunuz.
Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın.”
Bu hadisede de görüleceği üzere, Rahmet Peygamberi, kendisinden kaçanlara bile fevkalâde bir şefkat, bir mülayemet ve bir merhametle yaklaşıyor ve gönlünü herkese açık tutuyordu.
Bugün de siz, O’na olan nisbetinizi korursanız, Allah Rasûlü o nisbeti kendi eliyle koparmayacaktır.
Fakat nisbeti siz koparırsanız, bu defa O da kopan o halkayı bağlayamaz.
Çünkü, bu ilahî bir kanundur.
Çünkü, bu ilahî bir kanundur.
Allah (cel e celâluhu), “Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm - Siz, Bana verdiğiniz sözünüzde durun; Ben de ahdimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) buyurmaktadır.
“Adımını sen at; Ben onu karşılıksız bırakmam; sen hidayet üzere ol, Ben seni o yolda kimsesizliğe terk etmem.” demektedir.
Şayet bu, bir yönüyle Jean-Jacques Rousseau’nun içtimai mukavele üslubuyla ifade edeceğimiz, bir anlaşma, ilahi bir kural ve bir disiplin ise, bize o mukavelenin şartlarına riayet etmek düşer.
Biz, bize düşen yanıyla o mukaveleyi bozmazsak, Allah Teâlâ onu kat’iyen nakz etmez, Rasûlul ah da o anlaşmayı asla bozmaz...
Cânan dileyen dağdağa-i câna düşer mi
Bir gün, bazı melekler, Cenâb-ı Hakk’a, hul et ve dostluk kahramanı olarak tanıdıkları Hazreti İbrahim’in mal-mülk sahibi olması hakkında istifsarda bulunur; peygamberlik mesleğiyle onca servetin nasıl telif edilebileceğini sorarlar.
Onların maksadı –hâşâ– itiraz değildir, o zenginliğin hikmetinin açıklanmasını istemektir.
Melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler; uzun bir yoldan gelmiş, saçı-sakalı dağınık, üstü-başı perişan birer misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına varırlar ve onun duyacağı şekilde “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” derler.
Kalbi ötelerden gelen esintilere açık olan İbrahim Aleyhisselam, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u takdîs etmek için çok iyi seçilmiş bu kelimeleri ve onların seslendirilişindeki lâhûtîliği duyunca pek sevinir; “Aman Allahım, bu ne güzel bir söz!” diyerek hayranlığını ifade eder ve “Servetimin üçte biri sizin olsun, yeter ki o tesbîhi bir kere daha söyleyin!” der.
Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile o tesbîhi tekrar edince, Allah’la alakası açısından tesbîh u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman, o sözdeki derinliğin kendi ruhunda hasıl ettiği tesir neticesinde, bir kere daha aynı tesbîhi duymak için malının tamamını vermeye de razı olur.
Nihayet, “Değil mi ki bana bu tesbîhi dinletip öğrettiniz, ben de size köle oldum!” diyerek meleklere mukabelede bulunur.
Bu davranışıyla da, sahip olduğu her şeyi, hatta canını bile Cânan yolunda feda edebileceğini gösterir.
Evet, Seyyid Nigari ne hoş söyler:
“Cânan dileyen dağdağa-i câna düşer mi;
Cân isteyen endişe-i Cânana düşer mi?”
Cânan’ı diliyorsan, kalbinde can dağdağası olamaz, mal sevgisi orada yer tutamaz.
Gerekirse her şeyini, malını, mülkünü ve hatta canını bir keseye koyar; “Maksud O’dur, matlup O’dur, mahbub O” dediğin Allah uğrunda tereddüt etmeden verirsin.
Aksine, “malım-mülküm” diyor ve can derdine düşüyorsan, Cânan’a ayırdığın gönlünü fani şeylere kaptırmış ve O’na karşı gereken teveccühü gösterememiş sayılırsın
Ne sen varsın, ne ben, ne yâr
Gönüller O’na yönelse, diller –Necip Fazıl gibi– “O var” dese:
Ne sen varsın, ne ben, ne yâr, ne kimse; O var!
Bütün sevdiklerin elden gittiyse; O var!
Yıkılmaz dayanak, kırılmaz destek; O var!
Tekten de tek, bir tek, tek başına tek; O var!
Bir serçe bir kartalı
Sermayemiz acz u fakrdır bizim; çünkü, onlar sayesinde çok büyük bir kaynağa bağlanmışız.
Kendimiz fakr içinde bulunsak da hazineleri hiç tükenmeyen bir Sultan’ın köleleriyiz; acizler olsak da O’nun kudretiyle güçlenmişiz.
O’nun ihsanları karşısında şükür duygusuyla gerilmişiz.
Öyle bir şevkimiz var ki, hiçbir zaman ye’se düşmüyoruz/düşmeyiz, her an pür-neşe ve ümitliyiz; çünkü tükenmez kaynaktan nebeân eden ihsan deryasında ilerliyor ve inayet altında bulunduğumuza inanıyoruz.
Belki aciz, elsiz-kolsuzuz ama kocaman pehlivanlara da - Allah’ın izniyle- pes etmiyoruz.
Yunus Emre’nin şu sözlerini değişik münasebetlerle hatırlatmıştım:
Bir serçe bir kartalı
Sal adı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu
Bir küt ile güreştim
Elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım
Gövündürdü özümü
Maruz kaldıkları zulümlere rağmen, dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz olarak mil etin istikbali için koşturan fedakâr insanların bugünkü durumu, bir serçenin bir kartalı sal ayıp yere vurması değildir de ya nedir Allah aşkına? Küt, eli ayağı olmayan, kötürüm demektir.
Şiddet kul anmama, kötülüklere misliyle mukabelede bulunmama, kimseye lanet etmeme ve kavgalara asla girmemeye kesin kararlı, bu konularda adeta birer küt olan hasbî ruhların, kin ve nefretle oturup kalkan nifak şebekeleri karşısındaki hâli, koca koca pehlivanları -Allah’ın inayetiyle- yere serme değildir de ya nedir?
Sığmam dedi Hak arz u semaya
Ahmet b. Hanbel’in naklettiği bir hadis-i şerifte Cenabı Hak, "Yeryüzü ve gökler Beni içine almaktan aciz kaldı.
Lakin Beni, yumuşak huylu, halim-selim bir mü’min kulumun kalbi içine aldı." buyurmaktadır.
İbrahim Hakkı hazretleri çok güzel bir üslupla bu hadisi tercüme etmiş ve şöyle demiştir:
“Sığmam dedi Hak arz u semaya
Kenzen bilindi dîl (gönül) madeninden.”
Arz ve sema deyince ışık hızıyla trilyon trilyon sene ötedeki sistemleri de düşünün; o tarifi imkansız uzaklıklardan insanın şah damarına kadar olan mesafedeki her şeyi bir kitabın parağrafları, cümleleri, satırları, kelimeleri, harfleri haline getirin ve hepsini birden serin gözünüzün önüne… Onların hepsi biraraya gelse de Zat-ı ulûhiyete tam aynalık yapamaz; belki O’na dair önemli bilgiler verir ama O’nu tam aksettiremez.
Evet, arz ve sema tam bir ayna olamaz, fakat, siz O’nu kendi vicdanınızda
duyabilirsiniz; latîfe-i rabbâniyenizde, kalbinizde, fuâd dediğiniz kalbinizin o derinliğinde hissedebilirsiniz.
Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör,
M. Akif gibi,
“Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya RasûlAllah,
Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!”
deyip inlemeliler.
Ya da İslam’ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup o Muzdarip Şair‘in “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”ndeki yanık nağmeleriyle Cenab-ı Hakk’ın dergahına yönelmeliler:
Yıl ar geçiyor ki, yâ Muhammed.
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Alem bugün üç yüz el i milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu
Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,
İslam’ı bırakma böyle bîkes,
Ümmeti bırakma böyle mazlum.
Gel, ey Muhammed, bahardır
Efendimiz’in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O’na vuslat duygusuyla dolma ve gönül erde O’nun
vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma..
nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sal Allahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hasıl etmektir.
Hani Arif Nihat Asya der ya;
Gel, ey Muhammed, bahardır…
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mi’raç’tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıl ardır!”
İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve “Mi’raç’tan iner gibi gel;
bekliyoruz yıl ardır!” demeli.
Her kaçan anarsam seni
Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve O’na hamd ü senâ; Peygamber Efendimizi yâd etme ve O’na salât ü selam imanın gereğidir.
Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm’alara girmemek çok önemlidir.
Allah’ı ve Efendimizi anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım.
Bir insan, Cenâb-ı Hakk’ı andığında gözleri gerçekten yaşarmadığı ve burun kemikleri dahi sızlamadığı halde,
“Her kaçan anarsam seni, kararım kalmaz Allahım
Senden gayrı gözüm yaşın, kimseler silmez Allahım” (Yunus Emre)
der ve riyakarlıklara, yalanlara girerek Efendimize ait bazı günleri tes’îd etmeye kalkarsa, Allah’a karşı yalan söylemiş; Allah Rasûlü’ne de saygısızlık yapmış olur.
İnsan içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmeli.
Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye
duyurmamalı.
Allah adın zikredelim evvela
Mevlid ve mi’raç gibi vesilelerle Efendimiz’i bir kere daha ve daha engince yad etmenin mahzuru olmadığı anlaşılıyor.
Hatta, Allah Rasûlü kendisini meth edenlere karşı sükût buyurduğundan ve Ka’b b. Züheyr gibi şairleri tebrik edip onlara hediye verdiğinden dolayı, misyonu itibarıyla kendisini medh ü senâ ve takdir etmenin bir esas olarak sübût bulduğuna da kâil olunabilir.
Yani denilebilir ki, o sükût buyurduğuna ve hatta bazılarına hediye verdiğine göre, O’nu meth etmek sünnet ya da en azından mendub (Efendimizin bazen işleyip bazan terk buyurdukları, selef-i sâlihinin de sevip rağbet ettikleri işler) da olabilir.
Öyle ise,
Allah adın zikredelim evvela
Vacib oldur cümle işte her kula
Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi âsan eder Allah ona”
(Süleyman Çelebi)
diyerek başlayıp Peygamberimizin üstün meziyetlerini, güzel vasıflarını, ahlâkının eşsizliğini, hayatını ve mucizelerini anlatmak ve nihayet, O’nun şefâatına sığınmak, salât ü selâmlarla O’na yönelmek mendup sayılabilir.
Çünkü, bütün bunlar formül olarak ortaya konmamışsa da hepsinin aslı dinde vardır.
Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve O’na hamd ü senâ; Peygamber Efendimizi yâd etme ve O’na salât ü selam imanın gereğidir.
İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün
Alvar İmamı’nın da bir mevlidi vardır; çocukluğumuzda biz hep onu okurduk.
Bir bahisten diğerine geçerken de Silsile-i Şerif’inde yer alan ve “Allahım, lütuf ve inayet yağmurlarını bizim üzerimize de yağdır; sadece seçkin kul arını içeri aldığın dergahının kapısını bizim için de aç, bizi de haremine al” manasına gelen “İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün / Kabûl-i bâb-ı dergâh-ı harem-kün” beytini tekrar ederdik.
Nazar
Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” buyuruyor ve Cenâb-ı Hakk’ın şu iltifatkâr beyanını naklediyor: “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.”
Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa-sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu.
Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen Zat Allah Rasûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl idi.
Öyle bir şeyin adeta imkânsız olduğu bir durumda, nazarına başka hayâl er girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.
Rasûl-u Ekrem Efendimiz, bir başka zaman da, Hazreti Ali’ye, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyurmuş; bir kasde iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan
keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmişti.
Hak-hukuk
İdarecilik yaptığım dönemlerde, haylazlıklarıyla insanı şirazeden çıkaran bazı talebeler tanımıştım.
Onlardan çok azını hafif şekilde cezalandırdığım da olmuştu.
Fakat, birine karşı azıcık yüzümü ekşitmişsem, daha ilk fırsatta onu bir kenara çekip harçlık vermeye, gönlünü almaya ve hakkını helal ettirmeye çok dikkat etmişimdir.
Gerçi, o talebeler, genel tavır ve davranışlarım itibarıyla kendilerini çok sevdiğimi ve hep onların iyiliğini düşündüğümü bilir ve kat’iyen hak iddiasında bulunmazlardı.
Fakat, ben yine de küçük bir siteme bedel hiç olmazsa birkaç tatlı sözle onların gönlünü almaya çalışmışımdır.
Aradan geçen onca seneye rağmen, üzerimde hakkının kalmış olabileceğine ihtimal verdiğim insanları arayıp sormaya, izlerini bulmaya ve helal eşmeye ihtimam gösteriyorum.
Geçenlerde aklıma geldi ve birkaç arkadaşa da bu duygumu açtım; “Unuttuğum kimseler olabilir; Akademi sayfası bana isnad edildiğinden dolayı, oraya ‘Bana kimin arpa kadar hakkı geçmişse, benden kimin bir kuruş bile alacağı varsa, falan yere müracaat etsin’ şeklinde bir not düşsem!” dedim.
İnanın, gönlümün ve vicdanımın sesini dile getiriyorum; Allah’ın huzuruna birinin hakkını yemiş olarak gitmemek için başıma basılmasına bile razıyım.
Allah’tan korkan ve hak-hukuk tanıyan bir insan, “Hakkımı helal etmem için başına basmak istiyorum”
dese, ödenmemiş haklar sırtımda olarak ötelere gitmektense, öyle bir muameleyle karşı karşıya kalmayı tercih ederim.
Zannediyorum, şahsen böyle düşündüğüm ve inandığım gibi, bütün Müslümanlar da böyle düşünüyor ve inanıyorlardır.
Dolayısıyla, değil masum çocuklara işkence etmek, başkasına ait en ufak bir hakkı yemek ya da en küçük bir haksızlık yapmak bile hakiki Müslümanlardan ve İslam’dan fersah fersah uzaktır.
Bununla beraber, kim yaparsa yapsın, zulüm zulümdür; haksızlık haksızlıktır, gadir de gadirdir.
Müslümanlar içinde o türlü zulümler işleyenler varsa, onlar da dinin ruhunu anlamamışlar demektir ve irtikap ettikleri o haksızlıkların cezasını ötede mutlaka göreceklerdir.
Çocuk yuvası
Şayet Allah bir insana çocuk nasip etmemişse, o zaman, sahipsiz yakınlarından, kimsesizler yurdundan, çocuk yuvasından ya da bakım evinden bir çocuk alarak onu büyütmesi, ona kendi ruhunun ilhamlarını işlemesi ve kendisi gibi bir insan yetiştirmesi de çok büyük hayırlara vesile olacaktır.
Mevzu ile alakalı gördüğüm için Gandi’nin başından geçen bir hadiseyi hatırlatarak sözlerime devam edeceğim: Onu çok derin bir insan olarak tanıdım.
Hayatını okuduğum zaman, o derinliğini ömrünün her karesine yansıttığını ve bazı tavırları, bir kısım davranışları itibarıyla tam bir muvahhit gibi yaşadığını gördüm.
Nakledildiğine göre; Müslümanlar ile Hindular arasındaki çatışmaların kızıştığı günlerde, Hindu çocuklardan biri de hayatını kaybeder.
Çocuğun babası, Müslümanlardan bir çocuk öldürerek intikam almak için yemin eder.
Bunu haber alan Gandi, adamı çağırır ve ona niçin masum bir çocuğu öldürmek istediğini sorar.
Hindu adam, Onlar benim yavrumu öldürdüler, ben de onlardan bir çocuk öldürerek öcümü alacağım” der.
Gandi’nin mukabelesi düşündürücüdür; der ki, “Birini öldürmen, senin ölmüş çocuğunu geri getirebilir mi? İl e de
çocuğunun yerini doldurmak istiyorsan, onlardan bir çocuğu evlâtlık edin, onu kendi öz oğlun gibi bağrına bas ve güzelce yetiştir.”
Mağara hadisi
"Mağara hadisi” olarak da bilinen bir hadis-i şerifte de yine böyle bir iffet kahramanından bahsedilmektedir.
Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar.
Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile edinerek Cenab-ı Hak’tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler.
Her birinin duasıyla kaya biraz hareket eder ve nihayet o üç arkadaş kurtulurlar.
Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışına tevessül ederek niyazda bulunur; sonuncusu da, çalıştırdığı işçinin ücretini veremeyince onun parasını işletip nemalandırarak sonunda eksiksiz teslim edişi hürmetine rahmet-i ilahiyeden yardım ister.
İkinci şahıs ise, “Allahım! Amcamın bir kızı vardı.
Onu herkesten çok seviyordum.
Ondan kâm almak istedim ama bana hiç yüz vermedi.
Fakat, bir kıtlık senesinde elime düştü.
Ona kendini teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim, mecburen kabul etti.
Ne var ki arzuma nail olacağım sırada, “Allah’tan kork da iffetime dokunma!” dedi.
Ben de, o söz üzerine, insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim parayı da geri almadım.
Allahım eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!” diyerek iffetini muhafaza edişini makbul bir amel olarak Allah’a arz eder.
İşte, bu üç misaldeki afîf insanların ortaya koyduğu kahramanlıklar herkese müyesser olmaz.
Bunlar, çok istisnaî olan irade zaferleridir.
O türlü durumlarda devrilmeme her insanın ulaşabileceği bir başarı değildir.
Pek çokları o kaygan zeminlerde ayakta kalamaz ve yıkılır.
Dolayısıyla, daha o noktaya kadar götürmeden meselenin önünü almak gerekir.
Öyle tehlikeli sahalara hiç girmemek, uçurumun kenarına hiç yaklaşmamak ve günah sahil erinde asla dolaşmamak icap eder.
Hürriyet
Hürriyetin diğer bir buudunu ise, kuvvetin hakta olduğu prensibine göre hareket etmek, zalim kuvvetlerin dayatmaları karşısında asla “pes” dememek ve başka güçlerin boyunduruğuna razı olmamak teşkil eder.
"Baş eğmeyiz edânîye dünyâ-yı dûn içün;
Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız”
diyen Bâkî böyle bir hürriyet düşüncesini seslendirir.
Evet, şayet Allah’a tevekkül etmişsen ve O’na tam güveniyorsan üç-beş günlük dünya için sen de aşağılık kimselere baş eğmez, boyun bükmezsin.
Hazreti İbrahim ve ona tabi olanlar gibi “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mumtahine, 60/4) der ve hep dik durur, merdane yürürsün; ne zulmü alkışlar ne de zalime serfürû edersin.
Kadrim bilinmedi deyip darılma
Infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet ve amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara infakta bulunulması gerekmektedir.
İşte, mal ya da para, ilim veya amel, sıhhat yahut zeka..
Cenâb-ı Allah’ın lütuf buyurduğu her türlü rızıktan infakta bulunmak ve bu şekilde dine ve mil ete hizmet etmektir himmet.
Zaten, dünden bugüne bu kudsî vazifeye dilbeste olan fedakârlar, mukaddes mefkure adına bir işin ucundan tutmak için el uzatırken karşılarında kendilerine de bir el uzandığını düşünmüş, böylece hem himmet etmiş hem de himmet dilemişlerdir.
Kendi kurtuluşlarını başkalarını kurtarmaya bağlamış ve böyle bir yolda yürürken gerekirse canlarını feda etmeye bile razı oldukları gibi maddî-manevî her türlü füyûzat hislerinden feragatta bulunmayı da daha baştan kabul etmişlerdir.
Bu adanmış ruhlar kelimenin tam manasıyla beklentisizlerdir.
Evet, bu himmet kahramanları bütün bütün beklentisiz insanlardır;
zira onlar, daha yolun başında
“Kadrim bilinmedi deyip darılma!
Bilinmeden göçüp gitti büyükler.
Darılıp yerinden sakın ayrılma!
Himmet bekler taşınacak bu yükler.”
nasihatını dinlemiş ve bu sözleri bir ahd ü peyman olarak kabul etmişlerdir.
Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var
Bizim zamanımıza doğru gelinirken, yine ortada kaldırılması gerekli olan ağır bir yük vardı.
Merhum Akif’in
“Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı Hak
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!”
mısraıyla ifade ettiği gibi, samimi kullar, hakkı tutup kaldırma vazifesiyle karşı karşıyaydı ve herbiri o vazifenin kendi omuzlarına yüklendiğine inanıyordu.
Hayır ve hasenât adına yapılacak her şey hakkı tutup kaldırma, dine el uzatıp onu sürüm sürüm olmaktan kurtarma, kendi kıymetine yükseltme ve gerçek konumuna ulaştırma demekti.
Kendi muhtâc-ı himmet bir dede
"Kendi muhtâc-ı himmet bir dede
Bilmez ki gayra nasıl himmet ede."
sözünün mâsadakı olmayan hakiki mürşitler, ilâhî teveccühlerin birer aynasıdırlar; öyleyse, onlara saygıda kusur edilmemeli ve teveccühleri de hafife alınmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki, ilâhî feyizler ve bereketler o aynalar sayesinde diğer insanların ruhlarına aksettirilmektedir ve onlar, kendilerine teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile olmaktadırlar.
Yollardayız Allah’ım, Sen’den ola bir himmet
Allah Teâlâ bütün mahlukâtı merhametle görüp gözetir; ama var ettiklerinin bazılarına hususî teveccühte bulunup onları ekstra mevhibelerle serfiraz kılar.
Umumî himâye, rahmet, şefkat ve inâyet… gibi celâlî ve vâhidî tecel ileriyle her şeyi görüp gözetmesinin yanı sıra, bazı kimselere özel bir teveccüh, daha derin bir rahmet ve engin bir inâyetle muamele eder; onlara fevkalâdeden merhamet ve şefkat gibi..
cemâlî ve ehadî teveccühlerde de bulunur.
O, bütün varlık ve hâdiselere kuşatan bir nazarla baktığı aynı anda fertlere de tek tek nazar eder; onların ferdî istek ve ihtiyaçlarına, şahsî dua ve niyazlarına da cevap verir; bazılarını ziyade nimetlerle şereflendirir.
Dolayısıyla, bu manada bir himmete mazhariyet bütün kul arın ilk hedefi olmalı ve mü’minler sürekli,
“Yollardayız Allah’ım, Sen’den ola bir himmet;
Lütfunla kul arına bir kez daha imdad et!
Olmalı bir mîâdı bu teklemenin elbet;
Kurtar bendelerini, gönül erini şâd et…”
niyazıyla oturup kalkmalı, asıl himmeti Cenâb-ı Hak’tan beklemelidirler.
Hicret
Hazreti Ebu Bekir, hicret müjdesini almak için aylarca beklemiştir.
Hatta, yolculuk sırasında kul anmak üzere özel develer satın almış, onlara ihtimamla bakmış, Peygamberimiz “Allah Teala, hicret izni verdi; ben de seni beraber götürmek için geldim” deyince sevincinden hıçkıra hıçkıra ağlamıştır.
Hazreti Aişe der ki, “O güne kadar, sevincinden ağlayan insan görmemiştim.
Fakat, o gün babam sevincinden hüngür hüngür ağladı ve ‘Ey Allah’ın Rasûlü, şu iki deveyi bunun için hazırlamıştım.’ dedi.”
İşte Hazreti Ebu Bekir’in niyeti gibi bir niyet taşıyan insan nerede olursa olsun muhacir sayılır.
O sürekli hicret adına bir fırsat doğmasını bekler; bu bekleyişini de
donanımlı bir mü’min olmak ve bulunduğu yerde de insanlık için vazife yapmak adına hayırlı işlerle değerlendirir.
Takdir-i ilahi onun önüne Erzurum’u, Edirne’yi, İzmir’i veya Türkistan’ı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı da çıkarsa hakkındaki takdire razı olur ve memnuniyetle gider.
Böylece hem hicret sevabı hem de takdire rıza sevabı kazanır.
Evet, anlatmaya çalıştığım hususların hepsi bugünün nesil eri için mümkündür.
Yapılması gerekli olan iş, bilimkan olan bu şeyleri bilfi l haline getirmek, -günümüzün ifadesiyle- pratiğe dökmektir.
Ücret
Şefkat Peygamberi, hizmette önde olsa da hiç ücret beklememiş; “Sizin için şunu yaptım, bunu ettim” dememiştir.
Ashabı için nasıl büyük bir nimet olduğunu ifade ettiği anlar bile sayılabilecek kadar azdır ve Huneyn ganimetlerinin dağıtımından sonraki konuşmasında olduğu gibi o türlü hatırlatmaları da bir problemin önünü almak ve Ashabı teyakkuza davet etmek içindir.
Bildiğiniz gibi, Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönül erini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti.
Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa gençleri biraz rahatsız etmişti.
Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, halbuki en fazla payı da onlar alıyor.” demişlerdi.
Bunu söyleyenler birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi.
Çünkü, Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir.
Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti.
İşte orada kendisinin nasıl bir nimet olduğunu hatırlattı: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında da Ensar topluca “Evet, evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’nedir!”
demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlul ah’la dönmek istemez misiniz?”
hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı.
Böylece o fitnenin de önü alınmıştı.
Peygamber Efendimiz’in yaptığı iyilik, insanlara doğru yolu göstermek ve Cennet’i kazandırmaktır..
kâinatın çehresine nur saçıp varlığın doğru okunmasını sağlamaktır..
tekvînî emirlerin dilini çözüp te’vile ve yoruma hazır hâle getirmektir..
hayatın gâyesini öğreterek insanları kaostan kurtarmak ve kurtuluş
vesilelerini talim buyurmaktır..
beşerin geçeceği yol arı nurlandırmak ve onları ebedî saadete açılan koridora ulaştırmaktır.
Rasûl- ü Ekrem, insanlığa, hususîyle de kendi muasırlarına bunların hepsini, Allah’ın izniyle, bilvasıta lutfetmiştir ve karşılığında da asla “Ben size şunu yaptım, bunu ettim” dememiştir.
Çünkü, Peygamber Rahmânî’dir; “yaptım, ettim, kurdum, eyledim” sözleri ise şeytânîdir.
“Benim ilmim, benim tecrübem, benim gayretim ve benim başarım”
lafları şeytanın hırıltılarıdır.
Kutlu Nebî, böyle şeyleri hayaline ve rüyasına bile misafir etmez; çünkü O, beklentilerden, hak iddialarından ve bedel arayışlarından uzak insandır.
Nitekim, Yüce Allah, Peygamber Efendimiz’e de, “De ki: Sizden bu hizmetim için hiçbir ücret istemiyorum, ücret sizin olsun! Benim ücretim yalnız Allah’a aittir ve O, her şeye şahittir.” (Sebe’, 34/47) buyurarak, nübüvvetin ulvî ve ilâhî yönünü nazara vermiştir.
Bu beklentisizliğin neticesidir ki, Allah Rasûlü, İslâm’ı tebliğden vazgeçmesi karşılığında kendisine sunulan Mekke’nin emirliği, saltanat, mal-mülk gibi cazip dünyevî teklifleri hiç
düşünmeden reddetmiş; “Ay’ı bir elime, güneşi de diğerine koysalar, vAllahi ben bu vazifemden vazgeçmem.” demiş; fanî şeylere değer vermemiş, üsve-i hasene olan nuranî ve rabbanî bir hayatı tercih etmiştir.
Rıza-yı ilahi
İnsan yapıp ettiği hayırlı işlerde ve ibadetlerinde maddî-manevî hiçbir beklenti içinde olmamalı; her şeyi Cenab-ı Hakk’ın rızasına bağlamalıdır.
Başka beklentiler içinde olma rıza-yı ilahi peşinde bulunmaya halel getirir.
İmam Şatıbî gibi büyükler, açıklamaya çalıştığımız hadis-i şerifle ilgili şöyle bir kıssa anlatırlar.
Birisi gelip halinden şikayet eder ve der ki, “Kırk sabah cemaati hiç aksatmadım ama dilimden hikmet incileri döküldüğüne de asla şahit olmadım.
Hadiste denileni yaptığım halde, benim hikmet pınarım neden coşmadı?”
Hazreti İmam, “Çünkü, sen yaptıklarını Allah’ın rızasına bağlamadın, va’dedilen hikmeti elde etmek için sabah namazına ve cemaate yapıştın.
Şayet, sedece O’nun hoşnutluğunu dileseydin, hem rıza-yı ilahiye ulaşır hem de hikmet ehli olurdun.” cevabını verir.
Evet, her türlü işimizde Allah’ın rızası yegâne hedef ve gaye olmalıdır.
Salih amel ere ve ibadetlere terettüp eden semereler, o rızaya tabi olarak meccanen verilirse, işte o zaman
makbuldür; aksi halde, onlar asla asıl maksat yapılmamalıdır.
Edep 2
Enbiyâ-ı izamın, Ashab-ı kiramın ve Selef-i salihinin hayatları bizim için birer edep tablosudur.
Bizim de saygı duymamız ve karşılarında edep sınırlarını asla aşmamamız gereken mual imlerimiz, mürşidlerimiz ve rehberlerimiz ya da şöyle böyle kendisine çok borçlu olduğumuz insanlar vardır.
Onlara karşı edep de, nezdi uluhiyette sevap getirici ve Allah’ın rızasını kazandırıcı vesilelerdendir.
Hele bu edebimiz Allah’tan ötürü ise, yani, mahlukâtı Allah’tan ötürü sevdiğimiz gibi insanlara karşı da Allah’tan ötürü edepli davranıyorsak, o zaman gerçekten kazanma yolunda yürüyoruz demektir.
Son cümle bana, Übeyy b. Ka’b ile İbn Abbas (Allah ikisinden de razı olsun) arasında geçen bir hâdiseyi hatırlattı.
Bir gün Hazreti Übeyy ata binerken Hazreti İbn Abbas onun atının üzengisini tutar.
Übeyy bin Ka’b onun bu davranışı karşısında,
“Sen ne yapıyorsun! Sen ki Peygamberin amcasının oğlusun…” deyince;
İbn Abbas,
“Biz büyüklerimize hürmet etmekle emr olunduk.” der.
Bu defa Hazreti Übeyy, İbn Abbas’ın elini tutup öper;
“Biz de, ehl-i beyte karşı böyle davranmakla emredildik.” karşılığını verir.
Onlar, bu hal eriyle birer edep abidesi olduklarını ortaya koydukları gibi saygılarının Allah ve Peygamber sevgisinden kaynaklandığını da göstermişlerdir.
Her meselede olduğu gibi, edebi de tabiatın bir derinliği haline getirmek gerekir.
İnsan işleye işleye, düşüne düşüne, üzerinde dura dura edebi tabiat haline getirebilir.
Sâbit ibnu Kays
“Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin.” denmektedir.
Bu ayet nazil olduğunda, Sâbit ibnu Kays ibni Şemmas (radiyAllahu anh) evine kapanmış, “Ben Cehennemliklerdenim.” diyerek ağlamaya durmuştu.
Peygamber Efendimiz, onun komşusu olan Sa’d b. Muaz’a, “Sabit ne halde, rahatsız mı?” deyince; o da gidip arkadaşının halini sormuştu.
Sabit b. Kays, “Bu âyet indirilince çok korktum; ben sizin en gür seslinizim, demek ki ben Cehennemliklerdenim.” cevabını vermişti.
Hazreti Sa’d durumu Peygamberimize anlatınca,
Rasûlul ah, “Hayır o, Cennetliklerdendir.” buyurmuş, Sabit hazretlerini yanına çağırarak ona “Sen hayır ile yaşayacak, hayır ile öleceksin.” müjdesini vermişti.
Sabit b. Kays hazretlerinin sesi çok tizdi; konuştuğu zaman mikrofon kul anıyormuş gibi olurdu.
Peygamber Efendimiz onun bu halinin tabiî ve yaratılıştan olduğunu
anlatarak onu tesel i etmiş; ayette kastedilen kimselerin, Peygamber huzurunda duruşun âdâbına riayet etmeyen, kaba kaba konuşan ve sesini yükseltip bağıran insanlar olduğunu belirtmişti.
Kur’an-ı Kerim tezgahında terbiye gören Sahabe efendilerimiz, zamanla tam bir saygı topluluğu durumunu ihraz etmiş ve hal eriyle örnek olabilecek duruma gelmişlerdi.
Artık, Allah Rasûlü’nün huzurunda hiçkimse sesini yükseltmiyor, herkes pesten konuşuyor ve çok edepli davranıyordu.
Onlardan hiçkimse söz kendisine verilmeden konuşmuyor; birisi konuşacağı zaman da önce sesini akort ediyor, ne diyeceğini önceden belirliyor, az kelimeyle çok mana ifade etmeye çalışıyor ve asla gereksiz konulara girmiyordu.
Edep
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sal Allahu aleyhi ve sellem) Allah karşısındaki edebi tarife gelmeyecek kadar derindir ama O’nun Hazreti Cebrâil’in edebiyle alakalı söyledikleri, “Cevâhir kadrini ancak cevher-füruşân olan bilir.” hakikatine tam bir misaldir.
Efendimiz der ki; “Mi’rac gecesi Belli bir noktada, Cebrâil aleyhisselamı eskimiş bir elbisenin perişaniyetinde gördüm.
O noktaya vardığında adeta ayaklarının bağı
çözülmüş; eskimiş bir elbise gibi yığılıp kalmıştı.
Allah korkusu onu bu hale getirmişti.
O zaman bir meleğin Cenab-ı Hakk’ı nasıl bildiğini anladım.” İşte, Cibril-i Emin’in o hâli bir melek haşyeti ve Cenab-ı Hakk’a karşı derin bir saygının neticesidir.
Demek ki, Allah’a karşı edep bile bir manada herkesin kendi idrak ve ihsas ufkuna göre değişmektedir.
Mesnevî’de anlatılan bir menkıbe bu idrak ve ihsas farkına güzel bir misaldir: Musa (aleyhisselam) bir gün bir çobana rastlar.
Çoban, “Ey kerem sahibi Allah’ım, neredesin ki sana kul olayım; çarığını dikeyim, elbiseni yıkayayım..
Yüce Rabbim sana süt ikram edeyim.
Bütün keçilerim sana kurban olsun.” deyip durmaktadır.
Hazreti Musa, “Kiminle konuşuyorsun?” deyince, çoban “Yeri göğü yaratan Rabbimle konuşuyorum.” der.
Allah’a bu şekilde hitap etmenin doğru olmadığını öğrenen çoban sözlerinden dolayı çok pişman olur ve mahcubiyet içinde çeker gider.
Biraz sonra Hazreti Musa’ya, “Kulumuzu bizden ayırdın.
Biz söze ve dile bakmayız, gönüle ve hâle bakarız.” diye vahiy gelir.
Evet, onun hali, bir çobanın kendi felsefesine göre Cenâb-ı Hakk’a karşı kul uk sergilemesini, edep ve saygısını ifade etmektedir.
Siz onun halini kitaplarda hiçbir yere koyamazsınız.
Hiçbir kitap onun Cenab-ı Hakk’a hitaben söylediklerini ve O’nun hakkındaki mülahazalarını bünyesinde kabul etmez.
İhtimal bizim edep telakkimiz de, peygamberlerin edep anlayışıyla kıyaslanınca o çobanınkine benziyordur.
Zaten, biz de onlara kıyasla o çoban gibiyiz; dolayısıyla, o mazur görüldüğü ve kendi idrak seviyesine göre değerlendirildiği gibi, biz de onca hatalarımıza rağmen mazur görülebiliriz.
Ya râb, belayı aşk ile kıl aşina beni
Fuzuli ne güzel söyler:
“Ya râb, belayı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni
Az eyleme inâyetini ehli derdden
Yani ki çok belâlara kıl mübtelâ beni” der
Evet, bu ölçüde bin belaya maruz kalsa da, adanmış ruh, Allah yolunda başına gelenlerin hepsine katlanacak; fakat katiyen bunları –haşa ve kel a- Allah’tan bir şey koparmak için vesile yapmayacak, bir peyleme mevzuu haline getirmeyecek ve asla bir sermaye gibi görmeyecek.
İbadet ü taatini de, belalara sabrını da dünyevî-uhrevî semerelere bağlamayacak.
Belki diyecek ki, “Ben hak yolundayım, Allah da beni imtihan ediyor.” Cenab-ı Allah demiyor mu: “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz.” (Bakara, 2/155)
Bir cefâkeş âşıkem ey yâr senden dönmezem
"Terk-i ukbâ”ya gelince; adanmış insanda dava uğruna ortaya koyduğu cehd ve gayrete mukabil ahireti kazanma mülahazası da olmamalıdır.
Bir insan, Allah’a kul uğunu, ibadet ü taatini, evrâd u ezkârını, hatta i’la-yı kelimetul ah yolunda mücahedesini, icabında zindanlara girmesini, değişik belalar altında kalıp prenslenmesini, sıkıntılara maruz kalmasını..
doğrudan doğruya Cennet’i kazanmaya bağlıyor ve bütün bunlarla Cennet’e girmeyi esas maksat yapıyorsa, o insan, kazanma kuşağında kaybediyor demektir.
Adanmış bir insanın başına, bunların hepsi gelebilir; fakat o bunlarla ahireti peyleme peşine düşmemelidir.
Demelidir ki, “Allahım, eğer ben bütün bunlarla Sana yaklaşıyorsam, kendimi çok talihli bir insan sayacağım.
Ben, başka değil, sadece Senin rızanı arıyorum.”
Evet, adanmış bir ruh yapıp ettiği her şeyi ve başına gelen bütün musibetleri sadece O’nun hoşnutluğunu kazanma hedefine bağlamalı ve Nesimi gibi:
“Bir cefâkeş âşıkem ey yâr senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr senden dönmezem” demelidir.
Azeri Şair, Allah hakkında “neccar” tabirini kul anıyor.
Cenab-ı Hakk’ın öyle bir ismi yoktur; fakat şair O’na isnad ettiği bir fi le binaen kendince bir de isim uyduruyor.
“Neccar” marangoz, testere kul anan demektir.
“Erre”, Oğuz dilinde testere manasına gelir.
Nesimi şöye devam ediyor:
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr senden dönmezem.”
İşte dava adamı da başına testereler bile konsa, hançer ile yüreği de yarılsa yine de hâline razı ve Rabbinden hoşnut olmalı, O’nun rızasını tahsile çalışmalıdır.
Terk-i dünya
Bediuzzaman hazretleri, dünya hakkındaki bir başka değerlendirmesinde, bu dünyanın kesben değil kalben
terkedilmesi gerektiğini söyler.
Eğer, insan dünyayı bu espri içinde anlayabilirse, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve bir Karun gibi zengin olabilir.
Çünkü, böyle biri iktiza ettiği an, elinde-avucunda ne varsa, hepsini Rabbisinin rızası istikametinde infak edebilir.
Bu konuda Hazreti İbrahim‘le alakalı olarak anlatılan menkıbe çok ibretâmizdir: Melekler Cenab-ı Hakk’ın, İbrahim aleyhisselama “Halilim” demesindeki hikmeti sorarak hul et ve dostluğun servetle bağdaşıp bağdaşmayacağını öğrenmek isterler.
Evet, Allah ona “Halil” demişti.
Peygamber Efendimiz kendisine “Allah’ın dostu” diyenlere karşı; “O, Hazreti İbrahim’di” buyurmuştu.
Gerçi, Kendisi de Habibul ah’tı ve Habib, Halil’den üç kadem ilerdeydi –bu mevzuyu Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki “hul et” bahsine havale edip geçelim- Fakat, Efendimiz “Halil, Hazreti İbrahim’dir” diyerek dedesini işaret ediyordu.
İşte, Hak dostluğuyla servetin aynı çizgide buluşup buluşamayacağını istifsar eden melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler.
Melekler, uzun bir yoldan gelmiş, saçı- sakalı dağınık, üstü-başı perişan bir misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına gelip aç olduklarını söylerler.
O da bir koyun kesip, pişirir ve ikram eder. 2/5
Melekler, yemeğe başlarken "Bismillah" yerine, kendilerine has bir zikir sayılan "Subbûhun Kuddûsün (Rabbunâ ve) Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh" derler.
Bu tesbih, vahiyle yunup yıkanmış o pak gönle öyle tesir eder ki, “Aman, bu ne güzel bir söz” der ve koyunlarının dörtte biri karşılığında o sözü tekrar etmelerini yalvarırcasına ister.
Hani, çok profesyonel birisinden bir makale yazmasını istersiniz de, daha makale bitmeden, yazdığı iyi bir dibaceye, bir mukaddimeye bile hayran kalırsınız; kalırsınız da, o cümleleri ancak o şahsın biraraya getirebileceğine kanaat getirirsiniz.
Hele, biraz da yazıdan, üsluptan anlıyorsanız hayranlığınız daha da artar.
İşte, o tesbihin manasındaki derinliği de Allah’la alakası açısından tesbih u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman çok iyi anlıyor; anlıyor ve “koyunlarımın yarısı sizin olsun, n’olur bu sözü bir kere daha tekrar edin..." diyor.
Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile söyleyince, o tesbih Hazreti İbrahim’in letâifinde öyle bir tesir icra ediyor ki, dünyayı kesben değilse de kalben terketmiş olan o büyük Nebi, bir kere daha aynı tesbihi duymak için malının tamamını vermeye de razı oluyor.
Evet, servetin başında böyle iğreti durma, Hâlik-ı kainat adına veya O’nun adını yüceltme ve O’nun rızasına ulaşma uğrunda hemen her şeyi çok rahatlıkla elinin tersiyle itecek kadar dünyayı kalben terk etme çok
önemlidir.
“Acaba İbrahim Nebi gerçekten böyle bir fedakarlıkta bulunmuş mudur?” Hazreti İbrahim’in bu kıssası bir menkıbe olsa da ya da üstureye benzese de, Halilurrahman’ın bütün hayatı o tür fedakarlık ve teslimiyet örnekleriyle doludur.
Hazreti Hacer’i götürüp otsuz, susuz, ağaçsız, insansız bir yere bırakmasından oğlunun boğazına bıçağı çalmasına, Mısır, Şam ve Mekke arasında hicret mekikleri dokumasından ateşe atılması esnasında “Rabbim hâlimi biliyor ya!..” demesine ve teslimiyetine kadar ömrünün her anı onun bu fedakarlığı yapabileceğini göstermektedir.
Yine aynı konuda bir başka menkıbe anlatılır: Bir adam, "Benim ayağım, bütün velilerin omuzları üzerindedir.."
diyen şu veliyi göreyim düşüncesiyle Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin evine gider.
Kapıdan içeri girince, köpeklerin boynunda altın tasmalar görür.
Bu durum karşısında iyice şaşıran adam, "Köpeklerinin boynuna altın tasma takacak kadar dünyaya dalmış bir insan nasıl veli olabilir?!." diye içinden geçirir.
Hazretin huzuruna vardığında, daha o bir şey söylemeden, Hazret, “Efendi! Efendi! Biz onları gönlümüze sokmadık; pisi pise layık gördük, pisin boynuna taktık." deyiverir.
İşte, terk-i dünya budur; dünyevî her türlü imkan mevcuttur; ama kesben terkedilmeyen dünyaya kalben sırt dönülmüştür.
Niyet ve amel bu olduktan sonra da dünya malının hiç mi hiç zararı yoktur.
Asıl önemli olan, ihtiyaç anında bütün dünyevî imkanları din-diyanet adına, i’la-yı kelimetul ah ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanma hesabına feda edebilmektir.
Der tarîk-i Nakşibendî
Malumunuz olduğu üzere, Üstad hazretleri de, bu “terk” meselesini değişik yerlerde anlatır; acz, fakr, şevk, şükür, şefkat ve tefekkür yolunu izah ederken, Nakşibendî tarikatında bir esas olan “terk” mesleğine de değinir.
Evet, Muhammed Bahauddin Nakşibend hazretlerinin yolunda dört şeyi terketmek lazımdır ki; bu esas Farisî bir beyitle ifade edilmiştir:
"Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk,
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk"
Rıza-yı ilahîye vasıl olabilmek için terkedilmesi gereken dört şeyden ilki dünyadır.
Mesnevi-yi Nuriye’de, dünyayı terketmenin ölçüsü verilirken, “dünya hayatına ait işlerden kazandığına sevinmeme, kaybettiği şeye de
üzülmeme” esası zikredilmektedir.
Yani, dünyayı terketmeyi başaran bir insan, bütün yeryüzü onun olsa, dünya kadar mal-mülk edinse de çok sevinmeyecek, nimete şükretmekle beraber, “Bu kazancım önemli değil Allahım; çünkü benim için Sen ve Senin rızan önemlidir.” diyecek; bütün dünyayı kaybetse de sabırla mukabelede bulunacak ve mahzun, mükedder olmayacaktır.
Mâdem ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin
Mü’min ümitli, gayretli, azimli ve Cenâb-ı Allah hakkında hüsn-ü zanlı olmalıdır.
Sözlerimizi yine Mehmet Akif’in yanık nağmeleriyle bitirelim:
“Mâdem ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;
Mâdem ki ondan daha mel’un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-i Hudâ’dan
Hüsrâna rızâ verme… Çalış… Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!”
Tembellik
Bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Ebû Umametü’l-Bâhili hazretlerini, Mescid-i Nebevî’de mahzun, mükedder, kalbi kırık ve boynu bükük oturuyorken görmüş ve hemen o halinin sebebini sormuştu.
Ebû Umame, “Ey Allah’ın Rasûlü, evde yiyecek bir şey yok ve fakr u zaruret had safhaya ulaştı.
Peşimi bırakmayan bir sıkıntı ve bazı borçlarım sebebiyle böyle gamlıyım.” cevabını vermişti.
Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz, ona sabah akşam şunları söylemesini tavsiye buyurmuştu: “Allah’ım tasadan, kederden, eli kolu bağlı miskin miskin
oturmaktan, temBellikten, korkaklıktan, malımı ulvî bir gaye için verememe cimriliğinden, borç altında ezilmekten ve düşmana mağlup olmaktan Sana sığınırım.”
Ebu Umame hazretleri bu sözlerin manasını anlamış; hem Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip niyazda bulunmuş hem de fi lî duayı da yerine getirme düşüncesiyle çalışmış, gayret göstermiş; tasa ve kederden kurtulduğu gibi borçlarını da ödemişti.
“Acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım” dedikten sonra, o, hâlâ bir kenarda oturup el-
âlemin avucuna bakamazdı.
Artık bu safhada ona düşen vazife, dua ettiği hususları fi liyâta dökmekten ibaretti.
Evet, teşriî emir ve nehiyleri gözetip dinin “yap” veya “yapma” dediği hususlarda emre imtisal etmenin yanısıra, tekvinî emirlere riayet etmek, yani, Allah’ın kainatta câri sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmek de takvanın önemli bir buududur.
Biz, mil et olarak, takvanın çok önemli bir yanı olan “tekvinî emirleri gözetme” esasına gereken değeri vermeyince zenginliklerimizi bir bir kaybetmiş ve ezilmişiz.
Daha sonra, bu hatamızı telafi etmeye çalışırken daha büyük bir hataya düşmüşüz: Batı’nın muvaffakiyetini dünyayı çok iyi okumalarında ve onun üzerine yoğunlaşmalarında görmüş, “Biz de kevnî kanunları değerlendirerek onlara yetişeceğiz.” demişiz; ama ne yazık ki, mukaddes değerlerimizi bir kenara atmakla işe başlamışız.
Şehâmet dîni, gayret dîni ancak Müslümanlık’tır
İnanan bir insan, sadece Kadîr-i Zülcelâl, Hakîm-i Zülkemâl, Hâlık-ı Kâinat ve her şeye gücü yeten Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz’a kulluk eder ve o kulluğuna karşı da hiçbir alternatif tanımaz.
Öyleyse, miskinliğin, zilletin, başkaları karşısında serfürû etmenin ve küçük bir menfaat için el-etek öpmenin zıddı olarak kul anılan celâdet bir mü’min sıfatıdır.
Mü’min cesurdur, yiğittir; korku ve yılma bilmeyen bir kahramandır.
Mehmet Akif bu hakikati ifade sadedinde şöyle demiştir:
Şehâmet dîni, gayret dîni ancak Müslümanlık’tır;
Hakîki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet, meskenet, dünyâda, sığmaz rûh-i İslâm’a…
Kitâbul âh’ı işhâd eyledim -gördün ya- da’vâma.
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müthiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın!
Bizim tarihimiz, özellikle de îtilâ (yükselme) dönemlerimiz bu celâdet ve şecâat ruhunun en mümtaz kahramanlarıyla doludur.
Ey dipdiri meyyit, İki el bir baş içindir
İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve nâkıs görmesi onu ümitsizliğe değil, bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehd u gayrete sevketmelidir.
M. Akif’in meşhur şi ri bu hususda ne tatlı ve yürekten bir çağrıdır:
Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir.”
Davransana… El er de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
…
Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar
…
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.
Ey mil et-i merhûme, sakın ye’se kapılma
Biliyor musunuz, korkudan yüreğimin ağzıma geldiği anlar çok olmuştur!..
“Acaba ölünce bir çukura mı yuvarlanırım, ne olur benim hâlim?” şeklindeki endişeler zihnimi, hayâlimi sarınca saatlerce kıvrandığım, uyuyamadığım geceler vardır.
Ama eksiklerime, daha iyi bir kul olma adına fevt ettiğim fırsatlara rağmen, ben hiç bir zaman ye’se, ümitsizliğe düşmedim.
Ümitsizlik
Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd bin Hattâb’ın şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanmış;
“Sabâ yeli estikçe Zeyd’in kokusunu alıyorum.” diyerek hüzünlenip ağlarmış.
Bir gün şâir Mütemmem bin
Nüveyre onu ziyârete gelmiş.
Mütemmem’in kardeşi Mâlik de Yemâme Savaşında yer almış ama mürtedlerin
safındayken ölmüş.
Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmen, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid
olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e girdi.
Eğer benim kardeşim de senin
kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiç hiçbir zaman ağlamazdım” demiş.
Malumdur ki, Hazreti Ömer’in hüznü bunları bilmediği için değildi, ama kader-i ilahîye razı olmakla beraber sevdiklerden ayrılanın kalbinin hüzünlenmesi, gözünün yaşarması da insanın tabiatının icabıydı.
Evet, olduğumuza da hamd olsun; ya sokaklara korku salan şu serâzât, çakırkeyf insanlar gibi olsaydık; ya talihsizler safında yer alsaydık..
bu hâlimize de hamd olsun, demeli.
Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamd u senâ mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen ye’se düşmemeli.
Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevketmeli..
Bildiğiniz gibi, hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor.
Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “İnne’l-emra ciddün – Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” diyor.
Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “VAllahi, nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.”
cevabını veriyor.
Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî..
gibi insanlar rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını havf ufkunda sürdürmüş; hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet u taatlerine hiç bel bağlamamış, imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır ama bütün bunlara rağmen ümitsizliğe de katiyen düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin onların imdadına da yetişeceği recasını gönül erinde hep canlı tutmuşlardır.
Allah dostlarının hiçbirisi ye’se düşmemiştir; çünkü Hazreti Üstad’ın ifadesiyle; Yeis, mâni-i herkemâldir..
Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale ve tamamiyete yürümeleri mümkün değildir.
Tertip ve düzen
Küçük bir evi birkaç arkadaşla paylaştığım dönemlerde talebe arkadaşların kaldığı bazı evlere de gider, misafir kalırdım.
Beraber olduğumuz bazı arkadaşlar vardı ki, belki senelerce gidip gelmeme rağmen onlara bir yemek yapmasını bile öğretememiştim.
Hatta, aralarında “Hocam, siz yemek yapın, kapları biz yıkayalım” diyenler vardı.
Onları kınamıyordum; çünkü, o hallerini, yetiştikleri kültür ortamına, aile muhitine ve eğitim seviyesine veriyor; o zamana kadar onlarda düzen duygusunun inkişaf etmemiş olduğunu düşünüyor ve gücüm yettiğince tertip ve düzene alıştırmaya çalışıyordum.
Tertip ve düzene alışmamış talebelerin kaldığı bazı evler derbederdi ve münevver insanların meskûn bulunduğu bir ev olma havasından uzaktı.
Fakat, oralarda da kitaplarla içli dışlı olunuyordu ve ilme açık duruluyordu.
Her yanları mâmur değilse de, mâmur olan bu yanları vardı ve onun hatırına eksiklerine katlanılıyordu.
Fakat, öyle evler de vardı ki, her bölümü “gelin odası” gibiydi.
Onların her köşesinden evrâd ü ezkâr sedası yükselir ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni güne, itmi’nan ve lezzet dolu duygularla başlarlardı.
Kalblerinin balansını, imana ve Kur’an’a göre ayarlamış bu talihliler, içlerindeki tertip ve düzenin akislerini evlerinin bütün köşelerine yansıtır ve misafirlerine sundukları ikramlarla beraber onlara göz zevkini de tattırırlardı.
Tertip ve düzen, özel ikle toplu kalınan yerlerde kul hakkı zaviyesinden de çok önemlidir.
Dikkatsiz yaşayanlar diğer insanları rahatsız ederler.
Dağınıklık, hassas ruhlarda huzursuzluğa sebebiyet verir.
Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir mezarın kazılması sırasında elinde kazma bulunan şahsa işaret ederek “Şuraya iki kazma vursanız” gibi bir söz söyler.
O sahabi efendimiz “Bu şekilde kalmasının bir mahzuru mu var ya RasulAllah?” deyince Rasûl-ü Ekrem efendimiz “Gözü tırmalıyor” der.
İşte bazı körler vardır; gözü mü yok, yoksa tırmalanmayı mı hissetmiyor bilinmez, onlar dağınıklıktan rahatsız olmayabilirler.
Fakat, o düzensizlik hali bir başkasını rahatsız ediyor ve onda gerilim yapıyorsa, ona sebebiyet veren insan kul hakkına girmiş olur.
Bazen de “Başkası temizlesin, başkası düzenlesin” türünden duygu ve düşüncelerin neticesi olarak hareketsiz kalmak ve işin ucundan tutmamak diğer insanları –affedersiniz- akılsız ve aptal yerine koymak gibi olur ki, bu da çok büyük bir saygısızlıktır ve aynı zamanda kul hakkını çiğnemek sayılır.
Süfran-ı Sevri hazretleri
Bir gün, Süfran-ı Sevri hazretlerinin elinde bir sürü dinar gören bir adam, “Seni Hak dostu olarak biliriz, elindeki bu paralar da neyin nesi?” deyince, Hazreti Süfyan, “Öyle deme; eğer bu kadarcık bir mala sahip olmasaydık, idareciler bizi kapılarında dilenci yapar, eşiklerine mendil serdirirlerdi” der.
İşte, başkalarına el açmamak ve onun bunun kapısında mendil sermemek için her mü’min çalışıp çabalamalı, alın
teriyle kendi geçimini sağlamalı ve aynı zamanda, kazancında ihtiyaç sahiplerinin de hakkı olduğunu düşünerek malının şükrünü de kendi cinsinden eda etmelidir.
Hz. Aişe-i Sıddîka
Hazreti Sıddîk’ın sıddîka kerimesi Aişe validemiz de babası gibi îsar ufkunda cömertlik ortaya koyan bir insandı.
Kendisine, Hayber ve Fedek arazilerinin gelirlerinden verilen bir miktar para vardı.
Ayrıca, Hazreti Ömer, Ezvâc-ı tâhirât’ı ilk saftakiler arasında mütalaa etmiş ve onlara ayrılan miktarı yükseltmişti.
O sevgili annemiz eline binlerce dinar geçmesine rağmen vefat ederken arkada dünya adına hiçbir şey bırakmamıştı; çünkü, eline geçen her şeyi Allah yolunda infak etmişti.
Diğer yönleriyle ne kadar derinse, cömertlikte de o kadar derindi.
İlim alanında o denli ileriydi ki, Hazreti Urve onun hakkında “Hem fıkıh hem tıp ve hem de şi r sahasında Hazreti Aişe’den daha bilgilisini görmedim.” demişti.
Ebu Musa El-Eşarî hazretleri de, “Ne zaman bir meseleyi ya da hadisi anlamakta zorlanıp Hazreti Aişe’ye sorsak mutlaka onda bir cevap bulur ve müşkilimizi hal ederdik”
itirafında bulunmuştu.
O mual a annemiz söz söylemesini öyle güzel becerirdi ki; Ahnef bin Kays “Ben Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın ve Hazreti Ali’nin (Allah hepsinden razı olsun) hutbelerini dinledim.
Fakat, Hazreti Aişe’nin dudaklarından dökülen sözler kadar güzel ve anlaşılır olanlarını ondan başkasından duymadım.” şeklinde takdirlerini dile getirmişti.
Adını her anışımda “Anam!..” deyip “Öz anama bu kadar tatlı “anam” demedim o da darılmasın” düşüncesiyle yad ettiğim mual a validemiz, ibadet ü tâatinde o kadar engindi ki; Kasım b. Muhammed “Hazreti Aişe, Ramazan ve Kurban bayramları hariç senenin bütün günlerini oruçlu geçirirdi” haberini vermişti.
Bir gün yanaklarından süzülen yaşları görünce “Aişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soran Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya RasûlAllah?” şeklinde cevap veren gözü yaşlı anamızın kalbi de o kadar ince idi ki; Urve hazretleri “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim.
Yine bir gün erkenden ona uğradım.
Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik.
Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor; bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor.
Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum.
Fakat, o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim.
Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu.
İşte, bütün yönleriyle bir derinlik ve enginlik abidesi olan Aişe-i Sıddîka annemiz cömertlikte de benzersizdi.
Rivayet edildiğine göre; bir gün yetmiş bin dinarı halka paylaştırmış, sonra da oturup elbiselerini yamamış ve o yamalı elbiseleri giymişti.
Bir başka gün, payına düşen bir malı yüz bin dinara satmış, eline geçen parayı muhtaçlara dağıtmış ve o günün akşamında da, kendisine ayırdığı arpa ekmeğiyle ancak iftar edebilmişti.
Allah’la münasebetlerinde o kadar derin olan anamız, insanları düşünme ve cömertlikte de o denli engindi.
Dini anlama arzu ve iştiyakı zaviyesinden eşsiz olduğu gibi, Allah’a, Rasûlü Ekrem’e, salih kimselere ve Cennete yakın olma, Cehennem’den de fersah fersah uzak bulunma vesilelerini kavramadaki basireti açısından da benzersizdi.
Bunları yaptığı dönemde o henüz yirmili yıl arını yaşıyordu.
O genç yaşına rağmen bilinmesi gereken mevzuları çok iyi kavramıştı.
Kendisine bir husus sorulduğunda dinin objektifliği içerisinde cevaplar veriyor; hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemiyordu.
Fakat, şahsî hayatı adına sadakat ve vefasına yakışır bir duruş ortaya koyuyor; hep sika ufkunda ve îsar burcunda seyahat ediyordu.
Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader
Tevekkül”, Allah’a güven ve itimat ile başlasa da onun ötesine çıkmak mümkündür.
Kalben beşerî güç ve kuvvetlerden tamamen sıyrılıp neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale ederek tam bir itimada ulaşma ufkunda noktalanan rûhanî seyrin “teslim”, “tefviz” ve “sika” mertebeleri de vardır.
İşte, bir insan “çocuklarımın geleceği” deyip onlar için yatırım yaparken bir diğerinin
Enderûnî Vâsıf gibi:
“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader
Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.”
demesi de yadırganmamalıdır.
Bir insanın, beş-on yıl sonrasını düşünüp başkalarına muhtaç olmamak için tasarrufta bulunması beşer fıtratına verilirken, bazı insanların da İbrahim Hakkı hazretlerinin,
“Sen Hakk’a tevekkül ol,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler."
sözleriyle ifade ettiği tevfiz zirvesinde seyretmeleri de o derecenin insanlarına has bir hal olarak değerlendirilmelidir.
Din kolaylıktır
Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bu din kolaylıktır.
Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insanın mutlaka bir kısım eksik ve kusurları olur ve) galibiyet dinde kalır” buyurmuş ve ümmetine bir tavsiyede bulunurken iki şeyden birini tercih edecekse daima kolay olanı tercih etmiştir.
Kendisi dinin emirlerini kılı kırk yararcasına yaşasa da ümmetini irşad ederken mutlaka insan fıtratını gözetmiş ve dinin objektifliğine göre hükümler vermiştir.
Mesela; Hazreti Ali ve Osman bin Maz’un gibi bazı sahabe efendilerimiz, dünyevî duygulardan bütünüyle sıyrılmak, mâsivâyı zihinlerinden tamamen atmak, kalblerini sadece Sultan’a ait bir saray haline getirmek, kendilerini iyice ibadete vermek ve vakitlerinin hepsini Allah’a kul ukta geçirebilme gayesiyle hadımlaşmak isteyince, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz “Allah’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim.
Bununla beraber, ben ibadet ediyorum ama hanımlarımın hakkını da gözetiyorum.
Gece ibadetimi yapıyorum fakat istirahat de ediyorum.
Bazı günler oruç tutuyor, diğer günleri ise oruçsuz geçiriyorum.
Bu, benim yolumdur.
Kim benim yolumdan yüz çevirirse, o benden değildir.” demiş ve getirdiği dinde ruhbanlık olmadığını beyan buyurmuştur.
Mevzuyla alakalı bir rivayet de şöyledir: Bir gün, Selman-ı Farisî efendimiz Ebu’d-Derdâ hazretlerini ziyaret eder.
Ebu’d-Derdâ’nın hanımını eski ve yırtık bir kıyafet içinde görünce, “Bu halin ne?” diye sorar.
Kadıncağız,
“Kardeşiniz Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alakası kalmadı” der ve o halinin sebebini ima eder.
Ebu’d-Derda hazretleri eve gelince Hazreti Selman’a yemek getirerek, “Sen buyur, ben oruçluyum!” der.
Selman-ı Farisî,
“Hayır, sen yemezsen ben de yemem” deyince beraberce yerler.
Yatsının üzerinden çok az bir zaman geçmiştir ki, Ebu’d-Derdâ, Hazreti Selman’dan gece namazı için müsaade ister ama o “Biraz uyu” der.
Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak için tekrar yeltenince Selman-ı Farisî yine, “Biraz uyu!” der.
Gecenin sonuna doğru Selman efendimiz “Şimdi kalk!” deyip arkadaşını çağırır ve beraberce namaz kılarlar.
Namaz bitince, Hazreti Selman şu nasihatı hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var.
Her hak sahibine hakkını ver.” Ertesi gün Hazreti Ebu’d-Derdâ durumu anlatınca, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), “Selman doğru söylemiş, doğruyu göstermiş” buyurur.
Latife
Kasdî ve iradi olarak lâubâlîliğe, birilerini güldürmek için şakalar yapmaya, ölçüsüzce gülmeye ve güldürmeye, dolayısıyla zamanı israf etmeye müsaade yoktur.
Allah Rasûlü, bazı insanların güldüğünü görünce “Cennetten müjde mi aldınız?” deyip onları ikaz buyurmuştur.
Ne var ki, bazı hak dostlarının, sürekli marifet ufkunda bulunmaları itibariyle hep mehabet ve mehafet yaşayan müritlerine biraz nefes aldırmak ve tam canları gırtlaklarına geldiği sırada onlara oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere başvurmaları türünden, bazen hikmet edalı olan ve belli bir gayeye matuf dile getirilen mizah diyebileceğimiz türden latife, nükte, kıssa ve menkıbelerin anlatılmasında da bir beis olmasa gerektir.
Mesela; IV. Murad devrinde, Erzurum’da bir Habib Baba varmış.
Evliyaullah’tan olduğu söylenen bu zat, hacca gitmeye karar vermiş.
O dönemde hacılar dört bir taraftan gelip İstanbul’da toplanır, oradan da kervanlar halinde yola çıkarlarmış.
Habib Babada, İstanbul’a kadar gelmiş ve “Yola çıkmadan evvel bir temizlik yapayım” deyip bir hamama gidivermiş.
Olacak ya, o gün Padişahın vezirleri hamamı kiralamış ve kendilerine tahsis etmişler; dolayısıyla da onlardan başka kimse içeri alınmamış.
Habib Baba da bu yasağa takılacakmış ki, “Ben şu kurnacıkta yıkanıveririm” diye yalvarıp yakarınca, oranın sahibi bu ihtiyarın haline acımış ve ona bir köşede yıkanması için izin vermiş.
Çok geçmeden vezirler bütün ihtişam ve debdebeleriyle gelmişler.
Bu arada, tebdil-i kıyafet ederek halkın içinde dolaşmayı itiyad edinen IV.Murad da, bu hamama gelmiş ve o da yalvarıp yakarınca bizim Habib Baba’nın yanında yıkanmak şartıyla içeri girmiş.
Bir aralık, Habib Baba ona sırtını keselemeyi teklif etmiş ve keselemiş.
Sonra sırt keseleme sırası padişaha gelmiş.
IV.Murad elindeki keseyi Habib Baba’nın sırtında gezdirirken, “Bir bize bak, bir de şu vezirlere.
Bu dünyada padişaha vezir olmak varmış” deyince, Habib Baba “A dostum, öyle bir Padişaha vezir ol ki, bütün bu vezirlerin padişahına, senin uyuzlu sırtını keseletsin” deyivermiş.
İşte, bu da bir latife ve bir menkıbedir.
Belki de aslı bile olmayan bir menkıbede herhangi bir fasıldır.
Fakat, bunun ifade ettiği çok derin bir mana vardır; Zât-ı uluhiyete ubudiyet ve hizmetin, dünyalara bedel olduğunu hikmetâmiz bir üslupla vurgulamaktadır.
Dolayısıyla, bu çerçevede mizah sayılabilecek latife ve nükteleri anlatmanın bir zararı olmayacağı, hatta bazı hakikatleri açıklamada fayda sağlayacağı da söylenebilir.
Herşey Senden, Sen ganîsin
Her şeyi silmeli, “O” demeli.
“Ene”den vazgeçip “Hüve”ye bağlanmalı.
Bütün meseleleri “Hû”ya irca etmeli.
Gerçi, Üstad Hazretleri, “ene”yi yırt, “nahnü”yü göster diyor.
Bu mülâhazanın mânâsı şudur: İlle de bazı işler, başarılar, muvaffakiyetler için bir sebep gösterilecekse heyet gösterilmeli; tek tek fertler değil de onların vifak ve ittifakıyla hâsıl olan şahs-ı mânevî nazara verilmeli.
Cenâb-ı Hakk’ın tevfîkinin tahakkuku için vifak ve ittifak bir şart-ı adîdir, mülâhazasına bağlanmalı.
Fakat esas tevhîde ulaşma, ene’yi yırtıp nahnü’den geçip Hüve’yi göstermekle olur.
Temelde ene (ben), ente (sen), entüm (siz) ve nahnü (biz) kısacası bunların hepsi Hüve’ye bağlanmalıdır.
Acz, fakr yolunun esası da budur.
Herşey Senden, Sen ganîsin
Rabbim Sana döndüm yüzüm.
Saygı
Erzurumluların çok güzel bir sözü vardır: “Ziyareti hürmetli eden sahibidir.” Ben on dört on beş yaşlarımdayken, biraz da babamın alışmamı istemesi sebebiyle ramazan ayı boyunca köyümüzde vaaz ettim.
Enver isminde çok akıllı, mâneviyâta da açık olarak tanıdığım bir amcam vardı.
Sokakta yürürken amcam arkamdan yürüyor, önüme geçmemeye dikkat ediyor, çok saygılı davranıyordu.
Bir gün “Amca, bundan çok müteessir oluyorum, böyle yapmasanız!” deyince bana “Oğlum” dedi, “Ziyareti hürmetli eden sahibidir.
Ben bu saygıyı duymazsam halk seni kabullenmez ki!”
Amcamın, yaşımın küçüklüğüne ve onun yeğeni olmama rağmen, vaaz u nasihat etmem hürmetine bana öyle saygılı davranması hiç hatırımdan çıkmadı.
Ben de insanlara faydalı olacağına inandığım arkadaşlarım için aynı hususa dikkat etmeye çalıştım.
Mesela, Kestanepazarı’ndayken imam hatip lisesi altıncı sınıfa devam eden bir arkadaşı Kur’ân kursu öğretmeni yaptık.
Henüz kendisi talebeydi; ama madem öğretmenlik vazifesi de verildi, ona göre davranmaya gayret ediyordum.
Bir gün kurs idarecilerinden biri “Bizim Abdullah… Bizim İsmail…” şeklinde konuşurken ben de “Abdullah Hoca şöyle dedi.
Abdullah Hoca böyle yaptı” diye birkaç defa arkadaşı “hoca” olarak zikrettim.
O, “Abdullah Hoca da kim?” dedi.
“Ağabey, biz onun hocalığını kabul etmezsek kimse kabul etmez.
Kur’ân kursu öğretmeni yapıyorsunuz, öyleyse bunu kabullenmek ve ona uygun davranmak gerekir” dedim.
Ama maalesef, bazı şeyler var ki yorum hatasına uğruyor.
Mesela, “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz” ifadesi çok doğru bir ölçü, altın gibi bir sözdür.
Fakat bu söz karşısında herkesin alacağı tavır farklı farklı olmalıdır.
Hiç kimse kendisini birilerinden daha faziletli görmemeli, üstünlük mülâhazasına kat’iyen girmemelidir.
Fakat arkadaşlarınız ve sizden küçük olanlar da kendi sorumluluklarını belirlemeli, gereken saygı ve hürmeti göstermelidir.
Size gösterilen saygının onda birini istemeye hakkınız yoktur, onda birini isterseniz yüz kat zulüm yapmış olursunuz.
Ama bilmem ki, arkadaşlarınız da şimdi gösterdikleri hürmetin on katını sergileseler vazifelerini edâ etmiş olurlar mı?
Bunlar ayrı ayrı şeylerdir ve birbirine karıştırılmamalıdır.
Öteden beri geleneklerimizde var bizim, büyüklerimize hep saygılı davranırız.
Ama pâyeler, makamlar, mansıplar yoktur mesleğimizde.
Hepimiz neferiz, elimizden geldiğince dinimize ve milletimize hizmet ediyoruz ve durumumuzdan da hiç müştekî değiliz.
İstanbul’un fethini arş-ı rahmetten ambalajlayıp bana gönderseler kabul etmem.
Bunu, hâşâ, o büyük fatihleri hafife aldığım mânâsına değil; mü’minlerden bir mü’min, kullardan bir kul olmanın kıymet ve lezzetini ifade sadedinde söylüyorum.
Evet, öyle bir teklif karşısında ben, kendi durumumu, küçük bir köyde bir hocanın oğlu olmayı, küflü binaları, pencere içlerini, duvar altlarını, minnacık bir kulübeyi, mağduriyetleri, işkenceleri, azapları, tehcirleri, evet “O”nun benim hakkımdaki tercihlerini tercih ederim.
Çünkü bu işte şahıs yoktur, neferlik vardır... Üstad’ın “Said yok…” dediği gibi; rıza-yı ilâhîye koştuğumuz bu yolda nefislerin, enâniyetlerin, hevâ ve heveslerin dili yoktur; yalnızca hakikat konuşmaktadır.
Kimin ne haddi var ki “ben” desin, tevhid davasında şirke girsin!...
Ezelden hudbînim elif-i bâya
Erzurumlu Sümmânî’nin bir sözünü çok tekrar etmişimdir; Azerî ağzıyla şöyle der:
Ezelden hudbînim elifi bâya
Hak kulun emeğin vermesin zâya
Bir can borçluydum Bâr-Hüdâ’ya
Vermek için can kurbana geliftim.
İşte insan, “Cenâb-ı Hakk’a bir can borcum var” demeli, ondan gelen her şeyi memnuniyetle karşılamalı ve o borcu ödeyeceği âna kadar sadık bir kul ve köle olarak yaşamalıdır.
Adanmış ruh, daima emre âmâde ve elleri göğsünde durarak ondan çıkacak fermanı beklemeli; nereye yürü dendiyse, arkaya bakmadan oraya gitmelidir.
Üstad Hazretleri bu konuda da çok basiretlidir.
Her şeyde vech-i rahmet görüyor.
Kastamonu’ya sürüyorlar vech-i rahmet, Barla’ya sürüyorlar vech-i rahmet...
Emirdağ, Denizli, Isparta...
Hepsini neticesi itibarıyla hayırlı görüyor ve gerçekten de öyle oluyor.
Nereye düşüyorsa kor gibi düşüyor.
O koru sağa sola fırlatmak suretiyle hakkından geleceklerini zannediyorlar. Oysa, zaten asıl vazifesi o...
Misyonu, düştüğü yerde şûlefeşân olmak; bir kandil yakıp etrafını aydınlatmak; orada nurlar, lem’alar, şuâlar meydana getirmek...
Bir bîçare aşığım ey Yâr senden dönmezem
Ferdî günahlar da bir ahit bozma ve Rabb’e karşı vefasızlıktır.
Fakat fert günah işler, sonra tevbe ederse, Allah (celle celâluhû) onu affedebilir.
Ama asıl sözünde durmama, dinin ruhuna vefasızlıktır.
Hiçbir beklentiye girmeden Allah’ı başkalarına anlatma gayesine vefasızlıktır. Nesimî edasıyla,
Bir bîçare âşığım, ey yâr, senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,
Başıma erre koy neccâr senden dönmezem.
Ger beni yandırsalar,
Külüm oddan kavursalar,
Toprağımı savursalar,
Settâr, senden dönmezem... duygusuna ihanettir.
İşe ilk gönül vermiş olanlar
Hadis kitaplarında nakledildiği üzere; Hz. Ömer (radiyallahu anh) bir Cuma günü minberde hutbe verirken ilk hicret eden sahabîlerden biri camiye giriyor.
O içeri girince Hz. Ömer sözünü kesip “Saat kaç?!...” diyerek onun geç kaldığını îmâ ediyor.
O sahabînin, mazeretini söylerken, “Çarşıdan eve dönerken geciktim ve abdest alır almaz da geldim” demesi üzerine “Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Cuma günü gusletmeyi de emrettiğini bilmiyor musun?” diyor.
İmam Şatıbî bu hâdiseyi anlatırken, herhalde Hz. Osman hakkında sû-i zanna sebep olmasın diye, isim tasrih etmiyor; fakat bazı hadis kitaplarında Cumaya geç kalan sahabinin Hz. Osman olduğu belirtiliyor.
Hz. Ömer Efendimizin bazı tavırlarında bu hâdisede olduğu gibi çok yüksek mânâlar bulunduğuna, konuşurken, tavır koyarken, söz, hal ve tavırlarına yüksek mânâlar yüklediğine inanıyorum.
Hz. Ömer gibi bir nezaket ve firâset insanının, bizzat kendisinin üçüncü halife adayları arasında ismini saydığı önemli bir dostunu, Hz. Osman gibi seçkin bir sahabiyi mahcup edecek bir sözü o kadar insan içinde rastgele söylemesi düşünülemez.
Öyleyse bu meselede Hz. Ömer’in tavrındaki inceliğe dikkat etmek gerekir.
Her şeyden önce Hz. Ömer Efendimiz, Cuma namazı ve camiye erken gelme hususundaki hassasiyetini ortaya koyuyor. Ayrıca, çok önemli olan şu hakikate işaret ediyor: Eğer hayırlı bir şey yapılıyorsa ve yapılan o şey de önemliyse, Allah’ın rızasını kazanma gayesiyle eda ediliyorsa, bu işe ilk gönül vermiş olanlar, daha sonra da daima önde olmalılar; o işte sürekli önde koşmalı, arkadan gelenlere bir hüsn-ü misal teşkil etmeliler. Anne babanın, çocuklarına bazı meselelerde örnek olmaları gibi onlar da kendilerinden sonra gelenlere iyi örnek olmalılar.
O toplum içinde Hz. Osman herkesin hürmet edip önde kabul ettiği, örnek alınacak, delil sayılacak, hüccet kabul edilebilecek bir insandır.
O, hutbeye geç kalırsa başkalarının “Cumaya sonra gidilse de, hutbe okunurken camiye varılsa da oluyormuş...” deme ihtimali vardır.
Öyleyse, Hz. Osman seviyesinde bir kimsenin herkesten önce camiye gelmesi, ön safı tutması ve bu haliyle halka örnek olması lâzımdır.
Kırık Testi
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî Hazretleri bir menkıbe anlatır: Bir zamanlar bir sultan yaşar.
Dönemin insanları, sadece toprağa değil kalblere de hükmetmesini bilen sultanlarını çok severler.
Kendileri de bu hayırlı insan tarafından tanınmak ve sevilmek arzu ederler.
Bu sebeple bazı günlerde Bağdat’a gider, sultanın huzuruna çıkar, ona hediyeler verirler.
Zenginlerin ve imkânı olanların kıymetli hediyeler takdim ettiği bir gün, bir fakir de, sultana yaraşır bir hediye arar.
Değerli hiçbir şey bulamayınca evindeki bir tarafı kırık testi aklına gelir.
Köyün buz gibi suyundan testiyi doldurur ve yola revan olur.
Az sonra karşılaştığı birisi, ne yaptığını, nereye gittiğini sorup öğrenince alaylı bir şekilde, “Bilmiyor musun, sultan suyun kaynağında oturuyor? Hem sizin çeşmenin suyu da onun” der.
Fakir adam kızarır, yutkunur, kelimeler boğazında düğümlenir ve “Olsun!” der, “Sultana sultanlık, gedaya da gedalık yaraşır.
Sultana has hediyem yoksa da onun suyunu ona takdim etmeye müştak ve onun sevgisiyle dolu bir gönlüm var.” Kırık testisiyle sultanın huzuruna çıkar.
Sultan, sultanlığına uygun muamele eder; ona da ikramda bulunur ve geriye dönerken de, “Bize ne ile gelirse gelsin onu boş çevirmeyin, testisini altınla doldurun” der.
Mevlânâ bu türlü meseleleri çok güzel değerlendirir.
Bu menkıbeyi anlatır ve “Değersiz bir sermayeyle gelsek de teveccüh ettiğimiz kapı Allah’ın kapısıdır” der.
Bizim arkadaşlar da bu mülâhazayla internetteki sayfalarına Kırık Testi ismini vermişler.
Karınca
Bir menkıbede şöyle anlatılır: Hz. Süleyman, bir karıncanın bir sene boyunca ne yiyeceğini sormuş.
“Bir buğday” demişler.
O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koymuş ve içine de bir tane buğday atmış.
Bir sene sonra kutuyu açıp baktığında, karıncanın, buğdayın sadece yarısını yediğini görmüş.
Ona “Sen senede bir buğday yemez miydin?” diye sorunca karınca, “Ya Süleyman! O, rızkımı Rezzâk u Kerîm verirken öyle idi; ama rızık senin vasıtanla gelince, senin ileride ne yapacağını bilemedim.
‘Ya beni unutursa…’ diye düşündüm; ki sen unutabilirsin; ama Rabb’im, mahlûkatından hiç kimseyi asla unutmaz.
İşte onun için ihtiyatlı davrandım” demiş.
Bekir Berk
Merhum Bekir Berk’den bir hatıra: Hür Adam gazetesinde bir yazı çıkıyor.
Bu yazıda herkesin yeis içinde olduğu, hatta Üstad’ın bile ümitsizliğe kapıldığı anlatılıyor.
Bekir Berk hemen bir yazı yazıyor ve gazeteye gönderiyor.
Yayınlanan yazıda Üstad’ın hiçbir zaman ye’se düşmediğini ifade ediyor.
O gece bir rüya görüyor.
Rüyada, kendisi bir yolun kenarında bekliyor.
Uzaktan bir fayton geliyor ve yanında duruyor.
Faytondan Üstad uzanıyor, onun omuzlarını kavrıyor ve alnından öpüyor.
Tam bu sırada telefon çalıyor ve uyanıyor.
Rüyası kesildiği için kızgın kızgın telefonu kaldırıyor.
Telefonun öbür ucunda Sungur Abi diyor ki; “Bekir Bey, Üstadımız yanımda.
Seni alnından öpüyor!”
İlim-bencillik ve irfan
Bilen insan çok; fakat bildiğini temsil eden insan çok az.
Bilginin irfana dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmemesi bizim eksikliğimiz.
“Menkıbelerde asla değil de fasla bakılır” prensibinden yola çıkarak ifade etmek istiyorum: Cenâb-ı Allah, Hz. Musa’ya “Bana mahlûkatın en hakîrini bul, getir” diyor.
O da çirkince bir kelp bulup tasmayı kafasına geçiriyor ve yola revân oluyor.
Yolda nebî ferasetiyle birden irkiliyor; tasmayı köpekten çıkarıp kendine takıyor ve öylece huzura varıyor.
Cenâb-ı Allah, “Ya Musa! Önceki halde gelseydin seni helâk ederdim” buyuruyor.
İmam-ı A’zam’ın meclisinde bazılarının ifadesine göre elli bin müçtehit vardı.
Hadi o kadar olmasın, biz beş bin diyelim.
Düşünün, hepsi müçtehit bu insanların.
İşte, İmam-ı A’zam bunlarla her meseleyi müzakere ederdi.
Koca İmam’ın önce “Şöyledir” deyip sabaha kadar düşündükten sonra ertesi gün “Sizin görüşünüz doğruymuş, ben görüşümden vazgeçtim” dediği zaman pek çoktu.
Diyebilirim ki, konuştukları meselelerin yüzde altmışında bu durum cereyan etmiştir.
Bir insan dâhi olabilir, ancak normal zekaya sahip olsa da danışarak iş yapan ondan daha başarılı olur.
Bazıları öyle bencil ve egoisttir ki, kesinlikle danışmazlar.
Kendi sığlıkları belli olmasın diye de çevrelerinde hep çukur insanları bulundurur; etrafında kabiliyetli insanlara hakkı hayat tanımazlar.
Esved bin Yezid en Nehâî
Hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor.
Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “İnne’l-emra ciddün - Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum” diyor.
Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor.
Kayyım
Aslında ferdin başında bir kayyım olmalı ve başını döndürecek-bakışını bulandıracak dünyalık bir şeye nail olduğunda o onu yıkmalı.
Aynı küçük çocukların özene bezene yaptıkları şeyleri büyükçe bir çocuğun gelip bozması, dağıtması gibi.
Evet, bir kayyım bizim nazarlarımızı dünyaya celbeden şeyleri yerle bir etmeli, ta ki her şey halisane Allah için olsun.
Zaten Allah sevdiği kimselere dünyayı nasip etmez.
Ellerini her uzattıklarında dünya onlardan kaçar.
Allah çeşitli vesileler ile onları dünyaya küstürür.
Erzurumlu bir alim vardı.
Oğlu öldüğü gün yemyeşil bayramlıklarını giydi ve herkese sürurla mukabele etti.
Diyordu ki: "Allah benimle muamelede bulundu."
Yaşar Hoca çok anlatırdı: Fatih Cami nde ders veren bir Hüsrev Hoca varmış.
Yaşar Hoca da onun derslerine katılırmış.
Çok derin birisi… Bir kızı varmış ve üniversitede okurmuş.
Bir gün Yaşar Hoca ders okumak için hocanın kulübesine geliyor.
Bakıyor ki bahçede bir kazanla su kaynıyor.
Hoca her günkü gibi dersini takrir ediyor.
Tavırlarında, neşesinde hiçbir farklılık yok.
Ders bitince diyor ki: "Şimdi sıra cenazemizi defnetmekte.
Bizim kız dün gece vefat etti." İşte böylesine Allah’a iman… O verdi, O aldı.
Biz de ölünce O’nun yanına gideceğiz.
Yüreği yanmaz mı, elbetteki yanar.
Ama iman her şeyi hal ediyor.
Kalbe dünya sevgisini koymamak..
kalb iki sevgiye dardır, hakikatine göre yaşamak.
Kaybetmek- Kazanmak
Bir transatlantikle yolculuk yapanlar için güvenlik seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun bir kaza ihtimaline binaen gemiye filikalar koyuyorlar..
can yelekleri koyuyorlar..
işaret fişekleri koyuyorlar..
acil kurtarma plânları hazırlıyorlar vs.
Rica ederim, şu dünya yolculuğunda öbür hayatımızı garanti altına almamız için bir hazırlık yapmıyorsak buna ne denebilir?
Muhtemel bir kaza için bu kadar hazırlık yapan bir insan, gelmesi yarın kadar kesin ebedî ahiret hayatı adına hazırlık yapmıyorsa o divanedir.
Sahih midir, ama oldukça ibretli bir hikayedir Hazreti Ali’nin bir dehrî (materyalist) ile diyaloğu.
Dehri Hz. Ali’ye;
“Bu dünyada boş yere yorulup duruyorsunuz. Ya cennet-cehennem yoksa?” der.
Hazreti Ali’nin cevabı şu şekilde olur: “Sizin dediğiniz doğruysa ben bir şey kaybedecek değilim.
Ama benim dediğim doğruysa ve cennet var ise siz ne kaybedeceğinizin farkında mısınız?”
Gayretullaha
Bir deve kervanı yola çıkmış giderken yolda fakir bir dervişle karşılaşırlar.
Derviş kervancıbaşına kendisini de almalarını rica eder.
Kervancıbaşı bu isteği kabul eder, yola revan olurlar.
Bir zaman sonra yolda haramiler kervanı basar ve neleri var neleri yok hepsini alırlar.
Dervişe de malı olup olmadığını sorunca o “Benim hiç param yok, ama kervancı başının değerli bir yeleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz.” der.
Haramiler kervancı başının yeleğini alırken o hiçbir şey söylemez ama dervişe çok gönül koymuştur.
Öyle ya; ona o kadar iyilik yapmasına karşılık böyle bir tavırla karşılaşmıştır.
Sonra kervan ahalisi bütün varlığını kaybetmiş bir halde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir.
Haramiler derdest edilmiştir.
Bütün gaspedilen mal ar sahiplerine iade edilir.
İşte o anda kervancı başı dervişe yanaşır ve der ki: “Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun eşkıyalara benim yeleği haber verdin.”
Derviş der ki: “Oğlum, bu haramiler o kadar zulmettiler ki; baktım gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış. Senin yelek işte o dört parmak yerine geçti.”
Evet, Allah zalimleri iflah etmez.
Ancak mazlumun Allah’ın gayretine dokunduracak liyakati kesbetmesi gerekir.
Eğer o, bu seviyenin eri değilse ve yöneleceği kapıya tam yönelememişse ceza tecil edilebilir.
Bugün müslümanlara revâ görülen zulmü ve bu zulmün gayretul aha dokunmasını da bu zaviyeden ele almak gerekir.
Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun
Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Akif böyle söylemiş, ben de aynı şeyleri söylesem rencide olur musunuz:
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.
……….
Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir"
Davransana… El er de senin, baş da senindir!
……….
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?
Hasılı; "Benim yüzümden oldu" diyecek yürekli insanlar istiyor.
Kaf dağının arkasında Ankâ kuşuna bir şey
olmuş; "benim yüzümden oldu" diyecek.
Oysa ki ne Kaf dağı var, ne de Ankâ.
Bu, müslümanların yitirdiği yürektir.
Yakinim var ki; istikbal semavât u zemîn-i Asya-bâ
Bundan 80 yıl öncesini düşünün.
İslam yeni bir ses ve solukla, yeni bir felsefe ve mantıkla anlatılmaya başlanmış.
İnsanlar birilerinin etrafında hâlelenmis.
Sahabe misal ak alınlı, aydınlık yüzlü, gönül insanları hayatlarını koymuş bu işe.
İleriye matuf şahısları adına değil ama din adına bir kısım beklentileri olmuş.
“Yakinim var ki; istikbal semavât u zemîn-i Asya-bâ,
Hem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâm’a.”
“Ümit var olunuz, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır.
gibi sözler onların beklentilerini körüklemiş.
Bir beklenti, bir ümit cemaatı olmuşlar.
Müjdesini, bişaretini aldıkları
“Allah’ın adının her tarafa duyurulması” hakikatı adına her gün güneşin doğuşuyla farklı şeyler hissetmişler.
Bir katrede, bir reşhada beklentilerini görmeye, hissetmeye, küçükte büyüğü okumaya çalışmış, basit sözlerde büyük manâlar aramışlar.
Insibağ
Ümmü Eymen Validemiz; Hazreti Üsame’nin annesi, Rasul ul ah’ın hizmetini gören mübarek bir kadın.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ahirete irtihalinden sonra Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer onu ziyarete gidiyorlar.
Görüyorlar ki Ümmü Eymen ağlıyor.
Allah Rasülü’nün (sal Allahü aleyhi vesellem) vefatından dolayı
ağladığını zannedip tesel i etmeye başlıyorlar.
Ümmü Eymen onların sözünü keserek diyor ki; “O’nun vefatıyla
vahiy kesildi, vahyin bereketinden mahrum kaldık, ben ona ağlıyorum.” Basiretli kadın… Şimdi her gün, her zaman önünüze inen böyle bir sofranın kesilmesine nasıl ağlamayacaksınız ki?
İnsibağa gelince; peygamberlik daire-i kudsiyesine mahsus bir şey o.
Bu yüzden onun kendi ulviyet ve enginliği içinde kabul enilmesi; müteal (aşkın) olduğunun, dolayısıyla ulaşılmazlığının idrakinde olunması gerektiğine inanıyorum.
Bununla beraber şunu ilave edelim; peygamber olmayan insanların da insibağları vardır.
Meselâ, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin, Zeynelabidin Hazretleri..
hemen hepsinin huzurunun kendine göre bir insibağı vardır.
Ebu Hanife Hazretlerinin ya da Bediüzzaman’ın huzurunda oturma imkanı olsaydı, huzurun insana ifaza ettiği insibağın, sizin çehrenize uhrevîlik adına çaldığı boyanın ne demek olduğunu, sizi uhrevîlik adına nasıl plâstize ettiğini görecektiniz, duyacaktınız.
İç aleminizde meydana gelen değişikler itibarıyla belki de kendi kendinize hayranlık duyacaktınız.
Kur’an okuma
Maalesef biz doğru düzgün Kur’an-ı Kerim okumayı unutmuşuz.
Hatta İmam Hatip’lerde ve İlahiyatlarda bile bu eğitim insanımıza tam tekmil verilemiyor.
Kur’an Kursları ölçüsünde verilemiyor desem kimse bana alınmasın.
Bu faslı Hafız Münâvi’den nakledilen bir vak’a ile kapatalım: “Bir genç hafızlığını ikmal ederken hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp Kur’ân-ı Kerim’i hatmediyor.
Ertesi gün de tabi olarak hocasının karşısına rengi solmuş, benzi sararmış olarak çıkıyor.
Hem maddî hem de mânevî açıdan kendisine mürşid olabilecek kapasitede olan hocası bu durumun sebebini onun ders arkadaşlarına soruyor.
Onlar cevaben: ‘Üstadımız, bu talebeniz hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp, Kur’an-ı Kerim’i hatmedip duruyor.’ diyorlar.
Üstad, talebesinin Kur’ân-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alıyor ve: ‘Evlâdım! Kur’ân indiği gibi okunmalıdır.
Bugünden itibaren sen Kur’ân’ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil de beni karşında
farzederek, dersini bana takrir ediyormuşsun gibi oku.’ tavsiyesinde bulunur.
Genç gider, hocasının tavsiyeleri çerçevesinde o gece Kur’ân-ı Kerim’i okur ve sabah hocasının huzuruna geldiğinde, ‘Efendim bu gece ancak Kurân-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim’ der.
Üstad, ‘Pekâlâ, bu gece de Kur’ân- Kerim’i doğrudan doğruya Rasûl-ü Ekrem’in (sallAllahu aleyhi vesellem) huzurunda okuyor gibi oku!’ emrini verir.
Talebe "Kendisine Kur’ân nazil olan Zât’ın huzurundayım, doğru okumalıyım" düşüncesiyle o gece Kur’an’ı daha dikkatli tilavet eder.
Ertesi gün üstadına Kur’ân-ı Kerim’in ancak dörtte birini okuyabildiğini belirtir.
Üstadı talebesindeki terakkiyi görünce,
bir mürşidin müridinin dersinin arttırması gibi, ‘Bugün o emin melek, Cibril’in Resûl-ü Ekrem (sal Allahu aleyhi vesellem)’e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!’ der.
Talebe ertesi gün: ‘Vallâhi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.’ der.
Üstad son adımı atar: ‘Evlâdım! Şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevlâ-yı Müteal’in huzurunda okuyor gibi oku!
Düşün ki, okuduğunu Allah (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.’
Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: ‘Üstadım, “Elhamdü lil âhi Rabbi’l âlemîn. Errahmanirrahim. Mâliki yevmi’d-dîn” dedim.
Ama “İyyake na’büdü” demeye bir türlü dilim varmadı.
Çünkü “Sadece Sana kulluk yaparım” diyeceğim; diyeceğim ama ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki,
O’nun karşımda hazır ve nazır olduğunu mülahazaya alınca ‘iyyake na’büdü’yü aşamadım.’ der."
Hafız Münâvi, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra vefat ettiğini kaydeder.
Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında onun ahvalini müşahade ederken, delikanlı hocasının duyabileceği bir sesle,
“Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyum olan Sultanlar Sultanı’nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim.” diye konuşur.
Bu menkıbeyi nakletmekle "Bu ölçüler içinde Kur’an’ı okumuyor veya okuyamıyorsanız onu okumayın!" demek istemiyorum.
Fakat şu da unutulmaması gereken bir hakikat ki ruhumuzda inkılâplar meydana getirmeyen Kur’an’ın ferdî ve içtimaî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez.
Biz Kur’anla değişebilmeli, O’nun ufkuna yönelebilmeli, O’nu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki O da esrarını sinelerimize boşaltsın.
Keşke çeşitli vesilelerle bir araya gelindiğinde çok değil bir on dakika bu işe ayrılsa; ağzı düzgün bir kişi talimde bulunsa; bilenler bilmeyenlere talim etse; birebir mukabele şeklinde Kur’an okunsa.
Okuma
1980 öncesinde vazifem gereği İzmir bölgesinde gezici vaiz olarak dolaşırken Turgutlu’da bir doktor, bir Batılı’nın sözünü aktarmıştı;
“Duran saat yanlış işleyen saatten daha iyidir, çünkü günde iki defa doğruyu gösterir.”
İşte aynen bunun gibi, insan yanlış okuyacaksa hiç okumaması daha iyidir.
Zira yanlış okuyan insan yanlış yorumlar.
Yanlış okumuş, yanlış yorumlamış, yanlış kanaatlar edinmiş insana istikamet kazandırmak çok zordur.
Nitekim bu bizim Türkiye’de canımıza okudu.
Siz hiç köy halkından devlete baş kaldıran, anarşiye karışan insanlar gördünüz mü?
Maalesef, neler olduysa yanlış okumadan oldu.
Bu, cehalete değil, doğru okumaya teşviktir.
Yaptırtmak
Takım halindeki çalışmalarda insanın bazen normal ve meşru haklarını kullanmaması gerekebilir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin “Bir başkasına yaptırtmak hoşunuza gitsin.” Sözleri ile verdiği ölçü içinde mesela siz kendinizin daha başarılı olacağını zannettiğiniz durumlarda dahi başkalarını o iş için tercih edebilmelisiniz. Bu hem ekip ruhunun vazgeçilmez esaslarından biri, hem de ihlas ve samimiyeti koruyacak önemli bir iksirdir. Bırakın, son adımı hep başkaları atsın.
Ancak şu da var ki insan fıtratında işi kendisinin bitirme isteği hakimdir.
Onun için bu mesele o kadar basit ve kolaylıkla hayata geçirilebilecek bir düstur değildir.
Meselenin tekniğini çok anlamam ama futbolda koskocaman bir ekip oyun oynar, en son bir oyuncu ayağının ucuyla dokunur ve golü atar. Herkes o golü atan oyuncuyu nazara verir, kahraman yapar. Omuzlara o alınır, manşetlere o çıkartılır.
Oysa ki orada bir ekip çalışması vardır.
Diğer oyuncular pozisyonu hazırlamasaydı, o kişi golü atabilir miydi?
Bence meseleye böyle bakmak lazım.
Geleceğin iftirak ve ihtilafının çözülmesinde bu ruh, bu düstur büyük rol oynacaktır.
Aksine, “Herkes Cennet’e girmeli ama anahtarı bende olmalı”, veya “Golü mutlaka ben atmalıyım.”
misal eri ile açıklanabilecek ruh bizim adımıza çok tehlikeli. Bırakın anahtar başkasında olsun, bırakın golü bir başkası atsın.
Ruhu öldüren bu tip tehlikeli hastalıklardan geri duralım.
Herkesin bir izzet duygusu, bir onur duygusu var diyorsanız, bu duyguları gelin alem-i İslam’ın içinde bulunduğu şu mezelletten kurtarmak için kullanalım. Zira müşterek haysiyetimiz, müşterek şerefimiz ayaklar altında.
İsraf
İsraf… Bütün insanlığın iktisadi anlamda belini büken bir kanser o.
Geçenlerde sordum arkadaşlara banyolarda kullandığımız kağıt havluların fiyatlarını.
Bir rakam söylediler, ucuz veya pahalı önemli değil, önemli olan onun tam-tekmil kullanılması, israf edilmemesi.
Bilmem medâr-ı fahr olur mu ama örnek olması açısından söylemekte mahzur görmüyorum; burada mecburiyetten dolayı kullandığımız kağıt havluların her bir parçasını üç-dört kere
kullanıyorum ben.
Önce elimi-yüzümü siliyorum, sonra ayaklarımı kuruluyorum, sonra da banyo tabanını siliyor, sonra atıyorum.
İsraf olur diye lüzumsuz yanan ışıkları hemen söndürüyorum.
Ama aynı hassasiyeti her yerde göremiyorum.
Yemeden içmeden tutun, giyinmeye kadar her şeyde israf hakim hayatımıza.
Bediüzzaman Hazretleri’nin İktisat Risalesinde ortaya koyduğu düsturlara bakın.
Hapishanelerde işkenceler, sıkıntılar, açlıklar, susuzluklar ve bunların karşısında sarsılmaz bir iman, ahirete bakış, kadere rıza…
Ve sonra bakıyorsunuz, o sıkıntılara maruz kalan insan sürekli şükürle, Allah’a hamd u senayla dimdik ayakta.
Bizim de aklı başında, iyi yetişmiş, maksadını güzel ve takılmadan ifade eden insanlara ihtiyacımız var.
Ta ki çıksınlar televizyon programlarına bu örnekleri dile getirsinler, girsinler halkın içine mazhar olduğumuz Allah’ın lütuflarını nazara versinler, insanları nankörlükten kurtarsınlar, O’nun bize olan lütuf ve ihsanları karşısında tam bir kulluk sergilememiz gerektiğini anlatsınlar.
Yoldakiler
ferdî enaniyet, cemaat enaniyetine inzimam edince kırılmaz bir hâl alıyor.
Aslında herkesin malumu olduğu üzere eserlerde ‘ene(ben)’yi kırmak için ‘nahnu(biz)’ye müracaat etmek tavsiye ediliyor.
Ama burada ‘nahnu’ de işe yaramıyor.
Onun için ‘nahnu’yü de aşıp ‘Hüve(O)’ye sarılmak gerektiğine inanıyorum.
Zira, hepimizin sürekli rehabilitasyona, nasihate; bu ölçüleri zihnimizde canlı tutmaya ihtiyacımız var.
Harun Reşid’in defalarca Fuzayl ibni Iyâz’ın dizlerinin dibinde hıçkıra hıçkıra ağladığını biliyoruz biz.
Selâhaddîn-i Eyyubi’nin Izz ibni Abdüsselâm’ın dizlerinin dibine kapanıp ağlaması da az değildir. Ya Zembil i’nin yanında hıçkırıklara boğulan koca sultan Yavuz Selim’e ne demeli.
Evet, ‘ve’l-muhlisûne alâ hatarin azîm’ deniliyor hadiste. Yani “..
İhlasa erenlere gelince, onlar da büyük tehlike içindedir.”
Menkıbe kitaplarında anlatılır, Hazreti Musa Cenab-ı Hakka diyor ki:
“Ya Rabbi! Hayret ediyorum, Sana gelmiş, ulaşmış insanlar nasıl oluyor da başka mülahazalara kapılıyorlar.” “Ya Musa” diyor Cenab-ı Hak; Onlar bana gelip ulaşanlar değil, yoldakiler.”
Allah hepimizi muhlisin basamağını da aşıp muhlas olan yani ihlasa erdirilmişler zümresine ilhak eylesin.
Allâhümmec’alnâ min ibâdike’l-muhlisîne’l-muhlasîn el-veriîne’z-zâhidîn el-mukarrabîne’r-râdîne’l-merdiyyîn es- sâfîne’l-muhibbîne’l-mahbûbîn.
Amin Ya Rabbi!
Hüve’l-Habibullezi turcâ şefaatuhu
Kaside-i Bürde’den olan
“Hüve’l-Habibul ezi turcâ şefaatuhu
Likül i hevlin mine’l-ehvâli muktehimi
Mevlâye sal i ve sel im dâimen ebedâ
Alâ Habibike Hayri’l-halki kül ihimi”
parçasını Selef-i Salihin bela ve musibetleri yoğunlaştığı anlarda bin defa okurmuş.
Lev kâne hubbuke sâdikan
Sevgi ile alakalı bir örnek daha arzedelim isterseniz; Kur’an-ı Kerim’de
“İn küntüm tuhibbûnal âhe fettebiûnî yuhbibkumul âh – Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin.” buyuruluyor.
Buradaki Allah sevgisini nasıl anlayacağız?
Selef bu mevzuda;
“Detaya inmeyelim, çünkü mezel e-i akdamdır (ayakların kayma noktasıdır), inhiraflar, sapmalar yaşayabiliriz.” demiş.
Ama bazıları da tam aksine farklı bir zaviyeden bu Allah sevgisini, kısmen aşık-maşuk münasebetini andıracak şekilde ele almış yazı ve şi rlerinde.
Mesela, Rabiatü’l Adeviye;
“Lev kâne hubbuke sâdikan le eta’teh
İnne’l muhibbe limen yuhibbu mutîu –
Senin Cenab-ı Hakk’a olan sevgin iddia ettiğin gibi doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven kimse Sevdiği’ne itaat eder.” diyor.
Efendimiz sallalâhu aleyhi ve sellem’e “Habibul ah” denmesini de bu zaviyeden değerlendirebilirsiniz.Zira eğer sadece Efendimiz’in Allah’a olan sevgisinden bahsedilseydi -ki bazıları insan Allah’ı sevemez, itaat eder derler,
bu Allah’ı bilmeyenlerin kabaca laflarından ibarettir- O’na “Habibul ah” denmezdi de “Muhibbul ah” denirdi.
Oysa ki “Habibul ah” siga açısından hem fail hem de mef’ul manası verir.
Bu durumda “Habibul ah” Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen manasına gelir
Gel Habibim ben sana aşık olmuşam
Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir.
Bu hakikati izaha geçmeden önce sevgi kavramı açısından bir hususun farkına varılması gerekir; sevgi aslında bir zaaftır, birine karşı belki de elde olmadan gösterilen bir temayüldür.
Onun için sevgiyi Zat-ı Uluhiyete isnad ettiğimizde ve buna benzer durumlarda, O’nu münezzeh ve müberra gösterme ihtiyacını hissediyoruz, “La teşbih” diyoruz; diyoruz çünkü başka türlü ifade etme imkanımız yok.
Bir örnek arz edelim isterseniz; Süleyman Çelebi mevlidinde,
Gel Habibim ben sana âşık olmuşam,
Cümle halkı sana bende kılmışam
diyor.
“Aşık olmuşam” sözünü nasıl izah edersiniz? Aşk, insanın çok defa elinde olmadan özel ikle karşı cinse gösterdiği temayülün adıdır, bir zaaf göstergesidir ve bunlar bizim telakkimize göre Zat-ı Uluhiyet açısından ters şeylerdir.
Fakat şu da bir gerçek ki başka türlü ifade imkanımız yok.
Meselenin bir başka yönü ise Zat-ı Uluhiyet ’in mevcudiyeti mülahazasına bağlı olarak yapılan temsil ve teşbihlerdir. İşte bu noktada ben temsil desem de teşbih demeden kaçınıyorum. Çünkü el, ayak, kudret konuşma, idrak, dileme gibi kavramlar ister istemez insan zihnine bütün bunlarla muttasıf varlıkları akla getiriyor.
Onun için bu türlü misal verilmesinin gerekli olduğu yerlerde “Velehü’l meselü’l a’lâ” veya “Bir misal e meseleyi ortaya koyma, vaz’etme” demeyi tercih ederim
Mübahele
Âl-i İmran Suresi’nin 61. ayetine “mübahele” âyeti denir.
Ayette, “Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle ÃŽsâ hakkında tartışmaya girerse de ki: “Haydi gelin oğul arımızı ve oğul arınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.” denmektedir.
Mübahele: “Hangi taraf yalancı ise Allah’ın ona lânet etmesini gönülden istemek” demektir.
Hicri 9. yılda Necran Hristiyanlarını temsil eden 70 kişilik heyet, başlarında liderleri olarak Medine’ye gelip Peygamber Efendimiz’le kıyasıya tartışmış, hakikati kabule bir türlü yanaşmamışlardı.
Bunun üzerine bu ayet nazil olunca, Hazreti Peygamber (sal Allahu aleyhi ve sellem) ilahi emir gereği mübaheleyi teklif etmişti.
Necranlılar düşünmek için mühlet istemişlerdi.
Bunu kendileri için tehlikeli bulup kabul etmediklerini bildirmek üzere Efendimizin yanına geldiklerinde bakmışlardı ki; O, Hazreti Hüseyin’i kucağına almış, Hazreti Hasan’ın elinden tutmuş, Fatıma annemiz ile Hazreti Ali’yi arkasına katarak “Ben dua edince siz de “âmin” dersiniz” diyor.
Heyecana kapılan hey’et başkanı hemen mübaheleyi kabul etmediklerini bildirmiş, vatandaşlık vergisi vererek İslâm hâkimiyeti altında yaşamayı benimsediklerini söylemişti.
Peygamber Efendimiz de onlara, kendilerine tanınan hakları ve yükümlülükleri bildiren bir emanname vermişti.
İşte, Efendimiz aleyhissalatu vesselam ile Necranlı Hristiyanlar arasında cereyan eden hâdise münasebetiyle orada teklif edildiği gibi ben de asılsız iddia ve isnatlarla sürekli bize saldıranları o türden bir ibtihale çağırabilirim.
Nasıl?..
Lisanımı bedduaya alıştırmadığım için ifade etmekte zorlanacağım ama mesela ben “Eğer teşvikçisi olduğum şu
hizmetlerde dünyevî bir hedefim varsa; mesela, Türkiye’yi bütün zenginliğiyle ve imkanlarıyla getirip bana teslim etseler, onu, küçük tahta kulübemdeki hayatıma tercih edecek ve makama-mansıba, mala-mülke temayülde bulunacaksam Allah beni yerin dibine geçirsin” diyeyim ve 70 milyon Türk insanı da buna “âmin”
desin.
Yok onlar iddialarında yanılıyorlar ve o isnatları kasıtlı olarak dile getiriyorlarsa -şimdi kimseye beddua etmek istemiyorum ama eğer çocukluk hâlim olsaydı belki şöyle diyebilirdim- “Allah onların yuvalarını başlarına yıksın, evlerine ateş salsın, düzenlerini başlarına geçirsin, yer parça parça olsun da yerin dibine batsınlar” diyeyim.
Ben demesem de, bu bedduaları üslubuma ve kul uk anlayışıma ters bulsam da, Anadolu’da bunu diyen bir sürü masum ve muztar insan vardır şu anda.
Evet ben demesem de, O Al âmu’l-guyûb olan Allah’ın yapılan zulümleri karşılıksız bırakmayacağına da inancım tamdır.
O Haziran fırtınasından sonra da diş gösteren, çelme takan, iftira eden ve dine saldıran nice müfsid vardı..
ben beddua etmedim onlara, “Allah’tan bulsunlar” bile demedim.
Ama biliyordum ki, benim şahsımda dine saldıran ve o ölçüde müslümanlara düşmanlık yapan
kimseler Allah’tan bulacaklardır.
O Rabb-i Kerîm’ime, “HasbunAllahu ve ni’mel vekîl” diyerek öyle itimad ediyorum ki, biz O’nun yolunda isek ve ben şu ahd-ü peymânımda samimi isem, bundan sonra da o diş
gösterenleri ve pençesiyle tehdit edenleri Allah Teala iflah etmeyecektir.
Manâ kökümüz
Bazıları diyor ki: "Bu büyük bir proje.
Bir cami hocasının –alaya almak, tahkir etmek için böyle diyorlar-kafasından çıkmış olamaz bu işler." Doğru. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu faaliyetlerin benim projem olduğunu, benim kafamdan çıktığını iddia etmedim ki.
Allah’a sığınırım bu türlü iddialardan.
Bu her şeyden önce Allah’a karşı bir küstahlık ve saygısızlıktır.
Bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın lütfudur, ihsanıdır.
O muhit ilmin, muhteşem kudretin, baş döndüren iradenin sahibi bizleri istihdam ediyor.
Bizim manâ köklerimiz ve manevî beslenme kaynaklarımız da bu tip düşünceler içine girmemize manidir.
Bu söz bana bir şeyi hatırlattı: Hazreti Ömer, Yermük gibi çok ciddi bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i vazifeden alıyor.
Çok muazzam bir savaş, düşman kuvvetler Müslümanların en az on katı.
İslam ordusunda şehit sayısı oldukça fazla.
Önemli simalar da var bunlar arasında.
Meselâ Ebu Cehl’in müslüman olmuş oğlu İkrime ve Amr b. As’ın bababir kardeşi Hişam da şehid.
Ve işte böyle bir savaşta Hazreti Ömer Halid b. Velid’i azlediyor.
Koca Halid sarığı boynunda halifenin karşısına çıkıyor.
Halid gibi bir insan: İki devletin başına balyoz gibi inmiş, yerle bir etmiş, tarihte eşini göstermenin zor olduğu müthiş bir erkan-ı harp.
Ama sarığı boynunda, kumandanlıktan azledilmiş, sıradan bir nefer, Halife-yi rû-yi zeminin önünde.
Diyor ki Hazreti Ömer -ruhum ona feda olsun-: "Halid! Biliyorsun seni çok severim.
Fakat halk elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor.
Halbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır.
Senin bir mit haline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum.
Azlediş nedenim bu…" Ve Koca Halid o güne kadar emrinde çalıştırdığı bir adamın, Ebu Ubeyde b. Cerrâh’ın emrine giriyor; giriyor ve hayatının sonuna kadar savaşıyor.
Evet Halid, gerçek bir mefkûre insanıydı ve "Âşe hamîden, mâte fakîden – Hep övgüye değer bir insan olarak yaşadı, İslam’ın yitiği olarak da yürüdü öbür âleme." Vefat etti; bir atı kaldı, bir kalkanı, bir de kılıcı.
İki devleti yerle bir etmiş adamın arkada bıraktığı mirası işte buydu.Şimdi biz bu tarihi hâdisenin arkasında yatan düşünce, inanç, bakış açısı -ne derseniz deyin- işte ona bağlıyız.
Manâ kökümüz bizim bu.
Bundan farklı ne düşünürüz ne de hareket edebiliriz.
Onun için bazılarının kendi persektiflerinden, kendi değer ölçülerine bağlı olarak söyledikleri şeyler benim için bir manâ ifade etmiyor.
Evet, günümüzün mefkûre insanları konumlarının farkındalar.
Nerede, nasıl davranacaklarını bilirler.
O davranışların sebeplerine de vakıftırlar.
Şuurluca yaparlar yaptıkları şeyleri.
Gönüllere sultan
Bir başka hatıra Balkanlar’da yaşayan bir Gagavuz profösöre ait: Şarkiyat eğitimi yapmış, Türkçe de bilen birisi bu.
O Osmanlılar’la günümüzdeki eğitim faaliyetlerini mukayese etmiş ve demiş ki: "Osmanlılar devşirme usulüyle bizim çocuklarımızı aldı, kendi kültürleriyle onları yetiştirdi ve nihayet onlarla bizi vurdular.
Bizim ülkemizi bizim çocuklarımızla fethettiler.
Size gelince, sizler bizim çocuklarımıza yine bizim adımıza günümüzün yükselen değerlerini talim ediyor ve onlara seviye kazandırıyorsunuz." Bu zatın Osmanlı’nın devşirme sistemi hakkında yaptığı yorumlar belki uzmanlarınca tartışılabilir bir konudur ama günümüz adına söylediği şeyler aklı başında her insanın bir gün mutlaka kavrayacağı bir farklılıktır.
Evet, artık maddî kılıç kınına girmiştir.
Medenilere galebe ikna iledir.
Güç ve kuvvet ile insanları bir yere yönlendiremezsiniz.
Süper gücünüzle gider bir yeri işgal eder, yakar-yıkar, öldürürsünüz ama bütün dünyanın tepkisini alırsınız.
Öte yandan akıl, mantık, muhakeme ile, evrensel insanî değerlerle girerseniz, gönüllere sultan olursunuz Allah’ın inayetiyle.
Yapı taşları
Dünyanın dört bir yanında, ancak nice fedakârlıklarla yapılabilen eğitim faaliyetleri ortada.
Hiç unutamadığım bir hatıram var: Moskova’da yapılan mezuniyet töreninde bir Rus öğrenciye sordular: "İlerisi için idealin nedir, gelecekte ne yapmak istersin?" Öğrencinin verdiği cevap şu oldu: "Başta Türkler’le iyi bir münasebete geçmek isterim." Ağladım bu tablo karşısında ben.
Hafife almayın bu manzarayı.
Bugün dünyanın dört bir yanında pek çok kardeş ve dostumuz var.
Bunun yanında mütereddit ama karar aşamasında tercihini bu ülke ile, bu ülke insanı ile dostluk ve işbirliği istikametinde kul anacak bir çok insan var.
Bunlar geleceğin dünyasında geleceğin Türkiyesi için çok önemli kaideler yani yapı taşlarıdır.
İki günü müsavi olan
Efendimiz sallalâhu aleyhi ve sellemin: “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan çok önemlidir.
Buna göre iki günü eşit olan inanç mevzuunda da İslam mevzuunda da, ihsan mevzuunda da aldanmıştır.
Bir misal e açalım: insan hayatı boyunca bir minareye tırmanıyor gibidir ve öyle olmalıdır.
Minarenin şerefesine ulaştığı an ise onun ölüm anıdır.
Onun için insan şerefeye ulaşıncaya kadar sürekli hep bir basamak merdiven atlamaya bakmalıdır.
Hep daha yukarı, daha yukarı, daha yukarı demelidir.
Bir başka tabirle o bir “hel min mezid”
kahramanı, devamlı araştıran, ilerleyen, tahkikatta bulunan, ilimde, fikirde, marifette derinleşen, ama bir türlü doyma bilmeyen bir yolcu gibi olmalıdır.
Tıpkı Ayetü’l-Kübra’daki seyyah gibi.
Çünkü bizim bu tür yenilenmeye ihtiyacımız var.
Herkesin, ilim erbabının da, erbab-ı tarikatın da ihtiyacı var.
Ömer b. Abdulaziz
Hulefa-yi raşidin arasında il â birine müceddit denecekse bence o Seyyidinâ Hazreti Ömer olmalıdır.
Fakat genel kabul ilk müceddidin Ömer bin Abdülaziz olduğudur.
O, iki buçuk sene süren iktidarında, kendinden önceki, Haşimilere ve Efendimiz’in ehl-i beytine karşı olan Emevi hıncını, kinini, nefretini durdurmaya calışmış, dinin haysiyet ve onuru için mücadele etmiş bir insandır.
Minberlerde Hazreti Ali dahil Raşid Halifelerin adlarının okunmaz hale geldiği o dönemde her Cuma minberden “İnnal âhe ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsani…” ayetini okuyup adalet, istikamet ve ihsanla hareket etmiş ve devlete bütün sui stimal erin önünü tıkayan bir yapı kazandırmıştır.
Öyle ki Velid döneminde onbin dinar alan halasının tahsisatını bile kesmişti Ömer b. Abdulaziz.
“Yeğenim, onbin dinar alıyordum, sen kestin bunu!” diyen halasına, “Halacığım!” diyor, “Nereden bulup vereyim? Hazinenin –ki mil etin malı- durumu ortada.
Bu durumda iken ben sana on bin dinar veremem ki!”
Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytin yağı getiriyor biraz da ekmek ve “Halacığım biraz yemek istemez misin?” diyor ve ekmeği yağa banıp yiyor.
Tefessüh etmiş bir devlete zühd, yeniden Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini getiriyor.
İki kardeşten biri şehirde diğeri dağda
Sakın ha ben boğulmam demeyin.
Zira nefs-i emmare bir devvar-ı gaddardır (zalim bir çark).
Nice şahları, nice Heraklitleri dize getirmiştir.
Hazreti Yusuf gibi bir peygamber bile "İnnennefse leemmâratün bis’sûi – Şüphe yok ki nefis kötülükleri emredicidir" diyerek ona itimat edilmeyecegini bildirmiyor mu?
Evliya menkıbelerinde anlatılır: İki kardeşten biri şehirde diğeri dağda yaşıyor.
Şehirde yaşayan ismetini iffetini, kulağını, gözünü, ağzını, dilini… hani camilerde denilir ya "cemî-i cümle azalarını" koruyor günahtan.
İhtimal o, şehirde yaşarken kendini kudsi bir hizmete adadığından dolayı Allah siyanet ediyor.
Ya da dine hizmet mülahazası tüm benliğini sardığından "bana yakışmaz bu türlü şeyler" diyor ve kendini koruyor.
Bunun kapısının önünde bir su tulumu asılıdır.
İçi su dolu ama gariptir tulum hiç su damlatmıyor.
Dağda halvette yaşayan ve sürekli Allah’ la münasebet içinde bulunan diğer kardeş bir gün şehre ziyarete geliyor.
Onun da su tulumu var dağda iken hiç damlatmayan.
Gelince o da asıyor tulumunu kardeşinin tulumunun yanına.
Birkaç dakika geçince başlıyor tulum su damlatmaya.
İşte hüner burada.
Şehirde yani en tehlikeli yerlerde, kendini salmadan, Allah’la münasebetini bütün samimiyetiyle devam ettirmede.
Evet, alabildiğine müsait ortamlarda, günahlardan uzak, münzevi bir hayat yaşarken, orada sadece ibadet u taatle meşgulken bile şeytan gem vuruyorsa insanın ağzına..
kulak deliğinden, göz deşiğinden yol bulup giriyorsa günahlar..
nefis her gün ayrı bir gayyaya sürüklüyorsa onu..
o insan tehlikeli noktalarda hiç ayakta duramaz ki! Devrilir gider.
Demiri sıcak yanından tutan demirci babalar, hamur eline yapışmayan somuncu babalar gibi, bir şeyin babası olmak lazım.
Gelin siz de bu kudsi mesleğin babası olun ve zirvelere tırmanın mesleğinizde.
Muhyiddin b. Arabi Hazretleri Şam’ da caddede yürürken dar ağacında berdar edilen (asılmış) birini görür.
Etrafındakilere suçunun ne olduğunu sorar.
"İçki, zina, adam öldürme… hepsini işledi ve gün geldi, derdest edilip asıldı" derler.
Hazret koşar ve ayaklarını öper şakinin, kendi mesleğinde zirveye çıktığı için.
Bize de böyle olmak düşmez mi? Yani mesleğin babası olmak ve zirveye çıkmak.
İsyan deryasına
İnsan kendini müzekkâ (tertemiz, yanılmaz-aldanmaz) zannetmemeli ve her türlü fevkalâdeliği sahiplenmeyerek O’na vermeli; vermeli ve Allah’a karşı samimiyet soluklamalı.
Zira insan yüreği samimiyet hisleri ile dolu değilse, kul uğunun içine başka şeyler karıştırıyorsa, ihsan edilen o güzel ikler aslında bu riyakar ve münafığı batırmak içindir.
Yarım yamalak, sûrî (görünüşte) bir imanı vardır, liyakatı yoktur, üzerine giydiği üniformanın hakkını veremiyordur, dolayısıyla da Allah elinden alır o imanı.
Güzel şeyler gibi fenalıklara karşı da böyle hissettiğimiz ama isim koyamadığımız şeyler vardır.
Aniden, hiçbir sebep yokken insanın içini fena şeyler kaplayıverir.
Gördüğünüz bir nesne sizi birden bire öyle bir noktaya, öyle bir mülahazaya iter ki batabilirsiniz orada.
İnsanı alıp başka rıhtımlara, geriye dönemeyeceği sahil ere götürür bunlar.
Onun için Efendimiz (sal Allahu aleyhi vesellem) mealen "sizi fenaya çağıran bir tedai ile karşı karşıya kaldığınızda kendinize gelin, hemen tövbe edin" buyuruyor.
Psikolojide de yeri vardır bunun: psikologlar bu durumlarda hal ve tavır değişikliği yapmayı öneriyor.
Evet;
“İsyan deryasına yelken açmışım
Kenara çıkmaya koymuyor beni.”
İsyan deryasına yelken açmalar hep böyle başlar.
Başlangıçta açı çok dardır, farkına varamaz insan.
Ayağında parmak ucu kadar bir yer tutar, fakat zamanla ayak izine ulaşır.
Sonra adım genişliği, derken gözünün kestiremeyeceği kadar bir açı meydana gelir.
Durması gerektiği yerden o kadar uzaklaşır ki geriye dönmek istese de dönemez.
Onun sevgisi, hoşnutluğu ve şefaat
Siz Onun sevgisi, hoşnutluğu ve şefaati arkasında bu kadar koşarsanız, o Rahmet Peygamberi de mutlaka geri dönüp size teveccüh buyuracak ve elinizden tutacaktır.
Alvar İmamı’nın ifadeleriyle sorayım:
“Sen Mevlayı seven de Mevla seni sevmez mi?
Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,
Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?”
Evet, “Sen gönülden bir kerecik ‘ya RasulAllah’ deyiversen, O “ümmetim!..” deyip imdadına koşmaz mı?” Kaldı ki, yine Üstadımızın dediği, bazı sâdık kâşiflerin ifade ettiği ve bir kısım kitaplarda da geçtiği gibi, mahşerde
“ümmetî, ümmetî” diyecek olan Şefkatli Nebî, doğduğu zaman da “ümmetî, ümmetî” demişti.
Allah, Onu çok özel bir mahiyette yaratmış ve gönlünü insanlığın kurtuluşuna bağlamıştı.
Diğer peygamberlerin şefkati onun şefkatinin yanında deryada katre kalırdı.
Öyleyse, siz bir kerecik “habibî” deseniz, o da mutlaka “ümmetî” diye çağrınıza icabet edecektir.
Varıp bezmine âşıkân bin bir leâl ister
“Et-tahiyyâtu” dediği zaman Üstad Hazretleri kim bilir onu kaç defa tekrar ediyordu.
Bütün zihin, his, şuur ve iradesiyle Allah’a yönelerek ve tam konsantrasyon içinde belki defalarca “et-Tahiyyâtu…” diyordu; onu söylerken adeta başı dönüyor, gözleri doluyordu.
Çünkü Allah’ın huzurunda olduğunun tam şuuru içindeydi.
Biz, Üstad’ın zevk enginliği ölçüsünde belki onu duyamayız ama kendi söz ve mülahazalarımızı da Sultan’a arz edilen bir
“kırık testi” gibi düşünürüz ve kendimizi Üstad Hazretleri’nin Yirmi Dördüncü Söz’de misal olarak gösterdiği o insanın yerine koyarız: “Bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer.
Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş.
Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Sonra der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum.
Çünkü sen onlara lâyıksın.
Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini daha sana hediye ederdim.” Yani, “Ey padişahlar Padişahı! Ey Sultanlar Sultanı! Bu insanlar Sana şu kıymetli hediyeleri arz ediyorlar; benim elimde ise ancak bu pek az sermaye var.
Eğer elimden gelseydi, gücüm yetseydi, bütün o hediyeler kadar bir hediye Sana takdim ederdim..” deriz.
Bu mülahaza, Rabbimize karşı kul uk vazifelerimize hakim olduğu gibi Efendimize karşı hürmet ve vefa duygumuza da tesir etmelidir.
Yani, dudaklarımızdan dökülen her salât ve her selam bin bir âh u eninle, acz ve zaaf hüznüyle, hakkını veremesek de kapıdan da ayrılmama azmiyle dökülmeli; dilimiz salât okurken gönlümüz de:
“Varıp bezmine âşıkân bin bir leâl ister,
Ben bir garîb-i nâlân u şeydâyım Efendim!
Geçerler candan, girenler nûr hâlene bir kez,
O dertten bin belâya müptelâyım Efendim..!
Olur Mecnûn görenler ruhsârını a cânân!
Kapında mülk-i serâp bir gedâyım Efendim!” demeli.
Sallallahu aleyke ya Rasûlallah
Cenabı Hakk’ın isminin yanında Efendimizin de adının bulunmasıyla alakalı Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâbı Allah’a Efendimizi şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir.
Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe il Allah, Muhammedun rasûlul ah’ yazısını gördüm.
İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olsa gerek!” şeklinde cevap vermiştir.
Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlul ah”
denilince: “Sal Allahu aleyke ya RasûlAllah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der.
İkinci defa,
“Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de “Karret aynî bike, ya RasûlAllah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın peygamberi!” der.
Bunları söylerken de, baş parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir.
Gözüm seninle aydın oldu… ne güzel bir söz.
Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kul anırız..
çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene… hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!.
İşte “Karret aynî bike ya RasûlAllah” sözünün karşılığıda aynı manadır.
Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Ya Rasûlul ah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu.
Salât u selam
Salât u selam meselesine bir vefa borcu nazarıyla bakmak lazım.
Biz Efendimiz’e karşı borçluyuz.
Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükel ef kılmamış.
Hayatımızın her saniyesinde Onu hatırlıyor olma, Ona hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış.
Fakat, biz zaten Onun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle Ona karşı medyuniyetimizi de sürekli ve fasılasız dile getirmiş oluyoruz.
Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönül erimizden de yükselen ezanımızı düşünün..
her namaza yürüyüşümüzde,
“Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî;
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i,
Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.”
(Yahya Kemâl)
sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz.
Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimizin nâm-ı celîlini de anıyoruz.
“Lâ ilahe il Allah”ın, “Muhammedün rasûlul ah ”tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz.
Kadavralaşmamak
Bakın tarihe, kocaman Devlet-i Aliye’yi
tenperverlik yıkmıştır, rahat tutkusu, çalım-çaka yıkmıştır.
Beli bir devreden sonra orduların önünde kimse
yoktur, büyük komutanlar cephede yoktur.
Sanki onlar ölse gitse dünya yıkılacak.
Kadavralaşma dönemimize ait utandıran fotoğraflar bunlar.
Halbuki Alparslan’dan Selahattin’e, Murad Hüdâvendigâr’dan Yavuz’a kadar herkes cephededir, askerlerinin önünde, ölüm kuşağında düşmanla karşı karşıyadır.
Bence kadavralaşmamak için işi sıkı tutmak, beslenme kaynaklarını şuurluca okumak, beyin fırtınası yapmak, müzakere etmek şart.
Meşru olsa da gereksiz alışkanlıkları azletmek, kapıdan kovmak ayrı bir şart.
Bir ölçüde kendi hayatını daraltmak demektir bu, ama yaşatmak için başka çare yok.
Öncekiler de hep böyle davranmış.
Kitaplarımızda da böyle okuyoruz: Mesela, Sav köyünde bin kalem eserleri yazıyor, teksir ediyordu.
El eri saban, pul uk, yaba, orak tutan bu insanlar boş zamanlarında el erine kağıt-kalem alıyor, önlerine koydukları şablona bakıp bakıp yazıyorlar.
Ne acayip bir azim, bir kararlılık, bir heyecan, bir aşk bu.
Katışıksız, dupduru bir saffet bu.
Sahabe ile karşılaştırılınca belki yarı saffet dönemi.
Yarı saffet ama anilmerkez hareketin hızının kesilmediği, Bediüzzüman’ın suya attığı taşın halkalarının dalga dalga yayıldığı dönem.
Zor şartların yaşandığı bir dönem..
evlerin kapılarının önünde sürekli polislerin gezdiği, bu yetmiyormuş gibi karşı caddelerden evlerin kiralanıp ajanların yerleştirildiği, haftada bir baskınlarla herkesin derdest edilip götürüldüğü bir dönem.
Hâsılı; Allah bize liyakat ihsan eylesin.
İç kargaşalardan korusun.
Alışkanlıklarına esir olanlar gibi değil de saffet dönemi insanları gibi bir hayat yaşamayı nasip eylesin.
Sus ey dîvâne!
Fevkaladeden bir Heraklit bekleyişi mazlum ve mağdur mil etlerin kaderî mülahazaları olmuştur.
Hani M. Akif,
“Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mû’tâdı,
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? "Leyse li’l-insâni il â mâ se’â" vardı.”
der ya; işte, kendi cehd ve gayretleriyle o bîdâdı kaldırma hakikatine kapalı bir kısım tembel ruhlar, miskin ve âciz fıtratlar gökten gelecek böyle bir Heraklit beklemektedirler.
Sünnî dünyaya göre de bunun bir hakikati ve Mehdî bekleme temayülü vardır; fakat ehl-i sünnet anlayışına göre ona insan üstü özel ikler atfedilmez; toplumu İslâm’a yöneltecek bir yönetici, bir ilim, kalb ve ruh adamı olabileceği ifade edilir.
Bermekîlerden Câfer
Saniyelerinizin seneler hükmüne geçmesini istiyorsanız, Allah’dan istediğiniz şeyleri kendi dar ölçülerinizle daraltmayın.
Böyle bir semere dururken siz deseniz ki, “Bana Cennet’te bin tane köşk ver”, yine kaybetmiş
olursunuz.
Allah’a kul uk yapsanız, her gün Kur’an-ı Kerim’i iki rekatta bir kere hatmetseniz ve bunun karşılığında deseniz ki, “Allah’ım, şöyle bir idarecilik, böyle bir dünya nimeti istiyorum.” Hatta, daha da masumane bir istekle “Rabbim, Cennet bahçeleri ver.” deseniz, himmetinizi yine daraltmış sayılırsınız, Allah’ın lütfuna tahdit koymuş, isteğinizi kendi dar fotoğrafınızla Allah’a sunmuş olursunuz.
“Allah’ım, ben Senin rızâna tâlibim, Sana tâlibim.” deyip O’nu dilemek varken niye öyle yapasınız ki? Hani anlatılır ya: Abbâsîler döneminde Harun Reşid’in vezirleri arasında, Bermekîlerden Câfer de vardır.
Harun Reşid, halkına hediyeler dağıttığı bir gün Câfer’e de teklif eder, der ki: “Ey vefalı, sadık vezirim, sana da şunları vereyim.” Vezir, “İstemem Efendim” diye cevap verir.
Hükümdar “Herkese şu kadar verdim ama sana servetimin çeyreğini vereyim” der, fakat yine aynı sözle karşılaşır, “İstemem Sultanım.” Birkaç değişik teklifin kabul edilmediğini görünce Harun Reşid sorar, “Peki sen ne istersin?” “Ben sadece seni isterim Sultanım, senin rızanı dilerim.
Çünkü sen benim olunca servetin zaten benim olur.
Senin hoşnutluğun olmazsa servetinden ne olur?”
İşte rıza-ı İlâhî’yi talepte bu espri vardır ve insan O’na tâlib olmalıdır.
Amel
Amelini Allah rızası için yapacaksın; onu herhangi bir beklentiye bağlamayacaksın.
Beklentiye bağladığın zaman, beklentin senin o amelinin karşılığı olur ve o karşılık da beklentinin sığlığına mahkum kalır.
Yani; elindeki çok kıymetli, antik bir eserle, mesela beşbin senelik bir çömlekle çarşıya gitsen, onu satmak istesen ve ona dedenin yaptığı çömleğin değeri kadar bir değer biçsen, ne kadar büyük zarar edersin.
Oysa, o çömleğin asıl değerini bilen bir antikacıya itimat edip ondan bir fiyat alsan, o fiyata satsan, o zaman antik eserin kıymetini elde edersin.
İşte, ihlâstaki temel espri de budur; amel, Allah için olmalı, Allah rızasına bağlanmalı ve o amel e rıza-yı ilâhîden başka bir şey de aranmamalı.
Hatta zevk-i ruhânî peşinde dahi olunmamalı.
Mektûbât’ta “îman-ı billah,
marifetul ah, muhabbettul ah, zevk-i ruhânî” deniyorsa da orada netice ifade ediliyor.
Yani, zevk-i ruhânî, amelin ona bağlandığı bir iş değildir, amele terettüp eden bir şeydir, amelin gayesi değil semeresidir..
insan zevk-i rûhânîye ulaşmak için amel yaparsa, zevk-i ruhânî, o amelin karşılığı ve gayesi olmuş olur, dolayısıyla, o amel kıymetini kaybeder.
Oysaki zevk-i ruhânînin ötesinde de pekçok ilahî teveccüh vardır; mesela, Allah sana “yakîn-i etemm”, “ihlâs-ı etemm” ihsan eder, Allah seni asfiyanın arasına katar, Enbiya ile beraber haşreder.
Fakat sen bunların hiç birini aklına getirmemelisin.
Çünkü, Allah, Allah olduğu için Mâbud’dur; ibadet edildiği için Allah değildir.
Hakkıdır O’nun Kendisine ibadet edilmesi.
Kul uk hesabına ne yapıyorsan o, O’nun hakkıdır.
Desen ki, ben günde bin rekat namaz kılıyorum, hakkıdır O’nun.
O’nda bir hakkın olduğunu iddia etmek ve onu istemek ise, hakkın değildir senin.
Öyleyse, hakkı olanı O’na ver, sonra da telattuf (lütfetme) dalga boyunda yapacağı şeyleri, sana olan ihsanlarını sen tayin etme, belirleme, takdir etme..
evet, beklentisiz olma ve ihlas yörüngeli yaşama da bir kurbet yolu, yani Allah’a yaklaşma vesilelerinden birisidir.
Diğer bir kurbet yolu da, Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği mevhibeleri ve varidâtı onun rızası istikametinde kul anmaktır.
Mevhibe, bağış, ihsan, hak vergisi ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına gelir.
Kalbe gelen, içe doğan ve insanın gönlüne tulû eden vârid ise, yoldakilere Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü, bir iltifatı, bir atiyyesi, bazı ahvâlde hususi bir tenvir ve irşadıdır.
Evet, Allah Teâlâ bize el vermiş, ayak vermiş, göz, kulak, dil, dudak vermiş
-O’na binlerce hamd ve senâ olsun-.
Bu azaların alıp değerlendireceği eşyâyı var etmiş.
O eşyâyı değerlendirme vasıtası tatma, koklama, dokunma..
gibi hisler yaratmış, dahası bizi ihsas ve ihtisaslarla donatmış.
Bu nimetlerin kıymetini ancak bunlardan mahrum insanlar bilebilir.
Cenab-ı Allah, ihsan sahibidir; istediğine istediği kadar verir, istemediğine de vermez.
Mal-mülk, nimet O’nundur; onu dilediği kul arına dilediği ölçülerde lütfeder.
İşte, bu espriyi kavrayamayanlar, “Neden Velid İbni Mugire, Urve İbni Mesud es-Sekafî’ye peygamberlik gelmedi de o vazife (Hazreti) Muhammed’e verildi?” deyip durmuş ve imandan olmuşlardır.
Kaldı ki, Hazreti Üstad’ın o çok güzel, pek şık yaklaşımıyla ifade edecek olursak, Allah (cel e celalühu) O zatın (Efendimizin) istikbalde iradesinin hakkını vereceğini görmüş, O’na lütuflarda bulunmuştur; ne yapacağını bilmiş, avanslar vermiştir.
Bünyan-ı mersus
Allah mü’minlerin birbirleri ile bünyan-ı mersus (sarsılmaz bir duvar) olmasını emrediyor.
Ben bu emrin bizler tarafından tam anlamıyla gerçekleştirildiğini zannetmiyorum.
Devr-i saadette Hazreti Ebu Bekir ve Hz. Ömer aralarındaki bir meseleden dolayı hafifçe birbirlerini kırmışlar ve hemen ardından her ikisi de Allah Rasulü’ne (sal Allahü aleyhi vesellem) ayrı ayrı gelerek “Hata bende” demiş ve özür dilemişlerdir.
Evet, hata yapma insan olmanın şe’ni, ama hatayı müdafaa etme değil.
Ben hatada ısrar etmemenin, candan, gönülden özür dilemenin birbirimizi bünyan-ı mersus haline getireceğine, bir kardeşin diğerinin meddahı olmasının geleceğimiz adına ümitbahş bir hadise olduğuna inanıyorum.
Aksi halde...
Dua
Benim Kur’an’a aşina olmam, öğrenmem, okumam, ezberlemem çocukluk yıl arında anne babamın vesilesiyle olmuştur.
Bununla beraber onu hakiki manada bana duyuran, benim nazarımda yücelten ve tek kelime ile sevdiren Bediüzzaman’ın eserleri olmuştur.
Efendimize de aşıktım ben küçüklüğümde.
Bir keresinde babam bana “Gece yatmadan önce 1000 defa Kureyş
suresini okursan, rüyanda Efendimizi görürsün.” demişti ve ben hiç tereddüt etmeden o gece 1000 defa Kureyş suresini okudum.
Ama ne zaman ki eserlerde Efendimiz’i anlatan yerleri okudum, Allah Rasülü (sal Allahu aleyhi vesellem) gözümde bir başka göründü ve onu daha bir başka sevdim.
Kanaat-i acizanemce herkes, her gün hem Kur’an’la hem onu çağımız insanının ihtiyacını karşılayacak şekilde yorumlayan Risaleler’le ciddi meşgul olmalı.
Ayrıca herkesin her gün hiç aksatmadan okuyacağı bir hizbi bulunmalı.
Sadece bunlarla da yetinmemeli.
Üstad 15 günde bir üç ciltlik Mecmuatu’l-Ahzab’ı bitiriyormuş.
Evradda monotonluktan, ülfet ve ünsiyetten kurtulmak için çeşitlilik önemlidir.
Yakınlarda bu üç ciltlik dua mecmuasından alınan bazı cami (kapsamlı) dualar bir cilt halinde tekrar basılacak.
Keşke herkes aksatmadan okusa.
Hazreti Ali’nin ömrü boyunca günlük evradını hiç aksatmadığı söylenir.
Ona sormuşlar: “Nehrivan’da da mı?” “Evet, Nehrivan gecesinde bile!” demiş.
Benim rahmetli validem de sabahtan akşama kadar Büyük Cevşen’i bitirirdi de bana “Başka okuyacağım bir şey var mı?” diye sorardı.
Evrad u ezkarda bu ciddiyet olursa kim bilir gün gelir büyük zatların duyduğu şeyleri duyarsınız? İmam Şâzelî, Ahmed Bedevî gibi zatlar namazda “Sübhane rabbiye’l-azim” dedikleri zaman bütün zerrat-ı kainatı mülahazaya alarak söyleme seviyesine çıkmışlardı.
Adeta bütün kainat onların dil eri ile tesbihat yapıyor gibi bir his bu.
Nitekim Üstad’ın yakın talebelerinden bazılarına yıl ar ve yıl ar sonra “Kardeşim! Ben de Hasan Şâzelî gibi kainatın her bir zerresinin tesbihatını duyabiliyorum artık.” dediği nakledilir.
Fakat bu gayret ve mücahedeye bağlıdır.
Allah’a tam teveccühe bağlıdır.
Allah Rasulü (sal Allahu aleyhi vesellem) bir sahabiye bir gün “İmanın hakikati nedir?” diye soruyor.
Sahabi hiç tereddüt etmeden “Ben kendimi her gün Cennet ve Cehennemi müşahede ediyor gibi, mele-i âlânın sakinleriyle beraber olur gibi hissediyorum.” diye cevap veriyor.
Efendimiz’in (sal Allahu aleyhi vesellem) bu sahabiye verdiği karşılık şudur: “Sen gerçekten inanmışsın.”
Evet, herkes ama özel ikle turnikeye önce girenler Cenab-ı Hakk’ın geçmişte kendilerine ihsan ettiği nimet-i sabıka adına evrad u ezkar hayatlarına çeki düzen vermeliler, bir disiplin getirmeliler.
Kaldı ki bu, kulun Allah’la, Allah’ın kuluyla olan münasebeti adına bir ölçüdür.
Vefa umarken candan
Bugün, Müslümanlar olarak, bir taraftan çok ciddi bir husumet çemberi içindesiniz; diğer taraftan da, dostlardan beklenen vefayı göremiyorsunuz.
Mürüvvetli olması gereken insanlardan içten vefa ve tam bir sadakat bekliyorsunuz ama bu beklentinizde hep inkisarlar yaşıyorsunuz. Sürekli,
"Vefa umarken candan
Doldu gözüm hicrandan
Kaldım yaya dermandan…"
diyor, hicranınızı içinize gömüyorsunuz.
İşte, candan vefa umarken, dermandan yaya kalıyorsanız ve gözünüz de hicranla doluyorsa o zaman işiniz vahimdir.
İçin vefasızlığı dışın husumetine inzimam edince başınıza gelecek şeyler var demektir.
Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî
Abdulkadir Udeh’in “Müntesiblerinin vefasızlığı ve düşmanlarının gadri arasında İslâm” isimli bir kitabı vardır ve zannediyorum bu tesbit Malik bin Nebi’den ziyade Udeh’e aittir.
İster Malik, isterse de Udeh söylemiş olsun, bu söz çok yerindedir ve ona katılmamak da mümkün değildir.
Bir şey ifade ediyorsa, ben de senelerdir aynı kanaati taşıyorum; evet, asırlar var ki, İslâm dünyası dediğimiz coğrafyada Müslümanların en büyük problemi düşmanlık ve vefasızlık olmuştur.
İslâmı gadre uğratan iki cephe vardır: Birisi, sürekli taarruzlar peşinde olan haset, kin, inat ve küfür cephesi; diğeri de, dini yolda bulmuş gibi davranan, kültür müslümanlığı tavrı sergileyen vefasızlar cephesi.
Bu hakikati dile getirmek ve vakayı rapor etmek gereksiz görülebilir.
Fakat, bazı problemleri bilme ve onları teşhis etme tedavi adına çok önemlidir.
Ziya Paşa’nın
“Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,
Her merhem her yâreye derman mı sanırsın?
En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun,
Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın?
dediği gibi her şeyden önce il etin bilinmesi, hastalığın teşhis edilmesi, doktorların ifadesiyle “tanı”nın ortaya konması lazımdır.
Bu yapılmadan tedaviye başlanması mümkün değildir.
İlim ilim bilmektir
İnsanların keyfiyette derinleşmesi adına elden gelen her türlü gayret gösterilmeli.
Gönül, his, ruh, kalb ve tabi ki düşünce dünyamızı zenginleştirecek, bilgimize bilgi katacak, kalbimize zümrüt tepelerde otağ kurduracak eserler okunmalı, müzakere edilmeli.
Evrad u ezkar adına gece-gündüz demeden her dakika, her saniye ve her an Allah’a teveccüh eden insanlar olmalı.
“Allah’a teveccüh olmazsa gök kubbe başımıza yıkılır, yer yarılır yerin dibine gireriz.” mülahazası hakim olmalı.
Evet, insanların meslekleri adına elde ettikleri başarılar alkışlanmalı.
Fakat bence bir insanın esas alkışlanacak yanı Allah ile irtibatıdır.
Bir insan Allah karşısında ne kadar iki büklüm ise o kadar alkışa layıktır.
Ama bu dünyevi alanda başarılı olmasına, ilerlemesine mani değildir.
Ne güzel der Yunus:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmesen
Ya nice okumaktır.
Şehvet
Şehvet şeytanın en çok başvurduğu, en çok kul andığı bir tezgahtır.
Mevlana’nın semaha kalktığı zaman irticalen söylediği, Zerkûb veya Hüsamettin Çelebi tarafından kaydedilmiş Rubailerinde anlattığı bir şey var: Mevlana orada şeytanla Cenab-ı Hakk’ı karşı karşıya getirip konuşturuyor.
Diyor ki şeytan Allah’a; “İzzetine kasem ederim ki insanların hepsini şirazeden çıkaracağım.
Ama onların bir dayanakları var, benim de olması lazım.”
Allah “İstediğin kadar para, al kul an onu.” diyor.
Memnun olmuyor, ekşitiyor yüzünü.
“İstediğin kadar ömür.”
diyor, yine yüzünü ekşitiyor.
“İstediğin kadar güç, kuvvet.” yine ekşitiyor.
“Şehvet” deyince, -Hazreti Mevlana diyor ki-, “Şeytan zil taktı oynadı o zaman.”
Şehvet şeytanın en büyük kozu denilebilir.
Bana tarih boyunca şehvet mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini duymamış, o istikamette adım atmamış, el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o şeytanın zil takıp oynadığı bir mesele.
Allah Rasulu (sal Allahü aleyhi vesellem) “Ümmetime bundan daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım.” buyuruyor.
Bizim sabah akşam yaptığımız dualar kişinin şehvetle imtihanı karşısında yaptığı duadır.
“Böyle bir imtihanla karşı karşıya gelmeden Sana sığınırım!” demektir.
Tek taraflı da değildir bu iş.
Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar da erkeklerle imtihan olur.Şeytan hesabına olacak örgüler ve nakışlardan kaçmak gerek.
Başka bir deyişle, örümcek ağına düşmemeli.
Ağa düşmüş sinekleri görmüşsünüzdür: Çırpındıkça batarlar, daha perişan hale gelirler.
Şeytanın ağı da öyle.
O, ağına düşmüşlerin başında bekler; bekler ki kurtulamasın, çırpınsın ve çırpındıkça batsın.
Bu sebeple insan potansiyel genişliğini kendi el eriyle daraltmamalı.
Kevn ü mekanlara sığmayan, lâ mekanî (bir mekanla sınırlanmayan), lâ zamanî (zamana bağlı olmayan) mahiyetini daracık bir şeye, bir âna, bir lahzaya, bir bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkum etmemeli.
Unutmayın, bir kuşu kafese kıstıran şey bir dane hırsıdır.
Nizami, Hazreti Adem’in yediği “yasak meyve”nin de buğday olduğunu söyler.
“Hazreti Adem yeyince onu, benzi de buğday danesi gibi sapsarı kesildi.” der Mahzen-i Esrar’ında.
Demek asıl mesele şeytanın ağına düşmemek.
Kur’an-ı Kerim diyor ki: “Yaidühüm ve yümennîhim… – Onlara
vaadde bulunur ve onları boş kuruntulara sevkeder…” (Nisa 4/120) Hiçbir vaadini yerine getirmez o.
Onun sözünün hikaye edildiği başka bir ayette açıkça diyor zaten: “…Ben de size bir şeyler vaad ettim, ama sözümde durmadım.” (İbrahim 14/22) Öyleyse insanı boş vaadlerle kandıran ve vaadini asla gerçekleştiremeyecek olan
şeytanın ağına düşmemeye bakmalı.
Vicdan Genişliğini Yakalayan ve Koruyanlara Allah’ın Lütufları
Nesimi ne hoş ifade ediyor:
Bana Haktan nida geldi
Gel ey aşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefa gördük
Mekanım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hak ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördüm.
Sonunda da der ki;
Beni mesteyleyen daim
O meyden Mustafâ gördüm.
Yani öyle bir mey sunmuşlar ki içinde Muhammed Mustafa var.
Bunlar vicdan genişliğine Allahın bir lütfudur.
Allah hakedenlere bütün bunları hem de zırhı ile beraber lütfeder.
O zırh ise “ubûdiyet-i kâmile-i tâmme-i dâimedir” (kamil manada, eksiksiz, sürekli ubudiyet).
Sen Mevlâ’yı sevende
Alvar İmamı ne güzel söyler:
Sen Mevlâ’yı sevende
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında
Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen
Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan
Eyyub gibi ağlasan
Ciğergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz mı?
Rica ederim, onun uğrunda yüreğinizi parçalamadan yüreği parçalanmış insanlara lütfedilen şeyleri beklemeyin.
O bazen ekstradan da lütfedebilir; ama umumiyetle aldığınız risk kadar, gösterdiğiniz gayret ve cehd kadar mükâfat vardır.
Hele siz bir gecenize gündüz boyası çalın, o da sizin gecenizi gündüz yapsın.
Siz dünya gecelerinizi gündüz yapın, o da ahiret karanlıklarını aydınlığa tebdîl eylesin.
Allah, eşiğine baş koyan yüzleri çiğnetmez ve mahcup etmez; yeter ki siz yürekten ona yönelin ve “...Edemem, sensiz asla edemem!” deyin
Temkin
Temkinli yaşamalı insan.
Ayaklarının sağlam bir zemin üzerinde olduğu, kulluk yolunda rahat yürüyebildiği, şeytanın ona tesir edemeyeceği şeklindeki bütün düşünceleri “Hayır, bunlar öyle görünüyor olabilir; fakat her an o zemin çökebilir; her lâhza ayaklarım beni yolda koyabilir; şeytan bir yerden yolunu bulup duygularımı kirletebilir” türünden temkin ifadeleriyle tadil etmeli.
Mesela, az önce de ifade ettiğim gibi, gece karanlığında, bir binada tek başına “Ya Rabbi!” deyip ağladığı anda bile “Belki birazdan birisi kapıdan içeri girer de beni duyar ve ‘Şu adamın ihlâsına bak!’ der” gibi bir duyguya kapılmışsa insan, o an duasını, ağlamasını kesmeli; riya ile o temiz sayfayı kirleteceğine, onun bir kısmını eksik bırakmalı.
Nitekim, seleflerimizin hayatına bakarsanız bu ölçüyü gösteren pek çok misal görürsünüz.
Mesela, İbrahim b. Yezid En-Nehaî, Kur’ân okuduğu bir sırada kapısı çalınınca önce Kur’ân-ı Kerim’i rafa kaldırıyor, sonra kapıyı açıyor.
Ev halkı neden öyle yaptığını sorunca da “Beni o halde görürlerse her zaman Kur’ân okuyorum zannederler” diyor ve öyle bir görüntüyü riya kabul ediyor.
Bu kadar hassasiyetin bir vehim ve vesvese olabileceği de akla gelebilir; fakat halis bir mü’mine yakışan, sadece Allah’ın rızasını gözeterek amel etmeyi namus meselesi bilmesidir.
Allah’a ve ahirete inanan bir insan, ibadet ü tâati Allah’a tahsis etme hususunda vesvese derecesinde hassas davranmalı, bunu bir namus meselesi olarak telâkki etmelidir.
En iyi söz söylediği zaman bile, eğer içine riya ve dolayısıyla şirk ifade eden söz ve davranışlar bulaşıyorsa, konuşmasını hemen kesmesini bilmelidir.
Kaleminden Hz. Davud’un mezâmiri gibi enfes mısralar döküldüğü bir sırada dahi, eğer niyetinde bir kirlenme görüyorsa kalemini anında kırmalıdır.
Kırmalıdır, çünkü o ebediyete talip olmuştur.
Ebedî bir hayata talip olanın da bu hedef uğruna duygu ve düşüncelerini ömür boyu temiz tutmaya çalışması gerekir.
Rummân arzusu
Mev’izelerde bir menkıbe anlatılır: Bir çilehanede dervişler günlerini ibadetle geçiriyorlar.
Bir erbaîn, iki erbaîn, üç erbaîn...
Ancak ölmeyecek kadar yiyip içmek, sadece ibadet ü tâatte bulunup elden geldiğince dışarıya çıkmamak orada bir prensiptir.
El ayak, göz kulak, dil dudak, tamamen ibadetle meşgul edilir.
Uyku da azaltılır, bir günde sadece bir saat kadar başlar bir yere konarak geçiştirilir, ihtiyaç defedilecek kadar uyunur.
Zaten çok yeyip içmeyince de az uyumaya alışılır.
İşte böyle bir çilehane ehlinden birisinin içine rummân (nar) arzusu düşüyor.
Bunu bir türlü kafasından atamıyor.
Aslında nar, Allah öbür nârdan (cehennemden) muhafaza buyursun, sevilecek bir meyvedir; fakat öyle, gönül bağlanan haneyi terk ettirecek kadar olmasa gerek.
Nar isteği yerine başka şeyler de düşünülebilir elbette.
Tam kapıyı açıp dışarı çıkıyor, bir de bakıyor ki kapının önünde yara bere içinde yatan birisi var.
Yara bere içinde; ama hâlinden çok memnun, çok müteşekkir, yüzünden behcet akıyor.
“Elhamdülillah Yâ Rabbi!” diyor yatan adam.
Bizimki “Yâhu bu hâlinle böyle içten hamd ü senâ da ne?” deyince “Allah’a hamdolsun” diyor, “Hiçbir zaman rummân arzusuyla Rahmân’ı terk edip onun huzurundan ayrılmadım.” Derviş bunu duyunca kendine geliyor ve tekrar çilehaneye dönüyor.
Kaç defa rummân arzusu bizi arkasından koşturmuştur.
Kâmil olmak kolay değil.
Allah (celle celâluhû) potansiyel insan yaratmıştır ve hakikî insan olmayı kulun iradesine, cehdine, gayretine ve azmine bağlamıştır.
Azimsiz insanlar, sabırsız kullar o hedefe ulaşamazlar.
Nâçâr kalacak yerde
Mü’min her yerde onun huzurunu duymalı, her zaman “Bana dünya ve içindekiler lâzım değil” diyebilmeli ve her şeyini onun için feda etmeye âmade bulunduğunu günde birkaç defa ikrâr etmelidir.
Sabah kalkınca “Kapı kulunum; boynu tasmalı, ayağı prangalı kölenim; kasem ediyorum senden ayrılmayacağım! Kovsan bile ayrılmayacağım senden!” demeli; verdiği o vaadde sarsıntı yaşamış olabileceği düşüncesiyle, öğle vakti yeniden ahd ü peymanını yenilemeli.
İkindide bir kere daha...
Akşam bir kere daha Allah Teâlâ’ya verdiği sözü tekrar etmeli...
Yatağına girerken “Ne olur ne olmaz” deyip bir kere daha duaya durmalı; “Allah’ım, (rahmetini) umarak, (azabından) korkarak kendimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işimi sana ısmarladım, sırtımı sana dayadım.
Senden başka sığınak, senden başka dayanak yoktur.
Allah’ım, indirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim.
Allah’ım, kullarını dirilteceğin gün beni azabından koru” yakarışıyla, hem Allah’a kul olduğunu ikrar edip ona sığınmalı hem de Hâtemu’l-Enbiyâ’ya karşı vefa ve sadâkatini ortaya koymalı.
Bir kul, hayatını bu şekilde programlar; dünyaya burada yaşayacağı ömür kadar, uhrevî işlere de ahirette kalacağı müddet kadar kıymet verir ve günde birkaç defa kulluk ahd ü peymânını yenilerse dünya-ukba dengesini kurmuş olacaktır.
Ayrıca böyle bir kul, her hâdisenin çehresinde İbrahim Hakkı Hazretlerine ait şu sözlerin doğruluğunu müşahede edecektir:
Nâçâr kalacak yerde,
Nâgah açar ol perde,
Derman olur her derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Karınca
Bir vesileyle arz etmiştim; karınca, çeliğin içinde bal olduğunu bilse, gelir onun etrafında altı ay dolaşır.
Bir taraftan delik arar; bir yerden tükürük atar, çeliği bile paslandırıp delmeye uğraşır.
En olmadık yerlerin kapağını açar bakarsanız, orada da karınca bulabilirsiniz.
O, hedefe kilitlenmiştir; ne yapar eder, hedefine açılan bir kapı bulur.
İmanlı bir gönlün sahibi de kulluk vazifesine kilitlenir ve yapması gerekenleri her hâlükarda yerine getirir.
Bu mevzuda üç husus çok önemlidir: Birincisi, im’ân-ı nazar; yani, bakışı bir noktaya çevirme ve orada fikren yoğunlaşma.
İkincisi, im’ânı nazarın ötesinde iltisâk-ı kalb; yani, o meseleyle perçinlenmiş gibi bir kalbî bağlılık, onu düşünmeden edememe, kalbe yapılan her müracaatta o meseleyi görme.
Üçüncüsü de, en ağır şartlar altında dahi engellerden sıyrılıp mutlaka yola devam etme azim ve gayreti; kurtulma gayreti değil, yola devam etme azmi.
Bu üç hususa riayet edilince, insan belki birkaç kez tökezler, yüzüstü kapaklanır; ama tekrar doğrulup yeniden nihaî menzile yürür.
Önündeki bir kapı kapansa, o başka on kapının sürgüsünü zorlar, kilidini açmaya uğraşır.
Bir de Hazreti Müfettihu’l-ebvab’a teveccüh etti mi, kapanan bir taneye mukabil on kapının kendisine açıldığını görür.
Evet, salih bir kula düşen “Ya Müfettiha’l-ebvab! İftah lenâ hayra’l-bâb, inneke Kerîmun, Cevvâdun Vehhâb!” (Ey bütün kilitli kapıların anahtarına sahip, kapıları açan Allah’ım, bize de en hayırlı kapıyı aç! Şüphesiz sen lütfu ve ihsanı bol, cömertlerden cömert, nimet ve bağışları engin Rabb’imizsin!) deyip ona iltica etmek ve sonra da kendi üzerine düşen vazifeyi yapmaktır.
İşte bu ölçüler içerisinde, yeryüzü mirasçıları dünyayı ahiretleri adına değerlendirmeli; gerektiğinde dünyalık her şeyden vazgeçip kopabilmelidir.
Dünyayı ve nimetlerini bir ayakkabı gibi çıkarıp atmaya, “Bana seni gerek seni” deyip yürümeye rûhen hazır bulunmalıdır.
Sükut
Bir gün adamın biri Hz. Ebû Bekir’e gelip bir sürü itham ve hakaretler savurmuş.
Hz. Ebû Bekir sükût etmiş, uzun bir süre hiçbir şey söylememiş, karşılık vermemiş.
İftiraların sonu gelmeyince dayanamayıp kendisini savunacak birkaç söz söylemiş.
Onları seyreden Peygamber Efendimiz, “Ebû Bekir! O adamın sana söylediği her kötü sözde, sen sabrederken, bir melek seni müdafaa ediyordu.
Sen söze başlayınca artık melek ayrıldı” buyurmuştur.
İşte genel düşüncem budur: Allah her şeyin aslını biliyor ve halkımız da olup bitenleri, gerçekleri görüyor ya...
Öyleyse ehl-i insaf kararını verir; savunanlar beni değil, hakikati, doğruyu savunur.
Benim kendimi savunmama gerek yok zannediyorum.
Celal Efendi
Hiç unutamayacağım insanlardan birisi de Muhterem Mehmet Kırkıncı Hocanın rahmetli babası, Celal Efendidir.
Celal Efendi, Medine’de mücâvir (mübarek bir yerde inzivaya çekilip ibadet eden, kendini o yerin hizmetine adayan), kıymetli bir insandı.
Orada vefat etti ve oraya defnedildi.
Yanına gittiğimde çok yaşlanmıştı.
İlerleyen yaşına ve rahatsızlıklarına rağmen namazlarını aksatmıyor, sünnetleri de ayakta kılıyordu.
Ama oturup kalkmakta zorlandığı için namazlarını yatağının yanında kılıyor, ayağa kalkabilmesi için yatağa tutunması gerekiyordu.
Bu şekilde tamamladığı bir namazdan sonra bana demişti ki, “Hocam, ben böyle namaz kılarken yatağa tutunarak kalkıyorum, oluyor mu namazım?” O tabloyu hiç unutamayacağım.
O ne güzel şuur...
Her şeye rağmen kulluğunu gereğince edâ etmeye çalışmak; ama yine de yaptığıyla yetinmemek ve daha iyisini aramak...
Evet, namaz bizi ahirette kurtaracak bir sermayedir.
Onun için namaz hususunda çok hassas davranmak gerekir.
Allah (celle celâluhû) onun kıymetini ruhlarımıza duyursun ve eksiğiyle gediğiyle namazlarımızı kabul buyursun.
Nabzıma el vurdu bir bir tabibân
Cenâb-ı Allah, günah işleyenleri kapısından kovmamış; tevbe etmeleri için onlara fırsatlar vermiştir.
Bir anlık sürçmesine rağmen tekrar doğrulup kulluk yoluna râm olanlar, rahmet kapısının kendilerine daima açık olduğunu görmüşlerdir; fakat verilen bu fırsatları değerlendiremeyip hata ve günahta ısrar edenler, onun rahmet kapısından kopup gitmiştir.
Kopmamaya dikkat etmek lâzım.
Böyle kötü bir akıbetin çaresi yoktur.
Ona kimse bir şey yapamaz.
Aklınızdan olumsuz bir şey geçse hemen kalkar, başınızı yere koyar, secde eder, yalvarır ve affınızı ararsınız.
Ama bu duygunuzu kaybetmişseniz, içinizde bir kopukluk başlamıştır ona karşı.
Tevbe arzusu gönlünüzde hâsıl olmuyor ve tekrar ona dönme ihtiyacı duymuyorsanız, bir “dâu’l-udâl”e, yani çaresiz bir derde maruz kalmışsınız demektir.
Nabzıma el vurdu bir bir tabibân,
Dediler derman yok buna ne çare.
Değildir bu bana layık bu bende
“Değildir bu bana lâyık, bu bende;bana bu lütf ile ihsan nedendir!
Ben istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim.
Ben seni istemiştim.
Sen benim ol, başka hiçbir şeyim olmasa da olur.
Çünkü ancak seni bulursam her şeyi bulmuş, fakirlikten kurtulmuş olurum” mülâhazasını seslendirir ve tam bir ubûdiyet şuuruyla yaşar.
Kemik
Bazen, kabzın pençesine düştüğünüzde, ne kadar gözünüz hakikate açılsa, ne kadar ulvî âlemleri müşahede etseniz de bunlardan hiçbiri aklınızda kalmaz.
Önünüzü, arkanızı hep karanlık görebilirsiniz.
Bütün güzel ve inşirah veren kareler silinir gider zihninizden.
Vefa ile bunu basta (iç rahatlığı) ve huzura çevirmek için o eşikten ayrılmamak gerekir.
Gözünü kapıdan ayırmadan beklemek lâzım.
İnsan sürekli böyle bir imtihan içindedir.
Zaten bu yolda olmayan, bu türlü meseleleri birbirinden tefrik edecek kadar duyarlı olmayan, hayatın hercümerci içinde ömrünü geçiren insanların Allah’la (celle celâluhû) bu türlü bir alışverişi anlaması da mümkün değildir.
Müridler
Allah’ın rahmetine sığınma, “Sadece senin kapın var!” deme çok önemlidir.
Hani bir menkıbe anlatılır: Bir zat pek çok talebe yetiştiriyor.
Talebeler, bir zaman sonra ufukları açılınca bakıyorlar ki, efendi hazretleri şekavet kutbunda duruyor.
Yavaş yavaş ayrılıyorlar onun yanından, birer birer gidiyorlar.
Tek bir mürid kalıyor vefa ile dopdolu.
“Dine muhalif bir yanı var mı üstadın?” diye düşünüyor; kılı kırk yararcasına dini yaşayan, mişkât-ı nübüvvet altında hareketlerini götüren bu zatta dine ters hiçbir şey görmüyor.
Herkes gitse de o kalıyor hocasının yanında.
Bir gün hak dost diyor ki, “Arkadaşların neden gitti ve sen neden kaldın?” Sorusunda ısrar edince vefalı talebe cevaplıyor: “Efendim, onlar, hakkınızdaki müşahedeleri ve berzahî mahiyetiniz itibarıyla sizi şakî gördüklerinden yanınızdan ayrılmayı uygun buldular.
Bana gelince, gözüm sizde hakikate açıldı.
Size vefasızlık edemezdim.” Şeyh efendi, “Evladım, ben o yazıyı kırk senedir öyle görüyorum; ama bana başka kapı gösterebilir misin ki ona gideyim” diyor.
Bu sözünden sonra o “şakî” yazısı silinip “saîd”e inkılâp ediyor.
Onun için meselenin imtihan yönünü de ihmal etmemek lâzım.
Siz başınızı eşiğe kor beklersiniz de, kırk sene hiç kabul edilmeyebilirsiniz.
Bir fert namaz kılsa, oruç tutsa, binlerce ibadet ü tâat yerine getirse de, ancak Allah’ın rahmetiyle cennete gidebilir.
O murad buyurursa, bütün insanlığı cehenneme koyar ve buna kimse bir şey diyemez; mülk onundur; istediği gibi tasarruf eder.
O zat, bu mülâhazalarla başını bu eşikten hiç kaldırmıyor, hep vefalı davranıyor.
Allah (celle celâluhû) bu şahsın zatında örnek alınacak bir yüksek karakteri ortaya koyuyor.
Kırk sene Rabb’ine el açmış, o kapıdan başka kapı bilmemiş ve neticede bir vefa kahramanı olmuş.
İşaret
Meseleler hep gelip “sohbet-i Cânân”a dayanmalı.
Oturup kalkarken, dünyevî meselelerden bahsederken bile ahiret buudlu davranmalı.
“Allah’ı başkalarına tanıtma ve bu vesileyle kurtulma”, yapacağımız işlerde rotayı tayin etmeli.
Mesela, teknolojiden bahsederken “Bu teknoloji Rabb’imizi anlatma adına ne işe yarar? Şu ilmî inkişafı, Rabb’imizi insanlara duyurma adına nasıl değerlendirebiliriz? Uhrevî hayatımız adına interneti nasıl kullanabiliriz?” sorularının cevabı aranmalı.
Mesela, bugün, biz meşgul olsak da olmasak da internetin de bağımlıları var.
Bazıları onu kendi hesaplarına, şeytanın oyuncağı gibi kullanıyor ve sürekli kötülük yayıyorlar.
İnanan insan, onu da uhrevî kazanç vesilesi yapabilir.
Fakat o dikkatli olur; hangi tuşa dokunacak, hangi sayfaya girecek, bunu iyi belirler.
Tahminî bir tuşa dokunurken de “İnşaallah karşımıza iyi bir şey çıkar” mülâhazasıyla teyakkuzda olur.
Bunlar, kalb ibresinin göstermesi gereken noktaya yönlendirilmesi açısından çok belirleyici hususlardır.
Bir mü’min, kâinattaki her şeyde Allah’ı gösteren bir işaret bulur; ona bakar, Cenâb-ı Hakk’ın izlerini görür.
Bu, teknolojiyle de mümkündür.
Mesela, çağın büyüklerinden birinden dinlemiştim, Hz. Bediüzzaman arabayla bir yere giderken radyoda şarkı çıkıyor.
Arabayı kullanan şahıs, Üstad’ın lâubalîliğe karşı kapalı olmasına saygısının ifadesi olarak radyoyu kapatmak istiyor.
Radyonun düğmesini çevirirken Bediüzzaman kendisine has edasıyla, “Dur keçeli...” diyor, “ben hava unsurunu temaşa ediyorum, havayı insanların hizmetine veren Allah’ın kudretini tefekkür ediyorum.”
Hani daha önce de çok anlattım; Alvarlı Efe Hazretleri, “Dört güzeller” türküsünü duyunca Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi hatırlayıp iki gözü iki çeşme ağlarmış.
İşte onun gibi, Üstad da orada konsantre olmuş; şarkıyı değil, o şarkının ötesinde hava nimetini dinliyor, onu tefekkür ve temaşa ediyor.
Bu müthiş adamı görmeyi hepiniz gibi ben de çok arzu ederdim.
Dizinin dibinde oturmayı, sohbetine ermeyi, dinlemeyi çok isterdim.
Nasip...
Belki bize görememenin hasret ve hicran sevabı, görenlere de huzurun insibağının sevabı yazılır.
Senden başka kapı yok ki
Bazen bir söz, bir tavır, bir davranış Hak katında pek hora geçer.
Bilemeyiz, Erzurumluların ifadesiyle “bahane tanrısı”nın, kimi ne ile affedeceğini bilemeyiz.
Bize düşen şey, kemâl-i sadâkatle ona bağlı yaşamaktır.
Onsuz yapamayacağımızı hem vicdanımızda duymak, hem de bunu her fırsatta ifade etmektir.
Geçenlerde On İkinci Nokta münasebetiyle söylemiştim, Üstad da aynı şeyi ifade ediyor: “Senden başka kapı yok ki ona gidilsin.” Bu genel bir mülâhazadır.
İbrahim Ethem de aynı nağmeyi seslendiriyor:
Hecertü’l-halka turran fi hevâke
Ve eytemtü’l-iyâle likey erâke
Velev katta’tenî fi’l-hubbi irben
Lemâ hanne’l-füâdü ilâ sivâke.
Tecâvez an daîfin kad etâke
Ve câe râciyen yercû nidâke
Ve in yekü ya müheyminu kad asâke
Felem yescüd lima’bûdin sivâke.
İlahî abdüke’l âsi etâke
Mukırran bi’z-zünûbi ve kad deâke
Fein tağfir fe ente ehlün lizâke
Fein tadrud femen yerham sivâke.
Allah’ım, senin uğruna her şeyi terk ettim,
Cemâlini görmek için çoluk çocuğu yetim bıraktım,
Aşkınla beni parça parça etsen de,
Şu kalbim senden başkasına meyl etmeyecektir.
Eşiğine gelmiş bu dilenciyi hoş gör.
Hoş gör ki, o senin davetinden ümitlenip sana koşmuştur.
Ey her şeyi bilen, her şeyden haberi olan Müheymin,
Kulun günahlara batmıştır, batmıştır; ama senden başkasına da secde etmemiştir.
İşte, asi kulun kapına geldi,
Günahlarını itiraf edip yalnız sana iltica ediyor.
Onu affedecek sadece sensin;
Affetmez de kapından kovarsan, senden başka kim var ki ona merhamet etsin.
Evet, “Her ne kadar hayatım sana isyanla geçmişse de senden başka mabuda secde etmedim” diyor.
İşte bu duygu, nezd-i ulûhiyette hora geçen bir duygudur.
Bu duyguda bir mahviyet vardır, ma’siyeti kabul vardır.
Şahsı adına yaptığı en küçük inhirafları çok büyük ve mahvedici olarak görme vardır; fakat aynı zamanda, Allah’ın rahmetinin enginliğine sığınma da vardır.
Zikr
Ümit ediyorum, bugünün âbid ve zâhidleri de zikre çok önem veriyor ve onu artırma, Allah’ı (celle celâluhû) daha çok anma yolları arıyorlardır.
Fakat biz onu ne kadar anarsak analım, ibadetlerimiz ne kadar çok olursa olsun, zikrin hakkını vermiş olamayız.
Bundan dolayıdır ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün dörtte birini kendisine salât u selâm okumaya ayıran bir zatı istihsan buyuruyor; ama yine de “Artırsan daha iyi olur” diyor.
Günün yarısını salât u selâma ayırdığında yine “Artırsan…” diyor ve günün üçte ikisini zikre ayırıp salâvât okumuş olarak huzur-u Risalet-penahiye gelince “Çok iyi de, artırsan daha iyi olur” buyuruyor.
Efendimiz her defasında “Hel min mezîd?” (Daha yok mu?) diyor; çünkü Üstad’ın ifadesiyle ona ulaşmada en önemli vesilelerden biri, “Bismillahirrahmânirrahîm” diğeri de Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) salât ü selâm okumaktır.
Geçenlerde, bir arkadaşımız da rüyasında, salât u selâmların, hey’etin üzerine gelen bombardıman ve kurşun yağmurlarını bozguna uğrattığını görmüştü.
Fakat maalesef, evrâd u ezkâr mevzuundaki farklı düşüncelerde bir çarpıklık görüyorum.
“Biz milletimize hizmet ediyoruz, insanlara Allah’ı (celle celâluhû) anlatıyoruz, yol kaçkınlarını hidayete çağırıyoruz...
Evrâd u ezkârda kusur etsek de, bazen okumasak da olur” şeklindeki mülâhazaların bir kuruntu ve şeytan fısıltısı olduğunu düşünüyorum.
Hayır, yapıp ettiklerinize güvenip evrâd u ezkârınızda kusur ederseniz, işte o zaman en büyük kusuru yapmış olursunuz.
Eğer çağırdığınız davaya yürekten bağlıysanız, o dava sizin içinizde mağmalar gibi köpürmeli ve size, güle âşık bülbül gibi aşk besteleri söyletmeli değil midir? Seherler sizin Cenâb-ı Hakk’a karşı muhabbet türkülerinizi dinlemeli değil midir?
Zikrullah
Sahabe efendilerimizden bugüne kadar her devirde, Hak dostları, zikrullahı damarlarda dolaşan kan gibi kabul etmiş, değişik yollarla Allah’ı (celle celâluhû) anmamayı kan yetmezliğine bir sebep gibi görmüş ve sürekli zikirle beslenmişlerdir.
Mesela, Hz. Ali Efendimiz der ki: “Ben Resûlullah’tan şu duayı ve şöyle bir tavsiyeyi duyduktan sonra artık onu hiçbir gece terk etmedim.” Hz. Ali için belki de hayatının en önemli, en ciddî gecesi ve onun en çok meşgul olduğu zaman dilimi, Nehrivan’da Haricîlerle savaştığı geceydi.
Birisi Nehrivan’ı işaret ederek, “O gece de unutmadın mı, onca koşuşturma ve meşgale arasında dua ve zikrini terk etmedin mi?” diye sorunca Hz. Ali’nin cevabı, “O gece bile terk etmedim” şeklinde olmuştur.
Evet, belli dönemler itibarıyla bizim dünyamızda, evde, sokakta, camide ve hatta harp meydanlarında Allah (celle celâluhû) anılıyor, her fırsatta zikir halkaları teşkil ediliyor ve Cenâb-ı Allah’ın isim ve sıfatları yâd ediliyordu.
Zikrullah, oruç tutarken de, zekât verirken de ihmal edilmiyordu.
Hacda gürül gürül zikrullah sesi duyuluyordu.
Bayram sabahları ovalar, obalar bir çağlayanın akışına benzeyen zikir sesleriyle doluyordu.
Hususiyle de Kurban bayramında yüksek sesle tekbir getirme, şeâiri ilan etme mânâsına geliyordu.
İşte bu itibarla zikrullah, hemen her ibadetin damarlarında cereyan eden kan gibiydi; bugün de öyledir.
Onsuz hiç olmadı, bugün de onsuz olamaz.
Çünkü biz ancak onun sayesinde, Allah’la (celle celâluhû) irtibatımızı kuvvetlendiririz.
Zikrullahın, evrâd ü ezkârın terk edilmesi bizde ciddî bir zaaf meydana getirir.
Allah’la (celle celâluhû) münasebetlerimizde bir gevşeme hâsıl eder, hafizanallah
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder