KuKan-ı Kerim'in Tercüme ve Tefsir-i Şerifi TANRI BUYRUĞU CİLT : I Tercüme ve Tefsir eden: Ömer Rıza DOĞRUL (Üçüncü Basılış) İstanbul AHME T HALİ T YAŞAROĞL U KİTAPÇILIK vc KÂĞITÇILIK T. L. Ş. Bilg i Bası m v e Yayınevi İstanbu l - 1955 Neşriya t Sayısı: No. : 729 TANR I BUYRUĞ U Kur'an-ı Kerim Tercüme ve Tefsirinin İlk Basımının İlk Sözü Kur'aıı-ı Kerimi, aslındaki bütün kuvvet ve heyecan ile tercümeye muvaffak olan bir kimse yoktur.
Şarkta da, garpta da yüzlerce mütercim bu işi başarmağa uğraşmışlar, fakat hepsi de acizlerini itiraf etmişlerdir.
Kur'anın en son mütercimlerinden olan İngiliz müsteşriki Marnoduk Picthall eserine yazdığı mukaddimede der ki: Kur'an tercüme edilemez.
En eski İslâm âlimleri bu kanaatte idiler.
Ben de bu kanaatteyim.
Onun için Kur'an-ı tercümeye muvaffak olduğumu iddia etmiyorum.
Yalnız Kur'anın manalarını nakle çalıştım.
Buna muvaffak olduysam kendimi bahtiyar sayarım! Fakat bu eser, bu tercüme hiçbir vakit asıl Kur'anın yerini tutamaz ve hiçbir vakit bu maksadı istihdaf etmemiştir.» Bu âciz mütercim de ayni kanaat ve fikirdedir.
Biz de Kur'anı tercümeye muvaffak olduğumuzu iddia etmiyoruz.
Biz de ancak Kur'anın manalarını nakil ve izaha çalıştık.
Bu vadide muvaffak olmak, hattâ muvaffak olmak yolunda birkaç adım atmak bizim için en büyük bahtiyarlıktır.
Yalnız bu eseri, bu vadide yazılan eserlerden ayıran noktalar vardır.
Okuyucularıma bunları arzetmek isterim.
1 — Eserin mukaddimesinde Kur'ana ait en esaslı bahisler yazılmış, Kur'anın taksim ve tertibi, Kur'anın cemi ve tahriri, Kur'anın semavî kitaplar arasındaki mevkii ve eşsizliği, Kur'anın başlıca dinî akideleri, oldukça mufassal bir surette izah edilmiştir.
2 — Kur'anı anlamak için Sireti Muhammediyeyi bilmek lâzımdır.
Onun için Sireti Muhammediyenin başlıca vak'alarmı gösteren bir hülâsa yazdık.
3 — Kur'an daha evvelki mukaddes kitaplardan bahseder.
Onların birçok esaslarını, hükümlerini nesih veya tadil eder.
Bu noktaları birer birer tavzih ettik.
4 — Garp müsteşrikleri ve müdakkikleri Kur'an-ı tenkit etmişler ve birçok eserler yazmışlardır.
Bunların tetkik ve tenkitlerini nazarı dikkate alarak vukubulan itirazlarına cevap verdik.
5 — Hıristiyan Misyonerleri, Kur'anın bazı âyetlerine ilişir ve birtakım mütalealar yürütürler.
Biz bu mütaleaları da tetkik ederek bunların mahiyetini meydana çıkardık.
6 — Kur'anın her sûresini tercümeye başlamadan evvel o sûrenin mevzuları ve tarihi hakkında malumat verdik, sûrelerin birbirleriyle münasebetlerini gösterdik.
7 — Her sûreyi bahis mevzuu ettiği mesnetlere göre kısımlara ayırarak bu kısımların arasındaki münasebeti tebarüz ettirdik.
8 — Kur'anın âyetlerini izah ve tefsir ederken asıl membalara, İslâm ulema ve mütefekkirlerinin eserlerine müracaat ve istinat ettik.
Bundan başka muasır şark ve garp ulema ve mütefekkirlerinin eserlerine ehemmiyet verdik.
Onun için okuyucularımız eserimizde birçok yeniliklerle karşılaşacaklardır.
Bu yeniliklerin onları ürkütmiyeceğine, bilâkis onları düşündüreceğine kaniiz.
Biz bunları da nakletmekle vazifemizi yapmak istedik.
9 — Biz Kur'an-ı tam bir kül olarak kabul ettiğimiz için onun herhangi bir âyetinin bir âyetiyle taarruz etmediğine kaniiz.
Böyle bir taarruz bulunmadığını eserin metninde ve şerhinde tam bir vuzuh ile gösterdik.
10 — Karilerimizin, arzu ettikleri her bahsi, başından sonuna kadar takip etmelerini temin için eserin sonuna mufassal bir indeks ilâve ettik.
Karilerimiz bu indekse müracaat ederek metnini veya tefsirini aradıkları her bahsi bulabilirler.
Eserin diğer farikalarına okuyucularımızın takdirine bırakıyorum.
* * * Bugün karilerimizin enzarı mütaleasına arzettiğimiz bu eser, her tab'mda tekemmül edecektir.
Okuyucularımızın iltifat ve rağbeti sayesinde, eserimizin tab'ı yenileştikçe eksikleri tamamlanacak, kusurları telâfi edilecektir.
Eserimizin bundan sonraki tabıları, bu ilk tab'ından daha çok ileri, daha çok olgun ve etraflı olacaktır.
Yirmi senelik tetkik ve tetebbu hayatının bu semeresini irfan kütüphanemize ihda ederken bu eserin tabı ve neşrini deruhte eden, tashihinde çok büyük yardımı dokunan değerli arkadaşım Muallim Ahmet Halit Beyin himmet ve müzaheretini bir saygı ile anmayı vazife bilirim.
Allahtan muvaffakiyet dileyerek «Tanrı Buyruğu» nu karilerime takdim ediyorum.
Ömer Rıza İkinci Basımın Önsözü «Tanrı Buyruğu» gibi büyük bir eserin kısa bir zaman içinde ikinci defa basılmak şerefini kazanmasını, münhasıran halkımızın yüksek takdirine borçluyum.
Tanrı Buyruğu adını taşıyan Kur'an-ı Kerim tercüme ve tefsiri halkı oyalayan ve uyuşturan masallarla değil, fakat Kur'anın asıl mahiyetini anlatan, onun hayat, hareket, faaliyet, müsbet ilim, müsbet inanç ve müsbet bahtiyarlık olarak büdirdiği hakikatleri anlatıyor, islâmın inkılâpçılığını yaşatıyor, islâm tarihinin açıklamış olduğu hakikatlerin Kur'an tarafından nasıl ifade olunduğunu ve nasıl ebedileştirildiğini belirtiyordu.
Teşebbüsümüz, muhitimizin yabancı olduğu bir teşebbüstü.
Fakat halkımîz ve muhitimiz bu teşebbüsü benimsemiş, bu tarzda hareket etmekle hakikate susamış olduğunu ve hakikatten başka birşey öğrenmek istemediğini açıklamıştır.
Çünkü Türk milleti masala, yalana, hurafeye değer veren bir millet değildir, ve onun masala, yalana, hurafeye verdiği değer, bunlara verilmesi gerekleşen değerdir; bu değerin üstünü değildir.
Türk'ün aklı selimi herşeye, hakikî değerini verecek kabiliyet ve kudrettedir.
Onun için Türk aklı selimi (şimdiki tâbir ile sağ duyusu) bizim tarihî hakikati rehber edinen, dinin öz ve asîl kaynağını bütün saffet ve samimiyetiyle ortaya koyan eserimizi çok iyi karşılamış ve bilhassa eserin mevcudu tükendikten sonra elden düşme nüshalarını çok yüksek fiyatlarla tedarik etmekten çekinmemekle gelenekler ve göreneklere uyarak hakikati örümcek ağları içinde boğan eserlere değil, fakat hakikati olduğu gibi açıklayan, tarihin verdiği aydınlığa güvenen eserlere karşı itimat gösterdiğini belirtmiştir.
Biz bu canlı hakikati burada tesbit etmekle iftihar duyduğumuzu sevine sevine ilân ediyoruz.
Türk milletinin eserimize karşı göstermiş olduğu rağbet ve teveccüh eserin bu ikinci basımını hazırlamağa ve eserin muharriri ile naşirinin elele vererek bu ikinci basımı daha mütekâmil bir şekilde neşretmelerine zemin hazırlamıştır.
Onun için bu ikinci basımın birinci basımdan hangi hususlarda daha mütekâmil olduğunu anlatmak icap eder : 1 — Herşeyden evvel şunu söylemek icap eder ki, ikinci basım dil sadeliği bakımından birincisine üstündür.
2 — Eserin giriş kısmı genişletilmiş ve Kur'ana ait tetkikler, Kur'anın en belli başlı bütün konularına teşmil edilmiştir.
Onun için okurlarımız eserin «giriş» kısmında Kur'ana dair bilmek ve öğrenmek istedikleri her bahsin yazılmış olduğunu göreceklerdir.
İslâmın itikadî, ve ahlâkî cephesi, islâmın Kasas'ı Enbiyaya ait beyanatı, bu beyanatın sair Mukaddes kitaplardaki kıssalardan farkı, elhasıl islâmın bütün cepheleri bu giriş kısmında elden geldiği kadar mufassal bir surette izah edilmiştir.
3 — Eserin giriş kısmı başlı başına bir kitap teşkil edecek derecede genişletildikten başka eserin aslında tefsiri genişletilmesi icap eden her nokta ve ilk basımda tefsiri ihmâl edilen birçok noktalar mümkün mertebe genişletilmiş veyahut yeniden yazılmıştır.
4 — Birinci basımda sehv veya zühul eseri olarak yapılan yanlışların tashihine dikkat edilmiştir.
5 — Umumiyetle halk tarafından namaz sûreleri olarak ezberlenen Amme ve Tebareke cüzlerine ayrıca ehemmiyet verilmiş, bunlar baştan başa yeniden yazümış, halkın bu sûreleri çok iyi anlamalarına dikkat edilmiştir.
Yeni basımın en belli başlı hususiyetleri bunlardır.
Fakat eski basımın hususiyetleri de ayrıca muhafaza olunmuş ve onun için birinci basımın ön sözü aynen ipka olunmuştur; çünkü o hususiyetlerin birinden de hiçbir fedakârlık göze alınmamıştır.
Bütün ümidimiz, halkımızın bu eseri ilkönce çok iyi karşıladığı gibi ikinci basılışını da çok iyi karşılaması ve bizi, üçüncü basılışı da daha mütekâmil bir tarzda başarmağa teşvik etmesidir.
Çünkü beşerin idraki yükseldikçe Kur'anı anlayışı da yükseliyor ve seneler geçtikçe biz de bu senelerin verimi ile yüklendikçe idrâkimiz inkişaf ediyor ve bu inkişafın mahsulünü okurlarımıza vermek istiyoruz.
İkinci basılış, bu inkişafın semeresidir.
Göreceğimiz rağbet ve teşvik ömrümüz vefa ederse daha olgun semereleri okurlarımıza sunmaya imkân verecektir.
Yoksa bütün dilediğimiz, bu eserlerimizi okuyan ve bize karşı teveccühünü esirgemeyen okurlar tarafından rahmetle anılmaktır.
Üçüncü bir basım ile okurlarımıza yeniden kavuşmak müyesser olmazsa hepsinde dileğimiz yalnız bu rahmetle anılmak, yalnız bir Fatihanın ihdası ile karşılanmaktır.
Bizden bütün okurlarımıza daimî selâmlar ve sonsuz saygüar.
Üsküdar, Sultantepe 21/6/1947 ÖMER RIZA DOĞRUL Basımın Önsözü Okurlarımızın yüksek takdir ve teşvikleri semeresi olarak Tanrı Buyruğu'nun üçüncü basılısını idrâk etmekle bahtiyarız.
Tanrı Buyruğu'nu tercüme ve tefsir eden değerli muharrir Ömer Rıza Doğrul ile, eserin tab'ı ve neşrini deruhte eden, kıymetli eşim Muallim Ahmet Halit Yaşaroğlu, elele vererek büyük bir itina aynı zamanda sonsuz bir gayretle eserin ikinci tab'ını neşre muvaffak olmuşlardı.
Eserin ikinci basılışında, birinci basımın bütün hususiyetleri muhafaza edilmek şartiyle esere giriş kısmı büyük ilâvelerle zenginleştirilmiş, lisan sadeleştirilmiş ve arzu edilen en mükemmel şekliyle okurlara sunulmuştu.
Halkımızın gösterdikleri büyük rağbet sayesinde bu defaki üçüncü basılışında da, eserin mükemmeliyetini muhafazaya, ve gözden kaçmış bazı hataların tashihi ile intişarı hususuna son derece itina edilmiştir.
Fakat ne yazık ki, ne muharriri ne de tâbi ve naşiri üçüncü basılışı görmek saadetine ulaşamadan ebedî hayata intikal etmiş bulunuyorlar.
Bu muazzam eseri meydana getirmek için sarfettikleri mesaiye karşı, her iki değerli insanın okurlardan tek dilekleri, rahmetle anılmaları ve ruhlarına, birer Fatiha ihda edilmesidir.
Her ikisinin de ruhları şâd, mekânlari Cennet olsun.
Ulu Tanrı okurlarımızı, mes'ut ve bahtiyar, aramızdan ayrılanları da ebedî saadete nail eylesin, âmin.
Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitapçılık ve Kâğıtçılık T. L. Ş. namına Naime Halit Yaşaroğlu Bu tercüme ve tefsiri küçültmek, büyültmek veya benzerini neşretmek hakkı 5846.sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununca Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitapçılık ve Kâğıtçılık T. L. Ş. ne aittir.
Tanrı Buyruğu ismi tescil ettirilmiştir.
Kuran-ı Kerimin Tercüme ve Tefsirine Giriş Tanrı Buyruğu : 1 BİRİNC İ BÖLÜ M CUR'ANIN TERTİP VE TAKSİMİ 1.
Kur'an kelimesinin mânası.
2.
Kur'anın isimleri ve vasıfları.
3.
Kur'anın sûreleri ve âyetleri.
4.
Kur'an nasıl ve nerelerde nazil oldu.
5.
Kur'anın umumî çerçevesi.
6.
Kur'anın Asr-ı Saadette (cem'i) yazılması.
7.
Kur'anın Asr-ı Saadette ezberlenmesi.
8.
Kur'anın Asr-ı Saadette sıralanması.
9.
Kur'anın Hazreti Ebu Bekir devrinde cem'i ve yazılması.
10.
Kur'anın Hazreti Osman devrinde istinsahı.
11.
Kur'anda hiçbir fazlalık veya eksiklik yoktur.
12.
Kur'anın kıraatleri (okunuşları).
13.
Kur'anın tefsir kaideleri (muhkem, müteşabih bahsi).
14.
Kur'anda nâsih ve mensuh bahsi.
15.
Kur'an ve sünnet.
16.
Kur'an ve eski Mukaddes Kitaplar.
17.
Kur'anın i'cazı (eşsizliği).
KUR'ANIN TERTİP VE TAKSİMİ 1.
«.Kur'an» kelimesinin mânası : Kur'an, Mukaddes Kitabımızın hâs ismidir.
Bu eserde onun aslını, tercüme ve tefsirini göreceksiniz.
Ona bu ismi veren bizzat kendisi dir (1).
Kur'an kelimesi, aslında masdardır.
Cem' ve zam {yâni toplamak ve bir araya getirmek) mânasındadır.
Sonra Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa'ya nazil olan kitaba âlem olmuştur.
Sûreleri cem' ve zammettiği (toplayarak bir araya getirdiği) için, dinî esasların ve itikatların, temsillerin ve öğütlerin, buyrukların ve yasakların en doğrusunu ve en yararlısını toplayıp birleştirdiği için; bütün ilimlerin en özlü semerelerini ve en hayırlı verimlerini insanlara sunduğu için, dünyada en çok okunan ve daima okunacak kitap olduğu için ona bu isim verilmiştir (2).
Kur'an, ilâhî bir vahy olduğunu (3) ve bu vahyin yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allah tarafından gönderildiğini (4) anlatır.
Bu ilâhî vahy, Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa'nın kalbine (5) Ruh-i emin (6), Ruh-i kudüs (7) vasıtasiyle nazil olmuş, Ramazan ayında nazil olmağa başlamış (8), Kadir gecesinde (9) dünyaya ilk ışıklarını serpmiş ve Arap diliyle bildirmiştir (10).
(1) Bakara sûresi, âyet 185 : «...
insanların hidayet rehberi olan, onları doğru yola ileten ve hakkı bâtıldan ayıran en sarih ve parlak burhanları şâmil Kur'an Ramazan ayında gönderildi» mealindeki ayet ile daha başka ayetler, bu Mukaddes Kitaba «Kur'an» ismi verilmesinin îlâhî bir vahyolunduğunu gösteriyor.
(2) «Kur'an Osman vezninde tenzil-i aziz ve kitab-i mübin ismidir ki Cibril-i Emin vasıtasiyle Serveri Enam Resulüllah Aleyhissalatü vesselam Hazretlerine nazil olmuştur.
Müellifin Besairde beyanına göre Kur'an lafzı filâsıl, rüchan gibi, masdardır.
Cem' ve zam eylemek mânasına.
Badehu Hazreti Resulullaha nazil olan Kitabi mübine âlem olmuştur.
Sûreleri cem' ve zam eylediği İçin, yahut kasas, emir ve nehy, vâd-ü vaid gibi hâlâtı, yahut cemll ulûmun semere ve asarını cami olduğu İçin (Kamus tercümesi).
(3) Şuara sûresi, ayet 192 : «bu Kur'an, muhakkak ki bütün âlemleri var eden Tanrının vahyidir».
(4) Zumer sûresi ayet 1.
«Kitabın vahy olunup gönderilmesi, yegâne galip olan, her İşi hikmetle çeviren Allah tarafındandır».
2 Kur'anın isimleri ve vasıfları : Kur'an kendini şu isimlerle anmaktadır : 1.
El-kitab (11).
Yâni, tam kitap, tam bir bütün olan kitap.
Kitap sayılmağa lâyık olan biricik kâmil kitap, insanlığı hidayete iriştirmek için gönderilmesi müjdelenen kitap (12).
Hiçbir zaman eskimiyecek ve bir kimse tarafından imha edilemiyecek olan ebedî kitap (13).
Allahın Levh-i mahfuzunda masun olan kitap (14).
In, cin toplansa da bir eşini vücuda getiremeyecekleri kitap (15).
2.
El-Furkan (16).
Furkan ayırmak mânasına masdardır.
Kur'an, hakkı bâtıldan, halâli haramdan ayırdığı için Furkan ismiyle anılır.
Sûreleri ve ayetleri aralıklı nazil olduğu için de ona Furkan denildiği, Kur'anın bir ayetinden anlaşılıyor (17).
Çünkü, Kur'an ceste ceste nazil olmuş ve yirmi şu kadar senede tamam olmuştur.
Furkanın kurtuluş mânasına geldiğini de söyleyenler vardır (18).
Yayni sapıklık karanlıklarında bocalayanlar Kur'an sayesinde kurtuldukları için ona Furkan denilmiştir.
«Musaya, kitap ve furkanı, hidayete iresiniz, diye verdik» mealindeki ayet-i kerime bu mânayı sağlamaktadır (19).
3.
Ez-Zikr (20) Zikr masdardır.
Anmak mânasındadır.
Bir şeyi unutmayıp hatırda tutmak, yâni hıfzetmektir.
Mecazen sıyt ve şöhret, şeref ve şan mânasına gelir.
Kur'an insanlara mükellef oldukları vazifeleri tanıttığı ve bunları akıllarında ve kalplerinde hıfzetmelerini (5) Muhammed sûresi, ayet 2 : «iman edip yararlı işler İşleyen ve Muhammede indirilene İnananlar...> (6) Şuara sûresi ayet 193 - 194 (10) Zuhruf sûresi, ayet 2: «Biz, akıl lrdiresiniz diye onu Arabca Kur'an yaptık.
Duhan sûresi, ayet 58 : , Ayet 9: «Zikri (herşeyl anlatan, hatırlatan kitabı) Biz gönderdik.
Muhakkak ki onun koruyucusu da Biziz.» (21) Râzî, cilt.
1, S.
238.
(22) Yûnus sûresi, ayet 57; «Ey nas, size Rabblniz tarafından mev'ize...
gelmiştir».
(23) Nesefî tefsiri S.
128.
(24) Râ'd sûresi ayet 37 : «Bunu böylece Arab diliyle bir hüküm olarak gönderdik.» (25) İsra sûresi, ayet 39 : «İşte bu, Rabbının sana gönderdiği hikmettendir.> (26) Nesefî, tefsiri.
(27) Zemahşerî.
(28) Râzî.
(29) Yûnus sûresi, ayet 57 : «Ey nas, size Tanrınız tarafından bir mev'ize, ve sinelerde ne varsa hepsi için şifa olan (kitap) ...
gelmiştir.» (30) tsra sûresi, «Kur'an şifa ve rahmettir...» (31) Fahreddin Râzî, C.
1, S.
239.
letlerden, sapıklıklardan kurtararak şifa verdikten başka ruhlarına merhamet de yağdırır.
Ve onun için hem kurtarıcıdır, hem esirgeyicidir.
11.
Er-Ruh (36).
Kur'an, ruhtur.
Hayat veren ruhtur ve ruhların hayatı onunla kaimdir.
Çünkü insanların cismaniyeti, nasıl can ile yaşarsa maneviyetleri de din ve doğru din ile yaşar (37).
12.
El-Hayr (38) Kur'an hayırdır, iyiliktir.
Müslümanlardan bir cemaatin insanları bu hayre davet etmeleri, bu hayri yapmağa çalışmaları gerektir.
13.
El-Beyan (39).
Kur'an beyandır.
Beyan etmek : besbelli ve ap aşikâr etmek manasınadır.
Kur'an-ı Kerim de herşeyi besbelli ve ap aşikâr eden bir kitaptır.
14.
En-Ni'me (40).
Kur'an, Nimettir.
Nimet, hoş dirliğe, refaha ve rahate ve nizam-ı hal ve male denilir, ferah ve meserret manasında da kullanılır (41).
Kur'an-ı Kerimin hidayeti de en büyük nimettir.
15.
El-Burhan (42).
Kur'an, burhandır.
Ve Allah tarafından gönderilen Burhandır.
Bu burhan bütün münkirlerin ve karşı gelenlerin gözlerini kamaştırır.
16.
El-Kayyim (43).
Kur'an, dosdoğrudur.
Her türlü çapraşıklıktan, dolambaçlıktan, yalan yanlıştan tamamiyle uzak olan dosdoğru bir hâkimdir.
17.
El-Müheymin (44).
Müheymin, (başkalarını havf ve haşyetten (korkudan ve korku yüzünden ürpertiye uğramaktan) koruyan ve azad eden (45) emniyet ve itimat veren, ve böylece koruyan ve esirgeyen kimse demektir (46).
Kur'an da Allah tarafından gönderilen bütün kitaplara karşı emin bir koruyucu, sağlam bir muhafız durumundadır.
O kitapları doğrultur ve onlara karşı hâkimlik vazifesini ifa eder (47).
18' En-Nûr (48).
Kur'an nurdur.
Ve bu nur bütün dünyayı aydın- (32) Cin sûresi, âyet 13: «Biz Hüdayı işidince Ona iman ettik> (33) Kamus tercümesi.
(34) Şuara sûresi, yet 192 «Bu (Kur'an) âlemlerin Rabbi tarafından «tenzil» dir.
(Yani indirilmiş olan kitaptır).
(351 îsra sûresi, âyet 81 «Kur'andan şifa ve rahmet olan âyetler indiririz.
(36) Şura sûresi, âyet 52 «Biz sana emrimizden bir ruh vahyettik».
(37) Nesefî, C. 4. S.
86 (38) Âli tmran sûresi, âyet 103 : «İçinizde öyle bir ümmet, öyle bir cemaat bulunsun ki hayre davet etsin...» (39) Âli İmran sûresi, âyet 137 «Bu, insanlar için beyandır» (40) Duha sûresi, âyet 11: «Ey Peygamber! Rabbin nimetini anlat, bildir» İbn Abbas bu nimetin Kur'an olduğunu söyler.
(Râzi C. 1. S. 240) (41) Kamus tercümesi.
(42) Nisa sûresi, âyet 175: «Ey nas, size Rabbiniz tarafından burhan geldi..» (43) Kehf sûresi, âyet 2 «...
dosdoğru kitabı gönderen Allaha hamdolsun.» (44) Mâide sûresi, âyet 48: «Biz sana (ya Muhammed) bu kitabı hak ile gönderdik.
Bu kitap ondan evvelkileri tasdik eder ve onların üzerinde müheymindir.
nigehbanlık eder.» latacak, bütün dünyayı kaplayacaktır (49).
19.
El-Hak (50).
Kur'an haktır, doğrudur, bâtıl ile hiçbir ilgisi yoktur.
Bâtıl, bu hakkın karşısında yok olmağa mahkûmdur.
20.
Habl-u-llah (51).
Kur'an, Allanın ahdi ve misakıdır.
Onu tutan dünyada aziz ve ukbada mes'ut yaşar.
Nasıl bir ipe tutunan kimse batmaktan kurtulursa, bu habl-i İlâhiye tutunan da bütün tehlikelerden korunur ve emniyete kavuşur.
Kur'an-ı Kerim, bundan başka birçok sıfatlarla da anılır ve ona: Mübîn (52).
Yani apaçık, kendini beyan için kendisi kâfi, beyan, edici, muradını dilediği gibi anlatıcı, demektir.
Kerîm (53).
Çok feyizli, çok faydalı, çok güzel, şanlı ve şerefli demektir.
Mecîd (54).
Mecd sahibi.
Mecd, bir adamın şan ve şeref ve kerem ve celâlete nail olmasına denir.
Kur'an-ı Mecidden maksat, şerefi bütün kitaplardan üstün olan Kur'an; kendisine ve gereğince hareket edenlere şan ve şeref veren Kur'andır.
Hakîm (55).
Yani hikmetli.
Hikmet sahibi, manaları muhkem olan Kur'an.
Azîz (56).
Aziz, galib, kahir manasındadır.
Ve Kur'an kendisine karşı gelenleri yenmiş, onunla savaşanların hepsini yere sermiştir.
«Aziz» in diğer bir manası eşsiz olmaktır.
Ve Kur'anın en belli başlı sıfatlarından biri budur.
Mükerrem (57).
Kur'an, mükerrem sahifelerdir.
Allah tarafından şan ve şerefi yüceltilmiş, mümtaz kılınmış bir kitaptır.
Merfu' (58).
Kur'an, mükerrem olduğu için merfu', yüksek tutulmuş, yüksek tutulması gerekleşen kadri yüce sahifelerdir.
Mutahhar (59).
Kur'an mükerrem ve merfu olduğu gibi mutahhar, (45) Kamus tercümesi.
(46) Beyzavî tefsiri, Mâide sûresi, âyet 43 (47) Bu mukaddemelerimizin «Kur'an ve eski Mukaddes Kitaplar» serlevhalı bahsine bakıla.
(48) A'raf sûresi, âyet 156.
«Onlar ki (Muhammedle) birlikte gönderilen ışığa uymuşlardır...
(49) «Hak Teâlâ nurunu mutlaka bütünleyecektir.» İsra sûresi, âyet 81.
«De ki hak geldi, bâtıl yok oldu.» Âli tmran sûresi, âyet 102: «Hepiniz birden Allanın habline (bağına) sa- (50) (51) rılınız.» (52) çık olan, (53) (54) (55) (56) (57) (58) Yusuf sûresi âyet 1 : «İşte bunlar Kitab-ı Mübinin ayetleridir, yani apaherşeyi apaçık bildiren Kitabın âyetleridir.» Vakıa sûresi, Ayet 77: «Şanlı, şerefli Kur'an..» Kaf sûresi, âyet 1 : «Kur'an-ı Mecid hakkıiçin..» Yasin sûresi, âyet 2 : «Hikmetli Kur'an hakkıiçin...» Ha Mim sûresi, âyet 41 : «Kur'an, aziz bir kitaptır.
Abese sûresi, âyet 13 Keza terlimiz bir kitaptır ve tertemiz tutulmasına dikkat edilir ve ona hiç bir kirli el sürülmez.
Aceb (60).
Hayret verici derecede güzel, nazmının güzelliği, manalarının doğruluğu başka bir kitapla ölçülemiyecek derecede eşsiz bir kitap.
Mübarek (61).
Feyzi, cihanı tutacak derecede bereketli ve verimli demektir ve Kur'an böyle bir kitaptır.
Musaddik (62).
Tasdik edici, teyit edicidir.
Daha önceki kitapların doğruluğu onun tasdiki sayesinde, belirir.
3.
Kur'anın sûreleri ve âyetleri : Kur'an 114 BÖLÜMden müteşekkildir ve bu BÖLÜMlerden herbirine Sûre denir (63).
Lügatte «derece ve menzilete ıtlak olunur...
Ve şeref ve şan manasına müsta'meldir.
Ve tarh-ı hasen üzere bünyad olmuş bina-i' refia ıtlak olunur...
Ve duvar yapısının urukundan, yani her kurundan ve sırasından her bir kura ve bir sıraya ıtlak olunur» (64).
Kamusun verdiği bu manalara göre sûre, yüksek mevki, yüksek makam, şeref ve şan manalarına geldiği gibi yüksek bina, veya yüksek binanın her katı için kullanılır.
Bütün bu manalar Kur'anın her sûresine uygun olduğu gibi Kur'anın bütününe de uygundur.
Kur'an, muazzam bir binadır ve her sûre bu muazzam binayı vücuda getiren bir kat veya bir yüksek basamaktır.
Kur'anın sûreleri çeşit çeşit boydadır.
En uzunu bütün kitabın on ikide biri kadardır.
En kısası, üç ayetten müteşekkildir.
Fakat her sûre kendi kendine bütündür.
Ve onun için her sûreye bir «kitap» denilir.
Ve Kur'an bir çok kitapları toplayan muazzam bir kitap olur.
Kur'an bunu anlatarak Hazreti Peygamberin «içinde dosdoğru kitaplar bulunan tertemiz sahifeler» okuduğunu söyler (65).
'• Uzun olan sûreler, Aşir veya Rükû' tabir olunan BÖLÜMlere ayrüır, her BÖLÜM bir konudan bahseder ve bu konular birbirine bağlıdır.
Biz, eserin metninde, bu bağlantıyı belirtmek için, her BÖLÜMün başına onun özünü kaydetmiş bulunuyoruz.
Kur'anın her sûresi ve her BÖLÜMü âyetlerden müteşekkildir.
Âyet, lügatte açık alâmet, demektir.
Alâmet, esasen göze çarpan birşey (59) Keza «Bu kitap anlı şanlı, yüksek ve tertemiz sahifelerdir.» (60) Cin sûresi, âyet 1.
«Aceb bir Kur'an...» (61) En'am sûresi, ayet 93.
«Bu bizim gönderdiğimiz kitap, mübarektir.» (62) En'am sûresi, ayet 93.
«Bu kitap, daha evvel gönderilen kitapları tasdik edicidir.
Doğrultucudur.» (63) Bakara sûresi, âyet 23.
«Kulumuz Muhammed e indirmiş olduğumuz Kur'anın , tarafımızdan gönderilmiş olduğundan şüpheniz varsa onun sûrelerinden birine benzer bir sûre getirin.» (64) Kamus tercümesi.
(65) Beyyine sûresi, âyet 2-3.
olduğuna göre açık alâmet manasında olan âyetin kendini büsbütün belirten birşey olması icabeder.
Bu yüzden ayet, mucize manasına da gelir.
Kur'anın ayetleri de böyledir ve bunlar apaçık alâmetlerdir.
Ayet, Allahın bir buyruğudur.
Ve apaçık bir hidayetidir.
Ayet, sûrenin bir BÖLÜMüdür.
Kur'anın, son otuz beş sûresinden başka her sûresi BÖLÜMlere ayrılır ve en uzun sûrede bu BÖLÜMler kırka kadar varır.
Her BÖLÜM ile her sûre ayetlerden teşekkül eder.
En uzun sûrenin ayetleri 286 olduğu halde en kısa sûrenin ayetleri üçtür.
Kur'anın bütün ayetlerinin sayısı, (6243) dür.
Bunlara her sûrenin başındaki besmeleler de ilâve edilecek olursa ayetlerin sayısı 6356 olur.
Kur'an, otuz cüz'e de taksim edilir, cüzler de dörder kısma (hizb'e) ayrılırsa da bundan maksat Kur'anı ceste ceste ezberlemeyi, muntazam fasılalarla okumayı kolaylaştırmaktır.
4.
Kur'an nasıl ve nerelerde nazil oldu: Kur'an, ceste ceste nazil olarak yirmi üç senede tamam olmuştur.
•Küçük surelerle büyük surelerin mühim bir kısmı tam olarak ve bir defada nazil olduğu halde daha büyük surelerle küçük surelerin bir kısmı ancak seneler zarfında parça parça inerek tekmillenmiştir.
Hazreti Muhammed, kendisine nazil olan ayetleri yazdırarak mensup oldukları surelerdeki yerlerine koydururdu.
Kur'anın ayetleri de, sureleri de onun tarafından tertip olunmuştur.
Hazreti Muhammedin hayatı esnasında Kur'an bir cilt haline getirilmemiş olmakla beraber kamilen ezberlenmiş, onun arkadaşları tarafından huzurunda tilâvet edilmişti.
Kur'anın bu şekilde tilâvet edilebilmesi için tertip edilmiş olması icap ederdi.
Kur'anın ilk vahy olunan sûrelerinin birinde «Kur'an-ı cem'etmek de (yani toplamak da) Bize, beyan etmek de Bize aittir» deniliyor.
Ve böylece Kur'an-ı toplamanın bir murad-ı İlâhî olduğu anlaşılıyor.
Onun için Hazreti Peygamber Kur'anın ayetlerini de, sûrelerini de Allahın irşadiyle tertip etmiştir.
Hazreti Ebu Bekirin veya Hazreti Osmanın Kur' anı topladıklarını veya tertip ettiklerini zannetmek, yanlıştır.
Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Peygamber devrinde parça parça yazılan ve ezberlenen Kur'anı bir cilt halinde toplamış; Hazreti Osman, Hazreti Ebu Bekir devrinde toplanan bu cildin nüshalarını çoğaltmış ve islâm merkezlerine göndermiştir.
Kur'an-ı Kerimin bir kısmı Mekkede, bir kısmı da Medinede nazil oldu.
Hazreti Muhammedin risaletini tebliğ ile meşgul olduğu 23 senenin ilk on üç senesi Mekkede, gerisi Medinede geçmiş, Kur'an sûrelerinin 93 ü Mekkede, 21 i de Medinede nazil olmuştur.
Hazreti Peygamberin Veda Haccını ifa ettiği sırada nazil olan «Nasr» sûresi Mekkede nazil olmakla beraber Medine devrine ait sayılır.
Çünkü Hazreti Peygamber Medineden hac için çıkmıştı.
Ve maksadı Mekkede yeniden yerleşmek değildi.
Medinede nazil olan sûreler uzun olduğundan Kur'anın üçte birini teşkil eder.
Fakat Kur'anın sûreleri, tarihleri sırasiyle tertip edilmemiştir.
Kur'anın başındaki (Fatiha) sûresi Mekkede, onu takip eden (Bakara) sûresi Medinede nazil olmuştur.
Sûrelerin tertibinde, bunların nüzul tarihlerine ehemmiyet verilmemesinin sebebi, daha fazla sûrelerin mevzu itibariyle birbirlerine olan münasebetlerine değer verilmiş olmasıdır.
Mekkede nazil olan sureleri üç kısma ayırmak mümkündür.
İlk sûreler, Mekke devrinin ilk kısmında, yani Risalet-i Muhammediyenin ilk beş senesinde; daha sonraki sûreler, Mekke devrinin orta kısmında yani Risalet-i Muhammediyenin beşinci senesi ile onuncu senesi arasında, nihayet Mekke devrinin son sûreleri, bu devrin son yıllarında nazil olmuş sayılabilir.
Medine devrinde nazil olan sûrelerin tarihlerini detesbit etmek mümkündür.
Yalnız Medine devrinde nazil olan sûrelerden herbiri tam olarak değil, fakat parça parça nazil olduğundan bunlar seneler içinde tamamlanmıştır.
Onun için her parçanın ayrı ayrı bir tarihi vardır.
Bu mülâhazaya dikkat etmek şartiyle bütün sûrelerin nüzulünü şu şekilde tesbit edebiliriz: Mekke devrinin ilk
BÖLÜMüne, yani Risalet-i Muhammediyenin ilk beş senesine ait sûreler altmıştır (1).
Bunlar: (1) Fatiha, (17), İsrâ (18) Kehf, (19) Meryem, (20) Tâhâ, (21) Enbiya, (50) Kaf, (51) Zâriyât, (52) Tûr, (53) Necm.
(54) Kamer, (55) Rahman, (56) Vakıa, (67) Mülk, (68) Kalem, (69) Hakka, (70) Maaric, (71) Nuh, (72) Cin, (73) Müzzemmil, (74) Müddessir, (75) Kıyame, (76), (76) İnsan, (77) Murselât, (78) Nebe', (79) Nâziât, (80) Abese, (81) Tekvîr, (82) İnfıtar, (83) Tatfif, (84) İnşikak, (85) Büruç, (86) Tarık, (87) Â'lâ, (88) Gaşiye, (89) Fecr, (90) Beled, (91) Şems.
(92) Leyi, (93) Duhâ, (94) İnşirah, (95) Tîn, (96) Alâk, (97) Kadr, (98) Beyyine, (99) Zilzal, (100) Adiyat, (101) Karia, (102) Tekâsür, (103) Asr, (104) Hümeze, (105) Fîl, (106) Kureyş, (107) Maun, (108) Kevser, (109) Kâfirûn, (111) Leheb (Tebbet), (112) İhlâs, (113) Felâk, (114) Nâs.
Mekke devrinin orta
BÖLÜMüne, yani Risalet-i Muhammediyenin beşinci senesinden onuncu senesine kadar uzanan devreye ait sûreler on yedidir.
Bunlar: (29) Ankebût, (30) Rûm, (31) Lokman, (32) Secde, (34) Sebe', (35) Fâtır, (36) Yasin, (37) Saffât, (38) Sâd (39) Zümer, (40) Mü'min, (41) Fussilet veya Secde, (42) Şûra, (43) Zuhruf (44) Duhan, (45) Câsiye, (46) Ahkaf.
Mekke devrinin son kısmına, yani son üç yılına ait sûreler on beştir.
Bunlar : (6) En'âm, (7) A'raf, (10) Yunus, (11) Hud, (12) Yusuf, (13) Ra'd, (14) ibrahim, (15) Hicr, (16) Nahl, (22) Hac, (23) Müminun, (25) Furkan, (26) Şuara, (27) Nemi, (28) Kasas.
(1) ( ) içindeki rakamlar, bugün elimizdeki Mushaflarda sûrelerin sıralanışına göre sayılarını gösterir.
Medine devrinin ilk iki yılında, yani hicretin birinci ^e ikinci senelerinde altı sûre nazil olmuştur.
Bunlar : (2) Bakara, (8) Enfal, (47) Muhammed, (61) Sâf, (62) Cum'a, (64) Tegabün.
Hicretin üçüncü ve dördüncü yıllarında üç sûre nazil olmuştur: bunlar: (3) Âli Imran, (58) Mücadile, (59) Haşr.
Hicretin beşinci ile sekizinci seneleri arasında dokuz sûre nazil olmuştur.
Bunlar: (4) Nisa, (5) Mâide, (24) Nûr, (33) Ahzab, (48) Meth, (57) Hadid, (60) Mümtehane, (63) Münafikun, (65) Talak.
Hicretin dokuzuncu ve onuncu senelerinde dört sûre nazil olmuştur.
Bunlar: (9) Tevbe, (49) Hucurat, (66) Tahrim, (110) Nasr.
Kur'anın 96 mcı (Alâk) sûresinin ilk beş ayeti muhakkak ki ilk nazil olan ayetlerdir.
Bunları takiben 74 üncü Müddessir sûresi daha sonra Fatiha sûresi, daha sonra 73 üncü Müzzemil sûresi nazil olduğuna hükmetmek mümkündür.
Kur'ana kronolojik bir sıra vermeğe teşebbüs etmeli, doğru değildir.
Çünkü küçük sûreler içinde de bir hamlede nazil olmayanlar vardır.
Meselâ Kur'ana kronolojik bir sıra verildiği takdirde Âlâk sûresinin ilk beş ayetini başa geçirmek icabeder.
Çünkü bunların ilk nazil olan âyetler olduğu üzerinde ittifak vardır.
Fakat sûrenin daha sonraki (6-19) ayetleri, daha sonra Hazreti Peygamberin aleyhinde tazyiklerin başlaması üzerine nazil olmuştur.
Nitekim bu ayetlerin dokuzuncusu ve onuncusu bunu isbat etmekte ve Peygamberin namaz kılmaktan menedildiğini anlatmaktadır.
O halde bu ayetler Resül-i Ekremin, Arkam hanesinde ikamet ettiği devreye ait olmak icabeder.
Bu ise, pisaletin dördüncü senesine tesadüf etmektedir.
Nisbeten kısa olan bir sûre hakkında bu durumla karşılaştığımıza göre daha uzun sûreler karşısında durumun nekadar güçleşeceği kendiliğinden belirir.
Sonra meselâ Bakara sûresini ele alalım.
Hicretin ilk yılında, yahut azami ikinci yılında nazil olduğuna hükmetmek mümkündür.
Fakat ayni sûre hicretin onuncu senesinde nazil olan ayetleri ihtiva etmektedir.
Onun için Kur'ana kronolojik bir sıra vermek imkânsızdır.
Bu yolda söylenebilecek bir söz varsa, bir sûrenin muayyen bir devreye ait olduğudur.
Biz de yukarıki tasnifi ona göre yapmış bulunuyoruz.
Mekke ile Medine'de nazil olan sûrelerin tarihleri sırasiyle tertip olunmamalarının sebebi ne idi? Bunu anlamak için Mekkî ile Medenî sûreleri karşılaştırmak kâfidir.
Bunu yaptığımız takdirde Mekke sûrelerinin insanları Allaha inanmağa davet ettiğini, fakat Medine sûrelerinin bu imanı a'mal ve harekât şeklinde tezahür ettirdiğini görürüz.
Mekkî sûrelerde insanlar iyilikler yapmağa davet olunur, fakat Medine sûrelerinde iyiliğin ne gibi a'male istinat ettiği gösteriliyor.
Mekke sûrelerinde en fazla tevhid akidesinden ve Allaha iman etmek lüzumundan bahsedildiği halde Medine sûrelerinde iyiliğin ve fenalığın ne olduğu mufassal bir surette izah olunur.
Mekke sûreleri ile Medine sûrelerini birbirinden ayırt eden diğer bir farika Mekke sûrelerinin İlâhi tebşirat mahiyetinde olduğu halde Medine sûrelerinin, bu tebşiratı tahakkuk etmiş olarak göstermesidir.
Mekke sûreleri imanın kalb ve dimağa nasıl huzur ve itminan bahşettiğini anlatır, Medine sûreleri ise insanın insana nasıl muamele edeceğini göstererek insanların saadet ve refaha nasıl kavuşacaklarını açıklar.
Bu itibarla Mekkî ve Medenî sûrelerin birbirleriyle karıştırılmaları lâzımdı.
Çünkü bu sayede iman ile a'mal, tebşirat ile tebşiratın tahak-, kuku, Allaha bağlanmak ile insanların birbirilerine muameleleri bir bakışta görülebilirdi.
Burada bütün Kur'anın umumî çerçevesini çizmek mümkündür.
5.
Kur'anın umumî çerçevesi : Kur'anın başında yedi ayatten ibaret kısa bir Mekkî sûre vardır ki Kur'anın özüdür.
Bu sûre başka bir dinde eşine tesadüf edilemiyecek derecede güzel ve ulvî bir duadır.
Din ülküsü bu sûrede anlatüıyor.
Ve bu ülkü tasavvur olunabilecek ülkülerin en yükseğidir.
Bu sûre Kur'anın özü olduğuna ve Kur'anın dinî idealini anlattığına göre daha sonraki sûrelerin de islâmiyetin hedef ve gayelerini açıklamaları gerekleşirdi.
Onun için Kur'anın Fatihayı takip eden dört sûresi, (Bakara, Âli îmran, Nisa ve Mâide) sûreleri bunu yapıyor ve Kur'anın beşte birini teşkil eden bu Medenî sûreler, islâmiyeti mufassal bir surette anlatıyor, onu sabık dinlerle, bilhassa tereddi etmiş ve bir sürü tahriflere uğramış bir halde olan yahudilik ve hıristiyanlık ile mukayese ederek yahudiliğin gösterişlere değer vermek mukabilinde özü ve ruhu ihmal ettiğini, hıris¬ tiyanlığın asıl hedefinden ayrılarak isa'nın şahsına bağlandığını ve onun şahsına bağlanmak mukabilinde dinin gaye ve hedefini, dinin esaslarını ihmal ettiğini izah ediyor, sonra bir müslümanın ferdî, ailevî ve medenî vazifelerini gösteriyor.
Bunları takip eden En'am ile A'raf sûreleri Mekke devrinde nazil olan iki uzun sûredir.
Bunların birincisi bilhassa Allanın birliği, ikincisi Peygamberin doğruluğu ile meşgul olur ve meşhur Peygamberlerin tarihlerine işaret ederek bu itikadı tavzih eder.
Bu sureleri Medine devrinde nazil olan iki sûre takip eder.
Bunlar Enfal ile Tevbedir.
Bunlarda Peygambere düşmanlık gösterenlerin lâyık oldukları ve çarpıldıkları cezalardan bahsedilir.
A'raf'ta, islâmiyet düşmanlarının uğradıkları hezimete işaret olunduktan sonra Enfal'de bunların kesin yeniltiye uğrayacaklarından bahsedilir.
Bu sûreleri takip eden (Yunus, Hud, Yusuf, R'ad, İbrahim, Hicr, Nahl) sûrelerinde İlâhî vahyin hak olduğu ifade olunarak bunun ispatı için insanın fıtrat ve tabiatinden, evvelki Peygamberlerin tarihinden, tabiat âleminden deliller gösterilir ve bunlarla hakikat teyit edilir.
Bunları takip eden ve bunlar gibi Mekkî olan beş sûrede, (isra, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiya) sûrelerinde bilhassa jslâmiyete mukadder olan teali ve azametten bahs edilerek on yedinci (İsra) sûresinde yahudilik tarihine, on sekizinci (Kehf) ve on dokuzuncu (Meryem) sûrelerinde hıristiyanlık tarihine, ve akidelerine, yirminci (Taha) sûresinde, Hazreti Musaya ve yirmi birinci (Enbiya) sûresinde umumiyetle Peygamberler tarihine işaret olunur ve islâmiyetin mutlaka muzaffer olacağı anlatılır.
Bunları takip eden ve Mekkî olan (Hac) ile (Müminûn) sûrelerinin birincisinde Hazreti Peygamber tarafından müdafaa olunan davarım mutlaka muzaffer olacağı beyan olunarak müminlerin halt davası uğurunda büyük fedakârlıklara katlanacakları anlatıldıktan sonra, ikincisinde islâm ümmeti tarafından kazanılacak yüksekliğin maddî değil, fakat manevî bir temele istinat ettiği izah edüir.
Bu sûrelerden sonra gelen Medenî (Nûr) sûresi Mekke'de vuku bulan İlâhî tebşiratın nasıl gerçekleştiğini göstererek İslâm melekûtunun kurulmuş olduğunu, islâmiyetin yayıldığını ve ruhanî nurunun her tarafa ışık saldığını, her yeri kapladığını izah eder.
Onu takip eden yirmi beşinci sûre (Furkan) dır ve Mekkîdir.
Bu sûre hak ile bâtılın birbirinden tamamiyle ayrıldığını, bunun bilhassa ashabın hayatında apâşikâr görüldüğünü tesbit eder.
Bunu takip eden Mekkî (Şuarâ, Nemi, Kasas) sûrelerinde, Hazreti Musanın, İsrail oğullarını imha etmekte olan kuvvetli ve satvetli düşmanlara karşı ihraz ettiği muvaffakiyete işaret edilerek Hazreti Muhammedin de kat'î bir zafer kazanacağı müjdelenir, daha sonraki dört Mekkî sûre olan (Ankebut, Rum, Lokman, Secde) süreleriyle yenilmiş ve yere serilmiş bir halde bulunan müslümanlarm çok geçmeden vaziyetlerinin tamamiyle değişeceği müjdelenir; daha sonra gelen ve Medinede nazil olan (Ahzab) süresiyle bütün islâm düşmanlarının müslümanları imha için nasıl birleştikleri, Ahzab muharebesinde ne yaptıkları ve nasıl yenilmiş oldukları anlatılır.
Arada Hazreti Muhammedin aile hayatından bahsedilerek bütün dünya cazibelerinin, servet ve saltanat gibi ihtirasların onun zafer sırasında bile üzerinde zerre kadar tesir etmediği, onun her devirde bütün insanlık için bir sevilen örnek, peşinden gidilen kılavuz olduğu, ondan sonra hiçbir Peygambere ihtiyaç bulunmadığı, onun gibi nezahet ve sadeliğin en canlı mümessili olan insanda, ancak kısa ve sathî görüşlü, dar kafalı düşmanların kusurlar buldukları tavzih olunur.
Bunları takip eden altı Mekkî sûre (Sebe', Fâtır, Yasin, Saffât, Sâd, Zümer) sûrelerinde mületlerin yükselme ve alçalmalarından bahsedilir ve milletlerin ancak yaptıkları fenalık ve iyilik neticesi olarak düşüp kalktıkları, yükselen bir milletin, ancak nankör olmadığı müddetçe yüksekliğini muhafaza edeceği gösterilir.
Bu sûreleri yedi Mekkî sûre takip eder.
Bunlar (Mümin, Hamim «veya Secde veya Fussilet», Şura, Zuhruf, Duhan, Câsiye, Ahkaf) sûreleridir.
Bunlarda, hakkın, her muhalefet ve her inadı mutlaka yeneceği, dünyevî bir kuvvetin, bütün dünyevî kaynaklardan faydalansa da hakkı asla yenemiyeceği anlatılır.
Bunları üç Medenî sûre takip eder (Muhammed, Feth, Hucurat) sûreleri.
Hicretin birinci senesinde nazil olan Muhammed sûresi hak ve hakikati kabul eden insanların pek çetin şartlar içinde bulunmalarına rağmen yakında saadete ereceklerini müjdeler.
Hicretin altıncı senesinde nazil olan Feth sûresi, islâmiyetin bütün yer yüzündeki dinlere karşı galebe ihraz edeceğini takrir eder.
Hazreti Peygamberin irtihaline yakın bir zamanda nazil olan Hucurat sûresi ise müslümanların birbirlerine karşı mükellef oldukları saygı vazifelerini anlatıir.
(Kaf, Zâriyat, Tûr, Necm, Kamer, Rahman, Vakıa) sûreleri Mekkîdir.
Bunlar Kur'anın yeryüzünde açtığı ruhanî uyanıklık devrine işaret eder ve bu uyanıklığın insanlık için nekadar hayırlı olduğunu gösterir.
Daha sonra Medine devrinin son on sûresi gelir ki bunlar (Hadid, Mücadile, Haşir, Mumtehane, Saf, Cum'a, Münafikun, Tegabun, Talâk, Tahrim) sûreleridir.
Bu sûrelerle Medenî sûreler tekmillenir.
Ve bunlar daha evvelce anlatılan hakikatleri sağlamlar.
Bunları takip eden 48 Mekkî sûre, (Mülk, Kalem, Hakka, Mearic, Nuh, Cin, Müzzemmil, Müddessir, Kıyamet, insan, Murselât, Nebe', Nâziat, Abese, Tekvir, înfitar, Tatfif, Inşikak, Bürûç, Târik, A'lâ, Gaşiye, Fecr, Beled, Şems, Leyi, Duha, inşirah, Tin, Alâk, Kadir, Beyyine, Zilzal, Âdiyat, Kari'a, Tekâsür, Asr, Hümeze, Fîl, Kureyş, Mâûn, Kevser, Kâfirun, Nasr, Leheb, Ihlâs, Felak, Nâs) sûreleridir.
Bütün bu sûreler, insanların ve milletlerin Kur'an tarafından beyan olunan hakikate bağlanmakla yükseleceklerini, bu hakikatleri red ile alçalacaklarını ve perişan olacaklarını ifade eder.
112 inci (Ihlâs) sûresi ile Allanın birliği en veciz, ve en cemiyetli surette anlatılarak son iki sûre ile insanların Allaha nasıl sığınacakları ve şerrin her çeşidinden nasıl korunacakları gösterilir ve Kur'an nihayet bulur.
6.
Kur3 anın Asr-ı Saadette (cem'i) yazılması: Kur'an-ı Kerim semavî kitaplar içinde gönderildiği ve bildirildiği gibi kalan, dili değişmeyen, özü bozulmayan, hattâ bir harfi yerinden oynamayan, hulâsa Allah tarafından nasıl vahyolunmuşsa, Peygamber tarafından nasıl söylenmiş ve nasıl belletilmişse öylece yazılan ve ezberle- nen, öylece nesilden nesile geçen biricik İlâhî kitaptır.
Onıjın tarihî mevsukiyeti üzerinde tereddüt caiz değildir.
Kur'an-ı Kerim, nazil olduğu lisanla' ve ilk nazil olduğu şekil ile asırlar ve devirleri aşarak nihayet bizim elimize varmıştır.
Bu mazhariyet başka hiçbir semavî kitaba nasip olmamıştır.
Bunun başlıca sebeplerinden biri onun bizzat Resul-i Ekrem zamanında yazılmış bulunmasıdır.
Resul-i Ekremin zamanında araplar arasında okuma yazma bilenler vardı.
Onun için Resul-i Ekrem İlâhî vahyi telâkki ettikçe ayetleri yazdırır ve bunlar hem ezberlenir, hem saklanırdı.
Bu itibarla bütün Kur'an-ı Kerim, Resuli Ekremin zamanında yazümıştı.
Bunu İslâmiyetin yalnız dostları değil, düşmanları da itiraf ve kabul ediyorlar.
Bizzat Kur'an-ı Kerim, yazılı bir kitap olduğunu anlatır.
Meselâ (Vakıa) sûresinde «Bu kitap, çok muazzez bir Kur'andır.
Masun ve mahfuz bir kitaptır.
Ona yalnız temiz ve pâk olanlar dokunabilir.» deniliyor.
Bu Âyeti Kerime, Kur'anın mahfuz bir kitap, yani bir kimsenin tebdil ve tahrif edemiyeceği bir kitap olduğunu, sonra bu kitabın yazılı bulunduğunu ve bu yazılı olan kitaba ancak pâk ve temiz olanlarm dokunabileceğini beyan ediyor.
Bu kitap yazılı olmasa, ona bir kimsenin dokunabileceğinden bahsolunur muydu? Kur'an-ı Kerimin Hazreti Peygamber devrinde yazılı olduğunu gösteren tarihî delâil de pek çoktur.
Ebu Davud, Tirmizî ve İmam Ahmed, Hazreti Osmanın şu sözlerini naklediyorlar: «Resuli Ekrem, (Sallallahü aleyhi vesellem) e muhtelif sûrelerden birine ait bir ayet nazil oldukça, İlâhî vahyi yazan kâtiplerden birini çağırır, ve ona şu sözleri söylerdi: «Bu ayetleri, şu ve şu âyetleri muhtevi olan sûreye yaz!» Hazreti Osmanın bu sözleri, Resuli Ekremin her âyeti yazdırdığını ve her âyeti ait olduğu sûreye koydurduğunu gösteriyor.
Hazreti Osman islâmiyeti kabul edenlerin en eskilerinden biri olduktan başka Resuli Ekremin damadı idi.
Onun rivayeti, her şüphenin üstündedir.
Bu yüzden Resuli Ekremin her ayeti yazdırmış olduğu üzerinde en küçük tereddüde yer yoktur.
En değerli rivayetler Hazreti Osmanın beyanatını teyit ediyor.
Sahih-i Buharî'de Hazreti Bera' diyor ki: «Resuli Ekrem, (Lâyesteviyil kaidun) âyet-İ kerimesi nazil olduğu zaman bana: «Zeydi çağır, kalem ve mürekkep de getirsin, dedi.
Zeyd geldiği zaman Resuli Ekrem ona (yaz) dedi «Lâyesteviyil kaidun...» Zeyd vahy kâtipliğini, daha fazla Medine'de yapmıştı.
Mekke'de bu vazifeyi ifa edenler arasmda Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Abdullah bin ebi Surh (Bu adam irtidad etmiş, bilâhare Mekkenin fethinde tekrar rırüslüman olmuştu), Zübeyr ibn-ül Avvam, Halid bin Saiq, Ubey bin Kâ'b, Hanzale bin Rebi' Muaykib bin ebi Fatıma, Abdullah bin El-Ar- kam, Şurahbil bin Hasene, Abdullah bin Ravaha bulunuyordu (1).
Peygamberimizin arkadaşları içinde okuma yazma bilenler bunlardan ibaret değildi.
Bunlar Resuli Ekreme kâtiplik eden ve bu sıfatla isimleri rivayet olunan zatlardır.
Resuli Ekremin kâtipleri de bunlardan ibaret değildi.
Onun daha başka kâtipleri de vardı.
Bütün Kur'anın Hazreti Peygamberin hayatında yazıldığına, her âyeti kerimenin vahyolunmasmı müteakip kaydedilmiş olduğuna ait o¬ lan rivayetler pek çoktur.
Meselâ, (Sahih-i Müslim) in bir rivayetine göre Resuli Ekrem: «Benden Kur'andan başka bir şey yazmayınız!» demiştir.
Resuli Ekrem, bu emriyle, Kur'an-ı Kerimin Peygamber sözleriyle karıştırılmamasını temin etmiştir.
Bundan başka, bu hadisi şerif, Resuli Ekremin Kur'an-ı Kerimi yazdırdığını gösteriyor.
Kur'an-ı Kerimin her âyeti ve her sûresi yazılmamış olsaydı Resuli Ekremin hadislerini kaydetmekte hiçbir beis görülmezdi.
Nitekim daha sonraları kâtiplerin Kur'an ile hadisleri birbirine karıştırmayacak durumda oldukları anlaşılmış ve o zaman yazıcıların hadis yazmaları da hoş görülmüştü.
Ibn Hişam, Hazreti ömerin islâmiyete girmesini anlatırken hemşiresinden Kur'an sahifelerini alarak okuduğunu beyan eder.
Bu da müs¬ lümanların Kur'an-ı Kerimi istinsah ederek evlerinde okuduklarını gösterir.
(Sahih-i Buharı) nin bir rivayetinde şu sözleri okuyoruz: «Biz Kur'an-ı üzerimizde taşıdığımız halde düşman memleketine gitmekten menedilmiştik».
Bu da ashabın Kur'an nüshalarını yanlarında taşıdıklarını isbat eder.
Kur'an nüshaları o kadar çoktu ki düşman memleketine giderek bunların düşman eline düşüp hakaret görmesi ihtimaline mebni bunların taşınmaması emrolunmuştu.
Hazreti Ebu Bekirin zamanında Kur'anın cem'i ile alâkalı olan şartlar İlâhî vahyden her âyetin huzur-ı Peygamberide yazıldığını gösteriyor.
(Buharî) nin şerhi olan (Fethülbari) de deniliyor ki: Hazreti Ebu Bekir, Resuli Ekremin hayatında yazılı olmıyan hiçbir âyetin yazılmamasını emretmiştir.
Onun için Zeyd bin Sabit, Tevbe sûresinin son âyetlerini yazılı bulmadıkça onları istinsah etmemişti.
Halbuki Zeyd bu âyetleri biliyordu.
(Fethülbari) de daha sonra deniliyor ki: «Bütün Kur'an yazılıydı.
Yalnız yazılı olduğu şeyler dağınıktı.
Hazreti Ebu Bekir bunları bir cilt halinde topladı.» (2).
Ibn Ebi Davud'un bir rivayetine göre: Hazreti Ebu Bekir Kur'anı toplamağa başladığı zaman, Hazreti Ömer herkese şunu bildirmişti: «Kimin elinde Resuli Ekremden aldığı yazılı Kur'an parçası varsa onu getirsin.» Bunlar kâğıtlar, levhalar ve yaprakları atılmış hurma dalları üzerine yazılıyordu.
Birlikte iki şahit getirmiyen adamın getirdiği yazı kabul olunmuyordu.» Fethülbari müellifi buna şu sözleri ilâve ediyor: (1) Fethülbarî, şerh-i Buharî : dokuzuncu cilt 9, S.
19.
Peygamberimizin kâtipleri.
(2) Fethülbarî, şerh-i Buharî: dokuzuncu cilt, S.
10 «Bundan, Zeydin bir âyeti yazılı görmekle iktifa etmediği anlaşılır.
Zeyd, bununla beraber, o yazıyı getiren adamın, âyetleri Resuli Ekremden dinlediğine dair iki şahit göstermesini istiyordu.
Zeyd getirilen ⬠yetleri bildiği halde son derece ihtiyatlı davrandığından dolayı bu şekilde hareket ediyordu» (1).
Zührî'nin naklettiği bir rivayet de şudur: Resuli Ekrem, Sallallahü aleyhi vesselem irtihal ettiği zaman Kur'an hurma dalları ile deriler ü¬ zerine yazılı bulunuyordu (2).
Fethülbarî, bu rivayet ile diğer rivayetleri kaydettikten sonra şu sözleri söylüyor: «Maksat, hafızların hıfziyle iktifa etmiyerek herşeyi huzuru Nebevide yazılan yazılardan istinsah idi» (3).
Elhasıl Kur'an-ı Kerimden her âyetin ve her sûrenin huzuru Nebevide yazılmış olduğu hususunda şek ve şüphe yoktur (3).
Ashabın evlerinde Kur'an-ı Kerim nüshaları bulunduğunu, Ashaptan bazılarının ahadis-i Nebeviyeyi yazdıklarını (4), Resuli Ekrem tarafından hükümdarlara ve rüesaya mektuplar gönderildiğini, Hudeybiye musalahasının Ali tarafından yazıldığını (5), yahudilerle İbranî dili ile muhaberelerde bulunulduğunu, o zaman yalnız erkeklerin değil, kadınların da okuma yazma bildiklerini, ezcümle zevcatı tahirattan Hazreti Ayşe ile Hazreti Hafsanın okuyup yazdıklarını nazarı dikkate alırsak o zaman yazı yazanların az olmadıklarını, binaenaleyh Kür'an-ı Kerimi yazmamak için hiçbir sebep bulunmadığını anlarız.
7.
Kur'an-ı Kerimin ezberlenmesi: Kur'an-ı Kerim, Hazreti Peygamberin devrinde kamilen yazıldığı gibi yine o devirde kamilen ezberlenmiştir.
Birçok rivayetlerin anlatışına göre Resuli Ekrem vahy nazil oldukça onu huzurunda bulunanlara okur, Ashabın birçoğu, bu ayetleri ezberler, sonra onları başkalarına da ezberletirlerdi.
Kur'an-ı Kerimin ehemmiyeti, yalnız onun ahlâkî telkinat, içtimaî ahkâm ile dolu olmasında değildi.
Kur'an-ı Kerim bundan ibaret olsaydı, onun mealini hatırda tutmak kâfi gelirdi.
Fakat müminler, Kur'anın İlâhî vahy olduğuna inanıyorlardı.
Kur'anın her kelimesi ve her harfi, ilâhî bir kaynaktan geliyordu.
Onun için her harfi ve kelimesi, semavî bir define idi.
Her müslüman, bu semavî defineyi en kıymetli ve en emin yerde, kalbinin harim-i samiminde hıfzediyordu.
Müslümanlar, bu Kitab-ı Mübin uğrunda, her fedakârlığa göğüs germişler, (1) Fethülbarî, Şerh-i Buharı, dokuzuncu cilt S.
12.
(2) Nihaye: tbn-il-Esir.
Aseb maddesine müracaat.
(3) Fethülbarî, Şerh-i Buharî dokuzuncu cilt, Sahife 12.
(4) Buharî (Kitab-il-ilim) de (Abdullah bin Ömer) İn Resuli Ekremden din.
lediği ahadisi zapt ve kaydettiğini beyan eyler.
(5) Ebu Davud bundan bahseder.
Tanrı Buyruğu: 2 onun hidayet ve feyzine ermek için mallarını, canlarını, yerlerini, yurtlarını, elhasıl, hayatta aziz tanılan herşeyi terketmişlerdi.
Kur'anın her âyetini bilmek ve öğrenmek, müslümanlar için en aziz gaye idi.
Müslümanlar içinde bir işle veya ticaretle meşgul olanlar, günlerinin bir kısmını işlerine, güçlerine hasrederler, gerisini Resuli Ekremin huzurunda geçirirlerdi.
Müslümanlar her bir yeni ilâhî vahyden hemen haber almak ve bu hususta hiçbir kimseden geri kalmamak için, Peygamberin huzurunda nevbet ile bekleşirler ve bir tek kelimeyi kaçırmamağa dikkat e¬ derlerdi.
Sahih-i Buharî'nin nakline göre Hazreti Ömer, bir gün bizzat huzuru Nebeviye gelir, bir gün de Ansardan olan komşusunu gönderir, gerek kendisi, gerek arkadaşı huzuru Nebeviden ayrıldıkları zaman o gün telâkki olunan vahy ile vukubulan diğer hâdiseleri biribirlerine anlatırlardı.
Bundan başka Ashap içinde bütün vakitlerini Mescidi Nebevide geçirenler vardı.
Bunların işi gücü Resuli Ekremden feyzalmak, o¬ na nazil olan İlâhî vahyi ezberlemekti.
Resuli Ekrem, Kur'an-ı Kerimin öğrenilmesine, okunmasına ve ezberlenmesine ehemmiyet verirdi.
Sahih-i Buharî Hazreti Osmandan şu hadisi naklediyor: Resuli Ekrem buyuruyor ki «Sizin içinizde en hayırlınız, Kur'an-ı ezberleyen ve onu öğrenendir.» İbn Ömer'in rivayetine göre: Resuli Ekrem buyuruyor ki: «insanlar içinde gıptaya değer iki kişi vardır: Biri Cenabı Hak tarafından Kur'ana nail olan, ve Kur'anı gece gündüz tilâvet eden ve ona göre hareket eden; diğeri servet sahibi o¬ lan ve servetini gece gündüz Allah yolunda verendir.» Bu vadideki ahadisi şerife pek çoktur.
Biz bunların nakliyle iktifa ediyoruz.
Muteber ve mevsuk birçok rivayetler, Kur'an-ı Kerimi tilâvet etmenin her müslüman tarafmdan mühim bir vazife telâkki olunduğunu gösteriyor.
Sahih-i Buharî, «Istizharül'kur'ani ve taahhüdühu» unvanlı babında Kur'anı daima tilâvet etmenin emrolunduğunu gösteren rivayetleri nakleder.
Buharînin, Kur'anı çocuklara okutmak, Kur'anı ezberlemek gibi mesailden bahseden bapları Resuli Ekremin bütün arkadaşlarını Kur'anı ezberlemeğe teşvik ettiğini, müslümanların da Kur'anı ezberlemeyi en büyük dinî meziyet tanıdıklarını gösteriyor.
Resuli Ekremin zamanından itibaren başlıyan hafızlık bugüne kadar devam etmekte ve her islâm memleketinde binlerce hafız bulunmaktadır.
Resuli Ekrem, Ashabın Kur'anı ezberlemek, Kur'anı öğrenmek hususunda birbirleriyle yarışırcasına çalışmalarını arzu eder, Ashap, derin bir aşk ve şevk ile bu arzuyu yerine getirirlerdi.
Resuli Ekrem imamlık vazifesini Kur'an-ı Kerimi en çok bilenlere tevcih ederdi.
Ashap bu teveccühü kazanmak için Kur'anı öğrenmeğe ve ezberlemeğe çalışırlardı.
Amr bin Selme namında sekiz yaşında bir çocuk başkalarından fazla Kur'an bildiği için imamete intihap olunmuştu.
Müslümanlığı yeni kabul eden kabilelere gönderilen mürşitler, Kur'anı en çok bilenler arasından seçilirdi.
Onun için Ashab-ı güzin Kur'an-ı Kerimi ezberlemeğe gay- ret ederler ve ezberlerlerdi.
Resuli Ekrem yalnız namazda değil, yolculuk esnasında da devesinin sırtında Kur'an okuyarak giderdi.
Buharî'- nin naklettiği bir hadisi şerife göre Resuli Ekrem bir gece Mescitte Kur'an tilâvet eden birini dinlemek için uyanık kalmıştı.
Abdullah şu hadisi rivayet ediyor: «Bir gün Resuli Ekrem, bana: Kurban tilâvet et, dedi; ben de ya Resulallah! dedim, Kur'an sana vahyolunuyor.
Ben onu sana nasıl okuyabilirim?» Resuli Ekrem: «Ben başkalarının Kur'an okumalarından memnun olurum» dedi; ben de Nisa sûresini okudum.» Resuli Ekremin bu teşvikleri neticesinde müslümanjar, Kur'an-ı Kerimi hirzı can etmeğe çalışmışlar, Kur'anı ezberlemişler ve Kur'anı ezberliyenler, o kadar çoğalmıştı ki Resuli Ekrem bir gün Kur'an ilminin ortadan kalkacağını söylediği zaman Ashaptan Ziyad bhı Lebid: Ya Resulallah! ilim nasıl kalkar, biz Kur'anı okuyor, onu çocuklarımıza o¬ kutuyoruz, çocuklarımız da onu çocuklarına okutacaklar, kıyamet gününe kadar böyle gidecek! demişti.
Fakat Resuli Ekremin maksadı bu değildi.
Resuli Ekrem, Kur'anın ortadan kalkacağını değil, fakat Kur' anın ruhu ile amel edenlerin azalacağını anlatmak istemişti.
Resuli Ekremin Ashabı içinde Kur'anı ezberden bilenlere «Kurra» namı verilirdi.
Fethülbari musannifi bu kelimeyi izah ederken der ki: «Kurra, Kur'anı ezberlemek ve onu başkalarına öğretmekle tanınmış kimselerdi.» Bu Kurradan yetmişi «Bi'r Maune» de hainane bir surette şehit edilmişlerdi.
Resuli Ekremin zamanında bir vak'adâ Kurra'dan yetmişinin şehit edilmesi, bunların yüzlere baliğ olduklarım gösterir.
Buharî, Ashap arasındaki kurradan bahsederken son derece kıymetli malûmat veriyor.
Meselâ Abdullah bin Amr, Abdullah bin Mesud'dan bahsederken der ki: Onu daima seveceğim, çünkü Resuli Ekremin şu sözü söylediğini duydum: «Kur'anı dört kişiden öğreniniz: Abdullah bin Mes'ud, Salim, Muaz ve Ubeyy bin Kâ'b.» Abdullah bin Mes'ud, Kur'anın yetmiş sûresini bizzat Resuli Ekremden öğrenmişti.
Fakat Ashap içinde bütün Kur'anı ezberliyenler yalnız bu dört zat değildir.
Hazreti Ebu Bekir de bütün Kur'anı ezberleyenlerden biriydi.
Resuli Ekremin son hastalığı sırasında Ebu Bekiri imamete tayin etmesi bunu isbata kâfidir.
Çünkü Resuli Ekrem imamete Kur'anı en çok ve iyi bilenleri tayin ederdi.
Ashap içinde bütün Kur'anı ezberliyenler bulunduğu için, Hazreti Ebu Bekir, hafızlardan olmasaydı Resuli Ekrem onu diğerlerine tercih etmezdi.
Abdullah bin Ömer de hafızlardandı.
O kadar ki bütün Kur'anı bir gecede hatmederdi.
Resuli Ekrem ona, her hatmi bir ayda bitirmesini söylemişti.
Bütün Kur'anı ezberden bilenler arasında Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Talha, Hazreti Sa'd, Hazreti İbn Mes'ud, Hazreti Salim, Hazreti Ebu Hüreyre ve sair zevat bulunuyorlardı.
Kadınlar arasmda Hazreti Ayşe, Hazreti Hafsa, Hazreti Ümm Seleme bu tabakadandırlar.
Bu kısa izahattan Kur'an-ı Kerimin Hazreti Peygamber devrinde hem yazılmış, hem ezberlenmiş olduğu vuzuh ile belirmektedir.
8.
Kur'anın tertibi : Kur'an-ı Kerimin Asr-ı Saadette yazıldığını ve ezberlendiğini izah ettikten sonra tetkik olunacak mühim bir nokta Kur'an-ı Kerimin, hem âyetler, hem sûreler itibariyle tertibi meselesidir.
Kur'an-ı Kerim yirmi üç sene devam eden bir müddet içinde ceste ceste nazil olmuştur.
Birçok sûreler tam olarak birden, bir kısmı da parça parça vahyolunmuştur.
Bir sûrenin tekmillenmeden diğer bir sûrenin »vahyolunduğu, yahut iki üç sûreye ait âyetlerin bir ande nazil olduğu vakidir.
Bugün elimizde bulunan Kur'an nüshalarında âyetler ve sûreler, nüzul tarihlerine göre tertip olunmamıştır.
Acaba bunları bu şekilde tertip eden bizzat Hazreti Peygamber midir? Bunu böylece tertip eden o ise, acaba bugün elimizde bulunan Kur'an tertip bakımından Resuli Ekrem zamanındaki tertibin ayni midir? Yani Resuli Ekrem, Kur'an-ı Kerimi gerek sûre, gerek âyet itibariyle bugünkü tertip üzere mi bırakmıştı? Bütün deliller, Kur'an-ı Kerimin bugünkü şekliyle Resuli Ekrem tarafından tertip olunduğunu isbat ediyor.
Her sûrenin âyetleri okadar muhkem bir surette birbirine bağlıdır ki bu bağlılık karşısında bundan daha mükemmel bir tertip vücuda getirmenin imkânsız olduğuna hükmetmek icabeder.
Kur'an-ı anlamıyanlar, belki onda tertipsizlik görürler.
Fakat bu görüş, ilim eksikliğinden başka bir şey ifade edemez.
Kur'an-ı Kerimde +~J j l:,U U yani «Kur'anın cem'i de, tilâveti de Bize aittir.» deniliyor.
Kur'anın cem'inden murat, onun bir bütün halinde toplanması ve âyetlerinin tertip edilmesidir.
Kur'anın kendisi, nasıl İlâhî vahy ise, Kur'anın tertibi de öyledir.
Tarih, Kur'anın bu beyanını teyit ediyor.
Birçok mevsuk ve muteber rivayetler, Resuli Ekremin, Kur'an-ı Kerimi bugünkü gördüğümüz haliyle bırakmış olduğunu anlatmaktadır.
Biz bu meseleyi dikkatle takip ederek şu suallere cevap vereceğiz : 1 — Resuli Ekremin, hal-i hayatında Kur'anın tertibi ne şekilde idi ? 2 — Kur'anın tertibi âyetlerin tarih-i nüzulüne göre miydi? 3 — Kur'anın bugünkü tertibi Resuli Ekremin zamanındaki tertibinden başka mıdır ? Kur'an gibi çeşit çeşit birçok meseleleri bahis mevzuu eden büyük bir kitabın, ibadet içinde ve ibadet haricinde tilâvet olunduğu ve ezberlendiği halde tertipsiz okunmasını ve ezberlenmesini tasavvur etmek çok güç, belki imkânsızdır.
Fakat hıristiyan münakkidlerin hemen hepsi de Kur'anı tertipsiz göstermek için ellerinden geleni yaparlar.
Bunların en ileri gelenlerinden biri olan William Muir (Hayat-ı Muhammed) unvanlı eserinin metninde Kura'nın tertipsiz olduğunu söylerken eserinin haşiyelerinde Asr-ı Saadette bütün Kur'anı ezberden okuyan hafızlar bulundu- ğunu anlatır, sonra yine eserinin metninde sûre şekillerinin Resuli Ekrem tarafmdan tayin olunmadığını söyler, fakat haşiyede sûrelerin şekliyle taksimatının Resuli Ekrem tarafından tesbit olunduğunu kabul eder gibi görünür.
Kur'anın Resuli Ekrem zamanında kamilen ezberlenmiş olduğu tarihî bir hakikattir.
Bunu kabul etmiyen yoktur.
Bundan başka bir şey bilmesek dahi yalnız bu hakikat, bize Kur'anın tertipli olduğunu isbata kifayet eder...
Meselâ Kur'an-ı Kerimde âyetlerinin sayısı yüzden fazla olan sûreler vardır.
Bu sûrelerin sûre olabilmesi için âyetlerinin sıralanmış olması icabeder.
Ve bunlar ancak âyetleri sıralandıktan sonra ezberlenebilir.
Yoksa ezberlenemez.
Ezberlenmiş olduğu tarihen sabit olduğuna göre de sıralanmış olduklarını kabul etmek icabeder.
Şayet bu âyetlerin sıralanmamış olduğunu ve sıralanmamış olduğu halde ezberlenmiş olduğunu kabul etmek icabederse ezberleyenlerden her birinin bunlara, kendi isteğine göre bir sıra vermiş olduğunu kabul etmek gerekleşir.
Halbuki hakikat hiç te böyle değildir.
Çünkü bütün Ashabın okuduğu Kur'an ayni Kur'andı ve her sûredeki âyetler ayni şekilde sıralanmıştı.
Bunlardan biri Kur'an okuyorken yanılırsa veya bir takdim veya tehir ederse, onun yanlışı derhal tashih olunurdu Âyetler tertipsiz olsaydı, buna imkân kalır mıydı? Kur'an-ı Kerimin binlerce âyetten müteşekkil olduğunu göz önünde tutarsak bunların tertipsiz ezberlenmesini aklen kabule yer kalmaz.
O halde bunlar tertipli idi.
Fakat bu tertip ne idi?.
Nüzul tarihine göre mi? Birçok tarihî delâil, Resuli Ekremin Kur'an âyetlerini, nüzul tarihine göre değil, fakat, mevzularına göre tertip ettiğini isbat ediyor.
Birçok sûrelerin tam olarak vahyolunduğuna şüphe yoktur.
Fakat bir sûrenin âyetlerini, diğer sûreye müteallik ayetler takip ediyordu.
Onun için bunları nüzul tarihine göre tertibe imkân yoktu.
Ahadisi sahiha, Resuli Ekremin, bu hususta ne suretle hareket ettiğini vuzuh ile gösteriyor.
Hazreti Osman'ın beyanına göre Resuli Ekrem, âyetler nazil oldukça kâtiplerini çağırır ve bunları mensup oldukları sûreye yazdırırdı.
Hazreti Osman gibi mevsukıyeti her şüphenin üstünde olan bir zatın rivayeti karşısında Resuli Ekremin Kur'an-ı Kerimi tertip ettiğini ve bu tertibin Kur'an-ı Kerim tarafından haber verildiği veçh ile İlâhî vahy eseri olduğunu kabul etmek lâzımdır.
Kur'anın tertibi, nüzul tarihine göre değil, her sûrenin mevzuuna göre vuku bulmuştur.
O halde Resuli Ekremin tertip ettiği Kur'an ile bizim elimizdeki Kur' anın tertibi arasında bir fark var mıdır? Asla.
Bugün elimizde bulunan Kur'an nüshalarının âyetleri nüzul tarihine göre tertip olunmamıştır.
Bütün Kur'anın tarihinde, bir âyetin yeri değiştirildiğine dair hiçbir kayıt bulunmadığına göre bugün okuduğumuz Kur'anın Asr-ı Saadette Resuli Ekrem tarafından İlâhî vahye tevfikan tertip olunan Kur'anın ayni olduğu aleyhinde bir söz söylemeğe imkân yoktur, islâmın en müthiş hasımları bile Kur'an-ı Kerimin metninde hiçbir tebeddül vukubulmadığını, Kur'anın bir kelimesine, bir harfine bile dokunan bulunmadığını itiraf ediyorlar.
Bugün okuduğumuz Kur'an nüshaları, Hazreti Osmanın, Hazreti Ebu Bekir zamanında toplanılan Kur'an nüshasından istinsah ettiği Kur'anın aynıdır.
Binaenaleyh bu Kur'an, Resuli Ekremin devrinde okunan Kur'andır.
Hazreti Osman, Hazreti Ebu Bekirin zamanında toplanılan nüshadan Kur'an nüshaları çıkarttığı zaman, Resuli Ekremin birçok arkadaşları hayatta bulunuyorlardı.
Faraza, Hazreti Osman, Kur'anın tertibinde herhangi bir değişiklik vücuda getirmiş olsaydı, onun bu hareketine kat'iyyen göz yumulmaz, Ashaptan birçokları ona karşı hemen itiraz ederlerdi.
Sonra Kur'anın istinsahi, Hazreti Osman tarafından deruhde olunmamıştı.
Bu işi deruhte edenler, Kur'anı başından sonuna kadar bilen Ashaptı.
Hiçbir kimse, Hazreti Osmanın devrinde Kur'anın cüz'i tahrife uğradığını söylememektedir.
Hazreti Osmana karşı söylenen söz, onun bir takım kıraatleri menetmesinden ibarettir.
Kur'anın tertibine ve aynen istinsahına gelince, bu hususta Hazreti Osmanın aleyhinde mevsuk değil, zayıf bir rivayet bile yoktur.
Delillerimiz, bu kadarla kalmıyor.
Elimizde son derece müsbet daha başka deliller de vardır.
Buharî, (Bakara) sûresinin fazailinden bahsederken şu hadisi şerifi rivayet ediyor : Resuli Ekrem buyuruyor ki: «Her kim Bakara sûresinin son iki ayetini herhangi gece okursa, bunlar ona kifayet eder.» Bu hadisi şeriften iki nokta anlıyoruz : Bakara sûresi başından sona kadar bütünleşmiş, ayetleri sıralanmıştı ve onun durumu bütün Ashapça malûmdu.
Yoksa Resuli Ekrem Bakara sûresinden bahsediyorken onun son âyetine işaret etmezdi.
Sonra yine bu hadisi şeriften, Bakara sûresinin o zaman da, yani Resuli Ekremin devrinde de «Amenerresulü» ile başlıyan iki ayetle nihayet bulduğunu anlıyoruz.
O halde Kur'anın bugünkü tertibi ile Resuli Ekremin zamanındaki tertibi arasında hiçbir fark yoktur.
Sonra Sahih-i Müslimin bir rivayetine göre, Resuli Ekrem Deccalın zuhuru sırasında sûre-i Kehfin ilk on âyetinin okunmasını tavsiye buyurmuştur.
Bu da o zaman Kur'anın tertipli olduğunu isbat eder.
Ayetler tertipli olmasaydı, sûre-i Kehfin başındaki on ayetten bahsetmek manasız olurdu.
Zira elimizdeki Kelâm-ı Kadimde de, sûre-i Kehfin ilk on ayeti, Hazreti İsanın, Veled-ullah olması akidesini red ve iptal eder.
Bu da bizim elimizdeki Kur'anın tertip itibariyle Resuli Ekremin zamanında okunan Kur'anın ayni olduğunu gösterir.
Resuli Ekrem Kur'anı tertipsiz bırakmış olsaydı, Ashabın rivayetlerinde hiç olmazsa bu tertipsizliğin bir örneğine rastgelmek icabetmezmiydi? Halbuki hakikat bunun hilaf madır.
Ashabın bütün rivayetlerin- de Kur'anın bugünkü tertibine muhalif hiçbir rivayet görmüyoruz.
Bu da Kur'an-ı Kerimin ancak bir tertip dairesinde okunduğunu, bütün Ashabın Kur'an-ı Kerimi bir tarzda tilâvet ettiklerini isbat eder.
Hazreti Alinin nüzul tarihi itibariyle âyetleri tertip ettiğine dair bir rivayet vardır.
Bu rivayet doğru ise, bu da, tertibin mahza nüzul tarihlerini göstermek için vücuda getirdiğini ifade eder.
Bu da bu tertibin müslümanlar arasında yayılan Kur'an nüshalarıjıdaki tertibin Resuli Ekrem tarafmdan vücuda getirilen tertip olduğunu, âyetlerin nüzul tarihine göre tertip olunmasının mahza tarihe hizmet için vücuda getirilmiş olduğunu gösterir.
Hazreti Osman devrinde Kur'an istinsah olunurken Hazreti Ali de bu işe nezaret ediyordu.
Hazreti Ali bu tertibe muhalif olsaydı, bu işi deruhde etmez, yahut ona itiraz ederdi.
Fakat Hazreti Ali, Kur'anın nüzul tarihi itibariyle tertibine vâkıf olmakla beraber bugünkü tertibi terviç etmiştir.
Çünkü Resuli Ekıfem tarafından okunan Kur'an, bu tertip üzere okunuyordu.
Şayet Hazreti Alinin Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Osman devrinde bir itiraz dermeyan edemediği söylenecek olursa o halde Hazreti Alinin kendi devrinde bu itirazını ileri sürmesine mani kalmazdı.
Halbuki Hazreti Ali böyle bir harekette bulunmamıştır.
Yukarda söylediğimiz gibi, Kur'anın teıftibi aleyhinde söz söyleyen kimse yoktur.
O halde Kur'anın sûrelere taksimi, her sûreye ait âdetlerin tertibi, bizzat Resuli Ekrem tarafından yapılmıştır.
Resuli Ekreme, bir âyet vahyolundukça onun yeri kendi tarafından gösteriliyordu.
Meselâ, Bakara sûresinin mühim bir kısmı hicretin ilk sıralarında, bazı rivayetlere göre «Riba» ya ait kısımları daha sonra vahyolunmuştu.
Ribaya ait olan âyetlerin biri, sadakaya ait olan âyetleri takip eder.
Bunun sebebi şudur: Sadakata ait olan emirler ile «Riba» yemenin günah olduğunu anlatan âyetlerin ikisi de fakirler lehinde olan âyetlerdi.
Bu iki âyetin hedefi de fakirlerin halini veya yaşayış seviyelerini yükseltmekti.
O zamanın şartları bu iki âyetin birlikte nazil olmasına elverişli değildi.
Ribayı menetmeden evvel, içtimaî heyeti hazırlamak lâzımdı.
Onun için bu iki âyet muhtelif zamanlarda nazil olmuştu.
Fakat bu âyetlerin mevzuu birbirine o kadar yakındı ki âyetleri tertip ediyorken onları yan yana getirmek icabediyordu.
Âyetler, Resuli Ekrem tarafından bu şekilde tertip olunduğu gibi Kur'anın sûrelere taksimi de onun tarafından başarılmıştır.
Çünkü en muteber Ahadis-i Şerifede sûrelerin isimlerine tesadüf ediyoruz.
Kur'an âyetlerinin sûrelere taksimi, sûrelere ait âyetlerin tertibi işinin bizzat Resuli Ekrem tarafından başarıldığı müslümanlar arasında o kadar müsellem bir hakikattir ki gerek.Ashap, gerek onları takip eden müslümanlar arasında bunun üzerinde hiçbir ihtilâf vukubulmamıştır.
Ta ilk müslümanlardan başlıyarak bugüne kadar hiçbir kimse herhangi âye- tin kendi yerinden başka bir yere ait olduğunu söylememiştir.
Bunu isbat için birkaç misal nakledelim : Sahih-i Buharî'nin rivayetine göre Hazreti Abdullah bin Mes'ud bir gün namaz kılarken (Enfal) sûresinin kırk âyetini okumuştu.
(Fethülbari), Abdürrezak'ın müsnedinden bu rivayeti başka bir tarik ile naklediyor, ikinci rivayet Abdullah bin Mes'udun hangi âyetten başlıyarak hangi âyette bitirdiğini anlatıyor.
İbn Mes'udun okuduğu âyetlerin adedini bu nakle göre hesap ettiğimiz takdirde bunların kırk olduğunu görüyoruz (1).
Demek ki, Peygamberimizin Ashabı, Kur'anı, bizim her gün okuduğumuz tertip dairesinde okuyorlardı.
Sahih-i Buharî'nin bir rivayetine göre Resuli Ekrem geceleri teheccüd namazı için uyandığı zaman Âli Imran sûresinin son on âyetini okur, müslümanlar da Resuli ekreme uyarak bu âyetleri okurlardı.
Bu da Resuli Ekremin zamanında Kur'anın, bugünkü şekilde tertipli olduğunu gösterir.
Her sûreye ait âyetlerin Asr-ı Saadettenberi bugünkü şekliyle tertipli olduğunu gösterdikten sonra sûrelerin tertibini bahis mevzuu etmek icabeder.
Yukarıda, Resuli Ekremin zamanında bütün Kur'anı ezberliyen ve onu hatmeden zevat bulunduğunu izah etmiştik.
Şüphesiz, Kur'an-ı Kerimi hatmeden bu zavat onu bir sıra dahilinde hatmediyorlardı.
(Sahih-i Buharî) Kur'anın nekadar zamanda hatmolunması icabettiğini bahis mevzuu ederken Resuli Ekremin Ashaptan birine Kur'anı bir gecede hatmetmeyi tavsiye buyurduğunu diğer bir zata Kur'anı yedi gecede hatmetmeyi emreylediğini beyan ediyor.
O halde Asr-ı Saadette bütün Kur'anı ezberleyen Ashap onu daima tilâvet ve hatmediyorlardı.
Bundan da o zaman Kur'an sûrelerinin sıralanmış olduğunu anlamak icabeder.
Birçok muteber rivayetler, Resuli Ekremin her âyetin yerini gösterdiği gibi, her sûrenin de yerini gösterdiğini ifade ediyor.
Her sûrenin âyetleri nasıl birbirine bağlı ise, sûrelerin de birbirlerine bağlı ise, sûrelerin de birbirlerine bağlı olmaları bunu isbat etmektedir.
O halde Kur' an sûreleri de Resuli Ekrem tarafından tertip olunmuştur.
Bu noktayı daha önce mufassal surette belirtmiş bulunuyoruz.
9.
Kur'anın Uz.
Ebu Bekir devrinde cem'i ve yazılması : Şimdiye kadar verdiğimiz muhtelif izahlardan maksadımız, Hazreti Ebu Bekir devrinde Kur'anın cem'edilmesi hâdisesine ait başlangıçları aydınlatmaktı.
Kur'anın, Hazreti Ebu Bekir devrinde cem'olunmasının mânasmı anlamak ve bu hususta hiçbir yanlışa düşmemek için buna lü- (1) Fethülbarî, ikinci cilt (212) inci sahife.
zum vardı.
Meselâ Kur'anın Asr-ı Saadette yazıldığını, kamilen ezberlendiğini, kamilen sıralanmış ve sûreleri tasnif edilmiş olduğunu bilmeyenler, Hazreti Ebu Bekirin devrinde Kur'anın cem'i hakkında birtakım vesveselere kapılabilirler.
Kur'anın tarihine ait bu safhalar aydınlandıktan sonra Ebu Bekirin devrinde ne yapıldığını emniyetle izah edebiliriz.
Resuli Ekremin irtihali sırasında Kur'an-ı Kerim, tamamiyle yazılmış, tamamiyle ezberlenmiş olduğu halde, tek bir cilt halinde toplanmamıştı.
Kur'anın her âyeti vahyolunduktan sonra yazılmıştı.
Fakat Resuli Ekrem, yaşadığı müddetçe İlâhî vahyi telâkkiye devam ettiğinden onun hayatında bütün Kur'an bir cilt haline getirilmemişti ve buna imkân yoktu.
Çünkü Kur'anın bir cilt halinde cem'i için vahyin bitmesi ve kesilmesi lâzımdı.
Peygamberin yaşadığı müddetçe vahy kesilmeyeceğine göre böyle bir teşebbüs doğru olmazdı.
Ancak Resuli Ekrem irtihal ettikten sonra, İlâhî vahy bir mecmua haline getirilir, ve bu mecmua, bu cilt, bütün İlâhî vahyi toplayabilirdi.
Hazreti Ebu Bekirin devrinde yapılan iş budur.
Kur'anın cem'ini icap eden esbabı tetkik ettiğimiz takdirde bu hakikat tamamiyle tavazzuh eder.
(Sahih-i Buharî) de Peygamberimizin kâtibi Zeyd bin Sabit bu hâdiseyi bizzat izah ediyor.
Resuli Ekremin irtihalinden sonra Hazreti Ebu Bekir müslümanlarm riyasetine geçmiş, mürtedlere, sahte peygamberlere karşı kuvvetler göndermek zorunda kalmıştı.
Sahte peygamber Müseylime ile döğüşen müslümanlar içinde birçok hafızlar, bu muharebelerde şehit düşmüşlerdi.
Hazreti Ömer, hafızların şehit düştüklerine dikkat ederek bu muharebelerin devamı takdirinde, daha birçok hafızların şehit olacağını, Kur'anın da henüz bir cilt halinde toplanmadığını düşünmüş, Hazreti Ebu Bekire müracaat ederek vaziyeti anlatmış.
Hâdiseyi bizzat Hazreti Zeyd bin Sabitten dinleyelim: «Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahü anhü) Yemame'de ihraz-ı şehadet edenlerin ölümünü müteakip beni çağırttı.
Ömer bin El Hattab onun nezdinde bulunuyordu.
Hazreti Ebu Bekir bana şu sözleri söyledi: «Ömer bana gelerek Yemame gününün şiddetli hengâmında hafızların kesretle şehit olduklarını, diğer sahnelerde de hafızların aynı hale uğramalariyle Kur'andan bir çoğunun zayi olmasından endişe ettiğini söyliyerek Kur'anın cem'ini emretmekliğimi tavsiye etti.
ömere, Resuli Ekremin yapmadığı bir işi nasıl yapayım? dedim.
Ömer, kasem ederek bunun iyilik olduğunu söyledi ve bana müracaatte devam etti.
Nihayet Cenabı Hak, benim bu işe aklımı yatırdı, göğsüme ferahlık verdi.
Ben de Ömerin fikrine iştirak ettim.» Hazreti Ebu Bekir bu sözlerden sonra Zeyde şu şekilde beyanatta bulundu: «Sen, genç ve akıllı bir erkeksin, senin aleyhinde söylenecek bir söz yoktur.
Resuli Ekrem (Sallâllahü aleyhi vesellem)e vahyi yazıyordun.
Kur'anı tetebbu ederek topla!» Buna karşı Zeyd şu cevabı verdi: «Resuli Ekrem (Sallâllahü aleyhi vesellem) in yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?» Hazreti Ebu Bekir: «Vallahi bu bir hayirdir.» dedi.
Bana bir dağı taşımayı teklif etseler bundan daha ağır olmazdı.
Sonra Ebu Bekire müracaatte devam ettim.
Cenabı Hak, Hazreti Ebu Bekir ile Ömerin aklını yatırdığı ve göğüslerini ferahlandırdığı gibi benim de aklımı açtı ve göğsümü ferahlandırdı.
Ben de Kur' anı yazılı bulunduğu aseblerden (yaprakları kesilmiş ve enli tarafına yazı yazılmış olan hurma dallarından) ve luhfelerden (yani beyaz ve ince taşların üzerinden) ve hafızların hıfzından takip ettim.» (1).
Kur'anın cem'iyle bu kadar yakından alâkalı olan Zeyd'in bu beyanatından şu noktaları anlıyoruz : 1 — Kur'an, Resuli Ekremin hayatında onu ezberleyenlerin hafızasını tezyin ediyordu.
Bu hafızlar, harplere iştirak ederek şehit düşmeseydiler, endişe edilecek bir şey yoktu.
Fakat hafızlar şehit olmakta devam ederlerse Kur'an da bir cilt halinde toplanmadığından bir ziyaa uğramasından korkulurdu.
2 — Kur'anı bir cilt halinde toplamaktan maksat, bütün hafızlar bir harpte şehit olurlarsa onların yerini tutacak bir şey vücuda getirmekti.
Hazreti Ömer, hafızların Yemame'de fazlaca şehit olduklarını görerek endişeye düşmüş, diğer hafızların da diğer sahnelerde terk-i hayat etmelerinden korkmuştu.
Kur'an, bir cilt halinde toplanırsa bu endişe bertaraf edilecekti.
Bundan da Resuli Ekremin hal-i hayatında Kur'an-ı Kerimin âyetlerini ve sûrelerini tertip ettiği, Ömerin hafızlarda mahfuz olanı, yazılı bir hale getirmek istediği anlaşılıyor.
3 — Hazreti Ebu Bekirin Kur'an-ı cem'e teşebbüs etmesine kadar Kur'andan bir şey zayi olmamıştı.
Çünkü Zeyd bin Sabitin beyanatı, Ömerin sair harp meydanlarında da hafızlar şehit düşecek olurlarsa Kur' andan bir kısmının ziyaa uğramasından korktuğunu gösteriyor.
Yoksa bu zamana kadar Kur'andan zayi olan bir şey yoktu.
Bu mühim noktaları anladıktan sonra Hazreti Ömer tarafından Ebu Bekire vukubulan müracaate karşı Ebu Bekirin «Resuli Ekrem tarafından yapılmıyan bir işi ben nasıl yapayım?» cevabını vermesinin sebebini anlamak icabeder.
Hazreti Ömerin teklifi, Kur'anın yalnız cem'ini değil, onun tahriren cem'ini ifade ediyordu.
Kur'anın bütün âyetleri ve sûreleri tertip olunmuştu.
Kur'an bu tertip üzere ezberlenmişti.
Fakat Kur'anın ayrı ayrı yazılı parçaları bu tertip üzere toplanıp yazılmamıştı.
Resuli Ekrem, bütün, hayatınca İlâhî vahyi telâkki ettiğinden bunu yapmağa imkân yoktu.
Onun için Resuli Ekrem tarafından Kur'anın cem'i emrolunmamıştı.
Hazreti Ömer ise Hazreti Ebu Bekirden, Devr-i Risalette yazılan âyetlerin cem'ini teklif ediyordu.
Bu ise Resuli Ekrem tarafından yapılmamış bir işti.
Onun için Hazreti Ebu Bekir, ilkönce (1) Sahih-i buharî: Altıncı cüz: Cem-il-Kur'an.
Sahife 98 Matbaai Âmire.
Hazreti Ömerin teklifini reddetmişti.
Fakat Hazreti Ömerin teklifi kuvvetli sebeplere dayanıyordu.
Ömer, bu sebepleri Hazreti Ebu Bekire izah ettiğinden Hazreti Ebu Bekir de ömerin teklifindeki isabeti anladı.
Demek ki Zeydin beyanatı bize Devr-i Risalette yazılan Kur'an âyetlerinin Ashap tarafından sırasiyle ezberlenmiş olduğunu, fakat bu sıranın yalnız hafızalarda menkuş bulunduğunu ve ayni şekilde yakılmamış olmakla yazılmasının istendiğini anlatıyor.
izaha muhtaç olan bir nokta da Zeyd bin Sabitin bıi işi çok müşkül görmesinin sebebidir.
Zeyd, bir dağı yerinden kaldırmanın bu işten daha kolay olduğunu söylüyor.
Acaba niçin?.
İbn Ebi Davudun bir rivayeti bu noktayı tenvir ediyor: «Hazreti Ömer, Resuli Ekremden doğrudan doğruya bir şey nakledenin onu Zeyde getirmesini ilân etti.
Ashap, Resuli Ekremden telâkki ettikleri Kur'an âyetlerini kâğıtlara, levhalara, hurma dallarına yazarlardı.
Bunlardan birinin getirdiği yazı, onun bu ayetleri Resuli Ekremden naklettiğine dair iki şahit göstermedikçe kabul olunmuyordu» (1).
Bundan da, Kur'an ayetlerinin huzuru Nebevide yazıldığı ve Hazreti Ebu Bekirin devrinde yapılan işin bu yazıları bir araya getirmekten ibaret olduğu tavazzuh ediyor.
Zeydin de bahis mevzuu ettiği güçlük, her yazıyı tevsik etmektir.
Çünkü Zeyd Kur'anın esasen yazılı olan parçalarını toplayacaktı.
Kur'anın bir kısmı Mekkede, bir kısmı Medinede vahyolunmuştu.
Zeydin elinde ise Kur'anın Medinede vahyolunun ve yazılı bulunan kısmı bile tam olarak mevcut değildi.
Zeyd bunları arıyacak, fakat yazılı bulduğu herşeyi kabul etmiyecek, ancak Resuli Ekremin huzurunda yazılanları bulacaktı.
İBu, çok müşkül bir vazife değil miydi? Zeyd, evvelâ Resuli Ekremin huzurunda yazılan bütün yazıları toplıyacak sonra bunları Resuli Ekrem ve Ashab-ı güzin tarafından okunduğu tertip üzere sıralıyacaktı.
Bütün bıi yazıların mahfuz olduğunda şüphe yoktu.
Çünkü ilâhî vahye müteallik^ herşey son derece itina ile saklanıyordu.
Bununla beraber, Zeydin vazifesi ağırdı.
Zeyd, durmadan çalışacak ve herşeyi tahkik edecekti.
Oiıun için, vazifesinin ehemmiyetini bihakkin takdir ederek işe başlamıştı.
Hazreti Ebu Bekirin Zeyde «Kur'an-ı tetebbu et ve topla!» demesinden maksat ta bu idi.
Çünkü Zeyd, huzuru Nebevide yazılan Kur'an âyetlerini bir araya getirecekti.
Maksat, Kur'anı yalnız yazdırmak olsaydı, iş gayet kolaylaşırdı.
Birkaç hafız bir araya gelir, onlar okur, Zeyd de yazardı.
Halbuki böyle olmadı.
Resuli Ekremin huzurunda yazılan her âyet getiriliyor, bunların huzuru Nebevide yazılıp yazılmadığı tahkik edildikten sonra bunlar istinsah olunuyordu.
Nitekim Zeyd de bunu izah ederek «Kur' an-ı yazılı bulunduğu hurma dallarından, taşlar üzerinden ve hafızların hafızalarından takip ettim» diyor.
Zeyd beyanatında devam ederek da- (1) Fethülbarî, dokuzuncu cilt, sahife 12.
ha sonra şu sözleri söylüyor: «Nihayet Tevbe sûresinin son tarafı olan «Lekad caeküm resulün min enfüsiküm azizün aleyhi ma anittüm...» âyeti kerimesini Ebu Huzeymet-ül Ansaride buldum.
Ondan başkasında bulamadım.» (1) Hazreti Zeyd bin Sabitin bu beyanatından onun iki işle mükellef olduğu tavazzuh ediyor.
Bunların biri, Kur'anın huzuru Nebevide yazılan âyetlerini bulmak, diğeri bunları bir cilt halinde toplamak.
Yazıları topladıktan sonra onları yerli yerine koymak icabediyordu.
Bunun için Zeyd de beyanatında anlattığı veçh ile hafızların hafızasına müracaat ediyordu.
Esasen Hazreti Ömer de Kur'anın cem'inde hafızların hıfzından istifade edebilmek için bu işe bir an evvel başlanılmasını teklif etmişti.
Çünkü hafızlar harp dolayısiyle ortadan kalkacak olurlarsa Kur' anın cem'i çok müşkülleşirdi.
Fakat bu güçlük başgöstermeden işe başlanmış ve Zeyd, hazreti peygamberin huzurunda yazılan yazılara ve hafızların hafızasına güvenerek Kur'anı toplamış ve bir cilt haline getirmiştir.
Acaba Hazreti Ebu Bekirin emriyle cem'olunan Kur'an nüshası, Resuli Ekremin devrinde okunan ve Ashap tarafından ezberlenen Kur'anın tam tıpkısı mıydı? Bunda zerre kadar şek ve şüphe yoktur.
Çünkü Kur'an-ı Kerim, Resuli Ekremin irtihalinden altı ay sonra cem'olunmuştur.
Bizzat Resuli Ekremden Kur'anı dinleyenlerin çoğu hayatta idiler.
Resuli Ekremden Kur'anı telâkki ederek ezberliyen Ashap Kur'anın cem'ine nazaret ediyorlardı.
Kur'anın cem'inden maksat, onu olduğu gibi toplamaktı.
Bütün Ashap, ilâhî vahye iman eden, onun her harfi üzerinde titriyen insanlardı.
Bunların içinde bütün Kur'anı, yahut Kur'anın bir kısmını ezberliyenler vardı.
Hepsi de namazda Kur'an okudukları için içlerinde bir kimse yoktu.
Ashab-ı güzin, Kur'anı yazarlar ve Kur'an sahifelerini evlerinde bulundururlardı.
Kur'an hem yazılı, hem mahfuz olduğu için onun bir gûna tahrife uğramasına imkân yoktu.
Hazreti Ebu Bekirin zamanında cem'olunan Kur'an nüshasına bir kelime ilâve olunduğunu, yahut ondan bir kelime veya bir âyet eksiltildiğini söyleyen hiçbir rivayet yoktur.
Hazreti Ebu Bekirin devrinde cem'olunan Kur'an nüshası, Resuli Ekrem tarafından okunan ve tebliğ olunan Kur'anın tam aynidir.
Bu nüsha Hazreti Ebu Bekir tarafından muhafaza olunmuş, sonra Hazreti Ömere intikal etmiş, Hazreti Ömerden sonra onun kerimesi Hazreti Hafsaya geçmiş, sonra Hazreti Osman, bu nüshadan birkaç nüsha istinsah ettirmiş, ve asıl nüshayı hazreti Hafsaya iade etmiştir.
(1) Sahih-i Buharî: cüz 6 sahife 98.
İstanbul Matbaai Âmire.
10.
Kur'anın Hazreti Osman devrinde istinsahı : Kur'anın Hazreti Ebu Bekir devrinde nasıl toplandığını ve bir cilt haline getirildiğini anlattıktan sonra Hazreti Osman devrinde ne yapılmış olduğunu izah etmek icabeder.
Hazreti Ebu Bekirin devrinde bir cilt halinde toplanılan Kur'an nüshası, Resuli Ekrem tarafından tertip ettirilen, ezberletilen ve yazdırılan Kur'anın tam tıpkısı olduğunu anlatmış bulunuyoruz.
Bu nüsha, Hazreti Ebu Bekirin hayatı esnasında onun yanında kalmış, onun ölümü üzerine Hazreti Ömere geçmiş, Hazreti Ömerin ölümü üzerine bu nüsha Hazreti Hafsaya emanet olunmuş, bu suretle bu nüsha herhangi bir değişikliğe ve bozuntuya uğramaksızın Hazreti Osman devrinde ulaşmıştır.
Hazreti Osmanın göz önünde bulundurduğu ve ehemmiyet verdiği bazı haller ve hâdiseler, Kur'an-ı Kerimin resmen istinsahını ve bu resmen istinsah olunan nüshaların her tarafa gönderilmesini, buna mukabil sureti hususiyede yazılan nüshaların ortadan kaldırılmasını gerekleştirmiştir.
imam Buharî'nin naklettiği sahih bir rivayet bu hareketi gereklendiren şeraiti izah ediyor : «Enes ibn Malik diyor ki : Ermenistan fethinde Suriyeliler ve Azerbaycanda Iraklılar ile birlikte harbeden ve Kur'an-ı Kerimin muhtelif şekillerde okunmasından müteessir olan Huzeyfe, Hazreti Osmana geldi ve ona : Ey Osman, halk, Kur'an-ı Kerimin kıraatinde, hıristiyanlarla -yahudilerin kitaplarını okumakta duçar oldukları ayrılığa benzer bir ihtilâfa düşmeden evvel icabına bak!» dedi.
Bunun üzerine Hazreti Osman, Hazreti Hafsaya haber göndererek nezdinde bulunan Mushaf-i Şerifi istetti ve ondan nüshalar çıkartacağını, asıl nüshayı ona iade edeceğini bildirdi.
Hazreti Hafsa, muhafaza ettiği Kur'an nüshasını gönderdi.
Hazreti Osman da Zeyd ibn Sabit, Abdullah ibn Zübeyr, Saîd ibn As, Abdurrahman ibn Haris ibn Hişamı çağırtarak onlara Kur'anı istinsah etmelerini emretti.
Hazreti Osman, Zeyd ibni Sabitin Medineli olması yüzünden Kureyşe mensup olan diğer üç kişiye Zeyd ile Kur'an hakkında birşey üzerinde ihtilâf ettiğiniz zaman Kur'an-ı Kureyş lisaniyle yazınız.
Çünkü Kur'an, Kureyş lisaniyle nazil olmuştur, dedi.
Bunlar Hazreti Osmanm emirlerine itaat ederek Kur'an-ı Kerimin istenen nüshalarını ikmal ettikten sonra Hazreti Osman asıl nüshayı Hazreti Hafsaya iade etmiş, sonra her tarafa bu nüshalardan birini göndererek diğer nüshaların ve Kur'an yazılı yaprakların yakılmasını emretmişti.» Bu rivayet bize Hazreti Osmanı, Kur'anı resmen istinsaha ve hususî nüshaları ortadan kaldırmağa sevkeden sebepleri sarih bir surette göstermektedir.
Hazreti Osmana, muhtelif cephelerde bulunan kumandanlarından biri ,devletin uzak ülkelerinde Kur'anın kıraatinde ihtilâf hasıl olduğunu söylemişti.
Fakat Mekke veya Medine'de, yahut Arabis- tanın herhangi bir tarafında buna benzer bir ihtilâf vukuundan bahsedilmiyor.
Bu ihtilâf, Ermenistan veya Azerbaycan gibi devletin uzak yerlerinde islâmiyete yeni giren ve Arapçanm konuşulmadığı kısımlarında vukubulmakta idi.
Bu ihtilâfın mahiyeti de gayet sarihdir.
Çünkü «kıraat» tarzında ihtilâf olduğu sarih bir surette beyan olunuyor.
Bu ihtilâf, yahudilerle hıristiyanların kitapları hakkında uğradıkları ihtilâflara benzemiyordu.
Fakat bir şey yapılmadığı ve bu ihtilâfın önüne geçilmediği takdirde, o sırada hasıl olan bu küçük ihtilâf, ileride büyür, ve belki yahudilerle nasranîler arasındaki ihtilâfa benzerdi.
Bu küçük ve ehemmiyetsiz ihtilâflar neden ibaretti ? Bazı sahih rivayetlere göre, Resuli Ekrem bazı kelimelerin muhtelif lehçelere göre kıraat olunmasına müsaade ederdi.
Fakat Ashabın bir kısmı, Resuli Ekremin bu müsaadesinden haberdar olmayarak, bu gibi kıraatleri okuyanları şiddetle tenkit ederlerdi.
Meselâ bir defa Hazreti Ömer, Hişamın bazı Kur'an kelimelerini başka bir lehçe ile okuduğunu işittiği zaman onu yakalayarak Resuli Ekremin huzuruna götürmüş; fakat Resuli Ekrem, Hişamın o kıraatini tasvip etmişti.
Bu müsaadenin sebebi, bazı kabilelere mensup kimselerin bazı kelimeleri ancak kendi lehçelerine göre okuyabilmeleri idi.
Onun için onların kolayına geldiği şekilde okumalarına müsaade edilmişti.
Kıraat ihtilâfını da ilerde bahis mevzuu edeceğimizden şimdilik bu noktanın teferruatını bırakıyoruz.
Fakat bu kısa malûmattan anlaşılacağı vech ile kıraat ihtilâfı bir zarurete dayanıyordu.
Bu müsaadeden istifade edenler, küçük yaşlarındanberi mahallî bir lehçeye göre bazı kelimeleri talâffuza alıştıklarından dillerini başka türlü talâffuza yatıştıramıyor ve o kelimeleri Kureyş lehçesine göre söyliyemiyorlardı.
İslâmiyet, Arabistan hududunu aştıktan sonra, islâmiyete yeni girenlerin ayni müsaadeden istifade etmelerine hacet yoktu.
Çünkü bunlar bir kelimeyi öğrendikten sonra Kureyş lehçesine göre de, başka bir lehçeye göre de onu ayni kolaylıkla talâffuz edebilirlerdi.
Halbuki Ashaptan bazıları Kur'an-ı Kerimi Kureyş lehçesinden gayri bir lehçe ile öğretmeğe devam ediyorlardı.
Bu hal Küfede görülmüş, ve Huzeyfenin yukarıya naklettiğimiz beyanatından anlaşılacağı vech ile Huzeyfe Iraklılar arasında bu hali görmekten müteessir olmuştu.
Rivayetlere göre, Huzeyfe bu hareket tarzını takip edenleri şiddetle muahaze etmiş, buna karşı bazıları Ibn Mes'udun, bazıları Ebu Musa El'Eş'arinin, bazıları Ubeyy ibn Kâ'bın kıraati üzere okuduklarım söylemişlerdi.
Halbuki, bunlar, Kur'anm asıl nazil olduğu Kureyş lisanını kolaylıkla söyleyebilir kimselerdi.
Hazreti Ömerin zamanında ibn Mes'- ud, Huzeyl lehçesi üzere bazı kelimeleri talâffuz etmiş, Hazreti Ömer bundan haberdar olarak ona yazdığı mektupta: «Kur'an-ı Kerim, muhakkak ki, Kureyş lisaniyle nazil olmuş, Huzeyl lisaniyle nazil olmamıştır.
Onun için herkese Kur'anı, Hüzeyl lisaniyle değil, Kureyş lisaniyle okut!» demişti.
Arabistan haricindeki yeni müslümanlar arasında da buna mümasil kıraat ihtilâfları yayıldığından Huzeyfe bu vaz'iyeti, Hazreti Osmana derin bir teessürle anlatmış, buna karşı Hazreti Osman, Kur'anm herkes tarafından, nazil olduğu Kureyş lisaniyle okunmasını temin için en isabetli çareye baş vurmuştur.
Şimdiye kadar verdiğimiz malûmattan Hazreti Osmanın niçin Kur' an-ı Kerimi resmen istinsah ettirdiği ve niçin hususî nüshaları ve yaprakları ortadan kaldırttığı anlaşılmıştır.
Hazreti Osmanm Kur'an-ı Kerimi istinsah eden zevata verdiği talimat ta, bunu açıklıyor.
Çünkü yukarıda gösterdiğimiz gibi Hazreti Osman bunlara Medinel^ olan Zeyd ile ihtilâfa düştükleri zaman, Kur'anın nazil olduğu Kureyş lehçesini üstün tutmalarını söylemiş, onlar da onun emrine itaat etmişlerdi.
Hazreti Osmanın bu hareket tarzı tam Hazreti Ömerin ta'kip ettiği hareket tarzının tıpkısı idi.
O da, İbni Mes'uda Huzeyl lehçesiyle değil, fakat Kureyş lehçesiyle Kur'anı okutmasını emretmişti.
Hazreti Osmanın Kur'an-ı istinsaha memur ettiği zatlardan üçüne Zeyd ile ihtilâf ettiğiniz zaman Kureyşin lehçesini tercih ediniz demesinden maksad ne idi? Bu ihtilâfın mahiyeti neden ibaretti? Yine imam Buharînin Sahih'indeki bir rivayete göre Hazreti Osman bunlara «Kur' anın Arabiyeti üzerinde Zeyd ile ihtilâf ettiğiniz zaman, Kureyş lehçesini tercih ediniz!» demiştir.
Bu da ihtilâf m ancak Arapça kelimelerin talâffuz tarzına ait olabileceğini gösteriyor.
Çünkü Zeyd Kureyşe mensup değildi.
Meselâ bu zatlar arasında Tabut o^l»" kelinlesi üzerinde ihtilâf hasıl olmuştu.
Zeyd bunun Tabuh OJ>l olarak kaydolunması icabettiğini söylemiş, buna karşı Kureyşîler bunun c,y\> plduğunu anlatmışlar ve onların lehçesi kabul olunmuştu.
Bu da Kur'an-ı Kerimi resmen istinsah etmekten ne kasdolunduğunu sarih bir şekilde göstermektedir.
Hazreti Osman, müslümanlar arasında Kur'an-ı Kerimin tilâvetinde hiçbir ihtilâf hasıl olmamasını istemiş ve bunu bu şekilde temin etmişti.
Acaba Hazreti Osman devrinde istinsah olunan Kur'an nüshasiyle Hazreti Ebu Bekir devrinde, Zeyd ibn Sabit tarafından toplanılan nüsha arasında hiçbir fark var mıydı? Bütün rivayetlerin ittifak ettiği nokta : Hazreti Osmana kıraat ihtilâflarından bahsolunduğu zaman onun hemen Hazreti Hafşamn nezdinde bulunan Kur'an nüshasını isteterek onun istinsahını emrettiğidir.
O¬ nun istinsah ettirdiği nüshalar, Hazreti Ebu Bekir devrinde toplatılan nüshanın tam tıpkısı idi.
Çünkü Hazreti Ebu Bekir devrimde Kur'an-ı Kerimi toplamağa memur edilen Zeyd, Hazreti Osman devrinde de ayni vazifeyi ifa etmiştir.
Yalnız Hazreti Osman, kıraat ihtilâfını bertaraf etmeyi istihdaf etmiş ve Zeyd ile vukubulacak her kıraat ihtilâfında Kureyş lehçesinin tercihini istemiştir.
Zeyd ile arkadaşları arasında vukubulan biricik ihtilâf ise yukarıda naklettiğimiz misalde gösterdiğimiz,, (tabut) kelimesine aitti.
Başka hiçbir ihtilâftan bahsolunmamakta ve Hazreti Zeydin evvelce topladığı ve yazdığı Kur'anın aynen istinsah edildiği tavazzuh etmektedir.
Demek ki-Hazreti Osman devrinde neşrolunan Kur'an nüshaları, Hazreti Ebu Bekir devrinde toplanan asıl nüshanın tıpkısı idi.
Hazreti Osman, Kur'an nüshalarının istinsahını ikmal ettikten sonra asıl nüshayı Hazreti Hafsaya iade etti.
Şayet bu nüsha ile Hazreti Osmanın istinsah ettiği nüshalar arasında en cüz'î fark bulunsaydı, bu fark ya Hazreti Osmanın hâkimiyeti devrinde yahut müslümanların fırkalara ayrıldıkları Hazreti Ali devrinde mutlaka meydana çıkarılırdı.
Çünkü aslî nüsha Hazreti Hafsanın nezdinde idi.
Hattâ arada bir fark bulunsaydı, Hazreti Osmanı şehid eden katiller, bunu onun aleyhinde en kuvvetli ittiham olarak ileri sürerler ve irtikâp ettikleri cinayeti muhik göstermek için bunu da bahane ederlerdi.
Halbuki böyle birşey söylenmemiş, hiçbir yerde böyle bir söz kaydolunmamıştır.
O halde Hazreti Osman tarafından yazdırılan Kur'an nüshasının aslına tamamiyle mutabakatı aleyhinde bir söz söylemeğe imkân yoktur.
Hazreti Osmanın bu hareketi indî veya keyfî değildi.
Bu hareket indî veya keyfî olsaydı, Ashab-ı güzinden hiçbiri onun hareketini tavsip etmezdi.
Halbuki Ashab-ı güzin onun hareketini tasvip ile kalmamış, ona bu işi başarmak hususunda yardım etmişlerdi.
Ashabın ulemasmdan olan Huzeyfe, uzaklardan gelerek ona hissettiği endişeleri anlatmış, Hazreti Osman da Ashap ile istişareden sonra bu işi başarmayı kararlaştırmıştı.
Ibn Ebi Davud, mevsuk olarak kabul olunan bir sened ile Hazreti Ali'nin şu sözünü naklediyor: «Hazreti Osman hakkında iyilikten başka bir suretle bahs etmeyiniz.
Kur'anın hususî nüshalarını bizimle istişare etmeden kaldırmadı.
Osman bize dedi ki : «Şu kıraat hakkında ne dersiniz?.
Bana haber verildiğine göre bazıları diğerlerine benim kıraatim senin kıraatinden daha iyidir, diyor.
Bana kalırsa bu nevi düşünüşler küfre kadar varabilir.» Buna karşı biz Osmana ne gibi bir tedbir düşündüğünü sorduk.
O da bize herkesi bir kıraat üzerinde toplamak icabettiğini söyledi.
Biz de onun fikrini sevinçle kabul ettik.» Bundan anlaşılıyor ki Hazreti Osman da ancak Ashap ile istişare ve onların tasvibini de temin ettikten sonra ihtilâfa sebep olan Kur'an sahifelerini ortadan kaldırtmıştır.
Bir rivayete göre Kur'anın istinsahına nazaret eden Ashabın adedi on iki kadardı.
Zeyd, Said, Ubeyy, Enes Ibn Malik.
Abdullah Ibn Abbas bunların arasında idi.
Kur'ana vukufu ile maruf olan Ashaptan Abdullah ibn Mes'udu bunlar arasında görmemekliğimizin sebebi onun Küfede bulunması idi.
Bir rivayete göre Mus'ab ibn Sa'd, Hazreti Osmanın ihtilâfa sebep olan nüshaları arattırarak onları yakmak istediği zaman Ashaptan birçoklariyle görüşmüş, fakat hepsinin bu hareketten memnun olduklarını, içlerinden birinin de bu harekete itiraz etmediğini görmüştü.
Esasen Hazreti Alinin yukarıda naklettiğimiz beyanatından anlaşılacağı vech ile gerek Hazreti Osman, gerek Ashab-ı güzin, kıraat ihtilâfından fazla bu ihtilâfın neticelerinden endişe ederek bu hareket tarzını kararlaştırmışlardı, tslâmiyete yeni girenler, Resuli Ekremin kıraat ihtilâfma niçin müsaade ettiğini bilmiyor, bilmediklerinden dolayı Kur'anı hangi kıraat üzere öğrenmişlerse onu şiddetle müdafaa ediyor ve bunun neticesi olarak kavgalara girişecek derecede galeyan gösteriyorlardı.
Binaenaleyh Hazreti Osman tarafından tutulan yol, en doğru, en dürüst yoldu.
Hazreti Osmanın devrinde Ashaptan birçoğu hayatta idiler.
Bunların içinde bizzat Resuli Ekremden Kur'anın kıraatini ezb^erliyen Ubeyy tbn Kâ'b ve Abdullah ibn Ömer gibi zevat da bulunuyordu.
Yüzlercesi ise, Resuli Ekremin irtihalinden sonra Kur'anı ezberlemişlerdi.
Hazreti Osman Resuli Ekremin irtihalinden ancak on üç sene sonra Kur'anı istinsah ettirmiş idi.
Şayet bu nüshalar ile Kur'an-ı Kerimin aslı arasında en cüz'î fark bulunsaydı cumhur-i Ashap, Hazreti Osmanın aleyhinde kıyam eder, ve İlâhî Kitabı bütün kuvvetleriyle müdafaada zerre kadar tereddüt etmezlerdi.
Böyle bir şey vukubulmamış ve hiçbir kimse Hazreti Osmanın istinsah ettirdiği nüshalar aleyhinde bir kelime söylememiş olduğuna göre bu hususta herhangi şüpheye düşmeğe yer kalmaz.
11.
KUT3 anda hiçbir fazlalık veya eksiklik yoktur: Kur'an-ı Kerimin cem'ine dair bu izahatı verdikten sonra, Kur'an-ı Kerimde hiçbir fazlalık veya eksikliğin bulunmadığını da göstermek icabeder.
Birinci noktaya gelince : Mevsuk, gayri mevsuk, meşhur veya mevzu hiçbir rivayet yoktur ki Kur'anın İlâhî vahyden ibaret olduğunu tasdik etmesin.
Yalnız bir rivayete göre ibn Mes'ut Kur'anın şon iki suresini dua zanniyle kendi nüshasına dercetmemiştir.
ibn Mes'udun bu hareketine bütün Ashap itiraz ettiklerinden onun haksızlığı anlaşılıyor.
Binaenaleyh Kur'an-ı Kerimin asıl metnine hariçten hiçbir şey ilâve olunmadığı muhakkaktır.
Hazreti Osmanın resmî nüshalarım istinsah ettirdikten sonra imhaolunan nüshalar ne idi? Ve bunların kıymetleri neden ibadetti? Bu nüshalar içinde en çok ehemmiyetle telâkki olunanı Ubeyy ibn Kâ'bın nüshası ile ibn Mes'udun nüshasıdır.
Acaba bu nüshalarla Hazreti Osmanın resmî nüshaları arasında fark var mıydı? Bu suale cevap vermeden evvel garbın en muhasım münekkidlerinTanrı Buyruğ u - 3 den birinin, Profesör Noldeke'nin Ansiklopediya Britanikada Muhammedîlik hakkında yazdığı makaleden bu noktaya temas eden kısımları naklediyoruz : «Ubeyy ibn Kâ'bın mecmuası, bugün elimizde bulunan nüshanın aynı idi.
Ubeyy, bu nüshayı, Zeyd'in asıl nüshasından nakletmiş olacaktır.
Ibn Mes'ud'un sûreleri sıralamasına ait fihrist de mevcut olduğundan onun mecmuası hakkında da ayni şeyi söyliyebiliriz.
Anlaşılan uzun sûreleri başa geçirmek ve kısa sûrelere takdim etmek Zeyd'den fazla, İbn Mes'udun eseridir.
İbn Mes'ud Fatiha ile Muavvezeteyni Mushafında bulundurmamaktadır.
Uzeyy ise, Kur'an mecmuasına, Hazreti Muhammed tarafından söylenilen iki duayı ilâve etmiştir.
Bu gibi duaların Kur' ana nisbeti üzerinde ihtilaf hasıl olduğu istihraç edilebilir.
Bu mecmualardaki kıraat ihtilâfları da payidar kalmıştır.
Bu Kıraatlerin bir kısmı meşhur kıraatin madununda olduğu halde bazıları onun seviyesindedir, az bir kısmı ise ona tercihe şayandır.» Aynı muharrir daha sonra diyor ki: «Hazreti Osmanın istinsah ettiği nüshasına ciddiyetle muhalefet eden yegâne zatın İbn Mes'ud olduğu anlaşılıyor.
Ibn Mesud Ashabın en eskilerinden olduğu gibi Peygamberin birçok hususî hizmetlerini görmüş, mütefekkir ve fakih bir zattı.
Fakat onun muhalefeti bir tesir icra etmemişti.
Osmanın aczi dolayısiyle vukubulan bir takım hareketlerinin derhal bütün müslümanlar tarafından itiraz ile karşılandığını düşünecek, Hazreti Osmanın devrinde Kur' anı doğrudan doğruya Muhammedden öğrenen müslümanlar bulunduğunu dikkat gözünden uzak tutmıyacak olursak, o zaman Hazreti Osman tarafından istinsah olunan Kur'an nüshalarının en sahih nüsha olduğunu kabule mecbur oluruz.
Çünkü hiçbir fırka, hattâ Alinin fırkası, Osmanın hareketinde bir hata bulamamış yahud Osman ile ailesinin en kuvvetli taraftarlarından biri Zeyd'in topladığı nüshayı reddeylememiştir.» Bu mütalâalarda iki nokta dikkate değer.
Bunların birincisi Ubeyy ibn Kâ'b ile Ibn Mes'ud Mushaflarmın gerek âyet, gerek sûre tertibi itibariyle Hazreti Osman tarafından toplanan nüshaya mutabık olmalarıdır.
Bu mutabakat o derece tamdı ki Garplı muharrir, bu Mushafların «Zeyd» Mushafından istinsah olunduğunu söylemektedir.
Fakat Kur'an-ı Kerim, Resuü Ekremin devrinde ve hayatında ezberlenmiş ve yazılmış olduğu içindir ki bunların Mushafları Hazreti Ebu Bekir devrinde Zeyd ibn Sabit tarafmdan toplanılan Kur'an nüshasına mutabıktı.
Bunların nüshalariyle resmî nüsha arasındaki ihtilâf şundan ibaretti: Ubeyy'yin Mushafı Kur'anm malûm sûrelerinden başka iki kısa duayı muhtevi idi.
Ibn Mes'udun Mushafında Fatiha sûresi üe Muavvezeteyn hazfolunmuştu.
Bundan başka bu Mushaflarla resmî Mushaf arasmda bazı kıraat ihtilâfları mevcut idi.
Evvelâ Ubeyy ibn Kâ'bın Mushafını bahis mevzuu edeceğiz.
Hazreti Ubeyy ibn Kâ'ba ait Mushafm diğer Mushaflardan ayrı bir hususiyet veya fazlalığı olduğuna dair hiçbir sahih rivayet yoktur.
Suyutî Itkanında birtakım zayıf rivayetlerden bahsederse de Suyutî umumiyetle gayri mutemeddir.
İmam Buharî gibi en mutemed muhaddislerin rivayetleri «İtkan» ın rivayetlerini nakzediyor.
Bazı rivayetlere göre Hazreti Ubeyy, Hazreti Osman devrinde Kur'anı istinsaha memur heyetin azasından bulunuyordu.
Fakat Ubeyy'e ait Mushafm iki kısa duayı Kur'an sûresi olarak kaydettiğini kabul etsek bile Peygamberin binlerce Ashabı içinde bir kimsenin onun nokta-i nazarını kabul etmediğini görürüz.
İbn Mes'ud bile bu hususta Ubeyy ibn Kâ'b'a tarafdar olmamıştır.
Kur'an-ı Kerim, mahdut bir taifenin bildiği ve ekseriyetin tanımadığı bir kitap değildi.
Bilâkis Kur'anm her âyeti, her sûresi, nazil olur olmaz, herkes arasında neşr ve tamim olunurdu.
Onun için bir nokta üzerinde ihtilâf hasıl olduğu zaman bu ihtilâf Ashabın icmaiyle hallolunurdu.
O halde bu meselede Hazreti Osman ile Hazreti Ubeyy arasında bir ihtilâf varsa, ferdî bir ihtilâf değil, Ubeyy ile bütün Ashap arasında vukubulan bir ihtilâf olur ve bu ihtilâf ancak Ashabm ittifakiyle hallolunurdu.
Halbuki İtkan'ın rivayetlerine itimat etmenin doğru olmadığını daha evvel söylemiştik.
İtkan'ın rivayetine göre Ubeyyin Mushafında Kur'andan olduğu iddia olunan iki duanın biri Kunut duasıdır.
Müslümanlar bunu Vitir namazlarında okudukları gibi bazüarı da onun yerine başka bir dua okumaktadırlar.
Gerek bu dua, gerek c--** J.J ^ 1 kelimeleriyle başlayan diğer dua.
Ahadisi sahihede rivayet olunmuştur.
Bunların Kur'an ile bir alâkası yoktur.
Eski yeni bütün müslümanlar yatsı namazından sonra «Vitir» namazında bu duayı okurlar.
Bizzat Resuli Ekrem, bunu müslümanlara öğretmişlerdir.
Yegâne ihtilâf bu iki duadan hangisinin daha sahih bir senede istinad ettiği üzerindedir.
Fakat bundan da anlaşılacağı vech ile Ashabın hiçbir vakit bu duayı Kur'an diye öğretmedikleridir.
Resuli Ekrem de bu duayı Vitir namazında okurlar, Ashab-ı gü¬ zin de aynı şekilde hareket ederlerdi.
Fakat bu dualar, namazda Fatihadan sonra Kur'an ayetleri yerinde okunmaz, yalnız dua olarak irad edilirdi.
Şayet Ubeyy ibn Kâ'b bu duaları kendi Mushafına ilâve etmişse-ki bu nokta çok şüphelidir bunların namazda okunduklarını dikkate alarak bu hareket tarzını takip etmiş olacaktır.
Fakat Ubeyy'den başka binlerce Ashap da Resuli Ekremin bu duaları okuduğunu dinlemiş, bunların biri de bu duanın Kur'andan olduğunu söylememiştir.
Binaenaleyh şayet Ubeyy ibn Kâ'b böyle bir harekette bulunmuşsa, Hazreti Osmamn devrinde Kur'anın istinsahı esnasmda kendi de bu işe nazaret ettiğinden herhalde bu hareketini tashih etmiş olacaktır.
İbn Mes'ud'un Mushafında Muavvezeteynin ve Fatihanın bulunmadığı noktasına gelelim : Bu nokta hakkında Sahih-i Buharide beyan olunduğuna göre adamın biri Ubeyy İbn Kâ'b'e müracaat ederek onun Muavvezeteyn hakkındaki sözlerini, yani bunların Kur'andan olmadığını nakletmiş...
Ubeyy ibn Kâ'b diyor ki : Bunun üzerine Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi veselleme müracaat ettim.
O da bu iki sûrenin kendisine öylece vahyolunduğunu, kendisinin de onları öylece okuduğunu söyledi.» Ubeyy, daha sonra diyor ki : «Biz de Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi vesellemin dediğini tekrar ederiz..» Buna bir de Ashaptan hiçbir kimsenin İbn Mes'ud'a muzaharet etmediğini, hattâ Ubeyy ibn Kâ'b'ın İbn Mes'uda muhalefet ettiğini ilâve edersek bu mesele üzerinde ihtilâfa mahal kalmadığı tavazzuh eder..
Kadı Ebu Bekir Bakilanî ve Kadı Ayyad'a göre ibn Mes'ud bu iki sûrenin Kur'andan olduğunu inkâr etmiyor, yalnız ağlebi ihtimal, Resuli Ekrem bunların yazılmasını emrettiğini duymadığı için bunun yazılmasına muhalefet ediyordu.
Bazı rivayetlerin ifadesine göre ibn Mes' ud, bu iki sûreyi Mushafına yazdıktan sonra, bilâhare bunları hazfetmek lüzumunu hissetmiştir.
Fakat, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Ashaptan hiçbiri, İbn Mes'udun bu hareketine iştirak etmemiştir.
Ashab-ı güzinden hiçbiri İbn Mes'udun hareket tarzına iştirak etmediğine mebni onun hareketine bir kıymet vermeğe imkân kalmaz.
İbn Mes'ud'un Muavvezeteyn'den başka Fatihayı da Mushafından çıkardığını kaydetmiştik.
Fakat bunu teyid edecek sahih bir rivayet yoktur.
Bunu bahis mevzuu edenler, mutemed olmayan ravilerdir.
Fatihai Şerifeyi, ilâhî Vahy silsilesinden çıkarmağa hiç bir vech ile imkân yoktur.
0 halde şu neticeye varıyoruz : Hazreti Osman devrinde istinsah olunan Kur'an nüshaları, Resuli Ekrem tarafından tebliğ olunan Kelâmu'llahın tamamiyle aynı idi.
Bunun ne eksiği, ne de fazlası yoktur.
Kur'an-ı Kerimde eksiklik veya fazlalık olduğuna dair bazı kitaplarda varid olan rivayetleri, Hazreti Ebu Bekir devrinde Kur'anın cem'inden bahsederken kesin bir surette tenkid etmiş ve bunların varit olmadığını göstermiş bulunuyoruz.
Kur'an-ı Kerimin tamamiyeti ve mevsukiyeti hakkında ileri sürülecek herhangi bir itiraz, kat'î deliller karşısında erimeğe ve çürümeğe mahkûmdur.
Artık ikinci noktaya geçebiliriz.
Kur'andan bazı âyetlerin hazfolunduğuna dair bazı rivayetler vardır.
Bu rivayetler şunlardır : 1 — imam Müslim rivayet ediyor ki : «Suveyd bin Said bana dedi : Ali bin Müsehher Davuddan, o da Ebi Harb bin Esvedden, o da babasından duyarak diyor ki : «Ebu Musa el'Eş'arî Basra hafızlarını çağırtmış, huzuruna Kur'an-ı ezberliyen üç yüz adam gelmişti.
Ebu Musa El'Eş'arî bunlara dedi: «Siz Basra halkının en iyisisiniz, onların okuyucularısınız (hafızlarısınız) Kur'an-ı okuyunuz, Kur'an-ı okumayı ihmal etmeyiniz.
Sonra yürekleriniz katılaşır.
Nasıl ki sizden evvelkilerin de yüreği katılaşmıştı.
Ben, uzunluğu ve şiddeti itibariyle Tevbe sûresine benzeyen bir sûre okuyordum ki, bunu unutmuş bulunuyorum.
Yalnız hatırımda şu kalmış ; «Âdemoğlunun iki vadi dolusu mah olsa üçünc^i bir vadi isterdi, insanın hırsını ancak toprak doyurabilir.» Sonra Sebbeha sûrelerine benzettiğimiz bir sûre daha vardı.
Onu da unuttum.
Yalnız şu kadarı ezberimdedir: Ey iman edenler, niçin yapamayacağınızı söylüyorsunuz ve kıyamet günü sizden sorulacak bir şchadeti boynunuza bağlıyorsunuz» (1).
! İmam Müslim aynı hadisi, daha mukaddem Yahya biti Yahya ve Said bin Mansurdan rivayet ediyor ve Ebu Musa el'Eş'ari tarafından Kur'an olarak zikredilen sözleri hadisi şerif olarak kaydediyor.
2 ...
Sahih-i Müslimin ikinci rivayeti şudur : «Ebu Tahir ve Haremle bin Yahya bana dediler : Bize îbn Vehb söyledi, ona Yunus bin Şihab, buna da ibn Şihab dedi ki Abdullah bin Utbe, Abdullah bin Abbas'ın şu sözleri söylediğini işitti : Ömer bin El Hattab Peygamberin minberi üzerinde oturuyorken dedi ki : Cenabı Hak Muhammed Sallâllahü aleyhi vesellemi hak ile gönderdi ve ona kitabı vahyetti.
Ona vahyettiği şeylerden biri Recm âyetidir.
Biz bu âyeti okuduk, anladık, Aklımıza koyduk.
Resuli Ekrem recm cezasını tatbik etmişti, ondan sonra biz de recmettik.
Müruru zaman ile biri kalkıp ta Allahın kitabında recmden bahis yoktur, demesin, böylece insanlar Allahın vahyettiği bir farizeyi ihmal ederek dalâlete düşmesinler.
Muhsin olan her zani ve her zaniyenin recm i Allahnı kitabmca haktır.
Şu şartla ki beyyine hasıl olsun, yahut gebelik vuku bulsun, yahut cürüm itiraf olunsun.
3 — Sahih-i Müslimin üçüncü rivayeti şudur : «Yahya bin Yahya bize dedi ki : Malik, Abdullah bin Ebu Bekir - den o da Urveden, o da Âyişeden rivayet ederek onun şu sözleri söylediğini rivayet ediyor : Kur'anda evlenmeyi tahrim eden on türlü süt akrabalığı vardı.
Bunlar beş çeşit süt akrabalığiyle nesholundu.
Resuli Ekrem îrtihal ettiği zaman bunlar Kur'an içinde okunuyordu.» Bu rivayetleri birbirini müteakip tenkit edeceğiz.
Suyutî'nin Itkan unvanlı eserinde Hazreti Âyişenin : «Ahzab suresi (1) Sahih-i Müslim: cüz Sahife 99-100.
İstanbul, Matbaa! Amire.
200 âyet iken ancak bugün elde bulunan kısmından maadasının bulunamadığını söylediği» beyan olunmaktadır : Yine ttkanda yazıldığına göre Tevbe sûresinin başında Besmele vardı, îbn Mes'udun Kur'an nüshasında 112 sûre vardı.
Çünkü sûrei Felâk ile sûrei Nas mahzuftu.
Ubeyy bin Kâ'bm nüshasında 116 sûre vardı.
Çünkü Mushafm nihayetinde sûrei hafed ile sûrei hâlâ namında iki sûre vardı.
Suyuti kat'iyyen şayanı itimat değildir.
O halde Müslimin rivayetlerini tetkik etmek icabediyor.
Hadis hususunda bizim en büyük senedimiz Buharidir.
Buhari mevsukiyet itibariyle bütün muhaddislere faiktir.
Böyle olduğu halde Müslim'in bu rivayetlerini Buharî değil, yine Müslimin kendi ifadesi cerheder.
Birinci rivayete göre Ebu Musa el'Eş'arî vaktiyle okudukları bir sûreyi unutmuştur.
Kendisi yalnız onun bir âyetini hatırlamakta ve bunu söylemektedir.
Evvelâ bu hadisin ravilerini tetkik etmek icabeder.
Bu sözü imam Müslime söyliyen zat Süveyd bin Saiddir.
Zehebînin Mizanül-itidal'inde bu Süveyd bin Saidden uzunca bahis vardır.
Ekseriyet bu adama itimad etmiyor.
Bu adam çok yaşamış ve ahiri ömründe a'ma olmuştur, ihtiyarlığında kendisine ait olmıyan birçok hâdiseleri rivayet etmiştir, imam Buharî bu adama kat'iyyen itimad etmemiş, sair muhaddisler de ayni hareket tarzını takip etmişlerdir.
Bu adamın şiîliğe de mütemayil olduğu, anlattığı menkibelerden anlaşılıyor.
Çünkü kendisine Ashab-ı güzinin fazailinden bahseden bir eser getirildi mi, hemen Hazreti Aliyi başa geçiriyor ve diğer hulefayı raşidîni arkaya bırakıyor.
Ekseriyet onun yalancı olduğunu söylemektedir, iki üç muhaddisten başka bir kimse ona itimat etmiyor.
Ebu Davud onun kıymetsiz olduğunu söylüyor.
Ibn Habban bu adamın zındıklıkla müttehem olduğunu haber veriyor.
Meseleyi diğer bir noktai nazardan tetkik edebiliriz : imam Müslim, Süveydin rivayetini, bu sözün hadisi şerif olduğunu söyliyen dört rivayetten sonra kaydetmektedir, imam Müslim bu dört rivayetin birincisini, üç kişiden, Yahya bin Yahya, Said bin Mansur ve Kuteybe bin Saidden telâkki ediyor.
Bunların üçü de Hazreti Enese müntehi rivayet silsilesiyle Peygamberimizin bir gün şu sözü söylediğini haber veriyorlar : «Âdemoğlunun iki vadîyi) dolduran malı olsa üçüncü bir vadî isterdi.
Cenabı Hak tevbe edeni affeder» Resuli Ekremin bu sözleri, Süveyd tarafından Kur'an âyeti olarak rivayet olunan sözünün hemen aynıdır.
Süveydin mahiyetini tavzih etmiş bulunuyoruz.
Halbuki Peygamberimizin hadisini rivayet eden Said bin Mansur ile Yahya bin Yahya, Zehebî'nin Mizan-ül-itidal inde mutemed adamlar sıfatiyle ya- dolunuyorlar, Kuteybe bin Said hakkında ise birşey malûm olmadığı söyleniyor.
O halde bu rivayet, Süveydin rivayetinden çok kuvvetlidir.
Bütün muhaddisinin kezzap, gayri mutemed hattâ zındık telâkki ettikleri bir adama mukabil iki mutemed adam, bahis mevzuu olan sözün Âyet değil, Hadisi Şerif olduğunu söylüyorlar.
Şimdi bir de imam Müslimin takip ettiği usulü nazar-ı dikkate alırsak onun da Süveydin rivayetine ehemmiyet vermediğini görürüz.
Çünkü İmam Müslim bu söze dair naklettiği beş rivayetten evvelâ bu sözü hadis olarak nakledeni kayıt ve en son olarak Süveydin rivayetini zikretmiştir.
Bu da imam Müslimin bu rivayete ehemmiyet atfetmediğini isbat eder.
Bu bizim tahminimiz değildir.
Bizzat imam Müslimin takip ettiği usuldür.
İmam Müslim Sahihinin mukaddimesinde diyor ki : Her ayıptan salim olan, nakilleri hadis hususunda istikamet ve naklettikleri, itkan ile maruf olanların verdikleri haberleri sairlerine takdim ediyoruz.
Bu sınıfa mensup olan insanların verdikleri haberleri kaydettikten sonra hıfz ve itkan ile mevsuf olmıyanların haberlerini kaydettik...
(1) İmam Müslimin bu usulünü, bahis mevzuu olan hadise tatbik ettiğimiz takdirde görürüz ki imam Müslim, evvelâ Yahya bin Yahya ile arkadaşlarının rivayetini kaydetmiştir.
Bunlar naklettiğimiz sözün Kur'an değil, Hadisi Şerif olduğunu söylüyorlar, imam Müslim en sonra Süveydin rivayetini nakletmekte ve ona itimat etmediğini göstermektedir.
Bu hadisi diğer bir noktai nazardan da tetkik edebiliriz.
Arapça bilen her insan bahis mevzuu olan sözü mütalea ederse onun Kur'an ile bir münasebeti olmadığına derhal hükmeder.
Çünkü bu sözün üslûbu Kur'anın üslûbuna hiç benzemez.
Bu da bunun Kur'anla bir münasebeti olmadığını isbata kâfidir.
Sonra Ebu Musa el'Eş'arî'ye atfolunan sözlerin mahiyeti de bunların yalan olduğunu gösteriyor.
Ebu Musa el'Eş'arî güya diyor ki: «Biz uzunluğu ve şiddeti itibariyle Tevbe sûresine benzeyen bir sûreyi okurduk».
Bu sözlerden anlaşılıyor ki bu sûreyi bilen ve okuyan yalnız Ebu Musa el'Eş'arî değildi.
Sair Ashap ta bu sûreyi biliyor ve okuyorlardı.
Ebu Musanm bu sûreyi unutması ve onun yalnız bir âyetini hatırlaması pek muhtemeldir.
Fakat onun unutmasiyle bütün Ashabın da onu unutması icab etmez.
Hakikat bu merkezde iken Ebu Musa da dahil olduğu halde Ashaptan hiçbiri böyle bir sureden bahis veya ona dikkati celbetmemiştir.
Ebu Musa El'Eş' arî, Hazreti Ebu Bekirin devrinde Kur'an tedvin olunuyorken Zeyde muti) Sahih-i Müslim, birinci cüz'ü, sahife 3-4 racaat ederek böyle bir sûre bildiğini söylememiş, yahut Hazreti Osmanın devrinde Ashaptan birçoğunun Zeyde yardım ettikleri sırada böyle bir şeyden bahsolunmamıştır.
İbn Mes'ud, yahut Ubeyy bin Kâ'bın Mushafları da böyle bir sûreyi ihtiva etmiyordu.
Esasen Ebu Musa El'Eş'- arî gibi bir adam, böyle bir sûrenin ortadan kalktığına kail olsaydı, onu toplamak için bir teşebbüste bulunmaz mıydı? Muhakkak ki bulunur ve böyle bir kayıp varsa onun hemen telâfisine çalışırdı.
Fakat hiçbir zaman böyle bir şey vukubulmamıştır.
Demek ki meseleyi hangi bakımdan tetkik edersek onun uydurma ve yalan olduğu sabit olmaktadır.
Diğer rivayetleri de aynı esas üzere tenkid etmek mümkündür.
Biz de bunları kısaca tenkit edeceğiz.
Güya Hazreti Ömer, zani ile zaniyenin taşlanması icabettiğini ifade eden bir âyet duymuş, fakat buna Kur'anda tesadüf etmemiş.
Kur'anın cem'inde en büyük hizmeti, en büyük himmeti sepkeden Hazreti Ömer, hilâfeti zamanında Kur'an nüshasının muhafızı bulunuyordu.
O halde nasıl olur da Kur'andan bir âyet hazfedilmiş olur? Hazreti Ömerin böyle bir söz söylemesine imkân tasavvur olunamaz.
O halde bu rivayet te esassızdır.
Unutmamalıyız ki bu gibi rivayetler bilâhare zındıklar tarafından uydurulmuştur.
Sahih-i Müslimin üçüncü rivayetine gelelim : Bu rivayete göre Hazreti Ayşe süt karabetinin izdivaca mani olan on şeklinden bahsederek bunların Kur'anda mezkûr iken milâhare neshedilerek beş süt karabetinin baki kaldığını söylemiş, Resuli Ekremin irtihaline kadar gayrimensuh olan bir âyetin okunduğunu ilâve etmiş.
Resuli Ekremin irtihaline kadar okunan bir âyet, hiç şüphesiz bütün Ashabın malûmu olması icabeder.
Hem de böyle bir âyetin, diğer bazı âyetlerden daha çok malûm ve şayi olması lâzımdır.
Çünkü hangi kadınların nikâh edilemiyeceğini izah etmektedir.
Arap heyeti içtimaiyesinde çocuklar ekseriya validelerinden başka kadınlar tarafından emzirildiği için süt akrabalığı en geniş ölçüde yayılmış bulunuyordu.
Binaenaleyh süt akrabalığına müteallik âyetlerin herkesçe bilinmesi lâzımdı.
Bunun yalnız bir kişi tarafından bilinmiş olmasına imkân tasavvur olunamaz.
Herkesçe bilinmesi lâzımgelen bir şey, yalnız bir kişi tarafından rivayet edilecek olursa bu onun uydurma olduğuna en kat'î delildir.
Hazreti Ayşeye affolunan sözler de bu mahiyettedir.
Hazreti Ayşeye affolunduğu vech ile böyle bir âyet tâ irtihali Nebevi zamanında okunuyor ve bunu kendi de biliyorsa o halde irtihali Nebeviden altı ay sonra Hazreti Ebu Bekir, Zeyde Kur'an-ı cem ve tertip etmesini emrettiği zaman niçin bu âyeti Zeyd'e haber vermedi? Sonra Hazreti Ayşe, Hazreti Osmanın Kur'anı istinsah ettirdiği sıralarda da hayatta bulunuyordu.
Hazreti Ayşe o zaman da böyle bir âyeti bahis mevzuu etmemişti.
Elhasıl bütün delâil bu rivayetin de uydurma olduğunu isbat etmektedir.
Gayri müslim muharrirler, güya Şiilerin Kur'an-ı natamam addettiklerini iddia ederler.
Güya Hazreti Aliye ait âyetler, Hazreti Osman tarafından çıkarılmıştır.
William Muir bu iddiayı ileri sürer.
Fakat bu iddia da esassızdır.
Şnlerin ekserisi böyle bir şeye itikat etmezler.
Ekseriyet Kur'anın tamamiyetine, ve saffeti asliyesiyle mahfuz bulunduğuna kanidirler.
Şiilerin en mühim tefsirlerinden olan Tefsiri Safi'de Molla Muhsin der ki : «İçimizden bazı kimseler ve Haşvîler, Kur'anda tahrif ve noksan olduğunu söylüyorlar.
Fakat dostlarımızın ve ekseriyetimizin itikadı buna muhaliftir.
Çünkü Kur'an, Hazreti Muhammedin mucizesidir ve din ilimlerinin kaynağıdır.
Müslümanlar bu kitabı muhafaza için hiçbir gayreti esirgememişler ve Kur'anın herhangi tahrife uğramasına mani olmuşlardır.
Kur'an elimizde bulunan şekliyle Resuli Ekremin hayatında toplanmış ve böylece sıralanmıştır.» Molla Muhsin bu sözleri söyledikten sonra Şiî ulemasının aynı mealdaki mütalâalarını nakleder.
Bugün, en derin saygı ile taşıdığımız ve okuduğumuz Kur'an-ı Kerim nüshaları, Hazreti Osmanın istinsah ettirdiği nüshaların aynıdır.
Islâmiyetin en müthiş düşmanları da bunu kabul etmekte tereddüt etmi-, yorlar.
Bu suretle Kur'an-ı Kerimin tam ve mükemmel mevsukiyeti tezahür ettiği gibi Hazreti Osmanın Kur'ana ifa ettiği büyük hizmet de.
kendiliğinden görünmektedir.
12.
Kur'anın Kıraatleri (okunuşları): Hazreti Osmanın Kur'an-ı Kerime ifa ettiği büyük hizmeti izah ederken bu kutlu ve yüce hizmetin kıraat ihtilâfiyle de alâkalı olduğunu ve bu meseleyi de, muhtasar bir surette olsun, izaha mecbur olduğumuzu söylemiştik.
Bazılarının iddialarına göre Kıraat ihtilâfı Kur'an-ı Kerimin saffet ve tamamiyetiyle alâkadardır.
Çünkü Resuli Ekrem tarafından müsaade olunan bazı kıraatlerin Hazreti Osman tarafından ilga edilmesiyle bunların ilgası Kur'andan bazı parçaların ziyama sebep olmuştur.
Acaba bu iddianın bir kıymeti var mıdır? Birtakım müsteşriklerin ileri sürdükleri bu iddiayı esaslı bir surette tetkik etmek ve onun bütün mahiyetini göstermek lâzım gelir.
Hakikat-i halde bu itiraz Kıraat kelimesinin Kur'ana nisbet olunduğu zaman ma'nasmın lâyıkiyle anlaşılamamasından ileri geliyor.
Onun için ilkönce Kıraat ihtilâfının ne olduğunu anlamak icabediyor.
Evvelâ şunu nazarı dikkate almak icabeder ki Arapçada Kıraat kelimesi yerinde harf kelimesi kullanılıyor.
Harften murat Lehçe, yahut Araplardan bir kısmına has olan ifade tarzıdır, Hadisi Şerifte Kur'an, yedi harf üzere nazil olmuştur, deniliyor ve harf ile Kur'anın yedi lehçe veya ifade tarzı üzere nazil olduğu murat olunuyor.
Ahadis-i Şerifeye müracaat ederek bunların bu noktai nazarı ne derece teyid ettiğini tetkik etmek icabeder : 1 — İmam Buharî, Hazreti ibn Abbastan rivayet ediyor: Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi ve sellem dedi ki : Cibril bana Kur'an-ı yalnız bir harf üzere talim etti.
Cibrilden Kur'anı diğer harfler üzere de okumasını mükerreren istedim.
Nihayet Cibril bana Kur'anı yedi harf üzere talim etti.
imam Müslim, yine ibn Abbastan naklen, fakat başka bir silsilei rivayetle aynı Hadis-i Şerifi nakl, yalnız Hadis-i Şerife şu sözleri ilâve ediyor : «ibn Şihab diyor ki : Kur'an yedi harf üzere okunduğu halde, olduğu gibi kalıyor, yani herhangi lehçe ile okunması onun manasını değiştirmiyor, bu kıraat ihtilâfı halâl veya haram hakkında herhangi bir ihtilâf vukuuna saik olmuyor.
2 — imam Buharî Hazreti İbn Mes'ud'dan rivayet ediyor: Bir adamı Kur'an okuyorken dinlemiştim.
Resuli Ekremin ayni âyetleri ise başka türlü okuduğunu işitmiştim.
Bu adamı Resuli Ekreme götürdüm ve ona vak'ayı naklettim.
Resuli Ekremin mübarek simasında iğbirar çizgileri göründü ve bana «İkiniz de doğru okuyorsunuz, dedi.
O halde ihtilâf etmeyiniz, çünkü sizden evvelkilerde ihtilâfa düşüp helake uğrayanlar vardır.»» 3 — imam Buharî ile imam Müslim Hazreti Ömerden rivayet ediyorlar : Hişam ibn Hakim ibn Hizamı, Furkan sûresini benim kıraatimden ayrı bir kıraatle okurken dinledim.
Halbuki sûre-i Furkanı bana bizzat Resuli Ekrem Sallâllahü aleyi vesellem öğretmişti.
Hişamı hemen susturamyı düşünmüş, fakat onun sûrei şerifeyi ikmal etmesini daha münasip görmüştüm.
Hişam, sûreyi bitirdikten sonra abamı onun boynuna attım, ve onu, Resuli Ekremin huzuruna götürdüm.
Resuli Ekreme dedim ki : «Ya Resullallâh! bu adamı, sûrei Furkanı okurken dinledim.
Sizin bize taliminizden ayrı bir şekilde okuyordu.» Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi vesellem, bana evvelâ Hişamı serbest bırakmamı emretti, sonra ona sûrei şerifeyi okumasını emretti.
Hişam, sûreyi evvelce nasıl okuduysa öylece tekrar etti.
Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi vesellem, o¬ nun kıraatini dinledikten sonra «Bu sûrei şerife böylece vahyolunmuştur» dedi.
Sonra bana okumayı emretti.
Ben de okudum.
Beni diledikten sonra «Sûrei şerife böylece vay olundu.
Muhakkak ki bu Kur'an yedi harf üzere nazil olmuştur.
Onun için size nasıl kolay gelirse onu öylece okuyunuz» dedi.
4 — Sahih-i Müslimin bir rivayetine göre Hazreti Ubeyy ibni Kâ'b iki kişinin Kur'an-ı Kerimi kendi bildiği kıraate muhalif şekilde okuduklarını duymuş, meseleyi Resuli Ekreme arzedince Resuli Ekrem onların kıraatini tasvip etmişti.
Ubeyy, bu tasvibin hikmetini anlamadığından Resuli Ekrem ona şu sözleri söylemişti : «Ey Ubeyy, Kkr'an-ı Kerim bana bir harf üzere okumak için vahyölunmuştu.
Ben onun diğer harfler üzere de okunmalına müsaade edilmesini niyaz ettim.
Bunun üzerine Kur'anın iki harf üzere okunması için müsaade edildi.
Ben kavmimin Kur'anı kolaylıkla okuması için daha fazla harfler üzere okunmalına müsaade edilmesini istediğimden, Kur'anın yedi harf üzere kıraatine cevaz verildi» 5 — imam Müslim, Hazreti Ubeyy ibn Kâ'bdan rivayet ediyor : Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi Vesellem, Beni Gıfar deresi namiyle maruf yere yakın bir sahada iken Hazreti Cibril gelerek Resuli Ekreme, «kavmin Kur'anı bir harf üzere okusun» dedi.
Resuli Ekrem, «Rabbimin afv-ü mağferetini niyaz ederim, çünkü kavmim buna takat getiremez» dedi.
Bunu müteakip Resuli Ekrem mükerrer niyazlarda bulunmuş ve Kur' anın yedi lehçe üzere okunmasına müsaade olunmuştur.
6 — Ebu Davud, Hazreti Cabirden rivayet ediyor : Cabir diyor ki: Resuli Ekrem bize gelmişti.
Bizler, Kur'an okuyorduk.
Aramızda yerliler de, yabancılar da vardı.
Resuli Ekrem bize : «.Okumakta devam ediniz, dedi, çünkü her birinizin kıraati doğrudur, öyle insanlar gelecek ki, bir ok nasıl giderse Kur'anı öylece doğru okuyacaklar, onlar mükâfatlarını ahırette beklemiyerek ona bu dünyada nail olacaklardır.» 7 — Tirmizî, Hazreti Ubeyy ibn Kâ'bdan rivayet ediyor: Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi vesellemi Hazreti Cibril ziyaret etmiş, Resuli Ekrem ona şu sözleri söylemişti : «Ey Cibril, ben ümmî bir kavme gönderildim.
Bunların arasında kocakarılar, ihtiyar erkekler, kızlar, oğlanlar, Ömürlerinde bir kitab okumayan adamlar var.» Hazreti Cibril de : Ya Muhammed ! Kur'an, muhakkak ki yedi harf üzere nazil olmuştur, demişti.
Resuli Ekremin müsaade ettiği kıraat ihtilâfını gösteren rivayetlerin bir kısmı bunlardır.
Bütün bu rivayetlerin ittifak ettiği nokta, bahis mevzuu olan ihtilâfın Nass ihtilâfı değil, belki aynı Nass üzerinde kıraat tarzı ihtilâfıdır.
Bu meseleyi tamamiyle tavzih için Resuli Ekremin bu müsaadeyi ne zaman verdiğini tahkik etmeliyiz.
Kur'anın nazil olmağa başladığı zamanda mı, yoksa daha sonra mı? Daha sonra ise bunun tarihini tayin etmek mümkün müdür? Bu noktayı tahkik edebildiğimiz takdirde bu kıraat ihtilâfının bütün mahiyeti anlaşılmış olur.
Yukarıya naklettiğimiz Ahadisten beşincisi Resuli Ekremin Benî Gıfar deresine yakın bir yerde bulunduğundan bahsediyor.
Burası Medinededir.
Medinede olduğuna göre Resuli Ekremin bu müsaadeyi hicretten sonra verdiği anlaşılıyor, O halde hicretten evvel, kıraat ihtilâfı bahis mevzuu değildi.
Çünkü bu sırada müslümanlığm muhatabı, yalnız Mekkelilerdi.
Bunlarsa aynı lehçe ile konuşan insanlardı, j Kıraat ihtilafına ancak hicretten çok sonra müsaade olunduğunu isbat edecek diğer bir delil yukarıya naklettiğimiz üçüncü Hadisi Şeriftir.
Bu Hadisi Şerifte bahis mevzuu olan Hişam, ancak Mekkenin fethinden sonra Islâmiyeti kabul edenlerdendir.
Mekke, hicretin sekizinci senesinde fetholunduğuna göre bu müsaadenin bu sıralarda verildiği anlaşılıyor.
Bu müsaade daha evvel verilmiş olsaydı, Hazreti Ömer gibi Resuli Ekremin her emrine aşina bulunan bir zat mutlaka bundan haberdar olur, Hişamı, kendi kıraatinden ayrı kıraati dolayısiyle huzuru Nebeviye götürmezdi.
Bu gibi mülâhazat neticesinde kıraat ihtilâfına, muhtelif Arap kabilelerinin Islâmiyeti kabul ettikleri, yani Resuli Ekremin irtihali yaklaştığı sıralarda müsaade edildiğini anlayoruz.
Kur'an-ı Kerimin yüzde doksanı Mekkenin fethinden mukaddem vahyolunmuş ve bunun hepsi ile Kur'anın gerisi Kureyş lisanı ile tebliğ edilmişti.
Fakat müslümanlık intişar ederek Arap kabileleri arasında taammüm edince bunlar bazı kelimeleri kendi lehçelerine göre talâffuz etmişler, ve buna müsaade edilmiştir.
Meselâ Kureyş Hatta — j».
dediği halde Huzeyl, Atta = j « der.
İki kelime tarzı taleffuz itibariyle değişiyorsa da manaları birdir.
Sonra Kureyş te'nin fethiyle J,.l.r (ta'lemun) dediği halde Esed te'nin kesriyle (tı'lemun) ^,JÎ (âsin) yerine (yasin) der.
Fethülbari'de Ebu Şame'nin şu beyanatı naklolunuyor: Kur'anı Kerim evvel emirde Kureyş ile onların civarında mukim olup en temiz Arapcayı konuşanların lisaniyle nazil olmuştu.
Bilâhare diğer Arap kabilelerinin Kur'anı en küçük yaşlarındanberi alıştıkları lehçelerine göre okumalarına müsaade olundu.
Çünkü bunlar bazı kelimeleri Kureyş lisanı üzere talâffuz edemiyorlardı.
Bunlara, kendi lehçelerini terketmeyi teklif etmek onları müşkülâta uğratacağından, sonra bunların kendi leh-1 çelerine fazla merbutiyetleri bulunduğundan kolaylık yolu ihtiyar olunmuş, bu suretle onların okuduklarını kolaylıkla anlamaları tercih edilmişti.
Bu müsaadenin, bağlı olduğu şart mânanın değiştirilmemesiydi.
Bu izahat, kıraat ihtilâfına niçin müsaade edildiğini göstermekle ve naklolunan Ahadisi Şerifenin meâliyle tamamen tevafuk etmektedir.
Kıraat ihtilâfına müsaadeden maksat, kolaylıktı ve bu kolaylığı temin etmek, bir zaruretti.
Çünkü her müslüman Kur'an okuyacaktı.
Namazları için birkaç sûre ezberleyecekti.
Bunu müşkülleştirmek, islâmiyet lehinde değil, aleyhinde olurdu.
Kıraatin ihtilâfı, ayni kelimelerin muhtelif şekilde talâffuzundan ibaret olduğu halde Ashab-ı güzinin bu meseleye fevkalâde ehemmiyet vermelerinin sebebi ne olabilirdi? Meselâ yukarıda naklolunan Ahadisi Şerifenin biri Hazreti Ömerin Hişam ibn Hakim ibn Hizam'ı Kur'an okurken susturmak istediğini ve onu yakalayıp huzru Risaletpenahiye götürdüğünü gösteriyor.
Hişam, Nassı Kerimi dosdoğru okumuş olsaydı bu muameleye hacet kalır mıydı? Yukarıda naklettiğimiz tarihî hakikatleri gözönüne getirmekten ve kıraat ihtilâfının münhasıran lehçe ihtilâfı olduğunu gördükten sonra Hazreti Ömerin Hişama reva gördüğü muamelenin sebebini anlamak çok kolaylaşır.
Hazreti Ömer gibi Ashab-ı güzînin hepsi İlâhî vahyin her kelimesine ve her harfine o kadar itina gösterirlerdi ki onlar için bir kelime veya bir harfin en cüz 1 ! değişikliğe uğraması en mühim mesele sayılırdı.
Hazreti Ömeriıjı Hişama reva gördüğü muamelenin sebebi de bundan ibaretti.
Fakat Hişam da Hazreti Ömer gibi Kureyştendi.
Onun lehçesi Hazreti Ömerin Jehcesi gibi olmak icabederdi.
Yalnız kıraat ihtilâfına müsaade edildikten sonra bu müsaadeyi tahdide mahal kalmaz.
Kur'an-ı Kerimi, Ashap birbirine talim ederlerdi.
Bu itibar ile bir kabilenin talâffuz hususiyetleri diğer kabileye ister istemez intikal ediyordu.
Meselâ İbn Mes'ud, demin gösterdiğimiz vech ile JP- •— Hatta'yı j* = Atta okumakta idi.
Kureyş ise, bütün Araplarla temas ettiklerinden onların bütün lehçelerine vâkıf bulunuyorlardı.
Onun için Hişamın, Furkan sûresini, Resuli Ekrem tarafından başka bir kabileye öğretilirken ezberlemiş olması ve bu suretle sûreyi biraz lehçe farkiyle öğrenmiş bulunması çok muhtemeldir.
Fakat kıraat ihtilâfına müsaade olunduğundan dolayı Kur'an-ı Kerimden her kelimenin yedi kıraat üzere okunduğu zannolunmamalıdır.
Bilâkis bu yedi lehçede talâffuzu üzerinde ihtilâf olan kelimeler mahduttu.
Bunlar çok olsaydı, onlara ait rivayetler de çok olurdu.
Halbuki vaziyet bunun aksinedir.
Sonra Resuli Ekrem, Kur'anri Kerimi daima Kureyş lisanı üzere okurlar, ve Kureyş lisaniyle yazdırırlardı.
Çünkü kıraat ihtilâfına müsaade verilmesi, daimî değil, muvakkat bir tedbirdi.
Bu tedbir, islâmiyete yeni giren, ve ekseriyetle cahil olan okuma yazma bilmeyen kabileler için gösterilen kolaylıktan ibaretti, islâmiyetin Araplar arasında intişariyle, kurra ve huffazm çoğalmasiyle bu muvakkat tedbir kendiliğinden kalkacak.
Kur'an, nazil olduğu lisan ile okunacaktı.
Onun için Resuli Ekrem, muhtelif lehcelerdeki talâffuz farkmın tesbit ve tedvinine lüzum görmemişler, kendileri de hiçbir namazda Kureyş lisanmdan başka bir lisan kullanmamışlardı.
Bunun neticesi olarak Kur'an, Hazreti Ebu Bekir devrinde cem'olunduğu zaman Kureyş lisaniyle yazılmış, Hazreti Osman devrinde de aynı hareket tarzı takip olunmuştu.
Bütün bu mukaddemeleri nazar-ı dikkate aldıktan sonra Hazreti Osman devrinde Kur'an-ı Kerimin istinsahı anında kıraat ihtilâfının niçin tesbit olunmadığını anlayabiliriz.
Hazreti Osman kıraat ihtilâfını tespit ettirmemekle Kur'an-ı Kerimin metninden birşey zayi etmemişti.
Çünkü bu ihtilâfm Nassı Kur'an ile bir alâkası yoktu.
Hazreti Osman bu vadide Resuli Ekrem ile iki muhterem ve mübeccel selefinin yolunu tutmuştu.
Resuli Ekrem, kıraat ihtilâflarının tedvinini emretmediği gibi üm- mete imamet ederken bu muhtelif kıraatlerden birini kullanmamıştı.
Hazreti Ebu Bekir ise Kur'an-ı Kerimi toplatıyorken, Zeyd ibn Sabit'e verdiği talimatta yalnız hafızların hıfzı ile iktifa etmiyerek Resuli Ekremin huzurunda yazılan Kur'an parçalarını da tetkik etmesini emretmiş ve bu suretle kıraat ihtilâfının müdevven nüshaya girmemesini temin etmişti.
Hazreti Ömerin ise ibn Mes'uda yazdığı bir mektupta Kur'an-ı Kerimi Huzeyl lisaniyle değil, Kureyş lisaniyle öğretmesini, çünkü Kur' anın Kureyş lisaniyle nazil olduğunu izah ve ihtar ettiğini görüyoruz.
Bunun neticesi olarak Hazreti Osman da aynı yolu tutmuş ve kıraat ihtilâflarını bertaraf ederek Kur'anı nazil olduğu linsanla istinsah ettirmiştir.
Hazreti Osmanın zamanmda, ana lisanları Arapça olmayan birçok milletler müslümanlığı kabul ediyorlardı.
Bu milletlere Kur'anı öğretmek onu Araplara öğretmeğe benzemedi.
Araplar kendi dilleriyle nazil olan Kur'anı, elbet daha kolaylıkla öğrenebilirlerdi.
Diğer milletlerse Kur'anı öğrenmeden evvel Arapcayı öğreneceklerdi.
Böyle olduktan sonra onlara Arapcanın en temiz ve en asil lehçesini öğretmek daha doğru olurdu.
Halbuki, bazı Araplar, bu gibi müslümanlara, kendi kıraatlerine göre Kur'anı talim ediyor, bunların muhtelif kıraatler üzere Kur'anı öğrenmelerinden karışıklıklar hasıl oluyordu.
Hazreti Osmanın vazifesi, karışıklıkları, ayrılıkları bertaraf etmekti.
Onun için, Hazreti Ebu Bekir devrinde toplanan Kur'an nüshasını çoğaltmış, bu nüshaları her tarafa göndermiş ve kıraat ihtilâflarını tevlit 'ettiği anlaşılan nüshaları imha ettirmişti.
Hazreti Osmanın bu hareketi şüphesiz son derece makul ve musib idi.
Çünkü bu hareket Resuli Ekremin hareketine muvafıktı.
Sonra bu hareket, Kur'anı saffeti asliyesiyle muhafazayı temin ediyordu.
Hazreti Osmanın-bu çok mühim hizmetini hürmet ve tebcil ile yadetmemek mümkün değildir.
Onun bu himmeti sayesinde Kur'an arzın her tarafına intişar etmiş, müslümanlar, Kur'an üzerinde ihtilâfa düşmekten kurtulmuşlardır.
13.
Kur'anın tefsir kaideleri.
(Muhkem, müteşdbih bahsi) : Mukaddes Kitaplar içinde nasıl tefsir edileceğini doğrudan doğruya gösteren, tefsirinin kaidelerini izah eden biricik Mukaddes Kitap, Kur'- andır.
Bu; kaideler, Medine devrinin başlangıçlarında vahyolunan, ve hı¬ ristiyanlığın Isaya ilâhlık isnat etmekle düştüğü hataları anlatan şu ⬠yette gösterilmektedir: «Sana Kitabı gönderen Odur.
Onun bazı âyetleri muhkemdir.
Kafidir.
Bunlar kitabın temelidir.
Diğerleri müteşabihtir.
(Birkaç tefsire mütehammildir.) Kalbinde iğrilik bulunan kimseler fitne kasdiyle ve te- vil niyetiyle müteşabih olan kısmına tabi olurlar.
Halbuki bu âyetlerin tevilini ancak Allah bilir, ilimde rüsuhu olanlar derler ki : Biz ona inandık, hepsi de Tanrımız tarafındandır.
Bunları ancak idrâk sahibi olanlar anlarlar.
3 :6 Bu âyette bahis mevzuu olan Muhkemden maksat, murad olan manaya delâleti kesin, ve her ihtimal ve iştibahtan masun ve mahfuz olan âyettir.
Bu âyetler Kur'anın temelidir.
Hakkı bâtıldan, halâli haramdan ayırdetmek, hakkı ve halâlı gerçeklemek bunlarla mümkündür.
Hidayete iriştirici en kuvvetli burhanlar bunlardır.
Diğerleri de bunlara irca edilerek anlaşılır.
Muhkem olan âeytler, ayrı ayrı değil, hep birden «Ümm-ul-Kitab» yani ana kitaptır.
Her muhkem âyet, diğer muhkem âyetlerle mukayese edilmek şartiyle, manaları ve hükümleri yakinen tayin olunur.
Bunların biri kendi kendine muhkem olmakla beraber birbirine nazaran ıtlak ve takyit, umum ve hususu takrir ve tefsir, istisna veya tahsis veya nesh gibi muayyen nisbetle muhkem alâkaları vardır.
Bunun için, sureti umumiyede, muhkem âyetlerin kuvvetinde ve muhkemjyet bakımından kıymetinde bir takım dereceler vardır ve bunlar dört derecedir : Zahir, nass, müfesser, has manasiyle muhkem.
Muhkem âyetlerin bu muhkem nizamı üe mukayeseleri de Kur'an ilminin muhkem ^sülündendir.
Âyeti Kerimenin anlattığı müteşabihata gelince, herbiii murad olunabilecek gibi görünmekte birbirine benzer müteaddit mânalara mütehammil olanlardır.
Bu müteaddit manaların hepsi mi veya birisi mi murad olunduğu, zahir bir surette seçilmez, iştibah ve ihtimâlleri, muhkemat ile mukayeseleri sayesinde izale olunabilir.
Muhkemat ait dereceler gibi bunların da dereceleri vardır Zahir mukabüinde hafi, ^ıass mukabilinde müşkil, müfesser mukabilinde mücmel, has muhkemi mukabilinde has manasiyle müteşabih Kitap, umumî heyetiyle mülâhaza olunduğu zaman müteşabihatm, muhkemata rücuu itibariyle, baştan başa muhkemdir.
Âli Imran sûresinde zikrolunan muhkem ve müteşabih olan âyetler, has ihkâm ve has teşabih ile muhkem ve müteşabih olan âdetlerdir.
Has ihkâm, biri diğerine müteşabih olmayacak surette ikisini birbirinden ayırmaktır.
Böyle olan muhkem, vazıh olan ve ihkâmı sabit olan kelâmdır.
Has teşabüh bir şeyin bir şeye bir cihetten muhalif olmasıdır, Teşabüh, nisbî umurdan olduğu için bazı kimseler için müteşabih olan şey, diğer kimselere müteşabih olmayabilir, iki manaya delâlet eden kelâm, has teşabüh ile müteşabih, bir manaya delâlet eden kelâm has ihkâm, ile muhkemdir.
Has teşabüh ile müteşabih olan âeyt, şöyle izah olunduğu gibi böyle de izah olunabilir.
Diğer' bir âyete veya akla muarız görünür de manasını tashih edecek bir nazar veya tefsire muhtaç olduğundan delâleti hafi ve müteşabih olan âyettir.
Buna mebni ibn Abbas, «müte- şabih olan âeyete iman olunur, fakat onunla amel olunmaz.» demiştir.
Kur'an, yukarıda dediğimiz gibi, hepsi muhkemdir.
,Hud sûresinde: «Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri ihkâm olunmuştur» deniliyor.
Zumer sûresinde de : «Allah sözün en güzelini müteşabih bir kitap olarak indirmiştir» buyruluyor.
ilk âyetteki ihkâm, haberlerde gerçeği yalandan, emirlerde doğruluğu sapıklıktan, hak ile bâtılı ayırt etmek suretiyle muhkem ve metin olmaktır.
Bu manaya gelen ihkâm, âm olmakla bütün Kur'an âyetleri muhkemdir.
ikinci âyetteki teşabüh bir kısmı diğer kısmını tasdik eder surette birbirine uygun ve birbirine destek olmaktır.
Bu manaya gelen teşabüh âm olduğundan bütün âyeti kerime müteşabihtir.
Âm ahkâm ile âm teşabüh arasında uygunluk vardır.
Asla ayrılık yoktur.
Çünkü Kur'anın bir kısmı diğer kısmını bozmaz, belki birbirini teyit eder.
Birbirine uygun düşer, birbirine şahit olur.
İşte Kur'an-ı Kerime göre tefsir kaidesi budur.
Yani herşeyden evvel göz önünde tutulacak esas, Kur'anın muhkem ile müteşabih âyetleri arasmda hiçbir ihtilâf bulunmadığıdır.
Bu, böyle olduğuna göre tutulacak yol, muhtelif tevillere mütehammil olan müteşabih âyetleri, manası vazıh ve kat'î olan âyetlerle karşılaştırarak ona göre mana vermek ve hususî beyanatı umumî esaslara göre izah etmektir.
Kur'an, temeli olan esaslı prensipleri gayet sarih bir surette ifade ediyor.
Fakat onun bazı âyetleri de müteşabihtir.
Yani birkaç tevile mütehammildir.
Bunları tevil için tutulacak yol, onları muhkem âyetlerin ifade ettiği prensiplerle karşılaştırmaktır.
Bu usul, her eser hakkında doğrudur.
Meselâ bir kanun vazedildiği zaman, onun ifadeleri içinde iki manaya gelen sözler, yahut zahirde kanuna muhalif gibi görünen ibareler, kanunun temeli olan esaslara göre izah edilir.
Yukarıya naklettiğimiz âyeti kerime, hıristiyanların bâtıl, itikatlarını reddeden bir münakaşa sadedinde irat olunmaktadır.
Hıristiyanlar Hazreti Isaya ilâhlık payesi verirler, isa'nın birtakım mecazî ve temsilî sözlerini esas tutarak onun kanını dökmekle beşeriyetin günahını sırtına aldığım iddia ederler.
Halbuki bu iddia hıristiyanların ilâhî vahy olduğuna inandıkları kitapların temeli olan esaslara uygun değildir.
Bütün Ahdi Kadim'in din esası olarak ortaya koyduğu itikat, Allanın vahdaniyetidir.
Bu esas, nazarı itibara alınmış olsaydı, hı¬ ristiyan kilisesi gibi tsanın Hanlığından bahsetmeğe imkân kalmazdı.
Fakat bu tefsir ve tevil kaidesi ihmal olunduğundan insanlık tarihinin en büyük hatalarından biri irtikâp edildi.
Hıristiyanlıkta muhkem esaslar değil, müteşabih sözler dinin esası telâkki edildiğinden Isayı ilâh say- mak itikadı, kısas itikadı, teslis akidesi ortaya çıkmış ve bunlar hıristiyanlığm temeli olmuştur.
İsrail oğulları edebiyatında, insan hakkında «Ibnullah» yani Allahın oğlu tabirine sık sık tesadüf olunur ve bu tabir mecazî manasiyle kullanılır.
Kitab-üt tekvinde: 2: 6 Allah oğullarının âdem kızlarını zevce olarak aldıkları söylenir (1).
Eyyubun kitabında 1: 6 (2) ve 38 : 7 (3) Allah oğullarından bahsedilerek bu tabir ile iyi insanlar murat olunur.
Kitab-ül-huruçta 4: 22 «Rab buyurur, İsrail oğlumdur ve ilkimdir» deniliyor ve bu da mecazî manasiyle kullanılıyor.
Yuhannanın İncilinde (4) anlatıldığına göre İsa kendisine «Allahın oğlu» dediği zaman muhalifler onu taşlamışlar, o da onlara şu cevabı vermişti: «Şeriatmızda, siz ilâhsınız, diye yazılı değil midir? Eğer Allah kelâmının varit olduğu kimselere «ilâhlar» denildi ise ki Kitapların neshi muhaldir, pederin takdis edip dünyaya irsal ettiği zata, Allah oğluyum, dediği için siz küfrediyorsun, der misiniz?» Bundan İnsanın kendine Allah oğlu, demekten maksadının tamamiyle mecazî olduğu, fakat kilisenin bunu muhkem bir söz tanımakla dinin esasını yıktığı görülüyor.
' Kur'an-ı Kerim, hıristiyanlığın bu esaslı hatasına işaret ederek müteşabih âyetlerin nasıl tefsir edileceğini izah etmekte ve müslümanlar böyle bir yanlışa düşmekten korunmaktadır.
Onun için Kur'an-ı Kerimin tefsirinde başlıca esas, muhkem âyetleri kitabın temeli bilmek, müteşabih âyetleri muhkem âyetlere göre tefsir etmektir.
Bunun için Kur'an-ı evvelâ bir bütün olarak tetkik etmek, onun bir kısmını diğer kısmiyle karşılaştırarak anlamak, bir kısmının tefsirini, diğer kısmının yardımiyle bulmak icabeder.
Kur'an-ı Kerim bu tarzda okunur ve tetkik edilir, bir âyeti ile diğer âyetleri tavzih olunursa, kendi kendini tefsir etmiş olur.
lif.
Kur'anda nâsih ve mensuh bahsi: Burada ister istemez nâsih ve mensuh (5) bahsine dokunmak ica- (1) «Allah oğullan âdem kızlarının güzel olduklarını görüp seçtiklerinin cümlesinden zevce aldığı...
kitab-üt-tekvin 2 : 6 (2) «Günlerden bir gün Allah oğullan Rabbın huzurunda durmağa geldiklerinde Şeytan dahi aralarında geldi.» (3) «...
ve cümle Allah oğulları külliyatın geçtller.> (4) Yuhanna İncili onuncu bab: 34-36 ' (5) Nesh, birşeyi yerinden zail etmek manasınadır.
Bir şeyin yerine başkasını kaim etmek demektir.
Güneş, gölgeyi neshetti, onun yerine kaim oldu.
İhtiyarlık gençliği neshetti, de ayni manaya gelir.
Nesh, nakil ve tahvil manasına da kullanılır.
İstinsah bu manadadır.
Neshin şer'î ıstılah olarak manası, herhangi bir hükmün hilâfına, diğer bir delilin o hükmü kaldırması veya değiştirmesidir.
Nâsih, hükmü kaldıran, mensuh hükmü kalkan âyettir, Kur'anda nâsih ve mensuh var mıdır, yok mudur, çok mühim bil bahistir.
Ve biz burada bu bahsi de aydınlatmak istiyoruz.
Tanrı Buyruğu: 4 bediyor.
Bize kalırsa bu bahsin ortaya çıkmasına sebep, Kur'an-ı Kerimi yukarıda anlattığımız kaideler dairesinde tefsire dikkat etmemektir.
Yoksa bu kaideye, lâyık olduğu azamî değer verilmiş olsaydı, böyle bir bahsin ortaya çıkmasına imkân kalmazdı.
Herşeyden evvel şu noktayı belirtmek isteriz ki Kur'an-ı Kerimden herhangi âyetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek hadisi şerif rivayet edilmemektedir.
(1) Hazreti Peygamber böyle birşeyden bahsetmediğine göre bunun nereden çıkmış olduğunu anlamak, çok kolaydır.
Demek ki Asr-ı Saadetten sonra, birbirini tutmadığı görülen iki âyet karşısında kalanlar, bunlardan birinin diğerini neshetmiş olduğunu sanmışlardır.
Halbuki Kur' an-ı Kerim, nasıl tefsir edilmesi gerekleştiğini anlatan kaideleri beyan ederken bütün Kitapta birbirine uymayan, birbirini tutmayan iki âyet bulunmadığını belirtmiştir.
Diğer bir âyet-i kerimede Kur'anın âeyleri arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını anlatarak «..bu Kur'an Allahtan gayrisi tarafından olsaydı, elbet ki içinde birçok ayrılıklar ve ahenksizlikler bulacaklardı.» (Nisa' sûresi 82) diyor.
Mademki Kur'an içinde hiç bir aykırılık, hiçbir ahenksizlik yoktur, nâsih ve mensuh ta bulunmamak icabeder.
Çünkü nâsih ve mensubun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar bulmaktır.
Bizzat Kur'an-ı Kerim âyetlerinden veya hükümlerinden herhangisinin neshedilmiş olduğunu söylemediğine, Hazreti Peygamber de böyle birşeyden bahsetmediğine göre bunun hilafını iddia etmek ve bunun üzerinde durmak herhalde doğru olmaz.
Araştırmaların açıkladığı bir hakikat, Hazreti Peygamberin Ashabından biri, nesihten bahsedince, onun bununla bir âyet hakkında hasıl olan anlaşmazlığını, diğer bir Âyet-i Kerime ile izale edilmiş olduğunu kastettiğidir.
Yahut bir âyetteki umumun, diğer bir âyette takyit olunmasıdır.
Bu ise, neshe verüen manaya uygun değildir.
Çünkü ıtlak ile takyid karşısındayız.
Bu böyle olduğu halde nâsih ve mensuha en büyük önem verilmiş ve birçok müfessirler, meseleyi araştırmağa lüzum görmeden ananeye kapılıp gitmişlerdir.
Nesih meselesini Kur'ana dayamak isteyenler, bilhassa iki Âyet-i Kerimeye istinad etmektedirler.
Bunların biri Mekke devrinde, diğeri (1) Bu kesin hükmü vermek kolay değildir.
Fakat bütün araştırmaların verdiği netice budur.
Daha sonra Sahih-i Buhariyi, Sahih-i Müsliml, Ebu DavuduT" Teriniz!, Neseîyi, İbn Maceyi, Darimiyi ve îbn Malikin Muvatta'nı başından sonuna kadar tetkik eden ve bunlara Zeyd bin Ali müsnedini, îbn Sa'dın Tabakatını, îbn Hanbelin müsnedini, Tayalisinin müsnedini, îbn Hişamın Siretini ve Vakidinin Magazisini ilve ederek hepsinin mufassal bir indeksini vücuda getiren değerli müsteşrik Venisnk'in eserini ve bu eseri ilâvelerle Arapçaya nakleden Mehmed Fuad Abdülbaki'nin «Mlftahü Künuzi elsine» sini tetkik ettim.
Ve bütün bu ana kitapların, ve bu mühim tarihlerin neshden, nâsihten, mensuhtan bahseden bir tek hadis rivayet etmediklerine emin oldum.
Medine devrinin başlarında nazil olmuştur.
Halbuki bunların ikisi de neshin bahis mevzuu edilmesini gerekleştirecek emirler ve nehiylerin, mufassal hükümlerin bildirilmesinden önce nazil olmuştur.
Nitekim bu âyetlerin ikisi de islâmdan önce gönderilen şeriatlerin neshinden ve islâmın onların yerine kaim olduğundan bahsetmektedir.
Bu iki âyetten Mekkede nazil olan, Nahl sûresinin 101 inci âyetidir.
Bu âyette deniliyor ki: «Bir âyeti, yani bir hükmü, diğer bir âyetin (bir hükmün) yerine getirirsek - ki Hak Teâlâ neyi vahy edeceğini en iyi bilir - onlar : Sen sırf bir müfterisin, dediler».
Bu Âyet-i Kerimeye dikkat edersek onun burada, hasımları tarafından müfteri olarak ittiham olunduğunu görürüz ve hasımlar mm onu bu tarzda ittiham etmelerinin sebebi, Kur'andan şu veya bu âyetin nesholunmuş olması değildi.
Söylediği sözün İlâhî vahy olduğunu bildirmesi idi.
Hasımların buna karşı iddialarını da biliyoruz.
Bunlar ayni sûrenin 103 üncü âyetinden anlaşıldığı vech ile şu sözleri söylüyorlardı: «Muhammed, bütün bunları öğreten bir beşerdir.» Bu böyle olduğuna göre bir âyeti, bir şeriati, bir dini, bir hükmü, diğer bir âyetin yerine getirirsek mealindeki Nahl sûresinin yüz birinci âyetinin manası vuzuh ile anlaşılır.
Hazreti Peygamber Kur'an-ı Kerimi bildiriyor ve bunun Allah tarafından vahyolunduğunu söylüyordu.
Hasımları ise bunu kabul etmiyor, bunun uydurma birşey olduğunu, Peygamberin ancak bir başkasından öğrendiği şeyleri tekrarladığını iddia ediyorlardı.
Buna mukabil Hazret-i Peygamber de bunun bir uydurma olmadığını, belki Allah tarafından daha önce gönderilen kitapların yerini tutacak yeıu' bir kitap olduğunu anlatıyordu.
Nesh taraftarlarının istinat ettikleri ilk âyeti kerime budur.
Fakat bu âyet, Kur'an-ı Kerimden bir âyetin diğer bir âyetin neshini bahis mevzuu etmediği, gayet aşikârdır.
Bilhassa bu âyetin Mekke devrine aid olması, Kur'andan bir âyetin diğer âyeti neshetmemesi meselesinin bahis mevzuu olmasına imkân vermemektedir.
Çünkü Mekke devri, din esaslarının, bilhassa itikatların tebliğ edilmiş olduğu devirdir.
Ve din esaslarına aid âyetlerde nesihten bahsedilemez.
Fakat Kur'anın tarihine vâkıf olmayanlar, ulu orta hareket ederler ve Kur'anın bütünlüğüne kastedercesine kör taassup gösterirler.
Diğer âyeti kerime Medine devrinin başlarında vahyolunmuştur.
Bakare sûresinin 106 ıncı âyetidir.
Bu âyet ile ondan önce âyetler yahu¬ diler ile müslümanlar arasında vukubulan uzunca bir münakaşayı anlatır.
Resuli Ekrem, islâm dininin museviliği neshetmiş olduğunu söylüyor, yahudiler ona itiraz ediyor ve ona inanmadıklarını anlatıyorlardı.
Buna mukabil Kur'an Musa şeriatının ve islâmdan önceki şeriatlerin neshedil- miş olduğunu bildirerek Kur'an diliyle diyor ki : «Biz, bir âyeti nesheder, yahut unutturursak ondan daha hayırlısını yahut eşini getiririz.» Bu âyetin, daha önceki şeriatlerin neshinden bahsettiği son derece aşikârdır.
Çünkü nesihten başka inşadan yani unutturulan âyetlerden bahsediyor.
Bu ise Kur'ana intibak etmez.
Bilâkis Kur'anın masun ve mahfuz olduğunu bildirmekten başka Â'lâ sûresinde Hazreti Peygambere «Biz sana Kur'anı okutacağız ve sen asla unutmıyacaksın» deniliyor.
(Â'lâ sûresinin tefsirine bakınız).
Esasen Kur'an-ı Kerimin âyetleri vahyolundukça hemen yazıldığı için, onun unutulmasına imkân yoktu.
Buna mukabil, islâmdan önceki dinlerden ve şeriatlerden mühim kısımların unutulmuş olduğu şüphe götürmez.
Onun için Kur'an, bu âyetle, daha önce gönderilen şeriatlerin neshedilmiş, fakat ondan daha hayırlısının islâm dini ile gönderilmiş olduğunu bildirmektedir.
Elhasıl Kur'an-ı Kerim kendi âyetlerinden bazılarının neshedilmiş olduğuna dair vücuda getirilen nazariyeleri teyid edecek hiçbir âyeti ihtiva etmemektedir.
Hâdise gelince, yukarıda söylediğimiz gibi, nesih nazariyesini teyid edecek hiçbir hadis bulunmamaktadır.
Gerçi Ashaptan bazılarının böyle bir şeyden, bazı âyetlerin diğer âyetleri neshettiğinden basettikleri rivayet olunmaktadır.
Fakat bu rivayetlerde ittifak yoktur.
Meselâ Ashaptan biri, bir âyeti diğer bir âyetle telif edemiyerek bunların birini mensuh saydığı halde, Ashaptan bir diğeri ayni iki âyet arasındaki irtibatı buluyor ve bunların nâsih ve mensuh olmadıklarını söylüyor.
Müfessirler içinde ancak sonraları gelenler, mensuh âyetlerin sayısını çoğaltmağa temayül gösteriyorlar.
O kadar ki bunların içinde mensuh âyetlerin sayısını beş yüze çıkaranlar bulunmaktadır.
Suyuti El - îtkan adlı eserinde bunlardan bahsederek der ki : Mensuh âyetlerin sayısını çoğaltanların ileri sürdükleri iddialar, kısım kısımdır ve bir kısmının nesh ile yahut tahsis ile herhangi suretle bir alâkası yoktur.
Meselâ bunlar «...onlar kendilerini merzuk ettiğimiz mallardan harcederler» «...size ihsan ettiğimiz rızıktan harcediniz» mealindeki, âyetleri, zekât âyetiyle neshedilmiş sayarlar.
Halbuki böyle değildir ve bu âyetler bakidir.
Bunların birincisi infak edenleri övmektedir ve buradaki harcetmekten maksat zekât vermek olabilir.
İkinci âyette zekât vermek ile tefsir edilmiştir (1).
Suyutî başkaları tarafından mensuh sayılan âyetleri bu şekilde tetkik ede ede bunların sayısını yirmibire indirir.
Ve en nihayet yirmibirde karar kılarak bu yirmibir âyetin konularını bir manzumeye sığdırır ve bunları iyice bellemek istiyenlerin vazifesini kolaylaştırır.
(1) (îtkan) ikinci cilt; S, 26) Suyutî'den daha sonra gelen büyük ilim adamlarından Hindistanlı Şah Veliyyullah (Elfevz-ül-kebir) adiyle yazdığı usuli tefsir adlı eserinde Suyutinin nıensuh saydığı yirmi bir âyeti tetkik ederek bunlardan on altısı hakkında mensuhiyeti isbata imkân bulunmadığını belirtir ve bütün Kur'an-ı Kerimde yalnız beş âyetin mensuh olduğunu anlatır.
Bu beş âyeti de burada tetkik etmek isteriz : 1.
Bakara sûresinin 180 inci âyeti; «İçinizden birinize ölüm yaklaştığı zaman, anaya, babaya, hısımlara hayır yani mal bırakıyorsa, örf dairesinde vasiyet farzolundu.» Neshe kail olanlar miras âyetinin bu âyeti neshetmiş olduğunu söylerlerse de Kadı Beydavi ile ibn Cerir bu fikirde değildirler.
Beydavî der ki: «Miras âyeti bu âyete muarız değildir.
Belki onu tekit eder.
Çünkü vasiyeti mutlak surette tekide delâlet etmektedir...» Filhakike mirasâyetinin bu âyeti neshetmesi için hiçbir sebep yoktur.
Bu âyeti kerimede mirasta istihkak sahibi olanların hakları anlatılır ve bunların hepsinin yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden ve bırakılan borcun edasından sonra yapılacağını bildirir.
Böylece Bakara süresindeki 180 inci âyete bahis mevzuu olan vasiyetin yapılmakta olduğunu açıklar.
Onun için bu âyetin mensuh olduğu bahis mevzuu değildir.
2.
Bakara sûresinin 240 ıncı âyeti : «İçinizden zevcelerini arkalarında bırakarak vefat edecek olanlar, zevceleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın nafakalanmaları için bir vasiyet bırakırlar.» Bu âyetin mensuh olduğu iddia edilmekte, fakat Sahih-i Buharîde Mucahid gibi yetkili bir şahsiyet bu âyetin mensuh olmadığını bildirmektedir.
Mucahid diyor ki: «Cenabı Hak kadına, tam sene veriyor.
Bunun yedi ay, yirmi günü vasiyet ile ihtiyaridir.
Kadın isterse vasiyet gereğince kocasının evinde kalır ve nafakalanır.
İsterse kocasının evinden ayrılır ve yeniden evlenir.
Çünkü Kur'an-ı Kerim «Kendi isteği ile çıkarsa size bir vebal yoktur.» diyor.
O halde bunu 234 üncü âyet nakzetmiyor.
Sonra bu âyetin 234 üncü âyetten sonra nazil olduğunu gösteren deliller vardır.
Bu yüzden onun tarafından neshedilmiş olmasına imkân yoktur.
3.
Enfal sûresinin 64 üncü âyeti : «Eğer sizden yirmi sabreden kimse bulunursa, iki yüze, ve eğer sizden yüz sabreden kimse bulunursa kâfirlerden bine galip gelirler.» Anlaşıldığına göre bu âyetten sonra gelen «Şimdi Allah yükünüzü hafifletti ve sizde zaaf bulunduğunu bildi, onun için sizden yüz kişi sabırlı olursa iki yüze galip gelirler.
Ve sizden bin kişi sabırlı olursa iki bine, Allanın iziniyle galip gelirler.» âyeti, ilkini neshetmiştir.
Halbuki ikinci âyette (şimdi) kelimesiyle başlayarak halden, yani müslümanlarm zayıf oldukları, silâhları bulunmadığı ve harbe alışık olmadıkları genç ihtiyar hep bir arada yola çıkmağa mecbur kaldıkları sıradan bah- sediyor: Daha evvelki âyet ise İslâm ordularının tam cihazlandığı ve teşkilâtlandığı sıralara aittir.
4.
Ahzap sûresinin 52 inci âyeti «Ya Muhammed! Bundan sonra kadın almak, sana halâl değildir.» Bu âyetin de daha önce nazil olmuş bir âyetle neshedildiği anlaşılıyor, bu âyet ayni sûrenin ellinci âyetidir.
Bu âyet «Ey Peygamber, mehirlerini verdiğin zevcelerini...
Sana halâl kıldık» mealindedir.
Halbuki daha önce nazil olan bir âyetin, daha sonra gelen bir âyeti neshetmesi bahis mevzuu olamaz.
Vaziyetin şu merkezde olduğu anlaşılıyor.
Nisa sûresinin üçüncü âyeti nazil olarak zevcelerin sayısını dörtle tahdit ettiği zaman, hattâ Peygambere, dörtten fazla olan zevcelerini boşaması kendisine bildirilmişti.
Ahzap sûresinin 50 inci âyeti de bunu teyit ediyor.
Fakat ayni zamanda Hazreti Peygambere artık başka bir kadın almaması da bildirilmesi istenmiş ve Ahzap sûresinin elli ikinci âyeti de bunu yapmıştır.
Görülüyor ki burada da nesh bahis mevzuu değildir.
5.
Mücadile sûresinin 12 inci âyeti: «Ey iman edenler.
Peygamber ile danışacağınız, gizli konuşacağınız zaman, konuşmadan önce bir sadaka verin, bu sizin için daha iyi ve daha temizdir.
Bulamazsanız Hak Tealâ yarlıgayıcı, esirgeyicidir.» denildiğine göre bu âyeti ondan sonra gelen şu âyet neshetmiştir: «Gizli konuşmadan, danışmadan önce bir sadaka verememekten mi telâş ettiniz? Bunu yapamazsanız, Hak Tealâ yapmamanıza ruhsat vermiştir.
Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allaha ve Peygamberine itaat edin.» Bu^ ikinci âyetin birincisini neshetmesine kat'iyyen lüzum yoktur.
Çünkü ikincisi sadaka vermenin zarurî değil, ihtiyarî olduğunu; farz olunan sadakanın ancak zekât olduğunu anlatıyor.
Hülâsa nesh nazariyesinin hiçbir bakımdan eler tutar yeri yoktur.
15.
Kur'an ve sünnet : Kur'an bütün islâmiyetin başlıca kaynağıdır.
Islâmiyete bağlı olan her meselede, en son söz onundur.
Sünnet, Hazreti Muhammedin yaşayış, yolu, yani onun söylediği sözler ve yaptığı hareketlerdir.
Hadis kelimesi de ayni manadadır.
Sünnet veya hadis, Hazreti Peygamberin tuttuğu yolu ve söylediği sözü ifade ettiğinden, islâmiyetin, Kur'andan sonra, ikinci kaynağıdır.
Kur'an ile sünnetin münasebetleri nedir? Kur'an-ı Kerimin anlatışına göre Resuli Ekrem Kur'anı irat ve tilâvet, onu tertip ve tavzih ederdi.
Yani Hazreti Paygamberin ifasiyle mükellef olduğu vazifeler, üçtü.
Birincisi Kur'anı tilâvet ederek tebliğ etmek ve izah etmekti.
Ve kendisi, Kur'an nazil oldukça hemen bildirmekle bu vazifesini yapmıştır.
İkincisi Kur'andan nazil olan her âyeti yazdır- mak ve onu mensup olduğu sûredeki yerine koymaktı.
Üçüncüsü, ihtiyaç hissolundukca Kur'anı tefsir etmekti.
Hazreti Peygamber, bütün bu vazifeleri ifa etmiş, Kur'anı etrafında toplanan Ashaba okumuş, anlatmış, ezberletmiş.
Kur'anı toplamış, her parçasını yerli yerine koymuş, ve her lüzum gördükçe Kur'anın âyetlerini tefsir etmiştir.
Bu son vazifeyi, sünnet veya hadis ifa eder ve Hazreti Peygamber, Kur'anı yalnız sözleriyle değil amal ve harekâtiyle de tefsir etmişti.
Onun bu yoldaki hizmetleri de İlâhî bir irşat mahiyetindedir.
Fakat Kur'an-ı Kerim gibi ilâhî vahy mahiyetinde değildi.
Çünkü bazan ef'al ve harekât şeklini alıyor, bazan da söz olarak ifade olunuyordu.
Fakat bu sözler de bir vahyi metluvv değildi.
Bir vahyi hafi mahiyetinde idi.
Onun için hadîs te ilâhî vahye dayanan bir kaynaktır.
Hazreti Peygamberin Kur'an-ı Kerimi tefsir ve tavzih etmesine lüzum vardı.
Çünkü Kur'an, din hakkında yep yeni telâkkilerle gelmiştir.
Ona göre din yalnız itikatlardan ve ibadet şekillerinden ibaret değildir.
Din, insanın bütün ruhanî hayatını tanzim eden kanundur.
Bu kanunun, her günkü hayatta muhtaç olduğumuz bütün irşatları muhtevi olması zarurî idi.
Bütün bu tafsilâtın Kur'anda bulunmasına imkân yoktu.
Kur'an bütün bu irşatların yalnız prensiplerini beyan etmiş ve Hazreti Peygamber bunları tavzih etmiştir.
Sonra Kur'anda birçok dinî emirler vardır.
Hazreti Peygamber bu dinî emirlerin nasıl ifa olunacağını göstermiş ve bu suretle müminlerin iktida numunesi olmuştur.
Nitekim Kur'anda Hazreti Peygamberin ümmeti için en güzel örnek olduğu anlatılır.
Bunun için Hazreti Muhammedin sözü ve hareketleri, islâmiyetin ikinci kaynağıdır.
Kur'an bunu anlatmak için birçok yerlerinde Allaha ve Peygambere itaat ediniz der.
3 : 131, 4 : 59, 24 : 54 ve saire.
Sünnetin ta iptidadanberi islâmiyetin ikinci kaynağı tanındığında şüphe yoktur.
Hazreti Muhammedin Ashabı, ta iptidadanberi onun sözlerini dikkatle takip ederek hafızalarında tutmağa ve toplamağa ehemmiyet vermişlerdir.
Nitekim Hazreti Muaz bin Cebel, Yemene izam olunduğu zaman onunla Hazreti Peygamber arasında şu muhavere geçmişti: — Muaz! Nasıl hüküm vereceksin? — Allahın kitabı mucibince.
— Aradığını kitapta bulamazsan ne yapacaksın? — O zaman Peygamberin sünnetiyle hükmederim.
Sünnetin, Hazreti Muhammedden iki yüz sene sonra toplandığını zannetmek yanlıştır.
Hazreti Muhammedin hayatında müslümanlar o¬ nun her sözünü itina ile dinlemiş ve toplamış, onun irtihali üzerine bütün Ashap ders halkaları teşkil ederek onun sünnetini talim ve tedris ile meşgul olmuşlar, islâm âleminin her tarafından gelen tilmizler bunu öğrenmişler ve neşretmişlerdir.
Daha sonraları bu dershaneler, islâmiyetin intişar ettiği her bölgede açılarak hadis mecmuaları vücut bulmuştur.
Gerçi sünnetin Kur'an gibi, tamamiyle mahfuz ve her hatadan masun olduğu iddia edilemezse de hadisi toplamakla meşgul olan büyük âlimler, en yorucu tetkikleri yaparak en sahih hadiseleri tedvin ve her türlü itimada şayan eserler telif etmişlerdir.
Hadisleri toplayanların bütün dikkat ve itinasına rağmen bir yanlışlığa tesadüf olunursa bunun da tashihi çok kolaydır.
Bu gibi hadisleri Kur'an-ı Kerimin beyanatiyle karşılaştırmak kâfidir.
Çünkü Kur' an islâmiyein en büyük ve en esaslı kaynağıdır.
Ve ancak ona uyan hadisler kabul olunur, uymayanlar kabul olunmaz.
16.
Kur'an ve eski Mukaddes Kitaplar : Kur'an yalnız kendisinin doğruluğuna inanmayı istemez.
Daha evvel gelen Peygamberlerin kitaplarına da inanmayı emir ve bu emrini ikinci sûrenin baş tarafında ifade eder (1).
Kur'ana göre her millete bir Peygamber gönderilmiştir (2).
Kur'an, bütün Peygamberlerin isimlerini saymadığını, yalnız biç kısmının isimlerini saydığını tasrir etmektedir.
(3).
ve Kur'an bütün dünya milletlerine gönderilen (Mukaddes Kitapların hak olduğunu kabul etmekte ve onun bu kitapları tasdik ve teyit e¬ den bir kitap olduğunu söylemektedir.
Kur'an ile ondan evvelki kitaplar arasındaki münasebetin esası, bütün bu kitapların İlâhî kitaplar olmasıdır.
Fakat bütün dünya milletlerine gönderilen İlâhî Kitapları tasdik ve teyit eden Kur'anın, bütün bu kitaplar arasında eşsiz bir durumu vardır.
Kur'anın kendisi bunu ifade ederek der ki: «Ya Muhammed, biz sana bu Kitabı Hak ile gönderdik.
Bu Kitap ondan evvelkileri tasdik eder ve onların üzerinde nigehbanlık eder» (4).
O halde Kur'an eski Mukaddes Kitapları tasdik ile kalmıyarak onlara karşı muhafızlık vazifesini de ifa etmektedir.
Çünkü Kur'an, bütün Peygamberlerin hakikî tebliğlerini ve hakikî irşatlarını muhafaza ediyor.
Başka kitaplarda birçok tahrifler vuku bulmuş, yahut bu kitaplara yabancı ellerin yazıları karışmıştır.
Kur'an bunları göstererek hakikati meydana çıkardığından ona muhafız ve nigehban denilmiştir.
Meselâ Kur'an, İncil ile meşgul olur ve ona sokulan bâtıl itikatların, bir Peygamber tarafından tebliğ olunan hakikatleri boğduğunu gösterir.
Kur'anın en fazla, İncil ile meşgul olmasının sebebi (1) «Onlar ki, Ya Muhammed sana indirilen ve senden evvel indirilene inananlar» (Bakara sûresi âyet 4) (2) Patır sûresi, âyet 54 (3) Mümin sûresi, âyet 78 (4) Maide sûresi, âyet 48 bu kitaba sokulan yalan yanlış ve bâtıl itikatlar yüzünden^ insanlığın pek büyük zarar görmesindendir.
Hazreti Muhammed'e zaman itibariyle, en yakın Peygamber olan Hazreti İsanm kitabı bu kadar tahriflere uğrarsa daha eski kitapların nelere uğramış olacağı kendiliğimden anlaşılır.
Kur'an-ı Kerim, Mukaddes Kitapların nigehbanı olduğunu söyledikten başka dinler arasındaki ihtilâfları halleden «Hâkhn» olduğunu anlatarak der ki : «Kasem ederiz ki senden evvel de milletlere Peygamber gönderdik...
Sana bu kitabı yani Kur'anı ancak onların düştükleri ihtilâfları apaçık bir surette beyan etmek için vahyettik.
(3j) Bundan her millete bir Peygamber gönderildiği, her millet irşat olunduğu halde bunların, dinin başlıca esasları üzerinde ihtilâfa düştüklerini anlıyoruz.
Bu şekilde ihtilâfa düşen milletler arasındaki dinî ihtilâfları bertaraf etmek vazifesi, Kur'ana aittir.
Onun için Kur'an bütün Mukaddes Kitaplara karsı, Hâkimlik vazifesi ifa eder.
| Fakat Kur'anın daha evvelki Mukaddes Kitaplara karşı en mühim vazifesi onların karanlık bıraktıkları noktaları aydınlatması, onların muhtasar anlattıklarını genişletmesidir.
Kur'ana göre, İlâhî vahy, hem cihanşümul, hem mütekâmildir.
En son vahy ile kemalin müntehasına varılır.
Her millete gönderilen vahy, onun ihtiyaçlarına ve her devirde yaşıyan insanların kabiliyetlerine göre gönderilmiştir.
İnşan kafası gittikçe tekâmül ettiğinden İlâhî vahy, gayb âlemine, Allahın varlığına, birliğine ve sıfatlarına, onun tarafından gönderilen vahyin mahiyetine, hayr ile şerrin manasına, ölümden sonraki hayatın, cennet ile cehennemin hakikatine dair olan meseleleri daha fazla aydınlatmıştır.
Bundan dolayı Kur'ana, birçok yerlerde Mübin, apaçık, zahir, vazıh kitap denilir.
Kur'an, din meselelerini kamilen aydınlatan, müphem veya karanlık kalan bütün meseleleri tavzih eden kitaptır.
Bütün bunların neticesi olarak Kur'an İlâhî iradenin tam ve mükemmel ifadesi olduğumjı söylüyor ve «bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinizde nimetimi tamamladım ve islâmiyeti size din olarak kabul ettim» diyor (2).
O halde Kur'anın son İlâhî vahy olması, onun kemalim belirtmektedir.
Daha eski kitaplar, ihtiyaç hissolundukça vahyolunmuştur.
Fakat Kur'an bütün din esaslarına tam ve mükemmel aydınlık verdiğinden başka bir vahye veya başka bir Peygambere ihtiyaç kalmamıştır.
Hazreti Muhammedden altı yüz sene evvel gönderilen ve en son millî Peygamber olan Hazreti İsa en sarih sözlerle, dünyayı tam ve mükemmel hakikate götüremiyeceğini, çünkü devrinin bu hakikati kavrayamıyacağını söylemişti.
Hazreti İsa havarilerine diyor ki : «Size söyliyeceğim daha çok şeyler var.
Lâkin şimdi tahammül (1) Nahl sûresi, âyet 63-64 (2) Maide sûresi, âyet 8 edemezsiniz.
O HAKİKAT RUHU geldiği zaman sizi bütün hakikate irşat edecektir.
(Yuhanna încilli ...
16-12-13) Onun için Kur'an ilâhî iradenin tam ve mükemmel ifadesi olmak gibi en yüksek mevkii haiz bulunuyor.
Bu noktayı izah ettikten sonra Kur'anın daha evvelki kitaplardan bilhassa Tevrat ve Incillerden birçok şeyler istiare ettiğine dair ileri sürülen fikirleri muhakeme edebiliriz.
Kur'an, diğer mukaddes kitaplarda karşılaştığımız birçok meselelerle meşgul olur.
Kitabı Mukaddes de Kur' anda siretlerini okuduğumuz Peygamberlerden bahseder.
Bu bir hakikattir.
Fakat Kur'anın bunları bu kitaplardan iktibas ettiğini iddia etmek yanlıştır.
Çünkü herşeyden evvel dinin üssülesası olan meseleleri nazarı dikkate alırsanız, Kur'anın anlattığı büyük ve asü hakikatlerden birinin de gerek Tevratta, gerek Incilde onun gibi bahis mevzuu olmadığını görürsünüz.
Sonra Enbiyanın kasasına bakınız.
Kur'anın dinî itikatları tashih ettiği gibi Peygamberlerin siretlerine ait yanlışlıkları da tashih ettiğini hemen anlarsınız.
Kitabı Mukaddes, birçok Enbiyayı en müthiş cürümleri irtikâp etmiş bir halde gösterir.
Ona göre Hazreti İbrahim yalan söylemiş, ve Hacerle oğlunu başından atmıştır.
Yine ona göre Hazreti Lût, kendi kızlariyle hembezmi vuslat olmuştur.
Ona göre Hazreti Harun buzağıya tapmış ve Beni îsraili ona taptırmıştır.
Ona göre Hazreti Davud zina irtikâp etmiştir.
Ona göre Hazreti Süleyman putlara tapınıştır.
Fakat Kur'an-ı Kerim, bu bühtanların hepsini reddeder ve bu Peygamberleri iftiralardan korur.
ömründe Kitabı Mukaddesi okuyamayan ümmî Peygamberimiz, bunu kendi başına yapamazdı.
Bu ancak İlâhî vahyin eseri idi.
Eserin metninde bütün bu noktalar yerli yerinde gösterilmiştir.
17.
Kur'anın (i'cazı) eşsizliği: Kur'an, Hazreti Muhammedin en büyük mucizesidir.
Bizzat Kur'an, bütün insanlar bir araya gelip çalışsalar da yine ona benzer bir eser vücuda getirmekten âciz kalacaklarını söyler.
Nübüvveti Muhammediyenin beşinci senesinde dünyanın değil, yalnız Arabistanın bile Kur'anı kabul edeceğine dair hiçbir belirti göze çarpmadığı sıralarda, Kur'an, eşsiz İlâhî eser olduğunu açıkça söylemiş ve bütün muhasımlarına meydan okuyarak : «Bu Kur'an gibi bir Kur'an daha vücuda getirmek için in de, cin de bir araya gelip birbirilerine yardım etseler de onun bir eşini vücuda getiremezler» (1) demiştir.
Mekkelilerin, hakikate sağır kalmalarına mebni, Mekke devrinin nihayet bulacağı sıralarda Kur'an onlara karşı ayni şekilde meydan oku- (1) İsra sûresi, âyet 88 muş, fakat onlardan, bütün bir Kur'an değil, Kur'an sûrelerine benzer birkaç sûre vücuda getirmeyi istemiş: «Onlar, yoksa senin bu Kitabı uydurduğunu mu söylüyorlar? de ki öyle ise onun gibi uydurulmuş on sûre getirin de bakalım.
Davanızda gerçek iseniz Allahtan gayri gücünüzün yettiklerini de size yardım için çağırın (1), demişti.
Çok geçmeden Kur'an yine Mekkede beşer gücünün Kur'ana eş olabilecek bir tek sûre bile vücuda getiremiyeceğini söylemiş ve Medineye hicretten sonra ellerinde Beni israil kitaplarının hepsi bulunan Yahudilerle karşılaştığı zaman da onlara ayni kuvvetle meydan okuyarak: «Kulumuza vahyettiğimizden şüpheniz varsa ona benzer bir sûre getiriniz.
Davanızda gerçek iseniz.
Allahtan gayri, bütün ortaklarınızı da yardım için çağırınız» (2), demişti.
Arap şiirinin altın devri Hazreti Muhammedin bi'setine takaddüm eden günlere tesadüf eder.
Fakat tarih bir kimsenin bu tahaddiye (bu meydan okumaya) karşıgelerek Kur'ana bir nazire vücuda getirmeğe teşebbüs ettiğini kaydetmiyor.
Acaba neden? Araplar ilkönce Hazreti Muhammedi, bir meczup, daha sonra bir şair, bir kâhin telâkki etmişler, fakat çok geçmeden işin ciddiyetini anlamışlardı.
Üç dört sene devam eden çalışmalar neticesinde Hazreti Muhammedin etrafında yüz kişi kadar toplanmıştı.
Bunlar kavuştukları hidayeti feda etmektense hayatta herşeyi feda etmeyi göze alıyor, bu yolda her işkence ve her eziyete göğüs geriyor, ve icabında evlerini, yurtlarını bırakarak gurbet illerine düşmeyi cana minnet biliyorlardı, islâmiyet düşmanları, yeni dini kabul edenleri dinlerinden çevirmek için herşeyi yapmışlar, onları tazyik etmişler, onları iğfale çalışmışlar, onları en korkunç işkencelere uğratmışlar, fakat muvaffak olamamışlardı.
Ohalde Hazreti Muhammedin Araplara «Kur'anın bir eşini, yahut birkaç sûresinin, veya bir tek sûresinin eşini yapınız, getiriniz» dediği zaman bunların yeni hareketi akamete uğratmak için hemen bu işe teşebbüs etmeleri icabetmez miydi? Müşrikler Kur'ana karşı âciz kalmamak için ağızlarına geleni söylemekten, gururlarını korumak için bühtanlarda bulunmaktan çekinmiyorlardı.
Hattâ bunlar Kur'an hakkında «eskilerin esatiridir» diyorlardı (3).
Bununla beraber şayet Kur'ana bir nazire vücuda getirmeğe uğraşacak olsalar bile uydurdukları eserle Kur'anın yaptığını yapmağa muktedir olamıyacaklarını, hidayet nurlariyle aydınlanmış, içleri dışları büsbütün değişmiş insanlar peyda eden bir ışık kaynağı yaratamıyacaklartnı biliyor ve onun için Kur'anın meydan okuması karşısında dilleri tutuluyordu.
(D (2) Hud sûresi, âyet 13 Bakara sûresi, âyet 23 Mutaffifin sûresi, âyet 3 Kur'anın baştan sona kadar dâvası insanlara iman vermek, insanları hidayete erdirmek, insanları günahların levsinden temizlemek insanların kuvvet ve kabiliyetlerini geliştirmek, onları hayatın hakikî ve asîl hedefine götürmekti.
Kur'an ta başında, bu kitabın sakınanlar, korunanlar için hidayet ve nur menbaı olduğunu takrir eder (1).
Bunun en kesin delili bu kitabı kabul eden ve Peygambere inananlarm hali idi.
Resuli Ekreme inananların hepsi, cahiliyet hissiyatından sıyrılmışlar ve yepyeni bir hayat yaşamağa başlamışlardı.
Kur'anın insanları temizliyen, ruhları aydınlatan kudreti, herkesten evvel bunların halinde ve yaşayışında büsbütün belirmişti.
Fakat iş bununla da kalmadı, Kur'anın iman ve kanaat veren kudretine mukavemet edilemiyordu.
Yahudiler ve hıristiyanlar, Arabistanda asırlarca misyonerlik etmişler, ötede beride bir takım arapları kazanmışlar, fakat araplar umumiyetle bunların telkinlerine karşı gelerek putperestliğe bağlı kalmışlar, hurafata inanmağa devam etmişlerdi.
Halbuki, Kureyşin bütün mukavemetine, herkesi Kur'an dinlemekten menetmesine, Kur'an okunurken gürültü yapmasına rağmen Kur'anı dinliyenler, onun kudreti karşısında yeniliyor, kalpleri, ruhları onun yüksek ifade ve telkinlerine dayanamıyor ve bunlar Kur'anı kabul etmeyi, millî bir izzeti nefis meselesi yaptıkları halde Kur'ana karşı âciz kaldıklarını saklıyamıyoıiardı.
Kur'anın 53 üncü «Necm» sûresi Hazreti Peygamber tarafından Müminlerle müşriklerin hazır bulundukları bir mecliste tilâvet edilmiş, sûrenin sonunda «Allaha secde ediniz, ve Ona kulluk ediniz» âyeti tilâvet olunur olunmaz, müminler de, müşrikler de yere kapanmışlar, yere kapanamıyan Umeyye ibn Ebi Halef yerden bir avuç toprak alarak alnına sürmüştü.
Hazreti Ebu Bekir evinin sahanlığında bülend avaz ile Kur'an tilâvet ettiği zaman Mekkenin kadın ve çocukları toplanır, mest ve müstağrak onu dinlerlerdi.
Kureyş, buna mâni olmuş ve Ebu Bekirin Mekkede ikameti için onun bu şekilde Kur'an okumamasını şart koşmuştu.
Bir defa Kureyş, Rabia oğlu Utbeyi, Hazreti Peygambere göndermişler, ona Muhammedi yolundan çevirmek ve her istediğini kabul etmek için salâhiyet vermişlerdi.
Muhammed hükümdarlık dileyorsa Utbe bunu temin için söz verecek, yahut servet diliyorsa Kureyş ona bu serveti toplayacak, elhasıl onun arzusu ne ise Kureyş bunu yapacaktı.
Utbe Hazreti Muhammedi iğfal için çalışmış, Hazreti Peygamber onu dinledikten sonra Kur'anın 41 inci (Hamim) sûresinin baş tarafını okumakla mukabele etmiş, Utbe geri döndüğü zaman Kureyşe nasihatlerde bulunmuş ve Muhammede mukavemet ve muhalefetten vazgeçmeyi tav- (1) Bakara sûresi, âyet 2 siye ederek: «Benim ondan dinlediklerim ne şiir, ne sihir, he de kehanetti, bambaşka bir şeydi!» demişti.
Ömer, Hazreti Muhammedi öldürmek niyetiyle yola çıkmış, fakat hemşiresi Fatıma ile eniştesi Saidin evinde dinlediği sûrenin tesiri altında kalarak düşmanlığı imana ve hayranlığa dönmüştü.
Çünkü Kur'anın sürükleyici kudretine mukavemete imkân yoktu.
Kur'an yüksek dağların tepelerinden kopan seller gibi akıyor ve her maniayı sjilip süpürerek kalpleri ve dimağları fethediyordu.
Hakikatte Kur'anın başardığı manevî inkılâp, dünya tarihinde eşsizdir.
Onun eşsiz olduğuna dair on üç asır evvel ileri sürdüğü iddia, dün olduğu kadar bugün de, haktır.
Çünkü Kur'anın başardığı manevî inkılâbı, hiçbir müceddit yapmamıştır.
Kur'an, Arapları putperest, sanemlere, taşlara, ağaçlara, kum yığınlarına tapar bulmuş, yirmi beş sene bile geçmeden bütün bir memlekette Tevhid akidesini yaymış, putperestliği kökünden söküp atmış, hurafenin her türlüsü Kur'anın önünde mahvolmuş ve onların yerine kafaları ve kalpleri hoşnut eden en makul itikadlar, esaslar ve irşatlar kaim olmuştu.
Cahiliyetiyle iftihar eden Arap, Kur'anın irşadı sayesinde ilim ve irfanın en samimî muhibbi olmuş, her gittiği yerde ilmi aramış ve bulmuştu.
Bu hareket, münhasıran Kur'anın eseri idi.
Çünkü Kur'an, ledün ilminin hazinesi olan Hazreti Muhammede bile «Ya Muhammed! de ki Ya Rab, ilmimi artır!» diye yalvarmayı emretmekle insandaki irfan susuzluğunun derinliğini göstermiş ve herkesi ilmi araştırmağa teşvik etmiştir.
Kur'an, Arapları irtikâp ettikleri çirkin hareketlerde^, müstehcen ahlâksızlıklardan vazgeçirmekle kalmıyarak onları en asü^ insanlığa en yararlı hareketleri ve iyilikleri başarmağa sevketmiştir.
Kur'an sayesinde Arapların çocukları diri diri gömmek, üvey anaları istifraş etmek, cinsî münasebetleri hayasızca ifade ve idare etmek gibi çirkin âdetler ortadan kalkmış, onların yerine erkek ve kız çocuklara müsavi muhabbet, ana babaya, karı kocaya, kız ve erkeğe, hemşire ve biradere müsavi haklar sağlanmış, cinsî münasebetler en nezih ve en afif şekli almış, kadınlara ve kadınların iffetine hürmet en esaslı vazifeler arasına girmiştir.
Kur'an sayesinde Arapların en eski devirlerden alıştıkları sarhoşluk âfeti birdenbire zail olmuş, ve bir tek evde içki içmek için kullanılan fıçılardan, güğümlerden biri kalmamıştı.
En mühimmi, muhtelif unsurları daima birbirleriyle döğüşen, birbirini imha eden Araplar, Kur'anın dediği gibi, ateş uçurumunun kenarına vardıkları ve mahvolmak tehlikesini geçirdikleri zaman, Kur'an sayesinde felâketten kurtulmuş ve bu biribirine düşman unsurlardan bir millet; hayat hamleleriyle yüklü bir millet, müthiş hızı ve gücü karşısında dünyanın en büyük devletleri ufalanan, birleşik bir millet vücuda gelmişti.
Dünyada hiçbir din, sâlikleri- ne bu kadar kuvvetli ve beşerî faaliyetlerin her sahasına şamil yeni bir hayat vermemiş, ferd kadar aile, aile kadar cemiyet ve millet, millet kadar milletler ve insanlık üzerinde tesir edememiş, maddî olduğu kadar, manevî, fikrî ve ruhanî bir uyanıklık sağlamamıştır.
Kur'an insanlığı sükût bataklıklarından alarak medeniyet ve teali şahikalarına, hem de inanılmıyacak derecede kısa bir zamanda yükseltmeğe muvaffak olmuştur.
Onun bu eşsiz kudretine, müslüman olmıyanlar, ve islâmiyet düşmanı olanlar da şehadet ediyorlar.
Onların sözlerinden birkaç numune naklediyorum.
İngiliz müsteşriki vVilliam Muir, Muhammed'in Hayatı adlı eserinde diyor ki : «En eski zamanlardan beri Mekke ve Arabistan yarımadası, ruhanî bir gerilik içinde idi.
Hıristiyanlık ve yahudiliğin basit ve muvakkat tesiri, yahut Arap kafasının felsefî düşünce taharrileri, sakin bir gölün sathı üzerindeki temevvüçler gibi idi.
Fakat sathın altı sakin ve hareketsizdi.
Halk, cehalet, zulüm ve tecavüz içinde yasaya yasaya ahlâksızlık gayyalarına batmıştı.
Onlarm dini en kaba putperestlik, imanları görülmeyen şeylere hurafatperestane bir korku beslemekti...
Hicretten on üç sene evvel Mekke bu müthiş gerilik içinde en sefil hayatı sürüyordu.
Fakat bu on sene ne muazzam bir inkılâba şahit oldu!..
Yahudilik, Medine halkının kulaklarında mütemadiyen çınlayan bir dindi.
Fakat Araplar, ancak Muhammedin ruhları titreten sesini duyduktan sonra uykularından uyandılar ve yepyeni, samimî bir hayata birdenbire kavuştular.» (D «İns and outs of Meso-ptamia» nın sahibi diyor ki : «Araplar derecesinde birbirinden ayrı bir millet bulmak müşküldü.
Fakat birdenbire bir mucize vukubuldu.
Şahsiyetine güvenen v& insanları Allah yolunda irşat davasiyle ortaya çıkan bir adam, birdenbire imkânsız olan şeyi yaptı, yani bu birbiriyle döğüşen, didişen insanları birleştirdi.» (2) Kont Boulainvelliers, Muhammedin Hayatı unvanlı eserinde diyor ki : (3).
«İster büyük mürşidin (Hazreti Muhammedin), ister en güzide insanlardan olan Ashabının hayatını, yahut ister onların fethettikleri muhtelif memleketlerde tatbik ettikleri hareket tarzını veya onların cesaret, fazilet ve hissiyatını nazarı itibara alalım : İlk müslümanların hayatında karşılaşacağınız hâdiseler derecesinde tarihin iftihar edeceği hâdiselerin bir eşine tesadüf edemeyiz.» (1) Muhammedin Hayatı.
Faaü: 7 (2) Sahiıe: 99 (3) İngilizce tercüme S: 5 (1) Yani Kur'an nazire yapılmıyacak en yüksek eserdir, S, 17 «En güzide Arap muharrirlerinin, kıymet itibariyle Kur'ana eş olabilecek bir şey yazmamaları, hayretle karşılanacak bir şey değildir» (1).
Bosworth, Smith, Muhammed'in Hayatı unvanlı eserinde şu sözleri söylüyor: «Kur'an, Muhammedin daimî mucizesidir ve hakikaten Kur'an bir mucizedir.» Yahudi âlim ve müdekkiki Hirshfield diyor ki: «Hiçbir millet, Arapların islâmiyeti kabul sayesind^ medeniyete girmeleri derecesinde süratle medenileşmemiştir.» «Kur'an, haiz olduğu ikna kuvveti, belâgati ve inşası itibariyle kâbına erişilemiyecek bir kitaptır.» «İslâm âleminde bütün ilim ve irfan şubelerinin hayrete şayan inkişafı, dolayısiyle Kur'an sayesinde olmuştur.» Doktor Stengass şu fikirdedir: «Kur'anı, edebî ve bediî kıymetlerle ölçmek kâfi değildir.
Onu, yaptığı tesir ile ölçmek lâzımdır.
Mademki Kur'an, dinleyicilerinin kafalarına ve kalplerine bu derece kudretli ve kanaatbahş bir surette hitap ederek karmakarışık ve birbirine düşman unsurlardan toplu bir heyet vücuda getirmiş, bu heyete o zamana kadar Arapların kafasında hükümran olan fikirlere nisbetle çok yüksek fikirler aşılamıştır, o halde onun belâgati mükemmeldi, çünkü onun sayesinde vahşi kabilelerden medenî bir millet vücut bulmuş ve tarihe yeni bir hız verilmiştir.» Kur'anın, kendisini ilk dinleyenler üzerindeki tesiri, sdnra onun bütün dünyada başardığı manevî inkilâp, onun bir değil fakat müteaddit milletleri inhitattan kurtararak manevî tealiye sevketmekte ihraz ettiği muvaffakiyet, onun eşsizliğini teyit eden yegâne delil değildir.
Onun eşsizliğini isbat eden başka deliller de vardır.
Bunlar onun pek zengin bir fikir hazinesi olması, üslûbunun son derece güzelliği ile temayüz etmesidir.
Bu iki sıfatı onun tesirine ilâve etmekle Kur'anı, ^ıiçbir kitabın ihraz edemediği yüksekliğe isal eden, ona eş olacak herhangi kitabın vücuda getirilememesine saik olan sebepleri anlamış oluruz.
J Kur'anın dinleyicileri üzerindeki tesirin sebebi, esrarengiz değildir.
Bilâkis bu cihet son derece açıktır.
Kur'an tarafından irat olunan fikirlerin kalpleri heyecanlandıran en güzel üslûp ile ifadesi, ona, insanları hayatın hakikî gaye ve hedefine doğru yürütmek kudretini vermiştir.
Kur'an, insanları şaşırta gelen bütün büyük ve karışık din meselelerini aydınlatmış ve insanın ilerlemesi ve yükselmesi yolunda hiçbir engel bırakmamıştır.
Bundan dolayı Kur'anın isimlerinden biri: Burhan'dır.
Ona «Burhan» demekten maksat, kalpleri fethetmek yolunun «Burhan» olduğunu göstermektir.
Sonra Kur'anın bir ismi de «Nur» dur.
Çünkü Kur'an, bütün gizli esrar ile, bütün karanlıklarla mücadele eder.
Sonra Kur'anın bir ismi de «Beyan» dır.
Yani Kur'an herşeyi açıklayan ve ortaya çıkarandır.
Filhakika, Kur'an bütün din meselelerini kaplayan bütün karanlıkları yırtmış ve herşeye vuzuh vermiştir.
Kur'an dini tekmil ettiğini, insanın manevî ve ruhanî yükselişi için lâzım olan bütün hakikatleri ifade ettiğini beyan etmekle kalmaz, bundan başka tam manasiyle hak olduğunu ve aleyhinde ileri sürülen ve ileri sürülecek olan bütün itirazlara cevap verdiğini de beyan eder.
«Onların sana karşı irat edecekleri hiçbir misal veya itiraz yoktur ki biz ona doğru bir cevap vermiş ve en güzel surette tefsir ve izah etmiş olmıyalım» der.
(25: 33) Kur'anm diriltici ve yaşatıcı fikirlerinin nasıl bir üslûp ile ifade o¬ lunduğunu da göstermek icabeder: Kur'anın fasahat ve belâgati umumiyetle kabul olunmuştur.
İngiliz müsteşriki ve Kur'an mütercimi Sale der ki: «Kur'an, Arapların en asil kabilesi olan Kureyşin lisaniyle nazil olmuştur.
Başka kabilelerin lehçeleri ona pek az karışmıştır.
Kur'an, muhakkak ki, Arap dilinin en kıymetli ölçüsüdür...
Kur'anın üslûbu umumiyetle güzel ve seyyaldir.
Bilhassa Allanın azamet ve şanını anlatan âyetlerin üslûbu son derece ulvî ve muhteşemdir.» Kur'anın, lisan ve üslûp itibariyle eşsizliği, onun Arapça üzerinde ihraz ettiği daimî hâkimiyetle sabittir.
Arap edebiyatının fasahat ve belâgati Kur'an ile ölçülür.
Arap lisanını yaşatan eser, bu kitap olmuştur.
Arap lisanını, nisyan köşelerinden çıkararak onu bir medeniyet unsuru yapan Kur'an, bu lisan üzerindeki hâkimiyetini yaşattıktan başka müs¬ lümanların bütün medenî tealileriyle beraber hâkimiyetini zerre kadar kaybetmemiş ve birçok muhitlerde Arapçanın yerli lisanlara bedel, millî lisan olarak kabul edilmesine saik olmuştur.
Arapların islâmiyetten evvel de edebiyatları vardı.
Arapça islâmiyetten evvel de, şiir lisanı idi.
Fakat bu şiirin ufku çok dardı.
Arap şairlerinin en çok ileri gittikleri vadiler, kadınları, silâhları, atları, develeri methetmekti.
İslâmiyetin zuhuru sıralarında Arapça da, diğer Samî lisanların akıbetine uğramak, onlar gibi ölü lisanlar sırasına geçmek tehlikesiyle karşılaşmıştı.
Fakat bu lisan Kur'an sayesinde, Atlas Okyanusunun sahillerinden başlıyarak Mavera-ün-nehre kadar uzanan ve daha ilerilere giden medeniyet manzumesinin lisanı oldu.
Bugün de Arap lehçeleri ayrılmakla beraber edebî Arapça, Kur'an diliyle yazılmaktadır.
Bazı Avrupalı münakkitler, Kur'anın başından sonuna kadar ayni derece beliğ olmadığını söyliyerek hata ederler.
Bunlara göre ilk nazil olan sûrelerle son sûreler arasında belagat farkı vardır.
Mekkî sûrelerin, son derece ahenkli, hararetli ve heyecanlı olmasına mukabil Medenî sû- reler ayni ahenk, hararet ve heyecanı muhafaza etmiyor, derler.
Fakat bunlar bu dâvada da yanılıyorlar.
Mekkî sûrelerin ahenkli olduğunu söylemekten maksat, onların dinleyicileri üzerinde tesir icra etmek için sun'î bir kuvvete istinat ettiklerini söylemekse bunun kadar yanlış bir şey olamaz.
Kur'anın başlıca farikalarından biri tasannu'dan azade olmasıdır.
Kur'anın lisanı son derece sade ve tabiîdir.
Sadelik ve tabiîlik içinde özlü ve kuvvetlidir.
Bu kuvvet, tabiî bir seyyaliyet neticesidir.
Yükseklerden akan bir ırmağın cereyanındaki kuvvet gibi kuvvetlidir.
Carlayle'ın dediği gibi: «Kur'anın meziyeti, samimiyet, yalnız samimiyet, ve her vech ile samimiyettir.» Mekkî sûrelerin ahenkli olması onların ifade ettiği muazzam fikirlere çok uygundur.
Bu vadide de Mekkî sûreler ile daha sonraki sûreler arasında bir fark yoktur.
Bunun başlıca delili, bu sûreleri her devirde dinliyenler üzerinde ayni tesirin hâsıl olmasıdır.
Kur'anın Mekkî sûreleri ile Medenî sûreleri arasındaki belagat yalnız mevzulara göre değişiyor.
Mekkî sûrelerin mevzuu Allanın birliği, kudreti, azameti ve hâkimiyetidir.
Mevzuun azamet ve ihtişamı, onun üslûbiyle hem-ahenktir.
Bu sûreler insanın ruhuna hitap ederek onu, kendisini teemmül ve tefekküre, kendisini görmeğe davet ediyor.
Onun için bu sûrelerin üslûbu ulvî, heyecanlı ve ahenklidir.
Mekkî sûrelerin hedefi herkesin şuurunda Allanın varlığına, vahdaniyetine, azametine dair canlı bir iman vücuda getirmek, insanın bu hayat hedefine varmasını temin edecek bir hamle yaratmaktı.
Medine sûrelerinin gayesi ise, insanları hayatın hedefine götürecek yolu göstermek, bu yolda nasıl gidileceğini, bu merhalelerin nasıl aşılacağını izah etmektir.
Onun için bu sûreler daha uzundur.
Doktor Stienges bu mevzuu çok güzel muhakeme ettiğinden onun sözlerini naklediyorum: «Kur'anın mütenevvi mevzularla meşgul olduğunu nazarı dikkate aldığımız takdirde bütün bu mevzularm ayni şekilde ifade olunmalarını beklemek doğru olmaz.
Hazreti Muhammedin siretini en son yazan Ludolf Kehl'in dediği gibi Kur'an bir itikat ve ahlâk mecmuası ve bir ruhanî kanunlar kitabıdır.
Sonra Kur'an hayatın mütenevvi şubeleriyle meşgul olur.
Bu mevzuların herbirine göre üslûbun değişmesi kadar tabiî birşey olamaz.
Onun için Kur'an, Allahın vahdaniyetini en ulvî ve muhteşem üslûp ile ifade ederken, gündelik hayatm umumî ve hususî dinî vazifelerini de daha sade ve daha seyyal bir üslûp ile ifadeyi tercih eder.» İKİNC İ BÖLÜ M DİNİN ESASLARI 1 — Allahın birliğine inanmak.
(A) İslâmın yıktığı muşrlklik: Çeşit çeşit ilâhlara inanmaktan doğan müşriklik — Şahıslara karşı müfrit hürmetten doğan müşriklik — Yaratılan şeylere aşırı derecede bağlanmaktan doğan müşriklik — Harikulade hâdiseler — Din Ulularına baş eğmek — Allaha yaraşan ibadetleri başkalarına yapmak — Bilinmiyeni bilmek iddiaları — Gizli kuvvetlerin tesirine inanmak — Hurafeleri ortadan kaldırmak, kefaret ve şefaatin yanlış anlaşılmasından doğan müşriklik — Ecram-ı semaviyeye tapmaktan ileri gelen müşriklik — Allahdan başkasımn adına yemin etmek — Allahın iradesine insan iradesi karıştırmak — Müşriklik izini taşıyan sözler ve hareketler — Türbelere ve kabirlere perestiş — Riyakârlık manevî müşrikllktir.
(B) İslâmın kurduğu tevhid: Tevhidin kemali — İslâm nazarında insan.
(C) Allahın isimleri ve sıfatları: Cemal sıfatları — Celâl sıfatları — Kemal sıfatları — Tenzih sıfatları.
2 — Meleklere inanmak.
Eski dinlerde melek telâkkisi — İslâmın melek hakkındaki telâkkisi — Meleklerin vazifeleri.
3 — Allahın kitaplarına inanmak.
Kur'anın İlâhî Kitaplar hakkındaki beyanı — Kitap ehli olanlar, Kitap ehli benzerleri, Kitapsızlar — Din birliği — Dinin kemali ve Kur'anın ebedî hükmü — Peygamberliğin son bulması.
4 — Peygamberlere inanmak.
5 — Ahirete inanmak.
Belli başlı dinlerin ahiret hakkındaki İtikatlarının esasları — Ahirete yakinen inanmak — Ahiret, dünya hayatının gayesidir — Ahiret inkâr edilemez — Dünya ile ahiret arasındaki bağlantı — Kıyamet — Kıyametin vasıfları — Kıyametin mahiyeti Hesap kanunu Hesap kanununun esası — Mizan — A'mal defteri — Ahiret itikadının dünyada tesiri — Milletlerin a'ma} defteri — Cennet ve Cehennem.
6 — Kaza ve kadere inanmak.
DÎNİN ESASLARI 1.
ALLAHIN BİRLİĞİNE İNANMAK Kur'anın en büyük konusu, Allahın varlığını ve birliğini anlatmaktır.
Kur'an, Allahın varlığmı ve birliğini anlatmakla açılır ye onunla son bulur.
Kur'anın hemen her sûresinde ye her sahifesinde bu konu ile karşılaşırsınız.
Kur'anın bu konuya dair anlattıklarını kavramak için bilhassa şu noktaya dikkat gerektir: Kur'an, Allahın birliği itikadına asıl saffetini vermiştir.
Kur'an, her Peygamberin bu itikadı öğrettiğini, bütün dinlerin bu esaslı itikada dayandığını bildirir.
Her Peygamberin gönderildiği millete ^lk sözü, «Allaha ibadet edin, ve ondan gayrı bir tapacak tanımayın!» demektir (1) Kur'an, bu itikadını bütün Peygamberler tarafından öğretilen cihanşümul bir itikat olduğunu bildirerek der ki: «Ya Muhammed senden evvel hiçbir Peygamber göndermedik ki ona, Benden başka tapacak yoktur, yalnız Bana tapın! diye vahyetmiş olmayalım» (2).
Fakat yine Kur'an, bu itikada her dinde müşriklik karıştığını haber verir ve islâmın bu itikada asıl saffetini vermiş olduğunu ve bütün insanların bu esas itikada sarılmaları gerekleştiğini, insanların ancak bu tertemiz itikada sarılmak sayesinde anlaşılabileceklerini bildirerek der ki: «Ey kitap ehli, geliniz, aramızda birleşeceğimiz bir kelime üzerinde toplanalım.
O da: Allahtan başkasına kulluk etmemek, Ona hiçbir şerik koşmamak, Allahtan gayrı içimizden bazılarını Tanrı edinmemektir» (3).
Bu âyet yeryüzünde bütün milletlerin muhtelif dinlerdeki müşterek esasları bularak anlaşmalarını istiyor ve asıl müşterek esasın bütün insanlık âlemi tarafından kabul olunacak dinin başlıca itikadı olduğunu beliıjtiyor.
Çünkü Isa gibi, Rama gibi, Ehremen gibi varlıkları Tanrılaştırmak, sonradan ortaya çıkarılmış birtakım yeniliklerdir.
Bütün dinler arasındaki hakikî ve müşterek esas ise, bütün Peygamberler tarafından bildirilen tev- (1) Hûd sûresi; âyet, 25, 65, 73, 84.
(2) Enbiya sûresi; âyet 25 (3) Âli tmran sûresi, 64 hid itikadıdır.
Onun için Kur'an-ı Kerim herşeyden önce, bu itikadı, bütün saffetiyle ihya etmiş ve onu bütün kemali ile yaşatmıştır.
Tevhid (Allanın birliği) itikadı, yer yüzündeki bütün dinler arasında müşterek esas, ve bu itibar ile bütün insanlar arasında anlaşmayı sağlayacak en sağlam temel olduğu gibi bütün ruhanî bilgilerin de ana kaynağıdır, bütün ruhanî hakikatleri kavrayışın esas desteğidir; bütün ahlâkî faziletlerin ve yararlı faaliyetlerin temel taşıdır.
Bu itikada sarılanlar, yanılabilirler ve birtakım suçlar işleyebilirler; fakat yarlıgayıcı ve esirgeyici kudretin kendilerini koruduğunu ve kurtardığını, onları af ve mağfiretiyle destekleyerek ayağa kaldırdığını hissederler.
Yeter ki bu itikat, ruhlarında bütün saffet ve samimiyetiyle yaşasın ve içlerini aydınlatsın (1).
îslâmm yıktığı müşriklik : Kur'an-ı Kerimin tevhid itikadını yaymağa başladığı sırada Arabistanın içi de, dışı da türlü türlü karanlıklar, sapıklıklar ve müşriklikler içinde yüzüyordu.
Müşriklik bütün dünyayı kaplamış ve insanlığın ruhunu tefessüha uğratmıştı.
Bu yüzden Hazreti Peygamber herşeyden önce müşriklikle savaşmış ve onun kâkünü kırmak için uğraşmıştı.
Hazreti Peygamberin Mekke'de yaşadığı on üç yıl içinde bütün gaye ve hedefi müşrikliğe karşı açtığı savaşı bütünlemek, ve bu yolda en kesin zaferi kazanmaktı, insanlığın en büyük kurtuluş savaşı bu savaştı.
Çünkü bu sayede, ruhları körleten, dimağları çürüten, kolları bağlayan, a¬ yakları zincirleyen, elhasıl insanlığı geriliğe mahkûm eden bütün engeller ve sebepler ortadan kalkmış olacak ve beşeriyet hakikî hürriyete kavuşacaktı.
Hazreti Peygamberin müşrikliği ortadan kaldırmak için tuttuğu hareket tarzını şöylece hulâsa edebiliriz : .
1.
Çeşit çeşit ilahlara inanmaktan doğan müşriklik : ilâhların taaddüdü, yani çokluğu itikadını baltalamak, Islâmın en büyük hedeflerinden biridir.
Hıristiyanlar üçe, mecusîler ikiye tapıyorlardı.
Hind milletleri de bunlara yakındı.
Hintliler, Allaha ait en göze çarpan, en mühim sıfat ve hususiyetlerin: yaratmak, yaşatmak ve öldürmek olduğuna dikkat etmiş ve bunlara mukabil Brahma, Bişen ve Behiş isimlerini icadederek bunları esas tanımışlardı.
Mecusîler dünyadaki bütün fiil ve hareketlerin birer tezat teşkil ettiğine dikkat etmişler ve cihanda nur ve zulmet, ulviyet ve süfliyet, sağ ve sol, yumuşaklık ve katılık, gece ve gündüz, hayır ve şer, uysallık ve hırs, vahdet, ve kesret, gurur ve tavazu, doğruluk ve eğrilik (1) Nisa sûresi, âyet 47 «Hiç şüphe yok ki Allah kendisine şirk koşmayı affetmez.
Bundan başka dilediği kimselerin günahlarını affeder.» görmüşlerdir.
Bu zıtlan bir tek Allahın yaratamayacağına kail olarak iki ilâha inanmışlar ve bunların birine Yezdan, diğerine Ehremen demişlerdir.
Kur'an-ı Kerim müşrikliğin bu çeşidini kökünden baltalar.
Mecusîler, ayni Allahın hem hayrın, hem şerrin halikı olamıyacağını söylüyor ve onun için hayrın halikıne Yezdan, şerrin halikme Ehremen diyorlardı.
Kur'an-ı Kerim bu itikat ile mücadele ederek bizim ha^ır ve şer dediğimiz şeylerin hepsini Allahın yarattığını söyler.
Çünkü bizim hayır ve şer dediğimiz şeylerin hayır veya şer olmaları kullanışlarına bağlıdır.
Yoksa o şeyler bizatihi ne hayırdır, ne de serdir.
Onlara hayır denilmesi, doğru dürüst bir şekilde kullanılmaları ve kendilerinden istifade olunması yüzündendir.
Onlara şer denilmesine sebep, fena bir şekilde kullanılmaları ve bu yüzden zarar vermeleridir.
Meselâ ateş, bizatihi ne hayırdır, ne de serdir.
Belki hayır için kullanılırsa hayır, şar için kullanılırsa serdir.
Herşey böyledir ve dünyada mutlak hayır, mutlak şer o¬ lan birşey yoktur.
Onun için Kur'an, şerri Allaha nisbet etmez.
İnsana "nisbet eder.
Ve: «Sana gelen her iyilik Allahdandır.
Sana gelen her fenalık ise kendindendir» (1).
«İki misli erişmiş olan bir felâkete uğradığınız zaman dediniz ki; bu, neden böyle oldu? De ki: Bu felâket sizin kendinizdendin.
Onun sebebi sizsiniz.
Muhakak ki Allah herşey üzerinde kudret sahibidir» (2).
Hulâsa, şer, bizim kendi sui istimalimizdir.
Yoksa bizim şer tanıdığımız şeyler, iyi kullanılırsa mahzı hayır olur.
Onun için Xllah birdir.
Ve herşeyi O yaratmıştır.
Kur'an-ı Kerim şu âyetle bu bahse en kesin neticeyi verir : «Hak tealâ buyurdu: İki mabut edinmeyin.
O, ancak bir tek mabuddur.
Yalnız Benden korkun.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur» (3).
2.
Şahıslara karşı müfrit hürmetten doğan müşriklik \: İnsanları müşrikliğe saptıran belli başlı sebeplerden biri de birtakım şahsiyetlere ve şeylere gösterilen aşırı saygı ve sevgidir.
Hazreti İsaya, Rama'ya, Krişna'ya gönderilen aşırı tazim de bunları ilâh saymağa saik olmuştur.
Kura'n-ı Kerim bu aşırı hareketleri, bu ifratları kat' iyyen hoş görmez ve bu şekilde hareket edenlere en şiddetli ihtarlarda bulunarak der ki: «Ey kitap ehli!.
Dininizde haddi aşmayın, Allaha karşı hak olmı- (1) Nisa sûresi, âyet: 78 (2) Âli tmran sûresi, âyet: 165 (3) Nahl sûresi, âyet; 51 yanı söylemeyin.
Meryem oğlu Mesih İsa sade Allahın elçisidir» (1).
«Mesih hiçbir vech ile Allahın bir kulu olmaktan asla çekinmez, en yakın melekler de öyle, her kim Ona kulluk etmekten çekinir ve kibirlenirse, bilsin ki, O, yarın hepsini toplayıp huzuruna getirecek» (2).
«Allah, Meryemin oğlu Mesihtir, diyenler, muhakak ki kâfir oldular.
De ki: Meryem oğlu Mesihi de, anasını da yer yüzündekilerin hepsini de Allah helak etmek isterse kim Ona mani olabilir? Bütün göklerin, yerin, ve aralarındaki herşeyin mülkiyeti Allahındır.
Dilediğini yaratır, ve her şeye kudreti yeter» (3).
«Hani, Allah Meryem oğlu Isaya dedi ki: «Sen mi insanlara Allahı bırakarak beni ve anamı iki mabud edinin dedin? îsa, hâşâ, dedi, seni tenzih ederim.
Hak olmayan bir sözü söylemek bana yaraşmaz.
Söyledimse malûmundur elbet, içimde olanı Sen bilirsin.
Ben ise Senin bildirmediğin hiçbir şeyi bilmem.
Bilinmeyen herşeyi bilen ancak Sensin.
Onlara yalnız bana emrettiğini söyledim.
Tanrım ve Tanrınız olan Allaha tapın dedim» (4).
Kur'an-ı Kerim bütün bu ifratlara karşı geldiği gibi Peygamberlerin Peygamber olmaktan önce Allahın kulu olduklarını bildirdi.
Onun için Hazreti Peygamber Kur'an diliyle der ki: «De ki Ya Muhammed: Ben sizin gibi insandan başka birşey değilim.
Bana vahyolunuyor ki Tanrınız bir tek Tanrıdır» (5).
Nitekim islâmın direği olan şehadetlerin ikincisinde: «Bilirim bildiririm: Muhammed Allahın kuludur ve Peygamberidir» deriz.
Bir rivayete göre Resuli Ekrem bazı kâfirlere beddua etmek istemiş (6), fakat derhal şu âyeti kerime nazil olmuştur : «Ya Muhammed! Senin bu işle alâkan yoktur.
(Sen, hiçbir hükme malik değilsin, Allahın bir kulusun ve yalnız Onun emrini yerine getirmekle mükellefsin, o kâfirlere veya düşmanlara hiçbir şey yapamazsın) Allah, ya onların tevbelerini kabul eder, yahut nefislerine zulüm ettikleri için onları azaba uğratır» (7).
Yine bir rivayete göre Hazreti Peygamber, kâfirlerden bazılarının islâmiyete girmelerini çok özlüyordu.
Derhal bu âyeti kerime nazil oldu: «Sen dilediğini hidayete erdiremezsin!» (8), Hazreti Peygamber, oğlu çok değerli müslümanlar arasında bulunan Abdullah ibn Ubeyy için (1) Nisa sûresi, âyet; 170 (2) Nisa sûresi, âyet; 171 (3) Maide sûresi, âyet; 19 (4) Maide sûresi, âyet; 119-120 (5) Kehf sûresi, âyet; 111 (6) Sahih-i Buharî; Uhud gazası.
(7) Âli İmran sûresi, âyet; 128 (8) Kas as sûresi Allahın af ve mağfiretine nail olmak üzere dua etmişti (1).
Derhal şu âyeti kerime nazil oldu: «Onlara ister mağfiret dile, ister dileme, onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de Allah onlara mağfiret edecek değil» (2).
Bütün bunlar Hazreti Peygamberin bir kul olduğunu ve kulluğun Peygamberlikten evvel geldiğini belirtmek içindir.
Hazreti Peygamber de halkın kendisini meth-ü senada ileri gitmemesini daima ihtar eder ve «Yahudilerle Hıristiyanlar gibi beni methetmeyiniz» derdi (3).
Kur'an-ı Kerim şahısları ilâhlaştırmağı asla kabul etmez ve buna engel olacak tedbirleri gösterir.
S.Yaratılan şeylere aşırt derecede bağlanmaktan doğan müşriklik: Müşrikliğin en büyük zararı, insanı Allahdan çevirerek insana veya yaratılan başka birşeye bağlaması, sevgisini ve saygısını, onun üzerine toplamasıdır.
İslâm dini buna, karşı gelmiş ve gönülleri Allaha bağlamıştır.
Çünkü diğer bağlantıların hepsi boştur ve insana birşey kazandırmadıktan başka yığın yığın zararlar verir.
Zira insanın maneviyatını alçaltır ve düşürür.
Hazreti Peygamber, bu noktayı belirtmeğe çok ehemmiyet vermiş ve: «Ben, anam için Allahdan af ve mağfiret diledim.
Fakat dileğim kabul olunmadı» demiştir (4).
«En yakın akrabalarını inzar et» âyeti kerimesi nazil olduğu zaman Resuli Ekrem ailesini toplayarak «Ey kureyş, ey Abd-ul-Muttalib oğulları, ey Abbas ey Safiye, ey Fatıma! Benim malımdan ne isterseniz verebilirim.
Fakat Allah nezdinde sizin için birşey yapamam» demiştir.
Kur'an-ı Kerim de birçok âyetlerinde Allahdan başkasına iltica etmenin, baş vurmanın kâr etmiyeceğini, çünkü Ondan başkasının bir kudret ve salâhiyeti bulunmadığını anlatır: «Ya Muhammed, de ki: Tanrıdan başka, tapacak olarak ileri sürdüklerinizi çağırın, onların üzerinizden bir sıkıntıyı kaldırmağa, yahut onu çevirmeğe kudretleri yoktur.
(Onların yardımlarını dileyip çağırdıkları mabutların) kendileri, onlardan Allaha en yakın olanı Tanrılarına yaklaşmak için vesile ararlar.
Tanrılarının rahmetini umarlar, azabından korkarlar.
Çünkü Tanrının azabı, sakınılmağa değer» (5).
Jf.
Harikulade hâdiseler : Müşrikliğe sebep olan vesilelerden biri de harikulade sayılan hâdiselerin yanlış anlaşılmasıdır.
Çünkü her kimden harikulade görülen bir (1) Sahih-i Buharî.
Kitab-üt-Tefsir, Tevbe sûresinin tefsiri.
(2) Tevbe sûresi, âyet; 79 (3) Buharî.
Kitab-ül-Enbiya (4) Sahih-i Müslim, yti-ioliT' (5) Isrâ sûresi, âyet; 56 ve 57 hareket sâdır olursa, halk onu mabut saymamakla beraber, onunla mabut arasında bir münasebet bulunduğuna ve onun için yaratma kudretini haiz olduğuna inanıyor ve bu yüzden bu çeşit hareketler kimlerden sâdır olursa onları beşer üstünü sayıyor, enbiya ile evliyayı da ayni şekilde karşılıyarak müşrikliğe sapıyor.
Hazreti İsa bugün dahi milyonlarca insan tarafından bir ilâh veya ilâhın oğlu sayılıyor ve müşriklik vesilesi olarak kullanılıyor.
Kur'an-ı Kerim, müşrikliğin bu çeşidini de tasfiye etmiş ve bu bahse ait hakikatleri aydınlatmıştır.
Kur'ana göre mucizeler, şu veya bu kimsenin değil, Allahın elindedir.
«Kâfirler, ne olurdu.
Muhammede Tanrısı tarafından bir âyet (bir mucize) verilseydi! dediler.
De ki, Allah bir âyet göndermeğe kadirdir, fakat onların çoğu bilmezler.» En'am sûresi.
Nübüvvet ve Risalet, mucizeye bağlı değildir.
Nübüvvet ve Risaletin sabit olması için mucize göstermek, bir zaruret teşkil etmez.
Kur'an bunu beyan ederek der ki: «Kâfir olanlar, ne olurdu, derler, ona Tanrısı tarafından bir mucize gönderilseydi! Halbuki sen yalnız bir münzirsin (İnzar edicisin, tutulan yolun fena encamını apaçık, dosdoğru ve bütün şiddetiyle anlatan bir Peygambersin) ve her kavmin hidayet rehberisin.» «Onlar, yani kâfirler, topraklardan bir pınar kaynamadıkça, yahut hurmalar ve asmalarla dolu bir bahçe sahibi olarak bu ağaçların arasından çağlayanlar akıtmadıkça, yahut, dediğin gibi gök yüzünü tepemize parça parça indirmedikçe, yahut Allah ile meleklerini küme küme getirmedikçe, yahut cevahirden bir ev sahibi olmadıkça, yahut gök yüzüne yükselmedikçe sana inanacak değiliz.
Bununla beraber bize okuyacağımız bir kitabı getirmedikçe gök yüzüne yükselmiş olduğuna da inanacak değiliz.
Ya Muhammed de ki: Tanrımın şanı yücedir.
Ben Allah elçisi olan bir beşerden başka bir şey değilim.» Isrâ sûresi.
Hazreti Peygamberin, yığın yığın mucize isteyen kâfirlere verdiği cevap, Risaletin doğruluğunu kabul için mucizeye lüzum bulunmadığını anlatıyordu.
Çünkü Peygamberin getirdiği doğru kitap, Risaletinin doğruluğunu isbata kâfi idi.
Mucizeye gelince, o, Peygamberin elinde değil Allahın elindedir.
Allah onu dilerse gönderir.
Nitekim şu âyet bunları büsbütün açıklamaktadır : «Onlar, dediler ki, ne olurdu, Muhammede Tanrısı tarafından bir âyet gönderilmiş olsaydı.
De ki: âyetler, Allah nezdindedir.
Ben ise ancak apaçık ihtar ediciyim.
Onlara okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Halbuki bu kitapta, inanan insanlar için rahmet ve öğüt vardır.» Ankebut sûresi.
5.
Din ulularına baş eğmek : Müşrikliğe yol açan bir sebep te, bir takım din ulularının dilediklerini yasak etmeleri, dilediklerini hoş görmeleri ve böylece kendilerine bambaşka bir mahiyet verilmesine yol açmaları idi.
Nitekim böyle olmuş ve bir takım kimseler, Kar'anın dediği gibi: «din âlimlerini ve dervişlerini birer Tanrı edinmişlerdi» Tevbe sûresi.
İslâm olmadan önce hıristiyan olan Hâtem oğlu Adiyy bu âyeti kerimeyi dinlediği zaman Hazreti Peygambere «Biz din rehberlerimizi, Tanrı olarak tanımıyorduk» demişti.
Buna karşı Hazreti Peygamber «Onlar, istedikleri şeye haram, istedikleri şeye halâl demiyorlar mıydı?» buyurdu.
«Evet» dedi.
Hazreti Peygamber de «işte onları Tanrı edinmek budur» dedi (1).
Çünkü halâl ile haramı beyan etmek Allaha aittir.
Peygamber ise, bunları yalnız tebliğ eder.
Yoksa müstakil bir sâri' (bir yasacı) değildir.
Kur'an-ı Kerim, bu noktaya en büyük ehemmiyeti verir ve Peygamberin yalnız bir Resul olduğunu açıklayarak: «Muhammed, kendisinden önce nice Resuller gelmiş bir Resulden ibarettir» (2).
«Meryem oğlu Mesih Isa, Allahın Resuli idi» (3) der.
6.
Allaha yaraşan ibadetleri başkalarına yapmak: Müşrikliğin sebeplerinden biri de Zat-ı Kibriyaya lias olan birta kim ibadetleri, fiilleri daha başkalarına karşı göstermek, Allaha has o¬ lan ibadetlerde, sıfatlarda, başkalarına pay ayırmak, daha sonra bu başkalarını Allahın zatına da ortak saymaktır.
Kâfirler ile daha başka mezhep sahipleri, Allaha karşı secdeye kapandıkları gibi putlarına da, din uluları saydıkları kimselere de secdeye kapanırlar, padişahlara, prenslere ve büyük adamlara karşı da ayni şekilde hareket ederlerdi.
Hazreti Peygamber bütün bunları şiddetle menetti.
Meselâ İsrail oğulları arasında tazim secdesine, muhabbet secdesine cevaz verilmişti.
Nitekim Yusuf'la buluştukları zaman ana ve babası ona secde etmişlerdi.
Fakat islâm dini, tevhid itikadını son kemaline eriştirmek istediği için bu çeşit secdeleri de yasak ederek secdeye kapanmağı Allaha hasretmiştir.
Kays bin Sa'd şu vakayı anlatıyor: «Bir aralık Hiyre'ye gitmiştim.
Orada halkın Mirzbanlardan birine secde ettiklerini gördüm.
Kendi kendime dedim ki: Resuli Ekrem, kendisine secde edilmeğe daha çok lâyıktır.
Yolculuktan geri dönünce Peygamberin yanına gittim ye «Hiyre'deydim.
Oradakilerin Mirzbanlardan birine secde ettiklerini gördüm.
Sen ise, Ya Resulallah secde edilmeğe daha lâyıksın» dedim.
Hazreti Peygamber buna karşı «Kabrimin önünden geçmiş olsaydın, ona secde eder miydin?» diye sordu.
«Hayır» dedim.
Hazreti Peygamber de, böyle birşey yapmayın.
Ben bir kimsenin bir kimseye secde etmelini emretmiş olsaydım, kadınların üzerlerindeki hakları dolayisiyle, kocalarına secde etmelerini emrederdim.» buyurmuştu (4).
(1) Cami'; Termizl; îbn Kesir tefsiri, Tevbe sûresi.
(2) Âli îmran sûresi.
(3) Nisa sûresi.
(4) Sünen; Ebu Davüd, Kitab-ün-Nikâh, Sahife 212 (si^lj» jrij 1^*- ıi 7.
Bilinmeyeni bilmek iddiaları : Müşrikliğin bir sebebi de Allaha has olan ve yalnız onun malûmu olan bir takım bilgilerde kendine pay ayırmak ve böylece Allah ile ortaklık taslamaktır.
Bunun neticesi olarak birçok mezhep erbabı enbiya ile evliyanın gayb ilmine vâkıf olduklarına inanırlar, israil oğullarının kâhinleri ayni iddiada bulunur, Arapların kâhinleri de cinlerden öğrendikleri esrarı faşettiklerini ileri sürerler ve böylece imtiyazlı muameleler görürlerdi.
Kur'an-ı Kerim ile Hazreti Peygamber, insanları müşrikliğe sürükleyen bütün bu iddiaları kökünden baltalamış ve bunların aslı astarı bulunmadığını belirtmiştir.
Kur'an-ı Kerim: (Gaybın anahtarları Onun yanındadır.
Onları ancak O bilir» der (1).
Ve gayb tanılan beş meseleyi tasrih ederek kimsenin bunları bilemiyeceğini anlatır.
Bunlar, gebe kalan kadının erkek mi dişi mi doğuracağı, yarın ne olacağı, yağmur ne zaman yağacağı, insanın nerede öleceği, kıyametin ne zaman kopacağı idi.
Halkın, gayb namına en çok alâkalandığı noktalar bunlardır (2).
Kur'an-ı Kerim, bütün bunları yalnız Allahın bildiğini ve hiçbir kimsenin bilemiyeceğini anlatarak halkın bu yoldaki merakını istismar ederek kendilerine, semavî payeler vermeğe özenen ve insanları müşrikliğe sevkeden bütün iddiaları çürütür ve kendisinin de Hazreti Peygamberin gaybi bilmek iddiasında bulunmadığını apaçık beyan eyler, Bir defa Ansar kızları, Hazreti Peygamberi karşılıyarak bir takım neşideler okudukları sırada «içimizde yarın ne olacağını bilen Allahın Resuli var» manasındaki bir mısraı da inşad etmişlerdi.
Resuli Ekrem, derhal buna mani oldu (3).
Çünkü kendisi Kur'an diliyle: «De ki: Ey Muhammed, Allahın hazineleri bendedir, demiyorum, gaybı da bilmiyorum» (4) buyurmuş ve gaybi bilmenin Allaha münhasır olduğunu bildirmiştir : «De ki, Ya Muhammed, göklerde ve yerlerdeki görünmeyeni Allahtan başka bir kimse bilmez (5).
Böylece islâm dini sihirbazlık, falcılık, kâhinlik, müneccimlik, elhasıl herhangi suretle gaybı bildirmek için başvurulan her çarenin sahteliğini açığa vurmuş, insanların bu yoldan müşrikliğe sürüklenmesine engel olmuş ve beşerin merakını istismar eden bütün hilekârlıkları iptal etmiştir.
8.
Gizli kuvvetlenin tesirine inanmak : Birtakım gizli kuvvetlerin insanlar üzerinde tesir ettiğini iddia (1) En'am sûresi; 59 (2) Sahih-i Buharî.
(3) Sahih-i Buharî, Kitab-ün-Nikâh (4) En'am sûresi; 50 (5) Nemi sûresi 65.
ederek büyü ile, tılısım ile, üfürük ile cinlere ve şeytanlaıja adaklar adamakla, kurbanlar kesmekle bu tesirleri gidermek, elhasıl birtakım gizli kuvvetlerin, hafi tesirlerin insanlar üzerinde tesir ettiğine inanarak bunlara karşı gelmekle meşgul olanlara değer vermek de müşrikliğin apayrı bir çeşididir.
İslâm dinî ve Kur'an-ı Kerim bütün bunların aslı faslı olmadığını söyliyerek hepsini kökünden söküp atar, insanları bu çeşit gizli kuvvetlere karşı beslenen korkuların pençesinden tpnamiyle kurtarır.
Kur'ana göre bütün bu yoldaki iddiaların hepsi yalandır ve insanlara gerekleşen birşey, «yalnız Allaha kulluk etmek ve yâlnız Allahtan yardım dilemektir» (1).
Kur'an-ı Kerim sihir, tılsım vesaireden bahsederken der ki : «Onlar bütün bunlarla bir kimseye zarar veremezler.
Allah ne dilerse ancak o olur.
Onlar, kendilerine zarar verecek ve fayda vermiyecek şeyleri öğrenirler.
Halbuki gayet iyi bilirler ki bu yolda yürüyenlerin ahiretten hiçbir nasipleri yoktur» (2).
Kur'an, sihirbazlığın vehim ve vesveseden ibaret olduğunu anlatır.
Ve Musaya karşı çıkan sihirbazların atmış oldukları iplerin yılana çevrilmiş olmasınm bir hayalden ibaret olduğunu söyler.
(Taha) sûresi.
Ashaptan bazıları bu makule büyücüleri ortadan kaldırmak için onların katledilebileceklerine dair hüküm vermişler (3), V B böylece bunlara karşı beslenen korku ve vehimleri kökünden kaldırarak, onların hiçbir kuvvet ve kudretleri bulunmadığının herkesçe anlaşılmasını temin etmek istemişlerdir.
Sünen sahibi Ebu Davudun anlatışına göre ashaptan biri, Hazreti Peygambere müracaat ederek «Ya Resulâllah, demişti, biz cahiliyet devrinde üfürükçülük gibi işlerle meşgul olurduk.
Şimdi buna dair ne buyurulur?» Hazreti Peygamber de şu cevabı vermişti: «İşe müşriklik karışmıyorsa kendinizi sıkmayınız» Bir defa da hastanın birine Fatiha sûresi okuyarak üfürmüşler, o da iyileşmişti.
Hâdise Hazreti Peygambere arzolunmuş, o da şu sözlerle cevap vermişti: «Üfürükçülük sanatı baştan başa bâtıldır ve asla caiz değildir» Ashaptan biri de Hazreti Peygamberin şu sözü söylediğini naklediyor: fürükçülük, muskacılık ve 3 / müşrikliktir» (4) islâm dini bu çeşit müşrikliği kökünden baltalamıştır.
9.
Hurafeleri ortadan kaldırmak : Müşrik araplar yığın yığın hurafelerin tesiri altında lardan korkarlar, hattâ bu hurafeleri hayatları üzerine eh çok tesir e¬ den, hayatlarını idare eden en belli başlı âmil sayarlardı.
Hazreti Peygamber bütün bu hurafelerin hiçbir aslı astarı, hiçbir kudret ve tesiri r Ü - yaşarlar, bun- (1) Fatiha sûresi.
(2) Bakara sûresi.
(3) Cami' - Termizî ^Ula - Ebu Dâvûd u»^ı j * VV i (4) Ebu Dâvûd, fU^ı j v l (il/ = üzerine sihir ve efsun yazılan kâğıt veya sihir ve efsun okunan iplik.) olmadığını bildirerek hepsinin tılsımını bozmuş ve hepsini yerlere sermiştir.
Meselâ Araplar gulyabaniye, ankaya, umacıya, (intikamı alınmıyan ölünün bir baykuş kılığına girerek mezarının başına dikildiğini ve bana su verin, diye bağırdığını anlatan) hameye ve bunlara benzer birçok hurafelere inanırlardı.
Hazreti Peygamber bütün bunların aslı olmadığını bildirerek kafaları bunların tesirinden kurtarmıştır (1).
Araplar bir dişi deve beş batın doğurur ve beşincisi erkek olursa kulağını yararlar ve onu salıvererek artık ne sağarlar, ne binerler, ne de kullanırlar, onu putlarına nezredilmiş sayarlar ve bu çeşit hayvanlara Bahiyre derlerdi.
Sonra içlerinden birinin başına bir dert geldiği veya hasta düştüğü zaman «dertten kurtulur veya hastalıktan şifa bulursam dişi devem şaibe olsun, yani salıverilen bir hayvan olsun» der, derdden kurtulursa dişi devesini salıverirdi ve artık bir kimse de ondan faydalanmazdı.
Buna da «şaibe» derlerdi.
Bir takım hayvanlara da «vahile» adını vermişlerdi, yani bir koyun dişi doğurursa onu kendilerine, erkek doğurursa ilâhlara ait sayar, ikisini birden doğurursa dişiden dolayı erkeğini de kurban etmezlerdi.
Bir erkek devenin dölünden on batın doğarsa onun sırtına binmeyi, sırtına yük yüklemeyi yasak sayarlar ve istediği gibi otlamak üzere bırakıverirlerdi ve buna da hame veya hamî derlerdi.
Kur'an bütün bu âdetlerin bir takım hurafelerden ibaret olduğunu ve bütün bu itikatların aslı astarı olmadığını bildirmiş ve hepsini ortadan kaldırmıştır (2).
Araplar, güneş ile ayın tutulmasını, birtakım değerli şahsiyetlerin ölümiyle alâkalı bir semavî hâdise sayarlardı ve onun için Hazreti Peygamberin oğlu olan Ibrahimin vefatı sırasında güneşin tutulmuş olmasını, gök yüzünün de bu hâdise dolayısiyle yas tutması şeklinde telâkki etmişler, Hazreti Peygamber, bunu haber alır almaz, bu bâtıl itikadı temelinden yıkan sözler söyliyerek ümmeti irşad etmişti (3).
Araplar birtakım şehaplarm düşmesini de mühim birtakım kimselerin doğmaları veya ölmeleri ile alâkalı sayarlardı.
Bir defa böyle bir hâdise vukubulduğu zaman, Hazreti Peygamber, huzurunda bulunanlara, cahiliyet zamanında böyle bir hâdisenin vukuunu nasıl karşıladıklarını sormuş, onlar da mühim bir şahsiyetin ya doğmuş veya ölmüş olması gerekleştiğini söylemişlerdi.
Hazreti Peygamber derhal cevap vermiş ve bu bâtıl fikre sapmanın değersizliğini belirtmişti (4).
Araplar süt emen çocukların başucuna usturalar koyarak onları cin çarpmasına uğramaktan koruduklarını zannederlerdi.
Bir defa Hazreti Âyişe böyle bir manzara ile karşılaşmış, ve «Hazreti Peygamber (1) Ebu Dâvûd j v ı (2) Maide sûresi (3) Sahih-1 Buharî, bab Salat-il-Küsuf (4) Müsned, İbn Hanbel cilt 1, S.
218 böyle şeylerden nefret ederdi» diyerek bunları kaldırıp atmıştı (1).
Araplar kem nazaradan korunmak için develerinin boynuna birer lâle geçirirlerdi.
Hazreti Peygamber bu çeşit hurafelerim de mücadele etmiş ve bunları da ortadan kaldırmış, (2) hurafelerin ruhları zehirleyerek müşrikliğe yol açmasına imkân vermemek istemiştir.
10.
Keffaret ve şefaatin yanlış anlaşılmasından doljan müşriklik: Müşrikliğe yol açan en mühim sebeplerden biri de şefaat ve keffaret meselelerinin yanlış anlaşılmasıdır.
Bunları yanlış anlamak ve ona göre hareket etmek yalnız Araplara mahsus bir hal değildir.
Hıristiyanlar da aynı hataya sapmışlardı.
Arapların bu yolda hata etmelerinin sebebi, Allahı, kahhar ve cebbar bir hükümdar sayarak onaj yaklaşmak ve kahrından korunmak için yakınlarına sokulmak ve bu sayede hükümdarın gazabından korunmağa imkân bulmak gerektiğini sanmalarıdır.
Bu yüzden Araplar taptıkları putlar hakkında «Bunlar bifcim Allah nezdinde şefaatçilerimizdir» derlerdi (3).
Hazreti Peygamber onların putperestliği ile mücadeleye başladığı zaman: «Bunlara, biz} Allaha yaklaştırsınlar, diye tapıyoruz» demişlerdi (4).
Yahudiler de buna benzer hatalara sapmışlardı.
Bunlara göre İsra- • il oğulları, Allahın gözdeleri idiler ve onun üstün kıldığı millet idiler.
Bu yüzden bunlar: «Biz Allahın oğullarıyız ve sevgilileriyiz» diyorlardı (5).
Kur'an bunlara cevap vererek der ki: «Siz, Onun yarattığı beşer mekulesindensiniz ve Allah dilediğini yarlığar, dilediğine azap eder» (6).
Yahudiler kendilerini Allahın oğulları ve sevgilileri sandıkları için işledikleri kabahatler ve suçlar yüzünden olsa olsa birkaj; gün azaba uğrayacaklarını iddia ederlerdi (7).
Kur'an-ı Kerim onların bu çeşit uydurmalarla kendilerini aldatıp durduklarını anlatarak bu iddiaların boşluğunu açığa vurur (8).
Hıristiyanlar da şefaat meselesi üzerinde hata ederler.
Onlara göre âdemin irtikâp ettiği suç, Isanın beşeriyet uğrunda kanını dökmesi ile ödenmiş, ve onun kanı bir kefaret teşkil ettiği için İsadan sonra onun yerine geçenler de günah bağışlamak ve suç affetmek salâhiyetini kazanmışlardır.
Bu salâhiyet hıristiyan papazlarını Allaha eş ve ortak edinmeğe yol açtığı için, Kur'an-ı Kerim bu noktaya işaret ederek «on- (1) El-Edeb-ül-Müfred JŞ-'J (2) Muvatta', İmam Malik; (3) Yunus sûresi (4)Zumer sûresi (5) Maide sûresi.
(6) Âli İmran sûresi (7) Âli İmran sûresi (8) Maide sûresi.
..
<>Ul vl> S.
180 S.
328 lar din ulularını ve rahiplerini, Allahtan gayrı, Tanrı edindiler» der, (1).
Ve «suç bağışlamasının Allaha ait olduğunu» bildirir (2).
Hıristiyanlara göre kıyamet günü Allahın oğlu olan Mesih, babasının sağ tarafında oturarak halk hakkında hüküm verecektir.
Kur'an-ı Kerim, kıyamet günü Cenabı Hakkın Isaya: «Sen mi, beni ve anamı,, Allahı bırakarak Tanrı edinin» dedin» (3) diye sorguya çekeceğini, onun da: «Ben ancak senin bildirdiklerini onlara bildirdim ve ancak Allaha kulluk edin» diyeceğini anlatır ve «onlara azap edersen, kullarındır, onları bağışlarsan Aziz Sensin, Hakîm Sensin» (4) diyerek hesap sormanın ve suç affetmenin yalınz Allaha ait olduğunu belirteceğini gösterir.
İslâm dini böylece bütün bu yanlış, bâtıl itikatları temelinden yıkar ve Allah nezdinde şefaatin ancak Allahın izniyle olabileceğini bildirir.
Yoksa hiçbir şefaat kâr etmez.
Kâr edecek ve işe yarayacak birşey varsa, insanın kendi amelidir, ve kendi iyiliğidir.
Onun için şefaat ve bütün şefaat, yalnız Allaha aittir ve bunu yalnız Ondan beklemek haktır (5).
Birtakım putlara, adaklara, meleklere, kullara, hurafelere aldanarak veya güvenerek şefaat beklemek boş bir hayaldir.
Ve insanların bu hayal ile oyalanmaları, tam manasiyle, sapıklıktır ve müşrikliktir.
islâm dini müşrikliğin bu çeşidini de baltalar.
11.
Ecramı semaviyeye tapmaktan ileri gelen müşriklik : Müşrikliğe yol açan sebeplerden biri de insanların semavî varlıklarda birtakım kuvvetler ve kudretler sezerek, dünyada görülegelen her tahavvülün semavî varlıkların hareketiyle alâkalı sayılması ve bu yüzden bunlara tapmak ihtiyacının belirmesidir.
Arap müşrikleri de güneşe ve aya secde ederlerdi.
Kur'an-ı Kerim müşrikliğin bu çeşidi ile de mücadele etmiş ve «güneşe de, aya da secde etmeyiniz» (6) demiştir.
Arap müşrikleri, zamanın mukadderat üzerinde hakikî bir müessir olduğunu zannederler, ve zaman, yahut dehr, bizi mahvediyor derler (7), zamandan ve dehrden şikâyet ederler, zamana ve dehre söverlerdi.
Hazreti Peygamber bütün bu telâkkileri tashih etti ve zamanın da, Zatı Kibriya elinde bir vasıtadan ibaret olduğunu, ona sövüp saymanın doğru olmadığını bildirdi (8).
(1) Ali îmran sûresi (2) Tevbe sûresi (3) Maide sûresi (4) Maide sûresi.
(5) Zuhruf, Yasin, Necin, Zumer, En'am, Rum, Bakara, Meryem, Mümin, Enbiya sûrelerinin sarih, kesin ayetlerinin meali bu merkezdedir.
(6) Fussilet sûresi (7) Casiye sûresi (8) Feth-ül-Bari, Şerh-1 Buharî, cilt, 8.
S, 431 wU.li, .ip-V^lı-r; Beyhakî Sahih-i Müslim, smin etmektir.
Araplar yağmurların yağmasını da birtakım yıldızların tesirine atfederler ve bu yolda türlü türlü hayallere saparlardı.
Hazreti Peygamber bu itikadı da doğrultmuş ve yağmurun, mahza Allahın inayetiyle yağdığını anlatmıştır (1).
Hele Hazreti Peygamberin oğlu Ibrahimin vefat ettiği gün, güneşin tutulması, Peygamberin matemine iştirak etmek mahiyetinde telâkki edenlere karşı Peygamberin verdiği cevap son derece kesindi.
Şöyle buyurmuştu: «Güneş ve ay Allahın iki âyetidir.
Ve bir kimsenin ölümü yüzünden küsuf ve husufa uğramazlar» (2).
12.
Alldhdan başkasının adına yemin etmek : Müşrikliğin bir şekli de, Allahdan başkası âdına yer] Araplar Lât ve Uzzâ gibi putları üzerine yemin ederlerdi.; Hazreti Peygamber bunu da ortadan kaldırmıştır (3).
Çünkü müşrikliğin bir şeklidir.
Buna benzer her çeşit yemin de Hazreti Peygamber tarafından yasak edilmiştir.
Hazreti Ömer bir defa anası üzerine yemin etmiş ve Hazreti Peygamber ona bu yasağı hatırlatmış, o da bir daha bu hareketi tekrarlamamıştı (4).
«Kabe hakkiçin» tarzında yeminler de aynı yasağa dahildir.
Hazreti ömerin oğlu Abdullah bir defa birinin Kabe üzerine yemin ettiğini işitmiş, ona «Peygamberden işittim ki Allahtan gayrisi üzerine yemin etmek, müşrikliktir» (5) demişti.
13.
Allahın iradesine insan iradesi karıştırmak' Bazı kimseler, şu veya bu mevkideki kimselerin iradelerini Allahın iradesine uygun, veya ilâhî iradenin ifadesi sayarak hata ederler.
Allahın iradesini bu şekilde şahıslara bağlamak, büyük bir gaflettir ve müşrikliğe yol açan bir suçtur.
Allahın iradesine hiçbir irade karışamaz.
Neseî ile ibn Mace Hazreti Peygamberin insanları bu hatalara düşmekten korunmağa davet eden sözlerini ve ihtarlarını naklederler (6).
Allahın iradesine insan iradesi karıştırmak ta müşrikliğe ^ol açan bir adımdır.
14.
Müşrikliğin izini taşıyan sözler ve hareketler Müşriklikten korunmak için, müşriklik kokusunu taşıyan her şeyden ve her sözden çekinmek gerektir.
Meselâ Araplar içinde çocuklarına Abd-üş-Şems (güneşin kulu), Abd Menaf (Menafin kulu) gibi isimler takanlar vardı.
Allahdan başkasına kulluk etmek islâmca yasak olduğu için Hazreti Peygamber bunları değiştirmişti.
Ve yine «Allahın kulu» manasma gelen Abdullah, Rahmanın kulu manasına gelen Abdurrah- (1) Sahih-i Buharî, ii_i.3Hv l (2) Sahih-i Buharî; Salât-il Küsuf (3) Neseî = a'L-i ;Sünen; jj-^h ûUSylir (4) Sahih-i Buharî, Müslim, Neseî olı_Vı^lW (5) Hakim; 4jj^> (6) Neseî: j>Jldlwli/' ; ibn Mace: jj-iiliylU' ; Ebu Dâvûd, v»Vlyl^r man isimlerini verdi (1).
Hazreti Peygamber, Acemlerin padişahlarına «Şehinşah» yani «padişahlar padişahı» gibi unvanlar vermelerinde de müşriklik sezer, ve bu çeşit unvanları taşıyanların, Allah gazabına uğrayacaklarını söylerdi (2).
Hattâ Hazreti Peygamber, kölelere «kulum, kölem!» diye hitap edilmesini yasak etmiş, bunlara oğlum, kızım, diye.
hitap edilmesini tavsiye etmiştir (3).
Birçok kimseleri işleri ters gider, yahut istedikleri iş olmazsa şeytana küfretmek, lanet okumak, onun yüzünden aksiliğe veya zarara uğramış gibi davranmak itiyadındadırlar.
Nitekim bir defa birinin atı bir taşa çarparak, ürkmüş ve binicini rahatsız etmiş, binici de şeytana küfretmişti.
Hazreti Peygamber bu hareketi beğenmiyerek «şeytana küfretmeyiniz.
Zira bu şekilde hareketle onun gururunu kabartırsınız.
Ona yapmadığı şeyleri yapmış olmakla övünmek imkânını vermiş olursunuz.
Bu gibi hallerde Allahın adını anın.
O zaman şeytan küçülür ve bir sinek gibi kalır» (4) demiştir.
15.
Türbelere ve kabirlere perestiş : Müşrikliğin en kuvvetli desteklerinden biri, türbelere ve kabirlere karşı gösterilen bağlılıktır.
Kabirlere aşırı hürmet göstermek, bunların üzerinde cami kurmak, buraya türlü türlü adaklar sunmak, müşriklikten başka bir şey -değildir.
Hazreti Peygamber, bütün bunları yasak etmiştir.
Hazreti Peygamber ölümünden beş gün önce: «Sizden evvelkiler kabirler üzerinde mescit edinirlerdi.
Sakın onların yaptığını yapmayınız (5) demiş ve yine vefatından önce «yahudilere ve nasranilere lanet olsun, Peygamberlerinin kabri üzerine mabed kurarlardı» buyurmuştur.
• 16.
Riyakârlık manevî müşrikliktir : İslâm dini Müşrikliğin her çeşidini ve her izini ortadan kaldırmış, müşriklik ifade eden her maddî gösterişi yoketmiş olduğu gibi manevî müşrikliğe yol açan sebepleri de ortadan kaldırmak için herşeyi yapmıştır.
Manevî müşrikliğin en belli başlı sebebi, riyadır, yani öz yürekli değil, iki yüzlü olmak, olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır.
İnsanların bu tarzda hareket etmelerinin, riyakâr davranmalarının türlü türlü sebepleri vardır.
Kimi bunu, şöhret kazanmak emeliyle, kimi birtakım menfaatleri ele geçirmek hırsiyle, kimi göz kamaştırıcı nümayişlere kapılmak zevkiyle, kimi şunun bunun dostluğunu kazan- (1) Ebu Davud: Kitab-Ul-Edeb, .I^Vij^-Jı v l (2) Hakim: S.
1245 C.
4 (3) Ebu Davud, Kitab-Ul-Edeb.
(4) Ebu Davud, Kitab-Ul-Edeb.
(5) Sahih-i Müslim; Kltab-ül-M«eold mak veya şunun bunun düşmanlığını ezmek kasdiyle yaptır ki bu saiklerin hepsi de Allahtan gayrisidir ve bu yüzden bunlara kapılanlar müşrikliğe saparlar.
Çünkü bunlar, hırslarını tanrılaştırmış kimselerdir.
Kur'an, dikkati bunların üzerine çeker de: «Hırsını Tanrı edinmiş olan kimseyi görüyor musun?» der.
(1).
Bu çeşit hırslar, insanın kendi kalbinde yer verdiği en yaman putlardır.
Ve insanın bu müşriklikten kurtularak Allahın birliğini hakkiyle tanıması için, herşeyden^ evvel bu putları yıkması gerektir.
Bunun için Hazreti Peygamber «Bütün ameller, niyete bağlıdır» (2) buyurmuştur.
Çünkü amellerin, halis muhlis olması için saikleri Allah korkusu, Allah rızası, Allah sevgisi, olmak gerektir.
Mü'minin imanı, bu sayede bütünleşir, ve bu sayede kemal şahikalarına erişir.
Kur'an buna «dinde öz yüreklilik» der (3); «Cücelerden yüce Allahın hoşnutluğunu gözetmek» (4) der.
Ve manevî müşrikliği kökünden baltalar.
İSLÂMIN KURDUĞU TEVHİD İslâmm Allah birliği itikadını kurmak için evvelâ müşrikliği yıkmak ve ortadan kaldırmak gerekleştiğini belirtmiş ve onun müşriklikle nasıl mücadele ettiğini, müşrikliğin her çeşidi ile ve her izi ile nasü savaştığını; maddî ve manevî her müşrikliği baltalamak ve insanlığı müşrikliğin kayıtlarından, hurafelerinden, geriliğinden kurtarmak için ne büyük ve ne şümullü bir harp açmış olduğunu izah etmiş bulunuyoruz.
Fakat müşrikliği yıkmanın gaye ve hedefi, Tevhid itikadım kemaliyle yaşatmak ve onun rehberliği ile yeni bir medeniyet kurmak, yeni bir Asr-ı Saadet yaşatmaktı.
O zamanki Arabistan, umumiyetle putlara tapan bir milletti.
Islâmın doğmasiyle putlara tapmak, cinlere tapmak, meleklere tapmak, tabiata tapmak, insana tapmak, dinsizliğe sapmak gibi müşrikliğin ve dalâletin her şekline savaş açılmış ve bütün bu cereyanlar, yeni doğan hidayet karşısında teker teker yuvarlanmıştı.
Doğan hidayet güneşinin temeli ise, Allahın varlığı Ve birliği idi.
Allahın varlığına ve birliğine inanmaktı.
Fakat bu bir doğma değildi.
Bu, Allahın varlığını ve birliğini delilleriyle isbat etmeğe dayanan ve bu delilleri insanın akıl ve muhakemesine, iz'an ve vicdanına sunan bir inandı.
Hazreti Peygamberin ilk dâvası şudur: bir Kadir-i Mutlak, bir Hafi) Furkan sûresi (2) ûü l JUÜUc ı ( 3 ) ıj^i 4-1 * (4) ^Vtdij ^ , lik-i Âlem, bir Sâni-i Kâinat bulunduğu, insan fıtratında, ezeldenberi yaşayan bir esastır.
Ve onun için din, o fıtrattır ki, Allah insanları, o fıtrat üzere yaratmıştır.
Kur'an bunu belirterek der ki : «Sen, Hanif olarak (bütün bâtıl yönlerden sakınarak ve yalnız doğruya meylederek) yüzünü Dine çevir : Fıtrat olan Allahın dinine (Allahın o yaradılışına) ki insanları o fıtrat üzere yaratmıştır» (1).
Çünkü insanlar, fıtrat misakında Hak Tealânın : Tanrınız değil miyim? Sualine hep birden, evet, demişler, Allahın Tanrılığını tanımağa and içmişlerdi.
Onun için her insanın fıtratında, şuurunun özünde, vicdanının derinliğinde Allah duygusu vardır ve münkir olan insanlar bile en ağır imtihanlarla karşılaştıkları zaman, içlerinde Allaha sığınmak, Onun imdadına baş vurmak ihtiyacını hissederler.
Hazreti Peygamber de: «Her doğan kimse, fıtrat üzere doğar.» (2) demiştir.
Din, insanın ezelî duygusudur.
Ve Allahın birliğini tanımak, insanın ebedî ikrarıdır.
Kur'an bunu şöyle anlatır : «Hani Rabbın, Âdem oğullarının (Şimdi yaşayanlardan tut da nesilden nesile, Âdeme varıncaya kadar Âdem oğullarının) sırtlarından zürriyetlerini çıkararak onları birbirine şahit tutmuş ve «Ben sizin Tanrınız değil miyim» demiş, onlar da «evet, şahadet ettik» demişlerdi (3.
insan arasıra bir takım haricî tesirlere boyun eğerek ruhunun bu ezelî andını unutmuş gibi hareket ederse de Allahın vahyi onun ruhunu uyandırır.
Hazreti Peygambere erişen Allahın vahyi de, insanların ezel bezminde verdikleri andı ruhlarında canlandırmak üzere Tanrı diliyle şu suali sormuştur : «Gökleri ve yeri yaratan Allahtan şüpheniz mi var?» (4).
Diğer bir âyetle de: «Yoksa onlar boşuboşuna mı yaratıldılar? Yahut yaratanlar kendileri mi? Yoksa gökleri, yeri onlar mı yarattılar.
Hayır, onların yakîni yok» (5).
Böylece Kur'an dili insana şu suali iradediyor: Bu koskoca âlem, bu uçsuz bucaksız kâinat kendi kendine mi kurulmuştur? Ve insan dediğimiz mahlûk kendi kendini mi yaratmıştır? Fakat hiçbir şey kendi kendine vücut bulmaz, vücut bulan herşeyin bir mucidi vardır ve herşey bu hakikati ikrar etmektedir.
Bütün bu gûnagûn âlem, bu renk renk varlıklar, bu sayısız yıldızla (1) Kur'an-ı Kerim, Rum sûresi (2) Sahih-i Buharî, Kıtab-ül-îman (3) Kuran-ı Kerim, Araf sûresi 171 - 172 (4) İbrahim sûresi (5) Tur sûresi 35 - 36 dolu asumanlar, bu güneşler, aylar, bu yeryüzünü süsleyen çiçekler, ağaçlar, dağlar, ormanlar, velhasıl saymakla bitmez varlıklar, bu varlıkların uğradığı değişiklikler, ve bunların bağlı olduğu kanunlar, insanın ruhî kuvvetleri ve bu kuvvetlerin tâbi olduğu gelişmeler, ölüm ve dirimin tecelli ettirdiği sırlar ve vasıflar, insanın çok yükseklerde uçan hayali ve bunun yanındaki amelî aczi, velhasıl herşey, fâtır bir kudretin bulunduğunu açıklamaktadır.
Şu gökyüzünün sonsuz maviliği ve şu yeryüzünün zümrüt yeşillikleri, gecenin gündüze, gündüzün geceye dönmesi, herşeyi yaratan bir varlığın varlığına delâlet etmez mi? Kur'an buna işaret ederek der ki: «Gökleri ve yeri yaratmada, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gitmesinde, akılları tam olanlar için (Allahın varlığını isbat eden deliller) âyetler vardır» (1).
Gece ile gündüzün karanlık ve aydınlığı, güneş ile ayın ışığı, ve mukadder olan hareketin, muayyen, kanunlar dairesinde doğuşu ve batışı şunu isbat eder ki bir kudret eli bunların hepsini intizam için evirip çevirmektedir.
Kur'an der ki: «Gece, gündüz, güneş ve ay Allahın âyetlerindendir.
(Varlığını isbat eden nişanelerindendir)» (2).
Sonra Kur'an ayni delilleri daha fazla açarak der ki : «Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde insanlara fayda ve kazanç veren şeylerle denizlerde koşan gemilerin yürüyüşünde, Allahın bulutlardan su yağdırarak ve kurumuş toprakları dirilterek onların üzerinde her çeşit hayvanı dolaştırışında, rüzgârları estirişinde, bulutların yer ile gök arasında süzülüşünde aklı tam olanlar için (Allahın birliğini anlatan âyetler) ibretler vardır» (3).
Yeryüzü ile gökyüzünün akıllara durgunluk veren yaratılışı ile insanın kendi yaratılışına ve karşılaştığı hayvanların yaratılışına dikkat etmek insanı hem imana götürür, hem imanını sağlamlıyarak ona yakîn mahiyetini verir.
Kur'an-ı Kerim bunu şöyle anlatır: «Göklerde ve yerde müminler için âyetler vardır.
Sizin yaratılışınızda, yeryüzünde deprenen hayvanların yayılışında, yakîn sahibi olanlar için âyetler var» (4).
En'am sûresinde nebatlardan ve onların çeşitlerinden, renklerinden, tatlarının ve kokularının değişikliğinden bahsedilir, bunların ayni toprak üzerinde ayni su ile sulandıkları, ayni hava ve ayni iklim içinde yetiştikleri halde türlü türlü verimler vermelerinde, çeşit çeşit yapraklarla bezenmelerinde inananlar için Allahın varlığını ve birliğini anlatan âyetler bulunduğu belirtilir.
(1) Ali imran sûresi 190 (2) Kuran-ı Kerim; Pussilet sûresi 37 (3) Kur'an-ı Kerim; Fussilet sûresi 37 (4) Caslye sûresi «Bulutlardan yağmur indiren Odur.
Sonra Biz onunla her nebatı tomurcuklandırırken ondan yeşillikler çıkarır, ondan başaklarla birbirine yapışık taneler, tomurcuklarından el yetişebilecek derecede yakm salkımlar, birbirine hem benzeyen hem benzemeyen üzüm bağlarından, zeytin ve nar ağaçlarından bahçeler yetiştiririz, bunlar meyvalandıkları zaman meyvalarının olgunlaşmasına bakın.
Bunlarda inanan insanlar için nice nice işaretler ve ibretler vardır.» Rum sûresinde Allahın varlığını ve birliğini anlatan şu âyetler irad ediliyor : «Onun âyetlerinden biri sizi topraktan yaratmasıdır, sonra sizler her tarafa yayılan beşer oldunuz.
Onun âyetlerinden biri de size kendinizden eşler yaratmasıdır.
Siz onlarla huzur ve istirahate nail olursunuz.
Birbirinize karşı sevgi ve esirgeme duygularını aşılamıştır.
Bunda düşünen insanlar için âyetler (dersler) vardır.
Onun âyetlerinden biri de, göklerle yeri yaratması, dillerinizin, renklerinizin ayrı ayrı olmasıdır.
Şüphe yok ki bunda bilgili insanlar için ibretler vardır.
Onun âyetlerinden biri de: Geceleyin uyumanız, gündüzün Onun lütuf ve kereminden rızklarınızı dilemenizdir.
Bunda dinleyen insanlar için ibretler vardır.
O¬ nun âyetlerinden biri de, size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi, göklerden yağmur indirip ölü toprağı yeniden diriltmesidir.
Bunda aklı eren insanlar için ibretler vardır.
Onun âyetlerinden biri de, göklerle yerin Onun emriyle kaim olmasıdır» (1).
«Gökleri gördüğünüz gibi direksiz yarattı.
Arza da sizi sarsmamak için ulu dağlar koydu.
Yeryüzüne her çeşitten hayvanlar dağıttı.
Gök yüzünden yağmur yağdırarak (yeryüzünde) her çeşit nebatın iyisini yetiştirdik» (2).
Secde sûresinde insanın nasıl vücut bulduğu, bir nutfenin, bir su damlasının onun tevalüd ve tenasülüne sebep olduğu, daha sonra ona ruh üfürüldüğü ve hayrete değer kuvvetler verildiği anlatılarak denilir ki: «O (Tanrı) yarattığı herşeyi güzel yaratan Tanrıdır, insanın yaratılışına da çamurla başladı.
Sonra onun zürriyyetini hor suyun durusundan yaptı.
Sonra onu düzeltip tamamladı, ona ruhundan üfürdü, sizin için kulaklar, gözler, basiretler yarattı.
Ne kadar az şükrediyorsunuz» (3).
Kur'an böylece Allahın ölü topraklara ne gibi kuvvetler emanet ettiğini, insanın gövdesine ve ruhuna ne gibi hazineler yüklediğini belirterek bütün bunların Allah tarafından ihsan olunduğunu gösterir ve bütün bunların Hak Celle ve Âlânın varlığını açıklamakta olduğunu anlatır, insanların bütün bu âyetleri incelemeleri gerekleştiğini söyler: «Yeryüzün- (1) Kur'an-ı Kerim: Rum sûresi, âyet 20-26 (2) Kur'an-ı Kerim Lokman sûresi 10 (3) Kur'an-ı Kerim Secde sûresi 7- 9 de yakîn sahibi olanlar için âyetler vardır.
Sizin kendi nefsinizde de..
Hâlâ görmeyecek misiniz?» (1).
Hayvanların iç ve dış durumu da böyledir ve onların her haline dikkat gerektir.
Onun için Kur'an : «Sizin için sağmal hayvanlarda da ibret vardır.
Size onların karnındaki fışkı ile kan arasında olan halis sütten içiririz ki içenlerin boğazından tatlı tatlı geçer.» (2).
Meyveler de böyledir.
Ve bunların türlü türlü hasiyetleri vardır: «Hurmaların meyvesiyle ve üzümlerden şaraplar yapar, güzel güzel yiyerek beslenirsiniz.» (3).
Fakat yeryüzüne ve onun üzerindeki mahlûkata bakmak kâfi değildir.
Biraz da gök yüzüne bakmak, onun güneşini, ayını ve sair yıldızlarının durumunu düşünmek gerektir : «Gökyüzünde bürcler yaratan, orada bir çırağ yaktıran, parıl parıl bir ay ışıldatan Tanrı ne uludur! Onun şanı ne yücedir!» (4).
Kur'anın bu şekilde ibret gözümüze arzettiği sonsuz hârikalar da Allahın varlığını tanımamıza yardım eder, bütün bu hilkat hârikalarının «herşeyi en mükemmel surette yaratan Mevlânın eseri olduğunu» (5) anlatır ve Onun vücuda getirdiği hiçbirşeyde kusur bulunmadığını belirtmek ister : «O esirgeyici Tanrının yarattığında, hiçbir uygunsuzluk göremezsin.
Onun san'atine bir kere daha bak.
Acaba bir bozukluk bulabilirmisin ? Sonra bir değil, iki kere daha bak.
Gözlerin bir kusur bulmaktan âciz kalır ve yorgun bitkin bir halde geri döner» (6).
Bu yoldaki âyetlerin hepsini buraya nakletmek çok güç olduğu için bu kadarla iktifa ediyoruz.
Fakat bütün bu âyetlerin hedefi şudur : 1.
İlâhî kudretin eserlerini göstererek bütün bunların birer kanun ve nizamla bağlı olduğunu belirtmek.
2.
Bütün âlemin bir nizam, bir kanun ve bir tertip eseri olduğunu göstermek, 3.
Bütün âlemin bir nizam ve kanuna bağlı olmasının bir hikmet eseri olduğunu anlatmak.
Bu böyle olduğuna göre bu kâinatın, onun muhtevi olduğu^ hârikaların ve herşeyin en muhkem illet ve sebebe bağlı bulunması, kendi kendine veya tesadüfen var olmasına imkân bırakmaz.
O ancak bir F^âtır-ı Hakimin, bir Kadir-i Mutlak'm eseri olabilir.
Böylece Allahın varlığını kabul ettikten sonra Allahın birliğini de (1) Zariyat sûresi 20 - 21 (2) Nahl sûresi âyet 66 ( 3 ) Nahl sûresi âyet 67 (4) Furkan sûresi (5) Nahl sûresi ( 6 ) Mülk sûresi 3 - 4 kabul etmemeğe imkân kalmaz.
Âlemin nizamındaki birlik, illetler ile sebepler arasındaki uygunluk ve hepsi arasındaki birlik, bunu isbat etmektedir.
Kur'an-ı Kerim Allahın birliğini aklımıza sokmak için şöyle der : «Allahtan başka birtakım mabutlar bulunsaydı, göklerle yerin işi bozulurdu.
Münezzehtir, O herşeye galip, vücut ve hilkat saltanatına sahip olan Allah!» (1).
Yani Allahtan başka mabud bulunsaydı, herşey ya mahvolur, yahut vücuda gelmezdi.
Mademki bütün bu âlem vardır ve bütün nizamiyle mevcuttur, o halde Allahtan başka mabud yoktur.
Olsaydı bunlar, birbirleriyle çarpışırlar ve bu çarpışma yüzünden herşey yok olurdu.
O halde Allah vardır ve birdir.
Âlemin nizamındaki birlik te bunun delilidir ve bütün hilkat âlemi bu nizamın varlığını ve birliğini ifade etmektedir.
Nitekim hilkat âleminde hiçbir tefavüt, hiçbir tenakuz, hiçbir uygunsuzluk bulunmaması bunun en kesin delilidir.
Biraz yukarıda Mülk sûresinden naklettiğimiz âyet, bunu vuzuh ile belirtmektedir.
Zaten âlemin tâbi olduğu nizamda birlik bulunmasaydı, âlem altüst olur, birbirine uymayan türlü türlü nizamların çarpışması yüzünden kâinat bir dakika duramayacak hale gelirdi.
O halde, Allah vardır ve birdir.
Ve bunun başka türlü olmasına imkân yoktur.
Kur'an Allahın birliğini böylece bildirir ve Allahın birliği itikadını kemaline vardırır.
Tevhidin kemali : Araplar gerçi Allahın, Halik olduğunu tanırlar; fakat, Onun biricik Halik olduğuna inanmazlardı.
Yahudilerin Allah hakkındaki telâkkileri de son derece dardı.
Onlara göre, Allah, yalnız yahudilerin Allahı idi ve dünyayı İsrail oğulları için yaratmıştı.
Onlara göre Allah da, insan gibi yorulan ve dinlenmek ihtiyacını hisseden bir varlıktı.
Onun için âlemi yarattıktan sonra yedinci gün dinlenmişti.
Yine yahudilere göre Allah, insanlarla güleşler yapıyordu, Mesihîlere göre, Isa Allahın oğlu idi.
Ve baba, kâinatın işini oğluna vererek kendisi bomboş kaldı, iranlılar ise mukadderatı hayır ve şer üâhlarının ellerine vermişlerdi.
Hindular, Allahı insan kılığına sokarlar ve yer yüzüne indirirlerdi.
Bu yüzden yüz binlerce ilâh vücuda getirmişlerdi.
Bunların bir de Brahmaları, Mehiş ve Beşenleri vardı ki kâinatı aralarında paylaşmışlardı.
Dünyada hüküm süren itikatlar bu mahiyette olduğu halde islâmiyet bütün varlıkları var eden, yaşatan, doğrultan, gökleri, yeri ve herşeyi idare eden bir Allahın varlığını bildirdi.
Onun eşi, ortağı, dengi yoktur, (1) Enbiya sûresi olamaz da.
Onun saltanatında kimsenin hissesi yoktur.
Kâinatın her zerresi Onun hükmüne ve Onun kanununa bağlıdır.
Hiçbir şey Onun nazarından gizli değildir.
Herşey, Ona secde eder ve Ona ramolur, Onu takdis ve tenzih eder.
Herşey fanidir, yalnız O bakidir.
Bütün yüce sıfatlar Onundur.
Kur'an bize bunu şu şekilde anlatır : «Bütün mülk Onundur.
Ondan başka tapacak yoktur.» Zumer sûresi.
«Yeryüzü, gökyüzü saltanatı Onundur» Zumer sûresi.
«Gökleri, yeri yaratan Odur.» En'âm sûresi.
«Görünmeyeni de, görüneni de bilen O dur.» En'âm sûresi, «Herşey helak olur, yalnız O kalır.
Hüküm Onundur» Kasas sûresi.
«Hiçbir benzeri yoktur.
İşiten, gören O dur.» Şura sûresi «Hayy O dur.
Ondan başka tapacak yoktur.» Mü'min sûresi.
«Gaybın anahtarları, Onun nezdindedir.
Onları yalnız O bilir.
Karada, denizde ne varsa bilir.
Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin.
Toprağın karanlıklarmdaki her tohum tanesini bilir.» En'âm sûresi.
«Mülkün sahibi O dur.
Mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır, dilediğini aziz kılar, dilediğini zillete uğratır.
Hayır, Onun elindedir, O herşeye hakkiyle kadirdir.» Âli İmran sûresi.
«Tanrı tarafından sana bir zarar erişirse, Ondan başkası onu üzerinden kaldıramaz.
Tanrı senin için hayır murat ederse, bir kimse Onun lûtfunu çeviremez.
Onu, kullarından dilediğine verir.
Yarîıgayıci ve bağışlayıcı O dur.» Yunus sûresi.
«O Allahtır ki Ondan başka tapacak yoktur.
Hayy ve kayyum O dur.
(Daima yaşayan, daima duran tutan O).
Ne uyuklar, ne uyur.
Göklerdeki ve yerdeki hep Onundur.
Kimin haddi Onun izni olmadan nezdinde şefaat! Onların önlerinde ve arkalarında ne var, hepsini bilir.
Onlarsa, dilediği kadarından başka, ilminden bir şey kavrayamazlar.
Kürsisi bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır.
Gökleri ve yeri görüp gözetmek Ona bir ağırlık vermez.
O öyle ulu, öyle yücedir.» Bakara sûresi.
«Arza gireni, arzdan çıkanı, semadan ineni, semaya yükseleni bilir.
Her nerede olursanız sizinle beraberdir O.
Bütün yaptıklarınızı görür.
Göklerle yerin mülkü hâkimiyeti Onundur ve her iş Allaha döner.» Hadid sûresi.
«Bütün hamd Allaha yaraşır ki âlemlerin Rabbidir.» Fatiha sûresi.
«Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Ona boyun eğmiştir.» Âli İmran sûresi.
Yarlıgayıcı O, sevgisi en çok olan O.
Arşın sahibi olan şanlı O dur ve dilediğini yapıcıdır.» Buruc sûresi.
«Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onu tenzih eder.» Cum'a sûresi.
«Birşey yoktur ki Onu överek tenzih etmesin.» îsra sûresi.
Kur'an-ı Kerimde binlerce âyet Allahın şan ve azametini böylece anlatır, bütün sahte mabudların yoksulluğunu ve yokluğunu vuzuh ile belirtir.
Kur'ana göre varlık alemindeki herşey, Allahın varlığına ve birliğine şahittir ve Allahın sânını kendi diliyle yüceltmektedir.
islâm dini tarafından kurulan «Tevhid» in ilk ana esası budur.
Yani tevhid itikadını kemale erdirmek ve onu müşrikliğin izlerinden temizliyerek canlı bir hakikat olarak yaşatmaktır.
İslâm nazarında insan : islâm tarafından kurulan tevhidin ikinci ana esası, insanın hakikî durumunu tâyin etmek, hilkat alemindeki mevkiini belirtmek ve onun namzet olduğu istikbalin ihtişamını ve yüksekliğini göstermektir.
Zira putların her çeşidine tapan ve bunların karşısında baş eğen, bir takım yaradılmış varlıkları Tanrı tanıyarak karşılarında kendini küçülten ve onlardan yardım dileyen insan, kendini bilen, mevkiini tanıyan insan değildir.
Kendini alçaltan, hattâ kendini hiçe sayacak derecede mevkiini düşüren bir kimsedir ve herşeyden önce başarılması gerekleşen kurtuluş, insanı bu bataklıktan kurtarmaktır.
Onun için kur'an, herşeyden önce İnsana insanlığın hakikî payesini öğretmek, ona mahlûkatın en şereflisi ve en değerlisi olduğunu anlatmak istemiş, onun yeryüzünde Allahın halifesi, yani Allahın temsilcisi olduğunu bildirmiş ve onun bu yüksek vazifeyi başarmakla mükellef olduğunu anlatmıştır.
Bakara sûresinde Âdemin nasıl yaratıldığını anlatan
BÖLÜMün hedefi budur.
Onun için burada, meleklerin Âdeme secde ettiği, Âdemin meleklerden de üstün bir payeyi haiz olduğu açıklanır (1).
Şeyh Galip, Kur'anın bu telâkkisini şöyle ifade etmiştir : Hoşça bak zatına kim, zat-ı mükerremsin sen! Merdüm-i dide-i ekvan olan Âdemsin sen! Cenabı Hak, insana o derece şeref vermiş, ona o kadar yüksek kabiliyetler ihsan etmiştir ki, başka hiçbir varlığın yüklenmeğe cesaret edemediği emaneti insan yüklenmiştir.
Çünkü gökyüzü de, yer yüzü de, dağların hepsi de bu emaneti taşımaktan âcizdiler.
Ancak insanın kafası ve vicdanı onu taşımak kudretini haizdi.
Bunu anlamamak yüzünden dağa, taşa, ağaca veya gökyüzünün yıldızına, ayına, güneşine baş eğmek, kendine zulmetmenin ve cahillik göstermenin en kovuşudur.
Kur'an bunu belirterek der ki : «Biz o emaneti (Allahın yeryüzünde halifesi yani naibi olmak emanetini) göklere, yere ve dağlara arzettik.
Onu yüklenmeğe yanaşmadılar.
(1) Mukaddimenin dördüncü
BÖLÜMünde Âdem bahsine bakınız.
(1) İsra sûresi (2) Tin sûresi.
(3) En'âm sûresi.
(4) Bakara sûresi.
(5) Hac sûresi.
Ondan korktular ve insan onu yüklendi.
(Yüklendiğine göre göklerden ve yerden ve bütün dağlardan daha üstün mevki ve şerefini idrak ederek ona göre hareket etmek gerekleştiği halde başka türlü hareket etmesi neden?) zulüm ve cehalete koyulmak yüzünden» Ahzab sûresi.
Fakat zulüm ve cehalete koyulmuş olmak esas hakikati değiştiremez.
Bu arızaları izale etmek esas hakikati aydınlatır.
Onun için Hazreti Peygamber de bütün ömrünü bu arızaları izale için savaşnıakla geçirdi ve bu sayede insana insanlığını öğretti, insanlığın şerefini duyurdu, insanlığın hakikatini yaşattı.
Onun için Kur'an Cenabı Hakkın «Âdem oğullarını mükerrem kıldığını» bildirir (1), insanın «ahsen-i takvim» en güzel biçim .üzere yaratılmış olduğunu anlatır (2), ve bütün bu manaları açıklayan bir çok âyetler irad eder.
«Allah sizi (ey insanlar) yer yüzünde kendisine naip kılmıştır» (3).
«Yer yüzünde ne varsa, hepsini sizin için yaratmıştır» (4).
«Yer yüzünde ne varsa hepsini size müsahhar kılmıştır» (sizin için işler, çalışır, faydalar sağlar, sizin tarafınızdan işletilir, çalıştırılır ve faydalar sağlayacak hale getirilir bir tarzda yaratılmıştır) (5).
Hak Tealâ, insanı yeryüzünde kendisine naip olmak üzere yarattığına ve yeryüzünde ne varsa hepsini onun için vücuda getirdiğine, hepsini onun emrine ve faaliyetine, onun istifadesine amade bulundurduğuna göre, insanın dağa, taşa, şuna buna, yani emrinde çalışması ve kendisini faydalandırması için yaratılmış olan şeylere boyun eğmesi, yere kapanması yaraşır mı? Onun bu şekilde hareket etmesi, bu eşyanın kendisi için değil, kendisinin bu eşya için yaratılmış olduğunu ifade etmez mi? Ve bu telâkki insanlığın hakikî paye ve mevkiini alçaltmaktan başka bir şeye yarar mı? Kur'anm, zulüm ve cehalet diye tarif ettiği de budur.
Zulüm ve cehaletten kurtulan insan için bu şekilde harekete imkân yoktur.
O hakikî mevkiini tanır, hakikî şeref ve haysiyetini idrâk eder ve Allahın kendisine ihsan ettiği kuvvetlere güvenerek yeryüzünde ne varsa, hepsinden faydalanır ve hepsinin emrine amade olduğunu bilerek kendini hiçbir vech ile alçaltmaz ve mevkiini asla düşürmez.
Fakat durum yeryüzü hakkında böyle olduğu gibi bütün tabiat âlemi hakkında da böyledir.
Kur'an-ı Kerim bunu da açıklayarak der ki : «Gece ve gündüz, güneş ve ay ve yıldızlar, Allahın emriyle size müsehhardir» (1).
İnsanlar içinde hayvanlara tapanlar varsa bilsinler ki «Hak Tealâ hayvanları insanlar için yaratmıştır.
İnsanlar onların derileriyle ısınırlar, ve daha birçok faydalar sağlarlar» (2).
İnsanlar içinde deryaların azametine boyun eğenler varsa bilsinler ki «Hak Tealâ denizi insanlara müsahhar kılmıştır.
Ondan gevrek etler çıkarıp yerler.
Türlü türlü mücevherler çıkararak onlarla süslenirler.
İnsan yapısı olan gemiler denizleri bir uçtan bir uca geçerler.
Ve Allahın lütuflarından faydalanırlar» (3).
İnsanlar içinde ağaçlara ve ateşlere tapanlar varsa bilsinler ki; «Hak Tealâ, insanlara, yemyeşil ağaçlardan alevler vücuda getirir ve insanlar onları yakarlar» (4).
Elhasıl Sadinin dediği gibi : -k.
jKj J «illi ) J.-ij^j jkj j \ Yeryüzünde ve gökyüzünde insandan daha şerefli, daha yüksek mevkili bir varlık yoktur, diğer varlıkların hepsi, insan içindir.
En büyük sapıklık bunu anlamıyarak, bunlardan her hangisini Tanrı tanımak ve onu Allaha eş ve ortak katmaktır.
İslâm dini bu sapıklığı ortadan kaldırmakla insana hakikî insanlığı öğretir, onu yalnız Allaha bağlar ve insan yalnız Ona ve yalnız Ona kulluk eder, yalnız Ondan yardım diler.
Yalnız Ona iltica eder.
İslâm dininin kurduğu tevhid itikadı, insanlığı en büyük sapıkhktan kurtarmış ve insanı hakikî insanlığa ve insanlığın bütün şerefine kavuşturmuştur.
Bunu tarihin en büyük, en tesirli ve en yüksek inkılâbı saymak gerektir.
Allahın isimleri ve sıfatları : Kur'an-ı Kerim ile Hazreti Peygamberin ahadisi şerif esi, Allahın isimlerini ve sıfatlarını anlatır.
Bunların bir kısmı Allahın yarattıklarına karşı esirgeyiciliğini, bağışlayıcılığını, bol bol ihsanını ve keremini anlatır ki bunlara Cemal sıfatları denilir.
Diğerleri Allahın şan ve azametini, Celâl ve Kibriyasını anlatır ki bunlara da Celâl sıfatları, diğerleri Onun şanını tenzih eden, kemâlini ifade eden sıfatlardır ki bunlara da Kemâl (1) Nahl sûresi (2) Nahl sûresi (3) Nahl sûresi (4) Yasin sûresi sıfatları denilir.
Ve bütün bu sıfatların hepsi Allahın lütuf ve inayetlerini, Onun kuvvet ve kudretini, Onun büyüklüğünü ve yüceliğini anlatır.
1.
Cemal sıfatları : Allah, Hak Tealânın has ismi olarak Kur'anda irad edilir.
Araplar islâmdan önce de, putlarından herhangisine bu ismi vermemişler, bu kelime ile Allahtan başkasına hitap etmemişlerdir.
Allah lâfzı, başka bir lâfızdan müştak değildir.
Ve bu has isim Kur'anda 2799 defa tekerrür eder.
Hakikî Halik Odur, hakikî Râzık Odur.
Onun bütün sıfatları bu isminde toplanır ve bu isim onların hepsini ifade eder.
Kur'anda Allah lâfzından sonra en çok tekerrür eden isim «Rab», dır.
Rab olmak, bir şeyi bir halden bir hale geçirerek tamamlayıncaya kadar yetiştirmekdir.
Bu bakımdan Rab, yalnız beslenme imkânlarını temin eden değil, beslenme yoliyle belirecek kabiliyetleri de önceden ihsan eden ve bu kabiliyetlerin kemâle ermesini sağlamak için herşeyi yapan, her şartı hazırlayan Tanrı demektir, islâm lisancısı imam Ragıp tarafından, tekâmül nazariyesinin tanınmasından asırlarca önce verilen bu mana tekâmül fikrinin Kur'anda varid olan ilk ilâhî sıfatta mevcut olduğunu gösterir.
Ve Allahın bu sıfatı Kur'anda 965 kere tekerrür eder.
Dua ve niyazda Allahın en çok anılan ismi odur.
Hazreti Isa, Allahtan «Eb» diye bahsettiği halde Kur'an-ı Kerim ondan «Rab» diye bahseder.
Çünkü «Eb» kelimesinin mana ve şümulü «Rab» kelimesinin mana ve şümulü yanında son derece mahdut kalır.
Göze çarpan bir hususiyet bu kelimenin tek başına değil, başka kelimelerle birlikte kullanıldığıdır.
Yani bü kelimenin Rabbım, Rabbımız, Rabbmız, yahut âlemlerin Rabbı şeklinde varid olduğudur.
Sebebi aşikârdır.
Rab, mahlûkatı besleyen ve yaşatan varlık olduğu için beslediği ve yaşattığı kimselere izafe olunarak bahis mevzuu olmaktadır.
Rabbın, hem müminleri, hem münkirleri, hem müslümanları, hem müslümanların düşmanlarını beslediği ve yaşattığı bahis mevzuu olduğundan Rab mefhumu da islâm nazarında Allah mefhumu derecesinde geniş ve şümullüdür.
Kur'anda Rab isminden sonra en çok tesadüf ettiğimiz Allah isimleri Rahman ile Rahimdir.
Bunlar Kur'anda 400 kere tekerrür eder.
Ayni isimler fiil şeklinde 170 kere tekerrür eder.
Rab'dan sonra bu kadar çok tekerrür eden Rahman ve Rahîm isimleri, Kur'anın ilk sûresinde «Rab» isminden sonra gelir ve her sûrenin başında bulunan besmelede görülür.
Bu iki isim «Rahmet» aslındandır.
Rahman ilâhî rahmetin mebzuliyet ve bereketini, Rahîm, rahmetin devam ve tekerrürünü ifade eder.
Allahın rahmaniyeti insanın bu rahmeti kazanmak için birşey yapmadığı halde onun yaradılışından evvel bile ihsan olunan ilâhî lûtufları1 ; Allahın rahimiyeti, insanın kendi sây ve gayretiyle ilâhî rahmete müstahak olduğu zaman bu rahmetin tekerrür ve tevalisini anlatır, insanın yeryüzünde ya- şamasını temin edecek herşeyi yaratan, Rahmandır, insanın bütün mesaisini mükâfatlandıran Rahîm'dir.
Gönderdiği vahy ve irşat ile insanların kuvvet ve kabiliyetlerini inkişaf ettirecek doğru yolu gösteren, Rahmandır.
İman edenlere ve doğru yolda yürüyenlere yaptıkları iyiliklerin ecrini veren, Rahimdir.
Hıristiyanlık kilisesi islâmiyetin Rahman ve Rahim isimlerinin ifade ettiği bu manaları hiçbir vakit kavrayamamış ve insan tarafından rahmetle karşılanacak bir iş yapılmazsa rahmete nail olamıyacağmı ileri sürmüştür.
Kur'an, bunu reddeder.
Ve Rahman tarafından gösterilen rahmetin, ona müstahak olmak için birşey yapmıyanlara bile şamil olduğunu anlatır.
Rahman ile Rahîm isimleri, Kur'an-ı Kerimin her sûresi başına konmakla rahmet sıfatının en büyük İlâhî sıfat olduğu gösterildikten başka Kur'anın metninde İlâhî rahmetin ölçüsüz genişliği ayrıca tasrih olunmuştur : «Allah, kendi özüne rahmeti yazmıştır» (6 • 12) «Rabbınız, kendi özüne rahmeti yazmıştır» (6 54) «Rabbınızın geniş bir rahmeti vardır» (6 148) «Rahmetim herşeyi sığar» (6 156) «Onlar Allahın inayet ve rahmeti ile sevinecekler» (10 58) «Allahın rahmetinden ümidi kesmeyiniz.
Allah bütün günahları bağışlar.» (39 : 53) «Yarabbi! Sen her şeyi rahmet ve ilmine sığdırdın» (40 • 7) Allahın rahmeti o kadar büyüktür ki mümini de, münkiri de kucaklar.
Hattâ Peygamberin düşmanlarından bahsedilirken onlara da rahmet gösterildiği söylenir.
(10 : 21) Kur'anda bu isimlerden sonra en çok varid olan İlâhî isim, (Gafur) dur.
Çünkü Gafur ismi ile Onun «Gaffar», «Gafir» gibi diğer şekilleri Kur'anda 233 defa tekerrür eder.
Arapçada «Gufran» hem Allahın insanları günah irtikâbından himaye, hem günahın cezasından sıyanet manalarını ifade eder.
Allahın bu himaye ve sıyaneti hiçbir had ile mahdud değildir.
Cenabı Hak herkesin günahını af ve herkesin tevbesini kabul eder.
Onun için Kur'anda: «Ey haddi aşarak kendi nefislerine zulmeden kullarım, Allahın rahmetinden ümidi kesmeyiniz!» buyuruluyor.
Allahın gufrana lâyık olmayanlara bile mağfiretini teşmil ettiği ifade edilerek Allahın gufran sıfatının islâmiyet nazarında nekadar yüksek ve geniş olduğu gösteriliyor.
Burada dikkate alınacak bir nokta Kur'anın hulâsa ve zübdesi olan Fatihada varid olan İlâhî isimlerin Kur'anda en çok tekerrür eden isimler olduklarıdır.
Fatihada ilk varid olan İlâhî isim, Allahtır.
Zatı Kibriyanın bu has ismi, Kur'anda 2799 kere, tekerrür ediyor.
Ondan sonra «Rab» geliyor.
Bu da 965 kere, sonra Rahman ve Rahîm geliyor.
Bunlar da 570 kere, tekerrür etmektedir.
Fatihada daha sonra varid olan İlâhî isim «Mâlik» tir.
Gafur'değildir.
Fakat Fatihada Allaha «Hesap gününün Malikidir» denilerek hâkimdir, veya hükümdarıdır, denilmemesinin sebebi, Allahın Gafur olduğunu ifade içindir.
Çünkü hâkim ancak adaleti icraya memurdur.
Onun için hâkim bir suçluyu affedemez.
Allah da hâkimdir.
Fakat hâkimden fazladır, çünkü (Malik) tir.
Suçlular onun mahlûkatıdır.
O da isterse bunları affeder.
Ve affından dolayı haksızlık etmiş olmaz.
Onun için «Malik» ismi de Allaha gufranını ifade ediyor.
Kur'an-ı Kerimde ve ahadisi şerifede varid olan diğer Cemal sıfatları şunlardır : Lâtif, Afuvv (affedici), Vedud (seven ve sevgisi pek bâlâ olan), Selâm (sulh ve selâmeti ihsan eden), Muhib (muhabbeti çok olan), Mü'- min (emniyet ihsan eden), Şekûr (her iki ameli kabul ederek onu beğendiğini gösteren), Gafur ve Gaffar (yarlıgayıcı, bağışlayıcı), Hafîz ve Hafız (koruyucu), Vehhab (ihsan edici), Râzık ve Rezzak (rızk verici), Velîy (dost ve düşeni koruyucu), Rauf (rikkat ve merhamet edici), Muksit (adalet ve insafı seven) Hâdi (doğru yolu gösteren), Kâfi (kulunun her ihtiyacına yeten), Mücîb (dua ve niyazi kabul eden), Halîm (kullarının her suçuna hemen mukabele etmeyerek onları imhal eden), Tevvab ve Kabil-üt-tevb (tevbeleri kabul edici).
Hannan, Mennan, Nasîr (yardım edici), Zi-t-tavl (kerem sahibi), Zül-Fazl (lütuf sahibi), Kefîl, Vekil, Mukît, Mugîs (yardımı istendikçe yardıma koşan), Mücîr (İmdad edici), Muğni (iğna eden, zenginleştiren, kimseye muhtaç etmeyen).
2.
Celâl sıfatlan : Allahın azamet ve şanını belirten sıfatlar da şunlardır: Melik ve Melîk : Padişah, fermanferma.
Aziz : (yegâne galip olan), Kahir ve Kahhar : (hüküm giyenleri cezalarına çarpan), Müntakim : (hüküm giyenlerin hakkından gelen), Cebbar: (saltanat ve ceberut sahibi olan), Müheymin : (herşeye hâkim o¬ lan), Mütekebbir: (kibriya sahibi olan), Şedid-ül-Ikalp: (cezası şiddetli olan), Şedid-ül-Batş: (satveti çok şiddetli olan).
Şunu daima göz önünde tutmak gerektir ki, Kur'an-ı Kerimde Allahın Celâl sıfatları bahis mevzuu oldukça bunların yanıbaşmda Allahın adalet ve hikmetinden bahsedilir.
Ve Celâlinin rastgele çarpan, ezen bir celâl olmadığı, mutlaka bir adalet ve hikmet icabı olduğu vuzuh ile gösterilir.
Çünkü Mevlâ, «Kullara asla zuhnedici değildir» (1).
Onun Kv-'- anda Allahın Aziz yani yegâne galip olduğundan bahsolundukca onun yanıbaşmda Onun «Hakim» yani her işi hikmete dayayan olduğu da he- (1) Âli İmran sûresi men anlatılır.
Bir âyette «Vahidi kahhar olan Allahdan başka dayanacak yok» (1) denildiği halde onun hemen ardından «O göklerin ve yerin ve aralarında bulunan herşeyin yegâne galip olan yarlığayıcı Tanrısıdır.» denilmektedir.
Her nerede bir milletin helak olmayı hak ettiğinden bahsedilirse derhal arkasından «Allah kullara zulmetmez» (2) âyeti gelir.
Ve her nerede Onun ceza verici olduğu beyan edilmişse onun ardından mağfiret sahibi olduğu da anlatılmıştır.
3.
Allahın kemâl sıfatları : 4 Allahın kemâlini ifade eden isim ve sıfatlar beş kısma ayrılır : Birincisi Allahın birliğini, ikincisi Onun varlığını, üçüncüsü Onun ilmini, dördüncüsü Onun kudretini, beşincisi Onun şanını tenzih etmek gerekleştiğini anlatır.
Allahın Vahdaniyetini (birliğini) anlatan isimler şunlardır: Vahit (bir), Ahad (tek), Vitr (ikincisi yok).
Allahın varlığını anlatan isimler ve sıfatlar şunlardır: El Mevcûd (varlık sahibi) Hayy (daima yaşayan), Kadîm (varlığının başlangıcı bulunmayan), Kayyum (daima durup tutan), Bakî (herşey fani olduğu halde daima kalan), Daim (daima mevcut olan), Evvel : (başı olmayan ilk), Âhır (sonu olmayan son), Mukaddem, Muahhar, Zahir, Bâtın.
Allahın ilmini anlatan isim ve sıfatlar şunlardır : Habîr (herşeyin iç yüzünü bilen), Alîm (herşeyi bilici olan), Allam-ül-Guyub (görünmeyen herşeyi hakkiyle bilen), Alîm bizatis-Sudur (sinelerin içinde dönüp dolaşan herşeyi bilen), Semi' (hakkiyle işiden), Basîr (hakkiyle gören), Mütekellim (ilmini ve iradesini bildiren), Vâcid (her dilediğini bulan), Şehîd (her yerde hazır ve nazır olan), Hasîb (herşeyin hesabını gören), Muhsî (herşeyi sayan), Müdebbir (herşeyi tedbir ile evirip çeviren), Hakim (her işi hikmete dayayan), Mürid (her işi iradesiyle yürüten), Karib (gayet yakın olan).
Allahın kudretini anlatan sıfatlar şunlardır : Fâtih ve Fettâh (her güçlüğü çözümleyen, açan), Kadîr ve Kadir (herşeye kudreti yeten, hakkiyle kadir olan), Muktedir (herşeye gücü yeten), Metin, Cami' (herşeyi toplayan), Bais (her işin ilk saiki, ilk muhriki olan) Malik-ü-Mülk (bütün saltanat kendisine aid olan), El Bedi' (yoktan yaratan), El Vâsi' (genişliğinin hududu olmayan), El Muhît (herşeyi kavrayan), Muhyi ve Mümit (yaşatan, öldüren), Kabız ve Bâsıt (kısan, genişleten), Muizz ve Müzill (aziz eden, zelil eden), Hâfıd ve Râfi' (alçaltan, yükselten), El Mu'tî ve El Mâni' (veren, alıkoyan), Nâfi' ve Darr (herşeydeki fayda ve zararı tayin eden), El Mübdi', El Muid (yaratan, yarattığını yeniden yaratan).
(1) Sad sûresi (2) Sad sûresi Jf.
Tenzih sıfatları : Tenzih sıfatları Allahın büyüklüğünü, ululuğunu belirten, Onun her eksiklikten, her aksaklıktan münezzeh olduğunu anlatan sıfatlardır : Aliyy (yüce), Azîm (azamet sahibi), Kebîr (ulu), Refi' (bülend), Celîl (büzürk), Kerîm (kerem sahibi), Gani (yarattıklarından müstağni), Sadık (gerçek), Macid (izzet sahibi), Hamîd (her hamde lâyık), Kuddus (kudsiyet kaynağı), Hak, Cemil, Ber (iyi), Adi (adil) ve Subbûh (her noksandan azade), Samed (her başı sıkılanın baş vurduğu büyük), Reşîd.
Allahın bu isimleri ve sıfatları, yalnız nazarî bir itikat ifade etmez.
Bunların içinde Zât-ı Kibriyaya has olanlardan başkaları, insanlar için bir ahlâk ülküsüdür ve insanlar o isim ve sıfatları canlandıracak tarzda hareketle mükelleftirler.
Çünkü kulun Allaha karşı bağlantısı ancak bu sayede gerçekleşir.
Kur'an-ı Kerim, Cenabı Hakkın insan hakkında «Yeryüzünde Allahın temsilcisi» (1) olduğunu bildirmekle bunu kasdeder.
Yani temsilcinin temsil ettiği yüce varlığın vasıflarını canlandırabilecek kuvvet ve liyakatte olduğunu ve bu yolda çalışarak vazifesini başarması gerekleştiğini anlatmak ister.
Bu yüzden Cenabı Hak insana «Kendi rengini» (2) vermiştir : Ve bu renkten maksat «Fıtrat dini» üzerinde yaratılmış olmak ve o din üzere yaşayarak o ruhanî rengi belirtmektir.
Allahın isim ve sıfatlarından bahsederken bunları dört kısma ayırmış, Cemal, Celâl, Kemâl ve Tenzih sıfatlarını göstermiştik.
Allahın Celâl sıfatları, Onun Kibriya ve azametini anlatır.
Bunlar yalnız Onun Zatına yaraşan sıfatlardır.
Bu sıfatlar Onun kullarına gerekmez.
Ve belki kullarında o sıfatların mukabili tecelli eder.
Yani kullara yakışan Kibriya değil, tavazu' ve ubudiyettir.
Âdem, suç işlediği zaman tevazu' göstermiş ve bu yüzden Kibriyanın gufraniyle karşılanmıştır.
Şeytan ise kibir ve gurur göstermiş ve lanete uğramıştır (3).
Çünkü Kibriya, göklerde ve yerde yalnız Allaha aiddir (4).
Allahın Kemâl sıfatları Onun birliğini, ezeliyetini, ebediyetini ifade eder ki mahlûkat bunlardan mahrumdur.
Fakat Allahın diğer kemâl sıfatlarının feyzinden insanlar da faydalanırlar.
Kudret, Sem', Basar, Kelâm gibi.
Allahın Tenzihi sıfatlarına gelince, mahlûkat bunlardan tamamiyle mahrumdurlar.
Çünkü bu sıfatların gaye ve hedefi insanları Hakka isyandan ve suç işlemekten korumaktır.
(1) Bakara sûresi (2) Jı\\i^ Bakara sûresi ( 3) Bakara sûresi (4) Caslye suresi Allahın Cemal sıfatları ise Onun o hakikî sıfatlarıdır ki feyz kapısı her insan için açıktır ve her insan istidadı derecesinde bunlardan hissesini alır.
Bunların temeli Allahın esirgeyici ve bağışlayıcı olmasıdır ki bu sıfatlar insanlarda zahirdir.
İnsanlar.
Allahın affına nail olduklarını bildikleri için affederler.
Allahın rahmetine erdikleri için merhamet gösterirler.
Hadisi şerifte de «Hak Tealâ Cemal sahibidir.
Cemali de beğenir» (1) diye vârid olmuştur ki manası : Cenabı Hak Cemal sıfatlarının tecellisini sever.
Meselâ kendisi sahidir.
Cömertlik gösterilmesini beğenir.
Aff ve mağfiret sahibidir.
Ve bunların belirtilmesini diler.
Merhametlidir, merhamet gösterilmesinden hoşnut olur.
Zulmi sevmez ve kullarının zalim olmaktan korunmalarını diler.
Velhasıl bütün yüksek ahlâkın yaşatılmasından hoşnut olur.
Onun nazarında insanların en iyisi, en şereflisi ve en değerlisi, fenalığın her çeşidinden en çok korunabilenidir (2).
İslâm nazarında Allaha inanmak, en yüksek ahlâkı yaşamanın ve yaşatmanın en feyizli kaynağıdır.
Allah korkusu ve Allah sevgisi islâm nazarında birbirinden ayrı şeyler değildir.
Birbirini bütünleyen, birlikte yaşayan ve aynı inan ve bağlantıyı kuvvetlendiren iki âmildir.
Allah korkusu, Allah yolundan ayrılmak, ilâhî kanunlara karşı gelmek, isyan etmek, can yakmak, zulmetmek gibi kötülüklere yönelmekten alıkoyan, korunmak hissini uyandıran, hızlandıran kuvvettir.
Allah sevgisi, Allah yolunda yürümenin bahtiyarlığını hissettiren, gönlü inşirah ile dolduran, hayatın güçlüklerini ve buhranlarını da seve seve, göğüs gere gere karşılamayı kolaylaştıran ve insan ruhuna daima daha yüksek asalet vererek onu iyilik yolunda bir konaktan daha yüksek bir konağa kavuşturan kuvvettir.
Allah korkusu terbiye eder.
Allah sevgisi o terbiyeyi temelleştirir ve yükseltir.
Allah korkusu koruyucudur, Allah sevgisi ileticidir ve ilerileticidir Allah korkusu, esirgeyicidir, Allah sevgisi bağışlayıcıdır, islâm nazarında bunlar ayrı ayrı şeyler değildir.
Birbirini tamamlayan ve bir ahenk içinde işleyen kuvvetlerdir, ancak ikisinin birlikte çalışmaları sayesinde hayırlı bir neticeyi elde etmek mümkündür ve ancak bunların ikisi insan kalbini doldurabilir.
Yoksa yalnız biri kalbi boş bırakır.
Bununla beraber islâmiyet, ilâhî rahmetin herşeyi kucakladığını ve ilâhî rahmetin daima gazaptan üstün geldiğini anlatır.
Kur'anda Allahın en çok tekrar olunan sıfatları Rahman ve Rahimdir ve bunlar Allahın rahmet ve muhabbetini bütün şumuliyle ifade (1) Sahih-i Müslim; Kitab-ül-îmam; Termizî, Bab-ul-Klbr.
(Jli: ^ J^- iiji) (2) Hucurat sûresi etmektedir.
Hele Allahın kullarından kimleri sevdiğini ifade eden âyetler Allahın kulları içinde Onu en çok kimlerin sevdiğini de açıkladığı için bunları naklediyoruz : «Allah, iyilik edenleri sever (Maide).
«Allah, tevbe edicileri sever.
(Bakara).
«Allah, kendisine dayananları sever.
(Âli İmran).
«Allah, adalet ve insafı gözetenleri sever (Maide).
«Allah (kötülükten) korunanları sever.
(Tevbe).
«Allah, yolunda savaşanları sever (Saf).
«Allah, sabredenleri sever (Âli İmran).
«Allah, temizlenenleri sever (Tevbe).
Bütün bu âyetler Allah sevgisini kazanmanın, Allah sevgisini belirten bir meziyete, bir başarıya bağlı olduğunu gösteriyor ve bu başarının da Allah yolunda kazanılması, fakat bütün fayda ve iyiliğinin insanlara ait olması icabettiğini belirtiyor.
Böyleleri, Allah sevgisini kazanmakla Allah dostu olmuş kimselerdir ki Kur'an bunlar hakkında «Muhakkak ki Allahın dostu olanlar için hiçbir korku ve hiçbir kaygı yoktur» diyor.
Allahın sevgisini kazanmak kapısı hiçbir kimse için kapalı değildir.
Hattâ suçlu olanlar için dahi.
Kur'an: «Ya Muhammed de ki: Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, Allahın rahmetinden ümidi kesmeyin.
Allah bütün suçları bağışlar, yarlıgayıcı ve bağışlayıcı Odur» (1).
Ve yine Kur'an-ı Kerim emreder: «Sakın, der, Allahdan ümidi kesenlerden olmayın» (2).
Çünkü «Allahın rahmetinden ancak sapık olanlar, ümidi keserler» (3).
İşte islâm nazarında Allah budur, Allah vardır ve birdir.
Eşi, ortağı yoktur.
Rahmeti geniştir.
Herkes Onun rahmetinden ve muhabbetinden faydalanır.
Fakat İlâhî kanunlara karşıgelenler de Onun cezasma çarpılırlar.
2.
MELEKLERE İMAN Melek, Ferişteh demektir.
Cem'i melâikedir.
Melek kelimesi üç manada kullanılır.
Lisandaki manası Kasıd ve Resul, yani elçidir.
Kur' anda da melekler hakkında rüsül, yani resuller, «elçiler», haber götürenler denilmektedir.
Melekler, o maddî olmayan iyi varlıklar, yahut ruhlardır ki âlemi, Allahın emrine mutabık bir tarzda idare etmekle mükelleftirler.
Âlem bir makine sayılırsa, melekler o makineyi harekete (1) Zumer sûresi.
(2) Hicr sûresi ( 3) Hicr sûresi.
geçiren kuvvetlerdir.
Ve bu kuvvetler Allahın emir ve kanununa göre işler.
Melekler, zatî veya filî bir ihtiyar sahibi değildirler.
Ancak itaat ederler ve Allahın emrini ifa ederler.
Yaratılışları bu mahiyettedir.
Allahın, Peygamberlere gönderdiği emirleri onlar taşıyarak getirirler ve bütün bu vazifelerini mutlak itaat içinde başarırlar.
Eski dinlerde melek telâkkisi : Eski Yunan,, eski Mısır felsefelerinde ve diğer bütün din ve mezheplerde bu varlıkların mevcudiyeti kabul edüegelmiştir.
Sabiîler, yıldızları ve seyyareleri melek sayarlardı.
Yunan ve îskenderye felsefelerinde bunlara : «Ukul-i aşere» yani on akıl ismi verilmiştir.
Halis Yunan felsefesinde de maddî olmayan mücerret ruhların varlığı tanındığı göze çarpmaktadır.
Bu felsefeye göre Allah, kâinatı yaratmak için bunları vasıta olarak kullanmıştır.
Felsefeciler, bunlardan «akl-ı evvel» diye bahsederler.
Parsilerin bunlara verdikleri isim «Emşasind» dir ve onlar bunları sayısız telâkki ederler.
Yahudiler, bunlara «Karrubîm» ve içlerinde en ileri gelenlerin Cebrail ve Mikâil adında olduklarını söylerler ve daha başkalarına da bir takım isimler verirler.
Hıristiyanlar da bunları ayni isimlerle anmaktadırlar.
Ve içlerinden bazıları Cebraili, ruhulkuds ismiyle de yadederler.
Hindular, melekleri, dişi ve erkek olarak tanırlar ve bunlara Tanrı, Peygamber ve kurtarıcı sıfatlariyle taparlar.
Cahiliyet devrinin Arapları, meleklere, Allahın kızları, derlerdi.
Bütün bu telâkkilerin ifade etmek istediği hakikat; yaratan ile yaratılan arasında Onun emriyle hareket eden ve Onun emirlerini başaran bir takım ruhanî vasıtalar bulunduğudur.
Eski dinlerde bu maddî olmayan, mücerret ve ziruh mahlûklar hakkındaki telâkkiler karmakarışıktı.
Bunlar kâh Allah tarafından yaratılmış mahlûkat sayılıyor, kâh bunlara Allahın sıfatları veriliyor ve bunlar Tanrı seviyesine yükseltiliyordu.
Bilhassa Hindular, Parsiler, meleklere Tanrılık vasfı vermekte ye bunlara tapmakta idiler.
Parsiler hayır ve şerri temsil eden iki ilâh bulunduğunu söyledikleri için bunlardan her birinin emri altmda sayısız melekler bulunmakta, hayır ilâhının emri altındakiler iyiliğe vesile oldukları halde, şer ilâhının emri altında bulunanlar da türlü türlü felâketlere sebep olmakta bundan başka bu iki taraf arasında da türlü mücadeleler eksik olmamakta idi.
Yahudiler de meleklere müfrit tazim gösterirler ve Allaha hitap ettikleri tarzda onlara hitap ederlerdi.
Hıristiyanlar da bir melek olan ruhulkudsü Akanim-i selâse'nin biri sayarlar ve Allahın üçte biri sıfatiyle tapılmağa lâyık görürlerdi.
Sabiîlerse meleklerin şerefine kurbanlar keserler, meleklerin heykellerini yaparlar ve onları Allahın tecellisi sayarlardı.
Araplarsa, yukarıda dediğimiz gibi melekleri Allahın kızları saydıktan başka onların haklarında şefaat edeceklerini de söylerlerdi.
Yunanlılar akl-ı evvel ve ukul-i aşere isimleri verdikleri meleklerin, bütün âlemi yarattığını ve Allahın muattal bir halde kaldığını kabul ediyorlardı.
İslâmiyet, melekler hakkında beslenen bütün bu itikatları baltalamış ve meleklere ibadeti tamamiyle ortadan kaldırmış, meleklerin erkeklik, dişilik gibi maddî cinsiyet kayıtlarından azade olduklarını anlatmış, onların sayılarına ve şekillerine dair beslenen telâkkileri bertaraf etmiş ve onların Allaha mutlak itaatle bağlı olduklarını ve hiçbir tasarruf kudretini haiz olmadıklarını anlatmıştır.
Hiçbir tasarruf kudreti olmayan meleklerden bir kısmının hayıra, bir kısmının şerre alet olduklarına dair beslenen itikatlar da islâmiyet tarafından baltalanmıştır.
Kur'an-ı Kerimin anlatışına göre melekler maddî olmayan, ziruh mahlûklardır.
İşleri güçleri, ancak Allaha hamd-ü sena ile Ona itaat etmek, emrolundukları zaman elçilik etmek, fakat münhasıran Allahın emrini yerine getirmektir.
Kur'an-ı Kerim, âlemin yaratılışından bahsettiği sırada Âdemin meleklere değil, meleklerin Âdeme secde ettiğini anlatır.
Çünkü Âdem, meleklerin secdesiyle karşılanacak fıtrat ve kabiliyette yaratılmıştı.
Âdem bilgi ve kavrayış bakımından da meleklerden üstündü.
Onun için insanın melekleri, herhangi suretle tanrılaştırmasına ve onlara haiz olmadıkları payeler vermesine yer yoktu.
Cenabı Hak sebepler ve illetler silsilesini yaratmıştır ve bunların devamlı faaliyeti aşikârdır.
Bu sebepleri ve illetleri hakikî fail sayarak onlara tapmak, en büyük sapıklıktır.
Meselâ ateş yakar.
Bu yüzden maddeye ve ateşe tapanların bir kısmı ateşte, bizatihi yakmak kuvveti bulunduğunu sanıyor ve onun için ona tapıyorlar.
Başkalarına göre yakmak kudreti ateşin kendisinde değildir.
Belki bir mabud veya bir melek vardır ki ona bu kudreti vermektedir ve asıl ona tapılmaktadır.
İslâmiyet bütün bu telâkkileri müşriklik sayarak hepsini ortadan kaldırmış ve bütün bu işlerin Tanrı emriyle cereyan ettiğini bildirmiştir.
İslâmın melekler hakkındaki telâkkisi : İslâmın melekler hakkındaki hakikî telâkkisini anlamak için baş vurulacak esas merci, Kur'an-ı Kerimdir.
Kur'anın âyetlerinden anlaşılan nokta, meleklerin maddî olmayan zîruh varlıklar olduklarıdır.
Bunlar Allahın emirlerini, hükümlerini ifa ederler.
Allaha asla karşı gelmezler ve ancak kendilerine emrolunanı yaparlar.
Yani nasıl maddî âlemde esbap ve ilel hâkimse, ayni şekilde ve daha üstün bir tarzda ruhani ilel ve esbap ta birlikte hüküm sürmekte ve ikisi arasındaki ahenk sayesinde herşey yürümektedir.
İlel ve esbaba aklı ermiyen kimse bir maksadına erdiği veya ermediği zaman, tali, kıs- -ı KERIMIN met, kader ve tesadüften bahseder.
Halbuki ilel ve esbap kabul olunduktan sonra kısmet, tali, ve saireden bahsetmenin manası kalmaz.
Fakat maddî esbap ve ilel gibi ruhanî esbap ve ilel bulunduğu kabul edilince mesele kalmaz, işte Cenabı Hak, bu ruhanî esbap ve ilele melek ismini vermiş ve bunları bu esbap ve ilel dairesinde harekete memur etmiştir.
Sözü bu vadide uzatmaktansa Kur'anın ne buyurduğunu doğrudan doğruya incelemek daha isabetli olur : 1.
Meleklerin vazifesi Allahın emriyle elçilik etmektir.
Kur'an-ı Kerim bunu şöyle anlatır : «Hak Tealâ meleklerden, insanlardan elçiler seçer!.
Şüphe yok ki Allah işiticidir, görücüdür.
Olanı da, olacağı da bilir.
Bütün işler Allaha döner».
Hac sûresi 75,76 Bu âyet meleklerin elçilik ettiklerini, fakat onlarm hiçbir salâhiyet ve tesirleri olmadığını, herşeyin Allah elinde olduğunu, her emrin Onun tarafından verildiğini ve onların Allah emrini icraya memur olduklarını bildiriyor.
«Gökleri ve yeri yaratan; melekleri ikişer, üçer, dörder kanatla u¬ çar elçiler yapan Allaha hamdolsun.
Hak Tealâ dilediğini hilkatte arttırır.
Hak Tealâ herşeye hakkiyle kadirdir.
Allahın insanlara rahmetinden verdiğini tutacak, onu tutunca tuttuğunu gönderecek hiç kimse yoktur.
Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Odur».
(Fâtır sûresinin ilk âyetleri).
Bu da meleklerin elçilik vazifesini yaptıklarını ve başka bir salâhiyeti haiz olmadıklarını belirtiyor.
Çünkü rahmet kapısını açmak veya kapamak yalnız Allahın elindedir.
Ohalde meleklere herhangi bir salâhiyet ve kuvvet vermek, melekler hakkındaki itikadı tereddi ettirmekten başka birşey değildir.
2.
Melekler Allahın emirlerini ve hükümlerini icra ederler.
Şu âyetler de bunu beyan ediyor : «Rabbın meleklere vahy etti ki: Sizinle beraberim, siz de mümin olanları sağlamlaştırın!» Enfal sûresi.
«Bu gece meleklerle ruh Tanrının izniyle her iş için inerler».
Kadr sûresi.
Melekler Allahın emirleriyle yeryüzüne indikleri gibi Onun nezdine uruç ederler (dönerler).
«Meleklerle ruh Onun nezdine dönerler.» Maaric sûresi.
«Ölüm anında ruhu kabzetmek onlarm vazifesidir : «De ki : ölüm meleği sizin canınızı alır.» Secde sûresi.
«Zalimleri, melekler ellerini uzattıkları sırada, ölüm buhranları içinde bir görsen.» En'âm sûresi.
3.
Melekler Allah tarafından Peygambere elçi olarak gönderilirler: «Allah bir elçi gönderir, o da Onun izniyle istediğini vahyeder».
Şura sûresi.
«Melekleri kullarından dilediğine ruh ile gönderir» Nahl sûresi.
Hazreti Peygambere has olmak üzere de şu âyet vardır: «O, Kur'anı, Allahın izniyle, senin kalbine indirmiştir» Bakara sûresi.
4.
Melekler, Allahın kullarına müjdeler vermek, yahut Allahın ceza ve azabını getirmek üzere gelirler.
«Ben, sana (ey Meryem) tertemiz bir oğul hediye etmek üzere gönderilen Tanrı elçisiyim» Meryem sûresi.
«Elçilerimiz İbrahim e müjde götürmüşlerdi» Hud sûresi.
Melekler, Lûtun kavmini azaba çarpmak için gittikleri zaman ona «Ey lût, biz Tanrınızın elçileriyiz» demişlerdi.
(Hud sûresi).
Daha sonra o milletin basma taş yağdırmış iseler de, bu fiil, onların fiili değil, Allahın fiili idi.
Onun için Kur'anda: «Vaktaki emrimiz geldi.
Biz (Âzimüşşan) kasabanın altını üstüne çevirdik.
Ve üzerlerine taş yağdırdık» buyur uluyor.
(Hud sûresi) 5.
Melekler, insanların fiil ve hareketlerini zapt ve onların sevaplarını ve cezalarını kaydederler.
«Üzerinizde koruyucular var.
Dürüst yazıcılar var ki her ne yapıyorsanız bilirler.» İnfitar sûresi.
İçinizde sözü gizli tutan, yahut açığa vuran, gece gizlenen, gündüzün beliren hep birdir.
Çünkü herbirini önünden, ardından takip eden melekler vardır.
Onu Allahın emri olarak gözetenler vardır.» Ra'd sûresi.
«Hiçbir söz söylenmez ki yanıbaşmda onu görüp gözeten bulunmasın» Kaf sûresi.
«Allah size karşı gözetleyiciler gönderir.
Ta ki birinizin eceli geldimi, elçilerimiz onun canını alırlar ve vazifelerini asla ihmal etmezler.» En'am sûresi.
6.
Melekler insanların işledikleri amellere göre müstahak oldukları rahmet veya laneti eriştirmeğe vasıta olurlar.
«O mü'minler (kıyamet günü) karşılaşacakları en büyük korku yüzünden tasalanmazlar, melekler onları karşılarlar ve işte size vadolunan gün! derler» Enbiya sûresi.
Tanrımız Allahtır deyip dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner, onlara «korkmayın, mahzun olmayın, size vadolunan cennetle sevinin; dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınız biziz (derler)» Fussilet sûresi.
«Hak Tealâ size rahmet ve mağfiret diler.
Melekler de öyle!» Ahzab sûresi.
«Allah ile melekleri Peygambere rahmet ve mağfiret diler.» (Ahzab sûresi) «Onlar, yer yüzündekiler için mağfiret dilerler» Şûra sûresi.
Melekler, Allahın rahmet ve mağfiretini getirdikleri gibi lanete müstahak olanları da lanete çarparlar: «Onların göreceği karşılık.
Allahın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğramaktır» Âli Imran.
«Onlar ki kâfir oldular ve kâfir olarak öldüler, Allahın, ve bütün meleklerin laneti onların üzerinedir.» Bakara sûresi.
7.
Cennet ve cehenneme ait işlerle meşgul olmak meleklerin vazifesidir: «Kâfir olanlar, küme küme cehenneme sürüldüler.
Bunlar cehenneme vardıkları ve cehennemin kapıları açıldığı ve cehennemin muhafızları (olan melekler) onlara «size kendinizden Peygamberler gelmedi mi?» dedikleri zaman..» Zumer sûresi.
«Tanrılarına karşı vazifelerini başaran kimseler de küme küme cennete götürülürler.
Cennete varıp cennet kapıları açıldığı zaman cennetin muhafızları onlara «Selâm sizlere, hoş geldiniz, ebedî kalmak üzere kahiriz.» Zumer.
Melekler onların yanına her kapıdan girerler.
Sabretmeniz yüzünden size selâmlar! Bu yurda kavuşmanız ne mutlu!» Raad sûresi.
«Cehennemin üzerinde sert yaman bekçiler vardır» Tahrim sûresi.
«Cehennemin bekçileri ancak melekdirler» Müdessir.
8.
Melekler Allahın barigâhında daima hazırdırlar.
«Melekler Allahın azamet arşı etrafındadır.
Allahın şanını tenzih ederek överler» Zumer sûresi.
Kıyamet günü Allahın azamet arşının etrafında bulunurlar ve her emri ifa ederler.
(Hakka sûresi, Fecr sûresi, Nebe' sûresi).
9.
Melekler, daima Allaha itaat ettikten başka daima tehlil ve takdis, hamd-ü sena ile, müminlere dua ve mağfiret dilemekle meşgul olurlar.
«Melekler, Allahın yüce şanını tenzih ederek Onu överler, ve yer yüzünde bulunanlar için mağfiret dilerler.
Muhakkak ki Allah, yarlıgayıcı, ve bağışlayıcıdır.
«Arşı taşıyanlar, onun etrafında bulunanlar Tanrılarını överek şanını tenzih ederler.
Ona inanırlar ve iman edenler için Allahın himayesini dilerler.» (Mümin sûresi) Daha birçok âyetler, onların haşyetten ürperdiklerini, Allahın bir emrine karşı gelmediklerini, Allahtan korktuklarını, ve her ne emrolunursa onu yaptıklarını bildirmektedir.
(Enbiya, Tahrim, Raad, Nahl sûreleri).
* * * Elhasıl Kur'an-ı Kerim meleklere itikadı, müşriklikten çıkarmış ve meleklere uzaktan yakından tanrılık vasıf veya kokusu veren her şeyi ortadan kaldırmış, bunları ayrıca tasrih etmiş ve bu çeşit müşrikliğin her şeklini reddetmiştir.
«Onlar: esirgeyen Tanrı bir oğul edindi, dediler, İmsâ Onun şanı yücedir.
Belki, onlar, Allahın şerefli kullarıdır.
Onlar Tanrının sözünden evvel söz söylemezler ve Onun emrine göre hareket ederler, Hak Tealâ onların yaptıklarını, yapacaklarını bilir.
Onlar, ancak Allahın hoşnut o¬ lacağı kimselere şefaat ederler.
Kendileri de Allah korkusundan titrerler.
Onlardan herkim ben Allahtan gayri bir mabudum derse Onu Biz, cehennemle cezalandırır ve bütün zalimleri de böyle cezaya çarparız.» Enbiya sûresi.
«Allah ancak bir mabuttur.
Onun bir oğlu olması şanı sübhanisine sığmaz.
Göklerde ve yerde her ne varsa Onundur.
Onun, kendi Vahdaniyetine şahit olması kâfidir.
Mesih hiçbir vech ile Allahın bir kulu olmaktan çekinmez, en yakın melekler de öyle.
Herkim Ona kulluk etmekten çekinir ve kibirlenirse bilsin ki O yarın hepsini huzuruna toplayıp sorguya çekecek.» Nisa sûresi.
«Hak Tealâ size melekleri, nebileri Tanrı edinin diye emretmemiştir.
Siz müslim olduktan sonra size kâfir olmayı emreder mi hiç?» Âli İmran sûresi.
«Hak Tealâ o gün onları toplayacak, sonra meleklere: Size tapanlar bunlar mı? diyecek.
Melekler: Senin şanın yücedir.
Seni tenzih ederiz.
Yârımız sensin, onlar değil.
Onlarla bir ilişiğimiz yok.
Belki onlar cinlere taparlardı.
Ve birçokları onlara inanırlardı, diyecekler.» (Sebe' sûresi).
«O gün ruh ve melekler, saf olarak kalkarlar.
Birşey söylemezler.
Ancak Allahın izin verdiklerini söylerler ve doğruyu anlatırlar.» (Nebe' sûresi).
«Tanrınız size erkek çocukları ayırdı da meleklerden kendine kız çocuklar mı edindi? Ne büyük, ne taşkın sözler söylüyorsunuz...
De ki Onunla birlikte, dedikleri gibi başka mabutlar bulunsaydı, bunlar arş sahibine karşı bir yol araştırırlardı.
Şanı yücedir, bütün o söylentilerden Onun!...» İsra sûresi.
«Esirgeyici Tanrının kulu olan melekleri dişi saydılar.
Acaba onların nasıl yaratılmış olduklarını mı gördülerdi? Onun dediklerini yazacağız, sonra onlara soracağız.
Onlar: esirgeyici Tanrı dileseydi onlara tapmazdık, diyorlar..
Onların bir bilgileri yok.
Ancak saçma sapan söylüyorlar.» Zuhruf sûresi.
Meleklere herhangi şekil ve suretle tapmağa imkân bırakmayan bu âyetler, meleklerin hakikî mahiyetini de belirtmekte, onların Allahtan aldıkları emre göre hareket ettiklerini açıklamaktadır.
Verdiğimiz bu izahlardan iki neticeye varıyoruz: 1.
İslâmdan önce putperest birçok milletler ile eski dinler meleklere Tanrı mertebesi veriyor ve meleklere tapıyorlardı.
İslâm dini, meleklerin varlığını kabul etmekle beraber onların da Allahın mahlûkatmdan olduklarını ve herne yaparlarsa Allahın emriyle yaptıklarını anlatmış ve böylece tevhid akidesini bütünlemiştir.
Yoksa tevhid itikadı eksik kalırdı.
2.
Madde ile Onun hasiyetleri bizzat müessir değildir.
Onun haiz olduğu tesir, ona mücerret ruhlar vasıtasiyle gelmekte, o mücerret ruhlarsa ancak Allahın emriyle hareket etmektedir.
Onun için maddeperestliğin aslı, esası yoktur.
3.
ALLAHIN KİTAPLARINA İMAN 1.
Kur'anın İlâhî Kitaplar hakkındaki beyanı : Allahın peygamberlerini ayırt etmeyen bir müslüman, kendi peygamberine gönderilen İlâhî vahye inandığı gibi, hak olduklarına inandığı bütün peygamberlere gönderilen İlâhî vahye de inanır.
Esasen resule inanmak, onun getirdiğine inanmak olduğuna göre bu itikat, peygamberlere inanmak bahsinin bir neticesidir.
Kur'an-ı Kerim Bakara sûresinin başlarında: «Onlar ki (ya Muhammed) sana indirilen ve senden önce indirilene inanırlar» diyerek bunu ifade eder.
Allahın göndermiş olduğu bir kitaba inanmaktan maksat onun ihtiva ettiği buyrukları ve yasakları tanımak ve yaşatmaktır.
Kur'an-ı Kerim Allahın peygamberlerine inanmak itikadını ne kadar genişletmiş ve bütünlemişse, Allahın Kitaplarına inanmak itikadını da aynı şekilde genişletmiş ve bütünlemiştir.
Nasıl bir müslüman, Allahın bütün peygamberlerini ayırt etmeksizin hepsine inanmakla, müslü¬ manlığını sağlamlamış oluyorsa, Allah tarafından gönderilen bütün kitaplara inanmakla da müslümanlığı bir kat daha sağlamış olmaktadır.
Çünkü müslümanlık nazarında cihanşümul bir tek hakikat vardır ve bütün peygamberler, Allahtan aldıkları vahy ile onu bildirmişlerdir.
Bu, böyle olduğuna göre biz müslümanlar, bütün peygamberlere gönderilen İlâhî kitapları da tanırız ve bunlara inanırız.
Çünkü bizim inanımız o kadar geniştir ki, her kaynaktan faydalanarak doğru yolda yürümek ve en doğru yolda yürüyerek hedefe varmak isteriz.
Kur'an-ı Kerim bu yolda gayet sarihtir : «Mü'minlerin her biri Allaha, meleklerine ve kitaplarına inanmışlardır» Bakara sûresi.
«Deyiniz ki (ey mü'minler) biz Allaha inandık, bize gönderilene inandık.
İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve Esbata gönderilenlere, Musaya, İsaya ve peygamberlere Tanrıları tarafından verilene inandık.» Bakara sûresi.
«De ki (ya Muhammed) Allaha inandık ve bize gönderilene ve İbrahime, İsmaile, İshaka ve Yakuba ve Esbata gönderilene.
Musa ve İsaya ve peygamberlere Tanrılarından verilene inandık.» Âli İmran sûresi.) «Ey iman edenler! Allaha, peygamberlerine, Allahın peygamberlerine indirdiği kitaba, daha önce gönderilen kitaba inanınız.
Kim ki Allaha, meleklerine, kitaplarına..
Kâfir olursa en koyu sapıklığa sapmış olur» Nisa sûresi.
«Onlar ki kitabı ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi yalan sayarlar, yarın göreceklerdir, hani boyunlarında zincirleri ve bukağıları çektikleri zaman» Mü'min sûresi.
Kur'an isim zikrederek dört kitaptan bahseder : Birincisi Tevrattır ki ona Musanın sahifeleri de denüijr, «Bu, (Kur'an) evvelce gönderilen sahifelerde de vardı ki onlar 1brahimin ve Musanın sahifeleridir» Â'lâ sûresi.
Diğer eski kitaplardan işaretle bahsedilir : «Onların eski kitaplardaki delillerden haberleri yok mu?» Tâha sûresi.
«Bu Kur'an, eskilerin de kitaplarında vardı» Şuara sûresi.
Kur'an, Davudun Zeburundan, Isanın İncilinden sarahaten bahseder.
Müslümanlar da bütün bu kitaplara inanırlar ve Kur'andan önce gelen bütün eski İlâhî Kitapları da aynı şekilde telâkki ederler.
Başkalarının bu şekilde hareket etmedikleri zerre kadar şüphe götürmez.
Çünkü yahudiler Tevrattan başka hiçbir kitabı tanımağa yanaşmazlar.
Hıristiyanlar da, Tevratı mukaddes bir kitap tanımaktansa, öğütlerle, ibretlerle dolu bir kitap tanımayı tercih ederler.
Diğer kitaplara gelince bunlara karşı bu vaziyeti dahi takınmak lüzumunu hissetmezler.
Ateşe tapanlar (Mecusiler ve Parsiler) Avestadan başka hiçbir kitabı Allah tarafından gönderilmiş saymazlar.
Hindular Veda'larından başka kitaba saygı göstermeğe tenezzül etmezler.
Fakat Kur'an, böyle değildir, İbrahimin Kitabı ile Tevratı, Zeburu ve İncili mukaddes Kitap saymayı kabul ettikten başka evvelce nazil olan bütün semavî kitapları aynı mahiyette, tanır, bütün mü'minler bu şekilde hareket ederler ve bu şekilde hareket etmekle itikatlarını bütünlerler.
Dünyanın başka hiçbir dini bu genişliği ve bu hoş görürlüğü göstermemiştir ve hâlâ da göstermemektedir.
2.
Kitap ehli olanlar, kitap ehli benzerleri ve kitapsızlar : Bu bakımdan durumu şu şekilde hulâsa etmek mümkündür : a.
Müslümanlar Kur'an ile birlikte bütün ilâhî Kitaplara inanırlar ve bütün ilâhî kitaplara inanmakla kendilerini bu kitaplara inananlarla kardeş sayarlar.
Onlarla aralarında hiçbir ayrılık gayrdık bulunmadığına ve bulunmaması lâzım geldiğine inanırlar.
b.
Kitap ehli olan, yani Kur'anda bahis mevzuu olan kitaplara bağlı olan milletler, islâm memleketlerinde yaşıyorlarsa, ehli zimmet sayılırlar, bu sıfat ve haysiyetle müslümanlar tarafından himaye edilirler ve buna mukabil vergi olarak yalnız cizye verirler.
Onların mabetleri ile bütün mezhebî müesseseleri tam hürriyet içinde çalışır.
Malları, canları, namusları, şerefleri müslümanlar tarafından korunur.
Müslümanlar onların kitaplarını tanıdıkları için kızlariyle, kadınlariyle evlenirler, onların yemeklerini yerler ve onlara her türlü saygıyı gösterirler.
Fakat müslümanlar, bunları kitap ehli saydıkları ve onların kitaplarını semavî kitap, peygamberlerini hak peygamber tanıdıkları halde bunlar müs¬ lümanlara aynı şekilde muamele etmezler ve müslümanların Kitabını Hak Kitap tanımadıkları gibi peygamberlerini Hak peygamber tanımazlar.
c.
Kitap ehli benzerleri.
Bunlar sabiîler gibidirler.
Yıldızlara taparlar ve semavî kitap sahibi olduklarını iddia ederler.
Mecusiler de böyledirler.
Güneşe ve ateşe taparlar, ve bir semavî kitap sahibi olduklarını söylerler.
Müslümanlar bunları, kitap ehli benzeri saymışlar, fakat kitap ehline yaptıkları muameleyi bunlara yapmamışlardır.
Onlara kitap ehline verdikleri hakları vermişler, onlara her bakımdan riayet göstermişler, fakat onlardan kız ve kadın almamışlar ve onların yemeklerini yememişlerdir.
d.
Kâfirlerle müşriklere gelince, bunlar her semavî kitaptan mahrum kimselerdi.
Bunlar da bir takım şartlara bağlı olarak emniyet içinde yaşayabiliyorlardı.
Fakat bunlar her hakkı kazanabilmek için semavî bir dine intisap için teşvik edilirlerdi.
3.
Din birliği : Allah tarafından gönderilen bütün peygamberleri Hak peygamber ve Allah tarafından gelen bütün kitapları semavî kitap tanımanın doğuracağı netice, din birliğini tanımaktır.
Çünkü islâm nazarında din birdir ve Âdemden başlıyarak Muhammede kadar gelen peygamberlerin hepsi, ayni hakikati bildirmişlerdir.
İslâm, bu dinin adıdır ve bütün peygamberler, onun bildirdiğini bildirmiş, onun getirdiği hakikati getirmiş ve onu yapmağa çalışmışlardır.
Bunun ifade ettiği büyük hakikati herkesten evvel Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa idrâk etmiş, o da ilâ- hî dinin bir olduğunu ilân etmiştir.
Allah tarafından gönderilen din bir olduğuna göre Onun birliğini belirten marifet nuru da birdir.
Şekil, renk ve muhit değişebilir; fakat hakikat aynıdır ve bu hakikatin değişmesine imkân yoktur.
Bu hakikat, Allahın birliğini tanımak, yalnız Ona kulluk etmek, bu hakikatin hâkimiyeti sayesinde beşer ruhunun gelişmelerine en geniş ufukları açmaktır.
Peygamberlerin din ile birlikte bildirdikleri bir yaşayış tarzı yaşayış kaideleri vardır ki Kur'an-ı Kerimde ona şir'at, minhac, mensek deniliyor.
Bu ise, zaman ve mekânın şartlarına ve gereklerine göre değişen, tekâmül eden esasları ihtiva eder.
Peygamberlerin her devirde gelmelerinden maksat, esas hakikati korumak, türeyen sapıklıkları bertaraf etmek, ve insanlığı doğrultmaktı.
Kur'an-ı Kerim dinin ve dinî hakikatin birliğini, islâmın bu birliği ifade eden en son tercüman olduğunu anlatmak için der ki : «Sizin için din olarak Nuha tavsiye ettiğini ve sana (ya Muhammed) vahyeylediğimizi ve İbrahime ve Musaya ve İsaya tavsiye kıldığımızı takrir buyurdu.
Şöyle ki: Dini dosdoğru tutunuz, (din üzerinde) tefrikaya (ayrılıklara) düşmeyin.
Müşriklere, bu davet ettiğin emir, ağır geldi.
Allah ona dilediklerini seçecek, ve ona yönelenleri hidayete erdirecektir.
Tefrikaya düşmeleri ise, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki bağyden (kıskançlıktan, çekememezlikten, dünya hırsiyle haksız istekler peşinde koşmaktan) dolayıdır.
Eğer Rabbm tarafından muayyen bir zamana kadar bir söz geçmeseydi, onların arasında hüküm verilerek iş olur biterdi.
Arkalarından kitaba vâris olanlar, işgilli bir şüphe içindedirler.
Onun için durma, davet et.
Sana emrolunduğu gibi doğrul, onların hava ve hesevlerine uyma, ve de ki: ben Allahın indirdiği her kitaba iman ettim.
Aranızda adaleti icra ile emrolundum.
Allah, bizim de Rabbımız, sizin de Rabbınızdır.
Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir.
Sizinle aramızda hüccet yok (husumet ve nizaa yer yok).
Allah hepimizi bir araya getirecek ve hep Ona gidilecektir.
(Şûra sûresi).
Bu âyetler gösteriyor ki bir din vardır ki Nuha, İbrahime, Musaya ve İsaya ve Muhammede o verilmiştir.
Daha sonra birtakım ihtiraslar, bir sürü ayrılıklara sebep olmuş; zıddiyetler, taassuplar, ayrılıkları körüklemiştir.
Yoksa din üzerinde ayrılıktan çekinmek, Allah tarafından verilen en belli başlı emirdi.
Bunun neticesi olarak kitap ehli, en sarsıcı şüphelere düşmüşler ve hakikati yeniden belirtmek vazifesi Hazreti Muhammed Mustafaya verilmiştir.
Onun için Hazreti Peygambere, müşriklerin bütün inadına rağmen bu vazifeyi ifa etmesi ve bu yolda doğrularak hakikati bildirmesi emrolunmaktadır.
Hakikat ise, Allahın indirdiği her kitaba inanmak ve adaleti icra etmektir.
Rab birdir.
Ve herkesin Rabbı Odur.
ihtilâf ve tefrikaların bütün mes'uliyeti ise insanlara aittir.
Hakikatte ise din birdir ve daima birdir.
Hazreti Peygamber daima bu din birliğini belirtmiş ve herkesi ona çağırmıştır.
Kitap ehli olanlara bildirdikleri şuydu : «Ey kitap ehli, aramızda hep kabul ettiğimiz bir kelimeye geliniz.
Şöyle ki: Allahtan başka tapacak tanımayalım, Ona hiçbirşeyi eş ortak koşmayalım ve bazılarımız bazılarımızı Allahdan özge Rab edinmesin.
Buna karşı yüz çevirirlerse şöyle deyin : Şahit olun ki biz hakikaten müslimiz.» Âli tmran sûresi.
Kur'an, yahudilerle hıristiyanların dinde yaptıkları tefrikalardan bahsederken der ki : «Onlar ki dinlerini darmadağınık idip bölük bölük oldular, senin (ya Muhammed) onlarla hiçbir alâkan yoktur.
Onların işi Allaha kalmıştır.
O da kendilerine ne ettiklerini bildirir.
(En'am sûresi) Daha sonra asıl dinin ibrahim tarafından tutulan doğru din olduğunu açıklar.
(En'am sûresi).
Ve böylece islâm'ın bütün Peygamberler tarafından her zaman tebliğ edilen asıl din olduğunu, onun bütün ayrılıkları kaldırarak asıl dini ihya etmek yolunda bir davet, bir hareket, bir kalkınma olduğunu anlatır.
Ve onun için birçok Peygamberleri saydıktan sonra: «işte bunlar Allahın hidayetine ermiş olanlardır.
Sen de o hidayeti rehber bil» der.
(En'am sûresi).
Kur'an, Tevrat hakkında der ki : «içinde hidayet ve aydınlık olan Tevratı Biz gönderdik.
Kendilerini Allaha teslim eden (müslüman olan) Peygamberler yahudilere ait dâvalarda onunla hükmederlerdi.
Onların uleması da, mürşitleri de öyle.
Çünkü bunlar Allahın kitabını muhafazaya memurdurlar.» (Nisa sûresi).
Daha sonra Hazreti Isanın kitabı hakkında da şunları söyler : «Bunların izinden Meryem oğlu Isayı, ellerindeki Tevratı tasdik edici olarak gönderdik.
Ona içinde hidayet ve aydınlık bulunan, ellerindeki Tevratı tasdik eden, doğru yola ileten, onlara öğüt veren incili gönderdik, incil sahipleri, Allahın onlara gönderdiği hükümlerle hükmetsinler...» Nisa sûresi.
Kur'an daha sonra da Hazreti Peygamber Muhammed Mustafaya şöyle hitabeder : «Sana (ya Muhammed) ondan evvelki kitabı tasdik ederek onun üzerinde nigehban olan kitabı hak ile gönderdik.
Onlar arasmda Allahın gönderdiği ile hükmet.
Onların hava ve heveslerine uyarak sana gelen haktan dönme» Nisa sûresi.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Kur'an daha evvel gönderilen kitap- lan tasdik eder.
O kitapların hidayet ve aydınlık ile dolu olduğunu bildirir.
Ve islâmı kabul etmeyenlerden, kendi kitaplarına uymayı, o kitapların hükümlerini gerçekleştirmeyi ister.
Ve daha sonra, Kur'anın eski kitapları tasdik ettikten başka bir vazife daha başardığını anlatır.
Bu vazife onlar üzerinde «müheymin»: nigehban olmaktır.
Yani o kitaplara karışan tahrifleri doğrultmak, o kitaplara Allah sözü diye karıştırılan şeylerin mahiyetini açıklamak, yahut o kitaplardan çıkarılan hakikatleri yeniden takrir etmek Kur'anın vazifesidir.
Onun için yahudilerin, (hıristiyanlar hiçbirşey üzere değil, bir sağlam desteğe dayanmayorlar.
Allahın vahyine nail olamamışlardır) demelerine mukabil hıristiyanların, yahudiler hiçbirşey üzere değillerdir, dedikleri (1), sonra herbiri ancak yahudiliğe, yahut hıristiyanlığa girenin hidayete ereceğini iddia ettikleri halde (2), Kur'an-ı Kerim hepsini İbrahim'in halis Tevhid olan dinine davet ederek der ki : «Onlar, yehûd veya nasara olun ki hidayet bulaşınız dediler.
Hayır, Hakka tapan Ibrahimin milleti ki hiçbir zaman müşriklerden olmadı.
Deyin ki : biz Allaha iman ettiğimiz gibi bize ne indirildiyse, İbrahime, İsmaile, ishaka ve Yakuba ve Esbata ne indiyse, Musaya ve İsaya ne verildiyse ve bütün Peygamberlere Rabları tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik.
Onların birini birinden ayırt etmeyiz.
Ve biz Allaha islâm olmuşuz.
Eğer böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak ki doğru yolu bulurlar.
Yüz çevirirlerse muhakkak ki ayrılık ve kavga içindedirler.» Bakara sûresi.
Yine yahudiler ve hıristiyanlardan herbiri cennete ancak yahudi veya hıristiyan olanların gireceklerini iddia ederler.
Kur'an-ı Kerim bunlara cevap vererek «bu onların kuruntularıdır» (2) der, sonra Allah katında kimin ecre nail olacağını anlatarak der ki: «Belki herkim iyilik ede ede varlığını Allaha teslim eder, (islâm olur), işte onun Tanrı katında ecri vardır.
Ve bunlar için bir korku ve hiçbir tasa yoktur.» Kur'an-ı Kerim bütün yanlış telâkkileri böyle tashih ede ede sonunda bütün din sahiplerine der ki: «Şüphe yok ki iman edenler ve yahudiler, nasranîler, sabiüer, bunlardan her kim Allaha ve âhiret gününe iman eder ve yararlı işler işlerse, elbet bunların Rabları nezdinde ecirleri vardır.
Bunlar için korku yok, kaygı yok.» Bu dinlerden herhangisine iman eden ve kendi Peygamberinin getirdiği hakikî esaslara bağlanarak Allaha ve ahirete inanan, yararlı işler işleyen kimse ecrine nail olur.
Fakat bu şekilde hareket etmeyenlere ge- (1) Bakara sûresi.
(2) Bakara sûresi.
linçe Kur'an-ı Kerimin onlar hakkındaki nokta-i nazarı şudur: «O kimseler ki ne Allahı tanırlar, ne peygamberlerini, ve o kimseler ki Allahı tanımak, lâkin peygamberlerini tanımayıp onları ayırmak isterler ve o kimseler ki peygamberlerin bazılarına inanırız, bazısını tanımayız, derler ve böyle bir yol tutmak isterler, işte bunlar hakikaten kâfirdirler.
Biz de kâfirler için, alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.
Allaha ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerinin birini birinden ayırmayan kimselere gelince bunlara ecirlerini vereceğiz.
Allah yarlıgayıcıdır, bağışlayıcıdır.» Nisa sûresi.
Daha başka bir ayette de: «Müminler ancak onlardır ki Allaha ve Resule inanmışlardır.» Nur sûresi.
Bütün bu âyetler, yahudilerin, hıristiyanlarm vesairenin kitaplarına da soktukları yanlış telâkkileri tashih ediyor ve hepsini asıl hakikate yani Allaha iman etmek ve bütün peygamberleri ayırt etmemek hakikatine irşat ediyor.
Çünkü islâm nazarında bütün peygamberler birdir.
Ve hepsi de ayni hakikati bildirmişlerdir.
Bu hakikat ise, tam tevhiddir, yani Allaha herhangi suretle eş ortak katmayan, tam ve hakikî birlik itikadıdır ki bütün peygamberler tarafından öğretilen itikat ondan ibarettir ve gökyüzüyle yeryüzü dahil olmak üzere bütün tabiat âleminin ikrar ettiği esas itikat ve ana kanun odur.
ilâhî din budur ve onun ezeldenberi adı islâmdır.
«Allah nezdinde din, islâmdır.» Âli Imran sûresi.
Allah nezdinde din, islâm olduğuna göre bunun üzerinde münakaşaya girenlere karşı ne yapılacak? Kur'an bunu apaçık anlatarak der ki: «Bunun hakkmda (islâmın Allah nezdinde din olduğu hakkında) seninle ya Muhammed münakaşa edecek olurlarsa de ki: Ben de, benimle beraber olanlar da, varlıklarını teslim eden müslümanlardır.» Âli Imran sûresi.
Sonra yahud ile nasaraya karşı da şu şekilde hareket edilecek: « (Ya Muhammed) kitaplı olanlara ve ümmilere deki: islâm oldunuz mu? islâm olurlarsa hidayete ermiş olurlar.
Yüz çevirirlerse, bildirmek sendendir.
Allah ta kulların her halini görücüdür.» Âli Imran s.
Bütün bunlar, Kur'anın diğer Mukaddes kitaplara karşı nigehban oluşunun, bütün o kitapları tashih edişinin tecellileridir.
Jf.
Dinin kemali ve Kur'amn ebedî hükmü : Fakat Kur'anın daha mühim bir dâvası vardır.
O da, dinin kemalini ifade etmiş olduğudur.
Daha önceki kitapların hiçbiri bu dâva ile gelmemiş, bilâkis, eski kitapların hepsi daha mükemmel bir dinin geleceği- ni ve onun dini ikmal edeceğini müjdelemişlerdir.
Musa, kardeşleri arasından kendisi gibi şeriat sahibi bir Peygamber geleceğini ve Hakkın yeni kelâmını getireceğini söylemiştir.
İsa da ayni şekilde beyanatta bulunmuş, Faraklıtın gelerek dünyayı isyan ve günahtan kurtaracağını söylemiş.
Onun söyleyemediklerini, onun söyleyeceğini anlatmış, böylece dini kemale erdirmek işinin daha sonra gelecek bir Peygambere bırakılmış olduğunu anlatmıştır.
Bu yüzdendir ki Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa gelip te Risaletiııi ifa ettikten sonra: «Bugün dininizi ikmal ettim size! Üzerinizdeki nimeti tamamladım.
Ve islâmın size din olmasına razı oldum!» (1) diyerek dinin kemalini ilân etmiştir ve başka hiçbir kitabın haiz olmadığı bir hususiyeti haiz olduğunu belirtmiştir.
Esasen herşey, onun bu kemali haiz olduğunu gösteriyordu.
Diğer Mukaddes kitaplardan daha sonra başka bir kitabın gelecşğini bildirdikleri halde Kur'an böyle birşey bildirmeğe lüzum görmemiştir.
Çünkü din onunla kemalini bulmuştur.
Kur'an, kendinden evvel gelen bütün kitapları tasdik ettiği halde daha sonra gelecek kitapları da tasdik ettiğini kat'iyyen söylemez ve böylece İlâhî kitapların en sonuncusu olduğunu apaçık gösterir.
Kur'an-ı Kerimin «müheymin», yani gözetleyici ve düzeltici kitap olduğunun beyan edilmesi de bu hakikati teyit etmektedir.
Çünkü Kur'an eski kitaplar tarafından bildirilen herşeyi dosdoğru ihtiva eder.
Fakat bundan başka müheyminlik vazifesini ifa ederek eski kitaplara karışan bütün yanlışları tashih eder ve onların hakikî mahiyetini gösterir.
Hazreti ibn Abbas, müheymin kelimesini tefsir ederken «emin ve şahit» mânasında olduğunu söyler.
Katâde de bu kelimenin Kur'anın daha önceki kitaplara karşı durumunu izah ettiğini, ve bu durumun eminlik ve şahitlik olduğunu söylemiştir.
Kur'an-ı Kerim, ebedî bir hayata namzet olduğunu ve dünya durdukça duracağını söylemiş ve onun bu sözü tarihî bir hakikat olarak gerçekleşmiştir.
Çünkü, Kur'an, ebedî hayatına karşı gelecek bütün engelleri aşmış ve onun gibi muazzam bir kitabi daima yaşatacak şartlara ve devirlere kavuşmuştur.
Daha önceki kitapların biri ise buna benzer hayat kazanamamıştır.
Bu kitaplar, çeşit çeşit tahriflere uğramış hakikatini ve asliyetini kaybetmiştir.
Yahudilerin kitapları çoktan bu akıbete uğramış, incil de bu akıbetten kurtulamamıştır.
Bütün bu kitapların bu hale gelmelerinin en mühim sebebi, onlara Zatı Kibriya tarafından ebedî bir mahiyet verilmemiş olmasıdır.
Buna mukabil Cenabı Hak, Kur'an-ı Kerime ebediyet vadetmiş ve bu İlâhî vadini gerçekleştirmiştir.
(1) Maide sûresi.
Artık bu ilâhî vadin ebediyen gerçek kalacağına da şüphe kalmamıştır.
Kur'anda buyuruluyor ki: «Şüphe yok ki Kur'anı Biz indirdik.
Biz.
Ve onu koruyacak olan Biziz, Biz!» Hic rsûresi.
Kur'an, içine hariçten hiçbir bâtıl karışmayacağını şöyle beyan eder: «O öyle bir aziz kitaptır ki bâtıl, ona önden de, arddan da erişemez.
Hakîm olan, övülmesi gerekleşen AUah tarafından gönderilen odur.» Hamim, Secde sûresi.
Kur'an, herşeye karşı, her iddiaya karşı, bu halis muhlis hakikati yaşatmış ve hiçbir vakit ona bâtıl karışmamıştır.
On üç buçuk asırlık hayat bunun en kesin delilidir.
5.
Peygamberliğin son bulması : Dinin kemal bulmasından sonra yeni bir Peygamberin gelmesine lüzum kalmayacağı gibi yeni bir kitabın da gelmesi beklenmiyeceği şüphe götürmez.
O halde Hazreti Peygamberden sonra gelen devirlerde insanlar yeni bir irşattan istifade etmiyecekler mi? Fakat hakikat şu merkezdedir ki insanlığın her devirde muhtaç olduğu irşat Kur'andadır ve Kur'an gelecek bütün nesillerin ihtiyacını düşünmüş ve bütün istikbali besleyecek ve feyizlendirecek ülküleri toplamış ve sunmuştur.
islâmiyetin dâvası, bütün Peygamberlerin dini olması ve din birliğini sağlamasıdır.
Beşer, bu dâvayı gerçekleştirmekten henüz ne kadar uzaktır?.
Bu ülkü ise, Kur'anın en çok teşvik ettiği ülküdür.
Bu ülküye inanmak için evvelâ Kur'anın getirdiği dine inanmak, ondan sonra bu inanın milletler arasında yayılmasına çalışmak icabeder.
Ancak bu inanın milletlerarası hayatta kökleşmesinden sonra Kur'anın ülküsü gerçekleşecek, insanlık din birliği sayesinde yepyeni bir nizam ve düzen kuracak ve bu düzen sayesinde tam bahtiyarlığa ve tam kardeşliğe kavuşacaktır.
Dinin de bütün hedefi bu olduğu gibi isi âmin son din olmasının asıl sebep ve hikmeti de budur.
islâmiyetin yeryüzünde zuhuruna ve Kur'anın bütünleşmesine on üç buçuk asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen beşeriyet, islâm idealini gerçekleştirmek yolunda ancak birkaç adım atmış bulunuyor.
Atılacak adımlar henüz pek çoktur ve insanlık âlemi bunları henüz anlamamıştır.
Fakat insanlık şuuru uyandıkça, islâmiyeti hakikati üzere anlamak yolundaki teşebbüsler kuvvetlendikçe ve samimileştikçe, bütün insanlar, Kur'anın anlattığı din birliğinin manasını lâyıkıyle anlayacaklar ve onun ük olarak belirttiği bu büyük hakikati bir kurtuluş sancağı sayarak o sancağın altında toplanacaklardır.
Beşeriyeti binbir ıstıraptan, buhrandan, sıkıntı ve ayrılıktan kur- taracak, milletlerarası kopan bütün savaşlara ve mücadelelere son verecek âmil, bütün insanlığın birliğini ve beraberliğini, bütün insanların kardeşliğini vicdan birliğinde aramaktadır.
Vicdan birliğini anlayarak kardeş diye sevişen ve inan birliği dairesinde hareket ederek iyiliği, güzelliği ve doğruluğu, kudsiyet havası içinde koklayan insanlar, istikbalin islâm insanlığıdır ve bu islâm insanlığın kurulduğu gün Kur'anın müjdeleri tahakkuk etmiş, yeryüzünde Allahın melekûtu kurulmuş olacaktır.
İslâmın uzaklarda doğacak olan istikbalini biz bugünden selâmlıyor, bu sıfat ve haysiyetle Allahın bütün kitaplarma, bütün o kitapları doğrultan Kur'ana inanıyoruz.
4.
PEYGAMBERLERE İMAN Peygamberlere iman etmek itikadı, islâm dininin tam manasiyle geliştirdiği ve bütünlediği itikatlardan biridir.
Daha önce, her millet kendini, Tanrının seçtiği ve sevdiği biricik millet sayar ve yalnız kendisinin hidayete ermiş olduğuna inanır, kendine diğer milletlere nazaran çok üstün bir mevki ayırırdı.
Hindistan, kendini tanrıların ve peygamberlerin yurdu ve dilini Tanrı dili sayardı.
Babil ile Nineva, yahut Mısır ile Yunan veya İran, Hindistan gibi kendini Tanrının gözdesi ve güzidesi sanmakta idi.
İslâm dini bütün bu varlıkları, bütün bu inhisarcı zihniyetleri ortadan kaldırmış, bütün milletlerin Allah nazarında bir olduğunu, hiçbir milletin diğer bir milletten hiçbir vech ile üstün olmadığını, siyah renkli olanların beyaz renklilerden geri, beyaz renklilerin siyah renklilerden ileri olmadıklarını, ve rengin hiçbir meziyet ve imtiyaz vermediğini, bütün kâinatın Allaha ait olduğunu, bütün varlıkları ve insanları yaratan Allahın hiçbir kimseyi bir kimseden ayırt etmediğini bildirmiş, Hazreti Peygamber bir hutbesinde: «Ey nas, hepiniz bir babanın evlâdısınız.
O da topraktan yaratılmıştır» demişti.
Onun bellettiği en güzel esaslardan biri insanlara ve milletlere, Tanrı nazarında üstünlük veren birşey varsa, onun da ahlâk seviyesinin yüksekliği olduğu idi.
Başka hiçbir şey insanlara ve milletlere saygı değer bir meziyet ve imtiyaz temin edemezdi.
İsrail oğulları kendilerini âdeta Allahın âl ve ayali sayarlardı.
İlâhî vahy, onlara «Siz ancak Allahın yarattığı beşerden bir kümesiniz» diyerek uyandırmak istemişti.
(1).
İsrail oğulları peygamberliğin ancak kendi hanedanlarının bir imtiyazı olduğunu iddia ederlerdi.
Hazreti Muhammed onlara hakikati gür sesiyle ilân etti: «Peygamberlik (1) Maide sûresi.
Allahın bir lûtfudur, dilediğine ihsan eder» (1).
«Hidayet Allahdandır ve bütün lûtf ve inayet Allanın elindedir.
Dilediğine verir, kendisi geniştir ve herşeyi hakkiyle bilir.
Rahmetini dilediğine bahşeder ve en büyük lütfün yüce sahibi O dur (2).
«Daha önceden kitap sahibi oldukları halde kâfir olanlar, müşrikler, Allahın müslümanlara bir hayır göndermesini istemezlerdi.
Fakat Tanrı dilediğine rahmetini gönderir ve en büyük lütfün sahibi O dur» (3).
Bu böyle olduğu gibi Hazreti Peygamber herhangi milletin Tanrı tarafından ihmal edilmediğini, belki her millete bir hidayet rehberi gönderilmiş olduğunu, bu rehberin o milleti gaflet uykusundan uyandırdığını anlatmış ve bunun Hazreti Peygamber gelinceye kadar durmadan teselsül ettiğini bildirmiştir.
Hazreti Peygamberden önce milletler birbirinden çok ayrı idi.
Hindistanın, hükeması, kanun kurucuları, Hindistan dışındaki âleme seslerini işittirmeğe tenezzül etmemişler, belki Hindistan dışındaki âlemin buna lâyık olmadığını sanmışlardı.
Iran da böyle idi.
Iranın Zerdüştü de, Yezdanın türlü cilvelerini, iranlılara hasretmek istiyordu, israil oğulları ise, kendilerinden başka bir millet içinden peygamber çıktığına inanmayı kibirlerine yediremiyorlardı.
Hıristiyanlar, kendilerini Allahın oğlu tarafından himaye edilen ve bu himayeye lâyık olan ümmet saymakta idiler.
Fakat Hazreti Muhammed, bütün bu telâkkilerin doğru olmadığını ilân etti.
Allahın hidayeti, memleket, millet, kasaba ve hudut tanımazdı ve bu hidayeti hudut ile çevirmek manasızdı.
Çünkü bu hidayet umuma aitti.
Onun için Hazreti Peygamber Kur'an diliyle şu hakikatleri ilân etti: «Her ümmetin bir resulü vardır.» Yunus sûresi.
«Biz (Azimmüşşan) her ümmetin içinden bir resul gönderdik.» Nahl sûresi.
«Senden önce (Ya Muhammed) nice peygamberleri milletlerine gönderdik.» Rum sûresi.
«Bir ümmet yoktur ki içinde bir nezir (bir korkutucu) çıkmasın.» Fâtır sûresi.
«Eski zamanlarda nice peygamberler gönderdik.» Zuhruf sûresi.
«Bir peygamber göndermedik ki, kendi kavminin diliyle onlara hakikati beyan etmesin.» ibrahim sûresi.
Böylece Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa, peygamberliğin bir millete münhasır kalmadığını ve onun son derece şümullü bir ilâhî müessese olduğunu belirtmiştir.
Fakat onun belirttiği hakikat bu kadarla da kalmaz.
(1) Cum'a sûresi.
(2) Âli îmran sûresi.
(3) Bakara sûresi.
Bir Hindu, hinduluktan başka her dinin ve hindu peygamberlerden başka bütün peygamberlerin bir kıymeti hâiz olmadıklarını ve onların getirdikleri hidayetin bir harfine inanmadığını söylediği halde hindu olarak kalabilir.
Bir Zerdüştî de böyledir.
Zerdüştten başkasına inanmadığını söyliyerek kendi dinine bağlı kalır.
Fakat bir müslüman için böyle değildir.
Bir müslüman Hazreti Muhammed Mustafanın hak Peygamber olduğuna inandığı gibi bütün peygamberlerin de hak olduklarına inanmakla müslüman olabilir.
Hazreti Peygamberden önce gelen peygamberleri inkâr eden kimse, müslüman olamaz.
Hazreti Peygamberin kendisi teheccüd namazlarından sonra okuduğu duada: «Nebilerin hepsi haktır ve Muhammed de haktır» derdi (1).
Onun için Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlerin hak olduklarını tanımıyan kimse müslüman sayılmaz.
Kur'an-ı Kerim bu noktayı şöylece aydınlatır: «O kimseler ki ne Allahı tanırlar, ne peygamberleri, ve o kimseler ki Allahı tanımak, lâkin peygamberleri tanımayıp onları ayırmak isterler, ve o kimseler ki peygamberlerin bazısına inanır, bazısına inanmayız derler ve böylece küfr ile iman arasında bir yol tutmak isterler, bunlar hakikaten kâfirdirler.
Biz de kâfirler için zelil edici bir azap hazırlamışız.
Allaha ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerinin birisini ayırt etmeyen kimselere gelince, işte bunların ecirlerini vereceğiz.
Allah da yarlıgayıcı, bağışlayıcıdır.» (Nisa sûresi).
«Onlar ki meleklere, kitaba ve Peygamberlere inanırlar» Bakara sûresi.
«Kim Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve son güne inanmazsa sapıklığın en koyusuna dalmış olur.» Nisa sûresi.
«Peygamber, Rabbından ne gönderildiyse ona iman etti.
Müminler de iman ettiler.
Herbiri, Allaha, meleklerine, kitaplarma, peygamberlerine inandı.
Peygamberlerinin hiçbirinin arasmı ayırmayız».
Bakara sûresi.
«Onların birini, diğerinden ayırmayız» Bakara ve Âli Imran sûreleri.
Bütün bu âyetler, müminin Peygamberleri birbirinden asla ayırt etmediğini ve hepsine ayni müsavi derecede inandığını gösteriyor.
Çünkü hepsi haktır ve hepsi hakikat getirmiştir.
Halbuki yahudiler, İsayı, yalancı sayarlar, ona karşı türlü türlü ithamlarda bulunurlar.
Yahudilerle Hıristiyanların hepsi de Hazreti Muhammed Mustafayı tanımak istemezler.
Hazreti Muhammed ile bütün ümmeti ise bütün Peygamberleri hak tanırlar ve onları asla ayırt etmezler.
Kur'an-ı Kerim Peygamberlerden birkaçını adiyle anar (2).
Fakat Kur'an-ı Kerim, isimleri Kur'anda varid olmayan Peygamberler de bu- (1) Sahih-i Buharî.
J^İ\.
(2) «Kur'andaki Peygamberler»
BÖLÜMüne bakınız.
lunduğunu açıkça anlatır ve müminlerin bunları da Peygamber tanıdıklarını belirtmek ister.
Hattâ Kur'an-ı Kerim, yahudilerin Peygamberler hakkında göster- • dikleri birçok lâubalilikleri tashih eder, onların hatalarını doğrultmak ister ve bunların hepsini doğrultur (1).
Çünkü Kur'an nazarında bütün Peygamberler vazifelerini hakkiyle yapmışlar ve Allahı hoşnut etmişlerdir.
Hepsi de Allahın vahyini tebliğ etmişlerdir.
Bunların adları ve kıssaları Kur'anda anılmış olsun olmasın, hepsi birdir.
Kur'an-ı Kerim bunu şöylece anlatır: «Biz sana (Ya Muhammed) öyle vahy indirdik ki Nuha ve ondan sonra gelen bütün Peygamberlere vahy indirdiğimiz gibi.
ibrahime, ismaile, ishaka, Esbata, isaya, Eyyuba, Yunusa, Haruna, Süleymana vahyettiğimiz gibi.
Davuda Zeburu verdiğimiz gibi.
Hem gerek sana evvelce kıssalarını naklettiğimiz Resulleri, gerek kıssalarını nakletmediğimiz Resulleri gönderdiğimiz gibi.
Hem de Allahın Musaya kelâm söylemesi gibi.
Hep rahmet müjdecileri ve korkutucu olarak gönderilmiş Peygamberler ki artık insanlar için Allaha karşı Peygamberlerden sonra bir ö¬ zür bahanesi kalmasın.» Nisa sûresi.
«Senden önce (Ya Muhammed) nice Peygamberler gönderdik.
Sana kiminin kıssasını naklettik, kiminin nakletmedik» Mü'min sûresi.
Yani bir müslüman, Hazreti Peygamber Muhammed Mustafadan önce dünyanın herhangi bölgesine gönderilmiş olursa olsun her Peygamberi hak tanır.
Kur'an-ı Kerime göre dünyanın herhangi milletine gönderilen Peygamberin ilk işi, o milleti Allaha kulluk etmeğe davet etmektir.
Müslüman için esas bu umdedir ve bu yolda hareket eden her Peygamber, Allahın hak Peygamberidir.
Dünyada başka hiçbir din islâmın Peygamberlere gösterdiği hürmeti göstermemiş ve Peygamberlere inanmağa bu derece genişlik ve bütünlük vermemiştir.
Çünkü islâmın hedefi din birliği ile insanlığın kardeşliğini temelleştirmek, beşer arasındaki ruhanî müsavat ve ruhanî uhuvveti kuvvetlendirerek büyük gelişmelere imkân vermektir, islâmın bu hedefi gözetmesi sayesinde Hazreti Peygamber Muhammed Mustafanm gelmesiyle bütün Peygamberlerin şanı yükselmiş, dünyanın dört köşesinde bütün müminlerin hürmet ve muhabbetiyle karşılanmışlardır.
5.
AHİRETE ÎMAN Ahiret esas itibariyle «Âhır» sıfatının müennesidir.
Son ve sonraki manasındadır.
Din ıstılahında dar-ı âhire, hayat-ı âhire, neş'et-i âhire terkiplerinin kısaltılmışı olarak isim olmuştur.
Mukabili olan dünya da böyledir.
(İJ Bu mukaddimenin «Kur'andaki Peygamberler>
BÖLÜMüne bakınız.
1.
Belli başlı dinlerin ahiret hakkındaki itikatlarının esasları Âhiret fikri, en eski zamanlardanberi her milleti, her cemaati, meşgul eden, yığın yığın itikatlar doğuran bir esastır.
Bu itikatları takip etmek, tahlil etmek daha fazla din tarihini ilgilendirir.
Burada yalnız en belli başlı dinlerin bu mesele üzerindeki en belli başlı itikatlarının esasını belirtmekle iktifa edeceğiz : 1.
Çinin din müceddidi Konfuçyus, ölülere aid meseleleri bahis mevzuu etmekten çekinmekle beraber atalara tapmağı kabul ile uhrevî bir hayat tanıdığını göstermiştir.
2.
Yine Çinin Tao mezhebi, insanların liyakat ve meziyetlerinin mükâfatı olarak onlara ebediyet vadetmiştir.
3.
Eski Mısırlıların ölüler kitabı, Mısırlıların ölümden sonraki hayata en büyük değeri verdiklerini belirtir.
4.
Bâbilin dini, ölümden sonraki âlemi en karanlık tarzda tasvir ederse de fanilerden hiç olmazsa bir kısmının bu karanlık akıbetten kurtulabileceklerini anlatan sözleri de ihtiva eder.
5.
Hinduizm'de tenasühe itikat edilir ve bir insanın dinî ve ahlâkî seciyesine göre bir kalıptan bir kalıba geçeceği söylenir.
Bu mezhebe göre bu seyahatten kurtulmanın çaresi zühd ve riyazete sarılmaktır.
Budda'ya göre kurtuluş varlık duygusunun kesilmesindedir.
Fakat bu mezhep te daha sonraları birçok cennetlere ve cehennemlere inanan bir mahiyet almıştır.
6.
Zerdüşt dini hayatın devamını kabul ile kalmayarak hesap akidesini tanımış, ruhun ameline göre karşılık göreceğini anlatmıştır.
7.
Musevilik, kıyamet ve ahirete itikat eder.
Ahd-i kadim bu itikadın museviler arasında nasıl inkişaf ettiğini belirtir.
8.
Ahd-i kadimin kıyamet ve âhiret hakkındaki itikatları Hıristiyanlığa geçmiştir.
Dinlerin en sonuncusu olan islâmiyet ile âhiret itikadı kemâlini bulmuş ve islâm dini bu itikada tam bir aydınlık vermiştir.
Biz de burada Kur'anın bu itikadı nasıl anlattığını göstereceğiz.
Kur'ana göre insanın hayatı ölümle nihayet bulmaz.
Ölüm daha başka, daha yüksek bir hayatın kapısıdır, insanın yeryüzündeki yaşayışından, bu yaşayışın tecrübelerinden, bu tecrübelerin rehber olduğu hareket tarzından, elhasıl bu hayatın iniş ve yokuşlariyle, ulvî ve süflî ihtiraslariyle karşılaşan insanın bütün hayat cilvelerini denemekten, tatmaktan ve bütün bunlara karşı takip ettiği hareket tarzından, bir kelime ile insanın â'malinden (amellerinden) bir insan peyda olur ve bu insan â'maline göre iyi veya fena insan sayılır, insanın mebdei bir hayat nutfesidir.
Bu hayat nutfesinin yetişmesiyle, gelişmesiyle âkil, reşit, hür ve muhtar bir insan vücuda gelir.
Fakat bu insan â'maliyle daha başka bir insan yaratır ki iç yüzünü dış yüzü yapar.
Onu hakikî mahiyetiyle ortaya koyar.
Onu bu haysiyetle değerlenmeğe imkân verir.
İnsanın mebdei bir hayat nutfesi idi.
Meadı da budur.
Daha başka bir âlemde hakikî mahiyetiyle görünerek değerine göre yer alması ve karşılık görmesidir.
Kur'an-ı Kerim insanın mebde'ini de, meadını da hatırlatarak derki: «Biz halk ettik sizi.
Hâlâ inanmıyor musunuz? Hayat nutfesine dikkat ettiniz mi? Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa Biz miyiz yaratan? Aranızda ölümü de Biz takdir ettik.
Sizin şekil ve suretçe bulunduğunuz ve bildiğiniz kılıkları değiştirmeğe ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir neşette inşa etmeğe elbet kadiriz.
Ve bir kimse bunun önüne geçemez.» Vakıa sûresi 57-61.
Âhiret hayatı budur.
Nasıl insan bir hayat nutfesinden türeyerek hayatta türlü türlü değişikliklere uğramakla beraber ferdiyetini kaybetmiyorsa, ayni insanın bugünkü şekil, suret ve kılığını değiştirerek bugün idrâk edemiyeceği daha başka bir hayata kavuşması da mukadderdir.
Ve biz bu hayata yakînen inananlardanız.
2.
ÂMrete yakînen inanmak : Âhirete yakînen inanmak imanın erkânından biridir.
Onun için Bakara sûresinin başında islâm hidayetinin esasları anlatılırken müttekilerin (şüpheli yollardan sakınarak dünya hayatında hayre muvaffak olmak ve âhiret hayatını kazanmak kabiliyetini inkişaf ettiren insanların) gaybe inandıkları, namazı dürüst kıldıkları, Allahın kendilerine ihsan ettiği rızktan harcettikleri, Hazreti Muhammede gönderilen vahye inandıkları gibi daha önce gönderilen vahye de inandıkları ve Âhiret hakkında yakîn sahibi oldukları bildirilir.
Yakîn sahibi olmak vakıa mutabık, şek ve şüpheden uzak, sağlam ve sabit itikat sahibi olmak demektir.
Bu tarzda inanılmağa lâyık olan âhiret hayatı Kur'anın bildirişine göre ekmel bir hayattır.
Belki hayatın ekmelidir.
Bir gün gelecek maddemiz eriyecek, maddenin bütününe karışacak, kuvvetimiz dağılarak küllî kuvvete katılacak, ve hepsi de eriyecek, Hak Tealâya raci olacak, önce Allahtan gelen, Allaha gidecek ve orada yeni bir âlemde yeniden kendine gelecektir.
Fakat gerek o âlem, yani âhiret, gerek bu âlem, yani dünya, Allaha aittir.
Onun için Necm sûresinde deniliyor ki: «Âhiret (yani sonraki hayat) ve ûlâ, (yani önceki hayat) Allahındır.» Yani ilk dünyaya geliş insan elinde olmayarak sırf Allahın iradesine tabi olduğu gibi sonraki gelişin de yine Allahın hüküm ve iradesine bağlı olduğu gösterilmektedir.
Onun için insan, âhiretini kurtarmak ve sonunda murada ermek için Allahın emir ve iradesi dairesinde yaşamak ve hareket etmekle mükelleftir.
S.
Âhiret dünya hayatının gayesidir : Bu şekilde hareket etmeyerek âhireti inkâra kalkışmak bu dünya hayatını inkâr etmekten farksızdır.
Çünkü âhiret, bu hayatın gayesidir.
Âhireti inkâr etmek, bu hayatı, gayesiz tanımak demektir.
Halbuki bu dünya hayatı, gayesiz değildir.
Ve gaye daha yüksek oİan âhirete kavuşmaktır.
Kur'an bunu izah ederek der ki : «İnsan başı boş bırakılacak mı sanıyor? Kendisi menevî unsurlardan bir hayat nutfesi değil mi idi? Sonra kan pıhtısı oldu.
Derken (Allah) onu yarattı, düzeltti.
Ondan dişi erkek çiftler çıkardı.
(Bunları yapanın) ölüleri diriltmeğe gücü yetmez mi?» Kıyamet sûresi 36-40 .
Âhiret dünya hayatının gayesi olduğundan isi âmin en esaslı itikatları arasındadır.
Âhiret hayatına inanmaktan maksat, bu itikadı körü körüne kabul ederek herşeyi âhiretten ummak ve bu dünyada zillet ve meskenet içinde yaşayarak ölümü beklemek değildir.
Bilâki^ islâmm telkin ettiği itikat, insana en geniş çalışma ve başarma yolunu açan, bu yolda bütün kuvvetlerini geliştirmeğe ve ilerletmeğe sevk eden, onu en nihayet dünyadaki bütün çalışmalarının ve bütün ilerlemelerinin neticesi olarak daha üstün bir yükselme âlemine kavuşturan asil bir itikaddır.
Kur'an bunu anlatarak der ki : «Her kim mü'min olarak âhireti ister ve ona ermek için nasıl çalışmak lazımsa öylece çalışırsa işte böylece çalışanların sa'yi meşkûr olur (yani kabul olunur)...
Bak, Biz insanların bir kısmını bir kısmına nasıl tafdil ettik (nasıl üstün kıldık).
Elbet ki âhiret (erişilecek) dereceler bakımından daha büyük, kazanılacak üstünlükler bakımından daha yüksektir» (Isra sûresi 19-12).
k- Âhiret inkâr edilemez : Âhireti körü körüne inkâr etmek kimsenin elinde değildir.
Çünkü hilkat âlemini tetkik eden her insan, Allahın yaratmış olduğu her mahlûku, tekrar yaratmağa kadir olduğunu anlar, Kur'an da hilkat âlemini araştırarak, inceleyerek bu hakikati aramağa bizi teşvik eder : «Ya Muhammed de ki: Yeryüzünde gezin, dolaşın da bakın, Allah hilkati ilkönce nasıl yarattı.
Sonra hiç şüphe yok ki Allah neş'et-i uhrayı da inşa edecek (hilkati tekrar yaratacak).
Çünkü Alimli herşeye kadirdir.» Ankebut sûresi 20.
Yeryüzünde gezmek, dolaşmak, yeryüzünün dışını içini tetkik etmek, tabiat âleminde hüküm süren kanunların mahiyetird anlamak, Allahın varlık âlemini nasıl var ettiğine akıl erdirmek, insanlara Allahın ölüleri diriltebileceğini apaçık gösterir.
Onun için âhireti inkâr etmek, bütün varlık âleminin varlığını inkâr etmekten farksızdır^ Âhireti inkâr edenler, bu varlık âlemini, bu dünya hayatını inkâr edemedikleri ve akıbetin de ne olacağını bir türlü kestiremedikleri için hem sapıklık içindedirler, hem ıstırap içinde.
Kur'an-ı Kerim bunların halini anlatarak der ki : «Âhirete inanmayanlar hem azap içindedirler, hem sapıklığın en koyusu içinde!» Çünkü ahirete inanmayanlar âhirette görecekleri azaptan başka dünyada vicdan azabı da çekerler, ömürlerini bedbinlik ıstırabiyle kıvranarak geçirirler.
Âkibeti hakkında bedbin olanların azap içinde yaşadıkları şüphe götürmez.
Kur'an-ı Kerim ahirete inanmıyanların halini, diğer bir âyetinde şöyle beyan eder: «Ahirete imanı olmıyanlar için kötülük meseli (kötülük için mesel olan çirkin sıfatlar) var.
Ulviyette mesel olan en yüksek sıfatlarsa Allahmdır».
5.
Dünya ile âhiret arasındaki bağlantı : Ahirete inanmanın ve âhireti inkâr etmenin mana ve mahiyetini anlattıktan sonra dünya hayatı ile âhiret hayatı arasındaki bağlantıya geçebiliriz : Kur'ana göre cennet ve cehennem yalnız ölümden, haşır ve neşirden sonra kavuşulacak nimet ve saadet, yahut azap ve felâket yurtları ve o¬ cakları değildir.
Bunlar bu hayatta da birer hakikattırlar.
Âhiret, mezarın gerisinde düğümlenen bir sır değildir.
Belki bu dünya hayatında da yaşanan, bu dünya hayatının her adımında da kendini hissettiren ve bu dünya hayatında hazırlanan bir istikbaldir, iyi insanlar için cennet, fena insanlar için cehennem hayatı, bu dünyada başlar, iyi insanlar için vadolunan iki cennet bulunduğu gibi fena insanlar için de vadolunan iki cehennem vardır.
Ve bunların biri bu dünyada, diğeri ukbada yaşanır.
Kur'an bunu anlatarak der ki : «Tanrının karşısında (suçlu) durmaktan korkanlar için iki cennet vardır, (Biri bu dünya cenneti, diğeri âhiret cenneti) Rahman sûresi :46.
«Ey, huzur ve itminana eren (dünyâda manevî inkişafın en yüksek konaklarına varan ve bu sayede Rabbından yana hoşnut yaşayan) ruh! Rabbına dön.
Sen Ondan hoşnut, Rabbın da senden hoşnut olduğu halde, dön de (Bana ihlâs ile kulluk eden) öz kullarıma katıl ve (onlarla beraber) cennetime gir!» Fecr sûresi 27-30 Bu son âyet, yeryüzünde cennet hayatı süren insanların en kuvvetli tasviridir, içi dışı temiz, iyi ve doğru dürüst olan ve bütün bu sıfatlarla samimiyetin en halisi ile yaşayan insanlar, huzur ve itminan içinde ömür sürer, bu dünyanın cennet hayatına kavuşurlar ve bu cennet hayatından yine cennet hayatına geçerler.
Şu âyetler de bu bahisle alâkalıdır.
Tekâsür sûresinde çokluk gururunun, çokluk yarışının ve gösterişinin insanları nasıl oyaladığından ve nerelere sürüklediğinden bahs ile deniliyor ki: «İlmelyakin bilseniz (yakîn ifade eden bilişle bilseniz), kasem ederim ki, cehennemi muhakkak görürdünüz».
Bu âyet bize cehennemin bu hayatta da ayan beyan görülebileceğini apaçık anlatmaktadır.
Çünkü cehennem hayatı, insanın işlediği kötülükler yüzünden yaşadığı çirkin ve iğrenç hayatın tepkileridir, insanın yaptığı fenalıklar, işlediği kötülükler, yapıldığı ve işlendiği anda insa- nın içini kemirmeğe, ruhunu tahrip etmeğe; onun maddî, manevî bünyesini sarsmağa ve yıkmağa, elhasıl ona cehennem hayatı yaşatmağa başlar.
Hiçbir suç ve günah yoktur ki derhal bu tesirlerini yapmamış olsun.
Amma insan hemen farkına varır mı varmaz mı? O, ayrı bir meseledir.
Fakat işlenen suçla beraber onun bütün maddî ve manevî tahripleri birlikte vukubulmuştur ve insanın içinde cehennem alevleri yanıp tutuşmağa başlamıştır.
Kendisi de eninde sonunda muhakkak bunu hissedecek, ya şöhretinin kirlendiğini, ya sıhhatinin zedelendiğini, ya bünyesinin harap olduğunu anlayarak cehennem içinde yaşadığını görecektir.
Büyük şairimiz Kemâl ne güzel söylemiştir: «Kimi namusa dokundu, kimi cism-ü cana \ Zevk namına ne yaptımsa peşiman oldum» j Onun anlattığı zevk, birer suç zevki oldukları ve o da bunların tepkilerini bir cehennem içinde hissettiği için büyük üstad bu büyük feryadı koparmıştır.
Hümeze sûresinde bu cehennemden bahsedilirken deniliyor ki: «O cehennem Allahın emriyle tutuşturulmuş öyle bir ateştir ki gönülleri sararak üstüne çıkar!» Cehennemin gönülleri sararak üstüne çıkması, onun her suçlu ve günahkâr insanın kalbinde tutuştuğunu belirtiyor ve cehennem hayatının bu dünyada başladığını açıklıyor.
İsra sûresinde karşılaştığımız şu âyet te ayni manayı tavzih ediyor: «Kim bu dünyada kör ise, âhirette de kördür.
Hatta daha şaşkındır.» Görülüyor ki körlük, yani basiret körlüğü bu dünyada başlayor, ve ahirette devam ediyor, hattâ daha şiddetli bir mahiyet alıyor.
Mehmet Akif bu manayı ne güzel anlatıyor : Nihayet neyse idrâk ettiğin şey ömr-i fâniden, Onun bir aynidir mutlak nasibin ömr-i sâniden.
Hatadır âhiretten beklemek dünyada her hayrı, Öbür dünya bu dünyadan değil, hem hiç değil ayrı.
Sen ey sersem ki «üç günlük hayatın hükmü yok» der de, Sanırsın umduğun amadedir ferday-ı mahşerde, Ne ekmiştin ki mahsul istiyorsun bir de ferdadan? ! Senin meşru olan hakkın, bugün hüsran, yarın hüsran.
Eğer maksudu yalnız âhiret olsaydı Yezdanın Ne Mkmet vardı, ibdaında hiç yoktan bu dünyanın? Ezelden ayrılan ruhun neşimengâh-ı bakisi, Ebedken yolda eşbahın niçin olsun mülâkisi, Elestin arkasından gelmesin cennet, cehennem de, Neden ervaha tekrar imtihan olsun bu âlemde? Demek dünya değil pek öyle istihfafa şayeste Demek bir feyz-i baki var bu fani ömre vabeste! Elhasıl cennet hayatı da, cehennem hayatı da bu dünyada başlıyor ve iki hayat birbirinden asla ayrı değildir.
Kur'an diyor ki : «Şu da muhakak ki, onlara en büyük azaptan önce de en yakın azaptan tattıracağız, belki geri dönerler.» Secde sûresi (21).
Burada bahis mevzuu olan en yakın azap, dünya azabıdır ve bu a¬ zap, âhiret azabından sakınmak için bir ihtardır.
Bu ihtarın değerini anlayanlar, içlerinde ve dışlarında tutuşan ateşin sızısını duyanlar, belki geri dönerler de kendilerini kurtarırlar; belki dünya azabından da, âhiret azabından korunmak için doğrulurlar.
Şimdi bir de bu ihtar ile beraber şu müjdeyi karşılaştırın : «iyi bil, Allahın evliyasına (Allah ile Allah için dost olanlara) hiçbir korku, yoktur.
Onlar iman etmişlerdir ve takva üzeredirler.
(Allahın rızasına uymayan herşeyden korunurlar ve şüpheli olan her şeyden sakınırlar).
Dünya ve âhiret hayatında müjde onlarındır».
Yunus sûresi (62-63) Allahın veli kulları, yani kendisine dost olan kulları, iman ve takva üzere yaşadıkları için dünyada müjde onlara, âhirette de müjde yine onlaradır.
Elhasıl dünya hayatı ile âhiret hayatı birbirinden ayrı değildir.
Birbirine bağlıdır ve birbirinin temadisidir.
6.
Kıyamet : Kur'an-ı Kerim bütün bu hakikatleri beyan ettikten başka muhtelif isim ve sıfatlarla anılan bir günde, yeni hayatın kemaliyle kendini göstereceğini şöyle anlatır : 1.
Kıyamet günü, yani kalkım günü, ölülerin dirilip kalkacağı gün, Kıyamet sûresinde deniliyor ki : «Kalkım gününe kasem ederim ki siz muhakak ba'solunacaksınız.
(Öldükten sonra kaldırılacaksınız)».
Âyet 7 2.
Fasl günü, yani ayırt edilme ve hüküm giyme günü.
Mürselât sûresi.
Âyet 13 3.
Hesap günü Sâd sûresi 26 4.
Fetih günü.
Secde sûresinde deniliyor ki: «De ki küfredenlerin fetih günü imana gelmeleri fayda vermez ve onlara göz açtırmaz».
Âyet 7 O halde «Fetih» gününden maksat muhakeme ve hüküm günüdür.
5.
Telâki (Buluşma günü).
«Arşın sahibi olan Allah, Telâki gününün dehşetinden haber vermek için kullarından dilediğine ruh indiriyor».
Yani ilâhî vahy gönderiyor.
6.
Cem' günü (Toplanma günü.) Şura sûresinde deniliyor ki: «Toplanma gününün dehşetini haber versin ve onda şüphe olmadığını bildirsin diye sana bu arabî Kur'anı vahy etmişizdir».
Âyet 7 7.
Hulud günü.
Yani ebedî kalmanın mukadder olduğu gün ki onun nihayeti yoktur.
«Selâmet ile girin.
Bugün nihayeti olmayan gündür».
Kaf sûresi 34.
8.
Huruç günü, yani «Çıkış günü», kabirlerden çıkmak günün.
«İşte bugün çıkış günüdür» Kaf sûresi 41.
9.
Tegabun günü (Kâr ve zararın belli olacağı gün) Tegabun sûresi.
Âyet 9.
10.
Din günü (Ceza ve hesap günü) Fatiha sûresi.
Kıyamet, Kur'an-ı Kerimde daha başka isimlerle de anılır.
Onun hakkında «El Yevm-ül hak»: Hak olan gün, zerre kadar şüphe götürmeyen gün; El Yevm-ül mev'ud: «Vadolunan ve mutlaka gerçekleşecek gün»; Yevm-ül hasre: «Hasret günü»; «El Vakt-ül-malûm»: «Malûm ve mukarrer olan vakit»; «El Yevm-ül-âhır»: Son gün denildiği gibi ona şu sıfatlar da verilir: Yevmün asîr: güç bir gün: Yevm-ü-azîm: Yaman bir gün; Yevm-ü-asîb: Çetin bir gün, Yevm-ül-fasl «Tam ayırt günü».
Fakat kıyamet hakkında en çok kullanılan kelimelerden biri «saat» tır.
İmam Ragıp «saat» kelimesinin üç manası olduğunu söylüyor: Birincisi kıyamet-i kübra, yani haşir ve neşir günü.
İkincisi; kıyamet-i vusta, yani bu dünyada bir neslin kamilen çökmesi.
Üçüncüsü kıyamet-i suğra o da bir ferdin ölümüdür.
Saat gelmesi Kur'anda bu üç manada kullanılıyor.
İmam Ragıp son mana için şu âyet ile istidlal ediyor: «Allahın karşısına çıkacaklarını inkâr eden kimseler nihayet saat gelip ansızın kendilerini bastırıverince: hayattaki taksiratımız yüzünden çektiğimiz hasretlere bakın, derler.» En'am sûresi: 31.
Bu âyette kıyameti inkâr eden kimsenin ölümünden bahsolunmaktadır.
Saat kelimesinin diğer iki manada kullanılmasına ait misaller pek çoktur.
En'am sûresinde peygambere karşı gelenlerin akıbetinden bahsolunuyor, daha sonra bunların, ecellerinin yaklaşmakta olduğunu düşünmedikleri anlatılıyor, daha sonra «saatten» şu şekilde bahsolunuyor: «Sana saatten sual sorarlar ve o ne zaman demir atacak? derler.
De ki onun ilmi yalnız Rabbımın nezdindedir.
Onu vakti vaktine tecelli ettirecek olan ancak odur.
O öyle ağır bir meseledir ki bütün göklerde şındaki âyetler de bu mealdedir: «Yaklaştı saat ve yarıldı kamer».
Bu âyetteki «saat» ten maksat Hazreti Peygambere karşı gelenlerin mahkûm oldukları akibetin tecelli edeceği saattir.
Kamer sûresinin başındaki âyetler de bu mealdedir: «Yaklaştı saat ve yarıldı kamer».
Burada yaklaştığı bildirilen saat, Hazreti Peygambere karşı gelenlerin mahkûm oldukları akıbettir.
Ayni sûrenin sonlarında «herhalde o cemaat, yani müşrikler cemaati bozulacak ve onlar arkalarını dönüp gidecekler.
Fakat onların asıl vadeleri saatttir ve o saat daha acı ve daha beterdir» deniliyor.
İmam Buharî Hazreti Peygamberin Bedir muharebesinin en müşkül ânında müslümanlarm düşmanları tarafından imha olunmak tehlikesiyle karşılaştıkları sırada müminlerin zaferi için dua ettikten sonra senelerce önce gönderilen bu âyetleri okuyarak müjdeler verdiğini anlatır ve böylece bu âyetlerdeki saatten maksadın, Bedir harbinde düşmanın kesin hezimete uğraması olduğunu belirtir.
Saatin, hesap vermek üzere Allahın huzuruna çıkmak manasına geldiğini bildiren âyetlerse pek çoktur.
7.
Kıyametin vasıfları : Kur'anda kıyamet gününden şu şekilde bahsolunur : «O gün sûra üfürülür» En'am, Taha sûreleri.
«O gün gerçeklerin gerçekliği kendilerine yarar» Maide sûresi.
«O gün mal sahibi veya evlât sahibi olmak işe yaramaz» Şuara sûresi.
«O gün zalim iki elini ısırır» Furkan sûresi.
«O gün gökyüzü yarık yarık yarılır» Furkan sûresi.
«O gün şahitler ayağa kalkar» Mümin sûresi.
«O hiç şüphe götürmez bir gündür» Âli îmran sûresi.
«O gün her milletten bir kümeyi hasrederiz.» Nemi sûresi.
«O gün herkes bütün varlıkları var eden Allahın karşısında durur.» Mutaffifin sûresi.
«O gün herkes mezarından çıkar.» Kamer sûresi.
«O gün insan kardeşinden, anasından, babasından, arkadaşından, dostundan ve çocuklarından kaçar.» Abese sûresi.
«O gün bir kimse bir kimsenin işine yaramaz.» Bakara sûresi.
«O gün dilleri aleyhlerinde şahit olur» Nur sûresi.
«O gün kimse kimseye bir şey yapamaz.» înfitar sûresi.
«O gün kimse kimseye faydalı olamaz.» Dühan sûresi.
8.
Kıyametin hakikî mahiyeti : Kur'an-ı Kerimin anlatışına göre, kıyamet günü bütün bu âlem altüst olacak, bambaşka bir âlem vücut bulacak ve ortaya çıkacak: «O gün insanlar, pervaneler gibi dağılacak, dağlar didilmiş yünler gibi atılacaktır.» Karia sûresi.
«Arz o sarsıntı ile sarsıldığı, arz ağırlıklarını çıkardığı, ve insan ne oluyor buna? dediği vakit..
O gün arz, bütün haberlerini anlatır.» Zilzal sûresi.
«Gök yar ildiği ve Tanrısının emrine boyun eğerek Onu dinlediği, yer uzanıp dümdüz olduğu, içindekileri atıp boşalttığı vakit.» Inşikak sûresi.
«Gök yarüdığı, yıldızlar dağıldığı, deryalar kaynayıp aktığı, mezarlar altüst olduğu zaman, her can önüne sürdüğü, geride bıraktığı her işi anlayacak.» Infitar sûresi.
«Güneş yuvarlanıp devrildiği, yıldızlar döküldüğü, dağlar yerinden oynayıp yürüdüğü zaman..
«Tekvir sûresi.
«Siz ne ile tehdit ediliyorsanız mutlaka vukubulacaktır.
Yıldızların ışığı söndüğü, gökyüzü yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu zaman..» Murselât sûresi.
«Gözler kamaşıp karardığı, ay büsbütün tutulduğu, ayla güneş bir araya gelip birleştiği zaman..» Kıyamet sûresi.
«O gün gök yüzü erimiş bakır gibi, dağlar atılan renkli yün gibi dağılır.» Maaric sûresi.
«Sûra birtek defa üfürülür üfürülmez yerler, dağlar yerlerinden oynayıp bir çarpmayla darmadağın olunca o gün olacak olur, büyük vak'a vuku bulur, gök yarılır, ve o gün kuvvetten düşer.» Hakka sûresi.
«O gün yer ve dağlar sarsılacak, dağlar çökmüş kum yığınları gibi dökülüp gidecek...
Kâfir olursanız, kâfir kalırsanız, çocukları, saçları a¬ ğarmış ihtiyarlara çevirecek olan günden kendinizi nasıl koruyabilirsiniz?» Muzzemil sûresi.
«O gün arz, başka bir arz olup değişecek, semalar da değişecek.» ibrahim sûresi.
«Gökyüzü yarılıp kırmızı deri gibi kızıllaştığı zaman.» Rahman sûresi.
«Vukuunda hiçbir yalan olmayan vak'a vukubulunca, onun vukuu kimini alçaltacak, kimini yükseltecektir.
Yeryüzü şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığı, dağlar parça parça olup dağılmış toz gibi ufalandığı zaman.» Vakıa sûresi.
«O gün gökyüzü açılarak kapı kapı olacak, dağlar yerinden oynayarak yürüyecek, ve bir seraba dönecek.» Nebe' sûresi.
Bütün bu âyetler kıyamet günü bu âlemin bütün nizam ve intizamiyle altüst olacağını ve bambaşka bir âlemin peyda olarak bu yepyeni âlemde eski âlemin hesabı görüleceğini belirtmektedir.
9 .
Hesap kanunu : Kıyametin nasıl kopacağını bütün heybetiyle gösteren bütün bu âyetlerin hedefi, hesap kanununun azamet ve ehemmiyetini anlatmak, hiçbir işin hesapsız kalamayacağını, hiçbir ferdin mes'uliyetten kurtulamıyacağını kesin bir vuzuh ile anlatmaktır.
Görülecek hesap ise bu dünyaya aittir ve bu hesap, yalnız âhirete birakılmayarak bu dünyadan başlamaktadır.
Onun için Kur'anda ölümden sonraki hayatı anlatan herşey, bir bakımdan bu dünya hayatına da tatbik edilebilir.
Meselâ Kur'an kıyamet günü, ölülerin mezarlarından kalkacaklarını anlatır.
Bu ifade, bir Peygamberin irşadı sayesinde bir milletin ruhanî uyanıklığa kavuşmasını, gaflet uykularından uyanarak yeni ve temiz bir hayat yaşamak üzere kalkınmasını da anlatabilir.
Yine Kur'an kıyametin, fasl günü olduğunu söylüyor.
Ve kıyamet günü her dâvanın fasledileceğini, hallolunacağını ve hakkın bâtıldan tamamiyle ayrılacağını anlatıyor.
Bu da, bu dünyada hakkın galip gelerek muzaffer olacağını ve bâtılın mutlaka yenilerek yok olacağını da anlatır.
Kıyamet günü hakkında, hesap günü denilmesi de böyledir.
Ve bu hesap, hem âhiret hesabını, hem dünya hesabını ifade eder.
İyiliğe iyilikle, kötülüğe ceza ile mukabele kanunu, bu dünya hayatına da şamildir.
Fakat bu hayatta görülen hesaplardan sonra insanın dünyevî tahdidattan azade olarak yeni ve daha yüksek bir hayata kavuşmasile bu hesap en mükemmel surette tezahür eder.
İnsanın mütemadiyen hesap vermesi her an hâkim olan, her an faal olan bir ilâhî kanunun icabıdır.
Onun için hesap hem dünyada, hem âhirette verilir.
Ve o¬ nun için Kur'anda Cenabı Hakkın «Seri-ül-hisap» yani hesabı çarçabuk gören «Bakara sûresi» olduğu bildirilerek Onun her ân her hesabı gördüğü anlatılıyor.
Çünkü işlenilen her günah ve her kötülük, insanın ruhunda ve vicdanında mutlaka bir iz bırakır.
Belki bu izler Kur'an tabiriyle «Gönül üzerinde bağlanan paslardır» Mütaffifin sûresi.
Âyet 14.
İmam Ahmet, Termizî ve Hakim, sahih diyerek; Neseî, îbn Mâce ve îbn Hayyan ve daha başkaları Ebu Hüreyre'den riyavet ederler ki: Hazreti Peygamber, «Kul bir günâh işlediği vakit kalbinde siyah bir leke hasıl olur.
Kul tevbe eder, çekinir ve istiğfar ederse kalbi yine parlar, fakat dönerde yine günâh işlerse o leke artar, nihayet kalbini sarar.» buyurmuştur.
Demek ki insan işlediği günâhın cezasına derhal çarpılmaktadır ve onun kalbinde hasıl olan leke, onun gönlüne bağlanan pas, işlediği günâhın âcil cezasıdır.
Kur'an der ki: «Her insan, işlediği her günâhın vebalini yüklenir.
Kıyamet günü de ona apaçık bulacağı bir kitap çıkaracağız.
Oku kitabını bugün! Kendine karşı, hesapçı olarak kendi nefsin yeter.» îsra sûresi 13.
Demek ki insanın yaptığı her hareket, bu hareketin yapılması ânında bir iz bırakır ve bu iz de insanın amel defterine geçer.
İnsanın kendi kitabını, kendi defterini bu dünyada her gün okuması ve büyük hesaba çekilmezden önce kendini hesaba çekmesi ve ona göre tedbir alması, ne büyük bir bahtiyarlıktır!..
Bundan gaflet edenler, ne yaptıklarını basiret gözünden uzak tutarak görmemezliğe gelenler, Kıyamet gününde bütün bunları apaşikâr göreceklerdir.
Çünkü o zaman bu hayatta bütün bunları gözden gizleyen perde kalkacak ve perde kalktıktan sonra herşey görünecektir.
Kur'an der ki: «Sen bundan gafil idin.
Şimdi üzerinden perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskindir.» Kaf sûresi âyet 22.
Elhasıl hayır ve şerrin hesabı her an görülmektedir.
Maddî gözlerimiz belki bu hesabın farkında değildir.
Fakat kıyamet günü herşey meydana çıkacak ve herşey apaşikâr olacaktır.
Kur'an diyor ki: «O gün bütün sırlar, kalplerde gizlenen niyetler, sevgiler, kinler garazlar, elhasıl iyi kötü herşey ortaya dökülecek yoklanacak ve insan iç yüzünü meydana dökmekten alıkoymak için ne kendinde bir kuvvet bulacak, ne de başka bîr yardımcıdan faydalanacak» Tarık sûresi.
10.
Hesap kanununun esası : Hesap kanunu, umumîdir, şümullüdür.
Kur'an onu şöylece ifade eder : «Her kim zerre miktarı hayır işlerse, onu görecek, he> kim zerre miktarı şer işlerse, onu görecek».
Zilzâl sûresi.
Demek ki hayre hizmet eden her hareket mutlaka iyi bir semere verir ve şerre alet olan her hareket, mutlaka fena bir netice verir.
Bunları yapan ister müslüman olsun, ister olmasın, hesap vermek zorundadır.
Fakat Allahın rahmeti galip olduğundan iyilik on misli, hattâ yedi yüz misli, yani bir ölçü ile ölçülemiyecek derecede bol semere doğurur.
Fenalık ise yalnız karşılığını görmekle kalır.
Kur'an-ı Kerimin, bu yoldaki âyetlerinden de şu örnekleri vermek kâfidir.
«Kim bir hasene (iyilik) ile gelirse ona on misli verilir].
Kim bir seyyie (kötülük) ile gelirse, ona ancak misli ile ceza verilir ve hiçbirine haksızlık edilmez.» En'am sûresi.
«Mallarını Allah yolunda infak edenlerin meseli bir tanenin meseli gibidir ki (bu tane ekilmiş) her başağında yüz tane veren^ yedi başak bitirmiştir.
Allah dilediğine daha fazla kat kat verir.» Bakara sûresi.
«Her kim hasene (iyilik) ile gelirse ona ondan daha güzel, daha hayırlısı vardır.
Herkim kötülük ile gelirse, seyyiat işleyenler ancak yaptıklarının cezasını görürler.» Kasas sûresi.
«Başınıza ne musibet geldi ise, kendi ellerinizin kazancı iledir.
Günahlarınızın birçoğunu da affediyor.» Şûra sûresi 30.
11.
Mizan : İnsan, şahsında hayır veya şerrin galebesine göre muhakeme olunur.
Kur'an bu muhakemeden bahsederken bir mizan, yani terazî bulunduğunu söyler.
Bu mizan, bildiğimiz iki gözlü, veya tek gözlü maddî te- razi değildir.
Adalet gereklerinin yapılacağını anlatan mizandır.
Meselâ Hadid sûresinde: «Biz Peygamberlerimizi beyyinelerle (apaçık delillerle) gönderdik ve beraberinde kitap ve mizan indirdik ki insanlar adalete tutunsunlar.» Ayet 25.
Buradaki mizan, âlemdeki muvazene kanununun bir alâmet ve miyarı olarak eşyanın muvazenetini tayin için kullanılan vasıtadır.
Bunun gönderilmesinin sebebi de insanların adalet ve insaf ile doğrulmalarını sağlamaktır.
Bu bakımdan mizan, adaletin remzidir.
Ve Allah tarafından gönderilen mizan, hukukî, içtimaî, siyasî muvazeneyi tayin eden adalet miyarıdır.
Rahman sûresinin yedinci âyetinde de tabiat âleminde bir mizanın bulunduğu anlatılarak «Hak tealâ, gökleri yükseltti.
Ve mizan vazeyledi» denilir.
Bu da tabiat alemindeki muvazeneyi temin eden mizandır.
Yine Kur'an insanları muhakeme için de böyle bir mizan kurulduğunu bildirir.
Bu mizanın vazifesi, insanda hayrın mı, şerrin mi galip olduğunu tayin etmektir.
Kur'an der ki: «Kıyamet günü adalet terazilerini kurarız.
Hiçbir kimse birşeycikte haksızlığa uğramayacaktır.
Bir hardal danesi ağırlığında olsa da onu hesaba katacağız.
Bizim hesap gömlekliğimiz elverir.» Enbiya sûresi 47.
«O gün vezn (tartı) tam haktır (herşeyin, her amelin en doğru ve tam hakkaniyetle tartısı o gün yapılır), artık kimin mizanı ağır basarsa (iyilikleri kötülüklerinden fazla çıkarsa), işte bunlar ve ancak bunlar felah bulmuş, (muratlarına ermiş) olanlardır.
Herkimin mizanı hafif gelir (iyilikleri kötülüklerinden eksik çıkarsa) işte bunlar da âyetlerimize karşıgelmeleri yüzünden, kendilerini ziyanda bırakmış olanlardır.» A'raf sûresi.
7 - 8.
insanların kıyamet günü tartılacak amellerini, bu dünyada işlediklerini unutmamaları ve bu teraziye ne götürmek istiyorlarsa onu götürmeğe çalışmaları icap ettiğine dikkat etmeleri gerekir.
12.
A'mal defteri : insanların bu dünyadan ahirete götürecekleri ve âhirette karşılaşacakları amal defterlerine gelince bu defter onların her yaptıklarını kaydeden ve hiçbir amellerini ihmal etmeyen bir defterdir.
Kur'an bunun hakkında der ki: «Defter konulduğu zaman mücrimlerin karşılaştıkları haüeden helecan içinde titreştikleri ve ne yazık bizlere, bu defter, ne küçük, ne büyük bırakmış, hepsini kaydetmiş! dediklerini görürsün!» Kehf sûresi 40.
«Herkim mü'min olarak doğru dürüst amellerden bir amel işlerse, onun sa'yine karşı küfran yok.
Ve herhalde bunu onun defterine yazarız.» Enbiya sûresi âyet 94.
«İnsan bir söz söylemez ki ne söylediğini gözeten bir murakıp (hiçbir dediğini kaçırmadan kaydeden gözcü) hazır bulunmasın.» Kaf sûresi âyet 18.
«Yoksa Biz onların sırlarını bilmeyiz, fısıltılarını işitmeyiz mi sanıyorlar? Hayır işidiriz.
Hem de yanlarında elçilerimiz vardır ki yazarlar.» Zuhruf sûresi âyet 80.
«Üzerinizde hafızlar (iyi kötü her yaptığınızı gözetleyip kaydetmeğe memur gözcüler) vardır ki herbiri Allah nezdinde mükerrem, vazifelerinde kusur etmez kâtiplerdir.» Infitar sûresi âyet 10-12.
«işte kitabımız yüzünüze karşı hakkı söylüyor.
Çünkü Biz sizin yaptıklarınızı hep istinsah ediyorduk (yazıyorduk).» Câsiye sûresi 29.
13.
Âhiret itikadının dünyada tesiri : Elhasıl ahirete itikat insanın seciyesine en dürüst mahiyeti vermek bakımından, en esaslı tesiri olan bir itikattır.
Bundan başka bu itikat herhangi sebep dolayısiyle hayatta inkisara uğrayan, bilhassa hayatta müstahak olmadığı darbelerle karşılaştıklarını zanneden insanlar için en geniş teselli ve itminan kaynağıdır.
Bu itikadın ahlâkî bir zabıta olarak haiz olduğu tesir ise ölçülemiyecek derecede büyüktür.
Ahirete itikat etmemek ise insanların mes'uliyet hissini mutlaka gevşetir.
Bu itikadı yaşamayan bir insan, bu dünya hayatında yalnız zevkini tatmin etmeyi düşünen, her ahlâkî endişeyi çiğneyerek felekten kâm almaktan başka birşey gözetmeyen ve bu uğurda herşeyi hor gören bir adam olur.
Böyleleri ise fazileti mahza fazilet olduğu için benimsemek hasletinden mahrum olurlar ve kendi maksatlarına, zevklerine veya arzularına hizmet eden her günahı, her kötülüğü ve her suiistimali reva görürler, bu yolda içten gelen hiçbir itiraz sesi işitmezler.
Yani âhiret itikadı, insan ahlâkını ve insan seciyesini canlandıran ve bütünleştiren itikattır.
lif.
Milletlerin â'mal defteri : Fakat yalnız fertlerin değil, milletlerin de amal defteri vardır.
Ve Kur'an bundan da bahsederek her milletin de hesap vereceğini anlatır.
«Her milleti diz çökmüş görürsün.
Her millet, kendi kitabının başına davet olunuyor.
Bugün o yaptığınız işlerin karşılığını bulacaksınız.» Câsiye sûresi âyet 28.
, Bu âyet her milletin de hesap vereceğini ve amellerinin karşılığını göreceğini anlatarak her milletin de mes'ul olduğunu ve mesuliyeti müdrik olarak yaşamak ve çalışmakla mükellef olduğunu gösteriyor.
15.
Â'mdl defterinin mahiyeti : Burada dikkati çekmesi gerekleşen bir nokta, bahis mevzuu olan kitap veya defterin mahiyetidir.
Bu kelime Kur'anda çok geniş bir manada kullanılmaktadır.
İmam Ragıb bunu izah ederek «Kitap, mutlaka yazılı sahifelerden müteşekkil bir mecmua manasına gelmez.
Bazan Allahın ümini, Allahın emrini, yahut Allahın farizelerini ifade eder.
Sonra (Ketebe = yazdı) daima kâğıt üzerine mürekkeple yazı yazmayı anlatmakla kalmaz, birşeyin emrolunduğunu, farzedildiğini de anlatır.» O halde â'malin yazılmasından, â'mal defterinin tutulmasından ne murat edildiği aşikârdır.
Â'malin yazılmasından maksat, â'mali hıfzetmek (yani korumak) tır ve bunları kayde memur olan melekler de hafız = koruyucu ve kâtip = kayd ve zaptedici isimleriyle anılmaktadır.
Şu âyetler bilhassa bu noktayı açıklıyor ve aydınlatıyor: 1.
«Her insanın yaptıklarını, işlediklerini kendi boynuna doladık.
Kıyamet günü onun apaçık bulacağı bir kitap çıkaracağız.
Oku kitabını! Bugün senin nefsin (öz canın ) kendi hesabını görmek için kâfidir.» îsra sûresi» 13 -15.
2.
«Onun herbir kimse için, önünden ve ardından muakkıbleri (takibedici kuvvetleri) vardır ki onu hıfzederler (korurlar), ve bu muakkıbler Allahın emrindedirler.» Râ'd sûresi.
3.
Muhakkak ki facirlerin kitabı, bir zindan içindedir.
Bildin mi bu zindan nedir? Yazılı bir kitaptır.» Mutaffifin sûresi.
4.
«Ebrarın (hayır ehli sadıkların) kitabı, İliyyînde (yükseklerin yüksekliğinde) dir.
Yükseklerin yükseği nedir? Bildin mi? Yazılı bir kitaptır».
Mutaffifin sûresi.
Âyet 18.
Bu dört âyetin birincisi, insanın kıyamet günü karşılaşacağı kitabın, onun işlediği amellerin neticesi olduğunu anlatıyor.
İkinci âyete göre gözetilen şey â'mal değil, belki â'mali yapan kimsedir.
Üçüncü ve dördüncü âyetler, â'mal defterinin kendisi ile bulunduğu yerin birbirine uygun olduğunu gösteriyor.
Üçüncü âyette facirlere ait â'mal defterinin bir zindan içinde bulunduğu ve bu zindanın da yazılı bir kitap olduğu; dördüncü âyette de Ebrara aid â'mal defterlerinin yükseklerin yüksekliğinde bulunduğu ve bu yükseklerin yüksekliğinin de bir kitap olduğu bildiriliyor.
Demek â'mal defteri, insanın kendi özündedir.
Çünkü â'mal, (işlenen ameller), insan üzerinde bıraktığı iz ve tesir ile kendini yaşatmaktadır.
Facirlerin kitabı zindan içindedir.
Çünkü kötü hareketler insanın ilerlemesine engel olur.
Onun hayırlı ve değerli işler başarmak için kullanacağı kuv- vetleri körletir ve bunları bir zindan içinde yaşatır.
Fakat iyi ve gerçek insanların â'mal defteri, yükseklerin yükseğindedir.
Çünİü bunlar yaptıkları iyiliklerle, başardıkları hayırlarla kuvvetlerine en geniş ve en yüksek inkişafı sağlarlar.
Bu böyle olduğu için her insanja «Kendi kitabını oku, bugün kendine karşı, hesapçı olarak kendi nefsin yeter» deniyor.
İyi insan kıyamet günü kendi kitabını okumaktan çekinmez.
Bilâkis başkalarını da kendi kitabını okumağa davet eder ve «Gelin bakın, okuyun kitabımı.
Çünkü, ben herhalde bir gün hesabıma kavuşacağımı anlamıştım» der.
El-Hakka sûresi.
Fakat fena insan böyle diyemez.
Bilâkis «Keşke, bu kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim» der.
Elhakka sûresi.
Fertlerin durumu bu merkezde olduğu gibi milletlerin de ayni durumda olduklarını yukarıda anlatmıştık.
Çünkü her ferdin ameli, nasıl onun içinde bir iz bırakırsa, her milletin ameli de onun riıillF hayatında kendini gösterir ve milletler de fertler gibi amellerine göre muhakeme olunurlar.
Milletler içinde en temiz hesabı verecek olanlar Kur'anın dediği gibi «Yeryüzünde ululuk tasarlayarak firavunlar gibi hüküm sürmeğe özenmiyenler, ve ortalığı fesada vermiyenlerdir.» Kasas sûresi.
16.
Haşir ve Neşir : Arap müşriklerinin en çok inkâr ettikleri hakikat, kıyametti ve insanların ölümden sonra hesap vermek üzere toplanmaları idi.
Çünkü hayatları türlü türlü saldırganlıklar, ve yağmagerlikler içinde geçiyordu.
Onun için yaptıklarının karşılığını göreceklerini akılları almıyor ve âhireti, kıyameti, haşir ve neşri inkâr etmekte ileri gidiyorlardı.
Arap şairlerinin biri bunu anlatarak «yaşamak, badehu Ölümden sonra dirilmek, sonra toplanmak mı? Bunların hepsi uydurma masallardır.» (1) demişti.
Kureyş şairlerinden Şeddad da Hazreti Peygamberin, haşir ve neşirden bahsetmesine karşı söz söylemiş, ve bunu inkâr üzerinde ısrar etmişti (2).
Arap müşriklerine göre insanın ölmesiyle ruhu bir kuş olup uçardı ve onun için haşir ve neşir bahis mevzuu olamazdı.
Kur'an-ı Kerim de onların bu hallerinden bahseder ve neler söylediklerini anlatır: «Biz ölüp toprak kesildikten sonra tekrar mı dirileceğiz? Bu dönüş ihtimali ne kadar uzak birşey!» (3).
«Çürümüş kemik kesildikten sonra ilk önceki halimize mi döneceğiz?» (4).
«Onlar: biz öldükten ve bir yığın kemik ile bir avuç kırıntı kesildikten sonra tekrar yaratılarak (2) Sahih-i Buharî, cüz 4 sahlfe 263, Matbaa! Âmire; Umde-tul Kari Cilt 8 S.
120, Matbaai Âmire, İstanbul.
(3) Kaf sûresi.
Âyet 3.
(4) Nâziat sûresi.
dirilecek miyiz? demişlerdi.» (1).
«O, çürümüş kemiği kim diriltebilir, demişti (2).
Arapların bir kısmı, Dehrilerin itikadına benzer bir itikat taşırdı.
Ve bu dünya hayatından başka bir hayat yoktur, derdi.
«Onlar, hayat bu dünyada yaşadığımız hayattan ibarettir.
Yaşarız, ölürüz, bizi ancak zaman, helak eder, derler» (3).
«Onlar, bu dünya hayatından başka bir hayat yoktur ve biz bir daha dirilecek değiliz, derlerdi» (4).
«Onlar hesap görülmesini beklemiyorlardı» (5).
Bütün bu âyetler, müşrik Arapların âhireti inkâr etmek hususunda inat göserdiklerini belirtmektedir.
Onun için Kur'an-ı Kerimin Mekke devrinde nazil olan sûrelerinde Allahın birliğinden bahsolunduğu derecede âhiretten, kıyametten, haşir ve neşirden ve ebedî hayattan bahsolunur ve bu itikadı kökleştirmeğe en büyük ehemmiyet verilir: çünkü bu itikat, dinin en belli başlı esaslarından biridir.
Ve ancak bu itikadın temelleşmesi sayesinde insanları ıslah etmek ve yola getirmek mümkün olur.
Kur'an bunu anlatarak der ki: «Âhirete inanmıyanların kalpleri, Allahın birliğini inkâr edicidir.
Kendileri de kibirlidirler» (6).
Allahın birliğine inanan bir kimsenin âhirete inanmamasına imkân yoktur.
Âhirete inanmıyan kimse, muhakkak ki, Allahı da inkâr eder.
Müminlerse, Allaha inanırlar ve Onun «Mâliki yevmiddin» yani «Hesap gününün mutlak âmiri, mutlak sahibi olduğunu» ikrar ederler.
17.
Kur'anın kıyameti isbat eden delilleri : Kur'an kıyametin vukubulacağını isbat için bilhassa iki delile dayanır.
Birincisi: İnsanın boş yere yaratılmamış olduğudur.
İnsan yaptığından mes'ul tutulmazsa ve hesap vermezse, verdiği hesaba göre ceza veya mükâfat görmezse, boş yere yaratılmış, boş yere yaşamış, boş yere uğraşıp didişmiş olur.
Halbuki Kur'anın telâkkisine göre insan, boş yere yaratılmamıştır.
«Bizim sizi boşu boşuna yarattığımızı, ve sizin Bize döndürülmiyeceğinizi mi sanıyorsunuz?» (7).
«İnsan başı boş bırakılacağını mı sanıyor?» (8).
(1) fara sûresi: 98: (2) Yasin sûresi: 78.
(3) Casiye sûresi, âyet 23, (4) En'âm sûresi, âyet 29, (5) Nebe' sûresi, âyet 22, (6) En/âm sûresi, âyet 22, (7) Müminun sûresi, âyet 116.
(8) Kıyamet sûresi, âyet 36.
T.B.
sahlfe 374.
(8) Kıyamet sûresi, âyet 36.
T.B.
sahife 874.
İkincisi: Cenabı Hakkın adaletidir ve bu adaletin hayır ve şerri eşit tutmasına imkân bulunmamasıdır.
Yoksa hayır ile şer bir olur ve bunları ayırdetmek, şerri ortadan kaldırarak hayrı üstün getirmek manasız kalır.
Mademki insan boşuna yaratılmamıştır, ve onun yaratılışında bir gaye ve bir hikmet gözetilmiştir, onun işlediklerinden mes'ul olması, hesap vermesi ve lâyık olduğu muameleyi görmesi icabeder.
Bunun başka türlü olmasına da imkân yoktur.
Ve> Kur'an-ı Kerimin noktai nazarı bu mahiyettedir.
Onun için «İman edip en yararlı işleri işleyenler, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir olmadıkları gibi, her kötülükten korunanlar, her kötülüğü işleyen facirler gibi değildirler» (1), «Kötülük işleyenler, iman edip en yararlı işleri işleyenlerle bir tutulacaklarını asla sanmamalıdırlar.» (2) Bu esasları kabul ettikten sonra insanların öldükten sonra tekrar dirilmelerini, akıllarına sığdırmak istemiyerek onu bu bakımdan olamayacak şey sananlar, hata ederler.
Çünkü şimdilik varlığımızı da akla sığdırmak,, imkân dahilinde değildir.
Ancak bu varlığı var eden Zatı Kibriya, onu yeniden ihya edebilir.
Kur'an-ı Kerim de bunu böylece izah ederek der ki: «Biz (yani Azimüşşan) ilk yaratmada aciz mi gösterdik ki yeniden yaratmak hususunda âciz kalalım?» (3), «İnsan başı boş bırakılacak mı sanıyor? Kendisi manevî unsurlardan bir hayat nüvesi değil mi idi? Sonra kan pıhtısı oldu.
Tanrı onu yarattı, düzeltti, ondan erkek, dişi çiftler çıkardı.
Bunları yapan ölüleri diriltmeğe gücü yetmez mi? Elbet yeter» (4), «Gökleri ve yeri yaratan Allahın, onların bir eşlerini yaratmağa kadir olduğunu görmüyorlar mı?» (5).
«Hak Tealâ, hilkati önce peyda eder, sonra iade eder ve bu Onun için daha kolaydır.» (6).
«Tekrar dirilmekten şüpheniz varsa, biliniz ki Biz, sizi topraktan yarattık.» (7).
18.
Cismanî lutşir meselesi : Haşrin ne şekilde, cismanî mi, ruhanî mi olacağı üzerinde uzun münakaşalar kopmuş ve bu bahis üzerinde yığın yığın yazılar yazılmıştır.
Biz burada yalmz Kur'anın noktai nazarını anlatmak istiyoruz.
Şimdiye kadar naklettiğimiz âyetlerden anlaşılan en mühim nokta, müşriklerin öldükten sonra tekrar dirilerek yeni bir hayata kavuşmayı akıllarına bir türlü sığdıramadıkları idi.
Onun için bunlar «Biz arz için- (1) Sad süresi (2) Oâsiye sûresi (3) Kaf sûresi, âyet 15 (4) Kıyamet sûres}, âyet 36 - 40 (5) îsra sûresi (6) R)um sûresi 27 (7) Hac sûresi de kaybolup gittikten sonra yeniden mi yaratılacağız?» diyorlardı.
Ve Kur'an onlara şu cevabı veriyordu: «Hayır, onlar Tanrılarına kavuşmağa inanmayorlar.» (1).
Yani müşrikleri inkâra saptıran mesele Allahın huzuruna çıkmak ve Ona hesap vermektir.
Yoksa, öldükten sonra, tekrar dirilmek ve nasıl dirilmek bahsi değildir.
Onun için Kur'an, bu naklettiğimiz âyetten sonra işi daha fazla açıklayarak der ki: «Ya Muhammed, de ki, sizin canınızı almağa ntemur olan ölüm meleği canınızı alır, sonra siz Rabbınıza döndürülürsünüz.» (2).
Haşir ve neşir itikadının ruhu, bu Allaha dönüştür, bu Allaha kavuşmaktır ve bütün amalinden hesap vermektir.
Bu itikadın bize bellettiği hakikat insanın bu varlık âleminden ayrıldığı zaman bir beka âlemine kavuştuğudur ve orada hesap verdiğidir, hesabına göre karşılık gördüğüdür.
Ölüm, bu iki hayat arasında bir kapıdır.
Ve bu kapıdan geçenler yeni bir hayata kavuşurlar.
Kur'an bu yeni hayattan bahsederken ona «halkı cedit» (3) yani «yeni yaratış» der.
Bu yeni yaratışın keyfiyet ve mahiyeti o âleme ait olduğu için onu bizim anlamamıza veya anlatmamıza imkân yoktur.
O yeni yaratışta cismaniyetin yerini ne tutacak? Â'malin gölgeleri ve akisleri mi? Yani ruhlara amelleri yaşatan yeni bir kılık mı verilecek? Yoksa ona bizim tasavvur ve idrakimizden üstün bambaşka bir varlık mı temin olunacaktır? Bütün bunlar, sonunda Allaha dönüleceği, Ona kavuşulacağı itikadı yanında küçülür ve bir kıymet arzetmekten uzak kalır.
Asıl mesele, her insanın mes'ul olduğunu ve hesap gününde bütün amellerinin hesabını vereceğini idrak ederek yaşaması, ve âhiret için, ebedî hayat için ona göre hazırlanmasıdır.
Bu hesap dünyada başlar ve âhirette toptan görülür.
19.
Âhirette görülecek hesap : Bütün varlık âlemi nasıl bir takım kanun ve nizamlara bağlı ise âhirette görülecek hesap ve o hesaba göre verilecek ceza veya mükâfat da öylece bir kanun ve nizama bağlıdır.
Nasıl bu dünya âlemini idareye ait kanunlara karşıgelmek bir suç ise bu suç nasıl bir ceza ile karşılanır, buna mukabil kanuna uyanlar, nasıl huzur ve emniyet içinde yaşarlarsa âhirette verilecek hesabın temeli de aynidir.
Şu farkla ki bir takım suçlular dünya kanunlarının pençesinden kurtulabilirler, yahut kurtulduklarını sanabilirler.
Fakat âhirette böyle değildir.
Orada herhangi bir suçun veya herhangi bir iyiliğin karşılıksız kalmasına imkân yoktur.
Orada gizli aşikâr herşey herkesin önüne serilecek ve herkes yaptığının karşılığını görecektir.
Bütün bu işler bambaşka bir âlemde yapılacağı (1 ve 2) Secde sûresi, âyet 10 -11.
(3) Kaf süresi, tsra süresi, Sebe' sûresi ve o âlem yepyeni bir âlem olduğu için her halin oraya has olduğu şüphe götürmez.
Bu yolda bütün bildiklerimiz yaptıklarımızın karşılığını göreceğimizdir.
Kur'an-ı Kerim bize bunu anlatarak der ki: «Bugün yaptıklarınızın tam karşılığını görürsünüz» (Casiye sûrqsi).
«Her can, yaptıklarının karşılığını görür.» (Taha sûresi).
Bunun manası, her insanın âhirette yaptıklarının bütün neticelerini göreceği ve bu neticelerin bütün karşılığından zevk alacağı veya ıstırap çekeceğidir.
Kur'an-ı Kerimin bizi daima teşvik ettiği şey âcil menfaatleri âni zevkleri, gelip geçici hoşnutlukları değil, sürekli menfaatleri, hakikî zevkleri ve daimî hoşnutlukları aramak ve onların peşine düşerek bu u¬ ğurda zahmet çekmek lazımsa o zahmeti, daima istikbali düşünmek ve en büyük huzuru istikbalin sağlamlanmasmda aramak ve bulmaktır.
Ânî cazibelere ve zevklere kapılmanın Kur'an-ı Kerim ıstılahmdaki adı «âcile»; daimî iyiliklerin peşinde koşmanın gözettiği neticenin adı «âhire» dir.
Bu âcile peşinden koşanlar, belki bir an için haz duyarlar, fakat bu hazzın arkası nedamettir.
Fakat âhire yani büyük başarılar peşinde koşarak büyük neticeler elde etmek isteyenlerin sonu, büyük muvaffakiyetler kazanmak ve bu muvaffakiyetlerin daimî verimlerinden faydalanmaktır .
Kur'an-ı Kerim insanların âcil zevkler peşinde koşmalarını muahaze ederek der ki: «Siz, âcileyi sever ve âhireden yüz çevirirsiniz» Kıyamet sûresi.
Bu görüşteki derinlik ve incelik şüphe götürmez.
Çünkü insanlar âcil zevkler, gelip geçici eğlenceler, bir anı hoş geçiren ihtirasları tatmin etmek isterler ve bunları uzun ve daimî sevgilere tercih ederler.
Kur'an ise insanların insanlık seviyesini yükseltmek ve onları âni zevk muvakkat ihtiras seviyesinden, sürekli zevk, daimî huzur seviyesine yükseltmek ister.
Onları âcil zevklere ve âni ihtiraslara mukavemete alıştırmayı gözetir, onlara sabretmek, savaşmak, çalışmak, uğraşmak ve bir takım gayeleri gerçekleştirmek zevkini tattırmak ister, onun iç}n Resulü Ekremin bir hadisi şerifinde deniliyor ki: «Cennet, hakkından gelinmiş buhranlarla, cehennemse ihtiraslarla doludur.» Kur'an-ı Kerim de: «Kim ki Rabbının huzuruna (suçlu olarak) çıkmaktan korkarak nefsini hava ve hevese uymaktan alıkoyar, onun barınacağı yer Cennettir» diyor (1).
20.
Hesap defteri : Biz müslümanlar, her insanın bir hesap defteri sahibi olduğuna inanırız.
Her insanın her yaptığı, bu hesap defterinde yapılıdır.
Bu hesap defteri, şaşmaz, yanılmaz, hiçbir şeyi unutmaz, bir defterdir.
Bu defterin mevcudiyetine inanmamak mümkün değildir.
Dünyada her insanın yaptığı her hareket, mutlaka bir iz bırakır, insanın ya maddî mevcudiyeti üzerinde, yahut manevî mevcudiyeti üzerinde bir tesir yapar, bu izler ve tesirler iyi ise, gelişmesine yarar, fena ise insanın maddeten veya manen düşmesine sebep olur ve insanın kaçınamayacağı birşey, yaptığı her işin, işlediği her hareketin iyi veya fena tesiridir.
Bu böyle olduğuna göre insanın kendi varlığı, onun hesap defteridir ve orada herşey başından sonuna kadar yazılıdır.
Hatta yalnız yazılı değil, silinmez bir surette hakkedilmiştir.
Bunu inkâr etmek kimsenin elinde değildir., Bunu inkâr etmedikten ve edemedikten sonra bu defterin boşu boşuna mı yazılmış olduğu iddia edilecek? Aklı başında olan, mesul olduğunu idrak eden her insan, böyle bir iddiada bulunarak âkil ve mes'ul bir varlık olduğunu inkâra kalkışmaz.
Bilâkis bu idraki teyit edecek bir durum alır ve temiz bir insan, vicdanlı ve mes'ul bir varlık sıfatiyle hesap vermeğe hazırlanır.
Hesap vermek, endişesiyle hesabını tertemiz tutmağa bakar.
Bizim itikadımız bu merkezdedir ve Kur'an-ı Kerim de bizim hesap vereceğimizi anlatır : «O gün, yani hesap günü, her kişi bütün geçmişinin hesabını verir.
(Yunus sûresi).
«Her varlık, işleyip kazandıklarına bağlıdır.» (Tur sûresi).
«Her can işlediklerine bağlıdır.» (Müddesir sûresi).
«Her kim zerre miktarınca hayır işlerse onun karşılığını, her kim zerre miktarınca şer işlerse onun karşılığını görür.» (Zilzal sûresi).
«O gün, (o hesap günü) her can, hayır namına her ne işlediyse hepsini karşısında görür ve şer namına ne işlediyse öyle» Âli Imran sûresi.
Çünkü her insanın her fiili, her ameli, her düşüncesi, her niyeti silinmez bir yazıdır.
Onun her haline Huda şahittir.
Onun sağında ve solunda öyle melekler vardır ki her ne yaparsa, her ne söylerse hepsini kaydederler.
(Kaf sûresi).
insanın hiçbir şeyi gizlemesine imkân yoktur.
Onun en gizli tuttuğu şeyler de onun defterine geçer.
Kur'an-ı Kerim, «Yoksa Biz onların gizli tuttuklarını ve gizli konuştuklarını bilmiyoruz mu, sanıyorlar.
Biliyoruz, hem de elçüerimiz herşeyi yazıyorlar.
Zuhruf sûresi».
«Bizim elçilerimiz sizin bütün çevirdiğiniz dolapları kaydediyorlar.» Yunus sûresi.
Elhasıl Allahın ilminden uzak kalan hiçbir iyi veya fena bir amel yoktur.
O hepsine şahittir ve hepsi insanın â'mal defterine mutlaka geçer.
(Yunus sûresi).
Onun için kıyamet günü her insan, bütün mes'uliyetini taşıyarak gelir ve orada apaçık duran hesap defterile karşılaşır.
O defteri kendi okur ve kendi muhasebesini kendi görür (îsra sûresi).
Bu hesap defteri ile karşılaşanlar içinde suçlu olanlar, ıstırap içinde kalırlar ve bize yazık! derler, karşımıza öyle bir defter çıktı ki büyük küçük hiçbir şeyi unutmamış.
Bunlar, her ne isledilerse hepsini karşılarında apaçık görürler ve Tanrı hiçbir kimseye zulüm etmez.
Kehf sûresi.
Her müslüman, kendini mes'ul, müdrik ve her yaptığını bilerek yapan bir insan saydığı için, her yaptığının da bir deftere geçtiğini ve kendisinin de bu deftere göre hesap vereceğini bilir ve ona göre hareket e¬ der.
Onun için en büyük kaygı, tertemiz hesap vermek, defterini iyiliklerle doldurarak huzuru Kibriyaya açık alınla çıkmaktır.
islâmın bu münasebetle öğrettiği bir nokta da insanın kıyamet günü bir hesap defteriyle karşılaştıktan başka kendi azasının şahadetiyle de karşılaşacağıdır.
Kur'ana göre, insanın karşılaşacağı en büyük şahit kendi nefsidir.
Bu şahit lehte mi şahadet edecek, yoksa aleyhte mi? bunu herkes bilir.
Lehte şahadet edecekse, onun içi saf ve mücellâdır.
Aleyhte şahadet edecekse onun içi küflü ve paslıdır.
Onun için Kur'an suçluların kalplerinde pas biriktiğini söyler (Tatfif sûresi).
Iş bu kadarla da kalmaz.
Kıyamet günü suçluların ağızları mühürlenir, elleri ve ayakları dile gelerek bütün işlediklerini anlatır (Yasin sûresi).
Allah düşmanları, cehenneme sürüklendikleri zaman, gözleri, kulakları ve derileri bütün yaptıklarını bildirirler.
Bunlar derilerine, ne diye aleyhimizde söylediniz? dedikleri zaman derileri, «Herşeye dil veren Allah, bize de dil verdi ve bizi söyletti» derler (Secde sûresi).
21.
Mizan : insanlar kâh iyilik, kâh fenalık ettikleri için onların bütün iyilikleri ve kötülükleri ölçülecek, tartılacak ve insanlar ona göre karşılık göreceklerdir.
Görecekleri karşılık, yaptıklarına tam uygun olacaktır.
(Nebe' sûresi).
Kıyamet günü insanın bütün yaptıkları ölçülecek, tartılacak, her kimin iyiliği ağır basarsa, işte o, murada erecek, kimin iyiliği hafif basarsa, işte onlar ziyana uğrayacaklar ve canlarını kaybedeceklerdir.
(Araf sûresi).
Kimin tartıları ağır gelirse, hoşnutluk veren hayata kavuşacak, kimin tartıları hafif gelirse uçuruma yuvarlanacak (Karia sûresi).
O gün adalet ve hakkaniyet icra edilecek ve onun için herşey tartılacak ve değerini bulacaktır.
Bir hardal tanesi ağırlığınca bir hak ihmal olunmıyacaktır (Enbiya sûresi).
Böylece herkes hesap verecek, yaptığının tam karşılığını görecektir.
22.
Cennet ve Cehennem : Ölümden sonraki hayat iki şekil alır.
Cennet hayatı ve cehennem hayatı.
Hayatlarını iyilikler içinde geçirenler cennet hayatına kavuşurlar.
Hayatlarını fenalıklar ve kötülükler içinde geçirenlerse cehennem hayatına ulaşırlar.
Cennet, Kur'anda (Firdevs) kelimesiyle iki defa anılır.
(18: 107) ve (23: 11).
Âhiret hayatında murada erenlerin kavuşacakları safa âlemini en çok tarif eden kelime cennet ve onun cem'i olan cennattır.
iyi ve doğru insanların ikametgâhı budur.
Buraya girecek olanlar iman edenler ve iyi işler işliyenlerdir.
Burası, içinde ırmaklar akan bahçelerdir.
Akan ırmaklar, imana, bahçenin ağaçları bu dünyada yapılan iyiliklere tekabül ediyor.
Cennetin âhiret hayatı sırf temsîl-dir.
«Korunan ve sakınanlara vâdolunan cennetin temsili şudur ki: Orada su ırmakları vardır...» (47: 15).
Cennetin nimetleri bu hayatta tasavvur ve idrak olunamaz.
Çünkü bu dünyanın nimetleri cinsinden değildir.
Kur'an bunu da anlatarak *der ki: «Hiçbir kimse işlediklerine mükâfat olmak üzere kendisine saklanmış olan göz aydınlığını bilemez» (32: 17).
Hazreti Muhammed (Buhari) de rivayet olunan bir hadîs ile bunu izah ederek der ki: «Allah doğru dürüst kullarına, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, insan hatırından geçmiyecek mükâfatlar hazırlamıştır.» Ashabın ulemasından olan Abbas oğlu der ki: «Cennetteki hiçbir şey bu dünyada olan birşeye, isminden başka hiçbir hususta benzemez.» Meselâ Kur'anda cennetin nimetlerinden bahsolunurken «zil» yani «gölge» kelimesi tekerrür eder.
Bu gölgeden murad bizim bildiğimiz gölge değildir.
Çünkü âhiret hayatında bu dünyanın güneşi yoktur.
Kur'anda «Onlar orada, ne güneş görürler, ne de şiddetli soğuk!» (76: 13) der: O halde bu «zil» dan, bu gölgeden murad nedir? Kur'an-ı Kerimin elfazını tefsir hususunda en büyük merci olan imam Ragıp der ki: Bu kelimeden maksat, bereket ve himayedir.
Cennetin nimetlerinden bahsolunurken karşılaştığımız «rızk» kelimesi de böyledir.
Bu «rızk» dünyadaki rızık gibi insanın yaşaması için lâzım olan şeyler değildir.
Sonra cennette bulunduğu söylenen meyvalar, bu dünyada tanıdığımız meyvalar değil.
Bunlar, bu hayatta işlediklerimizin semereleridir.
Kur'anın ikinci sûresinde bu nokta tasrih olunmakta ve şu sözler söylenmektedir: «İman edip doğru dürüst işler işliyenlere müjde et: Onlar için altından ırmaklar akan bahçeler vardır.
Onlar, orada meyvalara nail oldukça, bu bize daha evvel verilene benziyor» diyecekler (2:25).
Bu daha evelki ihsan olunan da bu â'malin semeresidir.
Kur'anda cennet nimetleri arasında bahis mevzuu olan su, süt, bal, sedir, taht, esvap, müzeyyenat ve saire de hep remzî manaları haizdir.
Bunlar bu hayatta gördüğümüz eşyanın mümasilleri değildir.
Bunların herbiri, uhrevî ve ruhanî bir nimeti remzediyor.
Nitekim Kur'an da bunların temsilî kelimeler olduklarını ifade etmektedir.
Biraz teemmül neticesinde zaman ve mekân mefhumlarını da âhiret hayatına tatbika imkân bulunmadığını görürüz.
Kur'an cennetin, yer ve gökler genişliğinde olduğunu söyler ve «Allahın gufranına, ve yerle gökler enliliğinde bir cennete koşuşunuz» der.
(3: 132, 57: 21).
Bu âyeti dinleyenler Hazreti Peygambere «Cennet yerle gök genişliğinde olduğuna göre Cehennem nerededir? diye sormuşlar, o da şu cevabı vermişti: «Gün doğduğu zamajj gece nerede?!» Bu da gösteriyor ki Cennet ile Cehennem bir yer olmaktan ziyade yaşanacak birer haldir! Sonra Kur'anın bir âyetinde Cennet ile Cehennem arasında bir «duvar» (57: 13) bulunduğu beyan olunduğu halde diğer bir yerinde cennetlikler ile cehennemlikler arasında bir «perde» bulunduğu söylenir (7: 46).
Bundan başka cehennem ateşlerinin oğuldadığı ve kükrediği, fakat cennetliklerin bunu duymadıkları beyan olunduğu halde iki tarafın konuştuklarından ve birbirlerini duymadıklarından bahsolunuyor.
Bunlardan Cehennem azabına katlananların bu azabı duyacakları, Cennet nimetlerine kavuşanların bu nimetlerden hoşnut olacakları ve bu iki hali de her iki tarafın tatacağı anlaşılıyor.
Fakat yukarıda da işaret ettiğimiz gibi cennet ve cehennem hayatı bu dünyada başlar.
Çünkü cennet nimetine kavuşanlar, bu hayatta yaptıklarının semereleriyle karşılaşacaklar, diğer bir âyette söylendiği gibi onlar orada onlarca malûm olan bir rızıkla karşılaşacaklar.
(37: 41 ve 46: 6).
Bu meyvalar ve bu rızıklar bu hayatta işlenen iyilikler mukabilidir.
Onun için cennetin nimeti de cehennemin azabı da bu hayatta başlar.
Bunun pek tabiî neticesi olarak Kur'an cennet nimetlerinin en büyüğünün Allah rızası olduğunu söyler.
Bu hayatta müminler tarafından kazanılacak ruhanî lütufların en yükseği budur.
Ve onlar bunu kazandıklarını duyarak, bu hayatta cennet hayatı sürerler.
Kur'an rızay-ı Barinin en büyük nimet olduğunu ifade ederek der ki: «Allah mümin erkeklerle, mümin kadınlara altından ırmaklar akan cennetleri, orada daim kalmak üzere vadetmiştir..
Fakat nimetlerin en büyüğü Allah rızasıdır.
En büyük muvaffakiyet budur» (9: 72).
Cennetlik insanlar, Allaha hamd ve senadan, onu teşbih ve tenzihten en büyük zevki duyacaklardır.
Bu hayatta da bunların, ruhanî rızkı budur: «Onların oradaki nidaları: (Yarab münezzehsin) sözü; orada birbirlerine: Selâm! demeleri ve son duaları: (Âlemlerin Rabbı olan Allaha.
hamd ve sena!) dır (10: 10).
Cennette keder yok, yorgunluk yok, zahmet yok.
Kalp her ihtirastan, her kinden, her kıskançlıktan temizlenmiştir.
Her tarafta emniyet, selâmet ve masuniyet hâkimdir: «Fenalıktan sakınanlar, bahçeler ve pınarlar arasındadır.
Oraya se- lâmet ve emniyetle giriniz! Onların kalplerindeki ihtirasların hepsini söküp attık.
Onlar, tahtlar üzerinde karşı karşıya kardeşlerdir.
Onlara hiçbir yorgunluk arız olmıyacak vtj onlar oradan çıkacak değillerdir» (15: 45-48).
«Onlar orada boş söz, veya yalan lâf istemiyecekler.
Yalnız: (Selâm! Selâm! sözünü dinleyecekler» (56: 20-26).
«Onlar diyecekler ki: Bizi gam ve gussadan kurtaran Allaha hamd olsun; Rabbımız yarlıgayıcı ve mükâfatlarını kat kat fazlasiyle ihsan edicidir.
İnayetiyle ebedî ikametgâh olacak bir saray veren Odur.
Burada bize zahmet arız olmaz.
Hiçbir yorgunluk isabet etmez.» (35): 34, 35) Fakat Kur'ana göre cennet, yalnız nimet ve huzur yeri değildir.
Cennet, merhale merhale yükselmek ocağıdır.
«..Rablarından sakınanlar yüksek makamlara malik olurlar.
Bunların üzerinde (onlar için) daha yüksek makamlar vardır.» (20-39).
Bu da gösteriyor ki cennet müminlere yüksek makamlar temin etmekle kalmıyor, çünkü cennet yeni bir ruhanî tealinin başlangıcıdır.
Çünkü cennette varılacak daha yüksek makamlar vardır ve cennet halkı bunlara ermek için çalışırlar.
Bundan dolayıdır ki Kur'an, cennet halkının şöyle dua ettiklerini beyan eder: «Yarabbi! nurumuzu tamamla!» Bu daimî ve ruhanî yükseliş, Kur'ana mahsus fikirlerdir.
Başka hiçbir Mukaddes Kitapta bunun bir eşi veya izi görülmez.
Cennet nasıl nihayetsiz ruhanî tealiler makamı ise cehennem azabından maksat ta, işkence değil, fakat insanı tathir etmek, onu ruhanî tealiye lâyık bir hale getirmektir.
Cehennem, bu hayatta kendilerine bahşolunan fırsatı kaybeden insanların, ezelî kanunu İlâhiye tebean yaptıklarının karşılığını görmelerini ve bu sayede kendi elleriyle ruhlarını duçar ettikleri ruhanî hastalıklardan kurtulmalarını ifade eder.
Onun için Kur'an, cennet ile cehennem arasında fark gözetir ve birincinin nihayetsiz olduğunu söylerken ötekinin nihayet bulacağına işaret eder.
Cehennem hayatı da, bu dünyadan başlar.
Kur'an bu esası ifade ' ederken cezanın bir nevi tedavi olduğunu gösterir: «Sizden evvel nice ümmetlere de Peygamberler gönderdik, o ümmetleri varlığa ve sıkıntıya uğrattık ki yola gelsinler.» Bundan anlaşılıyor ki cezadan murat, yola gelmek, uyanmak ve daha yüksek hayata kavuşmaktır.
Cehennem cezasının hedefi budur.
Kur'an Allahın rahmet sıfatına en büyük ehemmiyeti vermekle, bütün mahlûkatın ilâhî rahmetten istifade için yaratıldıklarını söylemekle nihayet hepsinin bu hususta birleşeceklerine işaret eder.
Bu da daha yüksek hayatın yaşanıldığı zaman mümkün olur.
Cehennem, bütün dehşetiyle beraber onun günahkârlar için mevlâ (15:57) yani dost, sonra onun günahkârlar için ümm «yani ana» (9:101) olduğu söyleniyor.
Bununla cehennemin âsi ve günahkârları tathir edeceği, ateş altını nasıl temizlerse uhrevî ateşin de ruhları kirlerden, paslardan temizliyeceği anlaşılıyor.
Bundan dolayıdır ki cehennem âsiler ve günahkârların dostudur.
Onlar, onun sayesinde, ruhanî tealiye liyakat kazanacaklardır.
Bu günahkârlar cehennemin sinesinde yeniden yetişecekleri için cehennem onların anaları oluyor.
Günahkârlar, cehennemden kurtulacaklardır.
Gerçi Kur'anda üç defa cehennemde ebedî kalmaktan da bahsedilir.
Fakat ebediyet uzun müddeti de ifade eder.
Kur'anın 78 inci sûresinde bunların cehennemde «Ahkap» yani seneler, uzun seneler kalacağı söylenmekle bu nokta tavzih edilmiş oluyor.
Sonra cehennemde nekadar kalınacağından bahsedilirken «Allahın dilediği kadar» denilmekle yine bu nokta izah edilmektedir.
Kur'anda deniliyor ki: «Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler.
Onlar orada içlerini çeker ve inlerler.
Orada göklerle yerin devamı müddetince kalırlar, Rabbin dilediği başka.
Rabbın, dilediğini kudretle yapar» (11: 106, 108).
Bu âyetler cehennem azabının daimî olmadığını gösteriyor.
Bu son âyeti onu takip eden âyetle karşılaştırdığımız takdirde bu cihet daha fazla tavazzuh eder.
«Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler.
Orada gökler ve yer durdukça daim olurlar, Rabbının dilediği müstesna.
Bu, ardı kesilmiyen bir atiyyedir.» İki ifade birbirinin aynidir.
Cennettekiler de, cehennemdekiler de arzın ve semavatın devamı müddetince yurtlarında kalacaklar.
Sonra bu iki âyetin ikisine de birer istisna ilâve olunuyor.
Fakat sonuncu âyetler değişiyor ve cennetten çıkmak ihtimalini külliyen bertaraf etmek için, onun ardı kesilmez bir atiye olduğu beyan ediliyor.
Cehennem bahsinde ise en nihayet «Çünkü Rabbın, dilediğini kudretle yapar» deniliyor.
Resuli Ekremin hadisleri de buna delâlet etmektedir.
Sahih-i Müslimin rivayet ettiği bir hadisi şerife göre «Cenabı Hak mahşer gününde, melekler, peygamberler, müminler sırasiyle günahkârlara şefaatte bulundular, artık yalnız Erhamürrahiminin şefaat edecekleri kaldı, der ve ateşten bir avuç insan çıkarır ki bunlar hayatlarında hiçbir iyilik yapmıyanlardandır.
«Sahih-i Buharî de günahkârların cehennemden çıkarıldıkları zaman «Hayat nehri» ne atılacaklarını beyan eden bir hadis rivayet etmektedir.
Günahkârların hayat nehrine atılmaları onların daha yüksek bir hayata lâyık hale geldiklerini gösterir.
(Kenz-ül-â'mal) da şu hadisleri kaydediyor: «Bir gün gelecek, cehennem, bir zaman mamur olan sonra kupkuru olan bir buğday tarlasına benziyecek.» «Bir gün gelecek, cehennemde bir tek insan kalmıyacak.» Hazreti ömerin de şu sözü mazbuttur: «Cehennem halkı, çöl kumları kadar sayısız olsalar da bir gün gelecek hepsi de oradan çıkarılacaklar!» Cehennem, Kur'anda yedi isim ile yadolunur.
Onun için bazıları cehennemin yedi kat olduğunu söylerler.
Bu kelimelerin en çok kullanılanı Cehennemdir.
Kelimenin aslı, büyük bir derinlik manasını ifade eder.
Sonra cehennem manasında Cahîm kullanılır ki kelimenin aslı şiddetli ateş demektir.
Yine ayni manada kullanılan Saîr, ateş yakmak manasında olan sa'r kelimesinden müştaktır.
Cehennem manasındaki Sekar kelimesi haşlayıcı hararet manasınadır.
Hatme kelimesi mahvedici demektir.
Lekti, alevli ateştir.
Haviye, gayya demektir.
Yani dibi görünmiyen yer.
Kur'an, günahkârların azabından bahsederken nar yani ateş kelimesini kullanır.
Kur'ana göre cehennem, yahut cehenem ateşi gizli birtakım hakikatlerin tezahürüdür (9: 86).
Yani fenalık yapanların bu dünyada duydukları ruhî azaplar ve fikrî ıstıraplar âhiret hayatında başka bir şekil almakta, ruhî azap ve fikrî ıstırap, ateşte cayır cayır yanmak şeklinde tezahür etmektedir.
Süflî ihtiraslar insanların necip hareketlerde bulunmasına mani olur ve onun ruhanî intibaını geciktirir.
Bunlar yarın âhirette dibi görünmiyen bir uçurum, içi müthiş ateşlerle kaynayan bir fırın gibi görünür ve süflî ihtiraslar, daimî arzular yüzünden fenalık edenler oraya düşerler.
Bundan dolayıdır ki Kur'anda, yapılan fenalık yüzünden duyulan şiddetli teessür ve nedametlere de «ateş» denilir.
«Allah böylece onlara yaptıklarını, şiddetli pişmanlıklar içinde gösterecek.
Onların ateşten kurtulacakları da yoktur» bundan dolayı kıyamet gününe nedamet günü de denilir.
(19: 39) Bazan âhiret azabı Allahın huzuruna çıkmaktan mahrum kalmak, bazan kıyamet günü rüsva olmak kelimeleriyle ifade olunmaktadır.
Cennette güneş veya şiddetli soğuk bulunmadığı halde cehennemde kaynar sular ve zehir gibi soğuk sular vardır.
Ve bunlar irtikâp olunan günahların tam karşılığıdır.
6.
KAZA VE KADERE ÎMAN Gerçi Kur'an-ı Kerimin anlattığı îman manzumesinde kaza ve kaderden bahsedilmez, fakat Kur'an-ı Kerim bu manzume haricinde bunlardan bahsettiği için, biz de bu meseleyi dahi anlatarak bu
BÖLÜMe son vermek istiyoruz.
Çünkü bazı sahih hadislerde (1) kaza ve kaderden (1) Sahih-i Müslim.
Bab-Ul iman, ibn Ömer ve Ebu Htireyrenin rivayeti.
iman manzumesi içinde bahsolunmakta, bu da bu meselenizi ihmaline imkân bulunmadığını belirtmektedir.
Kaza ve kader itikadının manası, dünyada her ne vukubulmuşsa her ne vukubulmakta ise ve her ne vukubulacaksa hepsiıkin ilâhî ilme ve ezelî hükme bağlı olduğu ona göre cereyan ettiği ve öylece cereyan edeceğidir.
Nasü bir mimar bir binayı kurmağa teşebbüs etmeden bir plân hazırlar, yapacağı eserin bütün teferruatını da düşünerek herşeye bu plânında yer verir ve bu plân dairesinde hareket ederse ezel mimarı da âlemi yaratmadan evvel ona müteallik olan her şeyi hesaplamış, plânlamış ve ona göre yaratmıştır.
Bu yüzden bu âlem içinde her ne oluyorsa ve her ne vukubuluyorsa o tedbirin eseridir ve müdebbirin çizmiş olduğu plânın gereğidir.
Bu dünyada göze çarpan ölüm dirim, zenginlik ve yoksulluk, bahtiyarlık, betbahtlık, muvaffakiyetsizlik, zahmet ve meşakkat ile rahat ve huzur elhasıl herşey bir tedbir ve bir hikmet eseridir ve onun muktezasıdır.
Bu itikat islâma münhasır değildir.
Fakat islâm bu itikada da bir çok hususiyetler vererek onu tekemmül ettirmiştir.
Tevratta Âdem ile şeytan, Habil ile Kabile ait kıssaların gaye ve hedefi bu itikada işaretti.
Hazreti Yusuf un rüyasından nlaksat ta ayni itikadı izah etmek ve beşer müdahalelerinin ilâhî tedbirini gayesine ancak yardım ettiğini belirtmektir.
Zebur bu itikadı daha fazla açıklar ve der ki: «Rabba hamd ediniz, zira o emretti ve herşey halkoldık, onları ebedler boyunca sabit kıldı ve öyle bir kanun kodu ki asla aşılmaz (1).
İncilde bu itikattan «Allahın rızası ve isteği» diye bahsedilir (2).
İslâm dini bu itikadı tam manasile açıklar, onun müphem kalan bütün cephelerini aydınlatır, onun nazarî safhaları gibi amelî safhalarını da tevzih eder, onun amelî hayatta sağlıyacağı istifadeleri teker teker sayar.
Kur'an-ı Kerim, bu itikadı ifade için iki kelime kullanmaktadır.
Bunların biri kader, diğeri kazadır.
«Biz herşeyi bir kader (bir ölçü ile) yarattık» (3) «Allah sizi topraktan yarattı.
Sonra bir ecel kaza etti (4) (hayatta geçireceğiniz devri kararlaştırdı).
Bu iki ayet-i kerimede geçen bu iki kelime, yani kader ve kaza islâm itikadının bütün hakikî mahiyetini bütün açıklığiyle göstermektedir.
Yani Cenabı Hak, herşeyi yaratmadan önce onun kaderini, ölçüsünü, onun varlığındaki hikmeti, hattâ mevcudiyetinin de ölçüsünü tayin etmiş ve ondan sonra onu yaratmıştır.
Herşey yaratılmış olmaktaki hikmetini gerçekleştirir ve onu gerçekleştirmekle muradı İlâhiyi gerçekleş- (1) Kitabı Mukaddes, Mezamir 148 (2) Kitabı Mukaddes, Metta İncili 26, 39 (3) Kamer sûresi (4) En'âm sûresi^ âyet 2 tirmiş olur.
Herşey bu esas dairesinde peyda olur ve bu esas dairesinde vazifesini ifa eder, hiçbir zerre bu kanunu aşamaz ve bu kanunun hükmünden çıkamaz.
Yerde, gökte herne varsa hepsi bu kanuna boyun eğer.
Ölüm, dirim, fena, baka, i'tilâ, inhitat elhasıl herşey bu İlâhî, bu değişmez kanuna bağlıdır.
Güneş, kamer, gece, gündüz, seyyar ve sabit her yıldız, hep bu kanuna itaat eder ve bu kanun gereğince hareket eder.
Kur'an-ı Kerim bütün bunları açıklayarak der ki: «Güneş karar kılacağı yere koşmaktadır.
Yegâne galip olan, her şeyi hakkiyle bilen Allahın takdiri budur.
Kamerin devri için de konaklar tayin ettik.
Kamer, her devrinin sonunda kurumuş eğri hurma dalı gibi kalır.
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir.
Her biri bir küre (bir felek ) içinde yüzer.» (1).
Gökyüzünden bahseden bu âyetler bize orada hüküm süren kanunu anlatıyor.
Daha başka âyetler dikkatimizi yeryüzüne çeviriyor ve bize Allahın yeryüzünde yaşayanların rızkını takdir ettiğini (2), onun her şeye bir kader, bir endaze, bir ölçü vücuda getirmiş olduğunu (3) bildiriyor.
Yaşamak ve ölmek de bir ölçüye bağlıdır ve Kur'an-ı Kerim bunu beyan ederek: «ölümü Biz aranızda takdir ettik, yani bir ölçüye bağladık».
(4) diyor.
İşte Cenabı Hakkın bu takdiri, bu ölçüsü, tabiat veya fıtrat kanunu denilen şeydir ki bütün fıtrat onun gereğince hareket eder ve bu şekilde hareket sayesinde kendisine mukadder olan gelişmelere nail olur.
İnsanlar da böyledir ve bunların da yaşamaları, ölmeleri, ilerlemeleri, gerilemeleri, bedbaht olmaları bağlı oldukları kahunun hükümlerine uymalarına bağlıdır ve onun için herne vuku buluyorsa bu İlâhî kanunun hükümleri dairesinde vukubulduğundan dolayı Allahın ilmiyle, izniyle vukubulmaktadır.
Kur'anda buyruluyor ki: «Musibetlerden hiçbir musibet gelmez ki Allahın izniyle gelmesin.» (5).
Çünkü herşey onun takdiriyle vukubuluyor ve onun için Allahın takdirine alın yazısı deniliyor.
Bu alın yazısını Mevlânın kudret eli nakşetmiş olduğundan o yazı silinmiyor ve onun hükmü mutlaka tahakkuk ediyor.
Kur'an: «Allahın ilmi olmaksızın hiçbir dişi gebe kalmaz, doğurmaz.
Ömrü uzayanın ömrü uzaması, ömrü kısalanın ömrü kısalması hep kitapta yazılıdır.
Şüphe yok ki bunlar Allah için kolaydır.» (6).
(1) Yasin sûresi âyet 38-40 (2) Hamim - secde sûresi âyet 10 (3) Talak sûresi âyet 63 (4) Vakıa sûresi âyet 60 (5) Tegabün sûresi âyet 11 (6) Fatır sûresi âyet 11 Bu âyeti kerimeden Allahın ilmi ile Allanın Kitabı arasında hiç bir fark bulunmadığı vuzuh ile belirmektedir.
Bunların ikisi de aynı hakikati ifade ediyor ve aynı kanunun hükümlerini anlatıyor.
Kur'an-ı Kerim kaza ve kader itikadının felsefesinden ziyade bu itikadın ahlâkî ve manevî cephesine değer verir.
Meselâ bir insan çalışır ve çalışmalarının verdiği gurura da kapılarak muvaffakiyete erişmeyi muhakkak saydığı halde muvaffakıyetsizliğe uğrarsa, fena halde kırılır ve bu kırgınlık onu ye'se düşürür.
Bir insanın gurura kapılması da ye'se düşmesi de birer ahlâkî zaaftır.
İnsana gereken ve yakışanı: çalışmak, bütün esbaba tevessül etmek, metanet göstermek, sebat etmek ve muvaffakiyeti Allahtan umarak muvaffak olduğu takdirde şımarmamak, muvaffakıyetsizliğe uğradığı takdirde ye'se düşmeden kusurlarını aramak ve bunları bularak yeni bir gayret ve hızla yine çalışmaktır.
İhsanı, bu şekilde harekete sevkedecek ve onun ahlâkî zaaflarını bertaraf edecek bir itikat vardır.
O da kaza ve kadere inanmaktır.
Bu itikadın bize öğrettiği esas hayatta muvaffakiyet! veya muvaffakıyetsizliğin bizim çalışmalarımızın doğrudan doğruya neticesi olmayarak belki Allahın lütuf ve keremi eseri olduğudur.
Onun için bir muvaffakiyet kazanmak yüzünden gurura kapılmamak icabettiği gibi bir muvaffakıyetsizliğe uğramak yüzünden ye'se kapılmak da doğru olmaz.
Çünkü muvaffakiyette de, muvaffakıyetsizlikte de bizce öğrenilmesi gerekleşen ibretler ve hikmetler vardır, muvaffakiyet veya pnuvaffakıyetsizlik o ibretleri, o hikmetleri gözümüzün önüne sermiştir ve bize yaraşan onlara dikkat etmektir.
Yoksa varacağımız netice esasen Cenabı Hakkın ilminde idi.
Onun için mahrumiyet yüzünden kırılmamak, belki noksanlarını ve aksaklıklarını anlıyarak ve elden geldiği kadar kusur etmiyerek hareket etmek gerektir.
Kur'an-ı Kerim bu noktayı tavzih ederek der ki: «Yeryüzünden, yahut kendi öz canınızda uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki yaratümadan evvel bir kitapta bulunmasın.
Bu da Allah için çok kolaydır.
Ta ki elinizden çıkana tasalanmayın ve^ Allahın size verdiği ile şımarmayın.
Hak Taalâ kendilerini beğenenleri, öğünenleri sevmez (1).
Bu âyet kaza ve kader itikadının bütün felsefesini tam vuzuh ile belirtmektedir.
Bu itikadın esası, herşeyin Allah tarafından takdir edilmiş olduğunu anlıyarak ve bilerek herhangi bir kayıp, bir musibet karşısında elden gidenin arkasında tasadan tasaya düşmekten, yahut herhangi bir kazanç veya muvaffakiyet yüzünden gurura kapılıp şımarmaktan korunmaktır.
Nitekim Hazreti Peygamberin muhatabı ola(n ilk müslümanlar tıpkı böyle yaşamışlar, muvaffak oldukları zaman şımarmamışlar (1) Hadid sûresi, âyet 22.
ve zafer sarhoşluğu ile şaşırmamışlar, muvaffakıyetsizliğe uğradıkları zaman da ye'se kapılmamışlar ve Allahın rahmetinden ümidi asla kesmemişler, çalışmışlar, çabalamışlar, karşılaştıkları bütün tehlikelerle savaşmışlardı.
Çünkü onların inanışına göre başa gelmesi mukadder olan herşey, mutlaka gelecektir.
Fakat onu, sağlam bir azm ile, sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerektir.
Onlar da bu şekilde hareket etmişler ve neticede dağları devirmişler, denizleri aşmışlar ve sellere karşı dayanarak muvaffak olmuşlardı.
Kur'an der ki: «Hiçbir kimse Allahın izni olmadıkça can veremez.
Herkesin ömrü, bir kay de bağlıdır.
Dünyanın sevabını dileyene, dilediğini ondan verir, âhiret sevabını isteyene dilediğini ondan veririz.
Şükredenleri mükâfata nail edeceğiz.
Nice peygamberler var ki, Tanrı erleri, onlarm saffında harbetmişler, Allah yolunda başlarına gelenden zerre kadar yılmamış, gevşememiş, boyun eğmemişlerdi.
Allah da sabredenleri sever.» (1).
Şu halde kaza ve kadere inanmak, zillet ve meskenet içinde boyun eğmek değildir, ruhun bütün kuvvetlerini de seferber ederek savaşmak, yılmadan uğraşmak, gevşemeden hamle etmek, her tehlike karşısında dişini sıkarak her tehlikeyi yenmektir.
Hazreti Peygamber ile arkadaşları da bu şekilde hareket etmişler ve bu şekilde savaşarak sayısız muvaffakiyetler kazanmışlardı.
Onların hepsi de: «Başımıza, Allah ne yazdiyse, o gelecek.
Bizim desteğimiz, efendimiz O.
Ve müminler ancak Ona güvenirler.
Ona dayanırlar» (2) derler ve bu inancın verdiği bütün kuvvetle her tehlikeye hamle ederler ve en büyük felâketleri küçümserlerdi.
Korku, tasa ve endişe onların kalbine yol bulmazdı.
Çünkü olan, olacaktı.
O halde çalışarak, savaşarak olması mukadder olanı gerçekleştirmek gerekti, ölüm korkusu, o müminlerin aklından geçmez ve onların huzurunu zerre kadar bozmazdı.
Çünkü ölüm mukadderdi ve ondan kaçınmağa imkân yoktu.
«Her nerede bulunursanız bulununuz, ölüm size erişir, sağlam ve yüksek kalelerde barınsanız bile!» (3).
Müslümanlar bu itikatlarla hareket ettikleri için yenilmez bir cesaret, bükülmez bir gayret gösteriyor, tehlikelerle savaşıyor ve şahikadan şahikaya konuyorlardı.
Bazıları kaza ve kader itikadını yanlış anlıyarak onun, insanı mecburiyet şevkiyle hareket etmek durumuna sürüklediğini ve insanı kadere boyun eğmekle herşeye razı olmaktan ve her hale şükretmekten başka birşey yapamıyacak hale getirdiğini iddia ediyorlar.
Bu böyle olsay- (i) (2) (3) Âli Imran süresi 110, 159.
Tevbe sûresi.
Nisa sûresi, âyet 77 dı ve bu itikadın telkinleri bu merkezde bulunsaydı, ne peygamberlerin gönderilmesine, ne semavî kitapların vahyolunmasına, ne de din namına herhangi bir irşadın yapılmasına lüzum kalmaz, bütün mahlûkatı kendi halinde bırakmak icabederdi.
Halbuki hakikat bu merkezde değildir.
Yeryüzüne binlerce peygamber gelmiş, birçok semavî kitaplar gönderilmiş, yeryüzünde yüz binlerce mürşit zuhur etmiş, hidayet ve irşat yıldızları daima doğmuş, insanları doğru yola davet etmek ye ıslah etmek her müslüman için bir farz olarak telkin olunmuştur.
Hazreti Peygamberin hayatı, müslümanlar için en büyük örnektir.
Bu hayat ise baştan başa sa'y-ü gayret içinde, dağ gibi muhalefetlerle savaşmak içinde, hak ve hakikati yaymak için her fedakârlığı göze alan geceli gündüzlü uğraşmalar içinde geçmiş, bütün Hulefa-yi Raşidîn ve bütün Ashab-ı Güzin aynı şekilde yaşamışlar, dünyalar kurmuşlar, devletler yükseltmişler, inkılâplar başarmışlar, velhasıl köhne bir âlemi yıkarak yepyeni bir âlem yaşatmışlardı.
Acaba bunların yaşayışları ile itikatları arasında bir tezat mı vardı? Olsaydı, bu netice alınmazdı.
Belki itikat ile amel birbirini desteklediği ve birbirini töütünlediği için bu netice gerçekleşmiştir.
Bunun başka türlü olmasına imkân yoktur.
Bu böyle olduğu için ilk müslümanla¬ rın ilmi ile ameli birbirine uygundu ve onun için gördüğümüz neticeleri almışlardı.
Onlar için kaza ve kader itikadı, bir fazilet ve feragat, bir kahramanlık kaynağı idi.
Onlar, bu kaynaktan kana kana içerek, eşi görülmemiş muvaffakiyetler kazanmışlardı.
Cebr ve kader : insan ef'al ve â'malinde mecbur mudur, muhtar midir? Bu öyle bir sualdir ki hayat muamması kadar karanlıktır ve hâlâ bir kimse bu suale bir kesin cevap vermeğe yardım edecek ipucunu bulamamıştır.
Akıl, bu sual karşısında âciz ve ilâhî iradenin nerede son bulduğunu, beşer iradesinin nerede başladığını tayin etmeğe imkân bulamaz, böyle bir şeyle uğraşırsa beht-ü hayret içinde donakalır, ilahiyat, bu işin içinden çıkamıyor ve Allahın ilmi ile insanın ameli arasında bocalamaktan başka birşey yapamıyor.
Ahlâk felsefesi, insanın hürriyet ve ihtiyarını takrir ederken irsî tesirler, fıtrî temayüller, muhit tesirleri arasındaki çarpışmalar üzerinde duraklamakta ve ne diyeceğini şaşırmaktadır.
Elhasıl ilmî ve felsefî mezheplerin hepsi bu mesele karşısında susmağı söz söylemeğe tercih eden bir durum alıyor ve düğümü çözmek iktidarında olmadığını belirtiyor.
Bulunabilen hal suretleri iki idi: ya bu meseleden bahsetmemeği tercih etmek, yahut bu meseleden yavaşça bahsederek geçivermek.
Çünkü bahse girişildiği takdirde «cebr» e dayanmamak imkânsızdı.
Hint mezheplerinin tenasuha sapmasının en belli başlı sebebi, cebriliğe sapmaktır.
Hıristiyanların zelle-i asliye, yani Hazreti Âdemin suçu üzerinde duraklamaları cebrilik eseridir.
Tevratta da cebrilik temayülleri göze çarpar.
Mecusilikte baştan başa cebrilik hâkimdir.
O kakadar ki mecusilik nazarında Allah da mecburdur.
Ve onun için insanın fiil ve hareketlerinde edna derecede ihtiyar bulunmadıktan başka meleklerin hareketlerinde dahi zerre kadar ihtiyar izi yoktur (1).
İslâmiyetin zuhurundan evvelki durum bu mahiyette idi.
Yani ya cebrilik hâkimdi, yahut bu bahse el sürülmemekte idi.
Cebriliğin hâkimiyeti ise o derece ileriye gitmişti ki Allahın mutlak hâkimiyeti ve kahir iradesi karşısında insanın ihtiyarı, yani cüz'î iradesi namına hiçbir şey tanınmamıştır.
Ancak islâmiyetin zuhuriyle durum değişmiş ve bü meselenin de hakikî mahiyeti anlaşılmıştır.
Islama göre Hak Tealânın kudreti herşeye şamildir.
Onun kudreti mutlaktır ve bütün varlık âlemini kaplamıştır.
Onun irade ve meşiyyetinin dışında herhangi bir şeyin vukuuna imkân yoktur.
Gökyüzü, yeryüzü, kara ve deniz, insan ve hayvan, elhasıl herşey Onun irade ve meşiyyeti olmadan birşey yapamaz.
İslâm itikadının temeli ve ruhu budur.
Bu itikat ortadan kalkarsa, din, bütün varlığını kaybeder.
Çünkü bu takdirde, iradesi mahdut, kudreti aksak bir Allaha inanmak icabeder ki ona inamak ile inanmamak bir olur.
Onun için islâm itikadının ilk esası, İlâhî kudretin mutlak ve hâkimiyetinin kayıtsız olduğunu, İlâhî iradenin bütün varlık âlemini kapladığını kabul etmektir.
Fakat insan da fiillerinde ve hareketlerinde muhtariyeti haizdir.
İnsan hayır ile şerri ayırd eden bir varlıktır.
Ve bunları ayırd etmesi, haiz olduğu muhtariyetin en kesin delilidir.
Onu, muhtariyetten mahrum saymak, hayır ile şerri ayırd etmediğine hükmetmekle müsavidir, Mademki buna imkân yoktur, o halde insanın muhtariyetini kabul etmek zaruridir.
Yoksa insanın hayvandan farkı kalmaz ve ona birtakım mükellefiyetleri yüklemek, onu mesul tutmak, ondan hesap istemek tamamiyle manasız olur; iyi, güzel ve değruyu, kötü, çirkin ve bâtıldan hakkı haksızlıktan, adaleti zulümden ayırmak deli saçması mahiyetini alır.
Hakikat bu mahiyette olmadığına göre insanın muhtariyetini tanımak ve onun fiil ve hareketlerinden mesul olduğunu kabul etmek icabeder.
O halde vaziyet şu merkezdedir: Cenabı Hakkın bütün mahlûkatı üzerinde kudretinin kemâl ve iradesinin şümulü zerre kadar söz götürmez.
Onun meşiyyet ve iradesi, kesindir ve bunun üzerinde herhangi tereddüde yer vermek, yanlıştır.
Fakat buna inanmak, insanın fiil ve hareketlerinde muhtar olduğunu kabul etmeğe münafi olmadıktan başka vakıa da mutabıktır.
Bu, böyle olduğu için insan mükelleftir ve mesuldür.
Ve bu böyle olduğu için Cenabı Hak insanları irşad etmek üzere Peygamberler göndermiş, ve kitaplar indirmiştir.
d) J^lLi ü : İbn Kayyim.
Kur'an-ı Kerim, bu iki itikadı birlikte bildirir ve ikisini birlikte izah ederek birlikte telkin eyler.
Bu itikada göre bir ağacın bir yaprağı dahi Allahın izni olmaksızın yere düşmez.
Fakat bu böyle olmakla beraber her insan her fiilinden ve hareketinden mesuldür.
Çünkü bunları kendi arzu ve ihtiyariyle işler.
Hattâ insan, yalnız fiil ve hareketlerinden mes'ul değildir, bundan başka bütün fiil ve hareketlerin menşei ve kaynağı olan niyetlerinden de mes'uldür.
Çünkü hadiste buyrulduğu gibi «tnnemel â'malü bin-niyyât = CıU l Jl>^Hc'l » yani «ameller niyyetledir» niyyetlerin ifadesidir.
Niyyet, içten geçen karar, amel o kararın gerçekleşmesi ve hayata kavuşmasıdır.
Kur'an-ı Kerim, Allahın iradesini ve bu iradenin şümulünü anlatmakla beraber insanın irade ve ihtiyar sahibi olduğunu apaçık anlatır.
Onun için Hakkın hidayetine karşı: «Dileyen inansın, dileyen inanmasın» der (1).
Her insan kendi cennetini, kendi eliyle ve kendi cehennemini de kendi eliyle hazırlar.
«Her kim iyi ve yararlı işler işlerse kendi lehine işler, herkim kötülük ederse kendi aleyhine eder.
Rabbın kullara asla zulmedici değildir» (2).
Herkes kendi yaptığının karşılığını görmeyecek olursa, Cenabı Hak insanlara zulmetmiş olur.
Halbuki Hak Tealâ, asla zulmedici değildir.
Bilâkis âdili mutlaktır.
Kur'an: Ey Peygamber! Onlar sana kulak verirler.
Fakat sen mi sağırları duyuracaksın, akılları almasa da! içlerinde sana bakanlar da vardır.
Fakat sen mi körlere yol göstereceksin, gözleri görmese de! Allah, insanlara asla zulmetmez, fakat insanlar kendi nefislerine zulmederler» (3).
Kör ve sağır olmak yüzünden hakkm irşadını dinlemeyen ve kabul etmeyen insan kendi akıbetini kendi eliyle hazırlamaktadır.
Çünkü Mevlâ onu kör veya sağır yaratmamıştır, fakat kendisi kör ve sağır davranıyor.
Öyle davranarak kendine ihsan olunan kuvvetleri körlettiği için mes'ul tutuluyor.
Yoksa kendisine göz ve kulak ihsan olunmadığı halde görmesi ve işitmesi istenmiş olsaydı iş değişir ve kendisi zulme uğramış olurdu.
Halbuki hakikat bunun hilâfınadır.
insan, hidayet yolunda kullanacağı vasttaları dalâlet yolunda suiistimal ederse bu yüzden gören gözler görmiyecek, işiten kulaklar işitemiyecek hale gelir.
Kur'an bu hali anlatarak der ki : «Kâfir olanları ha inzar etmişsin, ha etmemişsin, birdir.
İman etmezler.
Allah onların yüreklerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözleri de perdelidir.» (4).
(1) Kehf sûresi.
(2) Pussilet sûresi.
( 3 ) Yunus sûresi.
(4) Bakara sûresi.
Hidayet Allahtandır, küfür ve tuğyan insandandır.
Allah doğru yolu tutmak için göz, kulak verir, insan onları kötüleştirerek dalâlete sapar.
Allah ta o gözleri perdeler ve o kulakları mühürler.
Allah insana duyan bir kalp verir, insan o kalbin gözünü kör eder, o kalbin duygusunu katılaştırırsa, Allah da o kalbe mühür vurur.
Bu yüzden insan kendini o hale getirir ki: «Kâfirlik kalbinin damgası olur.» (1).
Ve o kalpten ancak kâfirlik, ancak imansızlık ve nankörlük doğar.
Bütün bunlar evvelâ insanın kendi kuvvet ve melekelerini yanlış yola saptırdığını, yanlış yolda kullandığını, bunun neticesi olarak bu kuvvet ve melekelerin yanlış işlemeyi itiyat ederek ve tamamiyle çarpılarak Allahın hükmünü giydiğini belirtmekte, bu da insanın irade ve ihtiyarına verilen ehemmiyeti açıklamaktadır.
Buna mukabil Allah sözünü dinleyenler, Allahın gösterdiği yolda yürüyenler, o yolda çalışıp çabalayanlar, böyle değildirler.
Onlara Allahın tevfikı refik olur.
Allahın hidayeti rehber olur ve onlar mutlaka muvaffak olurlar.
«Onlar ki iman edip en yararlı işleri işlerler, Tanrıları, onları, imanlariyle doğru yola iletir» Yunus sûresi.
«Her kim ki zerre ağırlığınca hayır işler, onu; kim ki zerre ağırlığınca şer işler onu görür.» Zilzal sûresi.
Hadisi şerifteki «Ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi min-Allahı Tealâ» ne demektir? Yani kaderin hayri de, şerri de, Hak Tealâdandır.
Bunu anlamak için hayır ve şerrin ne demek olduğunu bilmek lâzımdır.
Hayır, devlet, nimet, huzur, şer, fakr, sefalet ve musibet demektir.
O halde hadisi şerifin manası şudur: İnsanın bu dünyada uğradığı iyilik ve kötülük, sevinç ve keder, devlet ve yoksulluk, sıhhat ve hastalık, bedbahtlık ve bahtiyarlık, elhasıl herşey Allah tarafındandır.
Çünkü herbiri bir istihkak mukabilidir ve her istihkakın mukabilini bulmak haktır.
Bunun böyle olması, Cenabı Hak şer yaratır mı? gibi iddiaları peşinden çürütmektedir.
Mesele şer yaratmak değil, her istihkakın mukabilini vermektir.
Mesele, kanuna karşı vukubulan hareketin, cezasını bulmasıdır.
Kanuna uyan ve bütün irade ve gücünü kanurft uymak için kullanan kimsenin bütün fiil ve hareketleri îlâhî iradeye uygun olur.
Kanuna uymadan ve itaat etmeden, İlâhî iradeye uymayı beklemek bir serdir.
îlâhî iradeye uyduktan sonra mesele kalmaz.
O zaman onun külli iradesi ile cüz'î irade arasında tam bir ahenk hasıl olur ve o zaman herşey vuzuh kazanır: Kur'an, En'am sûresinde: «Onlar Allah istemedikçe iman etmezler» diyor.
Çünkü Allahın iman etmelerini istemesi için Allahın kanunlarına uygun hareket etmeleri icabeder.
Onlar hareketlerini Allahın kanununa uydururlarsa, Allahın iradesi de onları imana getirmeyi gerekleştirir.
Yine En'am sûresinde: «Allah dileseydi hepsini hidayet üzere toplardı» Ve: «Allah dileseydi, hepinizi hidayete kavuştururdu» diyor.
Allah dilerse, bunların hepsini yapar.
Fakat kulların da Allah yolunu tutmaları ve Onun iradesini yaşatmaları icabeder.
Çünkü ancak o zaman muvaffak olurlar.
Kur'an bu noktayı şöyle izah eder: «Dileyen inansın, dileyen inanmasın.» (Kehf sûresi).
«Dileyen, Allanma yol bulur» (Dehr sûresi, Zumer sûresi).
Dalâlete sapanlara gelince onlar da şunlardır : «Hak Tealâ, ancak fâşıkları dalâlete uğratır» (Bakara sûresi).
Tabiî ki fâsıklıkları yüzünden.
«Vakta ki onlar eğrildiler, Allah köklerini eğriltti.
Zaten Hak Tealâ fâsık olanları doğru yola iletmez.» (Saf sûresi).
«Onların işledikleri kötülükler yüreklerini paslatmıştı.» (Tatfif sûresi.) «Vakta ki kalpleri hastalıklıdır.
Allah da hastalıklarını arttırdı.» (Bakara sûresi).
Bütün bu âyetler insanların ancak kötü amelleri yüzünden Allah yolunu bulmadıklarını, yahut bu yoldan saptıklarını gösteriyor, insanlar evvelâ sapıyor, ondan sonra hükmü giyiyorlar.
Yoksa evvelâ hükmü giyip sonra şaşırmıyor ve sapmıyorlar.
Kur'an-ı Kerimin açıkladığı en mühim nokta da budur.
Onun için kaza ve kadere inanmak, kör mukadderata boyun eğmek değildir.
Çünkü islâm görüşüne göre her insan iradesini kullanmakla ve doğru yolu tutmakla, yani Allahın iradesine inkıyat etmekle mutlaka muvaffak olur ve mutlaka kurtulur.
ÜÇÜNC Ü BÖLÜ M İSLÂMIN AMELÎ ESASLARI İslâmiyetin amelîliği.
islâm ahlâkının şümulü.
İslâm kardeşliği.
Otoriteye hürmet.
İslâmın dört amelî esası: 1 — Namaz.
2 — Oruç.
3 — Zekât.
4 — Hacc.
İSLÂMIN AMELÎ ESASLARI İslâmiyetin amelîliği : Mukaddimemizin ikinci
BÖLÜMünde îslâmın dinî ve itikadî esaslarını izah etmiş olduğumuzdan islâmın amelî cephesine geçmek imkânını elde ediyoruz.
Esasen islâm dininde iman ile amel birbirinden pek ayrılmaz.
İslâmiyet bu bakımdan, çok mühim bir hususiyet arzeder.
Çünkü öyle dinler vardır ki amellere hiç değer vermez ve yine öyle dinler vardır ki bitmez tükenmez amellerle, âyinlerle saliklerini meşgul eder.
İslâmiyet ne öyledir, ne de böyledir.
İkisi ortasıdır.
İslâm dini, insanın inanacağı esasları bildirir ve bunlara yüreğinin bütün özlüğiyle inanmasını ister.
Fakat bu esasları telkin etmekle onun bir takım kuvvetlerini geliştirmek ister, ve onun bu esasları yaşatmasına, yaşatmak için çalışmasına imkân verir.
Çünkü amelî bir mahiyeti haiz olmayan bir din için mukadder olan akıbet, halis muhlis idealizm mahiyeti almak ve insanın amelî hayatında herhangi bir tesiri haiz olmaktan çıkmaktır.
İslâm dini ise, insanın Allaha karşı vazifelerini de anlatarak, insanın hayatında yaşamak ve o hayatı doğrultarak, destekliyerek, enginleştirerek bir gayeyi gerçekleştirmeğe hadim kılmak ister.
Onun bu yoldaki durumu, insan ruhunun bütün isteklerini ve bütün dileklerini kavrayan, bütün ihtiyaçlarını karşılamak ve onu muradına erdirmek isteyen Ulu Yaradanın iradesini ifade etmek durumudur.
İslâmın bu yolda bildirdikleri, insan ruhunun bütün gelişim safhalarını kucaklar, ve onun için türlü türlü vaziyetlerde ve medeniyet seviyelerinde yaşayan milletlerin ihtiyacını sağlar.
Çünkü Kur'an-ı Kerimde umumiyetle herkesi irşad edecek ve hayatlarında tam bir değişiklik yapacak esaslar bulunduğu gibi en ileri kafalı filozofları düşündürecek ve bunlara yol gösterecek esaslar da bulunmaktadır.
Yine Kur'an-ı Kerimde en iptidaî milletleri, medeniyete kavuşturacak esaslar bulunduğu gibi medenî seviyesi çok ileri olan milletleri de irşad edecek ve aydınlatacak esaslar bulunmaktadır.
Ve bütün bu esasların ruhu da, amelî olmak, fikir âleminde olduğu gibi hayat âleminde yaşamak vasfıdır.
Onun için islâmın itikadî esasları ne kadar cihanşümul ise, amelî esasları da ayni derecede âlemşümuldur ve her devrin, her milletin ihtiyacını karşılayacak mahiyettedir.
Bakara sûresinin başındaki âyetler islâmın itikadı ve amelî bütün esaslarını hulâsa eder.
Allaha inanmak, Peygamberine, kitaplarına ve meleklerine inanmak, ahirete inanmak, itikadî esaslardır.
Diğer taraftan ayni âyetler, islâmın bütün amelî esaslarını iki noktada toplar.
Bunların birisi namazı dosdoğru kılmak, ikincisi Allahın insana ihsan ettiğinden başkalarına yardım etmek.
Bu iki esas, insanın bütün amelî hayatını kucaklamağa kâfi gelir.
Çünkü bunların biri insanın Allaha karşı vazifesini, diğeri insanın insana karşı vazifesini anlatmaktadır.
Fakat bu iki vazifeyi birbirinden ayırt etmek te zaten doğru değildir.
Çünkü hakikatte insanın her vazifesi, Allaha karşı bir vazifedir.
Ve onun için Kur'an da insanın Allaha karşı vazifelerinden bahsettikçe bu bahsi «Allahtan korunun», yani vazifenizi yapmakta göstereceğiniz her aksaklıktan Allaha karşı hesap vereceğinizi bilerek bu hesabın encamından korunun, vazifenizi herhangi suretle ihmal etmenin neticelerinden korunun! der.
Hazreti Peygamber de «herkim kardeşinin hakkına tecavüz ederse Allahın birliğine inanmış olmaz» demekle ayni hakikati belirtmek istemiştir, insan her ne yaparsa yapsın, yaptığından dolayı Halikine karşı mes'uldür.
Fakat diğer bir bakımdan insanın her vazifesi, ya nefsine karşı, yahut hemcinsine karşı yapılan bir vazifedir.
Yoksa Mevlâ «Gani» dir, yani müstağnidir, bütün varlıkların amellerine hiçbir vech ile muhtaç değildir.
Bütün dünya ve mafiha, her işini gücünü bırakarak yalnız ibadete koyulacak olursa, bu hareket, Allahın azamet ve şanına bir zerre eklemez.
Yahut bütün dünya ve mafîha Allahı inkâr etmek ve Onun lûtf-ü ihsanlarına karşı nankörlük göstermek ile meşgul olursa, bu hareket te Allahın büyüklüğünden bir zerre eksiltmez.
Onun için Allaha karşı vazife dediğimiz şeyin asıl manası, nefse karşı ifa olunan, yahut başkaları üzerinde tesir etmeyerek insanın nefsi üzerinde tesir eden a¬ mellerdir.
Bunlar insanın manevî inkişafına, ve ahlâkî tealisine hizmet eden vasıtalardır.
Kur'an-ı Kerim bu gayeyi gerçekleştirmek için ifa o¬ lunacak üç esas vazifeden bahseder ki bunlar namaz kılmak, oruç tutmak ve haccetmektir.
İnsanın insana karşı en mühim vazifesine gelince, islâmiyetin en belli başlı amelî esası budur ve bunun da adı zekâttır.
Zekât ile namaz, oruç ve hac, islâmın dört amelî temelidir.
Biz de bu
BÖLÜMde bunlardan bahsedeceğiz.
Fakat bunları anlatmadan önce insanın insana karşı vazifesinin islâm bakımından değeri üzerinde birkaç söz söyleyeceğiz.
islâm ahlâkının şümulü : - Kur'an-ı Kerim bir tek millete, ve bir tek devre mahsus olmak üzere gönderilen bir kitap olmadığı, belki her milleti ve her devri muhatap saydığı için onun telkin ettiği ahlâkın şümulü bütün insanlığı kucaklar.
Kur'an, herhangi seviye ve durumda olan millete rehber olan Kitaptır.
Cahil gibi âlim de, iptidaî adam gibi filozof ta, iş adamı gibi dünyadan el etek çeken zahid de, zengin gibi yoksul da, bu Kitabın irşadına muhtaçtır.
Onun için Kur'an, hayatın çeşit çeşit safhalarına] göre kaideler öğrettiği sırada ferdin, yaşadığı şartlara en uygun kaideleri tatbik etmesini de tavsiye eder.
Kur'an, bir taraftan, en iptidaî durumda olan insanların "seviyesini yükseltmek için onlara en çok muhtaç oldukları esasları telkin ederek onları toplu yaşamağa alıştırdığı halde diğer taraftan ahlâkî ve ruhanî gelişme bakımından en ileri seviyede olan insanları irşat edecek esasları da telkin eder.
İnsanın ilerlemek için yüksek ve ideal telkinlere muhtaç olduğu şüphe götürmez.
Fakat bunların değerini ancak onlardan faydalanabilecek kimseler takdir edebilir.
Herhangi bir milletin medenî halk kütlelerinin, seviyesi ne derece yüksek olursa olsun, bunlara mensup olmadıkları aşikârdır.
Onun için Kur'an herhangi medeniyet seviyesinde yaşayan insanları irşat edecek esasları ihtiva etmekte ve bu esaslar beşerî faaliyetlerin her safhasını kucaklıyarak insanların bütün kuvvet ve melekelerinin gelişmesini gözetmektedir, islâm dini, insana verilen her sıfat ve meziyetin kendini açıklamasını ister ve bu durumu yalnız bir şart ile takyit eder.
O da, herhangi sıfat ve meziyeti gerekleştiği zaran açıklamak! Onun için insanın hem cesaret, hem tevazu göstermesini ister, fakat her birini, yerli yerinde göstermek şartiyle! Ona affetmeyi ve merhamet göstermeyi telkin eder, fakat bir suç\ın ceza ile karşılanması gerekleştiği zaman lâyık ve müstahak olduğu cezaya çarpmasını da emreder.
Onun için, iyiliği destekliyeceği zaman affetmeyi öğretir, fakat ayni zamanda insanlara en çetin durumlarda en yüksek ahlâkı göstermeyi, en acı zararlara yol açsa da şeref ve haysiyet gereklerinden hiçbir fedakârlıkta bulunmamayı, en yakın ve en a¬ ziz kimseleri güçlüklere uğratmak bahasına doğruyu söyleşmeyi ve doğrudan ayrılmamayı, kendi menfaatlerini feda etmeyi göze alarak dürüst davranmayı, en ağır imtihanlara dişini sıkarak dayanmayı, kendisine fenalık edenlere karşı dahi iyilik etmeyi telkin eyler, islâmiyet insanları, orta yoldan ayrılmamağa teşvik eder.
Allahın beşer fıtratine emanet ettiği asîl meziyetleri inkişaf ettirmeyi ister ve insanların birbirleriyle muamelelerinde bu inkişaflardan faydalanmalarını gözetir.
Fakat insanların dünya ile alâkalarını kesmelerini tavsiye etmez, insanların iffetli olmalarını ister, fakat kendilerini kısırlaştırarak değ(il! insanların ibadet etmeleri lüzumunu bildirir, fakat dnüyadan el etek çekerek değil! insanların kazandıklarından harcetmelerini tavsiye eder, fakat avuç avuç saçmamak ve israf etmemek şartiyle! İnsanlara itaatli olmayı öğretir, fakat haysiyetlerini korumakla beraber! insanları affedici olmağa teşvik eder, fakat suçluları azdırmamak şartiyle! İnsanların bütün haklarından faydalanmalarını hoş görür, fakat başkalarının haklarına tecavüz etmemeğe en büyük saygıyı gösterir ve nihayet muslümanların dinlerini yaymak için çalışmalarını ister, fakat başkalarının dinini hor görmemeyi de vazife sayar.
! İslâm kardeşliği : İslâm dini, bütün sınıf farklarını ortadan kaldırır ve bütün insanları eşit tanır.
«Allah nazarında insanların en asili ve en şereflisi, vazifelerini başarmağa en çok çalışanı ve her kötülükten en çok korunanıdır» mealindeki âyeti kerime, içtimaî imtiyaz, yahut ırkî üstünlük davalarının hepsini ortadan kaldırıyor.
İslâm nazarında, bütün insanlık âlemi, bir tek ailedir.
Kur'an der ki: «Ey nâs! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık.
Sizi soylara, boylara ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız.
Allah nezdinde en şerefliniz, vazifelerine en çok bağlı olanmızdır» (1).
İslâmiyet böylece, çok geniş bir kardeşlik manzumesi kurmuş ve onun içindeki bütün erkek ve kadınlara, hangi millete, hangi sınıfa, hangi mesleğe mensup olurlarsa olsunlar, eşit haklar vermiş ve herhangi bir kimsenin başkalarına aid hakları çiğnemesine imkân vermemiştir.
Bu kardeşlik manzumesinin bütün üyeleri birbirine ayni aileye mensup imiş gibi muamele etmek mevkiindedirler.
Hattâ köleler, efendileri ne giyerlerse onu giycek, ne yiyorlarsa onu yiyecek ve tam bir insan muamelesi görecek.
Bu kardeşlik manzumesinde kadınların erkeklere karşı hakları, erkeklerin onlara karşı olan haklarının tıpkısıdır.
Hiçbir kimse cinsî veya ırkî bir üstünlük iddiasiyle başkasının hakkını çiğneyemez.
Bu büyük kardeşlik manzumesi, yalnız nazarî mahiyette değildir.
Canlanmış bir hakikattir ve ilkönce, Hazreti Peygamber ile güzide arkadaşları onu kemâliyle canlandırmışlardı.
Hazreti Peygamber buyurur ki: «Biriniz iman etmiş olmaz, kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için sevmedikçe!» Ve bu hadisi şerif islâm kardeşliğinin temelidir.
Otoriteye hürmet : Fakat islâmiyet, hak eşitliğini kurmakla beraber, otoriteye karşı en yüksek saygıyı öğretir.
Onun nazarında aile ocağı, ahlâk terbiyesinin asıl kaynağıdır.
Onun için Kur'an, ana ve babaya hürmet ve itaate en büyük ehemmiyeti verir.
Tanrı buyuruyor ki: «Kendisinden başkasına kulluk etmeyin ve ana babaya iyilik edin.
Şayet biri veya ikisi, senin yanında kocayacak olursa, sakın onlara karşı «of!» deme, onları azarlama! Onlara en güzel sözü söyle.
Onlara karşı itaatlik kanatlarını yerlere ger de de ki: Yarabbi, onlar benim küçüklüğümde beni terbiye ederken bana karşı ne kadar esirgeyici davrandılarsa, sen de onları öylece esirge!» (2).
Ana ve babaya karşı itaatsizliği mazur gösterecek bir tek sebep, onların insanı insanı kâfirliğe sürüklemek istemeleridir.
Ana ve babaya karşı gösterilen bu itaat, bütün otoriteye karşı gösterilen saygının temelidir.
Kur'an bunu apaçık beyan ederek der ki: «Ey iman eden- (1) Hucürat sûresi, âyet: 13 (2) İsra sûresi, âyet, 23-24 ler, Allaha, Peygambere, ve içinizden olan Evliyayi umura, itaat ediniz» (1).
Hazreti Peygamber de şöyle buyurur ki: «Allaha isyan hususunda hiçbir mahlûka itaat gerekmez».
İslâmiyetin dört amelî esası : İslâmın dört amelî esası, yukarıda gösterdiğimiz gibi, namaz, oruç, zekât ve hacdır.
1.
NAMAZ İbadet, insan ruhunun şükran hislerini Halikına arzetmesi ve Allahı anarak ruhunu tazelemesidir.
Allahı anmak, ibadetin temelidir.
Allahı anmaktan geri kalmak, her türlü sapıklığın ana kaynağı olduğundan, sapıklıktan korunmak ve Allah yolundan ayrılmamak için Allahı anmak gerektir.
İbadet, Kur'an-ı Kerime göre insan kalbini temizlemenin ve insanı sapıklıktan korumanın en bellibaşlı vasıtasıdır.
Kur'an der ki: «Namaz, insanı her kötülükten, her fenalıktan uzak tutar.
Allahı anmak herşeyden büyüktür.
Yani, en büyük ibadettir» (2).
Onun için islâmiyet, insanın manevî yükselişini sağlayan bir vasıta olmak dolayısiyle namazı emreder.
Bu manevî yükselişin gaye ve hedefi ise, Allah rızasını kazanmak, Allah sevgisini derinden duymaktır.
Fakat namaz kılmak, yalnız oturup kalkmak, alnını yere koymak, tekbir getirmek değildir.
Bütün bunları tam samimiyetle tam, bir duyuş ile yapmak ve böylece gayeyi gerçekleştirmektir.
Yoksa namaz kuru bir gösterişten ibaret kalır.
Kur'an-ı Kerim, namazları kuru bir gösterişten ibaret olanları takbih ederek der ki: «Onlar namaza istemiye, istemiye dururlar, zaten maksatları da başkalarına gösteriştir.», «Yazık o namaz kılanlara, kıldıkları namazdan habersizdirler».
Çünkü böyle bir namaz insanı yola getirmeğe, insanın ruhunu beslemeğe yardım etmez.
Halbuki müslüman için namaz, ruhun en büyük gıdasıdır.
Bu gıda ile beslenebilmek için, bu gıdanın özünü ruha sindirmek için, o gıdayı lâyıkiyle almak icabeder.
Gövdeyi beslemek için gıda almağı gerekli gören ve günün muayyen vakitlerinde gıdalanan insan, ruhunun gıdasını nasıl ihmal eder de ruhunu aç bıraktığının farkına varmaz? Bunu yapanlar, ruhlarını öldürmüş olduklarmı hissetmezler mi? Hakikî müslüman, ruhu körletmenin ve açlıktan öldürmenin ne demek olduğunu ve bu yüzden insanın ne kadar tereddi ettiğini iyi anladığı için ruhunun gıdasını asla ihmal etmez, hattâ onun gıdasına, gövdesinin gıdasından daha büyük ehemmiyet verir ve bütün dünya işleri, dünya mücadeleleri arasında mutlaka bir vakit bularak o gıdayı ruhuna sunar ve onun verdiği hızdan da faylanarak dünya işleriyle daha derin bir ferahlık, daha üstün bir metanet ile meşgul olur.
(1) Nisa sûresi, âyet: 62 (2) Ankebut sûresi, âyet: 45 Namaz vakitleri : Müslümanlık hergün beş vakit namaz emreder.
(1).
Sabah namazı, fecrin zuhuru; (2) öğle namazı, güneşin zevali, (3) ikindi namazı, ikindi vaktinin girmesi, yani zeval ile gurup arası; (4) akşam namazı, güneşin batması, (5) yatsı namazı şafakın silinmesi üzerine kılınır.
Bunlardan başka biri Ramazan, diğeri Kurban bayramlarında kılınan namazlar ile Cum'a namazı vardır.
Namaz vakti hulul edince bir müslüman gerek yalnız, gerek cemaatle, istediği yerde namazını kılar.
Cemaatle edası şart olan namazlar, Cuma ve Bayram namazlarıdır.
Namaza hazırlık : Namaza başlamadan evvel, abdest almak, yani elleri yıkamak, ağzı, burnu temizlemek, yüzü temizce yıkamak, dirseklere kadar kolları yıkamak, başı, kulakları meshetmek, ayakları yıkamak icabeder.
Abdest bozan bir hâdise vukubulmadığı takdirde bir abdestle bir kaç namazı kılmak mümkündür.
Karı koca arasında mukarenet vukuunda bütün vücudu temizlemek, baştan başa yıkanmak gerektir.
Namaza bu şekilde hazırlandıktan sonra ister cemaatle, ister tek başına namaz kılmak mümkündür.
Namazın cemaatle edası, daha iyidir ve daha faziletlidir.
Namaz : Sabah namazı ikisi sünnet, ikisi farz dört rekâttir.
Öğle namazı dört sünnet, dört farz, iki son sünnet, on rekâttır.
İkindi namazı dört sünnet, dört farz sekiz rekâttır.
Akşam namazı üç farz, iki sünnet beş rekâttır.
Yatsı namazı dört sünnet, dört farz, iki son sünnet, üç vitir, on üç rekâttır.
Cuma namazı iki rekât, bayram namazları da ikişer rekâttır.
Ezan : Namazdan evvel ezan okunur.
Ezanı Muhammedi şöyledir : Allahü Ekber: Yani, Tanrı Uludur.
(Ulular Ulusudur).
Eşhedü en lâ İlahe illa-Allah: Yani, Bilirim bildiririm Tanrıdan başka tapacak yok.
Eşhedü enne Muhammeden Resul-ullah: Yani, Bilirim bildiririm Tanrının elçisidir, Muhammed! Hayyi ales-salât Haydin namaza Hayyi alel felah : Haydin felaha Allahü Ekber : Tanrı Uludur Lâ İlahe İlla-Allah : Tanrıdan başka tapacak yok.
Sabah ezanında «Haydi felaha» dedikten sonra «namaz uykudan hayırlıdır» manasındaki «Es-salâtü hayrün minen-nevm» sözü de söylenir.
Ezandan sonra «namaz başladı» manasında olan «Kad kamet-is salât» denilir ve ezan tamamlanır.
Namazın kılınışı : Daha sonra herkes ayakta olduğu ve kıbleye yöneldiği halde «Allahü Ekber» diyerek ellerini kulaklarının ucuna kadar kaldırır, sonra sağ elini sol elinin üzerine koyarak göbeğinin (kadınlar göğsünün) üzerinde kavuşturur ve böylece herşeyden tecerrüt ederek Allaha yönelmiş olur.
Allaha yönelen insanlar, dilerlerse bu durumlarını ifade edecek bazı dualar da okurlar, yahut Allahı tenzih eden sözler söylerler.
Daha sonra Fatihayı ve Fatihayı müteakip zammı sûre okurl&r ve «Allahü Ekber» diye başlarını eğer, ellerini dizlerine koyar ve rükû denilen bu mütevazı durum içinde Allahın azamet ve şanını anlatan «Şubhane Rabbiyel Azîm» yani «Münezzehtir, Ulu Rabbımın şanı» sözünü üç kere söylerler.
Sonra «Semi-Allahü li men hamide» yani «Allah, kendisine hamd edenin duasını işitir» diyerek kalkarlar ve «Rabbena lek-el hamd» yani «Rab, bütün hamd sana yaraşır» diyerek secdeye kapanır, iki elini yere dayayarak alnını yere değdirir ve Allahın azamet ve şanını tenzih ederek «Subhane Rabbiyel Âlâ yani «Yücelerden Yüce olan Rabbın şanı münezzehtir» daha sonra «Allahü Ekber» diye birinci secdeden kalkar ve yine Allahü Ekber diyerek ikinci secdeye kapanır, aynı sözlerle niyaz eder, sonra ikinci secdeden ayağa kalkar, ikinci rekâtı aynı şekilde eda eder ve ikinci rekâtin sonunda diz çökerek oturur «Et - tahİyyatü» okur.
Şayet, eda olunacak namaz iki rekâtten ibaretse «Et - tahiyyatü» ve «Allahümme salli» yi sonuna kadar okur ve sağa sola selâm verilir.
Şayet daha fazla ise, Et - tahiyyatü ile Allahümme salli sonuna kadar okunur, sonra selâm verilir.
Namaz dört rekâtsa birinci rekâtta yapıldığı gibi üçüncü rekâtta kalkılır ve dördüncü rekâtın sonunda oturularak «Et - tahiyyatü ve Allahümme salli» sonuna kadar okunur ve selâm verilir.
Et-tahiyyatın ilk kısmının meali şudur: «Sözle, hareketle veya servetle yapılan bütün ibadetler ve bütün namazlar ve niyazlar, yalnız Allaha yaraşır.
Selâm sana, ey Peygamber.
Allahın merhameti de, bereketi de sana! Selâm hepimize ve Allahın yararlı kullarına! Bilirim büdiririm, Allahtan başka tapacak yok, ve bilirim bildiririm, Allahın elçisi ve kuludur Muhammed!» ikinci kısmının (yani Allahümme salli) meali de şudur: «Allahım, Muhammed ve Muhammede bağlı olanları muvaffak eyle.
Nasıl ki ibrahim ile ona bağlananları muvaffak kılmıştın.
Çünkü Hamde lâyık olan, şan ve şerefi yüce olan ancak Sensin! Allahım, Muhammed ve Muhammede bağlı olanlara bereket ihsan eyle.
Nasıl ki ibrahim ile Ibrahime bağlı olanlara bereket ihsan etmiştin.
Hamde lâyık olan, şanı yüce olan ancak Sensin.» «Et - tahiyat'ın bu ikinci kısmının sonuna dualar da eklenebilir.
Ve selâm verilmekle namaz hitam bulur.
Namaz baştanbaşa Allahın şan ve azametini, merhamet ve inayetini anmak ve Ona iltica etmek için eda olunur.
İnsan Allahın huzurunda gövdesiyle en mütevazı durumu alır, diliyle Allahın şanını yüceltir ve kalbiyle en kudsî heyecanları duyarak Allaha karşı güvenini|sağlâmlar.
Secde âyetleri : Kur'an-ı Kerimdeki Secde âyetleri on dörttür.
Bu âyetler Ârâf, Râd, Nahl, İsra, Meryem, Hac, Furkan, Nemi, Secde, Sâd, Hamim (Secde), Necm, İnşikak, Alâka sûrelerindedir.
Bunlardan birini, namaz ile mükellef olanlardan okuyan ve işitenlere Secdei Tilâvet vacip olur.
Bu secde, el kaldırılmaksızın «Allahü Ekber» diye secdeye varıp üç kere «Süphane Rabbiyel'âlâ» demek ve yine «Allahü Ekber» deyip kalkmaktır.
2.
ORUÇ însanın manevî yükselişini sağlamak için islâmın emrettiği ikinci fariza, oruçtur.
Kur'an bunu emrederken der ki: «Ey iman edenler, oruç size farzedildi.
Ta ki konmasınız» (1).
Yani her türlü kötülükten ve suçtan korunasınız».
Namaz, nasıl ruhu temizleyen bir vasıta ise oruç ta onun gibidir.
O da ruhu temizlemeğe yardım eder ve insanı her kötülükten alıkoyarak iyiliğe teşvik eder.
Kur'an-ı Kerim, insanları yalnız iyiliğe teşvik etmekle, yalnız kötülükten sakınmayı söylemekle iktifa etmez.
Bunu sağlayacak yolları ve çareleri de açıklar, onu koruyacak ve bu hedefi gerçekleştirmesini kolaylaştıracak amelî imkânları da gösterir.
Oruç ta bunların en belli başlılarından biridir.
Onun için islâm nazarında oruç, yalnız muayyen bir müddet için yemekten içmekten kendini alıkoymak değildir.
Belki her kötülükten ve fenalıktan kendini korumaktır.
Yemek, içmek cinsî mukarenet, malûm şartlar dairesinde Allahın halâl ettiği şeylerdir.
Bu iştihaları kayıt altına almanın ve tatmin edilmelerine engel olmanın hedefi nefsi terbiye etmek, feragate alıştırmak, maneviyatını kudsiyet havasiyle yeniden canlandırmak, her günkü itiyatların yeknasak esaretinden kurtulmak, yeni şartlar içinde yaşamağa kolaylıkla alışarak nefse karşı hâkimiyet kazanmaktır.
Hayat bir ihtiyaç yığınıdır.
Oruç, ihtiyaç esaretinin kayıtlarını kırarak ihtiyaçtan üstün bir hayat yaşamaktır.
Hayat mahrumiyetlerle doludur.
Oruç, mahrumiyete yakından ve içten aşina olarak, içtimaî adalet duygusunu umumun içinde yaşatmak, umumu onu gerçekleştirmeğe teşvik etmektir.
(1) Bakara sûresi, âyet 183 Hayat, sefahetlerle doludur.
Oruç sefaheti dizginleyerek sefaleti hissetmek ve sefaletle savaşmak isteklerini uyandırmaktır.
Elhasıl oruç, bir terbiyedir, bir tezkiyedir, bir tasfiyedir, bir hürmettir, bir muhabbettir, ve hepsini bir kelime ile ifade için, bir ibadettir.
Ve gayesi Kur'anın dediği gibi, «Korunmak» dır.
İtiyatların esaretinden, ihtiyaçların tazyikinden, mahrumiyetlerin şahlanması tehlikesinden, sefaletlerin tuğyanından, haksızlıkların ve adaletsizliklerin infilâkından, elhasıl ferdî ve içtimaî hayatın zarar verici bütün unsurlarından korunmaktır.
Resuli Kibriya «Sumu Tasihhu» yani «Oruç tutun ki sıhhat bulaşınız» demekle hem ferdî sıhhati, hem içtimaî bünyenin selâmeti gibi çok şümullü bir manayı murad etmiş oldukları vuzuh ile anlaşılıyor.
Oruca ait hükümler, Bakara sûresinin 23 üncü kısmında bahis mevzuu olmaktadır.
Oruç ayı Ramazan ayıdır.
Ramazan günlerinde sabahtan akşama kadar yemekten, içmekten, ve cinsî mukarenetten çekinmek icabeder.
Ramazan, kamerî aylardan olduğu için muhtelif yıllarda muhtelif mevsimlere düşer.
Oruç tutamayanlar, bir fakiri doyurmakla mükelleftirler.
Hastalar, yolcular, oruç tutmazlar ve orucu kaza ederler.
3.
ZEKÂT Dünyada bir din yoktur ki insanları iyilik etmeğe teşvik etmemiş olsun, fakat islâm dini bu hususta, hiçbir din ile kıyas kabul etmiyecek bir üstünlük arzeder.
İslâm dininde «Zekât» adı verilen bu müessesenin esası, fakirler namına zenginlerin malmda bir hak, bir hisse tanımaktır.
İslâm dini, fakirlere maddî yardım sunmağı dinî bir farize sayan ve bunu kat'î ve sabit bir hak bilerek mal sahiplerinden sair hukuk ve tekâlif gibi edasını isteyen ilk ve son dindir.
İslâm dini, diğer dinler gibi, insanları iyiliğe teşvik ile, öksüzleri ve dulları korumağı istemekle iktifa etmemiş, bunu mükellef olanlardan tahsil edilmesi gerçekleşen bir hak saymıştır.
Bu yüzdendir ki bu farizenin ifasına ehemmiyet veren islâm milletleri arasında fakirlikten ve yoksulluktan eser kalmadığı gibi fakirlerin zenginlere karşı diş bilemelerine ve kin gütmelerine de meydan verilmemiştir.
İslâm dini fakirliğin ve yoksulluğun doğuracağı bütün ferdî, içti maî ve ahlâkî zararları peşinden hesaplıyarak bunların hepsini önleyecek tedbirleri bir dinî farize olarak ortaya atmış ve böylece bunların hepsini de önlemiştir.
Fakirlik ve yoksulluk fuhşun en tehlikeli kaynağıdır.
Zaruret, birçok insanları şeref ve haysiyetlerini fedaya sürüklüyor.
Yine fakirlik ve yoksulluk karı ve koca arasındaki münasebetleri düzensizliğe uğratan en büyük âmildir.
Yine zaruret, bir sürü cinayetlerin irtikâbına sebep olmakta, intiharlar, tezvirler, hırsızlıklar, katiller, siyasî anarşiler, hep bu yüzden vukubulmaktadır.
İslâm dini, zaruret ve sefaletin bütün bu zararları, doğurduğunu, bütün bunlarm bir cemiyeti sarsan ve bütün huzurunu kaçıran âmiller olduğunu bildiği için zaruret ve yoksulluğu ortadan kaldırmak maksadiyle zekât farizesini kabul etmiş ve müslümanları bu farizenin ifasiyle mükellef tutmuştur.
Kur'an-ı Kerim zekâta o derece ehemmiyet verir ki namazdan bahseden hemen her âyette ondan da bahsolunduğu göz çarpar.
Zekâtı verilecek mallar şunlardır : 1.
İş görmeyip salma gezen hayvanların zekâtı.
Bunlara, sahipleri tarafından yem verilmeyip, yalnız döl için muhafaza olunur.
Deve, sığır, koyun bu kısma dahildir.
2.
Her günkü gıdayı teşkil eden hububat ile hurma, üzümün zekâtı.
3.
Altın ve gümüş ve nakdin zekâtı.
4.
Ticaret mallarının zekâtı.
5.
Topraktan çıkarılan altın ve gümüş madenleriyle yine toprak altında bulunan eskiden kalma definelerin zekâtı.
6.
Sadakai fıtır ki Ramazan bayramı günü kendisinin ve ailesinin yiyeceğinden bir ölçek fazlasına malik olan her müslümana vacibdir.
Herkes kendi hesabına bu sadakayı vereceği gibi nafakası, üzerine vacip olan babasının, anasının, zevcesinin ve çocuklarının hesabına da verecektir.
Sonra da keffaret denilen malî bir takım vergiler vardır.
Orucunu bozmak, yemininde hanis olmak gibi şeylerin keffareti ki bunlar da fukara ve yoksullara verilir.
Farzolmayan sadakalara gelince: Peygamberimiz sadakalarm bu kısmına birçok teşviklerde bulunmuştur.
«Kıyamet günü insanlar arasında hükmolununcaya kadar herkes kendi sadakasının gölgesinde barınacaktır» buyurmuştur.
Zekât akçesi şu kimselere verilir: 1.
Fakirlere ki malı olmadığı gibi kazanmağa da gücü yetmeyen kimselerdir.
2.
Mesakine ki kazandığı şey nafakasına yetmeyen kimselerdir.
3.
Zekât memurlarına ki bunlar zekâtı toplarlar ve müstahaklarma dağıtırlar.
4.
Rakabesini kurtarmak için kölelere.
5.
Gayri meşru bir yere sarfetmemek şartiyle borca girip te ödemiyen kimselere.
6.
Gönüllü askerlere.
7.
İslama ısındırmak için yabancılara.
8.
Gayri meşru bir maksatla olmamak üzere yola çıkan, yoksul yolculara.
4.
HACC.
Hac, gücü yeten insana ömründe bir kere olmak üzere farzdır.
Bir kereden fazlası, mecburî değildir.
Hac mevsimi muayyendir.
Çünkü ancak bu sayede dünyanın her tarafından gelen müslümanlarla buluşmak, tanışmak, sevişmek ve yardımlaşmak mümkün olur.
Hac, içtimaî bakımdan, müslümanları birbirine ısındıracak, aralarındaki kardeşlik bağlılığını kuvvetlendirecek bir seyahattir.
Çünkü islâm dini, insanları kardeş olmağa davetle kalmamış, onların bu gayeyi gerçekleştirmelerini kolaylaştıracak yolu da gösermiştir.
Hac da bunların en belli başlılarından biridir.
Hac için Mekkeye Zilhicce aymda gidilir.
Ayın yedisinden evvel oraya varmış olmak icabeder.
İhrama girilir.
İhram, biri ile kuşanılan, diğeri de omuza atılan iki beyaz örtüden ibarettir.
Daha sonra Kabe yedi kere tavaf edilir.
Safa ile Merve adındaki tepeler arasında yedi kere koşulur.
Arafat ovasında durulur.
Haccın erkânı bunlardır.
Hacıların İhrama girmeleri hepsine ayni kılığı verir ve aralarındaki müsavatı büsbütün belirtir.
Bu sayede mevki, servet, milliyet, renk ve sair bütün farklar tamamiyle zail olur ve bütün insanlık âlemi, Halikı karşısında tek bir çehre, tek bir şekil, tek bir durum alır ve Allaha münacat eder.
Allahın lütuf ve inayetini diler.
Dünyada hiçbir manzara insanların kardeşliğini ve müsavatını bu derece vuzuh ile belirtmez.
Hacmin gerçekleştirdiği hedeflerden başlıcaları şunlardır: 1.
Dünyanın dört köşesinden Mekkeye gelen müslümanlar, hac vesilesiyle buluşup tanışırlar.
2.
İslâmın doğduğu yerleri görmek sayesinde islâm tarihinin en şerefli safhası olan Asr-ı Saadeti yaşamak, Hazreti Peygamberin başardığı inkılâbın ilk safhasını yakından görmek mümkün olur.
İslâm tarihinin o devrini yaşamak ise, insan ruhuna en yüksek ilhamları verir ve onu en yüksek heyecanlarla besler.
3.
Dünyanın her kıt'asmdan gelen müslümanların bir merkezde buluşmaları islâm âlemine türlü türlü istifadeler temin eder.
4.
Hac farizesini ifa eden insan, Allaha yalvarmak, Allah rızası için kurbanlar kesmek, yolculukların zahmetlerine dayanmak, günahlardan temizlenmek sayesinde maneviyatını yükseltmiş ve ahlâkını tasfiye etmiş olur.
Haccm vücubu için bir takım şartlar vardır: Yol masrafına gücü yetmek, yolculuk müddetince arkada kalan çoluk çocuğa kâfi gelecek nafaka bırakmak, sıhhatçe yolculuğun zahmetlerine dayanmak.
İşte islâmın amelî esasları da bunlardır.
Ve daha fazla tafsilât isteyenler «islâmda Hac farizası» adlı eserimizi okuyabilirler.
DÖRDÜNCÜ BOLUM KUR'ANDAKİ PEYGAMBERLER (KASAS-I ENBİYA) 1.
Hazreti Âdem.
2.
Hazreti Nuh.
3.
Hazreti Hud, Salih, Lokman, Hızır, Zülkarneyn.
4.
Hazreti İbrahim, İsmail ve İshak.
5.
Hazreti Musa.
6.
Hazreti İsa.
7.
Diğer peygamberler: Hazreti İdris — Hazreti Lût — Hazreti Yakub ve Yusuf — Hazreti Şuayb — Hazreti Harun — Hazreti Davud — Hazreti Süleyman — Hazreti Eyyub — Hazreti Zekeriyya — Hazreti Yahya — Hazreti llyas — Hazreti Elyesa' — Hazreti Zülkifl — Hazreti Uzeyr.
(Hazreti Muhammed Mustafa'dan, baştan sona kadar bütün metinde bahsedildiği için, okuyucularımız oradan takip edeceklerdir.) KUR'ANDAKİ PEYGAMBERLER (KASAS-I ENBİYA) Kur'an-ı Kerimde birçok peygamberlerden bahsolunur ve bunların kıssaları anlatılır.
Fakat bu peygamberlerden bahsolunmasının ve kıssalarına işaret edilmesinin sebebi onların tarihlerini nakletmek değil, muhtelif milletlerin tarihindeki birtakım hususiyetleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatında Hazreti Peygamber Muhammed Mustafanın hayatında karşılaştığı hâdiselere benzeyen hâdiseleri açıklamak, hak ve hakikatin daima galebe çaldığını, daima üstün geldiğini göstererek Hazreti Peygambere ve müminlere teselli vermek, her peygamberin karşılaşmış olduğu muhalefetin eninde sonunda yıkıldığını ve eridiğini tarihî misallerle tesbit ederek müminlerin azmini hızlandırmaktır.
Onun için Kur'an bahis mevzuu ettiği peygamberlerin tercümei haline ait tafsilât ile meşgul olmadıktan başka onların bildirmiş oldukları dinin bütün itikatlarını da anlatmağa lüzum görmez ve her milletin bu itikatları nasıl karşıladığını mufassal bir surette izah etmek ihtiyacını hissetmez.
Belki Kur'an, her peygamberin tevhid itikadını yaymış olduğunu, insanları Allaha inanmağa ve insanlara iyilik etmeğe davet ettiğini, gönderilmiş olduğu milletin ahlâkî tealisi için çalıştığını anlatmakla iktifa eder.
İsrail oğulları arasından ve daha başkaları arasından gelen peygamberleri anarak, bütün peygamberler tarafından bildirilen dinî esasların ayni olduğunu belirtmeğe ehemmiyet verir.
Kur'an-ı Kerim, Hazreti Peygamberin, en şiddetli muhalefetle karşılaşmış olduğu sıralarda, bu muhaliflerin de daha önceki peygamberlere karşı gelenler gibi yok olacaklarını ve ayni akıbetten kurtulamıyacaklarını anlatmış ve onun bu sözü bir tarihî hakikat olarak gerçekleşmiştir.
Kur'an-ı Kerimin bu münasebetle ehemmiyet verdiği diğer bir nokta, daha önceki peygamberlerden her birinin bir millete gönderilmiş olduğunu anlatmasına mukabil Hazreti Peygamber Muhammed Mustafanın bütün dünya milletlerine gönderilmiş olduğunu anlatmasıdır.
1.
ADEM Kur'an-ı Kerim Âdemin ne zaman doğduğunu ve nasıl doğduğunu anlatmadıktan başka onun ilk insan olduğunu dahi söylemez.
Onun için İmam Bakır «Babamız Âdemden önce milyonlarca âdemler gelip geçmiştir.» demiş, Şeyh Ekber Muhiddin Arabî de Fütuhat adlı muazzam eserinde, bizim Âdem babamızdan kırk bin yıl önce başka bir Âdemin yeryüzünde yaşadığını kaydeder.
İmamiyenin bir kavline göre bizim Âdem babamızdan önce otuz âdem gelmiştir ve herbiri ile diğeri arasında dünya elli bin yıl bir beyaban gibi kalmış, sonra elli bin yıl mamur yaşamıştır.
(1).
Kur'an-ı Kerim, Âdemin nasıl vücuda getirilmiş olduğundan da bahsetmez ve Tevratın anlattıklarını teyid etmez.
Gerçi Kur'an onun topraktan yaratümış olduğunu söyler.
Fakat ayni zamanda her âdem oğlunun da ayni tarzda topraktan yaratılmış olduğunu beyan eyler: «Ey nâs, ölümden sonra tekrar hayata kavuşmaktan şüphe içinde iseniz o halde biliniz ki Biz sizi topraktan, sonra bir nutfeden; sonra bir kan pıhtısından, sonra da bir çiğnem etten yaratmışızdır».
Hac sûresi 5.
«Allah sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir kan pıhtısından, sonra sizi bir çocuk olarak meydana getirdi».
Mümin sûresi: âyet, 67.
«Arkadaşı onunla tartışırken dedi ki: seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra seni tastamam bir insan olarak düzenliyen Allaha mı inanmıyorsun?» isra sûresi.
Toprak, beşer varlığının ilk konağıdır.
Ve her insan topraktan yaratılmıştır.
Nasıl mı? Bizzat Kur'an bunu şöyle açıklar: «Biz insanı toprağın özünden yarattık, sonra onu sapsağlam bir karargâhta bir nutfe yaptık.» Müminun sûresi: âyet, 12 «insanı yaratmağa topraktan başladı.
Sonra onu tamamladı, ona ruhundan üfürdü.
Ve size kulaklar, gözler ve kalpler vücuda getirdi», Secde sûresi: âyet, 7-9.
Demek ki insanın topraktan yaratılmasının manası, toprağın özünden yaratılmasıdır.
Ve bu öz, bir nutfe oluyor.
Çünkü birçok gelişmelerden sonra nutfe şeklini alan hayat cürsumesi, bütün gıdasını topraktan almaktadır.
Bu son âyeti kerimede en fazla göze çarpan nokta, Allahın her insana, kendi ruhundan nefhetmesidir.
Bu ruhtan maksat, insanı her zihayat gibi yaşatan can değil, insanın iyiyi kötüden ayırt etmesine saik olan nefsi natıka, insanî ruh, yahut akıldır.
Onun için âyeti kerimede ruhun nefhinden sonra Allahın insana kulak, göz ve kalp verdiğinden bahsolunmaktadır.
Kur'an-ı Kerimin Âdemin ve âdem oğullarının yaratılışı hakkında söyledikleri bu mealdedir.
Âdemin eşi olan Havvanın yaratılışı hakkında, Tevratın anlattıkları, Kur'an tarafından kabul olunmamaktadır.
Tevrata göre, Havva, Âdemin eğe kemiğinden yaratılmıştır (2).
Kur'an-ı Kerim ise bütün insanların bir tek candan yaratılmış olduklarını (3) ve eşlerinin de ondan yatı) İslâm mütefekkirlerinin ve büyüklerinin bu düşüncelerine daha başkalarının meselâ Hazreti Mevlânanın tekâmül nazariyesini ifade eden şiirlerini ilâve etmek mümkündür.
Biz bunu eserin metnine bırakıyoruz ve bu kadarla iktifa ediyoruz.
(2) Kitab-üt-Tekvln.
Bab 29, âyet, 21-22 (3) Nisa sûresi âyet: 1 ratılmış olduğunu beyan eyler (1).
Yani Kur'ana göre erkek, kadın bütün insanların ayni candan, ayni özden, ayni cevherden yaratılmışlardır.
Diğer bütün âyetler de bunu teyid etmiştir (2).
Âdem ile melekler ve şeytan : Kur'an-ı Kerim Âdemin kıssasından bahsederken Şeytanın Âdeme karşı geldiğini anlatır ki bu hâdise, kıssanın en belli başlı hususiyetidir.
Ve Kur'anın yedi yerinde bahis mevzuu edilir.
Bunlarda neler bahsolunduğunu şöylece anlatabiliriz: Evvelâ Cenabı Hak Âdemi, yahut beşeri yaratmağa aid iradesini bildiriyor: 1.
«Tanrın meleklere demişti ki: Ben topraktan bir beşer yaratacağım».
Sâd sûresi, âyet: 71 2.
«Rabbm meleklere demişti ki: Ben kara çamurdan, biçim verilmiş balçıktan beşer yaratacağım».
Hicr sûresi, âyet : 28.
3.
«Rabbm meleklere demişti ki: Yeryüzünde ona hükümran olacak birini yerleştireceğim».
ilk iki âyette bir beşerin yaratılmasından bahsolunduğu halde üçüncü âyette onun yeryüzünde hükümran olacağından bahsolunuyor.
Birinci ve ikinci âyetin umumiyeti, üçüncü âyetin hususiyeti yalnız Âdeme değil, bütün âdem oğullarına şamildir.
Onun için Âdemin kıssası, hakikatte her âdem oğlunun kıssasıdır.
insanın hükümranlığı, onun yeryüzünde tutacağı yüksek mevkii belirtiyor, çünkü yalnız hayvanlık âlemine hâkim olmakla kalmıyacak, Kur'an tarafından defeat ile anlatıldığı vech ile, tabiat kuvvetlerine de hâkim olacaktır.
Yalnız bir defa insanlık dediğimiz varlığın karanlık cephesine işaret edilmekte ve dikkat bu cepheye çevrilmektedir.
Melekler, Hak Tealâya diyorlar ki: «Yeryüzüne, fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi yerleştireceksin?» Bakara sûresi, âyet: 3 Fakat levhanın parlak tarafları kat'iyyen ihmal edilmemektedir.
Çünkü insanın yaratılışı tamamlandıktan sonra «Allahın ona kendi ruhundan nefhettiği» bildirilmekte (3) ve insanın hükümran olmak yolundaki yüksek kabiliyetlerine işaret edilerek «Âdeme, herşeyin ismi öğretilmiştir» (4).
denilmekte ve bu «bilginin meleklere de verilmemiş olduğu açıklanmaktadır (5).
insanın hakikî kuvveti, bilgi kuvvetidir.
Onun için meleklerin Âdeme secde etmeleri emrolunmuş ve böylece Âdemin meleklerden üstün olduğu gösterilmiştir, insana verilen kudret, bilgi edinmek kudret ve kabiliyetidir.
Ve insan çalışa çalışa, bilgi sahibi olur (1) Nisa' sûresi, âyet 1 (2) Nahl sûresi, âyet: 72 ve Rum sûresi, âyet; 21 (3) Sebe' sûresi, âyet 72 ve Hicr sûresi, âyet: 29 (4) Bakara sûresi, âyet: 31 (5) Bakara sûresi, âyet: 32 ve bilgisini gittikçe arttırır.
İçindeki ilâhî ruh aydınlığı, onun en büyük yardımeısıdır ve o bu aydınlık sayesinde şahikadan şahikaya tırmanır.
Bilgi sahibi olmak madde âleminde, insanlara nasıl yeni ufuklar ve yeni ilerleme sahaları açarsa, mana âleminde de, bilgi sahibi olmak, daha yüksek bir hayat yaşamağı sağlıyacak yeni ufuklar açar ki bunun tam tecellisi kıyamet günü başlıyacaktır.
Onun için meleklerin Âdeme secde ettiklerinden bahsolundukça iblisin ona, karşı geldiği anlatılır.
İblis şeytanın has ismidir.
Kehf sûresinin 50 inci âyetinde onun cin taifesinden, yani göze görünmiyen mahlûkatın süflî tabakasından olduğu anlatılır.
Buna mukabil melekler, görünmiyen mahlûkatın ulvî tabakasındandır.
Bu göze görünmiyen mahlûkat, insanın ruhanî hayatiyle alâkalıdırlar.
Melekler onu iyiliğe cezbeder.
Şeytan ise insandaki süflî ihtirasları harekete geçirir ve insanın daha yüksek hayata doğru ilerlemesine engel olmak ister.
Onun için Kaf sûresinde insanı kötülüğe sevkeden şeytana «sürükleyici» denildiği halde insanı iyiliğe cezbeden meleklere, «şahit» denilmektedir.
Kur'anda bu yüzden, şeytanın Âdeme, yahut insana secde etmediği anlatılmakla, insanın şeytan tarafından kışkırtılan süflî ihtiraslarının, ilerlemesine engel olduğu gösterilmiş, daha yüksek bir hayata kavuşmak için şeytana baş eğdirmek lâzım geldiği, yani süflî ihtirasların tesirinden kurtulmak icabettiği bildirilmiştir.
Hazreti Peygamber, durumun bu mahiyetini böylece izah etmiş bulunuyor.
Resuli Kibriyanın her insanın bir şeytanı bulunduğunu söylemesi üzerine kendisinin de bir şeytanı olup olmadığı sorulmuş, o da, evet, benim de var, dedikten sonra «fakat Allahın yardımiyle ona baş eğdirdim» demiştir.
Bu yüzden Kur'an-ı Kerim, şeytan ile şeytanın zürriyetini «insanın düşmanı» sayar (1).
Ve bu düşmana baş eğdirinceye kadar onunla savaşmak gerekleştiğini anlatır.
Âdem ile Havva Cennette : Kur'an-ı Kerimde bu münasebetle bahis mevzuu olan ikinci nokta Âdem ile eşinin bir bahçece yerleştirilmiş olduklarıdır (2).
Bu bahçenin nasıl bir yer olduğu şu şekilde anlatılıyor: «Cennette senin için aç kalmak, çıplak kalmak yok.
Susuzluğa uğramak, güneşin sıcağını çekmek de yok» (3).
Sonra Âdem ile eşine şunlarm söylendiği bildiriliyor: «Ey Âdem, eşinle birlikte Cennette oturun.
Ondan istediğinizi bol bol yeyin.
Ancak şu ağaca yaklaşıp zalimlerden olmayın» (4).
Şeytan bu sırada Âdemi iğfal etmek için ona kötü bir telkinde bulundu (5).
Dikkate değer bir nokta Kur'anın bu kıssaya dair verdiği tafsilâtın (1) Kehf sûresi, âyet: 50 (2) Tâhâ sûresi âyet 117, Araf sûresi âyet 19, Bakara sûresi âyet 35.
(3) Tâhâ sûresi âyet 118 — 119 (5) Araf sûresi âyet 20, Tâhâ sûresi âyet 120.
Tevrata uymadığı ve Kur'anın Tevrat tarafından verilen tafsilâtı kabul etmediğidir.
Çünkü Kur'an, yılanın Havvayı iğfal etmesinden ve iğfal olunan Havvanın Âdemi kandırmasından bahsetmez.
Belki şeytanın Âdeme veya Âdemle Havvaya, âdem oğullarının hepsine yaptığı gibi, kötü bir telkinde bulunduğunu anlatır.
Şeytanın bu kötü telkini yüzünden insan yasak edilen ağacın «ebedîlik ağacı ve zeval bulmayan bir devlet» (1) olduğunu sanıyor ve şeytan ona Allahın bu ağaca yaklaşmalarını yasak etmesinin sebebini anlatarak «melek olmalarını, yahut ebedîlerden olmalarını istemediği için» böyle yaptığını anlatıyor.
(2).
Şeytan, Âdem ile karısını bu şekilde aldatarak düşmelerine sebep olmuştur (3).
Âdemle karısı, o yasak edilen ağaçtan yemişler ve neticede çıplaklıkları kendilerine görünmüş, onun için yapraklarla örtünmeğe başlamışlardı.
(4) Bütün bunların belirttiği hakikat, bahis mevzuu olan bahçenin, dünyevî bir bahçe olmadığıdır.
Bu bahçe, hiçbir mücadeleye sahne olmayan, huzur ve kanaat âlemini temsil etmektedir.
Burada anlatılan ve yasak edildiği bildirilen ağaçtan yalnız «bu ağaç» diye bahsolunuyor.
Ve «bu ağaç» denilmekle onun çok iyi bilinen bir ağaç olduğu gösterilmiş oluyor.
Bu da onun çok iyi bilinen «kötülük ağacı» olduğuna bir ipucu veriyor.
Çünkü Kur'an-ı Kerimde iyilik te, kötülük te birer ağaca benzetilir.
(5).
Şeytanın yasak edilen ağacın, ebediyet ağacı olduğunu söyleyerek Âdemi aldatması (6), onun hakikatte ölüm getiren kötülük ağacı olduğunu belirtmektedir.
Âdem ile Havvanın aldanmaları yüzünden karşılaştıkları neticeleri anlatan âyetler de bu ağacın hakikî mahiyetine dair bir ipucu vermektedir.
Bu âyetlere göre Âdemle Havvanın o ağaçtan yemeleri üzerine karşılaştıkları netice «çıplaklıkları» nı hissetmek ve çıplaklıklarını örtmek için yaprak kopararak örtünmeleridir.
(7) .Âdem ile Havyanın bu şekilde hareket etmelerinden anlaşılıyor ki ikisi de fena bir harekette bulunduklarını, kendilerine yakışmayan bir suç işlediklerini anlamışlar ve yaprak kopararak örtünmek suretiyle onu telâfi için bir gayret sarfetmişlerdir.
Kur'an bunun hemen arkasından iki çeşit cameden bahsederek «bunların biri çıplaklığı örtmek ve güzel görünmek için kullanılan dış camelerdir.
Diğeri de ruhanî camedir ki kötülüğe karşı insanı korur ve en hayırlısı budur.» (8) dedikten sonra der ki: «Ey Âdem oğulları, (1) Tâhâ sûresi 120 (2) Araf sûresi yet 20; Tâhâ sûresi, âyet 120 (3) Araf sûresi âyet 22 (4) Tâhâ sûresi 121; Araf sûresi âyet 22 (5) ibrahim sûresi âyet 24 - 25 ı(6) Araf sûresi âyet 19 (7) Araf sûresi âyet 22 ve Tâhâ sûresi âyet 121 (8) Araf sûresi âyet 26 ana ve babanızın üzerindeki örtüleri çekip sıyırarak çıplaklıklarını göstermekle cennetten çıkarttığı gibi, şeytan sizin de başınızı derde sokmasın ve baştan çıkarmasın.
O da onun ordusu da sizin onları göremiyeceğiniz yerden, sizi görüyor; Biz şeytanları iman etmeyenlerin öz dostu yaptık» (1).
Daha sonraki âyetler, kâfirlerin hayasızlıklarından bahseder ve böylece Kur'anın «ağaç» diye tarif ettiği ağacın kötülük ağacı olduğu, söz götürmez bir vuzuh ile anlaşılır.
Bu böyle olduğuna göre Âdem ile Havvanın birleştirildiği cennet, ruhanî bir cennet olmak icabeder.
Yani burası huzur ve kanaati temsil eden bir ruhanî yurttu.
Nitekim burada insanın aç veya susuz kalmadığından, her istediğini bol bo! yediğinden bahsolunması da bunu belirtiyor.
Cennetten çıkış : Şeytan, Âdemi kötülüğe teşvik etmek yüzünden cennetten ebediyyen koğulmuş ve kıyamete kadar Allahın lanetini haketmiştir.
(2) Âdem de bir kast ile değil, fakat unutkanlık yüzünden (3) Allahın emrine karşı geldiği için cennetten koğulmuş ise de onun koğuluşu muvakkat bir zaman içindir.
Ve o, bu müddet zarfında düşmanı olan şeytan ile savaşacak, bu savaş, ona cennet yolunu yeniden açacaktır, insan, meleklere hâkim olacak derecede kuvvet ve kudret sahibi olduğu için, şeytan ile savaşa savaşa ona da baş eğdirecektir.
insan bu savaş sırasında Allahın yardımından ve Onun gönderdiği vahyin aydınlığından faydalanacak ve cennette bir daha koğulmamak üzere ebediyyen yerleşecektir.
Çünkü Allaha yönelmek ve her kuvvet ve kudretin kaynağı olan o yüce varlığın yardımından hız almak sayesinde şeytana galip gelecek ve o zaman en büyük zaferi kazanacaktır.
Âdem ile Havva Allaha şöyle niyaz etmişlerdi : «Ulu Tanrımız, kendi nefsimize zulmettik.
Sen bizi yarlığamaz ve esirgemezsen muhakkak ki ziyan edenlerden oluruz.» (4).
«Âdem, Tanrısından birkaç kelime telâkki ederek tevbe etti.
Allah ta onun tevbesini kabul etti» (5).
«Sonra Tanrısı onu seçti, tevbesini kabul ederek onu doğru yola iletti.» (6).
Bütün bunlar Âdem hakkında doğru olduğu gibi umumiyetle her insan hakkında da doğrudur.
Allahın vahyi sayesinde aydınlığa kavuş- (1) Araf sûresi âyet 62 (2) Bakara sûresi âyet 37 (3) Tâhâ sûresi: âyet 77 ve 78; Hicr sûresi, âyet: 34 ve 35 (4) Tâhâ sûresi âyet: 115 (5) Araf sûresi âyet 22 (6) Tâhâ sûresi âyet 122 mak, insana şeytanın hakkından gelecek her kuvvet ve kudreti verir.
Ve o zaman insanın şeytandan korkmasına, yahut suç işleyerek üzülmesine yer kalmaz : «Benden size bir rehber gelir de kimler Benim rehberime uyarsa onlar için korku da, tasa da yoktur.» (1).
«Size Benim tarafımdan rehber gelecektir.
Kim Benim rehberime uyarsa asla sapmaz ve asla bedbaht olmaz.» (2).
Herkim bu kıssayı dikkatle okuyarak anlattığı büyük dâvayı ve büyük gayeyi anlar, yani insanın, ta hâkim oluncaya kadar ihtiraslariyle savaşması ve bu savaşı kazanması gerekleştiğini öğrenirse, Kur'anın Âdem kıssasını irat etmek hususunda Tevrata hiçbir vech ile borçlu olmadığını derhal takdir eder.
2.
HAZRETİ NUH Hazreti Nuhun kıssasında en mühim nokta, Tufan hadisesidir.
Tevrata göre o zaman kopan tufan yeryüzünü kaplamış ve herşeyi imha etmiştir.
Tevrat bundan bahsederken der ki: «Bütün sema altındaki bulunan yüksek dağların kâffesi örtüldü.
Ve sular on beş arşın yüksekliğine çıkıp dağlar örtüldü.
Ve yer üzerinde hareket eden ceset sahibinin cümlesi, gerek kuşlar ve gerek behayim ve vuhuş ve yeryüzünde sürünen haşaratın hepsi ve insanın cümlesi telef oldular.
(3) ilâh».
Kur'an-ı Kerim Nuh sûresinde «Biz Nuhu kavmine gönderdik», diye başlıyarak kavminin kendisini red ve inkâr ettiğini anlatır ve «Bunlar günahları yüzünden suda boğulup hemen ateşe atıldılar» (4) der, böylece yalnız Nuhun kavmi içinde hakikate karşı gelenlerin, Nuha eziyet edenlerin, ona karşı pusular kuranların boğularak helak olduklarını bildirir.
Şu âyetler, bu hakikatleri aydınlatmaktadır: «Nuh, Ulu, Tanrım! dedi, kavmim, beni yalancı saydı, benimle onların arasını ayır, aramızda hükmet, beni de, benimle beraber iman edenleri de kurtar! Bunun üzerine Biz onu ve onunla beraber olanları yüklü gemide kurtardık.
Sonra geride kalanları boğduk» (5).
«Nuh da daha evvel Bize niyaz etmişti.
Biz onun niyazını kabul ederek onu ve ailesini büyük felâketten kurtarmıştık.
Çünkü onlar kötü insanlardı.
Biz de onların hepsini suda boğduk» (6).
(1) Bakara sûresi âyet 39 (2) Tâhâ sûresi âyet 123 (3) KStab-üt-Tekvin yedinci bab, âyet: 21 (4) Nuh sûresi, 25 (5) Şuara sûresi, âyet: 117-120 (6) Enbiya sûresi, âyet: 76-77 «Nuha vahyolundu ki: Kavminin içinde sana iman edenlerden başka bir kimse iman etmiyecek.
Onların yaptıkları yüzünden gam çekme, gözümüzün önünde vahyimize uyarak gemi yap.
Zalim olanlar hakkında bana birşey söyleme, çünkü onlar suda boğulacaklardır.» (1).
«Biz Nuhu da onunla beraber gemide bulunanları da kurtardık.
Bunları onların yerine hükümran kıldık.
Âyetlerimizi yalan sayanları da boğduk» (2).
Hazreti Nuh hakkında verilen ehemmiyetli tafsilât Hud sûresindedir.
Burada onun gemiyi yapmasından, kendisinin ve beraber olanların gemiye yerleşmelerinden, sonunda geminin Cudi dağı üzerinde durmasından bahsedilir.
Dikkate değer bir hâdise Nuhun kendi oğlu ile arasında geçen muhaveredir.
Nuh oğlunun kendine katılmasını istiyor ve onu da çağırıyor.
Fakat oğlu dinlemiyor, bir dağ başına sığınarak sulardan korunacağını söylüyor.
Nuh, Allahın esirgediklerinden başkasının bu felâketten korunamıyacağmı anlatıyor.
Fakat oğlu dinlemiyor ve suların kaynamasiyle araları açılıyor.
Nuhun oğlu da boğulanlar arasında boğuluyor.
Yüreği yaralı baba Tanrısına hitap ederek diyor ki: «Tanrım, oğlum, benim öz ailemdendir.
Senin sözün en doğru sözdür.
(Yani bana bütün ailemi kurtarmayı vadetmiştin).
Hâkimlerin en adaletlisi Sensin! Cevap aldı; o senin ailenden değildir.
Çünkü özü bozuktu ve işlediği iş kötü idi.
Onun için Benden birşey sorma, cahillerden olmaman için sana öğüt veriyorum».
Ankebut sûresinde Hazreti Nuhtan kısaca bahsedilir, onun kavmi arasında 950 yıl kaldığı anlatılır ki bundan getirmiş olduğu din ve şeriatın payidar olduğu müddete işaret edilmiş olduğu muhtemeldir.
Metne bakınız.
Tahrim sûresinde Nuhun karısından bahsolunurken kocasına karşı, Lûtun karısı gibi hainane hareket ettiği anlatılır.
3.
HAZRETİ HUD, SALİH, LOKMAN, HIZIR, ZÜLKARNEYN Kur'anda Hazreti Nuhtan sonra, Kronolojik sıra gözetildiği zaman umumiyetle Hazreti Huddan bahsolunur ki Âd kavmine gönderilmiş bir peygamberdi.
Âd kavmi, Ahkaf çölünde yaşıyordu (3) ve burası Arabistanın cenubunda Uman ile Hadramut arasında idi.
Âd, Aramın oğlu, o da Nuhun torunu idi.
Buna ilk Âd denilir (4) ve böylece ikinci (1) Hud sûresi, âyet; 36-37 (2) Yunus sûresi, âyet; 73 (3) Ahkaf sûresi, âyet; 21 (4) Necm sûresi, âyet; 50 Âd diye anılan Semua kavminden ayırd edilir.
Son zamanlarda keşfolunan birtakım kitabelerin anlattığı gibi Âd, kuvvetli bir kabile idi.
Tevrat, bu kabileye gönderilen Hazreti Huddan bahsetmediği gibi Semud kavmine gönderilen Hazreti Salihten de bahsetmez.
Semud kavmi Hicr adı verilen (1).
Medinenin şimalindeki yerde ikamet ederdi.
Âd hakkında bildirilen en mühim nokta, bunların Nuh kavminin varisleri olduklarıdır (2).
Bunların büyük binalar yaptıkları ve devirlerinin en kuvvetli milleti sayıldıklarıdır (3).
Bunlar sonunda şiddetli bir rüzgâra tutularak helak olmuşlardı (4).
Semud hakkında bildirilen noktalar, bunların kayaları oyarak evler yaptıkları (5) ve hazreti Peygamberin devrinde bunların izlerine rastlandığı (6) ve sonunda bir zelzele ile helak olduklarıdır (7).
Bu milletlerin ikisi de peygamberlerine karşı gelmişler ve bu cezalara çarpılmışlardı.
Hazreti Salihden bahsolunurken, Semud kavmine bir dişi devenin onlara bir alâmet olarak verilmiş olduğu anlatılır ve bu dişi deveyi öldürmeleriyle cezaya uğrayacakları ihtar edilir.
Bu dişi deveye dair bir sürü esatiri mahiyette rivayetler naklolunursa da Kur'an bunları teyid etmez.
Anlaşılan Semud kavmi Hazreti Salihi ortadan kaldırmak için bir suikast hazırlamış (8) ve dişi deveyi öldürmekle bu suikastlarını da gerçekleştirmek istediklerini göstermişlerdir.
Tevratın bahis mevzuu etmediği halde Kur'anda rastlanan peygamberler yalnız bunlar değildir.
Kur'an, Lokman (9) adında bir peygamberden bahseder ki Etyopyalı olduğu anlaşılıyor.
Bilhassa uslu ve alçak gönüllü olmağı telkin ettiği göze çarpmaktadır (10).
Yine Kur'an Hazreti Musaya muasır olan ve Musanın kendisinden bilgi öğrenmek üzere yanına gittiği bir peygamberden bahseder (11).
Ve onun iki nehrin birleştiği yerde ikamet ettiğini söyler (2).
Âmme, buna Hızır derler.
Bundan başka Kur'an, Zülkarneyn adlı bir hükümdardan bahseder ve onun hakkında söylediği sözler ona bir milletin peygamberi göziyle de bakılabileceğini belirtir.
(1) Hicr sûresi, âyet: 80 (2) Araf sûresi, âyet: 69 (3) Fecr sûresi, âyet: 7-8 (4) El Hakka sûresi, âyet: 6-7 ve Kamer sûresi, âyet: 19 (5) Araf sûresi, âyet: 74 (6) Nemi sûresi, âyet: 52 (7) Araf sûresi, âyet: 78 (8) Nemi sûresi, âyet: 48 ve 49 (9) Lokman sûresi, âyet: 13 (10) Lokman sûresi, âyet: 17-19 (11) Kehf sûresi, âyet: 60-82 (12) Kehf sûresi, âyet: 60 Bütün bunlar, her millete bir peygamber gönderilmiş olduğuna dair Kur'anın bildirmiş olduğu itikada tamamiyle uygundur.
4.
HAZRET! İBRAHİM, ISMAlL VE ÎSHAK Kur'an-ı Kerimde kıssalarına en çok önem verilen iki peygamberden biri Hazreti ibrahim, diğeri Hazreti Muşadır.
Hazreti Ibrahimden, kırk defadan fazla, Hazreti Musadan da şöyle böyle elli defa bahseder.
Hazreti Ibrahimin en büyük değeri Arabistanda ikamet eden yahudiler, hıristiyanlar ve müşrikler tarafından tanınması ve dinî görüşlerinin ayrılmasına rağmen, bir bakımdan hepsini birleştiren bağlantı teşkil etmesidir.
Bu yüzden bunların hepsi de mükerrer defalar Ibrahimin dinine davet olunmuşlardır.
«Onlar, (yahudiler ve hıristiyanlar) ya yahudi olun, yahut hıristi¬ yan olun ki hidayet bulaşınız, derler.
De ki (Ya Muhammed) biz dosdoğru yol üzere olan ve müşriklerden olmayan Ibrahimin dini üzereyiz».
Bakara sûresi 135.
«Kendini tamamiyle Allaha teslim etmiş olan, iyilik eden ve dosdoğru yolda olup Allahın dost edindiği Ibrahimin dinine uyan kimsenin dininden daha güzel din olabilir mi?» Nisa sûresi 124.
«De ki: Tanrım beni dosdoğru yola iletti ki halis muvahhit olan ve müşriklerden olmayan Ibrahimin dosdoğru dinidir».
En'am sûresi, âyet 161.
Yahudiliğe, hıristiyanlığa ve müşrikliğe salik olanların hepsi de Ibrahimin doğruluğuna inandığı halde üçünün de dini Ibrahimin dinine uygun değildi.
Kur'an bunu anlatarak der ki: «ibrahim ne yahudi idi, ne de nasranî idi, dosdoğru halis müslümandı ve müşriklerden değildi».
Âli imran sûresi, âyet: 67.
Kur'an bu üç cemaate dinleri arasında müşterek unsuru aramayı tavsiye ediyor ve ancak bunun ibrahim dinine aid olacağını belirtiyordu.
Bu müşterek unsur, Allahın varlığı ve birliği idi.
Hazreti ibrahim, Kur'anın beyanına göre her çeşit müşrikliğin ve putperestliğin en yaman düşmanı idi ve insanları bu müthiş hurafelerin tesirinden kurtarmak için canla başla uğraşmıştı.
Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa da Ibrahimin tıpkısı idi.
Kur'anın Hazreti Ibrahimi tasvir eden âyetleri, Hazreti Peygambere intibak eder.
Esasen Kur'anda bahis konusu olan her peygamber, Hazreti Peygamberin hayat ve seciyesinden bir safhayı aydınlatmıştır, ibrahim de, Hazreti Peygamberin müşrikliğe ve putperestliğe karşı düşmanlığmı ve Allaha karşı teslimiyetini temsil eder.
Hazreti ibrahim, putlara tapmak itikadiyle mücadele etmiş, semavî ecrama tapmağa karşı gelmiş, kavmine taptıkları putların hiçbir şeye, hattâ kendilerini korumağa güçleri yetmiyeceğini söyledikten sonra onların putlarını da parçalamıştır.
Kur'an bunu şöyle anlatır: « «Allaha andolsun ki, siz arkanızı çevirip gittikten sonra sizin putlarınıza karşı koyacağım! ibrahim bunları parça parça ettil Yalnız büyüklerini, ona dönsünler, ona sorsunlar, diye bıraktı».
Enbiya sûresi, (56-58).
Saffât sûresinde de (âyet: 91-96) ayni hâdiseden bahsedilir ve onun bu işi gizlice yaptığı, yani putlara tapanların mabetlerinde bulunmadıkları sırada yaptığı anlatılır.
Kur'an-ı Kerimin bu hâdiseye işaret etmesinin bir manası, Hazreti İbrahim tarafından tathir olunan Tanrı evinin, yani Kâbenin ihtiva ettiği bütün putların sonunda Hazreti Peygamber tarafından imha olunacağını müjdelemektir.
Nitekim öyle olmuş ve Mekkenin fethi üzerine Hazreti Peygamber de bu işi başarmıştır.
Hazreti ibrahim Allahın birliği itikadını canlı bir gelenek olarak yaşatmış, bunu zürriyetine bir vasiyet olarak bırakmıştı^.
Kur'an bundan şu şekilde bahseder: İbrahim, babasına ve kavmine dedi ki: Ben sizin taptıklarınızdan her ilişiği kestim.
Ben ancak beni yaradana taparım.
Muhakkak ki O beni doğru yola iletecektir.
İbrahim bu sözü, Hak-' ka dönsünler diye, zürriyeti arasında bakî kalacak bir vasiyet olarak bıraktı».
Zuhruf sûresi, âyet: 26.
ibrahim seciyesinde Hazreti Peygamber Muhammed Mustafayı temsil eden ikinci safha onun bütün varlığiyle Allaha teslim oluşudur.
Gerçi her peygamber Allaha teslim olmuştur, fakat Ibrahiniin teslim oluşunda bir hususiyet vardı.
Yani bütünlüğiyle ve mükemmelliğiyle göze çarpıyordu.
Onun için ibrahim bir tek işaret üzerine biricik oğlu İsmaili almış ve bir lâhza tereddüt etmeden onu kurban etmeği göze almıştı, ibrahim, oğlunu yatırarak bıçağını çektiği zaman, gördüğü rüyayı gerçekleştirmiş olduğu kendisine bildirildi.
Ve ona oğlu yerine bir koç kesmesi emrolundu.
Hâlâ o hâtıra, kurban kesmekle tes'it olunur.
Çünkü onun manası, insanm içindeki kudsiyet uğrunda, içindeki hayvanlığı kurban etmesidir.
Hâdise, Ibrahimin teslim oluşundaki bütünlüğü belirtiyor ve Hazreti Peygamber ile arkadaşlarının Allah yolundaki göze aldıkları fedakârlıkların hak ve hakikati müdafaa uğrunda canlarını da hor görecek derecede Allaha teslim oluşlarının, tıpkı Ibrahimin Allaha teslim oluşuna benzediğini anlatıyor.
Kur'an, Hazreti Ibrahimin oğlu İsmaili kurban etmek üzere emir aldığını, kurban hâdisenin onun Allaha teslim oluşundaki kemâli belirtmesinden sonra diğer oğlu tshakın doğmuş olduğunu beyan eyler (Saffât sûresi, 112).
Tevrat ise, Hazreti Ibrahimin oğlu Ishakı kurban etmek için emir aldığını anlatırsa da kendi kendini nakzeder.
Çünkü Tevrat: «Allah tbrahimi tecrübe ederek ona: Ey ibrahim, dedi, o dahi lebbeyk, dedi ve Allah şimdi biricik oğlunu, yani sevdiğin Ishakı alıp...» der.
Burada tshaktan biricik oğul diye bahsolunmaktadır.
ismail, Ishak- tan büyük olduğu için, İshaka biricik oğul demeğe imkân yoktur.
Ve ancak ismaile, İshakın doğumundan evvel, biricik oğul denilebilir.
Onun için metin tahrif edilmiş olduğu şüphe götürmez.
Fakat Tevrat ile Kur'an-ı Kerim, bu kurban edilme hâdisesinin bir koç kesmekle tes'it olunduğunu bildirmekte birleşiyorlar.
Bugüne kadar ayni hatırayı kutlamağa devam edenlerse, Hazreti İbrahimin oğlu İsmailin zürriyetidir.
Yoksa İshakın zürriyeti değildir.
Bu da Kur'an-ı Kerimin doğruluğunu teyid eder.
Hazreti İbrahim ve İsmail ile alâkalı diğer bir nokta, Kabe meselesidir.
Hazreti İbrahim, oğlu Ismaili Kabe civarında bırakmış idi.
Kur'an-ı Kerim, bunu açıkça anlatır ve ibrahimin şu şekilde dua ettiğini bildirir: «Ulu Tanrımız! Zürriyetimden bir kısmını Mukaddes Evinin yanında ekinsiz bir vadide yerleştirdim» (1).
Gerek bu âyeti kerimeden, gerek ahâdisi şerifeden anlaşıldığına göre Hazreti ibrahim, aldığı bir ilâhî emir üzerine, Ismaili, Mekkede, Kâbenin civarında bırakmıştır.
Tevrat, Ibrahimin bu şekildeki harekâtını, karısı Saranın tahrikine (2) atfeylerse de bunların hepsi Allahın emir ve iradesiyle yapılmıştır.
Tâ ki «Yapıcıların reddettikleri taş, köşe taşı olsun» (3).
İsmail bu taştı.
Çünkü ishakın zürriyetinden birçok peygamberler geldiği halde, beyabana atılan ve kardeşleri olduğu halde İsmail oğulları tarafından nefretle karşılanan İsmailin zürriyetinden, Hâtem-ül-Enbiya Muhammed Mustafa gelmiş ve peygamberlik binasına «köşe taşı» olmuştur.
İbrahim ile ismailin Kabe ile alâkaları Kur'an-ı Kerim tarafından şu şekilde anlatılıyor: «ibrahim ile ismail Kâbenin temellerini atıp yükseltirken dua etmişlerdi: Tanrımız yaptığımızı kabul et» (4).
Bundan, ibrahim ile İsmailin Kâbenin binasını yeniledikleri anlaşılıyor.
Hazreti İbrahim, oğlu İsmaili buralarda bıraktığı zaman «onu Kutlu Evin yanıbaşmda bıraktığını» söylemiştir.
Âli İmran sûresinde de Kâbeden bahsedilirken «Onun insanlar için kurulan ilk ev» olduğu beyan edilir.
Hazreti İbrahim de Mekkenin, bütün dünyanın ruhanî merkezi olması için dua etmiş, «Yarabbi! Burasını emniyet içinde yüzen bir şehir yap» (5) «Yarabbi, bu şehri emniyet içinde yaşat, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzaklaştır.» demiş ve ibrahim ile İsmail, zürriyetleri içinden bir peygamberin çıkması için dua etmişlerdi.
«Ulu Tanrımız! İkimizi de teslimiyet ve ihlâsta sabit kıl.
Zürriyetimizden sana teslim olan bir ümmet yetiştir.
Menasikimizi göster.
Tevbe- (1) ibrahim sûresi, âyet: 37 (2) Kitab-Ut-Tekvin bab 21, âyet: 10 (3) Metta incili, bab 21, âyet: 42; Mezamir, 118 inci Mezmor: âyet: 22 (4) Bakara sûresi, âyet: 127 (5) Bakara sûresi: âyet: 126 lerimizi kabul buyur.
Muhakkak ki tevbeleri kabul edici ve bağışlayıcı ancak Sensin! Ulu Tanrımız, onların içinden öyle bir Peygamber gönder ki Senin âyetlerini okusun, kitap ile hikmeti öğretsin ve onları tertemiz eylesin.
Aziz Sensin, Hakim Sen!» Bakara sûresi, âyet 12$ ve 129.
Hazreti Peygamber bu duaya işaret ederek «Ben, atam Ibrahimin duasıyım» buyurmuştur.
Hazreti Ibrahimin duasında yetişmesini dilediği ümmet, islâm ümmetidir ve bu islâm ümmeti yetişerek yüzlerce milyonluk olmuştur.
Hazreti İbrahimin, Hazreti Muhammed Mustafayı temsil eden bir safhası da düşmanlarına karşı son derece bağışlayıcı olmasıdır.
Hazreti İbrahim Lût kavminin kurtulması için dua etmişti (1).
Halbuki onlarm azgın ve sapkın olduklarını biliyordu.
Hazreti İbrahim o zaman: «Ulu Tanrım, onlar insanların pek çoğunu yoldan saptırdı.
Onun için herkim bana uyar bana katılırsa, bendendir.
Her kim bana karşı gelirse, muhakkak ki Sen yarlığayıcısm, bağışlayıcısın» (2).
Hazreti İbrahim, hasımlariyle her ilişiği kestiği zaman şu sözleri söylemişti : «Bizim sizinle, Allahı bırakarak taptıklarınızla hiçbir ilişiğimiz yok.
Sizi reddediyoruz.
Yalnız Allaha inanmcaya kadar sizinle aramızda ebedî düşmanlık, ebedî nefret belirmiştir» (3).
Resuli Ekrem de ayni şekilde bütün düşmanlariyle münasebetlerini kesmeğe mecbur olmuş, ancak düşmanların bütün teşebbüsleri ve müs¬ lümanları imha yolundaki bütün savaşları boşa giderek son ve kesin zaferi kazandığı zaman bütün düşmanlarını affetmişti.
Hazreti İbrahimin hayatındaki sair safhalar için eseri4 metnine bakınız.
5.
HAZRETİ MUSA Hazreti Musa, Kur'an-ı Kerimde en çok bahis mevzuu olan peygamberdir.
Hayatının tafsilâtı en geniş ölçüde verilmekte ve Kur'anın ilk nazil olan sûrelerinden biri olan Muzzemil sûresinde dahi ondan bahsolunduğu göze çarpmaktadır.
Hattâ ondan bu derece önemle ve genişlikle bahsolunmasının sebebi bu sûrede bulunur.
Çünkü bu sûrede deniliyor ki: «Biz Firavuna bir peygamber gönderdiğimiz gibi size karşı da bir peygamber, bir şahit gönderdik (4).
Bu âyet Hazreti Peygamber ile Musa arasındaki benzerliği açıklamaktadır.
Nitekim Musanın kendisi (1) Hud sûresi, ayet: 74-76 (2) Übrahim sûresi, âyet: 35 (3) Mümtahlne sûresi, âyet: 4 (4) Muzzemil sûresi, âyet: 15 de istikbale aid bu hâdiseden bahsederken bu benzerliğe işaret etmiş ve şu sözleri söylemiştir.
«Tanrım olan Rab, sizin kardeşleriniz arasından tam bana benzeyen bir peygamber çıkaracaktır.
Ve siz onu dinlemelisiniz...
Ben onların kardeşleri arasından tam sana benzeyen bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım» (1).
Görülüyor ki bu cümlelerde iki defa «kardeşleriniz arasından» deniliyor ve mev'ud peygamberin bunlar arasından zuhur edeceği bildiriliyor.
Bu sözlerin muhatabı olanlar israil oğullarıdır.
O halde onların kardeşleri de İsmail oğulları olmak icabeder.
Nitekim israil oğulları peygamberlerinden hiçbiri «Musanın benzeri» olduğunu söylememiştir, israil oğulları Isanın zuhuruna kadar bu Musanm benzeri olan peygamberin belirmesini beklemişlerdir.
Çünkü Hazreti Yahyaya da, Mesih misin? Ilyas mısın? Yoksa «o peygamber misin?» diye sorulmuştur.
Hazreti Isanın kendisi de «Musanın benzeri» olduğunu söylememiş ve onun havarileri de «o peygamberin» zuhurunu beklemişlerdi.
Nitekim A'mali rüsül'de «çünkü Musa, hakikaten atalara demişti ki: Rabbmız Allah, kardeşleriniz arasından bana benzer bir peygamber çıkaracaktır» (2).
Ancak Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa (S.
A.) ya nazil olan sûrelerde bildirmiş ve Hazreti Peygamberin tam Musaya benzeyen peygamber olduğunu söylemiştir.
Hazreti Peygambere daha sonra nazil olan ilâhî vahy bu noktayı daha fazla açıklamakta ve bu durumu anlatarak «İsrail oğullarından bir şahidin, kendi gibi biri için şahitlik edip iman getirdiğini» bildirmektedir (3).
Musanın kıssası anasına gönderilen bir vahy üe başlar.
Bu vahy ona Musayı nehre atmayı tavsiye ediyordu.
O da Musayı bir tabutun içine koymuş ve nehre atmış, çocuk Firavunun ailesi tarafından kurtarümıştı (4).
Musa, Firavunun sarayında yetişmiş ve yetiştikten sonra bir gün israil oğullarından birinin bir Mısırlı tarafından tazyik edildiğini görerek israil oğlunu kurtarmak için Mısırlıya karşı yumruğunu kullanmıştı.
Mısırlı, kazara ölmüş, Musa da Mısırlıların kendisine karşı hak ve insaf göstermelerini beklemediği için Medyen'e kaçmıştı (5).
Musa Medyen'de Hazreti Şuayb ile karşılaşmış, onun kıziyle evlenmiş ve on yıl sonra Mısıra dönmüş (6), geri dönerken, peygamberlik vazifesini ifaya davet edilmişti (7).
Musa bu davete icabet ettiği sırada kudsî bir hal geçirmiş ve kudsiyet alanında cansız şeylerin canlı, asasının bir yılan (1) Ahdt kadim, Tesniye kitabı, bab 18, âyet: 15-18 (2) Ahdi cedit.
Â'mali rüsül üçüncü bab, âyet: 22 (3) Ahkaf sûresi, âyet: 10 (4) Tâhâ sûresi, âyet: 38 ve 39, Kasas sûresi, âyet: 7 ve 8 (5) Kasas sûresi, âyet 14-21.
(6) Kasas sûresi, âyet 22-29.
(7) Meryem sûresi, âyet 2, Tâhâ sûresi, âyet 11-14.
olduğunu ve elinin bembeyaz bir renk aldığını görmüş (1) ve İsrail oğullarının kurtuluşunu sağlamak üzere Firavunla karşılaşmak emrini almıştı (2).
Musa, buna karşı kardeşi Harunun kendisine bir yardımcı olarak verilmesini istemiş (3), bu dileği kabul olunmuş, o da kardeşi ile birlikte Firavunun karşısına çıkmış ve onunla konuşmuştu (4).
Firavunun tarafından Musaya gizlice inanan biri onun tarafını tutarak onun lehinde söz söylemiş (5), bunun üzerine Firavun mucizeler istemiş ve ona iki mucize gösterilmişti.
Biri asa, diğeri bembeyaz el (6).
Bunun üzerine Firavun sihirbazlarını yardıma çağırmış, fakat bunların marifetleri Musanın mucizeleri karşısında kâr etmemişti (7).
Daha sonra Musa, daha başka mucizeler göstermiştir (8) ki hepsinin sayısı dokuzdur (9).
Firavunun başı herbirinde daralmış, Musadan derdin kaldırılması için dua etmesini rica etmiş ve derdin kalkması üzerine kendisine inanacağını söylemiş ise de sözünü tutmamıştı (10).
Musa, bu sırada İsrail oğullarına sabretmeği ve dua etmeği tavsiye eder (11).
Ve nihayet Mısırdan ayrılmak için emir alır ve İsrail oğullarını alarak hareket eder, denizi aşar, buna mukabil Firavun ile ordusu sular içinde boğulur (12).
Bunun üzerine Musa, kırk gün için dağa çekilir ve burada Allahın emirlerini alır (13).
Onunla beraber olan İsrail büyükleri Allahı ayan beyan görmek istediklerini söylerler (14).
Musa, Allahın kendisine görünmesi için yalvarır (15).
Musayı da arkadaşlarmı da şiddetli bir deprem sarsar (16).
Ve hepsi de bîhuş düşerler.
Musa uyanır (17) ve arkadaşları için dua eder (18), onlar da kendilerine gelirler (19).
Musaya Tevrat veri- (1) Tâhâ sûresi, 17-20, Nahl sûresi, 10-12, Kasas sûresi, 31-32.
(2) Araf sûresi, âyet: 103-105; Tâhâ sûresi 46-48; Şuara sûresi, âyet 15-17 Ahkaf sûresi, âyet 18.
(3) Tâhâ sûresi, âyet 25-35, Şuara sûresi, 12-14, Kasas sûresi âyet 33-34.
(4) Tâhâ sûresi, âyet 47-55, Şuara sûresi 38-39.
(5) Mümin sûresi âyet 28-45.
(6) Araf sûresi, âyet 107, Şuara sûresi 32-33, Naziat sûresi, âyet 20.
(7) Araf sûresi, âyet 113-126; Yunus sûresi âyet 80-82, Tâhâ suresi, âyet 60¬ 73; Şuara sûresi, âyet: 38-51.
(8) Araf sûresi, 130-133.
(9) İsra sûresi, âyet 101.
(10) Araf sûresi, âyet: 134-135; Zuhruf sûresi, 49-50.
(11) Araf sûresi, âyet: 128, Yunus sûresi, âyet: 84.
(12) Bakara sûresi, âyet: 50, Araf sûresi, âyet: 138, Yunus sûresi, âyet: 90, Tâhâ sûresi, âyet: 78: Şuara sûresi, âyet: 53-66.
(13) Bakara sûresi, âyet: 51; Araf sûresi, 143; Tâhâ sûresi, 83.
(14) Bakara sûresi, âyet: 55 (15) Araf sûresi, âyet: 143.
(16) Araf sûresi, âyet: 143.
(17) Araf sûresi, âyet: 148 (18) Araf sûresi, âyet: 155.
(19) Bakara sûresi, âyet: 55-56.
lir (1).
Ve diğer peygamberlere kitaplar nasıl vahyolundu ise ona da kitap vahyolunur (2).
Musa, dağdan inince, israil oğullarının bir buzağı heykeli yaparak ona taptıklarını görmüş ve bunu Samiri namında birinin teşvikiyle yaptıklarını anlamıştı (3).
Harun, israil oğullarını buzağıya tapmaktan vazgeçirmek için uğraşmış, fakat muvaffak olamamıştı (4).
Buzağı heykeli yakılmış ve külleri denize savrulmuştu (5).
Musa kavmine bir inek kesmeği söylemiş, fakat bunlar ancak bir sürü tereddütten sonra bu sözü yerine getirmişlerdi (6).
Musanın kavmi, kendisialeyhinde bir sürü kötü sözler söylemişler, fakat Allah onları bunların hepsinden temizlemişti (7).
Musa, milletini mukaddes arza doğru yürümeğe davet eder, fakat bunlar bunu istemezler ve onun için çöllerde kırk yıl sürünürler (8).
Musanm kıssasmda göze çarpan en belli başlı noktalar bunlardır.
Eserin metninde daha başka tafsilâta da rastgelinecektir.
Bunları arayanlar metinde bulabilirler.
Fakat burada Kur'an ile Tevrat arasında bu meseleler üzerinde çok mühim ayrılıklar bulunduğunu anlatmak isteriz.
Meselâ Kur'an Musayı, Mısırlının öldürülmesinden mes'ul tutmaz ve hâdisenin kaza eseri olduğunu belirtir.
Tevrat Musayı, bu katilden mes'ul tutar.
Kur'an, Hazreti Harunu, altun buzağıyı yapmaktan ve ona tapmaktan mes'ul tutmaz.
Halbuki Tevrat bunun aksine hareket eder.
Musanın Hazreti Peygamber Muhammed Mustafaya benzeyen cephelerine gelince bunların birincisi, Hazreti Musanm bir şeriat sahibi, ikincisi bir millet banisi olması idi.
Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa da hem bir şeriat sahibidir, hem bir millet ve ümmet banisidir.
Bu vasıfların bir tıpkısına Musadan başka bir israil Peygamberinin hayatında rastlanamaz.
Musanm hayatı hakkında verdiğimiz bütün malûmat onun bu iki vasıftan birini tebarüz ettiren mahiyettedir.
Fakat Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa gerek bir şeriat sahibi olmak sıfatiyle, gerek bir millet ve bir ümmet banisi sıfatiyle, Musadan daha çok geniş bir ölçü üzerinde çalışmıştır.
Çünkü Musanın şeriatı yalnız bir kavma, yani israil oğullarına münhasırdı, israil oğulları arasmda ise Musadan sonra da birtakım peygamberler zuhur etmiş ve birtakım yeni ihtiyaçları karşılamış, birtakım değişiklikler ve bir takım nesihler yapmışlardır.
Fakat Hazreti Muhammed Mustafanın şeriatı bütün beşeriyete hitab eder ve Hazreti Peygamberin kendisi de bütün milletlerin Pey- (1) Araf sûresi, âyet: 142-145 (2) Bakara sûresi, âyet: 53; Enam sûresi, âyet: 92 (3) Bakara sûresi, âyet: 51; Araf, 150; Tâhâ 86-90 (4) Tana sûresi, âyet; 90-91 (5) Tâhâ sûresi, âyet: 97 ( 6) Bakara sûresi âyet 67-71 (7) Ahzab sûresi, âyet: 69 (8) Maide sûresi, âyet: 21-26 gamberidir ve en son Peygamberdir, yani peygamberliğin kemalidir ve ondan sonra bir peygamberin zuhuruna ihtiyaç kalmamıştır.
Kur'an-ı Kerim aradaki bu farkı sık sık açıklar.
Bunun birkaç numunesini sunuyoruz : «Biz Musaya kitap verdik.
Sakın ona kavuşmak hususunda şüpheye düşme! Biz onu İsrail oğullarına rehber kıldık.» Secde s.
âyet 21.
«Yücedir şanı Onun ki Furkanı kuluna göndermiştir.
Tâ ki âlemlere öğütçü ola!» Furkan sûresi âyet: 1.
«Bu Kur'an bütün milletlere ancak öğüttür.» Kalem sûresi, âyet 51.
«Bugün size dininizi ikmal ettim ve üzerinizde nimetlerimi tamamladım.» Maide sûresi, âyet 3.
Bu âyetler Musa şeriatinin yalnız İsrail oğullarına gönderilmiş olduğu halde Kur'anın ve islâmın bütün dünya milletlerine gönderilmiş olduğunu apaçık göstermektedir.
Gerçi Hazreti Peygamberin gönderilmesiyle din kemalini bulmuştur, fakat her yeni ihtiyaç onun kurduğu esaslar dairesinde içtihat ile karşılanır ve böylece her devrin ihtiyacı tatmin edilir.
Hazreti Musanın bir millet banisi olarak durumu hayatının en mühim safhasını teşkil eder.
Ona yüklenen ilk vazife bu idi t «Firavuna giderek, ona deyin ki, biz bütün varlıkları var eden Allahın elçileriyiz.
İsrail oğullarını bizimle birlikte göndermen için geldik» (1).
Şeriat ona daha çok sonra verilmişti.
Musanın başardığı iş, muhakak ki, en güç işlerden biri idi.
Çünkü İsrail oğulları aşağı yukarı dört asırdanberi Mısır Firavunlarına kölelik ediyorlardı.
Fakat Musanın başarısi çok mühim ve çok büyük olmakla beraber son derece mahduttu.
Ve Hazreti Peygamber Muhammed Mustafanın deruhde ettiği vazifenin şümuliyle kıyas edilemiyecek mahiyette idi.
Hazreti Muhammed Mustafa (S.
A.) yepyeni esaslar dairesinde bir millet kuracaktı.
Bu millet kan, irk, renk, memleket bağlantılariyle bağlı değildi.
Fakat ruhanî ve ahlâkî görüş birliği ile bağlı idi.
Allahın birliğine inanmak ve onun bütün âlemi kucaklayan İlâhiyetini tanımak itikadiyle birleşikti.
İslâm ümmeti böyle olacaktı ve bu ümmetin içinde Arap da, Arap olmayan da, beyaz da.
siyah da, Samî de, Ârî de, hep eşit olarak yaşayacaklardı.
Hazreti Peygamber Muhammed Mustafaya düşen vazife, bu mahiyette idi.
Ve o, tek başına, başarılması imkânsız görünen vazifeyi yüklenmiş ve yirmi yıl içinde bu yeni ümmeti vücuda getirmişti.
Dünya tarihinde başka hiçbir kimse bu kadar büyük bir vazife deruhde etmemiş ve bu kadar büyük bir vazifeyi başarmamıştı.
6.
HAZRETİ İSA Hazreti İsa Kur'anda üç adla anılır: Isa, Meryem oğlu ve Mesih.
İsa onun has ismidir.
Ona Meryem oğlu denilmesi, herkes gibi bir kadının (1) Şuara sûresi 16-17 oğlu olduğunu anlatmak ve onun bir ilâh sayılmasına imkân bulunmadığım belirtmek içindir.
Ahdi Kadimin Eyyub kitabında bakınız ne deniliyor: «Nisadan doğan kimse nasıl pâk olabilir?!» Hazreti İsaya peygamberliği dolayısiyle Mesih denilmektedir ki bunun hususiyetini ayrıca izah edeceğiz.
Mesih Isadan Kur'anda yirmi beş kere kadar bahsolunur.
Onun doğmasını ve peygamberliğini anlatan en uzun
BÖLÜMler, kendisini Hazreti Yahya ile birlikte bahis mevzuu eder.
Mekkede nazil olan ilk sureler arasmdaki Meryem sûresi ile Medinede nazil olan ilk sureler arasındaki Âli imran bu mahiyettedir.
Bunlardan başka Hazreti Isanın hayatından ve hıristiyanlık itikatlarmdan bahseden Mekkî sûrelerden biri, Kehf süresidir ve bilhassa hıristiyanlığın tarihine işaret eder.
Medine devrinin sonlarında nazil olan Maide sûresi de hıristiyanların ahdi ihlâl etmelerinden mufassal bir surette bahseder.
Gerçi Kur'an-ı Kerim, Hazreti isaya, Hazreti Musa derecesinde ehemmiyet vermez, fakat Isanın adına izafe olunan sahte bir itikadı reddetmeğe en büyük ehemmiyeti verir ve bunu, ilk Mekkî sûrelerden olan lhlâs ile yapmağa başlıyarak Medine devrinin en son sûreleri arasında olan Tevbe sûresine kadar yapmağa devam eder.
Hazreti Isanın hayatından bahseden ilk sûrelerin en birincisi «Meryem» süresidir.
Bu sûre, Hazreti Zekeriyanın bir oğul sahibi olmak yolundaki duasiyle başlar ve sûrenin birinci
BÖLÜMü Yahyanın doğmasını ve yetişerek nübüvvete ermesini anlatmakla son bulur.
Sûrenin ikinci
BÖLÜMü Hazreti Isanın doğmasından ve peygamber olmasından bahseder.
Mukaddes mabedde yetişmiş bir kız olan Hazreti Meryem (1) bir gün mabedden çıkarak doğuya doğru bir yol tutmuştu (2).
ihtimal ki tuttuğu yol, Nasıra yolu idi.
Meryemi mabedden ayrılmağa sevkeden sebep, belki de bulûğa ermesi idi.
Çünkü yahudiler, kadını âdet görme sırasında mülevves sayarlar.
Bu sırada Meryeme Allahın ruhu gönderilmiş.
« O da ona tastamam bir insan şeklinde görünmüştü» (3).
Ruh ona bir erkek çocuk doğuracağım müjdelemiş, Meryem ona: «Benim nasıl bir oğlum olur ki bana hiçbir beşer dokunmamıştır, iffetsiz de değilim» demiş.
Ruh da ona doğacak oğlunun insanlar için bir âyet ve bir rahmet olacağım söylemiştir.
Daha sonra Meryemin hamlinden bahsolunuyor ve onun uzak bir yere çekildiği anlatılarak doğurma sancılarına tutulduğu ve yolculuk sırasında doğurduğu bildiriliyor (Meryem sûresi âyet 22, 23) (4).
Meryem sûresinde rastlanmayan bazı (1) Âli imran sûresi, ayet 37 (2) Meryem sûresi, yet 15 (3) Meryem sûresi, âyet 17 (4) Luka incili hadiseyi şöyle tasvir eder: «Ol günlerde bütün dünyanın nüfusunu saymak için Kayser Ogüst tarafından ferman sudur etti,..
Herkes tahrir olunmak üzere kendi şehrine gider idi.
imdi Yusuf dahi Davudun bey t ve neslinden ol- tafsilât, Âli Imran sûresinde verilmektedir.
Burada evvelâ Meryemin doğmasından bahsedilir ve Meryemin, anası tarafından Kudüsteki mabede adanmış olduğu anlatılır (âyet: 34).
Meryemin anası, kızının da, zürriyetinin de şeytan şerrinden sıyanet olunması için Allaha yalvarır, (âyet 35).
Daha sonraki âyet Meryemin çocukluğunu Hazreti Zekeriyanın nezareti altında geçirdiğini ve mabedde yetiştiğini anlatır, daha sonra konu değişir ve Zekeriyanın bir erkek evlât sahibi olmak için dua ettiğinden ve duasının kabul olunarak Hazreti Yahyanın oi|a ihsan edilmiş olduğundan bahsedilir.
Daha sonra kırk birinci âyetle Hazreti Meryeme dönülerek onun Allah tarafından seçildiği ve bütün dünya kadınlarına üstün kılındığı belirtilir.
Onun bu sırada büyümüş olduğu anlaşılıyor.
Fakat kırk üçüncü âyette Meryemin veliliğini deruhte etmek meselesi yüzünden kavgalar çıktığı bahis mevzuu oluyor.
Meryemin çocukluğu sırasında veliliği Zekeriya tarafından deruhde edilmiş olduğuna göre bu kavganın daha fazla Meryemin evlenmesiyle alâkalı olması muhtemeldir.
Bundan sonra Hazreti Meryemin doğuya doğru bir yol tutarak hareket etmesinden ve onun doğurmasından, doğuracağı çocuğun Mesih olacağından bahsolunuyor.
Daha sonra Isa, israil oğullariyle karşılaşmış ve onlara şu sözleri söylemiştir: «Ben Allahın kuluyum, bana kitap verdi, beıli peygamber kıldı.
Hernerede olursam beni mübarek eyledi.
Bana hayatta kaldıkça namazı emretti.
Valideme karşı vazifeperverim ve Tanrım beni serkeş ve bedbaht kılmadı (1).
Fakat Kur'an, Hazreti Isanın hayatına ait tafsilâttan ziyade ona izafe olunan itikatlara ehemmiyet verir ve hayatına dair verdiği tafsüât ile de tanrılaştırmak istiyenlerin iddialarını çürütür.
Meselâ anasının o¬ na hâmile kaldığı bildiriliyor ki bundan maksat, bir kadının gebe kaldığı bir çocuğun, ilâh veya ilâh oğlu olamıyacağını belirtmektir.
Meryemin' doğurma sancıları sırasında «Keşke daha önce öleydim de büsbütün unutulup gitseydim» (2) dediğini tesbit etmekten maksat, onun her kadının çekmiş olduğu ıstırabı çektiğini ve her kadın nasıl doğurduysa onun da öylece doğurduğunu anlatmaktır.
Sonra İsanın kendisi de, israil oğullariyle karşılaştığı zaman onlara: «Ben Allahın kuluyum» diye söze başlıyor ve Allahın «israil oğullarına göndermiş olduğu bir peygamber olduğunu» anlatıyor ve daima «Allah, benim de ttabbım, sizin de Rabbınızdır» diyor.
Nihayet Kur'an onun her insan gibi yemek yediğini anlatarak beşerin bütün zaaflarını da taşıdığını vuzuh iİe gösteriyor.
makla, hamile olan nişanlısı Meryem ile beraber tahrir olunmak uzerfe Çekiden Nasırat şehrinden Yahudiyeye, Beyti Lalım denilen Davudun şehrine cılktı ve onlar orada iken merkuroemn vaz'ı hami müddeti tamam olduktan ilk oğlunu doğurdu ve onu kundaklayıp handa yer bulunmamakla yemlikte yatırdı.>Luka İncili: 2-7.
(1) Meryem sûresi, âyet: 27-32 (2) Meryem sûresi, âyet: 23 Hazreti Isa, kendisine atfedilen ilâhiyeti kendisi reddeder: «Vaktaki Cenabı Hak, ey Meryem oğlu Isa! Sen mi insanlara, Allahı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?» diyecek, Isa da, hâşâ, ne haddime! Seni tenzih ederim.
Bu sözü söylemek bana yaraşmaz...
diye cevap verecek.
(Maide sûresi, âyet: 119).
Kur'an, Hazreti Isanın ölümünden son derece dikkate değer bir tarzda bahsederek der ki: «Allah buyurmuştu ki: Ey Isa! Seni dünya hayatından çekerek nezdime yükseltir, kâfirlerden kurtarır, temizler ve sana itibar edenleri, kıyamet gününe kadar kâfirlerden üstün kılarım» Âli imran sûresi, âyet: 55 «Isa der ki: Yarabbi ben onlara, yalnız bana emrettiğini söyledim.
Tanrım ve Tanrmız olan Allaha tapın dedim.
Onlar arasında yaşadıkça hallerine şahit oldum.
Vaktaki ruhumu alarak beni onlardan ayırdın, onların gözetleyicisi Sen oldun ve Sen herşeye hakkıyle şahitsin» Maide sûresi: 119.
«Allah, Meryem oğlu Mesihtir, diyenler muhakkak ki kâfir oldular.
De ki: Allah, Meryem oğlu Mesihi de, anasını da, yeryüzündekilerin hepsini de helak etmek isterse kim Ona karşı gelebilir.» Maide sûresi, âyet: 18.
Birinci âyete göre düşmanlarının mekrine ve suikasdine uğradığı zaman Hazreti isaya, îlâhî vahy ile teselli verilmiş ve ona Cenabı Hakkın kendisini dünya hayatından çekerek nezdine yükselteceği müjdelenmiştir.
Bu âyeti kerime îsanm tabiî bir surette vefat edeceğini anlattıktan başka onun Allah nezdinde ta'ziz edileceğini, her bâtıl töhmetten temizleneceğini ve kendisine itibar edenlerin yahudilere üstün geleceklerini bildirmektedir.
Bütün bu hâdiseler bu sıra dairesinde vukubulmuştur.
ikinci âyet, isaya ilâhlık atfetmenin onun hayatında ve gözlerinin önünde peyda olmadığını, onun vefatından sonra icadedildiğini, açıkça anlatmaktadır.
Üçüncü âyet Hazreti Isanın vefatı üzerinde durulmasının sebebini izah ederek, Isanın denildiği gibi ilâh olmasına imkân bulunsaydı, onun ölümü tatmaması icabedeceği anlatılıyor.
Halbuki Isa da, anası da, hemşireleri de ölümü tatmışlardır.
Isanın vefatından, dolayısiyle, bahseden şu âyetleri de okuyalım: «Meryem oğlu Mesih, bir peygamberden başka değildir.
Ondan evvel nice peygamberler gelmişti.
Onun anası da doğru dürüst bir kadındı, ikisi de yemek yerlerdi.
Bak, Biz onlara âyetleri nasıl apaçık gösteriyoruz.
Sonra bak, onlar nasıl yüz çeviriyorlar» Maide suresi, âyet: 78.
«Muhammed, ondan evvel gelip geçen peygamberler gibi bir peygamberden başka değildir.» Âli îmran sûresi âyet 143.
«Onların Allahdan gayri taptıkları, hiçbir şey yaratamazlar, kendileri yaratılırlar.
Onlar, ölüdürler, canlı değildirler ve ne zaman dirileceklerinin farkında değildirler.» Nahl sûresi, âyet 20-21İ Birinci âyet, Isadan önceki bütün peygamberlerin öldüklerini, onun da onlar gibi beşer olduğu, onlar gibi yeyip içtiği için öldüğünü anlatıyor.
İkinci âyet, Hazreti Muhammedden önce gelen bütün peygamberlerin öldüklerini açıklayarak Isanın ölmüş olduğuna işaret ediyor.
Üçüncü âyet, ilâh sayılan bütün beşerî varlıkların ölmüş olduklarını, Isanın da bunlar gibi olduğunu ve bunlardan hiçbirinin diri kalmadığım anlatıyor.
Onun için Hazreti İsanm hâlâ yaşadığına dair beslenen itikadın aslı yoktur.
Bu itikadın hıristiyanlıktan gelme olduğu muhakkaktır.
Çünkü hıristiyanlar.
Mesihin tekrar geleceğine inanırlar.
Fakat ne Kur'an-ı Kerimde, ne Hadisi Şerifte böyle bir itikada yol açacak birşey yoktur.
Gerçi Kur'an-ı Kerim Isanın «ref» inden, yani yükseltilmesinden bahseder, fakat bu, onun vefatından sonra vukubuhuuştur.
Kur' an-ı Kerim bu hususta son derece sarihtir.
Esasen ref'den maksat, mevki ve itibar yüksekliğidir.
Yoksa beşer gövdesinin gök yüzüne yükselmesi değildir.
Kur'an-ı Kerim Hazreti Isanın salbedilerek ölmediğini ka'iyyetle tasrih eder.
Kur'an-ı Kerim der ki: «Onlar îsayı öldürmediler ve salbetmediler.
Fakat onlara öyle göründü.
Bunun üzerinde ihtilaf edenler ona dair şüphe içindedirler» (1).
O halde İsanın haç üzerinde ölmediği muhakkaktır.
Fakat bu, onun tabiî bir surette vefat etmemiş olduğunu ifade etmez.
Çünkü Kur'an-ı Kerim İsanın vefat etmiş olduğunu açıklamaktadır.
Hazreti İsaya benzeyen birinin salbolunması sırasında onun gökyüzüne uçtuğuna dair uydurulan masalların Kur'an-ı Kerimde veya Hadisi Şerifte yeri yoktur (2).
İsa, Allahın peygamberidir ve İsrail oğullarına gönderilen bir peygamberdir, İsrail oğulları onu reddetmişler, onun hayatına karşı suikastlar hazırlamışlar, onun şahsına da, anasına da küfretrhişlerdi.
Onun için Kur'an Hazreti İsaya izafe olunan ilâhiyeti reddetmekle beraber onu bütün bu ithamlara karşı müdafaa eder ve anasının gerçek ve dürüst bir kadın olduğunu söyler.
Kur'an, İsanın kelime olduğunu anlatır.
Çünkü Meryeme verilen sözü gerçekleştirmiştir.
Cenabı Hak, Meryeme, oğlunu doğru dürüst bir kimse ve bir peygamber olacağını müjdelemiş ve İsa bu müjdeyi gerçeklemiştir.
Bu yüzden ona «Allahın kelimesi» sözü, deniliyor.
Nasıl ki Hazreti Peygamber Muhammed Mustafanın «Ben İbrahimin duasıyım» dediğini Hazreti İbrahim bahsinde anlatmıştık.
Ona «Ruhtur» denilmesinin hedefi de, gayri meşru bir çocuk olduğuna dair (1) Nisa sûresi: 155-156 (2) îsayı salbetmek hurafesinin menşeini anlamak isteyenler, İslâm - Türk ansiklopedisinde Âlihe maddesindeki tahkikatımıza müracaat edebilirler.
ileri sürülen isnatları bertaraf etmektir.
Çünkü gayri meşru cinsî münasebetler, şeytanî bir mahiyeti haiz sayılır.
Bununla beraber Isadan bahsolunurken onun Allahın bir kelimesi, bir ruhu olduğu belirtilmektedir.
Çünkü Allanın her kulu, onun bir kelimesidir ve onun ilâhî emriyle vücut bulmaktadır.
Kur'an-ı Kerim der ki: Tanrımın kelimeleri (sözleri) için deniz mürekkep olsa, bir misli de ona katılsa, Tanrımın kelimeleri bitmeden, denizler tükenirdi» (1).
Yine Kur'an, Hazreti Isanın «Ruh» olduğunu söylediği gibi Cenabı Hakkın her insana kendi ruhundan üfürdüğünü anlatır.
Ve: «Tanrı, yarattığı herşeyi güzel yaratan Tanrıdır, insanın yaratılışına da çamurla başladı.
Sonra onun zürriyetini hor bir suyun durusundan yaptı ve sonra onu düzeltip tamamladı ve ona ruhundan üfürdü» (2), der.
ilâhî ruhun her insana üfürülmüş olduğu, hıristiyanlığın itikatlarından birini baltalamaktadır.
Çünkü hıristiyanlar insanın suçlu yaratıldığını ve şeytana esir olarak doğduğunu anlatır.
Biz ise, her insanın ilâhî ruhun bir nefesiyle yüklü ve mücehhez olarak doğduğuna inanırız.
7.
DİĞER PEYGAMBERLER Hazreti îdris : Kur'anda Hazreti Idristen de bahsedilir.
Idris, Nuhtan evvel zuhur etmiştir.
Meryem sûresinin 56 ıncı ve Enbiya sûresinin 85 inci âyetinde iki defa anılmaktadır.
Meryem sûresinde onun yüksek bir mevkie yüceltilmiş olduğu bildirildiğinden, onun diri diri gökyüzüne kaldırılmış olduğuna kail olanlar bulunmuştur.
Fakat bu zehabın da hıristiyanlık geleneklerinin tesiri altında baş gösterdiği anlaşılıyor.
Tevratın Kitab-üt -Tekvininde «Idris Tanrı ile birlikte yürüdü.
Sonra Tanrı onu aldı» denir (3).
Pol daha ileri giderek Idrisin ölmediğini, çünkü Allahın onu yanma aldığını söyler, (4).
Güvenilmeğe değer müfessirler, Hazreti Idrisin yüksek bir mevkie yüceltilmiş olduğuna dair Kur'anda varid olan beyanatı tefsir ederken, bunun peygamberlik payesine yükseltilmek manasında olduğunu ve gökyüzüne götürülmek manasını ifade etmediğini anlatırlar.
Hazreti Lût : Hazreti Lûttan ekseriyetle Hazreti ibrahim dolayısiyle bahsedilir.
(1) Kehf sûresi, âyet: 110 (2) Secde sûresi, âyet: 7-9 (3) Kitab-üt-Tekvin, beşinci bab, âyet: 42 (4) Ahdi cedit, tbraniler, 5-61 Lût Ibrahimin muasırı ve yeğeni idi.
Hud (âyet: 69-83), Hicr (âyet: 51-76) Ankebut (16-26), Zariyat (âyet: 24-27) sûrelerindjs ondan bahsedilir.
Bazı hıristiyan muharrirler, Kur'anın Lût'u peygamber saymakla hata ettiğini iddia ederler.
Çünkü Tevrat onun sarhoş olarak kendi öz kızlariyle gayri meşru cinsî münasebette bulunduğunu anlatır (Kitab-üt -Tekvin: on dokuzuncu bab, âyet: 30-38).
Halbuki ayni kitap (on sekizinci bab, âyet: 23) de onun dosdoğru adam olduğunu anlatır ve ayni kitapta onun hakkında «Adil Lût» denilir.
Ve onun doğru dürüst ruhunun, Sodum'lular tarafından irtikâp olunan murdar hareketlerden incindiği bildirilir.
Kur'an-ı Kerim de onun dosdoğru adam ve Sodum'luları ıslah için gönderilmiş bir peygamber olduğunu kabul eder ve Tevrat'ın Kitab-ütTekvinde ona isnad ettiklerini bâtıl diye reddeder.
Lûtun karısına gelince, Tevrat, onun Lût ile birlikte hareket ettiği halde arkasına baktığı için tuzdan bir direk hâline gelmiş olduğunu anlatır.
Çünkü onlarla beraber kalmış hıyanet göstermiştir (Tahrim sûresi, âyet: 10).
Lût kavminin uğradığı cezaya gelince bunlarm taş yağmurlarına tutuldukları anlaşılıyor (Hud sûresi, âyet: 82; Hicr sûresi, âyet: 74).
Hicr sûresinin 73 üncü âyetinden bu taş yağmurunun bir zjelzele neticesi olduğu ve bu yüzden Sodum'un altüst olduğu açıklanıyor.
îshak ve İsmail: Hazreti ibrahimin oğullarından Ishak, Tevrat ile Kur'an tarafından peygamber sayılır.
Fakat ismail hakkında görüş ayrılığı belirir.
Kur'an, Hazreti Ismailden bir peygamber olarak bahseder.
Fakat onun hangi millete gönderildiğinden bahsetmez.
Bir rivayete göre ismail, Yemen halkına gönderilmişti.
Tevrat, Ismailden peygamber olarak bahsetmez.
Halbuki ismail hakkında vukubulan ilâhî vaad, Hazreti İbrahime vukubulan vaadden farksızdır.
Deniliyor ki: «İsmail gelince, seni dinledim, onu mübarek eyledim.
Onu verimli kılacağım ve onu son derece çoğaltacağım».
(Kitab-üt-Tekvin 17 inci bab, 20 inci âyet).
Bütün bunlar, İsmailin Allah nazarında dürüst olduğunu belirtmektedir.
Kur'an da onun gerçek bir insan ve bir peygamber olduğunu beyan eyler.
İsmailin babası İbrahim ile alâkalı hayat safhalarından, Hazreti İbrahim
BÖLÜMünde bahsetmiştik.
Yakub ve Yusuf : Hazreti İbrahimin torunu Yakub ile onun oğlu Yusuf ta peygamberler arasındadır.
Kur'anda Hazreti Yusuftan bahseden apayrı bir sûre vardır.
Ve bu sûre Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa ile Hazreti Yusufun hayatı arasındaki benzerliklere de işaret eder.
Yusufun kardeşleri onun ikbalini söndürmek istemişlerdi.
Fakat onların suikastları boşa gitti ve Yusuf, Allahın kendisine mukadder ettiği ikbale erdikten başka Allahın birliği itikatlarını yaymağa ve o insanları büyük felâketlerden korumağa muvaffak oldu.
Yakubun bir adı da israil olduğundan onun zürriyetine (israil o¬ ğulları) denildi.
Hazreti Şuayb : Hazreti ibrahimin neslinden gelen ve Musaya takaddüm eden bir peygamber de Hazreti Şuayb'dir ki Kızıldeniz üzerinde bir şehir olan Medyen halkına gönderilmiştir.
Şuayb kelimesi Jethro'nun arapçası olduğu umumiyetle kabul olunmaktadır.
Musanın, Mısırdan kaçtığı zaman, onun kıziyle evlenmiş olduğu tahmin ediliyor.
(Kasas sûresinin 27 inci âyetine bakınız).
Şuayb, Kur'anda ismiyle dört kere anılmakta ve onun bilhassa ölçülerin ve tartıların doğru tutulmasiyle alâkalandığı belirtilmektedir.
Kur'anda Hazreti Şuaybin ormanlık bir yer halkına gönderilmiş olduğundan da bahsedilir (1).
Acaba bu ormanlık yer halkı Medyen halkının tıpkısı mı, yoksa başkası mıdır? Fakat görünüşe göre ikisini ayni yer saymak icabeder.
Hazreti Harun : Hazreti Musadan bahsederken kardeşi Hanından da bahsetmiştik.
Burada Harun hakkmda Kur'anın Tevrattan ayrıldığı noktaları belirtmek istiyoruz.
Tevrat, israil oğullarının tapmaları için Harunun bir buzağı yapmış olduğunu iddia eder (2).
Kur'an Hazreti Harunu bu lekeden temizlemekle kalmıyarak onun israil oğullarını buzağıya tapmaktan vazgeçirmek için çalıştığını açıklar ve hazreti Harun, Kur'ana göre kavmine der ki: «Harun, onlara önceden demişti ki: Ey kavmim! Siz bu buzağı ile imtihan olunuyorsunuz.
Sizin Tanrınız, esirgeyen Allahtır.
Siz bana uyun; benim peşimi bırakmayın, benim sözüme itaat edin! Onlar da: Musa dönüp yanımıza gelinceye kadar ona tapmakta devam edeceğiz, dediler.
Musa geri dönüce, ey Harun dedi, onların saptıklarını gördüğün zaman seni izimden gitmekten alıkoyan ne? Yoksa emrime karşı mı geldin? Harun; anamın oğlu, dedi, saçımdan, sakalımdan çekme! Senin şunu demenden korktum, israil oğulları arasında tefrika çıkardın, sözümü gözetmedin! (3).
Hazreti Davud : Kur'anda bahis mevzuu olan iki hükümdar peygamber de Hazreti Davud ve Süleymandır.
Bunların kurdukları saltanata defeat ile işaret edilir ve islâmın da bütün tazyıklardan kurtularak en şanlı ve en şerefli (1) Şura sûresi, âyet: 176 dan İtibaren.
(2) Tevrat, Kitab-Ul-Huruç 32 nci bab.
(3) Tâhâ sûresi, âyet: 90-94.
hayatı yaşayacağı anlatılır.
Çünkü bunlardan bahseden Mekkî sûrelerin nüzulü sırasında, islâm dâvası en büyük imtihanları geçiriyor ve durumu çok tehlikeli görünüyordu.
Bu kıssaları ihtiva eden sûreler, müs¬ lümanlara teselli ve ümit veriyor ve onlara bütün güçlüklerin bertaraf olacağını ve islâmiyetin bütün şaşaasiyle parlayacağı devrin hulul edeceğini müjdeliyordu.
Hazreti Davuddan, uzunca bahseden sûre Sâd'dır.
(1).
Bu âyetler Davudun fütuhatını anlatmakla başlayarak «Biz dağları ona ram etmiştik.
Bunlar onunla beraber, doğu ve batı zamanlarında Allahın şanını yüceltir, Allahı tenzih ederlerdi.
Kuşlar da hep birlikte toplanır, hepsi de ona itaat ederlerdi.» Bütün bunların, fütuhatına ve saltanatına işaret ettiği, daha sonraki âyetlerden anlaşılıyor: «Biz onun saltanatmı sağlamlaştırmış, ona hikmet ve hakkı bâtıldan ayırdetmek ilmini vermiştik.» (2).
Seb'e sûresinde de Hazreti Davuddan ayni şekilde bahsolunduktan sonra şu sözler söylenir: «Ona, demiri yumuşattık.
Ona geniş etekli zırhlar yap, halkalarını bir diziye getir, dedik» (3).
Bunların da harplere işaret ettiği aşikârdır.
Fakat Davud, saltanatlar kurmuş, ülkeler fethetmiş olmasına rağmen düşmanlara ve muhasımlara karşı usluluk göstermek mevkiinde idi.
Sâd sûresi bundan şu şekilde bahseder: «Duvarları tırmanarak Davudun yanına giren davacıların haberi sana irişti mi? Onlar, Davudun yanına girince Davud onlardan ürkmüş, onlar da: Korkma, iki davacıyız.
Birimiz ötekine haksızlık etmiştir.
Aramızda hak ve adaletle hükmet, gadretme ve bize dosdoğru yolu göster, dediler, içlerinden biri, bu benim kardeşimdir.
Onun doksan dokuz dişi koyunu vardır.
Benim bir tek dişi koyunum var.
Bana: bu koyunu ver de ona bakayım, dedi ve çene çalarak bana galip geldi.
Davud: Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir.
Mallarını birbirine karıştıran ortakların çoğu birbirine haksızlık ederler..
Davud kendisini imtihan ettiğimizi anladı.
Tanrısına sığınarak himayesini diledi.
Biz de onu himaye ettik.» (4).
Bu, duvarları tırmanarak Davudun karşısına çıkanlar, onun hayatına kasdetmek isteyen birtakım düşmanlardı.
Davud bunlardan ürkmekle beraber, onlara, karşı koymuş, onlar da aralarındaki dâvayı uydurarak adalet dilediklerini iddia etmişlerdi.
Birtakım israiliyatın tesiri altında kalanlar bu davacıların iki melek olduklarım söylerler.
Fakat Kur'an-ı Kerim böyle birşeyden bahsetmiyor.
Zaten melek olsalardı, duvarı tırmanmalarına, yahut davacı olarak vaziyet almalarına lüzum kalmazdı.
Hazreti Davudun zina irtikâp ettiği için meleklerin ona bunu hatırlatmak üzere geldiklerine dair ileri sürülen bütün rivayetler de uy- (1) Sâd sûresi 17 inci âyetten başlıyarak Hazreti Davuddan bahseder.
(2) Sâd sûresi, âyet 20 (3) Seb'e sûresi, âyet 10 — 11 (4) Sad sûresi, âyet: 22 — 25 durmadır.
Fahreddin Razî, bütün bu rivayetlerin uydurma olduğunu söyledikten sonra Hazreti Ali'nin, Hazreti Davud hakkında bu çeşit bühtanlarda bulunanları cezaya çarptığını anlatır.
Onun için bu uydurmalara inanmamak ve bunlara değer vermemek icabeder.
Kur'an-ı Kerim, Davud'un Calût'u öldürmesinden de bahseder.
(Bakara sûresi, âyet: 251) ve Allahın ona hükümdarlık ve Peygamberlik verdiğini anlatır.
(1) Hazreti Süleyman : Hazreti Süleyman, Davudun vârisi olmakla kalmayarak (2) fütuhat yoliyle onun saltanatını genişletmişti.
Tevratın Süleymana ait birtakım iddiaları da Kur'an tarafından tashih olunur.
Tevrat, Süleymanın karılarına uyarak gönlünü başka ilâhlara kaptırmış olduğunu anlatır (3).
Kur'an-ı Kerim ise «Süleyman asla kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular» der (4).
«Kitabı Mukaddes» Ansiklopedisinde T.
K.
Cheyne, Tevratın doğru olmadığını anlatarak der ki: «Süleymanın israil oğullarına ve daha başkalarına mensup karıları bulunması, çok muhtemeldir.
Fakat Süleyman bunların hepsine mezbahlar yaptırmamış ve Allaha tapmakla beraber karılarının ilâhlarına tapmayı reva görmemiştir» (5).
Fakat Kur'an daha ileri giderek Saba (Sebe') kıraliçesinin de Allaha inandığını bildirir.
Saba kıraliçesi şöyle dedi: «Süleyman ile birlikte bütün âlemlerin Rabbı olan Allaha inandım» (6).
Süleymandan en uzunca bahseden
BÖLÜM, Sebe' fethine aittir.
Nemi sûresinin 16 mcı ve 17 inci âyetleri, Sebe' sûresinin 12 inci ve 13 üncü, Sâd sûresinin 37 inci ve 38 inci âyetleri Süleymanın ordusundan ve ordu teşkilâtından, ordusunun kuvvetinden bahseder, daha sonra ordunun Nemi vadisinden geçişi anlatılır.
(Nemi sûresi âyet 19).
Nihayet Sebe' kıraliçesinin Süleyman tarafına gelişi bahis mevzuu olur ve onun da Allaha inandığı bildirilir (7).
Sebe'in helakinden bahsolunması münasebetiyle de Süleymana ihsan olunan nimetlere dair malûmat verilir (Sebe' sûresi, âyet 15).
Burada Hazreti Süleymana rüzgârların münkad edildiği (âyet 12) anlatılarak bunların sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol aldığı büdirüir.
Enbiya sûresinin 81 inci âyetinde Süleymana «kasırga gibi esen rüzgârların münkad edüdiği anlatılarak «rüzgâr onun emriyle, mübarek (1) Bakara sûresi, âyet: 251 (2) Nemi sûresi, âyet 16.
(3) Tevrat, Mülûki Evvel, Bab 14, âyet 4 (4) Bakara sûresi, âyet: 102 (5) Encyclopaedia Blblica.
(6) Nemi sûresi, âyet 44 (7) Nemi sûresi, âyet 44 kıldığımız yere doğru eserdi» deniliyor, iki yerde de Süleymanın Akabe ile Arap Yarımadasının doğu sahili üzerindeki Ofir arasmda hareket eden donanmasına işaret olunmaktadır.
Yahudi ansiklopedisine göre bu donanma ona sıcak memleketlerin mahsulleriyle beraber yığın yığm altın taşımakta, o da payitahtını ve sarayını süslemek hususunda bu sonsuz kaynaklardan faydalanmakta idi.
Kur'an-ı Kerim Sebe' suresinde bunlardan bahseder ve erimiş bakırın pınar gibi fışkırdığını ve kaleler, heykeller, büyük havuzlar gibi lengerler; yerinden kalkmayan kazanlar yapıldığını anlatır (1).
Fakat bütün bu debdebe ve haşmetine rağmen Süleymanın ölümiyle saltanatı da sönmüştür.
Onun halefi «babasınm asasını yiyen bir kurttu.» Kur'an bunu anlatarak der ki: «Biz Süleymanı denedik, onun tahtı üzerine bir ceset attık.
Süleyman bunu görünce hemen Allaha dönerek ona sığındı ve ona başkasının kendisinden sonra nail olamayacağı bir saltanat vermesini diledi» (2).
Yani başkaları tarafından israf edilmiyecek, imha olunmıyacak bir ruhanî saltanat istedi.
Süleymanın tahtı üzerine atılan ceset, onun yerine geçmiş sefih oğlunun durumunu temsil etmektedir.
Hazreti Eyyub : Hazreti Eyyubdan Kur'anda dört defa bahsedilir.
Bunlarm en uzundası Sâd sûresinin 41 inci âyetinden başlar ve 44 üncü âyetinde son bulur.
Eyyub dert ve işkenceden şikâyet eder, aldığı cevap, yolunda ilerlemek ve varacağı yere kadar varmak için durmadan yürümektir.
Çünkü varacağı yerde hem yıkanacağı, hem içeceği serin su vardır.
Daha sonra Eyyuba aile halkının ve onlarla beraber bir mislinin ihsan olunduğu bildirilir.
Eyyubdan Isra sûresinin 83 ve 84 üncü âyetlerinde de ayni şekilde bahsolunur.
Tevratın Hazreti Eyyubdan bahseden kırk iki babı Kur'anda birkaç kelimeye sığdırılmış ve bu kelimelere daha tesirli mahiyet verilmiştir: «Biz Eyyubu sabırlı bulduk.
O ne güzel, ne şerefli bir kuldu ki daima Allaha yönelir, daima ona sığınırdı (3).
Hazreti Yunus : Hazreti Yunusdan daha sık bahsedilir ve Mekke devrinin en eski sûrelerinin birinde (4) Hazreti Peygamber Muhammed Mustafaya, hasımların ezasına karşı cebir göstermesi ihtar olunarak «balık sahibi gibi olma!» denilir ki maksat Hazreti Yunustur.
Hazreti Yunus içi derdden yanmış, Allaha yalvarmıştı.
«Allah tarafından ona bir nimet irişme- (1) Sebe' sûresi ayet: 12, 13 (2) Sâd sûresi âyet: 31 (3) Sâd sûresi: 44 (4) Kalem sûresi: 48-50 şeydi yerinilecek bir halde çırılçıplak, toprağa atılacaktı.
Fakat Tanrısı onu seçti ve doğru dürüstlerden kıldı».
Saffât sûresinde.
Yunusun kavminden uzaklaşmış olduğu anlatılır (âyet: 139, 148).
Kalem sûresinin ifadesinden anlaşıldığına göre kendisi ilâhî emri almadan evvel yola çıkmıştır.
Yunus bir gemiye binmiş, fakat gemi halkı onu nehre atmışlar ve bir balık onu yutmak istemiştir.
«Yunus Tanrısının şanını yücelten kimselerden olmasaydı insanların tekrar dirilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı» (1).
Yani balık tarafından yutulur ve ölürdü.
Onun için balığın onu yutamadığı anlaşılıyor.
Kendisi kurtulmuş ve sayıları yüz binden fazla bir kavme gönderilmiş ve bu kavim ona inanmıştır (2).
Hazreti Zekeriya ve Yahya : Hazreti Zekeriya ve onun oğlu Hazreti Yahyadan Kur'anda iki defa mufassal bir surette bahsedilir.
Bunların biri Meryem sûresinde, diğeri Âli imran sûresindedir.
Ve onlardan bahsolunduktan sonra Hazreti Isadan bahsolunur.
Hazreti Zekeriya bir erkek evlât sahibi olmak için Allaha yalvarmış, ona bu dileğinin kabul olunduğu bildirilince, hayret etmiş, ihtiyarlığından ve karısının kısırlığından bahsetmiş, fakat bunun Allah için kolay olduğu bildirilerek hayreti izale edilmiştir, tncilde ise Hazreti Zekeriyanm bu müjdeyi alınca dilinin tutulduğu ve dilsiz kaldığı, onun verilen müjdeye inanmak istemediği için bu hâle giriftar olduğu anlatılır (3).
Kur'an-ı Kerim ise, Hazreti Zekeriyaya şükran alâmeti olarak üç gün insanlarla konuşmamanın emrolunduğunu bildirir (4).
Ve bu emrin niçin verildiğini izah ederek Zekeriyaya şöyle denildiği anlatılır: «Tanrını çok an, akşam sabah teşbih ve tehlil ile meşgul ol» (5).
Kur'an, hazreti Zekeriyanın peygamber olduğunu beyan eder.
En' âm sûresinin 80 inci âyeti bu hususta gayet sarihtir.
Hazreti Yahyanın peygamber olduğundan birkaç defa bahsedilir.
Tevratta böyle değildir.
Ahdi Kadim, Melahya ile son bulur.
Ahdi Cedit ise Hazreti Isadan başka bir peygamber kabul etmez.
Halbuki Metta inciline göre Hazreti Isanın kendisi Hazreti Yahyadan bahsederken «Bir peygamber mi, peki size derim ki peygamberden büyüktür» demiştir (6), onun için incil muharrirleri Yahyayı, İsadan dahi daha büyük gösterirler.
Luka inciline göre (1) Saffât sûresi, âyet 143 (2) Saffât sûresi, âyet 143 (3) Luka İncili birinci bab âyet 20 (4) Meryem sûresi âyet 91 (5) Âli İmran sûresi, âyet 41 (6) Metta.
İncili, 11 inci bab âyet 9 Yahya anasının rahminden başlıyarak Ruhülkudusle dolu idi (1).
İsaya ise, ancak Yahya tarafından vaftiz edildikten sonra Ruhülkudüs nazil olmuştur.
(Metta İncili, 11: 11).
Kur'an-ı Kerim Hazreti Yahyâyı çok metheder.
«Biz ona çocuk iken ilim ve hikmet verdik.
Ona tarafımızdan kalp yumuşaklığı, günahlardan temizlik ihsan ettik.
Kendisi fenalıklardan sakmıcı idi.
Anasına babasına karşı hayırlı idi.
Serkeş ve asi değildi» (2).
Bütün bunlar Yahyanın tertemiz ve dosdoğru bir insan olduğunu ve hiçbir zaman Allaha karşı gelmediğini belirtmektedir.
Hazreti Ilyas : Kur'anda llyastan iki defa bahsedilir ve onun Baal güneşi ilâhma tapmak aleyhinde bulunduğu anlatılır: «O, kavmine demişti ki: hâlâ fenalıklardan sakınmıyacak mısınız? Baal taparak, sizin ve daha evvel gelen atalarınızın da Tanrısı olan Allahı, yaradanların en ulusunu ve en güzelini mi bırakıyorsunuz? Fakat onlar llyası yalancı saydılar.
Onun için ceza yerine getirileceklerdir» (3).
Hazreti El-Yesa': El-Yesa, Kur'anda ismiyle bir kere anılır.
En'âm sûresinin 86 ıncı âyeti kerimesinin meali şöyledir: «İsmail, El-Yesa, Yunus ve Lûta da hidayet verdik.
Hepsini âlemlere üstün kıldık.» Hazreti Zülkifl ve Uzeyr : Zülkifl'den Enbiya sûresinin 85 inci âyetinde şu şekilde baksolunur: «Ismaili de, İdrisi ve Zülkifli de an.
Hepsi de her sıkıntıya göğüs geren sabırlı peygamberlerdendi.
Onların hepsini rahmetimizle kucakladık».
Kendisinin Hızkıyal olması muhtemeldir.
Uzeyrden, Tevbe sûresinin 31 inci âyetinde bahsedilmektedir.
Yahudiler onu ilâhiyet mertebesine kadar çıkarmışlardır.
Peygamberliği ihtilaflıdır.
* * * Kur'anda «Yuşa» dan adiyle bahsolunmaz.
Onunla Kalib'e yalnız işaret olunur ve bunların «Allahın nimetine eren iki kişi» oldukları anlatılır (4).
Peygamber Samoilden de adiyle bahsolunmaz; ona da işaret edilir: «Hani İsrail oğulları peygamberlerinden birine bize bir padişah tayin et de Allah yolunda harbedelim, demişlerdi.» (5).
İşte bu peygamber Samoildir.
Tevratın Danyal kitabının sekizinci babının 3 üncü âyetinde bahis mevzuu olan rüya, Kur'an-ı Kerimin Kehf sûresinin 83 üncü âyetinde; yine Tevratın Hızkıyal kitabının 37 inci babında bahis mevzuu olan rüya, Kur'an-ı Kerimin Bakara sûresinin 259 uncu âyetinde bahis mevzuu olur.
(îj Luka incili, birinci bab, âyet: 151.
(2) Meryem sûresi, âyet: 12-14 (3) Saffât sûresi, 122-123 (4) Mâide sûresi, âyet: 25 (5) Bakara sûresi, âyet: 246 Tanrı Buyruğu: 13 HAZRETİ MUHAMMEDİN SİRETİ Kur'an-ı Kerimi anlamak için Hazreti Muhammedin siretine de vâkıf olmak lâzımdır.
Burada, onu hulâsa ediyoruz.
Hâdiseler Hazreti Peygamberin babası Abdullah doğdu.
Hazreti Peygamber Ağustosun yirminci, Rebiul'evvel ayının on ikinci gecesi doğdu.
Babası daha evvel vefat etmişti.
Yemen hükümdarı Ebrehenin Mekke üzerine yürümesinden ve perişan bir halde dönmesinden 55 gün kadar geçmişti.
Hazreti Muhammedi, ilkönce, Ebu Lehebin cariyesi Süveybe emzirdi.
Daha sonra Halimeye verildi, Halimenin yanında beş yıl kadar kaldı.
•Hazreti Peygamberin validesi Âmine, Mekke ile Medine arasında bir yer olan Abva'da vefat etti.
Hazreti Muhammed, ceddi Abd-ül-Muttalibin himayesine geçti.
Abd-ül-Muttalib vefat etmiş ve Hazreti Muhammed amcası Ebu Talibin himayesine geçmiştir.
Hazreti Muhammed 12 yaşında olduğu halde amcası Ebu Talihle Suriyeye gitti Hazreti Muhammed 25 yaşına vardığı sırada Hazreti Hadiceye ait bir kervanın başında Suriyeye tekrar gitti ve geri döndüğü zaman Hadice ile evlendi.
Kureyş Kâbeyi yeniden inşa etti ve bu sırada 35 yaşında olan Hazreti Muhammed Haceri Esvedi yerine yerleştirdi.
Hazreti Muhammed kırk yaşına vardı.
Ve ilk ilâhî vahyi telâkki etti.
Bu müddet içinde Ebu Bekir, Ali, Zeyd, Sa'd, Zübeyr, Talha, Osman, Abdurrahman, Ebu Ubeyde, Maz'ûn oğlu Osman, Ebu Seleme, Haris oğlu Ebu Ubeyde müslüman oldular.
Hazreti Muhammed Erkamın evine geçti.
On bir erkek ve beş kadından müteşekkil bir islâm kafilesi Habeşistana hicret etti.
Hazreti Osman ile zevcesi (Hazreti Peygamberin kerimesi) Rukıyye, Abdurrahman bin Avf, Abdullah bin Mes'ud da kafilenin içindeydiler.
Kafile, üç ay sonra Mekkeye döndü.
Hazreti Ömer müslümanhğı kabul etti.
Kendisi bu sırada 33 yaşında idi.
Erkamın evinde müslümanhğı kabul edenlerin sonuncusu odur.
Bu sırada müslümanlarm sayısı kırktı.
Nübüvvetin yedinci senesi olan bu senenin ilk ayının ilk gecesinde Hazreti Muhammed ile ailesi ve müslümanlar Ebu Talib manallesine geçtiler.
riazreti Peygamber ile arkadaşları Ebu Talib mahallesinde mahsur yaşadılar.
Tari h Hâdisele r 619 620 6 2 1 f Muhasar a kalktı , Hazret i Hadic e bu senenin sonunda vefa t etti .
E b u Tali b bu senenin başında vefa t etti .
Hazret i Peygambe r on beş gü n sonra Taif e gittiys e de orada kabu l olunmadı ve ezay a uğradı .
Orada n Mekkey e dönerek Şevde ile evlendi ve Ay şeye talip oldu.
B u senenin martınd a Medineden gelen hacılarl a konuştu v e Medinelilerin Akabe'd e vukubula n biatini al d ı.
(Nisa n 620) Müslümanlı k Medinede intişar a başladı.
Hazret i Mus'a b Medi nede müslümanlığ ı öğretme k üzere memu r edildi.
621-622 Hicreti n il k yıl ı (Hazira n 622 den Oca k 623 e ka dar) Hicreti n 1-2 yıl ı 623 H .
2 Oca k 624 H .
2 Ramazanın d a n 3 üncü yı l ı n Şabanına ka d a r 624 H .
3 Şevva l Oca k 625 H .
4 625 H.
4-5 625 i n ortaların d a n 626 nı n sonlarına kada r .
.
.
627 Ş,ubat-Mart Mira ç hâdisesi vukubuldu .
İkinc i Akab e biati için hazırlı k ya pıldı.
Müslümanla r Mediney e hicrete devam ediyorlardı .
Hazret i Peygambe r ile Eb u Bekir, Mediney e hicret ettiler.
(20 Hazira n 622) .
Haziranı n 28 inci ve Rebiulevvelin 12 inci gü nü Mediney e vardılar.
Hazret i Muhamme d Eb u Eyyubu n evinde bir a y kaldı .
Hazret i Muhammed , Medinedek i yahudilerle bir muahede akdett i .
B u muahede mucibince yahudile r Hazret i Peygamberde n müsaade almadıkç a bir harbe iştira k etmiyecek, bütü n ihtilâflarını ona takdi m ederek halledeceklerdi.
Beş vaki t nama z bu sırda tesbit edildi.
Kıble, Kâbey e çevrildi.
Hicreti n ikinc i yılın da (Aralı k 623 te ) Ramaza n orucu farzolundu ve müşrikler e karş ı tedafüi har p müsaadesi verildi .
İnsanlı k tarihini n en mühi m harplerinden biri olan Bedir harb i vukubuldu .
Müslümanla r muzaffe r oldular, müşrikleri n elebaşıları maktu l düştüler v e geride kalanla r kaçtılar.
Muharebe ye iştira k eden müslümanları n sayısı 300, müşrikleri n sayısı 1000 kadardı .
Hazret i Muhammedi n kız ı Rukıyy e bu sene ve f a t etti .
Yahud i kabilelerinden Kaynik a oğulları muhasar a edildiler.
Tes l i m olara k affedildiler.
Yahudilerde n Eşre f oğlu Kâ' b katlolun - du.
Resuli Ekre m Hazret i Hafs a ile evlendi.
Hazret i Fatıma , Aliy e vardı .
Kureyş , Bedir mağlûbiyetini n intikamın ı alma k için Mekkede n (Oca k 625 te ) hareke t etti .
Uhu d harb i vukubuldu .
Müslüman lar 1000, müşrikle r 3000 idiler.
Netic e gayri kat'î idi.
Müslümanlarda n bir kafil e Bi'ri Mauned e pusuya düşürülerek katledildi .
(Mayı s 625).
Medin e yahudilerinden Nadîr oğulları kabilesi Medineden sürüldü (Hazira n 625).
Hazret i Peygambe r Mahzu m kız ı Zeyneb, Üm m Seleme, Cahş kız ı Zeyneble evlendi.
Mustalı k oğullarına karş ı sefer vuk u buldu.
Hazret i Ayşey e karş ı bühtan edildi.
Kurey ş Bedevilerle birleşerek Medine üzerine yürüdü .
Kurayz a oğulları nammdak i yahudi kabilesi müslümanlarda n ayrıldı .
Hende k muharebes i vukubuld u ve Medine muhasar a edildi.
Kurey ş muhasaray ı kaldırara k geri dönmeğe mecbur oldu.
Ku rayz a oğulları muhasar a edilerek teslim oldular.
Sa'd ibn Mu - a z hake m kabu l olunara k Kurayzanı n hükmün ü verdi .
Tarih Hâdiseler H.
6 627-628 H.
6 Zilka'de - Mart 628 Ağustos, Eylül H.
7 629: Şubat H.
8 629 H.
8 Ramazan 630 Ocak H.
8-10 630-631 H.
9 îlk nısfı 630 H.
9 İkinci nısfı 630 H.
10 630 H.
11 632 H.
11 632 Hazreti Muhammedin kızı Zeynebin zevci Ebül'Âs müslüman oldu.
Hazreti Muhammed, Umreyi eda için 1500 müslümanla beraber Mekkeye hareket etti.
Kureyş onun Mekkeye girmesine karşı geldiler.
Hazreti Muhammed, Hudeybiye'de bulunuyordu.
Burada Kureyş ile Hudeybiye musalâhası müzakere edilerek kabul olundu ve müslümanlar Medineye döndüler.
Huzaa oğulları müslümanlarla ittifak ettiler.
Hazreti Muhammed, Bizans İmparatoruna, Iran Şahına, Mısır Mukavkasına ve sair hükümdarlara nameler göndererek kendilerini İslâmiyete davet etti.
İran Şahı Yemen valisine, Hazreti Peygamberi yakalamasını emretti.
Fakat bu vali de Islâmiyeti kabul etti.
Hazreti Peygamber Habeş kiralına ve Yemame reisine de nameler gönderdi.
Hayber muharebesi vukubuldu ve Hayber zaptedildi.
Hazreti Peygamber, Safiye ile evlendi.
Hayberde verilen bir ziyafette zehirli etten yedi.
Habeşistana hicret eden müslümanlar geri döndüler.
Hazreti Peygamber Ümm Habibe ile evlendi.
Hazreti Muhammed Mekkeye giderek Umreyi ifa etti.
Arkadaşlariyle birlikte Kâbede namaz kıldı.
Halid bin el'Velid, Amr bin el'Âs müslüman oldular.
Müslümanlar Mûte üzerine yürüdüler.
Hazreti Cafer ile Zeyd muharebede şehit oldular.
Mekkelilerin müttefikleri olan Bekr oğulları, Müslümanların müttefikleri olan Huzaa oğullarına hücum ettiler.
(Ocak 629.) Kureyş, Hudeybiye musalâhasını bozdu.
Hazreti Muhammed ile arkadaşları Mekke üzerine yürüdüler ve bu şehir 1 Ocak 630 günü sukut etti.
Resuli Ekrem umumî af ilân etti.
Kan gütmeyi tamamiyle menetti.
Daha sonra Huneyn muharebesi vukubuldu ve Havazin oğulları mağlûp edildiler.
Resuli Ekrem Bahreyn, Uman, Yemen reislerine nameler gönderdi.
Resuli Ekrem Mısırlı Mariye ile evlendi.
Ondan olan oğlu ibrahim 630 Nisanında doğdu ve 631 Haziran veya Temmuzunda öldü.
Arap kabilelerinin gönderdiği heyetler Medineye geldi.
Romalılar Arabistan hududu üzerinde tahşidat yaptılar.
Tebuk seferi vukubuldu.
Resuli Ekrem Medineye avdet etti.
Arap rüesası Resuli Ekremi ziyaret ettiler ve müslümanhğı kabul ettiler.
Resuli Ekrem veda haccını ifa etti.
(Mart 630).
Tuleyha, Müseylime, Esved irtidad ettiler.
Birincisi Islâmiyeti kabul etti.
Diğerleri Ebu Bekirin devrinde tenkil edildiler.
Suriye hududuna gidecek ordu hazırlandı ve kumandanlık Üsameye tevcih edildi (25 Mayıs 632).
Resuli Ekrem 8 Haziran 632 günü 63 yaşında vefat etti.
BEŞİNC İ BÖLÜ M KUR'AN ALEYHİNDEKİ İSNATLARIN DEĞERİ 1 .
Müsamahakârlık ve müsamahasızlık.
Dinde zorlama yoktur.
İslâm savaşları.
İslâmın barıg-severliğt.
Müslümanlar ile başka dinlere mensup olanlar arasında münasebetler.
İrtidad meselesi.
2.
İslâm nazarında kadın.
KUR'AN ALEYHİNDEKİ İSNATLARIN DEĞERİ I MÜSAMAHAKÂRLIK VE MÜSAMAHASIZLIK Yabancıların Kur'an aleyhinde ileri sürdükleri isnatları, burada bahis mevzuu edişimizin sebebi, bu isnatlarla karşılaşacak olan, bilhassa genç nesle mensup dindaşlarımızı aydınlatmak ve bu gibi isnatlar karşısında bir takım şüphelere düşmelerine engel olmaktır.
Kur'an aleyhinde ileri sürülen isnatların en birincisi müsamahasızlıktır.
Bu iddiayı ileri süren yabancılara göre Hazreti Peygamber bir eline kılıcı almış, öbür eline de kitabını koymuş ve böylece dinini yaymıştır.
Onun için bunlar islâma, kılıç dini derler ve onun ancak kılıç sayesinde yayıldığını ve kökleştiğini söylerler.
Bu iddia, tamamiyle esassızdır.
Çünkü islâmın en belli başlı esaslarından biri, dünyaya gelmiş bütün peygamberlere inanmak ve onları ayırdetmemektir.
Dünyaya gelen bütün peygamberlere inanmak ve hepsine ayni derecede saygı göstermek ise müsamahasızlığa değil, müsamahakârlığı azamî derecede ileri götürmeğe, denilir.
Çünkü islâmiyetin istediği şey, diğer dinleri kuran büyük peygamberlere, yalnız saygı göstermek ve yalnız onları hoş görmek değildir; onlara inanmak, yâni onlara canla başla bağlanmak, onlara en yüksek saygı ve sevgiyi göstermektir.
Diğer dinlerin müessislerine karşı bu şekilde hareket eden islâmiyetin, dar kafalılıkla, taassupla veya müsamahasızlıkla ittiham olunması, elbette ki, en büyük haksızlıktır.
1.
Dinde zorlama yoktur: Kur'an-ı Kerimin bize apaçık öğrettiği en büyük hakikatlerden biri: «Dinde zorlama yoktur» (1) kaidesidir.
Din, vicdana taallûk eden bir iş olduğu için oraya ancak bir aydınlık olarak girebilir.
Bir baskı, bir tehdit veya bir işkence olarak giremez.
Giremediği için, zorlama yoliyle din yayılmaz, bilâkis mukavemet görür ve bu mukavemet yenilmez.
Onun için Kur'an şu veya bu dini seçmek işinin insana ait olduğunu, insan doğruyu bulur ve tutarsa, bunun lehinde, eğriden ayrılmazsa bunun aleyhinde olacağını anlatır ve onun için dinini seçmek işinde insanları tamamiyle serbest bırakır.
Bunu belirtmek için şu âyetleri okumak kâfidir: «Biz insana yol gösterdik.
Dilerse şükredici olur, dilerse nankörlük eder.
(İnsan sûresi, âyet: 6) «Hak, Tanrın tarafındandır.
Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.» (Kehf sûresi, âyet: 29) «Size Tanrınız tarafından basiretlere apaşikâr görünen hakikatler gelmiştir.
Kim onları görürse faydası kendine, kim kör kalırsa zararı yine kendinedir.» (En'am sûresi, âyet: 104 «İyilik ederseniz kendinize, kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz.» (İsra sûresi, âyet: 7) Görülüyor ki islâm dini, insanı dilediği yolu seçmekte tamamiyle serbest bırakmakta ve insanlara yalnız hak ve hakikati bildirmeyi vazife bilmektedir.
Bildirmek ondan, kabul etmek veya reddetmek insanlardan.
2.
İslâm savaşları: İslâmiyet, hiçbir vakit, bildirmiş olduğu hakikatleri kabul etmedikleri için insanlara karşı savaş açmamış ve savaş açmağa lüzum görmemiştir.
Onun için müslümanlar tarafından yapılan savaşların sebebi, islâmiyeti herkese zorla kabul ettirmek değildi.
Bilâkis din hürriyetini, vicdan hürriyetini kurmaktı.
Çünkü dinleri, itikatları ve kanaatleri yüzünden tazyika uğrayanlar, kovalananlar, işkenceye uğratılanlar onlardı.
Hazreti Peygamber ile ilk müslümanlar Mekkede yaşadıkları müddetçe yürekler acısı tazyiklere uğradıkları için yerlerini yurtlarını, evlerini barklarını bırakarak hicrete mecbur olmuşlar ve sonunda Medinede yerleşmişler, fakat burada da tecavüze uğramışlar ve mahza din hürriyetini kurmak ve korumak için tecavüze karşı gelmek zorunda kalmışlardı.
Onun için Kur'an: «Fitneden kurtuluncaya kadar ve din mahza Allah için oluncaya kadar onlarla döğüşün» der.
(Bakara sûresi, âyet: 193) «Din namına bir tazyik kalmaymcaya kadar, bütün din Allah için oluncaya kadar onlarla harbedin» (Enfal sûresi, âyet: 39) İslâm tarihine aşina olanların hepsi de Hazreti Peygamber ile arkadaşlarının Mekkede en ağır tazyiklere uğradıklarını bilirler.
Bu yüzden müslümanların bir kısmı Habeşistana hicret zorunda kalmışlardı.
Faka t müslümanların bu şekilde azalmaları da, hasımların hıncını eksiltmemiş ve bu yüzden müslümanlar Medineye hicret zorunda kalmışlardı.
En nihayet hepsi de Mekkeden ayrılmışlar ve Medinede yerleşmişler, fakat yine tecavüze uğradıkları zaman Allahın şu emriyle karşılaşmışlardı: «Kendilerine karşı harp açıldığı için zulme uğrayanlara, harbetmek için izin verilmiştir, Hak Teâlâ, onlara yardıma hakkıyle kadirdir.
O müminler, yalnız, Rabbımız Allahtır, dedikleri için nahak yere yurtlarından çıkarılmışlardı.» (Hac sûresi, âyet 39) Daha sonra müslümanlar tarafından yapılacak harbin şartları da tasrih edilmiştir: «Sizinle dövüşenlerle Allah yolunda dövüşün.
Haddi aşmayın; çünkü Allah haddi aşanları sevmez» Bakara sûresi, âyet: 190.
3.
İslâmın barışseverliği: Görülüyor ki Kur'an, dini yüzünden tazyıka uğrayan, her türlü sıkıntıyı çeken islâm cemaatini, imha olunmaktan kurtarmak için, harbetmek iznini vermiştir.
Onun için bu maksat hasıl olur olmaz harp te son bulacaktı.
Yoksa had aşılmış olurdu.
Allah ise, had aşanları sevmez.
Harp, tazyıklarm son bulmasiyle, mutlaka son bulacak ve şayet düşman barış isterse barış kabul olunacaktı.
«Onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş.
Allaha güven ve dayan.
Herşeyi hakkiyle bilen Odur.
Onlar seni aldatmak isterlerse, muhakkak ki Allah sana yeter.
Seni yardımiyle ve müminlerin güciyle destekleyen Odur».
Enfâl sûresi, âyet: 62-63.
Görülüyor ki, hasımların maksadı, müslümanları aldatmak olsa dahi barışı istemeleri üzerine barış kabul edilecek ve barışın sağladığı şartlardan istifade olunacak.
Nitekim Hudeybiye barışı bunun en belli başlı örneklerinden biridir.
Hudeybiye barışı, dış görünüşe göre, şartları müslümanlar aleyhinde olan, hattâ onları küçük düşüren bir mahiyette idi.
Fakat bir barıştı ve Hazreti Peygamber, barışa yanaşıldığı zaman barışa yanaşmak tarzındaki Allahın emrine boyun eğmişti.
Barışın şartlarına göre müşriklerden biri kendi isteğiyle ıslâmiyeti kabul ederek müslüman¬ ların tarafına katışacak olursa, müslümanlar onu geri vereceklerdi.
Fakat karşı taraf ayni şekilde harekete mecbur değildi.
Hazreti Peygamberin, mahaza barışa kavuşmak için bu derece fedakârlığa razı olması, onun islâmiyeti yaymak yolunda kılıcı elden bırakmadığına dair ileri sürülen iddiayı, kökünden baltalamağa kâfidir.
Daha mühimi, onun müs¬ lümanlardan herhangisinin imanını feda edip müşriklere iltica etmiyeceğine inanması, ayni zamanda müslüman olmak için mutlaka kendi tarafına iltihak etmenin zarurî olmadığını vuzuh ile belirtmesidir.
Nitekim öyle olmuş, müslümanlardan biri de müşriklere iltica etmemiş.
Mekkeliler arasında müslüman olanlar da Medineye gidemiyeceklerini anlayarak daha başka bir yerde kendi başlarına bir cemaat teşkil etmişlerdi.
Müslümanlar başından sonuna kadar yukarıda naklettiğimiz ilâhî buyruklar dairesinde hareket etmişler, Hazreti Peygamber, kumanda ettiği en son sefer olan Tebuk gazasında, otuz bin mevcutlu bir ordunun başında serhadde kadar ilerlemiş, fakat fırsattan istifade ederek Suriyeye baskın vermemiş, bilâkis, düşmanın serhaddi tehdit etmediğini görerek, kimseyle harbetmeden geri dönmüştü.
Elhasıl müslümanlar, ancak tecavüzden kurtulmak ve din hürriyetini kurmak ve korumak için harbetmişler ve sonuna kadar bu durumdan ayrılmamışlardır.
Herkese islâmiyeti zorla kabul ettirmek için harp ağmak iddiası, tamamiyle esassız olan bir iddiadır.
Müslümanlar, daima müşriklerin tecavüzüne uğramışlar ve bu tecavüzleri püskürtmek için savaşmak zorunda kalmışlardır.
Müşriklerin hedefi, müslümanları dinlerinden çevirmekti.
Kur'an bu noktayı açıklıyarak der ki: «Onlar ellerinden gelirse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle dövüşmekte devam edeceklerdir» (Bakara sûresi, âyet: 217).
Bu âyet hasımların müslümanları, geri dönmeğe zorlamak için nekadar inat ve ısrar gösterdiklerini ve nekadar uğraştıklarını anlatmaktadır.
Mütecaviz onlardı ve tecavüzlerinin hedefi, din ve imandı.
k- Müslümanlar ile başka dinlere mensup olanlar arasında münasebetler : Kur'anın, kılıcı ele alarak rastgele herkesi müslüman olmağa zorladığı iddiasını tutturamıyan bazı kimseler daha başka bir iddia ileri sürmekte ve Kur'anın daha başka dinlere mensup kimselerle dostluklar kurmağa, karşı geldiğini ileri sürmektedirler.
Kur'an-ı Kerim, Mâide sûresinin altıncı âyetinde müminlerin, diğer dinlere mensup olan kadınlarla evlenenebileceklerini söylediğine göre onun başka dinlere mensup insanlarla dostluklar kurmağa mani olduğunu söylemeğe imkân mı kalır? Acaba karı-kocalık bağlantısı derecesinde samimî bir bağlantı var mıdır? Kur'an, ancak kendileriyle harbedilmekte olanlarla dostluklar, sırdaşlıklar kurmağı meneder ki bunda da son derece haklıdır.
Kur'an-ı Kerim bunu apaçık anlatır : «Hak Tealâ, din uğrunda sizinle muharebe etmeyen, sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmıyan kimselere iyilik etmetken, adalet ve insaf göstermekten sizi menetmez.
Hak Tealâ adalet ve insaf gösterenleri sever.
Allah sizi ancak sizinle din uğrunda harbeden, sizi yerinizden yurdunuzdan çıkaran, çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmağı nehyeder.
Onlarla dost olanlar yok mu, işte zalim olanlar onlardır» (Mumtehane sûresi, âyet: 8-9).
5.
İrtidad meselesi : Bu iddianın da asılsız olduğunu belirttikten sonra bir noktaya daha temas etmek isteriz.
Umumiyetle sanıldığına göre islâm dini, İslâmdan ayrılan her ferdi, ölüme mahkûm eder.
Bu iddiayı ileri sürenler, böylece islâmın din ve vicdan hürriyetine saygı göstermekten uzak olduğunu belirtmek isterler.
Fakat bu iddia da çürüktür.
Kur'an, birçok kimselerin iman ettikten sonra küfre döndüklerinden bahsederse de bu çeşit kimselerin öldürülmeleri icabettiğinden bahsetmez.
Bunu belirtmek için şu âyetleri naklediyoruz : «İçinizden herkim dininden döner de kâfir olarak ölürse bu gibile- rin bütün yaptıkları, dünyada da âhirette de boşa gider.
Bunlar cehennemliktirler ve cehennemde kalıcıdırlar».
Bakara sûresi, âyet: 217.
«Ey iman edenler, içinizden herkim dininden dönerse, Allah ona bedel, kendi tarafından sevilen ve onu seven insanlar getirir.» (Mâide sûresi, âyet: 57) «Onlar ki iman ettikten sonra küfrederler ve küfürlerini arttırırlar, tevbeleri asla kabul olunmaz.
Şaşıranlar işte bunlardır.» (Âli Imran sûresi, âyet: 90).
Bu âyetler gösteriyor ki islâmı kabul ettikten sonra dinlerini değiştirenlerin ve kâfir olanların cezaları, uhrevîdir.
Kendilerinin kendi nefislerine verdikleri dünyevî ceza ise, bütün amellerinin boşa gitmesi ve şaşkınlık ile sapıklık içinde yaşamalarıdır.
Kur'an-ı Kerim, birtakım yahudilerin, asrı saadette, islâmiyeti kabul eder gibi görünerek ve daha sonra islâmiyeti gpzden düşürmek için irtidad ettiklerini anlatır (Âli Imran sûresi: 72).
Ve Müslümanlar, irtidad edenleri idam cezasiyle karşılamış olsalardı bunların bu şekilde hareket etmelerine imkân mı kalırdı? Anlaşılan bu telâkkinin ortaya çıkmasına sebep, irtidad eden kimselerin düşman tarafına iltihak etmeleri ve bu yüzden düşman muamelesi görmeleridir.
Görülüyor ki bu iddianın da bir aslı yoktur.
n İSLÂM NAZARINDA KADIN Batı dünyasında Kur'an ile islâmiyet aleyhinde en fazla söz söylenmesine saik olan sebeplerin biri de, islâmiyetin kadına mevki vermediğine ve onun hakkını tanımadığına dair ileri sürülen iddialardır.
Bu yolda söylenen sözlere bakıp hayret etmemek mümkün değildir.
Çünkü Kur'anın bildirdiklerinin tamamiyle zıddıdır.
Kur'an, başka hiç bir dinî kitabın yapmadığını yapmış ve kadının seviyesini yükseltmek için başka hiçbir din tarihinde eşine rastlanmaz bir inkılâp başarmıştır.
Kur'anda, iyi ve doğru dürüst kadınlar, iyi ve doğru dürüst erkeklerle aynı payededirler.
Erkek ve kadından tam bir eşitlik içinde bahsolunur.
Allahın insan nevine ihsan ettiği en büyük lûtfu ilâhî vahydir ve Kur'an onun kadınlara da ihsan edilmiş olduğunu anlatır : «Musanın anasına vahyettik ki: Musayı emzir.
Onun için korku duyacak olursa onu deryaya bırak.
Asla korkma.
Tasa çekme! Biz onu sana geri döndüreceğiz.
Onu peygamberlerden biri yapacağız!» (Kasas sûresi, âyet: 7).
«Hani Biz (Azimüşşan) anana ne vahyolunacaksa hepsini vahyettik.» (Tâhâ sûresi, âyet: 38).
«Hani melekler Meryeme demişlerdi ki: Ey Meryem, Allah seni güzide olmak üzere seçti, seni kusurlardan temizledi, seni bütün dünya kadınlarına üstün kıldı» Âli İmran sûresi, âyet: 42) Kur'an, Allahın büyük peygamberlerinden bahsederken: «Kitapta İbrahimi an» (Meryem sûresi, âyet 41), «Musayı Kitapta an» (Meryem sûresi, âyet 51), dediği gibi kadından da aynı şekilde bahsederek «Meryemi Kitapta an» (Meryem sûresi âyet: 16) der ve başka hiçbir dinî Kitabın kadına vermediği ruhanî mevkii verir.
Kur'an iyiliği mükâfatlandırmak hususunda erkek ile kadın arasında hiçbir ayrılık gözetmez : «Erkek olsun kadın olsun hepiniz birbirinizden olduğunuz için çalışan hiçbir kimsenin sayini ve amelini heba etmem.» Âli İmran sûresi âyet: 194.
«Erkek veya kadın olsun, herkim mümin olur da iyi işler yaparsa bunlar Cennete girerler ve zerre kadar gadre uğramazlar.» Nisa sûresi âyet: 123.
«Erkek olsun, kadın olsun herkim mümin olduğu halde yararlı işler işlerse, muhakkak ona en iyi, en mesut hayatı yaşatır, onlara işledikleri güzel işlere karşı mükâfat veririz.» Nahl sûresi, âyet: 97.
«Erkek olsun, kadın olsun, herkim mümin olarak yararlı işler işlerse, onlar, Cennete girerler, orada sayısız, hesapsız rızklara nail olurlar» Mümin sûresi âyet: 40.
Ahzap sûresinde her güzel vasfın erkekler tarafından kazanıldığı gibi kadınlar tarafından da kazanıldığı belirtilerek denir ki: «Allaha teslim olan erkekler ile Allaha teslim olan kadınlar, Allahın buyruğunu yerine getiren erkeklerle Allahın buyruğunu yerine getiren kadınlar, gerçek ve sadık olan erkeklerle, gerçek ve sadık olan kadınlar, dişini sıkan ve katlanan erkeklerle dişini sıkan ve katlanan kadınlar, alçak gönüllü olan erkeklerle alçak gönüllü olan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, mahrem yerlerini koruyan erkeklerle mahrem yerlerini koruyan kadınlar, Allahı çokça anan erkeklerle Allahı çokça anan kadınlara, Hak Tealâ mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.» Ahzab sûresi: 35-36.
Görülüyor ki Kur'ana göre Allah nazarında erkek-kadın farkı yoktur.
İkisi de manevî ve ruhanî bakımlardan aynı payelere yükselebilirler.
Maddî safhaya gelince, burada da, tabiatın kendi hedeflerini gerçekleştirmeyi gözeten cepheden, başka hiçbir hususta bir fark yoktur.
Kadın, çalışabilir, kazanabilir, vâris olur, mal ve mülk sahibi olabilir, tasarruf hakkını istediği gibi kullanabilir ve Kur'an-ı Kerim bütün bu hususlar üzerinde gayet sarihtir.
«Erkeklerin kazançlarından nasipleri olduğu gibi kadınların da kazançlarından nasipleri vardır.» Nisa sûresi: âyet, 31.
«Ana ve babanın, hısımların bıraktıklarında, bırakılan mal az veya çok olsun, erkeklerin payları olduğu gibi kadınların da payları vardır.
Nisa sûresi: âyet: 6.
«Kadınların mihirlerini verin.
Eğer onlar, gönül rızasiyle size bir şey bağışlarlarsa, onu afiyetle yeyin.» Nisa sûresi, âyet: 3.
Arap kadınları tasarruf hakkına malik değillerdi, üstelik tereke içinde intikal ederlerdi.
Kadın, ölen babasının, yahut ölen kocasının malından hisse alamazdı.
Kur'an kadını bu durumda bulduğu halde onu almış, ona tasarruf hakkını kullanmak bakımından tam hürriyet vermiş, mirasta ona hisse ayırmıştır.
Başka memleketlerdeki kadınlar, bu çeşit haklara nice nice asır sonra nail olmuşlardı.
Fakat bütün bu ilerlemeler ilk hızını Kur'andan almış ve Kur'anın kadın haklarını tanıması, beşeriyet tarihinde büyük bir inkılâp teşkil etmiştir.
Zamanla kadının maddî hayatı birçok inkişaflara ermiş olabilir.
Fakat bunlar da ancak islâmın kadına vermiş olduğu manevî ve ruhanî payenin madde alemindeki tahakkukundan başka birşey değildir.
Kaldı ki islâmiyet kadının maddî sıfatlarını tanımak bakımından da en geniş ufku açmış ve ona bu yolda her ilerleme ve her inkişafı sağlayan vaziyeti vermiştir.
"Allaha sığınırım, kovulan, taşlanan şeytandan!" (1 ) Kur'anı okumadan önce kalbi temizlemek, kalbi Allah bilgisine ve Allah sevgisine dalmaktan alıkoyacak her alâkadan, hei] şüphe ve vesveseden yıkamak ve böylece Allahın huzuruna girmeğe, Allahın buyruğunu okumağa hazırlanmak gerektir.
Onun için, herşeyden önce, her kötülüğün, her şüphenin ve her vesvesenin ana kaynağı olan, taşlanan (Allahın rahmetinden kovulan) şeytandan Allaha sığınırız.
Bu sığınmanın ıstılahta adı, îstiazedir.
Manası iltica ve isticaredir.
Yani sığınmak ve medet dilemek.
Birinci manâya göre Allahın rahmetine sığınırım, ikinci manâya göre Allahın lûtfundan medet dilerim, demektir.
Şeytana karşı Allaha sığındığımıza göre şeytan nedir? Dil bakımından uzaklık ve bâtıllık manasındaki kökten gelen bu kelime, Allahın rahmetinden uzak kalan ve bâtılı temsil eden herşeyi ifade eder.
Bunların topuna şeytan denilir ve bu şeytan taşlanmış, yani lanete uğramış ve Allahın rahmetinden kovulmuştur.
Şeytanın şerrinden Allaha sığınmanın mânası, şeytanın vereceği vesveselerden, sebep olacağı sapıklıklardan ve işlenmesine saik olacağı günahlardan korunmayı, Allahtan dilemektir.
Vesvese insanın gönlünden geçen birtakım gizli fısıltılardır ki insanın kafasına yol bularak sapmasına ve sürçmesine sebep olur.
Bu fısıltılardan ve onların çeşit çeşit şekillerinden, Allaha sığınan insan hal diliyle der ki: «Yarabbi! Sen ki insanın gönlünden geçen en gizli fısıltıları da işitirsin, şeytanm benim gönlüme neler fısıldadığını, beni senin yolundan caydırmak için neler yaptığını da elbet bilirsin, bütün bunları defetmeğe Sen kadirsin.
Lütfet, kerem et de bu fısıltıların şerrinden koru!».
Istiaze hakikaten mühim bir bahistir ve bu bahis geniş bir bilgiye dayanır : Biz insanlar, yaratıcı kudretin bize vermiş olduğu maddî manevî bütün meleke ve kuvvetleri işletmekten ve hepsini kullanmaktan hâlâ âciziz.
Devrimizin en tanınmış ruhiyat âlimlerine göre biz hâlâ meleke ve kuvvetlerimizin ancak onda birini kullanabilmekteyiz.
Onda dokuzu hâlâ içimizde uyuklayor ve uyandırılmayı, uyandırıldıktan sonra faaliyete geçirilmeyi bekliyor.
(2).
Fakat bunları uyandırmak ve çalıştırmak için evvelâ bu kuvvetleri tanımak, sonra onlardan faydalanmanın yolunu öğrenmek, yani kendimize yeni bir terbiye vermek lâzımdır.
Bize kalırsa istiaze bu terbiyenin ana kaynaklarından biridir.
Bizim ilim adamlarımız, bunun farkına varmışlar ve bu bahsi bize şu şeküde anlatmışlardır: (T) Euzü billahi mineş-şeytan-ir-recîm.
(2) VVilliam James'in Psycologye adlı eserinden.
«Biz insanlar, din ve dünya bakımlarından fayda getirecek herşeyi elde etmekten, bize zarar getirecek herşeyi bertaraf etmekten hâlâ âciziz ve bu aczimizi itiraf ederek Allaha sığınır, onun rahmetine sarılırız.
Faka t biz bu itirafı, kalbimize yerleştirmekle içimizde birtakım hislerin peyda olduğunu da duymağa başlarız.
Bu hisleri, «tevazu'» kelimesi ile ifade etmek mümkündür.
Kalbimizde bu tavazuun belirmesiyle Allaha yalvarıp yakarmak duygusu doğar ve bu duygu bizi kötülükten korunmak için Allahın yardımını dilemeğe sevkeder.
Biz bu hissi bir de dilimizle ifade ederiz ve buna istiaze deriz.
Bizim istiazemiz, evvelâ Allaha inanmamız ve Ona güvenmek sayesinde kendimize güvenişimizin ifadesidir.
Biz Allahın mümkün olan herşeye kadir olduğuna inandığımız için, ona güvenmekle kendimizin de, kudretimiz dahilinde mümkün olan herşeye kadir olacağımıza inanırız.
Rabbaniyetin izzeti ile insanlığın kulluğu arasındaki bu bağlantıyı tanımak sayesinde Allahın bize, farkında olmadığımız birtakım kuvvetler vereceğine güveniriz.
Çünkü gönlümüzde hasıl olan hayırlı dileklerin istiaze sayesinde mutlaka gerçekleşeceğini görüyor ve buna bakarak farkında olmadığımız birtakım kuvvetlerimizi çalıştırmağa başladığımızı; bu sayede, karşılaştığımız karanlıklardan, buhranlardan ve imtihanlardan kurtulduğumuzu, kötü ve kör ihtirasları dizginlemeğe ve yenmeğe muvaffak olduğumuzu, iyilik yolunda sebat ettiğimizi ve kötülüğe mukavemete alıştığımızı hissediyoruz.» (1).
İstiazenin bir terbiye kaynağı olması ve içimizde uyuklayan birtakım kuvvetleri uyandırması bu bakımdandır.
Varılan netice şudur: İstiaze şer namına, karanlık namına, cehalet namına ne varsa Allaha sığınarak hepsine karşı gelmek, yalnız Allahın rahmet eseri olan iyiliğe, doğruluğa ve aydınlığa sarılmak ve bunların yardımiyle yaşamak ve bahtiyar olmak için bir başlangıçtır.
İstiaze, peygamberlerin hayatında mühim bir mevkii haizdir.
Hazreti Nuh «Yarabbi sana sığınırım» demiş ve iki nimete ermişti.
Birincisi selâmet, ikincisi bereket.
Birincisi ile düşmanlarından kurtulmuş, ikincisi ile zürriyeti yeniden türemişti.
Hazreti Yusuf, iğfal edilmek tehlikesiyle karşılaştığı zaman Allaha sığınmış, Cenabı Hak da onu her kötülükten ve her çirkin şeyden korumuş, onu en yüksek mevkilere kavuşturmuştur.
Hazreti Musa, cahillerden olmamak için Allaha sığınmış, Cenabı Hak onu cahillerden korumuş ve muradına erdirmişti.
Hazreti Muhammed Allaha sığınmakla emrolunmuş, o da bu emri ifa etmiş, neticede dünya tarihinin en büyük muvaffakiyetlerini kazanmıştı.
Peygamberlerin hal ve şanı bu merkezdedir.
Faka t her insanın istiazeden istifadesi muhakkaktır.
İnsan, dünyada kendisine fayda veya zara r getirecek şeyleri akıl ile idrâk eder.
Faka t aklın hakimiyeti tabiî şartlara bağlıdır.
Hiddet, infial, tehevvür ve ihtiras insanı akıl gereğin- (1) Bu bahsi imam Fahreddin Razi Tefsirinden hulâsa ettik.
Tefsir cilt I, s.
50-56 ce hareketten alıkoyar.
İnsan bu gibi hallerde kendi aklından da üstün kuvvetlerin, kudretlerin yardımına muhtaçtır.
İstiaze bunu temin eder ve onun sayesinde hiddet, infial, tehevvür ve ihtiras yenilir, şeytan kovulur ve kovulmasiyle herşey değişir ve her iş yoluna girer.
İnsanın haksız olsa da kendini haklı çıkarmağa özenmesi, daima göregeldiğimiz bir manzara değil mi? Haksız olduğu halde kendini haklı çıkarmağa özenen kimse şeytanın tesiri altındadır ve şeytanı kovmak zorundadır.
Böylesi de istiaze sayesinde kendini terbiye edebilir.
İnsan hırslandığı zaman hasmından daha kuvvetli olduğunu hissederse ileri gider, belki de hasmını ezmek ister.
İnsan böyle bir sırada Allahı anar ve ona sığınırsa, Allahın kendi suçlarına karşı ne kadar lütuf ve müsamaha gösterdiğini hatırlarsa, kuvvet ve kudretini suiistimal için kendisini dürtüşleyen şeytanı kovarsa, kendini zapteder ve korur.
Bu yüzden Kur'an-ı Kerimin birçok âyetleri bize istiazeyi emreder, müteaddit hâdiseler bizi teşvik eder.
Çünkü istiaze bizim kudretimizin noksanını, bilgimizin mahdutluğunu bize hatırlatır ve bu sayede ihtiraslarımıza kapılmağa karşı gelir.
En büyük şeytan insanın kendi nefsidir ve insanın açacağı en büyük savaş, kendi nefsinin ihtiraslarına karşıdır.
Hakikatte insan bilhassa son devirlerde, ilerleye ilerleye tabiat kuvvetlerini âdeta dizginledi ve yendi.
Fakat onun hâlâ yenemediği bir düşman var ki, kendi nefsidir.
Hâlâ onu yenemediği için, dünyayı cennete çevirmek elinde olduğu halde, onu harabeye çevirmek için uğraşıyor ve kendi eliyle kurduğu mamureleri yakıp yıkıyor.
Kendi nefsimizin şerrinden Allaha sığınmak, kendi nefsimizi yenmek için Allahın rahmetine güvenmek, Allahın içimizde uyandıracağı yeni kuvvetler ve yeni kabiliyetlere, içimize serpeceği yeni aydınlıklar sayesinde nefsimize galebe çalmağa çalışmak, bizim en bellibaşlı vazifemizdir ve içimizdeki şeytanı kovmak bizim kazanacağımız en büyük muvaffakiyettir.
Acaba bizim şerrinden Allaha sığındığımız şeytan, yalnız kendi nefsimiz midir? Daha başka şeytanlar, kendi varlığımızın dışında (cismiyetten mücerret) birtakım varlıklar yok mudur ? Bu bahis üzerinde çok uzun münakaşalar cereyan etmiştir.
Bütün bunları hulâsa eden iki noktai nazar vardır : 1.
Şeytan, insanın içindeki kötülüktür, behimiyettir, hayvanlıktır.
İnsan bunlara galebe çaldığı derecede insanlığının seviyesini yükseltmiş, insanlığını gayesine doğru yürütmüş olur.
Bu yolda çalışanlar, Allahın her yardımına hak kazanırlar ve Allah, bunlara yardım için nuranî, ruhanî bütün kuvvetleri onların muvaffakiyeti için çalıştırır.
Fakat içindeki kötülüğe ve hayranlığa mukavemet etmeyen kimseler şeytan vesveselerine uyarak yaşarlar ve bu vesveselerden başka birşey işitmez olurlar.
2.
İmam Fahreddin Razî istiazeye hasrettiği bahiste bu noktayı şu şekilde neticelendirir : «İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur.
Bir iyilik yoktur ki, insan onun peşinde koşmasın ve bir kötülük yoktur ki, onun zararından korunmak için uğraşmasın.
İnsanın «Allaha sığınırım» demekten maksadı ruhanî, cismanî bütün kötülüklerden korunmaktır.
Korunmak istediği kötülükler ruhanî ise bütün bâtıl itikatlardan da korunmak istemiş olur.
Cismanî ise Allahın yasak ettiği herşeyi yapmaktan, acılara, hastalıklara yangınlara, felâketlere, yoksulluğa vesair âfetlere uğramaktan, elhasıl görünmeyen, bilinmiyen, umulmayan her kötülükten korunmak istiyor demektir.» Bu da gösteriyor ki, kendi varlığımız dışında varlığımızı tehdit eden zararlı, tehlikeli, aldatıcı, saptırıcı herşeyde şeytan vardır ve şeytanlık vardır.
Onun için biz de şeytandan korunmayı dilemekle, maddeten ve manen bize zarar verecek herşeyden korunmak istediğimizi, bu yolda hem Allaha güvendiğimizi hem mücadele kuvvetlerimizi seferber ettiğimizi anlatmış oluyoruz.
İstiaze, Allaha itaatimizin başlangıcıdır.
Çünkü kötülük namına, herşeyden tiksindiğimizi, bunların hepsinden uzaklaştığımızı ve bunları bize yaklaştıracak şeytanları uzaklaştırdığımızı anlatmağa ve göstermeğe yardım ediyor.
Biz vesveseyi şüpheyi, sapıklığı ve her çeşit kötülüğü temsil eden şeytanı düşman tanıdığımızı ve bu düşmandan kurtularak bizi yaratan, bize her nimeti ihsan eden Allahın huzuruna girmek istediğimizi anlatmış oluyoruz.
Onun için istiaze, itaatin başlangıcıdır.
İstiaze ile itaat yoluna girmenin hedefi düşmandan kurtulmanın içimize verdiği ferahlık, şüpheleri ezmenin gönlümüze sağladığı istikrar ve itminan ile Allahın huzuruna girmek ve ibadet etmektir.
İstiaze ile gönlümüzü temizlemiş ve ulvî tecellilerin makesi olabilecek hale getirmişizdir.
Bu sayede gönlümüz, marifetin (Marifet - ullahın) gülistanı olmuştur.
Kim bu gönül gülüstanını Allahına hasrederse ve orada Allahtan başka bir mihman bulundurmazsa, buna karşı Allahın kendi cennetini ona ihsan ettiğini görür.
Kulun ilk vazifesi, bu gönül gülistanından, şeytanı kovmak ve Allahın yardımı ile vazifeyi başarmaktır.
Allahın, kendi cennetinden şeytanı kovmasına ait kıssa, kulun bu vazifesine işaret ediyor.
Ve istiazenin bize öğrettiği en büyük ders budur.
Biz gönül uçmağından şeytanı uzaklaştırır sak, Rahmanın uçmağını kendi gönlümüzde hissederiz ve sonunda yerimiz de o uçmak olur.
Bu işi Allahın yardımiyle başarmak mümkündür ve Allah bu yolda kendisinden dilenen yardımı asla esirgemez.
İstiazenin mâna ve mahiyeti budur.
Bize de, Allahın rahmetinden kovulan şeytanı, gönlümüzden uzaklaştırmak için Allaha sığınarak Kur'an-ı Kerimi tercüme ve tefsire başlıyoruz.
Bütün dileğimiz bu yolda muvaffak olmak ve istiazenin bereketinden hissemend olup, bu eseri tamamlıyarak halkımıza sunmaktır.
TANR I BUYRUĞ U KUR'AN- I KERÎMİN TERCÜM E V E TEFSİR İ Esirgeyen, bağışlayan Allah adiyle başlarım.
SÛRE: 1 FATİH A SÛRES İ (Mekkede nazil olmuştur.
7 âyettir.) Konusu: Fatiha sûresinin konusu, Allaha harr.d-ü senadır.
Ve Allaha hamd-ü sena eden her kulun en samimî dileklerini, en yüksek özleyişlerini ifade ile.
bunların gerçekleşmesi için Allahın yardımını niyaz etmektir.
Sûre, yedi âyetten ibareitir ve Mekke'de nazil olan ilk sûreler arasındadır.
Mekke devrini beş
BÖLÜMe ayıranlar Fâtİha'yı İlk
BÖLÜMde nazil plan sûreler arasında sayarlar.
Müsteşrikler içinde W.
Miur.
Fâtiha'nın Alâk sûresinden de evvel nazil olduğunu iddia ederse de, bu iddiası esassızdır.
Muhakkak olan nokta.
Fatihanın ilk nazil olan sûreler arasında bulunduğudur.
Sûrenin başındaki BESMELE, Kur'anın dokuzuncu Tevbe sûresinden başka her sûrenin başında görülür.
Fakat Besmele.
Kur'anın yirmiyedinci Nemi sûresinin içinde de geçtiği için kitabımızda yüz on dört defa tekerrür elmekledir.
«Esirgeyen, bağışlayan Allah adiyle» manasında olan Besmele, her müslümanın, her meşru işe başladığı zaman söylediği mübarek bir sözdür ve onun o işe, en iyi niyetle, en hayırlı istekle el koyduğunu, o işi başarmak azmiyle hareket etliğini anlattıktan başka, onun esirgeyen ve bağışlayan Allaha dayanarak o îşde muvaffak olmayı Allahtan dilediğini de belirtmiş olur.
Allhın isimleri: * Besmelede Allahın üç ismi zikrolunmaktadır: Birincisi, Allah ki bütün varlıkları vareden ulu, yüce Tanrıdır.
İkincisi, Banman ki esirgeyen diye tercüme ediyoruz.
Bundan murad, Allahın o rahmet ve muhabbetidir ki kulu yaratmadan, önce, onun yaşamasına, yetişmesine, gelişmesine velhasıl yaratılmasının bütün gaye ve hikmetini gerçekleştirmesine yardım edecek, onun her ihtiyacını karşılayacak her şeyi, mahza rahmet ve inayeti dolayısiyle vücuda getirerek kulu, her sıkıntıdan ve her eziyetten korumuş ve esirgemiş, onun aklini ve gücünü kulla1 Besmele: narak her dilediğine nail olmasını sağlamıştır.
Üçüncüsü, Rahim'dir ki, bağışlayan diye tercüme ediyoruz.
Bundan da murad, Allahın o rahnı^lidir ki, her çalışan, kulu mükâfatlandırır, onun çalışmalarını başarı ile taçlandırır, çalışmalarını verimleşlirersk onu kal kat sevindirir.
Besmelenin feyizleri: Besmeleyi bu anlayışla okuyarak işe başlayan her müslüman, Allahın rahmanlığından faydalanmak için Allahın tabiat âlemine serdiği sayısız nimetlere bakarak bülün bunların kendi istifadesine hizmet etmesi için beşerin bilgi ile cihazlanmış, beşerin tecrübelerle zırhlanmış olması gerekleştiğini, bütün beşer bilgisinin Allahın rahmanlığından bir zerre olduğunu ve onun bu zerredeki sayısız, feyizlerden faydalanmak durumunu aşamadığını anlar, Allahın rahmanlığına sığınarak, bu sayısız feyizlerden hissemend olmayı diler.
Sonra, onun bülün nâçiz çalışmalarının da ancak Allahın rahîmliği sayesinde yeni ufuklar açmağa yardım etliğini kavrayarak, bu bağışların bütün kaynağı olan Allahı anmış olur.
Her müslümanın, her işe Besmele ile başlamasının hikmeti buduı ve Hazreti Peygamberin: «Besmele ile başlanmayan her önemli iş, aksaktır." buyurmasının sebebi budur.
Fatihanın ruhu : Sûrenin kendisine gelince, baştanbaşa duadır ve dünyanın başka bir dininde -eşine rastlanmayan değer vc yükseklikte bir duadır.
Her müslüman, ibadet ederken namazının her rekâtında Fatihayı okur.
Alalarını anarak onlara rahmet okudukça, ruhlarına bir Fatiha ihda etmekle ödevini tamamlar.
Dua ve niyaz ettikçe, bütün düa ve niyazlarını Fâiiha ile tekmiller.
Elhasıl Fatihanın islâm hayatındaki mevkii çok önemlidir; onu okuyan her insan, çok büyük maksatları gözetir ve bu maksatları gerçekleştirmek yolunu îulan bir kimse olduğunu belirtmek ister.
Sûrenin tefsiri sırasında bülün bunları açıklıyacağız.
Burada sûrenin hususiyetlerini göstermek daha isabetli olur.
Fatiha, Hıristiyanların gündelik duasına hiçbir veçh ile benzemez.
Hıristiyanlar, gündelik dualarında.
Cenabı Haktan gündelik ekmeklerini dilerler ve ilâhî cıelekûîun gelmesi için yalvarırlar.
Fatihayı okuyan müslüman ise ilâhî meîekûlun yeryüzüne yayılmış olduğuna ve kendisinin de bu melekûl içinde bir vazife sahibi bulunduğuna inanır.
Çünkü, ilâhî melekûl, Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa'nın kudumiyle yeryüzünde kurulmuştur ve Fatihayı okuyan her müslüman.
bu kuruluşu kutladıktan başka bu ilâhi melekûl içinde lâyık olduğu mevkii alarak onu temelleştirmek için çalıştığını ve çalışmak islediğini anlatır.
Hazreti İsa (aleyhisselâm) da: «Allahın melekûtu yaklaşmıştır.» [1] demekle bu müjdeyi vermiş ve bu müjde.
Hazreti Muhammed Mustafa efendimizin kudumiyle tahakkuk etmiştir.
Fatiha, bir düa olmak itibariyle az evvel işaret ettiğimiz gibi başka hiçbir din kitabında eşine rastlanamıyacak eşsiz bir duadır ve bu bakımdan Kur'anda da, en ön safı tutmakladır.
Onun ilk üç âyeti Allahın, ilk dört büyük vasfını anlatır.
Bunların birincisi, Allahın REBBANIYET'İ, yani Allahın.
bütün yarattıklarını görüp gözeten, yaşatan, besleyen, geliştiren, bir gayeye yönelten ve onlara bu gayeyi [1] Markos İncili, birinci bab, âyet 15.
gerçekleştirecek kuvvet ve kabiliyeti veren ierbiyeciliğini anlaiir.
Allah, yaratan bir mürebbidir.
Onun terbiye ettiği bütün mahlûkat ona muhtaçtır.
Onun, vazet-t mek kudreti.
Onun yaşatmak, devam ettirmek, gayeye kavuşturmak, maksadı gerçekleştirmek yolundaki kudretinin kaynağıdır.
Onun için O, herşeyden önce RAB dır.
Yaratan ve terbiye eden Allahtır.
ikincisi Rahman'dır ki Besmeleden bahsederken onun ne demek olduğunu anlatmış bulunuyoruz.
O, bütün yarattıklarını esirgeyen, hepsini Rebbaniyetinin bütün hikmetlerini gerçekleştirecek rahmeileriyle kucaklayan ulu Tanrıdır.
Üçüncüsü: Rahîm'dir ve Besmeleden bahsederken onun d^t manasına işaret etmiş ve onun da ilâhî rahmetin daha başka bir tecellisi olduğunu göstermiştik.
Bu da Allahın rahmetini bütün müstehak olanlara ayrıca amelleri mukabili ihsan eden Mevlânın apayrı bir rahmet sıfatını temsil eden bir ismidir.
Yani, kulları onun terbiyesini alır, onun nimetlerinden faydalanarak yaşar ve yaşayışlarını doğrultarak onun terbiyesini verimleştiıir, O da bu verimleri bereketlendirir, mükâfatlandırır, çünkü Onun Tanrılığı kahr ve ceberut Tanrılığı değildir, rahmet ve ihsan Tanrılığıdır.
Rahmet ve ihsan yolunu tutanlar, nail oldukları r.ahmeî ve ihsanın daima arttığını görürler.
Bu rahmeti kazanmak, çalışmağa bağkdır.
, Dördüncüsü, din gününe malikiyeîlir.
Din günü, hesap günü, mükâfat günü, ceza günü yani her insanın yapmış olduğu herşeyin, her iyiliğin ve her kötülüğün karşılığını göreceği gündür.
O günün mutlak âmiri ve mutlak sahibi Odur, o yüce Tanrıdır.
Âmirdir, sahiptir, kısası padişahtır; çünkü hesap vermez, hesap sorar.
Hesap vermezliği, kahr ve ceberut eseri değil, merhamet ve ihsan gereğidir.
Çünkü O, suçluyu bağışlar, suçsuzu ağırlar ve rahmeti her hesaptan üstündür.
Mutlak amirliği, adalet kaydından fazla, rahmet ve ihsanına bağlıdır.
Fatihanın ilk üç âyeti, Allahın bu isim ve sıfatlarını anlatarak bütün .hamdü senanın bu Allaha yaraştığını bildirir, daha sonraki dört âyetle, insan ruhunun en samimî dileklerini ve en yüksek özleyişlerini anlatarak, bunun mahza Allaha kulluk etmekten ve Allahtan yardım dilemekten ibaret olduğunu ve Allahtan istenecek en büyük yardımın dosdoğru yola iletilmeyi niyaz etmek olduğunu açıklar.
Çünkü bu dosdoğru yol, Allahın nimetine eren, gadaba uğramayan, şaşırmayan ve sapmayan kimselerin yoludur.
Ve bu yolda yürümek, insanların ve in- ' sanlığın en yüksek gaye ve hedefidir.
Bütün bahtiyarlık, bu yolda yürümektedir.
Ve bu yol doğruluk ve doğrular yoludur.
Doğruluk ve doğru yol : Bütün Tanrı Buyruğu, doğruluğa en büyük önemi verir.
Onun nazarında, bu hayal içinde en büyük gaye, doğruluktur ve hayat ancak doğru yol sayesinde, Allaha da, istenilen ve murad edilen bahtiyarlığa da kavuşabilir.
«Tanrı Buyruğu» doğruya bu kadar önem verdiği halde iyiyle ve güzele, ayni değeri vermez mi? Elbet ki verir, fakat onun doğruya verdiği değerde bir başkalık ve üstünlük vardır.
Çünkü beşerin bu en yüksek mefhumlarına hayat üfüren ve onlara bu dünya içinde yaşamak imkânım veren, diğer mefhumların ruhu mesabesinde olan «doğru» dur ve doğruluktur.
İyi ve güzel mücerret bir mefhum olarak cansız kalabilir.
Belki de iğfal vasıtaları olur.
Güzelin cazip fitnesi, nelere sürüklemez ve iyinin riyası ne yaman fesatlar doğurmaz.
Fakat doğru, daima doğrudur.
Güzelin doğrusu, seciye kazanır, iyinin doğrusu samimiyet yaşatır.
Güzel ve iyi ancak doğru sayesinde yalnız hakiki ve hayatî mana ve değer kazanmakla kalmaz, üstelik kudsiyet ve ulviyet şahikalarına tırmanır ve hepsi burada birleşerek ayni manayı alır.
Doğruyu deneye deneye seçer ve öğreniriz.
Onda mutlaka bir amelî, bir yaşa¬ /an cephe vardır ve onun için bizim kitabımız evvelâ doğruya değer verir ve onun da dosdoğru olmasını ister.
Çünkü herşey onun sayesinde nefes alır ve hayatî bir değer kazanır.
İyi ile güzel de öyle! Mademki doğru, herşeye nefes ve hayat veriyor, herşeyi hayat yolunda yürütüyor, ona en büyük önemi vermek, Kur'anın mucizeleri arasında sayılmak icap eder.
Çünkü bu büyük dersi ondan alıyor ve doğruluk esasının, her essatan üstün olduğunu ve bu üstünlüğü ona vermenin gerekleşiiğini ondan öğreniyoruz.
Doğru, bizim maddî, manevî ve ahlâkî varlığımızın temelidir ve hedefidir.
Çünkü yaşayışımızda dosdoğru yolu tutmakla, inandığımız ilk hakikat, mutlaka yolun sonuna ve yokuşun tepesine varacağımızdır.
Varmazsak ta, yolda ölmek şerefini kazanır ve gerçekler zümresine katılırız.
Fakat Allahın lütuf ve inayeliyle yolun sonuna ve şahikanın tepesine varmak mukadderdir.
İşte Fatihanın bize anlattığı budur ve biz bütün bu manaları hissederek, bu manaları gerçekleştirmekle mükellef olduğumuzu, bu manaları gerçekleştirmekle hakikî insanlığı yaşattığımızı anlayarak hareket etmek ve neticede, hoşnud olmak ve Allahın hoşnutluğunu kazanmak isteriz.
Fatihanın isimleri: Fatiha, bu önem ve değeri haiz olduğu için ona birçok isimler verilmiştir.
Kur'anda ondan »Seb'i mesanîn yani daima tekrarlanan yedi âyet diye bahsolunur.
[1] Hazreti Peygamber ondan şu şekilde bahseder:.
«Hiçbir namaz, Fâtihasız lamam olmaz» [2] onun için Fatihaya «SÜRE-TÜS SALÂT» yani «Namaz sûresi» de denilir.
Ona «Dua sûresi» de denilmektedir.
Çünkü baştanbaşa dua ve niyazdır.
Fatiha, bülün Kur'amn zübdesi olduğu için ona «Ümmü-1 Kur'an» yani «Kur'anın temeli diyenler de vardır.
Hadisi şerifte de ondan bu isimle bshsolunmaktadır.
Ona.
Hamd sûresi.
Şifa sûresi.
Esas (Temel) sûre.
Şükür sûresi diyenler de vardır.
Verdiğimiz izahlar, bütün bu manaları anlatmaktadır.
[1] Hicr sûresi, âyet 87.
[2] Sünen, Ebu Davud, Cami, Termizî.
Bismi 'llâhi'rrahmani 'rrahim ! Esirgeyen , bağışlaya n Tanr ı adiyl e başlarım .
Meal-i Kerimi: 1 — Bütün Hamd (1) O Allaha (2) (fa" bütün) âlemlerin Rabbıdır.
(3) 2 — Rahmandır (esirgeyendir), Rahimdir (bağışlayandır).
(4j 3 — Din gününün (5) sahibidir.
4 — Yalnız Sana kulluk ederiz (6) ve yalnız Senden yardım dileriz.
(7) 5 — Bizi dosdoğru yola ilet.
(8) 6 — Nimetine erenlerin, (9) 7 — Gadaba uğramayanların ve sapmayanların dosdoğru yoluna! (10) [1] Bu sûre hamd ile başlar.
Hamd'i öğmek diye tercüme edersek yanılırız.
Çünkü öğmek «medih» etmektir.
İnsan, diriyi de, ölüyü de hattâ taşı toprağı da medheder.
Meselâ güzel bir inciyi görür ve onu medhedersiniz.
Fakat ona hamdedemezsiniz.
Medhettiğiniz kimsenin bir insan olduğunu farzedelim.
O insandan iyilik görseniz de görmeseniz de onu medhetmeniz mümkündür.
Fakat bir insana hamdedebilmek için, ondan mutlaka iyilik görmüş olmak icabeder.
Körükörüne medhetmek, dalkavukluktur ve bu yüzden çirkindir.
Fakat hamdetmekte dalkavukluktan yahut çirkinlikten eser yoktur.
Medholunan bir kimsenin olsa olsa bir I veya birkaç fazileti medhedilir ve bu yolda sözler söylenebilir.
Fakat hamdetmekten maksat, muayyen bir fazileti öğmektir ve bu fazilet, in'am ve ihsan faziletidir.
Hamdetmek ile medhetmek (yani öğmek) arasındaki fark budur.
Hamdetmek yerine şükretmek dersek yine yanılırız.
Çünkü, biz, ancak kendimize erişen bir iyiliğe karşı şükreder veya teşekkür ederiz.
Hamdetmek için iyiliğin bize erişmesi gerekli değildir.
İyiliğin başkasına erşmiş olması da hamdetmeğe vesile teşkil eder.
Demek ki medhetmek, şükretmek te hamdetmenin yerini tutmaz.
Fakat işin daha derin cepheleri de vardır.
Bir diri de, bir ölü de medholunabilir.
Yaptığını kendi isteğiyle yapanı da kendi isteğiyle yapmayanı da medhetmek mümkündür.
Cenabı Hakka karşı ise yalnız hamdedilir.
Çünkü, Cenabı Hak yalnız diridir, ve yaptığını isteğiyle yapan bir" varlıktır.
Siz Allaha hamdetmekle Onun «faili muhtar» yani yaptığını isteğiyle yapan müteâlî bir varlık olduğunu da tanımış oluyorsunuz.
Allaha hamdetmenin, Allaha şükretmeğe üstün olduğu da böylece anlaşılır.
Şükretmek, size erişen bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır.
Hamdetmekle, nimet ister size, ister başkasına erişmiş olsun hamde lâyık olan Allahı öğmüş ve şahsınız namına Allaha hamdettikten başka Onun nimetine nail olan bütün varlıklar namına da ayni vazifeyi ifa etmiş olursunuz.
Siz «Elhamdü lülâh» demekle, hamdolunmak Allahın hakkıdır, çünkü nimetlerinin bolluğu ile ve kullarına karşı çeşit çeşit lûtuflariyle hamdi haketmiştir, demiş oluyorsunuz.
Hamd yalnız Ona yaraşır ve başka hiçbir varlığa yakışmaz.
Çünkü her nimeti veren Odur, ve verdiği hiçbir nimeti, bir karşılık bekliyerek vermemiştir, Onun nimetleri, hâlis muhlis ihsandır.
Ve onun için hamd, yalnız Ona yaraşır.
Onun her ihsan ettiği nimet, Onun eseridir.
Ve Onun yarattığı her nimet, mutlaka bize bir fayda verir, mutlaka zarar vermez, ve mutlaka ardı arası kesilmez.
Nimetin bu şartları haiz olanını yaratmak, yalnız Allaha mahsus olduğu için biz de yalnız Ona hamdederiz.
Ona hamdederiz, fakat nimetlerinin de şükranını edadan âciz olduğumuzu bilerek hamdederiz.
Çünkü Onun nimetleri o kadar çoktur ki bunları aklımızla da, gönlümüzle de kavramaktan âciz kalırız.
Ve ancak Onun bize verdiği kudret derecesinde Ona hamdederiz.
Ona hamdettiğimizi söylemekten maksadımız, bize her nimeti veren Allahın kemâl, celâl ve cemâl sıfatîariyle vasıflanan bir varlık olduğunu tanımak ve Ona karşı duyduğumuz şükranı, gönlümüzün bütün coşkunluğunu anlatan kelimelerle ifade etmektir.
Gücümüz buna yettiği için bu kelimeleri kullanıyoruz.
Yoksa, bu kelimelerin dahi Onun nimetlerine denk olduğunu iddia etmiyoruz.
Böyle bir iddiadan o kadar uzağız ki uzaklığımızı da kelimelerle ifadeden âciziz.
Yoksa şükranımız, bir çeşit müşriklik olurdu.
Çünkü Allanın nimetlerine denk olmak iddiasında bulunurdu.
Buna ise imkân yoktur.
Ve biz hiçbir vakit hamdimizi ve şükranımızı, onun nimetine denk tutmak gibi bir günahı işlemeyiz.
Bizim hamdimiz ve şükranımız, kendi içimizden fışkıran bir vazife hissidir.
Ve biz bu vazifeyi, aczimizle birlikte elimizden geldiği kadar yaparız.
Yoksa bütün kudret ve kuvvetimiz bu vazifenin edasına imkân bulamaz.
Fakat bu aczimiz de, şükranımızı ifadeye yardım ettiği için onunla teselli buluruz.
Biz hamdetmekle maziye de, istikbale de bağlantısı olan bir harekette bulu¬ r nuruz.
Yani geçmişte Allahın nail olduğumuz lûtuflarına hamdettiğimiz gibi gele- çekte de nail olacağımız ihsanlarına şükretmiş oluruz.
Geçmişte nail olduğumuz nimetler, bizi itaate teşvik eder ve biz bu nimetlere şükretmekle aklımızı da, gönlümüzü de onun yeni nimetlerini karşılamak için açarız.
Hamdimiz, maziye bağlantısı yüzünden, cehennem kapılarını kapar, istikbale bağlantısı yüzünden yüzümüze karşı cennet kapılarını açar.
Mazi ile alâkası bakımından, Zatı Kibriya ile aramızda gerilen perdeleri kaldırır, istikbale taallûku bakımından, gözümüzün önünde marifet (marifetullah) kapılarım açar.
Kibriyanın celâline nasıl payan yoksa, kulun da Allahı tanımak yolunda aşacağı derecelerin sonu yoktur.
Ve bütün bunların anahtarı Allaha Hamd etmaktir.
Fakat hamdetmenin yerini bilmek de var ki apayrı bir temsil ile izah edebiliriz: rdeseledir.
Bunu şu Evliyadan Sırrıyüs Sakatî, «Ben, der, bir kere hamdetmek yüzünden ctuz yıldır tevbe ediyorum, istiğfar ediyorum.» Niçin? Demişler.
Anlatmış: «Bağdatta yangın olmuş, evler, ve dükkânlar yanmıştı.
Derken bana, dükkânımın ye.nmadığmı bildirdiler.
Ben de hamdettim.
Hamdetmemin manası, sevinmekti, âlemin dükkânları yandığı halde benimkinin yanmaması yüzünden hoşnut olmaktı.
Halbuki dindaşüğm ve mürüvvetmendliğin hakkı sevinmemekti.
Bu yüzden otuz yıldır, o günkü hamdimderı dolayı tevbe ve istiğfar ile meşgulüm!» | Demek ki yerinde hamdetmek icabeder.
Yani dünya nimetlerinden fazla din nimetleri, maddi nimetlerden fazla manevî nimetler yüzünden hamdetmek gerektir.
O halde hamdin hakikati nedir? Yalnız "Allaha hamdolsun» demek midir? Hayır.
Allaha hamdetmek, bize her iyiliği, her nimeti ihsan eden Allaha karşı, bu ihsan ve in'amı yüzünden yalnız sözle değil fiil ile de ta'zim etmektir.
Bu fiil, kal? ile, dil ile, âzâ ile yapılabilir.
Kalp ile yapılanı, .Allahın kemal ve celâl sıfatlarını duymak ve tatmaktır.
İtikad etmektir.
Dil ile yapılanı, bu kemal ve celâl sıfatlarını anlatmaktır.
Âzâ ile yapılanı, bunları, bu kemal vs celâl vasıîlariyle vasıflanan Kibriyanın yolundan ayırmamaktır.
Demek Hamd, yalnız dil ile yapılan bir şey değil, gönül ile, onunla beraber bütün âzâ ve cevarih ile ifa edilen bir vazifedir.
Bu vazifenin ifasından maksat nedir? Cenabı- Hakkın herhangi bir lütuf ve ihsanını karşılıksız bırakmamak mı? Cenabı Hak her hamdü senadan müstağni olduğuna göre ona hamdetmekle meşgul olmak, boşuboşuna uğraşmak değil mi? Hamd ile meşgul olmak, asıl nimetleri ihsan eden Allahı düşünmekten alıkoymağa sebep olmaz mı? Allaha hamdetmekten maksat bunların biri değildir.
HamdJ bir nimete karşılık değildir.
Hamd, sizin nimet içinde yaşamaktan dolayı içinizden coşan şükrandır.
Siz sağlam fıtratlı bir insansanız vicdanınız ve maneviyatınız sağlam yapılı ise siz bunun içinizde kaynadığım hissedersiniz ve sizin içinizde kaynayan bu his, sizi bütün varlıkları vareden Mevlâya kavuşturan en samimî bağlantı olur.
Bu bağlantının kuvveti, dilimizin gönlümüzle, gönlümüzün bütün âzâ ve cevarihimizle hemahenk olarak hamd vazifesini ifa etmesiyle kendini gösterir ve yaşatır.
Yani hamd, bir terbiye kaynağıdır ve insanın Tanrısına karşı duyduğu terbiyenin ana kaynağıdır.
Onu hissetmek, var olduğunu ve varlığını çevreleyen nimetleri hissetmenin ilk neticesidir.
Bunu fuzulî bir his, yahut bunu Allahın nimetlerini ödeyen bir karşılık saymak için terbiye hissinden mahrum olmak lâzım- dır.
Biz ise bu terbiye hissinden mahrum değiliz.
Biz bu terbiye hissini, geliştirmek isteyen ve Allaha hamdettikçe bu hissin içimizde daha fazla kök saldığını duyan insanlarız.
Hamdin manâ ve mahiyeti bu merkezdedir.
Bütün bunlara bir de şunu ilâve edelim ki biz birçok dilleri araştırdık ve «hamd» in karşılığını aradık.
Hiçbir dilde »hamd» in tam karşılığını bulamadık.
Bu da hamdin Kur'an ıstılahlarından ve ehli islâma mahsus nimetlerden biri olduğunu göstermektedir.
Bu yüzden de AU laha hamdolsun.
[2] Eserin giriş kısmının ikinci
BÖLÜMünde islâm nazarında Allahın nasıl telâkki olunduğunu ve Kur'anın bunu nasıl anlattığını izah etmiş bulunuyoruz.
Sahife LXXXI den XCVII ine kadar bu bahis tetkik olunmuştur.
Burada yalnız şunu söylemek isteriz: Allah, bizce Tanrının has ismidir.
Bu isim, hiçbir puta takılmamıştır ve bu isim Kur'anda 2799 kere tekerrür eder.
Hakikî halik Odur, hakikî rezzak Odur.
Onun bütün sıfatları Allah isminde toplanır ve bu isim onların hepsini ifade eder.
Allah mukabilinde «Tanrın kelimesini kullanmak doğru değildir.
Çünkü Tanrı, mabud, ilâh mukabilidir.
Meselâ, müşrikler, birçok tanrılara taparlardı, diyebiliriz.
Yahut Çinlilerin tanrıları şunlardı, Hindlilerin tanrıları da şunlardı,'demek mümkündür.
Fakat «Allah» lâfzı bu şekilde kullanılamaz ve kullanılması doğru değildir.
Nitekim bizim büyük ve ölmez lâhutî şairimiz Süleyman Dede Mevlidine şöyle başlamıştır: Allah adın zikridelim evvelâ Vacib oldur cümle işde her kula Yoksa, «Tanrı adın zikredelim evvelâ» diyebilirdi.
Onun aradaki farkı bütün inceliğiyle ve bütün değeri ile anladığını gösteren bir misal, daha sonraları: Birdir Allah andan artık Tanrı yok demesi ve «Tanrı» kelimesinin mabud, ilâh manasında geldiğini vuzuh ile belirtmesidir.
Yukajıda hamd kelimesinden bahsederken, bunun hiçbir yabancı dilde karşılığını görmemiş olduğumuzu söylemiştik.
Allah kelimesi ile de durum ayni merkezdedir.
Yabancı dillerde «Allahtan başka Tanrı yok» yerine «Tanrıdan başka Tanrı yok» demek zorunda kalıyorlar, ingilizler ise «There is no God but Godj» diyorlar.
Yani Tanrıdan başka Tanrı yok demekle kalıyorlar.
Fransızlar da öyle.
Onlar da ayni şekilde hareket ediyorlar.
Çünkü hakikî mabudu ifade edecek, cemedilmiyecek bir kelimeleri yoktur.
Halbuki «Allah» böyledir.
Allahlar denilemez; ilâhlar denilir.
Çünkü Allah birdir ve biricik mabud O'dur.
Beşer, nelere tapmamıştır ve neleri tanrılaştırmamı ştır.
Fakat bunların üzerinde durmamıştır.
Belki hepsinden caymış, eski ilâhlarının yerine başkalarını koymuştur.
Su var ki beşer ne yaparsa yapsın ve Allahtan gayri neye taparsa tapsın bütün bunlar Allahın şanına halel getirmez ve beşer hesabına da bir doğru hareket ifade etmez.
Allah, bütün varlıkları vareden, hakikî mabud olan, münezzeh ve yüce varlıktır.
Tafsilât isteyenler yukarıda işaret ettiğimiz sahifelerimize müracaat edebilirler.
[3] Rab, aslında terbiye manasında masdardır, mübalâğa kasdiyle mürebbiye ıtlak olunur, ve terbiyenin bütün gereklerini haiz en mükemmel mürebbi manasını ifade eder.
Terbiye herşyi adım adun kemaline eriştirmek, adım adım bütünle- mektir, (Tac-ül Arus).
Yani terbiyede bir şeyi en iptidaî durumundan alarak en son kemaline erdirmek manası vardır, tmam Ragıba göre Rab kelimesi, bir şeyi bütünlüğüne, kemaline varıncaya kadar onu her safhadan geçirecek tarzda terbiye etmeyi tazammun eder.
Onun için Rab, bütün varlık âlemini icad edendir, ve bundan varlık âlemine yalnız beslenme vasıtalarını veren değil, fakat herbirine de peşinden kabiliyet veren, ve bu çerçeve içinde onun kemaline ermesini sağlayan Tanrı, demektir.
Onun için «Rab» kelimesini, daha başka bir kelime ile tercümeye imkân bulamadık.
Zaten tercümeye de lüzum yoktur.
Çünkü bütün Türk milleti Onu «Rab» diye anar.
Ve »Rabbim» der.
«Mar-ı serma dideye «Rabbim» güneşi göstermesin» mısraındaki «Rabbim» halis muhlis türkçedir ve Türk ruhunun en samimî ifadesidir.
Türk .-Ya Rabbî!» diye dua eder.
Ve «Ya Rabbî» dediği zaman ruhunun bütün inanını haykırır.
Onun için Rab' kelimesini de Tahrı diye tercüme etmek doğru değildir ve lüzumsuzdur.
Rab kelimesinin manasın; anladıktan sonra «âlemlerin Rabbi» tâbirinin manası ile karşılaşmak icap eder.
«Âlemler» den maksat nedir? Her âlem, hilkat bütününün bir
BÖLÜMüdür ki âlem olmak ve esas itibariyle «ilm» köküne dayanmak itibariyle ona dair bir şeyler bilmek gerektir.
Onun için âlemler milletler manasına gelebilir.
Nitekim Bakara sûresinin 47 inci âyetinde bu manadadır.
O halde «Rabb-el âlemin» «yeryüzündeki bütün milletlerin Rabbı» manasında tercüme edilmek icap eder.
Bu da, islâm nazarında Allahın herhangi bit millet veya kabilenin Allahı olmıyarak bu dünyadaki bütün "milletlerin Allahı olduğunu, bütün milletlerin bu bakımdan ancak eşitlik iddia edebileceklerini ve başka bir şey iddiasına imkân bulunmadığını belirtir.
Allah nasıl «Rabb-el-âlemîn» ise yani bütün milletlerin ve insanların Rabbı ise.
Hazreti Peygamber de «Rahmeten lil-âlemin» yani bütün milletlere rahmet olmak üzere gönderilmiştir, ve onun için islâm dini, bütün dünya milletlerinin asıl dinidir ve hepsinin umumî dini olacaktır.
[4] Rahman ve Rahîm'in ne demek olduğunu, Fatihanın mukaddimesinde anlatmış bulunuyoruz.
Bunların manaları için 4 ve 5 inci sayfalara: bakınız.
[5] Din günü, hesap günü, karşılık görme günü, iyinin kötüdön ayrılma günü, iyilerin mükâfata erme, kötülerin cezaya çarpılma günüdür.
O günün mutlak âmiri, mutlak sahibi, mutlak hükümdarı, demindenberi sıfatlarını tadat ettiğimiz, yücelerden yüce Tanrıdır.
Fatiha sûresine tahsis ettiğimiz mukaddimede belirttiğimiz gibi Onun amirliği ve sahipliği merhamet ve ihsanını belirtmeğe hizmet eder.
Onun her günü, bir din günüdür, bir hesap günüdür, ceza ve mükâfat günüdür ve her gün her ferd, her yaptığının karşılığını hemen görür.
Sıhhatinde, servetinde, şöhretinde, elhasıl yaptığı iyilik veya kötülüğün tesirine göre yaşayış tarzının bir safhasında onun mukabili ile karşılaşır.
Kötülük yapan kimse bunun farkına varmazsa, sebebi, yaptığının karşılığını görmemesi değil, iç gözünün] körlüğü yüzünden neye uğradığını anlamamasıdır.
İyilik eden kimse ise yaptığı iyiliğin karşılığını vicdaniyle, iz'aniyle hisseder ve onun feyz ve bereketinden hayatında hissemend olur.
Ferd için bu, böyle olduğu gibi" milletler için de böyledir.
Onlar da yaptıkları iyiliklerin ve kötülüklerin karşılığını hemen görürler ve ona göre ya bahtiyar yaşarlar, yahut bedbaht olurlar.
Bütün insanlık ta böyledir.
O da yaptığının karşılığını görür ve ona göre ceza veya mükâfat ile karşılaşır.
Fakat dünya hayatının her gününe ait bu hesaptan ayrı bir hesap günü daha vardır ki orada bütün hesaplar toptan görülür.
Mademki her insan mes'uldür ve insan mes'uliyetini idrâk etmekle, mes'uliyetinin gereklerine saygı göstermekle ^nsandır, o halde bu mes'uliyetin hesabını vermesi de mukadderdir.
Onun için Cenabı Hak evvelâ bize bütün âlemleri kucaklayan rabhğından, (mürebbiliğinden) rahmet ve muhabbetinden bahsetmiş, sonra başıboş gezmediğimizi, mes'ul olduğumuzu, ve hesaba çeldleceğimizi anlatmış, mes'uliyet ve hesap yükünü taşıdığımızı unutmıyarak rahmetlerine, nimetlerine lâyık olmağa çabşmamızı, huzuruna temiz bir defterle, sağlam ve şerefli bir -hesapla çıkmamızı istemiştir.
Rablığını, rahmanlığını, rahımliğini, hesap gününe hâkimiyetini böylece anladığımız ve böylece öğdüğümüz, bütün şükranlarımızı huzuruna serdiğimiz Hâlikimize karşı vazifemizi daha sonraki âyetler anlatıyor.
[6] Kulluk, Allahın ululuğunu duyarak, rahmetinin genişliğini ve nimetlerinin sonsuzluğunu sezerek Ona karşı şükran hislerimizi ifadedir.
Bu bir kutsal vazifedir ve biz bu vazifeyi başarmakla bizi yaratan ve herşeyi ihsan eden Allaha karşı duygularımızı belirtmiş olduktan başka ruhumuzu tasfiye elmiş, taşıdığımız mes'uliyetin gereklerine daha fazla kolaylıkla uymağa, vazifelerimizi daha fazla severek yapmağa, iyilikten daha fazla hoşlanmağa, kötülükten daha fazla tiksinmeğe alışmış oluruz.
İbadetle Allaha karşı şükranımızı ifade ederek nankörlüğün her çeşidinden korunduğumuz gibi bu sayede ahlâkımızı da doğrultur, fazilet hissimizi de besler ve geliştiririz.
Fakat ibadetimizin asıl hedefi, Allahın hoşnutluğudur.
Biz yalnız Ona yönelir, v e yalnız Ona kulluk ederiz.
Başka hiçbir varlığı Ona eş, ortak katmayız.
Başka hiçbir varlığı Onun payesine yüceltmeyiz.
Başka hiçbir varlığa Ona yaptığımızı yapmayız.
İbadetimiz, yalnız Ona karşıdır ve Onun gaynsına asla baş eğmeyiz.
Çünkü Ondan başkasına baş eğmek insanlık şerefimizi alçaltır, insanlığımızı bizim gibi yaratılan şeyden daha alçak görmeğe sebep olur.
Buna asla razı olmadığımız ve insanlığımızın şerefini alçaitmak değil, daima daha fazla yükseltmek istediğimiz için yalnız Allaha kulluk eder ve başka hiçbir şeye, hiçbir kimseye, hiçbir varlığa baş eğmeyiz.
Herne değerde olursa olsun maddeye tapmayız.
Çünkü madde bizim kullandığımız, işlediğimiz, neye yararsa ona göre ihtiyacımızın emrinde bulundurduğumuz birşeydir.
Bizim aklımız, gücümüz, bizim insanlık şerefimiz, ondan üstündür.
Bu böyle olduğu için ibadetimizin ve bütün kulluğumuzun biricik hedefi, Allahın rızasıdır.
Başka herhangi bir şeye tapınmayı zillet sayar, ve yalnız Allaha ibadet etmek sayesinde bütün hürriyete I kavuştuğumuzu hissederiz.
Allaha kulluğumuzun temeli de hürriyettir, asla esaret değildir ve olamaz.
Kulluğu yalnız Allaha etmenin de manası budur.
[7] Yardımı yalnız Allahtan istemenin manası da Allahın bize ihsan ettiği dimağ, kalp, vicdan kuvvetlerine, maddi ve manevî her gücümüze güvenerek çalışır çabalarken bu kuvvetlerin sağlanmasını, bu kuvvetlerin lâyıkiyle çalışıp beklenen neticeyi vermesini, bu kuvvet kaynaklarının sonsuz birer hazine gibi verimlileşmesini Allahtan niyaz etmek ve bu yolda her yardımı Ondan beklemektir.
Her yardımı, yalnız Allahtan dilemek iki hakikati tazammun eder.
Birincisi: Yapılması gerekleşen iyi ve faydalı işe teşebbüs etmek ve bu işleri başarmak için her gayreti sarfetmek, ikincisi: İşleri gayesine vardırmak için Allahtan yardım dilemek ve sarfolunan gayretlerin boşa gitmemesi için Ona yalvarmak.
Yani biz, evvelâ kendi gücümüzü maddî ve manevî bütün kuvvetlerimizi seferber eder, sonra bu kuvvetlerin bütün yaratıcı çalışmalarını verimlileştirmek İçin Allaha yalvarırız.
Allahı bu tarzda anan, öven ve yalnız Ona yönelen, Ona kulluk eden, yalnız Ondan yardım dileyenlerin hedefe varmalarını sağlayacak imkân ise daha sonraki âyette anlatılıyor.
[8] Çalışanların, çabalayanların, bir gaye veya hedefe varmak isteyenlerin isteklerini gerçekleştirecek bir şey varsa, o da bir yolu tutup yürümek ve ilerilernektir.
Fakat bu yol hangi yoldur.
Kur'an, bunun dosdoğru yol olduğunu anlatıyor.
Fâtihamn mukaddimesinde bu dosdoğru yolun mahiyetini anlatmış bulunuyor.
Bu yol hakikî hayat yoludur.
Şaşmayan, sapıtmayan, ve baştan çıkarmayan, bilâkis hedefe varan en doğru ve en kısa yol, bizim yolumuzdur.
[9] Daha yukarıda bahis konusu ettiğimiz yol, Allahın nimetine erenlerin yoludur.
Dünya dünya olalı Allahın nimetine eren insanlara şahit olmuştur.
Fakat hepsinin yolu, dosdoğru yoldur, hayat hâdiselerini ve tecrübelerini deneyerek ve tadarak onun doğruya dayandığım görüp anlayan ve bu yolda yürüyen kimselerin hepsi de bu âyetin şümulüne dahildirler ve bunların hepsi de örnek sayılmağa lâyıktırlar.
Bu son derece geniş bir görüştür, ve mazi ile hal ile, istikbal ile kayıtlı değildir.
Hepsini kavrayan ve birden ifade eden bir görüştür.
Bİ2tm de yolumuz dosdoğru insanlar olmak dolayısiyle Allahın nimetine erenlerin yoludur.
Bunların doğru yolu tuttukları hangi şekilde belli olursa olsun biz, o çekli örnek sayarız.
Bunların doğrulukları ilim yolunda mı belirmiştir, onlar ilim yolunda bizim örneklerimizdir ve onların yolunda, yürüyerek o ilmi benimsemek icap eder.
Yahut onların doğrulukları, ahlâk yolunda, san'at yolunda, sanayi yolunda ise yine öyle, Rehberimiz daima doğruluktur ve doğruluğu beliren herşeyi benimsemek ilk vazifemizdir.
Allahtan en büyük niyazımız, bizi dosdoğru yola iletmesi ve dosdoğru kullarının bu yolundan ayırmamasıdır.
[10] Biz nasıl Allahın dosdoğru yolu tutan kullarının hal ve hareketini örnek tanırsak bütün gücümüzle de gadaba uğrayan, azıp sapıtan kimselerin yolundan da korumak isteriz.
Bir takım kötü gösterişlere kapılarak doğruyu eğriden ayıramıyanların akıbeti, gadaba uğramak, sapkınların yoluna düşmek ve bunun bütün neticeleriyle karşılaşmaktır.
Onun için dosdoğru yolu tutmağa çalışırken bütün akıl ve muhakememizi, bütün tecrübemizi ve maddî manevî bütün gücümüzü kullanarak hareket etmek, doğruluğa sarılmağa kör bir görenek mahiyeti vermekten korunmak gerektir.
Bu şekilde hareket edersek yaşadığımız ve yaşattığımız dinî itikadı dünyevî tereddiden korur, hurafe, taassup, batıl itikat adı verilen kötülüklerin hepsinden kurtarır ve bunlardan birinin içimize yol bulmasına imkân vermeyiz.
Gadaba .uğramaktan, sapıtmaktan korunmanın çaresi budur.
İşte Fatihanın bize anlatmak istedikleri budur ve bizim de bütün bu ulvî maksatlara hadim olmamız icabetmektedir.
SÛRE: 2 BAKARA SÛRESİ (Medinede nazil olmuştur.
40
BÖLÜMdür, 286 âyettir.) Konusu: Bakara sûresi, Hazreti Muhammedin Medineye hicretinden sonra nazil olmuştur.
Hicreti müteakip Müslümanların Medinede karşılaştıkları cemaatlerden biri Yahudilerdi.
Yahudi kabileleri, Medinenin Arap kabileleri olan Evs ve Hazreçle uzlaşarak ve onların himayesine girerek yaşıyorlardı.
Yalnız Yahudilerin mukaddes bir kitap sahibi olmaları dolayısiyle Araplara karşı fikir üstünlüğü, muhafaza ellikleri aşikârdı.
Yahudilerin hahamları, islâmiyetin zuhurundan evvel de, bir Peygamber çıkacağını, bu Peygamberin çıkmasından sonra Arap putperestliğini imha edeceklerini söylerler, Medine Arapları da onları dinlerlerdi.
Medine Arapları, Hazret» Muhammedin Mekkede zuhurunu haber aldıkları zaman Yahudiler tarafından bildirilen Peygamberin geldiğine inanmışlardı.
Halbuki Yahudiler, kendilerine satvei ve hâkimiyet lemin edecek bir Peygamber beklemekte idiler.
Yahudiler, yeni Peygamberin kendi emellerine ve menfaatlerine hizmet etmiyeceğini anladıktan sonra ona muhalefet etmişler, onunla mücadelelere girişmişler, onu kendi kitaplarını dolduran bahislerden imtihan etmek islemişler, onun aleyhinde türlü türlü propagandalar yapmışlar, onun aleyhindeki büiün tertibala iştirak etmişlerdi.
Bakara sûresi, Yahudilerle, Yahudilerin islâmiyete karşı düşmanlıklariyle meşgul olur, İslâmiyeiin Yahudilikten ayrılan teşriî hükümlerini gösterir, Yahudilerin Hisalet-i Muhammediye aleyhindeki itirazlarını reddeder.
Sûrenin birinci kısmında İslâmiyetin başlıca esasları anlatılarak bunları kabul etmek veya kabul elmemekten doğacak neticeler izah edilir.
İkinci kısmında yâlnız dilleriyle iman edenlerin hali tasvir olunur.
Üçüncü kısmında İslâmiyet esaslarının ve vahdaniyet akidesinin hak olduğunu isbat için Allahın tabiat alemindeki âyetlerine işaret edilir.
Sûrenin dördüncü kısmı; insanın büyük kabiliyetlerinden bahseder.
Bu kısımda insanın kendisine verilen büyük fırsatları kaybetmek yüzünden ıstıraba uğradığı gösterilerek bu nokta Hazret-i Âdem kıssası ile tavzih edilir.
Sûrenin beşinci kısmında İsrail oğullarının t.hd-ü misakmdan, Kur'anın Benî İsrail kitaplarında tesadüf olunan lebşiratı nasıl gerçekleştirdiğinden bahsedilerek altıncı ve yedinci kısımlarda Allahın İsrail oğullarına ihsan ettiği nimetler, onların bu nimetlere karşı küfranları anlatılır.
Sekizinci, dokuzuncu ve onuncu kısımlarda İsrail oğullarının nasıl tereddi etlikleri, nasıl katı yürekli oldukları, ilâhî ahd-ü misakı nasıl ihlâl ellikleri; on birinci ve on ikinci kısımlarda onların Hazret-i Muhammede düşmanlıkları ve aleyhindeki hareketleri izah edilir.
On üçüncü kısım, daha evvel gönderilen kitapların neshedildiğini.
İslâmiyetin en mükemmel din olarak gönderildiğini göstermektedir.
On dördüncü kısım, İslâmiyetin dinde kemal ifade ettiğini ve dinlerin en mükemmeli olduğunu anlatır.
On beşinci kısımda İsrail oğullarına İbrahimin misakı, bu misaka göre İsmail oğulları içinden bir Peygamberin zuhuru icap ettiği hatırlatılır ve Hazreti İbrahimin dini izah olunur.
Bundan sonra Hazreti İbrahim tarafından inşa olunan Kâbenin Kible ittihazı meselesine geçilir ve bunu takip eden iki kısımda Kâbenin yeni ruhanî faaliyet için merkez teşkil etliği gösterilerek Kiblenîn Kudüsten Kâbeye ıahvilindeki sebepler zikredilir.
Sûrenin on dokuzuncu kısmı, müslümanîarm, müslümanlar için merkez olan Mukaddes Eve, yani Kâbeye mâlik olmadan evvel birçok meşakkatlere uğrayacaklarını, fakat puiperesiliğin herhalde zeval bulacağını, vahdaniyet akidesinin muzaffer olacağını söyler ve yirminci kısımla bunu tavzih eder, Yahudilerin şeriati ile Müslümanlık arasındaki ihtilâflar burada bahis mevzuu olarak ihtilaflı noktaların vahdaniyet akidesine münafi olduğu gösterildikten sonra yiyeceklere, kısasa, vasiyete, oruca, harbe, hacca, şarap ve kumara, öksüzlere, zevciyet vazifelerine, talâka, dulluğa ait ahkâm bu kısımları takip eden on bir kısımda bahis mevzuu edilir.
Daha sonraki iki kısımda Müslümanların katliâm olunmalarına mâni olmak için müdafaa harplerinin meşruiyeti beyan edilerek İsrail oğulllarının tarihinden misal getirilir.
Bu kısımları takip eden otuz dördüncü kısım Allahın ölülere can vermekteki kudretini gösterir ve Müslümanların din hususunda cebir ve tazyikten çekinmeleri, hasımlarının bu vadide yaptıklarını yapmamaları tavsiye olunur.
Bunu takip eden kısımlarda biri Hazreti Ibrahimin tarihinden, biri de Beni İsrail tarihinden olmak üzere iki misal ile ölü milletlerin nasıl ihya edildikleri göz önüne getirilir.
Otuz allı ve otuz yedinci kısımlarda milli tekâmül ve refahın fedakârlığa istinatettiği, Hak davası uğurunda sarfolunan her emeğin, her nakdin yedi misli, hattâ, daha fazla semere verdiği öğretilir.
Bu suretle Müslümanların gösterecekleri fedakârlık neticesi olarak muvaffakiyet ve refaha erişecekleri müjdelendikten scnra, müteakip kısımda Müslümanlar, murabahacılıktan tahzir edilirler.
Çünkü Müslümanın hayattaki hedefi yalnız yığın yığın servet edinmek ve bunu istismar etmek değildir.
Sûrenin otuz dokuzuncu kısmında Müslümanların haklarını şahitler huzurunda yazı ile kaydetmeleri tavsiye olunur ve en son kısımda hakkın son zaferinden bahseden dua gelir.
Bakara sûresi, Medine sûrelerinin ilk nazil olanlarındandır.
En büyük kısmı, hicretin ikinci senesinde nazil olmuştur.
Bısmi'llâhi'raahmani'rrahîm
BÖLÜM: 1 — İSLÂMIN ESASLARI Meal-i kerimi: 1 — Elif, Lâm, Mîm, (1) 2 — Bu kitap, (2) hiç şüphe yok ki, doğru yol kılavuzudur, korunanlar için (3)! 3 — Onlar ki: gaybe (görünmeyene) inanırlar (4), namazı dosdoğru kılarlar (5) Geçim için kazandırdıklarımızdan (başkalarına) yardım (6) için harcederler.
4 — Ve onlar ki sana indirilene (vahyolunana) ve senden önce indirilene (7) iman ederler ve âhireti de yakinen tanırlar.
(8) ( I) Bu çejit harflere 21 sûren in başında tesadüf olunur.
Bazı nsüfessirlere göre bunla r sûrelerin isimleridir .
[2] Burada Kur'ana kitap deniliyor.
Kitap tam bir eser, başından sonuna kadar yazılı eser demektir.
Bundan Kur'anın, ta iptidadan, tam ve mükemmel bir kitap olmasının mukadder ve mukarrer olduğu anlaşılır.
Bu da Kur'anın bizzat Hazreti Peygamber tarafından sıralandığını sarahaten gösteriyor.
[3] Müttekî mukabilinde «korunanlar» diyoruz.
Müttekî fenalıktan, kötülükten sakınan ve vazifelerine son derece riayet edendir.
Âyet 5 tefsirine bakınız.
[4] Görünmeyene inanmaktan murat Zati Kibriyaya imandır.
Unutmamak gerektir ki her ilim ancak netice itibariyle hakikat olduğu anlaşılan bir takım ana temellere dayanmaktadır.
[5] Giriş kısmının amelî esaslar
BÖLÜMünde namaz bahsine bakınız.
[6] Maksat, en geniş manasiyle başkalarına iyilik etmektir.
İslâmın amelî esaslarına dair yazdığımız mukaddimede zekât bahsine bakınız.
[7] İslâm dini, daha önce gelen bütün peygamberlere inanmakla temayüz eder, ve Allah tarafından gönderilen bütün peygamberleri hak tanımayı, peygamberleri biribirinden ayırd etmemeyi emreder.
Bu peygamberler için mukaddimemizin «Kur'andaki peygamberler» bahsine bakınız.
[8] Âhiret bahsi için mukaddimemizde tahsis ettiğimiz sabitelere bakınız.
5 Bunlar, Rablan tarafından gösterilen doğru yol üzeredirler* ve murada erenler de bunlardır (9).
6 Muhakkak ki o küfredenleri, ha korkutmuşsun, ha korkutma, mışsın, onlar için birdir, inanmazlar.
7 Allah onların yüreğine mühür vurdu, kulaklarına da! gözleri de perdelidir.
Ve onlar için büyük bir azapta var (10).
BÖLÜM : 2 — DİLLERİYL E İNANANLA R 8 insanlar içinde öyleleri var ki şöyle derler: Allaha ve son güne inandık (11).
Fakat asla inançlı kimseler değildirler.
9 Allahı aldatmayı kurarlar, inananları da.
Kendilerinden baş* kasım aldatamazlar da farkında değiller! : (9) Sûrenin başındanberi bahis mevzuu olanlar «müttakîler» yani korunanlardır.
Cenabı Hak bunları, bu kendilerini her kötülükten, her fenalıktan koruyan, her vazifelerini ciddiyetle başaran kimselerin hal ve şanını anlatıyor ve onların bütün islâm esaslarına sımsıkı tutunduklarını ve bu sayece murada erdiklerini gösteriyor.
Muttaki takva sahibidir.
Takva ise, Kur'anda müteaddit manalarda ir ad edilir.
Fahreddin Razi, bunları şöylece anlatır: Takva, iman, tevbe, itaat, ihlâs, suçlan terk manasına gelir.
Takva sahibi.oU mak, çok şerefli bir makamdır.
Çünkü Kur'anda: »Allah, takva sahibi olanlarla beraberdir» buyruluyor.
Hazret-i Peygamber de: «Kim ki insanların en değerlisi olmak ister, takva sahibi (korunan kimselerden) clsun» buyurmuştur.
Hazreti Ali de: «Takva, suç işlemek üzerinde ısrar etmekten ve itaatle övünmekten vazgeçmektir» demiştir.
İbrahim bin Edhem: «Takva, halkın dilinde, meleklerin fiilinde, arşı âlâyı gözeten meleğin iç yüzünde bir kusur görmemeleridir» demiştir.
Vakıdi: •Takva, dış yüzünü halk için süslediğin gibi, iç yüzünü Hak için bezemektir»' demişti Bütün bu sözler takvanın değerini anlatmakta ve bu beş ây^t te müttekîlerin halini açıklamaktadır.
Böylece müminlerin hali, anlatıldıktan sonra kâfirlerin ve münafıkların durumuna geçiliyor.
(10) Ijjghis mevzuu olanlar, o kâfirlerdir ki yürekleri madde kaygısiyle katılaşmış, putperestlik içlerine sinmiş ve kalpleri taşlaşmıştır.
Bunları doğru yola çağırmak ta, çağırmamak ta birdir.
Tuttukları yolun encamindan korkutmak ta, korkutmamak ta birdir.
İmanın yüreklerine yol bulmasına, doğru sözün kulaklarına girmesine, kâfirlikleri gözlerini bürümüş olduğu için hakikati görmelerine imkân kalmamıştır.
Onun için bunların yürekleri ve.kulakları mühürlü ve gözleri perdelidir.
Bunlar halis muhlis nankör kimselerdir ve kendi kendilerini mahkûm ettikleri için Allahın hükmünü de giymişlerdir.
(U> Burada (linin en belli başlı iki temeli belirtiliyor ki biri Allaha, diğeri âhirete inanmaktır.
Bunlar için mukaddimemize bakınız.
Kendilerini inanmış gibi göstererek Allahı da, müminleri de aldatmak 10 Kalplerinde derd var (12).
Allah ta dertlerine dert kattı.
On¬ lar için acıklı azap ta vardır, yalanlan yüzünden! 11 Onlara; yeryüzüne fesat saçmayın! denildiği zaman "biz yalnız barışçıyız,, derler (13).
12 Gözünüzü açın, asıl fesatçılar onlardır, lâkin farkında değiller.
13 Onlara, herkes nasıl inandıysa, siz de inanın! denildiği zaman "biz de avanaklar gibi iman mı edelim!,, derler.
Asıl avanaklar, onların kendileridir, lâkin bilmiyorlar.
14 Bunlar, iman edenlerle buluştukları zaman "Biz de inandık!,, derler.
Şeytanlariyle (14) başbaşa kaldıkları zamansa "Biz sizinle beraberiz, biz yalnız alay ediyorduk (15),, derler.
peşinde koşanlar, münafıklardır.
Bunlar, Hazreti Peygamber ile müslümanların hicretinden sonra Medinede belirmişler ve müslümanlara karşı, açıktan açığa düşmanlık gösteremedikleri için iki yüzlülük (münafıklık) yolunu tutmuşlardır.
Bunların reisi Abdullah bin Ubeyydi, ve kendisi, Hazreti Peygamberin hicretinden önce, Medinenin ünlü şahsiyetleri arasında idi.
Hattâ bütün Medinelilerin başına geçmesi bekleniyordu.
Hazreti Peygamberin Medineye gelerek ümmetin başına geçmesi bu adamı umduğuna ermekten alıkoymuş, o da Hazreti Peygamber ile müminlere karşı münafıklık yolunu tutmuştu.
Münafıklardan burada v e daha başka sûrelerde bahsedilir.
(İ2> Kalplerinde, başkanlıktan, önderlikten mahrum kalmak yüzünden illet, dert, hastalık vardır.
Istırap çekiyor ve dertlerinden yanıyorlardı.
Allah ta islâmı nasip ettiği zaferlerle onların derdine dert katıyordu.
Sonra bu münafıkların münafıklığı da bir kalp hastalığı idi.
Bunlar yüreksiz kimselerdi.
Ve bu yüzden müslümanlara karşı açık düşmanlık gösteremiyorlardı.
İçlerini yiye yiye dertlerini arttırıyor ve Allahın islâma ihsan ettiği zaferler, onların yüreğine birer hançer gibi saplanıyordu.
>* (13) Münafıkların • barışçıyız* demelerinin sebebi, her yere girip çıkmaları v e her tarafla düşüp kalkmalarıdır.
Halbuki bütün yaptıkları, ara bozmak, fesat çıkarmak v e müslümanlara karşı pusular kurmaktı.
(H) Münafıkları azdıran elebaşılar, tbn Mes'ud: «Bu şeytanlardan maksat onların kafirlikte ileri gidenleridir» der.
(Taberi tefsiri).
Keşşaf sahibi Zemahşerl ile Kadî Beyzavi, şeytanlardan, inatları ve fesatlariyle şeytana benzeyen kimseler murad olunduğunu söylerler.
(15) Keşşaf sahibine göre İstihzadan maksat, hasımları itibardan düşürmek, ve onların hor görülmesine, küçümsenmelerine sebep olmaktır.
Bunlar bu şekilde hareket ettikleri için, daha sonraki âyette gösterildiği gibi Allah ta, onları bu kötülüklerinin karşıhğına, yani cezasma çarpmakta ve bu sayede onların istihzası boşa gitmekte idi.
Sûre: 2 ] Bakara Sûre-i 19 !y l^=stçXj l JÎ>Ü* iilj uj^ <83) Yahudiler cumartesi günü çalışmazlar, çünkü bugünü ibadete hasretmeleri emrolunmuştur.
Hıristiyanlar da pazar günü ayni şekilde harekete memurdular.
Müslümanların cumaları böyle değildir.
Müslümanlar, ibadetlerini gündelik işleri arasında yaparlar, cuma günleri de, namazdan evvel de, sonra da işleriyle meşgu olurlar.
Yahudiler, stbte (cumartesine) riayetle memur oldukları halde bunu yapmıyorlardı.
(67) İmam Mücahid hâdiseyi şu şekilde anlatır: »Bunlar maymuna dönmemişlerdi.
Bu ancak hallerinin temsiUdir.
Maksat kalplerinin değiştiğini ve maymunlastiğim anlatmaktır.
Yoksa suretlerinin değiştiğini değil.
(Taberî tefsiri).
Esasen daha sonraki âyetler de bunu teyit ediyor.
şahit olanlar ve sonradan gelenler için ibret, Allahtan korkanlar için de öğüt yapmıştık.
67 Hani Musa kavmine: Allah bir inek kesmenizi emrediyor (68) demiş, "bizi eğlence mi ediniyorsun? (cevabını alınca) o d a "cahillerden olmama k için Allaha sığınırım,, demişti.
68 Bunun üzerine "Tanrın a yalvar d a bu ineğin nasıl bir inek olduğunu bildirsin,, dediler, o da : Allah diyor ki: o ne pek geçkin, ne de çok genç olmayıp ikisinin ortasıdır.
O halde emrolunduğunuz şeyi yerine getirin, dedi.
69 Kavmi tekrar "Tanrına, tarafımızdan yalvar d a ineğin rengini bize beyan etsin,, dediler.
O da, "Allah diyor ki, o inek sapsarı bir inektir.
Onun rengi, bakanlar a haz verir,, dedi.
70 Kavmi tekrar: "Tanrına tarafımızdan yalvar da ineğin mahiyetini bize iyice bildirsin, zira, buna benzeyen birçok inekler görüp şaşırdık, lnşaallah asıl istenen ineği buluruz» dediler.
71 Musa, "O, öyle bir inektir ki çifte, dolaba koşulup topra* ğı sürmüş, ekini sulamış olmıyan salma bir inektir.
Kusursuzdur ve üzerinde hiçbir alacası yoktur,, deyince işte şimdi sözün tastamamım söyledin, diyerek ineği kestiler, halbuki emrolunduklanmyapmıya yaklaşmıyorlardı (69).
(68) Kitabı Mukaddesin Tesniye ve Adad kitaplarında inek kesilmesinden bahsolunur.
Tesniyeye göre bir maktul bulunur ve katili yakalanmazsa işe koşulmayan, boyunduruğa girmeyen bir inek, bir derede kesilir, ihtiyarlar derede ellerini yıkayarak «ellerimiz bu kam dökmedi, ve gözlerimiz görmedi» derlerdi ve bu suretle kan cürmü affolunurdu.
(Tesniye 21 :1 - 9) Adad kitabında da buna benzer tafsilât vardır.
(19 :1 - 9) Kur'anın beyaniyle bu tafsilât arasında münasebet yoktur.
Kur'an Yahudilerin ineğe nekadar fazla itibar gösterdiklerini, hattâ ona altın buzağı hâdisesinde görüldüğü veçh ile taptıklarım, onlarm bu çeşit ineğe fazla hürmet ettikleri için işe koşmadıklarını, ona mukaddes birşey nazariyle baktıklarını gösteriyor.
Bu çeşit ineklere bugün de Hindistanda hürmet gösterilir.
Hazreti Musa bu çeşit ineklerin kesilmesini emretmekle inek ibadetini ortadan kaldırmak istiyordu.
(69) Bu âyetler Hazreti Musa tarafından kesilmesi istenilen ineğin Yahudiler nazarında pek kıymetli olduğunu gösteriyor.
İnek güzeldi, onu temaşa edenler haz duyuyorlardı ve Yahudiler onu kesmek istemiyorlardı.
İneğin bütün evsafı altın buzağıyı hatırlatıyor ve Yahudilerin bu ineğe kudsiyet atfettikleri anlaşılıyor.
Hazreti Musa da onun için bu ineğin kesilmesi üzerinde ısrar etmiştir.
BÖLÜM: 9 — İSRAİL OĞULLARININ KATI YÜREKLİLİĞİ 72 Hani sizler birini öldürmüş te onun hakkında birbirinizle kavgaya tutuşmuş, suçu üzerinizden atmıştınız.
Halbuki, Allah, sizin saklamakta olduğunuzu meydana çıkardı (70).
73 Bunun üzerine onu, onun bir kısmiyle vurun, dedik, Allah böylece ölüleri (70) Yahudilerin bu öldürdükleri zat kimdi? Hindistan efadılı ulemasından mütercimi Kur'an Mevlâna Muhammed Ali tefsirinde diyor ki: «Müfessirler, bu katlolunan zat hakkında birçok hikâyeler naklederler.
Bunlara dair Hadîs kitaplarında yahut Ashabın beyanatında senet bulmak mümkün olmadığı gibi, Kitabı Mukaddeste de bir esas bulmak mümkün olamadı.
Bunu bizzat Kur'anda aramak lâzım.
Âyeti kerimenin işaret ettiği katil fiili, bütün İsrail oğullarına affolunuyor ve onlara: »Hani siz birini öldürmüştünüz» deniliyor.
Müfessirler bir adamın amcasını öldürmesinden, ve demin zikri geçen ineğin azasından biriyle onun cenazesine vurulması üzerine dirilip katili bildirmesinden bahsederler.
Buna delâlet diriltir, anlayasınız diye âyetlerini gösterir ki (71) akıllarlasınız.
7 4 Bund a n sonr a yürekleriniz katılaşarak ta ş gibi, hatt â dah a katı kesildi.
Çünkü öyle taşlar vardır ki içinden nehirler fışkırır, öyle taşla r vardır ki yarılıp sinesinden sular kaynar, öyle taşlar vardır ki Allah korkusundan düşü p yuvarlanır.
Ha k Tealâ , sizin yaptıklarınızdan hiçbir zaman gafil değil! 7 5 Siz (Ey Peygamber ve müminler/) onların (yahudilerin) size inanmalarını mı umuyorsunuz? Onların, içinde öyle bir güruh vardır ki Allahın kelâmım dinlerler d e onu anladıktan sonra, bile bile tahrif ederle r (72).
7 6 Bunlar iman edenlerle buluştukları zaman, biz de iman ettik, derler; biribirleriyle yalnız kaldıklarında "Allahın size Tevratt a göstermiş olduğu hakikatleri, Tanrınızın huzurunda size karşı hücedecek birşey yok.
Halbuki Nisa sûresi okunduğu zaman orada 153 - 157 inci âyetlerde burada ve son üç kısımda Beni İsraile ait hâdiselerin kısaca tekrarından sonra yahudiler hakkında şu âyete tesadüf olunur: »Yahudilerin, biz Allahın Peygamberi Meryem oğlu İsayı öldürdük, demelerinden dolayı onlara yaptığımızı yaptık.
Halbuki onlar İsayı katletmediler, asmadılar, öyle olmuş sandılar.
İsa hakkında ihtilâf edenler, katil hususunda şüphe içindedirler.
Onlarm zanna düşmelerinden başka ona dair hiçbir ilimleri yoktur.» Bu âyeti kerimeden, Yahudilerin Hazreti İsayı öldürdüklerini iddia ettikleri sarahaten anlaşılıyor.
O halde bu âyeti kerimede bahis mevzuu olan ve ihtilâf ve nizaa sebebiyet verdiği söylenen katil bu mudur? Bu âyeti kerimeyi Nisa süresindeki âyetle karşılaştırdığımız takdirde orada ismin zikrolunduğunu, burada hazfedildiğini, burada İsanın zahiren katlinden bahsolunduğunu ve Yahudilerin bir millet olarak ittiham edildiklerini ve ancak peygamberlerin katlinden dolayı ittiham edildiklerini görürüz.
Esasen katil kelimesi, filen öldürmek manasını ifade ettiği gibi, bir adamı öldürülmüş gibi göstermek manasını da tazammun eder ki burada kehmenin bu manada kullanıldığı anlaşılıyor.
(71) Bundan, katil fiilinin tamamlanmamış olduğu anlaşılıyor.
(72) Yani Hazreti Peygamber ile müminlerin, yahudilerin imana gelmelerini beklemeleri, umulmam ası gerekleşen birşeydi.
Çünkü bunlar, .AH ahin mukaddes emri olduğuna inandıkları kitaplarım dahi, kendi arzu ve heveslerine göre değiştirmekten çekinmiyorlardı.
Bu böyle olduğuna gere artık onların Kur'ana inanmaları beklenmezdi.
Kur'an, Yahudileri ve hıristiyanları, kitaplarını asıl saffetiyle muhafaza edememekle ittiham eder.
Bu kitapların tahriflere uğradığı bugün kal'i bir hakikat olarak kabul olunuyor.
Garp münakkitleri uzun tetkik ve tetebbülerden sonra, Kur'anın şu kadar asır evvel ilân ettiği bu hakikati aynen teslim etmektedirler.
" * * • ** i cet olarak kullanmaları için mi bunlara haber veriyorsunuz? (73).
Bu kadar bir şeye akıl erdirenvyor musunuz?,, derler.
77 Bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de biliyor, aşikâre vurduklarını da.
78 Onların aralarında birtakım ümmiler de vardır.
Kitabı (Tevratı) bilmezler.
Bütün bildikleri, bir sürü uydurmalar, kuruntulardır.
Bunlar kuru zanlara dalmış, kapılmış kimselerden başka değildirler.
79 Veyl o kimselere ki kendi elleriyle Kitap yazarlar da sonra 'birkaç pul için, bu, Allah tarafındandır, derler.
Veyl, o ellerin yazdıkları yüzünden onlara! Kazandıkları haramdan dolayı vay onların haline! (73) Yahudilerin basıları Hazreti Muhammedin risileti hakkında Tevratta gördükleri tebşiratı Müslümanlara anlatırlardı, diğer Yahudiler bunlara kızar ve I sitem ederlerdi.
8 0 Onla r derler ki: Bize sayılı birkaç günden başk a (cebenerr.) ateşi değmiyecek (14) (Yanşak yanşak ancak birkaç gün yanarız.) d e ki: Siz Allahtan bu yolda söz mü aidimi ? Aldıysanız Allah vadinden asla caymaz.
Yoks a siz, bilmediğinizi mi Allaha karşı söylüyorsunuz? 81 Hayır iş öyle değiL günah kazananlar, ağır suçlariyle kuşananlar, cehennemliktirler ve orad a daim kalırlar.
8 2 İman edip yararlı işler işleyenlerse cennetliktirler ve orad a daim kalırlar (75).
BÖLÜM : 10 — MİSAKI İHLÂL 8 3 Hani israil oğullarından misak almıştık: (76) Allahtan başkasına tapmayın (77), anaya , babay a (78), akrabaya , öksüzlere, yoksullara (79), sevgi ve saygı ile muamel e edin, insanlar a sözün güzelini söyleyin, namazı hakkiyle ed a edin, zekâtı verin (80) (demiştik.) Sonr a azınız müstesna olmak üzere sözünüzden dönerek yüz çevirmiştiniz.
Hâl â da yüz çeviriyorsunuz.
8 4 Hani sizden, kanınızı nahak yere dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayın diye misak almış, siz d e ikrar etmiş, ve ikrarınıza şahit olmuştunuz (81).
8 5 Halbuki işte siz biribirinizi '74) Kur'anı İngilizceye çevirenlerden olan Sale der ki: «Yahudiler arasında hüküm süren kanaate göre herhangi bir Yahudi, nekadar kötü olursa olsun cehennemde on bir aydan veya bir seneden fazla kalmayacaktır.
Yalnız Dathan ile Ahıram ve dinsiz olan yahudiler Cehennemde daim kalacaklardı^.« (75) Kur'ana göre insan her ne yaparsa onun karşılığını görür.
Kanunu ilâhî budur.
(76) "Ve icra edilmek üzere ahdini size bildirdi.,, Tesniye kitabı 4 — 13 (77; "Huzurumda, senin gayri ilâhların olmasın.,, (Kitabülhuruç 20 : 30) (78) "Pederine ve validne hürmet edesin,, ( ,', „ 20: 12) (79) "Yoksul ve fakir olan kardeşine elini açık tutasın,, (Tejsniye 15 : 11) (80) "Her üç sene nihayetinde o sene mahsulünün bütün öşrünü çıkarıp kapılarında ambar edesin.
Kapılarında olan garip, yetim, ve dul karılar gelsht ve yeyip doysunlar,, (Tesniye 15 : 28, 29) (81) "Katletmeyesin,, (Huruç kitabı 20 :13).
"Komşunun hanesine tamahetmeyesin, komşunun zevcesine veya kuluna veya cariyesine, ya öküzüne veya merkebine ve komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyesin,,.
(Huruç kitabı 20 :17).
öldürüyorsunuz, içinizden bir kısım aleyhinde nahak yere ve düşmanlık şevkiyle birleşerek onu yurdundan çıkarıp atıyorsunuz, bunlar esir olup dönerlerse kurtuluş akçelerini vermiyorsunuz, halbuki bunların yurtlarından çıkarılmaları sizin için haramdı" (82).
Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp ta bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bunu sizden irtikâp edenin cezası dünyada rüsva olmak, kıyamet gününde azabın en şiddetlisine uğratılmak olmaz da ne olur? Allah sizin yaptıklarınızın birinden gafil değil.
86, İşte bunlar dünya hayatını âhirete bedel satın alanlardır.
Onların azabı asla hafifletilmez ve onlara asla yardım edilmez.
(82) Medinede yan yana yaşayan Kurayza ile Nadir nammdaki yahudi kabilelerinin her biri arapların birbirine rakip olan Evs ve Hazrec kabileleri ile ittifak etmişler, iki arap kabilesi birbirlerile döğüştükleri zarfıan onlar da birbirleriyle döğüşmüşler, evlerini yurtlarını yakmışlardır.
39 = 1
BÖLÜM: 11 — YAHUDİLER VE HAZRETİ MUHAMMED 87 Biz, Musaya Kitap verdik, ondan sonra biribiri ardınca Peygamberler gönderdik, Meryem oğlu îsâya açık, parlak burhanlar verdik, onu Ruhülkudüsle (83) teyit ettik, fakat siz (ey yahu¬ diler,) - ne zaman size bir Peygamber gelir de gönlünüzün hoşlanmadığı birşey getirirse dik kafalılık ederek imana gelmeği kibrinize yed.'remiyecek, bu yüzden onların bir kısmını yalancı sayacak, bir kısmını da öldürecek misiniz? 88 Onlar derler ki: kalplerimiz kılıflıdır (84).
Hayır, Allah onları küfürlerinden dolayı lanete uğrattı da onlar pek az inanırlar (85).
89 Onlara, (Yahudilere,) ellerindeki Kitabı doğrulayan bir Kitap, Allah tarafından gönderildiği zaman, evvelce kâfir olanlara karşı zafer kazanmak için (âhır zaman Peygamberinin gelmesine) dua ettikleri (86) halde tanıdıkları Kitap, kendilerine gelince ona küfrettiler (87).
Onun için Allahın laneti kâfirler üzerindedir.
90 Onlar ne çirkin şey mukabilinde kendilerini sattılar ki o da (mahza haset) yüzünden, Allahın kemali kereminden dilediği kuluna ihsan edip gönderdiği vahye küfretmektir.
Onlar bu yüzden, gazebden gazebe uğradılar.
Kâfirler için alçaltıcı azap ta vardır.
(83) Kur'anda Ruhülkudüsten murat, Hazreti Cibrildir.
Ruhülkudiisii te'lih etmek hıristiyanların bid'atlerindendir.
Gerek yahudiler, gerek Hazreti îsa buna inanmazlardı.
Dört Incilde Ruhülkudüsten yahudilerin telâkkisi dairesinde bahsedilir.
Ruhülkudüsten ilâhî vahy mtırad olunur, ilâhî vahy peygamberlerin en büyük istinat kuvvetidir.
(84) Yani, biz yürekleri kaşerlenmiş kimseleriz, hidayete ihtiyacımız yoktur, derler.
(85) Yahudiler, bir çok peygamberlerle karşılaşmış oldukları için gönülleri ilim ve hikmetle, hidayet nurile dolu olmak icabederdi.
Halbuki onların bütün peygamberlere karşı gelmeleri, yüreklerini katılsştırmış, kalplerinin bütün hissini iptal etmişti.
Onun için, kalbimiz, kılıflıdır, kabuk bağlamıştır, demişler ve bu yüzden lanete de uğramışlardı.
(86 Yahudiler Tesniye kitabında vadolunan peygamberi bekliyorlar ve onun kudumile düşmanlarına galebe ihraz edeceklerini söylüyorlardı.
Bu peygamber, Tesniye kitabının 18 inci babının 18 inci ayetinde bahis mevzuu edilir.
Ve yahudilerin bu peygambere uymaları emredilir.
Bu peygamber zuhur edince, yahudiler onun yahudi olmayıp Arap olduğunu görmüşler ve derhal caymışlar aldıkları emirlere rağmen ona karsı gelmişlerdi.
(87) Çünkü zuhur eden Peygamber Beni Israilden değildi 91 Onlara Allahın gönderdiğine iman ediniz, denildi mi, biz bize gönderilene iman ederiz, derler, ve bundan başkasını inkâr ederler.
Halbuki, bu gönderilen (Kitap) onların elindekini tasdik eden Haktır.
92 (Muhammedi), onlara de ki: (Siz, size gönderilen Tevrata hakikaten) iman ediyorsanız ne diye Allahın Peygamberlerini öldürüyordunuz? (88).
93 Musa size en sarih ve açık âyetlerle gelmişti.
Siz onun gıyabında buzağıyı mabut edinerek nefsinize zulmetmiştiniz.
9 4 Biz Turu üzerinize durdurarak, sizden ahdü misak almış, size verdiğimiz Kitaba kavice sanlın, (ahkâmını) iyice dinleyin (89), (emirlerine) itaat edin, demiş, onlar, dinliyoruz (88) Yahudiler Kur'anın Beni İ.srailden olmayan bir peygambere gönderilmesi yüzünden kabul etmiyorlardı.
Halbuki onlar Beni Israilden olan peygamberleri de öldürüyorlardı.
/ (89ı Yahudiler isyan ettiklerini, hallerüe, hareketlerile göstermişlerdi.
ve isyan ediyoruz, demişlerdi.
Küfürlerinden dolayı buzağı mu habbeti kalplerine yerleşmişti.
(Ya Muhammedi) de ki: Siz mü'- min iseniz, (buzağıya tapmayı hoş gören) imanınız ne fena şeyler emrediyor?!.
94 De ki: Hak Tealâ nezdindeki âhiret yurdu, başka insanların olmayıp münhasıran size mahsus ise, haydi davanızda gerçekseniz, ölümü isteyin.
(Ahiret yurduna kavuşunl).
95 Onlarsa elleriyle irtikâp ettikleri cürümlerden dolayı Ölümü asla istemezler.
Hak Tealâ zalimlerin bütün hal-ü şanını hakkiyle bilir.
96 Onlar (yahudiler) insanlar içinde dünya hayatına en çok düşkün olanlardır.
Hattâ müşriklerden (90) bile daha fazla dünya hayatına düşkündürler, İçlerinden bazısı bin sene yaşamak ister.
Fakat bukadar muammer olsa da, bu uzun ömür, onları azaptan uzaklaştıramaz.
Hak Tealâ onların bütün yaptıklarını gprür.
BÖLÜM i 12 — YAHUDİLERİN PEYGAMBERE DÜŞMANLIKLARI 97 De ki herkim Cibrile düşman ise bilsin ki o, o Knr'anı senin kalbine Allahın izniyle indirdi, ki daha Önce (gönderilen kitapları) doğrulayıcıdır ve mü'minler için hidayettir ve müjdedir.
98 Herkim Allaha, meleklerine peygamberlerine, ve Cibri!e ve Mikâle düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıd?r (91).
99 Biz sana apaçık âyetler gönderdik.
Onları fâsıkiardan başka bir kimse inkâr etmez.
100 Onlar, (yahudiler), herne vakit, bir ahd-ü misak i!e bağlanırlarsa içlerinden bir kısmı onu bozup duracaklar mı? Belki bunların çoğu (Tevrata bile) iman etmezler.
101 Onlara, yanlarındaki kitabı doğrulayan Peygamber geldiği zaman kendilerine kitap verilenlerden bir güruh, güya hakikati bilmiyorlarmış gibi Allahm Kitabını arkalarına atarak (9J) İhtimal ki burada müşriklerden maksat, dua ettikleri zaman, bir insanın bin sene yaşaması için dua eden Zerdüştiler kastediliyor.
Bununla beraber hıristiyanlara işaret edilmekte olması da kuvvetle muhtemeldir.
Çünkü onların da nasıl yaşamayı istedikleri Taha sûresinin 103 üncü âyetinde anlatılır.
(91) Yahudiler Mikâili dost tanırlardı.
(Kitabı Mukaddes, Danyal 12 : 1) Cibrile düşman nazariyle bakarlar, suçluların müstahak oldukları cezaları onun indirdiğine inanırlardı.
Yahudilerin bu hareketi, Kitabı Mukaddese uygun değildir.
Kitabı Mukaddes te, Kur'an gibi, Cibrilin insanlara ilâhî emirleri taşıdığım takrir eder.
(Danyal 8 : 16), Luka İncili (1 : 19).
Allahın kâfirlere düşman oluşuna gelince, bunun manası, Allahın emirlerine ondan yüz çevirmişlerdi (92).
102 Bunlar Süleymanın mülkü {nübüvveti) (93) aleyhinde şeytanların (94) uydurdukları .yalanlara uydular.
Süleyman ise asla kâfir olmadı (95) Fakat şeytanlar kâfirdiler, herkese sihirbazlık öğretirlerdi: (Sihirbazlığı Babildeki iki Melekten öğrendiklerini söylerlerdi.) Halbuki Babildeki iki melek olan Harut ile Manita böyle birşey gönderilmemişti.
Onlar da kimseye böyle birşey öğretmiyorlardı, onun için onlar derlerdi ki; Biz imtihana uğramış kimseleriz, sakın Allah yolundan şaşmayın, kâfirliğe sapmayın.
Fakat onlar güya zevç ile zevce arasını bozan ve biribirinden ayıran şeyleri onlardan öğrenmişler.
Onlar Allahın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremezler.
Onlar kendilerine zarar getiren ve fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlarkarşı "gelenlerin müstahak oldukları cezaya çarpılacaklarıdır (İbn Hayyan).
Buna lâyık olanların hem Allaha, hem meleklere, hem peygamberlere düşmanlık eden kimseler oldukları unutulmamalıdır.
[92] Burada bahis mevzuu olan Mis'ak ile arkaya atılan kitap, Tesniye kitabında Hazreti Musa'nın eşi olarak zuhur edecek peygambere ait olan müjdelere karşı, yahudiler tarafından gösterilen kayıtsızlığı belirtiyor.
Halbuki müjdeler aşikârdı ve bunlar beklenen peygamberin Hazreti Muhammed Mustafa olduğunu apaçık anlatıyordu.
Fakat Yahudiler inad.
ediyor ve Yahudi olmıyan bir peygambere inanmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
(83) Ayetin aslında «Süleymanın mülkü» deniliyor ki maksat nebiliği, yahut saltanatı ve devridir, Râzî der ki! »Yahudilerin çoğu Hazreti Süleymanın nebiliğini inkâr ederler, onu dünya padişahlarından sayarlardı.
Belki onun muasırları, bütün o büyük saltanatın sihirbazlık yüzünden ileri geldiğini sanıyorlardı, (c.
1.
Sa 635, 637) (94) Şeytanlardan murat; insanların içindeki şeytanlar, yahut insan kılığındaki şeytanlardır.
(Ebu Hayyan, Râzî) (85) Kur'an bu beyaniyle Kitabı Mukaddesi tashih ediyor.
(Kitabı Mukaddeste göre Hazreti Süleymanın zevceleri onun kalbini gayri ilâhlara tâbi ettiler (Mülûkü sâlis II: 4), ve bu yüzden de Rab, Süleyman aleyhine gazaba geldi.
Çünkü Süleyman, îsrailin Rabbı olan Allahtan saparak Rabbın emrini hıfzetmedi.,, (Mülûkü sâlis II: 9) Kur'an bu uydurmaları reddediyor.
Nitekim bütün ilmî tahkikat da bunute'yit etmektedir.
Kitabı Mukaddesin ingilizce Ansiklopedisinde T.
K.
Cheyne, Hazreti Süleymanın müşrik olmadığım anlatarak bu gibi hataların Kitabı mukaddese nasıl sokulduğunu izah ettikten sonra şu sözleri söylüyor: "Süleymanın İsraile mensup olan ve olmıyan zevceleri bulunduğu kabul olunabilir.
Fakat Süleyman muhtelif dinlere mensup karıları için mezbahlar yaptırmamış ve onlarm âdetlerine iştirak etmemiştir.,, Encyclopeadia Biblico.
I di (96).
Onlar muhakkak biliyorlar ki böyle şeyleri satın alanlar âhirette nasipsiz kalacaklar, onlar kendilerini ne kötü, ne çirkin ! birşey mukabilinde sattıklarını bir bilseler! 103 Onlar iman edip günahtan sakınmış olsalardı Allahtan bulacakları sevaplar, haklarında daha çok hayırlı olurdu.
Keşke bunu bilselerdi!
BÖLÜM: 13 — ESKİ KİTAPLARIN NESHİ 104 Ey iman edenler! "Râina,, demeyin, "Unzurna,, deyin.
Ve dinleyin, kâfirler için acıklı azap vardır (97).
(96t Kur'anı Kerimi İngilizceye tercüme eden George Sale, İran dinleri hakkında bir eser sahibi olan Hyde'den naklen İranlıların ayni adları taşıyan iki âsi melekten bahsettiklerini ve bunları başları aşağı gelmek üzere iki bacağından asılmış gösterdiklerini anlatır, sonra şu sözleri ilâve eder: «Yahudiler de Şamhozoy adında âsi bir meleğin kadınlarla düşüp kalkmak yüzünden kendini alçalttıktan sonra tevbe ettiğini ve onun için kendini yerle gök arasında baş aşağı astığını anlatırlar.» Müfessirler tarafından uzun uzadıya anlatılan hikâyelerin bu iki masala dayandığı anlaşılıyor.
Fakat bunların içinde ilim sahibi olanlar bu hikâyeleri reddederler.
Kur'anı kerim, bu hikâyeyi reddediyor, ve Babilde bulunan iki meleke sihir öğretilmediğini, iki melekin kimseye sihir öğretmediğini, sihir öğrenmek için kendilerine müracaat edenlere kendilerinin iptilâ ve imtihan geçirdiklerini söyledikten başka yoldan sapmamak, küfretmemek için ihtarlarda bulunduklarını gösteriyor.
Bu suretle Kur'anın ifadesinden anlaşılan şudur: Yahudiler Allah kelâmına uyacaklarına Hazreti Süleyman ile Harut ve Marut namında iki meleke nahak yere isnat ettikleri sihirbazlıklarla meşgul oluyorlardı.
Kur'an, Hazreti Süleymanı sihirbazlık töhmetinden ibra ediyor, Harut ile Marut hakkındaki isnatları da reddediyor ve netice itibariyle yahudilerin karı kocayı biribirinden ayıracak bir takım büyüler yaptıklarını gösteriyor.
Yahudiler Resuli Ekrem aleyhinde de sihir yapmak istediklerinden, Kur'an onların bu gibi hareketlerle Peygambere hiçbir zarar veremiyeceklerini takrir etmektedir.
58 inci sûrenin 10 uncu âyetinde de buna mümasil sözlerle yahudilerin islâmiyeti yıkmak için teşkil ettikleri gizli cemiyetlere işaret olunmaktadır.
(Mevlâna Muhammed Ali).
(.97) Râina ile Unzurna kelimelerinin ikisi de "bize bak» manasmdadır.
Müminler, ash R'aydan yani dikkat ve teenniden gelen fiili cemederek kullandıkları halde yahudiler, dillerini ayni kelime üzerinde bükerek onu ahmak manasına sokarlar ve Resuü Ekreme hakaret etmek isterlerdi.
Onun için müminlere bu 1 kelimeyi kullanmıyarak Unzurna kelimesini kullanmaları emrolunuyor.
Unzurna bizi gözet, bize bak manasmdadır.
Âyeti kerime yahudilerin Resuli Ekreme karşı adavetlerinin nerelere vardığını gösteriyor.
Bunlar en basit terbiye kaidelerine bile riayet etmez olmuşlardı.
Bu âyeti kerime fena manalara gelebüecek kelimelerin istirnalini menetmekle Müminlere bir terbiye dersi veriyor.
i m Alil 105 Ehli kitaptan olan kâfirler de, müşrikler de, size Rabbînız tarafından bir hayır gelmesini asla sevmezler.
Allah ise rahmetini dilediğine seçerek ihsan eder.
Allah en büyük lütuf ve inayet sahibidir! (98).
106 Biz bir Ayeti nesheder, veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun gibisini göndeririz (99).
Bil- (98) Âyeti kerimede kullanılan hayır ve rahmet ile, vahy murat olunuyor.
Gerek yahudilerin, gerek müşriklerin müslümanlara gönderilmesini istemedikleri hayır ve rahmet bu idi.
Halbuki Cenabı Hak, müslümanları, bu hayır ve rahmet için seçmişti.
(Ebu Hayyan) [99] Bu âyetin, Kur'anda bazı âyetlerin diğer âyetler tarafından nesholunduğunu ifade ettiği umumiyetle kabul olunmuştur.
Mukaddememizde bu meseleye ayırdığımız fasılda bu fikre niçin iştirak etmediğimizi izah etmiş bulunuyoruz.
Bu âyet, daha evvelki âyetlerle bir arada okunduğu takdirde onun daha derin; daha şümullü bir hikmeti muhtevi olduğu tezahür eder ve Kur'anın daha evvelki Kitapları neshettiği için yahudilerin Kur'anı reddetmek istedikleri meydana çıkar.
Kur'an âyetlerinden herhangisinin bir başkasını neshettiğini anlatan bir Hadisi şerif mez misin ki Hak Tealâ herşeye kemaliyle kadirdir.
107 Bümez misin ki göklerle yerin biricik sahibi Allahtır ve sizin Allahtan başka bir yârınız veya yardımcınız yoktur.
108 Yoksa siz evvelce Musadan sorulduğu gibi, Peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? (100).
Kim ki imanı küfr ile değişirse yolun doğrusunu kaybetmiş olur.
109 Ehli Kitaptan birçok kimseler, sizi, imana girdikten sonra, hakkın apaşikâr görünmesine rağmen, mahza hasetlerinden dolayı, tekrar kâfirliğe çevirmek isterler.
Herşeye hakkiyle kadir olan Allahın fermanı gelinceye kadar (101) onların bu hallerine göz yumun, kusura bakmayın.
110 Siz namazı hakkiyle eda edin.
Zekâtı verin.
Nefisleriniz için (sevabım ileride kazanmak üzere) takdim edeceğiniz her iyiliği Allah nezdinde bulursunuz, zira Allah bütün işlediklerinizi daima görücüdür.
111 Onlar derler ki: Cennete, yahudilerden veya hıristiyanlardan başkası asla giremez.
Bu onlann boş hülyalarıdır.
De ki: gerçek söylüyorsanız, haydi davanıza isbat getirin.
112 Hayır, kendini, (bütün varlığiyle) Allaha teslim ederek iyi işler işleyen insan Rabbının nezdinde mükâfata erer, bunlar hiçbir korkuya uğramazlar, hiç te mahzun Gİmazlar (102), görmedik.
Yalnız ulema bir âyeti diğer bir âyetle telif edemiyerek iki âyet arasında tearuz bulunduğuna kani oldukları zaman bunlardan birinin diğerini neshettiğini söylemişlerdir.
Bundan dolayıdır ki hangi âyetlerin diğerlerini neshettiği üzerinde ittifak yoktur.
Bazıları tarafından mensuh olarak kabul olunan âyetler başkaları tarafından mensuh sayılmıyor.
4: 82 âyetinin sarih ifadesine göre Kur'anın herhangi iki âyeti arasında tearuz ve ihtilâf yoktur.
Binaenaleyh âyeti kerime Kur'anın daha evvelki kitapları neshettiğini anlatıyor.
Eserin giriş kısmında «Nâsih ve Mensuh» bahsine bakınız.
(100) Yahudiler vaktiyle Eazreti Masayı, sürü sürü suallerle üzmüşler, Hazreti Muhammedin zuhuru üzerine ona karşı da ayni şekilde hareket etmişlerdi.
(101) İlâhî fermanın gelmesinden maksat, ya hadlerini ajanların ilâhî hükmü giyerek cezaya çarpmaları, yahut müminlerin davayı kazanarak hükümran olmalarıdır.
(102) Yahudilerle hıristiyanların yalnız kendilerini cennete lâyık görmelerine karşı bunlara bu çeşit iddiaların aslı olmadığı anlatılıyor.
Çünkü biricik kurtuluş çaresi, tertemiz bir özle Allaha teslim olmak ve insanlara iyilik! etmektir.
Yani islâm olmaktır, islâm'ın manası, Allaha teslim olmaktır.
Âli îmran 18 inci âyetinde •Allah nezdinde din islâmdır» âyeti kerimesinin tefsiri sırasında buna dair daha fazla malûmat verilmiştir.
BÖLÜM : 14 — İSLÂMİYETİN MÜKEMMEL REHBERLİĞİ 113 Yahudiler de, nasranîler de (ayni) Kitabı okudukları halde yahudiler dediler ki: nasranîler hiçbir şey üzre değiller! (Dinlerinde kabule değer bir şey yokl).
Nasranîler de: "Yahudiler,, hiçbir şey üzre değiller! dediler.
Bilmiyenler de, bunların sözlerine benzer sözler söylediler (103).
Onun için Allah, kıyamet günü, onların ayrılıkları üzerinde hüküm verecektir.
(103) Yahudiler ile hıristiyanlar birbirlerinin dinindeki bütün iyiliği inkâr ediyorlardı.
Halbuki ikisi de ayni kitabı yani Ahdi Kadimi okuyorlardı.
Yaptıkları doğru değildi.
Çünkü herhangi bir dinde zerre kadar iyilik bulunmadığını iddia etmek manasızdır.
Her dinde, hiç olmazsa kısmen iyilik vardır ve Kur'am Kerim bunu inkâr etmez, bilâkis inkâr edenleri ayıplar.
İslâmiyet düşmanlarının bu tarzda hareket etmelerinden faydalanarak düşmanlarını yıkmağa çalışacağına, bilâkis yahudilerin hıristiyanhğı, hıristiyanların yahudiliği hiçe saymalarını hoş görmüyor ve bütün insanlara yüksek bir terbiye dersi veriyor.
114 İnsanları Allahın mescitlerinden (namazgahlarından) alıkoyarak Allah adının anılmasına karşı gelen, mescitlerin viran olmasına çalışandan daha zalim kim olur? (104).
Bunlar oraya ancak korku yüzünden, (korku ve felâketten kurtulmak için) girebilirler.
115 Bunların dünyada nasibi rüsva olmaktır.
Âhirette de büyük azaba uğrayacaklardır.
116 Maşnk ta (doğu yeri de) Allahındır, mağrip te (batı yeri de); hangi tarafa dönerseniz Allaha (itaat ve ibadet) ciheti orasıdır.
Muhakkak ki Allahın (rahmeti) geniştir, ilmi herşeyi ' kavrayıcıdır! (105).
116 Onlar, (hıristiyanlar), dediler ki "Allah kendine oğul edindi! (106) (hâşâl)..
Hak Tealâ bundan münezzehtir.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur.
Hepsi Onun emr-ü fermanına boyun iğer.
117 Yerle göklerin eşsiz (yaratıcısı) Odur.
Herhangibir şeyin plmasını takdir ederse ona ancak "ol!„ der o, da olur.
(107).
("104) İslâm düşmanları İslâmiyeti imha için mütemadiyen çalışıyorlardı.
Kureyş, Müslümanların Kâbede ibadet etmelerine imkân vermemiş, onları Mekkeden hicrete mecbur etmişti.
Yahudiler de Müslümanları Medinedeıi çıkarıp atmağa uğraşıyor ve bu yolda muvaffak olmak için her çareye başvuruyordu.
Kur'an bunların zâlim olduklarını, anlatarak, akıbetlerinin he olacağına işaret etmiş, daha sonraki âyet te bu âkibeti belirtmiştir.
(105) Cenabı Hak cihetten münezzehtir, bütün cihetler de Onundur, düşmanları yüzünden herşeyden mahrum edilen müslümanlar, her nereye yönelirlerse Allahın rahmetiyîe karşılaşacaklar ve onun lûtfuna nail olacaklardı.
Onun için hasımlarından gördükleri eza ve cefanın hiçbir kıymeti yoktur.
Düşmanlar ne yaparlarsa yapsınlar İslâmiyet, her yönde, doğuda da, batıda da sonsuz zaferler kazanacaktı ve bir kimsenin buna karşı gelmesine imkân yoktu.
Burada bahis mevzuu olan mesele budur.
Yoksa «kıble» meselesi değildir.
O, daha ileride anlatılmaktadır.
[106] Hıristiyanların itikadına göre Rab olan peder insanların günahını affedememiş, onun için oğlunu göndermiş, o da insanların günahını yüklenerek bu yolda ölmüştür.
Kur'an bu itikadı reddederek Allahın bu gibi nakislerden münezzeh olduğunu takrir eder.
[107] «Kün fe Yekûn» yâni «ol» der; o da olur, Kur'anı Kerimede, Allahın hem yaratma, hem yok etme için irad ettiği emri ifade eder.
Bazı mezheplere göre (ezcümle Hindin Arya Samaj mezhebine göre) Allahın yaratma kudreti madde ile kuvvetin peşinden mevcud olmasına bağlıdır.
Kur'an bunlara cdvap veriyor ve Allahın var etme kudretinin böyle bir şeye bağlı olmadığını, herşeyin bir emrine baktığını anlatıyor.
Çünkü Cenabı Hak maddeden müstağni olarak fermanını yürütmezse ondan müstağni olarak da görmemesi ve işitmemesi de icabeder.
Âyeti kerimeye göre bu telâkki doğru değildir.
Çünkü herşey Onun dmrine bağlıdır.
Burada irad edilen bir debi daha, insanm herhangi bir şeyi yapmak için maddeye 118 Bilgileri olmıyan birtakım kimseler d e derler ki: "Alla h ne diye bizimle konuşmuyor, veya niçin Onda n bize bir âyet gelmiyor?,, Bunlardan evvelkiler de bu sözün tıpkısını söylemişlerdi.
Kalpleri biribirine benziyor! Biz hakikatleri yakinen bilmek isteyenlere, âyetlerimizi apaçık beyan etmişizdir (108).
119 Biz, seni, h a k (olan Kur'an) ile müjdeci ve hatırlatıcı olarak gönderdik.
Alevli ateşlerde yanacak olanlar hakkında sen sorguya çekilecek değilsin.
120 Se n onların dinine girmedikçe , yahudiler de , hıris¬ tiyanlar da , senden hoşnut olacak değillerdir.
Sen onlara de ki; "Allahın hidayet yolu va r ya , işte doğr u yol anca k odur...
Şaye t sen, sana gelen ilimden sonr a onların hava ve heveslerine uyacak olursan, Allaha karşı hiçbir yardımcın, hiçbir destekleyicin bulunma z (109).
121 Onla r ki kendilerine Kitap vermişizdir, ona nasıl uymak lazımsa öylece uyarlar, (110) on a iman ederler, küfredenlerse, işte ziyana uğrayanlar onlardır.
BÖLÜ M : 15 — İBRAHİMİ N MİSAK I 122 Ey israil oğullan! Size ihsan ettiğim nimetimi, sizi milletlere üstün ettiğimi hatırlayın.
123 öyl e bir günde n sakının ki hiçbir kimse bir kimse için birşey ödeyemez , hiçbir kimseden kurtuluş bedeli kabul olunmaz, hiçbir şefaat fayda vermez , ve onlar a bir gûna imdatt a bulunulmaz.
124 İbrahimin (111) Rabbı, onu birka ç kelime ile denemiş, İbmuhtaç olduktan başka, bir örneğe de muhtaç olduğudur.
Halbuki Allah, bunların hepsinden müstağnidir.
Cenabı Hakkın, Arabistan gibi kısır bir çölü en yüksek hidayetin kaynağı yapması da bunun bir delili değil mi? [108] Peygamberin yüzü, sözü, hidayeti müjdesi, bunlara kâfi gelmiyordu da Allahın kendileriyle konuşmasını istiyorlardı.
Herşey Allahm diliyle konuşuyor, ve Kur'an onlara Allahın sözünü naklediyordu.
Fakat onlar anlamıyorlardı.
[109] Bu âyetler, islâm düşmanlarını bekleyen akıbete işaret ediyor.
[110] Bahis mevzuu olan kitap, Kur'andır (Ebu Hayyan, Bahrul - Muhil).
İbn Abbas, âyeti kerimenin manasını bu şekilde açıklar (Tabarî Tefsiri).
[111] İbrahim, îbranide «Yüce baba» manasına geliyor.
(Ansiklopediya Britanika) böyle dediği halde Webster Kamusu, bu kelimenin (cemaat babası) manasına geldiğini söylüyor.
Bizim eski kitaplarımız ise bu kelimenin «rahim eb», yani «merhametli baba» manasmda olduğunu söyler ki asla çok yakındır.
rahim de onları hakkiyle yerine getirdiğinden ona^: "Seni insanlara imam (önder) yapacağım,, (112) demiş, İbrahim» "zürriyetimden (112» İsrail oğulları, peygamberliğin kendilerine münhasır olduğunu, onun için Tesniye kitabında (18:18) va'dolunan peygamberin de kendilerinden geleceğini sanıyorlardı.
Bunlara, ahdin,'îmdm, misakın İsrail ile İbrahim ve İsmail ile yapılmış olduğu ve onun için ikisinin de zürriyetinin aynı derece mübarek olduğu anlatılıyor.
Yahudilerle hıristiyanların, İsmail ile yapılan misakı, gelip geçici mahiyette saymaları doğru değildir.
Çünkü ikisinin de zürriyeti mübarekti.
Bunu isbat eden delilleri Kitabı Mukaddeste bulmak mümkündür: (1) İbrahimin zürriyetini bereketlendirmek vaadi, İsmail ile İshakın doğumundan evvel verilmişti.
(Tekvin 12 :2,3).
(2) İbrahim zürriyetinin bereketli olacağına dair verilen söz, İsmaile gebe old'iğu zaman Hâcere verilen sözün tıpkısıdır (Tekvin 15 : 5 ve 16 : 10).
(3) İsmail'in doğmasından sonra, İbrahim ikinci bir oğul sahibi olacağını bilmediği halde ayni söz verilmişti (Tekvin kitabı 17:2,- 6).
(4) İshakın İbrahime vaad olunmasından sonra da İsmaile aid olan ahd yenilenmişti.
(Tekvin 17 : 20).
(5) İsmaile yapılan ahd, İbrahim ile yapılan ahidden farksızdı, çünkü ikisinin zürriyetine bereket ve verimlilik vaad olunuyordu, ikisinin de zürriyetinden hükümdarlar çıkması ve milletler de mi?„ deyince, Tanrı: "Zalimler ahdime nail olamaz!,, buyurmuştu (113).
125 Biz, Evi insanlar için toplanma yeri yaptık, onu emin bir yer kıldık, (müminlere): İbrahimin makamını namazgah edinin (114), dedik, İbrahim ve İsmaile emrederek Evimi tavaf edenler, ibadet için içinde kalanlar, Tanrı huzurunda eğilenler ve secde edenler için temizleyin! dedik (115).
126 Hani ibrahim demişti ki: Yarabbi! burasını emniyet içinde yaşayan bir şehir yap, halkından Allaha ve son güne inananları her türlü semerelerle geçindir!,, Hak Tealâ da: "Onlar içinde kâfir olanı da kısa bir zaman için nzıklandınr, sonra onu ateş azabına sürerim ki onun gideceği yer ne fenadır!,,.
127 Hani İbrahim ile İsmail Kabe temellerini atıp yükseltirken dua etmişlerdi: Tanrımız! yaptüremesı vaad olunuyor.
(6) Bu vaad ikisi hakkrnda gerçekleşmiştir.
Tekvin kitabının 17 inci babının 10 uncu ayetinde anlatıldığına göre ahdin alâmeti, her çocuğun sünnet edilmesidir ve bu âdet İsrail oğulları ile İsmail oğulları arasında devam etmektedir.
(7) Arzı mev'ud hakkındaki vaad İsmail ile İshakın nesli hakkında) tahakkuk etmiştir.
İsrailin Arzı Mev'uddan uzaklaştırılmasından sonra İsmailin zürriyeti oraya hâkim olmuştur, hâlâ da hâkim olmaktadır.
(113) Hazreti ibrahim Allahın bütün emirlerine hakkiyle saygı gösterdiği için Cenabı Hak ta mükâfat olarak onu insanlara imam kıldı.
Müslümanlar, yahudiler ve hıristiyanlar, Hazreti İbrahimi manevi imam sayarlar! Kur'an Âh İsmailden bir Peygamber çıkacağını mufassal bir surette izah ettikten ve Beni İsrail kitaplarının buna şehadet ettiğini anlattıktan sonra İbrahimin ahdinden bahsederek bunu tamamlıyor.
Bu kısımda yahudilere misakın İsrail ile dsğil İbrahim ve İsmail ile aktolunduğu, onun için İsmail ve İshak zürriyetinin müsavi derecede mübarek olduklarını gösteriyor.
Kitabı Mukaddeste Tekvin kitabının (12 : 2 ve 3), (15 : 5) ve (10:16) âyetleri de bunu teyit eder.
(11*) ''İbrahimin makamı,, ından ne kastolunduğu hakkrnda müfessirler arasında ihtilâf vardır.
Kimine göre maksat, hacc farizasının ifasıdır.
Bazılarına göre burası hacc farizasının ifası sırasında ziyaret olunan yerlerden biridir.
Bazıları da bütün Kâ'beden bahsolunduğunu söylerler.
Bazıları da burasının Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa devrinde Kâ'be ve Harem diye tanılan saha olduğunu söylerler (Ebu Hayyan, İbn Cerir Tabarî).
«Burası, altı sütuna dayanan ve sekiz ad mı yükseküğinde olan bir yerdir.
Dört adım yüksekliğinde olan kısmı etrafında bir parmaklık bulunmaktadır." (Rodwell-Burckhardt); Musalladan, yani namaz - gâhdan maksat, kıble'dir (Razi).
O halde buradaki emirden maksat, Kâ'beyi, kıble edinmektir.
(H5) İbrahim ile İsmaile «Ev'i temizlemek için emir verilmiş olması onun mevcud olduğunu, yani bu Ev'in İbrahimden de eski olduğunu gösterir.
Üçüncü sûre Ali lmranda, bu Evin» Allaha ibadet için kurulan «İlk Ev» olduğundan bahso- tığımızı kabui buyur.
Oainıa işiten Sensin, (niyetleri) bilen Sensin 128 Tanrımız! ikimizi de yalnız Sana teslim olan (iki kul) eyle (116) Zürriyetimizden Sana münkat bir ümmet (yetiştir).
Menasikimizj (haccımızın şeraitini) göster, tevbelerimizi kabul buyur, muhakkak ki tevbeleri kabul edici, bağışlayıcı Sensin.
129 Tanrımız! onların içinden öyle bir Peygamber gönder ki onlara Senin âyetlerini okusun, kitap ve hikmeti (117) öğretsin, ve onları tertemiz eylesin (llö).
Muhakkak ki aziz Sensin, hakîm Sensin!
BÖLÜM : 16 — İBRAHİMİN DİNİ 130 İbrahimin dininden, kendine kıyan ahmaktan başka kim yüz çevirebilir?.
Biz onu dünyada (nübüvvet ve hak din ile"müşerref kılarak) seçmiş bulunuyoruz.
O âhirette de sahillerdendir (119) lunması (âyet: 95), (sûre 22, âyet 29) da zikredilen »Beyti Atik» yani «çok eski ev» bunu desteklemektedir.
Eldeki tarihî deliller de bu beyanatı teyid ediyor: Müsteşrik William Miur «Muhammedin Hayatı» adlı eserinin başlangıç kısmında der ki: «Milâddan yarım asır önce yazı yazan Diodorus Siculus Arabistandan bahsettiği sırada bu memlekette, Arapların son derece hürmet gösterdikleri bir ma'bed bulunuyor, der...
Gelenekler de Kâ'benin en eski zamanlardan beri, Arabistanın her tarafından, Yemen ve Hadramuttan, Basra körfezi kıyılarından, Surye çöllerinden, Hıyra ve Mezopotamıyadan gelenler tarafmdan ziyaret olunduğunu bildiriyor.
Bu derece geniş ölçüde hürmetin köklerini çok eski mazide aramak icabeder.» Bugün de Kâ'be bütün islâm ümmeti tarafından ziyaret olunmaktadır.
(116) özünü, canını, varını yoğunu yalnız sana teslim etmiş, kralnız sana munkad olmuş, teslimiyyette kemali bulmuş iki halis muhlis müslim şyle.
(İt7) Kitab, Allahın kitabı ve Onun bellettiği sağlam itikatlar, ahlâkî faziletler, Onun desteklediği ve doğrulttuğu içtimaî bildirikler, elhasıl Onun telkin ettiği hidayetler ve belirttiği bütün hakikatlerdir.
Hikmete gelince Râzi gibi büyük müfessirlere göre, Hikmet, inşam yararlı işler işlemeğe sevkeden, insanın sözü ile özünü, kavliyle emelini birleştiren ilimdir.
[118] Aslında: «tezkiye» eder deniliyor, temizler, tertemiz eder, demektir.
Böylece Peygamberin bütün vazifeleri anlatılmış, oluyor.
Peygamber insanlara kitap ve hikmeti öğretir ve onları tezkiye eder.
Yani onlarm kafasmı ve gönlünü aydınlatır, onları doğru yola götürecek itikad ve bilgiyi öğretir, onların içini ve dışını temizler ve böylece faziletli bir medeniyetin temellerini atar, faziletli bir milletin yeryüzünde yaşamasına ve başkalarına rehberlik etmesine imkân verir.
(119) En yararlı, en iyi ve en dürüst kimselerdendir.
Dünyadaki hali bu mahiyette, âhiretteki durumu da bu yükseklikte olan bir PeygambeHn, bir pişuvanın dininden ve milletinden, aklı başında olan kimse ayrılır mı? 131 On a Tanrısı: kendini (can ve yürekten hakka) teslim et! demiş, o da: kendimi âlemlerin Rabbına teslim ettim! demişti.
132 İbrahim, ayni şeyi oğullarına vasiyet etti, Yaku b da (öyle yaptı) ve: "Ey oğullarım! dedi, Allah size bu dini seçmiştir.
Siz d e ancak islâm olarak can verin!,, (120).
13 3 Yoks a Yaku b can verirken sizler hazır mı idiniz? O zaman o, oğullarına sormuştu: Evlâtlarım! ben öldükten sonr a kime taparsınız? Onla r da: "Senin ve baban İbrahim ile İsmail ve İshakın mabud u olan yegâne Allaha taparız.
Biz de ancak On a teslim olmuşuzdur,, demişlerdi.
134 Bu, gelip geçmiş bir ümmettir.
Kazandıkları ona , sizin kazandıklarınız size! Siz onların işlediklerinden soruya çekilecek değilsiniz.
[120] Tekvin kitabı der ki: «Bilirim ki o evlâdlarına ve soma hane halkına emredecek, onlar da Rab yolunu tutarak adaletle hükmedecekler.» (18 inci bab, 19).
135 Onlar, ya yahudi olun, yahut hıristiyan olun ki hidaye t bulaşınız, derler.
D e ki: biz dosdoğr u yol üzere olan (121) ve müşriklerden olmıyan ibrahimin dini üzereyiz.
136 Peyini z ki: biz Allaha , inandığımız gibi bize gönderilen vahye ; İbrahim, İsmail, İshak, Yaku b ve oğullarına vahyoîunana; Musaya , İkaya gönderilene, bütün Peygamberler e Ra b tarafından verilene iman ederiz.
Onları biribirinden ayırdetmeyiz, biz yalnız Allah a ramola n müslümanlarız (122).
137 Onlard a sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğr u yol üzeredirler.
Yüz çevirirlerse ayrılıklara düşmü ş olurlar (123).
Seni onlarm (şerrinden) koruma k için Allah yeter.
Hakkiyle işiten, hakkiyle bilen Odu r (124).
138 Allahın verdiği rengi alınız.
Allahın verdiği renkte n dah a güzel renk va r mıdır ? Biz d e yalnız Allaha ibade t ederiz (125).
139 De ki; siz bizimle ("121) Aslında «Hamı» dir ki «Hakka yönelen» manasnadır.
(İmam Ragıb, Tac-ül-Arus).
Kur'anda Hazreti İbrahim ile Hazreti Peygamber Muhammed Mustafadan bahsolundukça bu kelime kullanılır ve bunlara bağlı ı olanların «lıanîf» olmaları gerekleştiği bildirilir.
Kaksad, doğrulukta sebat etmeleri ve böylece Hazreti İbrahimin yolundan asla ayrılmamalarıdır.
(122} Bu âyetler müslümanların imanını izah ediyor.
Müslümanlar yalnız Beni İsrail peygamberlerinin hak olduklarını tanımakla kalmazlar, bütün peygamberlere Tanrı tarafından verilene de iman ederler.
Bu suretle İslâm imam bütün dünyada eşsiz bir genişlik kazanıyor.
Çünkü bütün dünyada zuhur eden peygamberler bu daireye girmektedirler.
Kur'ah bu çok geniş ve çok şümullü itikadı yahudilerle hıristiyanların İslâmiyeti imha için çalıştıkları sırada neşir ve ilân etmiştir.
(123) Bunların ayrılıkları, dar kafalılıklarının ve düşmanlıklarının eseri idi.
İbn Cerire göre maksat, isyan ve ayrılıktır.
İbn Abbas'a göre ayrılıktan maksat, düşmanlıktır.
Nitekim İslâmiyet, bütün İsrail peygamberlerini tanıdığı halde yahudiler, İslama karşı düşmanlık göstermeğe devam etmişlerdir.
Çünkü dar kafalılıkları bu geniş esasları kabul edemiyor.
(124) Bu âyeti kerime Cenabı Hakkın Resuli Ekreme karşı yuku bulacak her teşebbüse karşı onu korumayı ve kurtarmayı vadediyor (Ebu Hayyan).
(125) Nassı kerimin aslında olan (Sabğ), boyamak, renk vermek, suya daldırmak manalarına gelir.
Onun için Sabığ'dan vaftizlenme murat olunabilir.
Hıristiyanlar insanları suya daldırarak vaftiz ederler.
Âyeti kerime bunlara işaret ederek ilâhî vaftizin; netice itibarile bütün enbiyayı reddettiren suya daldırma vaftizi olmıyarak belki her devrin ve her ümmetin peygamberini hak olarak kabul ettiren iman olduğuna işaret ediyor.
Çünkü ancak bu çeşit vaftiz sayesinde insan hakikî rengini alarak yeniden doğuyor, kafası her dindeki hak ve hakikati kabule müheyya bir halde açılıyor, kalbi bütün iyi insanlara karşı saygı ve sevgi ile dolu olarak uyanıyor, onun için bu ilâhî vaftiz, Allahın.
insanlara verdiği ijâhî fıtrat, ve asıl ruhanî renktir.
Allah hakkınde mücadele ve münakaşa mı ediyorsunuz ? Halbuki O Ulu Tanrı, bizim de Tanrımız, sizin de Tannmzdır.
Bizim yaptıklarımızın ve işlediklerimizin karşılığı bize, sizin yaptıklarınızın ve işlediklerinizin karşılığı size ait, biz Hak Tealâya karşı, en samimî ihlâs üzereyiz.
140 Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakub (126) ve oğulları hakkında yahudi idiler veya hıristiyan idiler mi diyorsunuz? De ki: bunu siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? (hakikat bunca delileriyle meydanda iken) Allah tarafından (kitap ile kendine gelen) hakikati saklayandan daha zalim kim olabilir? Allah sizin yaptıklarınızdan asla gafil değil.
141' Bu da gelmiş geçmiş bir ümmettir.
Onun ka- (126) Allahın İbrahim hakkında bildirdiği hakikat onun yahudi veya hıristiyan olmadığı, muvahhit olduğudur.
zandığı ona, sizin kazandıklarınız size! Siz onların işlediklerinden soruya çekilmezsiniz.
CÜZ: 2
BÖLÜM : 17 — YENİ RUHANİ MERKEZ 142 İnsanlar arasındaki akılsızlar diyecekler ki: Onları (müslümanları) kabul ettikleri Kıblelerinden (127) çeviren ne? De ki: doğu yeri de, batı yeri de Allahındır.
Dilediğini dosdoğru yola iletir.
143 Biz sizi, (müslümanları) böylece her tarafı denk (128) (hak ve adaleti gözetir, ilim ve amel ile tanılır) bir ümmet kıldık ki insanlara karşı (hakkaniyet) şahidi, (hidayet alemdarı) olasınız, ve Peygambersize karşı şahit ola (129).
Kendisine doğru yünlediğin Kıbleyi, ancak Peygamberin izinden gidenlerle ondan ayrılıp gerisin geriye dönenlerden ayırdetmek için, Kıble yaptık.
Bu keyfiyet Allahın doğru yola götürdüklerinden başkaları için çok ağırdı.
Allah sizin imanınızı, semeresiz bırakmaz.
Hak Tealâ insanlar hakkında çok re'fetli, çok esirgeyicidir.
(127) Kıble din ıstılahında insanların ibadet ederken yöneldikleri cihettir.
Burada anlatılan hâdise, Hazreti Muhammedin hicretinden 16 ay sonra vuku buldu.
(Buhari) Hazreti Muhammed, Mekkede putperestler arasında bulunuyorken yüzünü Kudüs mabedi tarafına çevirerek ibadet ederdi.
Çünkü burası daha önce gelen peygamberlerin yöneci idi.
Yahudi unsurunun kuvvetli olduğu Medine muhitine hicretten sonra Kâbeye doğru dönerek ibadet etti.
Fakat bunu da Allahın emriyle yaptı.
(Râzî - İbn Abbastan naklen).
Daha önceki
BÖLÜMde Allahın İbrahim ile İsmailin zürriyetine bereket vereceği anlatıldığına göre ondan spnra Hazreti İbrahim ile İsmail tarafından temizlenen ve yükseltilen mübarek Evin kıble olmasından bahsolunması gayet tabiidir.
Kâbenin kıble olarak kabulü müslümanların Mekkeyi fethedecekleri müjdesini tazammun ediyordu.
Burada kıbleyi tebdil etmenin sebepleri ve hedefleri anlatılıyor.
(128) Asılda Vasal denilmektedir ki «orta» manasındadır, Vasat, ifrat ile tefritten uzak olan orta demektir.
Onun için vasat ümmet, adalet ve hakkaniyeti gözeten, her türlü ifrattan ve her türlü tefritten uzak kalan millet demektir.
Râzî, Ebu Hayyan, Zemahşerî bu fikirdedirler.
Bu da asla mutabıktır.
Kâbenin kible olarak kabul edilmesinin manası, Hazreti İbrahimin ortaya çıkması için dua ettiği milletin İslâm, milleti olduğunu açıklamaktı (Bakara, âyet 125).
Onun için müslümanlar, Hazreti İbrahimin niyaz et'tiği bütün berekete lâyık olan milletti.
(129) Hakkaniyet şahitleri ilim ve irfan sayesinde öğrendikleri hakikatleri başkalarına da götüren ve onların hak olduklarını gösterenlerdir.
Peygamber müslümanların bu vazifeyi ifa ettiklerine şehadet eder.
144 Biz, senin yüzünü gökyüzüne çok kere çevirdiğini görüyo-k ruz.
Seni hoşnut olacağın Kıbleye çeviriyor, seni oray hâkim kılıyoruz (130).
O halde yüzünü Mescidi Harama doğru çevir, her nerede bulunursanız yüzünüzü o tarafa döndürün.
Kendilerine Kitap verilenler, Kıbleyi çevirmenin Tanrı tarafından hak olduğunu bilirler.
Allah onların yaptıklarından gafil değildir (131).
145 Sen kendilerine kitap verilenlere her âyeti, (her delili) getirsen de onların yine senin kıblene uyacakları yoktur, sen de onların kıblesine uymazsın, onların hiçbiri de biribirinin kıblesine uymazlar (132).
Sen, sana gelen ilimden sonra onların hava ve heveslerine uyacak olursan, muhakkak ki, zalimlerden olursun.
146 Bizim kendilerine Kitap verdiklerimiz, oğullarını tanıdıkları gibi, (Peygamberi) tanırlar (133), onlardan bir cemaat bilç bile hakkı gizlerler.
147 Hak senin Tanrın tarafındandır.
Sakın şüphe edenlerden olma! x
BÖLÜM : 18 — KÂBENİN RUHANİ MERKEZİYETİ 148 Herkesin, yöneldiği bir cihet vardır.
Siz (başka ümmetlerle) yarış edercesine, hayır işlerine koşuşun.
Her nerede bulu- (130) Resuli ekrem, Mescidi Haramın, bu eski tevhit abidesinin müşrikler elinde kalmasından endişe ediyordu.
Bu âyeti kerime ile onun endişeleri bertaraf edilmekte ve onun yakında Mekkeye hâkim olacağı tebşir olunmaktadır.
(131) Daha evvel, Hazreti Muhammedin "Ben İbrahimin duasıyım,, dediğini kaydetmiştik.
Ehli kitap, Hazreti İbrahimin, İsmail oğullan içinden bir peygamber çıkması için dua ettiğini bildikten başka İsmailin zürriyetine bereket vadolunduğunu da biliyorlardı.
Hazreti İbrahimin kendi elleriyle temizlediği ve oğlu İsmaili vadisinde bıraktığı mukaddes Evin, ilerde İsmail neslinden gelecek mev'ut peygamberin merkezi olacağı da ehli kitapça malûm olmak icap ederdi.
(132) Yahudiler de hıristiyanlar da, TCudüsteki mabedi, kendi mabetleri tanıdıkları halde, onu kıble olarak tanımakta ihtilâf ederler.
Çünkü hıristiyanlar şarka doğru dönerler (W.
Miur).
Bundan başka Musanın şeriatine tâbi olan yahudiler ile Samirîler arasında da bu nokta üzerinde ihtilâf vardır.
(133) Hazreti Muhammede kadar İbrahimin zürriyetinden gelen peygamberler İsrail oğullarından çıkmışlardı.
Yahudiler, İsmail oğullarından bir peygamber çıkacağını kendi evlâtlarını nasıl tanıyorlarsa öylece tanıyorlardı.
Sonra Hazreti Musa da, İsrailin biraderlerinden, yani İsmail oğullarından kendi gibi bir peygamber çıkacağını tebşir etmişti.
Buna rağmen yahudiler, Hazreti Muhammedi inkâr etmekte ısrar ediyorlardı.
nursanız bulununuz, Allah hepinizi bir araya getirir.
Muhakkak ki Allah herşey üzerinde kudret sahibidir (134).
149 Herhangi yerden çıkarsan yüzünü Mescidi Haram tarafına doğru döndür.
Senin bu hareketin Rabbın tarafından gelen haktır.
Hak Tealâ, sizin işlediklerinizden asla gafil değildir.
150 Herhangi tarafta bulunursan yüzünü Mescidi Haram tarafına doğru döndür.
Herhangi tarafta bulunsanız yüzünüzü o tarafa döndürünüz ki, zalimlerden başka, <134) Bu âyet bütün müslümanların tek bir ümmet olduklarını ifade ediyor.
Onun için bütün müslümanların ayni kıbleye dönerek hedeıi bir, maksadı bir, müttehit bir ümmet olarak görünmeleri tavsiye ediliyor.
Kıble birliği, hedef ve maksat birliğinin remzidir.
Müslümanlar her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Kıbleye dönmekle hep bir araya gelmiş olurlar.
Müslümanlar Kıbleye döndükçe^ ayni ruhani maksadı gözeten tek bir ümmet teşkil ettiklerini gösterdikten başka İslâm kardeşliğini de bütün vakariyle tecelli ettirirler.
Resuli Ekrem, ehli Kıblenin tekfir olunmamalarını bunun için emretmiştir.
Bu suretle Kabe, Allah birliğinin nasın size karşı bir hüccetleri (tutanakları) kalmasın.
Siz onlarda n korkmayın, Benden korkun ki size karşı nimetlerimi tamamhyayım, siz de hidaye t yolunda yürüyesiniz.
151 Nasıl ki (nime~ timi tamamlamak için), size içinizden, âyetlerimizi okur, sizi tezkiye ede r (tertemiz eder) size kitabı ve hikmeti öğretir, size evvelce bilmediğinizi belletir bir Peygambe r gönderdik.
152 Artık Beni anın ki sizi anayım.
Bana şükredin, ve nankörlük etmeyin (135)!
BÖLÜM : 19 — KATLANILACAK ZAHMETLER 15 3 Ey bütün iman edenler! (başınıza gelecek herşeye katlanarak) sabretmekle , ve namaz ı kılarak (yalvarmakla) yardım dileyin.
Allah sabredenlerl e beraberdir (136).
154 Allah yolunda öldürülen (kimseler) hakkınd a "ölüdürler,, demeyin.
Hayır onla r dirikutsî remzi olduktan başka insanlık birliğinin de ulvi timsalidir.
Şunu da ilâve etmek icap eder ki bizzat Kabe, hiçbir kutsiyeti veya kerameti haiz değildir.
Hiçbir müslüman' ona böyle bir kıymet vermez.
Onun kıymeti arzettiğimiz manalardadır.
Bazı hıristiyan muharrirler ve müsteşrikler, müslümanların Kâbeye karşı gösterdikleri hürmeti daha başka manalara atfederek bunun eski Arap putperestliğinin izlerinden olduğunu söylerler.
Halbuki putperest Araplar dahi Kâ'beye tapmazlardı.
Sonra Haceri Esved de eski Arap putları arasında bulunmamakta idi.
Hacc farizasının ifası sırasında bu taşın öpülmesi de putperestlik izlerinden sayılamaz.
Bu taş, bir anıt olarak durmaktadır.
Hazreti Davud'un Mezamir'inde «yapıcıların kullanmak istemedikleri taş, köşe taşı olmuştur (118 : 22).» diye anılan taş işte bu taştır.
İsrail oğulları, İsmailin reddedilmiş ve ilâhî ahdin İshak, yani İsrail oğullariyle yapılmış olduğuna inanırlardı, fakat o reddedilen taş ki İsmaildi, Kâ'be binasında durarak, nübüvvet binasının köşe taşı olmuş ve bu manayı anlatan bir anıt olarak orada kalmıştır.
Hazreti İsa da bağcıdan bahseden temsil ile ayni şeyi söylemiş, bağın (yani semavî melekûtun) başka bağcılara geçmiş olduğunu söyledikten sonra «yapıcıların reddettikleri köşe taşı olmuştur» demiştir.
(Metta incili 21 :42).
Hazreti İsa daha sonra sözü daha fazla açıklayarak «Allahın melekûtu sizden (yani musevilerden) alınarak mahsulünü.getiren bir ümmete verilecektir» der (Metta.
21 : 43) - Onun için Haceri Esved öpülüyorsa bir put olduğu için değil, ilâhi melekûtun köşe taşı sayıldığı içindir.
(135) İnsanın Allahı anması onun yolunda tam tevazu içinde yürümesi, Allahın insanı anması ona karşı lütuf ve ihsanlarını bereketlendirmesidir.
(İbn Cerir) (136) Haremi şerif müşriklerin elinde idi.
Fakat onun Kıble olmasiyle putperestlikten temizlenerek müslümanların eline geçeceği tebşir olunmuştu.
Müslümanlar bu büyük maksada varmak için uğrayacakları her meşakkate sabredecekler ve namaz kılarak Allaha yalvaracaklardı.
Çünkü ancak bütün tehlikelere göğüs gererek, bütün felâketlerle mücadele ederek, herhangi buhran karşısında yılmayarak, sarsılmayarak maksada varmak mümkündü.
dirler de siz farkında olmazsınız (137).
155 Muhakkak ki Biz sizi biraz korku ile, biraz açlıkla; mal, can, ve verim eksikliği ile sınar ve deneriz.
Fakat sabredenleri müjdele! 156 Onlar ki bir musibete uğradıkları zaman "Biz Allanınız, ve Allaha dönücüyüz,, derler.
157 İşte bunlar, Tanrı tarafından yarlığananlar ve bağışlananlardır.
Doğru yol üzerinde olanlar da bunlardır (138).
158 Safa ile Merve Allahın tayin ettiği nişanelerdir (139).
Kim ki hacc veya ömre niyyetiyle Tanrı Evini ziyaret eder de onları tavaf ederse bunda bir beis yoktur (140).
Kim ki gönlünün isteğiyle hayır işlerse şüphe yok ki Allah {mükâfatını) ihsan edici ve (işlenen iyiliği) bilicidir.
159 Onlar ki - herkese Kitapta açıklandıktan sonra - indirdiğimiz sarih burhanları ve hidayeti belirten âyetleri gizlerler, Allah onlara lanet eder, lanet edebilecek olan herkes de lanet eder (141).
160 Yalnız tevbe edip amellerini ıslah ve hakkı beyan edenlere gelince onların tevbelerini kabul ederim.
Ben tevbeleri kabul edici ve günahları bağışlayıcıyım.
161 Onlar ki küfreder ve küfür içinde ölürler Allahın, Meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerindedir.
162 Onlar bu lanet (137) Hak yolunda canlarını feda edenlerin ölmedikleri, pek büyük bir hakikattir.
Hak yaşar ve batıl ölür.
Onun için Hakkın zaferine çalışanlar, onun zaferini hayatlarının gaye ve hedefi tamyanlar, Hak uğrunda Öldürülürlerse de, asla ölmezler.
[138] Bir müslüman en büyük felâketler karşısında "Allahın kulu, Allahın mahlûku olduğumuz gibi hdefimiz, gayemiz Allahlır,, der.
Vc bu suretle hiçbir felâket, hiçbir hâdise, onun dimağını teşevvüşe uğratmaz.
Ona göre hayatın, teselliden daha büyük, daha yüksek gayesi vardır.
Onun için her müslüman, en büyük musibetler karşısında da "inna lillâhi ve inna ileyhi raciûn,, der vc neticede onun başına ne gelirse gelsin dimağ ve kalbinin huzuru asla bozulmaz.
Savaş kudreti ve dayanıkhğı asla sarsılmaz.
(139) Safa ile Merve Mekke civarında iki tepedir.
Hazreti Hâcer, su aramak için bu iki dağ arasında koşmuştu.
Hâcerin mihnetine sahne olan bu tepeler, onun sabır sayesinde nail olduğu mükâfatın da iki abidesidir.
Bn_ nokta âyeti kerimenin sabık âyetle münasebetini göstermeğe kâfidir.
[140] Ayni sûrenin, 96 ıncı âyetinde hacc ile omreden bahsedilmekte ve orada bunlara dair tafsilât verilmektedir.
(141) Lâ'net lisanda ib'ad, yani uzaklaştırılmaktır.
Şeriat örfündeki manası, Allahın sevabından ve rahmetinden uzaklaştırılmaktır.
Allahın gönderdiği âyetleri gizleyerek bu lâ'neti hakkedenler yahudilerdi.
Hazreti Musa da onlara karşı aynı içinde daim kalırlar, onların azapları da hafifletilmez, kendilerine de mühlet verilmez.
163 Sizin mabudunuz, O yegâne Tanrıdır ki Ondan başka Tanrı yoktur, Rahman O.
Rahîm O (142).
şekilde hareket etmiş ve onlara şu sözleri söylemişti.
"Eğer benim bugün sana tebliğ ettiğim cümle emirler ve kanunların hıfız ve icrası için Allahın kelâmını dinlemeyecek olursan o vakit senin üzerine bu lanetlerin cümlesi sana gelip sana isabet edecektir.
Şehirlerde mel'un ve sahralarda mel'un olacaksın.
Sepetin ve teknen mel'un olacaktır.
Batnınm (karnının) semeresi, toprağının mahsulü ve sığırlarının yavruları ve koyunlarının sürüleri mel'un olacaktır.
Girdiğinde mel'un, çıktığında mel'un olacaksın.,, (142) Esirgeyen O.
Bağışlayan O.
Fatihanın başına bakınız.
Bu
BÖLÜMün, Allahın birliğini anlatan bu âyetle bitirilmesi, Müslümanlarca en büyük gaye ve hedefin bu olduğunu göstermek içindir Bu hakikatin hergeve galebe çalacağı ise daha sonraki
BÖLÜMde izah edilmiştir.
g
BÖLÜM : 20 — VAHDANİYETİN GALEBESİ 164 Göklerin ve yerin yaradılışında, gec e ile gündüzün ar d ard a gelişinde, insanlara yara r şeylerle gemilerin denizlerde süzülüşünde, Allahın bulutlardan yağdırarak ve kurumuş toprakla n dirilterek üzerinde her çeşit hayvanı dolaştırışında, rüzgârları estirişinde, yerle gö k arasında müsahha r bulutların duruşunda aklı t am bir kavm için âyetler (ibretler) vardır (143) 165 İnsanlar içinde öyleleri va r ki Allahtan gayrisini Allaha emsal tanırlar, onları, Allahı sever gibi severler (144).
İman edenlerin ise, Allaha karşı sevgileri herşeyden sağlam, herşeyden kuvveti dir (145).
O, Allaha , şerik koşara k kendilerine zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, bütün kudre t ve kuvvetin, münhasıran Aiiaha ait ve Allahın azabı d a şiddetli olduğunu görselerdi (muhakkak ki pişman olurlardı).
166 O zama n peşlerinden gidilenler, kendilerine uyanlardan sıyrılacaklar, ve bunların azabı görmeleriyle aralarındaki bütün bağla r kesilecektir.
167 O zama n peşten gidenler diyecekler ki: kâşki bize bir kere dah a dünyaya dönme k nasip olsa d a onlar bizden nasıl ilişiklerini kestiler ve bizi nasıl reddettilerse biz d e onlardan ilişiği kessek ve onları rjeddetsek!.
Ha k Teal â böylece onlar a bütün yaptıklarını en şiddetli pişmanlıklar içinde gösterecektir.
Onları n ateşten d e çıkacakları yoktur (146).
(143ı Bütün tabiat âlemi Allahın birliğini anlatır.
Onun için bu çok sağlam itikadın her çeşit putperestliğe galip gelmesi mukadderdir.
On üç * r önce Arabistan bu hakikate şahit olduğu gibi bugün de taassubun kayıklarından kurtulan insanlar da ayni hakikati kabul etmektedirler.
Kur'an tabiat âleminde göze çarpan kesret içindeki vahdete dikkati çekerek Allahın vahdaniyetine alfil erdirmeyi ister.
(144) Allaha emsal olarak tanılanlar, insanları dalâlete sevkeden rehberlerdir.
166 ıncı âyet bunu gösteriyor.
[145] Allahın bütün yarattıklarına karşı, rahmet ve muhabbeti, Kur'anın sık sık anlattığı bir mevzudur.
İslâmın esası olan, insanın Allaha olan sevgisine gelince, burada bahis mevzuu olmakta ve bu sevginin, her sevgiden üstün ve sağlam olduğu anlatılmaktadır.
İnsanın başka hiçbir sevgisi, buna eş olamaz.
(146) Tâbilerle metbuların birbirlerini reddetmeleri bu hayatta da başlar.
Yahudilerin çoğu başlarındaki adamlara uyup Hazreti Peygambere husumet gösterdiklerinden dolayı pişman olmuşlardı.
Çünkü bu yüzden bütün cemaatleri, yahudi kabileleri felâket ve nekbete uğramış, bunlar tart ve teb'it edilmiş, veya başka cezalara duçar olmuşlardı.
BÖLÜM : 21 — HARAM OLAN YİYECEKLER 168 Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin iyi ve temiz olanlarını yeyiniz.
Şeytanın izlerinden gitmeyiniz (147).
Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
169 (Şeytan) size ancak kötülüğü ve hayasızlığı, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyi fısıldar.
170 Onlara: Allahın gönderdiğine uyun, denildiği zaman onlar, babaları hiçbir şey anlamaz ve doğru yolda gitmezlerse de, biz babalarımızı ne üzre bulduysak ona uyarız, derler.
171 Kâfirlerin hali, ses ve nidadan başka birşey duymayanlara bağıranın haline benzer.
Onlar bir alay sağır, dilsiz ve kördürler.
Onun için akledemezler (148) 172 Ey iman edenler! size verdiğimiz rızıkların temiz ve halâlinden yeyiniz.
Allaha kulluk ediyorsanız Allaha şükrediniz.
173 Allah, hayvanlardan yalnız öleni, kanı, hınzır etini, Allahın namından başka bir nam ile kesileni haram kılmıştır (149).
Kim ki [147] Vahdaniyet akidesi evvelki kısımlarda mufassal bir surette izah edildikten sonra burada bir takım tâli akideler tavzih edilerek bunlardan iki maksat istihdaf edilmektedir.
Birincisi ancak meşru ve temiz şeylerin yenebileceğini göstermektir.
Gayri meşru olan şeyler, şer'in haram olarak bildirdiği şeylerdir.
Bundan başka meşru, helâl olan şeyler de sirkat, rüşvet, iğfal gibi vasıtalarla elde edilirse haram olur.
Yahudilere bunu hatırlatmağa lüzum vardı.
Çünkü onlar dinin yalnız zevahirine ehemmiyet verir ve içyüzlerinin temjzUğine aldırış etmezlerdi.
Onun için bunlardinin haram kıldığı şeylerden istikrah etmekle beraber hileli yollardan elde edilen şeyleri kabul ederlerdi.
İkincisi, âyeti kerimede şeytanın izlerinden gitmeyiniz, denilmekle haram olan gıdaların men'inden kastolunan hedef izah olunmaktadır.
İnsanın maddi hali ile ruhani hali arasında münasebet vardır.
Dimağ ve kalp kuvvetlerinin, gıdadan müteessir olduklarında şüphe yoktur.
Onun için Kur'an gıda maddelerine ehemmiyet vererek ancak iyi ve temiz şeyleri yemeyi emreder.
[148] Bu âyeti kerime Resuli ekremi, herkesi hakka çağıran bir .münadiya benzetir; fakat kâfirler kör, sağır ve dilsiz oldukları için onun sesini duymuyorlardı.
Bunlar çobanlarının nidasını duyan fakat ne dediğini anlamıyan davarlar gibidir.
Kâfirler onun için hakka davet olundukları zaman, âyette beyan olunduğu veçhile, biz babalarımıza uyarız, derler.
[149] Kendiliğinden ölen veya vahşî hayvanlar tarafından parçalanan hayvan Hazreti Musa'nın şeriatince de haramdır (Lâviler, 15:17).
Ayni şeriate göre kan da haramdır (Lâviler, 7 :21).
Hınzır (domuz) eti de haramdır (7 :11).
İndilerde ıztırar ve zaruret şevkiyle, istemiyerek ve haddi aşmıyarak bun¬ - lan yemeğe mecbur olursa ona vebal yoktur, Hak Tealâ af ve mağfiret sahibidir, bağışlayıcıdır.
174 Onlar ki Allahın gönderdiği Kitabın (herhangi kısmım) ketmederler, birkaç para mukabilinde onu ketmetmeğe razı olurlar, karınlarında ancak ateş yerler (149-2), kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, onları tathir etmez.
Onlar için acı azap ta vardır.
175 Bunlar onlardır ki hidayeti dalâletle, mağfireti azap ile değiştiler.
Bunlar ateşe nekadar dayanıklı imişler! 176 Çünkü Allah Kitabı hak ile göndermiştir.
Onlar ki Kitap üzerinde ihtilâfa dalmışlardır, Haktan pek İrağa düşmüşlerdir.
BÖLÜM : 22 — KISAS VE VASİYET 177 Doğruluk ve iyilik, doğu yerine ve batı yerine yüzlerinizi döndürmeniz değildir (150).
Doğruluk ve iyilik insanın Allaha, son güne, Meleklere (15.1), Kitaba (152) ve Peygamberlere inanması, Allah hınzıra dair işaretler vardır.
Hazreti İsanın ondan istikrah ettiği anlaşılıyor.
Hazreti İsanın bu hususta Musa şeriatından ayrıldığını gösterecek bir şey yoktur.
Ayni bahse daha başka âyetlerde de temas edilir.
Şunlara bakınız (16:114: 6 :146; 5 : 8).
[149-2] Kur'an, evvelâ fena ve gayri meşru şeyleri yememeyi emrettikten sonra insanların ateş yememelerini de isteyerek maddiyat ile maneviyatı birbirine bağlamıştır.
[150] Bu âyet Kur'anın en amansız düşmanlarının da senasını kazananlardandır.
Kur'anı tercüme ve tefsir eden Wherry bu âyeti kerimeden bahsederken der ki: "Bu âyet Kur'anın en asıl âyetlerindendir.
Bu ayet, zahiri ve amelî iyiliği biribirinden son derece vazıh bir surette ayırıyor ve Allaha iman ile insanlara iyiliğin, dine esas olduğunu apaçık gösteriyor.,, Âyeti kerime doğu veya batı taratma dönmenin, sırf zahiri bir iş olduğunu, bu gösterişde dinin ruhu hâkim olmazsa, onların bir fayda vermiyeceğini anlatıyor.
[151] Sûrenin başlarında meleklere iman esasına işaret ^dilmekle beraber burada onun başlıca akaidi islâmiyeden biri olduğu anlatılıyor.
Meleklere iman akidesi, ihtimal ki vahdaniyeti ilâhiye akidesi derecesinde cihanşümul değildir.
Fakat tevhit akidesine istinat eden bütün dinlerde bu akideye tesadüf olunur.
İslâmiyetin bütün itikatlarında olduğu gibi meleklere inanmak itikadında da derin bir mana vardır.
Nasıl insanların maddi kuvvetleri, başka vasıtalardan istifade etmeksizin, maddî âlemde birşey yapmağa muktedir değilse, mesblâ göz, nasıl ışık olmadan görmezse, insanların ruhanî kuvvetleri de yalnız basma iyilik ile fenalığı sevgisi ile malı, akrabalara , öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve esirlerin azadına vermesi (153), namaz ı hakkiyle e d a etmesi, zekâtı ödemesidir.
Bunlar söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve şidde t zamanında sabredenlerdir, işte (hak ve hayır) üzere gerçek olanlar ve fenalığın he r türlüsünden korunanla r bunlardır.
1 7 8 Ey iman edenler! maktulle r hakkınd a kısas size farzolundu (154).
Hür, hür ile; köle, köle ile; dişi, dişi ile kısas oluayırt etmeğe kifayet etmez.
Bunun için, ruhanî kuvvetlerimizin de, müstakil bir varlığa sahip olan vasıtalara ihtiyacı vardır.
İnsanda iki çeşit cazibe bulunuyor.
Bunlardan biri iyilik ve faziletin yüksek âlemine karşı duyulan incizap; diğeri fenalığa, yani süfli ve behimi hayatın alçaklıklarına duyulan incizaptır.
Bunları, haricî vasıtalar harekete getirir.
İnsanlığı iyiliğe ve fazilete sevkeden vasıtaya melek; fenalığa ve süfliyete sevk edene, şeytan deriz.
Birincisi ile Ruhülküdse, ikincisi ile şeytana uymuş oluruz.
Meleklere inanmak akidesinin hedefi, insanın, içindeki iyilik incizabını duyar duymaz ona mutavaat etmesidir.
Onun için meleklere iman ile mükellef olduğumuz halde şeytana «küfr» ile yani onun iğfaline kapılmamakla memuruz.
Bu itibar ile meleklere iman, insanı hayre davet eden ruhanî sesi duymasını istihdaf eder.
(Mukaddimemizde meleklere ait bahse bakımz).
[152] Burada «Kitap» ve «Peygamberler» e inanmaktan bahsolunuyor.
Yani kitap müfret olduğu halde, Peygamberler cemidir.
Sebebi Kur'anın bütün Kitapları cami olmasıdır.
Kur'ana inanan, bütün mukaddes kitaplara inanmış olur.
[153] Harpte düşmanlardan alman esirleri azat etmek için kendi saliklerine malî fedakârlık tavsiye eden yegâne din, İslâmiyettir.
Müslümanlar bu emre göre, esir aldıkları düşmanlarını da azat etmek için malî fedakârlığa katlanmak mevkiindedirler.
Bu kadar necip ve yüksek bir telkine başka hiçbir dinde tesadüf olunamaz: Hazreti İsa a düşmanını sev!» demişti.
Bu esasın yüksekliğini tanımamak mümkün değildir, fakat harpte esir ettiğin düşmanı serbest bırakmak için Allah yolunda mali fedakârlığı göze al, diyen Kur'an, insanlık için daha amelî ve daha hayırlı bir düstur koymuştur.
[154] İslâmiyet kısas bahsinde Musa şeriatini haylice tadil ederek kısası yalnız katil davalarına hasretmiştir.
Halbuki şeriatı Museviyede kısas bütün yaralanmalara şamildi.
İslâmiyette ise kısas, yalnız maktuller hakkında farzdır, yani katiller katlolunur.
Kur'an bu esası umumi bir surette takrir ettikten sonra katil hür bir adamsa onun, yahut katil bir köle ise onun katledileceğini, bir kadın bir erkeği katlederse bu mücrim kadının katlolunacağını bildiriyor.
Araplar İslâmiyetten evvel bir kabileye mensup asilzadeler katlolunduğu zaman katilden başka insanların da katü üzerinde ısrar ederler, katil köle veya kadın olursa, yalnız bunların katlile iktifa etmezlerdi.
Kur'an bu âdetleri ilga etti.
(Ebu Hayyan ile Râzi).
nur (155).
Maktulün kardeşi (vârisi veya velisi) tarafından katil hakkında birşey affolunursa (diyet için) örfe uymalı ve (diyet) en iyi surette eda olunmalıdır.
(Affetmek, diyet almak) Tanrınızdan kolaylık ve rahmettir, bundan sonra herkini haddi aşarsa, acıklı azaba uğrar.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, ey aklı tam insanlar!.
Ta ki (nahak yere kan dökmekten) sakınasınız (156).
180 Biriniz, ölüme yaklaştığı zaman, anaya, babaya, hısımlara bir hayır (mal) bırakıyorsa, meşru bir tarzda vasiyetfarzolundu.
Bu, sakınanlara gerek bir haktır (157).
181 Kim ki bunu işittikten sonra onu değiştirirse bunun günahı onu değiştirenler üzeredir.
Hak Tealâ işidici ve bilicidir.
182 Kim vasiyet edenin hata etmesinden, yahut günaha girmesinden korkup ara bulmağa çalışırsa o, hiçbir vebale girmez.
Hak Tealâ, (hakkı icra edeni) yarhğayıcı ve ona (itaat edene) rahmet edicidir.
BOLUM : 23 — ORUÇ 183 Ey iman edenler! Oruç size farzolundu.
Nasıl ki sizden evvelkilere de farzolunmuştu, (ta ki günahlardan) korunasınız (158).
[155] Yani bir hür, bir hürrü; bir köle bir köleyi, bir dişi bir dişiyi öldürdüğü zaman, maktul hür mukabilinde katil olan hür, maktul köle mukabilinde katil köle, maktul dişi mukabilinde katil dişi cezaya çarpılır.
Cahiliyet devrinde yapıldığı gibi öldürülen adamın şeref ve mevkii hesap edilerek katilinden başkası da katlolunmaz.
[156] Müslümanlar bu âne kadar aleyhlerinde vuku bulan her tecavüze tahammül ederek seslerini çıkarmıyorlardı.
Müslümanların birçokları en zalimane şekilde katledilmişlerdi.
İslâmiyetin düşmanları, bütün müslümanları kılıçtan geçirmeyi düşünüyor, onun için hazırlanıyorlardı.
Kısas kanununu harekete getirmekte müslümanlar için hayat vardı.
Bundan başka, mesele umumî bir surette de nazarı itibara alındığı takdirde görülür ki katil cürmünü irtikâp edenler cezalandırılmadıkça emniyet içinde yaşamak imkânı münselip olur.
[157] Miras âyetinin (4: 11) bu âyeti neshettiğini söyleyenler vardır, bu doğru değildir.
Çünkü vasiyet hükmünün bakî olduğunu, miras âyetinden sonra nazil olduğunda şüphe olmıyan (5: 106) âyeti ispat etmekte ve bu âyet vasiyyet yapılacağı zaman şahitler davetini emretmektedir.
Burada emrolunan vasiyet hayırlı maksat içindir ve mensuh değildir.
[158] Oruç, namaz derecesinde cihanşümul dinî bir müessesedir.
Hıristiyanlara da oruç tutmak emrclunmuştur.
(Metta incili 6-: 16 - 17; Luka incili 5 : 30 - 32).
Fakat İslâmiyet bu dinî müesseseye yepyeni bir manâ vermiştir.
İslâmiyetten evvel oruç, mihnet ve felâket zamanlarında vücuda eziyet etmekti.
İslâmiyette ise bu 184 (Farzolunan oruç) sayılı günlerdir (159).
İçinizde herkim (o günlerde) hast a olur, veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başk a günlerde oruç tutar.
Oruc a güçlükle dayananlar, bir yoksul besliyerek fidye (kurtuluş karşılığı) verirler.
Kim ki gönül isteğiyle hayır işlerse bu, onun için hayırlı olur.
Oru ç tutmak , bilseniz, sizin için daha.hayırlıdır.
\S5 (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki insanların hidayet rehberi olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en sarih ve parlak burhanları (şamil) Kur'an, bu ayd a gönderildi (160).
Ramaza n ayına erişen orucunu tutsun.
Hast a olan veya seferde bulunan, tutamadığı günler sayısınca başk a günlerde oruç tutar.
Ha k Teal â sizin için kolaylık ister, zorluk istemez, oru ç günlerinin sayısını tamamla manızı; sizi hidayet e erdirdiği için büyüklüğünü takdis ve tazim etmenizi ve On a şükretmenizi diler.
185 Kullarım, Beni senden sorarlars a Ben pe k yakınım.
Bana du a ve niyaz edenlerin dualarına icabet ederim.
Onla r d a Benim davetime icabet etsinler, Bana iman getirsinler ki, doğr u yolda yürüyebilsinler ve selâmet e kavuşsunlar (161).
187 Oru ç günlerinizin gecesinde zevcelerinize yaklaşmak size halâl edildi.
Onla r sizin cameîeriniz, siz d e onlaI n n camelensiniz (162).
Ha k Teal â sisin nefsinize zulmettiğinizi bilfariza insanın manevi ve ruhanî terbiyesine ve bu yolda ilerlemesine hizmet eder..
Âyeti kerimenin sonunda «ta ki konmasınız» denilmekle buna işaret edilmiştir.
Oruçtan maksat, insana fenalığı nasıl bertaraf edeceğini öğretmektir.
Onun için İslâmiyet nazarında oruç, yalnız muayyen bir zaman için yemek ve içmekten sakmmak değil, ayni zamanda her fenalıktan sakınmaktır [159] Bu sayılı günler 29 veya otuz gündür.
[160] Eurada Kur'anın evvelâ insanlara hidayet rehberi olduğu, onun için insanların, her yerde, her devirde her sınıfa lâzım olan hidayeti şamil bulunduğu, soma onun hidayete ait en sarih delilleri muhtevi olduğu söylenerek onun hidayetini ispat ettiği, sonra onun Furkan olduğu, yani hakkı batıldan ayırt eylediği, bu suretle müminlere imanın semeresini verdiği gibi münkirlere inkârın encamını belirttiği gösteriliyor.
Kur'anın ilk âyetleri Kadir gecesi nazil olmuştur.
[161] İnsan oruçla günahlara galebe ettiğinden içi tertemiz olur ve Allaha yakınlığı artar.
Yakınlık sahasında iken vukubulacak duaları makbul olur.
Âyeti kerime bunu anlatmaktadır.
Resuli Ekrem, Ramazan ayında her zamandan fazla ibadetle meşgul olurdu (Buharî).
Ashap ta öyle yaparlardı (Sahihi Müslim).
[162] Burada zevç ile zevce arasındaki karşılıklı bağlantı, karşılıklı sevgi) karı kocanın birbirine verdiği huzur biribirlerine temin ettikleri himaye en beliğ ve en nezih surette anlatılıyor.
>ure: Bakara Sûresi 67 ~y^i'j^ \\t • V>-cr^ ^ * L 4 •> ) 0 t, >* Jl .
..
* diğinden tevbenizi kabul etti, sizi affetti.
Siz de Allahın müsaadesinden faydalanarak zevcelerinize yaklaşın.
Fecirde , günün aklığı, gecenin karanlığından ayırdedilinceye kada r yeyin, için, sonra orucu geceye kada r tamamlayın.
Mescitlerde itikâfta (1^3) bulunduğunuz zaman zevcelerinize yaklaşmayın.
Bunlar Allahın hudududu r (164).
Sakın onlar a yaklaşmayın.
Ha k Teal â insanlara âyetlerini böylece beyan ede r ki (fenalıklardan) sakınalar.
[163] İ'tikâfın şer'î manası, bir mescitte kapanarak ibadet etmektir.
Burada Ramazanda yapılan itikattan bahsolunduğu için, bu sırada zevcelere yaklaşmak nehyediliyor.
«Oruçsuz itikâf olmaz» hadisi itikâf müddetinin bir.günden az olamıyacağmı gösteriyor.
Hazreti Peygamber Ramazanın son on gününde itikâfa girmek itiyadında idi (Buharî ve Müslim).
[164] Allahın hududu, yani Allahın çizdiği şuurlardır.
Yasak bölgelerdir.
Bunları aşmayı değil, bunlara yaklaşmayı dahi düşünmeyin.
188 Biribirinizin mallarını sahte ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyin.
İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile nahak yere yemek için (mal davasiyle), rüşvetlerle, hâkimlere koşmayın (165).
BÖLÜM : 24 — MÜDAFAA HARBİ 189 Sana yeni (doğan) ayları sorarlar: de ki: bunlar insanların (faydası) için, haccın ifası için vakit ölçekleridir (166).
Evlere [165] İnsanlara oruç tutarak fenalıktan sakınmaları emrolunduktan sonra onlara herhangi şekilde gayri meşru mal yememeleri emrolunuyor.
İnsan oruç sayesinde ihtiraslarına hâkim olduğundan, oruç tutan insanlarda, başkalarının malını nahak yere yemek arzusu zail olur.
[166] Arapların mukaddes saydıkları bazı aylar vardı.
Bu aylar içinde bütün kavgalar bırakılır ve memlekette yalnız barış hüküm sürerdi.
Kabe bu aylar içinde ziyaret edilirdi.
Bu
BÖLÜM, müdafaa harbinden bahsettiği için, harbin yasak olduğu bu aylara işaret ederek başlamıştır.
Daha sonra 203 inci âyette daha fazla bahsolunacaktır.
ark a tarafından girmeniz iyilik değildir.
İyilik, insanın {fenalıktan) sakınmasıdır.
Evlere kapılarından girin, Allaha karşı gelmekten sakının ki bermua t olasınız (167).
190 Sizinle döğüşenlerîe Allah yolunda dövüşün, hadd i aşmayın, muhakka k ki Allah hadd i aşanları sevmez (168).
Onları bulduğunuz he r yerde öldürün (169), sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın (170).
Fitne, (din yüzünden [167] Araplar, son derece hurafatçı bir millettiler.
Bunlar bir içi yapmayı istihdaf ederler de muvaffak olamazlarsa, evlerine kapılarından girmez, arka tarafından girerlerdi; ve bir sene bu şekilde hareket edip dururlardı.
Müslümanlar zulüm ve i'tisaf muhiti olan bir ülkede din hürriyetini tesis etmek vazifesini deruhde ettiklerinden, herkesten evvel onların bu gibi hurafelerden kurtulmaları icap ediyordu.
Onun için onların heşeyden evvel, fenalıktan sakınmaları emrolunuyor.
Bazı müfessirlere göre, evlere kapılarından girmek doğru yolu, evlere arka kapılarından girmek eğri yolu tutmak manasmdadır.
Bir rivayete gere maksat Arapların, ihrama girdikten sonra evlerine arkadan girmek âdetini ortadan kaldırmaktır.
[168] Bu âyet, harbi meşru kılan ilk âyetlerdendir.
Altı âyet bu mevzu ile meşgul oluyor ve bu âyetler 195 inci âyetle nihayet buluyor.
Âyeti kerime müslü¬ manlara, kendilerile döğüşenlerîe Allah yolunda döğüşmeyi emretmekle İslâm harplerinin sırf müdafaa harpleri olacağını ve bu müdafa harplerile dini tazyiklere nihayet verileceğini anlatıyor.
Âyeti kerime, evvelâ müslümanların kendilerile döğüşenlerîe döğüşmelerine cevaz verildiğni anlatmakla düşmanların onlara karşı harekete geçtiklerini, bunun için müslümanlara harp müsaadesi verildiğini, sonra yine bu kayit ile harbin yalnız muharipler arasında vuku bulacağını, onun için kadın, çocuk, ihtiyar, şehir ve köy sekenesi ile sair muharip olmayanlara dokunulmıyacağmı gösteriyor.
Âyeti kerimenin tazammun ettiği ikinci kayit harp zarureti haddinin tecavüz olunmamasıdır.
Bu şartları haiz harbe «Allah yolunda harp» I deniliyor.
Bütün Kur'anda dini neşretmek için harbi tecviz eden bir âyet yoktur.
Bu vadide söylenen sözler, ancak İslâm düşmanlarının uydurmalarıdır.
Müslümanlığın harbe nekadar aleyhdar olduğu, onun ancak müslümanlar tehlikeye düştükleri zaman harbe müsaade etmesinden besbellidir.
Müslümanlığın harbe ait ahkâmı ile yahudiliğin ahkâmı ara smda büyük fark vardır.
Yahudilikte bir kavmi imha için, onu yurdundan çıkarmak için harp edilir.
İslâm harpleri ise sırf tedafüidir.
[169] Harp başlamış olduğu için düşman muhariplerini, bulundukları her yerde yakalayıp öldürmek harbin en tabiî neticesi olur.
, [170] Düşmanlar, müslümanları Mekkeden kovmuşlar, onları Mescidi Harama girmekten menetmişlerdi.
Halbuki Mescidi Haram, yeni dinin ruhani merkezi idi.
Binaenaleyh müslümanların müdafaa harbinden hedefleri, çıkarıldıkları yerden düşmanları çıkarmaktı.
Bu itibarla müslümanlar düşmanlarını imha ile mükellef olmadıklarından yalnız onları sürüp çıkarmakla iktifa edeceklerdi.
l zulüm ve tazyik), katilden beterdir (171).
Onla r sizinle Mescidi Haram yanında döğüşmedikçe , siz d e onlarla döğüşmeyin, şayet sizinle orad a doğüşecek olurlarsa siz de onları öldürün.
Kâfirlerin cezası böyledir 193 Vazgeçerlerse (siz de vazgeçin).
Muhakkak ki Allah yarlığayscı ve bağışlayıcıdır (172).
Fitneden (din namına zulüm ve tazyikten) eser kalmaymcaya kada r onlarla doğuşun.
Ta ki din yalnız Allah için ola.
Muharebede n vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık gerekme z (173).
194 Har am ay, haram aya bedeldir (174).
Bütün hürmetle r kısas kanununa tâbidir (175) O halde size karşı tecavüz edene , siz de ayniyle tecavüz edin.
Allahtan sakının ve Allahın sakınanlarla berabe r olduğunu bilin.
195 Allah yolunda (malınızı) harcedin.
Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın (176), iyilik edin.
Ha k Teal â iyilik edenleri sever.
\9h Hacc ı da , Umreyi de , Allah için, ed a edin (177).
Eğe r (bunları edadan) alakonursanız (178) kolayınıza ge- [171] Müslümanlar düşmanlarından her türlü zulüm ve tazyiki görmüşlerdi.
Onların uğradıkları işkenceler ölümden de beterdi.
[172] îslâmiyetteki harp kanunlarının hilmine bakınız ki düşman harpten feragat eder etmez, müslümanlar da kılıçlarını kınlarına koyacaklardır.
Müşrikler, birkaç defa müslümanların bu halinden istifade ederek onlara oyun etmişlerdi.
[173] Fitne kelimesini daha evvel izah etmiş bulunuyoruz.
Bundan maksat, din namına yapılan tazyiklerdir.
Müslümanlar, dinlerini ret ve başka bir dini kabul için her türlü tazyikten vareste kaldıkları ve din hürriyeti teessüs ettiği zaman harp etmemekle memurdurlar.
Müslümanların harpten hedefleri «dinin mahza Allah için olması» dır.
Din ve vicdan hürriyetinin bundan mükemmel bir düsturu bulunamaz.
Nitekim Resuli Ekrem de müslümanlan tazyik etmemeyi taahhüt eden müşriklerle muahedeler akdetmişti.
[174] Yani: Mübarek günlerde yasak aylarda size- tecavüz edenlere siz de karşı koyunuz.
[175] Hürmet ve takdise değer şeylere vuku bulacak tecavüzler, cezasız •bırakılmıyarak kısasla mukabele olunur.
[176] Çünkü düşmanın taarruzu esnasında malî fedakârlıktan sakınmak bütün cemiyetin mukadderatını tehlikeye düşürür.
[177] Umre, Haremi şerifi herhangi vakit ziyarettir.
Hac ise, ancak hac mevsiminde eda edilebilir.
Hac farizası ifa edilirken Arafat dağında durulur.
Umrede buna lüzum yoktur.
Hac esnasında ihrama girilir.
Kabe tavaf edilir.
Safa ile Merve arasında koşulur ve Arafatta durulur.
Umrede ise bunların ilk üçü yapılır.
Gerek hac, gerek Umrede sağların kesilip kesilmemesi icap ettiği üzerinde ihtilâf vardır.
Saçın kesilmesi, haccm nihayet bulduğunu gösterir.
Hac islâmî feraizin amelî mahiyetle olanlarının en sonuncusudur.
Bu fariza, len kurbanı gönderin (179).
Kurban, yerine varıncıya kada r başınızı tıraş etmeyin, içinizde herkim hasta, yahut başından rahatsız ise ona , fidye {kurtuluş karşılığı) olarak oruç tutmak, yahut sadak a vermek, yahut kurban kesmek gerektir.
Emniyet hâsıl olunca (180) h a c zamanına kada r umreden faydalanan (181) kimseye, kolayına gelen kurbanı kesmek gerektir.
(Kurban) bulamıyana ha c günlerinde üç, geri döndüğ ü zaman yedi gün oruç lâzım gelir ki bunlar tam on gün eder.
Bunlar, ailesi Mescidi Haramd a bulunmayanlaradır.
Allaha, karşı gelmekten korunun.
Allahm, fenalığa mukabelede şiddetli olduğunu bilin.
BÖLÜM : 25 — HAC 197 Hac , (ayları) bilinen aylardır (182) Kim (bu aylarda haccı ifaya azmeders e artık hacd ş on a kötü söz söylemek, söğüşmek, kavg a çıkarmak gerekmez .
Siz ne iyilik ederseniz Allah onu bilir.
Azıklanınız! muhakka k ki azığın en hayırlısı takvadır (nefsinizi sakınmaktır).
Ey tam akıllı insanlar! Bana karşı gelmekten bu hayat seferinin en son ruhanî merhalesidir.
Haecın ilk lâzimesi olan (İhram) insanın dünya ile rabıtalarını kesmesini remzeder.
İhram insanıri bütün kıymetli kıymetsiz eşya ve elbiselerini atarak iki mütevazı kumaş parçasiyle örtünmesidir.
İnsan bu suretle Tanrısına muhabbet şevkiyle bütün dünyevi gösterişleri, alâyişleri feda ediyor.
Haecın ikinci rüknü olan Kâbeyi tavaf ve üçüncü rüknü olan Safa ile Merve arasında koşmak, insanın Allah muhabbetinden başka bir şey düşünmiyerek «canan» ın evi etrafında dolaşmasını, hakiki aşktan başka bir his ile mütehassis olmamasını gösterir.
Bu hareketler müminin mabuduna tam teslimiyetini, ve onun uğrunda bütün dünyevî menfaatlerini feda etmesini ifade eder.
Mukaddememizde Hacc bahsine bakınız.
[178] Mekke henüz düşmanların elinde idi ve bunlar, müslümanları haccı ifadan menediyorlardı.
[179] Müslümanlar haccı ifadan menolundukları takdirde kurbanlarını Kâbeye göndermekle; buna da imkân yoksa, bunları bulundukları yerde kesmeklemükelleftirler.
[180] Bununla müslümanların düşmanlarına galip gelerek bütün dinî farizelerini ve haccı emniyet içinde ifa edecekleri tebşir olunmaktadır.
[181] Umrenin ifasından sonra hacının ihram içinde kalmasına lüzum kalmıyacağını gösterir.
[182] Şevval, Zilkade ayları ve zilhiccenin ilk on günü.
sakının.
198 Tanrınızın lûtf-u keremini aramakta günah yoktur.
Arafattan (183) cemaatle döndüğünüz zaman "Meş'ar-i Haram,, (184) yanında Allahı anın.
Siz evvelce yoldan sapmış olduğunuz halde Allah size nasıl doğru yolu gösterdiyse siz de Onu o yolda anın.
199 Sonra herkesin cemaatle döndüğü yerden siz de dönün (185), Allahtan mağfiret dileyin.
Çünkü Hak Tealâ, yarlığayıcıdır ve bağışlayıcıdır.
200 İbadetinizi tamamladıktan sonra {vaktiyle) atalarınızı andığınız gibi, Tanrınızı, hattâ daha fazla ve daha hürmetle [183] Arafat, zilhiccenin dokuzuncu günü müslümanların toplandıkları yerdir.
Mekkeden on iki mil mesafededir.
[184] Meş'ar-i Haram, Müzdelife'nin civarıdır.
Hacılar zilhiccenin dokuzuncu gününü Arafat dönüşünde burada gecelerler.
[185] Kureyş ile diğer kabileler kendilerini sair insanlardan daha asil saydıkları için Arafata çıkmazlardı.
İslâmiyet bütün farkları ve imtiyazları kaldırdı.
anın (186).
Bazı kimseler, Tanrımız! bize vereceğini bu dünyada ver, derler, bunların âhirette nasibi yoktur.
201 Bazıları da: Tanrımız! bu dünyada bize dirlik düzenlik, âhirette de iyilik güzellik ver! Bizi ateş azabından kurtar! derler (187).
202 İşte bunlar, kazandıkları hayrın ecr-ü mükâfatını fazlasiyle görürler.
Hak Tealâ hesap- ! lan süratle görücüdür.
203 Allahı sayılı günlerde anın (188).
Kim acele edip iki.
günde dönerse ona günah yoktur.
Kim geride kalırsa ona da günah yok.
Bu, kendini fenalıklardan sakınanlar içindir.
Allaha (karşı gelmekten) kurunun.
Hepinizin derlenip toplanıp onun huzurunda toplanacağınızı bilin.
204 İnsanlar ara- ' sında öyleleri vardır ki onların bu dünya hayatı hakkındaki sözleri hoşuna gider, bunlar sözlerinin özlerine uyduğuna Allahı da şahit tutarlar.
Halbuki bunlar, düşmanların en amansızıdırlar (189).
205 Onlar senden ayrıldıktan sonra yeryüzünde fesat çıkarmak için çalışır, ekinleri, sürüleri mahvetmek için uğraşırlar, Allah ise fesadı sevmez.
206 Bu çeşit adama Allahtan kork! denildiği zaman, kibir ve gururu kabarır, onu günah işlemeğe sürükler.
Böylesine cehennem yetişir.
Cehennem ne kötü bir yataktır! 207 insanların içinde öyleleri vardır ki Allah rızası yolunda kendini feda eder.
Allah ta kullarına karşı çok re'fetlidir.
208 Ey iman i [186] Araplar cahiliyet zamanında hacdan sonra babalarını, dedelerini anarak iftihar ederlerdi.
Onlara, babalariyle, dedeleriyle iftihar edeceklerine Allahı tazim etmeleri emrolunuyor.
[187] Bu duanın güzelliğini anlatmak için sahifeler dolusu yazı yazmak mümkündür.
Çünkü insanın peşinde koşacağı bütün bahtiyarlıklar bu duadadır.
İnsan neler dileyebilir?.
Kafasını ilimle aydınlatmak, amelî kudretini ahlâkiyle desteklemek ve böylece manevi varlığını bahtiyar etmek değil mi? Sonra onun maddî varlığı namına bütün diledikleri sıhhat, afiyet ve servet gib^ şeyler değil mi? İşte insanın maddî ve manevî bakımlardan bütün bu diledikleriyle bu dileklerin şümulüne giren herşey bu duaya dahil olduktan başka onun bütün ruhanî ve uhrevi dilekleri de bu duaya dahildir, Hazreti Enes'e bize dua et demişler.
O da bu duayı okumuş, biraz daha dua etmesini istemişler, ayni duayı tekrarlamış, yine rica etmişler.
O da ayni şekilde mukabele etmiş ve şu sözleri söylemiş: Daha ne istiyor sunuz? Sizin için dünya ve âhire tin bütün iyiliğini diledim! [188] Bunlara »Teşrik günleri» denilir.
Teşrik yüksek sesle tekbir almaktır.
Teşrik günleri de kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günleridir.
[189] Âyeti kerimenin Ahnes Bin Şurayk hakkında nazil olduğu söyleniyorsa da beyanı umumîdir.
Müfritler, murailer ve münafıklar hakkındadır.
.
1 .
v .• r.-V..
î- / y.;.
• •»rVv [190] Tam teslimiyetle kâmil müslim olun.
Yahut sulh ve müsalemete girin.
İslâm, Allaha inkıyad ve ihlâslır.
Onun için silme girmek, Allah ile kul arasında tam bir barış ve güvenin kurulması demektir.
Râzi şöyle der: «Ayeti kerimedeki silm, sulh manasında ise meali şöyle olur: Ey iman edenler, hep birden silme giriniz, yani birbirinizle anlaşmış olun, dine hizmet hususunda el birliği yapın, onun uğrunda her imtihana dayanın, şeytanın izinden giderek dünyaya kapılmayın.» Cild 2.
Sa 286.
[191] Aziz: kudretinin kemali yüzünden hiçbir emri geri çevrilemiyendir.
Hakîm, hikmeti dolayısiyle iyiyi, kötüyü ayırarak iyiye mükâfatını, kötüye cezasını verendir.
edenler! hep birden silm'e (tam teslimiyete) girin (190), şeytanın adımlarına uymayın, çünkü o sizin besbelli düşmanmızdır.
209 Şayet, size apaçık ve parlak burhanlar geldikten sonra sürüyecek olursanız biliniz ki Allah da Azizdir, Hakimdir (191).
210 (Şeytanın peşinden gidenler ne bekliyorlar?l) Onlar Allahın me- leklerle birlikte bulut gölgeleri içinde gelmesini, işirt olup bitmesini mi bekliyorlar.
(Bil ki) bütün işler, Allaha döneJ (192).
BÖLÜM : 26 — MÜMİNLERİN UĞRADIKLARI MİHNETLER 211 israil oğullarına sor! Onlara rvce açık ve sarih âyetler verdik.
Kim ki Allahın nimetine (hidayetine) nail olduktan sonra onu değiştirirse Allahın da cezası çok şiddetlidir (193).
212 Bu dünya hayatı, inanmıyanlara süslü ve göz alıcı görünür.
Bunlar, inananlarla alay ederler.
Halbuki sakınanlar, kıyamet günü, bun" lann üstünüdürler, Allah dilediğine, ölçüsüz, hesapsız rızıklar ihsan eder (194).
213 Bütün insanlar tek bir ümmettirler (195).
Allah Peygamberleri müjde vermek, insanları (eğri yallarda gitmenin encamından) korkutmak için gönderdi, onlarla beraber Kitabı hakla gönderdi ki insanlar arasındaki ayrılıklar üzerinde hüküm versin.
Halbuki kendilerine en açık burhanlar geldikten sonra biribirlerine karşı olan zulüm ve hasetten dolayı ihtilâfa düşenler, ancak kendilerine kitap verilenlerdir (196).
Allah iman edenleri, üzerin- [192] Allahın gelmesinden murat, onun emir ve hükmünün icra olunmasıdır.
Yani, kâfirlere va'adolunan azabın başlarına gelmesidir.
[193] Burada Allahın nimetinden murat bir kavle göre Hazreti Muhammede nazil olan vahiy, bunu değiştirmekten murat, bu ilâhî vahyi reddetmektir.
Musevilere gösterilen sarih âyetlerin biri de onlara İsmail oğullarından bir Peygamberin geleceğini haber vermekti.
Beni İsrail peygamberleri, Hazreti Muhammedin kudümünü müjdelemişlerdi.
Sonra Hazreti Muhammedin risaleti, bütün sarih, açık delâil ile apaşikârdı.
[194] Bu âyeti kerime bize Mckkeden Medineye hicret ederek bütün mallarını geride bırakan müslümanların, murabahacılık yüzünden büyük servetler kazanan yahudiler tarafından uğradıkları hakaret ve istihzaları anlattıktan sonra bir insanı diğer insana üstün kılan sıfatın Hakka hürmet ve hizmet olduğunu gösteriyor, ayni zamanda fakr-ü zaruretleriyle alay edilen müslümanların yakında servet ve refaha erişeceklerini müjdeliyor.
[195] Bu âyet, »bütün insanlar bir ümmet idiler,» diye tercüme olunur.
Halbuki (idi) manasındaki (kâne) Kur'anda umumî hakikatleri ifade için kullanılır.
[196] Âyeti kerime, bütün insanların bir ümmet olmalarına mebni onların hepsine peygamberler gönderildiğini, bu peygamberlerden her birinin bir Kitabı bulunduğunu, bu kitap ile doğru yolun gösterildiğini, fakat zaman geçince, millet- de ihtilâf edilen hakka irşat eyledi (197).
Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.
214 Yoksa siz, sizden evvel gelenlerin başından geçenler, sizin de başınızdan geçmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? (198).
Onlar öyle sıkıntılara, mihnetlere, öyle lerin kitaba uyacaklarına ondan ayrıldıklarını ve bu yüzden aralarında ihtilâflar başladığını, bunun için yeni peygamerlerin zuhuruna lüzum hasıl olduğunu, nihayet bütün milletlere, doğru yolu gösterecek, hepsini irşat edecek umumî bir peygambere ihtiyaç duyulduğunu ve bu peygamberin zuhur ettiğini anlatmaktadır.
[197] Allahın irşat ve hidayeti, Hazreti Muhammedin gönderilmesine işarettir.
Çünkü onun gönderilmesi sayesinde bütün milletlerin ayrılıklara düştükleri hakkı, müslümanlar kavramışlardı.
Âyetin evvelki kısmı her millet arasında kopan ihtilâfların halli için peygamberler gönderildiğini, fakat muhtelif peygamberler tarafından muhtelif milletlere anlatılan «hak» tekrar anlaşılmaz hale geldiğinden bütün milletlere hakkı anlatacak peygamberin zuhur ettiğini haber veriyor.
Onun için İslâmiyet birçok millî dinlerin yanında beynelmilel bir din olmakla temayüz eder.
[198] Cennete girmek, bu dünyada her hasma karşı zafer kazanmak, ve âhirette kurtuluşa ermektir.
/ müthiş sarsıntılara uğramışlardı ki Peygamber ve onunla bera; ber olan mü'minler "Allahın yardımı ne zaman yetişecek!., demişlerdi.
İyi bil ki Allahın yardımı, muhakkak yakındır,, (199).
215 Onlar sana sorarlar: ne harcedelim? De ki, siz malınızdan ne harcederseniz ana babaya, hısımlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalanlara gider, siz her ne hayır işlerseniz Allah onu hakkiyle bilir (200).
216 Harp, size fena geldiği halde, emrolundu, belki de fena gördüğünüz birşey, hakkınızda hayırlı olur, yahut sevdiğiniz veya iyi gördüğünüz birşey hakkınızda kötü olur, Allah bilir, siz bilmezsiniz (201).
[199] Âyeti kerime en güç imtihanları en sağlam imanla| ve en sarsılmaz azimle karşılamak icap ettiğini anlatıyor.
Bilhassa Hazreti Peygamber Muhammed Mustafanın eşsiz sebat ve mukavemetini belirtiyor.
Çünkü bu âyet müslümanların Mekkede geçirdikleri, Medinede karşılaştıkları imtihanlara ve ıztıraplara değil, daha ilerde karşılaşacakları ve çekecekleri imtihanlara ve iptilâlara işaret ediyor, bunların hepsine mukavemet edeceklerini anlatıyor ve hepsinin kahramanlık hislerini kamçılıyor.
Gerçi sonunda Allahın yardımı erişecekti.
Fakat ne bahasına? insanlığın bütün güzide meziyetlerini açığa vurmak ve hepsini belirtmek bahasına! [200] Müslümanların harp için katlandıkları mâlî fedakârlıklar ana • ve babalara, ve âyeti kerimede anlatılan insanlara, Mekkede zulme uğrayan müslümanlara ve sair muhtaçlara yardım için de harcolunuyordu.
Onun için müslümanlara bütün verdikleri paraların kendi ana babalarına ve kardeşlerine harcciunduğu söyleniyor.
[201] Âyeti kerime Müslümanların harpten hoşlanmadıklarını apaçık anlatıyor.
Neye hoşlanmıyorlardı? Çünkü karşılarındaki kuvvet o kadar büyüktü ve Müslümanları ortadan kaldırmak için o kadar dij biliyordu ki korkmamak imkânsızdı.
Çünkü böyle bir harbin kaybedileceğine aklın hükmetmemesine çare yoktu.
Aklın hükmüne değer vermemek mümkün mü? İş aklın hükmüne kalsaydı, o hükmün gereğince hareket etmek ve düşmana boyun eğmek icap ederdi.
Fakat akıl dediğimiz ne ki? Ona göre hoşa giden şey iyidir, hoşa gitmiyen şey fenadır.
Halbuki öyle değil.
Belki bir şeyden hoşlanmadığımız halde hakkımızda hayırlıdır, ve belki bir şeyden hoşlandığımız halde hakkımızda fenadır.
Yeter ki aklımız değil, fakat gönlümüz buna inansın.
Biz İslâm dinini ruhumuzun bütün isteğiyle kabul ettik ve buna hem gönlümüzle, hem aklımızla bağlandık.
Güçlüklerle, imtihanlarla, ıztıraplarla ve sonu gelmeyen ihtiyaçlarla karşılaştığımız zaman aklımız bizi saptırabilir.
Fakat saptıkmı iş biter.
Sapmadıkmı ve doğru olduğuna inandığımız itikat ve prensip üzerinde durdukmu, gönlümüzün ilhamını aklımızın sarsıntılarına üstün tuttuk ve ona göre dayandıkmı zafer kazanılmış ve akıl da kalbin benimsediğini, tamamiyle benimsemiştir.
Bu âyeti kerime bize bunu öğretiyor.
Vicdan sesi, İman sesi, aklın sesinden daima üstün tutulmalıdır.
Çünkü aklın hoş görmediği şey, belki hayırlıdır, aklın hoş gördüğü şey belki fenadır.
Daha önceki âyet (214) insanların ancak en güzide meziyetlerini açıklamak
BÖLÜM : 27 — MÜTENEVVİ MESELELER 217 Sana Haram ayı ve bu ayda harbetmeyi sorarlar.
De ki (bu ayda) harbetmek büyük bir vebal ise de (insanları) Allah yolundan alıkoymak, Allahı inkâr etmek, (insanları) Mescidi Haramdan alıkoymak, (Mescidin) ahalisini oradan çıkarıp atmak, Allah nazarında daha büyük vebaldir.
Fitneye, (din namına zuve yaşatmak sayesinde dünyada da, ukbada da cennete kavuştuklarım bildirmişti.
Bu âyetin de, insandaki bütün kahramanlık hislerini coşturan inançla çağlamasını çok tabiî görmek icap eder.
Müsteşrikler, hakikati anlamadıkları veya anlatmak istemedikleri için, müslümanların ganimet hırsiyle harp alanlarına atıldıklarını söylerler.
Hangi ganimet ve hangi hırs? Müslümanlar harbin kendilerine farzedilmesinden hoşlanmadıkları için onları irşad etmek ve aydınlatmak harbin önüne geçilmez bir zaruret olduğunu bildirmek icabetmişti.
.
lüm ve tazyika) uğramak öldürülmekten beterdir.
Onlar, ellerinden gelirse sizi dininizden döndürünceye kadar, sizinle döğüş" mekte devam edeceklerdir.
Kim ki dininden döner ve kâfir ohv rak ölürse, bu gibilerin, bütün yaptıkları dünyada da, âhirette de boşa gider, bunlar, cehennemliktirler ve cehennemde kalıcıdırlar (202), 218 Onlar ki (sana) .
inandılar, ve onlar ki (yurtlarından) hicret ettiler ve Allah yolunda çalıştılar, savaştılar, elbette Allahın rahmetini umarlar.
Allah da, yarhğayıcı ve bağışlayıcıdır.
219 Sana sarhoş edici içkileri ve kumarı sorarlar.
De ki, ikisinde de hem büyük günah vardır, hem insanlara fayda vardır.
Günahları faydalarından daha büyüktür (203).
Yine sana ne harcedeceklerini sorarlar.
De ki, ihtiyacınızdan artanı harcedinîz işte Allalr size âyetlerini böylece beyan eder ki, 220 dünyâ ve âhireti düşünesiniz.
Sana öksüzlere (dair) sual sorarlar.
De ki: onların (işlerini) düzeltmek hayırlıdır.
Onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir.
Allah, fesat çıkaranı da, salâh için çalışanı da bilir.
Allah dileseydi, size güçlük verirdi -(204).
Muhakkak ki Allah, Azizdir, Hakimdir.
221 Müşrik kadınlarla, iman etmeyince evlenmeyiniz.
îman etmiş bir kadın, müşrik bir kadından hayırlıdır.
(O müşrik kadın) hoşunuza gitse bile! Mü'min kadınları, iman etmedikçe müşriklere nikahlamayınız.
Mü'min bir kul, hoşunuza giden müşrikten hayır- [202] Âyeti kerime bütün İslâmiyet düşmanlarının kılıçlarını sıyırarak müslümanları dinlerinden döndürmek için uğraştıklarını, onları ölümden beter tazyiklere uğrattıklarını sarahatan anlatıyor.
Bu apaşikâr hakikatlere karşı îslâmiyete kılıç dini diyen Avrupalı muharrirler, hakikati nekadar tahrif, etmiş oluyorlar! [203] Sarhoş edici içkilerle kumarın zararları daha çok ve faydaları pek az.
olmasına mebni menedildikleri beşinci sûrenin 90 ve 91 inci âyetlerinde izah edilmiştir.
İnsanlığı kemiren bu iki âfet İslâmiyet tarafından kat'î surette menolmuştur.
İslâmiyetin hususiyetlerinden biri, onun, emirlerinde ve nehiylerinde akla hitap etmesidir.
Onun için Kur'an, içki ve kumardan uzaklasınız; çünkü zararları, faydalarından çok büyüktür, diyor.
[204] Kur'an öksüzlerin haklarını muhafazayı katiyetle emreder hakkı yiyenleri şiddetle tehdit eder.
Onun' için müslümanlar öksüzlerin bile ayrı pişirirlerdi.
Bu güçlüğe mani olmak için onlarla bir müsâade edilmiş, sonra onlara kardeş muamelesi yapılması emrolünmuştur, ve öksüz yemeklerini rada yaşamaya lıdır.
(205) Onlar (müşrikler) ateşe çağırırlar, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır, insanlara âyetleri beyan eder ki düşünerek ibret alsınlar.
BÖLÜM : 28 — TALÂK ( BOŞAMA ) 222 Sana kadınların âdetlerinden sororlar (206).
De ki âdet, ezadır.
Âdet (ay başı) zamanında kadınlardan çekilin.
Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.
Temizlendikten sonra onlara Allahın emrettiği gibi yaklaşın.
Allah kendisine dönenleri de sever, temizlenenleri de sever.
223 Kadınlarınız sizin (evlât ekeceğiniz) tarladır.
Tarlanızı nasıl isterseniz ekin, nefsiniz için peşinden iyilikler yapın.
Allaha (karşı gelmekten) korunun, Ona kavuşacağınızı bilin, sen de müminlere müjdeler ver.
224 Allah namına yemin ederek onun ismini, iyilik etmeye, (fenalıktan) sakınmağa, insanların arasını bulmağa siper ve engel kılmayın.
Tanrı, işitici ve bilicidir.
225 Allah sizi bâtıl bir zanna kapılarak vukubulân yeminlerden dolayı muaheze etmez, fakat kalplerinizin (dilinize uyan yeminlerinden) dolayı sizi mes'ul eder.
Allah yarlığayıcıdır, tevbeleri kabul edicidir.
226 Zevcelerine yaklaşmamağa yemin edenlere dört ay beklemek vardır.
Bunlar zevcelerine geri dönerlerse Allah da mu- [205] Musa şeriati yahudilerin başka milletlere kız verip kız almalarını meneder,(Tesniye 7:3,4).
Hıristiyanlığın ikinci müessisi Paul hıristiyanların ayni şekilde hareketlerini terviç etmiştir.
İslâm şeriati ise müminlerin müşrik kadınlarla evlenmelerini menetmiştir.
[206] Bundan evvelki kısımda harp yüzünden ortaya çıkan bazı meseleler, bahis mevzuu olmuştu.
Son mesele müşriklere kız verip onlardan kız almıya dairdi.
Bu suretle evlenmek vet evlilik bahsine ve vazifelerine geçilmiş oldu.
Sonra muharebe yüzünden birçok çocuklar öksüz kaldığı gibi birçok kadınlar da dul kalmıştı.
Burada bunların haklarından ve tekrar evlenmeleri meselelerinden bahsolunuyor.
Kadınların aylık âdetlerinden bahsedilmekle talâk meselesine girişilmiş, oluyor.
Çünkü bir kadın âdet olduğu sırada boşanmaz.
Âdet esnasında kadın ile erkek arasında zevciyet münasebetleri muattaldır ve zevç ile zevce arasında bir çeşit ayrılık vardır.
Zevç ile zevcenin boşanabilmeleri için aralarındaki bu mama kalkmış bulunmalıdır.
hakkak ki yarhğayıcıdır ve bağışlayıcıdır (207).
227 Şayet onlar talâka karar verirlerse (boşanırlar).
Allah işidicidir ve bilicidir (208).
228 Boşanan - kadınlar, kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler.
Onlar, Allaha ve ahirete inanıyorlarsa, Allahın [207] Araplar, cahiliyet zamanında karılarına yaklaşmıyacaklarına sık sık yemin ederler, bu yaklaşmamak keyfiyeti zamanla mukayyet olmadığından kadınlar hayatlarını esaret içinde geçirirlerdi.
Bu vaziyette olan kadınlar ne zevcelik edebilir, ne de dul tandarak bir başkasiyle evlenebilirlerdi.
Kur'an bu âdeti kaldırmak için bu gibi yemin vukuunda zevcin dört ay zarfında karısına dönmesini, yahut zevcenin boşanmasını temin etmiştir.
[208] Bu âyetle talâk bahsine girilmiş oluyor.
Talâk sûrenin bu kısmında ve bunu takip eden kısımlarda izah edilmektedir.
İslâmiyetin talâka müteallik ahkâmı gerek musevüikten, gerek hıristiyanhktan çok ileridir.
İslâmiyet kadına boşama hakkı verdiği halde Hazreti Musa ve Hazreti îsa ona bu hakkı vermemişlerdi.
Sonra İslâmiyet talâk sebeplerini tahdit etmemiştir.
Çünkü talâk sebepleri her muhitte değişebilir.
Her memleketin kanunlarındaki talâk sebepleri biribirine benzemez.
Bununla beraber talâk, halâl olan işlerin Allahca en çok sevilmeyenidir.
rahimlerinde yarattığını saklamak halâl olmaz .
Bu bekleme müddeti esnasında, barışmak istiyorlarsa, kocaları, onları geri almağa dah a haklıdırlar (209).
Erkeklerin maruf vech ile, kadınla r üzerindeki hakla n gibi kadınların da onlar üzerinde hakları vardır (210).
Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derec e var (211).
H a k Teal â Azizdir, Hakîmdir.
BÖLÜM : 29 — TALÂK 229 Talâk iki defadır (212).
Sonr a ya iyilikle geçinmek, yahut güzellikle ayrılmak gerektir (2\3).
(Kadınlara) vermiş olduğunuzdan birşeyi geri almak halâl değildir (214).
Meğe r ki zevç ile zevce İlâhî hadleri (zevciyet hukukunu) ifa edememekte n korkalar.
Şaye t (ey hâkimleri) onların İlâhî hadleri (zevciyet hukukunu) ifa edememelerinden korkarsanı z zevcenin serbest kal- [209] Kadınların ıddeti, yani bekleme devri, muvakkat bir ayrılmadır.
Bu müddet zarfında zevciyet münasebetleri iade olunabilir.
Bu muvakkat ayrılmanın hedefi talâkı önlemektir.
Şayet zevç ile zevce arasında muhabbet varsa, bu muvakkat ayrılma esnasında kendini göstereği için iki taraf barışırlar ve ayrılık kalkay.
[210] Burada kadın erkek haklarının "Birbirine mümasil olduğu anlatılıyor.
Kur'anın bu yüksek beyanı yalnız Arabistanda değil bütün dünyada bir inkılâp yapmıştır.
Çünkü daha evvel hiçbir müceddit ve hiçbir millet, kadın erkek müsavatım kabul etmemişti.
[211] Bunun sebebi, erkeğin aileyi geçindirmesidir.
Bu cihet dördüncü sûrenin 34 üncü âyetinde izah olunmuştur.
[212] Talâkta birinci nokta ıddet, yani bekleme müddetidir.
İkincisi bu bekleme müddeti esnasında barışmak imkânını aramaktır.
Üçüncüsü, onun ancak iki defa rec'î olabildiğidir.
Zevç ile zevce bjîinci ve ikinci talâklardan sonra barışabilirler.
Cahiliye,t zamamnda araplar karılarını boşar, alırlar, ve bu hâdise mütemadiyen tekerrür ederdL İslâmiyet rec'î talâkı bu şekilde tahdit etmiştir.
[213] Talâka müteallik dördüncü nokta, ikinci rec'î talâktan sonra kat'î karar vermek mecburiyetidir.
İkinci talâktan sonra ya zevç ile.
zevce devamlı bir surette bir arada yaşamıya, yahut sureti kafiyede ayrılmıya karar vermek mecburiyetindedirler.
Burada izdivaç hayatının hedefini «iyilikle geçinmek» kelimeleri ifade ediyor.
İyilikle geçinmeğe imkân yoksa, iki muvakkat ayrılma neticesinde zevç ile zevce arasında sevgi bulunmadığı anlaşılmışsa o zaman «güzellikle ayrılmak» icap ediyor.
Fakat bu kat'î karar tatbik edilirken kadına nezaket ve hürmetle muamele lâzımdır.
Bu kat'î karardan sonra iki taraf ta yeniden evlenmek hususunda serbesttirler.
[214] Talâka ait beşinci nokta, kadına bütün mehrini ödemektir.
Bu da erkekleri lüzumsuz talâktan alıkoymağa hadimdir.
mak için birşey vermes'nde ikisi için de vebal yoktur (215) Allahın hadleri bunlardır.
Bunları aşmayın.
Allahın hududunu aşanlar, kendilerine zulmetmiş olurlar.
230 {Zevç, ikinci talâktan sonra üçüncü deja) zevcesini boşarsa , kadın başk a bir kocaya varmada n artık ona halâl olmaz.
Şaye t bu koc a onu boşa r ve onla r (zevciyet hukukunu) Allahın hükmü ve hududu dairesinde ifa edeceklerini zannederlerse bir.
birlerine avde t etmelerinde güna h yoktur (216).
Allahın hududu bunlardır.
Bunları bilen, anlayan bir kavme beyan ediyoruz.
231 Kadınları boşar, onlar d a iddetlerini tamamlamağ a va rırlarsa onlarla ya iyilikle geçininiz, yahut onları iyilikle bırakınız.
Eziyet etmek için (haklarına tecavüz için) onları alıkomayın ki haddi aşmış olursunuz, kim bunu yapars a kendine zulmetmiş olur (217).
Allahın âyetleriyle eğlenmeyin sakın! (218).
Allahın size olan nimetlerini, size öğüt vermek için gönderdiği Kitap ve [215] Talâka ait altıncı nokta budur.
Ve kadına talâk hakkı bununla veriliyor.
Bütün dinler içinde kadına talâk hakkı vermiş olan biricik din ^slâmiyettir.
Sabit ibn Kaysın zevcesi Habibe, mahza kocasını sevmediği için Hazpeti Peygambere müracaat ederek boşanmak istediğini söylemiş, Hazreti Peygamber de Sabitin ona mehir olarak verdiği bağları iade şartile onu boşatmıştı (Buhari).
Zevce, kusursuz bir adam olan, fakat onun tarafından sevilmeyen bir zevci boşayabildikten sonra kendisine fena muamele eden veya başka herhangi sebepten dolayı onu memnun edemiyen bir zevci de boşayabilir.
Buna fıkıh ıstılahında (Hul'a) denilir.
Âyeti kerimede «zevç ile zevcenin zevciyet hukukunu ifa edememelerinden korkarsanız...» denildiğinden hükümetin talâk işine karışacağı gösterilmektedir.
Bu suretle talâka ait noktaların yedincisine varıyoruz.
O da hükümetin talâk işlerini tetkik ederek haksızlıklara mani olmasıdır.
[216] Bir zevç üçüncü talâktan sonra karisini artık alamaz.
Onu alabilmek için kadının serbestçe bir erkeğe varıp ondan boşanmış olması icap eder.
Eskiden Araplar arasında hülle usulü cari idi.
Bir takım adamlar boşanmış kadınların eski kocalarına varmalarını temin için onları alırlar ve boşarlardı.
İslâmiyet bu gayri ahlâki âdeti kaldırmış, Resuli Ekrem bu çeşit adamlara lanet okumuştur.
Kadın kocasından boşandıktan sonra hakiki bir surette evlenmeli ve hakiki bir surette boşanmalıdır.
Bu da talâka ait sekizinci noktadır.
Bunun hedefi talâkı tahdit etmektir ve talâka özenen kimseyi iyice düşünmeğe sevketmektir.
[217] Bundan dolayıdır ki zevcesine eziyet ettiği anlaşılan bir zevç, zevcesini geri alamaz.
Ve zevce ondan boşanabilir.
[218] Âyeti kerime, talâk meselesinin nekadar ciddî ve ehemmiyetli olduğunu gösteriyor.
hikmeti hatırlayın.
Allaha (karşi gelmekten) korunun; Allahın her şeyi hakkiyle bildiğini, bilin.
BÖLÜM : 30 — DUL VE BOŞANAN KADINLAR 232 Kadınları boşar, onlar da ıddetlerini tamamlarlarsa, kan koca meşru bir surette anlaştıkları takdirde, evlenmelerine mani olmak için onları tazyik etmeyin (219).
İçinizde Allaha ve âhirete inananlara bununla öğüt verilir.
Bu husus, sizin için daha faideli ve daha temizdir.
Allah bilir, siz bilmezsiniz.
[219] Bu nokta talâka müteallik noktaların dokuzuncusudur.
Daha evvel, karı kocanın, ıddet esnasında barışabilecekleri beyan olunmuştu.
Burada müddet tamam olsa da, zevcin bir veya iki defa boşadiğı kadınla barışarak evlenebileceği anlaşılıyor.
2 3 3 Anneler, çocuklarının emzirilme müddetini tamamlama k c için onları tam iki yıl emzirirler.
Annelerin yiyecek ve giyeceği, örf dairesinde çocuğun babasına aittir.
Hiçbir kimseye takati fevkinde bir yük yükletilmez.
Hiçbir ana yavrusiyle, ve hiçbir bab a yavrusiyle zarar a uğratılmasın.
(Babanın) vârisine d e ayni vazife ifa ettirilir (220).
An a baba , kendi aralarında rıza ve müşavered e (iki sene tamam elmadan evvel) çocuğu memede n kesmeyi kabul ederlerse onlar a vebal yoktur.
Eğer evlâtlarınızı sütneneye vermek isterseniz vereceğiniz ücreti usul dairesinde verdiğiniz takdirde size vebal yoktur.
Bununla berabe r Allahtan korkun.
Allahın bütün yaptıklarınızı gördüğünü bilin2 3 4 içinizden vefat edip geride zevceler bırakanlara gelince, bunların zevcelerine dört ay on gün beklemek lâzımgelir (221).
Iddetlerinin sonu gelince onların meşru bir surette kendileri için yapacakları şeyden dolayı size (koca bulmakta) vebal yoktur (222).
Allah sizin bütün işlediklerinizi bilir.
235 Bu gibi kadınları kinaye ve remz ile istemekte, yahut onları almak fstediğinizi içinizde saklamanızda size bir vebal yoktur.
Allah sizin onları hatırlayacağınızı biliyor.
Faka t meşru ve halâl bir sözden başk a onlar a gizlice söz vermeyiniz.
Iddet sonuna erişinceye kada r nikâh bağını düğümlemeyi kastetmeyin (223).
Biliniz ki Allah sizin kalplerinizdekini biliyor, Allahtan sakının.
Biliniz ki Allah yarlığayıcıdır ve hilim göstericidir.
BÖLÜM : 31 — KADINLARIN NEFAKALARI 236 Kendileriyle tema s etmediğiniz, yahut mehirlerini kararlaştırmadanı z kadınları boşamakt a size vebal yoktur.
Onlar a [220] Şayet baba vefat edecek olursa varis çocuğun nafakasını tediyede devam* eder.
[221] Bir dul kadirim ıddeti dört ay, on gündür.
Bunun hikmetini anlamak için 65 inci sûrenin dördüncü âyetine bakiniz.
[222] Bundan murat kadınların ıddetlerini bitirdikten sonra evlenebileceklerini anlatmaktır.
[223] Bundan, ıddet esnasında yapılan nikâhın gayri meşru olduğu görülüyor.
zengin olana kudreti dahilinde, darlık içinde olana kudreti dahi" linde birşey vermek gerektir.
Öyle birşey veriniz ki örfe uygun olsun.
Bu husus, iyilik edenle r için bir vazifedir (224).
Şaye t onları, tema s etmede n evvel boşar, fakat onlar a mehir tayin etmiş olursanız, takdir ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır.
Meğe r ki onlar, veya nikâhın düğümünü elinde tutanla r (veliler) mehrin bütününü bağışlıyalar.
237 Bunu bağışlamak, takvaya dah a yakındır.
Birbirinize iyilik etmeyi ve mürüvvet göstermeyi unutmayın.
Allah sizin bütün işlediklerinizi görür.
23 8 Namazlar a devam edin.
Hu susiyle ort a namaz a dikkat edin ve Allaha hakkiyle itaat ederek namaz a durun (225).
239 Korku veya tehlike içinde iseniz [224] Bir erkek ile kadın nikahlanır, fakat mehir tayin olunmaz ve erkek kadını boşamak isterse, zevç müşkül bir vaziyette bulunsa da kadına karşı cömertlik göstermek mecburiyetindedir.
[225] En sahih kavle göre orta namaz, ikindi namazıdır.
namazlarınızı yaya veya at sırtında eda edin.
Emniyet içinde olduğunuz zaman, size bilmediklerinizi öğreten Allahın öğrettiği gibi Allahı anın (226).
240 İçinizden vefat edip zevceler bırakanlar, zevcelerinin kendi evlerinden çıkarılmıyarak kendilerine bir yıl bakılmasını vasiyet etsinler.
Şayet bunlar kendiliklerinden çıkacak olurlarsa onların kendileri için yapacakları meşru işlerden dolayı size vebal yoktur.
Allah, Azizdir, Hakimdir.
241 Boşanan kadınları, örfe göre nafakalandırmak icabeder.
Bu, kendilerini sakınanlar üzerinde haktır.
242 Allah âyetlerini anlayıp düşünmeniz için, böylece beyan ediyor..
BÖLÜM : 32 — HARP ZARURETİ 243 Sayıları binlere vardığı halde ölüm korkusiyle yurtlarını bırakıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara "Ölün!,, dedi.
Sonra onları diriltti.
Allah insanlara rahmet ve inayet edicidir.
Fakat insanların çoğu şükretmezler (227).
244 Allah yolunda (228) harbedin, Allahın işitici ve bilici olduğunu bilin.
245 Kim var ki {Allahın kullarına minneisiz, eziyetsiz' iyilikler ederek) Allaha güzel bir ödünç takdim etsin de Allah da onun {mükâfatını) kat kat arttırsın.
Allah, {kiminin kalbini) darlaştırır, (kimininkini) açar.
Siz ona döndürüleceksiniz.
246 Musadan sonra İsrail oğullarının başlarında bulunanların ne [226] Bu âyetle 233 ve 233 uncu âyetlerdeki harp mevzuuna avdet edilmiştir.
[227] Ölüm korkusiyle yurtlarını bırakıp gidenler Mısırdan çıkan İsrail oğullarıdır.
Kitabı Mukaddesin (Adad) kitabına göre bunlar 600.000 kişi idiler.
Mısır Firavunları yahudilerin erkek çocuklarını öldürdükten başka yahudiler i esaret ve zillet içinde yaşatıyor ve onları maddeten ve ma'nen öldürüyorlardı.
Bunlar bu ölümlerden kurtulmak için.
Mısırdan çıkmışlardı, israil oğulları Mısırdan hicretlerini müteakip beyabanlarda dolaştılar.
Musa onları mukaddes arza girmeye davet etmiş, onlar bu emre muhalefet ederek kırk yıl çöllerde dolaşmışlardı.
Bunun neticesi olarak Musa ile hicret eden nesil kamilen ölmüş, bu suretle «Ölün!, emri tahakkuk etmişti.
Kitabı Mukaddes de bunu anlatarak diyor ki: «Lâşeleriniz bu beriyeye düşecektir.
Ve sizi iskân edeceğim diyara girmeyeceksiniz.! (Adad: 14, 29, 30).
Bunların ölümü bu idi.
Sonra bunların yeniden dirilmesi, sonraki neslin mev'ut arza girerek ona sahip olmasıdır.
Bu âyetler Müslümanlara, yahudiler gibi hareketten çekinmeyi emrediyor.
[228] Allah yolunda harbetmek, nefsi müdafaa için yapılan harptir.
yaptıklarına dikkat etmedin mi? Hani onlar Peygamberlerinden birine (229): bize bir padişah gönder de Allah yolunda harbedelim, demişlerdi (230).
Peygamber de onlara: "ya size Allah yolunda harbetmek farzolunca harbetmezseniz!,, demiş, onlar da: "Allah yolunda ne diye harbetmiyelim ki yerimizden yurdumuzdan çıkarıldık, çoluk çocuğumuzdan mahrum bırakıldık,, demişlerdi (231).
Harp farzolunduğu zaman, onlar, azı müstesna olmak üzre, harbe arkalarım çevirmişlerdi.
Allah zalimleri hakkiyle bilir.
247 Peygamberleri onlara dedi ki: Allah size Talûtu hükümdar olarak gönderdi! (232).
Onlar dediler ki: O nasıl bize hükümdar olabilir.
Bizim ondan fazla hükümdarlığa liyakat ve istihkakımız var.
Sonra ona servetçe de bolluk verilmemiştir (233).
Peygamber dedi ki: Allah onu sizin üzerinize seçti, ilimce ve cisimce onun gelişimini artırdı, bereket verdi (234).
Allah mülkünü dilediğine verir.
Allah (dilediğini) zenginleştirici, ve (kimin liyakati olduğunu) bilicidir.
248 Peygamberleri onlara dedi ki: Talûtun hükümdarlığına alâmet size o Tabutun (235) gelmesi olacaktır ki içinde sekinet ve Rabbınız tarafından Musa ile Harun [229] Bu peygamber Aşmuil veya Samuildir.
[230] Kitabı Mukaddesin bu vadideki- sözleri şunlardır : Kavim ise Samuilin kelâmını dinlemekten imtina ile, hayır, mutlaka üzerimizde bir melik (bir padişah) bulunmalı, biz dahi cümle taifeler gibi olarak bize melikimiz hükmetsin, önümüze çıkıp muharebelerimizi etsin, dediler.
(Mülûkü evvel, 18: 19, 20) [231] Kitabı Mukaddesin mülûkü evvel kitabının (15 : 33) âyetinden Amalikanın İsrail çocuklarını öldürdükleri, (1 : 17) âyetinden Yahuda arazisini istila ettikleri anlatılır.
[232] Burada (Saul) e Talût denilmektedir.
Talût, boylu boslu demektir.
Kitabı Mukaddes de Saul'un çok uzun boylu olduğunu söylüyor.
«Kavmin ortasında durduğu halde omuzundan yukarısı kavmin kâffesinden uzun idi.» Mülûkü evvel (10 :23).
[233] Bu İtirazlara Kitabı Mukaddeste de tesadüf ediyoruz: »Amma bazı yaramaz kimseler bu adam bizi nasıl kurtaracaktır diyerek anı tahkir edip ana bir hediye götürmediler.» Mülûkü evvel (27 :10) [234] «Samuil bütün kavma : Rabbın intihap ettiği kimseyi gördünüz mü" Zira kavmin içinde misli yoktur, dedi» (24 : 10) [235] Tabut, sandık demektir.
Birçok müfessirlere göre bundan maksat Tevratın sandığıdır ki, Hazreti Musadan sonra israil oğullarının isyanı üzerine ^ hanedanından bir bakıyye vardır (236).
Onu melekler getirecektir; şüphesiz, siz iman ediyorsanız, bunda size bir âyet vardır.
ellerinden çıkmıştır.
Diğer bir rivayete göre bundan maksat Hazreti Âdeme gönderilen bir tabut ki evlâdlarından peygamber olacak kimselerin suretlerini muhtevi idi.
Bu tabut Yakuba kadar gelmiş, sonra israil oğullarının eline geçmişti, bunların isyanı üzerine Amalika tarafından alınmıştı.
Bu hikâyeleri bir tarafa bırakarak İmam Ragıb'e bakarsak onun «tabut» kelimesine şu manayı verdiğini'görürüz: «Tabut kalptir ve sekinetten maksat ondaki ilimdir.
Çünkü kalbe: Hikmet evi, ilim tabutu denilir» nitekim Ailah tarafından gelen sekinet, yani huzur ve itminanın yeri, sandıklar değil, fakat kalplerdir.
O halde sekinet ve itminan ile dolu kalbin gelmesinden maksat, Talutun hükümdarlığa geçmesiyle uğrayacağı değişikliği anlatmaktır.
Kitabı mukaddeste deniyor ki: «Saul (yani Talut), Samuilin yanından gitmek için döndüğü gibi Allah ona başka bir yürek verdi.» (Mülûkü evvel 9 : 10), «ona Allahın ruhu gelmekle peygamberlik eyledi.» Mülûkü evvel 10 :10).
[236] Bakıyyenin manası bundan evvelki nottan anlaşılıyor.
Bu bakıyye, ,
BÖLÜM : 33 — HAK DAVASI UĞRUNDA HARP~ ZARURETİ 4 2 4 9 Talût askerleriyle hareke t edere k ayrıldığı zaman dedi ki; "Alla h sizi bir ırmakl a sınayacak, herkim bu ırmaktan içerse bende n değildir.
Avu ç dolusu su alanlar müstesna olmak üzere kim (onun suyunu) tatmazs a muhakka k ki bendendir,, (237) Onların içlerinden pe k azı hariç kalmak üzere hepsi sudan içti ler.
Talût ile onunl a berabe r olan müminler ırmağı geçtikleri zama n dediler ki: "Bugü n bizim Calût (238*) ile askerlerine karşı takatimi z yok!,, Allah a kavuşacaklarına inananlarsa "nice defalar az kişili bir cemaat, çok kişili cemaati, Allahın izniyle, yenmiştir.,, dediler.
Allah, sabredenlerl e beraberdir (239).
25 0 Bunlar Calût ile askerlerine karşı çıktıkları zama n "Tanrımız ! (Yüreklerimizi) sabırla doldur, Adımlarımızı sağlamlaştır ve kâfir kavme karşı bize yardım et!,, dediler.
251 Onlar, böylece, Allahın izniyle düşmanlarını bozdula r ve- kırdılar, Davu d d a Calût'u öldürdü (240).
Ve Allah on a hükümdarlık ve Peygamberlik verdi, ona dilediğini öğretti.
Allah insanları birbirleriyle defetmeseydi yeryüzü yani Musa ve Harun hanedanından arta kalan iyilik ve imandır ki meleklerin taşıdığı bu bakiyyenin yeri de yine kalptir.
Yoksa Musanın elvahini ihtiva eden sandığı melekler değil fakat hayvanlar taşıyordu.
Burada bahis mevzuu olan tabut ile bakiyyeyi melekler taşıdığına göre bütün bunların kalbe ait oldukları şüphe götürmez.
[237] Hıristiyan münekkitlerine göre Kur'an burada Saul (yani Talût) ile Ced'unun hikâyelerini birbirine karıştırmıştır.
Onların bu iddiları gülünçtür.
Kur'an, Talûtun askerlerini bir su ırmağı ile denediğini anlatmakta, fakat Kitabı Mukaddes buna dair bir şey söylememektedir.
Kur'an, Ced'undan hiç bahsetmediği halde Kitabı Mukaddes ondan bahsederken onun da askerlerini bu şekilde imtihan ettiğini anlatıyor.
Saulun da Ced'un gibi hareket etmediği nereden malûm? Kur'anın bu beyanatı, Talûtun da Ced'un gibi hareket ederek askerlerini imtihan ettiğini gösteriyor.
Bunda zerre kadar karışıklık yoktur.
0 [238] Talût, askerlerini Filistinlilere karşı sevketmişti.
Calût, Filistinlilerin kahramanı idi.
[239] «Zira çokluk veya azlıkla halâs ihsan etmekle Rabbin indinde bir mani yoktur.» (Mülûkü evvel 14 :6).
«Bir defa Saul (yani Talût) ile birlikte yalnız 600 kişi kalmıştı.» (Mülûkü evvel (13 :75) [240] Davudun Calûtu katlettiği' ve sonradan padişah okluğu Kitabı mukaddeste de takrir edilir.
-AV"- »1 ^^^^ ^ karışır, fesada uğrardı (241).
Fakat Allah, bütün mahlûkata karşı rahmet ve inayet sahibidir.
252 îşte bunlar AUahm âyetleridir ki, onları sana dosdoğru irat ederiz.
Sen, hiç şüphesiz ki, gönderilen Peygamberlerdensin.
CÜZ: 3 253 Peygamberlerin bazılarını bazılarına üstün kıldık.
Allah bunlardan bazısıyla söyleşmiş, bazılarını da derecelerce yükseltmiştir.
Meryem oğlu îsaya açık burhanları verdik.
Onu Ruhulkudüsle teyit ettik (2-12).
Allah dileseydi, onlardan sonrakiler, ken- [241] Bu suretle müslümanların yeryüzünde nizamı ve sulh-ü müsalemeti temin için harp etmelerine işaret edilmektedir.
[242] Bu âyeti kerime bazı peygamberlerin diğerlerine üstün olduğu esasım takrir ve Hazreti Muhammedin bütün peygamberlerden efdal olduğuna işaret etmektedir.
Biraz evvel, Beni İsrailin dünyevî tealisini temsil eden Hazreti Davuttan, daha sonra, onlarm ruhanî tealisini temsil eden Hazreti Isadan bahsedilmiştir.
Bu suretle Hazreti Muhammedin, Risaleti Muhammediyeyi müjdeleyen bu iki büyük peygamberden efdal olduğuna işaret olunmaktadır.
[243] Müslümanların sürü sürü düşmanlara karşı varlıklarını sıyanet etmeleri için maHarından son derece fedakâr olmaları icap ediyordu.
Onun için bu emir mükerrer defalar verilmektedir.
[244] İslâmın esasi, Allah ile kul arasında hiçbir vasıta bulunmadığıdır.
Kul, Allah ile arasını bulmak için hiçbir şefaata muhtaç değildir.
Onun için hıristiy anlıkta hüküm süren şefaat itikadının, îslâmiyette yeri yoktur.
Fakat meselenin bir başka safhası vardır.
Allahın vahyine nail olan Hazreti Peygamber, ümmeti için en güzel • örnektir.
Onun gösterdiği yol, herkesi kemale erdiren yoldur, ve onun şefaatçiliği bu bakımdandır.
[245] Bu âyet «Ayetü-1 Kürsî« dir.
Kürsiden murad, Allahın kudret ve azameti, Allahın hçrşeyi kavrayan ilmidir.
Bu âyet Allahın azamet ve kibriyasını tasvir eder.
[246] Bu âyeti kerime din ve vicdan hürriyetinin temel taşıdır.
Müslümanlar F dilerine bu kadar açık burhanlar geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi.
Fakat onlar ihtilaf ettiler.
Onların içlerinde iman edenler de, küfredenler de vardı.
Allah dileseydi onlar birbirlerinin kanına girmezlerdi.
Lâkin Allah dilediğini yapar.
BÖLÜM: 34 — ALLAHIN AZAMET VE KUDRETİ 254 Ey iman edenler! Size geçim için verdiğimiz mallardan harcedin, alışverişin ve bir dosttan yardım beklemenin, bir kimsenin bir kimseden şefaat ummasının mümkün olmadığı gün gelmeden..! (243) 255 Allah O, Ondan başka tapacak yok!.
Daima yaşayan, daima durup tutan O.
Ne uyuklar, ne uyur.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onun, Onun izni olmadan, nezdinde şefaatte bulunmak kimin haddi? (244) {Kullarının) önünde ardında ne var, hepsini bilir, kullan ise, dilediği kadarından başka, ilminden birşey kavrayamazlar.
Kudret ve azameti gökleri ve yeri kucaklamıştır.
(Gökleri ve yeri) görüp gözetlemek Ona asla ağırlık vermez.
Ulu ve Büyük yalnız O (245).
256 Dinde zorlamak yoktur (246).
Doğru yol, eğri yoldan ayrılmıştır.
Kim ki Tağuta (247) inanmaz, ve Allaha iman ederse hiçbir vakit kopmasına imkân bulunmıyan en sağlam kulpa (248) sarılmış olur.
Allah işitici ve bilicidir.
257 Allah, Müminlerin yârıdır.
Onlan karanlıktan ışığa çıkarır.
Kâfirlerin yardımcıları Tağuttur, onları ışıktan karanlığa götürürler, bunlar ateşlik olan kimselerdir ki daima ateş içinde kalırlar (249).
BÖLÜM : 35 — ÖLÜLER DİRİLİYOR 258 Allahın kendine verdiği saltanattan dolayı şımararak İbrahim ile Tanrısı hakkında çekişenin haline bir baksana.
İbrahim, dirilten ve öldüren, benim Tanrımdır, demiş, o da "ben öldürür ve yaşatırım,, demişti, ibrahim benim Tanrım güneşi doğu yerinden doğduruyor, sen onu batı yerinden doğdur! demiş, kâfir olan donakalmıştı.
Zaten Allah ta, zalim olanları doğru yola iletmez (250).
259 Yahut o kimsenin hali gibi ki çatıları çökmüş, her tarafı yıkılıp harap olmuş bir şehire uğrryarak: "Allah burasını ölümden sonra nasıl diriltir?,, demiş, Allah ta onu yüz yıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek ona: Nekadar zaman kaldın? diye sormuş, o da: "Bir gün, belki de bir günden de daha az!„ demiş, Allah ona "Belki yüz yıl kaldın.
Yediğin yemeğe, içtiğin suya bak ki,, bozulmadan duruyor, bir de bindiğin merkebe bak! Senin bu halini insanlara ibret nişanesi yapacağız.
Kemiklere bak, her zaman bu âyeti kerimenin irşadı dairesinde hareket etmişlej: ve bir kimsiye dmlerini zorla yüklememişlerdir.
Nitekim daha yukarıda, müslümanların müdafaa harplerinden bahsolunduğu zaman, «Din yalnız Allah için ola!» denilmişti.
(Ayet, 1S3).
Bu âyetle, Dinde zorlama yoktur âyeti birbirini teyid etmektedir.
[247] Tağut hakkrnda şu manalar verilmektedir.
Şeytanlar, kâhinler, sihirbazlar, putlar, in, cin, azgınlar.
(Râzî.
c.
2, sa 474).
Elhasıl insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsine «tağut» denilir.
[248] İslâmın delilleri en kuvvetli ve en açık deliller olduğu için ona •urvei vüska» yani «en sağlam kulp» denilmiştir.
[249] Burada iman aydınlığa, küfr karardığa benzetiliyor.
24 üncü sûrenin 35 - 40 ıncı âyetlerine bakınız.
[250] Hazreti İbrahim ile mücadele edenin güneşe tapanlardan olduğu anlaşılıyor.
Bu adam, öldürücü ve yaşatıcı olduğunu iddia ettikten sonra İbrahim* onu mebhut eden bir delil ileri sürmüş, ölüm ve dirilik ancak Allahın elinde olmasına mebni onun taptığı güneşi mağripten doğdurmayı istemiş, <} da âciz kalmıştı.
onları nasıl diziyor, yerli yerine koyuyor, sonra onlara et bağlatıyoruz.,, demişti.
Vaktaki bunların hepsi ona besbelli oldu, o da "artık bildim ki Allah herşeye kemaliyle kadirdir (251), dedi.,, 260 Hani İbrahim demişti ki: Yarabbi! ölüleri nasıl dirilttiğini göster! Tanrı buyurdu: "İnanmadın mı?„ İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın! dedi Tanrı da: Öyle ise, dört kuş al, dedi, onları peşinden gelmeğe alıştır.
Sonra onlardan bir kısmını bir dağ üzerine yerleştir.
Onları çağır.
Onlar sana çabucak gelirler.
Bil ki Allah, Azizdir.
(Herşeye kadirdir), Hakimdir.
(Onun her işinde hikmet vardır) (252).
[251] Bu âyeti kerime İsrail oğullarının tarihine işaret ediyor.
Âyeti kerimede işaret olunan şehir Buhtunnasır tarafından tahrip olunan (Kudüs) şehridir.
Hâdise milâttan önce 599 senesinde vuku bulmuştu.
Sonra âyeti kerimenin sonlarındaki «bak! kemikleri nasıl diziyor ve yerli yerine koyuyor..» mealindeki beyanat, Hizkıyal peygamberin rüyasına işaret ediyor.
Hizkıyal peygambere ait kitabın 36 ıncı kısmında «yıkılmış yerleri mamur eden, viraneleri şenlendiren Rab benim.» deniliyor, sonra Hizkıyal kitabinin 37 inci kısmında Hızkıyaiin, bilâhare görüleceği gibi bir rüyada, kemiklerle dolu bir vadiye gittiği söylendikten sonra Rabbın ona şu suali sorduğa anlatılıyor1 : «Ey âdem oğlu! Bu kemikler dirilebilir mi?» Bunu müteakip Kur'anın tasvir ettiği manzara görülüyor.- «Kemikler birbirlerine yaklaştılar.
Üzerlerine sinir ile et gelip üstten deri onları kapladı.» Daha sonra «onlar üzerine ruh geldi ve hepsi dirildiler.» (Hizkiyal 37 :1,10).
Bunun bir rüya ve bir manevî müşahede olduğu Hizkıyalın 37 inci faslının baş tarafındaki kelimelerden anlaşılıyor.
Hizkıyal diyor ki: «Rabbın eli benim üzerimde oldu ve Rab beni ruhla çıkarıp ovanın ortasına götürdü» Daha sonra ayni faslın 11 inci âyetinde şu sözler'söyleniyor: «Âdem oğlu! Bu kemikler bütün İsrail evidir.
Ordar kemiklerimiz kurudu, ve ümidimiz kesildi, biz helak olduk! derler.• On ikinci âyette de «onlara söyle ki: Rab buyurur: Ey kavmim! İşte ben sizin kabirlerinizi açacağım.
Ve sizi kabirlerinizden çıkaracağım ve sizi İsrail diyarına götüreceğim.» Bütün bunlardan kemiklerin, sukut ve izmihlali remzettiği anlaşılıyor.
Kur'anı kerimin bu âyette işaret ettiği de Hizkıyal peygamberin bu rüyastdır.
Âyeti kerimede bahis mevzuu olan peygamberin yüz sene ölü kaldığından bahsolunmaktadır.
Bu da Yahudi milletinin Buhtunnasır istilâsından sonra geçirdiği zillet ve izmihlal devrini remzediyor.
Kudüs, milâttan önce 599 da zaptolunmuş, Kuruş (Keyhusrev) 537 de mabedin yeniden inşasına müsaade etmişti.
Yahudilerin Kudüsu tekrar inşa ederek oraya dönmeleri ve yerleşmeleri, milâttan önce bütün altıncı asrı bu işle geçirdiklerini gösterir.
Esasen.
Peygambere ait yiyecek ve içeceğin değişmemesi de bütün hâdisenin remzi olduğunu göstermeğe kâfidir.
[252] Hazreti İbrahimin, ölülerin nasıl dirildiğini anlamak istemesine mukabil onun bu sualine gayet güzel bir misalle cevap verilmiştir.
İbrahim dört kuş alarak bunları ehlîleştîrecek olursa bunlar, onun sesini duyunca ona koşarlar,
BÖLÜM : 36 — HAK YOLUNDA MALİ FEDAKARLIK 261 Mallarım Allah yolunda (253) harcedenlerin hali, yedi başak veren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohuma benzer.
Allah dilediğine kat kat ihsan eder.
Onun ihsanı geniştir.
O dağ başlarında bile olsalar ona doğru şitap ederlerdi.
İbrahim kuşların sahibi ve haliki olmadığı halde, bunlar onun davetine icabet ederlerse, milletler, kendilerini halk edenin hayat davetine icabet etmezler mi? Kuşlar kısa bir zaman içinde kendilerini ehlileştiren bir insana itaate alışıyorlarsa Allahın, h&yat ile memata hâkim olan bütün esbabı idare kudretini haiz olduğuna inanmak icap etmez mi? İbrahimin ehlileştirdiği kuşlar, onun bir işaretiyle, nasıl kendine doğru koşarlarsa Allahın bir işaretiyle de bütün ölüler dirilir, Onun emrini yerine getirir.
Bu misal ile Hazreti İbrahime Allahın kudreti anlatılmış oldu.
Müfessirler, Hazreti İbrahimin kuşları boğazlayıp parçaladığım, ondan sonra onların parçalarını dağ başına koyduğunu sonra kuşları çağırınca hepsinin geldiğini kaydederler.
[253] Yani, İslâmiyeti müdafaa uğrunda..
[herkesin ne yaptığını) bilicidir (?54).
262 Onlar ki mallarını Allah yolunda harcederler, ve harcettiklerinin ardından başa kak- f mak, gönül incitmek gibi hareketleri reva görmezler; onların Tanrıları nezdinde mükâfatlan vardır, onlar için ne korku, ne de kaygı yoktur.
263 Güzel ve tatlı bir söz söylemek, kusura bakmıyarak bağışlamak, ardından âzâr gelen sadakadan hayırlıdır.
Tanrı ganidir, halimdir ( 255 ).
264 Ey iman edenler! Mallarını sırf gösteriş için veren ve Allah ile âhirete inanmıyanlar gibi sadakalarınızı başa kakmak ve azarlamak ile değersiz bir hale getirmeyin.
Bunların hali, bol yağmur yüzünden üzerindeki toprakların sıyrılmasiyle kaskatı bir taş kesilen bir kayanın haline benzer.
Riyakârlar da yaptıklarından hiçbir şey kazanamazlar.
Allah, inanmıyan kavme hidayet vermez (256).
Allah nzasını kazanmak ve gittikleri yolda kendilerini sağlamlaştırmak için mallarım sarfedenlerin hali, bir tepedeki bostana benzer.
Ona bol yağmurlar yağar.
Meyvalannı iki kat verir.
Ona bol yağmur yağmasa da, yağmur çisintisi de yetişir.
Allah bütün işlediklerinizi görür (257).
266 İçinizden bir kimse diler mi ki hurmalardan, üzümlerden bir bağı bulunsun, onun içinden ırmaklar aksın, orada meyvafann her türlüsü bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık çoksun, çocukları küçük, beceriksiz veya hakikatsiz olsun ve bu halde iken ateşli bir kasırga kopsun da bağı kasıp kavursun! İşte Allah size âyetleri böylece beyan eder ki düşünesiniz! (258) [254] Allah yolunda harcedilen parayı, yedi yüz tane veren bir tohuma benzetmek islâm davasımn müslümanlar tarafından katlanılan fedakârlıklarla ilerlediğini, sonra işin para harcetmekle kalmıyarak ekilen tanelerin semeresini almak için uğraşmak ve didişmek icap ettiğini gösteriyor.
[255] Hak Tealâ ganidir, fakirlerin minnet altında kalarak ezilmelerini reva görmez, onları başka bir sebeple hoşnut eder.
Halimdir, minnet ve eziyete reva görenleri, hemen cezaya çarpmaz.
Belki kendilerini ıslah etmeleri için mühlet verir, (Ebu-s-Suud, C.
2 Sa 500).
[256] Âyeti kerime müşriklerin islâmiyete ezici bir darbe indirmek için neler yaptıklarını anlatıyor.
Bunlar islâm davasının ilerlememesini temin için paralarım esirgemiyorlardı.
Fakat Kur'an hak davasına karşı vuku bulan bütün teşebbüslerin bir fayda vermiyeceğini söylüyor.
[257] BU âyet hak davası uğrunda fedakârlıktan geri kalmıyan ve hakkın zaferine iman eden müminlerin halini gösteriyor.
[258] Bu temsil yaptıkları iyilikleri başa kakarak ve eziyet vererek yapan- ' W f i
BÖLÜM : 37 — İYİLİKLERİN FAYDASI 267 Ey bütün iman edenler! Kazandıklarınızın, sizin için yerden yetiştirdiğimizin iyisinden, temizinden harcediniz.
Sizin, göz yummadıkça alıcısı olamayacağınız fena şeyleri vermeye kalkışmayın.
Biliniz ki Allah herşeyden müstağnidir ve Hamd ona yaraşır (259).
larm halini tasvir ediyor.
Sırf gösteriş olsun diye mallarını harcedenlerin hali, yalçın bir kaya üzerine atılan tohumun halinden farksızdır.
Böyle bir tohumun kök salmasına imkân yoktur.
Hattâ bu tohumlar iyi bir toprağa atılsa ve yemiş vermek üzere yetişse dahi, onların başkasına yüklediği minnet ^e eziyyet, ateşli bir kasırga gibi o yemişleri de, ağaçları" da, bağları ve bostanları da ortadan yokediverir.
[259] Yani, sadakalarınızdan müstağnidir, fakat bunları vermek sizin için faydalıdır.
2 6 8 Şeytan (260 ) sizi fıkaralıkla korkutur.
Size cimriliği rede r (261) .
Allah ise size nezdindeh mağfiret ve bereket vadeder.
(.Allahın ihsanı) geniştir, (ve mallarını karcedenleri) bilicidir.
2 6 9 (Allah) dilediğine hikmetini verir.
Hikmet kime verilirse, büyük bir hayre nail olmuş olur.
Ancak tam akıllı olanlar anlar v e düşünürler (262) .
2 7 0 Herne harceder, yahut herne adarsanız, muhakkak ki Alla h onu bilir.
Zalimlerin yardımcıları yoktur.
27 1 Sadakala(260) Şeytandan maksat, iblis, yahut sair şeytanlar, yahut in cin şeytanları, yahut nefsi emmare, yani her istediğini insana yaptırarak onu zıvanadan çıkaran nefis.
Onun için şu güzel söz söylenmiş: «Kim şeytanın, neresinde, içinin hangi köşesinde ikamet ettiğini anlamak isterse, hangi suçu işlemeğe teşvik edildiğine dikkat etsin.
• (261) Asılda »fahşa» dır ve buradaki manası Razi'ye göre hissettir, cimriliktir.
C : 2.
Sa 512.
Şeytan, inşam fakir düşmekten korkutarak hasisliğe teşvik eder ve onu her iyilikten, zekât vermekten, sıla-i rahimde bulnmaktan, emanetleri sahiplerine vermekten alıkoyar, böylece insan da hisseti yüzünden her günahı işleyecek hale gelir.
(262) Hikmet nedir? Hikmet kelimesi, Kur'anda dört manaya gelir (1) öğüt (2) ilim ve anlayış (3) peygamberlik (4) Kur'an.
Bu dört mananın da asıl desteği ilim dir.
Hikmet ilim manasından başka, doğruyu yapmak manasına gelir ki bunun da gaye ve hedefi Allahın ahlâkiyle ahlâklaşmaktır.
İnsan iki şeyle kemal bulur: biri hakkı hak olduğu için tanımak, diğeri iyiyi iyi olduğu için yapmaktır.
Birincisinin temeli: ilim, ikincisinin kaynağı: fazilettir.
Hazreti İbrahim «Yarabbi bana hüküm ihsan et» demişti.
Maksadı nazarî hikmetti.
Fakat bunun hemen ardında »ve beni Salihler (yararb kullar) araşma kat» diye yalvarmıştı.
Bundan da maksadı amelî hikmetti.
Hazreti İsa »ben Allahın kuluyum bana kitap vermiştir» demiş ve bununla nazarî hikmeti ifade etmişti.
Daha sonra «bana namazı ve zekâtı emretmiştir» diyerek amelî hikmeti anlatmıştır.
(Bu âyet Meryem sûresinin 31 inci âyetidir).
Cenabı Hak: Hazreti Muhammed Mustafaya «Bil ki Allahtan başka tapacak yoktur» demiş, bununla nazarî hikmeti, daha sonra «her kusurdan yarlıgmmayı dile» demiş ve bununla amelî hikmeti anlatmıştır.
.
Cenabı Hak bütün peygambeleri hakkında «meleklerini, kullarından dilediğine ruh ile (vahy ile) gönderir ki: «Benden başka tapacak yok» diyerek halkı irşad etsinler».
Bu da nazarî hikmettir.
Fakat bu âyeti de «öyleyse Bana karşı gelmekten korunun» diye bitirerek amelî hikmeti anlatır.
Bütün Kur'an insanın ancak bu iki kuvvetle yani, iiim ve amel ile kemalini bulacağını anlatır.
Hikmet budur ve şüphe yok ki AUahm en büyük ihsanıdır.
(Razi, C :2.
Sa 515) aşikâr verirseniz, iyi! Onları gizliyerek fakirlere verirseniz, sizin için daha hayırlı olur (263).
Bununla günahlarınızdan bir kısmı örtülür (yok edilir) Allah sizin yaptıklarınıza vâkıftır.
272 Onları doğru yola iletmek sana ait değildir (264).
Allah dilediğini doğru yola iletir.
Harcettiğinizin sevabı size aittir.
Siz yalnız Allah rızası için harcedersiniz.
Harcedeceğİniz her iyi şeyin ecri size verilir ve size gadrolunmaz.
273 (Sadakalar) kendilerini Allah yolunda vakfeden fakirler içindir.
Bunlar yeryüzünde dolaşamazlar.
Hallerini bilmiyen adam, iffet ve istiğnalarından dolayı, onları zengin sanar.
Onları simalarından tanırsın.
Onlar halktan (263 Aşikâr verilecek olan mal, umumî istifade veya müdafaa için yapdacak yardımdır.
(264) Çünkü peygamberin vazifesi yalnız hakikati tebliğ etmektir.
ısrar ile birşey istemezler (265).
Siz iyilik eder ve ne harceder- * seniz Allah onu hakkiyle bilir.
BÖLÜM : 38 — RIBANIN MEN'İ 274 Onlar ki mallarını, gece ve gündüz, gizli ve aşikâr sarfederler, Tanrıları nezdindeki ecirleri onlara aittir (266).
Onlar için korku da yoktur, keder de yok' 275 Onlar ki riba yerler, ancak şeytan çarpmasiyle çarpılmış gibi kalkarlar (267).
(265) Bu âyet hususî sadakaların kimlere verileceğini açıklamakta ve bunların vasıflarını saymaktadır.
Bu vasıflar bilhassa ashabi Suifa denilen muhacirlere intibak etmektedir.
Bunlar, Hazreti Peygamberin Mescidine mülâzemet ederler, Mescidin sofasında ikamet ederler, Kur'anı ezberlemekle, Hazreti Peygamberin verdiği dersleri takip etmekle meşgul olurlardı.
Hazreti Peygamber sefere çıktıkça yanından ayrılmazlardı.
Âyeti kerime bunların ne kadar temiz ve" yüksek seciyeli insan olduklarını anlatarak bütün varlıklarını Allah yoluna vermiş olan bu güzide insanlara yardımı emretmektedir.
(266) Ayeti kerime, Allah yolunda, her malî fedakârlığı göze alanların ve bunu icabına göre gizli, aşikâr, gece ve gündüz, gerek âmme menfaati için, gerek yoksullara yardım için tereddüt etmeden yapan kimselerin, mutlaka kurtuluşa ereceklerini müjdelemektedir.
Müslümanlar bu sıralarda en müşkül durumda idiler ve kendilerini ortadan kaldırmak isteyen düşmanlarla çevrilmişlerdi.
Bu husumet çenberinden kurtulmanın biricik çaresi, her fedakârlığı küçümsememek ve Allah yolunda mal kaygısından da feragat etmekti.
Müslümanlar da bu şekilde hareket etmişler ve Kur'anın bu müjdesi tahakkuk etmişti (267) Bundan evvelki âyetlerde sadakadan bahsolunmuştu.
Şimdi de Riba dan bahsolunuyor.
İkisi arasında tezad münasebeti vardır.
Sadaka, Allah yolunda malından fedakârlık etmek, yani malını azaltmaktır.
Riba ise, insanların ihtiyacım istismar ederek malını artırmaktır.
Aralarındaki tezat bu yüzdendir.
Rib a kelimesinin asıl manası ziyadelenmek, ve fazlalanmaktır.
Arapların cahiliyet devrinde bunun iki şekli hüküm sürüyordu.
Biri, karzen verilen bir mal mukabilinde, sermaye olduğu gibi baki kalmak üzere her ay faiz almak, sonra borcun va'desi hulul edince sermayeyi de geri almak.
Şayet borçlu sermayeyi ödeyemiyecek olursa, faizi artırmak mukabilinde müddeti uzatmak.
Buna Nesi' Rıbası derlerdi.
Âyeti kerimenin nazil olduğu sırada en çok hüküm süren Riba nevi bu idi.
İkincisi nakid ribası idi ki bir akça mukabilinde onun iki misli değerinde olan bir şeyi peşin para vermek suretiyle ele geçirmekti.
Riba, İslara nazarında haramdır.
Çünkü, riba yiyen adam, başkasının malım mukabilsiz yemiş olur.
Buna karşı, ikraz edilen bir malın başkasına fayda getirdiği, bu faydayı getirmiş olmasına mebni sermayenin hakkını ödemesi gerekleştiği iddia ediliyorsa da bu iddia çok çürüktür.
Çünkü ikraz edilen paranın fayda ve kâr Bunların böyle olmaları, ticaret, riba gibidir, demelerindendir (268).
Allah alım satımı halâl ve ribayı haram kıldı.
Kim ki kendisine Tanrısından öğüt erişir de {riba yemekten) vazgeçerse, evvelce aldığı onundur.
Onun işi Allaha aittir.
Kim (riba) ya dönerse işte ateşlik olanlar, onlardır.
Ve onlar orada kalırlar.
276 Allah ribayi mahveder ve sadakaları nemalandırır.
Allah koyu nankör ve günahkâr olanların hiçbirini sevmez (269).
277 İman edip doğru dürüst, faydalı işler işliyen, namazlannı kılan- ve zekâtlarını verenlerin, Tanrıları nezdinde mükâfatları vardır.
Onlar ne korkuya uğrarlar, ne de mahzun olurlar.
278 Ey {man edenler! Allaha (karşı gelmekten) sakının ve imanınızda gerçek iseniz, (halkın zimmetinde) ribadan kalanı bırakın.
279 Böyle yapmazsanız Allah ile Peygamberine karşı gelmiş ve onlarla harbe girgetirmesi melhuz olduğu gibi zarar ve ziyan getirmesi de melhuzdur.
Bu böyle olduğundan olup olmıyacağı meçhul olan bir netice mukabilinde riba yemek reva değildir.
Sonra riba yemek insanları, Allah rızası için birbirine iyilik etmekten ahkoyar, menfaat hırslarım keskinleştirir ve bu hırsların keskinleşmesi yürekleri katılastırır, bu yüzden yardımlaşmak ve iyilik etmek zevki körleşir.
Sonra riba yemek para sahiplerinin tahakkümünü azgmlaştırır ve •onları cemiyetin bütün hürriyetine ve mukadderatına musallat eder.
Bütün bu malûmatı Razînin tefsirinden hulâsa etmiş bulunuyoruz.
C : 2, Sa 529 - 530).
Riba yemenin ne kadar fena olduğu, onu yiyenlerin şeytan çarpmasına uğramış gibi olduklarının anlatılmasiyle belirtiliyor.
Riba yiyerek fakirleri istismar eden kimseler, şeytanlaşan insanlardır.
İnsanlığın bütün necip duyguları içlerinden silinir, ve bunlar şeytan gibi yalnız maddeye tapan, yalnız maddeye inanan, yalnız maddî menfaat peşinde koşan birer şeytan kesilirler ve yalnız şeytanlıklarım tatmin etmeğe bakarlar.
Bütün saikleri, şeytanlıktır ve başka bir saikleri kalmamıştır.
İçlerinde deprenen her hayırlı saik, onları şeytan çarpmasına uğramış gibi sarsar ve bu hayırlı saiki boğmağa çalışır.
KuJr zararı al|ış an ise bunları ihtimallerini yalnız borçlu veriş ile riba kendi men- (263) Riba yiyenler, alış verişi ribaya eşit tutuyorlar, ayırıyor.
Çünkü ticarette sermaye sahibi, kazanmak ile zarar etmek birlikte göze alıyor.
Ribada ise yalnız kazanç düşünülüyor ve yükleniyor, Sermayedar ise yalnız kâr peşindedir.
Onun için arasındaki fark pek barizdir ve Ribacıların ileri sürdükleri iddia, yalnız faatlarımn ifadesidir, yoksa hakikat aşikârdır.
(269) Dış görünüşe göre riba malları artırır, halbuki öyle değil Allah bu malı eksiite eksilte sonunda mahveder.
Malın zekâtını vermek tf görünüşe göre malı eksiltir, fakat AUah zekâtı verilen malı bereketlendirir.
Bu âyeti kerime Kür'amn mucizeleri arasındadır.
Çünkü njıedeniyet ilerle- f &fk**^$$> 'Cc^JLf Jö>) fy&m -T'-ıPİl miş olduğunuzu bilin (270).
Riba almaktan tevbe ederseniz sermayeniz sizindir.
(Bu suretle) ne gadretmiş, ne de gadre uğramış olursunuz.
280 (Şayet borçlu) darlık içinde ise ona genişlik vaktine kadar mühlet verilir.
(Borcu) bağışlamak, bilseniz, sizin için daha çok hayırlıdır!.
281 öyl e bir günde sakının ki (o gün) Allaha döneceksiniz, sonra herkese kazandığı tastamam verilir ve onlara zulmedilmez.
dikçe onun hükmü yerine gelmekte, ve insanlar Ribamn seyyielerinden kurtulmağa bakmaktadırlar.
Devrimizde bunu ayan beyan görmüş bulunuyoruz.
Çünkü gidiş, herkesin azami kolaylıkla ve asgarî faizla para bulmasına doğrudur.
Ve bir gün gelecek faiz büsbütün ortadan kalkacak ve insanlık bu yükten büsbütün kurtulacaktır.
Buna mukabil, yine devrimizde âmmenin istifadesine hasredilen şefkat müesseseleri mütemadiyen artmakta ve bunlar her derdimin imdadına yetişmektedir.
Kür'amn da istediği budur.
[270] Bu âyet te riba yemenin nekadar büyük bir suç olduğunu belirtmektedir.
Riba yiyen kimse, Allah ile ve peygamberi ile harp halindedir çünkü ihtiyacı
BÖLÜM : 39 — AKİTLER SENETLER j 282 Ey iman edenler! birbirinize, muayyen bir vakitte ödenmek üzere borçlandığınız zaman bunu yazın (271).
Bir kâtip {alacak - vereceğinizi) doğruca yazsın.
Kâtip, Allahın öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin.
Yazsın.
Borçlu olan kimse borcunu ikrar ve imlâ etsin, Tanrısı olan Allahtan korksun ve (borcundan) hiçbir şey noksan bırakmasın.
Şayet borçlu olan kimsenin aklı nakıs, veya zayıf ise, yahut ikrara gücü yetmezse onun velisi adalet ve hakkaniyet dairesinde ikrar etsin, iki erkek şahidin şeha-; detîni alın.
İki erkek bulunmazsa bir erkek ile iki kadının şahitliği olur.
Şahitler, şehadetleri makbul ve istikametleri maruf kimselerden olacaklardır.
(Bir erkek yerine iki kadının istişhadına sebep) şayet biri unutursa öteki ona hatırlatsın.
Şahitler çağırıldıkları zaman, sakın çekinmesinler.
(Borcun kemiyet itibariyle) büyük, küçük olduğuna bakmıyarak vadesiyle beraber yazmaktan üşenmeyin.
(Muamelelerinizi) bu şekilde tesbit etmek Tanrı nezdinde daha dürüst, daha makbul, şehadeti ifa için daha sağlam, şüpheye düşmemek için daha yakındır.
Ancak elden ele alıp devrettiğiniz (ve peşin yaptığınız) ticaret işlerinde senet yazmamakta vebal yoktur.
Alım satımda bulunduğunuz zaman şahit tutun.
Kâtibe de şahide de, asla zarar verilmesin.
Bunu yaparsanız (zarar verirseniz) Allaha, karşı gelmiş olursunuz.
Allahtan sakının.
Allah size öğretiyor.
Allah herşeyi hakkiyle bilir.
283 Şayet yolcu olur da muamelenizi tesbit edecek bir kâtip bulamazsanız rehin alabilirsiniz.
Biribirinizden emin iseniz, kendisine emniyet olunan borçlu, borcunu ödesin v q Tanrısı olan Allahtan sakınsın.
Şehadeti saklamayın.
Şehadeti saklıyanın kalbi günahkâr olur.
Allah yaptıklarınızı tamamiyle bilir.
istismar etmeye devam ediyor, ıstıraba sebep oluyor ve cemiyeti isyana ve ihtilâle teşvik ediyor.
[271] Bundan evvelki kısımlarda sadakalardan ve iyiliklerden, sonra ribadan bahsolunmuş, bu suretle iş ve muamele sahasına geçilmiş, ve bunlara ait hakların ihkakma ehemmiyet verilmiştir.
BÖLÜM : 40 — MÜSLÜMANLIĞIN ZAFERİ 284 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır.
Siz içinizdekini aşikâre vursanız da, gizli tutsanız da, Allah onun hesabını sizden sorar (272) ve dilediğini yarlığar, dilediğini azaba uğratır.
Allah herşeye hakkiyle kadirdir.
285 Peygamber, Rabbından kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler.
Bunlann herbiri Allaha, Allahın Meleklerine, Kitaplarına ve Peygamberlerine inandı.
Allahın peygamberlerini biribirinden ayırdetmeyiz (273).
Onlar (müminler) dediler ki: "İşittik ve itaat ettik (274).
(Ulu) Tanrımız! Gufranını dileriz! Varacak, Sensin! (275) (272) insanın kendine vereceği asıl terbiye yalnız dışmı doğrultmak değil, ayni derecede içini doğrultmak, içinden de yalnız iyinin geçmesi için uğraşmak ve kendini bu hale alıştırmaktır.
Bunun bir hayli güç olduğu şüphe götürmez Çünkü her insanın içinden ve aklından türlü türlü şeyler geçer.
Fakat kendisini terbiyeye azmetmiş olan kimse içinden fena şeyler geçmiye başlayınca bunların şeytan vesveseleri olduğunu anlar ve bunları hemen kovar.
İstiaze (CCV sayfaya bak) bu gibi hallerde en mükemmel sığmaktır.
İnsan içinin fena telkinlerile savaşa savaşa en nihayet içinden ve aklından yalnız iyi şeylerin geçtiğini, içinden fena birşey geçerse akıl ve muhakemesinin derhal ona karşı geldiğini görür ve bu hal onun terbiyesini yükseltmeğe son dçrece yardım eder.
Hele insan içinden geçen şeyler yüzünden hesap vereceğini iyice anlarsa, kendini terbiyeye daha fazla ehemmiyet verir ve bu başarıyı sür'atle kazanır.
(273 Burada İslâm akidesinin genişliği gösterilerek onun nihayet muzaffer olacağına işaret ediliyor.
Fakat «peygamberleri biribirinden ayırt etmeyiz» sözünden murat, onların Allah tarafından gönderildiklerini ve hak olduklarını tanımaktır.
Yoksa peygamberler derece itibariyle biribirlerinden ayrılırlar.
(274) Bu âyeti kerime de hem nazarî hikmeti, hem amelî hikmeti ifade etmektedir.
(Bu sûrenin 269 uncu âyetinin notuna bakınız).
Müminlerden her birinin Allaha, Allanın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanması, nazarî hikmetin kemalidir.
Müminlerin daha sonra «İşittik ve itaat ettik» demeleri amelî hikmetin ifadesidir.
Çünkü maksat, akıllarımızın kulağıyle işittik ve bütün gücümüzle itaat ettik, demektir.
(275) Müminler, akü kulaklarım açmış, Allanın her buyruğunu işitmiş, sonra bütün güçleriyle o yolu tutmuş oldukları halde onların bir de Allahın gufranını düemelerinin sebebi ne olabilir? Bunun sebebi, herhangi kusura karşı AUahm yardunmı ve yarhğamasını düemektir.
AUahın lütuf ve inayetinin yanında her şükran, kusurludur.
Onun için her kul, AUahm lûtuflarına şükriçin her ne yaparsa yapsın, vazifesini edadan âciz olduğunu anlar ve Allahtan gufran diler.
Hazreti Muhammed Mustafaya «Bil ki: Allahtan başka tapacak yok, ve kusurundan dolayı gufran dile» denilmesinin manası budur.
Çünkü Hazreti Peygamber de makamının yüksek olmasiyle beraber, Allaha nekadar şükretse şükran hakkını ödeyemediğini anlar ve onun için Mevlâdan gufran dilerdi.
Sure : 2 ] Bakara Sûresi 105 286 Allah bir kimseye gücünün yetmiyeceğini yüklemez.
Herkesin kazandığı iyilik kendine, işlediği fenalık yine kendinedir (Ulu) Tanrımız! Yanılır veya unutursak bizi muahaze etme! (Ulu) Tanrımız! Bizden evvelkilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük * taşıtma.
(Ulu) Tanrımız! Takat getire m iyeceğimiz yükü bize yükleme, bizi bağışla, bizi yarlığa, bizi esirge.
Yârımız, yardımcımız Sensin.
İnanmıyanlara karşı Sen bize yardım et (276)! (276 Bu dualar her müslümanın en samimî niyazlarım anlatmakla beraber Allahın da bütün lütuf ve inayetlerini anlatmakta, müslümanların unutmaktan, yanılmaktan dolayı muaheze edilmiyeceklerini, takat getiremiyeGekleri yükü yüklenmiyeceklerini zımnen va'detmekte ve en sonunda onların hem affedileceklerini, hem yarlığanacaklarını, hem kâfirlere karşı zafer kazanacaklarım bildirmektedir.
Fakat bütün bunlara lâyık olanlar, hem iman edenler, hem • işittik ve itaat ettik» diyenler ve öyle yapanlardır.
İlâhi! Bizleri de hem işiten, hem itaat eden kulların arasında kabul eyle ve bütün bu kullarına va'dettiklerini bizlere de nasib eyle! SÛRE: 3 ALİ İMRAN Medinede nazil olmuştur, 20
BÖLÜMdür, 200 âyettir.
Konusu: Bu sûrenin 32 inci âyetinde Hazreti Musanın babası İmian'dan bahsedildiği için ona 'Âlî Imran yani İmran ailesi» sûresi denilmiştir.
Sûrenin başlıca konusu hıristiyanhk ve Beni İsrail peygamberlerinin sonuncusu olan Hazreti İsadır.
Sûrenin birinci kısmında Hıristiyanlığın akaidine işaret edilerek İlâhî vahy İçindeki müteşabih olan (mecazî ve temsilî) âyetlerin, din esaslarını ihlâl elmiyecek bir şekilde tefsir edilmesi icap ettiği izah olunmaktadır.
Çünkü Hıristiyanlık, bir takım mecazî sözlerin yanlış bir suretle tefsirine istinat ediyor.
Sûrenin ikinci kısmı, vahdaniyet akidesinin bülün" dinler için başlıca esas olduğunu göstererek ondan bahs ve onun mutlak muzaffer olacağına işaret eder.
Sûrenin üçüncü kısmında, ruhanî velayetin İsrail hanedanından geçtiği anlatılarak dordöncü kısımda bu hanedanın en son erkânından bahsedilir.
Hazreti İsâ da bunlardandır.
Ona dair yayılmış olan yanlış telâkkiler burada mufassal bir surette muhakeme olunmakta ve bu kimsi takip eden iki kısım da bunlarla meşgul olmakladır.
Sûrenin yedinci kısmı, hırisliyanları, müslümanlık ile.
hırisliyanlık arasında müşterek olan esaslara davet ederek mukayeseli din tetkikinin temelini atıyor ve sekizinci kısım islâmiyet aleyhinde ileri sürülen bühtanları reddediyor.
Sûrenin dokuzuncu kısmı, daha evvel gönderilen Mukaddes Kitapların ve peygamberlerin, islâmiyeti hak bir din olarak gösteren beyanatından bahseder ve onuncu kısmı islâmiyetin merkezi olan Kabe ile buna islişhai eder.
On birinci kısımda müşlümanlara, muzaffer olmak isliyorlarsa, bir olmaları icap etliği tavsiye edilir; on ikinci kısımda müslümanların, kendilerine dost görünen, fakat hakikatle düşman olan yahudilere karşı dikkatli davranmaları İhlar edilerek on üçüncü kısımdan sûrenin sonuna kadar Ühud muharebesinin, vak'aları, bu muharebe esnasmda müslümanların bozguna uğramalarının sebebi, zaferlerin nasıl kazanılacağı izah olunur.
Bundan evvelki Bakara sûresi yahudilerle.
bu sûre ise hırisliyanlarla meşgul oluvor.
Bakara sûresi müslümanların kendilerini müdafaa için harbelmelerine müsaade etmişti, bu sûre ise Uhud harbinin v ak'al arım muhakeme ederek müslümanların bozguna uğramalarına rağmen mağlûp edilmediklerini gösteriyor.
Âli İmran sûresi Medinede nazil olmuştur.
Medinede nazil olan sûrelerin ya ikincisi, ya üçüncüsüdür.
Sûrenin on üçüncü kısmından sonuna kadar Uhud, harbi bahis mevzuu olduğundan bu kısımların hicretin üçüncü yılında nazil olduğuna hüküm olunabilir.
Sûrenin daha evvelki kısımları, belki daha evvel veya ayni sıralarda nazil olmuştur.
Meal-i Kerimi: f Bismi'llahi'rrahmani'rrahîm
BÖLÜM : 1 — KİTAP İLE TEFSİRİ 1 Elif.
Lâm.
Mim (1).
2 Allah, Ondan başka tapacak yok! Daima yaşayan, daima durup tutan O (2).
3 Sana Kitabı hak ile (3), daha evvelki {kitap) lan doğrulamak üzere O gönderdi! [1] Bakara süresinin başına bakınız [2] »Daima yaşayan, daima durup tutan» ı Hayyü Kayyum mukabilinde kullanıyoruz.
Allanın burada bu iki isimle anılması, ondan başka hiçbir varlığın «daima yaşayan», «daima durup tutan» diye amlamıyacağını belirtmekte ve onun için Ondan başka hiçbir Tanrı bulunmadığını isbat etmektedir.
Allah birdir ve Ondan başka tapacak yoktur.
Onun için tanrılık davasında bulunanların hepsi sahtedir ve hepsi yalancıdırlar.
Onun «daima durup tutan olmasının manası, daima yaşayan, daima görüp gözeten olduktan başka bizatihi duran ve herşeyi tutan, tutulması gerekleşeni tutan, doğrultan, yürüten, ilerleten'dir.
Onun böyle olması birliğini ifade ettikten başka Ondan başka her şeyin yaratılmış olduğunu, yaratılan her şeyin Ona dayandığım belirtir.
Onun için «Hayyü Kayyûm» yani daima yaşayan, «daima durup tutan» isimleri Allahın ismi A'zamı sayılmaktadır.
Bu vasıfları haiz olan Allahın, oğul edinmesine imkân bulunmadığı için, hıristiyanlığın bu yoldaki itikadı, en ağır darbeyi yemekte ve ilk hamlede temelinden yıkılmaktadır.
Çünkü mademki İsa, doğmuştur, bir müddet yaşamıştır, sonra ölmüştür, ona Allahın oğlu diye tanrılık atfetmek doğru olamaz.
Hayır, Allah var, Ondan başka Tanrı yok!...
Ve islâmın bütün temeli budur.
Bütün dinin özü budur ve dini bundan başka bir gerçek temele bağlamağa yer ve imkân yoktur.
[3] Hak ile, gerçek ile, yani, akıl, adalet, doğruluk gereklerine uygun, vakıa mutabık, olarak gönderdi (İmam Ragıb, Tac-ül-Arus).
Âyetin manası şöyle olmak icap eder: Kur'an aklın ve adaletin icaplarını, insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere vahyolunmuştur.» Bu hakikat, tarihî bir mahiyeti haizdir.
Çünkü islâmiyete, zaman bakımından en yakın din olan hıristiyanlık dahi çürümüş bulunuyordu.
Bakınız William Miur o devir hakkında ne diyor : «Yedinci asrın hıristiyanlığı aksak ve çürüktü.
Birbiriyle döğüşen mezhepler onu yere sermişdi.
(Hayati Muhammed, Başlangıç, Sa.
XXX iii).
Müfessirler derler ki (1) Haktan maksat, Kur'anın eski milletler hakkında bildirdiklerinin doğru olduğudur (Ebu Müslim).
(2) Maksat Kur'andaki muide ve tehdidlerin insanı itikat ve amelce doğru yola iletmesi ve bâtıl yoldan alıkoymasıdır.
(3) Maksat Kur'anın en kesin sözü söylemesidir.
(4).
Maksat Allahın halka gerekleşen kulluğu ve nimete şükretmeyi, insanların birbirlerine karşı adalet ve insaf dairesinde hareket etmelerini öğretmesidir (Asamm).
(5) Maksat, Kur'anın içinde birbirini tutmayan birşey bulunmadığının anlatılmasıdır (Razi, C.
2.
Sa 587).
Bütün bu manalarsa birbirini tamamlamaktadır.
İnsanların hidayeti için Tevratı da, İncili de daha evvel gönterdi (4).
Furkam da (5) indirdi.
4 Allahın âyetlerini inkâr ederek kâfir olanlar için şiddetli azap vardır.
Hak Tealâ, Azizdir ve cezaları vericidir (6).
5 Yerde, gökte hiçbir şey, Allaha gizli kalmaz.
6 Size rahimlerde istediği gibi suret veren Odur.
Ondan başka tapacak yoktur.
Aziz, O.
Hakîm O.
7 Sana kitabı indiren Odur.
Onun âyetlerinin bir kısmı muhkemdir.
Bunlar kitabın temelidir.
Âyetlerin bir kısmı da müteşabihtir.
Kalplerinde iğrilik bulunan kimseler (başkalarını) saptırmak ve bunlara (kendi) te'- villerini vermek hedefiyle müteşabih âyetlere tâbi olurlar.
Bunların te'vilini, (bunların kûnh-ü hakikatini) ancak Allah bilir, ilimde rüsuh sahibi olanlar bilir, "Biz ona inandık.
Hepsi de Tanrımız tarafmdandır.,, derler (7).
Bunları ancak tam akıllı olanlar dü- [4] Tevrat'tan maksat, Hazreti Musaya verilen kitaplardır.
Bütün Ahdi Kadîm kitapları değildir.
Çünkü Ahdi Kadîm, İsrail peygamberlerinin bütün kitaplarını ihtiva eder.
Tevrat kelimesi «Vahy» manasındadır.
incil, Hazreti İsanın kitabıdır ve iyi haber, yahut müjde manasındadır.
Kur'an-ı Kerim, Hazreti İsanın, kendisinden sonra gelecek ve Ahmed İsmini taşıyacak son peygamberi müjdelemiş olduğunu bildirir.
Bu bakımdan İncil hakikaten bir müjdedir.
Nitekim eldeki İnciller de ayni müjdeyi türlü şekillerde vermektedirler.
Markos İncilinde bu müjde Haz.
İsa lisanından «Allahın melekûtu yaklaşmıştır» kelimeleriyle verilir (Markos, Birinci bap, âyet 15).
Metta incilinde «bağ sahibinin» gelmesinden bahsedilerek ayni müjde verilir (Metta, 21 inci bab.
âyet 40).
Yuhanna incili «teselli edicim, den ve «hakikat ruhu« ndan bahseder ki ayni hakikati tebşir eder (Yuhanna, 14 :17).
Eldeki incillerin asıl incilden bir takım izleri ihtiva etmesi ihtimal dahilindedir.
Fakat Kur'an, bu inciller ile onlara eklenen A'malî Küsül ile Risaleleri ve Vahy Kitabını tanımamaktadır.
Kur'ana göre eldeki inciller Hazreti İsaya vahyolunan asıl kitap değildirler.
.Son zamanlarda yapılan tetkikler ile tenkitler de bu hakikati bütün ilim âlemine belirtmiş ve eldeki İncillerin, tamamiyle kaybolmuş olan bir asla istinat ettiğini açığa vurmuştur.
Asıl kaybolduğuna göre ondan alınmış olduğu iddia edilen tercemelere ne derece itimat edilebileceği kestirilemez.
[5] Furkam, yani hak ile bâtılı ayırd eden ve ilâhî vahyin hak olduğunu isbat eden mucizeyi gönderdi.
Hazreti Peygamber'in Furkam, Bedir muharebesi idi ve sûrenin 12 inci âyetinde ona işaret olunmaktadır.
[6] Aziz, asla yenilmez galiptir.
Zu-intikam da ceza verici demektir.
Çünkü intikam, ukubettir cezayi fi'len vermektir.
Aziz, ceza vermek bakımından tam kudreti haiz olmayı ifade eder.
İntikam alıcı, yani ceza verici olmak ta, cezayı fi'len vermek manasına gelir.
Birincisi zat sıfatı, ikincisi fiil sıfatıdır.
(Razi, C.
2.
Sa.
590 - 591).
[7] Muhkem ile muıeşabih için esere giriş bahsinde bu meseleyi tahlile şünür ve anlarlar.
8 (Ulu) Tanrımız! Bizi hidayete jlettikten sonra kalplerimizi oradan ayırma.
Bize kendi tarafından rahmet ihsan et.
Cümlenin muradını veren Sensin! 9 (Ulu) Tanrımız! İnsanları, hasrettiğimiz böiüme bakınız.
Burada yalnız şuaları söyhmek isteriz: Kur'anı Kerim, bize anlatıyor ki, âyetlerinin bir kısmı muhkemdir, ve kat'iyyeti ifade eder.
Bu muhkem âyetler, kitabın üssülesasıdır.
Sonra müteşabih, yani muhtelif manalara mütehammil âyetler vardır.
Bunların tefsir ve kanı, muhkem âyetlerin mânâ ve muradına mutabık olmak icap eder.
Bu esas kadar sağlam b:r esas yoktur.
Meselâ bir kanunda iki manaya mütehammil olan yahut kanuna muhalif gibi görünen sözlere tesadüf edildiği zaman bunlar, kanunun ruh ve gayesine göre tefsir olunur.
I-Iur'am Kerim, müteakip âyetlerde hıristiyanlık ile meşgul olacağından ve hıristiyanlık bir takım müteşabih sözlere istinat ederek Isâya ilâhlık isnat ettiğinden, İsanın kanım dökerek beşeriyetin günahını yüklendiğine kail olduğundan bu esaslar burada gösterilmiştir.
•Hepsi de Tanrımız tarafındandır».
nazmı Celili, Kur'anın muhkem âyetleriyle rnüteşabih âyetleri arasında hiçbir ihtilâf bulunmadığını takrir ediyor.
hiç şüphe götürmez bir günde toplıyacak olan Sensin ve Sen va'dında asla hulfetmezsm (8) !
BÖLÜM: 2 — TEVHİT BÜTÜN DİNLERİN ESASIDIR 10 inkâr edip kâfir olanların ne malları, ne de evlâtları, Allaha karşı kendilerine hiçbir şeye yaramaz.
Bunlar onlardır ki ateşin yakıtıdırlar (9).
11 {Kâfirlerin hakkı teslim etmeyerek) küfürlerinde sebat ve ısrar etmeleri, Fir'avun ile taraftarlarının ve onlardan evvel gelenlerin haline benzer.
Bunların hepsi âyetlerimizi inkâr ederek yalan saydıklarından dolayı Allah onlan günahları yüzünden yakalamıştı.
Allah, ceza vermekte çok şiddetlidir.
12 Kâfir olanlara de ki: Siz mutlaka yenileceksiniz, cehenneme sürüleceksiniz, cehennem ne fena bir yataktır {10).
13 Size, karşı karşıya gelen iki fırkanın halinde âyet (ibret ve işaret) vardı.
Bunların biri Allah yolunda döğüşüyordu.
öteki kâfirdi.
Ve müminler onu gözlerinin ta içiyle kendilerine nisbetle iki kat görüyorlardı.
Allah dilediğine yardımıyle metanet verir Bunda basiret erbabı için ibret vardır (11) [8] Burada bütün düşmanların müslümanlarla döğüşmek üzere birleşeceklerine ve müslümanların zaferi kazanacaklarına da işaret vardır Daha sonraki âyetler bunu açıklamaktadır.
Bilhassa 11 inci âyete bakınız [9]' Bu âyetler peygambere bütün düşmanlık gösterenlerin yenileceklerine açıkça işaret ediyor.
Bunun burada bahis mevzuu olmasının sebebi, Hazreti Peygamberin doğruluğuna bir delil teşkil etmesidir.
Gerçi Kureyş.
Bedirde ağır bir yeniltiye uğramıştı, fakat yine büyük kuvvetler çıkarabüecek durumda idiler ve müslümanlardan öç almak için and içmiş bulunuyorlardı.
Bu sırada müslüman¬ lar.
henüz zayıftılar ve dış durumları kesin bir yenütiyi müjdeleyecek gibi değildi.
[10] Burada kâfirlerin uğrayacağı dünya azabı, yanı yenilmek, âhıret azabı ile yani cehennemle birlikte anılmaktadıı [11] Burada Bedir muharebesine işaret ediliyor.
Bu muharebeye iştirak eden müminlerin sayısı 313, müşriklerin sayısı 1000 kadardı.
Bunların 600 kadarı açıkta, gerisi dağ arkasında idi Müslümanlara sabır ve sebat gösterdikleri takdirde kendilerinin iki misli olan düşmanı mağlûp edecekleri vadolunmuştu (8 : 66).
Bedir muharebesi, Hazreti Muhammedi» sıdkı risâletini ispat eden bir âyetti.
Bunun sebebi yalnız müminlere zafer vadolunması değil aynı zamanda bu zaferle Eş'iya Peygamber tarafından verüen müjdenin tahakkuk etmesidir Eş'iya Peygamber Arabistan hakkındaki vahyında der kt; ıTeyma diyarının sekenesi susamış olanı su ile karşıladılar ve firarinin önüne ekmekle çıktılar Zira onlar kılıç önünden ve kurulmuş yay önünden ve şiddetli muharebe önünden kaçtılar Rab bana şöyle 14 İnsanların: kadınlar, oğullar, yük yük altınlarla gümüşler, güzel cins atlar, davarlar, ekinler gibi şeyler, gösterişleriyle içini çeker ve hırsını gıcıklar.
Bütün bunlar dünya zevkidir..
Nihayet varılacak güzel yer, Allahın huzurudur (12).
15 De ki: size bütün bu zevklerin hepsinden hayırlısını haber vereyim mi? (Fenalıktan) sakınanlar için Tanrıları nezdinde, altından ırmaklar akar Cennetler vardır; orada daim kalırlar, onların orada her kusurdan münezzeh, tertemiz eşleri vardır.
Orada Allahın rızası vardır.
Hak Tealâ bütün kullarının hallerini görücüdür" 16 Onlar (o insanlardır ki), şöyle derler: (Ulu) Tanrımız! Biz iman ettik.
Kusurlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru! 17 Bizi ve o sabredenleri, doğru olanları, (Allahın buyurduklarına) inkıyat edenleri, (muhtaç olanlara yardım için) mallarından harcedenleri, seherlerde, Allahtan yarlığanmak dileyenleri.
18 Allah, kendinden başka tapacak bir Tanrı bulunmadığına şahittir, Melekler de şahit, ilim sahipleri de hakkaniyeti teyit ederek (13) buna şahittirler.
Ondan başka tapacak yoktur.
Aziz O.
Hakîm O.
19 Allah nezdinde din (14), yalnız îslâmdır (15).
Kendilerine buyurdu: (ücretlilerin hesabiyle) bulacaktır.» bir sene zarfında Kaydarm bütün izzeti zeval Kaydar İsmailin oğludur.
Kitabı Mukaddeste bu kelime ile bütün İsmail zürriyeti ve Araplar kastolunur.
Tarih hâdiselerinin en büyüklerinden birini teşkil eden firar hâdisesi Hazreti Muhammedin hicretidir.
Hazreti Muhammed ile yârıgar* Ebu Bekir çekilmiş kılıçlardan, şiddetli takiplerden kaçmışlar ve hicretten bir sene sonra Bedir muharebesi vuku bularak Kaydarm, yani Kur ey ş in izzeti zeval bulmuştur.
[12] Bu âyet ile ondan sonrakisi, imansız olanların bütün iştahları ile imanlı olanların iştiyaklarım karşılaştırmaktadır.
Burada anlatıldığına göre: gerçi dünya eğlencelerinin bir zevki vardır, fakat hakikî müminlerin gaye ve hedefi Allahın rızasını kazanmak ve onun nezdinde bahtiyarlığa ermektir.
[13] Yahut ilim sahipleri de şahittir, kaimdir.
Çünkü Allah her ân hakkaniyet üzere [14] Din ne demektir? Arap dilinin en esaslı sözlüklerinde din kelimesine birçok manâlar verirler.
Bunların biri t millet» dir.
Hagıb-ı-îsfahanî Elmüfredal adlı eserinde bundan bahsederken der ki: «Din, itaat ve ceza (yani iyiye karşı iyi, kötüye karşı kötü mukabele görmek) tir.
Sonra millet kelimesi gibi istiare yoliyle • (Notun devamı) şeriat ve dine ıtlak olunmuştur.
İtibarî manâsı, şeriate itaat ve inkiyaddır.» Yani Ragıb'a göre (dinin dil bakımından iki manâsı vardır: İtaat ve ceza.
Şeriat manâsına gelmesi, birinci manadan istiare olunmuştur.
Nisaburî (Nişaburî), tefsiri sadedinde bulunduğumuz âyetten bahsederken din, lisanda ceza manasına; sonra itaat manasına gelir.
İtaate din denilmesinin ceza (yani mükâfat görmenin) sebebi olmasıdır.
Ebül Baka «Külliyat» ında dinin manasından ayni şekilde bahseder.
Şehristanî «Milel ve Nihal» adlı eserinde din kelimesinin asıl manalarının itaat, inkiyad, ceza ve hesap olduğunu söyledikten sonra onun millet ve şeriat manalarına gelmesinin de bu manalardan dallandığını anlatır.
Bazı müsteşrikler, ezcümle Makdonald, din kelimesinin arapça olmadığını ve farsça olan din lâfzının islâmdan önce Araplar tarafından kullanıldığını Vollers'den naklen söylerse de din kelimesinin arapça olmadığı iddiası doğru sayılamaz.
Çünkü ayni lâfız arapçada başka bir manayı ifade etmek üzere mevcuttur.
(Din, vahy ve islâm: Mustafa Abdür Rezzak Paşa: Mısır.
S.
23 - 24).
Din kelimesi Kur'an-ı-Kerîmde seksen kereden fazla tekerrür eder.
Ebül Baka'ya göre «Kur'anda din, hesap manasınadır.
Ragıb'a göre Kur'anda din bazan itaat, bazan ceza (yani karşılık), bazan millet manasına gelir.
Ve Ragıb'ın verdiği manalardaki isabet aşikârdır.
Çünkü Kur'andaki din kelimesine, bu manaların birini vermek son derece kolaydır.
Kur'an.din kelimesini arap dilinde,kullanıldığı tarzda kullanmış ve ona millet manasını da vermiştir.
Kur'anın nazil olduğu sıralarda araplar, din bakımından ayrılık ve karşıklık içinde idiler.
Onun anlatışına göre Kur'anın nazil olduğu sıralarda araplar arasındaki dinler yahudilik, nasranîlik, sabiîlik (Bakara sûresi, âyet 12, Mâide sûresi âyet 19) mecusilik ve müşriklik (Hacc sûresi, âyet 17) hüküm sürmekte idi.
İslâm dini de bu şurada zuhur etmiş ve yayılmıştır.
Bu dinler arasında en karanlık olanı sabiîlik olduğu halde onun da Allahı tanıdığı, fakat Allahı tanımak için bir aracıya ihtiyaç hissettiği anlaşılmaktadır.
Yalnız bu aracının cismanî değil, ruhanî olması gerektir ve onun için sabiîler ruhları, yani yddızları temsil eden heykeller yapmışlar, daha sonra bu heykeller dolayısiyle yıldızlara tapınışlardır.
Mecusîlik ise ikiliğe dayanmaktadır.
Yani bunlara göre âlemin iki aslı vardır ki biri hayırdır, biri serdir.
Biri nurdur, biri karanlıktır.
Eski mecusîler bu iki esası da ezelî ve kadîm saymazlar, nuru ezelî, karanlığı fanî telâkki ederlerdi.
Bundan başka mecusîler dinin peygamber vasıtasiyle geldiğine ve peygamberin bir kitap sahibi olması gerekleştiğine inanırlardı.
Müşrikliğe gelince bunlar çeşit çeşittiler.
İçlerinden bir kısmı Allahı, ölümden sonra kalkımı inkâr edip tabiatin yaşatıcı, zamanın öldürücü olduğuna inanırlardı.
(Casiye sûresi, âyet 24, En'am sûresi, âyet 29).
Sonra içlerinde Hâliki tanıyan, âlemin fâni olduğunu kabul eden, fakat ölümden sonra kalkımı inkâr edenler bulunuyordu.
(Yasin sûresi, âyet 78 - 79).
Yine araplar içinde Allaha inanan, âlemin faniliğini kabul eden, hattâ ölümden sonra kalkımı tanıyan, fakat peygamberleri inkâr ederek, putlara tapan ve putların Mevlâ nezdinde şefaatte bulunduğunu (Notun devamı) iddia edenler bulunuyor, bunlar putları ziyarete çıkıyor, onların şerefine kurbanlar kesiyor, adaklar adayordu.
(Zûmer sûresi, âyet 3.) Bütün bu mezhepleri kucaklayan din kelimesinin umumî manası budur.
Fakat «din» in bir de şer'i manası vardır ve Kur'an ona bu şer'î manayı veren esasları belirtmiştir.
Kur'ana göre dinin din olması için, Allahın peygamberlere gönderdiği vahyolması icap eder.
(Raad sûresi, âyet 30, Nahl sûresi, âyet 43, Nisa sûresi 163 -165, Sûra suresi, âyet 13).
Allahın peygamberlerine vahyettiği dinin eskisi de yenisi de birdir ve esas itibariyle asla değişmez.
Kur'an bu dinlere sâlik olanlardan bahsettikçe: «Ey iman edenler!» der ve onları müminler diye anar.
Merhum üstad İmam Mühammed Abdüh, «bu iman edenlerin» vasıflarım anlatırken der ki: «bunları o kimselerdir ki hayr ile şerrin kaynağım tanımışlar, fazilet ile rezilet arasındaki farkı anladıkları gibi kendileriyle bütün âlemin, hoşnud olan, gazab eden .mükâfatlandıran, ve cezalandıran bir hükümdarı bulunduğuna, her ne yaparlarsa karşılığını göreceklerine inanan kimselerdir.
Bunların imanları iradelerine de hâkim olduğu için itikatlarına uymayan birşey yapmazlar, yalnız yararlı ve iyi işleri yaparlar ki bunların hepsi Kur'anda gösterilmiştir.
Temelleri, kendine, ailene, milletine ve bütün insanlara yararlı olmaktır.
Çünkü din, hakka karşı vicdan temizliği, ve insanın yalnız yararlı işleri yapmasıdır.
Hazreti Peygamber Mühammed Mustafa ile diğer peygamberlerin hepsi de İnsanları buna çağırıyorlardı» (Mühammed Abdüh, Amme tefsiri).
Kur'an bakımından din budur ve şer'î bir ıstılah olmak haysiyetiyle de bundan ibarettir.
[15] İslâm nedir? İslâm, Mekkede 571 de doğan, 632 de Medinede vefat eden Hazreti Mühammed Mustafanın getirmiş olduğu dinin adıdır.
Müfessirler, mütekellimler, lisancılar ve dana başka müdekkikier islâm kelimesinin manasım izah için uğraşmışlardır.
Fahreddin Râzî (vef.
606 H, 1209 M) bu âyeti kerimenin tefsiri sadedinde der ki: «İslâm kelimesi, lisan bakımından üç vech ile izah olunmaktadır.
Birincisi: islâm, Silme yani itaat ve inkıyada girmektir, ikincisi, islâm olmak, yani Silme girmek, yani selâmete kavuşmak, üçüncüsü: islâm olmak, yani ibadette tam ihlâs ile hareket etrrek, onun için islâmın manası, din bakımından Allaha karşı tam ihlâs ve iman üzere olmaktır.
Bu son söz İbn-ül-Anbarînin sözüdür,! (Râzî*tefsiri, Cilt 2, S.
423).
Arapçanın en muteber lügatleri olan İbn Dureyd'in Kİiabu-l-tştlksk, Cevherî'nin Sıhah'ı, Ragıb'ın Müfredal'ı, İbn Manzur'un Lisanü-l-Arabî, Feyyumî'nin Mısbah'ı gibi eserlerde rast gelindiğine göre Silâm ve Selim, sert taşlara denilir.
Bunlara bu ismin verilmesi, gevşeklikten salim olmalarıdır.
Selem, büyük ve dikenli bir ağaçtır ki yaprağı, boya için kullanılır.
(Selem) kökünün asıl manaları bunlar olmak icap eder.
Çünkü bütün bu manâlar, bedevîlik hayatının sadeliğine ve iptidaîliğine son derece uygundur.
Araplar, bu manâlardaki «özlüğü» ele alarak, yeni ve mücerret manâlar icat etmişlerdir.
İcat edilen manâlar şunlardır: (1) İç ve dış yüzü lekeleyen lekelerden (Notun devamı) tecerrüd etmek, arap lügat kitaplarına göre Selm ve Selâm ve selamet kelimelerinin manâsı hulûs'tur, yani iç ve dış.
afetlerin hepsinden sıyrılmış olmaktır.
(2) Barış ve Güven.
Lisancılar derler ki: selm ve silm, barış manâsındadır.
(3) Taat ve inkıyad.
Çünkü lügat kitaplarına göre selem, selm ve silm, teslim olmak, inkıyad etmek, itaat etmek manâsındadır.
Lisancılar •selâm» yani selâmlaşmak ve dua etmek manâsım, bütün kötülüklerden ve âfetlerden salim olmak, tecerrüd etmek manâsına bağlarlar.
Esleme, yani islâm oldu fiili, hem lâzım, hem müteaddi olarak kullanılır.
Lâzımının manâsı, barışa veya itaate girdi demektir.
Sarf ulemasına göre bu vezindeki her fiil bir şeye girmeyi ifade eder.
Âsbaha, sabaha girdi; A'raka, Iraka girdi, Akhata, kahta girdi, demektir.
Müteaddisi ise faili meful yapar.
Bir şeyi islâm etmek, onun başkasına ait olduğunu, münazâaslz kabul etmektir.
«islâm» lâfzı «Esleme» nin masdarıdır; ve bu filin lâzım ve müteaddi hallerindeki bütün manâlarına delâlet eder.
Seleme kökünden çıkan lisan! manâlar bunlarcur ve Kur'an bu kelimeyi bu manâlarla kullanmıştır.
Bakara sûresinde İsrail oğullarının kesmeleri istenen ineğin vasıflarından bahsedilirken Müsellemeiün deniliyor ki manâsı, göze görünen ve görünmeyen her kusurdan azade olmaktır (âyet 71).
Şuara sûresinde «ancak selim bir kalple Allaha varmanın» işe yarayacağı anlatılır ve selîm ile zahirî ve batını her şaibeden temiz olan kalb kasdedilir.
Ayni kelime Kur'anda sulh manâsına da kullanılır: «Üstün olduğunuz halde sarsılarak (selm) e, yani sulha talip olmayınız.» denilir (Muhammed sûresi, âyet 35), Saffat sûresinde de «Onlar sulha meylederlerse siz de meylediniz» denir ve sulh mukabilinde silm kelimesi kullanılır.
Kur'an ayni kelimenin bazı sıygalarım inkıyad ve boyun eğme manâsında da irad etmiştir: «Onlar bugün istislâm etmişlerdir, yani inkıyad etmişler ve boyun eğmişlerdir.
(Saffât sûresi: 26)» Bununla beraber Kur'an «islâm» lâfzını, fili ve vasfını, hususî bir şer'l manâda kullanmıştır ve bu şer'î manâ üzerinde üç ncktai nazar ileri sürülmüştür: a.
îslâmdari maksat imandır.
İlim erbabiyle lisancıların ittifakına göre imanın manâsı «tasdik» dir.
Nitekim Lisan-ul-Arap'da bunu kaydeder.
Fahreddin Râzî de bunu kabul eder.
b.
Başkalarına göre islâm, şeriat dilinde iki manâya gelir.
Birincisi: iman; ikincisi imandan daha umumidir.
O da kalb ile, yahut zahir ile inkıyaddır.
Nesaî, Sahih Müslim şerhinde, Hattabî'den naklen bu manâyı alır.
1 islâm lâfzının şeriat dilinde iki manâya geldiğini söyleyenlerden bazıları Ragıb Isfahanî'nin tefsirini kabul etmekte ve manâlardan birinin iman olduğunu ve imanın lisan ile ikrar olduğunu, ikincisinin imandan üstün geldiğini, ve lisanla ikrardan başka kalb ile itikat ve amel ile başarı ve Allahın takdir ettiği her hususta Allaha teslimiyet manâsını ifade ettiğini söylemektedirler.
c.
Daha başkaları islâmın, şeriat dilnde üç manâya geldiğini söylüyor ve (Notun devamı) Gazali de «İhyau Ûlûm-id-Din» adlı kitabında bu tarzı hareketi kabul ediyor., Bunlar şöyledir: 1.
İslâm, dış yüz bakımından lisan ve azâ ile, teslim olmak.
îman ise, yalnız kalb ile tasdik etmektir.
Onun için islâm ile iman arasında fark vardır.
2.
İslâm, kalb ile, kavi ile ve amel ile teslim olmaktır.
Bu takdirde iman, kalb ile tasdikten ibaret kalır ve iman islâmdan daha hususî mahiyet kazanır.
3.
islâm, bütün iç ve dış ile teslim olmaktır.
îman da böyledir.
Bu takdirde iman ile islâm müteradif olurlar.
islâm mezheplerinin tesiri bu ayrılıklar üzerinde çok bellidir.
Çünkü bu mesele, büyük günahları irtikâp edenlerin kâfir olup olmadıkları meselesiyle son derece alâkalıdır.
Eş'arîler, ancak bir suçun yasak olduğuna kail olmıyarak onu işleyeni kâfir sayarlar.
Yoksa ehli kıbleden bir kimseyi tekfir etmezler.
Haricîlerse, büyük suçları işleyeni tekfir ederler ve imanının zail olduğunu söylerler.
Kaderîler ile Mu'teziîe ise bu şekilde hareket eden kimsenin imandan çıktığım ve küfre girmediğini, küfr ile iman arasında kaldığını söylerler (El-lbane: Eş'arî, Sahife 10, Fıkhı Ekber şerhi: İmam Matürîdî S.
403).
Fakat bu mezhep sahipleri arasındaki ayrılıklar, daha fazla ayrılık vesilesi bulmak için saptıkları bir takım ifratların eseri idi.
Hakikatte bu ayrılıklara düşmeğe hiç te lüzum yok.
Kur'anın «islâm» kelimesine verdiği şer*i manâ birdir.
Ve bu manâ «tevhidi dir, nefsin Allaha ihlâsıdır ve bu ihlâsma, tapılacak, ve Tanrı sayılacak herhangi başka ilâhi karıştırmamaktır.
Bu manâ, kelimenin hulûs (tecerrüd) ve selâmet ifade eden asıl manâsından alınmıştır.
İbn Dureyd der ki: «müslim'in iştikakı, Eslemtü hllâh = yani Allaha teslim oldum • sözündendir, yani zamirimi, iç yüzümü, vicdanımı bütün halisiyettyle 0"na verdim» (Kitab-ul-İştikak, cüz 1, S.
23).
Kelimenin Kur'andaki diğer kullanış tarzları İse, lisanî mahiyettedir.
Zemhaşrî de bu âyetin tefsiri sadedinde bunu ifade eder.
islâmın şer'l manâsı tevhid ve zamirini (iç yüzünü, vicdanını) kemali ıhlâs ile Allaha vermek ve vakfetmek olduğunu ispat eden deliller şunlardır: a.
Kur'an, hakiki dinin birliğini anlatır ve ona iman etmek icap ettiğini bildirir.
Din bir ise de şeriatler, yani amelî hükümler ayrıdır.
(Şûra sûresi, âyet 13; En'am sûresi, âyet ti).
Allahın hiçbir değişikliğe uğramayan, neshe uğramayan, peygamberlerin değişmesiyle değişmeyen dini, Kur'anın islâm kelimesi ile ifade ettiği dindir.
Nitekim tefsiri sadedinde olduğumuz âyette «Allah nezdinde din, islâmdır» deniliyor.
(Maide sûresi, âyet 53'e bakınız).
Bu âyetlere göre islâm denilen din, itikatların temellerini, şeriatlerin esaslarım bildirir ve bunları Ktu*, anda, tekemmül ettirir.
Amelî hükümler ise enbiyanın ve milletlerin değişmesiyle değişir.
Kur'an da bunlardan ancak mücmelen bahseder.
Din, Kur'ana göre, asla nesholunmayan ve peygamberler tarafından aynen bildirilen değişmez dinî esaslara inanmaktır, islâm ise, bu dindir.
Çünkü Allah nezdinde ondan başka bir din yoktur.
b.
İslâm kelimesi izafeti ve izafesiz olarak Kur'anda sekiz kere varid olmuştur.
(En'am sûresi, âyet 125; Zümer sûresi, âyet 39, Saff sûresi, âyet 7; Tevbe kitap verilenler, ancak onlara ilim geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayı, ayrılıklara düştüler.
Kim AUahm âyetlerini inkâr ederse, Allah ta onların hesabını çarçabuk görücüdür.
20 Onlar seninle çekişecek olurlarsa de ki: Ben, bana tâbi olanlarla beraber, kendimi kamilen Allaha teslim ettim (Î6) Kendilerine kitap verilenlerle (verilmeyen) ümmîlere de ki: Siz de teslim oldunuz mu? Teslim olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.
Yüz çevirirlerse sana düşen yalnız (Allahın gönderdiğini) bildirmektir.
Tanrı, kullarını görücüdür (17).
BÖLÜM J 3 — ALLAHIN YERYÜZÜNDEKİ MELEKÛTU 21 Allahın âyetlerini inkâr ederek kâfir olanlara, peygamberlerini nahak yere öldürenlere, insanlar arasında hakkaniyeti istiyenlerin canlarına kıyanlara en suzişli azabı ihtar et (18).
22 Bunlar o kimselerdir ki bütün yaptıkları dünyada da, âhirette de boşa gider ve onlara hiçbir yardım eden bulunmaz (19).
23 Görmüyor musun ki kendilerine Kitaptan bir hisse verilenler (20) sûresi, âyet 80; Ali İmran sûresi, âyet 80; Hicr sûresi, âyet 2, Âli İmran, âyet 67, En'am sûresi, âyet 14).
Müfessirler bütün bu âyetleri tefsir sadedinde İslâmın tevhid dini olduğunu ve bütün varlığın Allaha teslimini ifade ettiğini söylerler.
Bu da islâmın, Kur'anda imana müradif olarak şer'î manasında kuUanılmış olduğunu gösterir.
C.
Kur'an, Hazreti Muhammed'e inananlardan bahsettikçe «İman edenler» (Bakara sûresi, âyet 63; Mâide sûresi, âyet 69; Hacc sûresi, âyet 22) dediği gibi onları müteaddit âyetlerde «müslimler» diye de bahis mevzuu etmiştir.
(Hacc sûresi, âyet 22, Âli İmran sûresi, âyet 102).
Bu da iman ile islâm manalarının biribirine tamamiyle uygun olduğunu ve aralarında hiçbir ayrılık bulunmadığmı belirtir.
[16] Yani bütün amelimi tam ihlâs dairesinde Allaha vakfettim ve bütün varlığımla Ona yöneldim.
Kulluğum yalnız Allahadır ve inkıyadım yalnız Onun hükmünedir.
(Râzî tefsiri, cilt 2, S.
631).
[17] Bu âyeti kerime, islâmiyete muhalefet edenlerin hepsine hitap etmekte ve bu bahis sûrenin yedinci kısmında daha fazla açıManmaktadır.
Oraya bakınız.
[18] Peygamberlerini öldürenler Yahudilerdi.
Bunlar Hazreti Peygamber Muhammed Mustafayı öldürmek için de suikastlar tertip ediyorlardı.
Peygamberlerin nahak yere öldürülmelerinden maksat, körükörüne öldürülmeleridir.
[19] Yahudilerin hazırladıkları suikastların boşa gittiğine de işaret olunuyor.
[20] Maksat yahudilerdir.
Çünkü ellerinde kitaplarının yalnız bir parçası bulunmakta idi.
Gerisi ise çoktan kaybolmuştu.
aralarını bulmak için Allahın kitabına davet olunurlar da yine onların bir kısmı, dönek kimseler olduklan için, yüz çevirirler.
24 Bunun sebebi onların "ateş, sayılı günlerden başka bize dokunmaz,, demeleridir.
Onların bu uydurmaları, kendilerini din işinde de aldattı.
25 O halde onları, hiç şüphesi olmıyan günde topladığımız zaman ne yaparlar?!! O gün, herkes ne ettiyse onu tamamiyle bulacak ve bir kimseye gadredilmiyecektir.
26 De ki: Mülkün asıl sahibi Sensin Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden çekip alırsın.
Dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin, iyilik yalnız Senin elindedir.
Sen herşeye hakkiyle kadirsin.
27 Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin, diriyi ölüden çıkarır, ve ölüyü diriden çıkarırsın.
Dilediğine sayısız rızk verirsin (21).
[21] Bu âyeti kerime ile ondan evvelki âyet şeref ve izzetin yeni bir ümmete 28 Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri dost edinmesinler.
Kim bunu yaparsa, Allah ile ilişiği kesilmiş olur.
Ancak onların (şerrinden) korumak için yaptığınız başkadır (22).
Allah sizi kendinden tahzir eder (23).
Dönülecek yer onun huzurudur.
29 De ki: lçinizdekini saklasanız da, aşikâr etseniz de Allah hepsini bilir, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir.
Allah herşeye hakkiyle kadirdir.
30 O gün, herkes iyilik namına, fenahk namına ne yaptıysa, hepsini karşısında görecek.
Yaptığı fenalıkla arasında fersah fersah mesafeler bulunmasını dileyecek.
Allah sizi kendinden (cezasından) hazer etmeğe davet eder.
Hak Tealâ kulları hakkında çok re'fetlidir.
(Çok esirgeyicidir).
BÖLÜM : 4 — BİR MİLLETİN SON GÜZİDELERİ 31 De ki: Siz Allahı seviyorsanız hemen bana uyun ki AUah ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.
Allah yarhğayıcıdır, bağışlayıcıdır (24).
32 De ki: Allaha ve Peygambere itaat edin.
Onlar yüz çevirecek olurlarsa, muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez.
33 Allah, Âdemi, Nuhu, İbrahim hanedanım ve İmran hanedanını bütün milletler üzerine seçti (25).
34 Bunlar birbirinden türeme bir zürriyettiler.
verilmekte ve İlâhî Melekûtun teessüs etmekte olduğunu anlatıyor.
Hazreti tsâ yahudilere İlâhî Melekûtun ellerinden alınacağını ihtar etmiş ve •Melekûtullah sizden alınıp mahsulünü veren bir ümmete verilecektir.» demişti, (Metta incili 21:43) Bu ümmet, İslâm ümmeti idi.
[22] Müslümanlar, müşriklerle harp halinde oldukları için, müslümanların muharebe ettikleri müşrikleri dost edinmeleri men'olunuyordu.
[23] Kendinden, yani ceza ve ikabından (Tac-ul-Arus).
[24] Muhabbetullah, (Allah sevgisi) İslâmiyetin insanı götürdüğü en büyük hayat hedefidir.
Burada Allah sevgisinin ancak peygamberi sevmekle bütünleşeceği belirtilmektedir.
Hazreti İsâ tarafdarlarına der ki: «Beni seviyorsanız emirlerimi hıfzediniz.
Ben pederden dilerim.
O da sizinle ilelebet temekkün etmek üzere size bir diğer tesliyet edici verecektir» (Yuhanna 13:15).
Yine Hazreti İsâ der ki: «Sız benim emirlerimi hıfzettiğiniz takdirde benim muhabbetimde kalacaksınız.» Hazreti lsanın geleceğini müjdelediği (tesliyet verici) Hazreti Muhammedin kudumiyle tahakkuk etmiş ve Resuli Ekrem yahudilerle, hıristiyanlara, Allahı seviyorlarsa Ona ittiba ederek Allahın muhabbetini kazanmalarım tavsiye etmiştir.
[25] Kur'andaki İmran, Kitabı Mukaddesteki lmranın aynidir.
Musa fle 35 Hani trarandan bir kadın (26) demişti ki: Yarabbi! Karnımda taşıdığımı münhasıran Senin hizmetine adadım.
Adağımı kabul et.
{siten ve bilen sensin.
36 Onu doğurunca, Yarab^bi! dedi, kız doğurdum (27) — Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu — Erkek, kız gibi değildir.
Adını Meryem koydum.
Onun ve zürriyetinin (28) mel'un şeytanın şerrinden korunmasını Sana ısmarladım.
37 Tanrı onu hüsnü kabul ile karşıladı.
Ve pek güzel yetiştirdi.
Zekeriyayı ona bakmağa memur etti.
Zekeriya onun bulunduğu mihraba girdikçe onun yanında yiyecekler bulur: Ey Meryem! bunlar sana nereden geliyor? dedikçe, (Meryem) Allah tarafından! derdi, Allah dilediğine sayısız mık verir (29).
38 Orada Zekeriya Tanrısına niyaz etti, Yarabbi! dedi.
Bana Senin tarafından hayırlı bir zürriyet ihsan e t Dua ve niyazı duyan Sensin.
39 Zekeriya mihrapta namaz kılıyorken, melekler ona nida ettiler: Allah sana, Yahyayı müjdeler.
O Allahtan gelen kelimeyi tasdik eden, kavmına reis, nefsine hâkim, ve Peygamberlerin salihlerindendir.
40 Zekeriya dedi: Yarabbi! benim nasıl oğlum olabilir ki üzerime ihtiyarlık çöktü, karım da kısırdır? (Kendisine cevap verildi)'- Böyle de olsa, Allah dilediğini yapar.
41 Zekeriya dedi: Yarabbi, bana bir âyet ver! (Cevap aldı) Senin âyetin insanlarla, işaret müstesna, üç gün konuşmamaktır.
Tanrını çok an, akşam sabah teşbih ve tehlil ile meşgul ol (30).
Harun, İmranın zürriyeti idiler.
Musa, şeriatı museviyenin müessisi Harun ise İsrail ruhanüerinin başıdır.
Bu hanedanın en son mümessilleri Yahya ile İsa idiler.
Onun için evvelâ Yahyanın babası Zekeriya ve İsarım anası Meryemden bahsolunuyor.
[26] İmree : kadın demek olduğu gibi zevce manasına da gelir Ve o zaman «hani İmranın karısı demişti ki...» demek icab eder.
Bu suretle burada bahis mevzuu olan İmran, Musanın babası değil, Meryemin babası olmak lâzım gelir.
[27] Meıryemin validesi çocuğunu mabede hizme için nezrettiğinden kız çocuğu erkek vazifelerini ifa edemezdi.
[28] Meryemin validesi bu dua ile kızının zürriyet sahibi, yani bir valide olmasını dilemektir.
[29] Bunların mabedi ziyaret edenler tarafından hediye edilen yiyecekler ol-i duğundan şüphe yoktur.
İmam Fahreddin Razî de bu fikirdedir.
[30] Kitabı Mukaddes Hazretti Zekeriyanın bu sırada dilsiz bir hale geldiğini
BÖLÜM: 5 — İSANIN DOĞMASI VE PEYGAMBER OLMASI 42 Hani melekler Meryeme demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah seni güzide olmak üzere seçti, seni kusurlardan temizledi, senj bütün dünya kadınlarına mümtaz kıldı (31).
43 Ey Meryem! Tanrına itaat et, secdeye kapan, (Allaha) rükû edenlerle beraber rükûa var! 44 Bunlar bizim sana (ya Muhammed) vahy ile bildirdiğimiz gayb haberleridir.
(Yoksa sen) içlerinden hangisi Meryemi himaye edecek diye kalemlerini attıkları zaman yanlarında değildin.
Onlar bunun için çekişirlerken de sen onlann yanında bulunmuyordun.
ve Yahyamn müjdelendiği andan doğuşuna kadar dilsiz gibi kaldığını söyler, Kur' an ise beyanatile Kitabi Mukaddesi tashih ediyor.
[31] Yani devrinin kadınlarına.
45 Hani melekler demişti ki: Ey Meryem! Allah sana, kendi tarafından bir kelime olmak üzere adı Meryem oğlu Mesih îsa, dünya ve âhirette itibarlı, (ve Allaha) yakınlardan olanı müjde, liyor.
46 O beşikte iken de, yetişkinken de insanlara söz söyler, yararlı insanlardandır.
47 (Meryem) dedi ki: YarabbÜ.
Benim nasıl çocuğum olabilir ki bana bir .insan dokunmamış4 ır! (Ona cevap verildi) Öyle de olsa, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını isteyince ona ol! der, o da oluverir! (32).
48 (AUah) Ona: (/saya) kitabı, hikmeti, Tevratı, İncili öğretecek.
49 Onu İsrail oğullarına Peygamber olarak gönderecek, (o da onlara diyecek ki.) Size Tanrınızdan bir âyetle geldim.
Size çamurdan kuş şeklinde bir şey vücuda getirir, onâ üfürürüm, o da Allahın izniyle kuş olur.
Anadan doğma körleri, abraşlan iyi ederim.
Allahın izniyle ölüleri diriltirim (33).
Evlerinizde yediklerinizi, biriktirdiklerinizi haber veririm.
Müminseniz size bunda âyet vardır.
50 önümdeki Tevratı tasdik ettiğim halde size haram edilen bazı şeyleri halâl etmek için geldim (34).
Tanrınızdan size bir âyet getirdim.
Artık Allaha (karşı gelmekten) korunun ve bana [32] Hazreti Meryemin bu sırada henüz evli olmadığı anlaşılıyor, indilerin ifadesine göre Hazreti Meryem Yusufla evlenmiş ve Hazreti İsadan başka gocuklar da doğurmuştur.
(S.
12 : 46, 47 ) ve {13 : 55) [33] Umumiyetle müfessirler bunlara Kazreti isanın mucizeleri olarak sayarlar: Muasır müfessirlerden mevlana Muhammed Ali ise şöyle der: Burada Hazreti isanın her Peygamber gibi ruh an ölmüş olanları nasıl dirilttiğine işaret olunuyor.
Kur'an Hazreti Muhammedin de ölüleri dirilttiğini söyler.
(8:24) Metta İncili (5 : 11) de bunlardan bahsederek «körler görür, topallar yürür, cüzamlılar tathir olunup sağırlar işitir, ölüler kıyam eder» sözünü naklettikten sonra «fıkaraya beşaret tebşir olunur» diyerek fakirlerden kalben ve ruhan fakir olanlar murat olunduğunu gösterir.
Âyeti Kerimenin ilk taraflarında kuşlardan bahsolunması da mecazîdir.
Burada kuş, ruhanî ufuklarda uçan insanı temsil ediyor.
Âyeti kerime Peygamberin kuvvet ve kudretini üç şekilde gösterdiğini ifade etmektedir: (1) Peygamber insanları manen toprak, çamın- halinde bulur ve onları irşat ederek ruhaniyet ufuklarında uçan kuşlar gibi yapar.
(2) Peygamber ruhan malûl insanları bulur ve onları bu illetlerden kurtarır.
(3) Peygamber ruhan tamamile ölmüş insanlara yeniden ruh üfler.
[34] Hazreti Musadan sonra gelen Beni İsrail Peygamberleri esas itibarile Hazreti Musanın şeriati üzerine hareket ederler ve ancak tali işlerde zamanın ihtiyaçlarını nazarı dikkate alırlardı.
Incillerde görüldüğü veçhile Hazreti İsa da bu şekilde hareket etmiştir.
itaat edin.
51 Muhakkak ki Ailah benim de Tannm, sizin de ©Tanrınızdır.
Ona kulluk ediniz.
Dosdoğru yol budur.
52 Vakta ki İsâ onlarm küfürlerinde (İsrar ettiklerini) hissetti, "Allah için bana yardım edecek olanlar kimlerdir?,, dedi, havariler: Allah için sana yardım edenler bizleriz, dediler, Allaha inandık, sen de bizim müslüman (Allha teslim) olduğumuza şahit ol.
53 (Ulu) Tanrımız! Gönderdiğine iman ettik, peygambere de uyduk, bizi (birliğine ve kudretine) şehadet edenlerle beraber yaz! 54 (Kâfirler) suikastlar hazırladılar (35), Allah da onlara mukabele etti.
Hak Tealânın her mekr-ü hiyleyi gölgede bırakmak husu-* sundaki kudretine payan yoktur.
BÖLÜM; 6 — İSÂ ALEYHİNDEKİ BÜHTANLARI RED - 55 Hani Allah buyurmuştu ki: Ey İsâ! Seni eceline yetirir; seni nezdime yükseltir, kâfirlerden kurtarır, temizler, ve sana uyanları kıyamet gününe kadar kâfirlere üstün kılarım (36).
Sonra hepinizin dönüp geleceği yer benim huzurumdur.
Orada sizin ihtilâf ettiğiniz şeyler hakkında aranızda hükmederim.
56 Kâfir olanlara gelince onları dünyada ve âhirette şiddetli azaba uğratırım.
Onlara yardım edecek bir kimse yoktur.
57 İman edip iyi işler işleyenlere gelince, bunlar mükâfatlarım hakkiyle alırlar.
Allah zalimleri sevmez.
58 Bunlar, bu vak'alar, (Ya Muhammed) sana bildirdiğimiz âyetlerden ve hikmetle dolu Kur'andandır.
59 Allah yanında, İsânın hali, Âdemin hali gibidir.
Allah onu topraktan yarattı.
Sonra ona: ol dedi! o da oluverdi (37).
60 İşte [35] Asılda «mekrettiler» in manası, gizlice fesad kurdular.
İsayı öldürmek .
için suikasd hazırladılar.
Allah da onların mekrini boşa çıkardı.
Onlar şer kastettiler, Allah o şerri defetti ve dilediği hayrı gerçekleştirdi.
[36] Bu suretle Hazreti İsaya maktul olarak ölmiyeceği, bilâkis tabiî bir surette vefat ederek nezdi kibriyaya yükseleceği, aleyhindeki bütün ithamlardan kurtulacağı haber veriliyor.
(4 :157) âyetinin notuna da bakınız.
[37] Burada Adem, umumiyetle insanı temsil ediyor.
Zaten Kur'an bütün insanların topraktan yaratıldığını söyler.
O halde murat İsanın fani bir beşer olduğunu takrir ederek hıristiyanların yaptığı gibi ona ilâhhk atfetmenin yanlış olduğunu göstermektedir.
•Âdem» i ismihas olarak kabul edersek o zaman âyet, İsanın da Âdem gibi topraktan yaratılarak Allah tarafından seçildiğini ve tathir olunduğunu ifade eder.
(gî/fe^r ' **1 fe.*» vU 5 : hak sana Rabbın tarafından bildirildi.
Sakın şüplhe edenlerden olma.
61 Sana gelen ilimden sonra seninle buna dair tartışan bulunursa onlara de ki : Geliniz, oğullarımızı ve oğulları - nızı kadınlarımızı ve kadınlarınızı, bizleri ve sizleri çağıralım, sonra dua ve niyaz edelim, yalan söyleyenlere Allahın lanetini dileyelim (38).
62 İşte sözün doğrusu budur.
Allahtan başka tapacak yoktur.
Aziz olan, Hakîm olan Allah O.
63 Şayet yüz çevirirlerse Allah ta müfsitleri hakkiyle bilir.
[38] Hicretin onuncu senesi Necran hıristıyanlarından müteşekkil bir heyet Medineye gelmiş ve Resuli Ekremin mescidinde misafir edilmişti.
Resuli Ekrem bunlara İsanm, Allah değil, fakat peygamber ve insan olduğunu anlatmış, bunu etraflı bir surette izah ettikten sonra onların İsayı te'lih hususunda ısrar ettiklerini görerek «onları mübaheleye» davet etmişti.
Yani iki taraf ta, herhangi taraf yalancı ise ona lanet okuyacaklardı.
Necranlılar bu davete karşı bir gün mühlet istemişler, ertesi gün mübaheleye girişmiyeceklerini söylemişler, Resuli Ekrem de onları dinleri üzerine kalmakta serbest bırakmıştı.
TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [ Cüz: 3
BÖLÜM : 7 — MÜŞTEREK İTİKATLAR 64 De ki: Ey kitap ehli! Geliniz, aramızda birleşeceğimiz bir kelimeye.
O da: Alîahtan başkasına kulluk etmemek, Ona hiçbir şerik koşmamak, Allahtan gayrı içimizden bazılarını Tann edinmemektir.
Onlar yüz çevirirlerse deyiniz ki şahit ölün, biz müslimiz (39)! 65 Ey kitap ehli! İbrahim hakkında ne için münakaşa edip duruyorsunuz.
Tevrat ile İncil ancak ondan sonra gönderildi.
Buna da mı akıl erdiremiyorsunuz? 66 İşte sizler azçok bildikleriniz üzerinde çene çalıp durdunuz (40).
Ne diye bilmediğiniz şeyler üzerinde de (4!) çene çalıyorsunuz?! (işin doğrusunu) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
67 İbrahim ne yahudi idi, ne de nasranî idi.
Dosdoğru, halis müslimdi ve müşriklerden değildi.
68 Şüphesiz ki İbrahime en yakın olanlar, ona uyanlar, onun yolunu tutanlar, bu Peygamber ile iman edenlerdir.
Allah, inananların yârı ve yardımcısıdır.
69 Ehl-i kitaptan bir taife sizi yolunuzdan saptırmayı arzu eder.
Onlar yalnız kendilerini yoldan çıkarırlar da farkında olmazlar.
70 Ey kitap ehli! (Hakkı) gördüğünüz halde ne diye Allahın âyetlerini inkâr ile kâfir oluyorsunuz? 71 Ey kitap ehli! Neden bile bile hakkı bâtıl ile karıştırıyor Ve hakkı gizliyorsunuz?..
BÖLÜM : 8 — MÜSLÜMANLAR ALEYHİNDEKİ SUİKASTLAR 72 Ehl-i kitaptan bir güruh der ki: "İman edenlere gönderilen (vahy) e günün başında siz de inanın ve günün sonunda onu inkâr edin (42).
Belki onlar da (dinlerinden) dönerler.
73 Sa- [39] Kesuli E kremin Roma kayserine yazdığı mektup bu âyetlerden müteşekkildi.
Âyeti kerime muhtelif dinleri birleştirmenin bütün insanlık arasında müşterek bir itikat olan vahdaniyeti kabul ile mümkün olacağını gösteriyor.
Tevhit akidesi, cihanşümul bir mahiyette olduğu halde, muhtelif milletlerin muhtelif akideleri hiçbir vakit bu mahiyeti kazanamamıştır.
[40] Yani Musa ile İsa hakkında.
[41] Yani Hazreti İbrahim hakkında.
[42] Bu hareket ile zihinlerin teşvişi istihdaf olunuyordu.
Bu yolda hareket _ herkesi tereddüde düşürecek ve ortada bir sürü mürteciler peyda olacaktı.
kın siz, kendi dininize mensup olandan başkasına inanmayın (43).
(Ya Mühammed) de ki: Doğru yol, (hidayet yolu) Allah yoludur.
Size verilen âyetlerin benzeri başkasına veriliyor veya Rabbınızın nezdinde size karşı galebe çalıyor, diye mi (böyle davranıyorsunuz?) De ki: Her lütuf, her nimet, Allahın elindedir.
Allah onu dilediğine verir.
Allahın rahmeti- geniştir, Allah herşeyi bilicidir.
74 Allah dilediğini rahmeti için seçer, büyük inayet sahibidir.
75 Kitap Ehli arasında öylesi var ki ona bir kantar emanet etsen, onu sana öder.
öylesi de vardır ki ona bir dinar 'emanet etsen, yakasına sarılmadıkça onu sana ödemez.
Çünkü bunlar "bu ümmilerin malım almakta vebal yoktur,, derler ve Allaha karşı, bile bile yalan söylerler (44).
76 (Hakikat öyle değil!) Kim ki sözünü yerine getirir ve (fenalıktan, haramdan) sakınırsa, {bilsin ki) Allah sakınanları sever.
77 Onîarsa Allaha karşı ahirlerini, yeminlerini en ucuz nıetaa değişerek nakzederler, onların âhirette {Allahın nimetinde) payları yoktur.
Kıyamet günü Allah onlara hitap etmez, onlara iltifat etmez, (günahtan) temizlemez ve onlar için pek acildi azap vardır.
78 Kitap ehli içinde öyle bir güruh vardır kî kitaptan birşey okuyormuş gibi dillerini iğerek bükerek bir şeyler okurlar, sizin, bu okuduklarım kitaptanmış sanmanızı isterler.
Halbuki onların bu okudukları kitaptan değildir.
(Bu okudukları) kitaptan olmadığı halde "bunlar Allah tarafındandır,, derler.
Halbuki Allah tarafından değildir Onlar bile bile Allaha bühtan ediyorlar.
79 Hiçbir insana yaraşmıyacak birşey vasa, Allahın ona, kitap, hikmet ve nübüvvet vermesinden sonra onun insanlara: "AUakı bırakın da bana kul olun!,, demesidir, (bilâkis böyle bir insan onlara ancak) "Kitabı öğrendiğiniz, okuduğunuz veçh ile Allaha kul olun,, der (45).
80 O [43] Yahudiler, kendi dinlerine, yani Musa geriatine ırymıyan herhangi peygambere inanmamayı tavsiye ediyorlardı.
[44] Yahudiler kendilerini araplara karşı herhangi taahhütten azade sayarlardı ve taahhütlere riayet etmezlerdi.
İslâmiyet ise her taahhüdün yerine getirilmesini ister [45] Bu âyeti kerime üe daha evvelki âyetler peygamberlerin içinde birinin de kendini ilâh olarak takdim etmediğini söylüyor.
Böyle bir harekette bulunan kimse Peygamber olamaz.
"'4* S ^ s r , , „ (insan) siz e "feriştahları , (46 ) peygamberler i Tanremretmez .
Sî z müslüma n oldukta n sonr a siz e hi ç imansızlığ ı em rede r mi ?
BÖLÜM: 9 — ESKİ PEYGAMBERLER VE MÜSLÜMANLAR 8 1 Han i Alla h peygamberlerde n misa k almış , onlara : "Siz e kita p v e hikme t veri p sonr a siz i tasdi k ede n bi r peygambe r gelinc e on a muhakka k ima n v e yardı m edeceksiniz!, , bun u ikra r ettini z v e ağı r ahdim i boynunuz a aldını z mı ? demiş , onla r d a "ikra r etti k demişler, , (47).
Alla h ta : "öyl e i[46] Feriştahlardan b ah solunmasının sebebi, bunlara da tapanlar bulunmasıdır.
[47] Âyeti kerime, bütün peygamberlerin, getirdikleri hakikatleri tasdik hit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım,, buyurmuştu.
" 82 Kim ki bundan sonra yüz çevirir (bu ahdü misaktan dönerse) işte haddini aşanlar ve azanlar onlardır.
83 Onlar Allahın dininden gayri bir din mi arıyorlar?!.
Halbuki bütün göktekiler ve yerdekiler ister istemez ona (bütün varhklariyle) teslim olmuşlardır.
Hepsi de ona döndürüleceklerdir (48).
84 De ki: biz Allaha, (Allah tarafından) bize gönderilene, İbrahime, fsmaile, İshaka, Yakuba ve Yakub oğullarına gönderilene, Musa, İsâ ve Peygamberlere Tanrı tarafından verilene inandık.
Onları biribirinden ayırdetmeyiz, ve yalnız Allaha teslim oluruz.
85 De ki: Kim îslamdan başka din ararsa ondan kabul olunmaz (49).
O âhirette de ziyan edenlerden olur.
86 İman ettikten, Resulün hak olduğuna şehadet eyledikten ve kendilerine en kat'î ve aşikâr deliller gönderildikten sonra küfreden halkı, AUah muvaffak eder mi hiç? Allah zalimler güruhunu asla hidayete kavuşturmaz (50).
87 Bunların cezası Allahın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğramaktır.
88 Bunlar onun içinde daim kalırlar, azapları hafifletilmez ve onlara acınmaz.
39 Yalnız bundan sonra tevbe edip nefislerini ıslah edenler başka.
Allah ta yarlığayıcı edecek bir peygamberin kudümünü tebşir ettiklerini gösteriyor, (i'maü Rüsul) ün şu sözlerine dikkat edin: «Allahın kadim vakitlerden beri mukaddes peygamberlerinin ağzile buyurduğu cümle şeylerin ıslah olunacağı vakitlere değin sema anı k&bul etmek gerektir.
Zira Musa, ecdadımıza «Allahınız Rab, biraderlerinizden size benim gibi bir peygamber zuhura getirecektir.
Onu, size soyJiyeceği cümle hususlarda dinleyesiniz.» (3 :21, 22) Resuli Ekrem, iki noktai nazardan, (1) kudümünün bütün peygamberler tarafından tebşir olunması, (2) sonra bütün peygamberleri tasdik etmesi itibarile Bütün dünya peygamberleri arasında eşsiz bir mevkii haizdir.
[48] Gökte ve yerde hâkim olan İlâhî «Kanun» îslâmdır.
Yani Allaha inkiyad etmek ve onun emir ve fermanına göre hareket etmek kanunudur.
Bu kanunun bütün tabiat âleminde hüküm sürmekte olması, islâmın doğruluğuna en kuvvetli delildir.
t [49] Âyeti Kerime evvelâ islâmın alemşümul mahiyetini anlatmakta, daha sonra da bu dini kabul etmeyen kimsenin sonunda en büyük kayba uğramış olacağını belirtmektedir.
[50] Maksat daha önceki peygamberlere İnandıkları halde Hazreti Mühammed Mustafaya İnanmayan kimselerdir.
Eski peygamberler, Hazreti Muhammedİn geleceğini müjdeledikleri ve bunlar da bunu bildikleri halde inkâr ettikleri için hidayete kavuşamazlar.
ve bağışlayıcıdır.
90 Onlar İ d iman ettikten sonra küfrederler ve küfürlerini arttırırlar, tevbeleri asla kabul olunmaz.
Şaşıranlar sapıtanlar, işte bunlardır.
91 Onlar ki küfrederler ve kâfir olarak ölürler, dünya dolusu altınları olsa ve azaptan kurtulmak için onu feda etseler de (6u fedakârlık) onlardan kabul olunmaz.
Bunlar için acıklı azap vardır, onların yardımcıları da yoktur.
CÜZ: 4
BÖLÜM : 10 — KABE İSLÂMIN MERKEZİ 92 Sevdiğiniz (şeylerden) harcetmedikçe hayra, sevaba eremezsiniz (51).
Heme harcederseniz Allah onu hakkiyle bilir.
[51] Asılda: «Birre eremezsiniz» deniliyor.
Bur, iyiliğin genişi, hayrın kemalidir.
Daha önceki âyette dünya dolusu servetleri, kurtuluş için feda etmenin ı âhirette kâr etmeyeceği anlatmıştı.
Şimdi de dünya hayatını fırsat bilerek her fedakârlığa burada katlanmanın fayda vereceği anlatılıyor.
.
• • 93 Tevratın indirilmesinden önce israilin kendisine haram tanıdığı şeylerden başka yiyeceğin her türlüsü israil oğullarına halâl idi (52).
De ki-' haydi, davanızda gerçek iseniz Tevratı getirin de okuyun! 94 Kim ki bundan sonra Allaha karşı yalan uy durursa, işte kendilerine zulmedenler onlardır.
95 De ki: Allah sözün doğrusunu söylemiştir.
Onun için dosdoğru (insan) olan ve asla müşriklerden olmıyan İbrahimin dinine uyun.
96 insanlar için ilk kurulan Ev, Bekkedeki evdir ki kutludur, ve bütün milletler için hidayet (kaynağı) dır (53).
97 Onda nice apaçık işaretlerle, bil- [52] Yahudiler, İslâm şeriatının halâl tanıdığı yiyeceklerin bir kısmına itiraz ederlerdi.
Onlara verilen cevapta, bunların İbrahim ile zürriyeti için halâl olduğu ve İslâmiyetin esas itibar ile Hazreti İbrahim şeriatine uygun olduğu anlatılıyor.
Yiyeceğin her türlüsünden murat müslümanlara halâl olan yiyeceklerdir.
[53] Bekke, Mekkenin eski ismidir, burada onun insanlar için yapdan ilk ibadet evi olduğu söyleniyor.
Onun için kâbe, Hatemülenbiyanın kıblesi olmuştur.
V .
M .
''fiti*.
•H'Vı'i'-' f^îtfı $»>•*•*»•: hassa îbrahimin makamı vardır (54).
Kim oraya girerse (tecavüzden) emin olur.
(Bu) Eve haccetmeğe yol bulabilen insanların (onu ziyaret etmeleri) Allaha karşı borçtur.
Kim bunu inkâr ederek kâfir olursa (varsın küfretsin); çünkü Allah bütün âlemlerden müstağnidir (55).
98 De ki: Ey kitap ehli! Allah sizin [54] Burada üç noktaya işaret olunmaktadır.
Bunların herbirinde bir beşaret vardır.
îbrahimin makamı müslümanların merkezi olacak, tevhit akidesi buradan bütün dünyaya neşrolunacaktı.
İkinci nokta emniyettir.
Bu, Kâbenin bütün düşman sui kastlarından emin kalacağım gösterir.
Üçüncü nokta hacdır.
Bu da Kâbenin daima metafi islâm kalacağını gösteriyor.
[55] Ayeti kerime haccın farzolduğunu katiyetle tesbit etmektedir.
Yalnız • istitaatı yani gücü yetmek şarttır.
Gücün yetmesi ya malî veya bedenî yahut her iki bakımdandır.
İmam Malik yalnız beden kudretini, İmam Şafii mal kudretini İmam A'zam da ikisini nazarı dikkate alır ve ikisine sahip olanın bu farizayı ifa etmesi gerekleşeceğini söyler.
bütün yaptıklarınızı görüp dururken ne diye Allahı inkâr ederek kâfir oluyorsunuz? 9 9 De ki: Ey kitap ehli! Siz hakk a şahit olduğunuz halde ne diye iman edenleri Allah yolundan çevirmeğe çalışarak iğrilik arıyorsunuz!? Ailah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.
100 Ey iman edenler! kendilerine kitap verilenlerden bir güruha uyacak olursanız onlar sizi imandan sonra kâfirliğe çevirirler.
101 Halbuki nasıl küfre dönersiniz ki size Allahın âyetleri okunuyor, Allahın elçisi içinizde bulunuyor.
Kim Allaha sarılırsa dosdoğr u yola iletilmiş olur.
BÖLÜM: 11 — MUVAFFAKİYET YOLU 102 Ey iman edenler! Allaha karşı gelmekten nasıl korunmak gereks e öylece korunun.
Ve ancak müslüman olarak can verin.
103 Hep birden Allahın ipine sımsıkı sarıiın (56), ayrılmayın, ^Allahın size karşı olan o nimetini hatırlayın ki sız düşman iken kalplerinizi birleştirdi, onun bu iûtfu sayesinde hepiniz kardeş oldunuz, Ateşten bir çukurun kenarına varmış iken sizi O kurtardı.
İşte Allah size âyetlerini böylece beyan eder ki doğru yolu tutasınız.
104 İçinizde öyle bir cemaat bulunsun ki (herkesi) iyiliğe çağırsın, iyi iş işlemeyi istesin, kötü işten vazgeçirsın.
Selâmeti bulacak olanlar, bunlardır (56 a).
105 Kendilerine en açık ve en parlak burhanlar gönderildikten sonra ayrılan, dağılan, çekişenler gibi olmayın.
Onlar için büyük azap ta vardır.
106 Kiminin yüzü ağaracağı, kiminin yüzü kararacağı gün yüzleri kararanlara (denir ki): Siz iman ettikten sonra kâfir mı oldunuz? Küfrünüzden dolayı azabı tadın! 107 Yüzleri ağaranlarsa Allahın rahmetine kavuşurlar ve orada ebediyen kalırlar.
108 İşte bunlar Allahın o âyetleridir ki onları sana hak ile tilâvet ediyoruz.
Allah bütün âlemlere, zulmetmeyi murad etmez asla! 109 Göklerde, ve yerde ne varsa hepsi Allahındır, ve her iş dönüp dolaşıp Allaha varır.
BÖLÜM : 12 — MÜSLÜMANLARIN YAHUDİLERLE MÜNASEBETLERİ 110 Siz insanlar için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.
İyiliği ister, fenalığı nehyedersiniz.
Allaha inanırsınız (57).
Ehli kitap ta iman etmiş olsalardı, haklarında hayırlı olurdu.
Onların içinde iman edenler varsa da çokları hadlerini aşanlardan- [56] Habli ilâhî, Allaha yaklaşmağa, varmağa yardım eden herşey, her vasıta, yani Allahın dini, Allaha ihlâs ile itaat, AUahm emirlerini ifa manasına gelir.
Ebu Hayyan, maksat AUahm Kitabı, Allahın misakıdır, der [56 a] Âyeti kerime Müslümanlar içinde bir cemaatın İslâmın esaslarını beUetmekle ve İslâmı yaymağa çalışmakla meşgul olmasını gerekleştirmektedir.
Son zamanlarda başkaları bu işe en büyük önemi verdikleri halde müslümanlar bu büyük ve çok mühim vazifeyi ihmal etmiş bulunuyorlar, [57] Burada müslümanların güzide vasıflarından bahsolunuyor.
Onların bütün dünyayı aydınlatan ve hakikati yapan kimseler oldukları gibi bu işi başarmak için seçilen en iyi en hayırlı millet oldukları da anlatılmaktadır.
Her müslüman bu şerefi duymak ve bu şerefe layık olmak mevkiindedir.
dır, 111 Onla r size hiçbir zara r veremezler, olsa olsa sizi incitirler.
Sizinle çarpışacak olurlarsa (karşınızda ) yüz çevirip kaçarlar.
Onlar a yardım eden d e bulunma z (58).
112 Onla r nered e bulunurlarsa bulunsunlar alınlarına vurulan zillet damgasında n kurtulacakları yoktur.
Meğe r ki Allahın ve insanların ah d ve imanına sığınmış olsunlar.
Onla r Allahın hışmına uğradılar, ve meskenet e mahkûm oldular.
Çünkü onlar Allahın âyetlerini inkâr ederler, peygamberleri bile bile naha k yere öldürürlerdi.
Çünkü onlar isyan etmiş ve haddi aşmışlardı.
113 {Kitaplıların) hepsi bir değildir.
İçlerinde öyle dosdoğru bir cemaa t va r ki geceleri secdeye kapanara k Allahın âyetlerini okurlar.
114 Bunlar Allaha ve âhiret günün e inanırlar, iyiliği ve doğruluğu emrederler, fenalığı ve iğriliği nehyederîer.
Hayır işlerine koşuşurlar.
İşte bunlar, yararlı kimselerdir.
115 Onların iyilik namına yaptıkîan hiçbir şey zayi olmaz.
Ha k Tealâ , korunanları hakkiyle bilicidir.
1.16 Kâfir olanların, ne malları, ne evlâtları, Allaha karşı, hiçbir şeye yaramaz .
Onla r ateşliktirler ve ateşt e daim kalacaklardır.
117 Onların bu düny a hayatında harcettikleri şey, bir I kavmin ekinlerine musallat olarak onları telef eden, son derec e kavurucu bir rüzgâr a benzer.
Bunlara Allah zulmetmedi.
Belki onlar kendi nefislerine zulmetmişlerdi.
118 Ey iman edenler! Kendinizden başkalarım dost ve sırdaş edinmeyin.
Zira bunla r size zara r vermek ve fenalık getirmekten geri kalmazlar.
Sizin zahmet e uğramanızı dilerler.
Ağızlarından dökülen sözler, onların size olan kin ve düşmanlıklarını gösteriyor.
Onların sinelerinde gizledikleri ise, dah a büyüktür.
İşte Biz size âyetlerimizi bildirdki düşü iknesiniz.
119 İşte siz {müslümanlar) öyle kimselersiniz ki onları seversiniz, onlarsa sizi sevmezler.
Siz kitabın bütünüp e inanırsınız, onlarsa sizinle karşılaştıkları zaman "inandık,, derler; fakat ba ş baş a kaldıkları zaman size karşı olan hırslarının şiddetinden parmaklarının uçlarını- ısırırlar.
De ki: kininizle geberin! Allah onların sinelerindekini hakkiyle bilir.
120 Size bir iyilik, ferahlık [58] Arabistandaki yahudiler, müslümanlarla aralarındaki muahedelere rağmen İslâm düşmanlariyle birleşmişler, fakat müslümanlara şiddetli bir darbe indirememişler, müslümanlarla karşılaştıkları her yerde mağlûp olmuşlar ve kaçmışlardı.
r 'sı l 1 n gelirse onla r kasave t çekerler.
Size bir fenalık dokunurs a onunla sevinirler.
Siz (felâketlere) göğü s gere r ve sakınırsanız onların tuzakları size hiçbir zara r vermez .
Allah onların bütün yaptıkla¬ rını kemaliyle bilir.
BÖLÜM : 13 — UHUD HARBİ 121 Hani sen, sabahleyin erken, ailenden ayrılarak müminleri har p için elverişli yerlerde yerleştirmek üzere yola çıkmıştın (59).
Allah işitici ve bilicidir.
122 Hani sizin içinizden iki [59] Burada Uhud harbinden bahsolunuyor, hicretin üçüncü yılında müşrikler reisi Ebu Süfyan üç binden müteşekkil bir ordu başında Medine üzerine yürümüş ve Medineden dört mil mesafedeki Uhud dağında durmuştu.
Müslümanların kuvveti 700 mücahitten ibaretti.
Muharebede müslümanlar galebe çalmış, fakat tirendazlar, takibata iştirak için mevkilerini terkettiklerinden bunu gören düşmanlar müslü¬ manlara tekrar hücum etmişler, onları bozmuşlar, ve netice itibariyle onlarm takibinden kurtulmuşlardı.
fırka (60) korkup geri dönmek üzere idi, Allah onların yardımcıları, iken' Müminler, Allaha güvenerek O n a dayansınlar.
123 Allah size, siz henüz az ve zayıf iken Bedirde muhakkak yardım etmişti.
O halde Allaha şükredebilmek için ona karşı gelmekten korunun.
124 Hani sen müminlere demiştin ki: "Tanrınızın üç bin melek göndererek imdat etmesi size yetmez mi? (61).
125 Evet siz sabreder ve sakınırsanız, (düşmanlarınız) ansızın geliverirlerse Allah size beş bin nişanlı melekle imdat eder (62).
126 Allah bunu size müjde olsun, kalpleriniz onunla sağlamlansın diye yaptı.
Nusrat, yalnız Aziz ve Hakim olan Allah tarafın- [60] Bunlar Selme ile Harise oğulları idiler.
[61] Meleklerin yardımı, müminlerin kalbine gelen kuvvet, düşmanların içine giren korku ile tecelli etmişti.
146 ıncı âyete bakınız.
[62] Bu ilâhî yardım da, bütün müşriklerin islâmiyet aleyhinde birleşerek islâmiyeti mahvetmek üzere geldikleri Ahzab harbinde tahakkuk etti.
darıdır.
127 Hak Teal â kâfirlerden bir güruhu helak etmek veya onları ba ş aşağı ederek ümitsiz bir halde döndürme k için (size yardım etti) (63).
128 Senin elinde emirden bırşey yok.
Allah ya onların tevbelennı kabul eder, yahut nefislerine zulmettikleri için onları azaba uğratır.
129 Göklerd e ve yerde ne varsa, hepsi Allahındır.
Dilediğini yarlığar, dilediğini azaba duça r eder.
Allah yarlığayıcıdu, bağışlayıcıdır.
BÖLÜM : 14 — ZAFER NASIL KAZANILIR 130 Ey iman edenler! Ribayı, kat kat katlayarak, yemeyin (64).
Allaha karşı gelmekten korunun ki felah bulaşınız.
131 Kâfirler ıçm hazırlanmış olan ateşten korkun.
132 Allaha ve Peygamber e itaat edin ki rahmet e şayan olasınız! 133 Tanrınızın mağfiretini, sakınanlar için hazırlanmış, göklerle yer genişliğinde Cenneti (kazanmağa) koşuşun.
134 (O sakınanlar) hem bolluk, genişlik, hem darlık ve yoklukla (başkalarına yardım için) harcederler, öfkelerini yenerler, insanların suçlarını bağışlarlar.
Allah iyilik edenleri sever (65).
135 Onla r bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman hemen Allahı anarlar, günahlarından tebve ederek yarlığanmak dilerler, zaten günahları Allahtan başka kim affedebilir? Bunlar yaptıkları üzerinde bile bile ısrar etmezler 136 Bunların görecekleri karşılık, Tanrıları tarafından mağfiret ve altından çağlıyaniar akan Cennetlerdir.
Onla r orad a ebediyen kalırlar.
Başaranlar için bu ne güzel bir nimet, ne [63] Kureyşin Uhud harbinde muzaffer olmadıkları gayet sarih bir surette gösterilıyoı [64] Arapların âdeti ödeme va'desı hulul eden bir borç^ ödenmediği takdirde va'deyj uzatmak mukabilinde faizi artırmak ve böylece hareket ederek, kat kat riba yemek yüzünden borçluları harap etmekti.
Burada şunu tekrar edelim ki riba ile borç vermek te, borç almak ta, islâm esaslarına uymayan bir harekettir.
Bu esasın değerini belirtmek- ıçm şunu söylemek yeter ki, son devirde yabancı hâkimiyetlere boyun eğmek zorunda kalan, birçok islâm memleketleri herşeyden önce, bu şekilde borç almak yüzünden bu zillete giriftar olmuşlar, hürriyet ve istiklâllerini, bu yoldan kaybetmişlerdir.
[65J Öfkeyi yenmek ve insanları affetmek insanlar arasındaki birlik bağlantılarını kuvvetlendirir, bu da hayatta muvaffak olmayı kolaylaştırır.
Bu âyeti kerime tahammül ve müsamahanın en güzide örneklerini ilham etmiştir.
Şu örnek 0 ** * mükemme l bir mükâfattır.
137 Sizden evvel nice vak'ala r geldi geçti.
Yeryüzünde gezin, dolaşın, d a (Allahın emirlerini) yalan sayanların akibetlerini görün.
138 Bu, halka (Hakkı) beyan etmek, sakınanlar a doğru yolu gösterme k ve pğüt verme k (içindir), 139 Gevşeklik göstermeyin, kaygılanıp tasalanmayın.
(Candan, yürekten) inanıyorsanız mutlaka (düşmanlarınıza) üstünsünüz.
140 Siz yaralanara k canınız yanıyorsa (düşmanlarınız da) öylece yaonlardan biridir: Hazreti Hasan'm kölelerinden birinin taşıdığı bir tabak eiinden kaymış ve Hasan:m üzerini kirletmişti.
Ceza göreceğini sanan köle âyeti kerimenin baş tarafını okumuştu: "Onlar ki öfkelerini yenerler.» Hazreti Hasan «yendim» demiş, köle de «ve onlar ki insanları bağışlarlar»
BÖLÜMünü okumuş, Hz.
Hasan da «bağışladım» demiş, nihayet köle âyeti tamamlamış «ve Allah iyilik edenleri sever» deyince Hasan «Ben de seni âzad ettim ve sana 400 gümüş akçe verdim» demişti Kur'anı İngilizceye çevirenlerden George Sale, bu örneği kaydettikten sonra «itidal ve civanmertlik bakımından asîl bir örnek» der.
ralanarak canları yanmıştır.
Biz günleri (66) insanlar arasında döndürü p dolaştırırız.
Ta ki Allah, (candan , yürekten) iman edenleri ayırdetsin ve sizin içinizden şahitler edinsin.
Allah zalimleri asla sevmez 141 Bir de Allah müminleri günahlarda n temizlemek, kâfirleri birer birer helak etmek ister.
142 Yoks a siz, içinizden cihad edenlerle sabır ve metane t gösterenleri, Allah görü p ayırdetmeden, cennet e girer misiniz, sandınız.? 143 Siz ölümle karşılaşmadan evvel şehit olmayı temenni ediyordunuz, şimdi onu gördüğünü z zaman neden seyirci kaldınız? ^67).
BÖLÜM : 15 — BOZGUNLUK ANINDA SEBAT 144 Muhammed , onda n evvel gelen geçen, Peygamberle r gibi bir Peygamberde n başk a değildir (68).
Şaye t o ölür yahut öldürülürse siz gerisin geriye mi dönecektiniz? Kim gerisin geriye döners e Allaha zara r vereme z (69), fakat şükredenîerin mükâfatını Allah verir.
145 Hiçbir kimse Allahın izni olmadıkç a can vere.
mez.
Herkesin ömrü, va'delidir (ve ba va'de) şaşma z bir yazıdır.
Dünyanın sevabını dileyene dilediğini onda n verir.
Âhire t sevabını istiyene de , dilediğini onda n veririz.
Şiikredenleri mükâfata nail edeceğiz.
146 (Gelmiş geçmiş) nice Peygamberle r var ki, Tanrı erleri onlarla birlikte harbetmişler, Allah yolunda başlarına gelenden zerre kada r yılmamış, gevşememiş, boyun eğmemişlerdir.
Allah t a sabredenleri sever.
147 Onların (bu anlardaki) sözleri: "(Ulu) Tanrımız günahlarımızı v e işlerimizdeki taşkmlık- [66] Yani günlerin şahid olduğu zafer ve yeniltileri, sevinç ve kederleri, iyilik ve kötülükleri [67] Uhud harbi başlamadan önce mücahidlerden bir kısmı, düşmanı şehir dışında karşılamak üzerinde ısrar etmişlerdi.
Halbuki Hazreti Peygamber, müslümanların kendilerini şehir içinde müdafaa etmeleri fikrinde idi.
Anlaşılan şehir dışma çıkmak istiyenler, düşmanla karşılaştıkları zaman bir nebze sarsılmışlardı.
[68] Resuli Ekrem Uhud harbinde yaralanmış, hattâ onun şehit olduğu da şayi oimuştu.
Âyeti Kerime buna işaret ediyor.
Bilâhare Resuli Ekremin irtihali üzerine, Hazreti Ebu Bekir telâşa düşen, maneviyetk-ri bozulan müslümanların akıllarını başına getirmek, onları Resuli Ekremin ölmediği üzerinde ısrardan vazgeçirmek için bu âyeti okumuş, herkesin de aklı başına gelmişti.
[69] Yani: İlâhî bir dava olan Islama zarar veremez.
Olsa olsa ancak kendine zar.ar verir.
«.T larımızı bağışla! Bize metanet ve sebat ver.
Kâfir planlara karşı bize yardım et!„ demelerinden başka değildi.
148 Allah da onlara dünya nimetlerini ve âhiret nimetlerinin en güzelini verdi.
Hak Tealâ güzel işler işleyenleri sever.
BÖLÜM : 16 — UHUD BOZGUNU 149 Ey iman edenler! Kâfirlerin sözünü dinliyerek ona uya cak olursanız onlar sizi gerisin geriye döndürürler, siz de hüsran içinde kalırsınız (70).
150 Hayır, sizin yârınız, sizin hakikî yardımcınız Allahtır.
Yardımcıların en hayırlısı Odur.
151 Hiçbir burhana dayanmıyan isnatlarla Allaha şerik koşan kâfirlerin kal¬ a [70] Müşriklerin yaptıkları harpten hedefi, Müslümanları geri çevirmek yani dinlerinden vazgeçirmekti.
Onun için Müslümanlara düşen vazife, Allaha güvenerek, canla başla döğüşmek ve kâfirlerin hükmü altına girmemekti.
bine Biz dehşet salacağız (71).
Onların yurtları ateştir.
Zalimlerin barınacakları yer, nekadar çirkindir! 152 Allahın izniyle (düşman-' lan) perişan etmek üzere Tanrı sözü yerine gelmiş, fakat özlediğiniz (zaferi), (zafere) erdikten sonra za'f gösterip (mevkilerinizde kalıp kalmamak hususunda) çekiştiniz (Peygambere) karşı geldiniz, bazılarınız dünya tamama kapıldı (72), bazılarınız âhireti diledi (73).
Sonra Allah, sizi denemek için onlardan geri çevirdi.
Allah, muhakkak ki, sizin suçlarınızı bağışladı, Zaten Allahın ihsan ve inayeti müminler üzerindedir.
153 Mağlûbiyete uğrıyarak perişan bir halde dağlara çıkıyor, yüz çevirip bir kimseye bakmıyordunuz.
Peygamber arka tarafınızdan sizi çağırıyordu.
Bunun üzerine (Allah), gam üstüne gam ile sizi cezalandırdı ki kaybettiğinize ve uğradığınız felâkete esef etmiyesiniz (74).
Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
154 (Yeniltinin tesiriyle uğradığımz) kederden sonra üzerinize emniyet ettirdi.
Bir sükûnet ki içinizden bir taifeyi kaplıyordu.
Diğer bir taife ise canını kurtarmak kaygusuna düştü.
Allaha dair nahak yere cahiliyete has düşüncelere kapılarak "bizim bu işte nemiz var?„ (75) diyorlardı.
De ki: bütün emir Allahındır.
Onlar sana göstermediklerini içlerinde gizlerler ve derler ki: "bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik,,.
De ki: Siz evlerinizde olsanız da öldürülmeleri mukarrer olanlarınız herhalde evlerinden çıkar, düşüp kalacakları yere giderlerdi.
Hak Teâlâ sinelerinizde (gizli) olanı meydana koyup sizi denemek, kalplerinizdekini açıklamak için böyle yaptı.
Allah içinizde ne varsa hepsini bili»- .
155 İki ordunun karşılaştığı gün yüz çeviren- [71] Müslümanların sayısı, düşmanların dörtte biri kadardı.
Düşman silâhça ve cihazca müslümanlardan çok üstündü.
Buna rağmen zaferi müslümanlar kazanmışlar, düşmanlar kaçmışlardı.
Çünkü yüreklerine korku sinmişti.
[72] Bunlar mevkilerini teıkeden tirendazlardı.
[73] Bunlar mevkilerinde sebat edenlerdir.
[74] Ok atıcıların yerlerinden oynamaları üzerine hem ganimet elden gitmiş, hem düşman Müslümanların üzerine yeniden yüklenerek canlarım yakmağa başlamıştı.
Hem zafer fırsatı kaybedilmiş, hem yeni ıztıraplar baş göstermiş, birine acırken daha beteri çatmıştı.
[75] Bunlar münafıklardır.
I ler (76) birtakım hareketlerinden kapılmışlardı.
Muhakkak ki Allah ve hilim göstericidir.
dolayı ancak şeytanın iğfaline onları affetti.
Allah yarhğayıcı
BÖLÜM : 17 — MÜMİNLERİN ÂYIEDEDİLME3İ 156 Ey iman edenler! Sakın sefere veya gazaya çıkan kardeşler hakkında "bunlar bizim yanımızda kalsalardı ölmezler veya öldürülmezlerdi,, diyen kâfirler gibi olmayın.
Allah* bunu onların içine dağı derun yaptı.
Allah yaşatır ve öldürür, bütün yaptıklarınızı hakkıyla bilir.
157 Sizin AUah uğurunda öldürülmeniz, yahut ölmeniz, Allah tarafında kazanacağınız mağfiret ve rahmet, onların (mal) toplamak için yaşamalarından çok hayırlıdır.
158 [76] Bunlar bozgun üzerine kaçacaklardı.
Kaçmakla hata ettiler.
Vazifeleri mücahitlerin kuvvei asliyesine iltihak etmekti.
Sizler ölseniz de , öldürülseniz de , hepiniz muhakka k ki Allahın huzurunda toplanacaksınız.
159 Senin onlar a tatlılıkla muamel e etmen Allahın rahmetinden idi.
Kaba , katı yürekli, nobra n olsaydın onlar senin başından dağılırlardı.
Onların suçunu bağışla, onların yarlığanmalarmı dile.
İşlerde onlarla danış (77).
Bir kere d e azmettin mi, artık Allaha dayan.
Allah kendisine dayananları sever.
160 Allah size yardım eders e sizi yenen bulunmaz .
Sizi yardımsız bırakırsa onda n başk a kim size yardım edebilir? Müminler o halde Allah a dayansınlar.
161 Hiçbir peygambere , emanet e hıyanet yakışma z (78).
Kim emanet e hıyanet eders e kıyame t günü günahı boynuna asılı olarak gelir, sonr a herkese , işlediğinin ve kazandığının mukabili tastamam verilir ve onlar mağdu r olmazlar.
162 Allahın rızasını gözeterek ona tâbi olanla AUahm hışmına uğrıyan bir olur mu hiç? Berikilerin yeri Cehennemdir.
Cehennem ise ne fena yerdir.
163 Onla r Allahın nezdinde derec e derecedirler.
Allah onların yaptıklarını görür.
164 Allah müminlerin içinden kendilerine âyetlerini okur, onları temizler.
Onlar a kitap ve hikmeti öğretir bir peygambe r göndermekle, büyük bir nimette bulundu.
Halbuki onlar evvelce apaçık sapıklıklar içinde idiler.
165 Faka t siz onlara (hasımlarınıza) iki katlısı erişmiş olan bir felâkete (79) uğradığınız zaman dediniz ki: " b u neden böyle oldu?!,, De ki: bu felâket sizin kendinizdendirOnu n sebebi sizsiniz.
Muhakka k ki Allah herşey üzerinde kudre t sahibidir.
166 İki ordunun karşılaştığı gün, sizin başınıza gelenler, Allahın izniyle idi.
Bu d a müminleri ayırdetmesi, 167 ve münafık olanları meydan a çıkarması içindi.
Bunlara: Gelin; Allah yolunda harbedin, yahut kendinizi müdafa a edin, denildiği zaman "harbetmey i bilseydik size uyardık., (80) demişlerdi.
Onla r o gün, [77] Uhu• '>» ı< , * *tas?; r*»- pi^v gusledincıye kadar da böyle.
Meğer ki yolcu olasınız.
Hasta veya seferde iseniz, yahut biriniz ayak yolundan gelirse, yahut kadınlara dokunmuş iseniz (29 ) su bulamadığınız talcdirde, temiz toprağa gidin, yüzlerinizi ve ellerinizi sürün (30).
Allah affedici ve yarlığayıcıdır.
43 Kitaptan azçok nasibi olanları görmüyor musun? Dalâleti satın alıyor ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.
44 Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir.
Dost olarak Allah elverir, yardımcı olarak (yine) Allah yeter! 45 Yahudiler içinde öyleleri var ki kelimelerin yerlerini değiştirirler (31) .
"İşittik ve karşı geldik,,, "işit.
işidemez olasın!,,, dillerini bükerek "Raina!,, derler, dini tahkir ederler.
Onlar "işittik, kabul de ettik, bizi [29] Maksat cinsî münasebetlerdir.
[30] Su bulunmadığı, yahut su kullanmaktan bir zarar gelmesi melhuz olduğu zaman teyemmüm edilir.
,[31] Kur'anı Kerim, Yahudilerin kitaplarını tahrif ettiklerini (2 : 75 - 79), (5 :13 - 41) de ve burada bilhassa bahis mevzuu eder.
gözet!,, demiş olsalardı haklarında daha hayırlı, daha doğru olurdu.
Fakat Allah onları küfürleri yüzünden lanete uğrattı.
Artık onlar, pek azı müstesna, iman etmezler.
46 Ey kendilerine kitap verilenler! Suretleri silerek arkalarına döndürmeden (32) , veya Sebte hürmet etmiyen Yahudileri tel'in ettiğimiz gibi sizi de lanetlemeden evvel, sizdeki kitabı doğrulamak (33 ) üzere gönderdiğimiz (Kur'ana) inanın.
Allahın emri muhakkak yerine gelecektir.
47 Hiç şüphe yok ki Allah kendisine eş, ortak koşmayı affetmez.
Bundan başka, dilediği kimselerin günahlarını bağışlar (34) .
Allaha eş ortak koşan kimse pek büyük bir günah işliyerek bühtan etmiş olur.
48 Kendilerini tezkiye edip duranları görüyor musun? (Onların kendilerini tezkiye etmeleri neye yarar?) Çünkü ancak Allah, dilediğini tezkiye eder.
Ve bunlara kıl kadar zuimolunmaz.
49 Bak onlar Alîaha ne yolda iftira ederek yalanlar uyduruyorlar.
Bu apaşikâr günah, onlan (cezalandırmağa) elverir.
BÖLÜM: 8 — MÜSLÜMANLARA VERİLEN SALTANAT 50 Kendilerine Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Sihirbazlığa ve şeytana inanıyorlar ve kâfirlere, tuttukları yolun, iman edenler tarafından tutulan yoldan daha doğru olduğunu söylüyorlar J35) .
51 Bunlar, o kimselerdir ki Allahın lanetine [32] Suretleri silerek arkalarına döndürmeden murat Kitap Ehlinin azamet ve refahtan mahrum edilerek sefalet ve felâkete uğramalarıdır.
[33] Kur'anı Kerim, daha evvelki kitapların umumi esaslarını tasdik eder doğrular ve destekler.
Kur'anın bu kitapları tasdik etmesi onların tahrif olunmadıklarına delâlet etmez.
31 numaralı nota bakınız.
[34] Kur'anı Kerim şirki, affolunmaz bir günah olarak gösterir.
Bunun sebebi şirkin, azameti İîâhiyeyi nakîsedar etmesi değü, bilâkis insanlığın şeref ve haysiyetini alçaltmasıdır.
İnsan tabiata hâkim olmak üzere yaratılmıştır.
İnsan, keüdisi gibi yaratdan birtakım şeylere baş eğer, tapar, kendisi gibi veya kendinden daha geri ve alçak mahlûkatın karşısında secde ederse hilkatinin hedefini sıfıra indirmiş olur.
Onun için, şirk, insanlığı alçaltan, düşüren birşey olduğundan Kur'an tarafından, son derece şiddetle takbih olunur.
[35] Yahudiler, halis tevhitten ayrılmışlar, sihirbazlığa, büyücülüğe ve bunlara mümasil şeytanî işlere inanmağa başlamışlardı.
İslâmiyet bütün bunları rsödettiğiden Yahudiler hurafelere tapan Arapları, Müslümanlara tercih ediyorlardı.
uğramışlardır.
Kim Allahın lanetine uğrarsa ona hiçbir yardım edecek, onu kurtaracak kimse bulamazsın.
52 Yoksa onlarm yeryüzü saltanatında hisseleri mi var?! {öyle bir şey yok), öyl e olsaydı bile onlar, insanlara bir hurma çekirdeğinin arkasındaki tomurcuk kadar bile birşey vermezlerdi.
53 Yoksa onlar Allahın insanlara fazl-ü kereminden verdiği nimete mi haset ediyorlar?! Fakat Allah, İbrahimin hanedanına da kitap ve hikmeti vermiş ve onlara muazzam bir saltanat ta ihsan etmişti (30).
54 Onlardan bir kısmı kitaba inandı, bir kısmı yüz çevirdi.
Bunlara Cehennemin alevli ateşleri yetişir! 55 Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları muhakkak ki ateşe atacağız.
Onların derileri piştikçe azabı tatmaları için derilerini yenileyeceğiz (37).
Allah [36] İlâhî mülk hâlâ ibrahim hanedanında idi Yalnız İsrail neslinden, İsmail nesline geçmişti.
Hazreti Ibrahimin Allah ile ahdü misakı böyle idi.
Bütün Müslümanlar, Hazreti ibrahimin manevi sülâlesi ve varisleridir.
[37] Âyeti Kerime azabm devamını ifade ediyor.
Azizdir, Hakimdir.
56 İman edip yararlı işler işleyenleri ise içinden ırmaklar akan Cennetlere sokacağız.
Onlar orada ebediyen kalırlar.
Onların orada tertemiz eşleri vardır.
Onları en ferah verici gölgelere götüreceğiz.
57 Allah size emanetleri ehline vermenizi (38) , ;nsanlar 'arasında hükmederken adaleti gözetleyip onunla hükmetmenizi emreder.
Allah, size ne güzel öğütler veriyor.
Allah (her yaptığınızı) duyucu ve görücüdür.
5 8 Ey iman edenler! Allaha itaat edin, Peygambere ve içinizden olan evliyayı umura itaat edin.
Bir şeyde ihtilâf ederseniz, Allaha ve âhiret gününe imanınız varsa, Allaha ve Peygambere baş vurun.
Bu hareket sizin için hayırlıdır ve bunun sonu da pek iyidir.
BÖLÜM : 9 — MÜNAFIKLARIN İTAATSİZLİĞİ 59 Sana ve senden evvel gönderilene iman ettiklerini söyleyip duranları görmüyor musun ki, onlara şeytanı inkâr etmek emrolunduğu halde, o azgın şeytan tarafından muhakeme istiyorlar (39).
Şeytan ise onları büsbütün saptırmak, doğru yoldan büsbütün uzaklaştırmak dileyor.
60 Bunlara: Allahın gönderdiği vahye, (hükme) ve Peygambere gelin, denildiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.
61 Fakat işlediklerinin cezası olarak başlarına bir felâket geldiği zaman halleri nice olur? Onlar hemen sana gelir, Allahın adıyla yemin ederek "biz yalnız iyilik etmek ve ara bulmaktan başka birşey istemedik,, derler.
62 Bunlar o kimselerdir ki Allah onların kalplerindekini bilir.
Sen onlardan yüz çevir, onlara nasihat et, onlara kendilerine dair, dokunaklı sözler söyle.
63 Biz gönderdiğimiz her Peygamberi, ona Allahın izniyle itaat olunsun, diye göndeririz.
Onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip Allahın af ve mağfiretini dilemiş, Peygamber de onlann yarlığanmaları için dua etmiş olsaydı, Allahın tevbeîeri kabul edici ve [38] Emanetten murat, devlet mansıplarıdır.
[39] Münafıklar için için putlara gönüllü idiler.
Onun için elebaşıları ily başbaşa kaldıkları zaman onlarla beraber olduklarını söylerler, işlerinin onlar .tarafından görülmesini isterlerdi.
Şeytanlardan murat, bunların reisleridir.
:gûre 4 ] Nisa Sûresi 167 •\lMl--v: l'.'tflrr'stfr.ıM bağışlayıcı olduğunu görürlerdi.
64 öyl e değil, Tanrın hakkıçin onlar aralannda çıkan ihtilâflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle münkat olmadıkça iman etmiş olmazlar.
65 Biz onlara kendilerini öldürmeyi, yahut yurtlarından çıkmayı farz kılmış olsaydık, pek azı müstesna olmak üzere, o farzı yapmazlardı (40).
Halbuki onlar kendilerine verilen öğüt dairesinde yapılması isteneni yapsalardı, haklarında daha hayırlı olur ve onlar daha sağlamlaşırlardı.
66 O zaman Biz de onlara tarafımızdan büyük bir mükâfat verirdik.
67 Onlan dosdoğru yola iletirdik.
68 Allaha ve Peygambere itaat eden, Allahın nimetine nail olan Peygamberler, gerçekler, şehitler ve iyilerle beraber [40] Resûli Ekremin ashabı, din uğrunda, canlarını fedadan çekinmiyor, bu uğurda yerlerini, yurtlarım bırakarak hicret ediyorlardı.
Münafıklar ise bu çeşit fedakârlıkların hepsinden kaçmakta idiler olur (41).
Bunlar ne güzel arkadaştırlar.
69 Bu inayet Allahtandır.
(Ona müstahak olanların kadrini) Allahın bilmesi elverir.
BÖLÜM: 10 — MÜMİNLERİN MÜDAFAA HARBİ 70 Ey iman edenler! İhtiyatlı hareket edin.
Bölük bölük veya hep birden ilerleyin.
71 Aranızda öylesi var ki ağır davranır, başınıza bir felâket gelirse der ki: "Onlarla beraber bulunmamakla Allahın lûtfuna nail oldum.,, 72 AUahm inayeti size erişirse sanki onlarla aranızda hiçbir dostluk, tanışıklık yokmuş gibi: M Ne olurdu! Ben de onlarla beraber bulunup büyük bir başarı elde edeydim,, der.
73 Öyle ise dünya hayatını âhiret yolunda feda edenler, Allah yolunda harbetsinler.
Allah yolunda harbederek öldürülene, yahut galip gelene büyük mükâfat vereceğiz.
74 Siz ne diye Allah yolunda: erkek, kadın ve çocuklardan müteşekkil ve "Ey (Ulu) Tanrımız! Bizi şu zâlimlerin beldesinden kurtar, çıkar, bize kendi tarafından bir kurtarıcı, bize kendi tarafından bir yardımcı gönder!,, diyen zavallılar uğurunda harbetmiyorsunuz? (42).
75 İman edenler Allah yolunda harbederler.
Kâfir olanlar şeytan yolunda döğüşürler.
öyl e ise şeytanın yardakçılariyle döğüşün, şeytanın hiylesi cidden çürüktür.
BÖLÜM : 11 — MÜNAFIKLARIN HALİ 76 O kimseler bakmaz mısın ki kendilerine: "Ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın, zekât verin,, denilmiş, sonra onlara harp [41] Allahın nimetine nail olanların (1) peygamberler, (2) gerçekler, (3) şe¬ hitler, yani inandıklarına hakkiyle inananlar ve icabında inanları uğrunda canlarını feda edenler (4) salihler (yararlı kimseler), Onun peygamberle birlikte hareket edenler ve ona uyanlar bunlarla birliktedirler.
Onlarla beraber en doğru yol üzeredirler ve Allahın her lûtfuna lâyıktırlar.
[42] Ayeti Kerime Allah yolunda harp etmenin ne demek olduğunu izah ediyor.
Müslümanlar içinde imkân bulanlar (Mekke) den hicret etmişlerdi.
Onun için Ayeti Kerimede «Mekke• den •zalimlerin beldesi» diye bahsolunuyor.
Mekkede, Müslümanların zayıf ve âcizleri kalmışlardı.
Bunlar, Mekkeliler tarafından her türlü tazyika maruz kalıyorlardı.
Zulme uğrayanlar yalnız erkekler değiL kadınlar ve çocuklardı.
Bunları zulümden ve işkenceden kurtarmak için harbetmek, Allah yolunda harbetmekti.
Daha sonraki âyet, zalimlerin Şeytan yolunda harbettiklerini göstermektedir.
farzolunca bir kısmı ınsanıardan, batta âdeta Allahtan korkar veya fazla korkarcasına davranarak "Yarabbi! Niçin bize harbi farz kıldın?^ Niçin bizi, yakın bir zamana kadar geciktirmedin? „ derler (43).
De ki: Dünyanın zevki, azdır.
Sakınanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar gadrolunmaz.
7 7 Nerede bulunursanız bulunun.
ÖLÜM mutlaka size yetişir.
Sağlam ve yüksek kaleler içinde bulunsanız bile! Onlara bir iyilik, güzellik eriştiği zaman "bu Allahtandır!,, derler, bir fenalık gelirse "bu senin yüzündendir,, derler, de ki hepsi de Allah tarafındandır.
(Fakat) bu adamlara ne oluyor da kendilerine anlatılanı anlamağa yanaşamıyorlar? 78 (Ey insani) Sana gelen her iyilik Al- [43] Müslümanların harpten hedefleri ganimet elde etmek olsaydı, dünya metaına âşık olan münafıklar, herkesten evvel harbe koşarlardı.
Fakat müslümanların, en müthiş eziyetlere göğüs gererek hakkı gerçekleştirmek için rnücahede ettiklerini bildiklerinden harbe iştirak etmekten ürküyor ve harbe iştirak etmemek için müsaade istiyorlardı.
\ lahtandır.
Sana gelen her fenalık ise kendindendir (44).
Seni (Ey Muhammedi), (bütün) insanlara Peygamber gönderdik.
Allahın (buna) şahit olması yeter.
79 Kim Peygambere itaat ederse Allaha itaat etmiş olur, arkalarını çevirenlere (aldırma)., seni onlara karşı gözcü olarak göndermedik.
80 Onlar "Baş üstüne,, derler fakat yanından çıktıkları vakit içlerinden bir güruh, geceleyin, senin dediğinden başka türlüsünü düşünür ve kurarlar.
Allah da onların kurduklarını yazar.
Sen onlardan yüz çevir, Allaha dayan, Allahın koruyucu olması sana yeter (45).
81 Onlar Kur'anı düşünüp taşınmıyorlar mı? Kur'an Allahtan başkası tarafından olsaydı onda birbirini tutmıyan birçok şeyler bulurlardı (4 6).
82 Onlara emniyet veya korku haberi geldiği zaman onu hemen yayarlar.
Halbuki (onlar bu haberi) Peygambere ve içlerinden olan eviiyayi umura vermiş olsalardı onların içinde bu haberden ahkâm çıkaranlar, işin ne olacağını elbet onlardan öğrenirlerdi.
Allahın inayeti ve esirgemesi olmasaydı azınız müstesna olmak üzere, Şeytana uyardınız.
83 Artık Allah yolunda [44] İyilik veya fenalık, saadet veya felâket hepsi Allahtandır.
Fakat Hak Tealâ rahmetinin iktizası olarak her iyiliği kendi tarafından gönderdiği halde fenalık veya felâket, ancak insanın kendi eseridir.
İnsan, bunları kendi elleriyle davet eder.
Binaenaleyh «hepsi Allahtandır» demekle iyilik Allahtandır, fenalık kendindendir» demek arasında hiçbir uygunsuzluk yoktur.
Münafıklar, uğradıkları felâketleri Hazreti Peygamber yüzünden sayarlardı.
Kur'an onlara bu felâketlerin Allahtan geldiğini söylüyor.
Bu Âyeti Kerime, felâketin Allah tarafından olmakla beraber, yaptıklarının cezası olarak insanların başlarına geldiğini anlatmaktadır.
[45] Burada münafıkların gizli içtimalarına ve bu içtimalardaki, hareketlerine işaret ediliyor.
[46] Kur'anı Kerim bir defada değil, fakat yirmi üç sene içinde ve biribirine benzemiyen şerait dahilinde ceste ceste nazil oldu.
Hazreti Muhammed, bir.
zamanlar Hira dağında tefekkür ve istiğraka varan münzevî bir âbit iken, türlü türlü hâdiselerden geçerek bütün memleketinin hükümdarı vaziyetine kadar vardı.
Onun hayatındaki hâdiseleri, şeraiti, başka bir insanın hayatında göremeyiz.
Bununla beraber bütün Kur'anda biribirine uymayan iki âyet yoktur.
Bütün Kur'an Allaha inkıyat ve teslimiyet, Allaha tevekkül ve itimat, hakkın zaferine sarsılmaz kanaat, bütün insanlığı kucaklıyan his ve âtıfat, bütün milletlere muhabbet, bütün insanlara hidayet, herkese karşı iyilik esaslarını ifade eder.
Mekkede münzevi yaşayan, daha sonra hakkı tebliğ edince her türlü tazyika ve zulme uğrayan Hazreti Muhammedin bu sırada telâkki ettiği ilâhî vahy ile bütün mendeketinin mukadderatını ele aldığı sırada telâkki ettiği vahy, hep bu esasları ayni ruh ve ayni kuvvet, ayni samimiyet ile anlatır.
Kur'anın esaslarında hiçbir uygunsuzluk bulunmadığı gibi, onun anlattığı teferruatta da zerre kadar uygunsuzluk yoktur.
Halbuki, diğer kitaplarda, meselâ İndilerde bunun aksile karşılaşıyoruz.
>ure: 4 ] Nisa Sûresi 171 cihad et! Ancak nefsinle mükellefsin.
Müminleri de teşvik et.
Belki Allah kâfirlerin savletini kırar.
Allahın satveti şiddetli ve kahrı, cezası daha şiddetlidir.
84 Herkim bir kimseye iyilik ederse (iyilik yolunda başkasına yardım ederse) iyilikten nasib sahibi olur.
Herkim bir kimseye fenalık ederse (fenalık yolanda başkasına yardım ederse fenahğm) vebalinde payı vardır.
Allah herşeye hâkimdir.
85 Bir selâm ile selâmlandığmız vakit ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu ayni ile karşılayın.
Çünkü Allah herşeyin hesabını arar.
86 Ondan başka tapacak mabut bulunmayan Allah, kopacağında şüphe olmıyan |kıyamet günü sizi toplayacaktır.
Allahtan daha doğru sözlü kim olabilir?'
BÖLÜM: 12 — MÜNAFIKLARA KARŞI TAKİP OLUNACAK HAREKET TARZI 87 Size ne oluyor ki münafıklar hakkında iki taraf oldunuz.
[47] Bu âyet daha evvelki âyeti izah ederek nifak gösterenlerin bile öldürülmiyeceMerini, hattâ onlarla harbedilmiyeceğini anlatıyor.
Yalnız bunların müslümanlarla harbetmemeleri şarttır.
[48] Esed ile G atatan kabileleri Müslümanlara müracaat ederek onlarla sulhu müsalemet içinde yaşamak istediklerini söylemişler, fakat geri döndükleri zaman Müslümanlar harbe davet edilmişler ve hemen bu davete icabet etmişlerdi (Râzî).
Bu çeşit insanlara itimat, caiz değildir.
Müslümanların her taraftan düşmanla kuşatılmış oldukları sırada onlara verilen bu emirlerin ehemmiyeti apaşikârdır.
Halbuki Allah onları kazandıkları vebal yüzünden terslerine döndürdüğü halde siz Allahın saptırdıklarını yola mı getirmek isti-** yorsunuz? Allahın sapıttıklarına siz hiçbir yol bulamazsınız.
88 Onlar sizin de onlar gibi küfretmenizi dilerler ki hepiniz biribirinize benziyesiniz.
Sakın, Allah yolunda hicret etmedikçe, onlardan dost edinmeyin.
Şayet onlar yüz çevirecek olurlarsa, onları yakalayın, onları bulduğunuz yerde öldürün, onlardan dost veya yardımcı edinmeyin.
89 Şukadar ki sizinle aralarında muahede olan (tarafsız) bir kavme iltica edenler, yahut kalpleri sizinle muharebeden ürkerek size iltica edenler müstesnadırlar.
Allah dileseydi onları size musallat ederdi de onlar muhakkak sizinle muharebe ederlerdi.
Onlar muharebe etmekten yüz çevirip sizinle vuruşmazlar, size barış teklif ederlerse ö zaman Allah ta size onlara karşı bir yol vermiş olmaz (47) .
90 Siz öyle birtakım insanlara da rasgeleceksiniz ki bunlar hem sizden emin olmak, hem kendi kavmlerinden emin olmak isterler.
Bunlar herne zaman fitneye (Müslümanlarla dö'ğüşmeğe) davet olunsalar derhal ona dalarlar (48) .
O halde bunlar sizden çekinmezler ve çekilmezler, sizinle sulh üzere yaşayarak ellerini çekmezlerse onları yakalayın, onlan her bulduğunuz yerde öldürün.
Biz bunlara karşı size açık, kat'î bir salâhiyet vermiş bulunuyoruz,
BÖLÜM : 13 — MÜSLÜMANIN KATLİ 91 Bir müminin bir mümini nahak yere öldürmesi asla olamaz! Meğer ki yanlışlıkla ola! Bir mümini yanlışlıkla öldürene, bir boyun (bir köle) azat etmek ve onun ehline diyet vermek lâzımgelir.
Meğer ki maktulün ehli, diyeti bağışlayalar! Şayet öldürülenin, kendisi mümin olduğu halde size düşman olan bir il * , »T l , .
V — ^ — ^ o-.
s •>.<, kavme mensu p ise, mümin olan bir köleyi azat etmek gerektir öldürülen , sizinle aralarında muahed e olan bir kavme mensu p ise onun ehline bir diyet verilir ve mürnin bir köl$ aza t olunur, öldürenin , köle azadına kudreti yoks a biribiri ardınca iki ay oru ç tutması ve bu suretle Allaha tevb e etmesi icap eder.
Alîah , herşeyi bilici ve hükmünü vericidir.
92 Bir mümini kasten öldüre nin cezası Cehennemd e ebedî olarak kalmaktır.
Böylesi Allahın hışmına uğramış, Alla hm rahmetinde n koğulmuş ve onun hazırladığı büyük azabı ha k etmiştir.
93 Ey bütün iman edenler! Allah yolunda yola çıktığınız (49 ) zaman, son derec e dikkatli davranın.
Size selâm verene w sen mümin değilsin ! ., demeyin ( S O).
Siz dünya [49] Gaza için çıktığımız.
[50] Müslümanlar, içlerinde Müslümanbğı kabul eden adamlar da bulunan bazı düşman kainlerle muharebeye mecbur olmuşlardır.
Düşmanlar içinde de, Müslümanlığı kabul ederek c2zadan kurtulmak istiyenler vardı.
Onun için Müslümanlara selâm veren bir kimseye «sen mümin değilsin» demenin caiz olmadığı söyleniyor ve böylece bir adamın bir kardeş olarak karşılanması isteniyor.
hayatının zevklerini mi arayorsunuz ? Allahın nezdinde nice nice »ganimetler vardır.
(Unutmayınız İd) siz de evvelce onlar gibi idiniz de Allahın lûtfuna nail oldunuz.
O halde dikkat edin, araştırın, tahkik edin, zira Allah sizin bütün işlediklerinizden haberdardır; 94 Müminlerden özür sahibi olmaksızın evlerinde kalanlarla Allah yolunda mallariyle, canlariyle cihad edenler eşit olmazlar.
Allah, mallariyle, canlariyle mücahede edenleri evlerinde oturanlardan derecece üstün kıldı.
Bununla beraber Allah hepisine iyilik vadetti ve mücahitleri, geride kalanlara ( karşı) büyük mükâfatiyle, nezdinden ihsan olunan derecelerle, yarlığaması ve esirgemesi ile üstün kıldı.
Zaten Allah da yarlığayıcıdır, esirgeyicidir.
BÖLÜM: 14 — DÜŞMANLAR ARASINDAKİ MÜSLÜMANLAR 96 Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin canlarım aldıkları zaman, diyecekler ki: "Siz ne halde idiniz?,, Onlar da cevap vererek: "Biz yeryüzünde zayıf ve zebun insanlardık!,, diyecekler, melekler onlara tekrar: "Allahın arzı geniş değil miydi? Siz de hicret edeydiniz,, diyecekler! Bunlar, yurtları Cehennem olanlardır.
Cehennem ise ne kötü bir konaktır.
97 Hicret için yol ve çare bulmıyan erkek, kadın, çocuk bütün zayıflar müstesnadırlar.
98 Belki de Allah bunları affeder.
Zaten (Allah da) Affedici ve Yarlığayıcıdır.
39 Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde iltica edecek nice bereketli yerler bulur ve bolluğa kavuşur.
Allah ile Peygamber yolunda yurdundan çıkıp hicret ederek yolda ölüme uğrayanların mükâfatı Allah nezdindedir.
Allah ise yarlığayıcıdır, esirgeyicidir.
"
BÖLÜM : 15 — HARP İÇİNDE NAMAZ 100 Sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size zarar vermesinden endişe ediyorsanız, namazlarınızı kısaltmanızda beis yoktur (51).
Kâfirler, sizin apaçık düşmanlannızdır.
101 Sen onların içinde bulunarak namazı kıldırdığın zaman onlardan bir kısmı seninle be- [51] Bu suretle dört Tekâtlık namazlar ikiye indiriliyor.
raber namaza dursun ve silâhları yanlarında bulunsun, bunlar secde ettikten sonra namazı henüz kılmıyan diğer bir kısım gelsin, seninle birlikte namazını kılsın ihtiyatlı bulunsunlar ve silâh ile mühimmatını yanında bulundursun.
Kâfirler sizin silâh ve eşyanızdan gaflet etmenizi isterler ki birdenbire üzerinize bir arada çullansınlar.
Yağmurdan dolayı güçlüğe uğradığınız, yahut hasta^ lıktan muztarıp olduğunuz takdirde silâhlarınızı çıkarmanızda vebal yoktur.
Fakat son derece ihtiyatlı davranın.
Muhakkak ki Allah kâfirlere rüsva edici bir azap hazırlamıştır.
102.
Namazlarınızı kıldıktan sonra ayakta bulunduğunuz, oturduğunuz veya yaslandığınızda hep Allahı anın.
Tehlikeden emin olarak gönül rahatlığı duyduğunuz zaman, namazı tastamam kılın.
Çünkü namaz, müminlere, muayyen vakitlerle yazılı bir farzdır.
103 (Düşmanlar) tarafını takip etmekte" asla zaaf göstermeyin.
Siz acıdan ıstırap duyduysanız, onlar da sizin uğradığınız acılara uğrıyorlar.
Kaldı ki siz onların ümit edemedikleri [birçok şeyleri) Allahtan ümit ediyorsunuz; Allah, herşeyi bilici ve hükmünü vericidir.
BÖLÜM : 16— MÜSLÜMANLARLA MÜSLÜMAN OLMAYANLAR ARASINDA ADALET i04 Biz sana kitabı dosdoğru gönderdik ki Allah sana ne gösterdise insanlar arasında öylece hükmedesin.
Sakın hainler namına zerre kadar bir müdafaada bulunma (52) .
105 Allahtan yarlığanmak dile.
Çünkü Allah yarlığayıcıdır, esirgeyicidir.
106 Kendi nefislerine hıyanet edenler lehinde sakın uğraşma.
Zira Allah hıyanette ısrar edip günahkâr olanları sevmez.
107 Onlar insanlardan gizlenirler, utanır da Allahtan gizlenmezler.
Onlar geceleyin Allahı hoşnut etmiyecek sözler söylüyor, tezvirlerde bulunuyorken Allah yanlarmdadir (Onların bütün söylediklerini görüp işitiyor) Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre çevirmiştir.
108 İşte sizler bu fani dünyada onların lehinde bulundunuz, onların lehinde uğraştığınız, ya kıyamet günü Allaha harsı onların lehinde kim bulunacak ve onların lehinde kim uğraşacak, yahut kim onların himayesini sırtına alacak?! ( 5 3).
109 "Herkim kötülük eder, veya nefsine zulmeder, sonra teybe ederek Allahtan af dilerse Allahın yarhğayıcı, esirgeyici olduğunu görür.
110 Kim kötülük işlerse, kendi nefesine kemlik etmiş olur.
Allah her işi bilici ve hükmünü vericidir.
111 Kim bir kabahat işler veya bir günah irtikâp eder de onu bir masumun üzerine atarsa iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
..
BOLUM : 17 — MÜNAFIKLARIN TERTİBATI 112 Allahın lûtf-ü rahmeti olmasaydı onların içinden bir güruh seni bile saptırmağa teşebbüs ederdi.
Fakat onlar ancak kedi- [52] Âyeti Kerimenin sebebi nüzulü şu vak'adır: Tama İbn Ubeyrak namında bir müslüman bir kalkan çalarak onu bir yahudinin nezdinde saklamış, bilâhare yahudiyi sirkatle itham etmiş, kabilesi de ona müzaherette bulunmuştu.
Hâdise, Resuli Ekreme arzolunduğu zaman Hazreti Peygamber yahudilerin islâmiyete karşı aldıkları hasnıane vaziyete rağmen, 5r ahudinm beraetini hükmetmişti.
Bu âyeti Kerime, adaletin, kayıtsız, şartsız bir surette tatbikini emrediyor.
Müddeinin müs- Sûre: 4 j Nisa Sûresi .
177 r ^ :»V -'ı îV- v'- •"- lerini saptırırlar.
Onların sana hiçbir zararları dokunamaz.
Nasıl edebilirler ki Allah sana kitabı ve hikmeti gönderdi.
Sana evvelce bilmediğini öğretti.
Allahın sana olan fazl-u keremi, büyüktür.
113 Onlann gizli toplanma ve görüşmelerinin çoğunda hayır yoktur.
(Bu müzakerelerde hayır olması, için) onların muhtaçlara yardımı, iyiliği, insanların arasını balmayı gözetmeleri gerektir] Allah rızası için bunu yapana Biz büyük mükâfat veririz.
114 Kendisine doğru yol gösterildikten sonra Peygambere karşı düşmanca hareket eden, müminlerin yolundan başka yola uyanı döndüğü yere döndürür ve onu Cehenneme sokarız.
Cehennem ne fena bir karargâhta- (54 ) lüman, müddeaaleyhin gayri müslüm olmasının adalet üzerinde zerre kadar tesir etmemesi icap etmektedir.
Adalet, müslümanlar ve gayri müslimler için, değişmez.
Ve hiçbir mürtekip, müslüman olduğu için himaye edilmez, i [53] Ayeti Kerime müminlerin yolundan başka bir yoldan giden kafirlerle münafıklardan bahsediyor.
[54] Âyeti Kerime, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında kati adaleti emir ve din yüzünden tarafgirliği takbih ediyor.
BÖLÜM : 18 — PUTPERESTLİĞİN BATILLIĞI 115 Allah kendisine şerik (eş, ortak) koşulmasını asla affetmez.
Bundan başkasını, dilediğine, affeder.
Allaha şerik koşan, sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.
116 Onların Allahtan gayri taptıkları, ancak bir takım dişi putlardır.
Onlar (bü suretle) ancak merid bir şeytana tapmış oluyorlar.
117 (O şeytana ki) Allah ona lanet etmiş, o da: "Senin kullarından muayyen bir kısmı ele alarak 118 onları baştan çıkaracağım, saptıracağım, boş emellere kuruntulara daldıracağım, onlara davarların kulaklarını yarmayı (55) , AUahm yarattığını bozmayı emredeceğim (r >6) „ demişti.
Kim Allahı bırakıp şeytana uyar ve onu dost edinirse apaçık ziyana uğrar.
119 Şeytan onları boş vaitlerle hırslandırır, onun bütün vaitleri onları aldatmak içindir.
120 Bunların varacakları yer Cehennemdir.
Ondan kurtulmak için çare bulamazlar.
121 İman edip iyi ve yararlı işler işleyenleri, içinde ırmaklar akan Cennetlere sokacağız.
Onlar orada daim kalırlar.
Bu Allahın dosdoğru va'didir.
Allahtan daha doğru sözlü kim olabilir?! 122 (Allahın vadettiği sevap) ne sizin boş arzularınız, ne de ehli kitabın boş kuruntulariyle elde edilemez.
Herkim bir fenalık yaparsa, onun cezasını bulur ve Allahtan başka yâr veya yardımcı bulamaz.
123 Erkek veya kadın olsun herkim mümin olur da iyi işler yaparsa, (onunla onun gibi olanlar) Cennete girerler ve zerre kadar gadre uğramazlar.
124 Kendini büsbütün Allaha teslim etmiş olan, iyilik eden, ve dosdoğru yolda olup Allahın dost edindiği İbrahimin dinine uyan kimsenin dininden daha güzel din olabilir mi? 125 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Alîahındır.
Hak Tealânın (ilim ve kudreti) herşeyi kuşatmıştır.
BÖLÜM: 19 — KADINLARLA MUAMELEDE MÜSAVAT 126 Senden kadınlar hakkında fetva isterler.
De ki: Allah [55] Bazı hayvanların kulaklarını yarmak veya kesmek, Arap putperestliğinin en iazla revaç bulan şekülerindendi.
Bu gibi hayvanlar, bir takım putlara adanmış sayılırlardı.
[56] Allahın yarattığım bozmaktan murat, ilâhî dini bozmak olduğu anlaşılıyor.
Çünkü hakikî din, insanın tabiî dinidir.
Şeytan, Allahın yarattığım bozmağa davetle insanın fıtrî dinini bozmağa uğraşmış oluyor.
Fıtrî din, insanın Allaha ve Allahın kanunlarına itaat etmesini ve bunlara riayet göstermesini ister.
M U jbtfij u£X>/i, -Aî^ij-if j'j&'&sp' 1 _ .
''."s.ss,'.
< i< * ;''ı!.-,,''- ' M size onlar hakkındaki hükmünü bildirir.
Haklarını vermiyerek almak istediğiniz öksüz kadınlarla (57) zayıf çocukların haklanna dair olan hükümler size kitapta (58 ) okunuyor.
Öksüzlerin haklarını eda etmekte tam adaleti gözetin.
Sizin her yaptığınız iyiliği, muhakkak ki Allah bilir.
127 Bir kadın kocasından yana eza ve cefa görmekten, ihmale uğramaktan endişe ederse, onların aralarını bulmak ve sulh olmakta beis yoktur.
Sulh, hep hayırdır.
Gönüllerde hissete meyil vardır, iyilik eder ve sakınırsanız, şüpf57] Araplar dul kadınlara k?.rşı iki kat zulümle suçlu idiler.
Bir kere onlara kocalarının bıraktığı mirastan hisse vermez, sonra çocuğu olan dul kadınlarla evlenmek istemezlerdi.
Çünkü bunlarla evlendikleri takdirde çocuklara bakmak külfetini üzerlerine almağa mecbur kalırlardı.
İslâmiyet, bu iki zulmü de kaldırdı.
Dul kadınlara mirastan bir hisse verdikten başka öksüz çocukların hisselerini de ayırdı ve bu kadınlarla evlenilmesini tavsiye ederek bu maksatla taaddüdü zevcata cevaz verdi.
[50] Sûrenin başındaki üçüncü âyete işaret olunyor.
Bu hujusta ittifak var gibidir.
hesiz, Allah ne yaptığınızı bilir.
128 Zevceler arasında adaleti gözetmeğe nekadar uğraşsanız adaleti icraya muktedir olamazsınız.
Fakat zevcelerin birine büsbütün gönül verip ötekini (kocasızmış gibi) askıda bırakmayın (5î>).
iyilikfeder, arayı bulur, ve sakınırsanız Allah da yarhğayıcı ve esirgeyicidir.
129 (Kart koca) ayrılacak olursa, Allah onların herbirini kendi keremiyle ihtiyaçtan vareste kılar.
Allahın lütfü geniş, hikmeti büyüktür.
130 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır.
Sizden evvel kitaba nail olanlara da, size de şunu emrettik ki Allahtan sakının.
Şayet küfrederseniz, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır.
Hak Tealâ herşeyden müstağnidir ve hamd-ü sena ona şayandır.
131 Göklerde ve yerde herne varsa hepsi Allahındır.
(Onan kudreti bütün bunları idareye) kâfidir.
132 Dilerse, sizi, ey nas, giderir, [59] Zevceler arasında muhabbeti müsavi derecede dağıtmak mümkün değildir.
Fakat zevceler her hususta müsavat dairesinde muamele göreceklerdir.
başkalarını getirir.
AUah bunu yapmağa, tam imiyle kadirdir.
! 133 Herkim bu dünya mükâfatını isterse {bilsin kî) düny a ve âhirsi j mükâfatı Allah nezdindedir.
Allah, işidici ve •.'örücüdür.
BÖLÜM: 20 — MÜNAFIKLARIN DÜŞMANLARLA BİRLEŞMELERİ 134 Ey iman edenler! Daima adaleti gozetîeyici olun, Nefsiniz, ana , baba , hısım aleyhinde de olsa (hatıra, gonûk bakmayarak) zengin, fakir derniyerek Allah için şahitlik r-din.
Zengin, fakir i herkesin işi Allaha aittir (80) .
Nefsinizin havasına uyara k adalet- j ten uzaklaşmaym.
(Şahitlik ederken) dilinizi bükecek, yüzünüzü çevirecek olursanız (bilin ki) Allah bütün .yaptıklarınızdan haberdardır.
135 Ey iman edenler! Allaha , Allahın peygamberine, Allahın peygamberine gönderdiği Kitaba, Allahın daljıa evvel gönderdiği kitaba d a inanın.
AHaha ve Allahın Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine ve Âhiret gününe inanmıyarak kâfir olanlar, sapıklığın en koyusuna, hidayetten en uzağa sapmış gitmiştir.
(Onlar ki iman) ettiler, sonra tuttular küfre gittiler, sonra yine iman ettiler, sonra yine küfre gittiler, sonra küfürde ileri gittiler, Allah onları asla affetmez ve onları kat'iyyen doğru yola iletmez (61).
137 Münafıklara haber ver ki onlara acıklı azap vardır.
138 Onlar ki müminleri bırakarak kâfirleri dost edinirler, (kâfirlerden) kuvvet ve yardım mı bekliyorlar ? Bütün kuvvet ve kudret), bütün izzet Allahındır.
139 Allah size kitapta şunu bildirdi ki Allahın âyetlerine küfredildiğini, bu âyetlerle istihza olunduğunu duyduğunuz zaman, bunu yapanlarla beraber, sözlerini değiştirmedikçe, oturmayın.
(Onlarla beraber oturursanız) onlar gibi olursunuz.
Şüphe yok ki Allah münafıkları da , kâfirleri de he b Cehennemde toplayacaktır (62).
140 Onlar ki sizi hep gözetlerler j [60] Yahut mâna şudur: Allah onlara merhametçe daha yakındır.
Onun için, zenginlerden lütuf umarak onlara tarafgirlik etmeyin, yahut fakirlere acıyarak onların lehinde hakikatin hilâfmı söylemeyin.
O halde hısımlık, sevgi, korku, ümit, | yahut acımak gibi düşünce veya hisler doğruluktan kıl kadar ayrılmağa saik ! olmıyacaktır.
[61] Bunlar güya müslüman olduklarını söyliyerek ikide birde putperestliğe dönen münafıklardır.
Allahın bunlara hidayet nasip etmemesi, kendi hareketlerinin ] neticesidir.
Bunlar evvelâ dönmüşler, ondan sonra küfürde sabit kalmışlardır.
[621 Burada (6 :68) âyetine işaret olunuyor.
Yoksa müslümanlar dinleri hak- ve (başınıza bir felâket gelmesini) beklerler, Allahın size bir zafer ihsan ettiğini gördükleri zaman : Biz de sizinle berabe r değil miydik? derler.
Şaye t talih kâfirlere yâr olduysa onlara : Ayol biz size yardım edere k galebenizi temin etmedik mi, sizi müminlerin hücumunda n kurtarmadı k mı ? deder.
Kıyame t günü Allah sizinle onlar arasında hükmedecek , ha k Teal â kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol verrniyecektir.
BÖLÜM : 21 —- MÜNAFIKLARIN AKIBETİ 141 Münafıklar Allahı aldatma k için uğraşırlar (nrt).
Allah d a onların cezalarını verir.
Bunlar namaz a kalktıkça esneye, esneye kalkarlar.
Maksatları âleme gösteriştir.
Allahı d a pek az anarlar.
143 (Onlar) tereddü t ve şaşkınlık içindedirler.
Ne bunlardandır, ne d e onlardan.
Allahın sapıklık içinde bıraktıkları için hiçbir yol bulamazsın.
143 Ey iman edenler! Müminlerden gayri, kâfir olanları dost edinmeyin.
Siz kendiniz aleyhinde Allah a açık bir hücce t verme k ister misiniz? 144 Şüph e yok ki münafıklar Cehennemin en aşağı kalındadırlar.
Onlar a yardım edecek bir kimse bulamazsın (64) .
145 Anca k pişman olarak tevbe eden , halini ıslah eden, Allaha sımsıkı sarılan, Allah a itaatte samimî olanlar (müstesnadırlar, bunla r müminlerle beraberdirler.
Allah müminlere büyük mükâfatlar verecektir.
146 Siz Allaha şükrede r ve iman ederseniz Allah ne için size aza p etsin.
Allah, şükredenlerin mükâfatını verici ve onların ne yaptıklarını bilicidir.
CÜZ: 6 147 Allah, çirkin vc incitici sözlerin açıklanmasını sevmez .
Zulme uğrıyanlar (müstesnadırlar).
Allah herşeyi duyuca ve birikinti a vukubulacak tenkitleri dinlemekten menolımmıyorlar.
Bilâkis Müslümanlar, dinlen hakkında ileri sürülen her tenkidi dinlerler, ve hakikati izah ederler.
Bu, onların vazifesidir.
Fakat Müslümanlar dinlerile eğlenenlerle beraber oturmazlrr.
[63] (2 :9) âyetine bakınız.
[64] Dinde samimiyetsizlik, günahların en kötüsüdür.
Onun için münafıklardan bu şekilde bahsolunuyor.
< , -îrV' *'o,ı r<,V -iıVv /'-r cidir (65).
148 İyiliği açık veya gizli yapar, fenalığı affederseniz, şüphe yok ki Allah affedicidir ve hakkiyle kudretlidir.
149 Onlar ki Allah ile Peygamberlerini inkâr ederek kâfir olurlar, Allah ile Peygamberi ayırdetmek isterler, " bazılarına inanır, bazılarına inanmayız,, derler ve (küfrile iman) arasında bir yol bulmak isterler, asıl kâfirler bunlardır.
150 Biz de kâfirler için rüsva edici bir azap hazırladık.
151 Fakat Allaha ve Peygamberine inananlar ve Peygamberleri asla ayırdetmiyenlere gelince Allah bunlara mükâfatlarını verecektir.
Zaten Allah da yarlığayıcı, esirgeyicidir.
BÖLÜM s 22 — YAHUDİLERİN TECAVÜZLERİ 152 Kitaplı olanlar, senin onlara gökyüzünden bir kitap in¬ [65] Kur'an, başkaları hakkında çirkin ve kötü sözün söylenmesini sureti kat'iyyede meneder.
Yalnız zulme uğrayan kimselere bu vadide müsaade verilmiştir.
dürtmeni isterler.
Fakat onlar Musadan, daha büyüğünü istemişler, ona: Allahı bize apaçık göster, demişlerdi de zulümlerinden dolay* yıldırıma çarpılmışlardı.
Onlar, en açık deliller geldikten sonra buzağıyı (Tanrı) edinmişler, fakat Biz onları affetmiş ve Musaya onların üzerinde sarih bir nüfuz ve kudret vermiştik.
153 Biz Turu onların misaklariyle üzerlerinde yükselterek "kapıdan secdelerle girin, Sebt günü hadleri aşmyın, dedik ve onlardan en sağlam sözü almış idik.
154 Onlar ne diye verdikleri sözü bozdular.
Allahın ayetlerini inkâr ile kâfir oldular, Peygamberleri nahak yere öldürdüler, kalplerimiz kılıflıdır, dediler.
Hayır, biz onların küfürlerinden dolayı kalplerine mühür bastık.
Bundan dolayı onların pek azı müstesna olarak, imana gelmezler.
155-156 (Onların kalplerine mühür basmamızın bir sebebi de) küfrederek Meryem hakkında büyük bühtanda bulunmaları (66), Meryem oğlu Mesih Isâyı katlettik, demeleridir.
Halbuki onlar îsâyı ne öldürdüler, ne de asabildiler.
Fakat (İsâ salbolunan bir adama) benzetildi (ve onlara öyle göründü).
Bunun üzerinde ihtilâf edenler ona dair şüphe içindedirler.
Bu mesele üzerinde ilimleri yoktur, zanna uymaktadırlar.
Hakikatte onu asla öldürmediler (67).
157 Belki Allah onu nezdine yükseltti.
Halk Tealâ azizdir, hakimdir.
158 Kitap ehli içinde bir kimse koktur ki, ölümünden evvel buna inanmasın (68).
Kıyamet günü ise o da onlara karşı şehadet [66] Yahudilerin Hazreti Meryem hakkındaki bühtanları onu zina ile itham etmeleridir (Râzî).
Yahudilerin an'anelerine göre bunlar Hazreti Meryemi «Panther^ namında bir yahudi ile temasta bulunmakla itham etmekte idiler.
(Jewish life Of Jesus).
[67] Bu âyetler şu noktaları tesbit ediyor: (1) Yahudiler Isâyı öldürdüklerini iddia ettiler.
(2) İsâ öldürülmedi ve salip üzerinde ölmedi.
(3) fsâ öldürülen bir adama hayut salip üzerinde öldürülen bir adama benzetildi.
(4) Museviler de, hıristiyanlar da îsânın nasıl öldüğüne dair ihtilâf ve şüphe içindedirler.
(5) Yahudilerin îsâyı katletmedikleri muhakkaktır.
[68] Kur'anı Kerimin Hazreti îsanuı kati ve salp olunmadığını anlatmasın» da çok derin manalar vardır.
Bunları anlamak için şu tarihi durumu göz önünde bulundurmak icap eder.
İsrail oğullarının Romalılardan çekdikleri eziyetler yamandı.
Onların bütün bu eziyetlere dayanmalarının hikmeti, halaskar bir mesih'in mutlaka geleceğine ve bu Mesih sayesinde kurtulacaklarına inanmaları idi.
Bu inanç üzerinde birleşen Yahudiler, beklenen günün nasıl hulul edeceği üzerinde ihtilâf ediyorlardı.
Bazılarına göre beklenen günün hululünü ta'cil için, harbetmek gerekti.
Bazılarına göre de harp değil, ibadete koyulmak icabederdi.
Gücü kuvveti yerinde olan Yahudiler, kılıca sarılarak dağa çıktılar ve Romanlarla mücadeleye devam ettiler.
Fakat kuvveti bileklerinde değil, ruhlarında hissedenler, Yahudileri V - edecektir.
159-160 Yahudi olanların zulümlerinden, insanları Allah yolundan alikomalarından, menolunduğu halde riba almalarından, insanların malını nahak yere yemelerinden dolayı, onlara halâl olunan birçok iyi şeyleri haram kıldık ve onlardan kâfir olanlara acı bir azap hazırladık.
161 Fakat onlardan ilimde derin vukufları olanlarla müminler sana gönderilene ve senden evvel gönderilene inanırlar, namaz kılarlar, zekât verirler, Allaha ve âhiret gününe iman ederler.
Bunlara büyük mükâfat vereceğiz.
Romalılara değil, evvelâ kendi nefislerine karşı isyana, kendi ruhlarım tathire, ihtiras ve intikam hislerini teskine, kötülüğü iyilikle karşılamağa ve mükâfat gününü beklemeğe davet ettiler.
Bunlara göre Mesih'i bekleyenler bu şekilde hareket etmeli ve ona katılmak için hazırlanmalı idiler.
Hazreti Yahya bunlardandı, hattâ bunların başında idi.
Kendisi Şeria nehri üzerinde bulunuyor, kendisine katılanları Şeria nehrine daldırdıktan sonra cemaatine alıyordu.
Ona göre Mesih'in zuhuruna ramak kalmıştı ve fevt edüecek dakika yoktu.
Hıristiyan an'anesine göre Hazreti İsa da, Hazreti Yahya'ya katılanlar arasında idi.
İsa, Hazreti Yahya'nın tevkifi ve hapsi üzerine Celîl'e giderek onun gibi «semavî melekût yaklaşmışdır, tevbe ediniz!» diyor, her gittiği yerde hüsnü 186 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME va TEPSÎ R [CÜZ : 6 (Notun devamı) kabul görüyor ve kendine karşı sarsılmaz, bir inanç ve itimat telkin ediyordu.
İsa'nın aleyhlerinde bulunduğu kimseler zengin ve mağrur kimseler, mabeddeki kâhinler ve Sinagog'lardaki hahamlardı.
Onun kalbi cemiyetin ezilen sınıflarına müteveccihdi ve bütün itimadı bunların temiz kalbine karşı idi.
Bunlar, zenginler gibi, mabedlere kurbanlar ve hediyeler göndererek kendilerini kurtsramıyorlardı.
İsa da bu yüzden adaklar've kurbanlar sistemi aleyhinde bulunuyor ve böylece bütün kâhinler sınıfının aleyhinde cephe alıyordu.
Bu şekilde hareket eden İsa, evvelâ Celil taraflarında şöhret kazandı, daha sonra gezip dolaştı ve nihayet, kâhinlerin ve* hahamların kalpgâhı olan Kudüs'de İncilini anlatmak için hareket etti.
Seçtiği fırsat, Mısır'dan kurtuluş bayramı idi.
İsa Kudüs'e varmadan önce şöhreti oraya ulaşmış olduğu için kendisini büyük bir kalabahk karşıladı ve onu Davud oğlu Mesih diye alkışladı.
Fakat onu bu şekilde karşılayan Yahudiler, belki de onu J muharib bir kahraman sanıyor ve onun Roma'ya karşı isyan bayrağım kaldıracağı- I na inanıyorlardı.
Fakat İsa'nın İsrail mabedi dahilinde üç gün devam eden konuş- I malarından sonra bütün bunlar, onun Roma'ya karşı harp açmak değil, insan ile I Allah arasında sulh temin etmek istediğini anlayarak etrafından ayrüdılar.
Çünkü I bunlar Kayser'in hakkım Kayser'e vermek, yahut sağ yanağına vurana sol yana- 1 ğını çevirmek fikrinde değildiler.
Bunlar Roma'ya karşı harp ilân etmek, Roma 1 ordularına saldırmak ve Roma'dan kurtulmak istiyorlardı.
Kudüs'de toplanan Yahudi halkın İsa'dan yüz çevirmesi üzerine onu kâhinlerin ve hahamların elinden koruyacak bir kimse kalmamı şdı.
Bunlar da onu takip ettiler, yakaladılar, muhakeme ettiler, dnun suçlu olduğuna hükmettiler ve Roma makamatına teslim ettiler.
Hıristiyan an'anesine göre, Romalılar İsa'yı haça gerdiler ve İsa haç üzerinde öldü, fakat gömüldükten soma dirildi, ve havarileri onun gökyüzüne doğru yol aldığını gördüler! Bu havariler, kendilerine Nasraniler diyorlardı.
Çünkü Yahudiler arasında türlü türlü Mesullere inananlar ve onlara intisap edenler vardı.
Meselâ Hazreti Yahya'nın Mesih olduğuna inananlar Yahyacılar, Teudos namındaki birinin Mesih olduğuna inananlar kendilerine Teudos'cular diyorlardı.
Nâsıra'lı İsa'nın I tarafdarları da kendilerine Nasraniler demişlerdi.
Sair Yahudilerse İsa'nın Mesihliğini kabul etmiyorlardı.
Hıristiyan an'anelerine göre, bu hâdise böylece nihayet buldu.
Yani ortada İsa dini diye bir din yoktu ve Hazreti İsa böyle bir din kurmamıştı.
Fakat çok geçmeden ikinci bir hâdise vukubuldu.
Bu sırada, Roma gizli mezheplerle dolu idi.
Ve bütün mezheplerin ilâhı, hainane bir surette öldürülen, sonra itazkâr bir surette dinlen bir gençti.
Ayni hikâye, Dionysus, Osiris, Orpheus, Attis, Adonis ve bunlara benzer yığın yığın ilâh hakkında rivayet edilmekte idi.
Bu çeşit rhezhepler milâdın birinci asrında Roma imparatorluğunun her tarafına yayılmıştı.
Bu mezheplerin alabildiğine yayıldığı sırada Filo namında bir Yahudinin İskenderiye'de inkişaf ettirdiği bir felsefe de yayılmakta idi.
Bu felsefeye göre bütün âieaün babası olan Allah, arz ile doğrudan doğruya teması olmıyacak büyüklükte idi.
Onun için bu teması Logos yani «kelime» vasıtasile yapar.
Bu Logos'a, yahud kelime ye bâzan Alinin oğlu, yahud Ruh-ül-Kudüs adı verilir.
Bu arzı yaratan O dur, yâni Ruh-üî-Kudüs'tür veya oğludur.
Arz ile sema arasındaki biricik vasıta ondan ibarettir.
İnsanın Allah ile biricik temas vasıtası da bu Logos'dur.
İnsan; kendini Ruh-ül-Kudüs içinde eritmekle semaya varmak için bir yol bulabilir.
Tarsuslu Saul namında bir Yahudi anlattığımız gizli mezheplerle bu felsefeyi karışdırarak hıristiyanlığı, yâni Mesihiyet'i icat etmişdir.
Tarsus'da doğup yetişen bu yahudi, kendi dilinden başka, Yunanca da biliyor ve Yunan felsefesi ile İskenderiye felsefesine vakıf bulunuyordu.
Onun, Tarsus'a da yayılan mahud gizli mezheplerden malûmatı olduğu ve bu gizli mezheplerin halaskar ilâhlara istinad ettiğini Kudüs'e haberdar ( Notun devamı) de bildiği anlaşılıyor.
Saul, Tarsus'daki tihsilini tamamladıktan sonra giderek tahsilini ilerletmeğe çalışmış ve ancak burada Nasranîierden olarak onlara karşı nefretle mütehassis olmuş, aleyhlerinde bulunmuştu, hattâ işini gücünü bırakarak bunlarla uğraşmak için Şam'a da gitmişti.
Fakat Şam'a gittiği zaman Şarn Sinagokunda Nasranîler aleyhinde bulunacağına onların lehinde bulunmuş ve isa'nın Mesihliğine, ölümden sonra tekrar doğduğuna inandığını göstermişti.
Saui'de görülen bu tahavvül bir rüyaya atfedilmektedir.
Saul İsa'mn kendisini görmemiş ve sözünü dinlememişti.
FaS^at onu alâkadar eden nokta İsa veya İsa'nın İncili değildi.
Onu alâkadar eden nokta, halaskar İlâh Mesihin ölmesi, öldükten sonra dirilmesi düşüncesi idi.
Çünkü bu düşünce üzerinde bir mezhep kurmak imkânı vardı.
O da bu düşünce üzerinde yeni bir mezhep kurdu.
Ve bu mezhebi yaymak için imparatorluğu dolaştı, Roma'ya dahi giderek mezhebini ona da kabul ettirmek için uğraştı.
Hıristiyanlık dediğimiz din bu gekılde vücııd bulmuştur.
Hazreti İsa, bir İsrail Peygamberi olarak doğmuş ve bir israil Peygamberi olarak bu dünyadan çekilmiştir.
Onun hedefi İsrail oğullarını irşad etrr«k ve kurtarmaktı.
Hıristiyanlık, namında yeni bir din tesis etmek onun hayalinden geçmemiş, ve hıristiyanlığı tesis etmeyi onun havarileri dahi düşünmemişlerdi.
Çünkü bunların hepsi de yahudi idiler ve yahudi kalmışlardı.
Onların tanıdıkları rnesih, İsrail oğullarının Mesiid, peşinde koştukları semavî melekût, İsrail'e âid bir melekût idi.
Fakat Saul adını Paul = Pol ile tebdil eden yahudi için vazjiyet bu merkezde değildi.
Ona göre ortada beşeriyetin günahlarım silip süpürmek için kanım döken bir Mesih vardı ve ona inanmak, halâsa ermek için kâfi idi! Eslii Saul, yâni yeni Pol bu esas üzere teşkilât kurmağa çalıştı ve muvaffak oldu.
Onun Roma'da muhakeme olunarak (6? senesinde) kellesinin, kesilmesi muvaffakiyet in s mani olmadı.
Çünkü Mesih fikrini yaymak için tam otuz sene uğraşmış ve öldüğü zaman istediği kökü salara!: öldüğünü görmüştü! Pol, yahudilerden ayrılarak cumartesi yerine Mitra mezhebinin pazarım kabul etmiş ve yahudi mabedinin kurban âyinleri yerine Mitra mezhebinin âyinlerini tercih etmişti.
Artık yeni mezhep narnma gisli tarikatlar vücut buluyor ve bunlar diğer gizli mezhepler gibi tarafdar bulmak için uğraşıyorlardı.
Hıristiyanlık namına ortaya atılan bu mezhepde Isa, diğeı* gizli mezheplerdeki halaskar Kahraman'dan farksızdı.
Ve İsa, insanların bütün günahlarını temizlemek için kanını feda eden bir kuzu idi.
O Allah'm oğlu idi, ve betul Meryem'in rahmin • Ruh-ül-Kudsüıı hulul etmesiyle hasıl olmuştu.
Bu esasa istinat eden yeni mezhep namına Roma imparatorluğunun ötesinde berisinde bir takım kiliseler kuruluyor ve bu kiliselerde bu ilâhın suretine ibadet ediliyor, bu ibaretler sırasında ekmek'yeniyor, şarap içiliyor ve bunlar (tam Mitra âyinlerinde olduğu gibi) onun cismini ve kanını temsil ediyordu.
İsa bu şekilde Roma'mn malı olmakla Avrupa'nın malı olmuştu.
Fakat bir Peygamber olarak değil; bir ilâh olarak! Pc-L İsa'yı üihîleşdirmiş ve bu yeni ilâh, gizli mezheplerin diğer ilâhları gibi tarsfdar kazanmıştı.
O halde şu İndilerin anlattıkları İsa kimdir? ilâh tsa mı, mübeşşir ve Peygamber İsa mı? Bugünkü hıristiyan ilim idamlarının muhakkak saydıkları birşey varsa bütün bu İndilerin üzerinde isimlerim taşıdıkları adamlar tarafından yazılmamış olduklarıdır.
Bu eserlerin ht-psi de Yunanca ile yazılmıştır.
Halbuki Havarilerin lisanı, ârâmî idi.
Bugünkü hıristiyan ilim adamlarına göre İndilerin en eskisi Marko3 İncilidir.
Fakat bunun da milâttan sonra 65 senesinde yazılmış olması icabetmektedir.
Yuhanna İncili ise herhalde, milâddan sonra 100 senesi sıralarında yazılmış olacaktır.
Bu indilerin yazılmasın^ saik olan âmil.
, i^otun devamı) §1 hıristiyanlarm esatiri bir ilâh değil, hakiki bir ilâh sahibi olduklarını anlatmak istemeleridir.
Diğer gizli tarikatlerin ilâhları olan Cybele, Attis, vesaire hep esatiri şahsiyetlerdi.
Buna karşı hıristiyanlar, hakikî ve lâhutî bir insan sahibi olduklarını, bu lâhutî insanın beşerî ıstıraplara âşinâ olduğunu ve nihayet insanların günahlarını affettirmek için haça gerildiğini göstermek istemişler ve onun için bu İncilîeri yazmışlardır.
Kur'anı Kerim'in Hazreti İsa'nın kati ve salbi hakkındaki söylenen bütün sözlerin aslı faslı olmadığını beyan buyurmasmdaki büyük ve şümullü mâna bu izahatımızdan anlaşılu- .
Çünkü bu kati ve salb hâdiselerini anlatan kitaplar," Isa | için değil, belki PoFün mezhebini terviç için yazılmıştır.
Fakat hıristiyanlığm bu iş telâkki tarzı onun diğer gizli mezheplere galebesini temin etti ve bu sayede Roma j i devleti içinde ikinci bir devlet teşekkül etti.
Çünkü bu yeni mezhebin mensupları || ! Roma içtimaî sisteminin en belli başlı müesseselerini kabul etmiyor, Roma tiyat- J| | rolanni, Roma gladyatörlerini sevmiyor, Roma imparatorlarım ilâh tanımıyor, bu | j yüzden bütün şüpheyi üzerlerine çekiyor, bunun neticesi olarak bu mezhebi orta- | dan kaldırmak için vukubulan teşebbüsler gittikçe ciddileşiyor ve gün geçtikçe jîdüetini arttırıyordu.
Vaziyet Milâdın 313 senesine kadar bu şekilde devam etti.
Nihayet İmparator Kostantin bu Mesihe tapan kimselerin bir kuvvet teçkil ettikI lerir.i gördü, bu kuvvetten istifade etmek istedi ve hıristiyanlara teveccüh gösterdi.
Fakat bu teveccüh hıristiyanlık hesabına yeni bir tereddi başlangıcı oldu.
Çünkü hıristiyanîığı devlet dini olarak organize etmek istiyenler Mesih'in ne olduğunu tarif etmek istediler.
Pol, Allah'dan, Allah'ın oğlundan ve Allah'ın ruhundan bah- ! sediyordu.
Bunlar, aym şahıs mı idi, üç şahıs mı idi? Allah'ın oğlu Allah'ın kendisi mi idi, yoksa onun benzeri mi idi? Allah'ın ruhu Allah'ın bir cüz'ü mü idi, yoksa $ ondan ayrı mı idi? Pol, ilâhî bir Mesih'den ve beşerî bir İsa'dan bahsediyordu; bu iki varlık bir mi idi, yoksa ayrı ayrı mı idi? Bir idiyseler, ne zaman birleşmişlerdi? İsa insan mı idi, yoksa hilkatin iptidasmdanberi Mesih mi idi? Yoksa ana rahmine düştükten sonra hem İsa, hem Mesim mi olmuştu? Yoksa İsa, Yahya tarafından'vaftiz edildiği zaman mı Mesih olmuştu? Pol, İsa'nın bir halaskar olduğunu ve baba Allah'ın biricik oğlunu feda ederek beşeriyeti kurtardığını söylüyordu; acaba baba Allah, ne diye böyle bir fedakârlığa katlanmak ihtiyacını hissetmişti? Kendisi bunca kudretiyle bundan müstağni değil miydi? Baba Allah mademki insanların günahlarını affetmek istiyordu, oğlunu haça gerdirmeden bunu yapamaz mıydı? Yoksa bunun sebebi iki ilâh bulunması mıydı, Ve bunların biri Ahdi Kadîm'in, biri de Ahdi Cedid'in anlattığı ilâhlar mıydı? Bunlara benzer binlerce sual hıristiyanlık âlemini alt üst etmekte ve binbir mezhebe ayırmakta idi.
Bu sualleri birbirine irad eden insanlar, boğazlaşıyor ve birbirinin kanma giriyorlardı.
Netice; şarkta Budda'nm ilâh sayılması gibi garpta İsa'nın ilâh tanınmasıdır.
Fakat garp bu kadarla kalmadı.
Putperest garp, müennes ilâhları sevdiği için İsa'nın anasını da ilahe saydı.
Orta çağda Avrupa, İsa'nın anasını, belki oğlundan fazla takdis etti ve onu Cybele ve Isis'in yerine koydu.
Soma mahallî ilâhlara ibadet de hıristiyanlığa mal edildi ve bu mahallî ilâhlara aziz ve azizeler namı verildi.
Bunlara ait eşya, cinlerden ve serden korunmak için bire bir sayıldı.
Soma eski putperestlik devrine ait bütün bayramlar da hıristiyanlığa mal edildi ve eskiden 25 Aralık günü ilâh Mitra'nın doğum günü olarak tes'id edildiği halde İsa'nın doğum günü olarak kabul olundu.
i r BOLUM : 23 — EVVELKİ KİTAPLARLA l'AN 162 Nuh ile ondan sonraki Peygamberler e vahy gönderdiğimiz gibi sana da vahy gönderdik, ibrahime, İsmatle, ishş.k ve Yakuba , Yakubun evlâtlarına, I'sâya, Eyyub ve Yunusa, Harun ve Süleymana d a vahy gönderdik.
Davad a Zeburu verdik.
163 San a evvelce kıssalarını beyan ettiğimiz Peygamberle r {gönderdiğimiz gibi) kıssalarını beyan etmediğimiz Peygamberler d e gönderdik (69).
Allah, Musaya hitabederek onunla sözleşti.
164 Biz Peygamberleri müjdeîeyici ve korkytucu olarak gönderdik.
Ta ki Peygamberlerden sonra insanların Allaha karşı ileri sürülecek bir beha- [69] Bu âyetler, her millete iîâhî vahy gönderildiğini ifade ediyor.
İnsanlık tarihinin en birinci hakikati budur.
Bu suretle Allahın vahdaniyeti akidesi cihanşümul bir mahiyeti haizdir.
Fakat İsanın ilâhiyeti akidesi böyle değildir.
Bunu bir ümmet kabul ediyor, ve bu hususta ilâhî vahyin esasına muhalefet ediyor.
163 üncü âyet.
Kur'anda isimleri geçmiyen peygamberler de bulunduğunu anlatıyor ve bu hakikati teyit ediyor.
neleri olmaya.
Allah, azizdir, hakimdir.
165 Allah sana gönderdiği vahy ile şehadet eder ki bu vahyi sana ilmi ile gönderdi.
Melekler de buna şehadet ederler.
Allahın hakkiyle şahit olması ise elverir.
166 Onlar ki inkâr ederek kâfir oldular ve insanları Allah yolundan alıkoydular, [hidayetten) en uzaklarda olan sapıklığa uğramışlardır.
167 Onlar ki inkâr ederek kâfir oldular ve zulmettiler, Allah onları asla affetmez ve onları yola iletmez.
168 (Onların iletilecekleri yegâne yol) ancak Cehennem yuludur ki orada ebediyen kalırlar.
Bu ise Allah için kolaydır.
169 Ey nâs! Peygamber size Tanrınız tarafından hak ile geldi, iman ediniz, hakkınızda hayırlı olur.
Küfrederseniz (biliniz ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır.
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir ve her işi hikmetle çevirir, 170 Ey Kitap ehli! Dininizde hadleri aşmayın, Allaha dair doğrudan başkasını söylemeyin.
Meryem oğlu Mesih lsâ, Allahın elçisidir, ve Meryeme gönderdiği kelimedir.
Ondan bir ruhtur (70).
O halde Allah ile Peygamberlerine inanın, ve üçtür, demeyin.
Bundan vazgeçmek I hakkınızda daha hayırlı olur.
Allah, yalnız bir mabuttur.
Onun \ bir oğlu olması, şani Sübhanîsine yakışmaz.
Göklerde ve yerde \ herae varsa Onundur.
Onun, kendi vahdaniyetine şahit olması kâfidir.
BÖLÜM: 24 — İSANIN NÜBÜVVETİ 171 Mesih, hiçbir vech ile Allahın bir kulu olmaktan çekin- i» mez.
En yakın melekler de öyle.
Herkim ona kulluk etmekten [70] Hazreti İsa ilâh değil beşerdir.
Âyeti Kerime bunu anlatıyor.
Fakat I Hazreti İsa bir peygamberdir.
Allahın Meryeme gönderdiği kelimedir.
Ondan bir i ruhtur.
Kur'anı Kerim, Hazreti İsa meselesini hem Yahudilerle, hem Hıristiyanlarla münakaşa ediyor.
Hıristiyanlar İsayı te'lih ediyorlar.
Yahudilerse onun peygamberliğini inkâr ediyor ve Allah tarafından bir ruh olduğunu kabul etmiyorlar.
Kur'an ise İsanın ilâhiyetini tekzip ve nübüvvetini, Allahın kelimesi ve Ondan bir ruh olduğunu tasdik ediyor.
Bundan şu mesele çıkar: İsa, kelime ve ruh olmakla beşerin fevkinde bir şey mi oluyor? Böyle bü' şey olsaydı onun ilâhiyetini tekzip etmenin manası kalmaz.
Halbuki Kur'anın en çok ehemmiyet verdiği nokta budur.
O halde Hazreti îsaya kelime ve ruh denilmesinin sebebi nedir? isaya kelime denilmesinden murat, onun Hazreti Meryeme verilen ilâhî «müjde» ile geldiğini göstererek Yahudilerin Hazreti Meryem aleyhindeki bühtanlarım reddetmektir.
Sonra îsaya «Allah tarafından ruh» denilmesinin sebebi de Yahudilerin, îsayı, zina mahsulü saydıkları ' için şeytandan gelmiş addetmelerine mukabeledir.
Kur'an, İsanın şeytandan değil, , fakat Allahtan geldiğini ifade ederek Yahudilerin bu iddialarım da cerhetmektedir.
çekinir ve kibirlenirse bilsin ki O, yarın hepsini huzuruna toplayıp sorguya çekecek.
172 İman edip güzel işler, işliyenîere gelince (onların) mükâfatlarını tastamam verecek, ve bunu kendi lûtfundan arttıracaktır.
Fakat (kulluktan) çekinip onu kibirlerine yediremiyenleri en acıklı azaba uğratacaktır, bunlar Allahtan gayri, yâr ve yardımcı bulamazlar.
173 Ey nâs! Size Tanrınız tarafından burhan geldi, size apaçık bir ışık gönderildi.
174 Allaha iman edip Ona sımsıkı sarılanlar; Onun rahmetine girer, lûtfuna erer, Onun tarafından dosdoğru yola iletilirler.
175 Senden fetva soranlara, de ki Allah size "keîâle,, (babası ve türriysU olmıyan adamm mirası) hakkındaki hükmünü bildirir: Bir adam zürriyetsiz olur da hemşiresi bulunursa terekesinin yansı onadır.
Şayet hemşiresi de zürriyetsiz ise o da ona vâris olur.
Hemşireler iki iseler terekenin öçte ikisi cnlarîzîchr.
«Şayet bunlar erkek ve kadın kardeşler iseler erkeğe kadın hissesinin Ski misli verilir.
Allah, yamlmayasmız diye bunları beyan ediyor.
Allah herşeyi hakkiyle bilir.
SURE: 5 MÂİDE SURESİ (Medined e nazi l olmuştur .
1 6 kısımdır .
12 3 âyettir.
) Konusu: Bu sûreye (Muide) denilmesinin sebebi.
Hazreti tsa taraftarlarından bir kısmının semadan bir mâide inmesi için dua etmelerini bahis mevzuu etmesidir.
Sûre, bilhassa hıristiyanhkla meşgul olur.
Mâide hâdisesi onun başlıca mevzularından olduğu için ona Mâide sûresi denilmiştir.
Bundan evvelki sûrenin en mühim mevzularından biri münafıklardı.
Mâide.
sûresi ise İslâmiyete karşı açık düşmanlıklarıyla tanılan ve ötede beride müsiümanlarla uğraşan hasımlarla meşgul oluyor.
Dördüncü sûre Yahudilerin isyanlarım izah etmişti.
Beşinci sûre ise Hıristiyanların dünyaya fazla dadanmak yüzünden haddi nasıl aştıklarını gösterir.
Mâide sûresi yahudilerle Hıristiyanların misaklarını nasıl ihlâl ettiklerini göstererek Müslümanların kendi ahit ve misakları üzerinde durmalarını ihtar eder.
Onun için sûrenin başında -Ey iman edenler teahhütleri ifa edin!» deniliyor.
Bu ereri müiaakıp haccın edasına, taamlara, başkalarile içtimaî münasebetlere dair iiiBhsi verilmektedir.
Sûrenin ikinci kısmı doğruluk ve istikamet vazifesine dikkati celbederek esil hakikî insanlığı inkişaf eliiren manevî faziletlere ehemmiyet verilmasi üzerinde ısrar eder.
Üçüncü kısım yahudiler ve hırisliyanlarla yapılan misakı anlatır, hıristiyanlarm Suni bir insana ülûhiyet atfederek muakı bozduklarını, dördüncü kısım yâhudilerin millî hayatları pahasına misakı naoıl ihlâl ettiklerini ve isyanlarının ne gibi neticeler verdiğini tavzih eder.
Sûrenin beşinci kısmı Kabilin hikâyesi ile yahudilere bir ders verdikten scars Hazreti Muhamrr.ede karşı harp hazırîtklariyle meşgul olan yâhudilerin cezasına işaret eder ve altıncı kısımda buna mümasil suçların cezalarını anlaiîr.
Yedinci kısım, Kur'anın daha evvelki mukaddes kitaplarla münasebetini göstererek Kur'amn en son ve en mükemmel ilâhî vahy olduğunu izah eder.
S fidenin sekizinci kısmı müslümaniarı, yahudilerle hıristiyanlarm husumetindar, tahkir eder.
Ayni mevzu dokuzuncu kısımda da devam ederek düşmanların İslâmiyet üs nasıl istihza etiiklerlni anlatır.
Onuccu kısım, hıristiyanlarm doğru yoldan ayrılmaları meselesini ileri sürer ve on birinci kısım hıristiyanlarm müslünıanlığa gösterdikleri düşmanisk hasebiyle Kur'amn cnlcra karşı gadir göstermediğini beyan elmekie beraber hırisliyan rahiplerle papaslarm halini, onların müslümsmara yakınlıklarını tespii eder ve yahudilerle müşriklerin böyle olmadıklarını izah eder.
Cn ikinci, on üçüncü, on dördüncü kısımlar Müslümanlara hitap ederek hıristiyanlarm orta yoldan inhiraflarına ve Müslümanlara karşı reva gördükleri tecevüsiere işsreî eder.
On ikinci kısım bir taraftan Müslümanları, rehbaniyetten sahair ile rehbaniyeün insanı meşru şeylerden 'mahrum ettiğini gösterir.
Diğer taraftan Müslümanların İçki kullanmamalarını, kumar gibi gayri meşru suretlerle başkalarının mallarını g&sbetmemelerini tavsiye eder ve bütün a'mâl ve harekâtın esası olarak itaat ve vazifeye riaheti issbii eder.
On üçüncü kısıra Müslümanların hac farizasını ifa öderken, vahşî hayvanları bile avlamaktan menederek Kâbenin emniyet ve masuniyetine ehemmiyet verir.
On dördüncü kısım bazı emirleri irat ettikten sonra Allaha şirk koşmak cürmünün ne kadar büyük olduğunu, bilhassa bunun hırisliyanhğı saptırdığını anlatır.
Surenin son iki kısmı hırisliyanhğı bahis mevzuu eder.
On beşinci kısım hıristiyanlarm dünyaya muhabbetlerinden.
On allıncı kısım İsanın ilâhiyeii itikadından bahis ve bu itikadı Hazreti İsanın dili ile cerh ve iptal eder.
Mâide sûresinin büyük bir kısmı hicretin beşinci senesi ile yedinci senesi aralarında nazil olmuştur.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — TEAHHÜTLERİN İFASI
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahim 1 Ey iman edenler! Teahhütleri ifa edin (l).
Haram kılınanlar müstesna olmak üzere davarlar size halâl edilmiştir, ihram halinde iken av avlamak halâl değildir (2).
Allah dilediğini emreder.
2 Ey iman edenler! Allah tarafından tayin olunan menasikin (3) , haram ayın hürmetini bozmayın.
Hac kurbanlarına, gerdanlıktı hayvanlara (4 ) dokunmayın.
AUahm inayetini ve rızasını dilemek için Mübarek Eve gelenlere ilişmeyin, ihramdan çıkınca avlanın.
Sizi Mübarek mescitten alıkoydukları için bir cemaate karşı duyduğunuz kin sizi (onlara karşı) haddi aşmağa sürüklemesin.
İyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda yardımlasın.
Günah işlemek, haddi tecavüz etmek hususunda yardımlaşmayın (5) .
Allaha karşı gelmekten sakının.
Çünkü Allahın (kötülüğe karşı) cezası, şiddetlidir.
4 Kendiliğinden ölen (hayvan), kan, domuz eti, Allahtan başkasının adı ile boğazlanan; boğularak, vurularak, yuvarlanarak veya sürülerek ölen, canavar tarafından parçalanan hayvan haram edilmiştir.
Bunlardan (canları [1] Maksat Allaha karşı teahhüt olunan vazifeler ile insanlar arasında aktolunan mukavelelerdir.
[2] Hac mevsiminde avlanmanın men'i, 13 üncü kısımda anlatılan Kâbenin masuniyet ve emniyeti ile alâkadardır.
Bu sırada bütün vahşi hayvanlar bile emniyet ve masuniyet içinde yaşarlar.
[3] Maksat haccm menasikidir.
[4] Kurban edilmek üzere hazırlanan develerin boyunlarına gerdanlıklar takılırdı ve bu suretle bir kimsenin onlara dokunmaması temin olunurdu.
[5] Kur'anı Kerimin, nefret ettiğimiz insanlara bile iyi muamele etmek ve haddi asla aşmamak için koyduğu bu esasın yüksekliğine dikkat ediniz.
henüz çıkmadan yetişilip) boğazhyabildiğiniz müstesnadır.
Dikili taşlar (6) üzerinde boğazlanan (hayvanların etini yemek), zarlarla kısmet paylaşmak haramdır (7).
Bunlan (işlemek), itaatten çıkmaktır.
Bugün kâfir olanlar dininizden (dininizin kuvvet ve azamet bulmasından dolayı) ye'se uğramışlardır.
Artık onlardan korkmayın.
Benden korkun.
Bugün size, dininizi kemale vardırdım.
Size nimetimi tamamladım.
Size din olarak îslâmı kabul ettim (8).
Herkim açlıktan bunalmak derecesinde naçar kalırsa, günah işlemeyi ve haddi aşmayı kcstetmiyerek, (haram [6] Kabe civarında birtakım dikili taslar vardı ki putlar için adanan kurbanlar onlarm üzerinde kesilirdi Bu hayvanların kanları taşların üzerine serpilir ve etleri taşların Özerlerine konurdu.
[7] Cahiliyet devrinde bir insan yola çıkmak, evlenmek veya başka mühim bir iş yapmak istediği zaman bu kısmet ve kumar oklarım atardı.
Okların bir tarafında isin yapılması, bir tarafında yapılmaması hakkında yazılar vardı.
Bir tarafı da bostu.
Ok atıldığı zamn boş trafı çıkarsa tekrar ok atılırdı.
[8] Bu âyet, ahkâm âyeüerinin en son nazil olanıdır.
Âyeti Kerime dinin lalâmiyetle kemale erdiğini anlatıyor.
edilen etlerden yiyebilir).
Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
5 Kendilerine neyin halâl edildiğini sorarlar.
De ki: İyi ve temiz nimetler, Allahın size Öğrettiği ile terbiye ettiğiniz yırtıcı hayvanların avı size halâl edilmiştir.
Onların size tutup getirdiklerini yeyin.
Yiyeceğiniz zaman AUahm adını anın.
Allaha karşı vazifelerinize dikkat edin.
Hak Tealâ, hesabı çabuk sorar, çabuk görür.
6 Bugün size iyi ve temiz nimetler halâl edilmiştir.
Kendilerine Kitap verilenlerin taamı size, sizin taamınız onlara halâldir.
Mümin kadınlardan iffetli olanlar, ve sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadmlar, mehirlerini vermek, onlarla evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere, size halâldir (9).
Herkim imanı inkâr ederse (l O) bütün işledikleri boşa gider, âhirette de ziyana uğrayanlardan olur
BÖLÜM : 2 — DOĞRULARIN VAZİFELERİ 7 Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın.
Başlarınızı sıvayın.
Ayaklarınızı topuklarınıza kadar yıkayın.
Cünüp iseniz temizlenin (yıkanın), hasta veya yolda bulunur, yahut biriniz halâdan gelir, yahut kadınlarla temas eder de su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin, onunla yüzlerinizi, ellerinizi sıvayın.
Allah size zorluk ve darlık vermek istemez, sizin temiz olmanızı, hakkınızda nimetini tamamlamasını ister.
Ta ki şükredesiniz.
8 Allahın size olan nimetini, sizin hani "işittik, kabul ettik,, diye bağlandığınız misakını anın (11).
(Allaha karşı gelmekten sakının).
Çünkü Allah, [9] Şeriatı Museviye hiçbir istisna kabul etmez.
Tesniyede deniliyor ki: «Onlar ile akrabalık ederek kızını onun oğluna vermeyesin ve onun kızını senin oğluna almıyasın..
(7 :3).» Sen - Pol da bu hususta Şeriâti Museviyeden ayrılmamıştır.
O da der ki: «Mümin olmayan ile münasebetsiz bir boyunduruğa girmeyiniz.
Zira fısk ile salâhın ne alâkası var ve nur ile zulmetin ne müşareketi var.« Korentoslulara risale (9:14).
[10] îmsrii inkâr etmek türlü türlü tefsir olunur.
Bszüanna göre bundan maksat Allahı inkâr etmek, yahut Allahın vahdaniyetini tanımamak, basılarına göre Allahın vahyini İnkâr etmektir.
fil] Burada (Akabe) biatine işaret olunduğu söyleniyor, fakat Hudeybiye biatine işaret edilmiş olması daha çok muhtemeldir .
kalplerdeki {herşeyi) bilir.
9 Ey iman edenler! Allah için (hakkı iltizam üzere) durun.
Adalet ve insaf ile şahit olun.
Bir cemaate hiddet ve ondan nefret etmeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin.
Adaleti icra edin.
Adalet, takvaya daha yakındır.
Allaha karşı gelmekten sakının.
Çünkü Allah işlediklerinizden haberdardır.
'O Allah, iman edenlere ve iyi yararlı işler işüyenlere vadetti: Onlara yarlığanmak ve büyük mükâfata nail olmak var.
11 Kâfir olanlara ve âyetlerimizi inkâr edenlere gelince bunlar alevli ateşlerin yaranıdırlar.
12 Ey iman edenler! Allahın size olan nimetini hatırlayın.
Hani bir cemaat size el uzatmağa teşebbüs etmişti de (Allah) onların ellerini üzerinizden geri çekmişti.
Allaha karşı gelmekten korunun, Müminler yalnız Allaha dayansınlar (12).
[1?.] İslâm düşmanlarının İslâmiyeti imha için, yahut Reşidi Ekremin hayatına kast için vuku bulan teşebbüsleri sayılmakla bitmez.
Âyeti Kerime de bunlara işaret ediyor.
Bazı müfessirler de âyetin, Nadir yahudilerinin, Resuli Ekremin hayatı aleyhindeki suikastlarına işaret ettiğini söylerler.
BÖLÜM : 3 — MUSEVİLERLE HIRİSTİYANLARIN MİSAKLARI 13 Allah İsrail oğullarından misak almıştı.
Biz onlardan on iki reis tayin ettik (13).
Allah buyurdu ki: Ben sizinle beraberim.
Siz namazı dosdoğru kılar, zekât verjr, Peygamberlerime inanır, onlara yardım eder, muhtaçları Allah yolunda gözetlerseniz, muhakkak ki, sizin kötülüklerinizi örter, sizi içinden ıımaklar akan Cennetlere koyanm (14).
Bundan sonra içinizden herkim kâfir olursa şüphe yok ki, doğru yoldan sapmış olur.
14 Sonra Onların bu misaklarını bozmalarından dolayı onlara lanet ettik (rahmetimizden koğdak), yüreklerini katılaştırdık.
Onlar kelimeleri yerlerinden tahrif ederler.
Kendilerine tebliğ olunanın bir kısmını unuttular, içlerinde azı müstesna, hainlerin hıyanetlerini görüp durmaktasın.
Sen onları affet, bağışla.
Çünkü Allah (başkalarına) iyilik edenleri sever.
15 "Biz nasranî|yiz„ diyenlerden de misak aldık.
Onlar da kendilerine tebliğ olunanın bir kısmını unuttular (l 5).
Onun için biz de onlar arasında kıyamete kadar adavet ve nefreti payidar ettik (t 6).
Allah da onların yaptıklarını yüzlerine çarpacaktır.
16-17" Ey Kitap ehli! Sizin kitaptan gizlediklerinizin çoğunu apaçık gösteren, çoğunu (yüzünüze vurmıyarak) affeden, Peygamberimiz size geldi.
Size Allah [13] Kitabı Mukaddesin Adad kitabı bunların isimlerini saydıktan sonra der ki: »Bunlar cemaatin meşhurları, pederleri sıbıtlarmın eşrafı, ^srail beyklerinin reisleri idiler (Adad 1 :5-15).
Kur'am İngilizceye tercüme edenlerden Rodwell, Kitabı Mukaddesin bu beyanından gafil kalarak Kur'amn bu on| iki reisi uydurduğunu iddia eder ve cehaletini gösterir.
[14] Yuşa ile Kâlip, Yahudilere verilen arzı şu şekilde tarif i ediyorlar: «Rab, bizden razı olursa bizi ol diyara götürüp onu, yani ol süt ve bal diyarını bize verecektir (Kitabı Mukaddes, Adad 14 : 8).
[15] Onların neyi unuttuklarını indilerden bulabiliriz: Hazı)eti İsa diyor ki: «Size söyliyeceğim daha çok şeyler var.
Lâkin şimdi tahammül edemezsiniz.
Amma ol HAKİKAT RUHU geldiği zaman sizi cümle hakikate) irşat edecektir.
Zira o kendiliğinden söylemeyip işittiği şeylerin cümlesini söyliyecek, ve vuku bulacak şeyleri size haber verecektir.» Hıristiyanların unuttukları buydu! Yani Hazreti İsanın Risaleti Muhammediyeyi tebşir etmesi idi.
[16] Muhtelif hıristiyan milletler arasında adavet ve nefret bulunacağını ifade eden Âyeti Kerimenin meali, her zaman, bilhasa birinci ve ikinci cihan harpleri ve onları takip eden olaylar ile tahakkuk edegelmektedir.
Bu adavet ve nefretin kalkması için bu milletlerin islâmiyeti "kabul etmeleri icabeder.
tarafından bir nur (17), ve apaçık Kitap geldi.
18 Allah onunla, (iman edip) rızasını kazananları selâmet yollarına iletir, iradesiyle karanlıktan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola götürür.
19 "Allah Meryem oğlu Mesihtir!,, diyenler, muhakkak ki kâfir oldular De ki: Allah o Meryem oğlu Mesihi de, anasını da ve yeryü zündekilerin hepsini de helak etmek isterse, kim ona mâni ola bilir?!..
Göklerin, yerin ve aralarındaki herşey in mülkü Allahın dır.
Dilediğini yaratır ve herşeye kudreti yeter.
20 Yahudilerle nasraniler dediler ki: "Biz Allahın oğullan ve sevgilileriyiz.,, De ki: Öyle ise (Allah) neye sizi günahlarınız yüzünden azaba uğratıyor? Hayır, siz ancak Allahın yarattığı beşer arasındasınız.
(Allah) dilediğini yarlığar, dilediğini azaba duçar eder.
Göklerin, [17] Burada Resuli Ekreme oşık» deniliyor.
Çünkü Hazreti Peygamber insanları, karanlıktan ışığa çıkarır, batıldan hakikate götürür.
Hazreti İsa da Resuli Ekrem hakkında müjde verirken «o sizi bütün hakikate irşat edecektir» diyor.
On beşinci âyetin notlarına bakınız.
yerin ve aralarındaki herşeyin mülkü Allahmdır.
Ve nihayet dönüş de Onadır.
21 Ey Kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiği zaman, bize müjde veren, korkutan hiçbir Peygamber gelmedi, dememeniz için size müjdeleyici ve korkutueü~Peygamberimiz (herşeyî) beyan etmek üzere geldi (18).
Allah herşeye hakkiyle kadirdir.
BÖLÜM:4 — İSRAİL OĞULLARININ MİSAKI BOZMALARI, 23 Hani Musa kavmine demişti: Ey benim kavmim! Allahın üzerinizdeki o nimetini hatırlayın ki içinizden Peygamberler çıkarttı, size saltanatlar ihsan etti, âlemde kimseye vermediğini size verdi! Ey benim kavmim! Allahın size nasip ettiği Mukaddes Arza girin, sakın geri dönüp kaçmayın.
Yoksa ziyana uğnyanlardan olursunuz.
24 Onlar dediler ki: Yâ Musa! Orada güçlü kuvvetli zorbalardan müteşekkil bir cemaat var.
Onlar oradan çıkmadıkça biz girmeyiz.
Oradan çıkarlarsa gireriz (19).
25-26 Onların içlerinde korkan kimselerden olup Allahın nimetine eren iki kişi "Onların üzerine kapıdan girin.
Kapıdan girerseniz muhakkak ki galip gelirsiniz.
Müminseniz yalnız Allaha dayanın,, demişlerdi (20).
27 Onlar dediler ki: "V â Musa! Zorbalar içerde bulundukça biz oraya ebediyyen girmeyiz.
Artık sen Tanrınla beraber git de ikiniz döğüşün.
Biz burada oturacağız.,, 28 (Musa dedi:) Yarabbi! Benim kendi nefsimden ve kardeşimden başka söz geçirecek bir kimsem yok.
Bizi bu küstah, bu serkeş cemaatten ayır! 29 {Tanrı buyurdu ki') Ora|sı onlara kırk yıl haram edildi.
Onlar çöllerde şaşkın şaşkın dolaşacaklar.
Sen bu küstahların halinden sıkılma! (21 ) "[18] Resuli E kremle ondan evvel zuhur den Hazreti İsa arasında altı asır kadar geçmişti.
Hazreti İsa ile Hazreti Muhammed arasında herhangi millet içinde bir peygamber zuhur etmemiştir.
[19] «Biz ol kavim üzerine çıkmağa muktedir değiliz.* Zira kuvvetlidirler» O diyarın içinde gördüklerimizin hepsi uzun boylu kimselerdir...
Biz kendi nazarımızda çekirge gibi olup onların nazarında da öyle idik, dediler.
(Kitabı Mukaddes, Adad 13:32,33).
[20] «Yeşu ibni Nun ile Kâlip...
O diyar çok iyi diyardır...
Rab bizimledir...
Onlardan korkmayınız, dedilerı (Adad 14:6,9).
[21] «Ecdatlarına yemin etti&im diyarı asla görmiyecekler.
Beni tahkir edenlerden biri de onu görmiyecektir« Adad (14:23), Ayeti Kerimede bahis mevzuu olan kırk sene, bu neslin hayatını ifade ediyor.
J & d £ Y }£$ 3 jbSÎĞ e &EĞL #
BÖLÜM: 5 — KABİLİN KISSASI 30 »Onlara, Âdemin iki oğlu kıssasını da, dosdoğru anlat.
Hani onların ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birinin ki kabul olunmuş, ötekininki kabul olunmamıştı, öteki berikine "seni öldüreceğim!,, demiş, o da "AUah ancak doğruların, sakınanların kurbanını kabul eder (22), 31 elini beni öldürmek için uzatırsan ben de seni öldürmek için elimi uzatacak değilim.
Ben bütün âlemlerin Tanrısı olan Allahtan korkarım, 32 dilerim ki sen benim, günahımı da, kendi günahını da yüklenip Cehennem ate- [22] Hâbil ile Kabil kıssasına işaret olunduğu anlaşılıyor.
Kitab-üt-Tekvinde (4: 3 — 12) de bundan bahsedilir ve Hâbilin çoban, Kabilin çiftçi olduğu, Kabilin yer mahsulâtından Rabba takdime, Hâbilin de sürüsünün ilk doğanları ile semizlerinden kurban götürdüğü.
Rabbm Hâbil tarafından takdim olunan kurbanı kabul ederek ötekininkini kabul etmediği uzun uzadıya anlatılır.
İmam Hasan ile Dahhakın kavline göre burada Beni Israilden iki kişiye İşaret olunmaktadır.
Çünkü herhangi kimseye Âdem oğlu denilebilir.
Fakat bu kıssa ile.
yahudiler tarafından Hazreti Peygamber Aleyhisselama karşı tertip ohı- nan suikasde de işsret edildiği anlaşılabilir.
O takdirde İsrail oğiu, İsmail oğluna kasdeden mütecaviz tarafı, Hazreti Peygamber de tecavüze uğrıyan İsmail oğlunu temsil etmiş olur.
Bunu böyle kabul edersek bu kısmı takip eden! iki kısım, yahu¬ dilere ve hıristiyanlara ahit ve misaklarını hatırlattığını ve onlara bu misakları bozduklarını anlattığını kabul etmek icabeder.
[23] Kitabı Mukaddes bu hâdiseden bahsetmez.
Fakat iptidaî insanın bazı şeyleri, diğer mahlûkattan öğrenmesine mani yoktur.
[24] Burada Müslümanlarla harbeden ve yeryüzünde fesat Çıkaran düşmanların hepsi, ezcümle yahudiler de murat olunuyor.
Fakat müstakir bir cemiyet içinde fesat çıkaran, mürşitlerle katillere de ayni muamelenin tatbiki lâzım geldiği umumiyetle kabul olunmaktadır.
Mevzuu bahsolan ceza dört çeşittir.
Bundan, her hâdisenin zaman, mekân ve sair şeraitine ehemmiyet verilmesi lâzım geldiği anlaşılıyor.
Şayet katil cinayeti fesat maksadile irtikâp okınmuşsa, mücrimin katli de lâzım gelir.
Mücrimin irtikâp ettiği katil.- Canavarca ise, katil hükmü şaiben tatbik olunur.
Sair hâdiselerde, daha şiddetli cezaya lüzum görülmezse, hapis ile iktifa edilir.
[25] «Yerden sürülmek» tabirinden murat, İmamı Azam Ebu Hanifeye göre, hapistir.
Sair lisancılar da bunu kabul ediyorlar (Râzî).
Bunun sebebi vazıhtır.
Bir kimsenin yeryüzünden nefyolunmasına imkân yoktur.
Onun için yeryüzünden sürülmekten maksat hapistir.
Şayet maksat mücrimlerin bulundukları yerden sürülmesi ise, o zaman hapis cezası yerine nefiy cezası tatbik olunun.
sinin yaranından olasın.
Zaten zalimlerin de cezası budur!,, (cevabını vermişti.) 33 (Kabil dinlemiyerek) nefsine uydu ve nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı O da kardeşini öldürdü de hüsrana uğrayanlardan oidu.
34 Sonra Allah yeri eşen bir karga gönderdi ki oha kardeşinin ölü cesedini nasıl örteceğini Öğretsin.
O da: "Ne yazık bana, bu karga gibi bile olmaktan âciz kaldım da kardeşimin cesedini örtemedim (23).,, dedi ve pişman oldu.
35 Bundan dolayı Beni Israile buyurduk ki: Herkim bir cinayet işlememiş, (bir kimseyi öldürmemiş) ve yeryüzünde fesat çıkarmamış olan bir kimseyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur, bir kimseyi diri bırakırsa sanki bütün insanları diriltmiş olur.
Peygamberlerimiz onlara apaçık âyetleri getirmişlerdi.
Bundan sonra da onların tyirçoğu yeryüzünde fesat çıkararak yoldan saptılar.
36 Allah ile Peygamberine karşı harbeden ve yeryüzünde fesat çıkaranların cezası (24) , öldürülmek, asılmak, çaprastvarî elleri ve ayakları kesilmek, yahut yerden sürülmektir (25).
Bu, onları yeryüzünde rüsva etmek içindir.
Onlara âhirette de büyük azap vardır.
37 Yalnız ellerinize düşmeden ve onlara gücünüz yetmeden tevbe edenler (müstesnadırlar), Biliniz ki Allah, yarîığayıcıdır, esirgeyicidir.
BÖLÜM: 6 — MÜTECAVİZLERİN CEZASI 3 8 E y ima n edenler ! Allaha , karş ı gelmekte n korunun , On a yakı n olma k içi n çar e arayın , Onu n yolund a ciha t edi n k i eresiniz .
3 9 Yeryüzünd e n e vars a hepsi , kâfi r olanları n elind e buluns a v e onu n bi r misl i on a kabls a d a kıyame t gün ü azapta n kurtulma k içi n bütü n bun u fed a etseler , onlarda n kabu l olunmaz .
Onla r içi n acıkl ı aza p vardır .
4 0 Onla r ateşte n çıkarılmaların ı isterler .
Halbuk i onda n çıkaca k değillerdir .
Orad a onla r içi n devaml ı aza p vardır .
4 1 Hırsı z erke k ile hırsı z kaettikler i cürm e mukabil , Alla h tarafında n ibre t veric i bi r cez a olma k üzere , ellerin i kesiniz .
Ha k Teâl â Azizdir , Hakimdi r (26 ) [28] Bundan evvelki âyetlerde Allah ile peygamberine harp ilân eden ve yeryüzünde fesat çıkaranlar için dört ceza gösterilmiştir: Katil, salp, ellerle ayakların kesilmesi, nefiy.
Bu cezaların en şiddetlisi salp, en hafifi nefiydir.
Hırsızlık, fesatçılıktan daha hafif olduğuna göre onun cezası, fesadın en hafif cezasından Sûre: S] Mâide Sûresi 42 Fakat kim ki zulmettikten sonra tevbe ederek halini düzeltirse, Allah da onun tevbesini kabul eder.
Zaten Allah yarlığa- c yıcıdır, esirgeyicidir.
43 Bilmiyor musun ki göklejrle yerin mülkü Allaha aittir.
(Allah) dilediğine azap eder, dilediğini yarlığar, Onun kudreti herşeye tamamiyle yeter.
44 Ey Peygamber! Ağızlariyle; İnandık, dedikleri halde kalpleri inanmıyarak kâfirlik yolunda koşuşanlar; yahudi olanlar arasından yalanlara kulak asanlar, sana gelmiyen cemaati dinleyenler yüzündeni sakın mahzun olma.
Bunlar sözlerin yerlerini bildikleri halde yerlerini değiştirirler ve derler ki: Size bu verilirse kabul edin, verilmezse çe^ kinin! Allah kimin sapmasını isterse, onun için, Allaha karşı, senin hiçbir şeye gücün yetmez.
Bunlar o kimselerdir ki Allah onların kalplerini temizlemek istememiştir, onlar dünyada rezil ve rüsva olurlar, âhirette de acıklı azaba uğralar.
45 Onlar yalana kulak aşıcı, haram malı yeyicidirler.
Şayet bunlar sana gelecek olurlarsa aralarında hükmet, yahut onlardan yüz çevir, daha hafif olmak gerektir.
Bu itibarla sirkatten dolayı ellerin kesilmesi, bu cinayeti irtikâp edenlere verilecek en şiddetli cezadır.
Onun en hafif cefası da hapistir Âyeti Kerimeden şu noktalar anlaşılıyor: a — Evvelâ el kesmek cezasının ibret verici olduğu söylemiyor tbret verici cezalar ise ancak cürümlerin son derece mühim olduğu, mücrimler ıslahı hal edemiyecek hale geldikleri ve cürüm irtikâbını itiyat ettikleri zamaıj tatbik olunur.
b — Bundan sonraki Âyeti Kerime, bu cezanın hallerini ıslah edip tevbe edenlere tatbik olunamıyacağını gösteriyor, böylece, bu ağır cezanın yola gelmelerine imkân ve ihtimal bulunmıyan canilere tatbik olunacağı tavaziuh ediyor.
Onun için sirkat irtikâp edenlerin tevbe edip hallerini ıslah etmeleri içip fırsat verilmek icabeder.
Bu ise ancak onların cürümlerine göre daha hafif bir ceza gördükten soma serbest kalmalariyle mümkün olur.
c — Sirkat cürmünden dolayı el kesmek cezası 33 üncü Âyetteki büyük cürümlerden bahsedilirken irat edilmiştir.
O büyük cürümleri irtikâp edenlere bile hapis cezası verilebildiğine göre, sirkat mürtekiplerine hapis cezasının verilmesi evlâ olur d — Sadrı Islâmda sirkat cürümlerinden birçoklarının el kesmek ile cezalandırılmadıkları tarihen sabittir.
e — Sâriklerin ellerini kesmeyi kabul eden fukaha dahi sâj:ikıh elini kesebilmek için birçok kayıtlar koymuşlardır.
İslâm tarihinde şu hâdiseyi okuyoruz: Emevîlerden Halife ijlişam sâriklerin elini kesmek mukabilinde iki sene hapis cezası vermeyi kabul etmiş, fakat sirkatlerin çoğalması üzerine, el kesmek cezasım iade mecburiyetinde kaumştı.
Sirkatler çoğalmamış olsaydı, sâriklerin iki senelik hapsile iktifa olunacaktı Demek ki o zaman içtimaî şerait ve içtimai seviye müsaade etseydi sârikler, ancak hapis ile cezalandırılacaklar, ancak sârikler içinde sirkati j itiyat eden ve ıslah edilmiyecek hale gelenler hakkinda el kesmek cezası tatbik olunacaktı.
onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler.
Onlar arasında hükmedecek olursan insaf ve adalet dairesinde hükmet (27).
Çünkü Allah doğru olanları ve insaf edenleri sever.
46 Tevrat onların nezdinde bulunduğu ve Allahın hükmünü muhtevi olduğu halde onlar nasıl olur da senin hükmüne müracaat ederler (28).
Onlar arkalarını çevirirler, zira bunlar mü'min değildirler.
[27] Medinede ikamet eden muhtelit cemaatler ittifak etmişlerdi.
Aralarında vukubulacak bütün ihtilâflar Resuli Ekreme arzedılecekti.
Fakat bu sırada yahu¬ dilerin islâmiyete karşı adavetleri apaçık bir surette tebarüz etmijti.
Onun için Resuli Ekremin onlara ait hususlarda hâkimlik etmemesine müsaade olunuyor.
Bununla beraber Resuli Ekrem şayet onlar arasında hâkimlik edecek olursa ancak adi ve insaf dairesinde hareket edecekti.
İki taraf arasında husumet ve adavetin azamî dereceye varmasına rağmen adaletten zerre kadar inhiraf etmemek, Resuli Ekremin en bariz harikalarından biridir.
Resuli Ekrem, ahlâkî kemalin en yüksek şahikalarında idi.
[28] Yahudiler, şeriatı Museviyenin şiddetinden kaçmak için, İslâm şeriatı mucibince muhakeme olunmak isterlerdi.
Onların bu hal ve hareketleri şeriatı Museviyeye besledikleri itikada münafi idi
BÖLÜM: 7 — KUR'AN İLE DAHA EVVELKİ KİTAPLAR 47 İçinde hidayet ve aydınlık olan Tevratı, Biz gönderdik (2 9).
Kendilerini Allaha teslim eden Peygamberler, yahudi¬ lere ait davalarda onunla hükmederlerdi.
Onların uleması da, mürşitleri de, (öylece hareket ederlerdi).
Çünkü bunlar Allahın kitabını muhafazaya memur idiler.
Hepsi de kitabın (hak olduğuna) şahit idiler.
O halde, insanlardan korkmayın ve Benden korkun.
Âyetlerimi, hasis menfaatler mukabilinde feda etmeyin.
Kim ki Allahın vahyettiği ile hükmetmezse kâfir olanlar onlardır (30).
48 Tevratta emrettik ki can cana, göz gözs, burun buruna, diş dişedir.
Yaralamalar, kısas edilir (31).
Hak sahibi affederse onun affı, kendi günahını örtmeğe yarar.
Herkin} Allahın gön- [29] Bu sûrenin (47 — 50) inci âyetleri, Tevrat ile İncilin esas itibariyle ilâhî vahy olduğunu, nur ve hidayeti muhtevi bulunduğunu anlatıyor; Her Müslüman da buna itikat eder Hıristiyan mûnakkitler bu âyetleri ele alarak bunlarla Tevrajt ile İncilin her türlü tahriften masun olduğunu ispat etmek isterler.
Yanılıyorlar.
Bra âyetlerde bu mukaddes kitaplar hakkında birçok beyanat vardır.
Bunları bahis mevzuu etmeden evvel bu kitapların mahiyetini ve Kur'anın bunlara karşı vaziyetini 51 inci âyetin gösterdiğini söylemek lâzımdır.
Karilerimiz 51 inci âyetin notuna baksınlar.
Âyeti Kerime evvelâ Tevratın ilâhî vahy olduğunu ve hidayet ile aydınlığı muhtevi bulunduğunu anlatıyor.
Yukarıda dediğimiz gibi bunu her Müslüman kabul eder.
Kabul etmediğimiz bir nokta bu hidayet ve aydınlığın, tastamam muhafaza edilmediğidir, kabul etmediğimiz ikinci nokta bu kitapların bütün insanlığa, bütün asırlara ve devirlere hitap etmediğidü- .
Evet bu kitaplarda hidayet ve nur vardı.
Fakat bir millet için ve mahdut bir zaman için! Hıristiyan münekkitler unutuyorlar ki Tevrat, hidayet ve nuru muhtevi olduğu halde somadan gene yahudilere İncil de gönderilmişti.
Demek ki Tevrattaki hidayet ve aydınlık yahudiler için bile, aleddevam kâfi değildi ve onun için yeni bir vahye ihtiyaç vardı.
Kur'anı Kerim de, Tevratın, bir millet ve bir devir için hidayet ve aydınlığı muhtevi olduğunu, fakat bu şerait dahilinde kabul ediyor [30] Âyeti Kerime yahudi ulemasiyle mürşitlerinin Tevratı muhafaza île mükellef olduklarını söylüyorsa da onların bu vazifeyi ifa ederek kitabı bütün saffetiyle muhafaza ve kendilerinden sonra gelen nesillere devrettiklerini söylemiyor.
-Cana can, göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak, yanığa yanık, yaraya yara, bereye bere kısas edeceksin.» (Kitabülhuruç 21 :23 — 25).
[31] «Bir kimse komşusun sakat ederse onun ettiği gibi kendine—edilsin.
Kırığa kırık, göze göz, dişe diş olarak bir adama ettiği sakatlık gibi kendine edilsin...» (Lâvililer 24 : 19 : 21).
Kur'anı Kerim bütün bunlardan katilin katli hükmünü ipka etmiş ve diğer hususlar için cezalar tertip etmiştir.
derdiği ile hükmetmezse, işte zalimler onlardır.
49 Bunların izinden Meryem oğlu İsâyı, ellerindeki Tevratı doğrulayıcı olarak gönderdik (32), ona hidayet ve aydınlık bulunan, ellerindeki Tevratı tasdik eden, doğruları yola ileten, onlara öğüt veren İncili verdik.
50 İncil sahipleri.
Allahın onlara gönderdiği (hükümlerle) hükmetsinler.
Kim ki Allahın vahyettiği ile hükmetmezse Allaha, karşı gelmiş olurlar.
51 Sana (Ya Mühammed) ondan evvelki kitabı tasdik ederek onun üzerinde nigehban olan (33) kitabı hak ile gönderdik.
Artık onlar arasında Allahın gönderdiği (kitap mucibince) hükmet.
Onların hava ve hevesine uyarak sana gelen haktan dönme! Herbiriniz için bir kanun verdik (34), ve bir yol açtık.
Allah dileseydi hepinizi bir tek millet yapardı.
Fakat sizi, verdiği (kanunla) denemek diledi (35).
O halde hayır yolunda koşuşun.
Hepinizin dönüşünüz, Allahın huzurudur.
O da ihtilâf ettiğiniz şeyleri size bildirecektir.
52 Sen, Allahın sana gönderdiği (kitaba göre) aralarında hükmet.
Onların hava ve heveslerine sakın kapılma.
Sana Allah tarafından gönderilenin bir kısmından seni caydırmalarından sakın.
Onlar yüz çevirirlerse bil ki Allah onları, bazı günahlarından dolayı cezaya çarpmak ister, nâsın birçoğu, şüphe yok ki fâsıktırlar.
53 Acaba onlar cahiliyet hükmünü mü araştırıyorlar? Fakat yakinen inanan insanlar için Allahtan daha güzel, daha doğru hâkim bulunabilir mi? [32] İncil, birçok noktalarda şeriati Museviyeden ayrıbr.
Fakat esas itibariyle onu tasdik eder.
Onun için tasdikten murat, umumî esaslarda mutabakattır.
[33] Burada Kur'an-ı Kerimin, daha evvelki kitapların nigehban ve muhafızı olduğu beyan olunuyor.
Bu suretle daha evvelki kitaplarda kıymeti haiz ne varsa hepsinin Kur'anda bulunduğu, bunların her türlü tahrif ve tebdilden salim olarak Kur'an tarafından hıfzedildiği beyan olunuyor.
[34] Kur'andan evvel her millete ayrı ayrı hidayet kanunları verilmişti.
Kur'an ile bütün hidayet yolları birleşti ve her milletin, her devrin ihtiyacı tatmin olundu.
[35] İnsan temyiz ve idrak kuvvetiyle diğer mahlûkların hepsine faik tir.
İnsan doğru yolları eğri yollardan ayırt eder ve dilediği yolu seçer.
Diğer mahlûkat ise tâbi oldukları kanuna boyun eğerek yağarlar.
Temyiz kuvvetiyle harekeî eden insanlar türlü türîü yollardan giderler, türlü türlü mezheplere saiik olurlar.
İnsan temyiz kudretinden istifade edemiyecek bir halde yaratıîsaydı, onun yüksek kabiliyetleri tezahür edemezdi.
Sûre: 5 ] Mâide SûreBİ 207
BÖLÜM : 8 — MÜSLÜMANLARLA DÜŞMANLARI 54 Ey iman edenler! Yahudilerle hıristiyaniarı ^lost edinmeyin (36).
Onlar biribirlerinin yârıdırlar.
Onlardan yâr edinen de onlardan olur.
Hak Tealâ zalim insanları doğru yola iletmez (37).
55 Kalbinde illet bulunan kimselerin (bunlarla dost olmak için) onların tarafına koşuşarak "başımıza bir felâket gelmesinden korkarız.,, dediklerini görürsün.
Belki de Allah zafer bahşeder, yahut da kendi tarafından bir iş çıkarır da onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.
56 îman edenler de derler ki: Olanca kuvvetleriyle, sizinle beraberiz, diye [36] İki millet harp halinde olduğu zaman, bir tarafın fertlerinden biri, diğer taraf ile dost olacak olursa düşman muamelesi görür..
Kur'ani Kerim de bunu beyan ediyor.
Daha sonraki ayetlerde felâket ve zaferden bahsolunması da bunu gösteriyor.
[37] Bütün mümin olmıyanlar, aralarındaki ihtilafları unutarak İslâmiyet aleyhinde bir cephe vücuda getirmişlerdi.
Onun için müminlerin bu birleşik düşman» yemin edenler bunlar mı? Onların bütün yaptıkları boşa gitti.
Kendileri de ziyana uğradılar.
57 Ey iman edenler! içinizden herkim dininden dönerse, Allah ona bedel, kendi tarafından sevilen, ve onu seven insanlar getirir (38).
Bunlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı zorludurlar, Allah yolunda savaşırlar, ayıpcıların ayıplamasından korkmazlar.
Bu, Allahın öyle bir inayetidir ki onu dilediğine verir.
Zira (Allahın keremi) geniştir ve (Allah ona kimin lâyık olduğunu) bilicidir.
5 8 Sizin yârınız, yardımcınız, yalnız Allahtır, Allahın Peygamberidir ve namazı dosdoğru kılan, zekât veren Allaha baş eğen müminlerdir.
59 Herkim Allah ile Peygamberini ve iman edenleri dost edinirse (bunlar Allah tarafı olduklarından) Allah tarafının galip geleceğinden emin olsun.
BÖLÜM : 9 — İSLÂMİYETLE İSTİHZA EDENLER 6 0 Ey iman edenler! Sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve kâfirlerden dininizi eğlence sayan ve onunla eğlenenleri dost edinmeyin.
Müminseniz Allaha, karşı gelmekten sakının.
61 Onları, namaza çoğırdığınız zaman, akılları ermediği için, namazı eğlence sayarak onunla alay ederler.
6 2 De ki: Ey kitap ehli! Bizim Allaha ve bize gönderilen ile daha evvel gönderilene inanmamızdan, çoğunuzun fâsık olmasından başka, sizi bizden hoşlandırmıyan (size bizi kusurlu gösteren) ne var? 6 3 De ki: Size Allah nezdinde daha şiddetli cezaya uğramak itibariyle daha kötüsünü haber vereyim mi? O kimseler ki Allah onlara lanet etmiş, gazabına uğratmış, onlardan maymunlar, domuzlar ve şeytana tapan kimseler yapmıştır; yerleri en fena yer olanlar, lara herhangi suretle yar olmaları onlara yardım etmeleri menolunmuştur.
Düşmanın kuvvetinden korkarak onun ferdilerinden yardım dilenmek, İslâmın zaferine inanmamak olurdu.
[38]Resuli Ekrem (Aleyhissalâtü veselâm) ın Medinede geçirdiği seneler esnasında Müslümanlar daima çoğalmışlar, irtidat eden bir adama bedel, fevç fevç insanlar Müslümanlığa girmişler, Müslümanlık uğrunda canlariyle, mallariyle savaşmışlardır.
Resuli Ekremin irtihaline doğru üç kabile irtidat etmiş ve Hazreti Ebu Bekir bunlarla meşgul olmuştur.
İhtimal ki bu ilâhî beyanat Hazreti Ebu Bekirin devrine işaret etmektedir.
O halde onunla arkadaşları, müşavirleri ve yardımcıları «Allah tarafından sevilen ve Allahı seven» insanlar olurlar.
as -s .
<• \'r\' --1" >>:\y' s - \>-A: - •• ** .»^— doğru yoldan büsbütün sapanlar, işte bunlardır (39).
64 Bunlar size geldikleri zaman "inandık,, derler, halbuki k^fir gelmişler, kâfir olarak çıkmışlardır.
Onların gizlediklerini, ^Uah iyi bilir.
65 Onlardan çoğu, günaha, girmeğe tecavüze, haram mal yemeğe koşuşurlar.
Ne çirkin işler yapıyorlar! 66 Neden| onların âlimleri, zahitleri kendilerine günah olanı söylemiyor, haram malı yemekten menetmiyorlar? Bunların yaptıkları da ne çirkin! 67 Yahudiler dediler ki: "Allahın eli bağlıdır (sıkıdır).
Dediklerinden dolayı onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar.
Hayır (Allahın) elleri açıktır (40).
Dilediği gibi ihsan eder.
Sana Tannn [39] Burada yahudilerle hıristiyanlardan bahsolunduğu aşikârdır.
Maymunluk, domuzluk, onların ruhanî heyetlerini ifade ediyor.
Daha sonraki âyetler bunu tavzih ederek bu maymun ve domuz gibi insanların Resuli Ekreme kâfir olarak gelip ondan kâfir olarak ayrıldıklarını anlatıyor, [40] Müslümanlar, müdafaa harpleri için iane topladıkça, Yahudiler, onlarla istihza ederlerdi.İlahî bir davanın müdafaası için şunun Dunun ianesine ihtiyaç du«- yulduğunu söylerlerdi.
Onlara göre böyle bir dava, insanların ianesine muhtaç ola- tarafından gönderilen {Kur an) onların azgınlığını, imansızlığını artıracak.
Biz onların arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve nefret saldık.
Onlar heme zaman harp için yangın yakarlarsa biz onu söndürürüz.
Onlar yeryüzünde fesat çıkarmağa uğraşırlar.
Allah ise fesat çıkaranları sevmez.
68 Kitap ehli olanlar inanıp (fenalıktan) sakınsalardı, şüphe yok ki, kötülüklerini örter, onlar? nimet bağlarına korduk.
69 Onlar Tevratı, İncili ve onlara gönderileni yerine getirmiş olsalardı, tepeden, yerden yağan, biten nimetler içinde kalır, onları yerlerdi (41).
Onların içinde, gidişi doğru olan, orta yolu tutanlar da vardır.
Çoğu ise ne çirkin işler yaparlar!
BÖLÜM : 10 — HIRİSTİYANLARIN YOLSUZLUĞU 70 Ey Peygamber! San a Tanrın tararından gönderileni, herkes e bildir, eriştir.
Böyle yapmazsan , Peygamberlik vazifesini yapmamış olursun.
Allah seni insanlardan korur (4 2).
Şüph e yok ki Allah, inanmıyarak kâfir olan insanları hidayete iletmez.
71 De ki: Ey kitap ehli, Tevra t ile İncili ve Tanrınız tarafınd a n size gönderileni yerine getirmedikç e siz (birşey) sayılmazsınız (4 3).
Size (ey müminler!) Tanrını z tarafından vahyolunan, onlardan birçoğunun, azgınlığını, imansızlığını, muhakka k arttırımazdı.
Bu yüzden yahudiler «Allah fakirdir, biz zenginiz» 3 : 18.
Yahut Âyeti Kerimede beyan olunduğu veçh ile «Allahın eli bağlıdır, sıkıdır» derlerdi.
Kur'an, bunlara verdiği vecapta «onların elleri bağlansın» sonra «lanete uğrasmlar» demekle Müslümanların kazanacakları zaferi tebşir ediyor.
[ 41 ] Tepeden yağan nimetller, manevî ve ruhanî gıdalar, İlahî vahyiler, yerden biten nimetler maddî gıdalardır.
[ 42 ]Hazreti Mühammed ( Aleyhissalâtü vesselam) Mekkede bulunduğu zaman yalnız Kureyşin düşmanlığıyle karşılanıyordu.
Medıneye hicretinden sonra düşmanları çoğaldıkça çoğaldı.
Medinede yahudiler vardı ve kuvvetli bir cemaat teşkil ediyorlardı.
Bunlar doğru, açık sözler karşısında, derhal Hazreti Peygambere düşman kesilmişlerdi.
Bundan başka Kureyş, Arapların diğer kabilelerini Müslümanlar aleyhinde harekete geçirmişti.
Kur'an yalnız putperestlerin bâtıl itikatlariyle mücadele etmiyor, bundan başka yahudilerin fesatlarıyle, hıristiyanların hatalariyle de uğraşıyordu.
Bu son derece tehlikeli vaziyet karşısında Kur'an, Hazreti Peygambere, Allahın himayesini vadediyor, ilâhî himayenin onu sayısız tehlikelere, sayısız düşmanlara karşı, koruyacağını söylüyor.
Nitekim öyle de olmuştur.
[43] Çünkü Yahudilerle Hıristiyanlar kitaplarını olduğu gibi muhafaza edemıyerek tahrire uğrattıktan başka bunların asıllarından elde kalana göre de hareket etmiyorlardı.
Sûre : 5 ] M aide Sûresi ^^^^^^ ^ yor, o halde , bu kâfir insanlar yüzünden kederlenme ! 72 İman edenlerle Yahudilerden, Sabitlerden, Hıristiyanlardan Allaha v e âhire t günün e inanıp iyi ve yararlı işler işleyenler için, ne bîr korku vardır, ne d e mahzun olmak vardır.
7 3 Biz İsrail oğullariyle misak akdetmiş, onlar a Peygamberle r göndermiştik.
Bir Peygambe r onlar a canlarının istemediği birşey getirdikçe, onlar Peygamberlerin kimine yalancı diyor, kimini d e öldürüyorlardı.
7 4 Başlarına bir bel â gelmiyeceğini zannedere k kör ve sağır kesildiler, sonr a Allah onların tevbelerini kabul etti.
Faka t dah a sonr a onlardan birçoğu yine kör, ve sağır kesildiler (44) .
Allah onlan n n e işlediğini görüyor.
7 5 "Allah, Meryem oğlu Mesihtir,, [44] Yahudilere türlü türlü ihtarlar vukubulduğu halde bunlar kendilerini güzide kavim bildikleri için, yaptıkları fenalıkların kargılığım görmiyecek sanıyorlardı.
Ycdıudiler 3'ihtunasır (Nabukcdoncsor) ile Bakil hükümdarlarının eîindo türlü felâketlere uğranuşler, içlerinden birçoklar: kesilmişler, geride kalanlar esir edilmişlerdi.
İkinci defa kör ve sağır olmaktan nıu^at, hıristiyanlarıh îsayı te'lih etmelerine işarettir.
Daha sonraki âyet bunu sarih bir surette gösteriyor.
diyenler, hiç şüphesiz, kâfirdirler.
Halbuki Mesih demişti ki: Ey '!srail'oğullan! Tanrım ve Tanrınız Allaha kulluk edin (45).
Kira j Allaha eş* ortak koşarsa, Allah ona Cenneti haram eder, onun karar kılacağı yer, ateştir.
Zalimler için yardımcılar yok.,, 76 j "Allah, üçün üçüncüsüdür (46).„ diyenler, şüphe yok ki, kâfirdirler.
Halbuki bir tek mabuttan başka tapacak yoktur.
Onlar söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acıklı azap dokunacaktır.
77 Acaba onlar daha, Allaha dönerek.tevbe etmiyecek, yarlığanmak dilemiyecekler mi? Hak Tealâ, yariığayıcıdır, esirgeyicidir.
78 Meryem oğlu Mesih, Peygamberden başka birşey değildir.
Ondan evvel nice Peygamberler gelmişti.
Onun validesi, doğru dürüst kadındı.
İkisi-' (bülün insanlar gibi) yemek yerlerdi (47).
Bak! Biz onlara âyetleri nasıl apaçık gösteriyor, sonra bak! Onlar nasıl yüz çeviriyorlar! 79 De ki: Siz Allahı bırakıp da size zararı da, faydası da olrmyan ve bunlara gücü yetmiyenlere mi tapıyorsunuz? Halbuki duyan, bilen, yalnız Aliahtır.
80 De kî: Ey kitap ehli! Dininizde nahak yere haddi aşmayın! Daha evvel yoldan çskıp birçoklarını yoldan ç*- karan ve doğru yoldan sapan kimselerin hava ve hevesine uymayın (48).
BÖLÜM: II — MÜSLÜMANLIK VE HIRİSTİYANLAR 81 israil oğullan içinde kâfir olanlar isyanları ve haddi aşmaları yüzünden Davut ve Meryem oğlu İsâ diliyle lanete uğra- [45] «Isâ dedi...
Allahın olan Rabbe secde küasın, ve yalnız ona ibadet edesin».
Metta İncili (4 :10).
[46] Burada hıristiyanlarm teslis akidesinden bahsolunuyor.
Sayanı dikkat olan bir nokta gerek burada, gerek (4; 172) de teslis akidesinden bahsolunuyorken Hazreti Meryem bahis mevzuu olmasıdır.
Hıristiyanlar, bilhassa Katolikler, Meryeme, Allahın anası sıfatiyle ilâhi sıfatlar verdikleri için, Kur'an Meryemi de, | hep İsâ ile birlikte birer insan olarak gösteriyor.
I [47] Açlık duyarak yemek yemek İsâ ile validesinin, insanların herhangisinden farksız olduklarım gösteriyor.
İsâ, beşerin fevkinde bir şey olsaydı, beşerin ihtiyacından vareste kalırdı.
[46] Hıristiyanlar teslis akidesini kabul etmekle daha evvelki milletlerin 1 yalan yanlış itikatlarına sapmış oluyorlar.
Nitekim asri tetkikat ta bunu gösteriyor ve hıristiyanların bu vadide eski putperestliğe saptıklarını anlatıyor.
dıiar (49) .
8 2 Onlar, kötülük yaphklars zaman birbirlerini kötü lükten alıkoymağa uğraşmazlardı.
Bu ne çirkin bir şeydi! 83 Onlardan birçoğunun kâfirlere dost olduklarını görürsün.
Allahın hışmını üzerlerine getiren azapta daim kalacak olan bunlar, kendilerini ne fena yola atmışlardır.
84 Bunlar Allaha, Peygambere (50 ) ve ona gönderilen kitaba inanmış olsaydılar kâfirleri dost edinmezlerdi.
Fakat onların çoğu fâsıktırlarJ 85 hisarlar içinde, iman edenlere, en şiddetli düşmanlığı gösterenlerin Yahu* [49] Hazreti Musadan sonra İsrail oğullarının cismani ve fuhanî itilâlarını temsil eden iki büyük şahsiyet Hazreti Davut ile Kazreti İsadır, ^unların ikisi de Hazreti Muhammedin kudümünü tephir etmişler, ikisi de, Yahudiler tarafından vuku bulan azgınlıkve taşkınlıkların ilâhi azabı davet ettiğini söylemişler ve Yahudilere hallerini ıslah etmeği ihtar etmişler, fakat sözleri dinlenmemişi?.
Onun için her iki peygamberin devirlerinden sonra Yahudilerin başına büyük felâketler gelmiş bunlar evvelâ Babil hükümdarının hücromuna uğramış, onların eline esir düşmüş, daha sonra da Romalı Titusun hamlesi karşısında yurtları harap VP.
kendileri perişan edilmişlerdi.
[ 50 ] Murat, Hazreti Muhammedin kudümünü müjdeleyen Hazreti Muşadır.
2Î4 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME t© TEFSİR ~ [Cüz: 7 - dilerle müşrikler olduklarım, müminlere dostluk itibariyle en yakın olanların "bi z Nasranîyiz,, diyenler olduklarım görürsün.
Çünkü bunların içinde keşişler ve rahipler vardır, sonra bunlar kibirli değildirler (51).
CÜZ: 7 86 Onlar Peygamber e gönderilen (Kur'an) ı işittikleri' zaman, hakkı tanıdıklarından dolay:, gözleri yaşlarla dolu p taşa r d a derler ki: Tanrımız , iman ettik.
Bizi (Hakka) şehadet edenlerle beraber yaz (52 ) 8 7 Zaten Allaha ve bize gönderilen hakka inanmıyacak ne var? Biz Tanrımızın bizi iyi insanlara katmasını umuyoruz .
8 8 Allah d a onları bu sözlerinden dolayı içinden ırmaklar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı.
Onlar orad a daim kalacaklar d" r, İyi işler işleyenlerin mükâfatı budur.
8 9 İnanmıyara k kâfir olanlar ve âyetlerimizi yalan say ani arsa , alevli ateşin yaranıdırlar.
BÖLÜM î 12 — MÜSLÜMANLARA İHTARLAR 9 0 Ey imarı edenler! Allanın size halâl ettiği iyi ve temiz şeyleri, kendinize haram kılmayın, hadd i aşmayın.
Zira Allah hadd i aşanları sevme z (53) .
91 Allahm size verdiği iyi, temiz ve halâl olanı yeyin.
Kendisine iman ettiğiniz Allaha , karşı gelmekte n sakının.
9 2 (Allahın halâl ettiğini nefsinize haram kılmak gibi) bo ş yere antlardan dolayı Allah sk i muahaz e etme z (54) .
Faka t bağlandığınız yeminlerden dolayı sizi mes'ul Yahudiler Hazreti Musaya hakkile inanmış olsalardı onun tepşiratma da inanır ve Hazreti Muhammedin düşmardarile birleşmezlerdi.
[51] Burada îııristiyanlığın iyi tarafına işaret ediliyor.
[52] Burada iman eden hırisüyanlara şaret olunuyor.
Bunların biri HabeI şistan Necaşisi, yani hükümdarı idi.
Müslümanların ilk hicreti onun memleketine vukubulmuştu.
[53] Rehbaniyetten, dünyayı terkederek halâl olan herşeyi nefsine haram etmekten bahsedilerek bunun doğm olmadığı anlatılıyor.
Bununla beraber' insanın kendini kötü ve çirkin itiyatlara kaptırması da ayni derecede takbih olunmaktadır.
[ 54 ] Bu ayetin insanları yeırdnlerin mes'uliyetinden kurtardığını iddia etmek yanlıştır.
Bilâkis Âyeti Karime helâl olan şeyleri kendine haram etmeğe ait olan yeminlerden bahsediyor.
Bu âyeti daha evvelki âyetle birlikte okumak bunu göstermeğe kifayet eder. ^^^^ ^ (ve bunlardan dolayı sizi) muahaze eder.
{Böyle bir yemini bozarsanız) onun keffareti çoluk çocuğunuza yedirdiğinizin orta cinsinden on yoksula yemek yedirmek, yahut esvap giydirmek, yahut bir köle âzat etmektir.
Bunu bulamıyan, on gün oruç tutsun.
Yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizin keffareti budur.
Yeminlerinizi tutun, koruyun (55).
Allah size âyetlerini böylece beyan eder ki şükredesiniz.
93 Ey iman edenler! içki de, kumar da, dikili taşlara (kurban kesmek) de, fal oklarım kullanmak da şeytanın kârı olan murdar işlerden başka birşey değildir.
Bunlardan kaçının ki felah bulaşınız.
94 Şeytan içki ve kumarla aranıza yalnız düşmanlık salmak, sizi, birbirinize düşürmek, sizi Allahı anmaktan, namazı kılmaktan alıkoymak ister.
O halde artık vazgeçiyorsunuz değil mi? (56).
95 Allaha da Peygamberine de [55] «Yeminlerinizi tutun, koruyun» demekten murat kat'î bir zaruret olmadıkça yemin etmeyin.
Yemin ederseniz yeminlerinizi tutun! demektir.
[56] Bu Âyeti Kerime bütün sarhoşluk veren içkileri, kumarın her türlüsünü sureti kafiyede menediyor Bu Âyeti Kerime nazil olduğu zaman, bir münadi itaat edin.
(Onlara, karşı gelmekten) sakının.
Yüz çevirecek olursanız biliniz ki Peygamberimize ancak apaçık beyanatta» bulunmak düşer.
96 İman edip işlerin iyisini işleyenler, fenalıktan sakınıp inanırlar ve iyi işler işlemekte devam ederler, sonra vazifelerine riayet eder, inanırlar, sonra korunurlar ve başkalarına iyilik ederlerse (haram olunmadan evvel) yediklerinden dolayı (onlara) vebal yoktur.
BÖLÜM : 13 — KÂBENİN MASUNİYETİ 97 Ey iman edenler! Ellerinizle mızraklarınızın yetişebileceği bir avı ( 5 7) yasak etmekle Allah sizi deneyecek de kendisinden için için korkanları ayırdedecek.
Bunda n sonr a herkim haddi aşarsa ona acıklı azap vardır.
9 8 Ey iman edenler! ihramda iken av öldürmeyin.
Sizlerden, herkim kasten av öldürürse ona ceza vardır.
O da öldürdüğüne benze r bir davardır ki onun gibi olduğuna iki âdil kimse hükmeder.
Dava r kurba n olarak Kâbey e götürülür.
Yahut (av öldüren) yoksullara yemek vermek ile keffaret etsin.
Yahut buna denk olacak dereced e oruç tutsun.
T a / ki yaptığının vebalini duysun.
Hak Teal â geçmişi affetmiştir.
Fakat sonradan bu işi yapan, Allahın öcüne uğrar.
Hak Tealâ, azizdir ve intikam alıcıdır.
99 Deniz avı (58 ) ve denizin kenarına attığı, size halâl edilmiştir.
Bundan siz de, seyyahlar da istifade edersiniz, ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı size haram edilmiştir.
Nezdinde toplanacağınız Allaha, karşj gelmekten sakının.
100 Hak Tealâ Kutlu Ev olan Kâbeyi de (59) , Medine sokaklarında dolaşarak içkinin menolunduğunu ilân etmiş, bütün Müslümanlar da derhal içki kaplarını, fıçılarını dökmüşler, kırmışlardı! Dünya tarihinde buna eş olacak bir hâdise gösterilemez.
Asırdide bir itiyad, hiçbir vakit bu kadar süratle, ve .
birdenbire kökünden imha edilememiştir.
Dikili taşlar ve fal okları hakkında üçüncü âyetin notlarına bakınız.
[57] Hac esnasında avlanmayı men'etmek Haremi Şerifin emniyet ve masuniyetine hürmetten dolayıdır.
Sonra Hac mevsiminde Müslümanlar akın akın Haremi Şerif civarında toplandıkları için av tutmak yüzünden hüccactan herhangi birine bir zarar isabet etmesi, yahut kazara ölmesi, yaralanması melhuzdur [58] Denizden murat, deniz, nehir, göl ve saire avıdır.
(Râzî) [59] Kâbeye, Beyti Haram, Mukaddes Ev; Beytüllah, yani Allahın evi de denilir.
Kabe 50x55 kadem hacmindedir.
Fakat onun içinde bulunduğu saha 530x500 kadem genişliğindedir.
(hacc ayı olan) şehri haramı da, boyunları bağlı ve bağsız kurbanları da insanların işleri yerine gelmesi için sebep kılmıştır (60) .
Bu suretle göklerde ve yerde ne varsa hepsine Ailahm vâkıf bnlunduğunu, herşeyi hakkiyle bilir olduğunu anlamış oluyorsunuz.
10î Biliniz ki Allah hem (fenalığı) cezalandırmakta şiddetlidir, hem de yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
102 Peygamberin vazifesi, yalnız tebliğdir.
Allah sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir.
103 De ki- Murdarla temiz bir olamaz.
Murdarın çokluğu tuhafına gitse de.
Öyle ise ey tam akıllılar! Allaha, karşı gelmekten korunun ki felah bulaşınız.
[60] Ayeti Kerime, Kâbenin her zaman hürmet göreceğini, her zaman akın akın hacıların oraya gideceğini ve Hac farizasını ifa ederek kurbanlar kesileceğini tepşir ediyor ve bu müjdeyi .Göklerde ve yerde ne varsa, hepsine Allahın vakıf ve onun herşeyi hakkiyle bilir olduğunu anlamış oluyorsunuz» sözleriyle ikmal ederek müjdenin bütün müstakbel devirlerde mütemadiyen tahakkuk etmesinin, Hm-1 İlâhiyi ispat eden bir alâmet olacağım gösteriyor.
Âyeti Kerimenin, Müslümanların Mekkeyi fethetmelerinden mukaddem ve Kâbenin Arabistan haricinde
BÖLÜM : 14 — MÜSLÜMANLARA TALİMAT 104 E}' iman edenler! Öyl e şeylerden sual etmeyin ki size açıklanırsa fenanıza' gider (61 ) .
Kur'amn nazil olduğu zaman onları soracak olursanız size belli olur.
Allah bunlardan sizi affetmiş .
(sizi mükellef tutmamıştır).
Ha k Teal a gafurdur, halimdir.
105 Sizden evvelki insanlar d a bun a benze r sualler sormuşlardı d a s6nr a bu yüzden kâfir olmuşlardı.
Î0 6 Ha k Teal â Bahire (kimsenin sütünü sağmadığı dişi devedir, kulakları yarılır ve putların hizmetinde saydırdı), Sâibe (putlar için salıverilen deve), Vasile (erkek dişi ikizler doğuran, erkeği yetiştikten sonra putlara kurban edilen dişi keçi), Ha m (sırtına binilmiycn deve) diye hayvanlar yaratmamıştır.
Faka t kâfir olanlar, (bu itikatlarını) Allaha atfederek yalan söylerler (62).
Onların pek çoğunun akıllar; ermez .
107 Onlar a Allahın gönderdiği (Kur ana), Peygamberin getirdiği (Sünnete) gelin, denildiği zaman, babalarımızı ne üzre bulduysak bize elverir, derler.
Ya onların babaları birşey biîmiyen ve yol buimıyan kimselerse?..
108 Ey iman edenler! Siz doğr u yolda iseniz yoldan sapa n kimse size bir zara r veremez.
Hepiniz d e Allaha döneceksiniz.
O , size bütün yaptıklarınızı apâşikâ r bildirecek.
109 Ey iman edenler! Size ölüm yaklaştığı zaman, vasiyyet vaktinde , içinizden doğru , namuslu iki müslümanı, bulunmazs a sizden gayri olan iki zatı şahit tutun (63).
Şaye t seferde olup d a ölüm musibeti başınızda dolaşırsa, iki şahitten şüphelendiğiniz takdirde , onları namazda n sonr a tutun ve onlar "yeminimizi (akrabamız da olsa dünyanın) hiçbir şeyine değişmeyiz.
Allah yolunda ifa ettiğimiz şehadeti gizlemeyiz, yoks a hemen hiç bir kimse tarafından tanınmadan evvel nazil olduğunu nazarı dikkate alırsak İlm-î İlâhinin bütün asırlara ve devirlere nasıl hâkim olduğunu anlayabiliriz.
[Sİ] İslâmiyet dünyayı terkederek nefsine halâl olunan herşeyi haram etmeyi ve buna benzer şiddetli riyazetleri menettiği gibi bir takıın teferruata ait sualler iradiyle şu veya bu işe mecburî bir mahiyet verecek teşebbüsleri de hoş görmez.
Çünkü İslâmiyet birçok hususları fertlerin iradesine, yahut zaman ile mekânın şeraitine bırakır.
[62] Putperestler bir takım hayvanları putlar için sahverirlerdi.
Müslümanlık putperestliği kökünden söküp attığı için bütün bu âdetleri ortadan kaldırmıştır.
[63] Bu Âyeti Kerime dolayısiyle şu hâdise naklolunuyor: İki hıristiyan kar- günahkârlardan oluruz,,, diye Allaha yemin etsinler.
110 Şayet sonradan bunların bir günah ile suçlu oldukları anlaşılırsa, onların yerine, aleyhlerinde iddiada bulunan vereseden iki şahit getirilir.
Bunlar da "bizim şehadetimiz ötekilerin şehadetinden daha doğrudur.
Biz haddi aşmadık, aşmış isek, herhalde zalimlerden olalım!,, diye Allah namına yemin etsinler.
111 Şehadetleri sui- istimal etmemek, yeminlerinden sonra, yeminlerin reddolunmadeş olan Tamimi Dari ile Adi, Suriyede bulunuyorlardı.
Müslüman olan Büdeyl sefer esnasında ölmek üzere olduğunu hissederek malım bunlara teslim etmiş ve bunu Medinedeki akrabasına teslim etmelerini dilemişti.
İki hıristiyan kardeş, malı sahiplerine teslim etmeden evvel gümüşten bir kabı çalmışlar ve eşyanın gerisini merhumun akrabasına vermişlerdi.
Büdeylin akrabası, daha sonra kendilerine verilen malların tamamını gösteren vesikalar bulmuşlar ve tki kardeşin gümüş kabı çaldıklarını, malı tamamiyle teslim ettiklerine dair verdikleri sözün yalan olduğunu anlamışlardı.
Hâdise, Resuli Ekremin son devirlerinde nazil olan bu sûrenin vahy olunmasına değin Müslümanlarla Hıristiyanların, muhtelif dinlere sâiik olmakla beraber dost geçindiklerini, gayrı müslimler tarafından ifa olunan şehadetlerin, Kur'anı Kerimin emrine tebean kabul olunduğunu apaçık gösteriyor.
sından korkmama k için şahitlere böylece yemin ettirmek evlâdır.
Allah a karşı vazifelerinize riayet edin.
Allahın hükmünü dinleyin.
Zira Ha k Teal â fâsık olanları doğr u yola götürmez .
BÖLÜM :İ5 — HIRİSTİYANLARIN DÜNYAYA İPTİLÂLARI 112 Ha k Tealâ , Peygamberleri topladığı gün onlara: Ne cev a p aldınız? diyecek; onlar: (Senin bilgin yanında) bizim hiç bilgimiz yoktur.
Görünmiyen şeyleri anca k sen bilirsin (i\ f t), diyecekler.
113 Ha k Tealâ : Ey Meryem oğlu İsâ! diyecek, sana ve senin validene olan nimetimi hatırla! Hani, Ben seni RuhulKudüsle teyit etmiştim.
Se n beşikteyken de , yetişkinken de insanlarla konuşurdun.
Hani Ben sana kitabı, kikmeti, Tevra t ve incili öğretmiştim.
Hani sen Benim iznimle çamurda n kuş şeklinde birşey yapmış, ona üfürmüş, o d a Benim iznimle kuş oluvermişti.
Han i sen benim iznimle anada n doğma körün gözünü açmış, abraşı d a iyileştirmiştin.
Hani sen ölüleri Benim iznimle diriltmiştin.
Hani Ben seni İsrail oğullarına açık deliller getirdiğin zama n onlardan kurtarmıştım d a onlardan kâfir olanlar: "Bu apaçık büyücülükten başk a birşey değildir,, demişlerdi.
114 Hani Ben Havarilere "Ban a ve benim Peygamberime iman edin,, diye vahyetmiştim, onlar d a iman ettik, müslüman olduğumuz a şahit ol!„ demişlerdi.
115 Han i Havariler, "Ey Meryem oğlu İsâ! Tanrın bize gökyüzünden bir maide indirebilir mi? demişlerdi d e İsâ onlar a iman ediyorsanız ve Allaha, karşı gelmekten sakınıyorsanız demişti.
116 Onla r "biz o maideden yemek, gönlümüz e rahatlık vermek, senin bize gerçek söylediğini bilmek ve onu gözle gördüğümüz e şehade t etme k dileriz.,, demişlerdi.
117 Meryem oğlu İsâ da : Allahım, yüce Tanrımız ! Bize gökten bir maide indir, bu maidenin inmesi, bizim evvel gelenlerimiz ve sonrada n geleceklerimiz için bir bayram ve (Senin kudretine) delil olsun.
,"64] Yani Hak Tealâ peygamberlere soracak: Kendilerine gönderildiğiniz insanlar risaletinizi kabul ederek ona sadık kaldılar mı? Peygamberler de cevap verecekler ve risaletlerinin nasıl karşılandığını, kabul olunup olunmadığını, kabul edenlerin ne derece kabul, reddedenlerin ne derce reddettiklerini, kabul edenlerin peygamberler öldükten sonra ona ne derece sadık kaldıklarını ancak Allahın bildiğini söyliyeceklerdir.
V t'Z?c{.\' >'f\ ^ ı v :< • e Râzıkknn en hayırlısı olan Sen, bize rızkımızı ver! demişti.
118 Hak Tealâ da "onu size indireceğim! Artık onda n sonra sizden herkim kâfir olursa Ben ona âlemde kimseye tattırmıyacağım işkence ile azap edeceğim! demişti (65).
[85] Mâide, Arapçada, Made aslından gelir ki iki manası vardır.
Birincisi hareket etti; çalkandı, ikincisi bir atiyye verdi, manâsındadır.
Onun için İmam Ragıb, Made fiilini yemek verdi manasına kabul eder ve semadan inmesi istenilen Mâidenin ya yemek sofrası, yahut kalbin gıdası olan marifet olduğunu söyler.
Mâide, üzerinde yemek bulunan sofradır.
Sofranın üzerinde yemek yoksa ona Mâide denilmez (Farisi).
Mâideden bahseden bu âyetlerin, Hazreti îsâ tarafından tilmizlerine öğretilen duadaki gündelik ekmeğin ihsanına dair olan kısma işaret ettiği anlaşılıyor.
Hıristiyanlar, her gün okudukları bu duada AUahm her günkü ekmeklerini vermesini niyaz ederler.
Hazreti İsanın duaya bu niyazı katmasının sebebi Havarilerin dünyevî temayülleridir.
Yeryüzünün yetiştirdiği gıdaların, hıristiyanlara bol bol verildiğine şüphe yoktur.
Fakat onlar bu yüzden de semavî ve ruhanî gıdalardan mahrum kaldılar.
Müslümanlar, Fatihada, gösterdiğimiz gibi, Allahtan gündelik ekmekleri için niyaz etmezler, doğru yolda yürümek için Allaha yalvarırlar.
Hazreti İsâ tarafından, gökten inmesi için yalvarılan Mcidenin, evvelden gelenler ve soma gelecekler için bir bayram, yani sevinç vesilesi olmasını dilemesi,
BÖLÜM: 16 — HıRISTIYANLARıN BATıL ITIKATLARı 119 Hani Allah, buyurmuştu ki: "Ey Meryem oğlu isâ! Sen mi insanlara, Allahı bırakarak, beni ve anamı (66 ) iki mabut edinin, dedin.,, (îsâ, Haşa)\ dedi: Seni tenzih ederim.
Hak olmayan bir sözü söylemek bana yaraşmaz.
Söyledimse malûmundur elbet, içimde olanı Sen bilirsin.
Ben ise, Senin bildirmediğin hiçbir şeyi bilmem.
Bilinmeyen herşeyi bilen ancak Sensin.
120 Onlara yalnız bana emrettiğini söyledim.
Tanrım ve Tanrınız olan Allaha tapın, dedim.
Onlar arasında yaşadıkça hallerine şahit idim.
Vaktaki benim ruhumu alarak onlardan ayırdın (67) onların murakıbı Sen oldun.
Sen herşeye tamamiyle şahitsin.
121 Onlara azap edersen, Senin kullarındır.
Onları yarîığarsan, aziz Sensin, hakim Sensin.
122 Hak Tealâ buyurdu ki: Bugün o gündür ki doğruların doğruluğu onlara faide verir.
Onlara içinde ırmaklar akan Cennetler vardır.
Orada daim kalırlar.
onun, üzerinde türlü türlü yemekler bulunan bir sofra için dua etmediğini gösteriyor.
Mâidenin semadan gönderilmesinden murat, tarafı ilâhiden gönderilmesidir Herşey ancak Allah tarafından ihsan olunabilir.
[66] Hazreti Meryemin hıristiyanlar tarafından ilâh olarak telâkki edildiğinden bahseden bu Âyeti Kerime hıristiyan münakkitîerin hoşuna gitmez ve bunlar Kur'amn teslis akidesini yanlış anlattığını, Kur'amn bu suretle yanıldığını iddia ederler.
Bu iddianın aslı, astarı yoktur.
Kur'an-ı Kerim, burada Hazreti Meryemin, hıristiyanlar tarafından ilâhileştirildiğini söylemekle beraber teslis akidesini anlatırken Meryemden bahsetmez.
Hıristiyanların Hazreti Meryemi te'lih ettiklerinde hiç şüphe yoktur.
Roma Katolik kilisesinin akaidi arasında şu akideye tesadüf olunur: «Meryem, Allahın validesidir.
İkinci Havvadır.
Onun sayesinde bereket ve hayat kazandık.
Şefkatin anası odur.
Ve kendisi bilhassa bizim hâmiyemizdir.
Onun heykeli son derece faydalıdır.» (Ansikloyedya Britanika, 11 inci tabı, 17 inci cilt, sahife 812).
Trakyada, İskitya ve Arabistanda Meryemi ilahe sayarak tapan kadınlar vardı.
431 senesinde toplanan Efesüs meciisindenberi Meryemi kucağında bir çocukla teşhir etmek, dindarlığın en kuvvetli ifadesi sayılırdı.
İmparator Justinian, kanunlarından birinde Meryemin İmparatorluk hâmiyesi olduğunu takrir etmiş ve Ayasofyadaki büyük mezbahı onun namına izafe etmişti.
Narses harp meydanlarında hep Meryemden gelecek ilhamları beklerdi.
İmparator Heracleus, sancağına Meryemin resmini koydurmuştu.
Şamlı Yuhanna Meryemden bahsederken, onun hükümdar kadın olduğunu ve oğlu değerinde bütün hilkatin ona tâbi olduğunu söyler.
Peter Donian, Meryemin hilkatte en yüksek varlık olduğunu söyledikten sonra onun ilâhileştiğini ve yerde, gökte ne kadar kuvvetler varsa hep onun eline geçtiğini, bununla beraber insan ırkını gene unutmadığını anlatır.
Elhasıl hıristiyanlık âleminin Meryemi bir ilahe yapağında şüphe yoktur.
[67] Âyeti Kerime Hazreti îsânm tabiî bir surette vefat ettiğine kat'î bir delildir.
>ure: 6 ] En'am Sûresi 2 2 3 v I ' T İ Allah onlardan hoşnut olmuştur.
Onlar da Allahtan hoşnut olmuşlardır.
En büyük zafer de budur.
123 Göklerl e yerin, onlardaki herşeyin mülkü Allahındır.
Allah da herşeye hakkiyle kadirdir.
SÛRE: 6 EN'AM SURESİ (Mekkede nazil olmuştur.
20 kısımdır.
165 jj.yet.tir.) Konusu : En'am, davar demektir, sûreye bu ismin verilmesine sebep, davarların.
Araplar arasında münteşir türlü türlü hurafelerle alâkalı olmaları, tevhit akidesini bütün safveiiyle te'sis için bu hurafeleri ortadan kaldırmak lâzım geldiğidir.
İslâmiyetin hedefi tevhit akidesini yalnız anlatmak değil, ayni zamanda yaşatmak ve bu suretle putperestliğin bütün izlerini imha etmekti.
Bundan evvelki Mâide sûresinin sonlarında Hıristiyanların İsayı le'lih etmey Ieri akidesi bahis mevzuu edilmişti.
En'am sûresi' tevhit akidesi ile mufassal bir surette meşgul olarak bu akidenin yalnız putperestliğe karşı değil, belki şirkir her çeşidine galip geleceğini göstermektedir.
Gerçi bundan evvelki sûrelerde de, ^tevhit akidesi bahis mevzuu ediliyorsa da onun en mufassal bir surette anlatıldığı sûre, budur.
Daha evvel İslâmî ahkâma ehemmiyet verilmişti.
En'am sûresinin birinci kısmı tevhit akidesinin mutlaka galip geleceğini beyan etmekle başlar ve ikinci kısmı ilâhî rahmetin büyüklüğüne işaret eder.
Tevhit akidesi.
Zatı Kibriyanın rahmeti akidesinden ayrılmaz.
Sûrenin üçüncü kısmı putperestlerin putperestlikleri aleyhindeki sözlerini irat eder vs dördüncü kısım ile bejinci kısım tevhit akidesinin reddi ile onun reddinden hasıl olacak neticeleri gösterir.
Sûrenin altıncı kısmı müminlerin mükâfatını anlattıktan sonra yedinci vs sekizinci kısımlar Allahın hesabından bahseder ve bu hesaptan kaçmağa, kurtulmağa imkân bulunmadığını izah eder.
Sûrenin dokuzuncu kısmı Hazreti İbrahimin, tevhit akidesini nasıl müdafaa ettiğini, Ailahtan gayrısma tapmanın boşluğunu nasıl ispat ettiğini anlatır, onuncu kısmı tevhit akidesini tebliğ eden on yedi peygamberi zikreder.
Sûrenin on birinci kısmı Kur'amn hak olduğunu anlatarak bu kitabın bütün insanlığa tevhit akidesini tebliğ ettiğini izah eder.
On ikinci kısım onun bu vazifeyi ifade mutlaka muvaffak olacağını söyler ve on üçüncü kısım bu muveffakıyelin tedrici olacağını anlatır.
Cn dördüncü kısım müşriklerin İslâmiyeie muhalefetlerini anlattıktan sonra on beşinci kısım onların hazırladıkları plânlardan bahseder ve on altıncı kısım bütün bu tertibatın boşa gideceğini haber verir.
On yedinci vs on sekizinci kısımlar Arapların bazı hayvanlara ait elleri kullanmamak için kendilerine tahmil ettikleri esassız ve hurafaiperestane tahdidattan bahsederek onların putpereslane iaamüllerinden niçin vazgeçmediklerine dair ileri sürdükleri vahi delilleri cerheder.
On dukuzuncu kısım, hayatı idare eden esasları öğretir ve sureye nihayet veren yirminci kısım müminlerin karşısındaki büyük hedefe, yani tevhit akidesinin, insanî hayata esas yapılmalarına işaret eder.
Bütün sûrenin bir arada nazil olduğu anlaşılıyor.
Mekke devrine aiı olan bu sure.
ihtimal ki, Huseli Ekremin Mskkede geçirdiği son senede nazil olmuştur.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — TEVHİDİN ZAFERİ B i smiTxahf rrahmani'rrahîm 1 Bütün hamd O Allah değer ki gökleri ve yeri yarattı.
Karanlıkları ve aydınlığı (l) yaptı sonra da (hakkı inkâr eden) kâfirler, (taptıklarım) Rablarına denk tutuyorlar.
2 O bir (Tanrıdır ki) sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir ecel yetirdi Adı konmuş bir ecel de Onun nezdindedir (2).
Sizse hâlâ çekişerek [I] Kur'an, Cenabı Hakkın nuru da, zulmeti de yarattığını söylemekle Mecusiieıe cevap veriyor.
Mecusilerin itikadına göre nur ile zulmet ezelî iki prensiptir.
İslâmiyet, en halis tevhid dini olduğundan kâinattaki bütün hâdiselerin bir tek mercii bulunduğunu, onun da herşeyi var eden Allah olduğunu söyler.
Tevhid dini olan müslümanlık, Allahın mahzı hayır olduğunu, bütün hilkatin bu mihver üzerinde döndüğünü söyler.
Mecusilerin isnaî olan (ikiliğe) dayanan dini ise şerrin daha çok ve daha galip olduğuna kanidir.
[2] Birinci ecel, yani devir, hayat devri, ikinci devir âhiret devridir.
şüphe ediyorsunuz.
3 Halbuki göklerdeki Allah da O, yerlerdeki Allah da O.
Gizlinizi, aşikârınızı da, bütün işlediklerinizi de bilir.
4 (Bununla beraber) onlara Tanrı ayetlerinden bir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.
5 Onlara hak geldiği zaman yalan saydılar, (alay ettiler), onun için onlar alay ettikleri şeyin haberlerini alacaklar.
6 Onlar kendilerinden evvel nice nesli helak ettiğimizi görmediler mi? Size vermediğimiz kuvvet ve şevketi onlara vererek yer yüzünde yerleştirmiş, onların üzerine bol bol yağmur yağdırmış, onların yurdunda nehirler akıtmış, sonra onları günahları yüzünden helak etmiş, onlardan sonra başka bir nesil vücuda getirmiştik.
7 Şayet Biz sana (gökyüzünden) kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da bu kitabı elleriyle tutsaydılar bile kâfir olanlar gene "bu mutlak büyücülükten başka birşey değildir!,, derlerdi.
8 Onlar derler ki " (Mahammede) bir melek indirilmeliydi de (görmeliydik) „.
Eğer melek indirseydik iş olup biter, onlara da, (göz açıp yummak kadar bile) mühlet verilmezdi (;{).
9 Peygamberi meleklerden göndereydik, onu da elbette bir erkek suretinde yapar, (onlar onu da insan olarak göreceklerinden) düştükleri şüpheden kurtulamazlardı (4).
10 Senden evvel de nice Peygamberlerle alay edildi, onlarla alay edenler alaylarının vebaline uğramışlardı (5).
BÖLÜM : 2 — İLÂHİ RAHMETİN BÜYÜKLÜĞÜ 11 De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da Peygamberlere yalancı diyenlerin encamını görün.
12 De ki: Yerlerde ve göklerde ne varsa kimindir? De ki: Allahındır.
Allah, kendi nefsine rahmeti yazdı (6).
Sizi, hiç şüphe götürmez kıyamet gününde mutlak toplıyacaktır.
Nefislerine yazık edenler Ona iman etmezler.
[3] Kur'anda «Melek» in gelmesi veya inmesinden murat.
Hakka karşı gelenlerin azaba uğramalarıdır.
[4] İnsanları irşat için bir melek gönderilmiş olsaydı, bu melek te insanlara insan kılığında görünmek icabederdi.
Çünkü insan gözü meleği göremez ve insanlara, ancak bir insan örnek olabilir.
[5] Hazreti Peygamber ile müminlerin muzaffer olacaklarına, tevhit akidesinin putperestliğe galip geleceğine dair vukubuian ilâhî müjdelerle alay eden düşmanlar, İslâm zaferi karşısında alaylarının vebaline uğramışlardı.
[6] Hak Tealânın, rahmeti kendine yazması, onun bizzat rjahmet olduğunu 13 Gece ile gündüz içinde barınan herne varsa, herne yaşarsa hepsi Onundur.
İşiten,, bilen Odur.
14 De ki: Ben, gökleri ve yeri yaratan Allahtan gayrisini nasıl yâr edinebilirim ki kimseye ihtiyacı olmıyan ve her muhtacın rızkını veren Odur.
De ki: .Bana Allaha teslim olanların (müslüman olanların) birincisi olmak emredildi.
Allaha sakın şerik koşanlardan olma! (denildi.) 15 De ki: Tanrıma, karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım! 16 O gün, herkimin üzerinden azap atılırsa, Allahın rahmetine kavuşmuş olur.ki en büyük kurtuluş budur.
17 Allah seni bir sıkıntıya (bir derde) uğratırsa, onu Ondan başka kaldıracak yoktur.
Onun sana havrı dokunursa O zaten herşeye hakkiyle kadirdir.
18 Kullarının üstünde yegâne mutasarrıf Odur.
Bütün tedbirlerinde hikmet vardır, kullan tarafından her yapılana agâhtır.
19 De ki: Hangi şey şehadetce en büyüktür? (Cevap vererek) de ki: Allah sizinle benim aramda şahittir.
Bu Kur'an, sizi ve herkime erişirse onu (iğri yolun encamından) korkutmak için bana vahyolundu (7).
Siz hakikaten Allah ile beraber başka tapacaklar bulunduğuna mı şehadet ediyorsunuz? De ki: Ben buna şehadet etmem.
De ki: O ancak bir mabuttur.
Sizin Allaha şerik koştuklarınızla benim bir ilişiğim yok.
(Onların hepsinden teberri ederim.) 20 Onlar ki kendilerine kitap vermiştik, (Peygamberi), evlâtlarını tanıdıkları gibi tanırlar, kendilerini ziyana sokanlarsa, iman etmezler
BÖLÜM : 3 — MÜŞRİKLERİN ŞEHADETİ 21 Allaha karşı yalan uydurandan, yahut Allahın âyetlerini yalan sayanlardan daha zalim bir kimse var mıdır? Şüphe yok ki zalimler felah bulmazlar.
22 Bir gün onların hepsini derleyip toplıyacak, sonra müşrik olanlara: Hani sizin ileri sürdüğünüz ifade eder.
Maddî âlemde Onun rahmetini herşeyde görmek mümkündür.
İnsana yarıyacak herşeyi yaratan Odur.
Bunu yapan Zatı Kibriya, insanın ruhanî ihtiyaçlarını da tatmin için ona yol gösterecek İlâhî vahy göndermez mi? [7] Âyeti Kerimenin apaçık gösterdiği bir nokta Hazreti Muhammed (Aleyhisselâtu Vesselam) m kendisini doğrudan doğruya dinliyenlere, yani yalnız Araplara gönderilmiş bir Peygamber olmadığıdır.
Bil|kis, Hazreti Muhammed, Kur'amn erişeceği her millete, yani bütün insanlığa gönderilmiştir.
şerikleriniz? diyeceğiz.
23 O zaman onların mazeretleri şu sözü söylemekten ibaret olacak: "Tanrımız olan Allah hakkı için, biz müşrik değildik!,, 24 Bak! Kendilerine karşı nasıl yjalan söylediler.
Uydurdukları da nasıl ortadan kalktı.
25 Onların içlerinde seni dinleyenler de vardır.
Dinlediklerini anlamamak, için kalplerine perdeler gereriz (8).
Kulaklarına ağırlık veririzL Bunlar her âyeti görseler gene inanmazlar.
O kadar ki bunlar sana geldikleri zaman,, çene çalarak seninle çekişirler, kâfir kılanlar: Bu, eskilerin masallarından başka birşey değil! derler.
26 Onlar, (herkesi) Kur'anı dinlemeğe yanaştırmazlar, kendileri de ondan uzaklaşırlar.
Onlar yalnız kendilerini, kendi öz canlarını helake uğratıyorlar da farkında değiller.
Onları ateş başında*.
durdukları [8] Bunlar, herhangi âyeti görseler, imana gelmezler, çünkü kalpleri perdelidir.
Bunlar Peygamberi ziyaret ediyorlardı.
Fakat maksatları onu dinlemek, onun dediklerini düşünmek değil, onunla mücadele etmekti; Perdeler bu yüzden onların kalplerine gerildi.
zaman görebilsen! O zaman "ne olur, geri döndürülsek de Tanrımızın âyetlerini yalan saymasak ve müminlerden olsak!,, derler.
27 Hayır, onların evvelce gizledikleri artık meydana çıktı.
Onlar, geri döndürülseler de, eski hallerine dönerler, onlar, şüphe yok ki, yalancıdırlar (9).
29 Onlar derler ki: "Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek değiliz! 30 Onları, Taun karşısında durdukları zaman görebilsen! Hak Tealâ buyurur: "Nasıl! Bu hal hak değil mi imiş?,, Onlar da: "Tanrımız, hakkı için, evet!,, Hak Tealâ da: "öyle ise kâfirliğinizden dolayı azabı tadın „ der.
BÖLÜM : 4 — HAKİKATİ REDDEDENLER 31 Allaha kavuşmayı yalan sayanlar, hiç şüphe yok ki, zi- [9] Bunların irtikâp ettikleri fenalıkların neticeleri, bu hayatta gözlerinden yana uğradılar.
Nihayet beklenen vakit ansızın geldiği zaman bunlar günahlannın yükünü taşıyarak "dünyadaki taksiratımızdan, vaktimizi boş yere israfımızdan dolayı ne yazık bize!,, derler, Onların taşıdıkları yükler, ne fena şeydir! 32 Dünya hayatı, ancak eğlenceden, oyundan ibarettir (10 ).
Âhiret yurdu, kendisini sakınanlar için daha hayırlıdır.
Hâlâ akıllanmıyacak mısınız? 33 Biliyoruz ki onların söyledikleri lâflar seni sıkıyor, üzüyor, (üzülme!) çünkü onlar (hakikatte) sana yalancı demiyorlar, belki (bu) zalimler, Allahın âyetlerini, bile bile inkâr ediyorlar (11) 34 Senden evvel nice Peygamberler yalancı sayıldılar da onlar kendilerine yardım erişinciye kadar yalancı sayılmağa ve her türlü eziyete uğramağa katlandılar.
Allahın sözlerini, (katlananlara yardım vadini), değiştirebilecek bir kuvvet yoktur.
Peygamberlerin görüp geçirdikleri 'de sana bildirilmiştir.
35 Onların yüz çevirmeleri sana pek ağır geliyorsa, bir kuyu kaparak yere in, yahut bir merdiven kurarak semaya çık ta (onların hepsini yola getirecek) bir âyet getirmeğe gücün yeterse (durma yap!) (12) Allah dileseydi, hepsini hidayet üzere ^ toplardı, öyl e ise sakın cahillerden olma! 36 Senin davetini kabul edenler, onu dinliyenlerdir.
ölülere gelince, onları da Allah diriltir (13).
Sonra hepsi Onun huzuruna çıkarılırlar.
37 Onlar derler ki: Ona Tanrısı ta¬ t gizli idi.
Fakat bütün bunlar âhirette meydana çıkar.
Tekrar funyaya gelecek olurlarsa, işlediklerinin neticesi tekrar gözlerinden gizleneceği için eski hallerine dönerler.
[10] Allaha mülâki olmak hedefi gözetilmedikten sonra hayatın eğlence ve oyundan farkı kalmıyacağı anlatılıyor.
Nitekim evvelki âyetlerde Allaha mülâki olmayı yalan sayanlardan bahsolunuyordu.
[11] Hazreti Mühammed (Aleyhisselâtu Vesselam) bütün' milleti içinde • Emin» unvaniyle tanınmış, doğruluğu, dürüstlüğü ona bu unvanı kazandırmıştı.
Fakat kendisine ilâhî vahy geldikten soma ona «Yalancı!» diyenler oldu.
Ona yalancı diyenler, onun kendisini tekzip etmiyor, belki İlâhî vahyi tekzip ediyorlardı.
112] Âyet getirmekten murat: Herkesi imana getirecek, hidayete ulaştıracak âyeti getirmektir.
Halbuki artık münkirler hükmü giymişlerdi.
[13] Ruhanî ölüme uğradıkları için Peygamberin öğütlerine, ihtarlarına kulak asmıyan insanlar bile Allahın kudreti İle dirileceklerdir.
Peygamberlerin hitap ettikleri insanlar iki kısma 'ayrılabilirler.
Birinciler onları dinliyenler, ve Peygamberler tarafından vukubulan daveti kabul ederek iman edenlerdir..
İkinciler, ruhanî ölüme uğradıklarından bütün ihtarlara kulak asmıyanlardır.
Fakat bunlar bile, ruhanî ölümden kurtulacaklar ve Peygambere İnanacaklardır, Bu hâdisenin; burada, bu dünyada vükubulduğunU Nassı Kerim de gösteriyor.
Çünkü «Sonra hep ona döneceklerdir» nazmile ölümden sonraki hayata işaret olunuyor.
rafından bir âyet gönderilse! De ki, Allah bir âyet, göndermeğe kadirdir.
Fakat onların çoğu bilmezler (l 4).
38 Yeryüzünde debelenen bir hayvan, kanatlariyle uçan bir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasın.
Kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik (eksik bırakmadık).
Sonra onlar Tanrıları nezdinde toplanırlar (\ {>).
Onlar ki âyetlerimizi yalan sayarlar, sağır ve dilsizdirler.
Karanlıklar içindedirler, Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini dosdoğru yolda tutar.
40 De ki: "Sözün doğrusunu [14] Burada bahis mevzuu olan âyet 35 inci âyette bahis mevzuu olunanın aynidir.
Hak Tealâ bunlar tarafından istenilen âyeti göndermiştir.
Çünkü Mekkenin fethini müteakip, herkes, akın akın islâmiyete girmiş, ve Resuli Ekreme biat etmiştir.
„ [15] Diğer mahlûkatın rızkı da, insanların rızkı gibi Allah tarafından ihsan edilir.
Diğer mahlûkatın hepsi de tabiat kanunlarına itaat ederler.
İnsan da onlar gibi bu kanunlara itaat etmelidir.
Fakat insan bununla kalmaz ve daha yüksek bir hedefe varmak diler.
Peygamberler onun bu yüksek iştiyakını temin için gönderilirler.
Bundan başka Âyeti Kerime insanlara iki çeşit imişler gibi işaret ediyor.
söyliyenlerden iseniz bana anlatınız, size Allahın ^zabı erişecek, 'yahut helak olacağınız saat gelecek olursa, Allahtan başkasına mı yalvarırsınız?!,, 41 Hayır! Yalnız Allaha yalvarır, O da dilerse üzerinizden kalkması için yalvardığınız şeyi defeder, siz de Allaha kattığınız eş ve ortakları unutursunuz (l 6).
BÖLÜM : 5 — İNKÂRIN NETİCELERİ 42 Senden evvel nice milletlere Peygamberler gönderdik.
Bu milletleri darlığa, sıkıntıya uğrattık ki yalvarıp yâkarsınlar! 43 Onlara azabımız eriştiği zaman yalvanp yakarmak, ağlayıp sızlamaklardı.
Fakat onların yürekleri kaskatı olmuş, şeytan da onlara yaptıklarını hoş göstermişti.
44 Vaktaki onlar, kendilerine hatırlatılan herşeyi unuttular, Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık (l 7), onlar da kendilerine verilen herşeyle ferahlanarak sevindikleri zaman onları ansızın yakaladık, onlar da bir anda nevmit oldular.
45 Ve böylece, bütün âlemlerin Tanrısı Allaha hamdolsun, zalim olan kavmin kökü kırılmıştı (18).
46 De ki "Allah, kulağınızı sağır ve gözlerinizi kör eder, kalplerinize mühür vurursa, size bunları yerine getirecek başka bir ilâh var mıdır dersiniz? İşte gör, Biz onlara delillerimizi nasıl evirip çevirip gösteriyoruz da onlar gene haktan yüz çeviriyorlar?..
47 De ki: Allahın azabı ansızın, veva aşikâr olarak gelse, zalim olan kavımdan başkası helak olur mu dersiniz? 48 Biz Peygamberleri ancak müjdeleyici ve korkutucu olarak göndeririz, kim iman edip doğru hareket ederse onlar için hem korku yoktur, hem de onlar mahzun olmazlar.
49 Âyetlerimizi yalan sayanlarsa, taşkınlıklarından dolayı azaba uğrarlar.
50 De ki: Ben size Allahın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum; görünmiyeni de Bunların bir çeşidi hayvan gibidir, yere bağlıdırlar, yükselemezler, bir çeşidi de kuşlar gibi ruhanî ufuklarda uçarlar.
[16] Felâket zamanlarında müşrikler de Allaha yalvarırlar.
Çünkü Allaha , itikat etmeky insanın fıtratına kök salmıştır.
[17] Herşeyin kapılarını açmak, hayatın bütün zevk ve refah kapılarını açmak demektir.
[18] Zalimlerin kökünü kırmaktan murat, onların bilhassa elebaşılarım mahvetmektir.
Râzî, bundan bahsederken murat, zalimlerin işine bakanların en sonuncusunun da mahvolduğudur, der.
bilirim, elemiyorum; bir feriştehim de demiyorum, ben ancak bana vahyolunana uyuyorum (l 9).
De ki hiç kör olanla, gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?
BÖLÜM : 6 — MÜMİNLERİN MÜKÂFATI 51 Tanrıları nezdinde toplanıp kendilerinden hesap sorulmasından endişe edenlere Kur'anla nasihat et.
Onlara, Tanrılarından başka yârları veya şefaatçileri bulunmadığını söyle ki {fenalıktan) sakınsınlar.
52 Tanrılarının rızası yolunda sabah akşam Ona yalvaranları, Onu ananları, (başkalarının hatırı için) huzu- [19] Hiçbir peygamber, insanlara bundan daha açık, daha sade ve daha mütevazıane söz söylememiştir.
Hazreti Muhammed (Aleyhissalâtü vesselam) ın bu Şekilde hitap ettiği ilk insanlar, asırdide putperest idiler.
Hurafatın her türlüsüne inanan insanlardı.
Hazreti Peygamber isteseydi kendisine fevkattabia kuvvetler atfeder, bu hurafatperest insanlar da ona inanırlardı.
Fakat Hazreti Muhammed, herşeyden fazla putperestliğin her şeklinden tamamiyle azade olan bir insandı.
Onun bütün söyledikleri, şahsî endişelerden tamamiyle münezzeh, tertemiz bir kalbin ilhamları idi.
Hazreti Muhammed, burada apaçık görüldüğü veçh ile kendisinin bir insan^ olduğunu, hazineleri bulunmadığını, gaybın sırlarına vâkıf olmayı iddia etmediğini anlatıyor, melek olmadığını söylüyor, elhasıl fani bir insandan başka olmadığını izah ediyor ve yaptığı her iyiliğin, ati hakkındaki bütün sözlerinin kendi şâhsından gelmediğini anlatıyor.
Çünkü, bütün hamdü sena Allaha yaraşır, bütün iyilikler Allahtandır.
Hazreti Peygamberi, sair insanlardan tefrik eden başlıca sıfat, Allahın vahyine nail olması idi.
Kendisi İlâhî vahyi alır, onu tebliğ eder ve her hal ve hareketinde onu yaşatırdı.
Onun bütün dilediği, herkesin kendisi gibi hareket etmesi idi.
Hazreti Muhammedin hedefi, kendisine uyup iman edenleri hazine sahibi yapmak, onlara herkese gaTip görülecek işler yaptırmak, yahut onlara herkesin talih ve encamı hakkında sözler söyletmek değildi.
Onun ilk ve son hedefi kendi nefislerine karşı samimî ve sadrk, Allah tarafından gönderilen vahyin ifade ettiği yüksek prensiplere candan, yürekten bağlı insanlar yetiştirmekti.
Hazreti Peygamber buna muvaffak olmuştur.
Hazreti • Muhammedin bu kadar saf, bu kadar berrak ve nezih olan hisler ve fikirleri hıristiyan misyonerlerinin tarizine uğrar.
Bunlar âyeti kerimede •görünmeyeni de bilirim, demiyorum» denilmesinden istifade ederek Hazreti Muhammedin esrarı ilâhiyeye vâkıf olmadığını açıkça itiraf ettiğini ve onun için nübüvvetinin tanınmaması icabettiğini söylerler.
Halbuki âyeti kerimede «ben ancak bana vahyolunana uyarımı buyuruluyor.
Ve bütün bu manasız tarizlere cevap veriliyor.
Âyeti kerime Hazreti Muhammedin her insan gibi bir insan olduğunu, onun gaibi bilmediğini, fakat bir peygamber sıfatile Hazreti Muhammedin kendisine gönderilen vahye göre hareket ettiğini anlatıyor.
Hazreti Muhammedin eşsiz büyüklüğü onun hiçbir vakit kendisini «fevkalbeşer, göstermeğe veya öyle tanıtmağa teşebbüs etmemesindedir.
Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vessellâm) birçok müjdeler buyurmuş.
rundan kovma! Onların hesabından san a birşey düşmez.
Senin hesabından d a onlara birşey düşme z ki onları kovasın d a zalimlerden olasın (20) .
5 3 Biz böylece onların bir kısmını diğerleriyle deneriz.
Ta ki onlar "Allahın aramızda nimetle bekam ileride tahaddüs edecek birçok şeyleri anlatmış, bunlardan birçoğu onun hayatında tahakkuk etmişti.
Buna rağmen Hazreti Peygamber »gaibi bilmiyoüum, ancak bana vahy olunana uyuyorum» demiş, islâmiyet muzaffer olmuş, fakat peygamber hiçbir vakit «Allahın hazineleri elimdedir dememiş, ve her tahakkuk eden müjdenin, her kazanılan zaferin Allahın inayetiyîe tahakkuk ettiğini ve kazanıldığım söylemiştir.
[20] Kureyş reislerinden bazıları, pek fakir olan bazı Müslümanların, huzuru nebeviden kovulmalarım şart koşarak Hazreti Peygamberin nübüvvetini kabul edeceklerini söylemişlerdi (Râzî).
Hazreti Muhammedin huzurunda zengin fakir herkes ayni muameleyi görürdü.
Çünkü hepsi de insandılar.
Hepsinin de Hazreti Peygamberden ayni derecede istifadeye ve ondan hakikati öğrenmeğe hakları vardı.
Bundan başka iman edenlerin kovulmaları değil, riayet görmeleri gerekti.
Hazreti Muhammedin huzurunda insanlar arasındaki bütün farklar, zenginlik fakirlik farkı, sınıf farkı, milliyet farkı, renk farkı zail olmuştur.' En fakir insan onunla karşı karşıya gelerek konuşur, soracağım sorup cevabını alırdı.
ettikleri bu mu?„ diyeler (21).
Hak Tealâ, şükredenleri daha iyi bilmez mi? 54 Âyetlerimize inananlara, sana geldikleri zaman, de ki: "Size selâm olsun! Tanrınız, kendine rahmeti yazmıştır.
İçinizden herkim, bilmiyerek bir fenalık işler, sonra tevbe edip doğru hareket ederse Allah da yarlığayıcıdır, esirgeyicidir.
55 Biz böylece âyetlerimizi apaçık irat ederiz ki suçluların tuttukları 'yol, besbelli seçilsin.
BÖLÜM : 7 — ALLAHIN HÜKMÜ 56 De ki: Sizin Allahı bırakarak taptfklanmza tapmaktan, men'olundum! De ki: Ben sizin hava ve hevesinize asla uymam! (Uyarsam) sapmış olur ve doğru yol tutanlardan olmam.
57 De ki: Ben Rabbın (hakkı bâtıldan ayıran) apaçık burhanı üzereyim.
Siz ise (Tanrımı) yalan sayıyorsunuz.
Sizin çarçabuk istediğiniz (azap) benim elimde değildir.
(Azabı çabuklaştırmak veya geciktirmek hakkındaki) hüküm, ancak Allahın dır.
O ancak doğru haber verir, (doğruyu eğriden) ayıranların en hayırlısı Odur.
58 De ki: Sizin çarçabuk istediğiniz, benim elimde olaydı, iş, sizinle aramda çok çabuk olur biterdi» (Fakat) Allah zalimleri daha iyi bilir.
59 Gaybın anahtarları Onun yanmdadır.
Onları ancak O bilir.
Karada, denizde ne varsa, hepsini bilir.
Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin.
Arzın karanlıklarındaki bir tek tane, yaş, kuru birşey yoktur ki (apaçık kitapta bulunmasın) (22).
60 Geceleri sizi kendinizden geçirir, gündüzün ne yapıp kazandığınızı bilir.
Sonra mukarrer bir vâdenin tükenmesine kadar sizi ayakta tutan Odur.
Dönüp gideceğiniz Onadır.
O da siıe ne yaptıklarınızı haber verir.
BÖLÜM : 8 — ALLAHIN HÜKMÜ 61 Onun kudreti bütün kullarının üstünde galiptir.
O size [21] Kureyş reislerine verilen apaçık cevap, onların izzeti nefsini yaralamıştı.
Çünkü bunlar, hiçbir vakit insan muamelesi yapmadıkları fakirlerle, kölelerle yariyana oturmağa davet olunmuşlar ve bu suretle onların içini denemeğe imkân hasıl olmuştu.
[22] Herşey, ilâhî kanun dairesinde vukubulur.
Ayeti Kerimede bahis mevzuu olan apaçık kitap, sebep ve netice kanunu muazzamıdır.
Bir yaprağın düşmesi, onun, gıda almak kudretinin zail olduğunu ifade eder.
Bu da Kureyş kudretinin koruyucular gönderir (23).
Nihayet birinize ölüm anı geldiği zaman elçilerimiz, eksik artık birşey yapmaksızın onun ruhunu kabzederler.
6 2 Sonra onlar tekrar işlerini görecek, ha k ile hüküm verecek Allaha gönderilirler.
İyi bil ki, hüküm, Onundur.
Hesap görenlerin en süratlisi Odur.
6 3 De ki: Kar a ve denizin Karanlıklarından (2 4 ) (tehlikelerinden) sizi kim kurtarır? Siz yalvara yakara, ağlaya sızîaya, gizlice On a niyaz edersiniz.
6 4 De ki: Sizi bunlardan ve her dertten, buhranda n Allah kurtarır d a siz gene On a eş ortak katarsınız.
65 De ki: Size tepenizden, yahut ayaklarınızın dibinden azap göndermeğe , sizi bölük bölük sonuna vardığını remzeder.
Âyeti Kerimedeki «arzın karanlığındaki tane» Resulü Ekremin risaletidir.
O tane filizlenecek, büyüyecek, arzın diplerini^ ufukların en uzağını kaplıyacaktı.
Âyeti Kerimedeki «yaş» yani «yeşil» refaha varacak olanları, • kuru» düşmeğe mahkûm olanları remzeder.
[23] Bunlar, insanların bütün amelini gözetleyen meleklerdir.
[24] Beyzavi, Râzî ve Ebu Hayyan «karanlıklar» mukabili ol^n »zulümat» ı tehlike manasında kabul etmektedirler parçahyarak birinizin zorunu diğerine tattırmağa kadir o!an Odur.
Bak, âyetleri nasıl tekrar ediyor, türlü türlü ifade ediyoruz ki onları anlasınlar (25).
66 Senin kavmin onu, {Kur'anı) yalan saydılar.
Hak olan Odur.
De ki ben sizin üzerinize hâkim değilim! 67 Her haber verilenin, vukubulacağı mukarrer bir zaman vardır.
Siz de bunu bileceksiniz.
6 8 Âyetlerimize, [istihza ve taarruz ile) dalanları gördüğün vakit, başka bir bahse girişinciye kadar yanlanndan savuş, şayet şeytan sana bunu bir lâhza unutturacak olursa (Allahın emrini) hatırlayınca hemen kalk ve zalim cemaat ile oturma! 69 Allahtan sakınanlara, onların hesabından birşey düşmez.
Fakat onlara hatırlatmak lâzımdır ki sakınmış olsunlar.
70 Dinlerini oyuncak ve eğlence edenleri, dünya hayatına kapılan ve aldananları bırak.
Kur'an ile vaaz et ki bir kimse yaptığından, kazandığından dolayı (azaba) atılmasın.
Bu gibiler için Allahtan başka yâr veya şefaatçi yoktur.
Azapj tan kurtulmak için herne feda etseler kabul olunmaz.
Bunlar öyle kimselerdir ki yaptıkları ve kazandıktan yüzünden helake atılmışlardır.
Bunlara, kâfirlikleri yüzünden, haşlayıcı su ve acıklı azap vardır.
BÖLÜM : 9 — İBRAHİM 71 De ki: Biz Allahı bırakıp da fayda veya zarar vermiyen şeylere mi niyaz edelim? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımızı mı dönelim? Arkadaşları: Bize gel, diye çağırdıkları halde arzda şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların ayartarak uçuruma çektikleri ahmak gibi mi olalım (26)? De ki: Allahın gösterdiği yol, yegâne doğru yoldur.
Bize, bütün âlemlerin Tanrısına [25] Burada üç çeşit azaptan bahsolunuyor.
Tepeden gelen azap, fırtınalar, boralar gibidir ki Ahzab muharebesinde görülmüştü.
O zaman düşmanlar on bin askerle Müslümanların üzerine yüklenmişler, fakat müthiş bir fırtınadan dolayı gerilemeğe ve kaçmağa mecbur olmuşlardı.
Ayakların dibinden gelen azap kıtlık, kuraklık gibidir ki Mekkeliler buna yedi sene uğramışlardı.
Bundan bahsedilirken bu yedi • kuraklık senesinin Hazreti Yusuf zamanındaki yedi kuraklık senesine benzediği anlatılır.
Üçüncü azap olan bölük bölük parçalanarak, biribirinin zorunu diğerine çektirmek ise Kureyşin kudret ve satvetini yıkan harplere işaret ediyor.
[26] Bir mümin, putperestliğe dönerse, yükseklere çıktıktan soma uçurumların en alçağına yuvarlanıp düşen insan gibi olur.
s , *İ*ss's _ •"5"' * .
• .
s' , 3 $ teslim olmak emrolundu.
72 Bize: namazı dosdoğru kılın, Allaha karşı gelmekten sakının, (denildi), toplanılacak yer Onun huzurudur 73 Gökleri ve yeri hak ile, hikmet ile yaratan Odur.
Ve o gün (Kıyamet günü), Onun "oI!„ demesi ile oluverir.
Haktır Onun sözü.
Sûra üfürüldiiğü gün, bütün mülk Onundur (27).
GÖrünmiyeni, görüneni bilen Odur.
Herşeyde hikmeti vardır.
Herşeyden haberdardır.
74 Hani ibrahim atası Âzere (28 ) demişti ki: Sen putları mabut mu tanıyorsun? Ben - seni de, kav- [27] Bazılarına göre (sûr), su'/erin cemidir.
O zaman manası «sekil» olur (Sıhah, Muhkem, Kamus).
Kelimenin bu şekilde istimali nadirdir.
Diğer bir kıraate göre bu kelime suver tarzında okunur ve p zaman sura nin cemi olur.
Manada «suretlere üfürülecek ve bunlar hakikat olacak, yahut-ruhlar, ölülerin suretlerine nefhoiunacaktır, olur.
Birinci manaya göre kıyamet gününde herşeydeki asıl hakikî mana tezahür edecektir.
Ben bu manayı tercihe taraftarım.
1 , Sûrun diğer bir manası.
Nefirdir.
Ve sûrun üfürülmesinden n^urat, herkesin toplanmasıdır.
Nitekim bu dünyada nefir üfürmekten murat, insanları büyük içtimalara davettir.
[28] Âzer, ibrahimin babası mu dedesi mi, yoksa amcası mıdır? Bu nokta mini de apaşikâr sapıklık içinde görüyorum,,.
75 Biz İbrahime * böylece göklerin ve yerlerin melekûtunu gösteriyoruz, (Ona Jıtrat-^ ta hâkim ilâhî kanunları görecek basiret veriyoruz) (29) ki yakîn sahiplerinden olsun.
76 Gece bastığı zaman İbrahim bir | yıldız görmüş, "Tanrım bu mu?!„ Yıldız sönünce, "batan şeyleri sevmem!,, demişti.
77 Sonra ayı doğmuş görünce "Tanrım bu mu?!„ (30 ) O da batınca:» Tanrım bana yol göstermezse mutlaka sapmışlardan olacağım! 78 Sonra güneşi görünce "Tanrım.
bu mu? Bu daha büyük!,, demiş, fakat güneş de batınca: Ey benim kavmim! Allaha eş - ortak koştuğunuz şeylerin hepsinden teberri ederim.
79 Ben varlığımı, gökleri ve yeri yaratana dosdoğruca çevirdim.
Ben müşriklerden değilim! demişti.
80 Kavmi onunla tartıştılar, İbrahim onlara "Allah beni doğru yola götürdü diye bana düşman kesiliyorsunuz.
Ben sizin Ona şerik koştuğunuz şeylerden korkmam.
Meğer ki Tanrım beni bir şeye uğratmak dileye! Tanrının bilgisi herşeyi kuşatmıştır.
Siz hâlâ i düşünmez ve nasihat kabul etmez misiniz? 81 Sizin putları Allaha şerik koşmanız için Allah tarafından hiçbir deliliniz bulunmadığı halde Ona şerik koşmaktan korkmuyorsunuz da ben^sizin L üzerinde ihtilâf vardır.
Nassı Kerimde kullanılan Eb, hem baba, hem ata manâsına I gelir.
Kur'amn (2 : 134) üncü âyetinde Eb kelimesi amca manâsında da kullanılır ve Yakub.
İsmailin babası olduğu söylenir.
İhtilâfın başlıca sebebi iki' noktadır Zeccaca göre erbabı nesebe nazaran İbrahimin babası Tarihtir.
Bu da Kitabüttekvinde İbrahimin babasına verilen ismin aynıdır.
Zurkani de İbrahimin babası Tarihti, der.
Bu noktadaki müşkülâtı kolaylıkla bertaraf etmek mümkündür Çünkü Telmutta İbrahimin babasına Tarih, namı verildiği halde Eusebvus onu ! «Athar- Asar» namı ile yad etmektedir.
Bu kelime ise Azer kelimesine mutabıktır " İkinci nokta Kur'anda (14 : 41) de İbrahimin babasından (Arapçada validinden) bahsolunması ve onun mümin buna mukabil burada İbrahimin (Eb) inden bahsolunurken onun müşrik olduğu ve hayatının sonuna kadar müşrik kaldığı I söylenmesidir.
Bu izahattan anlaşılacağı veçhile Âyeti Kerimedeki İbrahimin «Eb> ini babası diye tercüme etmek yanlış olur.
Onun için biz de «Ata= dedik, ı Bazı müfessirler (Âzer) in bir put evi olduğunu, bazıları da onun ismihas olmıyarak muhti yani hataya sapmış_ manâsına geldiğini söylerler.
(Râzî) [29] İbrahime göklerle yerin melekûtunu göstermek tabiattaki kanunları görecek basireti vermektir.
Bununla Allahın bütün kâinata hâkim olduğu anlatılmakta; sabiiler tarafından tapılan güneşin, kamerin yıldızların ve sair semavî ! ecramm ancak Allah tarafından yaratılan şeyler olduğu gösterilmektedir.
[30] Râzi burada mahfuz bir inkârı istifham bulunduğunu söyler.
Biz bu kavli tercih ettik.
VS» <> ->- _'/\-''"\ ""y',1-'.'-f : ı Allaha, şerik tanıdıklarınızdan ne diye korkayım? Bu iki taraftan hangisinin, korkudan emin olmağa daha lâyık çlduğfunu biliyorsanız (söyleyiniz).
82 Onlar ki iman edip imanlarımı zulm ile karıştırmazlar, emniyete lâyık olanlar onlardır ve onlaır doğru yol üzeredirler.
BÖLÜM : ÎO — DİĞER PEYGAMBERLER 83 Bu, bizim o hüccetimizdir ki (o tutanağımızdır kî) kavmine karşı İbrahime vermiştik.
Biz dilediğimiz kimseleri kat kat yükseltiriz.
Senin Tanrın herşeyi hikmetle yapar ve herşeyi hakkiyle bilir.
84 Ona İshakı ve Yakubu ihsan ettik, ikisini de doğru yola ilettik.
Ondan önce ~Nuhu doğru yola götürdük (31) Onun [31] İsimleri anılan peygamberler Nuhun zürriyetinden olan İbrahimin zürriyetidir.
Burada isimleri sayılan peygamberler 18 dir.
Bunlar tarih sırasiyle zikroiunmamışlardır.
Fakat gelecek kısımlardaki yedi peygamberin kıssaları, bu zürriyetinden Davuda, Süleymana, Eyyuba, Yusufa, Musaya ve Haruna hidayet verdik.
İyilik edenleri işte böylece mükâfatlandırırız.
85 Zekeriyya, Yahya, İsâ ve İlyasa da hidayet verdik.
Bunların herbiri doğru dürüst olanlardandı.
86 İsmail, Elyesa, Yunus ve Lûta da hidayet verdik.
Hepsini de âlemlere üstün kıldık.
87 Onların babalarından, zürriyetterinden, kardeşlerinden bazılarını üstün kıldık.
Onları seçtik ve doğru yola götürdük.
88 işte bu Allahın yoludur ki kullarından dilediğini ona götürür.
Onlar Allaha şerik katmış olsalardı, bütün yaptıkları ve işledikleri heder olur giderdi (32).
89 Onlar, kendilerine Kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdi* (33) .
Bunlar, ona inanmıyacak olurlarsa, yerlerine, onu tanımamazlık etmiyecek bir cemaati getiririz.
90 Bunlar Allahın hidayet verdiği kimselerdir.
Sen de onların hidayetine uy.
De ki: ben sizden bir mükâfat istemem.
Bu, ancak bütün âlemlere (milletlere) öğüt ve irşaddan ibarettir (34).
BÖLÜM: 11 — KUR'ANIN VAHYİ 91 Onlar: "Allah hiçbir beşere birşey göndermemiştir!,, demekle Allahı gereği gibi- tanıyamadılar (35 ) De ki: Musanm peygamberleri tarihleri sırasiyle zikreder.
Âyeti Kerimede peygamberlerin tarih sırasiyle zikrolunmamalarının sebebi bunların kendilerine mahsus bazı sıfatlara göre gruplara ayrılmış olmalarındandır.
Nitekim her gruptan bahseden âyetin sonundaki sözler de bunu gösteriyor.
Bu sözlerdeki ayrılık, bu peygamberlerin vasıflarına göre sıralanmış olduklarını gösteriyor.
[32] Bunlar putperest olsalardı, bütün işleri heder olurdu.
Onların risaletleri muvaffak olamazdı.
Bundan da, hiçbir peygamberin, herhangi zamanda putperest olmadığı anlaşılır [33] Her peygambere kitap verilmiştir.
Peygamberler bunlarla insanları irşat eder, hüküm verir, ihtilâflar; hallederler.
[34] Hazreti Mühammed (aleyhissalâtü vesselam) a, diğer peygamberlerin hidayetine uyması emrolunuyor.
Çünkü onun risaleti, daha evvelki peygamberlerin gönderildiği bütün milletlere şamildi.
Âyetin sonunda Kur'anın bütün insanlara öğüt olduğu söyleniyor.
Çünkü Kur'an onlara evvelce nail oldukları irşadı hatır- 1 latan ve onları doğru yola çağıran bir kitaptır.
[35] Allahın kadrini, îâyıkiyle takdir etmediler.
Hazreti İbni Abbas bunu şu şekilde ifade eder: «Onlar Allah hakkında gösterilmesi icabeden tazimi göstermediler.» Ebulâliye âyeti şu şekilde anlatır: «Onlar Allah hakkında ona lâyık olan sıfatları vermediler.» Ahfeş: «Onlar Allahı ne kadar tanımaları ve bilmeleri-icabe- 1 derse o derece bilmediler ve tanımadılar.» Râzî: Allahın vahyini göndermek huşu- insanlara aydınlık ve hidayet olmak üzere getirdiği, sizin perakende kâğıtlara çevirdiğiniz (30), bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde birçok şeyler öğrendiğiniz Kitabı kim gönderdi ? (Sen onlara karşı) Allah! de.
Sonr a onları bırak, boş lâflara dalarak oynasınlar! 9 2 Bizim, bu sana gönderdiğimi z Kitap, mübarektir, ondan evvel gelen kitapları doğrulayıcıdır.
Sen onunla şehirler anası (37 ) halkını sundaki kudretini inkâr etmek onun başlıca sıfatlarından birini inkârdır.
Burada yahudilere işaret olunduğu anlaşılıyor.
Bunlar, Hazreti Musaya gönderilen vahyi kabul ettikleri halde Hazreti Muhammede gönderilen vahyi inkâr ediyorlardı.
[36] Bundan murat yahudilerin kitaplarını perakende kâğıtlara yazarak bir kısmını gizlemeleri, bir kısmını göstermeleridir.
Bunlar kitabı tam olarak muhafaza etmediklerinden Âyeti Kerimede onlardan bu şekilde bahsolunmuş^ur.
[37] Nassı Kerimde Ümmül Kura deniliyor.
Ümmül Kura, Mekkenin tanındığı unvanlardan biridir.
(Râzî), Ümmül Kura'nın Mekke olduğu üzerinde ittifak bulunduğunu söyler.
Onun için bu âyet ile daha evvelki âyetin Medinede nazil olduğunu söyliycnler, yanılırlar.
Bu âyette Mekkeden bu kadar sarih bir surette bahsedildiği için daha evvel yahudilerden ve Musadan bahsolunması, âyetlerin Medinede ve bütün çevresindekilerin, korkutacaksın.
Âhirete inananlar, ona inanırlar ve namazlarına devam ederek onlan muhafaza ederler.
93 Allaha karşı yalan uydurandan, yahut ona hiç vahy olunmamış iken "bana vahyolundu! Allahın gönderdiğine benziyeni ben de gönderirim,, diyenden daha zalim kimse olur mu? (38).
Bu zalimlerin, ölüm sekeratında kıvrandıkları ve meleklerin onlara kolllannı uzatarak: "Haydi, bakalım! Canlarınızı kurtarın! Bugün, Allaha karşı doğrudan başkasını söylediğiniz, Onun emirlerine uymayı kibrinize yedirmediğiniz için rüsva edici azap ile cezalandırılacaksınız!,, dedikleri zaman hallerini bir görsen! 94 işte sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapyalnız geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız, Allahın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlerine güvendiğiniz ortakları yanınızda görmüyoruz.
Aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir (39).
BÖLÜM : 12 — HAKKIN ZAFERİ 9fj Taneleri ve çekirdekleri yararak (herşeyi yetişmeğe sevkeden) AUahtır.
ölüden diriyi çıkanr, diriden ölüyü çıkanr.
Allah budur işte.
O halde siz nasıl yüz çeviriyorsunuz? (40) .
96 Sabahı (gecenin karanlığından) yanp çıkaran Odur.
Geceyi istirahat için; güneşi, ayı (vakitlerinizi) hesap için yaratmıştır.
Bu, nazil olduğuna delâlet etmez.
Bunu ispat için Ümmül Kura'nın Medine olduğunu söylemek hatadır.
Mekkeye «Ümmül Kura.
yani .Şehirler Anası, denilmesinin sebebi Arabistan merkezi olması değil, bütün İslâmiyetin cihanşümul ruhanî merkezi olmasıdır.
[38] Bazılarına göre burada sahte peygamberlik davasında olan Müseylimeden ve diğer sahte peygamberlerden bahsolunuyor ve onun için âyetin Medinede nazil olduğu iddia ediliyor.
Halbuki bunu ispat edecek bir şey yoktur.
Âyeti Kerime, gene bu sûrede 21, 144, 157 inci âyetlerde ve 39: 32 de beyan olunan hakikati başka bir şekilde anlatıyor.
Âyeti Kerime, Resuli Ekremi, ilâhî vahyi uydurmuş olmaktan tenzih ederek böyle bir harekette bulunanların nekadar zalim, nekadar fena insan olduklarını gösteriyor.
[39] Yani güvendikleriniz size hiçbir veçhile yardım edemezler! [40] Hazreti Muhammedin insanları hidayete daveti, bu Âyeti Kerime ile yere bir tohum veya bir çekirdek ekmeğe teşbih olunuyor.
Yere ekilen taneler ve çekirdekler, yerin altında kaybolmuş gibi görünürse de çok geçmeden bu taneler 1 yetişir ve onlardan koca ağaçlar çıkar.
j ~ — Jj herşeye kudreti olan, herşeyi bilen Allahın takdiridir (41) 97 j Kar a ve deniz karanlıklarında yol bulmanız için yıldızları yaratan Odu r (42).
Biz âyetlerimizi, bilen insanlar için apaçık beyan etmişizdir.
9 8 Sizi bir tek canda n va r eden Odu n Sonr a sizin için bir kara r yeri, bir de emane t yeri vardır (43).
Biz âyetlerimizi, anlıyan insanlar için apaçık beyan ettik.
99 Buiutlaıdan yağmu r indiren Odur.
Sonr a biz onunla her nebatı tomurcuklandırır, ondan yeşillikler çıkarır, ondan başaklarl a biribirine yapışık taneler, hurma tomurcuklarından el yetişecek derecede yakın salkımlar; biribirine hem benzi]'en, hem benzemiyen üzüm bağlarından, zeytin ve nar ağaçlarından bahçeler yetiştiririz.
Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerinin olgunlaşmasına bakın! Bunlarda inanan insanlar için nice nice işaretler ve ibretler var.
100 Onla r Allaha cinlerden de ortakla r yaparlar.
Cinleri yaratan Odur.
Bilgileri olmaksızın ona oğullar, kızlar uydurdular.
Onu n şanı münezzehtir ve kendisine isnat olunan bu gibi vasıflardan yücedir (4 4).
/
BÖLÜM : 13 — TEDRİCİ TEALİ 101 Gökleri ve yeri ibda edenin, (yoktan var edenin) nasıl olur da oğlu, kızı olabilir ki Onu n karısı yoktur.
Herşeyi yaratan Odu r ve herşeyi hakkiyle bilen Odu r (45).
10|2 İşte sizin [41] Yeryüzünde çok geçmeden karanlığın varılacağı, ortalığı aydınlığın kaplıyacağı tebşir olunuyor.
Günün doğmasiyîe karanlık nasıl zail olursa insanların maneviyatı da öylece aydınlanacak.
' [42] Din ıstılahında yıldızlar, insanları irşat eden ufak tefek: ışıklardır.
Peygamber güneşe benzetiliyor.
Ondan nur alarak başkalarını irşat edenler de yıldızlara benzetilmektedirler.
Onun için Resuli Ekrem »Ashabım yıldız |gibidirler.
Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz» buyurmuştur.
İnsanları madde âleminde irşat eden, onlara yol gösteren Zatı Kibriya, insanların ruhlarını karanlıkta bırakır mı? [43] Karar yeri, dünya hayatıdır.
Emanet yeri, kabirdir.
Yayut karar yeri âhiret yurdu, emanet yeri, bu dünyadır.
[44] Mecusiler Allahın hayrı, şeytanın şerri yarattığına inanırlardı.
Ayeti Kerime de ya bunların akaidine, yahut Arapların cinlere atfettikleri kudrete işaret ediyor.
Araplar, cinlerin iyilik veya kötülük, tali ve talihsizlik getirmeğe muktedir olduklarına inanırlardı.
(Cin) den ne murat olunduğunu anlamak için 128 inci âyete balanız.
[45] Âyeti Kerime Zatı Kibriyanın mütealî vahdaniyetini anlatıyor.
Allahın oğlu olduğunu söylemek, Onun karısı olduğunu da ksbul etmektin Aksi takdirde oğul kelimesini mecazi bir şekilde telâkki etmek icabeder.
164 üncü âyete bakımz.
Tanrınız olan Allah bu.
Onda n başka tapacak yoktur.
Herşeyi yaratan Odur.
On a kulluk edin.
Herşeyi gözeten ve herşeye nigehban olan Odur.
103 Gözle r On a yetişemez, erişemez.
O ise bütün gözlere yetişir.
Gözle görülmiyen herşeyi gören, herşeye agâ h olan Odu r (46).
104 Size Tanrınız tarafından basiretler (4 7) (apaşikâr görünen hakikatler) gelmiştir.
Kim onları görürs e faydası kendine , kim kör kalırsa zararı gene kendinedir.
Ben sizin üzerinize bekçi değilim.
105 Biz böylece âyetleri türlü türlü beyan ederiz.
Taki onlar: Sen okumuşsun! diyeler ve Biz (Kur'anı) biien insanlar a besbelli edelim! 106 Kendisinden başk a tapaca k bulunmıyan Tanrın tarafından vahyolunana uy, Allaha orta k katanlardan yüz çevir (48).
107 Allah diîeseydi.
onlar Allaha , şerik koşmazlardı.
Biz seni onların üzerinde gözcü yapmadık.
Ve sen onların işlerini görmeğ e memu r da değilsin.
108 Onların Allahtan başka taptıklarına sövmeyin ki onlar da, haddi aşara k cehalet yüzünden Allaha sövmesinler (49).
Biz, böylece he r millete, yaptıklarını güzel ve süslü gösteririz.
Onların dönüp varacakları, Allahın huzurudur.
O da onlar a ne yaptıklarını, ne işlediklerini habe r verir.
109 Onlar, yeminlerinin en kuvvetlisi ile yemin ettiler ki kendilerine bir âyet (delil) gelirse muhakka k ona inanacaklar.
De ki: Âyetle r yalnız Allahın elindedir.
(Diledikleri) âyet gelse de onların iman etmiyecekîerinin farkında değil misiniz?! (50).
S10 Biz onların gönüllerini ve gözlerini [46] İnsanın maddî gözü dar hudutlar içinde yalnız cisimleri görebilir.
Fakat Lâyetenahi Zatı göremez.
Ruhun gözü ancak Onu sezebilir.
[47] Göze nisbetie basar neyse kalbe nisbetle de basiret odur.
Basar, gözlerin görmesine sebep olan rüyet nuruna denilir.
Kalbin görmesine sebep olan, türkçede kalb gözü denilen idrak kuvvetine de basiret denilir (Râzî, e.
4).
[48] Âyeti Kerimenin Resulü Ekreme (Mekke) yi bırakıp hicret etmeyi emrettiği söylenmektedir.
[49] Dünyada Müslümanlık kadar hiçbir din başka dinlere karşı müsamahakâr davranmaz.
Bu Âyeti Kerime, Müslümanları, diğer milletlerin putlarına bile dil uzatmaktan menetmektedir.
Putperestliği, bir din olmak sıfatiylc, batıl sayan Müslümanlık, başka insanların taptıklarını tahkir etmeyi reva görmez.
Gerçi Resulü Ekrem, Mekkeyi fethettikten sonra Kâbeyi bütün putlardan tathir etmişti.
Fakat Kâbeyi temizlemek başka, başkalarının mabutlarına sövüp saymak gene başkadır.
[50] Hıristiyan münakkitler bu âyete istinat ederek Resuli Ekremin hiçbir mucize, hiçbir âyet göstermediğini söylerler.
Halbuki Âyeti Kerime âyetlerin Allah tarafından gönderildiğini, peygamberlerin onları istedikleri zaman yapmadıklarını anlatmaktadır.
- • * * ** * i?" »^"^^.
J * ^ V* (•*'• ^. ^ çeviririz de onlar, evvelce iman mezler, Biz de onları azgınlıkları etmedikleri gibi gene iman etiçinde kör ve şaşkın bırakırız (5 1).
CÜZ: 8
BÖLÜM: 14 — MÜNKİRLERİN" MUHALEFElji # 111 Biz onlara (istedikleri gibi) melekler indirse|ydik, ölüler onlarla konuşsaydı, herşeyi bir araya getirerek onların önünde toplasaydık, onlar, Allah dilemedikçe, gene imana gelecek değillerdir.
Fakat onların çoğu cahildirler (52).
112 Böylece Biz [51] Gönülleri ve gözleri çevirmekten ne murat edildiğini gene Âyeti Kerimenin kendisi izah ederek onların azgınlıkları içinde kör ve şaşkın olduklarından bunun böyle olduğunu anlatmaktadır.
Hakikat kabul edilmediği ve ona düşmanlık gösterildiği zaman kalp hakikate karşı çevrilir ve hakikat düşmanları azgınlıkları içinde kör ve şaşkın kalırlar.
[52] 110 uncu âyetin anlattığı mevzu burada devam ediyor.
Bazı insanlar,,.
in ile cin arasındaki şeytanları, peygamberlere düşman yaptık (5 3).
Bu şeytanlar biribirlerini aldatmak için sözün sahte ve yaldızlısiyle fısıldaşırlar, Tanrın dileseydi bunu yapamazlardı, öyl e ise onları da, onların uydurdukları iftiraları da bırak! 113 (Bu şeytanlar sözün sahte ve yaldızlısını bir de şu maksatla fısıldarlar ki) âhirete inanmıyanların kslpleri o sözlere meyletsin, onlardan hoşnut olsun ve irtikâp edeceklerini irtikâp etsinler.
114 Hak Tealâ size Kitabı apaçık göndermiş olduğu, kendilerine Kitap verilenler de onun Tanrın tarafından dosdoğru gönderilmiş olduğunu bildikleri halde ben (sizinle aramızdaki davayı hal için) Allahtan başka bir hakem mi araştırayım? Sakın sen şüphe edenlerden olma! 115 Tanrının sözleri (54), hak ve adalet ile tamamlandı.
Onları değiştirmeğe bir kimsenin gücü yetmez.
İşiten, bilen Odur.
116 Yeryüzündeki (insanların) çoğuna uyacak olursan, seni Allah yolundan saptırırlar.
Zira onlar ancak göreneklere uyarlar ve yalnız yalan söyleyip dururlar.
117 Şüphe yok ki Tanrın kendi yolundan sapanların kim olduklarını daha iyi bilir.
Doğru yolu bulanları da en iyi bilen Odur.
118 Siz Allahın emirlerine inananlardan iseniz, üzerinde Allahın namı anılanları yeyin (55).
119 Üzerinde Allahın adı anılan şeyi ne peygamberlere karşı o kadar hasmane bir vaziyet alırlar ki peygamberlerin göstereceği her burhanı sağır bir kulakla karşılarlar.
Kur'anı Kerimde, meleklerin gönderilmesinden, muhtelif manâlarda bahsedilir.
Melekler, Allahın âyetlerini peygamberlere getirirler, kötüleri cezaya çarparlar, Allahın emirlerini icra ederler, insanların kalbine güzel ve iyi işleri ilham ederler.
Bu Âyeti Kerimedeki meleklerin inmesi, bu manâların herharfgi birini ifade edebilir.
Fakat daha ilerdeki 158 inci âyeti de nazarı itibare aldığımız takdirde burada meleklerin inmesinin, azap emrinin icrasına matuf olduğu görülür.
Âyeti Kerimede ölülerin konuşmasından murat, ruhanî ölüme uğrıyan insanların dirilmeleridir.
Nitekim 122 inci âyette • ölü iken dirilttiğimiz, insanlar arasında yürümesi için aydınlık verdiğimiz kimse» den bahsolunmaktadır.
Yahut ölenlerin kâfirlerle konuşmalarından murat, Resuli Ekremin zuhurundan evvel vefat edip bir peygamberin zuhur edeceğine dair bıraktıkları yazılardı.
Herşeyi toplayıp bir araya getirmekten murat ise düşmanların azabına ait herşeyi bir araya toplamaktır.
[53] İnsanlarla cinlerden muradın, ahâdi nas ile rehberleri ve liderleri oldukları anlaşılıyor.
Çünkü daha sonraki kelimeler bunların sahte ve yaldızlı «özler fısıldadıklarını gösteriyor.
Cin kelimesi de, şeytan kelimesi de, Kur'amn birçok yerlerinde insanlardan bahsederken kullanılır.
[54] «Tanrının sözü» nden murat düşmanların akıbeti hakkındaki sözüdür.
[55] Üzerinde Allahın ismi anılandan yemek, üzerinde, Allahın ismi anılmıyarak, bir putun ismi ablandan yememeyi ifade eder.
121 inci âyete de bakınız.
e »iz diye yeriliyorsunuz? Iztırar yüzünden naçar kaldığınız takdirdeki hareke t tarzı müstesna olmak üzere size haram kalınan şeyleri Allah bildirdi.
Faka t birçokları, cehaletlerinden dolayı hava ve heveslerine kapılarak sapıp gidiyorlar.
Tanrın hadd i tecavüz edenleri daha iyi bilir.
120 Günahın aşikârını da, gizlisini de bırakın (5 6).
Güna h işleyip onu yüklenenler, irtikâplarının cezasını bulacaklardır.
121 Üzerinde Allah ismi anılmıyanı yemeyin.
Böyle bir hareket, itaat, zümresinden çıkmaktır.
Şeytanlar dostlarına, sizinle mücadel e için telkinatta bulunurlar.
Onlar a itaat edecek olursanız müşriklerden olursunuz.
BÖLÜM : 15 — BAŞLICA MUHALİFLER 122 öl ü iken dirilttiğimiz insanlar arasında yürümesi için [56] Günahların yalnız aşikârından sakınmak ahlâk seviyesinin düşüklüğüne delâlet eder.
Bir Müslüman, günahların hem aşikârından, hem gizlisinden sakınmalıdır.
Hazreti Peygamber bu şekilde hareket ederdi.
aydınlık verdiğimiz kimse, içinden çıkılmaz, zifiri karanlıklarda kalan kimse gibi midir? (5 7).
Fakat kâfirlere, yaptıkları, yaldızlı görünür.
123 Böylece, her şehrin elebaşılarını, en büyük mücrimler yaptık (5 8).
Bunlar ortalığı fesada vermek için türlü türlü hiyleler çevirirler.
Onlar böyle yapmakla ancak kendi başlarına çorap örüyorlar da farkında olmuyorlar.
124 Onlara bir âyet gelince "Allahın Peygamberlerine verilen âyetler.
gibi bize âyetler verilmezse, kat'iyyen iman etmeyiz!,, derler.
Hak Tealâ, Peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.
Mücrimler, Allah tarafından zillet ve hakarete ve çevirdikleri fesatlarından dolayı şiddetli azaba uğrıyacaklardır (59).
125 Hak Tealâ herkimi doğru yola iletmek isterse onun gönlünü Islâmiyeti {kabul için) açar, herkimi sapıklıkta bırakmak dilerse, onun gönlünü dârlaştırır, kasvetleştirir, sıkıştırır ve bu adam zorla göke çıkıyormuş gibi olur.
Hak Tealâ böylece iman etmiyenleri, belâya ve horluğa uğratır (60).
126 Bu, (Kur an, bu islâm dini) Tanrının dosdoğru yoludur.
Biz âyetlerimizi, düşünen, hatırlayan insanlar için apaçık surette beyan etmişizdir.
127 Onlar için Tanrıları nezdinde selâmet yurdu vardır.
Yaptıkları iyiliklerden dolayı Allah onların yârıdır.
128 Onların hepsini topladığı gün: Ey cin camaati! (61 ) [denir), insanların çoğunu {baştan mı çıkardınız?!) [57] Bu âyeti Kerimenin beyanından peygamberler sayesinde ölülerin dirilmesinden ne murat olunduğu apaçıktır.
[58] Mekkelilerin elebaşıları, Hazreti Peygamberin hayatına karşı suıkastler tertip ediyorlardı.
Diğer peygamberler de bunlara benzer adamlarla karşılaşmışlardı.
Bu gibi ileri gelenler, peygamberlere karşı ellerinden geleni yaparlar, onları öldürmek için suikastlerin her türlüsünü tertip ederler, fakat bunların bütün muhalefetlerine rağmen Hak muzaffer olur.
[59] Müşrikler, Kur'amn kanaat veren delillerine karşı âciz kalınca, Hak Tealânın vahy göndermek istedikten sonra neden hepsine de vahyini ayrı ayrı göndermediğini soruyorlardı.
Buna verilen cevap, her insanın ilâhî vahye liyakati olmadığını, Allahın, risaletini kime ihsan edeceğini daha iyi bildiğini beyan etmektedir.
[60] Bunlar evvelâ hakikati ret ve inkâr ediyor, onun için göğüsleri darlaşıyor.
Bunlar, göğüslerinin darlığından dolayı hakikati kabul etmiyor değiller, hakikati kabul etmemek yüzünden göğüsleri darlaşıyor.
[61] Cin kelimesi, cenne aslındandır.
Sakladı, gizledi, manasındadır.
Kur'aru Kerimde cinlerden murat, fenalığı, kötülüğü temsil eden mahlûkat, inşam kötülüğe sevkeden her şeydir.
Melekler ise insanları hayra sevkederler.
Her ikisi de insan gözüne görünmiyen mahlûklardır.
Arapçada cin kelimesinin manası çok vasidir.
Cebbar hükümdarlara, satvetli rehberlere de «cini denilir.
Bunlar kudretli, satvetli avam ile temas etmemeleri dolayısiyle herkesin gözünden saklı gibidirler.
Arap insanlardan bunlara dost olanlar derler ki: Tanrımız! Biz biribirimizden faydalandık.
Şimdi de kararlaştırdığın vademize eriştik.
Hak Tealâ der ki: Sizin yurdunuz ateştir.
Orada daim kalacaksınız! Yalnız Allahın diledikleri müstesnadırlar.
Tanrın, her işi hikmetle yapar, herşeyi de hakkiyle bilir (62).
129 Biz böylece edebiyatında kelimenin bu manalarda kullanıldığını gösteren delâil çoktur.
Tebrizî der ki: Araplar, sert ve zekî insana, cin ve şeytan derler.
Şeytan kelimesi mecazî manasında insan hakkında kullanıldığı gibi cin kelimesi de ayni manada insan hakkında kullanılır.
(2:14) e bakınız.
Burada 128 —131 âyetlerini birlikte okuduğumuz takdirde 129 uncu âyette 12Ş inci âyetteki cinden bahsolunarak bunların biribirini tutan, biribirine dost olan zalimler olduklarım, 130 uncu âyette cin ile insanlara bir cemaat gibi hitap edildiğini.
Onlara «.Ey cin ile ins cemaati» denildiğini, 132 inci âyette bunların kasaba halkı olarak zikrolunduklarıru ve zulümleri yüzünden kasabalarının harap olduğunu görürüz.
Zaten 131 inci âyetin ifadesi kafidir.
Burada cinlerle insanlara kendilerinden peygamber gönderildiği beyan olunuyor ve bu suretle cinden insanları kötülüğe ve batıla sürükleyen insanların, insten, diğer insanların murat olunduğu pek sarih bir surette gösterilip or.
Çünkü peygamberler ancak insanlar içinden zuhur etmiştir.
[62] 11:107 âyetinin notuna bakınız.
zalimlerin bir kısmını bir kısmına, işleyip kazandıklarından dolayı, musallat ederiz.
BÖLÜM : İS — CEZA 130 Ey cin ile ins (in) cemaati! Size, âyetlerimi anlatan, bugün e kavuşmanızı (ihtar ile) korkutan, kendinizden Peygamberle r gelmedi mi? (6 3) Onlar, (kabahat bizdedir) biz kendi aleyhimizde şehad e t ettik, derler.
Onları bu dünya hayatı aldatmıştı.
Onu n için kendi nefisleri aleyhine olarak kâfir olduklarına şehade t ettiler.
131 Çünkü Tanrın gafil olan (ve irşat sdilmiyen) şehirler halkını nahak yere helak etmez (64).
132 Herkesin, işlediği amellere gör e dereceleri vardır.
Tanrın onların işlediklerinden gafil değildir.
133 Tanrın ganî olan merhame t sahibidir.
Dilerse sizi giderir, sizi nasıl başkalarının zürriyetinden peyd a ettiyse sizden sonr a dilediğini yerinize getirir.
134 Size tehdit, mutlaka gerçekleşir, onun önüne asla geçemezsiniz (65).
135 Deki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın.
Ben de elimden geleni yapacağım.
Kimin encamı hayırlı olacağını, kimin hedefe varacağını görecek ve bileceksiniz.
Muhakkak ki zalimler felah bulmazlar.
136 Onla r (müşrikler) Allahın yarattığı ekin ve dava r gibi şeylerden bir pay ayırırlar.
Kendi akıllarınca bu Allahındır, bu da ortaklarımızındır, {putlarımızındır) derler.
Ortakları için olan Allaha ulaşmıyor, Allah için olan ortaklarına ulaşıyordu.
Bunlar ne çirkin, ne kötü hükmediyorlar (66).
137 Onların ortakları (67), müş [63] Burada cinlere de, insanlara da kendilerinden peygamberler gönderildiği söyleniyor.
Bütün peygamberler insandılar.
O halde cinlerin de insanlara mensup oldukları aşikârdır.
[C4] Yani insanlara Hak yolunu gösterecek peygamber ve mürşit gönderilmeden insanlar helake uğramazlar.
[65] Müşriklerin ve bütün Hak düşmanlarının uğrayacağı akıbet burada kat'iyyetle ihtar ediliyor.
[66] Arap putperestleri, topraklarının mahsulünü, davarlarını hisselere ayırır, bir hisseyi Allaha, bir hisseyi de putlarına tahsis ederlerdi.
Putlara ait hisseye ilişilmez, fakat Allaha ayrılan hisse fakirlere ve yoksullara verilmekle beraber pulların hissesi her hangi suretle bozulduğu veya eksildiği takdirde bu hisseyi tamamlamak için kullanılırdı (İbn Abbas ve Râzî), putlara ait hisseler, bunlara bakanlara teslim olunurdu.
[67] Ortaklardan murat Allaha katılan şerikler, yahut putperestlerin putlarına bakanlar, yahut bunların itaatle karşıladıkları şeytanlardır.
Sûre: 6 ] En'am Sûreni 251 riklerden birçoklarına evlâtlarını öldürmeyi (68 ) şeref saydırdı ve hoş gösterdi ki onları helake uğratsınlar ve dinlerini karıştırarak teşevvüşler içinde bıraksınlar (69).
Tanrı dileseydi bunu yapamazlardı.
Artık sen onları da, bütün uydurduklarını da bırakıver! 138 Onlar kendi akıllarınca: Bu davarlar ile bu ekinler haramdır, onları dilediklerimizden başkası yemez (70), bir takım davarların sırtları haramdır (71 ) dediler, bir tak;m hayvanları (keserken) Allahın adını anmazlardı (72).
(Banların hepsi Tanrı hakkında) iftira idi.
Tanrı da iftiralarından dolayı onların cezalarını verecektir.
139 Onlar: "Bu davarların karnındakiler (diri doğarsa^, erkeklerimize mahsustur, karılarımıza haramdır, öl ü doğarsa ikisi de ortaktırlar,, dediler.
(Allah) onları, bu (sahte) teşbihlerinden dolayı cezaya çarpacak! Hak Tealâ hakîrridir, alimdir.
140 Beyinsizlik ve nadanlık yüzünden evlâtlarını öldürenler, Allaha bühtan ederek onun verdiği rızkı haram kılanlar muhakkak ki hüsrana uğramışlardır.
Bunlar şaşırıp sapıtmışlar, doğru yolu da bulamamışlardır.
BÖLÜM : 17 — PUTPERESTLERİN ÂDETLERİ 141 Aşmalı asmasız bağları; tatlan başka, görünüşleri başka hurmaları ve ekinleri, biribirine hem benzer, hem benzemez zeytin ve narları yetiştiren Odur.
Bunlar meyvelendiği zurnan onların meyvelerini yeyin.
Hasat günü bunların hakkını (sadakasını) verin, israf etmeyin, çünkü (Tanrı) müsrifleri sevmez.
142 Davarlardan yük taşıyacak, kesilecek ve yününden döşek yapılacak hayvanları yaratan Odur.
Allahın size verdiği rızıktan yeyin.
Şeytanın izlerin.
[63] Burada kız çocuklarını öldürmeğe yahut diri diri gömmeğe (Râzi), sonra putlar için insan kurban etmeğe işaret olunuyor (Keşşaf).
Araplar.
,şu kadar erkek evlâda malik olursa onlardan birini kurban etmeyi adarlardı.
[69] Araplar bu hurafelerle hakikî dini bozuyor ve teşevvüşe uğratıyorlardı.
Bu din Hazreti İsmailin telkin ettiği tevhit dini idi (Râzî).
[70] Bunları yalnız putlara sadık olanlar, ve erkekler yerlerdi, kadınlar yiyemezlerdi.
[71] Bu gibi hayvanlar hakkında (5 : 103) e bakınız.
[72] Bunlar putlar için kesilen kurbanlardır.
Bütün bu hallerle bundan sonraki âyette zikroîunan haller putperestlerin çirkin halleridir.
Bunların hepsi takbih olunmaktadır.
Müslümanlığa girmek için bütün putperestliğe dayanan âdetleri kökünden söküp atmak lâzımdı.
252 TANRI BUYRUĞU - TERCÜME ve TEFSİR j Cüz: 8 den gitmeyin O size apaşikâr bir düşmandır.
143 Sekiz çift, (erkek ve dişi) koyundan iki, keçiden iki çift yarattı! derler, de ki: Allah iki erkeği mi.
yoksa iki dişiyi mi veya dişilerin rahimlerinde olanı mı haram kıldı ? Doğru söylüyorsanız bana bilerek haber verin (7 3).
144 Deveden de iki, sığırdan da iki çift [derler) de ki Allah iki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi, veya dişilerin rahimlerinde olanı mı haram kılmıştır, yoksa Allah bunları emrettiği zaman siz Allahla beraber miydiniz ? İnsanları körü körüne saptırmak için Allaha karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir ? Muhakkak ki Allah zalim insanları doğru yola iletmez.
[73] Araplar, meşru saydıkları hayvanları, bazı hususî şerait içinde gayri meşru sayarlardı.
Putlara tapmaktan neşet eden bu hurafelerin ."hepsi, İslâmiyet tarafından takbih, olunmakta; bir aralık helâl olan bir şeyi, bir aralık haram kılmaktaki tenakuz gösterilerek bu âdetlerin manasızlığı teşhir edilmektedir.
BÖLÜM : 18 — HARAM OLAN YİYECEKLER 145 De ki! Bana vahyolunan içinde, yiyenin yiyeceğinde haram olarak, murdar oldukları için ölüden, akar kandan, domuz etinden; Allahtan başkası adına kesildiğinden dolayı fısk olandan başka birşey bulmuyorum.
Kim ki istemiyerek ve haddi tecavüz etmiyerek naçar kalırsa (bunlardan yiyebilir).
Tanrın yarlığayıcıdır, esirgeyicidir (74).
146 Yahudi olanlara da tırnaklı (hayvanların) (75) hepsini, sığır ve koyunların iç yağlarını haram kıldık (76).
Yalnız bu (hayvanların) sırtlarına ve barsaklarma yapışan veya kemiklere karışan yağı (haram edilmedi).
Biz onları yolsuzluklarından dalayı cezaya çarptık.
Biz ancak (tözün) gerçeğini söyleriz.
147 Şayet onlar seni yalana çıkarırlarsa de ki Tanrınız geniş rahmet sahibidir.
Onun satveti, günahkâr insanların üzerinden çevrilemez (7 7;.
148 Müşrik olanlar diyecekler ki: Allah düeseydi biz de, babalarımız da Allaha şerik koşmaz, (ne/simize) hiçbir şeyi haram kılmazdık.
Onlardan evvelkiler de satvetimizi tanıtıncaya kadar tıpkı böyle dediler (Peygamberlerini yalancı saydılardı).
De ki: Sizin meydana çıkararak bize göstereceğiniz j [74] Âyeti Kerimenin, haram olan yiyeceklerden bahsettiği için Medincde ' nazil olduğu umumiyetle söylenir.
Fakat 16 ır.C! sûrenin 110 uncu âyetinde de ayni j şeylerden bahsolunmaktadır.
16 mcı sûre ise Mekkede nazil olmuştur.
11 inci sûre, ; bu sûreden evvel nazil olduğu için burada ona işaret olunmaktadır.
Curada bunların ; neden haram edildikleri de izah olunarak ölü, kan ve domuz etinin murdar olduk- , lan, Allahtan faskasının ismi üzerine kesilen etleri yemenin fısk olduğu söyleniyor.
f ^ik üç sınıfın haram edilmesindeki hikmet olan murdarlık, insan, üzerinde fikrî, tabiî, ahlâkî bakımlardan kötü tesirler icra etmesidir.
Fısk ise, insanın ruhaniyetini bozar.
[75] İbn Abbasa göre bu hayvanlardan ancak deve murat olunuyor (Râzî).
; Mücahit ile Katadeye göre bunlardan murat deve, devekuşu, ördek,1 kaz gibi ayaklan ayrı olmıyan her hayvan ve kuştur (Tac-ül-Arus).
Develerin bu şekilde yahu- i dilere haram edilmesi, onlar için nimet ve rahmet olmuştur.
Yahudiler, Hazreti T Musaya isyanları yüzünden çölde senelerce dolaşmışlardı.
Onların bu seyahatlerinde en çok istifade ettikleri hayvan deve idi.
Develeri kesip yeselerdi müthiş zahmetlere uğrarlardı.
ı [76] .Ve Rab Musaya dedi ki: Benî îsaraile söyle ki sığırın, ))a koyunun, ya keçinin iç yağım hiç yemeyesiniz.
Lâvilîler 7 :22 - 23» [77] Allahın herşeyi kucaklıyan rahmeti, Resuli Ekremi reddedenlerden bahsolunurken bile irat olunuyor.
Münkirlerin helak olmamasına ^ebep, bu rahmettir.
Fakat suçluları cezaya çarpmak ta zayıflar ve mazlumlar namına rahmettir.
Onun için onlara cezadan kurtulamıyacakları ihtar olunuyer. ^ bir bilginiz vars a getirin.
Siz ancak kendi zannınıza uyuyorsunuz, siz yalnız kupkuru yalanlar atıyorsunuz.
149 Heme n de ki: En kat'î burhan Allahındır.
Dileseydi topunuzu yola getirirdi (7 8).
150 Onlar a de ki: Haydi, Allah bunu haram kıldı, diye şehade t edecek şahitlerinizi getirin bakalım.
Şaye t onlar şehade t ederlers e sen onlarla berabe r şehade t etme .
Âyetlerimizi yalan sayan, ahirete d e inanmıyanların havalarına uyma .
Onlar, (putlarını) Tanrılariyle denk sayarlar.
[78], Daha evvelki âyet müşriklerin ne dilediklerini anlatıyor.
Onlar «Allah dileseydi biz de, atalarımız da Allaha şerik koşmazdık» demişlerdi.
Bunlara cevap olarak Kak Tealânın iradesini, peygamberlere vahyettiği söyleniyor ve putperest¬ } ligi teyit eden bir vahiy varsa onu ileri sürmeleri isteniyor.
Bundan başka müşriklere yalan attıkları, kendi zanlarına uydukları anlatılıyor ve daha sonra bahis daha.
ileri götürülerek Allahın insanları şaşırtmadığı, saptırtmadığı, bilâkis peygamberler göndererek insanları doğru yola ilettiği ve bütün doğru yolda yürümelerini dilediği izah ediliyor, bu suretle putperestlerin bütün iddialarına karşı en kat'î deliller gösteriliyor.
.
BÖLÜM : 19 — HAYATA REHBERLİK EDEN KAİDELER 151 De ki: Gelin, Tanrınızın size haram kıldıklarını haber vereyim! Ona hiçbir şerik koşmayın.
Anaya babaya iyilik edin.
Fıkaralık korkusiyle evlâtlarınızı öldürmeyin.
— Biz sizin de, onların da rızkınızı veririz — kötülüğün, gizlisine de, aşikârına da yaklaşmayın.
Allahın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın.
Meğer ki hak ile ola.
Allah size bunları emir buyurdu ki anlayasınız.
152 Öksüzün malına, sin-ni rüşde varmaya kadar, en güzel tarzdan başka bir suretle yaklaşmayın (79) .
Ölçüyü, tartıyı tam ve doğru ölçüp tartın.
Biz bir kimseye ancak gücünün yeteceğini teklif ederiz.
Söz söylediğiniz (şehadet ifa ettiğiniz, hüküm verdiğiniz) zaman hısımlara karşı da olsa, adaleti gözetin (80).
Allahın ahdini yerine getirin.
Bunları size emretti ki daima hatırhyasınız.
153 (Biliniz ki) Benim dosdoğru yolum budur.
Ona uyun.
(Başka) yollardan gitmeyin ki Onun yolundan ayrılmıyasınız.
Bunlar size emrolunmuştur ki (fenalıktan) sakınasınız.
154 Gene Biz iyi işler işliyenlere (nimetimizi) tamamlamak, herşeyi apaçık göstermek (81) , hidayet ve rahmet olmak üzere Musaya Kitap verdik ki Tanrılarına kavuşacaklarına inansınlar.
BÖLÜM : 20 — HEDEF 155 Bu, Bizim gönderdiğimiz bir kitaptır.
Mübarektir (82).
Öyle ise ona uyun! (Fenalıktan) sakının ki esirgejımeğe lâyık olasınız.
156 Bizden evvel iki taifeye (Yahudilere ve Hıristiyanlara) Kitap gönderildi.
Biz onların okuduklarından birşey aniamıyorduk.
157 Yahut "Bize Kitap gönderilseydi onlardan daha fazla hidayete ererdik,, dememeniz için işte size Tanrınız tarafından apaçık hüccet, hidayet ve merhamet gelmiştir.
Artık Allahın âyetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim [ 79 ] En güzel tarzdan murat, öksüzlerin, mallarını daha kazançlı bir hale getirecek tarzdır.
[ 80 ] Doğruluk Müslümanların en birinci vasfıdır.
Bir müslünıan herne ile karşılaşırsa karşılaşsın doğruluktan ayrılmamakla mükelleftir.
[81] Herşeyden murat, İsrailîlerin irşadı için lâzım olan herşeydir.
[82] Bereketi daimdir.
t kim olabilir? (insanları) âyetlerimizden çevirenleri, çevirdiklerinden dolayı azabın en ağıriyle cezalandıracağız.
158 (Banlar imana gelmek için ne bekliyorlar?) Meleklerin inmesini mi, Tanrının (8 3) yahut Tanrının âyetlerinden bazılarının (84) gelmesini mi bekliyorlar? ! Tanrının bazı âyetleri geldiği gün, evvelce iman etmiyen yahut imaniyle hayır kazanmıyan bir kimseye imanı faide vermez.
De ki: Bekleyin.
Biz d e bekleyenlerdeniz.
159 Dinlerini darma dağınık ederek bölük bölük olanlar yok mu, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur.
Onların işi Allaha aittir (85).
O d a onlara yaptıklarını kendilerine habe r verecektir.
160 -Kim ki iyilik eder, [83] Kadı Beyzavîye göre meleklerin gelmesinden murat, ölüm meleklerinin gelmeler:, yahut azap meleklerinin ilâhî hükmü icra etmeleri; Tanrının gelmesinden murat İlâhî hükmün tahakkuk etmesidir.
[84] Bazı âyetler, helak olacak millete ait işaretlerin tecellisidir.
[85] Burada evvelâ yahudilere ve hıristiyanlara ve umumiyetle dinlerini dağıtarak onu bölük bölük eden, onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmıyanla,- ra işaret olunuyor.
onun on misline nail olur.
Kötülük işleyenlerse onun karşılığı ile ceza görür ve asla gadre uğramazlar (86).
161 De ki: Tanrım beni dosdoğru yola iletti ki halis muvahhit olan ve müşriklerden olmıyan îbrahimin dosdoğru dinidir.
162 De ki: Namazım, niyazım, (kurbanım, haccım), sağlığım, ölümüm, bütün âlemlerin Tanrısı olan, şeriki olmıyan Allahındır (8 7).
163 Bana emrolunan [ 86 ] Başka hiçbir kitap, Allahın rahmetini bu kadar güzel ve bu derece ulvî bir surette ifade etmemiştir.
Resuli Ekremin bir hadisişerifine göre iyilik on mislinden başlayarak yedi yüz misline kadar mükâfat görür (Buharı) Demek ki âyeti kerime, fenahğın âzami cezasını ve iyiliğin asgarî mükâfatını ifade etmiştir.
[87] İslâm kelimesinin ifade eylediği Hak Tealâya tam teslimiyet, Müslümanların ilki olan Hazreti Muhammedde en mükemmel surette tezahür eder.
İnsanları harekete getiren, sürükleyip götüren birçok saikler vardır.
İnsanın kendi nefsine karşı sevgisi, ailesine, çocuklarına, dostlarına, akrabalarına karşı merbutiyeti, memleketine muhabbeti, bütün insanlığa şamil sevgisi, onu coşturur, yürütür, herşeyi yaptırır.
Fakat hiç şüphe yok ki bir maksat, bir gaye şahsî menfaaj; kaydından nekadar uzak kalırsa o derece asîl ve yüksek olur, yapılan işi o kadar j şerefli olur.
İn¬ , sanın hayatını vakfedeceği en ulvî gaye ise, Allah sevgisi ile harektinde görüle gel- budur.
Ben de Müslümanların ilkiyim.
164 De ki: Allah herşeyin Tanrısı iken ben Ondan başka bir Tanrı mı ararım? Herkes (vebal namına) ne kazanırsa kendine aittir.
Yük yüklenen bir kimse başkasının yükünü taşımaz (88).
Dönüşünüz, Tanrınızadır.
O da ihtilafa düştüğünüzü size haber verir.
165 Sizi yeryüzünde hükümran eden, bazılarınızı bazılarınıza payece üstün kılarak verdiği ile sizi deneyen Odur.
Şüphesiz ki Tanrın, cezasını çabuk verir, şüphesiz ki^O yarlığayıcı ve esirgeyicidir.
SÛRE: 7 ARAF SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
42 kısımdır.
205 âyettir.) Konusu : Sûrenin adı.
«Allahın peygamberleri ile doğruluk ve iyilikten şaşmıyan müminlerin durdukları yüksek mevkiler» manâsında olan Ârâftır.
Bu suretle sûrenin adı onun konusunu göstermiş oluyor ki o da İlâhî vahye duyulan ihtiyaç ile bu vahyin doğruluğudur.
Sûrenin başlarında tlâhî vahyin dosdoğru olduğu beyan olunduktan sonra ikinci kısmında peygambere- muhalefetin, örnekleri Hazreti Âdem olan, doğru dürüst insanlara şeytanın muhalefeti gibi olduğu gösteriliyor.
Üçüncü kısım, bütün insanları şeytanın iğfalinden iahzir eder.
Bunu takip eden dört kısım, peygambellerin kudûmuna ait umumî beyanatı muhtevidir.
Daha sonra peygamberleri reddederek onlara fena muamele edenlerin hali, doğruların iğrilere karşı mutlaka muzaffer olacakları anlatılır.
Bu dört kısmı takip eden dört kısımda evvelce irat olunan umumî beyanat tavzih edilerek Arapların isimlerini ve tarihlerini tanıdıkları mistir.
Yapılan bir iş, bir şahsın kendi refahına, yahut en çok sevdiği insanların istifadesine ,yahut memleketinin veya insaniyetin iyiliğine hizmet edebilir, fakat bu hareketin kaynağı Allah sevgisi olursa, ancak o zaman garez ve ivazdan tamamiyle tecerrüt etmek, bütün mahlûkata karşı en temiz, en nezih vecd ile hareket etmek mümkün olur.
İnsan hayatının en yüksek hedefi budur ve bu hedef Hazreti Muhammedin hayatında kemaliyle tezahür etmiştir.
Hazreti Muhammed (Aleyhissalâtü vesselam) ın namazı da, niyazı da, haccı da; yalnız bunlar değil, sağlığı da ölümü de, bütün varlıkları var .eden Zatı Kibriyanındı.
[88] Yük yüklenen bir kimse başkasının yükünü taşımaz» Kur'an-ı Kerim bu âyetle hıristiyanlığın «kısas» akidesini reddeder.
Kur'ana göre her doğan insan, bir yük yüklenir.
Bunun sebebi insanın günahkâr olarak doğması değildir.
Bilâkis her insanın bir takım mesuliyetler yüklenerek hayata girmesidir.
Bu mesuliyetler ona aittir.
Halbuki hıristiyanlar, Hazreti İsanın başkalarına ait günahların mesuliyetini yüklenerek bunları kaniyle ödediğine inanırlar ve bu akideye kısas akidesi denir.
Kur'an bunu kabul etmez.
Çünkü her insan, yüklendiği yükten mesuldür.
Sûre: 7 ] Ârâf Sûresi •259 p beş peygamberden bahsolunur.
Bunlar Nuh.
Hud.
Salih, Lût ve Şuaybdir.
Muhtelif milletler ve memleketler'içinde zuhur eden bu peygamberler, zuhur ettikleri tarih sırasiyle yadolunuyorlar.
Bu peygamberlerden bahsolunduklan sonra on ikinci* kısımda Hazreti Muhammed (A.
S) in düşmanlarına ihtarlarda bulunulur.
Sûrenin son üç kısmı müstesna olmak üzere mütebaki kısımlarında Hazreti Musadan bahsedilir, Hazreti Muhammed ile Hazreti Musa arasındaki sıkı müşabehet, sonra Hazreti Musanın İsrail oğullarına, kardeşleri olan İsmail oğulları içinden bir peygamber zuhur edeceğini tebşir etmesi dolayısiyle bu büyük peygamberin tarihine ehemmiyet verilir.
Gene bundan dolayıdır ki Hazreti Musadan bahseden kısımların sonlarına doğru Hazreti Muhammedin geleceğine dair Tevrat ile İndideki iebşirala işaret edilir.
Sûrenin son üç kısmı, umumî mahiyettedir.
Bunlarda evvelâ» tevhid akidesinin insan fıtratına nekadar kök saldığı gösterilerek tevhid akidesini ifade eden İlâhî vahyin doğruluğu istintaç edilir.
Sonra münkirlerin uğrayacakları akıbetlerden bahsolunur ve nihayet sahte ilâhların bu akıbete, karşı gelemiyecekleri anlatılarak Müslümanların her türlü muhalefete karşı galebe çalmaları için Allaha iltica etmeleri tavsiye olunur.
Bu sûre ile daha evvelki sûre arasındaki münasebeti anlamak için mevzuları karşılaştırmak kâfidir.
Bundan evvelki sûrenin başlıca mevzuu tevhid akide&idir.
Bu sûre ise İlâhî vahyin doğruluğunu isbat eder.
Bu iki akide biribirine bağlı olduğundan bu sûre, daha evvelki sûreyi ikmal etmektedir.
Araf sûresi ile En'am sûresinin ayni sırada vahyolunduklau anlaşılıyor, onun da, hicretten biraz önce vahyolunduğuna hükmolunabilir.
Meali Kerimi:
BÖLÜM : 1 — TEVHİDİN ZAFERİ Bismi'Uahi'rrahmani'rrahîm 1 Elif, lâm, mîm, sâd.
Bu bir kitaptır ki onunla (eğr* gidenleri) korkutman ve müminlere öğüt vermen (l) için sana vahyolunmuştur.
Ondan dolayı göğsünde darlık bulunmasın (2).
2 Siz Tanrımız tarafından vahyolunana uyunuz.
Ondan başka dostlara [1] Kur'anı Kerim öğüt verici ve hatırlatıcı manasında olan zikr ve zikra kelimelirile yâdolunur.
Çünkü Kur'an insanın fıtratına hitap eder, ins&nın fıtratında kök salan dinî hissi uyandırır.
{2] Kur'anı İngilizceye tercüme edenlerden Gecrge Sale, 'haraç mukabili olarak kullandığımız darlık kelimesini başka türlü tefsir eder, haraç mukabilinde • şüphe» kelimesini kuLanarak yanılır ve «Hazreti Peygamberin şüphe ıstırapları içinde yüzdüğünü, onun için risaletinin sahte olduğunu» söyler.
Halbuki Ayeti Kerime, Hazreti Peygambere teselli vermektedir.
Bu sırada Hazreti Peygamber, sürü sürü müşkülât içinde idi.
Kasımiarın muhalefeti azamî dereceye varmıştı.
Onun için Hazreti Peygambere, bu müşküller, bu muhalefetler karcısında göğsüne darlık gelmemesi tavsiye olunuyor.
Ycksa Hazreti Peygamber risaljetinin doğruluğundan ve mutlak muvaffakiyet kazanacağından hiçbir vakit zerıje kadar şüphe uymayın Nekada r a z öğüt tutuyorsunuz .
3 Biz nice şehir halkını * helak ettik, geceleyin uyurken, öğleyin dinlenirken azabımız onlar a erişti.
4 Azabımız erişince onların niyazları: "Şüphesi z ki biz zalim kimselerdik!,, demekte n ibaretti (3).
5 Biz kendilerine Peygambe r gönderilenleri mutlak sorguya çekeceğiz ve gönderilen Peygamberlerde n muhakka k (hesap) soracağı z (4).
6 Onlar a herşeyi bilerek habe r vereceğiz.
Çünkü biz hiçbir zaman kayıp değildik.
7 O gün (yapılan her iş) hak ile tartılacak (5).
Tera zisi ağır gelenler yok mu, murad a erenler onlar olacak.
8 Terazisi hafif gelenlerse âyetlerimize inanmamakl a zulmettikleri için kendilerini ziyana uğratacaklardır.
9 Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik; size yaşama k yollarını, vasıtalarını vücuda getirdik de siz gene nekada r az şükredersiniz.!
BÖLÜM : 2 — ŞEYTANIN MUHALEFETİ 10 Sizi yarattık, sonr a size suret verdik, sonr a meleklere l&deme secde ediniz,, dedik.
Secd e ettiler.
Yalnız iblis secde edenlerden olmadı (6).
l î (Hak Tealâ ona): Ben sana secde etmeyi emretmiş iken seni alıkoyan ne ? dedi.
Oda : "Be n onda n hayırlıyım, (şerefliyim).
Beni ateşten yarattın d a onu çamurda n yarattın!,, dedi (7).
12 (Hak Tealâ ona) öyle ise orada n in ! San a orad a kibirlenmek gerekmez .
Çık, git, çünkü sen zillet duymamıştır.
Bütün Kur'an buna şahittir.
Bununla beraber, muhaliflerin, geri kafalıların dalâlete saplanmakta gösterdikleri inat ve ısrar, arasira Resuli Ekremi endişeye düşürüyor ve onların hidayete ermemeleri ihtimali onun göğsüne darlık veriyordu.
Onun için Âyeti Kerime Resuli Ekreme teselli veriyor.
[3] Mekkeli düşmanlar, Mekkenin müslümanlar tarafından fethi üzerine Resuli Ekremin karşısında bu şekilde suçlarını itiraf etmişlerdi.
[4] Kendilerine peygamber gönderilenlerden peygamberleri nasıl karşıladıkları, peygamberlere de nasıl karşılandıkları sorulacak.
[5] Herşeyin tartılmasından murat, her yapılan işin hakkını ve karşılığını vermektir.
f [6] 2 :30 — 39 âyetlerine bakınız.
[7] Kur'an, birçok yerlerinde insanların topraktan yaratıldıklarını söyler.
Topraktan yaratılan, yalnız Hazreti Âdem değil, her insandır.
İnsanın topraktan yaratılmasına mukabil, iblisin ateşten yaratıldığı ileri sürülüyor.
Bundan insanın hilkatinde en hâkim unsurun toprak, şeytanın hilkatinde en galip unsurun da ateş olduğu anlaşılabilir.
Bu suretle insan ile şeytanın mahiyetleri gösterilmiş oluyor, insan topraktan yaratıldığı için kâmil insanlar mütevazı, ve halim; fakat ateşten yaratılanlar mütehevvir, inatçı olurlar.
Nitekim küfre salik olarak hak ve hakikate düşmanlık edenler de hep böyledirler.
Sûre: 7 ] Ârâf Sûresi 26İ 1 uğrıyanlardansın,, dedi (8).
13 (O da) "bana dirilip kalkacakları İ güne kadar mühlet ver!,, dedi (9).
14 Hak Tealâ da), "sen t kendilerine mühlet verilenlerdensin!,, dedi.
15 İblis dedi: "Sen I beni azgınlığa mahkûm ettiğin için onları gözetlemek üzere Senin dosdoğru yolunda oturacağım.
16 Onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından geleceğim.
Sen onların çoğunu şükredemez bulacaksın!,, 17 Hak Tealâ buyurdu: "Alçak, sürgün olarak oradan çık, içlerinden sana uyanlarla, cehennemi bütün sizlerden dolduracağım.
18 Ey Âdem sen ve zevcen Cennette oturun.
İkiniz de dilediklerinizden yeyin.
ikiniz de şu ağaca yaklaşmayın, çünkü (ona yaklaşırsanız) zalimlerden olursunuz!,, 19 Şeytan ise onların gizli ve kötü meyillerini (10 ) meydana vur- [8] Hak ve hakikate muhalefet ederek peygamberlere, karşı gelenlerin cezası budur.
[9] Şeytan ancak ruhları uyanmamış olanlara musallat olur.
Burada dirilip kalkmaktan murat, ruhî ba'sü ba'delmevt.tir.
[10] Nassı Kerimde «Sev'e» kelimesi kullanılıyor ki ya vücuttan örtülmesi mak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: Tanrınızın size bu ağacı yasak etmesi, ikinizin de melek veya ebedîlerden olmamanız içindir.
20 Sonra onların ikisine de: "Ben herhalde sizin hayırhahını zım!„ diye de yemin etti 21 Şeytan ikisini de baştan çıkanp aldattı.
Bunlar ağacın (meyvesini) tatmca kötü temayülleri göründü, ikisi de kendilerini Cennetin yapraklariyle örtmeğe başladılar (11).
Tanrıları onlara nida etti: "Ben bu ağacı size yasak etmedim mi? Şeytan size apaşikâr bir düşmandır, demedim mi?„ 22 ikisi de dediler ki "Tanrımız, kendi nefsimize zulmettik.
Sen bizi yarlığamaz, esirgemezsen muhakkak ki ziyan edenlerden oluruz.,, 23 (Hak Tea'â) buyurdu: "Haydi inin.
Bir kısmınız bir kısmının düşmanıdır.
Sizin için yeryüzünde bir vakte kadar kalmak, geçinmek nasiptir.
24 (Ve gene buyurdu) orada yaşar, orada ölür, oradan çıkarsınız.,,
BÖLÜM : 3 — ŞEYTANIN İĞFALİ 25 Ey Âdem evlâtları! Sizin çiplaklığınızı örtecek, size güzellik verecek cameler (12 ) gönderdik.
Takva camesi (insanı fenalıktan koruyan came) en hayırlısıdır (l 3).
Bunlar, onların öğüt tutmaları için, Allahın âyetlerindendir.
26 Ey Adem oğulları! Ana ve babanızın üzerindeki örtüleri çekip sıyırarak onlara kötü temayüllerini göstermekle Cennetten çıkarttığı gibi şeytan sizi de lâzım gelen kısım, yahut inşam utandıracak her hangi fiili ifade eder.
Şeytan da inşam kötü ve utandırıcı fiillere sevkeder.
[11] İnsanın kendisine yakışmıyan ve yaraşmıyan bir şey yaptığını his ve idrak etmesi, onun kendi nefsini hesaba çekmesi onu ahlâkı kemale sevkedecek en emin yoldur.
Âdem ile Havvanın Cennet yapraklariyle örtünmeleri, onların kusurlarım, yanlışlarmı telâfiye teşebbüslerinin ifadesidir.
25 inci âyette «fenalıktan sakınmak» camesinin en hayırlı came olduğu beyan olunuyor.
Âdem ile Havva da bu çeşit came ile örtünmek istemişlerdi.
26 ıncı âyetin notuna da bakınız.
[12] Nassı Kerimde «Riş.
kelimesi kullanılıyor ki kuşları süsliyen tüylerdir (Tac-ül-Arus).
Onun için kelime, süslenmek için giyilen elbiseye ıtlak olunur (Râzî).
Muhteşem elbiselere de, zinet ve güzelliğe de.
Rig denilir.
(Tac-ül-Arus, Zemahşerinin «Esas» ı).
[13] İnsanların ilkönce giyinmekten maksatları vücutlarını örtmekti.
Daha sonra insanlar terakki etmiş ve giyinmekten süslenmeyi de istihdaf etmişlerdir.
Kur'arıı Kerime göre giyinmenin üçüncü bir çeşidi vardır.
O da takva camesini yani inşam her türlü fenalıktan sakındıran, uzaklaştıran cameyi giymektir.
Kur'ana göre en hayırlı came budur.
Çünkü takva camesi, fazilet ve istikamet camesidk.
Onu giymek, faziletle süslenmektir.
-» l'e f _LI_ azdırmasın (l 4) ve baştan çıkarmasın.
O da, onun ordusu da, sizin onları göremiyeceğiniz yerden sizi görüyor.
Biz şeytanları, İman etmiyenlerin öz dostu yaptık (15).
27 Onlar bir hayasızlık yaptıkları zaman, "babalarımızı bu hal üzere bulduk.
Allah da bize bunu emretti.,, derler.
De ki: Hak Tealâ hayasızlığı asla emretmez.
Siz bilmediğinizi mi Allaha isnat ediyorsunuz? (16).
28 De ki: Tanrım bana adalet ve insafı emretti (i 7).
Her [14] Maksadın bedeni örtmek olmadığı, bütün insanların şeytandan yana mümasil bir iğvaya uğramamaları Javsiye edilmesinden anlaşılıyor.
Şeytan insanı takva camesinden soymak ister, imam Mücahit «bu libas, takva libası idi» der (Ibni Ceriri Taberi, Ebu Hayyan).
Gene İmam Mücahit Sev'e hakkında «onların fenasına giden ma'siyettir» der.
[15] Bunlar hakikate inanmadıkları için şeytanlar onların öz dostu oluyor.
[16] Bazı müfessirler burada bahis mevzuu olan hayasızlık, Kâbeyi çırıl çıplak tavaf etmekti, diyorlar (Mücahit, İbn Ceriri Taberi) fakat âyetin beyanı umumidir, tahdide muhtaç değildir.
[17] Nassı Kerimde «Kist» kelimesi irad olunmuştur.
İyi ve doğru, hakikat vahdaniyet manalarına gelir (Râzî, Ebu Hayyan).
Kist kelimesi eri vâsi manasiyle adalet ve insaftır.
namaz vaktinde yüzlerinizi (kıbleye doğru) doğrultun.
İtaat ve 0 ibadette samimî olarak dua edin.
O nasıl sizi ilkin yarattiyse siz gene ona dönersiniz.
29 Cemaatin birini (bir kısmını) hidayete erdiren Odur.
Öteki ise dalâleti hakketti (l 8).
Onlar Allahı bırakarak şeytanları can ciğer dost edinmişlerdi de kendilerini doğru yola ermjş sanıyorlardı.
30 Ey Âdem oğullan! Her namaz vaktinde zîynetlenin; yeyin, için, israf etmeyin.
Çünkü Allah sraf edenleri sevmez.
BÖLÜM : 4 — İLÂHİ ELÇİLER 31 De ki: Allahın kullarına yarattığı ziyneti (19), nzkın temizini ve iyisini kim haram etmiştir? (20 ) De ki: Bunlar dünya hayatında müminler içindir.
Kıyamet günü de müminlere hâstır.
•** * /• *" ' — 't İ''-* de böylece dirilteceğiz ki ibret alarak hatırlıyasınız (37).
57 İyi ve temiz topraklar, Tanımın izniyle mahsulünü {bereketli) verir.
Çorak toprakların mahsulü kıttır.
Biz âyetleri, şükredenler için böylece tekrar tekrar beyan ederiz (38).
BÖLÜM : 8 — HAZRETİ NUH 58 Biz Nuhu kavmine göndermiştik.
O da: ''Ey kavmim! Allaha tapın, sizin Ondan başka tapacağınız yoktur.! Ben büyük bir günde üzerinize azap gelmesinden korkuyorum!, dedi (39).
[37] Ruhan ölmüş olanları Kur'anın İlâhi vahyi ile diriltmek; ölü, çorak toprakların rahmetle dirilmesine benzetiliyor.
[38] İlâhî vahy, rahmete ve insanın iyi ve fena halleri bereketli ve çorak toprağa benzetiliyor.
Şayet bazı insanlar ilâhî vahyden istifade edemiyorlarsa, sebebi tabiatlerinin kötülüğüdür.
Yoksa ilâhi vahyin kusuru değildiı'.
Nasıl ki bazı topraklar da yağmur yediği halde zerre kadar istifade etmez.
[39] Hazreti peygambere muhalefet edenlere bu muhalefetih encamı ihtar 59 Kavminin ileri gelenleri dediler ki: "Seni apaçık sapıklık için- -^Je görüyoruz.,, 60 Nuh: "Ey kavmim! dedi, bende sapıklık yok.
Ben bütün varlıkları var eden Allahın elçisiyim.
61 Size Tanrımın vahyettiklerini haber veririm, size hayırhahlık ederim, ben sizin bilmediklerinizi Tanrıdan (gelen vahy ile) bilirim.
62 Sizi Allah azabından korkutmak için, sizin sakınmanız ve o sayede rahmete nail olabilmeniz için kendinizden bir adama Tanrınız tarafından vahy gelmesi sizin tuhafınıza mı gidiyor? 63 Fakat onlar (Nuhu) yalancı saydılar.
Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık.
Âyetlerimizi yalan sayanları boğduk.
Çünkü bunlar kör bir halktılar (4 0).
- v
BÖLÜM : 9 — HAZRETİ HUD 64 Âd (41) (kavmine de) kardeşleri Hudu (42) (gönderdik).
Hud dedi ki: "Ey kavmim! Allaha tapınız, sizin ondan başka tapacağınız yoktur, (fenalıktan) sakınmaz mısınız?,, 65 Kavminin ululan içinde kâfir olanlar dediler ki: "Biz seni beyinsizliğe uğramış görüyor, seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.,, 66 Hud dedi ki: Ey kavmim! Bende beyinsizlik yoktur.
Ben âlemlerin Tanrısı tarafından gelen bir elçiyim.
67 Size Tanrımın vahylerini edildikten sonra eski mukaddes tarihten misaller gösterilmekte ve peygamberleri dinlemiyenlerin nelere uğradıkları gösterilmektedir.
Peygamberlerin Kur'anda irad olunan kıssalarını okurken hatırda tutulması icabeden bir nokta, Kur'amn ancak muhtelif milletlere ait farikaları tebarüz ettirmek, Resuli Ekremin hayatında geçen hâdiselere benziyen hâdiselere işaret etmek, hakikati inkâr denlerin.
akıbetlerini göz önüne getirmektir.
Kur'an, her peygamberin risaletini bütün tafsilâtiyle izah etmez.
Her peygamberin tevhid akidesini tebliğ ettiğini, milletini yola getirmeğe çalıştığım, şiddetli muhalefetle karşılandığını, ve nihayet hakikatin galip geldiğini beyan eder.
Kısası Enbiyanın bütün zübdesi.
budur.
Bir hıristiyan münakkıdi Kur'amn Kısası Enbiya diye Hazreti Muhammedin başından geçenleri takrir ettiğini iddia eder.
Yanılıyor.
Çünkü Kur'an, geçmiş yeygamberlerin kıssalarını anlatır ve bunların içinde Hazreti Muhammedin hayatında geçen hâdiselere benziyenlere ehemmiyet verir.
Peygamberlerin kıssalarında muhaliflerin izmihlaline ait beyanat, Mekkî sürelerde görülür.
Bu sırada Hazreti Muhammedin muhalifleri son derece kuvvetli idiler.
Buna mukabil Müslümanlar azdılar, zayıftılar.
Görünüşe göre ümitsizdiler.
Medanî sûrelerin vahyi esnasında Hazreti Peygamberin düşmanları mağlûbiyete uğramakta idiler.
Onun için daha evvelki peygamberlerden ve düşmanlarından fazlaca bahsolunmaz.
[40] (11 : 87, 38) de ve 23 : (27 -29) da Nuhun tufanı ve gemi yapması hakkında fazla malûmat vardır.
Kür'anm umumî bir tufandan bahsetmediği bu âyetten haber veririm, ben sizin samimî hayırhahındım.
68 j Kendinizden bir adam vasıtasiyle size vahy gelmesine mi taaecüp pdiyorsunuz? Şunu hatırınıza getirin ki (Hak Tealâ) sizi Nuh kavilinden sonra onların yerine getirdi, size yaradılış itibariyle onlardaıj fazla boybos verdi.
Allahın nimetlerini anın ki felah bulaşınız! 69 Onlar de bellidir.
Çünkü Nuhun yalnız kavmine gönderildiği ve bütün milletlere gönderilmediği apaçık söyleniyor.
Onun için tufan, Nuh kavminin yurduna münhasırdı.
Yoksa «Kitabı Mukaddes» in anlatmak istediği gibi bütün dünyaya şamil değildi.
Bu nokta, Kur'anın, Kitabı Mukaddesten ayrıldığı noktaların en mühimlerinden biridir.
Hakikati Kur'an anlatmıştır.
[41] Âd (89 : 7) zikrolunan İremin torunu, o da Nuhun torunu idi Burada bahis mevzuu olan Ad kabilesine birinci Âd, Semud kabilesine de ikinci Âd, denilir.
Bu kabile Ahkaf çölünde yaşardı (49 : 21).
Bu çöl Uman ile Hazremut arasında idi (Râzî).
j Kur'anı Ingilizceye tercüme edenlerden, Rodwell, Âd'ın ve e^ki müverrih Dioavus Siculus ile Batlamyos tarafından zikrolunan Semud'un Mekke şimalinde yaşadıklarım söyler.
Onun bu sözü Semud hakkında azçok kabul olunabilirse de Ad hakkında kabul olunamaz.
j Gene Kur'anın ingilizce mütercimlerinden Sale bu kabile hakkında şu ma- dediler" ki: "Sen bize birtek Tanrıya tapıp babalarımızın taptıklarını bırakmamız için mi geldin? Sen doğru söyleyenlerdensen, bizi neyle korkutuyorsan onu getir.,, 70 Hud dedi ki: "Tanrınızın azap ve intikamını hakkettiniz.
Allahın haklarında hiçbir delil ve burhan indirmediği, sizinle babalarınızın taktığı birtakım isimler üzerinde bana çene mi çalıyorsunuz? Öyle ise bekleyin.
Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.,, 71 Bunun üzerine onu, onunla beraber olanları tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.
Âyetlerimizi yalan sayıp iman etmiyenlerin köklerini kestik (4 3).
BÖLÜM : 10 — SALİH VE LÜT 72 Semud (kavmine) (44 ) de kardeşleri Salihi (gönderdik).
Salih dedi ki: Ey kavmim ! Allaha tapın.
Sizin Ondan başka tapacağınız yoktur.
Size Tanrınızdan apaşikâr bir burhan gelmiştir, işte Tanrının dişi devesi (4 5) sizin için bir âyettir.
Onu bırakın } da Tanrının toprağında otlasın.
Ona kötülük etmeyin ki acıklı bir azaba uğrarsınız.
73 Hatırlayın ki (Tanrı) Âd kavminden sonra sizi onların yerine getirdi.
Sizi yeryüzünde yerleştirdi.
Yerin ova¬ larında köşkler ediniyor, dağlar oyup evler yapıyorsunuz (46), Allah ın nimetlerini anın, yeryüzünde fesat çıkararak şımarmayın lûmatı verir: «Âd Arapların eski, kuvvetli ve putperest kabilelerinden biri idi.
Başlıca taptıkları ilâhlar dörttü: .Sakiye, Hafıza, Razika, Salime.
Birincisinin yağmur verdiğini ikincisinin kendilerini her tehlikeden koruduğunu, üçüncüsünün onlara gıdalarını verdiğini, dördüncüsünün derde uğradıkça derman verdiğini zannederlerdi.» [42] Hazreti Hud, Kitabı Mukaddeste Eber namiyle yadolunur ve onun nesebi, Kitab-üt-tekvinin (10 :42) inde bahis mevzuu olur.
[43] Çölde yaşıyan bu kabile sekiz gün devam .eden (7 : 69) bir fırtına ile j helak olmuştur.
[44] 64 üncü âyetin notunda Semud kavminden bahsetmiş bulunuyoruz.
Âd ile Semud, biribirinden zaman, mekân itibariyle ayrı idiler.
Batlamyos bu kabileden bahseder.
Âd'dan iki yüz sene sonra kadar türeyen Semud, Hicirde ve Vadilkura ovasında yaşıyordu.
[45] Bu dişi deve hakkında birçok şeyler uydurulmuştur.
Kur'an-ı Kerim ise, onun herhangi dişi deve gibi bir deve olduğundan başka bir şey söylemez.
Hazreti Salihe muhalefet edenlerin bu dişi deveyi kesmeleri, onların kendisini dinlemiyeceklerini, onu ve arkadaşlarını tazyikte devam edeceklerini gösteriyordu.
[46] Hindislanın en büyük âlimlerinden Seyid Ahmet Han «Hazreti Muhammedin hayatına dair makaleler» adlı eserinde der ki: «Bunlar kayaları oyar, dü- i zeldir ve içinde ikamet ederlerdi.
Bu kayalar hâlâ mevcuttur.» 74 Onun kavminin ulularından (bu sözleri) kibirlerime yediremiyenler, içlerinden zayıf ve âciz saydıkları müminlere sordular : "Salibi, Tanrı tarafından gönderilmiş Peygamber mi tanıyorsunuz?,, Bunlar, "(Evet) dediler, biz onunla ne gönderilmişj ise ona iman edenlerdeniz.,, 75 imanı kibirlerine yediremiyenler dediler ki; "Biz de sizin imam ettiklerinizi inkâr ediyoruz.,, 76 Bunlar dişi deveyi boğazladılar.
Tanrının emrine isyan ettiler ve "Ey Salih, gönderilmiş Peygamberlerdensen, bizi korkuttuğun azabı getir!,, dediler.
77 Bunun üzerine onlar şiddetli bir (zelzeleye) bir sarsıntıya tutuldular ve yurtlarında cansız, hareketsiz kaldılar (47).
18 (Salih) onlardan yüz çevirerek: "Ey kavmim! dedi, ben size Tanrımın vahylerini haber verdim.
Size hayrıhahlık ettim.
Fakat siz hayırhahları sevenlerden değilsiniz.,, 79 Lûtu da gönderdik.
Hani Lût kavmine demişti ki: Sizden evvel âlemlerde hiçbir kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı irtikâp ediyorsunuz? (48).
80 Kadınları bırakıp hırs ile erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Muhakkak ki azgın, taşkın bir cemaatsiniz.
81 Kavminin cevabı: "Şunları yurdunuzdan çıkarıp atın.
Çünkü bunlar kendilerini temizlemiyen insanlardır.,, demekten ibaretti.
82 Bunun üzerine onu da, geride kalanlardan olan karısından, başka ona inananları da kurtardık.
83 Qnların üzerine bir yağmur yağdırdık (49).
Günahkârların encamı ne oldu ? bir baksana! [47] Semudun duçar olduğu ceza, muhtelif kelimelerle ifade olunur.
Burada Nassı Kerimde (Recfe) denilir ki zelzele demektir.
27 : 52 de oturdukları yerlerin yıkıldığı söyleniyor ki o da zelzeleye tutulduklarını gösterir.
54 : 31 de bunların «sayha» ya uğradıkları söylenmektedir.
Bu da zelzeleye takaddüm eden seslerdir.
Diğer âyetler de ayni manayı ifade etmektedir, [48] Burada düşmanları kendi gözleri önünde helak olan peygamberlerden ve geçen sûrede Hazreti îbrahimden bahsolunduğu için, Salihden] sonra İbrahimi zikretmek icabettiği halde Lûta geçilmektedir.
Hazreti Lût yahudilcrın eserlerinde ve Kitabı Mukaddeste aleyhtarane sözlerle yadolunan peygamberlerdendir.
Halbuki Kitabı Mukaddeste Hazreti İbrahim, Lûtun muttaki bir insan olduğunu (Kitab-üt-tekvin 18 : 23) söylüyor, ayni kitap Hazreti Lût'un azaptan kurtulduğunu göstermekle onun muttaki olduğunu teyit ediyorsa da kızlariyle müstekreh birtakım münasebetlerde bulunduğunu da İleri sürerek takvanın tamamiyle zıddı olan bir şeyden de bahsederek tenakuza düşüyor.
Bu isnadatın merdut olduğunda şüphe yoktur Kuranın mütercimle:inden Sola, Lût'un peygamber olduğunu, Wherry peygamber olmadığını söyler.
[49] Lût kavminin uğradığı cezaya burada Nassı Kerimde «Matar» yani yağmur, 20 : 81 ve 14 : 73 de bu yağmur taş yağmuru olduğu beyan ıolunuyor.
Bun- -!U_
BÖLÜM: 11 — ŞUAYB 84 (Medyen) e de kardeşleri Şuaybi (gönderdik) (50) .
Onlar a dedi ki: Ey kavmim ! Allaha tapın, Ondan başk a tapacağını z yoktur.
Size Tanrınız tarafından apaçık burha n geldi.
O halde ölçüyü, tartmayı doğrultun, kimsenin hakkını yemeyin, yeryüzü düzeldikten sonr a düzenini bozmayınız.
Müminseniz bu sizin hakkınızda dah a iyidir.
85 Allaha iman edenleri tehdit ederek ve Allah yolundan alıkoyarak, yolun eğriliğini istiyerek yollarda oturmayın.
Baksanıza, fesatçıların sonu ne oldu ?..
86 İçinizden bir lardan ve diğer âyetlerin beyanatından bunların bir volkan indifama ve bir zelzeleye birden uğradıkları anlaşılıyor.
[50] Şuayb, Hazreti îbrahimin neslindendi.
Medyen yahut Midyen Hazreti Îbrahimin Katuradan doğan oğlu idi.
(Kitab-üt-tekvin 25 : 2) Bahri Ahmer üzerinde Sina dağının güney batısında ayni namda bir şehir vücut bulmuş ve onun ahfadı orada yerleşmişlerdi.
Batlamyos bu şehirden Modiana diye bahseder.
Şuayb kelimesinin Jethronun ayni olduğu söyleniyor.
cemaat, benim ile gönderilene iman eder, bir cemaa t iman getirmezse o halde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin.
Hâkimlerin (en) hayırlısı Odur.
CÜZ : 9 j 87 Kavminden imanı kibirlerine yediremiyen ululan dediler ki: "Şuayb ! Seni t e seninle beraber iman edenleri yurdumuzdan çıkaracağız.
Meğe r ki dinimize dönesiniz!,, Şuay b dedi ki: Biz istemezsek d e mi (bizi dininize çevireceksiniz?).
88 Allah bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra gene o dine dönerse k Allaha bühta n etmiş oluruz.
Onu n için bizim dininize dönmemiz e ihtimal yoktur.
Meğe r ki Allah dileye.
Tanrımızın ilmî herşeyi kavramıştır.
Biz Allaha güvendik.
(Ulu) Tanrımız ! Kavmimizle aramızdaki (dâvada) doğrulukl a hükmet.
Zira sen herşeyin doğrusunu göstere n ve bildirenlerin en hayırlısısın.., 8 9 (Şuaybin) kavminden kâfir olanlar dediler ki: "Siz Şuayb e uyarsanız muhakka k ki ziyankârlardan olursunuz.,, 90 Bunun üzerine onlar müthiş bir sarsıntıya uğradılar, oldukları yerde çökü p kaldılar.
91 Şuaybi yalan sayanlar, yerlerinde, yurtlarında hiç yokmu ş gibi oldular.
Şuaybi yalan sayanlar ziyankâr oldular.
92 (Şuayb) onlardan yüz çevirdi de ded i ki: " Ey kavmim ! Size Tanrımın ban a vahy ettiklerini Sildirdim.
Size hayırhahlıkta bulundum.
Sizin gibi kâfir bir kavme najsıl acıyayım?,,
BÖLÜM : 12 — MEKKELİLEEE ÎKtAHLAH 93 Hangi bir yurda bir Peygambe r gönderdiyse k onjun halkını yalvarıp yakarmağ a sevk için sıkıntıya, felâkete uğratırıi.
9 4 Sonr a bu sıkıntıyı iyiliğe çeviririz.
Onla r bu sefer tekra r azarıar| "Zate n bizim atalarımız d a sıkıntıya, iyiliğe uğramıştı,, çerler, Biz d e onla n hiç farkında olmadıkları bir zamand a enseleriz.
9 5 Yurt halkı iman edip sakınmış olsalardı gökten , yerden bereketle r yağdırırdık; fakat onlar (Hakkı) inkâr ettiler, Biz de onlara yapıp kazandıklarının cezasını verdik.
96 Yurt halkı azabımızın onlara geceleyin uykuda iken gelmesinden mi emindirler, 97 yoksa yurt halkı azabımızın onlar gündüzün eğlencelere dalmışken gelmesinden] mi eminler? ..IM.
98 Yurt halkı Allahın tedbirine karşı d a kendilerini emin buluyorlar.
Allahın tedbirinden ancak hüsrana uğrıyanlar emin olabilir.
BÖLÜM : 13 — HAZRETİ MUSA 99 Yeryüzünde evvelce yerleşenlerden sonr a ona vâris olanları, dileseydik, günahlarından dolayı bir felâkete duça r edeceğimiz, onların kalplerine mühür ba:ı p körlenmiş, işitmez bir hale getireceğimiz besbelli değil midir? 100 İşte biz , bu yurtların bazı haberlerini sana naklediyoruz.
Peygamberleri, onlara en açık burhanları getirip göstermişler, fakat onla r evvelce yalan saydıklarına, (yine) inanmamışlardı.
Zaten Allah da kâfirlerin kalplerini böylece içerletir.
101 Biz on lan n çoğund a ahd e vefa görmedik .
Onlarda n çoğunu fâsık, mütecaviz bulduk.
102 Sonrada n Biz (bu Peygamberleri müteakip) Musâyı, âyetlerimizle Fir'avun ile (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik (51).
Onla r bu âyetleri (inkâr ederek) kendilerine zulmettiler.
Baksana , fesatçıların akıbeti ne oldu?!.
103 Mus a demişti ki: Ey Fir'avun, ben (bütün) âlemlerin Tanrısı tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.
104 Bana yaraşan, Allah hakkında doğruda n başk a birşey söylememektir, Ben size Tanrınız tarafından apaçık bir burhan getirdim.
Artık İsrail oğullarım benimle berabe r gönder.
105 (Fir'avun) dedi ki: Sözünde gerçeksen ve bir âyet getirmişsen, onu göster.
106 ^Musâ) asasını bıraktı.
O d a apaşikâ r bir ejderha oluverdi.
Î0 7 İllini de çekip çıkardı, bütün görenle r onun bembeya z olduğunu gördüle r (52).
L51] Daha evvel İsrail oğullarının halinden bahsolundukça Hazreti Musâdan da bahsedilmişti.
Burada, Hazreti Musânın kıssası daha mufassal bir surette anlatılıyor ve buradan 21 inci kısmın scnufia kadar or.dan bahsolunuyor.
Musâdan bu kadar mufassal bahi-oluıımasınm sebebi onunla Hazreti Muhammed aracındaki müşterek noktaların çokluğudur.
[52] Bu âyet te Kitab: Mukaddesin eksikliğini ve Kur'arıin beyanatmdaki doğruluğu ve tamamlığı gösteriyor.
Kitabülhurucun dördüncü babında Musâya iki mucize verildiği söylenir.
Bunların biri asanın yılar.a dönmesi, ikincisi elinin bembeyaz olmaiidır.
Kitabülhurucun 4 : 8 âyetinde Musâya bu iki mucizeyi Fir'avuna göstermesi emrolunduğu açıkça söylenir.
Fakat Kur'anı Kerimin bahis mevzuu ettiğimiz âyetlerinde bu iki mucizeden ancak asâ mucizesinin red ile karşılandığını görüyoruz.
Musa birinci mucizesinin red ile karşılandığını görünce ikinci mucizesini göstermiş olacaktır.
Çünkü ona vukubuîan ilâhî emir bu ıtnahiyette idi ve ikinci mucize Musâya lüzumsuz olarak verilmemişti.
Bu muuizelerin mahiyeti ne idi? Kur'anda, Musa asasının alelade bir asâ olduğu gösterilir.
Hazreti Musânın bu asasına dayandığını, onunla sürüsünr ağaçlardan yapraklar düşürdüğünü ve onunla daha başka işler gördüğünü anlatır (20 :18).
Kur'anda, Hazreti Musânın bu asayı attıkça onun yılana döndüğünü gösteren bir söz yoktur.
İsrail oğulları en büyük tehlikeye uğradıkları zaman bile, Hazreti Musa asâüan bu şekilde istifade etmeyi düşünmemişti.
Asâ ancak, Musânm Fir'avuna gitmesinden evvel ilâhî vahyi telâkki ettiği, sonra Fir'avunun karşısına gittiği zaman yılana döndü.
Hazreti Musa ilâhî vahyi telâkki ettiği esnada yalnız kendili asanın yılana döndüğünü görmüştü.
Musa bu anda ruhani bir hal içinde idi.
Bu jsüfliyet âleminden tecerrüt ederek ulviyet âlemine geçmişti.
Peygamberler, ancajı bu hal içinde ilâhî vahyi telâkki ederler.
Bu hal esnasında dimağ, maddî muhitin hududu haricine çıkar, maddî gözün görmediğini görür, maddî kulağın duyamadığını duyar.
Hazreti Musa da asanın ilk defa yıkma dönüşünü bu hal Esnasında görmüştü.
Asâmn ikinci defa yılana dönmesini, Musa İle beraber birçokları da gördüler.
Musânın nübüvvetindeki kuvvet, herkese hâkimdi.
Musânın asası, hfer zaman ejdere dönmediğine ve bu hal ancak birkaç kere görüldüğüne göre, bu hâdisenin ancak ilâhî vahy tesiriyle vukubulduğuna şüphe kalmaz.
Asâmn ejdere dönmesi, bu asanın temsil ettiği Musa kavminin hasımlarına galebe çalacaklarını, sonra onun elinin bembeyaz olması, getirdiğp delillerin gün gibi parlıyacağını ifade ediyordu.
20 :20 ve 21 âyetlerinin notlarına bakınız.
EÖLÜM : 14 — MUSA VE BÜYÜCÜLER 108 - 109 Fir'avunun kavminden iîeri gelenler dediler ki "bu ne usta büyücü kî sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.,, Fir'avun dedi ki "buna ne buyurursunuz?,, 110 - 111 Dediler ki: Musa ile kardeşini alıkoy ve şehirlere münadiler gönder de sana bilgili sihirbazların hepsini getirsinler.
112 Sihirbazlar Fir'avuna geldiler ve dediler ki: Biz üstün gelirsek bize mükâfat verilecek mi? 113 (Firavun) evet, dedi, bir de siz, muhakkak benim en yakınlarımİ dan olursunuz, 114 Sihirbazlar dediler ki: "Musa! Sen mi (ilkin) asanı atacaksın, yoksa biz mi önce bırakalım?,, 115 Musa dedi "siz atınız.,, Vaktaki onlar attılar, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve müthiş bir büyü yaptılar.
116 Biz Musâya vahyetidk ki: "Asanı bırak!,, Derhal asa onların yalandan yaptıklarını bozuverdi! 117 Böylece hak yerini buldu ve onların bütün yaptıkları heba oldu.
118 Onlar orada yenildiler, ;hor hor geri döndüler.
119 Büyücüler yere kapanarak 120-12 1 bütün âlemlerin, Musa ile Harunun Tanrısına inandık dediler (53).
122 - 123 Fir'avun onlara dedi ki: "Ben size izin vermeden ona! iman mı getirdiniz? Bu, hiç şüphe yok ki sizin halkı baştan çıkarmak için şehirde gizlice tertip ettiğiniz bir oyundu.
Size göstereceğim.
Ellerinizi, ayaklarınızı çaprastvari keseceğim, sonra hepinizi asacağım.,, 124 Onlar da dediler ki: "Tanrımıza dönüp varacağız.
125 Sen Tanrımızın âyetleri gelince onlara iman ettiğimiz için bizden intikam almak istiyorsun.
{Biz de Allaha yalvararak) deriz ki (Ula) Tanrımız, içimize sabır ve tahammül yağdır, müslü¬ manlıkta sabit kılarak canımızı öylece al!„
BÖLÜM : 15 — MUSÂNIN KISSASI 126 Fir'avun kavminden ileri gelenler dediler ki: "Musa ile başındaki halkı yeryüzünde fesat çıkarmak; senden de, taptıklarından da yüz çevirmek, için bırakacak mısın?,, O da: "Biz onların oğullarını öldürterek, kadınlarını diri bırakacağız ve biz üstün kalarak onlan kahredeceğiz,, dedi.
127 Musa kavmine dedi ki: "Allahtan yardım dileyin ve sabredin.
Yeryüzü Allahındır.
Kullarından dilediğini ona vâris kılar, hayırlı akıbet sakınanlarındır.,, 128 Musânın kavmi dedi ki: "Sen gelmeden evvel de, geldikten sonra da biz eza, cefa gördük.
(Bunun sonu nereye varacak?f)„ Musa dedi ki: "(Hele biraz daha sabredin.) Belki Tanrınız düşmanlarınızı helak eder, sizi yeryüzünde ( 5 4 ) hükümran kılar da ne yapacağınıza bakar.,, t
BÖLÜM: 16 — MUSÂNIN KISSASI 129 Biz Fir'avun ailesinin gözünü açmak için onları kurak- [53] Tevrat bunların iman ettiklerinden sarahaten bahsetmezse de buna dair birçok delâil vardır.
Kitabülhuruçta (12 :38) de .onlarla (yani İsrail ogullariyle birlikte) birçok karışık halk.
dahi çıktı» denilir.
Sonra Yahudi ansiklopedisinde şu sözler söyleniyor: Mısırlılar, Musânın dağdan inmesi vadesi tamam oldukta, hep bir arada, kırk bin kişi olarak ve İki Mısırlı Samirin yani Yamıs ve Yambirosun riyaseti altında geldiler.» Bu iki Mısırlı dahi.
Ahdi Cedidin Tımanovus (3:8) inci âyetinde de zikrolunurlar.
Bu suretle Kur'amn beyanatı teyit vt tasdik olunmaktadır.
[54] Buradan maksat arzı mev'uttur.
Çünkü Musa kavmini oraya götürecekti.
lığa, mahsul kıtlığına uğrattık.
130 Onlara iyilik gelince "bu bize gerektir!,, derler.
Kötülük gelirse Mus a ile onunla beraber olanların uğursuzluğuna atfederlerdi.
Onların uğradıkları uğursuzluk Allah tarafındandır.
Fakat çokları bilmezler.
131 Onlar dediler ki: Bizi büyülemek için herhangi âyeti getirebilirsen getir, sana asla iman edecek değiliz.
132 Bunun üzerine biz de onlara tufanlar (55), çekirgeler, keneler, kurbağalar ve kanı, ayrı ayrı âyetler olmak üzere gönderdik (56).
Onlar gene imanı kibirlerine yediremediler ki zaten suçlu bir cemaattiler.
133 Fakat onlar vebaya uğrayınca dediler ki: "Musa ! Tanrın' ile arandaki ahid [55] îmam Ragıba göre tufan insanları her taraftan saran felâkettir.
«Tacül Arus» sahibine göre tufan, ölürn, yahut seri ölüm demektir.
Bu itibarla tufan birçok insanların ölümüne sebebiyet veren veba manasına da gelir.
İmam Buhari de tufanın «Elmevtülkesir» yani «Fazlaca ölüm» manasına geldiğini kaydeder.
[56] Tevrat şu âyetleri zikreder: (1) Suyun kana çevrilmesi, (2) kurbağalar, (3) keneler, (4) sinekler, (5) insanlara ve hayvanlara musallat vebalar, (6) dolu, (7) çekirgeler, (8) karanlık, (9 insanların ve hayvanların ilk yavrularını götüren mucibince, bizim için yalvar.
Bu vebayı üzerimizden kaldırırsan muhakka k sana iman getirir, İsrail uğullannı d a seninle berabe r göndeririz.,, 134 Vaktaki Biz, onların erişecekleri bir devr e kadar, onlann üzerlerinden vebayı kaldırdık, onlar gene sözlerinden döndüler.
135 Biz d e onların âyetlerimizi yalan saymaları, âyetlerimizden gafil kalmaları yüzünden öc alarak hepsini dibi görünme z denizde boğduk .
136 Zebun kalan ve zayıf sayılanları arzın bereketlendirdiğimiz doğ u tarafına da , batı tarafına da vâris kıldık.
Tanrının İsrail oğullarına vukubulan güzel sözü de , onların sabır ve metaneti yüzünden, yerini buldu, tamamland ı (5 7).
Firavu nun da , kavminin d e yaptıklarını ve yükselttiklerini hara p ettik.
137 İsrail oğullarını denizden geçirdik.
Onla r putlarına tapmakt a olan bir cemaat e rasgeldiler ve: "Musa ! dediler, onların tapacakları olduğu gibi bize de bir tapaca k ya p (tapınalım!) Musa d a onlara "Si z amma d a cahil bir kavimsiniz! 138 pnları n taptıkları putlar bâtıl, onların bütün yaptıkları boştur.,, dedi.
139 {Musa dedi ki'-) Allah sizi bütün âlemlere üstün kamışken Onda n başk a bir tapaca k mı araştırayım? (5-8).
140 (Sizin taptığınız Tanrı o Tanrıdır ki) hani sizi Fir'avun ile kavminden kurtarmıştı ki bunlar, sizi işkencenin en belâlısına uğratır, erkek çocuklarınızı öldürür, kadınlarınızı diri bırakırlardı.
Bunda ise Allah tarafından büyük bir musibet vardı.
veba.
Kur'an bunlardan birincisini, ikincisini, üçüncüsünü ve yedincisini sarih kelimelerle bahis mevzuu eder.
Bunların dördüncüsü, üçüncüsüne dahildir.
Besincisi ve dokuzuncusıl »Tufan» kelimesiyle ifade olunmuştur.
Doludan bahsohmmuyor.
Fakat 129 uncu âyette mahsul kıtlığından bahsolunarak burıa işaret ediliyor.
Ayni âyette karanlık yerine kuraklıktan bahsolunuyor ki asıl karanlıktan muradın o okluğu anlaşılıyor.
Belki de karanlıktan murat, çekirge istilâsının güneş yüzünü ; kapayacak ve ortalığı karanlığa boğacak derecede müthiş olduğunu anlatmaktır.
{ O takdirde «Karanlık- ta çekirgeye dahij olur.
[57] Bu mübarek yer, Mukaddes Arzdır.
Cenabı Hak onul İbrahime vadet- | misti.
Tanrının İsrail oğullarına vukubulan güzel sözü de bu İlâhîı vaittir.
Kitab-üttekvin (17 : 8 de Cenabı Hakkın Ken'an diyarını İbrahim ile nesline ebedî mülk olarak verdiği beyan olunuyor.
Arzın doğu tarafı ile batı taraflndan murat, ya Aarzı Mukaddesin doğu ve batı tarafı, yahut Ürdünün doğu ve patı taraflarıdır.
[58] Musânın putperestlik aleyhinde dermeyan ettiği deli], Kur'amn mükerrer defalar irad ettiği delildir.
İnsan, bütün âlemlere üstündür.
Cenabı Hak onu tabiate hâkim olmak üzere yaratmıştır.
Onun için insanın 'kendinden alçak şeylere tapması doğru olmaz.
s t* * '-a "J tir 1**4 <''•*' 0 'Jjk$&
BÖLÜM : 17 — MUSÂNIN KISSASI 141 Biz Musa ile otuz gece sözleşmiş, bu vâdeyi on gece ile de tamamlamıştık.
Böylece Tanrının tayin ettiği vakit, kırk gece oldu.
Musa kardeşi Haruna dedi ki: Kavmim arasında yerime geç, güzel hareket et.
Fesat çıkaranların yolunu tutma! 142 Vaktaki Musa tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Tanrısı onunla sözleşti, Musa dedi ki (Ulu) Tanrı! Bana kendini göster! Seni göreyim! Hak Tealâ buyurdu: Sen Beni göremezsin (görmeğe dayanamazsın); fakat dağ a bak.
Dağ yerinde durur, kımıldamazsa o vakit Beni görürsün.
Vaktaki Musânın Tanrısı şan ve celâliyle dağa teveccüh etti, dağı parç a parç a etti.
Musa da düşüp bayıldı.
Aydınca dedi ki: İlâhî, Seni tenzih ederim.
Sana tevbe ettim.
İman edenlerin en birincisiyim! 143 Ha k Tealâ buyurdu ki: Ey Musa! Ben seni risaletlerimle, sözlerimle insanlara mümtaz kıldım.
Sana verdiğimi al ve (mazhar olduğun nimete) teşekkür edenlerden ol.
144 Musâya verdiğimiz levhalarda, insanlara öğüt olmak üzere ' herşeyi mufassal bir surette buyurduk.
Sen bunları kuvvet ve ] metanetle al.
(Onları hırzıcan e.i) Kavmine onun güzel hükümlerini almalarını emret.
Fâsiklere gelince onların yurdunu size göstereceğim.
145 Yeryüzünde haksız yere övünenleri, ayetlerimi kabul etmekten alıkoyacağım, onlar herhangi ayeti görseler de inanmazlar.
Doğru yolu görseler de onu yol edinmezler, azgınlık yolunu görürlerse ona saparlar.
Bu hal, onların ayetlerimizi yalan sayıp onlardan gafil kalmalarından ileri geliyor.
146 Ayetlerimizi ve Shirete kavuşmayı yalan sayanların işledikleri beyhude olur.
Onlar işlediklerinin karşılığından başka bir ceza mı görürler?
BÖLÜM : 18 — MUSÂNIN KISSASI 147 (Musa Tura çıktıktan sonra) Mutanın kavmi ziynet takımlarından buzağı gibi böğürmesi olan bir buzağı heykeli yaptılar ve ona taptılar.
Onlar buzağının kendileriyle söyleşmez, kendilerini bir yola götürmez olduğunu görüp anlamadılar mı ? (Ne yazık!) Onlar onu mabut edindiler de kendilerine gadrettiler.
148 israil oğulları buzağıya tapmanın akıl kârı olmadığını, bu yüzden saptıklarını anlayarak pişman olunca: Tanrımız bizi bağışlamaz ve yarlığamazsa vay halimize, muhakkak ki ziyankârlardan oluruz! dediler.
149 Musa (kavminin baştan çıktığına ve saptığına baka rak) öfkeli, kederli döndüğü zaman (Hâruna) dedi ki: Yerime geçtikten sonra ne fena işler işlemişsiniz.
Tanrınızın emrini beklemeyip acele mi ettiniz?!..
(Musa ö/kesinden) levhaları attı.
Kardeşinin saçından, sakalından tutup çekti.
(Harun ona) anamın oğlu! dedi, (Bunda benim günahım ne ?) Kavim, beni âciz buldu da sözümü dinlemediler, az kaldı beni öldüreyazdılar.
Bana böyle yapmakla düşmanlarımı sevindirme ve beni {puta tapan) zalimlerle beraber tutma! 150 Musa dedi ki: Yarabbi! Beni de, kardeşimi de yarlığa; ikimizi öz rahmetine kabul et.
Merhamet edenlerin en merhametlisi Sensin (59) !
BÖLÜM : 19 — MUSÂNIN KISSASI 151 Buzağıyı mabut edinenler, Tanrılarının gazabına, dünya [Ş9] Hazreti Hârunun Hazreti Musâya cevabı ve Hazreti1 Musânın duası, hayatında rüsvalığa uğrayacaklardır.
(Bize karşı) yalan uyduranları böylece cezalandırırız.
152 Kötülükler işleyip sonra tevbe ederek iman edenlere gelince Tanrın (onlara karşı) bağışlayıcı ve yarlığayıcıdır.
153 Musânın hiddeti geçtikten sonra (yere attığı) levhaları tekrer aldı.
Bunların yazılarında Tanrılarından korkanlar için hidayet ve rahmet vardı (üo).
154 Musa kavminin ileri gelenHânımın buzağıya tapmak günahından tamamiyle azade olduğunu gösteriyor.
Tevrat ise bunun hilafını iddia ve Hârunu puta tapmakla ittiham eder.
Hazreti Musânın Harun hakkında mağfiret dilemesinin bir günahtan dolayı ileri gelmediği, hem kardeşi, hem kendisi için mağfiret ve rahmet dilemesinden aşikârdır.
[60] Kitabülhuruca göre «Musa levhaları elinden atarak onları dağın aşağısında paraladı* (19:32) Kitabülhuruc daha sonra bu levhaların nasıl yenilendiğini anlatır.
Kur'an bu hususta Tevrattan ayrılmaktadır.
Kur'an levhaların paralandığından veya yenilendiğinden bahsetmiyerek Musânın hiddet sevkile bunları attığını, hiddeti geçince bunları tekrar aldığım, levhaların üzerindeki yazıların baki kaldığını söyler.
Musa gibi bir peygamberin İlâhî emirleri muhtevi olan levhaları paralıyacak derecede hiddetine mağlûp olmasını tasavvur etmek abestir.
Zaten taştan levhaların atılmasiyle paralanması ve üzerindeki yazıların okunmıyacak hale Sû ure: Araf Sûresi 285 •erinden yetmiş kişi seçerek onlarla Bizim tayin ettiğimiz yere beraberc e geldi.
Onla r şiddetlice bir sarsıntıya tutulunc a Musa dedi ki ; Yarabbi, dileseydin, onları da, beni deı evvelce helak ederdin, içimizdeki birtakım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak ede r misin ? Allahım! Onların rızana murjalif hareketleri, herhald e gen e Senin imtihanından ibarettir.
Sen bu imtihanınla dilediğini yoldan çıkarır, dilediğine yol buldurursun.
Yârımız Sensin.
Bizi yarlığa, bizi bağışla.
Yarlığayanlar^n en hayırlısı Sensin.
155 Dünyad a da , âhirett e d e bize iyilik ver, akıbetimizi hayreyle.
Biz San a döndük , Senin gösterdiğin doğr u yolu tuttuk ! H a k Teal â d a buyurd u ki : Ben dilediğim kimseyi azabıma uğratırım.
Faka t rahmetim herşeyi kuşatmıştır.
Rahmetimi (bilhassa) sakınanlara , zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazdım (S-î).
156 Onla r ki yanlarındaki Tevratt a ve Incilde yazılı (02 ) gördükleri ümmî nebi olan Peygamber e tâbi olurlar, o Peygambe r onlara iyiliği emreder, onları kötülükten nehyeder, terteririz ve iyi olan şeyleri halâl, kötü ve zararlı şeyleri haram eder, Onların sırtlanndak i ağır yükü kaldırır, onların zincirlerini kırar, ıo Peygamber e inanıp ona saygı gösteren, yardım eden, onunla birlikte gönderi" len ışığa uyanlar yok mu, murada erenler onlardır.
BÖLÜM : 20 — MUSÂNIN KISSASI ı 157 De ki : Ey nâs ! Muhakkak ki ben, gökiejîe yerin salta¬ gelmesi de tasavvur edilemez.
Oıu n için Kitabülhurucun ifadesini doğru telâkkiye mahal yok.
Kur'anın, Tevratı cerheden beyanatı, daha doğru ve daha makuldür.
[61] Kur'an, herşeyden fazla Allahın rahmetine ehemmiyet verir.
Bu dünyada günahkârlar vardır.
Bunlar da cezalarını bulacaklardır.
Fa^cat dikkat etmeli ki, Allahın rahmeti herşeyi kuşatmıştır.
Allahın azabı bile, rahmetinin tecellilerindendir.
Azaptan maksat, incitmek değil, doğrultmaktır.
Allahın rahmeti geniştir, büyüktür.
Fakat bu rahmetten en çok istifade edenler, fenalıktan1 sakınanlar, Allahın emirlerine itaat edenler, bilhassa, Hazreti Muhammede iman edenlerdir.
Âyeti Kerimenin son tarafları da bunu gösterir.
| [62] Ahdi Kedimde de, Ahdi Ceditte de Hazreti Muhammedin kudümünü tebşir eden birçok müjdeler vardır.
Burada yalnız Tevrat ile İncijden bahsolunmasırun sebebi, Musa ile İranın müjdelerine işaret edilmesindendir.
Ahdi Kadimin tesniye kitabında 15 : 13 îsrailîlerin kardeşleri alasından Musa gibi bir peygamberin zuhur edeceği söylenir.
îsrailîlerin kardeşleri İsmailin oğullarıdır.
Tesniye kitabının (32 :2) âyetinde bu peygamberin Paran dağlarından geleceği anlatılır.
İncildeki müjdeler pek çoktur.
Mettâ 13:31, 21:34; Markos 12:1 ; Luka 20:9 , Yuhanna 1 : 22, 14 : 16, 14 :26 âyetlerinde bu müjdeleri anlatırları natma sahip olan.
Ondan başka tapacak buîunmıyan, yaşatan, öldüren Allahın hepinize gönderdiği Peygamberiyim (63).
Siz de Allaha ve Allahın sözlerine inanan ümmî Peygamberine inanın, uyun ki hidayete eresiniz.
158 Musa kavminden bir cemaat vardır ki insanlan doğru yola götürürler insanlar arasında adaleti icra ederler.
159 Musa kavmini, ayrı ayn cemaat olmak üzere, on iki fırkaya ayırdık.
Musanın kavmi ondan su istedikleri zaman Musâya [63] Hazreti Muhammedin peygamberliği, bütün insanlığa şamildir.
Bu .şümul, onun telâkki ettiği ilk âyetlerden itibaren zahirdir.
Hazreti Peygamberin ilk telâkki ettiği âyetlerde de Allahtan, Arapların ilâhı olarak değil, bütün insanların, bütün varlıkların Allahı olarak bahsedilir.
Başka herhangi peygamberin kitabında buna benzer beyana tesadüf edilmez.
Ea-îka peygamberlerin risaletleri, bir millete münhasırdı.
Fakat Hazreti Muhammed butun milletleri birleştirmek; milliyet, renk, dil, smıf ve sair farkları kaldırmak, bütün insanlığa en doğru yolu göstermek için gönderilmiş ve buna muvaffak olmuştur.
İslâmiyet, bir milletin değil, insanlığın dinidir.
Dinin bu'cihanşümul telâkkisi, din tarihinin gördüğü en muazzam inkılâptır.
Çünkü Hazreti Muhammedden evvel bir peygamber, bütün insanlığa hitap eden bir din getirmemiştir.
> 7 1 "Asanla taşa vur!,, diye vahyettik.
Taştan on iki pınar hşMrıp J aktı.
Her fırka içeceği pınarı bildi.
Biz {Musa kavminin) üzerine bulutu gölge yaptık.
(Açlıklarını gidermek için) onlara bıldırcın ve kudret helası gönderdik.
Verdiğimiz rızkın temiz ve iyisinden yeyinf dedik.
(Onlar, emrimizi tutmıyarak azmakla) Bize zulmetmediler.
Kendi öz canlarına zulmettiler.
160 Hani onlara demiştik ki: Şu kasabada yerleşin.
Dilediğinizi yeyin; y^rlığanmak istiyoruz, deyin! Kapıdan secde ederek girin ki suçlarınızı bağışlarız, sizi yarlığanz.
iyilik edenlerin de mükâfatını artıracağız! 161 Fakat onların içindeki zalimler, kendilerine söylenen sözü başka bir söze çevirdiler, Biz de onların zulmetmeleri yüzünden onlara gökten azap gönderdik.
BÖLÜM: 21 — MUSÂNIN KISSASI 162 Onlar a deniz sahilindeki kasabanın halini sior (64;.
Hani onlar sebtin hürmetini ihlâl ederek haddi aşmışlardı.
O vakit sebtt e (65 ) balıklar su yüzünde görülerek onlar a gelirdi.
Sebti tutmadıkları günlerde balıklar gelmezdi.
Biz d e oniaiîi irtikâp ettikleri masiyetten dolayı, böylec e belâya uğrattık.
163 Hani onların içinden bir cemaat: "Allahın helak edeceği yahut şiddetli bir azab a uğratacağı bir kavme , ne için nafile yer e öğüt verip duruyorsunuz ? „ demişti.
Onla r d a "Tanrınız a karşı rnazeret olsun, muahazede n kurtulalım; belki de (fenalıktan) sakınırlar diye öğüt verdik,, dediler.
164 Onla r kendilerine verilen nasihati unutunc a biz d e insanları kötülükten alıkoyanları kurtardık, zulmedenleri, fısklanndan dolayı şiddetli azab a uğrattık.
165 Onla r serkeşlik ederek yasa k olunanı yapmakt a ısrar edinc e onlar a dedik ki: Menfur ve muhakka r maymu n gibi olun.
166 Hani Tanrın onları kıyame t gününe kada r azabın en kötüsüne uğrataca k olanları muhakka k göndereceğini bildirmişti.
Çünkü Tanrın cezayı çabu k vericidir, hem d e yarhğayıcı, bağışlayıcıdır.
167 Onları yeryüzünde cemaa t cemaa t ayırdık, çlerinden bazıları salihtir- [64] Bu kasabadan murat (Eyle) olduğu söyleniyor.
Eyle, Şip denizine mü-- cavir bir kasabadır.
[65] Cumartesi günü.
\j!\âCıjjiÇ\j*!HJx^>yı*j&B*Xf d L î?.*ı > (Cû^ > ••"'.-;< - v '„.,•£ .
• ' ' x v û ı V ' r* • f V ı V ' ^ ^ - % • • \ t • ^ • ^ • „ ' J f S rlslr ler, bir kısmı başka türlüdür.
Biz onları, siönebilmeleri için, iyiliklerle de, kötülüklerle de denedik.
168 Onlarda n sonra kötü bir nesil geldi ki kitaba vâris oldu, bu denî dünyanın değersiz malını alır ve "Allah bizi yarhğayacak,, derdi.
Onlara gene buna benzer bir mal geise onu da alırlar.
Acaba bunlardan, Allah hakkında doğrudan başkasını söylememek için, kitapta söz alınmamış mıydı? Halbuki onlar, kitaptakini d e okumuşlardı.
Ahiret yurdu, sakınanlar için dah a hayırlıdır.
Daha aklınız ermiyor mu? 169 [Fakat) kitaba sımsıkı sarılanlar, namazı dosdoğru kılanlara gelince (bilsinler ki) biz iyi işler işliyenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.
170 Hani Biz (Tür) dağını üzerlerine gölgelik gibi kaldırmış, onlarsa dağı üstlerine düşecek sanmışlardı.
Size verdiğimizi ciddiyet ve metanetle alın.
içindekini hatırlayın, anın ki sakınanlardan olasınız.
BÖLÜM: 22 — İNSANIN FITRATI VE İLAHÎ VAHY 171 - 172 Hani Tanrın Âdem oğullarının sırtlarından zürriyet- [66] Ayeti Kerimenin İsrail ulemasından Bel'am bin Baura, yahut Arap Sairlerinden Ümeyye bin Essalt veya rahip Ebu Âmire işaret ettiğini söyleyenler vardır.
Fakat Kaiâde.
âyetin Haktan yüz çeviren her insana şami} olduğunu söyler.
lerini çıkararak onları birbirine şahit tutmuş ve "Ben sizin Tanrınız değil miyim ?., demiş, onlar da "evet, şehadet ettik !„ demişlerdi.
Bu da onların kıyamet günü "bizim ikrardan haberimiz yoktur,, yahut "bizden evvel analarımız, babalarımız, Allaha ortak katmışlar, | biz ise onlardan sonra gelen zürriyetiz, (onların izinden gittik), o halde bizi bâtıl işleyen ve haksızlık edenler uğuruna helak mı edeceksin?,, dememeleri içindir.
173 işte Biz âyetlerimizi böylece apaçık beyan ederiz ki belki (doğru yola) dönerler.
174 Onlara, âyetlerimizin ilmini verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp kendisini şeytana uyduran ve azgınlardan olan kimsenin kıssasını da söyle (66).
175 Dileseydik o kimseyi âyetlerimiz ile yükseltirdik, fakat bu kimse süfliyete sarıldı, hevesine uydu, onun hali o köpeğin haline benzer ki kovarsan da, kendi haline bırakırsan da dilini çıkarıp solur.
«* Âyetlerimizi yalan sayanların hali işte böyledir.
Sen onlara bu vak'aları anlat ki'belki düşünü rler.
176 Âyetle rimizi yalan sayarak ancak kendi nefislerine zulmeden insanların hali, nekadar çirkin bir misal teşkil eder.
177 Allah kime yol gösterirse o kimse yol bulur.
Kimi yoldan çıkarırsa (bilin ki yoldan çıkanlar) ziyana uğrıyanlardır.
178 Biz cehennem için ihs ve cinden (öyle kimseler) yarattık ki kalpleri vardır, bu kaplerle idrak etmezler; gözleri vardır; onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla duymazlar.
Bunlar, dört ayaklı hayvan gibidirler.
Belki daha sersemdirler; gafil olanlar, bunlardır (67).
179 En güzel isimler, Allahındır (68).
Bu isimlerle münacat edin.
İsimlerinin kudsiyetine dil uzatanları bırakın.
Onlar işlediklerinin cezasını göreceklerdir.
(69) .
180 Yarattıklarımızdan bir cemaat vardır ki halkı doğru yola irşat ederler, hak ile adaleti icra ederler.
BÖLÜM : 23 — HELAK 181 Âyeti erimizi yalan sayanları, farkına varmadan, azar azar, helake yaklaştıracağız.
182 Ben onlara mühlet verdim.
(Vakti gelince) kahrım dehşetlidir.
183 Düşünmüyorlar mı ki (arkadaşları) nın aklında hiçbir bozukluk yoktur, o ancak apaşikâr bir korkutucudur.
184 Göklerle yer saltanatına, Allahın yarattığı şeylerin hepsine bakmıyorlar mı ? Ecellerinin yaklaşmış olmasını düşünmüyorlar mı ? Bunlar bu söze, (bu Kur ana) inanmazlarsa başka hangi söze inanırlar? 185 Allah kimi şaşırtırsa onu doğru yola götürecek yoktur.
Allah onları basiretten mahrum ve büsbütün şaşkın bırakır.
186 Senden saatin ne zaman geleceğini sorarlar (70) .
[67] Âyeti Kerime ins ve cinden birçok cehennemlik olanlar yaratıldığını söyledikten sonra bunun sebebini anlatıyor, bunların şuurlu, fakat şuurlariyle bir şey idrak etmiyen, gözlü fakat körlerden farksız olan; kulaklı, fakat bir şey duymıyan gafiller olduklarını gösteriyor.
Allah bunları da başkalarından farksız yaratmıştır, başkalarına verdiği kuvvetleri bunlara da vermiştir, fakat bunlar bu kuvvetleri suiistimal ettiklerinden cehennemlik olmuşlardır.
[68] Allahın isimlerinden çoğu Kur'anda yadolunmuştur.
[69] Esmai Ilâhiyenin kudsiyetine dil uzatmak üç şekilde olur.
İmam Fahreddin Râzî onları şu şekilde anlatır : (1) Allahın isimlerini, başka şeylere takmak (2) Allahı, yaraşmıyan isimlerle anmak (3) Allahı manası bilinmiyen kelimelerle •anmak.
[70] Kur'anda saatin gelmesi, suçluların bu dünyada helake uğramalarım ifade ettiği gibi kıyametin kopmasını da ifade eder.
f m •»T • < } " '<\C >S'* •'• nazmından murat budur.
Bu islâm kuvveti ancak, sayısının iki üç misli fazla olan bir kuvvetle uğraşabilirdL Fakat öyle zaman oldu ki İslâm mücahitleri on misli dâşmanla mücadele edebilecek bir hale geldiler.
Kur'anın bu iki beyanındaki doğruluk, Resuli Ekremin devrinde görüldü.
Bedir muharebesinde müslümanlar kendilerinden üç misli büyük bir kuvveti, Ahzab muharebesinde bin müslüman on bin düşmanı yenmişlerdi.
Hazreti Halid gibi büyük islâm kumandanları İran ve Roma ile vukubuîan muharebelerde Kuı'anın bu iki beyanım da tahakkuk ettirmişlerdi, O halde bu Ayeti Kerirpenin diğer Ayeti Kerimeyi neshettiğini söylemeğe mahal kalmıyor.
[33] Müfessirler bu âyet ile onu takip eden âyetin Bedirde alman esirlerin fidye mukabilinde serbest bırakılmalarına işaret ettiğim, bu âyetlerle bu hareketin hükmü geçmemiş olsaydı size yapmağa teşebbüs edeceğiniz iş mukabilinde elbette büyük bir azap erişecekti (34).
69 Artık f.
aldığınız ganimetleri halâl ve pâk olarak yeyin, Allahtan sakının.
Çünkü Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
70 Ey Peygamber! Esirlerden elinizde bulunanlara de ki: Hak Tealâ sizin kalbinizde hayır bulunduğunu bilirse sizden alınandan daha iyisini verir, sizi yarlığar.
Allah, yarlığayıcı, bağışlayıcıdır.
71 Onlar sana hıyanet etmek isterlerse, daha evvel Allaha hıyanet etmişlerdi de Allah seni onlara üstün kılmış, (onları senin eline düşürmüştü).
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilicidir, her tedbirinde hakimdir.
72 îman edip hicret eden, Allah yolunda mallariyle, • canlariyle cihat eden, (muhacir müminlere) yer veren ve yardım kaldırıldığını söylerler.
Fakat bu âyetlerin bambaşka şeylere işaret ettiklerini gösteren delâil vardır.
Evvelâ, burada peygamberin esir alması için harbetmesi şart olduğu söyleniyor.
Bedir muharebesinde de böyle olmuştur.
Ayetin aslmda peygamberin .İshan.
etmesi lâzım geldiği söylenmektedir.
Bunun manası «çok kan dökmek, değildir.
Manası, düşmanla, fakat şiddetti bir surette savaşmak, harp ederek düşmanı yenmektir, tmam Fahreddin Râzî.
Vakidinin bu kelimeye verdiği manayı nakleder : «Bir şeyin ishani, onun kuvvetleşmesi, sertleşmesidir.
Bir adam, güçlü, kuvfetli olur ve henerse ona eshane, yani ishan etti denilir." Ve şunu ilâve eder: Birçok müfessirier eshane kelimesini fazla kan dökmek manasına alırlar.
Sebebi bir saltanatın ancak kan dökmekle kuvvet bulduğuna kani olmalarıdır: O halde bu kelimeye bu manayı vermek, sırf tahminden ibarettir.
Nitekim Kur'anda ayni kelime başka bir yerde mağlûp etmek manasında kullanılır.
Sûrei Muhammed, 4 üncü âyet.
Saniyen, esir almak ve serbest bırakmak keyfiyeti ayni sûrenin yetmişinci âyetinde beyan olunarak müslümanların esir aldıklarım ve fidye kabul ettiklerini, müslümanların ellerinde esir bulunduğunu gösteriyor.
O halde esirlerin katli lâzım gelseydi bunlar hayatta kalmazlardı.
Bunun böyle olması bu âyetin böyle bir şey emretmediğini göstermeğe kâfidir.
O halde bu Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan nedir? Evvelce de izah olunduğu vech ile' müslümahlardan bir kısmı Kureyşin silâhsız kervanına hücum ederek onu ele geçirmeğe ve kervanın adamlarım esir almağa taraftardılar.
Gerçi müşrikler, müslümanlara karşı buna mümasil hareketlerde bulunuyorlardı.
Fakat böyle bir hareket, bir peygambere yaraşmazdı.
Bir peygamberin esir alması için harp etmesi, galip gelmesi gerektir.
O halde bu Ayeti Kerime, harp etmeden esir almanın gayrı meşru olduğunu gesteriyor.
Esir.ancak muharebede alınabilir.
Ayeti Kerimedeki 'Siz dünya malını istiyorsunuz* nazmı kervana ve kervanın mallarına işaret ediyor.
Sûrenin 69 uncu ayetinde •Aldığmız ganimetleri halâl ve pak yeyin • denilmesi de esirleri serbest bırakmak mukabilinde alınan tediyenin de halâl olduğunu gösteriyor.
[34] Bu ayette bahis mevzuu olan ilâhî hüküm müminlerin Kureyş kervenına dokunmaları ve Kureyş ordusiyle meşgul olmalarıdır.
Ayette sapılmasına teşebbüs edileceği söylenen iş de, kervanı ele geçirmeyi düşünüp onu istemektir.
edenlerin hepsi biribirlerinin velileridirler.
İman edip hicret etmiyenlerin, hicret edinceye kadar, velayetleri size ait değildir.
Bu müminler, din uğurunda sizden yardım diterlerse, sizinle arasında muahede bulunan bir kavme karşı olmamak şartiyle, size yardım düşer.
Hak Tealâ işlediklerinizi görür (35).
73 Kâfir olanlar da biribirlerinin yardımcılarıdır.
Bunu yapmazsanız (biribirinize dostluk göstermez ve yardım etmezseniz) yeryüzünde fitne kopar, (müşriklerin cüreti ve tazyiki arlar) ve büyük bir fesat olur.
74 Onlar ki iman edip Allah yolunda hicret ettiler ve Allah yolunda savaştılar ve onlar ki (bunlara) yer verdiler, yardım ettiler, işte öz müminler bunlardır.
Onlar (Allahın) mağfiretine nail olurlar ve en değerli nimetlere ererler.
75 Onlar ki bundan sonra iman edip hicret ettiler, sizinle birlikte cihat ettiler, sizdendirler.
Biribirine hısım olanlar, Allahın kitabınca, daha yakındırlar (36).
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir.
» TEVB E SÛRESİ (Medinede olmuştur.
16 kısıradır.
130 Konusu âyettir Bu sûreye «Berael» sûresi de, Tevbe suresi de, denilir.
«Beraet» ismi onun ilk âyetinden alınmıştır.
Beraellen murat, putpeseri kabilelerle her ilişiği kesmektir.
Putperestlerle her ilişiği kesmek, İslâm tarihinin en mühim hâdiselerinden biridir.
Müslümanlar, akdolunan muahedelerin ahkâmına riayet etmiyen putperest kabilelerin türlü türlü taarruzlarına uğramışlar, bu kabileler Müslümanlara ezici darbeler indirmek fırsatını buldukça bundan geri kalmamışlardı.
Müslümanlar, hasımlarının türlü turlu zulmüne uğradıktan sonra canlarını korumak için kılıcı ele almağa mecbur olmuşlar, fakat akteliikleri muahedelere daima riayet etmişler ve hasımların muahede ahkâmına karşı gelmelerine rağmen gene teahhütlerine 6adakat göstermişlerdi.
Fakat düşmanın muahede ahkâmını mütemadiyen ihlâl [35] Müminler Mekkede zulüm ve tazyika uğnyarak hicret etmişler, Medinede onlaıa yer veren ve yardım eden müminlerle birlikte bir cemaat vücuda getirmişlerdi.
Bu cemaatin eiradı birbirinin velisi ve vârisi idiler.
Mekkede kalan müminler ancak hicret etmekle bu velayete dahil olabilirlerdi.
[36] Yani aralarında irs cari olur.
Mekkenin fethinden sonra miras, karabetten dolayı cereyan ediyor.
Hicretten dolayı değil.
etmesi nihayet Müslümanları da bu muahedeleri feshetmeğe, karşıki tarafla her ilişiği kesmeğe mecbur etti.
Sûrei Şerifenin başlıca mevzuu da budur.
Hakikatte bu sûre, yeni bir sûre değildir.
Onun için bu sûrenin başında besmele yoktur.
Bu sûre geçen sûrenin bir kısmıdır.
Fakat onun düşmanlarla her ilişiğ i kesmek gibi mühim bir mesel e ile meşgul olması yüzünden onu ayırmak scabeimiştir.
Sûrei Şerifenin tertibi izaha muhtaç olmıyacak derecede sarihtir.
Sûrenin \ ilk kısmında, düşmanların muahede ahkâmını mütemadiyen bozmaları yüzünden onlarla her ilişik kesiliyor, fakat muahedelere riayet eden.
sonra Müslümanların ; himayesine giren putperest kabileler istisna olunuyor.
Bu çeşit kabileler, ikametgâhlarına götürülecek ve onlara dokunulmıyacaktır.
Yalnız bu hâdise, Hazreti Muhammedin bir elde Kur'an, bir eld e kılıç herkesi zorla islâmiyete davet ettiğine dair düşmanların ileri sürdükleri ittihamları tekzibe kâfidir.
Sûrenin ikinci kısmı, müslümanları bazı muahedeler ahkâmına riayetten azat eden sebepleri izah ederek müslümanların muahedeler ahkâmına riayet eden taraflara karşı mutlaka muahedelere riayet etmeleri icabeitiğini anlatır.
Sûrenin üçüncü kısmı putperestlere.
Mukaddes Evi tamir veya inşa etmenin onları kötü hareketlerinin encamından kurlaramıyacağını anlatarak Müslümanların 1 Hak davası uğrunda katlanmaları icabeden fedakârlıklara dikkati celbeder.
Daha sonraki kısım müslümanların nihayette muzaffer olacaklarını söyliyerek onların yalnız putperest Arapları yenmekle kalmıyarak islâmiyete karşı harekete geçen [ hıristiyan milletleri de mağlûp edeceklerine işaret eder.
Hıristiyanlar bahis mevzuu oldukları için.
daha sonraki kısımda yahudilerle Hıristiyanları n peygamberler tarafından telkin olunan tevhit akidesinden ayrıldıkları anlatılır ve bu kısmın sonunda yahudilerin araplar üzerinde yaptıkları fena tesirlere işaret edilerek bunların arapları haram aylara riayet etmemeğe sevkettikleri gösterilir.
Son .üç kısmın da istisnasiyle daha sonraki kısımlar Tebuk seferinden, bu sefere iştirak î etmiyenlerden bahsedilerek münafıklar takbih olunur ve onlarla dinî, ruhanî ve dünyevî her alâka kesilir.
Hicretin üçüncü senesinde vukubulan Uhud harbindenberi Müslümanlar arasında kendilerini gösteren münafıklar, hicretin dokuzuncu senesine kadar müsamaha ile karşılanmışlar, onların hallerini ıslah etmeleri için I her müsaade verilmiş, nihayet onlar hakkındaki son sözü söylemek sırası da gelmişii.
Sûrenin son üç kısmı münafıklar hakkındaki beyanatın neticesidir.
Onun ; için on dördüncü ve on beşinti kısımlarda hakikî müminlerin halleri ve bunlar [ dan beklenenin ne olduğu gösterilir.
Harp, İslâmiyetin hedef ve gayesi değildir.
Müslümanlar, harbe mecbur edilmişlerdir.
Onun için Müslümanlara, muahedeler .
ve harplerden bahseden sûrenin sonunda, İslâmiyeti neşretmek için çalışmaları, her islâm cemaatinin hak ve hakikati neşredecek adamlar yetiştirmesi icabetliği anlatılmaktadır.
Çünkü islâmiyetin asıl gaye ve hedefi budur.
Sûrenin son kısmı Kur'anın Müslümanlar üzerinde "icra ettiği tesiri ve Peygamberin ehli islâm hesabına, onların huzur ve refahı namına duyduğu endişeyi anlatıyor.
Bu sûrenin Medine devri sonlarında, Resuli Ekremin irtihaline yskm sıralarda vahyolunduğu hakkında ittifak vardır.
Sûrenin âyetleri tetkik olundağu takdirde onun dokuzuncu hicret yılında, ilk âyetlerin bu senein sonlarında.- sûrenin kısmı âzaminin bu sene ortalarında nazil olduğu anlaşılır.
Sûrenin ilk âyetleri, hacıların, dokuzuncu senede, hac ferizasını ifa etmek üzere Medineden hareket ettikleri sırada nazil olmuş, bu âyetlerin herkese ilânı lâzım geldiğinden, Resuli Sûre: 9 ] Tevbe Güresi 311 H$!3® p-*^ ^J 1 ' Ekrem.
Hazreti Ebu Bekirin riyaseti altında giden hacıların arkasından Hazreti Aliyi göndererek bu âyetleri tebliğ etmesini emretmiştir.
Sûrenin son âyetleri Mekkede.
fakat anlaşılan, son hac esnasında, nazil olmuştur.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — BERAET İLÂNI \ (Ey müminler!) Müşrikler içinde muahede yaptığınız kimselerle, Allah ile Peygamberinin ilişiklerini kestikleri malûm olsun (l).
2 (Siz müşrikler) yeryüzünde dört ay dolaşın.
(Size [1] Bu ayeti Kerime ile onu takip 'eden ayetler birlikte okunursa, bilhassa dördüncü ayetten, fesholunan muahedelerin, muahede ahkâmına riayet etmiyen, bilâkis ikide birde bunları nakzeden müşriklere ait olduğu tamamiyle anlaşılır.
Hakikatte putperest araplar, müslümanlarla yaptıkları muahedeler,! hep bozarlar (8 :57), buna rağmen müslümanlar onlarla gene muahedeler yaparlardı (8:62).
Fakat artık bunlara itimat etmeğe imkân- kalmamıştı.
Onun için bu çeşit müşriklerle yapılan muahedelerin feshi lâzım gelmişti.' Hazreti Ali bunu, hicretin dokuzuncu verilen bu müsaade yüzünden Allahı âciz bıraktığınızı sanmayın.) Bilin ki siz Allahı âciz kılamazsınız.- Allah kâfirleri rüsva edecektir.
3 Allah ile Peygamberi tarafından, Haca Ekber günü (2 ) malûm olsun ki Hak Tealâ da, Peygamberi de müşriklerden beridir.
Sizler tevbe ederseniz hakkınızda hayırlı olur.
Yüz çevirseniz bilin ki siz Allahı âciz bırakamazsınız.
(Allah sizi tedip ve tenkile kadirdir.) Kâfirlere acıklı azabı müjdele!..
4 Fakat sizinle muahede yaptık, tan sonra tâahhütlerini tastamam ifa ederek ondan birşey eksiltmiyen, aleyhinizde bir kimseye yardım etmiyen müşrikler müstesnadırlar.
Bunlarla muahedenin müddeti tamamlanmaya kadar muahede ahkâmına riayet edin.
Hak Tealâ, (ahit bozmaktan) sakınanları sever (3).
5 Haram aylar geçince (3 a) müşrikleri, bulduğunuz yerde öldürün, yakalayın, kuşatın, gelip gidecek yolları tutun.
Eğer onlar tevbe edip namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirlerse kendilerini salıverin; çünkü Allah yarlığayıcıdır, bağışlayladır (4).
7 Şayet müşriklerden biri sana sığınacak olursa Allahın yılında ve hac mevsiminde Mekkede ilân ederek bundan böyle hiçbir müşrikin Kâbeyi çıplak tavaf etmiyeceğini ve muahede hükümlerinin tatbik olunacağını söylemişti.
[2] Haccı Ekber günü, Zilhiccenin ya dokuzuncu, ya onuncu günüdür.
Bugün Hüccac, Aara'fat ve Minada toplanırlar (Râzî).
[3] Muahedelere riayet eden yalnız iki kabîle vardı.
Damra ve Kanana.
(Abu Hayyan ve Râzî) Âyeti Kerime müslümanların putperestlerle dinleri yüzünden değil, fakat muahedeleri bozmaları yüzünden harbe mecbur olduklarını apaçık gösterdiği halde hıristiyan bir münakkit, müslümanların mahza hasımlarını kılıç kuvvetiyle müslüman yapmak istediklerini söyler.
Bu münakkit «Wherry» dir.
Müslümanlar, putperestleri dinlerinden çevirmek için.
harbetmiş olsaydılar, müşriklerden bir kimseyi, istisna etmemeleri icabederdi.
Halbuki yeni harbin sebebi, siyasî idi.
O da muahedeleri "bozmaktı.
Sebep dinî olsaydı, müşriklerden bir kimseyi ayırt etmemek lâzım gelirdi.
[3 a] Kendilerine mühlet verilen müşrikler ise muahedeleri bozan müşriklerdi.
Mühlet geçtikten sonra bunlara karşı tenkil hareketleri başlıyacaktı.
[4] Âyeti Kerimedeki bu kayit, islâmiyet aleyhinde bir sürü neşriyata sebebiyet vermiştir.
Bu neşriyata göre, müslümanlık, düşmanlarını iki şık arasında muhayyer bırakmıştır, ya islâmiyeti kabul etmek, yahut kılıçla oldurulmak.
Bunun kadar esassız bir iddia olamaz.
Âyetin birinci kısmı, muahedeleri bozan ve müslümanlara her türlü düşmanlığı gösteren müşriklerden bahsolunduğunu gösteriyor.
Burada bütün dünyadaki, yahut bütün Arabistandaki müşriklerin bahis mevzuu olduklarım söylemek hatadır.
Çünkü bahis mevzuu olan müşrikler, ikide birde muahedeleri bozan ve müslümanları birçok zararlara uğratanlardır.
Onun için bunları öldürmek, esir almak, kuşatmak icabediyordu.
Bu ceza, onların yaptıkları-' na karşılıktı.
Bunlar verdikleri sözü tutmamakta o kadar ısrar etmişlerdi ki artık onlara inanmağa imkân kalmamıştı.
Onlara ceza vermekten başka çare yokta.
sözünü dinlemesi için ona aman ver.
Sonra onu emin olacöğs yere kadar gönder.
Çünkü bunlar bilgisiz bir kavimdirler (5).
BÖLÜM : 2 — BERAETİN SEBEPLERİ 8 Müşriklerin Allah ile Peygamberi yanında nasıl ahitleri olabilir? Mescidi Haram yanında kendileriyle muahede yaptıklarınız başkadır.
Onlar dürüst davrandıkça siz de onlara karşı dürüst davranın.
Allah (ahit bozmaktan) sakınanları sever (6).
9 (Müşriklerin nasıl ahitleri olabilir ki) fırsat bulup galip gelselerdi size karşı ne hısımlık bağlarına, ne muahede hükümlerine aldırmazlardı.
Onlar sizi hoş sözlerle memnun etmek isterler, yürekleri ise bundan çekinir, (sözleri özlerine uymaz) onların pek çoğu fâsıktırlar.
1 0 Onlar Allahın âyetlerini az baha ile değişerek insanları Allah yolundan çevirdiler; ne fena, ne çirkin şeyler yaptılar! 11 Onlar bir mü'min hakkında ne hısımlık bağlarına, ne muahede hükümlerine riayet etmezler.
Haddi aşanlar, işte onlardır (7).
1 2 Eğer onlar tevbe eder ve namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirlerse artık sizin din kardeşlerinizdir, Biz âyetleri, bilen insanlara, apaçık beyan ederiz.
13 Şayet ahitlerİnden sonra yeminlerini bozar da dininize dil uzatırlarsa siz de küfrün Bununlaberaber şayet bunlar islâmiyetin kardeşlik dairesine girerlerse vaziyetleri büsbütün değişecek, cezadan büsbütün kurtulacaklardı.
Yani müslümanlar, tevbe eden mücrimlerin cezasını bağışlıyacaklardı.
Onun için Âyeti Kerime de «Allah yarbğayıcıdır, bağışlayıcı d it p kelimeleriyle bitiyor.
Dikkate şayan olan bir nokta, Âyeti Kerimede yalnız müslümanhğı kabul etmekten bahsolunmamasıdır.
Çünkü müşrikler, muahede işlerinde müslümanları aldattıkları gibi müslümanhğı kabul etmek hususunda da onları aldatabilirlerdi.
Onlardan istenen, tamamiyle değişmek ve ıslahı hal etmektir.
Onun için onlardan müslümanlığa girmekle beraber namaz kılmak ve zekât vermek isteniyor.
Daha sonraki âyetler meseleyi • büsbütün aydınlatıyor.
[5].
Âyeti Kerime putperest veya müslüman olmıyanların dinleri yüzünden öldürülmediklerini apaçık gösteriyor.
Hazreti Ali beraeti ilân ettikten sonra müşriklerden biri şayet Resuli Ekremi görmek ve onunla herhangi bir iş hakkında görüşmek isterse öldürülüp öldürülmiyeceğini sormuş, Hazreti Ali Öldürülmeyeceğini söylemiş ve bu âyeti okumuştu (Râzî).
[6] Müslümanların muahedeleri niçin ret ve feshettikleri burada gösteriliyor ve daha sonraki âyet bunu daha fazla tavzih ediyor.
[7] Tenkil edilecek müşrikler bir müslümanı ele geçirince hiçbir hakka, hiçbir t hükme aldırmıyarak hareket edenlerdir.
Bunlara karşı, bir mühletten sonra, tenkil hareketine geçmekten başka çare kalmamıştı.
- 314 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: ÎU elebaşılariyle vuruşun, belki, vazgeçerler.
Çünkü onlann antları, ahitleri yoktur (R).
14 Yeminlerini bozup Peygamberi yurdundan çıkarmağa teşebbüs eden, düşmanlık göstermekte ilk olan kavm ile harbetmez misiniz? Onlardan korkuyor musunuz? Müminseniz Allah t an korkmak daha lâyıktır.
15 O halde onlarla dövüşün.
Allah onları sizin ellerinizle azaba uğratır, rüsva eder, onlara karşı size yardım eder, müminlerin içine ferah verir.
16 Onların yüreklerindeki gayzı giderir.
Hak Tealâ dilediğine tevbeyi kısmet I eder, Hak Tealâ (herkesin işlediğini) bilir, her işi hikmetle çe- I I virir.
17 Yoksa siz içinizden cihat edip Allah ile Peygamberinden ve müminlerden başka öz dost edinmeyenleri Allah ayırdetmeden bırakılacağınızı mı sanırsınız? Allah sizin işlediğinizden haberdardır- { [8] Dikkat etmeli ki kendileriyle mücadele edilecek olanlar küfrün elebaşılarıdır.
Bunlar ahitleri bozduktan başka islâmiyete açıktan açığa taarrıtz ederler.
Onun için bunların tenkiline müsaade olunuyor.
BÖLÜM : 3 — MÜŞRİKLER VE MUKADDES EV 18 Müşriklerin, Allah Mescidini ziyarete ve o mescidi mamur etmeğe haklan yoktur (9).
Onlar kendi küfürlerine kendileri şahittirler.
Onlann bütün yaptıkları beyhudedir.
Onlar ateşte daim kalacaklardır.
19 AUahm mescitlerini yalnız Allaha, âhiret gününe iman getirip namazı dosdoğru kılan, zekâtım veren ve Allahtan başka bir kimseden korkmıyanlar mamur eder.
İşte belki bunlar doğru yolu bulanlardan olabilirler.
20 Hacılara su içirmek, Mescidi Haramı bekleyip gözetmek gibi iş yapanı, Allaha ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda savaşan kimse gibi mi tuttunuz?..
Bunlar Allah yanında bir olmaz.
Hak Tealâ da zalim kimseleri hidayete erdirmez.
21 İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallariyle, canlariyle savaşan kimselerin Allah yanındaki .mertebeleri pek büyüktür.
Murada erenler de onlardır.
22 (Bu müminlere) Tanrıları kendi öz rahametini, azasını ve cennetlerini müjdeler.
Onlara bu (bu cennetlerde) nime lerin en halisi, en devamlısı ihsan olunur.
23 Orada ebedî kalırlar.
Allahın yanın- ; da daha büyük mükâfat vardır.
24 Ey iman edenler! Babalarınızla kardeşleriniz, küfrü imandan fazla sever ve kâfir kalmayı tercih ederlerse onları da dost edinmeyin.
İçinizde kim onları dost edinirse, emin olsun ki, kendine gadretmiş olur.
25 De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretiniz, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz alış verişler, hoşlandığınız yurtlar, sizin, için Allah ile Peygamberinden, Allah yolunda savaşmaktan daha değerli, daha sevgili ise, o halde Allah, emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah fâsikteri hidayete ulaştırmaz (10).
[9] Allahın mescidinden murat, Mekkedeki Mukaddes Evdir.
Ona Mescidi Haram denilmesi bunu ispat ediyor.
Mescidi Haram uzun bir müddet müşriklerin elinde kaldı.
Bunlar orada kalıyor, onu ziyaret ve tamir ediyorlardı.
Mekkenin fethiyle Mescit te putperestlikten kurtuldu.
Onun için artık putperestlerin bu tevhit âbidesiyle bir alâkaları kalmamıştı Onların putlarından bekledikleri imdat, bertaraf olmuştu.
[10] Hakikî bir müslürhan servet, ticaret, muhteşem kâşaneler sahibi olabilir { Fakat bunlar, hiçbir vakit, onun nazarında, Allahtan, Allah yolundan, Allah -yo- ' lunda savaşmaktan daha değerli olamaz.
Bilâkis hakikî bir müslüman, bütün bunları Allah yolunda feda etmekten çekinmez.
Bu hususta Kur'an ile İncil arasında
BÖLÜM.: 4 — İSLÂM MUZAFFER OLACAK 26 Hak Tealâ size birçok savaş yerlerinde, sayınızın çokluğundan hoşlanıp övündüğünüz, fakat çokluğunuz size bir fayda vermediği, yeryüzü bütün genişliği ile size dar geldiği, nihayet arka çevirerek dönüp gittiğiniz Huneyn gününde de size yardım etti (14).
27 (O gün bozguna uğradıktan sonra) Hak Tealâ Peygamberine ve müminlere sükûnet ve temkin veren .? büyük bir fark vardır.
İncil, servet edinmeyi takbih eder, fakat Kur'an bir insanın servet sahibi olmak için çalışmasını takbih etmez.
Servetin, insanlarda vazife ve mesuliyet hissini körletmesini takbih eder.
Çünkü servet kazanmak, gaye değildir.
Servet vasıtadır ve yüksek gayelere hizmet eder.
[11] Huneyn vak'ası Mekkeden üç mil mesafede olan Huneyn vadisinde hicretin sekizinci yıhnda vukubulmuştur.
Müslümanlar sayıca hasımlara faiktılar.
Sekîf ve Hevazin kabilelerinden müteşekkil olan düşman (4000) kadardı.
MüslümarJarın (12,000) kadar oldukları söyleniyor.
Çokluk nıüslümanları mağrur etmişti.
Fakat hasmın çok hünerli okçuları mağrur olanları kaçırtmışlar, bozgun üzerine (rahmetini) indirdi.
Görmediğiniz ordular gönderdi (12).
Kâfir «olanları (kahrederek) azap verdi ki kâfirlerin cezası budur.
28 Bundan sonra da Allah dilediğinin tevbesini kabul ede r (l 3).
Zira Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
29 Ey İman edenler! Müşrikler, {arsız ve çirkin hareketleri, Kâbenin etrafında çırılçıplak dolaşmaları yüzünden) murdar insanlardır.
Artık bu yıldan sonra Mescidi Harama yaklaşmasınlar.
Eğer darlıktan korkarsanız, Allah dileyince (başka yüzden sebeplendirerek) inayetiyle sizi zengin kılar (14).
Hak Tealâ herşeyi bilir, her işi hikmetler yapar.
30 Kendilerine kitap verilenlerden olup Allaha da, âhiret gününe de iman etmiyen, Allah ile Peygamberinin haram kıldığını haram saymıyan, hak dini kabul etmiyen kimselerle, tâ boyun eğerek ve size itaat ederek cizyeyi verinceye kadar, savaşın (15).
BÖLÜM: 5 — YAHUDİLERLE HIRİSTİYANLARIN HAKTAN UZAKLAŞMALARI 31 Yahudiler Uzeyre, Allahın oğludur, dediler | (1G).
Nasranîler de, Mesih, Allahın oğludur, dediler.
Bunlar, onların ağızlaResuli Ekrem sebat ederek evvelâ yalnız hücum etmiş, müminler de ona iltihak ederek zaferi kazanmışlardı.
, [12] Görünmiyen askerden murat meleklerdir (Râzi).
Üçüncü ve sekizinci sürelerde beyan olunduğu veçh ile bunlar müslümanların kalplerine kuvvet vermişlerdir.
Onun için bunlara, göze görünmiyen askerler, denilir.
Müslümanlar bunları görmemişler, fakat kalpleri onları duymuştu.
[13] Hevazin esirlerine işaret ediliyor.
Bunlar binlere varmış, fakat Resuli Ekrem hepsini serbest bırakmıştı.
[14] Bütün Arapların hac mevsiminde Mekkede toplanmaları ve alış veriş etmeleri yüzünden Mekke çok mühim bir ticaret merkezi idi.
Müşrikle, Kâbeye yaklaşmaktan menolundukları için bu alış veriş hareketi durdurdu.
Fakat islâmiyet, başarmak istediği inkılâp yolunda bu gibi mülâhazalara ehemmiyet veremezdi.
Onun için müslümanlar, herşe'ye rağmen, ilerliyecekleıdi ve Allahın inayetine güveneceklerdi.
[15] Arap müşrikleriyle yapılacak muharebeler hakkında son söz söylendikten sonra sıra kendilerine kitap verilenlere gelmiştir.
Yahudiler, müslümanlığı ortadan kaldırmak için vukubulan bütün hareketlere iştirak etmişlerdi.
Çimdi de Roma imparatorluğu islâmiyetle mücadele için kuvvetlerini seferber etmiş ve müslümanlar Tebuk seferini hazırlamışlardı.
Hıristiyan Romanın hedefi müslüman¬ ları hükmüne râmetmek olduğu için, müslümanların bunlara karşı kazanacakları zaferde nasıl hareket edecekleri anlatılıyor.
Kur'an, müşriklere, islâmiyeti zorla kabul ettirmek, yahut hıristiyanlar! müslümanlara râmetmek istemiyordu.
Bun- vmda dolaşan sözlerdir.
Onlar daha evvel kâfir olanların söylediklerini taklit ediyorlar Allahtan bulsunlar.
Ne yalanlar uydurup (doğru yoldan) yüz çeviriyorlar.
32 Onlar din âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesihi de, Allahtan gayri, Tanrılar edinmişlerdi (1 7).
Halbuki onlara birtek mabuda kulluk etmeleri emrolunmuştu.
Ondan başka tapacak yoktur.
Hak Tealâ onların kendisine koştukları eş ve ortaktan münezzehtir.
33 Onlar Allahın nurunu, ağızlariyla söndürmek isterler Allahsa nurunun tamamlanmasından başka birşeye razı olmaz (l 8).
Kâfirler hoşlanmasalar ve istemeseler de! 34 Allah o Allahtır ki Peygamberini, müşrikler istemeseler de, bütün dinlere galip kılmak için hidayetle ve hak dinle gönderdi (19) .
35 Ey iman edenler! larsa ya müslümanlığı mahvetmeyi, yahut müslümanlığı kendilerine esir etmeyi diliyorlardı.
Onun için bunların her birinden müslümanlığa ve müslümanlara karşı aldıkları vaziyete göre muamele etmiştir.
Âyeti Kerimede kitaba nail olanların Allaha ve ahiret gününe iman etmedikleri, hak dini kabul eylemedikleri beyan olunuyor.
Çünkü bunlar, Allahın kemal sıfatlarını tanımıyor ve ahiretin hakikî mahiyetini idrak etmiyorlardı.
Bunlarla dövüşmek için onların evvelâ tecavüz etmeleri şarttır (2 :190).
Resuli Ekrem Araplarla, ancak müslümanlığı imha için silâha sarıldıkları zaman harbetti, hıristiyanlar da Arabistam istilâ için kuvvet hazırladıkları zaman onlara 'karşı hazırlandı ve düşmamn henüz tecavüze başlamadığını görünce, fırsattan istifade ederek üzerine çullanmadı.
Bilakis harbetmeden geri döndü.
[16] Yahudiler arasında bir mezhebin Uzeyri ulûhiyet mertebesine çıkardığım islâm muharrirleri kaydederler.
Kastalani, bu itikatta olan bir yahudi fırkası bulunduğunu yazar.
Yahudiler de bunu inkâr etmezler.
Kur'an, bunu, yalnız burada, Nasaranın İsâ hakkındaki sözleri dolayısiyle zikreder.
Yahudiler arasında Telmutçular, Uzeyr hakkında, çok mübalâğalı bir lisan kullanırlar.
İsrail peygamberleri arasında Uzeyre fevkalâde itibar edilir ve şayet Musa şeriat getirmemiş olsaydı, Uzeyrin onu getireceği söylenir.
İngilizce Yahudi Ansiklopedisinde, Uzeyrin şeriat işlerinde en salâhiyettar ve en mütebahhir adam telâkki olunduğu söylendikten soma yahudilerin birçok müesseseleri onun namına izafe ettikleri ilâve edilir.
[17] Müfessirlerin ekserisi bundan muradın, bu adamları bilfiil ilâh edinmiyerek onların tahlil ve tahrimlerini kabul ederek bu mertebeye yükseltmeleri murat olduğunu söylerler.
[18] Bu Âyeti Kerime İslâmiyetin, yahudi ve hıristiyanlar tarafından göreceği her mukavemete rağmen, muzaffer olacağını müjdeliyor.
İslâmiyetin her gün bu mukavemeti kırmakta olması da bunun en kat'î delilidir.
.'.'.V."*iS'iSL-Tl^^ i - BOLÜM : 11 — MÜNAFIKLARLA MÜNASEBETLERİN KESİLMESİ 82 (Muharebeye çıkmıyarak) geride kalanlar, Resulullahm gitmesinden sonr a evlerinde oturduklarından sevindiler ve Allah yolunda maliariyle, canlariyle savaşmak istemediler.
"Sıcakt a gazaya çıkmayım z ! dediler.
De ki: Bilseler, cehennem ateşinin sıcağı dah a çok şiddetlidir.
83 Onla r işledikleri günahların tam karşılığını kazandıklarından az gülecekler, çok ağlıyacaklar! 84 Onu n için (seferden döndüğün zaman) münafıklardan bir taife, seninle birlikte gazaya çıkmak için müsaad e istiyecek olursa, de ki: Artık benimle kesiliyor.
Sahihi Buharide şu Hadisi Şerif rivayet olunuyor: «Münafıkların reisi olan Ubeyyoğlu Abdullah öldüğü zaman onun oğlu Resuli Ekreme müracaat ederek babasını kefenlemek için onun gömleğini istemişti.
Resuli fikren) bu arzuyu kabul ederek gömleğini vermiş, daha sonra cenazede bulunmak için vukubulan davete de icabet etmiş, fakat Hazreti Ömer Resuli Ekremin eteğine yapışarak, Ubeyyoğlunun münafık olduğunu, Kur'amn onların cenaze namazını kılmayı menettiğini söylemiş, Resuli Ekrem de yukanki âyeti yani «ister onlann yarlığanmala- kat'iyyen çıkamazsınız.
Benimle birlikte hiçbir düşman a karşı ha r ' bedemezsiniz.
Çünkü ilkönce (geride kalıp) oturmağ a razı oldunuz.
Haydi geri kalanlarla berabe r oturun (42).
85 Onlarda n ölen hiçbir kimsenin kat'iyyen namazını kılma ! Kabrinin yanında durma ! Onla r Allah ile Peygamberini inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler (-4 3).
8 6 Mallarının (bolluğu), çoluk çocuklarının (çokluğu da, hiç) müteaccip etmesin.
Allah onları dünyada bunlarla azab a uğratmak , onların kâfir olarak canlarını almak istiyor.
87 "Allah a iman edin, Allahın Peygamberiyle , birlikte cihat edin,, diye bir sûre indirilince (münafıkların) servetçe ileri gelenleri hemen senden müsaad e isterler.
" Bizi bırak, geride kalıp oturanlarla birlikte bulunalım! „ derler.
88 Onla r geride kalanlarla birlikte kalmağ a razı oldular.
Kalpleri mühürlendi.
Artık onlar (birşey) anlamazlar.
8 9 Faka t Peygambe r ile onunla berabe r olan müminler mallariyle, canlariyle savaştılar, iyiliklerin he r türlüsü onlarındır.
Felaha erenler d e onlardır.
9 0 Allah onlar için altından ırmakla r aka r Cennetle r hazırladı.
Orad a daim kalacaklardır.
En büyük muvaffakiyet, en büyük saade t de budur.
BÖLÜM : 12 — BEDEVİ MÜNAFIKLAR 91 Bedevilerden (4 4) özür dileyerek (muharebeye gitmek) rını dile, ister onların yarlığanmalarını dileme» âyetini okuyarak Kur'anın kendisini muhayyer bıraktığını anlattıktan sonra ölen bir adamın yarlığanması için yetmiş kereden fazla dilemekle Allahın bunu ihsan edeceğini bilse bunu yapmakta gecikmiyeceğini söylemiş ve Ubeyyoğlunun cenaze namazını kılmıştı.
Hâdise, Resuli Ekremin en müthiş hasımlarına karşı da nekadar merhametli olduğunu | gösteriyor.
[42] Bu suretle, münafıklar ve müslümanlar arasında cismanî rabıtalar da kesiliyor.
Münafıklara karşı tatbik olunan ceza bundan ibarettir.
Bu ceza onları, gazalara götürmemektir.
Bundan başka müfessirle, Salebe namında bir münafıktan bahseder ve Resuli Ekremle Hazreti Ebu Bekir, Ömer ve Osmanın ondan zekât almayı kabul etmediklerini söylerler.
Demek ki münafıklara müslüman diye bakılmıyor, münafıklar islâm cemaatine dahil sayılmıyor, fakat vatandaş sıfatiyle, diğer vatandaşlar gibi hareket ediyorlardı.
[43] Müfessirler buralarda münafıkların reisi Ubeyyoğlu Abdullaha işaret olunduğunu söylerler.
81 inci âyetin tefsirinde Abdullahın son demindeki halini nakletmiştik.
Abdullah Resuli Ekremin gömleğiyle tekfin olunmuş, cenaze namazı da Resuli Ekrem tarafından kılınmıştı.
Bu Âyeti Kerime ile münafıkların cenaze namazını kılmaması da emrolunuyor ve münafıkların Allah ile peygamberini inkâr ettikleri ve fâsik oldukları anlatılıyor.
Artık bunlara müslüman muamelesi yapmağa imkân kalmamıştı.
[44] Nassı Kerimdeki aslı «a'rab» dır.
Ve Ezherî'ye göre »a'rabî» nin cemidir.
Süre: 9 ] Tevbe Sûresi 331 istemiyenler (45) gelerek (geride kalıp) oturmak için izin iste¬ ' Miler.
Allah ile Peygamberine yalan söyleyenler de oturup kaldılar.
Onlardan kâfir olanlar acıklı azaba duçar olacaklardır.
92 Zayıf ve malûl olanlar, hastalar, harcedecek birşey bulamıyanlar, Allah ile Peygamberine sadık ve samimî kaldıkça, (muharebeye gitmedikleri için) ayıplanmazlar.
(Onlarm harbe gitmemelerinde beis yoktur), iyilik edenleri (ayıplamak için) yol yoktur.
Hak Tealâ yarlığayıcı, bağışlayıcıdır.
93 Kendilerine binek vererek götüresin diye gelip onlara "sizin için binek bulamadım,, dediğin vakit (Allah yolunda) harcedecek birşey bulamadıkları için mahzun olarak gözyaşı dökenleri de (ayıplamağa) yol yoktur.
94 (Ayıplanmağa) lâyık olanlar, zengin oldukları halde senden geri kalmak için müsaade isteyenlerdir Bunlar, geride kalanlarla beraber bulunmağa razı oldular, bunların kalplerine mühür vuruldu.
Onun için onlar herşeyi takdirden âcizdirler.
CÜZ: 11 95 Siz onlara geri döndüğünüz zaman sizden özür dileyecekler, de ki: özür dilemeyin, size asla inanmayız.
Hak Tealâ bize sizin hallerinizi, haberlerinizi bildirdi.
Allah da, Peygamberi de sizin yapacaklarınızı görecek.
Sonra görünmiyen ve görünen herşeyi (bilene) dönecek, O da bütün yaptıklarınızı yüzünüze vuracak.
96 Onlara geri döndüğünüz zaman, (muahaze ve tekdirinize uğramamak ve sizi korkutmamak için) Allah ile yemin edecekler, siz onları muahazeden vazgeçin.
Onlar (o kadar) murdar ve (fena) kimselerdir ki (muahaze ve tekdir ile yola gelmezler).
Yurtları, yaptıklarının cezası olarak, cehennemdir.
97 A'rabî, arap çölünde oturan ve otlak ile su bulmak için bir yerden bir yere göçen, demektir.
Bunlar arap ta olabilirler, arap köleleri de olabilirler.
(Lisan-ül-Arab) sahibine göre asıl araplar böyle değildir.
Bunların, arap neslinden olmaları lâzımdır.
Gene bunlara göre, Mekkeden hicret eden muhacirine ve Medinede onlara yardım eden Ansara «a'rab» demek caiz değildir.
Bunlar arap şehirlerinde yerleşmiş oldukları için onlara arap denir.
[45] Bazılarına göre Esed ve Gatfan kabilelerine, bazılarına göre Tufeyl • oğlu Amr ailesine işaret olunuyor.
Bunlar ya sahte bir takım mazeretler ileri sürerek harbe iştirak etmek istememişler, yahut sahte olup olmadığını tahkika imkân bulunmıyan mazeretler serdetmişlerdi.
(Râzî, Zemahjerî) 332 ı TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: İi ı Onlarda n hoşnut olasınız diye, size yemin ederler.
Siz onlardan hoşnut olsanız d a Ha k Tealâ , (âşıklardan, asla hoşnut olmaz.
9 8 Bedeviler kâfirlik ve münafıklıkta (şehirlilerden) beterdirler.
Allahın Peygamberin e gönderdiği hükümleri bilmemeğe ve tanımamağ a daha lâyıktırlar (4 6).
Ha k Teâl a herşeyi hakkiyle bilir, herşeyi hikmetl e çevirir.
99 Bedevilerden öyleleri vardır ki harcettiğini, ziyan sayar, başınıza belâların gelmesini beklerler, belâ onların başına gelsin.
Ha k Teal â herşeyi işitir ve bilir.
100 Bedevilerden öyleleri de var ki Allaha ve âhiret günün e inanır, harcettiğini Allaha yakın olmak ve Peygamberi n duasını kazanm a k için vesile sayar.
İyi bilin ki, (bu böyledir).
Onların yaptıkları, yakınlığa vesiledir.
Allah onları rahmetine kabul edecektir.
Zira Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır. ^ [46] Kur'an, vahşet ve cehaletleri bu dereceye varan insanları ıslah edecektir.
100 üncü âyet Kur'anın bunları da ıslaha muvaffak olduğunu gösteriyor.
Sûre : 9 ] 1 "Teybe Sûresi 333
BÖLÜM : 13 — MÜNAFIKLARIN CEZASI 101 Muhacirlerden, Ansarda n en ileri ve evvel "gelenlerle iyilikte onlara uyanlardan Allah hoşnut oldu, onlar da Allahtan hoşnut oldular (4 7).
Allah onlara altından ırmakla r akan Cennetler hazırladı.
Onla r orad a ebedî kalırlar, en büyük muvaffakiyet de budur.
102 Etrafınızdaki bedeviler içinde münafıklar var (48).
Medine halkının içinde de öyle.
Münafıklık onların iliğine işlemiştir.
Sen onları bilmezsin.
Biz biliriz.
Onları iki kere azaba uğratacağı z (49).
Sonr a onlar daha büyük bir azaba uğrıyacaklardır.
103 Başkaları da günahlarını itiraf ettiler.
Bunlar iyi işi kötü işle karıştırmışlardı.
Ha k Tealâ belki de onların tevbelerini kabul eder, Zira Allah yarlığayıçıdır, bağışlayıcıdır.
104 Onları temizlemek, paklama k için mallarından sadak a al (50) .
Onlar a dua et.
Senin duan, onlara sükûnet verir.
Ha k Tealâ , herşeyi işitir, herşeyi hakkiyle bilir.
105 Bilmiyorlar mı ki Allah kullarının tevbelerini kabul eder, sadakalarını kabul eyler.
Tevbeleri kabul edicidir, bağışlayıcıdır.
106 De ki: Çalışın, yapın! Allah da , Allahın Peygamberi de , müminler de yaptığınızı görecekler, (sonra) görünmiyen, görünen herşeyi bilene götürüleceksiniz.
O d a bütün işlediklerindi size bildirecektir.
107 Diğerleri d e Allahın haklarındaki emrini beklerler (51).
Allah onları ya azaba uğra- [47] Muhacirler, islâmiyeti Mekkede kabul ederek Habeşistana veya Medineye hicret edenler; Ansa/ yani yardımcıl&r, hicretten evvel islâmiyeti kabul ederek muhacirlere yardım eden Medine müsliimanlarıdır.
[48] Cuheyne, Eşlem, Eşc'a kabileleri bu sırada Medine etrafında bulunuyorlardı.
(Keşşaf) [49] Münafıklar bu dünya hayatında iki kere azaba uğradılar.
Bunlar İslâm cemaatinin müdafaası için toplanan ianelere, azçok müdafaaya da iştirak ediyor, zekât veriyor ve bütün bunları istemiyerek, acıyarak yapıyor, bu yüzden azap duyuyorlardı.
Münafıklar, müslümanları kandırarak kendilerini müslüman tanıtmak için bütün bunlara katlandıktan sonra bunlar, islâm cemaatinden ayırd edilmişlerdi.
Resuli Ekrem bir cuma günü, hutbe irad ederken münafıkların isimlerini saymış, bunlar da cemaatin içinden çıkıp gitmişlerdi Münafıkların bu şekilde teşhiri de onlar için ayrıca bir azaptı.
[50] Bunlardan sadaka alınması, onları kötülükten, fenalıktan temizlemek içindi.
Peygamberin duası ise onların kalplerine huzur ve sükûnet vermiştir.
Bu Âyeti Kerime, zekât ve sadakanın münafıklardan kabul olunmadığını gösteriyor.
[51] Hazreti İbn Abbas ile bazı müfessirler, bunlardan Tebuk seferine iştirak etmiyen müminlerin murat olunduğunu söylediler.
Bunlar Malik oğlu •Kâ'bÜmeyye oğlu Hilâl, Rabi' oğlu Marara idiler.
VVIIM* ; ? ^ ^^Tr* tır, yahut tevbelerini kabul eder.
Ha k Teal â herşeyi bilir, her şeyi hikmetle çevirir.
108 Zara r vermek, içlerindeki küfrü [gizlemek veya kuvvetlendirmek), müminler arasına tefrika salmak, dah a evvel Allah ile, Peygamberiyl e savaşanı gözlemek için rnes cit yapanların ve "iyilikten başk a birşey istemedik,, diye yemin edenlerin yalancı olduklarına Allah şahittir (5 2).
109 Orad a asla durma ! İlk gününden takv a üzerine kurulan mescitte durmak , evlâdır.
Onu n içinde tertemi z olmayı seven adamla r vardır.
Ha k [52] Ganam kabilesine mensup münafıklardan on iki kişi, hıristiyan bir rahip olan Ebu Âmirin teşvikiyle Kuba mescidi civarında, bu mescidi gözden düşürmek için bir mescit inşa etmişlerdi.
Ebu Âmir, Hazreti Peygamberle uzun uzadıya harbettikten soma Huneyn harbini müteakip Suriyeye kaçmış, oradan münafıklarla muharebe ederek, Hazreti Peygamberi mağlûp etmek için Suriyedsn bir ordu iîe geleceğini haber vermig ve kendisine bir mescit inşa etmelerini istemişti.
Bu âyette bahis mevzuu olan mescit budur.
Fakat Ebu Âmir, Suriyede öldü ve mescidi onun için hazırhyanlar ümidi keserek Hazreti Peygamberin bu mescide girmesini istemişlerdi.
Resuli Ekrem, ilâhî vahy ile bu mescide girmekten menolundu ve mescit yıkıldı..
Tealâ da temizlenenleri sever.
110 Binasını —Allaha karşı vazifelerine riayet etmek — (Allah) rızasını kazanmak temelleri üzere kuran mı daha hayırlıdır, yoksa yıkılmakta olan bir yarın kenarına kurarak onunla beraber cehennem ateşine çöken mi?! Hak Tealâ zalim kimseleri hidayete iletmez.
111 Onların kurdukları bina, kalplerine şüphe verir durur.
Kalpleri parça parça oluncaya kadar (53)! Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir, ona göre hükmünü verir.
BÖLÜM : 14 — MÜMİNLER 112 Allah, müminlerin canlarını, mallarım (kendi yoluna vakfetmeleri) mukabilinde onlara cennet vermiştir (54).
Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler.
Allahın bu öyle bir va'didir ki Tevratta da, înciîde de (55), Kur'anda da sabittir.
Allahtan ziyade ahdinde duran ve yerine getiren kim olabilir? (Hak uğurundaki) bu karşılıklı taahhütten dolayı sevinin.
En büyük nimet ve selâmet budur.
113 (Her türlü günahtan) tevbe edenler, [53] Kalplerin parça parça olmasından murat, son derece şiddetli kederlere, ıstıraplara uğramak, yahut samimî nedametle tevbedir.
(Râzî) [54] Kur'anı Kerimde cennet, hayatta en büyük gayesine varmayı, insandaki bütün kuvvet ve melekelerin tam inkişafını remzeder.
Bu muvaffakiyete ermenin şartı, Âyeti Kerimede beyan olunduğu gibi, müminin canını da, malını da Allah yoluna vakfetmesidir.
{55] Hıristiyan münekkitler bu âyete çok ilişirler.
Kur'anı tercüme eden Wherry evvelâ Brinkmanın .İslâmiyet Hakkında Notlar» unvanlı eserinde bu âyet hakkındaki itirazını nakleder.
Brinkman diyor ki: «Kur'anda bundan daha aslı olmıyan birşey yoktur..
Sonra Wherrynin kendisi de ayni fikirde olduğunu ilâve eder.
Âyeti Kerimede, Allanın, Hak yolunda malını ve canını esirgemiyen müminlere, cennet vadettiği beyan olunuyor.
Bu esasa bugün ellerde dolaşan Tevrat ile İncil nüshalarında da tesadüf ediyoruz.
Hazreti İsa zengin bijr gence diyor ki: • Eğer kâmil olmak istersen, git, nen varsa sat, fıkaraya ver, semada hazineye malik olacaksın.
Ve gel! Bana tâbi ol» (Meita İncili (19:21) Petro, Hazreti tsâya : «Biz herşeyi tarkeaerek sana tâbi olduk, lirdi neye mâlik oluruz?! demiş, Hazreti İsâ cevap olarak: «...Siz on iki taht üzerinde oturacaksınız» demiş, sonra herkim haneler, ya biraderler, ya hemşireler, ya peder, ya valide, ya zevce, ya evlât, ya tarlaları benim ismim için terketmiş olursa yüz katını alacak, ham ebedî hayata vâris olacak!» sözlerini ilâve etmişti.
Tevratta da buna mümasil esaslara tesadüf ederiz.
Benî İsrailin süt ile bal akan diyarda çoğalması için vukuoulan İlâhî vaid, şu şarta bağlıdır.
«Allahın olan Rabbı, bütün kalbinden, bütün banından, bütün kuvvetinden sevcsin! (Tesniye kitabı S: 3,) Bu da canı da, malı da AUah yoluna vakfetmekten farksızdır.
O halde hıristiyan münakkitlerin sözleri ve tarizleri tamamiyle esassızdır.
s' " * v 'i / • «•'< ' ' y * (Allaha tam ihlâs ile) kulluk edenler, (Allaha) hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, fenalıktan nehyedenler, Allahın hükümlerini hakkiyle gözetenler..
İşte bu müminleri müjdele! 114 Müşriklerin, cayır cayır yanan ateşin yaranı oldukları besbelli olduktan sonra, hısım d a olsalar, onların yarlığanmalarmı dilemek, Peygamber e de , iman edenler e d e yaraşma z (5 8) 115 Babasının yarlığanması için İbrahimin yalvar- [56] Ayeti Kerime, müşriklerin mağfirete nail olmaları için duayı menetmiyor.
Menolunan, cehennemlik oldukları artık meydana çıkan müşriklerin yarlığanmaları için duadır.
Daha sonraki âyet, Hazreti İbrahimin müşrik olan babası için dua ettiğini, ancak onun yola gelmez Allah düşmanı olduğunu anlar anlamaz ondan her ilişiği kestiğini açıkça gösteriyor.
Mesele bir insanın cehennemlik olduğuna nasıl hükmedileceğidir.
İnsanları irşat için peygamber çıktığı zaman muhalefetle karşılanır.
Bazı muhalifler onu muvaffakıyetsizliğe uğratmak için, ellerinden gelen herşeyi yaparlar.
İbrahimin babası da bunlardandı.
İbrahimin en inatçı düşmanı idi.
Arap müşrikleri de Resuli Ekreme karşı bu şekilde- hareket ettiler.
Bunlar Resuli Ekrem ile arkadaşlarına karşı her türlü eza ve cefayı reva gördükleri halde, Hazreti Peygamber de, müminler de, müşriklerin hidayete ermeleri için hep dua ederlerdi.
Nihayet bunların ıslah olmıyacakları anlaşılmış, Peygamber de.
müminler de onlara duadan vazgeçmişlerdi.
r ması, babasına söz vermesinden ileri gelmişti.
Babasının Allah düşmanı olduğu ona belli olunca o da teberri etti.
İbrahim, yumuşak kalpli, halim bir insandı.
116 Hak Tealâ, bir kavmi doğru yola ilettikten sonra onu yoldan çıkarmaz.
Belki onlara nelerden sakınacaklarını belli eder.
Allah, herşeyi hakkiyle bilir (57).
117 Göklerle yerin feleği Allahındır.
Hem diriltir, hem öldürür.
Allahtan başka sizin yârınız, yardımcınız, yoktur.
118 Hak Tealâ, Peygamberin, içlerinden bir takımının gönülleri dönmek üzere iken güçlük ânında ona tâbi olan Muhacirlerle Ansarın tevbelerini kabul etti.
Sonra onları tevbeleri dolayısiyle af buyurdu.
Çünkü onlar hakkında son derece esirgeyici ve bağışlayıcıdır (5 8).
119 Geri kalan üç kişiye, yeryüzü bütün genişliği ile dar gelip, gönülleri de içlerinde büsbütün darlaşarak, Allaha karşı Allahtan başka sığınacak bir penah olmadığını anladıktan sonra, onların eski hallerine dönmeleri için, tevbelerini kabul etti.
Hak Tealâ tevbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır (59).
BÖLÜM : 15 — MÜMİNLERİN VAZİFELERİ İ20 Ey iman edenler! Allahın (emirlerine, karşı gelmekten) [57] Müşrikler eğri yola sapıyorlar, müslümanlara karşı düşmanlıklarını pek ilerilere götürüyor ve bu yüzden müslümanlar onlarla her münasebeti kesiyorlardı.
Müşriklerin bu hali, Allahm onları saptırması yüzünden değildir.
Çünkü Allah doğru yolu göstermiş, insanların nelerden sakınmaları lâzım geldiğini belli etmiştir.
[58] Tevbe için, insanın mutlaka günah işlemiş olması şart değildir.
Ayeti Kerimede bahis mevzuu olan «Güçlük ânı» Tebuk gazasıdır.
Ona «Usret» gazası da denilir.
Sebebi bu gaza sırasında ortalığın son derece sıcak, yiyeceklerin az olması, bir aralık, bir hurmanın iki kişiye taksim edilecek derecede sıkıntı çekilmesi, bir devenin on kişiye tahsis olunmasıdır.
Âyeti Kerimede Muhacirlerle Ansardan bir takımın, gönülleri dönmek üzere olduğu söylenilmekle bunların sarsılmadıklârı, bozulmadıkları, yalnız içlerinden birşey geçtiğini gösteriyor.
Bununlaberaber hepsi de güçlük ânında sebat etmişler, Allah ta onlann tevbelerini kabul etmiştir.
[59] Bu üç kişinin üçü de Ansardandılar.
İsimleri Mâlik oğlu Kâ'b, Ümeyye oğlu Hilâl ve Rabi' oğlu Mararadır.
Bunlar Tebuk gazasına iştirak etmiyerek geride kalmışlardı.
Resuli Ekrem, Tebuktan avdeti üzerine bunlarla konuşmadı.
Bütün müslümanlar da onlarla konuşmadılar.
Üçü de evlerine çekilip münzevî yaşadılar.
Bu hal tam elli gün devam etti.
Kâ'b, çok mühim bir adamdı.
Onun bu muameleye uğradığını duyan Gassan hükümdarı, kendisine bir mektup yazarak memleketine davet etmiş ve birçok vaitlerde bulunmuş, Kâ'b, mektubu ocağa atarak yakmıg ve Gassan hükümdarına cevap bile vermemişti.
Nihayet bu üç kişinin tevbeleri kabul olunarak haklarında bu Âyeti Kerime nazil olmuştur.
sakının ve doğrularl a berabe r olun (60) .
12 1 Medine halkı ile civarındaki bedevilerin, Allah ile Peygamberinde n geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine üstün tutarak birşey istemeleri yaraşma z (61) .
Çünkü onlara Allah yolunda erişecek susuzluk, yorgunluk, açlık, yahut onların kâfirleri kızdıracak surett e bir yere ayak basmaları veya bir düşmanı yenmeleri (62 ) gibi hal ve hareketle r yoktur ki mukabilinde onlar a iyi bir amel yazılmasın.
Ha k Teal â iyi işler işliyenlerin mükâfatını zayi etmez.
12 2 Onla r az çok ne harcederler, nekada r yol giderler, bir vadiyi geçerlerse onlara yazılır.
Ha k Teal â onları, işlediklerinden dah a iyisiyle mükâfatlandıracaktır.
12 3 Müminlerin hepsi de seferber • olacak değildirler.
İçlerinde her sınıftan bir cemaa t sefere çıkmalı, bir kısmı d a din hususunda vukuf kesbetmek , din ahkâmını öğrenme k için çalışmalı, geri döndükleri zaman kavimlerine ihtar- ı larda bulunmalı ki belki onlar da- çekinirler ( 6 3 )
BÖLÜM : !6 — İLÂHİ VAHYİN TESİRİ 124 Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın ( 6 4).
Bunlar sizde sertlik görsünler (P..r >).
Bilin ki Allah (fenalıktan) sakınanlarla beraberdir 125 Bir sûre indirildiği za- [GO] Doğrulardan murat, hak davasına sadık, en müşkül ve en tehlikeli şerait içinde de ona yar olanlardır.
Bundan evvelki âyette, hak davası için sefere çıkan Resuli Ekreme iltihak hususunda vazifelerini ihmal eden üç kişiden bahsolunmuştu.
Bu âyet umumî -bir prensip koyarak müslümanların daima hak ve hakikat davasına sadık kalmalarını, hak ve hakikat ehliyle beraber olmalarını tavsiye ediyor [61] Yani Resuli Ekrem her zahmete katlanıyorken onların istirahat istemeleri, huzur aramaları, kendi canlarını onun canına üstün tutmaları yaraşmaz.
Resuli Ekrem, Tebuk seferine çıktığı zaman ona iltihak etmiyenler bulunmuştu.
Fakat hakikî müminler hatalarını anlıyarak hemen yola çıkmışlar ve orduya eriş- , mislerdi.
Bu şekilde hareket edenlerin biri Ebu Heyseme idi.
Bu zat bahçesinde oturuyorken şöylece düşünmüş: Burada serin bir gölgelikte oturuyorum.
Etrafımda olgun hurmalar, temiz sular, güzel bir zevce var.
Resuli Ekremse sıcaklarda, toz toprak içinde yol alıyor.
Bu hal bana yakışmaz! demiş ve derhal yola çıkmıştı.
[62] Düşmanı yenmek, öldürmek, esir almak.
[63] Burada din hususunda vukuf kesbetmekten, din ahkâmını öğrenmekten bahsolunması Kur'amn hedefini gösteriyor.
Harbe ait ahkâm arasında islâmiyeti iyi anlıyacak ve iyi anlatmağa muvaffak olacak müslümanlar da yetiştiriliyor ve bunların islâmiyeti neşretmeleri için çalışılıyor.
İslâmiyetin hayat ve memat mücadeleleri arasında dini ve hakikati neşr için bu işe ehemmiyet vermesi, onun nasıl intişar ettiğini göstermeğe kâfidir.
[64] Yakın olanlarla harbetmenin sebebi, bunların müslümanlara yakın ol- ^ •> j)s-$t' * f>ı f x j ' •>,'J_ v^- ri.
man içlerinden "bu sûre hanginizin imanım artırdı?,, deyip (a/aı/ edenler oluyor) (6 6), müminlere gelince (£u sûre) onların imanlarını artırır, kemale erdirir ve onlan sevindirir.
126 Kalplerinde hastalık olanlannsa, bu sûre ile, murdarlıklarına murdarlık katılır (67 ) ve onlar kâfir olarak Ölürler.
127 Görmüyorlar mı ki her yıl bir veya iki defa musibete uğruyorlar (68) da gene tevbe etmiyorlar ve akıllarını başlarına almıyorlar.
128 Bir sûre indirilince, onlar biribirlerine bakarlar ve "acaba bizi bir gören var mı?„ derler, sonra giderler.
Onlar anlamaz bir kavim maktan istifade ederek miîslümanlar aleyhinde her türlü hareket ve tecavüzde bulunmaları idi.
[65] Murat müslümanların şecaat göstererek düşmanı yüdırmaları ve onun tazyik ve tecavüzünden kurtulmalarıdır.
[66] Bunlar münafıklar ve kâfirlerdir.
[67] Kur'an vahyolundukça bunların kalplerindeki kötülük ve murdarlık artıyordu.
Kalpleri büsbütün kararıyordu.
[68] Felâketlere ve mağlûbiyetlere'.uğramakta idiler.
oldukları için Allah da onlann kalplerini döndürdü.
129 Size kendinizden öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir, kalbi üstünüzde titrer, müminlere karşı esirgeyici, bağışlayıcıdır (69).
130 Şayet onlar yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, Ona dayandım, Ona güvendim.
Büyük mülkün sahibi Odur.
• SÛRE: 10 YUNUS SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
11 kısımdır.
109 âyettir.) Konusu : Bu sûrede Hazreti Yunus ile kavmından bahsolunursa da Hazreti Nuhtan, Hazreti Musâdan daha mufassal bir surette bahsedilir.
Fakat sûrenin mevzuu, ilâhî rahmetin gazaba üstün olduğudur.
Bu mevzua en çok uyan kıssa Hazreti Yunusun kıssası olduğundan sûreye (Yunus) sûresi denilmiştir.
Sûrede ilâhî vahyin doğruluğu anlatıldıktan sonra Allahın insana karşı rahmeti gösterilmektedir.
Sûrenin ilk iki kısmında bunlar bahis mevzuu olur, üçüncü kısımda Allahın insanlara karşı azabını birdenbire göndermiyerek onları imhal ettiği anlatılır.
Dördüncü kısım ilâhî rahmetin delillerini gösterir ve tabiat âlemine işaret ederek Allahın büyük lûtuflarını.
Ondan başkasının veremiyeceği büyük ihsanları sayar ve bunların nasıl eşsizse İlahî vahy gibi- büyük bir ihsanın da ancak Onun tarafından verileceğini izah eder.
Sûrenin beşinci kısmı suçluların her halde ceza göreceklerini söylemekle beraber altıncı kısmı ilâhî rahmetin genişliğini gösterir ve yedinci kısmı müminlerle kâfirleri mukayese eder.
Sûrenin sekizinci ve dokuzuncu kısımları Hazreti Musa ve Hazreti Nuhtan bahsetmektedir.
Onuncu kısım Hazreti Yunusu bahis mevzuu eder ve peygamberler tarafından vukubulan ihtarlara dikkat edenlerin istifade edeceklerini anlatır.
On birinci kısım ise bütün hayırın Allahtan olduğunu, onun için herkesin Allaha dönmesi lâzım geldiğini izah eder.
Onuncu Sûre olan «Yunus» dan on altıncı sûreye kadar devam eden yedi sûre ayni mevzu ile, ilâhî vahyin doğruluğu ile meşgul olur ve bunu tabiat kanunlarına, insanın fıtratına ve tarihe işaretle isbat eder.
Bu sûreler biıbirine yakın sıralarda, yani Mekke devrinin dokuzuncu senesi ile on İkinci senesi arasında nazil olmuşlardır.
Bundan evvelki sûrede bilhassa suçluların görecekleri cezalardan bahsolunuyordu.
Bu sûre ile Allahın rahmeti gösteriliyor.
Bundan evvelki sûrenin sonlarında İlâhî vahyin müminler üzerindeki tesirinden bahsedilmiştir.
Bu sûre de İlâhî vahyin doğruluğunu isbat ile başlıyor.
[69] Bu âyet, kalbi yalnız bir kabile veya bir millet için değil, bütün beşeriyet için sızlıyan büyük Peygamberin hakikî tasviridir.
Hazreti Muhammed, bütün insanlığı düşünür, insanlığın sırtladığı ağır yüklerin ıstırabını duyar, insanlık üzerinde yüreği titrerdi.
Onun müminlere karşı vaziyeti daha başka idi.
Onlara karşı esirgeyici ve bağışlayıcı idi.
iv* İ Ş İ ^ oi^ç^ŞÎj^jü. ^ • \ i» Meal-i Kerimi: B ismi'llahiVrahmanrrrahim
BÖLÜM : 1 — VAHYİN DOĞRULUĞU 1 Elif, Lâm, Ra.
Bunlar hikmetle dolu kitabın âyetleridir.
2 İnsanları (eğri yolun sonundan^ korkutsun, inananlara Tanrı'.ar' nezdindeki yüksek makamları müjdelesin diye içlerinden bir adama vahyimizi göndermemiz, onlara tuhaf mı geldi ? Kâfİrlerse, bu apaçık bir büyücüdür! dediler.
3 Tanrınız (O) Allahtır ki gökleri, yeri, altı devirde yaratarak (arşı âlâsından) her işi tedbiriyle idare eder.
Onun izni olmadan.
hiçbir şefaatçi şefaat edemez.
İşte Tanrınız olan Allah Budur.
Ona kulluk edin.
Hâlâ idrak etmiyor musunuz ? 4 Hepinizin dönüşü Onadır.
Allahın va'di haktır.
(Muhakkak yerini bulur).
İptida cümle halkı yarattı, sonra, tekrar yaratır.
İman edip iyi işler işliyenleri.
hakkaniyetle, mükâfatlan- dınr, kâfir olanlara da küfürleri yüzünden kaynar sular, acı azaplar verir.
5 Güneşi panl panl ışık, ayı aydınlık olarak yaratan Odur (l).
Yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya menziller yapan O.
Atlah bunları, ancak, hak ile yarattı.
Bilen insanlar için âyetlerini apaş.kâr gösteriyor (2).
6 Gece ile gündüzün gelip gitmesinde, Allahın göklerde ve yerde yarattıklarında.
(fenalıklardan) sakınan insanlar için âyetler vardır.
7- 8 Bize kavuşmayı ümit etmeyip dünya hayatına kanan ve onunla hoşnut olanlarla âyetlerimizden gafil kalanların, karargâhı, yaptıklariyle kazandıklarından dolayı, ateştir.
9 İman edip iyi işler işliyenleri Tanrıları, imanlariyle hidayete iletir (3), nimetlerle dolu Cennetlerde, altlarından nehirler akar.
10 Onların orada duaları: "Seni tenzih ederiz, Allahım!,, sözüdür, biribirlerini tanımaları "selâm!,, etmekledir.
Son duaları ise "bütün varlıkları var eden Allaha hamdolsun,, sözüdür (4).
BÖLÜM : 2 — KUR*ANIN DOĞRULUĞU 11 Hak Tealâ insanlara hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de çarçabuk verseydi, ecelleri çoktan tükenir, (çoktan hepsi de helak olurlardı).
Fakat Biz, Bize kavuşmayı ummıyanları azgınlıkları içinde şaşkın bırakırız (5).
12 İnsan derde uğradığı zaman, yan üstü yatarken, otururken, dururken Bizi çağırır, (Bite ( 1 ) Işık ve aydınlığı, ziya ve nur mukabili kullanıyoruz.
Ziya, başka bir vasıtadan istifade etmiyen ışık, nur başka bir vasıtadan istifade ederek ışık veren aydınlıktır.
(2) Bütün hilkat, tek bir kanuna tâbidir ve Halikın birliğine şahittir.
Göze görünen kâinat nasıl bir kanuna tâbise ruhanî âlem de bir kanuna tâbidir.
( a > İman nuru, dünyada insanların bütün hareketlerine rehber olur ve ahirette bütün şa'şaasiyle tezahür eder.
<4) Müminlerin cennette ilk sözleri Hak Tealâyı takdis ve tenzih etmek, son sözleri Allaha hamdetmek, konuşmaları selâm etmektir.
Mekkî sûrelerdeki Cennet tarifinin şehevî bir mahiyette olduğunu söyleyen misyonerlerin bu İlâhî sözler karşısında utanmaları icabeder.
(5) insanlar hayırlı şeylere nail olmak dilerler, dua ederler, bunları çarçabuk ele geçirmek isterler, Allah ta bunları rahmetinden ihsan eder.
Fakat Resuli Ekremin düşmanları, ona karşı duydukları adavetten dolayı azabı istiyor ve «Yarabbi! Senin gönderdiğin doğru bu ise başımıza taş yağdır, yahut bizi acıklı azaba uğrat» diyorlardı.
Hak Tealâ onların bu dilediklerini çarçabuk yerine getirmedi.
Çünkü ı hemen mahvolurlardı.
J yalvarıp yakarır), Biz de onu o dertrjen kurtardık mı, sanki başına gelen derdin kaldırılması için Bize yalvarmamış gibi olur.
([Uğradığı derdi unutarak eski haline döner, gene günahlara dalar); böylece haddi aşanlara, işledikleri hoş görünür.
13 Sizden evvel nice nesilleri, zulmettikleri zaman helak ettik Peygamberlerimiz onlara apaşikâr delilleri getirmişler, fakat onlar inanmamışlardı.
Biz de mücrimleri böylece cezaya çarptık.
14 Sonra sizin ne yapacağınızı, (onlardan ibret alıp almıy a cağınızı görmek) için onların yerine sizi getirdik.
15 Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman Bize kavuşmayı ummıyanlar "bize bundan baş* ka bir Kur'an getir, yahut bunu değiştir!,, derler (6).
Sen de onlara de ki: "Bunu kendiliğimden değiştirmek elimden gelmez.
Ben ancak bana vahyolunana uyarım.
(Bana vahyolunanı bildirdim), Tanrıma karşı gelirsem, büyük bir günün azabından kor- (6) Onlar yaptıkları kötülükleri takbih etmiyen bir Kur'an istiyorlardı.
karım (7).
16 De ki: Allah dileseydi ben ne size (Kur'anı) okurdum, ne de onu okuyup anlardınız.
Ben, (Kur andan evvel de), uzun bir ömrü sizin aranızda geçirdim.
Daha anlamıyor musunuz? (8) 17 Allaha karşı yalan uydurandan, yahut âyetlerini yalan sayandan daha zalim, bir kimse var mıdır? Bu (çeşit) mücrimler, hiçbir vakit felah bulmazlar.
18 Onlar Allahı bırakıp kendilerine zarar getirmez, faide vermez şeylere taparak "bunlar bizim Tanrı nezdinde şefaatçilerimizdir,, derler.
De ki: "Allahın göklerde ve yerde bilmediğini mi Ona bildirmek istiyorsunuz? Hak Tealâ onların kendisine eş, ortak koşmalarından münezzehtir! 19 insanlar tek bir ümmetten başka birşey değildiler.
Sonra ihtilâf ettiler.
Eğer Tanrın tarafından bir söz geçmemiş olsaydı ihtilâfları bir anda hallolunurdu (9).
20 Onlar derler ki: "Ona Tanrısı tarafından bir mucize gönderilmeliydi!,, Sen de de ki: Gayıp (âlemi) yalnız Allahındsr.
Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim (1*0).
BÖLÜM : 3 — ALLAHIN RAHMETİ 21 insanlara uğradıktan dertlerden, sıkıntılardan sonra rahmeti (nimet ve saadeti) onlara tattıracak olursak, bakarsınız ki, [ hemen âyetlerimize karşı kötü kötü fikirlere saparlar, (onları yalan saymağa başlarlar).
De ki: Allah sizin kötü kötü fikirleriİ nize daha çabuk mukabele eder.
Çünkü elçilerimiz sizin bütün (?) Yani : Ben Tanrıma isyan edecek olursam, azaba uğramaktan korkarsam, Tanrınıza isyan etmekte olan sizleri ne diye Allahın azabından korkutmıyayim?..
Âyeti Kerime, Hazreti Peygamberin azap korkusiyle Kur'anı değiştirmekten tehaşi ettiğini değil, fakat onun ilâhî vahye ne derece sadık olduğunu, özünü, sözünü, her hal ve hareketini ona nasıl uydurduğunu gösteriyor.
(8) Hazreti Peygamberin muhalifleri, onu tanımıyor, onun rısaletinı reddediyorlardı.
Daha evvelki milletler de gene böyle hareket etmişler, peygamberlerine, karşı gelmişlerdi.
Çünkü bütün insanlar bir tek millettirler.
( y ) Bu söz nedir.
Kur'amn birçok yerlerinde buna işaret edilir.
Müşrikler ikide birde azabın ne zaman geleceğini sorar dururlar, Resuli Ekrem de müstehzi kâfirlere cevap vererek onların çabuklaştırmak istedikleri azabın yaklaşmakta olduğunu söylerdi (27 :71, 72) ve (34 :30) âyetlerine bakınız.
Bedir muharebesi bunların beklediklerini ve istedikleri azabı başlarına getirdi.
(10) Müşriklerin istedikleri mucize, azap mucizesi idi.
Başka hiçbirşey tanımak istemiyorlardı.
Azap mucizesi, kısa bir zaman sonra vukubulacaktı.
Onun için Kur'an da müşriklere «bekleyin !» diyor.
> > .' t ÜŞÜ?*? kötü tasavvurlarınızı yazıyorlar.
22 Sizi karada ve denizde dolaştıran Odur.
Gemilere binip esen müsait rüzgârın yardımiyle gemiler denizde yol alınca onlar da sevinirler, tam bu sırada bir fırtına kopar, her taraftan dalgalar hücum eder, onlar da kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlar ve derhal tam ihlâs ve samimiyet, (tam itaat ve teslimiyet) ite Allaha yalvarırlar: "Bizi bu (belâdan) kurtarırsan, muhakkak, Sana şükredenlerden oluruz,, derler.
23 Fakat Allah onlan kurtarır kurtarmaz onlar gene yeryüzünde nahak yere yolsuzlukların her türlüsünü irtikâp ederler.
Ey nâs! (iyi bilin ki) bütün isyanlarınız, kendi öz canınıza karşıdır.
Dünya eğlencesi fanidir.
Dönüşünüz gene Bizedir.
Biz de yaptıklarınızı size bildiririz.
24 Bu dünya hayatı bizim gökten indirdiğimiz su gibidir.
Onunla, insan ve hayvanların yiyerek beslendikleri yer nebatları bol bol yetişir; yeryüzü renk renk, çeşit çeşit (meyvalar ve mahsullerle) süslenir, oranın halkı da bütün bunları derliyerek toplıyacağına kani olduğu sırada geceleyin veya gündüzün emrimiz gelir, bir gün evvel hiç yokmuş gibi herşeyi söküp biçer, hiçbir şeyden eser bırakmaz; işte Biz böylece âyetlerimizi, düşünen insanlar için, apaçık beyan ederiz.
25 Hak Tealâ insanları selâmet yurduna davet eder, dilediğini dosdoğru yola iletir (11).
26 iyilik edenlere, yaptıkları iyiliğin karşılığiyle ve daha fazlasiyle mükâfat vardır (12).
Onların yüzü kararmaz, yüzlerini zillet kaplamaz, bunlar cennetliktirler ve orada daim kalacaklardır.
27 Kötülük 'işleyip) onun vebalini yüklenenler, yaptıkları kötülüğün bir misliyle ceza görürler.
Onları zillet kaplar, onları Allaha karşı koruyacak bir kimse yoktur.
Yüzleri, sanki gecenin kapkaranlık parçalariyle örtülmüştür.
Ateşin yaranı bunlardır ve bunlar ateşte daim kalırlar.
28 Bir gün onların hepsini toplarız, sonra Allaha eş, ortak katanlara "siz de, {taptığınız) şerikleriniz de, olduğunuz yerde kalın!,, deriz, sonra onları biribirinden ayırırız.
Şerikleri derler ki: Siz bize tapmıyordunuz! 29 Sizin bize taptığınızdan haberimiz olmadığına, Allahın sizinle bizim aramızda şahit olması elverir.
30 Orada, herkes, evvelce yaptığı her işi bulur, hepsi de, asıl hakikî mabutları olan Allaha dönmüşlerdir.
Onların bütün uydurdukları ise kendilerinden kaçıp gider.
BÖLÜM : 4 — İLÂHİ İHSANLAR 31 De ki: Size gökten de, yerden de rızıklar veren kim? Gözleri, kulakları yaratan, koruyan kim? ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri (tedbir ile) çeviren kim? Onlar "Allah!,, diyecekler.
De ki hâlâ sakınmıyacak mısınız? 32 işte hak Tanrınız olan Allah budur.
Haktan sonra dalâletten başka ne (' ) Bu da Kur'anın cennet tariflerinden biridir.
Cennete Darüsselâm yani selâm ve selâmet yurdu deniliyor.
Selâm ile İslâm ayni asıldandırlar.
Hakikatte islâmiyet, insana bu dünya yurdunu da, selâmet yurdu yapar.
MüsKiman, bu dünyada, Allah ile tem bir müsalemet içinde yaşıyabileceği gibi bütün insanlarla da müsalemet içinde yaşıyabilir.
Kafa ve kalbin selâmeti, muhitin selâmet ve müsalemet içinde yüzmesi, islâmiyetin başlıca hedefidir.
Ahiret hayatının selâmeti, Cennet kelimesiyle hulâsa edilir.
Müslümamn orada bulacağı huzur, bu dünyada bulacağı huzurun temadisidir.
1 Bütü n Kur'anda iyiliğin mükâfatı kat kat olduğu halde kötülüğün cezası ancak işlenen kötülük derecesindedir.
Sûre: 10] Yunus Sûresi S 347 * vardır? O halde nasıl arkalarınızı çeviriyorsunuz?! 33 Böylece Allahın sözü, fâsık olduklarından dolayı iman etmiyenlere karşı hak oldu.
34 De ki: S.zin Allaha ortak kattıklarınız içinde, bütün hilkati var edip sonra onu yeniden iade edebilecek olan var mıdır? [Cevap vermekten âciz mi kalıyorlar?) O halde ne diye dönüyorsunuz? 35 Gene onlara de ki: Sizlin o ortaklarınız içinde doğruya ileten var mıdır?..
[Cevap veremiyorlar mı?) Onlara de ki: Allah, doğruya iletir, O halde doğruya iletene mi ittiba etmek daha lâyıktır, yoksa götürülemedikçe gitmiyan, yol göstermiyen, fakat kendisine yol gösterilene mi? Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz? 36 Onların çoğu ancak zanna tâbi olurlar, şüphe yok ki zan, hakka karşı hiçbir fayda vermez.
Hak Tealâ onların bütün işlediklerini hakkiyle bilir,- 37 Bu Kur'an, Hak Tealâdan başkasına izafe ve nisbet edilemez.
Kur'an ondan evvel gelen [kitapları] tasdik eder, Kitabın (bütün ahkâ- mmı) beyan eyler (13), onda şüphe götürecek birşey yoktur ve bütün âlemlerin Tanrısı tarafındandır.
38 Yoksa onlar, {Mühammed, Kur ara kendiliğinden uydurdu mu diyorlar? Haydi öyle ise iddianızda gerçekseniz ona benzer bir sûre getirin, Allahtan başka gücünüzün yettiklerini de (yardımınıza) çağırın.
39 Hayır, onlar ilmini kavrıyamadıkları, hakkı reddetmenin encamına akıl erdiremedikleri şeyi yalan saydılar.
Onlardan evvelkiler de böyle yapmışlar, onlar da hakkı yalan saymışlardı! Zalimlerin akıbetine bir baksana! 40 Onların içinde buna iman edenler de var* dır, iman etmiyenler de.
Tannn müfsıtleri daha iyi bilir.
BÖLÜM : 5 — SUÇLULARIN CEZASI 41 Onlar sana yalancı derlerse de ki: Benim işlediğim bana, sizin işlediğiniz size aittir.
Benim yaptığımla sizin ilişiğiniz yoktur.
(Benim yaptığım yüzünden mesul olmazsınız.) Benim sizin yaptığınızla bir ilişiğim yoktur.
(Sizin yaptıklarınızdan mesul olmam.) 42 İçlerinde seni dinlemek için kulak verenler de vardır.
Fakat sen sağırlara, (üstelik) akılları da olmasa, söz işittirebilir misin? 43 Onların bazıları da sana bakarlar.
Sen körlere, (üstelik) basiretleri de bağlı ise, yol gösterebilir misin? 44 Hiç şüphe yok ki Allah insanlara asla zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.
45 O gün, Allah onları sanki (dünyada) gündüzün bir saat kalmışlar gibi toplayınca biribirlerini tanırlar (14) , Allaha kavuşmayı yalan sayanlar hem ziyana uğramışlar, hem doğru yol bulamamışlardı.
46 (Ya Mühammed) onlara vâdettiğimiz (azabın) bazısını ya sana hayatında gösterir, yahut senin canım alırız, fakat onların dönüşleri Bizedir.
Allah da bütün yaptıklarına şahittir (15-).
47 Her ümmetin bir Peygamberi var¬ ı \ (13) Kur'an daha evvelki kitaplarda müphem veya kapalı kalan bütün din esaslarını apaçık bir surette izah eder.
Meselâ Tevratta Basü badelmevt, (ölümden sonra dirilmek meselesi) gibi son derece mühim dinî bir esas son derece müphemdir.
Hazreti İsâ da kıyamete inanmıyan Saddukilere cevap olarak bir âyet okumamış, ancak onlarla münakaşa etmiştir.
(Mettâ 22: 23.) Bundan başka Allahın isimleri ve sıfatları da daha evvelki kitaplarda vazıh bir surette anlatılmaz.
Kur'an ise bütün bu esasları ve noktaları mükemmel bir surette izah eder.
(14} Çünkü o gün herkesin yaptığı iyilik veya fenalık besbelli olacaktır.
(15) Âyeti Kerimede «Fakat onların dönüşleri Bizedir» denilmekle Hak Yunuı Süreci 349 9$ ®^&JjL^\&\\L^'^%^ 0 dır (16).
Peygamberleri gelince o ümmet arasında hakkaniyetle hükmolunur, (ona uyanlar selâmete ererler, uymıyanlar cezaya çarpılırlar) ve onlara asla gadrolunmaz.
48 Onlar derler ki: "Sözünüzde gerçekseniz bu va'diniz (tehdidiniz) ne zaman gelecek?,, 49 De ki: Ben kendi namıma Allahın dilediğinden başka ne bir zarara, ne de bir faydaya malik değilim.
Her ümmetin bir eceli varda*.
Eceli gelince ne bir saat geri kalır, ne de bir saat evvel gider (17).
50 De ki: AUahm azabı size geceleyin veya gündüzün Tealinin bunlara cezalarını vereceği gösteriliyor.
Bu cezanın, Resuli Ekrem hayatta iken, müşriklere verilmesi şart değildi.
(İ6) Her ümmete bir peygamber gönderildiğini söylemek Kur'an-ı Kerimin öğrettiği derslerin en kıymetlilerinden biridir, insanlık, bu yüzden Kur'ana ve Hazreti Peygambere en derin şükranla borçlu kalacaktır.
(35 : 24) e bak.
(17) Bu sözler fataüsmi telkin etmiyor, bilâkis bir hakikati İfade ediyor.
Milletlerin de, fertler gibi ömürleri vardır.
Onlar da ferUer gibi yaşarlar ye ölürler.
Milletlerin, fertlerin Ömürlerini kısaltan veya uzatan âmilleri tetkik etmek apayrı bir iştir.
Fakat her milletin bir müddet yaşadıktan sonra Öldüğü şüphe götürmez bir hakikattir.
gelirse ne dersiniz? Mücrimlerin azabı çabuklaştırmak istemelerinde hikmet ne? 51 Azap geldikten sonra iman mı edeceksiniz? Halbuki siz onun gelmesine imkân tasavvur etmiyerek çabuk gelmesini istemekle alay ediyorsunuz.
52 Sonra zalimlere denir ki: devamlı azabı tadın, çekin.
Siz ancak kazandığınızdan dolayı ceza görüyorsunuz.
53 Onlar sana "azap hak mıdır?,, diye sorarlar, evet, de.
Tanrım hakkı için haktır! Siz de kaçıp kurtulacak değilsiniz.
BÖLÜM:6 — RAHMET 54 Nefsine zulmeden bir kimsenin, dünya dolusu malı olsaydı, onu feda ederek (azaptan) kurtulmak isterdi.
Onlar azabı gördükleri zaman, (yaptıkları fenalıklar yüzünden,) pişmanlıklarını gösterirler.
Onların aralarında hakkaniyetle hükmolunur ve onlara gadrolunmaz.
55 (Gözünüzü açın!) Göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi Allahındır.
(İyi bilin!) Allahın va'di, haktır.
Fakat onların çoğu bilmezler.
56 Dirilten de Odur, öldüren de! Hepiniz de Ona döneceksiniz.
57 Ey nâs! S.ze Tanrınız tarafından Öğüt, kalplerinize şifa, müminlere hidayet ve rahmet gelmiştir (I 8).
58 De ki: Allahın inayeti ile rahmeti ile, ve yalnız bunlarla sevinsinler; bu onların bütün toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır (19).
59 De ki: Allahın size gönderdiği, sizin bir kısmını haram, bir kısmını halâl kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz? Allah mı size izin verdi de (böyle yaptınız), yoksa Allaha iftira mı ediyorsunuz? (20) .
60 Allaha karşı yalan uyduranlar, kıyamet günü ne olacağını sanıyorlar? Şüphesiz Hak Tealâ insanlar hakkında lütuf ve inayet sahibidir.
Fakat onların çoğu şükretmezler.
(18) Müşrikler azap istiyor ve ısrar ediyorlardı.
Fakat onlara evvelâ Allahın öğüt, şifa, hidayet ve rahmet gönderdiği, Kur'anın başlıca sıfatlarının bunlar olduğu anlatılıyor.
(29 : 51) e de bakınız.
(19) Müşrikler, ruhanî ve ahlâkî salâhlarını istihdaf eden herşeyi bırakarak hep dünya malı toplamakta idiler.
( ") Müşrikler birçok şeyleri putlara tahsis ederek bunları kendilerine haram etmişlerdi.
Sûre: 10] Yunus Sûresi 351 , : « «.
; • f •* Ti"'.",f'-* » x f • "'.'."m-T-u-C t ...
• \ y ' 1 ' ' + '
BÖLÜM : 7 — MÜMİNLERİN HİMAYESİ 61 (Emin ol ki,) sen herhangi bir işi yapmaz, o işe dair Kur'andan birşey okumaz, sizler de hiçbir iş işlemezsiniz ki o işe daldığınız esnada içinizde bulunmıyalım, (yaptığınıza şahit olmıyalım.) Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca birşey Allahın ilminden gizli kalamaz.
Bundan daha küçük ve daha büyük birşey yoktur ki apaçık kitapta bulunmasın (21) .
62 iyi bil ki Allahın dostları için hiçbir korku yoktur, bunlar (zerre kadar dahi) mahzun olmazlar (22) .
63 Onlar ki iman ettiler, fenalıktan sakındılar, 64 onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde (21) İlâhî kanunları muhtevi «Kitap, murat olunuyor, iyi, kötü, küçük, büyük her hareket onun sayesinde mükâfat veya cezaya uğrar.
'-!-) Allaha yâr olanlar atiden zerre kadar korkmazlar ve yapmış oldukları işlerden dolayı hiçbir hüzne uğramazlar.
Bu Âyeti Kerime de müslümanları müjdehyor ve onlara islâmiyetin mutlaka muzaffer olacağını tebşir ediyor.
Müslüman- .
352 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR (Cüz: 1 1 vardır, Allahın sözleri değişmez ( 2 3), en büyük nimet ve saadet de budur.
-65 Onlann söyledikleri sözler seni üzmesin.
Bütün kudret ve satvet, yalnız Allahındır.
Herşeyi duyan ve herşeyi hakkiyle bilen Odur.
66 İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa, hepsi, Allahındır (24) .
Allahtan başkasına tapanlar, hakikatte Allaha kattıkları ortaklara tâbi olmuyorlar, onlar ancak bir takım zanlara kapılıp uyuyor ve ancak yalan söylüyorlar.
67 Size geceyi dinlenmeniz için (karanlık), gündüzü (çalışıp kazanmanız için) aydınlık yapan (Tanrmızdır) Bunlarda, dinleyen insanlar için ibretler vardır.
68 Onlar dediler ki: Allah bir oğul edindi.
Hâşâ, (Hak Tealâ) bundan münezzehtir, müstağnidir.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur.
(Sizin Ona bir oğul isnat etmek için elinizde) hiçbir burhan yoktur.
Sz Allaha karşı bilmediğinizi mi söylüyorsunuz?..
69 De ki: Allaha karşı yalan uyduranlar hiçbir vakit felah bulmazlar.
70 Onlar dünyada kısaca sebeplendikten sonra Bize dönerler, Biz de onlara küfürlerinden dolayı en şiddetli azabı tattıracağız.
BÖLÜM : 8 — NUH VE MUSA 71 Onlara Nuhun kıssasını oku! Hani Nuh kavmine demişti ki: " Ey kavmim! Aranızda kalmam, Allahın âyetlerini hatırlatmam, onlarla öğüt vermem size ağır geliyorsa, ben Allaha dayanır ve Ona güvenirim, siz ortaklarınızı da toplayıp ne yapacağınızı kararlaştırın, içinizde ne tasarlıyorsanız açığa çıkarın, sonra bana mühlet te vermiyerek yapacağınızı yapın.
72 Yüz çevirseniz, zaten ben sizden, öğütlerimin karşılığı olarak bir mükâfat veya ücret istemedim.
Benim mükâfatımı ancak Allah verir.
Bana emrolunan, lar zafere ererek katlandıkları fedakârlıklar yüzünden hiçbir hüzün duymıyacaklardır.
Fakat müslümanlar bu âyetin vahyolunduğu sırada ortadan kaldırılmak tehlikesiyle'karşılaştıkları için bu ilâhî müjde hallerinin büsbütün değişeceğini de tebşir etmiştir.
(-X) Bu sözlerden muradın, îlâhî müjdeler olduğu anlaşılıyor.
Allahın müminlere vadettiği müjdeler kat'iyyen değişmez.
M ) Bu âyet daha evvelki âyetleri teyit ve tekit ediyor.
Burada kâfirlerin müslümanhğı ortadan .kaldıracaklarına dair söyledikleri sözlerin Hazreti Peygamberi üzmemesi tavsiye olunduktan sonra bütün kudret ve satvetin Allaha ait olduğu, ilâhi davanın hiçbir kimse tarafından mağlûp edilemiyeceği anlatılıyor.
l^j^î j isryj^Zü: •»JKJij^.fjSh İv müslümanlardan, (hakka teslim olanlardan), olmaktır (25),,.
(Nuhun kavmi onan sözlerine kulak asmadılar)* onu yalancı saydılar, Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık.
Bunları onların] yerine hükümran kıldık, ayetlerimizi yalan sayanları da boğduk.
O halde bak! (Tuttukları y^lun) encamından korkutulanların akıbeti nasıl oldu? 74 (Nuhdan) öonra, kendi milletlerine Peygamberler gönderdik.
Onlar en açık burhanlarla geldiler, fakat bunlar, evvelce yalan saydıklarına inanmadılar.
Böylece Biz haddi aşanların kalbine mühür basarız (20).
75 Bunlardan sonra Musa ile Harunu ayetlerimizle Fir'avuna, Fir'avun 25 Hazreti Nuhun kavmine karşı sözleri Hazreti Peygamberin düşmanlarına karşı meydan okuyuşuna nekadar benziyor.
Hazreti Peygamber, bütün düşmanlarına istediklerini yapmalarını, çünkü kendisine bir zarar veremiyeceklerini söylemişti.
(26) Bu Ayeti Kerime kalplerin neden mühürlendiğini apaçık gösteriyor.
İnsanlara evvelâ öğüt veriliyor, hakikat öğretiliyor, fakat bunlar hakikati reddetmekte ısrar ettiklerinden kalpleri mühürleniyor.
kavminin ileri gelenlerine gönderdik.
(Bunlar ayetlerimize iman etmeyi) kibirlerine yediremediler ki zaten günahkâr bir cemaattiler.
76 Bunlara Bizim tarafımızdan olan hak geldiği zaman.
" bu apaçık büyü !„ dediler.
77 Musa onlara "size hak geldiği zaman büyü mü diyorsunuz ? Halbuki büyücüler felah bulmazlar,, dedi.
78 (Onlar da cevap vererek) dediler ki: "Bizi; babalarımızı ne üzre bulduysak ondan yüz çevirtip, (memleketimizde) nüfuz ve hâkimiyeti (kardeşinle birlikte) elinize mi geçirmek istiyorsunuz? Biz size asla inanacak değiliz!,, 79 Fir'avun da dedi ki: "Hünerli bütün büyücüleri bana getirin!,, 80 Büyücüler gelince Musa onlara atacağınızı atın!,, dedi.
81 Onlar atacaklarını atınca, Musa, bu sizin yaptığınız büyüdür.
Allah onu boşa çıkaracak.
Hak Tealâ müfsitlerin işini düzeltmez.
82 Allah, hakkı, sözleriyle ihkak eder, günahkârlar istemese de!
BÖLÜM : 9 — MUSA VE FİR'AVUN 83 Musâya ancak kendi kavminin zürriyeti, Fir'avun ile elebaşılarının tazyik ve ezasından korka korka, iman ettiler.
Çünkü Fir'avun (Mısır memleketinde) kırıcı, dökücü bir zorba idi, haddi aşanlardandı.
84 Musa dedi ki: Ey kavmim! Siz Allaha iman ettiyseniz, Ona teslim olmuş müslümansanız Ona dayanın, Ona güvenin.
85 Onlar da dediler ki: Biz de Allaha dayandık.
(Ulu) Tanrımız! Bizi zalim kavmin cefasına uğratma! Bizi onlara çiğnetme! Bizi rahmetinle kâfir kavmin elinden kurtar.
86 Musa ile kardeşine vahyettik: "Kavminiz için Mısırda oturulacak evler yapın, evlerinizi mabet edinin, namazı dosdoğru kılın, müminleri de müjdeleyin!,, 88 Musa dedi ki: u(Ulu) Tanrımız! Fir'avun ile kavminin ileri gelenlerine bu dünya hayatında debdebeler, servetler verdin.
(Ulu) Tanrımız! Onlar (bunlara güvenerek) insanları yolundan saptırıyorlar.
(Ulu) Tanrımız! Onların servetlerini mahvet, kalplerini katılaştır ki acıklı azabı görmeden iman etmesinler.,, 89 Hak Tealâ buyurdu ki: "İkinizin duası kabul olundu.
İkiniz de dosdoğru yolda devam edin ve sakın bilmiyenlerin yolunu tutmayın.,, 90 İsrail oğullarını denizden geçirdik.
Fir'avun ile askerleri, onları nahak yere kırıp geçirmek ve mahvetmek TAV ttSf>>A$\ v*%tMxtâ \ için arkalarından gittiler, onlara yetiştiler, Firavu n boğulacağını hissedince "israil oğullarının inandıklarından başka bir tapaca k bulunmadığına inandım.
Ben de (hakka teslim olan) müslümanlardanım,, dedi.
91 Şimdi mi (iman ediyorsun, ey Fir'avun!) Halbuki evvelce âsi idin, müfsitlerden idin.
Bugü n senden sonr a gelenlere ibret olmak üzere cesedini kurtaracağız (27)! Çünkü insanların çoğu âyetlerimizden gafildirler.
BÖLÜM : 10 — YUNUSUN KAVMİ 93 Biz israil oğullarını güzel bir yere yerleştirdik, onları tertemiz ve iyi nimetlerle besledik, onlara ilim gelinciye kada r ihti- (2") Tevrat Fir'avunun cesedinden ve onun sahile atıldığından bahsetmez.
Fakat Musanın Fir'avunu olarak tesbit olunan ikinci Ramses'in cesedi eski Mısır mumyaları arasında bulunduğundan cesedin zayi olmadığı anlaşılıyor.
(Ansiklopedya Britanika) da mumya kelimesinden bahsolunurken bu hususa dair malûmat verilmektedir.
Musanm Fir'avunu, ister ikinci Ramses olsun, ister bir başkası olsun, Kur'an tarafından verilen bu malûmatın hak olduğu aşikârdır.
lâf etmediler (28).
' Tanrın, kıyamet günü, aralarındaki ihtilâflar' hakkında hükmünü verir.
94 Şayet sen, sana gönderilen üzerinde, şüpheye tutuluyorsan (29), senden evvel gönderilen kitabı okuyanlara sor (30), hak sana Tanrından gelmiştir.
Sakın şüphe edenlerde n olma! 95 Sakın Allahın âyetlerini yalan sayanlardan olma.
Yoks a ziyan edenlerden olursun.
96 Onlar ki haklarında Tamını n sözü yerini buldu, istedikleri herhangi âyet gelse de, acıklı azabı görmeyince, iman etmezler.
98 îman edip imanı kendisine fayda veren bir kasaba halkı varsa, o halk Yunusun kavmidir ki iman ettikleri zaman üzerlerinden bu dünya hayatında rüsva olmak azabını kaldırdık, bir zamana kadar onları refah içinde ( 3 1) yaşattık.
9 9 Tanrın dileseydi, yeryüzündeki (insanların) hepsi d e toptan iman ederlerdi.
(Dilemediğine göre) sen, ne için insanları, mümin olsunlar diye zorlamak istiyorsun? (32 ) ] Hiçbir kimse Allahın izni olmaksızın, iman getiremez.
Hak Tealâ, (hakikate) akıl erdiremiyenleri de cezaya uğratır.
101 Onlara de ki: Göklerd e ve yerde neler var?! Bir baksanıza! Fakat bunca (2*) Mekkede Hazreti Peygamberin yahudilerle doğrudan doğruya temasından ve yahudilerin ona karşı alacakları vaziyeti göstermelerinden ve ihtilâfa | düşmelerinden evvel nazil olan bu Âyeti Kerime, Resuli Ekremin ilerde yahu¬ dilerden göreceği muameleyi, onun yahudilerin ellerindeki Mukaddes Kitaplarda anlatılan Peygamberin zuhuruna dair malûmat aldıktan sonra takip edecekleri hattı hareketi peşinden haber veriyor.
Hazreti İbn Abbasa göre âyetin başında bahis mevzuu olan İsrail oğulları, Medinede yerleşenlerdi (Râzî).
(29) Nazarı dikkate alınması icabeden bir nokta Kur'anın bir şahsa hitap ettiği zaman, muhatabın mutlaka Hazreti Peygamberin olmıyacağıdır.
Nitekim burada da hitap, Hazreti Peygambere değildir.
Muhatap herhangi Sami'dir .
Kur' anda «sana gönderilen.
Yani «sana vahyoluııan» denildiği zaman da muhatabın mutlaka Hazreti Peygamber olması icab etmez.
Kur'an birçok yerlerde bütün insanlara gönderildiğini ve vahyolunduğunu söyler.
Meselâ (2: 136) da «Bize vahyolunana inanıyoruz..
(21 : 10) «Size bir kitap vahyettik» deniliyor ki muhatap bütün insanlardır.
Bundan sonraki kısmın başında da "Ey nas, siz" benim dinimden şüphe ediyorsanız...
diye başlar ve burada Kur'anı okuyan veya dinleyenlerin muhatap olduklarını gösterir.
Bütün Kur'an, Resuli Ekremin Allah sözüne karşı sarsılmaz bir iman taşıdığını gösteriyor.
i P 1 ) Yani : Daha evvel gelen kitapları okuyanlardan bu kitaplarda Hazreti Muhammedin kudumuna dair tebşirat bulunup bulunmadığını sorup anlayın.
( a | ) «Allah da amellerini, yani kötü yoldan döndüklerini gördü ve Allah onlara getireceğim dediği belâdan dolayı merhamete gelip götürmedi» (Kitabı Mukaddes, Yunus 30 : 10).
(Ai -Dinde zorlamak yoktur.* Kur'an-ı Kerim 2:256.
Burada Resuli Eklemin insanları Dİr an evvel doğru yola ulaştırmak için duyduğu isteğe işaret ediliyor.
J M -O • • *; T* - V T - * '•V'- •Vr-,,'-'* T"" •***> — — .
— âyetler, (ibretler; insanları iğri yolun akıbetinden) korkutan Peygamberler, iman etmiyen bir kavme hiçbir faide vermezler 102 Onlar, ancak kendilerinden evvel gelip geçenler kadar bekliyecek değiller mi? De ki: Bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekliyorum.
103 Sonra biz Peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız, iman edenleri (şimdi de, bu defa da) kurtarmak, bize gerek bir haktır.
BÖLÜM : 11 — İLÂHİ HÜKÜM 104 De ki: Ey nâs! Eğer siz benim dinîm hakkında şüpheye tutuluyorsanız, (o halde bilin ki) ben sizin Allahtan gayri taptıklarınıza tapmam, ben ancak, sizin canınızı alan Allaha taparım.
Bana "Müminlerden ol, dosdoğru dine doğrul, sakın Allaha şerik koşanlardan olma,, diye emrolundu; "Allahtan başka sana ne zarar, ne de faide vermeğe kudreti olmıyan şeylere tapma, taparsan zalimlerden olursun,, denildi.
107 Allah sana bir dert verirse, Ondan başka o derdi kaldıracak yoktur.
Sana iyilik dilerse Onun inayetini hiçbir kimse geri çeviremez, kullarından dilediğine hayrı eriştirir Yarlığayıcı ve bağışlayıcı O'dur108 De ki: Ey nâs! Tanrınız tarafından "hak,, geldi, herkim doğru yolu tutarsa, ancak öz nefsi için doğrulmuş olur.
Kim saparsa, ancak öz nefsinin zararına sapmış olur Ben sizin işinizi üzerime almış değilim.
109 Sen, sana vahyolunana uy, hâkimlerin en hayırlısı olan Allahın hükmü gelinceye kadar sabret' SÛRE: 11 H Û D SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
10 kısımdır.
123 âyettir.) Konusu: Sûrenin adı, sûrede bahis mevzuu olan Hazreiî Hud'dan alınmıştır.
Hazreti Hudun Arap yarımadası içinde yaşıyan bir kavme gönderilen ilk Peygamber olduğu anlaşılıyor.
Bu sûre de bundan evvelki sûre gibi Kur'andaki ilâhî vahyin doğruluğunu isbat eder.
Sûrenin birinci kısmında ilâhi vahye muhalefet edenlere ihtarlar vukubuîuyor; ikinci kısmında vahyin hak olduğu en kuvvetli ifade ile anlatılıyor, muarızların Kur'an sûrelerine benzer on sûre getirmeleri teklif-olunuyor, evvelki peygamberlerin de Kur'amn hak olduğunu tasdik ve teyit ettikleri izah ediliyor.
Sûrenin, daha sonraki altı kısımda zalim ve mütecaviz düşmana karşı en şiddetli ihtarlarda bulunulur ve Hud, Salih, Lût, Şuayb gibi peygamberlere karşı gelenlerin akıbetine işaret edilir.
Dokuzuncu kısım, Hazreti Musadan kısaca bahseder ve bu kısımda günah irtikâp edenlerin, mukabiline uğramaları, bir ilâhî kanun olarak tesbit edilir.
Sûrenin son kısmında Hazreti Peygamber ile müminlerin hak ve hakikat davası uğrunda son derece sebat ve metanet göstermeleri istenir.
Çünkü hak ve hakikat uğrunda katlanılan fedakârlık mükâfatsız kalmaz, batıl da muhakkak cezaya uğrar.
Bu sûrenin, bundan evvelki sûreyi tamamladığı anlaşılıyor.
Bundan evvelki sûre ilâhî vahyin doğruluğunu mücerret suallerle isbata çalışır, bu sûre ise daha evvelki peygamberler tarihine işaret ederek ayni neticeye varmak ister.
Hud sûresi, kamilen Mekkede ve bundan evvelki sûrenin nazil olduğu sıralarda nazil olmuştur.
Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm
BÖLÜM : 1 — İHTARLAR 1 Elif, Lâm, Ra .
Bu bir kitaptır ki, ayetleri burhanlarla sağlamlaştırılmış ve apaçık beyan edilmiş ; her işi hikmetle çeviren, «A» herşeye agâh olan (Allah) tarafından gönderilmiştir.
2 (Bandan murat ise) Allahtan başkasına tapmamanızdır.
Ben de Onun tarafından sizi (eğri yolun encamından ) korkutan, size müjdeler veren (bir Peygamberim).
3 Tanrınızdan^yarhğanmak dileyin, Ona tevbe edin ki mev'ut ecelinize kadar size nimetlerini ihsan ederek geçindirir, iyi işler işliyeni lâyık olduğu mükâfat ile karşılar, fakat yüz çevirecek olursanız, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkarım.
4 Dönüşünüz, Allahadır ki herşeye kadirdir.
5 İyi bil ki onlar Peygambere (düşmanlıklarını) gizlemek için göğüslerini dürüp bükerler, dikkat et ki onlar hakkı duymamak için üst başlariyle kat kat sarınırlar; fakat Hak Tealâ onların gizlediklerini de, aşikâr tuttuklarını da bilir.
Çünkü O sinelerdeki herşeye vâkıftır.
CÜZ: 12 6 Arz üzerinde yürür hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı Allaha ait olmasın.
Hak Tealâ onların duracak, dinlenecek yerlerini, saklanacak yerlerini bilir.
Bunların hepsi apaçık kitaptadır 7 hanginizin işledikleri daha güzel olduğu tezahür etsin diye, arşı (âlâsı) suyu kaplamışken, (1) gökleri ve yeri altı günde (devirde) yaratan Odur.
Şayet sen onlara: öldükten sonra dirileceksiniz! diyecek olursan kâfir olanlar derler ki: bu, ancak apaçık aldatmadan başka birşey değildir! (•*).
8 Şayet Biz azabı muayyen bir zamana kadar geciktirecek olursak, onlar "onu alıkoyan ne?„ derler.
İyi bilin ki, onlara azap geldiği zaman asla geri dönmez.
Onların alaya aldık" lan azap kendilerini kuşatacaktır (3).
BÖLÜM : 2 — KUR'ANIN DOĞRULUĞU 9 insana tarafımızdan bir nimet tattırır, sonra o nimeti geri alırsak, son derece nevmit, son derece nankör olur.
10 Onun başına gelen bir dertten, (bir sıkıntıdan) sonra ona nimeti attırırsak, üzerimden bütün kötülükler artık defolup gitti, der, şımarık ve övüngen olur.
11 Yalnız (dertlere, sıkıntılara göğüs gerip) sabreden ve hep iyi ve doğru dürüst işler işliyenler (böyle değil' dirler).
Onlar için yarlığanma ve büyük mükâfat vardır.
12 Onların: w N e olurdu ? Ona bir define indirilmeliydi, onunla birlikte bir melek gelmeliydi?,, demeleri (ihtimalinden) canın sıkılıyor diye Allahın sana vahyettiğinden bir kısmını bırakacak değilsin a! Sen ancak (eğri yolun encamından) korkutan bir Peygambersin.
(Onların lâfına bakma).
Herşeyin mukadderatı Allahın elindedir (/ı).
13 Yoksa onlar (Kur'anı) uydurdu mu? derler.
Onlara de ki: Sözünüzde gerçekseniz haydi siz de onun gibi on sûre getirin.
[1] Bütün hayatın membaı sudur.
Onun için burada yerlerle göklerin yaratılışından bahsedilirken arşı âlânın suyu kaplamasından ehemmiyetle bahsolunuyor.
Çünkü su olmasa hayata imkân yoktur.
[2] Aldatmanın aslı «sihir.
dir.
Râzî, bu kelimeyi üç şekilde tefsir eder.
Birincisi «Kâffal» ın tefsiridir ki «hadia» dır.
Biz de bu manayı kabul etmiş bulunuyoruz İkincisi «bâtıl- dır.
Üçüncüsü, büyüdür [3] Azabın gecikmesi Resuli Ekremin onlar arasında bulunmasından ileri geliyordu.
Resuli Ekrem hicret ederek onların içinden ayrıldıktan sonra azap devri başlıyacaktı.
[4] Bu Âyeti Kerime Hazreti Peygamberin herhangi sebep dolayısiyle ilâhi vahyin bir kısmını terketmek istediğini değil, fakat onun böyle birşey yapamıyacağını ifade ediyor.
-ıSL.
f' .
•> yS'*- \'> *, * * * * v r?G <- F^'I.'I .'.lir-' .• 'I.F-.
-ı.' Allahtan başka gücünüzün yettiklerini de yardıma çağınn (5).
14 Fakat onlar size icabet etmezlerse bilin ki (Kar ana) Allahın ilmiyle vahyolünmuştur, Allahtan başka tapacak yoktur.
Artık müslüman mısınız? 15 Kim bu dünya hayatını ve alâyişini dilerse onların dünyada yaptıklarının mukabilini tastamam veririz, onlar da bu hususta bir zarara uğramazlar.
16 Onlar öyle kimselerdir ki onlar için âhirette ateşten başka birşey yoktur, onların (dünyada) bütün yaptıkları beyhudedir, bütün işledikleri hebadır.
17 Tanrısı tarafından apaçık bir burhana mazhar olan, ondan sonra Tanrısı tarafından bir şahidi bulunan, daha evvel gelen Musânın rehber ve rahmet olan kitabı kendisini teyit eden kimse, (bu dünyaya tapan ve hakka, hakikate aldırmıyan kimse gibi midir?) (Hayır), bu gibi kimseler, (Kur'an) iman ederler.
Herhangi güruh onu tanımazsa, ona vadolunan yer ateştir.
Bundan asla şüphe etme.
[5] Kur'amn dört yerinde bu tahaddiye tesadüf edilir, (17:18), (10:38) (20 : 23) ve burada.
Bu senin Tanrın tarafından gelen haktır.
Fakat insanların çoğu iman etmezler (0).
18 Allaha karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Bunlar Tanrılarının huzuruna getirilir, şahitler de (7) derler ki: İşte Tanrılarına karşı yalan uyduranlar bunlardır.
İyi bilin ki, Allahın laneti zalimler, 19 insanları Allah yolundan alıkoyan, doğru yolda yürüyenleri saptırmak iştiyen, âhireti inkâr ile kâfir olanlar, üzerindedir.
20 Allah onları azaba uğratmak dilerse) yeryüzünden kaçamazlar, Allahtan başka yardımcı bulamazlar, onların azabı kat kat olur.
Onlar (hahikati) dinlemek ve (hakkı) görmek istemezlerdi.
21 İşte bunlar kendi öz canlarını ziyan edenlerdir, onların uydurdukları şeyler de onlardan kaybolmuştur.
22 Âhirette büsbütün hüsrana uğrıyanlar, elbet onlardır.
23 İman edip iyi ve güzel işler işliyenler, Tanrılarına karşı (yürekleri) itminan ile dolu olanlar, cennetliktirler v'e orada daim kalırlar.
24 İki taraf, kör ve sağır ile görür ve işitir kimselere benzerler'.
Bunların ikisi bir olur mu ? (Bunları biribirine benzetmek doğru mudur?)
BÖLÜM : 3 — NUH 25 Nü hu, kavmine göndermiştik.
(O da demişti ki : ) Ben sizi ( tuttuğunuz yolun encamından ) apaşikâr korkutucuyum.
26 (Size şunu ihtara geldim ki) ancak Allah'a kulluk edin.
( Yoksa ) acıklı bir günün azabına uğramanızdan korkarım.
(8 ) 2 7 Kavminin ileri gelenleri dediler ki : Biz seni kendimiz gibi ancak insan görüyoruz.
İçimizde ancak ayak takımının, düşünmeden sana uydukları [6] Âyetin beyanatı izaha muhtaçtır.
(Tanrısından apaçık burhana mazhar Olan) Kur'anın doğruluğuna inanan her mümindir.
Tanrı tarafından olan şahit, Hazreti Peygamberdir.
Kur'an-ı Kerim apaçık bir burhan olduktan, başka, Hazreti Musanın rehber ve rahmet olan kitabı da onun hak olduğunu tasdik eder.
Çünkü Tevrat, Hazreti Peygamberin kudumuna dair birçok müjdeleri muhtevidir.
O halde Âyeti Kerimenin manası şu oluyor : Kur'anın doğruluğuna inanıp Tanrısı tarafından açık bir burhana mazhar olan, Hazreti Peygamberin şahsında bir şahidi, bir pişuvası bulunan; bundan başka Musanm kitabındaki tebşirat ile de müeyyet bulunan mümin, dünya hayatına meclûp olup hakikate aldırmıyan insan gibi olabilir mi? Bu son mana daha yukarıda geçmiş olduğu için tekrar edilmemiştir.
[7] Peygamberler, melekler, müminler veya insanın kendi azası.
[8] Her peygamberin kavmine vukubulan tebligatının en belli başlı noktaları, onların Allaha kulluk etmelerini ve hal ve hareketlerini düzeltmelerini istemektir.
%CB J 131 ^ ALI Y^HŞI ^ Uj\£*fc gözümüzün önündedir.
Sizin bize üstün bir meziyetinizi de görmüyoruz.
Belki sizi yalancı sanıyoruz.
28 (Nuh) dedi ki: Ey kavmim ! Tanrım tarafından apaçık bir burhana mazhar olur, bana bir de tarafından rahmet ihsan eder de' bunlar sizden gizli kalırsa, siz onu istemediğiniz halde biz onu size zorlamı kabul ettireceğiz.
29 Ey kavmim! Ben sizden karşılık olarak mal, (seracı*) istemiyorum.
Mükâfatım, yalnız Allaha aittir.
Ben iman edenleri kovacak Kur'an-ı Kerim de, bilhassa bu iki noktaya ehemmiyet verir.
Fakat bazı hıristiyan münakkitler, bu münasebetle Hazreti Peygamberin kendi başından geçen maceraları, başka peygamberlerin hayatına da kattığını söylemek isterler Hakikatte her peygamber, kavmine ne tarzda hitap ederse etsin, onun kavmine telkin ve tebliğ ettiği en büyük esaslar, Allahın vahdaniyeti ile insanların kardeşliğidir.
Kur'an-ı Kerim teferruat ile alâkadar olmadığından, peygamberler arasının müşterek olan bu esaslı itikatlarla meşgul olur.
Çünkü islâmiyetin bütün Mekkfe devri esnasında bütün insanlara tebliğ ettiği esaslar bunlardı.
Kur'an-ı Kerim, her peygamberin kendi kavmine söylediği sözlerin tafsilât ve teferruatına girişmez.
Çünkü hedefi » onlardan herbirinin hayatında hakkın zaferini ve düşmanların mağlûbiyetini göstermektir.
Onun için Kur'an-ı Kerim bilhassa bu iki şeyle meşgul olur ve tarihî tafsilât ve teferruata girişmez.
değilim.
Onlar Tanrılarına kavuşacaklar.
Fakat ben sizi cahil bir kavim görüyorum.
30 Ey kavmim! (Benimle beraber olan müminleri) kovarsam, Allahın intikamına karşı bana kim yardım edebilir ? Hâlâ düşünmüyor musunuz ? 31 Ben size Allahın hazineleri bendedir, demiyorum.
Görünmiyeni de bilmiyorum, Meleğim de demiyorum.
Hor gördüğünüz (müminlerin ) Allah tarafından hayra lâyık olmıyacaklarını da söylemiyorum.
Onların kalplerindekıni Allah bilir.
Bunlardan birini söylersem, şüphe yok ki zalimlerden olurum.
32 Onlar da dediler ki : Ey Nuh ! Bizimle çok uğraştın, çekiştin, ( artık yeter, davanda ) gerçek isen, haydi bizi -ne ile | tehdit ediyorsan onu getirt.
33 Nuh dedi ki : Onu size, dilediği takdirde, ancak Allah getirir ve siz ondan kaçıp kurtulamazsınız.
34 Hak Tealâ sizin helakinizi isterse, benim size öğüt vermem, hayrıhahlıkta bulunmam size hiçbir faide vermez.
Tanrınız Odur.
Dönüşünüzde Onadır.
35 Yoksa onlar "uydurdu mu ?„ diyorlar, de ki: Ben bunu uydurduysam vebali banadır,, ben ise, sizin suçlu olduğunuz günahlardan tamamiyle beriyim.
BÖLÜM : 4 — NUHUN DÜŞMANLARI 36 Nuha vahyoîundu ki Kavminin içinde sana iman edenlerden başka bir kimse iman etmiyecek.
Onların yaptıkları yüzünden gam çekme.
37 Gözümüzün önünde vahyimize uyarak gemi yap.
Zalim olanlar hakkında Bana birşey söyleme, çünkü onlar suda boğulacaklardır.
38 Nuh, gemiyi yapmağa koyuldu.
Kavminin ileri gelenleri geçtikçe onunla eğlenirlerdi.
O da derdi ki : Varın siz benimle şimdi eğlenin, sizin eğlendiğiniz gibi biz de sizinle eğleniriz (9).
39 Kimin rüsva edici azaba uğrayacağı ve üzerine •devamlı (azabın) musallat olacağını yakında görür ve öğrenirsiniz.
40 Nihayet emrimiz gelip vadiden su kaynayınca (Nuha) dedik ki: Gemide herşeyden ( I O ) erkekli dişili birer çift taşı, haklarında Allahın hükmü geçenlerden başka aileni, iman edenleri gemiye al.
Onunla iman edenler, pek az kimselerdi.
41 Nuh dedi ki : [9] Müminlerin eğlenmesi kafirleri istihkar için değildi.
Onlar yalnız kâfirlerin küfrünü istihkar ederlerdi.
[10] Herşeyden muradın Hazreti Nuha lâzım herşey olduğu anlaşılıyor.
Gemiy e binin, yürümesi d e durması d a Allah adiyledir.
Tanrım, yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
42 Gemi onları taşıyarak dağlar gibi dalgala r arasında gidiyordu.
Nuh, ayrı bir yerde olan oğlunu çağırarak " Oğlum ! dedi, bizimle berabe r bin V e kâfirleıden olma ! „ Oğl u : " Ben kendimi sudan koruyacak bir dağ a sığınırım ,.
dedi.
Nuh : " Bugün Allahın rahmetine erişenlerden başkası için Allahın azabından kurtuluş yoktur „ dedi, derken dalgala r aralarına .girdi.
Od a boğulanlardan oldu.
44 Sonra : "E y arz ! sularını yut ! Ey sema send e [yağmurunu) tut!, , denildi, sular kesildi, olacak oldu, iş bitti.
Gemi, Cûdi (11) dağı üzerinde durdu ve zalim olanlara, " uzak olsunlar ! ,, denildi.
4 5 Nuh t Tanrısına hitap ederek : Tanrım ! dedi, oğlum, benim öz ailemdendir.
Senin sözün, en doğru sözdür.
Hâkimlerin en âdili, en hâkimi Sensin 46 (Cevap aidi): O senin ailenden değildir.
Çünkü fil] Bu dağın Yunanca ile adı Gorayoci'dir.
onun (özü bozuk), işlediği iş kötü idi.
Onun için Benden birşey sorma.
Cahillerden olmamak için sana öğüt veriyorum.
47 Nuh dedi ki : Bilmediğim birşeyi Sana sormaktan Sana sığınırım.
Sen beni yarhğamaz, beni bağışlamazsan hüsrana uğrıyanlardan olurum ! 48 Ona denildi : Artık gemiden bizim tarafımızdan selâmetle çık, sana ve seninle beraber olup zürriyetlerinden milletler yetişecek olan insanlara hayırlar, bereketler olsun.
( Onların içinden ) öyle bir takım ümmetler olacak ki onları bir zaman için geçindireceğim, sonra onlara bizden acıklı azap erişecektir.
49 îşte bunlar sana vahyettiğimiz görünmiyen haberlerdendir (l 2).
Bunları, evvelce ne sen, ne de senin kavmin bilmezdi.
Sabret; akıbet, Allahtan sakınanlarındır.
BÖLÜM : 5 — HÛD İLE KAVMİ 50 Âd kavmine de kardeşleri Hûdu gönderdik.
O da : Ey kavmim! dedi, Allaha tapın.
Sizin Ondan başka mabudunuz yoktur.
Siz (Allaha şerik koşmakla) birtakım yalanları uydurmak-' tan başka birşey yapmıyorsunuz.
51 Ey kavmim ! Ben sizden bunun için bir ücret, bir mükâfat istemiyorum.
Benim mükâfatım beni yaratana aittir, aklınız ermiyor mu? 52 Ey kavmim! Tanrınızdan yarlığanmak dileyin ! Ona tevbe edin ki size bol bol yağmur yağdırsın (kıtlıktan kurtarsın), kuvvetinize kuvvet katsın, siz de suçlu olarak yüz çevirmeyin.
53 Onlar dediler ki : Ey Hûd, sen bize apaçık bir burhanla gelmedin.
Biz de senin sözünle taptıklarımızı bırakacak, sana inanacak değiliz ! (Nafile uğraşma I) 54 Yalnız mabudlarımızdan bazıları seni çarpmış olacak.
Hûd dedi ki : Allahı şahit tutarım, siz de şahit olun ki sizin Allaha şerik koştuklarınızdan her ilişiği kestinu 55 Bana karşı hepiniz de istediğiniz düşmanlığı edin.
Bana mühlet de [12] Görünmiyen haberler, Nuhun kıssasına ait haberler değildir.
Resuli Ekreme muarız olan Mekkelilerin uğrıyacakları akıbettir.
Hazreti Nuhun kıssasında onların da akıbeti haber veriliyordu.
Nitekim âyetin sonunda Hazreti Muhammede hitaben «Sabret !» denilmesi de buna işaret ediyor.
Çünkü Resuli Ekreme muhasım olanların akıbetlerini görmek için sabretmek icabediyordu.
Bundan evvelki kısmın sonunda da Resuli Ekremin muarızlarına karşı buna mümasil ihtarlarda bulunuluyordu.
m .
>.>• y?.> .'j-f-^^rf'i'S'-'s ' v, vermeyin.
56 Ben Tanrım ve Tanrınız olan Allama dayanırım.
Hiçbir canlı mahlûk yoktur ki nasıyesi (mukadderatı ) AUahm elinde bulunmasın.
Benim Tanrım dosdoğru yo! üzerindedir (1 3).
57 Yüz çevirirseniz, bilin ki, ( ben vazifemi yaptım ) size neyi bildirmek için gönderildimse onları bildirdim.
Tanrjm (dilerse ) , sizin yerinize başka bir kavmi getirir, siz de Ona (zerre kadar) zarar veremezsiniz.
Tanrım herşeyi hakkiyle gözetleyicidir.
58 Vaktaki emrimiz geldi; Hûd ile onunla birlikte inananları, rahmetimizle kurtardık ve onları ağır işkencelerden koruduk.
59 işte Âd kavmi buydu.
O kavim, Tanrısının âyetlerini inkâr, Peygamberlerine isyan etti, ( ve hakka, karşı gelen ) her inatçı zorbanın sözüne uydu.
60 On!ar, bu dünyada da, kıyamet gününde de Allahın rahmetinden kovuldular.
İyi bilin ki Âd (kav [13] «Tanrım dosdoğru yol üzerindedir" nazırımdan murat Onun hakkaniyetten ayrılmadığını, iyileri cezaya uğratıp günahkârları kurtarmayacağını beyan etmektir .
mi) Tanrılarını inkâr ettiler.
Gözünüzü açın, Hûdun kavmi olan Âd, ( defolup gitti) ve Allahın rahmetinden uzak kaldı.
BÖLÜM : 6 — SALİH 61 Semud (kavmine de) kardeşleri Salihi (gönderdik.
O da onlara) dedi ki; Ey kavmim ! Allaha tapın.
Sizin ondan başka mabudunuz yoktur.
Sizi topraktan peyda eden, sizinle yurdunuzu mamur eden Odur.
Ondan yarlığanmak dileyin, ( Ona yalvararak) tevbe edin! Çünkü Tanrım yakındır, duaları kabul edicidir ! 62 Onlar da dediler ki : Ey Salih l Sen daha evvel içimizde kendisinden büyük şeyler umulur bir adamdın.
( Sana şimdi ne olda), ne diye bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan vazgeçirmek istiyorsun.
Biz senin bu davetinin (doğruluğundan) iyiden iyiye şüphe içindeyiz.
63 Salih dedi ki : Ey kavmim ! Bana anlatınız, Tanrım tarafından apaçık bir burhan üezre olur, Tanrım bana.
rahmetini de ihsan eder de ben Allaha isyan edecek olursam A^ a n a karşı bana kim yardım edebilir?..
(Ben size uyarsam), zararımı, ziyanımı arttırmaktan başka birşey yapmazsınız.
64 Ey kavmim ! İşte Allahın yarattığı dişi deve, sizin için bir âyettir.
Onu bırakın da Allahın arzında yayılsın, otlasın, oria fena maksatla dokunmayın.
Yoksa pek yakın bir azaba uğrarsınız.
65 Fakat onlar dişi deveyi öldürdüler.
Salih de: Yurdunuzda üç gün yaşarsınız.
Bu öyle bir sözdür ki yalan çıkmaz (dedi).
66 Vaktaki emrimiz geldi, Salihi ve onunla iman edenleri rahmetimizle kurtardık, onları o günün âfetlerinden koruduk.
Şüphe yok ki Tanrın kudretlidir, satvetlıdir 67 Zalimleri korkunç bir ses, alıp götürdü, hepsinin korkudan, oldukları yerde canları çıktı.
68 Sanki yurtlarında hiç yokmuş gibi oldular.
İyi bilin ki Semud, Tanrılarını inkâr ettiler.
İyi bilin ki Semud, Allahın rahmetinden uzak kaldılar.
BÖLÜM : 7 — LÛT 69 Elçilerimiz.
İbrahime müjdelerle gelmişler, ona : Selâm î demişler, İbrahim de selâm ! demiş, onlara semiz bir buzağı Sûre: 11 ] Hûd Sûresi E f e ^^Ğ^feöf i {pişirerek) ikram etmişti (14).
70 Fakat İbrahim, ellerinin (yemeğe) uzanmadığını görünce, hallerinden hoşlanmadı (15), onlardan kalbine korku geldi.
Onlar da ona: "Korkma! dediler.
Biz Lût kavmine gönderildik (ı 6).
„ 71 (îbrahimin ) karısı, ona yakın duruyordu, güldü, biz de ona İshakı, İshaktan sonra torunu [14] (Kitabı Mukaddes) in Tekvin kitabında (18 : 1 r 7) bu hâdise anlatılır.
Bu kitaba göre Rab İbrahime göründü.
İbrahim günün sıcak vaktinde, çadır önünde otururken karşısına üç kişi belirdi.
O da onları izaz için koştu, sığır sürüsünden bir körpe buzağı alarak uşağına verdi, pişirtti, ilâh...
[15] Kitabı Mukaddes elçilerin İbrahimle birlikte oturup yemek yediklerini söyler (Kitabüttekvin 18 : 8).
Halbuki Kur'an, böyle demiyor ve elçilerin yemeğe ellerini uzatmadıklarını söylüyor.
Kuranı İngilizceye tercüme eden Rodwell bu noktayı tavzih ederken Musevi ulemasının Kitabı Mukaddes tarafından irad olunan bu sözü cerhettiklerini söyledikten sonra Baba Mezianm şu sözünü nakleder.
Bu yahudi âlimi diyor ki: «Bunlar, yemediler, yiyormuş gibi yaptılar!» Bu suretle Kur'anı Kerimin beyanatı te'yit ediliyor.
["'ı «Ol âdemler buradan kalkıp Sedum tarafına teveccüh ettiler» Kitabüttekvin (18 :16).
3 7 0 * TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSÎR [CÜZÎİ 2 % Yakub u müjdeledik.
72 (İbrahimin karısı) dedi ki : Ne acayip şey ! Ben yaşlandığım, kocam d a ihtiyarladığı halde doğuraca k mıyım? Bu ne garip birşey ! 7 3 Onla r dediler ki: S; n Allahın emrine mi hayre t ediyorsun ? Ey Ehli Beyt ! Allahın rahme t ve bereketi sizin üzerinizdedir (17).
Hamd e lâyık olan Odur.
7 4 İbrahimin korkusu gidip kendisine müjde gelince Lût kavmi hakkında mübahasey e girişti (1 8).
/ 5 Zira ibrahim, son derec e halim, halûk, yumuşak kalpli (Allaha) dönen bir insandı.
76 Ey İbrahim ! Bundan vazgeç ! Tanrının ( onlar hakkındaki ) emri - geldi.
( Onların tedibi iradesine tealluk etti).
Onlar a geri çevrilemiyecek bir aza p geliyor.
77 Vaktaki elçilerimiz Lûtun yanına geldiler, Lût onların gelmelerinden, endişeye düştü, onları korumakta n âciz kaldı ve : Bu ne belâlı bir gün ! dedi.
7 8 Lûtun kavmi koş a koş a geldiler.
Zaten kötü kötü işler işlemek onların âdeti idi.
Lût dedi ki • Ey kavmim ! İşte kıziarım ! Size vere yim, onlar dah a paktırlar Allahın (azabından) sakının ! Misafirlerime karşı beni rüsva etmeyin, içinizde doğru düşünür, doğr u yol tuta r bir kimse yok mu ? 79 Onla r dediler ki : Kızlarınızda hiç gözümüz olmadığını bildiğin gibi bizim de ne iste1 7 ] Ehli Beyt, hane halkıdır.
Bir insanın zevcesi Ehli Beytidir.
Hazreti Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselam) ın Ehli Beyti onun zevceleri ve evlâtlarıdır.
[18] Kitabı Mukaddeste hâdise şu şekilde anlatılıyor : «ibrahim daha Rabbın huzurunda duruyordu.
O zaman ibrahim yaklaşıp salih ile fasiki beraber helak edecek misin? Belki şehrin içinde elli salih kimse bulunuyor, imdi içinde bulunan elli saüh için affetmeyip onları helak eder misin? Hâşâ ki sen bu gibi birşey yapıp, salihi fasik ile beraber öldüresın ve salih fasik gibi ola...
ilâh» Kitabüttekvin (18 : 23).
[19] Kitabüttekvinin ifadesinden Lûtun bulunduğu şehre yabancı olduğu anlaşılıyor.
Şehir halkı Lût hakkında diyor ki: «Bu adam misafir, gelmiş iken kendini hâkim addediyor^ (19:8).
Elçiler de yabancı oldukları için şehir halkı onun bunları misafir etmesine muhalefet etmişlerdi.
Buna karşı Lûtun kızlarını rehine olarak takdim ettiği ve bu suretle misafirlerini evinde alıkoymak istediği anlaşılıyor.
Kur'amn on beşinci sûresinin 70 inci âyetinde şehir halkı Lûta «biz seni yabancıları misafir etmekten menetmedik mi?» diyorlar.
Bu da ağlebi ihtimal şu veya bu sebepten dolayı kabileler arasında ikide birde kopan muharebe tehlikesine karşı gelmek içindi.
Maamafih müfessirler arasında umumiyetje kabul olunan fikre göre Hazreti Lût asıl kendi kızlarını takdim etmıyerek kabilenin kızlarına işaret etmiş ve kabile erkeklerinin bu kızları nikâh etmelerini istemişti.
(Râzî, Camiülbeyan).
Çünkü bir peygamber bütün kabile ve kavminin kadınlarına kızlarım der.
Fakat Lûtun kavmi tarafından verilen cevapta onun kızlarına işaret ettikieri görülüyor diğımizi bilirsin ! 80 Lût dedi • Size yetecek gücüm olsaydı {sizin hakkınızdan gelirdim ).
Belki ' ben muhkem bir yere sığmıyorum (20).
81 (Misafirler) dediler ki Ey Lût! Biz Tanrının elçileriyiz.
Onlar sana asla dokunamazlar, ortalığı karanlık basınca ailen efradiyle birlikte buradan çık git, biriniz de ardına bakmasın.
Karın müstesna (21).
Onların uğrıyacaklarına o da uğrıyacak.
Onların başına {gelecek olan) sabahleyin gelecek.
Sabah vakti yakın değil mı? 82 Vaktaki emrimiz geldi, (kasabanın) altını üstüne çevirdik (22).
Üzerlerine onlar için hazırlanmış.
Tanrı nezdinde nişanlı ve zalimlerden uzak olmıyan taşları birbiri ardınca yağdırdık (23) .
[20] Doğruların en muhkem istinatgahı Allahın inayetidir.
[21] ıLütun zevcesi onun arkasında olarak geriye bakmakla bir tuz amudu oldu» (Kitabüttekvin 19 : 26).
[22] Bunların müthiş bir zelzeleye uğradıkları, bu zelzele yüzünden şehirlerinin altüst olduğu anlaşılıyor.
[23] Kısmın sonunda, daha evvelki kısımlarda olduğu gibi Hazreti Peygambere düşman olan Mekkelilere işaret ediüyor 372 TAIÎRI BUYRUĞU - TERCÜME ve TEFSİR [ Cüz: 12
BÖLÜM : 8 — ŞUAYB 8 3 Medyen ( halkına ) d a kardeşle n Şuaybi ( gönderdik.
'Şuayb ) onlara dedi ki Ey kavmim ! Allaha tapın.
Sızın Onda n başka mabudunu z yoktur, ölçeği , teraziyi eksik tutmayın Ben sızı iyi bir halde, refah içinde görüyorum.
Sizi azapl a kuşatacak bir günden korkuyorum.
8 4 Ey kavmim ! ölçeği , tartıyı tastamam ölçüp , tartın ! Kimsenin hakkını eksiltmeyin.
Ortalığı fesada vererek fenalık yapmayın.
8 5 Mümınseniz, Allahın elinizde bıraktığı (halâl kazanç) dah a hayrılıdır.
8 6 Yoks a ben sizi (azaptan) koruyamam.
87 Onla r dediler ki : Ey Şuayb-f Bize atalarımızın taptıklarını bırakmayı, mallarımıza istediğimizi yapmakta n vazgeçmeyi, ( kıldığın ) nama z mı sana emrediyor ? ! Halbuki sen halim, kâmil; doğr u dürüst bir adamsın ! 8 8 Şuay b dedi ki : Ey kavmim ! Ben Tanrım tarafından apaçık bir burhan üzere olsam, bana kendi tarafından d a güzel bir kazanç ihsan etse, ( artık ona muhale/et eder miyim ?) .
Ben ..size yasak ettiğimi, kendim yapma k istemiyorum Gücüm yettiği kada r ıslahı istiyorum Muvaffakiyetim, ancak Allahın (lûtfuna ) bağlıdır On a dayanır, güvenir, On a yönelirim.
89 Ey kavmim ' Bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin, yahut Hû d kavminin, yahut Salih kavmmın başlarına gelen felâket gibi bir felâketi d e sizin başınıza getirmesm Lût kavmi de* sizden uzak değildir.
9 0 Tanrınızdan yarhğanm*k dileyin.
On a tevbe edin.
Tanrım bağışlayıcıdır.
Sevdiklerine nimetlerini vericidir.
9 1 Onla r dediler ki : Ey Şuay b ! Söylediklerinin çoğan u anlıyamıyorıız.
Hem biz seni içimizde pek zebun görüyoruz.
Kabilen olmasaydı seni taşlardık.
Zaten senin bizce bir ehemmiyetin, bir kudretin yok ! 92 Şuay b dedi ki: Ey kavmim! Benim kabile ve taraftarlarım, sizin gözünüzde , Allahtan dah a saygılı, dah a değerli mi ki Allahın emrini arkanıza attınız.
Şüph e yok ki Tannm , sizin bütün yaptıklarınızı ilmiyle kuşatır.
9 3 Ey Kavmim! Elinizden geleni yapın.
Ben d e (Allahın emri dairesinde elimden geleni) yapacağım 9 4 Rüsva edici azabın kime geleceğini, kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz.
(Azabınızı) gözetin.
Ben d e sizinle berabe r gözetmekteyim! 9 5 Vaktaki emrimiz geldi.
Şuayb ve onunia birlikte iman edenleri rahmetimizle kurtardık.
Korkun ç ses, zalim olan- Sûre": 11] Hûd Sûresi 373 I i " ' ' ' lan tuttu, onlar da yurtlarında hareketsiz kaldılar.
96 Dün yokmuş gibi oldular'.
İyi bilin ki Semud kavmi gibi Medyen halkı da (Allahın rahmetinden) uzak düştü!
BÖLÜM : 9 — SUÇLULARIN CEZASI 96-57 Biz Musâyı âyetlerimizle, apaçık burhanlarla Fir'avuna vc (Firavun kavminin) ileri gelenlerine gönderdik.
98 Fir'avunun kavmi, onun sözüne uydu, onu dinlemedi.
Fir'avunun sözü doğru yola götüren bir söz değildi.
99 Fir'avun kıyamet günü kavmini yeder, onları ateşe götürür.
Onların götürüldükleri yer ne fena bir yerdir! 100 Onlar burada da, kıyamet gününde de, lanete uğradılar.
Onlara verilen, ne kötü bir vergidir.
101 Bu sana bildirdiklerimiz, o kasabanın haberleridir ki içlerinde izi kalanlar var, biçilmiş ekin gibi yok olanlar da var.
102 Biz onlara zulmetmedik, belki onlar öz canlarına zulmettiler.
Tanrının emri 374 IÂNRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 12 gelince onlann Allahtan gayri taptıkları mabutlar hiçbir işlerine ^yaramadı Onların ziyanlarını, izmihlallerini artırmaktan başka birşey yapmadı, 103 Tanrın, kasabaların zalim halkına ceza verdiği gibi, onları işte böylece yakahyarak cezaya çarpa r Şüphesiz onun cezası, acıklı ve şiddetlidir.
104 Bunda âhiret azabından korkan için ibret vardır.
O gün, [âhiret günü), bütün insanların bir arada toplanacakları bir gündür.
O gün, ana baba günüdür.
105 Biz o günü ancak sayılı, muayyen bir zamana kadar geciktiririz.
106 O gün gelince, hiçbir kimse.
Onu n izni olmaksızın, bir söz söyüyemez.
Onlann , {imanların ) bir kısmı bedbaht, bir kısmı bahtiyardır 107 Bedhah! olanlar, yüksek senle soluk alıp soluk verecekleri, [inleyip, çırp in ac akları ) ateştedirler 108 Orada göklerle yer durdukç a kalırlar.
Tanrının dilediği başk a ( 2 4).
Tanrın, dilediğini {kudretle yapandır).
109 Bahtiyar olanlara [241 Cehennemd e kalmanı n (Tanrını n dilediği başka) istisnasiyle tahdidi Kur'anda iki ker e görülü r Bir i burada , biri de (6 129) dadır.
Bu istisna cehennem azabının müebbet olmadığını gösterebilir Niteki m bu âyetle onu takıp eden âyet karşılaştırıhrsa aynı netice'ye varma k mümkündür Bu âyeti takip eden âyette eenfıetliklerm orada yer v e gökler durdukça daim kalacakları söylendikten sonra bunun asla kesilmıyen bir atiyye olduğu ilâve edilerek cennetteki ebediyetin mahdut olmadığı gösteriliyor ve buradaki «Tanrının dilediği başka» istisnasiyle Allahın hudutsuz kudret v e azameti takrir ediliyor Halbuki cehennemden bahsolunduğu sırada «Tanrının dilediği başka» istisnasını «Tanrının dilediğini kudretle yaptığını» anlatan sözler takıp ederek böylece Allahın, insana imkânsız görüneni de yapmağa kadir olduğu gösteriliyor Cehennem bahsinde böyle olduğu halde cennet bahsinde cennet nimetinin ardı arası kesilmez bir atiyye olduğu söylenerek oradaki ebediyet I tahdit olunmamaktadır Resuli Ekremin hadîsleri d e bu beyanatı teyit edecek mahiyettedir.
.Sahihi Müslımde rivayet olunan bir hadisin son kısmında deniliyor ki: «Sonra Cenabı Hak, melekle r peygamberler, müminler, sıra ile günahkârlar ıçm şefaat ederler.
Onlara sefan ı edece k bir kimse kalmadı Ancak Erham-ur Rahimın kaldı.» buyuracak ve j «ömründ e hiçbi r iyilik işlernıyen insanlardan bir avucu cehennemde n çıkaracak' » ( «Kem-ül• ummâl- ın naklettiği diğer bir hadis e göre «hır gün gelece k cehennem , j kısa bir zama n için yeşillenen , soma kuruyan bir tarlay a benzıyecek!» tir Diğer i bir Hadisi Şerif e gör e -bi r gü n gelece k cehennemde bir tek insan kalmayacak» tır i (Cilt 7, sabite 245) Fejh-ül beyan , Feih-ül-barî, Dürri Mensur da v e Ibn Kayyımın Hadi'-l ervah ında Hazreti Ömerı n bir sözü mukayyettir Diyor kı: »Cehennemdek i günahkârlar , çölün kumları kada ı sayısız olsalar da.
bir gü n gelecek , hepsi de oradan çıkarılacak.
» O hald e Kur'anda cehennemde «ebediyyen» kalınacağına dai r varit olan söz ne delmektir' B u kelimey e Kur'amn 4 168, 33 65 v e 72 33 âyetlerinde tesadüf olunu r Ebed in manası pek uzun zamandır.
Muğnide beyan olunduğuna göre ebed • »Eddehrültavıl» yani pek uzun zaman, Tac-ül-ârusun beyanına göre ebed «Eddehrüttavil ellezı leyse bimahdud» yanı mahdut olmıyan pek uzun zamandır.
î ''Sif / .
"f ''s _C3_ Üt* O >i»^%> tVJ i-V^riV-r-* v 1 ->•.•-:•: ->,-T r gelince onlar da cennettedirler.
Gökle r ve yer duydukça orad a daim kalırlar.
Tanrının dilediği başka .
Bu ardı arası asla kesilmiyen bir atiyycdir.
110 O halde bunların taptıkları şey hakkında şüpheye düşme .
Onla r dah a evvel babaları nasıl tapıyordularsa bunlar da öylece tapıyorlar.
Biz onların istihkaklarını eksiksiz vereceğiz.
BÖLÜM : 10 — MÜKÂFAT VE CEZA 111 Musâya kitabı verdik.
Bu kitap üzerinde ihtilâf oldu.
Tanrın tarafından bir söz geçmeseydi aralarında işler olur biterdi, onlar hâlâ şiddetli tereddütle r ve şüpheler içinJER.lirîcr.
112 Tanrın hiç şüphe yok ki herkes e amelİerinir.
mukabilini tastaEbed, cemolunur ve âbad denir.
IMAM Ragıb -bir şeyin ebedileşmesi pek uzun bir zaman kalmasıdır.' der.
DEMEK ki cehennemde ebediyyen kalmanın MANASı, ORADA pek uzun bir zaman kalmaktır.
mam ödeyecektir.
Tannn, onların bütün yaptıklarına vâkıftır.
113 O halde sen ve seninle beraber Allaha dönenlerle sana emrolunduğu gibi dosdoğru yolda yürü, (ve siz ey nâs!) taşkınlıkı tan sakının, (Hak Tealâ) bütün işlediklerinizi görür.
114 Zulmedenlere meyletmeyin.
Yoksa size ateş dokanur, Sizin Allahtan başka yârınız, yardımcınız yoktur.
Sonra (Ondan da) yardım göremezsiniz (25).
115 Namazı günün iki kısmında ve gecenin ilk saatlerinde dosdoğru kılın (26).
iyilikler, kötülükleri giderir.
Bu, öğütü kabul edenlere en güzel öğüttür 116 Sabret! Çünkü Allah iyi işler işliyenlerin mükâfatını zayi etmez.
117 Sizden ev- • vel gelen milletler içinde yeryüzünde fesat çıkarmayı nehyeden akıl ve < idrak sahipleri, azdılar.
Biz de, bunların içlerinden onları kurtarmıştık.
Zalim olanlarsa sefahatlere, eğlencelere daldılar da günahkâr oldular.
118 Tanrın, kasabaların halkı, doğru dürüst hareket ettikleri, iyi işler işledikleri halde onları bâtıl itikatları (2*7) yüzünden helak etmez 119 Tanrın dileseydi, insanları, bir tek ümmet yapardı.
Fakat onlar ihtilâfta devam edecekler (28).
Ancak Tanrının rahmetine nail olanlar müstesnadırlar.
Allah da onları bunun için yarattı (29).
Tanrının: "cehennemi bütün cin- [25] Bir insan yalnız zulmetmekten memnu değildir.
Bir insan hem zalim olmıyacak, hem zalim olanlara meyletmıyecek.
[26] Âyeti Kerime, namaz vakitlerini mükemmel bir surette gösteriyor.
Namaz günün iki kısmında ve gecenin ilk saatlerinde eda olunur.
Günün ilk kısmı ı fecirdir, yahut güneş doğmadan kılman sabah namazıdır.
Günün ikinci kısmında yani zevalden sonra kılınan namaz öğle namazı ile ikindi namazıdır.
Gecenin ilk saatlerinde kılman namazlarsa akşam ve yatsı namazlarıdır.
Günün ikinci kısmında yani zevalden sonra ve ikindi üzeri kılınan namazlarla akşam ve yatsı namazlarım müstesna şerait içinde bir arada kılmak caizdir.
Nassı Kerimde (kısım) değil, fakat (taraf) denilir.
Bunun manası uç, veya nihayet olduğu gibi dörtte bir, "kısım, parça manalarına da gelir.
(27] Nassı Kerimde «zulüm • kelimesi kullanılıyor ki burada batü itikat manasmdadır.
Müfessirlerin hemen hepsi bu kelimenin burada «şirk« manasında olduğunu kabul ediyorlar (RâzL Beyıavî, Camiülbeyan).
Kur'an-ı Kerim Allahın azap ve gazabınm insanlara isabet ettiğini söyledikçe bunun azgınlık, taşkınlık, ahlâksızlık yüzünden isabet ettiğini, yoksa bâtıl itikatlar yüzünden isabet etmediğini söyler.
Çünkü bir millet müşrik te olsa ahlâksızlıktan korunabilir.
[28] Yani İlâhi kanunu bütün insanların ayni itikadı kabul etmelerini iktiza etseydi, insanların hepsi de bir tek ümmet olurlardı.
Fakat insanlar ihtilâf edecek surette yaratılmışlardır Onun için bunların bir kısmı hakkı kabul, bir kısmı reddeder.
[29] Allahın insanları rahmetine nail etmek için yarattığı anlaşılıyor.
Hak Tealâ rahmetiyle insanları doğru yola irşat eder, doğru yolu tutmıyanlar, azaba lerden ve insanlardan dolduracağım,, diye söylediği söz yerini buldu (30).
120 Bizim sana peygamberlerden herbirinin haberj (erini nakletmemiz bunlarla senin kalbini sağlamlaştırmak içindir.
Bununla sana hak, müminlere öğüt ve nasihat geldi.
121 İman etmiyenlere de ki: Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız.
122 Bekleyin, biz de bekliyeceğiz.
123 Göklerde ve yerde görünmiyen, hep Allahındır.
Bütün iş Ona döner.
Tanrın yaptıklarınızdan asla gafil değildir! SÛRE:1 2 YUSUF SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur- 12 kısımdır, ıı ı âyettir.) ı Konusu : Bu sûrede Hazreti Yusufun kıssası anlatıldığından ona Yusuf sûresi denilmiştir.
Sûrenin başındaki ilk üç âyet kıssadaki hisseyi anlatır.
Maksat, yalnız Hazreti Yusuf kıssasını nakletmek değil, Hazreti Peygamberin, karşılaştığı her husumete rağmen muzaffer olacağını, ona husumet gösterenlerin nihayet ona boyun eğip münkat olacaklarını göstermektir.
Sûrenin daha evvelki sûrelerle arasındaki münasebet besbellidir.
Daha evvelki sûre muhtelif peygamberlerden bahsetmiş, bu peygamberlerden her birine karşı kavminin aldığı vaziyeti ve uğradığı akıbeti göstermiş, bu suretle Resuli Ekreme karşı faaliyete geçen muarızların akıbeti ihtar edilmişti.
Bu sûre îse Hazreti Peygamberin düşmanlarına karşı vaziyetini anlatıyor ki bu vaziyet Hazreti Yusufun kardeşlerine olan vaziyetinden farksızdı.
Yusufun kardeşleri onun aleyhinde bulundukları, ona zulmettikleri halde Yusuf onlarm bütün bu muamelelerini af ile karşılamıştı.
Sûrei Şerifenin Mekkede nazil olduğu hakkında hemen hemen ittifak vardır.
Sûrenin başındaki ilk üç âyetin Medinede nazil olduğunu söyliyenler varsa da bu sözün bir kıymeti yoktur.
Çünkü bu âyetler de sûreden hiçbir veçh ile ayrı değildir.
Bilâkis bunlar sûrenin mukaddimesini teşkil ediyor.
Bütün sûrenin, hicret arifesinde nazil olduğu anlaşılıyor, islâm ulemasından Suyutî, Garp münekkitlerinden Weil de bu fikirdedirler.
Sureti kat'iyyede muhakkak olan bir nokta Resuli Ekremin Mekke fethinden sonra Mekkelilere karşı, Hazreti Yusufun kardeşlerini af için söylediği sözleri tekrar ettiğidir; bu suretle sûrenin, düşmanların Hazreti Peygamber aleyhinde çalıştıkları sırada nazil olduğuna şüphe kalmıyor.
Zaten sûrenin yedinci âyeti de bunu isbat etmektedir.
uğradıktan sonra, rahmete kavuşurlar.
Bunlar, kendi elleriyle kendilerini azaba atarlar.
Fakat Hak Tealâ rahmetinden dolayı, onları azaptan çıkarır.
[30] Çünkü bunlar Allanın rahmetiyle gösterdiği yolu tutmıyarak saptılar.
Bunların isyandan, kötülükten temizlenerek ruhanî tealiye erişmeleri için cehennemden geçmeleri lâzımdır.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — YUSUFUN RÜYASI 1 BISMI'1 1 AHI'rrahmaniTrahîm 1 Elif, Lâm, Ra.
Bunlar (herşeyi) apaşikâ r beyan eden Kitabın âyetleridir.
2 Biz onu Arapç a Kur'an olarak 'gönderdik ki i ona akıl erdirebilesiniz.
3 Biz bu Kur'anı sana vahyederek en güzel bayan ile sana herşeyi izah ediyoruz (i).
Halbuki sen evvelce bunun farkında değildin (2) 4 Hani Yusuf babasın a defi] (Kamus) ile (Tacülârus) «Nahnü nakussu aleyke ahsenelkasası» nazmı kerimini bu şekilde ifade ediyorlar.
Keşşaf sahibi, Râsî, Carr.iülbeyan sahibi aşağı yukarı bu fikirdedirler.
Murat olan mana, Kur'anı vahyetmenin, insana ait ruhanî ve ahlâkî ihtiyaçları en mükemmel surette ifade ettiğini, ayni zamanda Hayatı Muhammediyenin âtisine ait herşeyi haber verdiğini anlatmaktadır..
[2] Resuli Ekremin farkında olmadığı cihet, onun âtisine ait ihbarattır.
Bu .Sûre: 12 Yusuf Sûresi 379 misti ki: Babacığım! On bir yıldızla güneş ve ayı ve bunların bana secde ettiklerini gördüm (;$).
5 (Babası da) dedi ki: oğlum! Rüyanı kardeşlerine nakletme ki sana bir fenalık yapmasınlar, aleyhinde bir pusu kurmasınlar ('*).
Şeytan( insana apaçık düşmandır.
6 Tanrm, böylece seni seçerek sözlerin tevilini öğretecek, nasıl daha evvel büyük babaların İbrahim ile Ishak hakkında nimetini tamamladiyse, senin hakkında da, Yakub hanedanı hakkında da nimetini tamamlıyacak.
Senin Tanrıo herşeyi hakkiyle, bilir her işi hikmetle çevirir.
BÖLÜM : 2 — YUSUFA KASD 7 Yusufla kardeşlerinin (halinde, Muhammedin atisini) soranlar için ibretler vardır fö).
8 Hanı onlar demişlerdi ki: Yusufla kardeşi ((»>, babası yanında, bizden daha çok sevgilidir, Biz ise daha çok güçlü bir cemaatiz.
Babamız apaçık yanılıyor 9 Yusufu öldürün, yahut onu uzak bir yere sürün ki babanızın sevgisi yalnız size inhisar ede.
Bundan sonra da işiniz yoluna girer (7).
10 İçlerinden biri dedi ki: "Yusufa karşı mutlaka birşey yapacaksanız, Yusufu öldürmeyiniz, bir kuyunun dibine atın ki gelip geçenlerden biri onu bulup götürür.,, (S) 11 Onlar (karar verdikten sonra bir gün) dediler ki: sûre ise, onun hayatını, Yusufun hayatında göstermekte, onun da Yusuf gibi yurdundan çıkarılacağını anlatmakta, fakat nihayet hasımlarının, Yusufun kardeşleri gibi ondan af dileyeceklerini, onun da onları affedeceğini izah etmektedir.
Sürenin bütün anlattıkları tahakkuk etmiş, Resuli Ekrem de, Hazreti Yusufun kardeşlerine söylediğini (Âyet 92) hasımlarına söylemişti.
«Evvelce bunun farkında değildin!» nazmından, Resuli Ekremin İlâhî vahyi telâkki etmeden evvel, bu işlerin farkında olmadığını da ifade eder.
[3] «işte güneş ve ay ve on bir yıldız bana ubudiyet arzettiler dedi.
(Kitabı Mukaddes, Tekvin 37 • 9).
f4] Kitabı Mukaddese göre Yusuf babasına bu rüyayı anlattığı zaman babası onu tekdir etti (Tekvin 37 .
10).
Kura'nın beyanı, bir peygamber olan Hazreti Yakubun hal.ve şanına daha münasiptir.
[5] Hazreti Muhammed bu İlâhî vahyi telâkki ettiği sırada yahatının en müşkül ve en buhranlı demlerini geçiriyor, Mekkeliler onu öldürmek için plânlar hazırlıyor, herkes «acaba Muhammedin encamı ne olacak?» diye soruyordu.
Yusufun kıssası bu suale cevap veriyor.
[6] Yusulun ana baba bir kardeşi Binyamindir.
[7] Kureyşin Hazreti Muhammede karşı tertip ettiği suikast aynı mahiyette idi.
Kur'an-ı Kerim bunu anlatır ve Kureyşin Resuli Ekremı öldürmek, hapsetmek veya sürmek istediklerini söyler (8 • 30).
[3] Yusufun kardeşlerinden «Röbin diğer kardeşlerine deldi ki Kan dök- Baba! Baba! Yusufu neden bize emniyet etmiyorsun? (biz onu çok seviyoruz.) Ona samimiyetle hayırhahız.
1 2 Onu bizimle beraber gönder de koşup oynasın.
Biz cjnu gözetiriz.,, 1 3 Babası dedi ki: "ODU alıp gitmeniz beni meraklandırır.
Siz ona aldır- ı mazken kurdun onu yemesinden korkarım.,, 1 4 Onlar dediler ki: "Biz böyle çok ve güçlü bir cemaatken onu kurt kapar da yerse yazıklar olsun bize!,, 1 5 Vaktaki onlar onu alıp götürdüler ve onu kuyu dibine atmağa karar verdiler, Biz de ona vahyettik ki onların bu yaptıklarını kendilerine ilerde ihtar edeceksin, onlarsa seni tanımıyacaklar (9).
1 6 (Yusufun kardeşleri) geceleyin ağlameyiniz.
Onu çölde bulunan şu kuyuya atınız ve ona dokunmayınız! • (Tekvin 37 : 22).
[9] Kur'amn bu kıssayı anlatışı ile Kitabı Mukaddesin anlatışı arasındaki | fark, Kitabı Mukaddesin onu son derece basit bir kıssa olarak anlattığı halde Kur'amn, onu, insanların ruhanî rehberliğini deruhde eden kudsî bir kitaba yakışacak bir surette anlatması ve kıssanın bütün ruhanî anasırını ifade etmesidir.
Hazreti Yusuf bu sırada 17 yaşmda var yok bir gençti- Görünüşe göre onun bütün bize inanacak kan bulaşsıze koskoca ümitvar ola-' şarak babalarına geldiler 17 ve dediler ki: Baba! Biz yanşıyorduk.
Yusuf u da eşyamızın yanında bırakmıştık.
Bir kurt gelip ( Yusufu) yedi.
Fakat biz gerçek söylesek de sen değilsin! 18 Onlar (Yusufun) gömleği üzerine yalan tırarak getirdiler ( Yakub onlara:) Sizin gönlünüz bir işi kolaylaştırmış, küçültmüş! (Artık benim işim) rak katlanmaktır.
Sizin anlattığınız hale karşı Allahtan yardım dilerim (10).
19 (Kuyu basma) bir kervan geldi, sakalarını kuyuya gönderdiler, o da kovasını kuyuya saldı ve 'müjde! müjde! İşte bir delikanlı!,, diye Önledi Ve onu bir ticaret malı gibi gizlediler Allah ise onların bütün 'yaptıklarını hakkjiyle biliyordu.
20 Onlar (Yusufu) pek ucuza, birkaç gümüş parçasına sattılar ve onu yanlarında alıkoymak istemediler.
BÖLÜM : 3 — YUSUFUN METANETİ 21 Onu satın alan Mısırlı (11), karısına Onaj güzel Belki bize faydası dokunur, yahut evlât ediniriz ! dedi.
Bh bak! böyistikbali zayi olmuştu.
Fakat tam bu sırada ilâhi vahy onun imdadına yetişerek kendisinin bir gün bütün zalimlerine üstün olacağını müjdeliyor, o da bu müjde ile şadolarak herşeye galebe çalıyor Kitabı Mukaddes kıssanın bu ruhani mahiyetim bertaraf etmekle onu bütün güzelliğinden mahrum ediyor.
[10] Kur'an, Kazreti Yakubu, Yusufun kardeşlerinden şüphe etmiş olarak gösteriyor.
Kitabı Mukaddes böyle yapmaz.
Sonra Kur'an, Yusufufı rüyasını evvelâ babasına naklettiğim söyler ve Yakub Yusufun bu rüyayı kardeşlerine nakletmemesini tavsiye eder.
Kitabı mukaddese göre Yakub, Yusufu bu rüyasından dolayı tekdir etmiştir.
Kitabı Mukaddesin bu hah Hazreti Yakubun peygamberliğine karşı âdeta şüphe uyandıracak mahiyettedir.
Kur'an ise bu şüpheleri bertaraf eder ve Hazreti Yakubun tam bir peygamber olduğunu gösterir.
Kitabı Mukaddes, Hazreti Yakubu âhadi nastan herhangisi gibi oğlunun ziyamdan dolayı kedere uğratır.
Kur'an ise onun zerre kadar.
ümitsizliğe düşmediğini anlatır, Hazreti Yakubun ümidi, bu kıssada, müşaşa bir nur gibi parlar.
Onun bu ümidinden fışkıran ışık bertaraf edildikten sonra bütün kıssa, ruhani bir ders olmak haysiyetiyle, kapkaranlık kalır.
Bununla beraber eldeki Kitabı Mukaddeste Hazreti Yakubun asıl seciyesini gösteren izler kalmıştır.
Meselâ (Tekvinin 37 : 11) inde deniliyor ki: .Biraderleri ona haset ettiler, lâkin bu sözü hatırında tuttu» yanı Yusufun rüyasını hak tamdı da onu- aklında tuttu.
Tevratm bu beyanatı, onun diğer beyanatına zıttır.
Onun için bu hususta Kur'anın beyanını kabul etmek zarurîdir.
[11] «Yusuf Mısıra götürüldükte Fir'avunun hadimi ve maiyet askeri reisi bulunan Potifar namında bir Mısırlı onu oraya götüren İsmailîlerden satın aldı.
(Tekvin : 39 :1).
I T '''" tVi *>;•*** *-.
v 'S''' * '''' ' lece Yusufa girdiği memlekette mevki verdik.
Ona sözlerin mânalarım vermeyi öğrettik.
Hak Tealâ iradesini yerine getirmekte, herşeye galip gelir.
Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
22 ( Yusuf) yiğitlik çağına vardığı zaman ona hikmet, ilim ve marifeti ihsan ettik.
İyilik edenleri böylece mükafatlandırırız (12) .
23 Evinde bulunduğu kadın, ( Yusufu ) kendine rametmek istedi, kapıları sımsıkı kapadı, ve " haydi ! gel !,, dedi (T3) .
(Yusuf): Allaha sığınırım, dedi, ( senin kocan ) benim efendimdir, bana iyi bakmıştır.
( Hıyanetlik ederek nefislerine ) zulmedenler felah bulmazlar.
24 Kadın Yusufun üzerine atıldı, Yusuf da Tanrısının burhanını, (hıyanetin pek kötü birşey olduğunu) görmemiş olsaydı, kadının üzerine atılacaktı Eliz böylece onun üzerinden kötülüğü, hayasızlığı giderdik.
Çünkü o Bizim halis muhlis kul- [12] Rab onunla olup her tuttuğu işte onu muvaffak etti.
(Tekvin : 39 : 3).
[13] Kur'anın lisanındaki nezaheti anlamak için bu Âyeti Kerime ile Tekvin kitabının (39 :127) inci âyetini mukayese ediniz.
lanmızdandı.
25 ikisi de kapıya koşuştular.
Kadın onun gömleğini arkasından boylu boyunca yırttı.
Kapının yanında kadının kocasına rastladılar.
Kadın dedi ki: Senin ailene fena gözle bakıp kötülük yapmak istiyenin cezası ancak zindana atılmak, yahut acıklı bir cezaya uğramak değil midir? 26 Yusuf: O beni kendine rametmek istedi! diye cevap verdi.
Kadının ailesinden biri de şehadet ederek dedi ki: Yusufun gömleği önünden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, o ise yalancılardandır.
Şayet gömleği arkasından yırtılmışsa kadın yalancıdır, o ise doğru söyliyenlerdendir.
28 (Kocası) gömleğin arkasından yırtıldığını görünce: Bu sizin desisenizdir.
Sizin desiseleriniz ne büyüktür (14).
29 Yusuf! Sen bu işten yüz çevir, (onu kapa!) ve kimseye açma! San de (kadın!) günahından (tevbe et,) yarlığanma dile! (Çünkü, sen) suçlusun! -
BÖLÜM : 4 — YUSUFUN HAPSİ 30 Şehirde bir takım kadınlar dediler ki: "Azizin (Reisin) karısı köiesini kendine rametmek istemiş, kölesinin sevgisi onun içine işlemiş, bu pek yanlış hali ona yakıştıramayız^,, 31 Reisin karısı onların dedikodularını işittiği zaman onlara haber gönderdi, (çağırdı,) onlar için minderler, yastıklar hazırladı.
(Önlerine konanı kesmek ve yemek için) herbirinin eline bif bıçak verdi ve Yusufa: Onların karşısına çık! dedi.
(Kadınlar) onu görünce, bihuş oldular, ellerini yaraladılar ve hepsi.
"Hâşâ! Bu insan değil, ancak yüksek bir melektir!,, (15 ) dediler.
32 Kadın "İşte siz, dedi, beni bunun yüzünden dile getirdiniz, onu^ kendime rametmek istedim, reddetti, (günah işlememek istedi).
Dilediğimi yapmazsa herhalde zindana atılacak, zillete, sefalete uğrıyacaktır!,, 33 Yusuf dedi ki: (Ulu) Tanrım! Zindana girmek, bana teklif et- [14] Kitabı Mukaddes Yusufun kadın tarafından ittiham olunmasından, Yusufun gömleği muayene edilerek hakikatin tezahür etmesinden bahsetmez.
Halbuki bunlarsız, hâdise manasız kalıyor.
Bu cihetlerin Kitabı Mukaddesten çıkarılmıg olduğu anlaşılıyor.
Sûrenin bundan sonraki kısmı da Yusufun, Potİfarın karışma karşı tecavüz dolayısiyle hapse atılmadığını isbat ediyor.
[15] Mısırlılar, insana hayret verecek birşey karşısında bulundular mı hemen ona fevkalbeşer bir mahiyet verirlerdi.
Mısır kadınları da Yusufun güzelliği karşısında böyle yaptılar.
f i t tiklerini kabu] etmekten daha hoştur.
Sen beni bunların fendinden kurtarmazsan onlara meyleder, cahillerden olurum! 34 Tanrısı onun duasını kabul etti, (Kadınların) desiselerini üzerinden savdı.
Herşeyi işiten, herşeyi hakkiyle bilen Odur.
3 5 Bunlar Yusufun (masumiyetini isbat.
eden) delilleri gördükten sonra onu gene (bir müddet hapsetmeyi) münasip gördüler (1 G).
BÖLÜM : 5 — YUSUFUN ZİNDAN ARKADAŞLARI 36 Yusufla birlikte zindana iki çene girdi (' 7).
Bunların da biri ona dedi ki: Kendimi şarap sıkıyor, gördüm.
Diğeri dedi ki: [16] Yusufun masumiyeti tebeyyün etmişti.
Fakat ortalığı dedikodu kaplamıştı.
Anlaşılan bu dedikoduyu bastırmak için Yusufu kabahatli görmekten başka çare yoktu.
Onun için de Yusuf, dedikodular bertaraf oluncıya kadar hapse atıldı.
[17] Kitabüttekvinin 40 ıncı kısmı bu kısımda geçen hâdiseleri bahis mevzuu eder.
Yalnız Hazreti Yusufun zindan arkadaşları irşat yolunda vukubulan sözlerini ihmal eder.
Kendimi başım üzerinde ekmek taşırken kuşların ondan'gelip yediklerini gördüm.
Bize bunların tabirini bildir.
Biz seni iyilik r eden insanlardan görüyoruz.
37 Yusuf dedi ki: "Size gıda olmak üzere gelecek yemeklerin gelmesinden evvel, rüyalarınızın tabirini size bildireceğim! Bu bana Tanrımın öğrettiği ilimlerdendir.
Ben Allaha iman etmeyen, âhireti de tanımıyanların dinini bıraktım.
38 Atalarım ibrahim, Ishak ve Yakubun dinine uydum.
Allaha, birşeyi eş ortak koşmak, bize yaraşmaz.
Allahın bize ve insanlara karşı lütuf ve inayeti budur.
Fakat insanların çoğu şükretmezler.
39 Ey zindan arkadaşlarım! Dağınık Tanrılar mı hayırlı dır, yoksa bir olan, kahhar olan Allah mı? 40 Sizin Allahı bırakarak taptıklarınız, ancak sizin ve atalarınızın takmış oldukları bir takım isimlerdir ki, onlar hakkında Allah tarafından hiçbir burhan gönderilmemiştir.
(Onların hiçbir hükmü, hiçbir kudreti yoktur), bütün hüküm, (bütün kudret) yalnız Allahındır.
Ondan başkasına tapmamanızı emretmiştir.
Dosdoğru din, işte budur.
Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
41 Ey zindan arkadaşlarım, içinizden biriniz efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuşlar onun başından yiyecek, sorduğunuz şey, işte böylece olup bitti.
42 Yusuf, bunların ikisinden kurtulacağını bildiği adama "beni efendinin yanında an!„ dedi, fakat şeytan ona, (Yusufu), efendisinin yanında anmayı unutturdu, (Yusuf da) zindanda birkaç yıl kaldı.
BÖLÜM : 6 — FİR'AVUNUN tıÜYALARI 43 Padişah dedi ki: '''"(Rüyamda) yedi semiz ineği, yedi zebun ineşin yediğini; yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm (Ey kâhinler!) Rüya tabir ediyorsanız rüyamın tabirini anlatın!,, 44' Onlar, karma karışık bir duş! dediler, biz böyle karışık duşları tabir etmeyi bilenlerden değiliz! 45 (Yusufun zindan arkadaşlarından) kurtulan, uzun zaman sonra Yusufu hatırlıyarak: "Ben size bunun tabirini haber veririm.
Hele siz beni bırakın gideyim!,, dedi.
46 Yusuf! Ey çok doğru sözlü (insafı!) Yedi zebun ineğin yedi semiz ineği yemesi, yedi yeşil başak ile yedi kuru başak hakkında ne dersin? Bunu bildir ki geri dönüp in- sanlara haber vereyim de anlasınlar.
47 Yusuf dedi ki: Yedi sene, mutadınız gibi ekin ekersiniz, mahsulü başağında bırakırsınız, yalnız yiyeceğiniz az miktarı ayırırsınız.
48 Sonra yedi darlık yılı gelir kı bütün biriktirdiğinizi yer, yalnız saklıyacağınız az miktarı ayırırsınız.
49 Sonra bir yıl gelir, halk yağmur görür ve (üzümleri) sıkar
BÖLÜM : 7 — YUSUFUN YÜKSELİŞİ 50 Melik, (rüyalarının tabirini öğrendikten sonra:) Onu (Yusufu) bana getirin! dedi.
Elçi Yusufa gidince, Yusuf ona: 'Geri dön! Efendine git! Ellerini yaralıyan kadınların davası neydi? diye sor.
Tanrım onların desiselerini hakkiyle bilir 51 Melik, (Kadınlara) sordu "Yusufu kendinize rametmek istediğiniz za¬ man ne oldu?,, Onlar da cevap verdiler.
Hâşâ' Onun bir kötü- lüğünü görmedik.
Azizin karısı da: «Şimdi hak büsbütün meydana çıktı! Onu kendine râmetmek ıstiyen bendim! O ise sözünde doğru olanlardandır.» 52 (Yusuf dedi ki!) Maksadım, Reise, gizlice hıyanet etmediğimi, hainler tarafından kurulan desiselere Allahın yol vermediğini bitmesidir.
CÜZ: 13 İ 53 Ben kendi nefsimi, büsbütün temize çıkarmıyorum (1 8).
(lisanın) nefsi, ona kötülüğü emredicidir.
Ancak Tanrının rahmetiyle sıyanet ettiği başka Çünkü Tanrım, yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
54 Melik dedi kı.
Onu bana getirin de öz dost olarak ayırayım! Vaktaki Melik onunla konuştu, ona: «Bugün nezdimız: de şerefli bir mevki sahibisin, emniyet ve itimadı haizsin!» dedi.
55 (Yusuf) ona: "Beni memleketin hazineleri üzerine tayin et.
Çünkü ben onu gözetir, korur, (onu idare etmeyi), bilirim (dedi)- 56 Böylece Biz Yusufa (Mısır memleketinde) mevki verdik, orada dilediğim, yapardı, Biz, rahmetimizi dilediğimize eriştiririz, iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.
57 Âhiret mükâfatı ise inananlar vf (fenalıktan) sakınanlar için daha hayırlıdır.
BÖLÜM : 8 — YUSUFUN KARDEŞLERİNE YARDIMI 58 Yusufun kardeşleri geldiler, onlar onu tanımadıkları halde o onları tanımıştı.
59 (Yusuf) onların yüklerini, erzaklarını temin ettikten sonra: "Bana babanız bir olan bir kardeşinizi getirin Görmüyor musunuz ki ben ölçeği tastamam ölçüyorum, misafirperverlerin en hayırlısıyım.
60 Bana onu getirmezseniz benden size zahire ölçmeyi beklemeyin, bana yaklaşmayın.
6|1 Onlar da: "Babasının onu vermesi için çalışacağız ve bu işi muhakkak yapacağız! dediler.
62 Yusuf kölelerine emretti: Onlanfı zahire bedellerini de yüklerinin içine koyun.
Ailelerine dönünce belki onu tanırlar, belki de dönerler.
63 Onlar babalarına döndükleri za- — .
a> [18] Bu sözler, Yusufun mu, reisin karısının mı? Bu hususta ihtilâf vardır.
Fakat bunları Yusufun söylediği kabul edilse de itiraza mahal kalmaz.
Çünkü peygamberler, iyiliği kendilerinden değil, fakat her hayrın membaı olan Allahtan bilirler • man dediler ki: "Artık bize zahire verilmiyecek.
Bizimle kardeşimizi gönder ki zahirelerimiz ölçülsün.
Onu korur, gözetleriz.,, 64 (Yakub): "Daha evvel kardeşini size nekadar emniyet ettiysem.
bunu da size ancak o kadar emniyet edebilirim.
Allah koruyanların en hayırlısı, merhamet edenlerin en merhametlisidir.,, dedi.
65 Onlar yüklerini açtıkları zaman zahire bedellerinin de kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler ve "Baba, dediler, daha ne isteriz.
İşte verdiğimiz zahire bedelleri de bize iade olundu.
Biz onunla ailemize tekra r erzak getirir, kardeşimizi de koruruz, bir deve yükü zahire de artırırız, çünkü bu zahire azdır!,, 66 (Yakub) dedi ki: "Onu , etrafınız kuşatılmadıkça muhakkak bana geri getireceğinize dair Allaha karşı sağlam taahhütte bulunmazsanız sizinle asla göndermem!,, .
Onlar taahhüdü verince o da "Ha k Teal â (bu) dediklerimize şahit olsun,, dedi.
67 Yakub: Oğullarım! dedi hepiniz birden (şehre) bir kapıdan girmeyin yüke konduğunu bilâkis hizmetçl- (191 Bunlar Mısıra ilk defa gittikleri saman casus îannedürmşlerdi.
(Kitabüttekvın 42 9), onun ıçm Hazreti Yakub bunlan şehre bir kapıdan gırmıyerek ayrı ayrı kapılardan girmeyi ihtar etmiştir.
Sonra Âyeti kertmeden anlaşılacağı veçtı üe Hazreti Yakub oğullarının bu sefer de bîr talihsizliğe uğnyacaklarını hissetmiş, onun için «ben Allahın kaderinden bırşeyı üzerinizden defedemem» demişti.
[20] Kitabı Mukaddes maşrabanın Hazreti Yusuf tarafından söyler Fakat Hazreti Yusufun yükleri kendi eliyle yüklemediği, lerın bu tşi yaptıkları.
Yusufun kölelerine emrederek yükleri yükletuği 62 inci âyette tasrih olunduğu İçin maşrabanın onun tarafından konmasına imkân yoktu.
Demek ki Mısır hükümdarına ait olan bu maşrabayı kölelerin bırı yüklerin içine ya sehven, yahut kasten bırakmıştı.
Kur'an-ı Kerim bu ciheti tasrih etmiyor Belki de köleler, Hazreti Yusufun, öz kardeşi Binyamıne gösterdiği muhabbete dikkat ederek bu maşrabayı onun yüküne koymuşlardı.
Bununla beraber, maşrabanın hemen aranması, onun sehven kaybolduğunu gösteriyor.
Ayrı ayrı kapılardan girin (19).
Bununla beraber, ben Allahın kaderinden bırşeyı üzerinizden defedemem.
{Buna gücüm yetmez) Hüküm, yalnız Allahındır.
Ona dayandım.
Ona gevendim Dayanmak ıstiyenler Ona dayansınlar.
68 (Yakubun oğulları), babaları emrettiği gibi (şehre) girmekle beraber bu hal Allahın kaderinden bırşeyı üzerlerinden kaldıramadı.
Yalnız Yakubun içindeki dileği yerini buldu.
Biz Yakuba ilim ve irfan verdiğimizden o da ilim sahibidir.
Fakat insanların çoğu bilmezler.
BÖLÜM : 9 — YUSUFUN ÖZ KARDEŞİ 69 Onlar Yusufun nezdine vardıkta, ( Yusuf) kardeşini yanına aldı, "Ben senin kardeşinim, onların (üvey kardeşlerinin) yaptıklarına mahzun olma!,, dedi.
70 (Yusuf, kardeşlerinin) yüklerim yükletince (adamın biri) öz kardeşinin yüküne bir maşraba koydu.
Sonra münadi bağırdı- Kervan sahipleri! (Duran) sız muhakka k ki, hırsızsınız! (2"0) 71 (Yakubun oğulları) onlar a dönere k ne kaybettiniz?,, dediler 72 "Hükümdarın maşrabasını (tasını) kaybettik.
Onu bulup getirene bir deve yükü verilecek Ben d e buna kefilim!,, dedi.
73 (Yakubun oğulları).
"Allah namına and içeriz ki bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi biliyorsunuz.
Biz hırsız da değiliz!,, dediler 74 Onlara : "Yalan söylüyorsanız bunun cezası ne olacak'',, diye sordular.
75 Yakubun oğullan cevap verdiler: "Bunun cezası şudur: 'Çalınan şey) kimin yükünde bulunursa o kimse, malı çalınan zata köle olur.
Biz (kötü.
J U L (£ı *' Ğ i ti ı /'f/er işleyen) zalimleri böylece cezalandırırız „ 76 (Münadi) de (öz) kardeşinin çuvallarından evvel, onların çuvallarını {araştırmağa} başladı ( 2 1).
Sonr a {maşrabayı) kardeşinin çuvalından çıkardı.
Biz böylece Yusuf için bu tedbiri kurduk (22) .
Yoks a hükümdarın kanununc a onun kardeşini tutması meşru değildi.
Bu ancak Allahın dilemesiyle oldu.
Biz dilediğimizin derecelerini yükseltiriz.
He r ilim sahibinin fevkinde, herşeyi bilen vardır.
77 Yakubun oğulları dediler ki: "Bu , hırsızlık ettiyse onun bir kardeşi d e onda n evvel hırsızlık etmişti (2 3),,.
Yusuf bunu içinde sırladı, [21] Evvelâ kardeşlerin yüklerini araştırmak Yusufun öz kardeşine karşı hürmetten ileri geliyordu.
Yusufun onu ta'zız ettiği daha evvel görülmüştü.
[22] Bundan, Yusufun bu işte methaldar olmadığı, bilâkis bunun bir ilâhî tedbir olduğu apaçık görülüyor.
Yanı, bir takım şerait Yusufun öz kardeşini yanında alıkoymasına hizmet etmiştir.
Yusuf, kardeşini yanında alıkoymak istiyordu.
Bir takım şerait onun bu arzusunu yerine getirdi.
[23] Burada Yusufun validesi tarafından büyük babasına ait bir putu çalmış olduğuna işaret edildiği söyleniyor.
Kıtabültekvınde deniliyor ki: «Rahil (Yusufun onlara karşı açığa vurmadı.
Onlara "Siz fena bir vaziyettesiniz.
Söylediklerinizin doğrusunu Allah bilir „ dedi.
(Yakubun oğulları, Yusufun kardeşini alıkoyduğunu görünce): Ey Aziz (vezir)! dediler, onun çok ihtiyar bir babası var.
Birimizi onun yerine al.
Senin iyiliği sevenlerden olduğunu görüyoruz,,.
79 Yusuf: "Biz malımızı kimin yanında bulduysak onu tutarız.
Başkasını tutmaktan.Allaha sığınırım.
Yoksa muhakkak ki, zalimlerden oluruz!,, dedi.
BÖLÜM : 10 - YUSUFUN KENDİNİ TANITMASI 80 (Kardeşler, Yusuf tan) ümidi kesince çekildiler ve (biribirteriyle) gizli gizli görüştüler.
Büyükleri dedi ki: Babanızın sizden Allah adiyle peyman aldığı, daha evvel Yusuf hakkında da (vazifenizde) kusur ettiğinizi bilmiyor musunuz? (Ne yüzle döneceksiniz 1).
Babam bana izin vermedikçe, veya hakimlerin en hayırlısı olan Allah bana bir hüküm vermedikçe artık bu memleketten ayrılmam.
8 1 Babanıza dönün de deyin ki: Oğlun hırsızlık etti.
Biz ancak bildiğimize şehadet ettik.
(Ahid ve peyman verdiğimiz zaman) görürımiyeni göremezdik* bilemezdik, 82 (istersen) bulunduğumuz kasabadan, bizimle beraber olan kafileden sor.
Muhakkak ki sözün doğrusunu söylüyoruz, 8 3 (Kardeşler geri dönerek vak'ayı babalarına anlatınca Yakub), hayır! dedi, sizin gönülleriniz bu koskoca işi size kolaylaştırmış, küçültmüş, (ne yapayım?).
Bu hale karşı, sükûnet VB ümit içinde sabır gerektir.
Belki Allah hepsini bir arada bana kavuşturur.
Zira her hali hakkiyle bilen Odur, herşeyi hikmetle idare eden Odur.
84 (Yakub), oğullarından (bir yana) çekilerek "Ne yazık oldu Yusufa!,, dedi.
Kederini sezdirmiyerek, (oğullarına karşı öfkesini yenerek) hüzün ile gözleri dola dola ağladı (24) .
85 (Yakubun oğulları babalarına) dediler validesi) babasının terahimini sirkat eyledi (31 : 19).
Demek ki, sarik, Yusuf değil, valdesidir.
Hıristiyan münakkitler, Kitabüttekvinin bu sözünü ele alarak Kur'an m Rahil ile Yusufu biribirine karıştırdığını iddia ederler, yanılıyorlar.
Çünkü Kur'an, bir put veya heykelin çalındığından bahsetmiyor.
Bilâkis kardeşlerin, babalarına kat'î söz verdikleri halde Binyamini bırakmak yüzünden şaşkınlığa uğrıyarak Yusuf aleyhinde de söz söylediklerini beyan ediyor.
Nitekim Yusufun verdiği cevap ta onlarm yalancı olduklarını gösteriyor [24] Nassı Kerimdeki •ebyaddai aycahu» yani gözlerine ak geldi tabirine ki: "Allah namına yemin ederiz ki sen Yusufu ana ana, ya aklını, şuurunu kaybedecek, yahut ölüp gideceksin!,, 86 Yakub da "Ben hüznümden, kederimden ancak Allaha şikâyet ediyorum Ben Allah tarafından, sizin nice bilmediğiniz şeyleri bilirim (2."i).
87 Haydi evlâtlarım, gidin, Yusuf ile kardeşini araştırın.
Allahın rahmetinden ümidi kesmeyin.
Zira kâfir olanlardan başkası Allahın rahmetinden ümit kesmez.., 88 {Yakubun oğulları Mısıra) varıp Yusufun yanına girdikleri zaman dediler ki: Ey (vezir) Aziz! Bizi de, çoluk çocuğumuzu da darlık sardı.
Naçiz bir sermaye ile geldik.
Zahiremizi tam ölç, (fazlasını) sadaka say.
Hak Tealâ sadaka verenleri sever.
89 ( Yusuf) dedi ki: Siz cahillik yüzünden Yusuf ile kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz? 90 Onlar: "Ay İbn Abbas, ^gözleri yaşla doldu» manasını vermektedir (Râzî).
Onun için bu tabire, istinat ederek Yakubun kör olduğunu iddiaya mahal yoktur.
[25] Bundan Hazreti Yakubun İlâhi vahy ile Yusufun hayatta olduğuna vaTcif olduğu anlaşılıyor.
sahi, sen Yusuf musun?, , dediler.
O da : "Eve t ben Yusufum, dedi, bu d a kardeşim.
Hamdolsun, Allah bize lütfetti,,.
Herkim (fenalıktan) sakınır ve sabreders e (mükâfata erer).
Çünkü Ha k Teal â iyi işler işleyenlerin mükâfatını zayi etmez.
9 1 Onla r "Allah namına kasem ederiz ki Tanrı seni bize üstün seçti, muhakka k ki bizler, suçlu idik., dediler.
92 (Yusuf da) "Bugün (suçlarınızı) başınıza kakmak , sizi kınamak yok ! 9 3 Allah sizi yarlığasın, merhametlilerin en merhametlisi Odur (20) .
Bu gömleğimi alıp götürün, babamın önüne bırakın, (27 ) o d a herşeyi anlar, (28 ) bütün çoluk çocuğunuzla ban a gelin.
BÖLÜM: 11 — İSRAİL MISIRDA 9 4 Vaktaki (Kardeşlerin) kafilesi Mısırdan ayrıldı, babaları dedi ki : Bana buna k demezseniz emin olun ki Yusufun devletini görüyorum (20).
9 5 Onla r (yanındakiler) Allah hamına kasem ederiz ki sen hâlâ eski yanlışlık içindesin! dediler.
9 ^ Müjdeci geldiği zaman gömleği Yakubu n önüne koydu, o da herşeyi görü p anladı, (ve) "be n sizin bilmediklerinizi Allah tarafından bilirim, : demedim mi? „ dedi.
97 Onla r (Yakubun oğulları) "Raba ! dediler, (günahlarımızın) yarlığanmasmı dile .
Biz muhakka k ki [26] Resuli Ekrem (Aleyhissalâtı Vesselam) Mekkenin fethinden sonra Kabe kapısının iki tarafını tutarak Kureyşe şu sözleri söylemişti : «Benden nasıl muamele bekliyorsunuz?» Onlar da: «Asil bir biraderden ve asil bir biraderin evlâdından iyilik bekliyoruz!» demişler, Hazreti Peygamber «Ben de kardeşim Yusuf gibi bugün suçlarınızı başınıza kakmak, sizi kınamak yok !» diyorum cevabını vermişti.
(Râzî).
[27] Nassı Kerimde (alâ vechi ebî) deniliyor ki ya «babamın önüne koyun» yahut «babamın yüzü önüne koyun» demektir.
Çünkü arapçada vecih «yüz» manasında olduğu gibi «zat» manasına da gelir.
«Yüz» insanın en asıl cüz'ü olduğu için insanın küllünü de ifade eder.
Yusufun gömleğini göndermesindeki maksadı, kar- I deşlerinin önce sahte kanlara bulaştırdıkları gömlek hâdisesini tekzip etmekdir.
[28] Nassı Kerimde «ye'ti basira» yani basir olur, deniliyor.
Bunu «gözü açılır» diye ifade edenler vardır.
Basir, bilici, Kalp gözü açık insan demektir.
Âyeti Kerimede murat, Hazreti Yakubun, Yusuf tarafından gönderilen gömleği görünce Yusufun hayatta olduğunu anladıktan başka onun nerede bulunduğunu da anlıyacağını ifade etmektir.
Çünkü Yakub îlâhî vahy ile Yusufun hayatta olduğunu biliyor, fakat nerede ve ne halde olduğunu bilmiyordu.
[29] Nassı Kerimde Rih kelimesi kullanılıyor.
Bu kelime hem koku manasına gelir, hem de devlet, şevket, kuvvet manasında kullanılır ki Nassı Kerime en çok uyan da budur.
'""•?}*».*» ı ,ı '/1"/ ' « •'.»•V^ IV» » .
i s" suçlu idik! „ 98 Yekub dedi ki: Tanrımdan size yarhğanmak diliyeceğim, Yarhğayıcı, bağışlayıcr Odur.
99 Sonra vaktaki onlar Yusufun nezdine girdiler, Yusuf ana (30 ) babasını yanma aldı, ve : "Mısıra, Allahın dileği ile, emin olarak girin!,, dedi.
100 Ana ve babasını tahtın üzerine yükseltti (31 ) Onlar da, (Yusufa kavuşmak dolayısiyle) secdeye-kapandılar (32).
Yusuf dedi ki: Baba! îşte bu, evvelce gördüğüm ve Tanrımın doğru çıkardığı rüyamın tabiridir (33).
( Tanrım), beni zindandan çıkarmakla ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirmekle bana lütuf ve ihsan etti.
Tanrım dilediğine lûtuflannı ihsan eder, herşeyi hakkiyle bilen, her işi hikmetle çeviren O- [30] Yusufun validesi vefat etmişti.
Yakub Hazreti Yusufun teyzesi olan Liya ile evlenmiş ve onu Mısıra götürmüştü.
Bu suretle Liya, Yusufun validesi makamında idi, üvey anası idi.
[31] Taht, Mi3irın saltanat tahtı değil, vezirlere mahsus olan yüksek sedirdi [32] Bu secde şükran secdesidir.
[33] Rüyanın tabiri Yusufun kurtuluşu, taalisidir.' Yoksa Yusuf ile han eda- dur.
101 (Ulu) Tanrım! bana saltanat ihsan ettin, sözlerin tevilini öğrettin, gökleri, yeri yaratan (Ulu Tanrı!) dünyada da, âhirette do yârım, yardımcım Sensin! Teslimiyet içinde olduğum halde canımı al.
Ve beni doğrular zümresine kat! 102 (Ya Mühammed!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerdendir.
(Yoksa) onlar pusular kurarak yapacakları işe karar verdikleri zaman sen onların içinde değildin 103 insanların pek çoğu, sen nekadar özlesen, ne kadar istek göstersen de imana gelmezler.
104 Sen (getirdiğin hidayet mukabilinde) onlardan bir ücret (veya mükâfat) istemiyorsun.
(Zira) bu (Kur'an) ancak bütün insanlığa öğüttür.
BÖLÜM : 12 — BİR DERS 105 Göklerde ve yerde nice nice âyetler, (nice nice ibretler) vardır ki onları, görüp geçerler de, yüzlerini çevirirler (onlara bakarlar da ibret almazlar).
106 Onların çoğu, ancak Allaha eş, ortak katarak ona inanırlar.
107 Acaba onlar, farkına varmadan Allahın azabına uğrayıp azabın onları sarmasından, yahut [bütün kudret ve satvetlerin mahvolacağı) saatin ansızın hulul etmesinden emin midirler?..
(35 ) 108 De ki: îşte benim yolum : ben (insanları) Allah yoluna çağırıyorum.
Ben de, bana katılıp uyanlar da basiret üzereyiz.
(Hakikat ışığını apaçık görüyoruz''.
Hak Tealânın şanı münezzehtir.
Ben, (hiçbir vech ile) müşriklerden değilim! 109 Senden evvel gönderdiğimiz elçiler, ancak şehirler i halkından vahye nail ettiğimiz adamlardı Bunlar yeryüzünde gezerek, dolaşarak onlardan evvelkilerin (Peygamberlere karşı gelenlerin) akıbetlerini görmüyorlar mı? Şüphe yok âhiret yurdu, nının secdesi değildir.
Nitekim sûrenin altıncı âyetinde gösterdiği gibi Hazreti Yakub, Yusufun rüyasını tabir ederken Allahın onun hakkında onun nimetini tanıamlıyacağ'.nı söylemişti.
Yusufun kudret, nüfuz ve şevket kapanması da bu idi.
[341 Burada söz Resuli Ekremin düşmanlarına naklolunuyor ve onların plânlarından bahsediliyor.
İlâhî vahy Resuli Ekicine, Yusufun nasıl d;alıp ve muvaffak oldiyse, onun sayesinde nasıl kardeşleri de kurtuldularsa onun da muvaffak olacağını, onun da sayesinde kendisini öldürmek ıstıyen hasımların hidayete ereceklerini anlatıyor.
[35] Buradaki saatten murat, mahkûmların mahkûm olacakları, kuvvet ve j satvetlerinin mahvolacağı saattir (fenalıktan) sakınanlar içm hayırlıdır.
Hâlâ anlamıyor musunuz? H O Vaktaki peygamberle r ümidi keserler ve (muhalifleri) kendilerine söylenen sözlerin yalan olduğuna kail olurlar, işte o zaman yardımımız onlara yetişir, dilediğimiz kurtarılır ve satvetimız, günahkârların üzerinden hiçbir suretle ge n çevrilemez (3G).
111 Peygamberlerin kıssalarında, akılları tam olanlar için hisseler vardır.
Bu söz, uydurulabilecek bir söz değildir Belki dah a evvel gönderilen sözü tasdik ede r Hecey i apaçık beyan eder.
Müminler için hidayettir ve rahmettir.
[361 Âyeti Kerimede şahsî zamirlere dikkat edilmezse mana bozulur Murat Peygamberler halkı irşat eder, fakat muhalifler inat gösterirler, okadar ki peygamberler de ümidi keser ve bunların hidayete eremiyeceklerine kail olurlar, buna mukabil muhalifler, azabın geciktiğine bakarak peygamberler tarafından vukubulan ihtarların' yalan olduğuna inanırlar, fakat tam bu sırada Allahın imdadı yetişir ve muhalifler müstahak olduktan cezaya çarpılırlar ' SURE: 13 RA'D SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
6 kısımdır 45 âyettir.) Konusu: Bu sûrenin adı «Ra'd» yani gök gürültüsüdür.
Yağmur yağdığı sırada gök te gürler.
Kur'anda, yağmur, Kur'anın vahyine benzetilir.
Yağmur İlâhî bir nimet oltruğu gibi İlâhî vahy de bir nimettir.
Nasıl yağmur yağdığı zaman gök te gürler, şimşek te çakarsa, İlâhî vahyde azap tehditleri vardır.
Fakat İlâhî vahyin asıl hedefi nimet ve rahmettir.
Bu sûrenin adı, onun mevzuu hakkında bir fikir vermeğe kâfidir.
Bu sûre, mütecaviz ve muhaliflerin uğrayacakları cezadan bahseder.
Fakat İlâhi vahyin hedefi ceza değildir.
Sûrede evvelâ İlâhî vahyin hak olduğundan bahsolunur : bu maddi tabiatta onun hak olduğunu isbat eden delilleri gösterir, fakat bunlarla da kanmayan kâfirler, kendilerine vadolunan cezanın başlarına getirilmesini, uğrayacakları akıbetin tecelli etmesini dilerler.
Sûrenin ikinci kısmı kâfirlerin bu dileklerini bahis mevzuu eder, onlara cevap verir ve her yapılan şeyin karşılığı olduğunu, her hareketin semeresini vereceğini anlatır.
Milletlerin lealî ve sukutu bir takım kanunlara bağlıdır.
Kâfirlerin sukutu, müslümanların tealisi bu kanuna göre vukubulacaktı.
Onun için burada peygamber tarafından vukubulan ihtarlar, tehditler, gök gürültüsüne benzetilir.
Peygamberin telâkki ettiği vahy, rahmettir, nimettir.
Bu nimetten istifade etmek varken yıldırımla vurulmak istemekle mana var mı ? Üçüncü kısımda kâfirlere Allahın mahlûkatından bir kısmına muhabbet göstermek, bir kısmından da nefret etmek gibi nakiselerden münezzeh olduğu anlatılarak İlâhî kanunların doğruluğu ve iyüiği mükâfatlandırdığı, fenalığı ve kötülüğü cezalandırdığı izah edilir.
Bu böyle olduğu halde kâfirler ne diye hakikate inanmak için harici bir mucize isteyip duruyorlar.
? ! Sûrenin dördüncü kısmı şunu açıkça anlatır ki hakikî mucizeler, insanın içinde işleyen mucizelerdir.
Kur'anın, hakiki mümin olan insanların kalbine huzur dökmesi, onun eşsiz bir inkılâp başarmakta olması, hakikatin yürümesine ve yayılmasına mani olan büyük dağların Kur'an karşısında erimesi, ruhları ölmüş olan insanların onunla yeniden dirilmesi, mukaddes ve semavî bir kitabın yapabileceği en büyük mucizelerdir.
Kur'anın, yaptığı, yapmakta olduğu ve daima yapacağı buydu.
Kur'ana karşı bir husumet alemi dikilmiş, dağ gibi muhalefetler gerilmiş, hakikatin duyulmaması için herşey yapılmış, fakat sûrenin beşinci kısmında anlatıldığı gibi bütün bunların hepsi erimiş, hepsi yıkılmıştı.
Çünkü hakkın bâtıla galebesi mukadder, nurun zulmeti yarması mukarrerdi.
Artık hak taraftarlarının galip gelmeleri zamanı hulul etmişti.
Bunların galcbeleriyle hak ta kuvvet bulacaktı.
Sûrenin son kısmı da hakkın ilerlediğini, onun adım adım fakat mütemadiyen yürüdüğünü gösterir.
Artık batıl sukut ediyor ve kâfirlerin safları sarsılıyor - ken müslümanlar kuvvet ve satvet buluyorlardı.
Bu sûre ondan evvelki üç ve ondan sonraki iki sûre gibi, Mekkede Resuli Ekreme karşı muhalefetin azamî dereçsye vardığı sırada nazil olmuştur.
Bu devir.
Mekkeden Medineye hicrete takaddüm eden devre tesadüf eder.
Meal-i Kerimi •• *
BÖLÜM : 1 — TABİATTAKİ DELİLLER Bısmfllahfrrahmanı'rrahim 1 Elif, Lâm, Mim Ra.
Bunlar Kitabın âyetleridir.
Sana Tanrın tarafından gönderilen, haktır.
Fakat insanların çoğu inanmazlar.
2 Allah (O AUahtır ki) gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükseltti.
Arşından herşeye hükmeder.
Herbiri muayyen bir zamana kadar seyredecek olan güneşi, ayı (sızın için) teshir etti.
(Hak Tealâ) mülkünün her işini tedbir ile idare eder, âyetlerini apaçık gösterir.
3 Yeryüzünün (ovalarını) düzliyen, yeryüzünde sağlam dağlar yükselten, ırmaklar (akıttıran), her meyveden çift çift çeşitler yaratan, gündüzü gece ile örten Odur.
Bütün bunlarda, düşünen insanlar için âyetler (ibretler) vardır.
4 Yeryüzünde yanyana bulunan parçalar, üzüm bağları, ekin tarlası, dallı budaklı hurmalıklar vardır.
Hepsi de bir sudan sulanır.
Fakat lezzetçe onları birbirine üstün kıldık.
Muhakkak kı bunlarda aklı 1 eren insanlar için ayetler (ibretler) vardır.
(1).
5 (Münkirlerin iman etmemelerinden) şaşıyorsan da bil ki asıl şaşmaya değer şey onj ların: "Biz toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız ?!..,, demeleridir.
6 Tanrılarını tanımıyarak kâfir olanlar, bunlardır.
Boyunlarına lâleler vurulanlar da bunlardır! Bunlar ateşliktirler ve orada daim kalacaklardır (2) 7 (Münkirler) iyilikten evvel, kötülüğü çarçabuk getirmeni senden isterler, halbuki onlardan evvel, kendilerine ibret olacak nice nice milletler helak oldu.
Muhakkak ki Tanrın, insanlar hakkında, zulümlerine rağmen yarlığayıcı olan [1] Bütün tabiat âleminde gördüğümüz kesrette vahdet, bütün varlıkları var eden Saniin birliğine şahittir Bundan başka nasıl ayni tabiat kanunlarına tâbi olan muhtelif toprakların mahsulü arasında fark varsa insanların kalpleri de.
İlâhî vahyin gönüllere ektiği fazilet tohumu noktai nazarından böyledir.
[2] Bu lâleler, bu zincirler, kâfir olanları kötülüklerle, fenalıklarla sımsıkı bağlıyan zincirlerdir.
Beyzavî bunların dalâlet zincirleriyle bağlı olduklarını söyler.
Keşşaf onların dalâlette ısrar etmelerinin bu şekilde ifade olduğunu anlatır Ebu Hayyan, bu zincirlerin, boyuna sarılan zincirler gibi onların dalâletlerinden kinaye olduğunu söyler.
Bu zincirler, dünyada göze görünmez, fakat âhirette apaşikâr görünür İ T M* .''"ih'•''•> •<!r*'-<').
12 Onun, önünden, arkasından birbiri ardınca gelen melekler vardır.
Onu Allahın emriyle korurlar (G).
Bir millet, kendi özünü değiştirmedikçe, bozmadıkça, Allah da onun halini değiştirmez, bozmaz.
Allah bir halkın fenalığını isterse onu geri çevirecek yoktur ve onların, Ondan başka bir yâr ve yardımcıları bulunmaz.
13 Size şimşeği göstererek hem korkuya, hem ümide düşüren, (yağmurla) ağırlaşan bulutları gönderen Odur.
14 Gök gürlemesi, Onu hamdederek şanını tenzih eder.
Melekler de Onun korkusundan öyle yıldırımları gönderir.
Onlarla, Allah hakkında henüz çene çalıp didişmekle meşgul olanlardan dilediğini çarpar.
Zira o cezasında çok şiddetlidir.
15 Dosdoğru dua ve ibadet, ancak Ona yaraşır.
Ondan gayrisine olan duaların hiçbiri kabul olunmaz.
(Allahtan gayrisine dua edenlerin hali), bir dere veya kuyu kenarında iki elini suya doğru uzatıp ta suyun ağzına yetişmesini uman, bir türlü ağzına su yükselmiyen kimsenin haline benzer.
Kâfirlerin duaları sapıklıktan başka değildir.
16 Göklerde ve yerde ne varsa kendileri de, gölgeleri de isteyerek, is¬ ı temiyerek, sabah akşam, Allaha secde ederler (7).
17 De ki: Nazmı Celilini cümlenin makablinden müstakil sayarlar ve onu «her kavim için bir rehber vardır» tarzında ifade ederler.
Halbuki burada Risaleti Muha«(imediyenin cihanşümullüğüne işaret olunmakta, her milletin, Resuli Ekrşme ittiba ederek hidayet bulacağı gösterilmektedir.
[5] Âyeti Kerime Resuli Ekremin aleyhinde tertibatta bulunmak üzere gizli, açık toplanan muhasımların içtimalarına, gece gündüz onun hayatına kasdet- \ mek için dolaşan düşmanların hareketlerine işaret etmektedir.
Hazreti Muhammedin sirctini okuyanlar, düşmanların onu gece gündüz, gizli açık takip' ettiklerini, onu öldürmek için pusular kurduklarını bilirler.
[6] Âyeti Kerimenin beyanı umumidir ve onun 6 : 61 de bahis mevzuu olan muhafız meleklere işaret ettiği aşikârdır.
Fakat Âyeti Kerime ayni zamanda gece gündüz düşmanları arasında dolaşıp gezen Resuli Ekremin İlâhî himayeye mazhar olduğunu da anlatmaktadır.
İnsanın muhafazasına memur olan meleklerin önden, arkadan birbiri ardınca geldiklerini söylemekten maksat onların bir an bile muhafaza vazifesinden hali kalmadıklarını anlatmaktır.
[7] Maksat herşeyin İlâhî kanuna tâbi ve muti olduğunu anlatmaktır.
Âyeti Kerimede «kendileri de, gölgeleri de» deniyor.
Gölgelerden maksat, insanların amalidir.
İnsan, iyilik veya fenalık yolunu tutmakta muhtardır.
Fakat fenalık yolunu da tutsa İlâhî kanuna tâbi ve muti olduğu için fenalığın cezasını çeker.
Kur'an-ı Kerim'in Tercüme ve Tefsir-i Şerifi TANRI BUYRUĞU CİLT : 2 Tercüme ve Tefsir eden : Ömer Rıza DOĞRUL ( Üçüncü Basılış ) mm İ H istanbul AHME T HALİ T YAŞAROGL U KİTAPÇILIK ve KÂĞITÇILIK T.
L.
Ş.
Göklerle yerin Tanrısı kimdir? {Cevap vererek) Allahtır! v d e .
(Gene onlara) de ki: (O halde) Onu bırakıp kendilerine faydası da, zararı da dokunmayan (şeyleri) mi tapacak ediniyorsunuz? De ki ? Kör olanla gözü gören bir olur mu hiç ? Yahut karanlıkla aydınlık bir sayılır mı ? 18 Yoksa onların (sahte mabutları), Allanın yarattığı gibi birşey yarattıkları için şaşırdılar da onun için mi bunları Allaha eş ortak koştular? De ki: Herşeyi yaratan Allahtır.
Bir ve mutlak «galip olan da Odur (8) .
19 Buluttan yağmur indirir, mecralar ölçülerine göre su ile çağlar: seller, suların üzerinde kabaran köpüğü alıp götürür (İnsanların ) ziynet veya işe yarar birşey (î>) yapmak maksadiyle ateşte erittikleri (madenlerin) de buna benzer köpüğü vardır.
Allah böylece hak ile bâtılı karşılaştırır.
Köpükler uçup gider, insanlara faydası olan yerde kalır.
Allah böylece misaller irat eder (10) .
20 Tanrının davetini kubul edenler için en güzel mükâfat vardır.
Onun davetini kabul etmiyenlerse, yeryüzünde bulunan herşeye malik olsalar, ve onunla birlikte bir mislini daha bulsalar, onu kurtuluş karşılığı olarak verirler.
Bunlar için ağır, çetin, kara hesap vardır.
Onların yurtları cehennemdir ye o ne fena yataktır!
BÖLÜM : 3 — MÜCAZAT KANUNU 21 Tanrın tarafından sana gönderilenin hak olduğunu bilen, ( bunu bilmeyip inanmayan ) kör gibi midir ? Ancak tam akıl sahibi olanlar düşünürler ve anlarlar.
22 Onlar ki Allahın ahdini tam yerine getirirler ve misakı asla bozmazlar.
2 3 Allahın bitiştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler (11 ) ve Tanrıdan ürker- [8] Âyeti Kerime en açık ve en kat'i ifade ile şu umdeyi anlatıyor : Bütün hilkat Allahın eseridir.
Allahtan gayri mabut ittihaz edilenlerin (Mesih de dahil olmak yzere) hepsi, hiçbir şey yaratmamışlardır.
İnsanların yapabildikleri şeyler, hiçbir vakit âlemi yaratmakla karıştırılamaz.
\ [9] Nassı kerimde «mela'» deniliyor ki manası insanın yakayışı için, alât, edevat, ve harp cihazları gibi, herşeydir.
(Sıhah) [10] îi-at olunan misal, Hazreti Peygamber ile arkadaşlarının, insanlığa yararlı olmaya çalıştıkları için yaşayıp muvaffak olacaklarını, buna öıukabil değersiz birtakım âdet ve an'anelere tâbi olan cahiliyetçilerin, inkıraza mahkûm oldukları^ m, hakikat sağanağı karşısında bâtıl köpüklerinin uçup gideceğini anlatıyor.
[11] Bundan evvelki âyet insanın hâlikıne karşı vazifelerini anlatmıştı." Bü âyet te insanın, insanlara karşı vazifelerini anlatıyor.
«Allahın bilişmesini emıetti- ler, fena hesaptan korkarlar.
2 4 Onlar ki Tanrılarının rızası uğrunda her (eziyete) göğüs gerip sabrederler (12) , namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli aşikâr harcederler ve fanalığa iyilikle karşı gelirler İşte bunlar için ği şey» Allahın inşana hürmet etmeyi öğrettiği bütün muhabbet ve akrabalık bağlarını saymayı ve hakkını ifa etmeyi iktiza eder.
[12] Sabır : eziyet, mihnet ve buhran anlarında, katlanmak, göğüs germek sebat göstermektir.
[13] Âyeti Kerime fenalığı iyilikle karşılamak gibi asil bir akideyi takrir ediyor.
Umumiyetle hıristiyanlar, bu akideyi ancak hıristiyanlığın öğrettiğini, başka hiçbir dinin pnu öğretmediğini iddia ederler.
Nekadar yanıldıkları apaşikârdır.
Burada bahis mevzuu olan kötülük, iyilikle karşılanabilecek olandır.
Onun için Kur'anın tavsiyesi amelî, bir mahiyeti de haizdir.
Halbuki hıristiyanlığın tavsiye ettiği ayni akide amelî bir mahiyeti haiz değildir.
Çünkü alelıtlak fenalığı, kötülüğü iyilikle karşılamayı tavsiye eder.
Onun için hıristiyanlığın bu emri yapılamamaktadır.
Çünkü bir cemiyette, kötülük, kayıtsız ve şartsız hep iyilikle karşılanacak olursa, orada yaşanmaz.
Orada yaşamak için lâzım olan teminattan eser kalmaz.
Çünkü hiçbir ceza görmiyen kötüler, irtikâp ettikleri kötülüklerle bir anarşi vücuda getirirler.
öyle güzel bir akıbet vardır ki, 25 içinde daim kalacakları cennetlerdir.
Oraya babalarından (14) , zevcelerinden zürriyetlerinden, iyilik edenlerle girerler.
Melekler de her kapıdan onların yanına girerek : 26 Gösterdiğiniz sabrın mükâfatı olarak size selâmlar ! (selâmetler).
Akıbet vardığınız yurt ne güzel yurttur ! derler.
27 Onlar ki Allah ile ahde bağlandıktan sonra ahdini bozarlar, Allahın bitiştirilmesini emrettiği şeyi keserler, yeryüzünde fesat çıkarırlar, işte bunlar lanete uğramışlardır.
En kötü yurt onlarındır.
28 Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin darlaştırır.
Onlar bu dünya hayatı ile sevinirler.
Dünya hayatı ise, âhiret yanında, muvakkat bir geçinmedir.
BÖLÜM : 4 — KUR'ANIN MUCİZELERİ 29 Münkir olanlar derler ki : "Niçin ona Tanrısı tarafından bir âyet gönderilmiyor ? (16 ) de ki: Allah dalâlete sapmak istiyeni saptırır.
30 ( Hakka) iman edip kalpleri Allahı anmakla ferah ve sükûnet bulanları, kendisine, ( kendi barigâhına) iletir, (l 7 ) İyi bilin ki : Allahı anmakla yürekler rahat ve huzur bulur.
31 îman edip iyi işler işliyenlere en güzel akıbet (\ 8 ) ve en güzel dönecek yer vardır.
32 Biz böylece seni, kendinden i [14] Maksat, analar ve babalardır.
Çünkü Nassı kerimde kullanılan Aba'.
Ebeveyin cemidir.
(Keşşaf) [15] Eu suretle kadınlar, yalnız yaptıkları iyilikler mukabilinde değil, bundan başka kocalarının iyilikleri yüzünden de onların nail olacakları mükâfata iştirak edeceklerdir.
Nassı kerimde kullanılan «Ezvaç» kelimesi «Zevi» in cemidir.
Bu da hem zevceye hem zevce ıtlak olunur.
[16] Bu sualin cevabı bu kısmın sonlarında 31 inci âyette veriliyor ve orada münkirlerin akıbeti anlatılıyor.
[17] Âyeti Kerimeye göre iki çeşit insan vardır: Sapanlar ve Allaha dönenler.
Birinciler sapmayı istedikleri için sapmışlardır.
Ötekilerse Alldha dönüp Onun barigâhına iletilmişlerdir.
Şayet Âyeti Kerimedeki -İnnallaha yudillü men yaşaü» nazmını «Allah dilediğini sapıklığa düşürür" diye tercüme edecek olursak bile bundan Allahın hidayet yolunda yürümek istiyen insanları dalâlete sevkettiği anlaşılmalı ve bu nazmı müteakip »Allahın kendine dönenleri kendisine, kendi barigâhına iletir» denildiğine dikkat olunmalıdır.
Allah, kendine dönenleri irşat buyurduğuna ve hidayete erdirdiğine göre, dalâlete sapanlar böyle yapmıyanlar, ona dönmiyenlerdir.
Bakara sûresinin 26 ıncı âyetine bakınız.
[13] Nassı kerimde »luba» kelimesi kullanılıyor.
Bu kelime taba fiilinden masdardır En mutlu akıbet manasında kullanılır.
evvel nice ümmetler gelip geçmiş bir ümmete gönderdik kı sana vahyettiğimizi ona okuyasın.
Onlar esirgeyici Allahı ( hâlâ ) tanımıyorlar.
De ki O benim Tanrımdır.
Ondan başka tapacak yoktur.
Ona güvendim, dayandım, dönüşüm de Onadır.
33 Eğer Kur'an ile dağlar kımıldayıp yürüse, yeryüzü yarılarak parçalansa, dirilip ölüler konuşsa, ( ne olurdu ? ( î O ) Bil ki) bütün [19] Ayeti Kerimede dağları yürüten bir Kur'an gelseydi ne olacağı söylenmiyor.
Bazı müfessirler cevabın mahzuf olduğu ve mahzuf kelimelerin «Onu bu Kur'an yapardı» kelimesi olduğunu, bu kelimelerin cevap teşkil edeceğini söylüyorlar (Camiülbeyan).
Bu fikri ileri sürenler, Kur'anm dağları yürütmesi, yeryüzünü parçalaması, ölüleci diriltmesi için talepler vukubulduğunu düşünerek böyle söylüyorlar.
Bize kalırsa, cümlenin cevabı mahzuf değildir.
Âyetin sonunda «Bütün emir ve irade Allahındır» deniyor ki bununla lâzım gelen cevap verilmekte ve bunun Allah için güç olmadığı, tlâhî emir ve iradenin yerine geleceği ve Müslüman- I ların herşeye galebe çalarak bu iradeyi, her iradeye üstün kılacağı anlatılmakta- [I dır.
Nitekim Öyle olmuştur, tslâmiyetin intişarına karşı duran dağ gibi muhalefetler S yerinden oynayıp erimiş, İslâmiyet yeryüzünü yararak her tarafta intişar etmiş, 1 her muhitte karanlıkları parçalamış, onun sayesinde ruhları ölen insanlar dirilip j| m emir ve irade Allahmdır.
Müminler bilmiyorlar mı ki Allah dileseydi bütün insanları hidayete iletirdi.
Kâfir oİEnlara gelince; onlar Aliahın vâdi erişinceye kadar, işledikleri mukabilinde, köklerini kazıyacak felâketin başlarına veya yurtlarının yakınlarına gelmesi ile ( dehşe t içinde ) kalıp duracaklardır.
Muhakkak ki Allah, vadinden asla dönmez !
BÖLÜM : 5 — MUHALEFETİN İZMİHLALİ 34 Senden evvel de nice peygamberlerle istihza edildi; kâfirlere Ben mühlet verdim.
Sonra onları cezaya çarptım.
(Kötülüğe) verdiğim ceza nasıl?..
{Gör!) 35 Herkesin ne kazandığını görüp gözeten Tanrı (bunu yapmaktan âciz olan gibi midir? Bununla beraber) onlar Allaha şerikler koşuyorlar, de ki: Bunlara ad takınız (2 * 0 .
Yoksa siz (Allaha) yeryüzünde bilmediği birşeyi mi haber verdiğinizi sanıyorsunuz? Yahut sözün zahiri ile mi aldanıyorsunuz? (2 l) .
Hayır, kâfirlerin hiyîeleri, kendilerine hoş görünüyor, onlar yoldan da alıkonuldular.
Zaten Allah kimi şaşırtırsa rehbersiz kalır.
36 Bunlara dünya bayatında azap vardır.
Âhiret ağırdır.
Onları Allaha karşı koruyacak yoktur, vadolunan cennetin temsili şudur ki onun içinde meyvaları ve gölgeleri de daimdir.
(Fenalıktan) sakınanların akıbeti budur.
Kâfirlerin akıbeti ise ateştir.
38 Kendilerine kitap verdiklerimiz (22) , sana gönderilenle sevinirler, fakat (müslümanlara karşı birleşen) fırkalar içinde ^)nun bir kısmıinkâr edenler vardır (2:3).
De ki: Bana ancak Allaha kulluk azabı ise daha 37 Müttekilere ırmaklar akar, hak ve hakikati-ilân etmiş, tevhit akidesini dünyanın dört tarafına götürmüştür.
Bu suretle Kur'anın bu büyük mucizesi tahakkuk etmiş, müslümanların en menkûp yaşadıkları sırada verilen bu müjde tarihî bir hakikat olmuştur, [20] Putların bir ad takılamıyacak derecede muhakkar olduklarını göstermek için böyle söylenmektedir.
Yahut tapılmağa lâyık görünen putlara ne diye tapıldığını anlamak için bunlara isim takmaları, ülûhiyetlerinin nasıl tecelü ettiğini göstermeleri, bunların hâlık mı, râzık mı nedir anlaşılması isteniyor.
[21] Putperestler, putları şefaatçi sayarak onlara tapıyorlardı.
Fakat böyle bir vasıtaya hiç te ihtiyaç yoktu.
Hâhk ile mahlûk arasına kim girebilir? Aslı astarı olmıyan bir takım sözlerle aldanmakta ve sapmakta ne mana vardı? [22] Kitaptan murat Kur'andır.
Fakat bazı müfessirler burUbrın Tevrat ve încile maznar olan Yahudilerle hıristiyanlardan islâmiyete girenlerin murat edildiğini söylerler (Beyzavî).
[23] Müslümanlar aleyhinde birleşen fırkalar, müşrikler, Kâab bin -Eşref ve arkadaşları gibi Yahudiler; Seyyid, Akab gibi rurisüyanlardı (Beyzavî).
etmek, Ona şerik koşmamak emrolundu.
{Sizi) Ona davet ediyorum.
Dönüşüm de Onadır.
3 9 Bunu böylece Arapça bir hüküm olarak gönderdik (2 's).
Sana gelen ilimden sonra onların hava ve heveslerine uyacak olursan Allaha karşı hiçbir yardımcın, hiçbir koruyanın bulunmaz.
BÖLÜM r S — HAKİKATİN İLERLEMESİ 4 0 Senden îvvel peygamberler göndermiş, onları zevce ve zürriyet sahibi kılmıştık.
Bir âyet getirmek, Alîahın izni olmadan, hiçbir peygamberin elinde değildir.
Her devrin, bir hükmü vardır (25) .
41 Allah dilediğini mahv, dilediğini ipka eder (20) .
Ana kitap Onun nezdindedir (2") .
42 Biz sana ya onlara karşı vukubulan tehdidimizin bir kısmını gösterir, yahut senin ruhunu alınz.
Sana düşen, (risaletinî) tebliğ etmektir.
Hesap bize aittir.
43 Görmüyorlar mı ki Biz (kâfirler) diyarının etrafını kısarak onları helake uğratıyoruz (28) .
Hak Tealâ hüküm verir, Onun hükmünü bozacak yoktur.
Hesap görmekte, seridir.
4 4 Evvelce gelenler de hiyle kurmuşlardı, fakat bütün hiylelerin cezasını vermek Allahın elindedir (29) .
(O) Herkesin kazandığını bilir.
[24] Hem Araplar anlasın, hem herkesin anlamasına imkân hasıl olsun ! [25] Murat, istenen âyetin, muayyen vaktinde geleceğini anlatmaktır.
Kur'an, tâ iptidadan Kureyş satvetinin muzmahil olacağını haber vermiş, fakat Kureyş Resuli Ekremin Mekkede geçirdiği devri bile pek uzun görerek verilen haberin tahakkuk etmemesi yüzünden Resuli Ekremi iz*aca devam etmişlerdi.
[26] Bu Âyeti Kerime Resuli Ekreme düşman olan cemaatin muzmahil ve perişafi olacağını, yeni bir kuvvetin onun yerini tutacağını, çünkü İlâhî iradenin hakkı muzaffer edeceğini anlatıyor.
[27] Ümmülkiiap tabiri (3:6) de geçer ve muhkem âyetlerin • Ümmülkitap» yani kitabın temeli, anası olduğu söylenir.
Çünkü müteşabih âyetler, bu muhkem âyetlere göre tefsir edilir.
Âyeti Kerime, Allahın hak ve hakikate düşmanlık edenleri muzmahil edeceğine, müslümanlarm galip geleceğine dair olan beyanın ve buna müteallik olan ilâhî iradenin de »Ümmülkitap.
da olduğunu gösteriyor.
Bu sayede evvelce haber verildiği veçh ile, bâtılın kuvveti yenilecek, bu açık mucize ile bütün müşküller bertaraf olacaktır [28] Burada etrafın kısılmasından bahsolunuyor Bundan maksat, ya bir takım muhalif reislerin ölümü ile muhalefetin zaafa uğraması, yahut müşrikler sayısının azalması, müşriklerden ayrılanların müslümanlığa iltihak etmeleridir.
[29] Murat düşmanların plânlarından korkmağa mahal olmadığını anlatmaktır, Çünkü Allah bütün bunları gözetliyor.
Yahut maksat, bütün bu plânlara karşı Allanın mukabele ederek ceza vereceğini anlatmaktır.
\ Kâfirler, en hayırlı yurdun kime nasip alacağını bileceklerdir.
45 Kâfir olanlar, "Sen Allah elçisi değilsin !„ derler.
De ki: S zinle aramda, Allahın, ve kitaba dair ilmi olanların şehadeti elverir!,, (30) .
[30] Burada kitaptan maksat, Kur'andan evvel vahyolunan1 tlâhî vahiylerdir.
3 u kitaplara vâkıf olanların, kitabı tasdik etmekte tereddüt etmiyecpklerine işaret olunuyor.
Çünkü Kur'an, daha evvelki kitapların muhtevi oldukları müjdeleri tahakkuk ettirerek hakikî vahyi tanımak ve tasdik etmek için lâzım olan her şartı tatmin ediyor.
Kitabı Mukaddesin Tesniye kitabında deniliyor ki •Rabbın İsmiyle bif peygamber söylediğinde, ol şey olmaz ve vücuda gelmezse, Rabbin söylemediği kelâmdır.
O peygamber anı mütecasirane söylemiştir Ondan korkmıyasın.
• Kur'anın dediği ise tahakkuk etmiş, Kazreti Peygamber tarafından haber verilen, söylenen herşey, dediği gibi vukubulmuştur.
Onun için kitaba vâkıf olanların, Hazreti Muhammedin asaletini tasdik etmemelerine imkân yoktur » SÛRE : 14 İBRAHİM SÛRESİ Mekkede nazil olmuştur.
7 kısımdır 52 ayettir : Konusu : Sûrenin allıncı kısmında Hazreii İbrahimin duası zikrolunduğundan ona İbrahim sûresi unvanı verilmiştir.
Hazreii İbrahim bu duasında oğlu İsmaili Kabe civarına bıraktığından bahsetmekle ve bu suretle Araplara Hazreii Muhammedin hak Peygamber olduğunu hatırlatmaktadır.
Sûre.
Kur'anın insanları karanlıktan ışığa çıkarmak için vahyolunduğunu anlatmakla başlar, Hazreti Musâya gönderilen vahyin ayni maksadı istihdaf etmekle beraber onun bir kavme mahsus olduğunu izah eder.
Sûrenin ikinci kısmında Hazreii Musânın kavmine hakikati kabul ettirmek için uğraştığı gibi bütün peygamberlerin de ilkönce ret ile, muhalefet ile karşılandıklarını gösterir.
Üçüncü kısım peygamberlere karşı vukubulan bütün muhalefetlerin muzmahil olduğunu: Allahın peygamberlere yardım ederek kuvvetli düşmanların perişan olduklarını anlatır.
Dördüncü kısım bu hakikati teyit ve tekit ettikten sonra beşinci kısım insanın hakikate karşı gelmekle kendine zarar verdiğini, insana teshir olunan herşeyin vahdaniyeti İlâhiyeye şahit olduğunu tavzih eder ve bundan sonra Hazreti İbrahimin duasına geçilerek onun her çeşit müşriklikten tebefri ettiği gösterilir, bilhassa onun oğlu Ismailden olan zürriyelinden bahsedilir.
Nihayet sûrenin son kısmında hakikate karşı vukubulan her muhalefetin mutlaka hüsrana uğrıyacağı gösterilir.
Sûrenin, Hicrete pek yakın sıralarda vahyolunduğu anlaşılıyor.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — KARANLIKTAN AYDINLIĞA
Bismi'llâhi rrahmanfrrahîm
1 Elif, Lâm, Ra.
Bu öyle bir kitaptır ki onunla insanları, Tanrılarının izniyle karanlıktan aydınlığa çıkarıp her an galip ve hâkim, hamd-ü senaya şayan, Allahın dosdoğru yoluna götürmek için sana vahyolunmuştur.
2 Allah ( O Ula Tanrıdır ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur.
(Hepsi Ona itaat eder.
Ona itaat' etmiyen) kâfirlerin, uğrıyacakları acı azaptan dolayı, vay hallerine.
3 Onlar ki dünya hayatını âhirete üstün tutarak onu daha fazla severler, (insanları) Allah yolundan akkorlar ve (bu yolu) eğri büğrü bir hale getirmek isterler;, en büyük, (haktan en uzak) sapıklıktadırlar.
4 Herhangi millete Peygaimber gönderdiysek onu ancak, kavminin diliyle gönderdik ki herşeyi onlara apaçık anlatsın (l).
Ondan sonra Allah dilediğini sapıklığa düşü- [1] Her peygamberin mensup olduğu milletin diliyle o millete yönderilmesi Risaleti Muhammediyenin millî bir risalet olduğunu iddiaya sebep ve vesile olamaz.
Hazreti Peygamber Araplar arasında zuhur ettiği için Arapça ile risaletini tebliğ ve bütün insanlığa hitap etmiştir.
Kur'anı Kerimin birçok âyetleri bunu isbat ediyor.
Yedinci sûrenin 15J inci âyetinde deniliyor ki : «De ki : Ey Nas ! Göklerle yerin mülkiyeti kendine ait olan Allahın hepinize gönderilen elçisiyim» 34 üncü sûrenin yirmi sekizinci âyeti de bu manadadır.
Bahis mevzuu ettiğimiz âyeti kerimede risaleti Muhammediyenin hududundan bahsolunmamaktadır.
Burada irat olunan mesele barnbaşka mahiyettedir.
Âyeti Kerimede her peygamberin, kendi kavminin diliyle gönderildiği söylenmekte, bu kavmin o risaleti tebellüğ edecek yegâne kavim olduğu söylenmemektedir.
Âyeti Kerime her peygamberin, kendi kavminin diliyle gönderilmesindeki hikmeti de göstererek bunun, o kavme hak ve hakikati apaçık beyan etmek olduğunu anlatıyor.
Çünkü bir peygamberin getirdiği hakikati, evvelâ onun kaymi tebellüğ eder, sonra onun getirdiği hakikatler her tarafa yayılır.
Tarih gösteriyor ki her peygamber, bilhassa, kendi kavmi arasında en şiddetli rür, dilediğini hidayete erdirir.
Aziz, hakim Odur (2).
5 Biz Musâyı âyetlerimizle göndererek dedik ki: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar.
Onlara Allahın günlerini hatırlat! (3>.
Bunda sabredici, şükredici herkes için büyük ibretler vardır.
6 Hani Musa kavmine demişti ki: Allahın sizi Fir'avun kavminden kurtardığı zaman size olan nimetini hatırlayın.
{Fir'avun kavmi) sizi işkencenin ağırına uğratıyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı diri bırakıyorlardı.
Bunda, Tanrınız tarafından, büyük bir imtihan vardı.
BÖLÜM : 2 — HAKİKATİN ÖNCE REDDİ 7 Hanı Tanrınız bildirmişti ki: Şükrederseniz muhakkak ki, (lûtfumu) arttırırım.
Nankörlük ederseniz, azabım şiddetlidir.
8 Musa: "Siz de, bütün yeryüzündekiler de nankörlük ederseniz, {elinizden ne gelir ?) Hak Tealâ yutamaz.
Her tarafından ölüm (gibi felâketler) sarar, fakat gene ölmez, önünde de ağır azap vardır.
18 Tanrılarına [5] Bu kısım ile ondan sonraki kısımda peygamberlerin sözleri ile milletlerinin mukabele ve muamelesi hakkındaki beyanat umumiyetle bütün peygamberler hakkında bilhassa Hazreti Muhammedin risaleti ve onun uğradığı muhalefet hakkında doğrudur.
[6] Peygamberlerin ve bilhassa Hazreti Peygamberin kat'î muvaffakiyet ihraz edeceğine, muhaliflerinin kat'î hezimete uğrıyacaklarına dair olan bu tebşirat pek sarihtir.
Muhaliflerin Resuli Ekremi yurdundan çıkarabilecekleri, fakat Resulün muzaffer olarak geri döneceği, muhaliflerin kuvveti muzmahil olduktan sonra müminfcrin onların yerlerini alacakları anlatılıyor.
Bu Ayeti' Kerime, Resuli Ekremin hicret edeceğini ve tekrar Mekkeye fatih ve muzaffer olprak döneceğini haber veriyor.
inanmıyan, Onu tanımıyanların yaptıkları işler, fırtınalı bir günde sert rüzgârların savurduğu küle benzer.
Onlar kazandıklarından hiç birşey üzerinde kudret sahibi değildirler.
En büyük sapıklık budur.
19 Görmüyor musun ki Allah gökleri ve yeri hakkiyle yarattı.
Dilerse sizi ortadan kaldırır, [yerinize) yeni halk getirir.
2 0 Bu da Allah için asla güç değildir (7).
21 Hepsi de Allahın huzuruna çıkacaklardır.
O zaman zayıflar, ileri gelen mağrurlara: Biz size (uymuştuk, size) tâbidik.
Acaba siz, Allahın azabından birşeyi üzerimizden kaldıramaz mısınız? diyecekler, onlar da : "Allah bize yol gösterip hidayet nasip etseydi biz de size yol gösterirdik.
Artık telâş, etsek de, katlansak da, hep birdir.
Bizim için kaçacak, sığınacak yer yoktur,, derler.
[7] 18, 19, ve 20 inci âyetler hep tebşirat ile doludur.
18 inci âyet muhaliflerin Resuli Ekrem aleyhinde sarf ettiklerinin bütün boşa gideceğini, 19 uncu ve 20 inci âyetler muhaliflere kuvvetlerinin muzmahil olmak üzere olduğunu, onların ortadan kalkmalariyle yerlerine yepyeni bir milletin geleceğini ve onun yerine bütün memlekete hükümran olacağını haber veriyor.
,
BÖLÜM : 4 — HAKKIN TEYİDİ 22 İş kararlaştıktan ve olup bittikten sonra şeytan der ki : Allah size, sözün en doğrusunu söyledi.
Ben de size söz verdim, sözümü tutmadım.
(Zaten) sizin üzerinizde de hiçbir hükmüm, hiçbir tazyikim yoktu, (8) ben yalnız s; zi çağırdım, siz de davetimi kabul ettiniz.
(Bana uydunuz), beni levmetmeyiniz.
Kendinizi levme- | diniz.
Artık ne benim size yardımım, faidem, ne sizin bana yardımınız ve faideniz dokunabilir.
Sizin evvelce beni (Allaha) şerik koşmanızı, ben tanımıyordum (9).
Muhakkak ki zaîirhler için acı bir azap vardır.
23 İman edip doğru dürüst işler işliyenler her tarafta çağlıyanlar akan cennetlere sokulacak, orada Tanrılarının izniyle daim kalacaklardır.
Biribirlerini selâm! diyerek tebrik ederler.
24 - 25 Allahın nasıl misal getirdiğini görmüyor musun ? îyi bir söz, kökü sağlam, dalları gökyüzüne yükselmiş, Tanrısının izniyle mevsim meyvasmı verir; iyi bir ağaç gibidir (1(1)- 26 Fena bir söz ise yerin üzerinden koparılmış fena bir ağaç gibidir ki onun kökü de yoktur (11).
27 Hak Tealâ iman edenleri bu dünya [8] Şeytan, kendisine uyanlar üzerinde hiçbir hükmü, hiçbir tazyiki olmadığını, hattâ iğri yolu, fena yolu tutanlar üzerinde bile hiçbir nüfuzu] bulunmadığını söylüyor.
Onun için hiçbir kimse iğriük yolunu, fenalık yo!u..u tutmağa icbar olunmaz, bu yolu tutanlar, onu kendi karar ve muhakemeleriyle tutarlar.
[9] Şeytanın Allaha şerik koşulmayı inkâr etmesi, onun itaat olunmağa değeri olmadığını göstermek içindir, fena ve kötü işlerin encamı meydana çıkarak bunları işliyenler cezaya çarpıldıkları zaman şeytan büıün bu fena işlerle ilişiğini kestiğini ilân edecek ve bu suretle aldatanlar, apışıp kalacaklardı^ [10] Güzel ve iyi sözü bir ağaca benzetmek misali doğru dürüst iyi işler isteyenlerin akıbetini gösteren ve bunun, içinde ırmaklar akan uçmaklar olduğunu söyliyen âyeti takip ediyor ve bu suretle bize İslâm dininin tarif ye tasvir ettiği cennetin hakiki mahiyetini gösteren bir anahtar teşkil ediyor.
İyi bir; söz, her mevsim meyvasmı veren iyi bir ağaç gibidir.
Onun için insanın cennetjte, koiayca ve her dem bulacağı meyvalar, kendi işlediklerinin semerelerinden başka bir şey değildir.
Cennet ağaçları, insanların bu dünyada yaptıkları işlerdir ve jbunlarm meyvaları, hayatta yaptıkları doğru ve iyi işleri remzedecek ruhani semerelerdir.
Kur'anda doğru dürüst, iyi işler, meyva veren iyi bir ağaca beıızetilldiği gibi iman da, bütün maddi hayatın membaı olan suya benzetilir.
Onun için, l iyi insanların iman edip iyi işler işliyenler oldukları söylendiği gibi cennetin de içinden nehirler akan bahçeler olduğu söylenir.
Bu nehirler, iman çağlıyanlan, ve bu bahçelerdeki ağaçlar, insanların yaptıkları doğru clürüsı işlerdir.
Şunu da ilâve etmek icabeder ki Nassı kerimdeki -kelime» yalnız söz değil, herşeyi, her maddeyi, işi de ifade eder (İmanı Ragıb).
[11] Fena bir iş, kötü bir hareket, kökîeri yere işlemiyen ve ondan gıda alanuyan fena bir ağaç gibidir.
Onun için fenalık, hiçbir vakit kök tutmaz ve meyva vermez.
hayatında da, âhirette de sağlam sözlerle temkinleştirir, zalimleri sapıklıkta bırakır ve Allah dilediğini yapar (12).
BÖLÜM : 5 — İNSANIN ZULMÜ 28 Allahın nimetini (hidayetini) küfre çevirip değiştirenleri ve kavimlerini helak yurduna sokanları görmüyor musun? (13).
(Banlara haydi) cehennneme (denir), onlar da oraya giderler.
O ne fena karargâhtır 3 0 Onlar (insanları Allah) yolundan saptırmak [12] Bu sarih beyanattan, Allahın ancak zalimleri, sapıklıkta bıraktığı anlaşılıyor Filhakika insanlar, ancak zulümleri yüzünden dalâlette kalırlar.
Çünkü zulüm onları dalâlete sürükler.
Nasıl bir insan, pencereleri ve bütün menfezleri kapalı bir odada ışığı görmezse, nasıl karanlıkta kalmak onun kendi eseri ise, sapıklıkta kalanların sapıklığı da kendi zulümlerinin eseridir.
Bunlar zulümden sıyrılabilirlere Allah ta onları sapıklıkta bırakmaz.
[13] Bunlar Hazreti Peygambere gönderilen vahyi tanımıyarak, kabul etmiyerek Allanın nimetini reddetmişlerdi.
Halbuki bunlar, Peygamberin nail olduğu İlâhî vahy sayesinde büyük ve şerefli bir millet olacaklardı.
içm, Allaha eşler koştular, de ki: (Şimdilik) eğlenin, çünkü gideceğiniz yer ateştir.
31 İman eden kullarıma de ki: Namazı dosdoğru kılsınlar; alışveriş, karşılıklı dostluk bulunmıyan gün gelmeden, kendilerine kazandırdığımın nzıktan gizli aşikâr harcetsinler.
32 Allah (O Ulu Tanrıdır ki) gökleri, yeri yarattı; bulutlardan yfğmur yağdırdı, onunla sizin beslenmeniz için meyvalar çıkardı, denizde emriyle seyretmek için gemileri size teshir etti, nehirleri size teshir etti.
33 Âdetleri üzere seyreden güneşi, ayı, size teshir etti.
Geceyi, gündüzü teshir etti (\ 4).
34 Kendisinden dilediğiniz herşeyi verdi.
Allahın nimetini saymağa kalkarsanız, sayamazsınız.
Muhakkak insan, çok zalim, çok nankördür.
BÖLÜM : 6 — IBRAKİMİN DUASI 35 Hani ibrahim demişti ki: (Ulu) Tanrım! Bu şehiri emniyet içinde yaşat! Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzaklaştır (15) (Ulu) Tanrım ! Onlar insanların pekçoğunu yoldan saptırdı (i 6).
(Onun için) herkim bana uyar, bana katilırsa, bendendir.
Herkim bana, karşı gelirse, muhakkak ki Sen yarlığayıcısın, bağışlayıcısın! (17), 37 {Ulu) Tanrımız! Zürriyetimden bazısını (l8), Mukaddes Evinin (19) yanında ekinsiz bir vadide yerleştirdim.
(Ulu) Tanrımız ! Namazı dosdoğru kılmaları için insanlardan i bir kısmının kalplerine onlara karşı muhabbet koy, onları meyvalarla nzıklan- [14] Bu âyet ile ondan evvelki, bütün hilkatin insana müsahhar olduğunu ilân ediyor ve bu suretle onun hilkat alemindeki yüksek makamını gösteriyor.
İnsan kendisine müsahhar kılınan şeylere baş eğer, ve taparsa kendini nekadar alçaltmış olacağım düşünsün [15] Hazreti İbrahimin zürriyetinden biri, putperestliğe öldürücü darbeyi indirdiğine göre onun duası kabul olunmuştu.
Onun zürriyetinden bir kısmının bir aralık putlara tapmaları,.
duasının kabul olunmadığına delâlet |etmez.
[16] Putların kendisi, insanları saptırmaz.
Fakat insanlar, onların yüzünden saptıkları için onların saptırıcı oldukları sÖ3-lenmektedir, [17] Hazreti İbrahimin duası, hakikatte, Hazreti Peygamberin duasıdır.
Onun görüşündeki genişliği göstermektedir.
Hazreti Peygambere tâbi olanlar, hiç şüphesiz, onunla beraberdir.
Fakat karşı gelenleri de reddetmiyor ve Allahın gufran ve rahmetine sığınıyor.
[18] Bunlar İsmail ile zürriyetidir.
Bunlar, Arabistanda yerleşmişlerdi.
[19] Hazreti İbrahimin zürriyetini Kabe civarında bırakması, onların namazı eda edeceklerine delildir.
Hazreti İbrahimin sülâlesinden olan Hazreti Muhammed'in, namazı daimî bir müessese yapması da bu duanın kabulünü gösteriyordu..
dır ki şükredeler.
3 8 '''.>s<£> oy^^yjU'^jl^rtos lar kendilerine verdiğimizden, bilmediklerine hisse çıkarırlar.
Allah hakkı için sizler, iftiralarınız yüzünden şiddetle mes'ul olacaksınız.
57 Onlar Allaha kızları {olduğuna) isnat ederler.
(Hâşâ), Onun şanı münezzehtir.
Kendileri de dilediklerine nail olmak isterler.
5 8 Onların birine bir kızının (dünyaya geldiği) müjde" lenirse yüzü kararır, hiddetinden köpürür.
5 9 Kendisine verilen müjdeden dolayı halktan gizlenir.
(Kız çocuğunu), rüsvalığa katlanarak tutayım mı, yoksa, (diri diri) toprağa gömeyim mi? (diye düşünür).
İyi bilin ki onlar pek fena muhakeme ederler (l 3).
6 0 Âhirete inanmayanların kötü bir sıfatı vardır.
En yüksek sıfat, Allahındır.
Aziz Odur, Hakîm Odur.
BÖLÜM : 8 — VAHYİ İLÂHİYE İHTİYAÇ 61 Hak Tealâ insanları, zulümleri yüzünden hemen tedip et- [133 Araplar arasında kız çocuklarını diri diri gömmek gibi vahşiyane bir âdet vardı.
İslâmiyet bu çirkin âdeti kaldırdı.
Sûre: 16 1 Nail Sûresi 4 3 7 şeydi (yeryüzünde) hiçbir mahlûk bırakmazdı.
Fakat Allah onları muayyen bir vadeye geciktirir, onların vadesi gelirice ne bir saat geri kalırlar, ne bir saat ileri giderler.
6 2 (Onlar), kendileri için istemediklerini Allaha atfederler (1 4).
iyilik onlarırsmış diye dilleri yalan söyler durur.
Hiç şüphe yok ki onlar için ateş vardır (ve ateşe) evvel girenler onlardır.
6 3 Allaha ant olsun ki senden evvelki milletlere peygamberler gönderdik Şeytan onlara işlediklerini (süsleyip) hoş göstermiştir.
Bugün onların yân odur.
Onlar için acıklı azap vardır.
Biz sana kitabı ancak onların ihtilâf ettikleri (şeyleri) apaçık beyan etmek, iman edenlere de hidayet ve rahmet olmak üzere gönderdik.
65 Hak Tealâ gökten yağmur yağdırır.
Onunla yeri, öldükten sonra tekrar diriltir.
Bunda dinleyen insanlar için ibret vardır (15).
BÖLÜM : 9 — VAHYİN DOĞRULUĞUNU GÖSTEREN MİSALLER 66 Sizin için sağmal hayvanlarda da ibret vardır.
Size onların karnındaki fışkı ile kan arasında olan halis sütten içiririz ki içenlerin boğazından tatlı tatlı geçer.
67 Hurmaların meyvasiyle üzümlerden (hem) şarap yapar, (hem) güzel güzel yiyerek beslenirsiniz.
Bunda aklı erenler için ibretler vardır.
6 8 Tanrın bal arısına vahyetti ki: Dağlarda, ağaçlarda, çardak kurdukları yerlerde kovanlar yapın.
69 Sonra bütün meyvalardan yeyin, sonra Tanrının yolunda inkıyat ile yürüyün! Onların karınlarından türlü türlü renkli ve insanlar için şifalı şerbetler çıkar.
Bunda düşünen İnsanlar için ibret vardır (l G).
7 0 Hak Tealâ sizi yarattı sonra sizin [14] Kendileri kız N evlât sahibi olmayı istemezlerdi Onun i^in kızları Allaha ısnal ederlerdi [15] Gökten yağan bu yağmurdan murat, İlâhî vahydir.
Daha evvelki âyet te bunu gösteriyor Arzın ölümü, onun kuruması ve ruhî inhitata uğramasıdır, dirilmesi ruhan canlanmasıdır [16] Bu âyetler.
İlâhî kanunların tabiatte naaıl tecelli ettiğini, buna mukabil insanın neler yaptığını mukayese ediyor, jlâhî kanunların tabiat alemindeki faaliyetinin neticesi olarak halis süt gibi bir gıda buluyoruz.
İlâhî kanunlar sayesinde bu gıda, sair anasırla karışmadan elde edilebiliyor ve bu suretle İlâhî kudretin iyi ve temiz unsurları fena ve muzır unsurlardan ayırdığını | görüyoruz.
İnsanın eli buna kadir değildir İnsanın eli, tabiatın meyva olarak yetiştirdiği güzel rızıklar alarak, şarap gibi zehirü bir maddeye çeviriyor.
Bu iki misal, madde âleminde faal olan İlâhi kanunların en temiz ve en hoş gıdaları yetiştirdiği bunları ruhunuzu alır, içinizden bazıları yaşayışın en fena devrine vardırılır ki birşey bilir iken bilmez olurlar.
Şüphe yok ki Allah herşeyi hakkiyle bilir, herşeye hakkiyle kadirdir ( l 7).
muzır veya faydasız unsurlardan ayırdığı gibi ruhanî âlemde faal olan İlâhi kanunların da en yüksek ve en iyi ahlâkı tenmiye ettiğini ve insana bunlarla en temiz ve en güzel ruhanî gıdayı temin ettiğini izah ediyor.
Fakat nasıl insanın eli en temiz ve en g;"zel maddi gıdaları bozarak meyvaları zehirlere çeviriyorsa, gene onun eli ruhani gıdaların en ulvisini de bozabilir.
Bilhassa ikinci misal, insan elinin, İlâhî vahy ile gelen en faydalı tebliğleri nasıl bozduğunu apaçık göstermekte ve insanın ancak İlâhî vahy ile bildirilen akait ve ahlâka uymakla kemale ereceğini anlatmaktadır.
«Bal arısı» hakkındaki temsil de böyledir.
Arı, İlâhî kanunlara tâbi olarak çiçeklerden bal toplar.
Bu küçücük hayvanın, İlâhi kanunlara uyarak yaptığını, bütün insanlar bir araya gelseler, yapamazlar.
Bu temsilden de maksat İlâhî kanunların ruhani âlemde de nasıl faal olduğunu göstermektir.
Resuli Ekrem, ruhani âleme hâkim olan İlâhî kanunlara uyarak İlâhî vahy ile bütün dinlerdeki en güzel .akait ve ahlâkı toplamış, onları Kur'an ile bütün insanlığa takdim etmiştir.
Bu İlâhi eserin, yalnız insan kudreti ile vücut bulmasına imkân yoktu.
Kur'an, dinî,
BÖLÜM : 10 — PEYGAMBERİ SEÇMEK 71 Hak Tealâ sizi, maişet kazancı hususunda biribirinize üstün kıldı.
Üstün gelenler, kazandıkları rızkı, sağ ellerinin mülkü olanlara, (ellerinin altındakilere), kendileriyle müsavi bir.
surette vermezler.
O halde onlar, Allahın nimetini, bilerek inkâr ediyorlar (18).
72 Hak Tealâ sizin için kendinizden zevceler yarattı, zevcelerinizden de sizin için oğullar, torunlar verdi, size iyi ve • temiz şeyleri rızk olarak ihsan etti, daha hâlâ onlar bâtıla inanıp Allahın nimetine nankörlük mü ediyorlar?.
73 Onlar Allahı bırakarak göklerden, yerden kendilerine rızk vermeğe hiç te kadir olmayan, ellerinden hiçbir şey gelmiyen şeylere taparlar.
74 Artık Allaha (ortak kattıklarınızı) Allah ile kıyas etmeyin.
Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75 Hak Tealâ size bir misal irat eder : (Dikkat edin!) Başkasının memlûki olan, hiçbir şeye kudreti yetmiyen bir kul ile tarafımızdan güzel bir rızka nail olup gizli veya aşikâr ahlâkî bütün akait ve esasatın en yüksek muhassalasıdır.
Nasıl irinin balında intanlara maddeten şifa varsa, Kur'anda da insanlar için ruhan şifa vardır.
Bu münasebetle şunu da izah etmek icap eder.
Kur'anda vahy gelmesi beş şekilde varit olmuştur.
1) Cansız eşyaya, meselâ arza vahy (991: 5); 2) İnsandan başka canlı mahrukata vahy.
Burada arıya vahyolunduğu gibi; 3) peygamberlerden başka erkek ve kadınlara vahy (5:111), (28:7); 4) peygamberlere vahy; 5) meleklere varry.
Vahyin bu beş çeşidi ayni mahiyette değildir.
Meselâ arıya vâki olan vahy onun tabiî şevkidir.
Peygamberlere vukubulan vahy ise, insanların irşadı için İlâhi iradeyi ifade eder.
[17] Fertler hakkında böyle olduğu gibi milletler hakkında da böyledir.
Re- •' suli Ekremden evvel kendilerine İlâhi-vahyin ilmi verilenler, Hazreti Peygamberin kudüm undan evvel, onu ya kaybetmişler, yahut bozmuşlardı.
Onun için yeni bir vahye ihtiyaç vardı.
— [18] Ayeti Kerime maddî âlemdeki ayrılıklara işaret ederek, kâfirlerin başka bir yerde apaçık ileri sürdükleri bir talebe cevap veriyor.
(6 :120) e bakınız.
Kâfirler, Allahın peygamberine verilen onlara da verilmezse inanmıyacaklarını söylüyor, yani onlar da Hazreti Peygamber gibi İlâhi vahye nail olmak istiyorlardı.
Bunlara cevap verilmekte ve bu maddî âlemde bazı insanların diğerlerinden fazla rızka nail oldukları, halbuki başkalarının başkalarına memlûk olup bir şey kazanmadıkları, herşeyi başkalarından bekledikleri, halbuki bunların da çalışıp çabaladıkları gösteriliyor.
Suhanî âlemde de bu fark vardır ve onun için herkes ayni derecede ilâhi vahye lâyık değildir.
Ayeti Kerimenin sonunda «Allahın nimetini mi bilerek inkâr ediyorsunuz* denilmekle buna işaret olunuyor.
Çünkü Allahın nimeti, Allahın vahyidir..
harceden" (hür insan) bir midir? (19) .
Allaha hamdolsun hayır, fakat onların çoğu bilmezler.
7 6 Hak Tealâ (gene) iki kişi ile misal irat eder : Biri dilsizdir.
Hiçbir şeye gücü yetmez, (ne anlar ne anlatır), efendisine yüktür, nereye gönderse bir iş görüp gelemez.
Böyle bir kimse, adaleti gözetip ona göre hareket eden, dosdoğru yo! üzere giden ile bir olur mu? (20).
BÖLÜM : 11 — AZABIN GECİKTİRİLMESİ 77 Göklerle yerin bütün gaybini (bilmek) Allaha aittir.
(Müşİ riklerin izmihlale ağrıyacakları) ân (meselesi) göz kırpmak kadar, belki de ondan yakın, (ondan çabuktur) (21).
7 8 Hak Tealâ sizi analarınızın karnından, hiçbir şey bilmediğiniz halde, çıkardı Şükredesiniz diye kulaklar, gözler, verdi.
79 Gökyüzünün genişliğinde uçuşan kuşları görmüyorlar mı ? Onları yalnız Allah tutar.
Bunda müminler için, ibretler vardır (22) .
8 0 Hak Tealâ evlerinizi, sizin için, huzur ocağı yaptı, hayvanların derilerinden ev gibi çadırlar temin etti ki sefer zamanında, konak zamanında bunları kolaylıkla taşırsınız.
Hayvanların yünlerinden, tüvlerinden, | [19] Burada bahis mevzuu olan köle, putlara tapan insandır.
Böylesi taştan, şundan bundan yapılan putlara hâkim değil 'hadimdir.
Onu bu gibi şeylere hâkim olmak üzere yarattığı halde mahkûmiyeti kabul etmiştir, onların üzerinde hüküm ve nüfuzu olduğuna -zahip olmuştur.
Güzel rızka nail olup gizli veya aşikâr harceden ise İlâhî vahye nail olan zat, yani Hazreti Peygamberdir.
Bu misalden murat, putlara tapanların, nihayet her türlü kuvvet ve kudretten mahrum kalacaklarını göstermektir.
Daha sonraki misal bunu teyit ediyor.
[20] Bu temsil de bundan evvelki temsil gibidir.
Bundan evvelki temsille güzel rızka nail olan zata mukabil burada adaleti gözetip ona göre hareket eden, E dosdoğru yol üzere giden zattan bahsolunuyor.
Putlara tapan köle mukabilinde de 1 dilsiz, meram anlatmaktan âciz, efendisine bâr, nereye gitse bir iş göremez köleI den bahsedilmektedir.
Bu iki temsil, bâtılın mağlûp olacağını, putperestliğin izI mihlâle uğrıyacağmı tebşir eden iki İlâhî müjdedir." [21] Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan «gayip» ten murat, gaybi, yani görünmiyeni bilmektir.
Ân meselesi ise, muhasımların, bâtıl taraftarlarının mağlûp ve perişan olacakları ândır.
Bu ânın, süratle hulul edeceği haber veriliyor.
[22] Hak Tealânın kuşları tutmasından murat, düşmanların muharebe dolayısiyle uğrıyacakları azabı geciktirmesini ifade eder.
Arap, durubu emsalinde, şiirlerinde, kuşların muzaffer ordularla birlikte uçarak mağlûp düşmanların cesetlerine konduklarını ifade eder.
Meydaninin »Mecma-ul-emsal» inde birçok misallerine tesadüf olunacağı gibi Nabiğa ile Ebuttayyibin şiirlerinde de tesadüf olunur.
•e*'-* <2tı kıllarından ev eşyası yapmanızı temin etti.
Bunları bir zaman için kullanırsınız.
81 Hak Tealâ yarattığı şeylerden1 size gölgelikler yaptı, size dağlarda yuvalar, sizi sıcaktan, soğuktan koruyacak elbiseler, kavgalarınızın zararından koruyacak zırhlar da temin etti.
Hak Tealâ üzerinizdeki nimetlerini böylece tamamlar İd O na münkat olasınız (2 li).
82 Onlar yüz çevirirlerse, (sen mesul değilsin) çünkü senin vazifen apaçık tebliğden ibarettir.
8 3 Onlar Allahın nimetini tanırlar, sonra bilmemezlikten gelirler.
Bunlann pek çoğu nankördürler.
j
BÖLÜM : 12 — PEYGAMBERLERİN ŞEKADETİ 8 4 O gün, her milletten, (şehadeti kakkiyle ifa eden) bir [23] Hak Tealâ, .insanlara bu dünya hayatı için lâzım olan herşeyi nasıl yarattı ve temin etti ise, maddî hayatı sayısız ihsanları ile nasıl inkişaf ettirdi ise, bu nimetleri en büyük nimet, yani insanları doğru yola irşat edeni İlâhî vahyi ile tamamladı ve bu suretle insanların maddî, manevî ve ruhanî tealisini temin etti.
şahit getireceğiz (24).
Kâfir olanlara (özür dilemek için) izin verilmıyecek.
onlara sitem edilmiyecek.
8 5 Zalim olanlar, azabı görünce, (kurtulmak için yalvarırlar, fakat^ onların azabı hafifletilmez, onlara mühlet de verilmez.
8 6 Müşrikler, şerik koştuklarını görünce derler ki: "(Ula) Tanrımız! Bunlar, bizim Seni bırakarak taptığımız şeriklerimizdir.,.
Fakat bunlar, bu sözleri onlara iade ederek: "Siz yalancısınız,, diyecekler.
87 Onlar o gün Allaha arz-ı teslimiyet ederler ve uydurdukları (sahte) mabutlar, onlardan (uzaklaşıp) kaybolurlar 8 8 Kâfir olup (insanları) Allah yolundan alıkoyanların, yaptıkları fesat yüzünden, azapları üzerine bir azap daha arttırırız.
8 9 Her milletin kendisinden ona şahit çıkaracağız! Sanı de bunlara şahit getireceğiz (2ö).
Biz sana herşeyi apaçık beyan eden.
hidayet ve rahmet olan (2 6), (hakka teslim olmuş) müslümanlara müjde olan kitabı indirdik.
BÖLÜM: 13 — İYİLİK VE FENALIK 9 0 Hak Tealâ adaleti, (başkalarına iyiliği) ihsanı, akrabadan [24] Bu şahitler, peygamberlerdir Gerek bu Ayeti Kerimede, gerek bu kısmı ikmal eden 89 uncu âyette, her milletten bir peygamber zuhur ettiği esası, anlatılır Bu geniş insanî esas islâmıyete mahsustur, Hıristiyan münakkitlerden biri ıslâmıyetın bu geniş insanlığı karşısında hayrete duçar olarak «bu âyete göre Hin- j dıstan'da.
Çin'de, Japonya'da ve sair yerlerde de, hak peygamberler zuhur ettiğine inanmak ıcabedecek..» der Asıl hayret edilecek şey, israil içinde yüzlerce peygamber çıktığını kabul edip diğer milletler içinde bir peygamber çıkmadığım ileri sürmektir islâmiyet bu dar kafalüığı reddeder * [25] Hazreti Peygamberin kıyamet günü Araplara şah't olacağım, onun için onun yalnız bir Arap peygamberi olduğunu bu âyetten çıkaranlar vardır.
Yanlıştır.
Araplar Hazreti Peygamberin ilk hitap ettiği milletti.
Onun için, herkesten evvel, Arap münkirleri muhakeme olunacaklardır.
Resuli Ekremin bütün milletlere gönderildiği Kur'anda son derece sarihtir.
(2 : 143) e bakınız.
[26] Garp muharrırlerirjden BrinÖnan bu Ayeti Kerimeden bahsederken bir not ilâve ederek der ki: «Mademki Kur'an, herşeyi apaçık beyan eden ve hidayet ve rahmet olan bir kitaptır, o halde sünnete ne lüzum var ? • Brinkmanın bu iddiası, sünnetin ne olduğunu anlamadığım gösteriyor.
«Sünneti Hazreti Peygamberin, bütün Kur'an tebliğlerini hayatında yaşatan hal ve hareketleridir.
Onun bu hal ve hareketleri, Kuranı tavzih eder.
Bu itibarla.onun lüzumu pek aşikârdır.
Bundan başka Ayeti Kerimede Kur'anın herşeyi açık beyan etmesinden murat, onun ruhani hayata, ruhani teali ve tekâmüle ait bütün esasları beyan j etmesi muhtehi dinler arasındaki ihtilâfları hal ve fasletmesidir.
Yoksa murat, dünyada mevcut olan herşeyi beyan etmesi değildir ! İv (-' - ı»-ı> >\<' • .V .
»iı*.-î-i * >t" muhtaçlara vermeyi, emreder.
Hayasızlığı, kötülüğü, zulmü {fesadı) nehyeyler.
Size nasihat kabul edesiniz (diye öğüt verir) (27).
91 [27] Ayeti Kerime iyilik ve kötülüğün muhtelif derecelerini gösteriyor, iyiliğin en geri derecesi adalettir Adalet.
Hakkını alıp vermek, iyiliğe iyilikle mukabele etmektir.
Bütün vazifeleri, mükellefiyetleri ifa etmek buna dahildir.
Çünkü bunların hepsi, iyiliğe iyilikle mukabeleden ibarettir İyiliğin daha yüksek keümesi «İyilik• kelimesi üe ifade ettiğimiz •ihsan» dır.
Bundan maksat, karşılık beklemeden menfaat gözetmeden iyilik etmektir.
İyiliğin daha yüksek bir derecesi akrabaya vermektir.
İnsanın akrabasına, çocuklarına, ana babasına, hemşirelerine, biraderlerine iyilik etmeii fıtrî bir şevkin neticesidir.
Onun için iyiliğin en yüksek derecesi, insanda iyiliğin fıtri bir sevk hrJine gelmesi, iyiliği bir ceht sarfederek değil, fakat iyilik hissinin içmde kökleşmesi yüzünden yapmasıdır.
Âyeti Kerime daha sonra kötülüğün derecelerini göstermektedir ve ferdin nefsine, cemiyetine ve insanlığa karşı yapabileceği her kötülüğü nehyetmektedir.
On on beş sene evvel yazdığım bir eserde Ayeti Kerimeyi şöylece tefsır «tnustim : Cenabı Hak.
bu Ayeti Kerimede üç şeyi yapmayı, üç şeyden uzaklaşmayı emrediyor.
Evvelâ herkesin yekdiğerile muamele ediyorken adalete riayeti; saniyen herkese müsbet iyiliklerde bulunmayı; salisen, insana kan {rabıtası ile bağlı akraba Muahede yaptığınızda Allahın ahdini yerine getirin.
Alîahı kendinize kefil ederek bağlandığınız yeminleri tekit ettikten sonra bozmayın.
Çünkü Hak Tealâ, yaptığınızı bilir.
9 2 İpliğini güzelce nasıl sevilirse herkesin öylece sevilmesi isteniyor.
Bu üç fazilete mukabil, üç şeyden içtinap etmemiz tavsiye edilmektedir.
İnsan, gayri ahlâkî ve çirkin her hareketten uzaklaşacak, başkalarının hukukuna sureti kat'iyyede tecavüz etmiyecek, başkalarına bir fenalıkta bulunmıyacaktır.
Biribirimizle muamelemizde en güzel hareketlerden biri : akrabamıza bakmak* onlara lâzım olan herşeyi vermek olduğu gibi bütün kardeşlerimize karşı ayni şekilde hareket etmektir.
Muhterem samiler ! hepiniz münevversiniz, hepiniz ahlâka, medeniyete, içtimaiyata teair birçok eserler okumuşsunuzdur, hepiniz de c-n büyük âlimlerin insanlar arasında huzur ve müsalemeti idame edecek çareler hakkındaki mütalealarmı görmüşsünüzdür.
Buna rağmen ayni mevzu üzerinde Kur'an-ı Kerimin ifade ettiği vecize, fakat ihatalı beyanatına nazir olacak hiçbir sözü, hiçbir yerde görmemişsinizdir.
Cuma hutbelerinin nihayetinde irat edilmek üzere Resuli Ekremirrıizin bu âyeti intihap etmesi, son derece mühim bir harekettir.
Resuli Ekremin bu intihabı dolayısiyle bu Âyeti Kerime, cuma hutbelerinin âdeta bir lâzımı gayri müfarikı olmuştur Eütün dünya, bu Âyeti Kerime üzere hareket edecek olursa, bütün ıstıraplar, ahlâksızlıklar, cinayetler zail olur.
Dünyanın ceza kanunlarından herhangisini tetkik ediniz Oradaki bütün kanunî maddelerin üç serlâvha altında tasıifi kabil olduğunu görürsünüz.
Evvelâ ferdin şahsiyetine müteallik ahlâkı göste- .' en maddeler vardır Bunların hedefi; efradı, biribirinin şahsını müteessir edecek fenalıklardan menetmektir.
Daha sonra, heyeti içtimaiye azasının yekdiğerine karşı hukukunu sıyaneti istihdaf eden maddeler vardır.
Bunlar, hukuku, şahsı, malı ve icra vazifesiyle mükellef olanların hukukunu ve şerefini sıyanet edecek yani hükümetin nüfuz ve sultasını temin edecek maddelerdir.
Naklettiğimiz Ayeti Kerimenin ikinci şıkkına bakıldığı takdirde, onun bu üç noktayı bahis mevzuu ettiğini görürsünüz, Âyeti Kerime diyor ki : Cenabı Hak «fahşa» yı, yani insanın şahsî ahlâkına müteallik fena hareketleri: »münkeri» yani insanın hemcinsine müteallik fena hareketleri, nehyediyor.
Nihayet «bağiy» men edilmekte.
Yani bir memlekette, bir hükümetin istikrarını haleldar edecek her fesat nehyolunmaktadır.
Kur'anı Kerimin üslûb-u beyanının hassalarından biri iyilikleri emrettiği zaman evvelâ iyiliğin ilk mertebesinden başlıya rak tedricen daha ve daha yüksek faziletleri göstermesidir Fenalıklar da gösteriliyorken ayni hattı hareket takip olunmakta, fenalığın ilk mertebesinden başlanarak tedricen daha beterleri gösterilmektedir Bu Âyeti Kerimede bu şekilde hareket olunmuş, Âyeti Kerimede evvelâ insanın şahsına, sonra sair efrada, soma cemiyete müteallik fenalıklar gösterilmiştir.
Her hafta cuma hutbelerini müteakip okunan Âyeti Kerime, bu derece mühimdir.
Acaba saliklerine böyle en mühim vezaifi bir arada gösteren diğer bir kitap veya diğer bir diyanet gösterebilir misiniz ? Âyeti Kerimenin ikinci kısmı bir heyeti içtimaiyenin huzurunu ihlâl edecek bütün feanlıklan saydığı halde onun ilk kısmı bir cemiyeti en yüksek ahlâk ve en yüksek mefkûrevî salâha isal edecek fezaili saymaktadır.
Kur'an diyor ki, «Cenabı Hak adaleti, ihsanı ve akrabaya itayı emreder.
Bu suretle evvel beevvel hiç olmazsa adalete riayetkar olmamız icap ettiği anlaşılıyor.
Adalet, bizim herkese karşı bütün taahhüdatımızı ifa etmemizi emreder.
Adalet herkese hakkını vermek ve herkesten hakkını almaktır.
Bundan ibaret olan adalet, faziletin en yüksek Sûre: 16 ] Nahl Sûresi büküp sağlam yaptıktan sonra onu çözüp bozan kadın gibi olmayın (2 S).
Bir millet, diğer bir milletten sayıca üstün olduğu için yeminlerinizi aldatma âleti yapıyorsunuz (29).
Hak Tealâ sizi bununla deniyor.
Kıyamet günü ihtilâf ettiğiniz şeyleri, elbet beyan edecektir.
93 Hak Tealâ dileseydi, sizi bir tbk ümmet yapardı.
Fakat O dilediğini dalâlette bırakır, dilediğini hidayete iletir.
Yaptığınızdan herhalde mes'ul, tutulacaksınız (30).
9 4 YeminÖrneği değildir.
Bilâkis adalet, ahlâk beşeriyetin en birinci merhalesidir.
Adalet, seviyyei faziletkârahesi itibarile ihsanın dunundadır.
•İhsan", iyiliğin her türlüsünü gönül rızasile yapmaktır.
«İhsan» bir iyilik mukabilinde yapılan iyilik değil, rhukabilsiz yapılan iyiliktir.
Maamafih faziletin bu seviyesine yükselen insanlar, belki yaptıkları iyilik mukabilinde manevi bir ecir beklerler.
Beflki iyilik etlikleri insanların kendilerine medyunu şükran olmalarını isterler, belki i bu şükran gösterilmezse müteessir olurlar.
Belki de yaptıkları iyilikleri hatırlatmak isterler.
Şayet bu mertebede olan bir insan bu gibi zaaflar gösterirse bu peki mühim değildir.
Fakat bu gibi sıfatlar pek te takdire şayan görülemez.
Onun için iKur'an, bizi daha yüksek görmek ister.
Bizi her türlü mükâfat fikrinden, şükrarh ile karşılanmak kaydından vareste görmek ister.
Kur'an-ı Kerim, hiçbir istifadeye nail olmazsak ta, hiçbir istifadeye nail olmak ümidi de bulunmasa gene iyilik etmemizi ister.
Hattâ iyiliğe karşı mütehassis olmıyacak olanlara karşı bile iyilik etmek gerektir.
İyilik, mahza iyilik uğrunda yapılmalıdır.
Bunu yapmak imkânsJz değildir.
Babaların evlâtlarına şefkati bu cinsten değil midir ? İyi insanlar babalarına ve ailelerine böyle iyilik etmezler mi ? Bundan dolayı, Kur'an-ı Kerim en büyük fazileti • akrabaya ita" kelimeleriyle ifade ediyor ve bu suretle yalnız, adalet, yalnız ihsan ile iktifa etmiyerok başkalarını da akraba gibi sevmeyi emrediyor.
Bu asil faziletleri hayata tatbik ederken insanlar arasında din veya renk farkı gözetmek doğru değildir.
Çünkü Kuran, faziletlerin en iptidası olar.
adaletten bahsederken -bir kavme karşı duyduğunuz nefret-ve husumet sizi adaletten geri k|oymaşm: Adaleti icra ediniz" der.
Bu suretle Müslümanlar, düşmanlarına karşı b^le icrayı adalete 1 memurdurlar.
| i Hulâsa, Âyeti Kerime, faziletin üç merhalesini gösteriyorken fazileti tahdit etmiyor ve onların herkese karşı tatbikini arzu ediyor.
| [28] Bu temsilin manasını daha sonraki âyetler gösteriyor.
[29] İslâm düşmanları, sayıca müslümanlardan çok oldukları için taahhütlerini, yeminlerini tutmak istemezlerdi.
Müfessirlerin çoğu, Ayeti Kerimenin • Kureyş» tarafından takip olunan hareket tarzını ifade e'ttiğini ısöylerler.
Fakat âyetin beyanı, ahitlerini hiçe sayanların hepsine şamildir.
Avrupatnın nice medenî milletleri, kendileriyle muahede akteden tarafın biri zayıf olunda, muahedelerin ahkâmına zerre kadar riayet etmezler ve mukabil tarafın za'fını muahedeleri bozmak için vseile sayarlar.
Kur'anı.
İngilizceye tercüme edenlerden Rodvvell bu âyetten bahsederken der ki : «Araplar, her yarı barbar millet gibi sayı faikıyyetini muahedeleri bozmak için sebep sayarlardı».
Onun bu sözlerini şu şekle sokmak daha muvafık oıur : «Eski araplar, yirminci asrın medeni milletlerinden birçokları gibi...» ilâh.
[30] Allahın dileği, Onun İlâhi kanunlarına göredir.
Onun için ancak günahkârlar ve zalimler saparlar.
104 üncü âyet bu âyeti tavzih etmektedir.
Ona da bakınız.
lerinizi, biribirinizi aldatmak için âlet etmeyin ki ayağınız, sapasağlam durduktan sonra sürçer, (insanları) Allah yolundan alıkoymak yüzünden kötülüğe uğrar, (kötülüğün tadını tadarsınız, nasibiniz de) büyük azap olur.
95 Allaha karşı olan ahdinizi hasis bir menfaat mukabilinde satmayın.
Allah yanındaki nimet, bilseniz, daha hayırlıdır.
96 Sizde ne varsa, tükenir.
Allahın (nimetleri) bakidir.
Biz sabredenlerin, (sıkıntılara karşı dişlerini sıkıp çalışanların) işledikleri en güzel işlerin karşılığı olarak mükâfatlarını vereceğiz.
97 Erkek olsun, kadın olsun, herkim mü'min olduğu halde doğru dürüst işler işlerse muhakkak ki ona en iyi, (en mesut) hayatı yaşatır, onlara işledikleri güzel işlere karşı mükâfat veririz 98 Kur'an okuyacak olduğun zaman kovulan şeytandan Allaha sığın.
99 Çünkü (şeytanın), iman edip Tanrılarına güvenen ve dayananlar üzerinde hiçbir hükmü yoktur.
100 Onun hükmü yalnız kendisine yâr olup Allaha şerik koşanlar üzerindedir.
BÖLÜM : 14 — KUR'AN HAKTIR 101 Bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirirsen—ki Hak Tealâ neyi vahyedeceğini en iyi bilir — onlar derler ki: "Sen bir fıkaradan başka birşey değilsin,,.
Hayır, onların en çoğu bilmezler (31).
[31] Bu âyeti Kerimedeki Kur'anda bazı âyetlerin diğer âyetleri neshettiğine dair söylenen sözler, münakaşaya değer.
En salâhıyettar âlimler , merısu h âyetlerin sayısını beşe indirirler ve bu âyetlerin hepsi de Medıned e nazil olmuştur .
O hald e bu âyetin nesih esasını koyduğunu .kabul edecek olsak bile onu n Resul i Ekremin Medinede yerleşmesinden ve or&da müslümanları n irşadı için mufassal talimata ihtiyaç hissolunduktan sonra takrir olunması ıcabederdı.
Halbuk i bu süre Mekkede nazil olmuştur.
Mekke devrinde, herhangi bir âyetin diğe r bir âyeti neshetmesi için hiçbir sebep yoktu.
Böyle bir sebep bulunduğunu gösterecek hiçbir emare yoktur.
Bunda n başka Nassı Kerim, burada Kur'anm bahis mevzuu olduğunu, müşriklerin Kur'anı uydurma telâkki ettiklerini ve bir âyetin diğer âyeti neshetmesini bahis mevzuu etmediklerini göstermektedir.
Bi r âyetin diğer âyeti- neshetmesi müşrikleri alâkadar edemezdi.
Onları alâkadar eden cihet, daha evvel vahyolunmuş kitaplar bulunduğu halde yeni kitabın vahyolunması, kendilerine ait ve nazarlarında kudsıyeti hai z bir takım âdet ve an'anelerin kaldırılmasıdır.
Bunların karşı geldikler i noktala r bunlardı.
Ceva p olarak İlâhi vahyi Ruhulkudüsün getirdiği beyan olunmakta ve müşriklere ait âdet ve an'anelerin İlâhi vahye istinat etmediği anlatılmaktadır Bundan başka Bakara sûresinin 106 ıncı âyetine ve âyetin notuna bakınız 1 102 De ki: Onu, (Kuranı) Ruhülkudüs (32), mü'minlerin imanını sağlamlaştırmak, müslümanlara hidayet ve müjde olmak üzere Tanrın tarafından hak ile indirmiştir.
103 Muhakkak biliyoruz ki onlar: ''''(Peygambere, bunu) ancak bir insan öğretiyor,, diyorlar (33) [32] Resuli Ekrerrie İlâhi vahyi getirene burada «Ruhülkudûs° demliyor.
( 28 : 193) de ona Ruhulemin, (2 : 97) de ona «Cibril" denilmektedir.
[33] Muhasımlar tarafından bahis mevzuu olan bu insan kimdi ? Bu vadide ileri sürülen isimler şunlardır: Cobir, Yasır, Siş yahut Addas, Kays, Yai ? Bunların ekserisi, hıristiyan kölelerdi.
Garp muharrirlerinden Pridear.p, Selmani Farisi'yi de bunlara katar.
Fakat Kur'anın İngilizce mütercimlerinden Sale.
Solmanın, Medinede müslüman olduğunu söyleyerek bu muharrire cevap verir.
Diğer köleler, islâmiyeti ilk kabul edenler, bu yüzden Kureyşin işkencelerine uğrıyan ve bunlara katlananlar arasında idiler.
Bunların çekmedikleri eziyet kalmamıştı.
Bunların, sahte olduğunu bildikleri bir dava uğrunda bu kadar sabır ve metanet göstermeleri mümkün miydi? Kureyş sanadidi ile bilâhare onlara uyan garp münekkitlerini susturmak için bu cevap kâfi idi.
Hıristiyan muharrirlerinin çoğu Sergius namında Nasturi bir rahibin Hazreti Muhammede hocalık ettiğini söylerler ve hazreti Peygamberin bu rahibe, amcası Ebu Talible birlikte Suriyeye gittiği zaman rastgeldiğıni i ve bildiklerini O nisbet ettikleri insanın dili, yabancıdır, (Kur'an ise) apaçık arapçadır.
104 Allahın âyetlerine iman etmiyenleri Allah doğru yola iletmez, onlar için acıklı azap ta vardır.
105 Yalan uyduranlar, yâlnız Allahın âyetlerine inanmıyanlardır.
Yalancılar da onlardır.
106 Kalbi rahat, iman ile mutmain iken (dininden dönmeğe) zorlanandan başka herkim Allaha iman ettikten sonra onu tanımaz, fakat (küfre döner), küfre göğüs açarsa, işte bunlar Allahın (gazabına uğrarlar), onlar için büyük azap da vardır (%f ı).
107 Zira bunlar, dünya hayatını âhiretten fazla severler, ve Allah kâfirler 1 hidayete iletmez (iî."i).
108 Bunlar o kimselerdir ki Allah onlarır kalplerine, kulaklarına, gözlerine mühür basmıştır.
(Hakkı göremiyen) gafiller bunlardır (:»("»).
109 Hiç şüphe yok ki onlar âhirette ziyan içindedirler.
110 Bundan sonra mihnete, zulme, tazyika uğrayıp yurtlarından hicret eden (07), sonra cihat edip (38) sabredenlere gelinre muhakkak ki Tanrın, onların mihnetlerine uğramalarından sonra haklarında yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
ondan öğrendiğini söylerler.
Fakat Sale bir çocuğun kısa bir seyahat esnasında birşey öğrenemiyeceğini anlatarak bu iddiayı da cerheder.
Esasen, bu iddia muhasımlar tarafından ileri sürülmüştür.
[34] İslâmiyeti kabul edenler içinde, en müthiş işkencelere rağmen dininden dönenler enderdiler.
Bunlar samimiyetle iman etmiş oldukları için dinleri uğrunda her fedakârlığı göze alıyorlardı.
Meselâ Yasir ile zevcesi Sümeyye, her tazyika, her işkenceye rağmen geri dönmedikleri için müşrikler tarafından öldürülmüşler, Sümeyyenin bacakları iki deveye bağlanmış, develer ma'kûs istikametlere sürülmüş ve biçare kadm parçalanarak ölmüştü.
Bunların oğlu Ammar ana ve babasının bu feci akıbetini görmekle beraber zerre kadar yılmamış ve müslümanlıkta sabit kalmıştı.
Bu köleler en müthiş işkencelere uğramakta idiler.
İngiliz müsteşriki William Aliur bunlardan bahsederken der ki : «Bunlar yakalanıp hapsedilir, yatıut kızgın kumların üzerinde kavurucu güneşe maruz bırakılır, ve susuzluktan ölecek hale gelirlerdi." En azimkar insanları bile sarsacak mahiyette olan bu işkencelere rağmen bu samimî müslümanlar sebat etmişler, Hazreti Bilâl, kızgın kumların üzerinde «Allah birdir, Allah birdir» diyerek herşeye tahammül etmişti.
[35] Çünkü bunlar hak ve hakikati reddetmiş kimselerdir.
[36] Şu nokta son derece vazıh ki Cenabı Hak insanların kalplerini mühürliyerek onları hak ve hakikati kabul etmekten alıkoymuyor.
Bilâkis insanlar hakikati reddediyor, peygamberin irşadını sağır kulakla karşılıyor ve onun için onların kalpleri mühürleniyor.
Fakat bu mühürlenme de müebbet değildir.
Çünkü 110 uncu âyet bundan sonra da nedamet edip tevbe eden, hidayet yolunda yürüyen, bu yolda sabır ve metanet gösterenleri Allahın yarhğadığını gösteriyor.
[37] Hicret edenler, yurtlarından tazyika uğrayıp evlerini barklarını bırakmağa ve başka yere ilticaya mecbur olanlardır.
Âyeti Kerimeden, bu sırada müslümanların Medineye hicrete başladıkları anlaşılıyor.
[38] Buradaki cihattan maksat» muharebe etmek değildir.
Âyet Mekkîdir.
Mekke devrinde muharebe bahis mevzuu olamazdı.
Cihattan maksat, nefs ile mücahede etmek, her iğfale karşı gelmektir
BÖLÜM : 15 — MEKKELİLERİN AKIBETİ 111 O günü (hatırla ki) herkes öz canı için, uğraşır, didişir, {kurtulması için çabalar), herkese ne yaptı, ne işler işledi be onun [karşılığı) tastamam verilir ve onlara (asla) gadrolunmaz.
1İ"2 Hak Tealâ misal irat eder : Bir kasaba ki emniyet, huzur ve istirahat içinde idi, rızkı her yerden bol bol gelirdi.
Fakat Allarım nimetlerine karşı nankörlük gösterdi.
Allalji da (o kasaba halkının işledikleri mukabilinde) onlara açlık ve korkunun en şiddetlisini tattırdı (39).
113 Onlara içlerinden bir Peygamber geldi.
(Onu reddettiler), yalan saydılar.
Onlar zulmedip dururken azaba uğradılar (40).
114 Artık Allahın size verdiği halâl, temiz nzıktan yeyin, Allaha kulluk ediyorsanız, Allanın nimetlerine şükredin.
115 (Allah) size ancak ölü etini, kanı, domui etini, Allah t an başkası adiyle kesilen hayvanı haram etmiştir.
Herkim istemiyerek, haddi aşmıyarak naçar kalırsa, bunları yer; Hak Tealâ, yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
116 Kendi dillerinizin uydurinasiyle Allaha karşı yalan uydurarak "bu halâldır, bu haramdır,, elemeyin.
Çünkü Allaha karşı yalan uyduranlar felah bulmazlar.
117 (Onların bütün bulacakları dünyada) biraz geçinmek, (sebeplenmektir).
Onlar için acıklı azap vardır.
118 Yahudilere daha evvel, haber vermiş olduğumuzu haram kıldık.
Biz onlara zulmetmedik.
Onlar kendilerine zulmediyorlardı (41) .
119 Bilmiyerek kötülük işleyen sonra tevbe edip hallerini ıslah edenleri, Tanrın, muhakkak ki, bu hallerden sonra, yarlığar, bağışlar.
[39] Bu misal Mekkcnin, Resuli Ekremin zuhurundan evvelki halini, onu reddederek Allahın nimetine nankörlük gösterdikten sonraki hafini tasvir etmektedir.
Onun evvelki hali refah, emniyet, nüfuz ve hâkimiyet hali idi.
Hacc için, ticaret için gelenlerin hepsi Mekkede toplanıyor, Mekke servet ve refah içinde yüzüyordu.
Mekkenin sonraki haü bunun büsbütün zıddl idi.
Mekkeyi kıtlık sarmış ve Mekkeliler kemikleri, İaşeleri bile yemeğe mecbur olmuşlardı (Camiulbeyan).
Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan açlık bu idi.
Daha soma Hazreti Peygamber on bin mücahidin başında Mekke üzerine yürümüş, Mekkeyi fethetmiş, Mekkelileri korku sarmıştı.
Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan korku da budur.
[40] Bu Âyeti Kerime, daha evvelki âyetteki misali tavzih ediyor.
Çünkü Sûrenin başında bahis mevzuu olan «Emrullah» yani Allahın emri budur.
Burada müşriklerin başına gelecek olan azabın mahiyeti gösteriliyor.
[41] Altıncı sûrenin 147 inci âyetine işaret olunmaktadır.
Bu âyeti Kerimenin, diğer kısımlardan daha soma nazil olduğu anlaşılıyor.
safi r £fc vŞ £ c;ı e Ü£ : t£î u > tâ.
*$&'3İ%&*
BÖLÜM*: 16 — İBRAHİM 120 Muhakkak ki ibrahim, tek başına bir ümmetti.
Allaha (karşı) itaatli, dosdoğru muvahhitti.
Müşriklerden değildi: 121 Allahın nimetlerine şükredici idi.
(Hak Tealâ onu) seçti ve dosdoğru yola iletti.
122 Biz ona bu dünyada iyilik verdik.
O âhirette de iyiler arasındadır.
123 Sonra biz sana vahyettik ki: "Dosdoğru muvahhit olan, müşriklerden olmıyan İbrahimin dinine uy.„ 124 Sebt [cumartesi) günü, ancak bugün üzerinde ihtilâf edenlere (farz) edildi (4 2).
Tanrın, onların ihtilâf ettikleri şey üzerinde kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
125 (in- [42] Yahudilerin ibadete tahsis ettikleri gün sebt günüdür.
Onların sebt günü, cumartesidir.
Hıristiyanların sebti ise pazar günüdür.
Yahudilerle Hıristiyanlar sebt yani ibadet günü üzerinde ihtilâf etmişlerdir.
Âyeti Kerime, sebtin, onun üzerinde ihtilâf edenlere farzolduğunu söylüyor.
Müslümanların sebti yoktur.
sanları) Tanrının yoluna hikmetle (sağlam, doğru sözle), güzel öğütle davet et (4 3) Onlarla en güzel surette münakaşa, mübahase et.
Tannn kendi yolundan sapanları en iyi bilendirDoğru yolda gidenleri de en iyi bilen Odur.
126 Ceza verecek olursanız size nasıl ceza verildi ise sîz de öylece ceza veriniz.
Sabrederseniz, sabredenler için hayırlı olur (4 4).
127 Sabret! Senin sabrın ancak Allahın yardımiyledir.
Onlar için mahzun olma! Onlann kurdukları hiyle ve şeytanetten sıkıntıya düşme! 1^8 Hak Tealâ elbette (fenalıktan) sakınanlarla, ve iyilik edenlerle beraberdir.
CÜZ: 15 SÛRE: 17 İSRA SÛRESÎ (Mekkede nazil olmuştur.
13
BÖLÜMdür, ili âyettir.) Konusu : Sûrei Serifede Resuli Ekremin Miracı bahis mevzuu olduğundan.
Miraca ait ahkâm ve tebligat, esrar ve hakaik irat olduğundan ona «îsra» sûresi denilir.
Sûrenin başlıca mevzuları şunlardır : 1 Hazreti Peygaır-ber, • Nebiyyülkıbleleynı yani iki kıblenin Peygamberi olarak ilin oluriuyor.
2 Kudüsün vâris ve nigehbam olan Beni Israile aiî tevliyetin nihayet bularak bu tevliyet Âli İsmaile veıiliyor.
3 Kureyş kutlarına vaaz ve nasihat devrinin hiîam bulmak üzere olduğu, kendileri tarafından islenilen azabın gelmesi için Peygamberin tticreî etmek üzere bulunduğu haber veriliyor.
4 Hazreti Peygamberin hicret etmesine müsaade ediliyor.] 5 Miracın ahkâm ve leşrileri bildiriliyor.
[43] Allah yoluna davet için bundan daha güzel, daha mükemmel bir yol yoktur.
Müslümanlar her taraftan düşmanlık gördükleri, işkenceye uğradıkları - sırada bu İlâhi emri telâkki ve ona göre hareket etmişlerdir.
[44] Bu Âyeti Kerime, müslümanların düşmanlarına mukabele etmelerine müsaade ediyor.
Bu âyet, Mekkelilerin mağlûp edileceklerini tebşir eden 112 inci Ayeti Kerime gibi müslümanların hasımlarına salarak onların yaptıklarına mukabele edebilecek vaziyete geleceklerini gösteriyor.
Âyeti Kerime saade veriyorsa da sabretmenin daha hayırlı olacağım sgylüyor.
mukabeleye mü- S Beş vakit namaz farzolunuyor.
7 Nübüvvet, Kur'an, kıyamet, mucizaf hakkındaki itirazlara cevap veriliyor.
8 Hazreti Musânm hayal: ve hayatındaki vakalarla istişhat olunuyor.
Miraca aii bütün bu bahisler son derece mühim olduğundan bunları izah ediyoruz : • 1 — Cenabı Hak Ali ibrahime dünyada „ laadet ve bereket ihsan ederek onlara Arzı Mukaddesin tevliyetini ihsan etmişti.'Arzı Mukaddesin hududu, Cenabı Hak 'araı'ından Hazreti İbrahime, rüya ile gösterilmişti.
Maamafih İbrahim hanedanı Tevratın lisanıyla, Allahın emrini yerine getirmez, ve ona isyan ederlerse, peygamberlere inanmazlarsa, Allahın bu nimetinden mahrum kalacakları da beyan olunmuştu.
Hazreti İbrahimin iki oğlu vardı : İsmail ve İshak.
Arzı Mukaddes, bu iki oğul arasında taksim olundu.
îshaka Suriye arazisi, İsmaile de Arabistan arazisi düştü.
Suriye Kudüsü; Arabistan.
Mekkeyi muhtevi idi.
İshak oğullarına Benî İsrail denildi.
Çünkü İshakm oğlu Yakubun lâkabı Israildir.
Beni İsrail, Kudüsün nigehbanı oldular.
Benî İsmail de Mekke nin .muhafızlığını deruhte - ettiler.
Hazreti İbrahimin sülâlesinden gelen bütün peygamberler, Kudüs'ün muhafızı idiler.
Bunlardan yalnız Hazreti İsmail Mekke'nin muhafızı idi.
Benî İsrailin kıblesi: Kudüs, Benî İsmailin kıblesi: Kabe idi.
Fakat Hazreti Muhammedo bu iki kıblenin bereketi verildi.
Resuli.
Ekrem bütün peygamberlerin evsaf ve hususiyetlerini cami bir berzah olduğundan Hazreti ibrahimin İsmail ve İshaka taksim olunan mirası da münhasıran Hazreti Muhammedde toplanacak, ikiye bölünen «Hakikati İbrahimiye», Zatı Muhammedide birleşecekti.
Onun için Resuli Ekrem Nebiyyülkıbleieyn, yani iki kıblenm peygamberi olmuş, hem Kudüse karşı, hem Kâbeye karşı namaz kılmış, gene bundan dolayı rrri'raç .
esnasında Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya götürülmüş, orada enbiyaya 'imam olmuş, bu suretle orada onun • Nehiyyülkıbleteyn» olduğu ilân olunmuştu.
Kur'an, «İsra'» ,sûresinde evvelâ bu hakikati ifade ederek : «Kulunu, Mescidi Haramdan alarak mazharı bereket kıldığımız Mescidi Aksaya, âyetlerini göstermek için götüren Zatı Kibriyanın şanı münezzehtir.
Muhakkak semi ve basir elan Odur» diyor.
2 — Benî İsrail, mukaddes arzın nigehbanlığını ve tevliyetini bir takım şerait dahilinde deruhte etmişlerdi.
Onlar Allahtan gayrı bir mabuda baş eğecek, putlara veya başka şeylere secde edecek ve bu suretle ahkâmı İlâhiyeye riayet etmiyecek olurlarsa bu şereften mahrum kalacaklar ve daima zelil olacaklardı.
Benî İsrailin Hazreti Davud ile Hazreti Süleyman devrinde nail oldukları satvet ve kudret, Allaha isyanları yüzünden, Buhtunassar'ın eliyle zail olmuş, bunlar Arzı Mukaddesten nefy ve teb'it olunmuş, bizzat Kudüs hâk ile yeksan olmuş, Mabedi Mukaddeste taş üstünde taş kalmamış ve Tevratın sahifelcri tarumar olmuştu.
Benî İsrail peygamberleri bu faciadan feryat etmişler, Allaha yalvarmışlar, bunun üzerine Benî Israile nedamet etmeleri telkin olunmuştu.
Onlar da affolunarak iranlıların devrinde Kudüsün nigehbanlığını yeniden deruhte etmişler, fakat Benî israil gene sözlerine sadık kalmamışlardı.
Onlar gene putlara secde etmişler, gene Allaha isyan ve Allahın emirlerine muhalefet etmişler, onun için bu sefer de Romalılar tarafından mağlûp edilmişler, Romalılar, Beyti Mukaddesi yakmışlar, yahudileri katliam etmişler, mabedin mezbahını hâk ile yeksan etnjişlerdi.
Bundan sonra yahudiîerin son defa nedamet göstermeleri ve tevbe etmeleri için Peygamberimiz gelmişti, yahudiler doğru yolu tutacak olurlarsa Allahın rahmetine nail olacaklar, aksi takdirde bu şereften ilelebet mahrum , kalacaklardı.
Sûrei İsra, Peygamberimizin «Nebiyyülkıbleteyn» olduğunu beyan ettikten sonra bunları anlatmıya başhyarak der ki : «Biz Musâya kitap verdik.
Onu İsrail oğul1 .ınna hidayet rehberi kıldık.
İsrail oğullarına Benden başkasını yardımcı ..edin- Sûre: 17 j İsra Sûresi | , „, meyin, dedik.
Ey Nuh ile (gemide)taşıdığımız kimselerin zürriyeti olan İsrail oğullan Nuh, Allahın şükredici bir kulu idi.
Benî Israile Tevratta hükmümüzü bildirdik : Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız.
Müthişi bir serkeşlik göstereceksiniz.
Fesatlarınızdan birincisinin vadesi gelince üzerinize şiddetli, satvet sahibi kullarını göndermiş, onlar da, (sizin cezanızı vermek içirt) evlerinize, barklarınıza musallat olmuşlardı.
Bu, herhalde yerine gelecek bir vaİt idi.
Sonra bunlara karşı gelmek kuvvetini size verdik.
Size mal ve evlât ile imdat ettik.
Sizi evvelkinden fazla çoğalttık.
İyilik ederseniz, kendi nefsiniz için edersiniz.
Fenalık ederseniz gene kendinize edersiniz.
İkinci fesadın ceza vadesi hulul edince yüzünüzü karartmak, mescide ilk defa girdikleri gibi girmek, ellerine geçirdikleri herşeyi tamamiyle mahvetmek için düşmanları gönderdik.
Tevbe ederseniz, belki Rabbiniz, size acır, size merhamet eder.
Siz tekrar isyana dönerseniz, biz Üe cezaya döneriz.
Biz cehennemi, inanmıyanlar için zindan yaptık.» İsfa sûresi Mekkede nazil olmuştu.
Resuli Ekrem Mekke'de yahudiîerle temas etmr-diği için yahudilere henüz hitap eımemiş bulunuyordu.
Bu sûre ile, müslüm^-.ıiık yahudilere iîk defa hitap ediyor.
Çünkü İslâmiyetin tarihinde yeni bir devir açılıyor, Resuli Ekrem, hicret emrini almış bulunuyordu.
Medinede müslümanlarla yahudiler arasında münasebet teessüs edecek, yahudilere bir kere daha, Allahın rahmetine ulaşmak için nedamet ve tevbe fırsatı verilecekti.
Yahudiler bu yeni daveti de isyan ile karşılayacak olurlarsa ayni cezaya uğrıyacaklardı.
Yahudiler, bu fırsattan istifade etmek istemediler ve hakikati kabul etmediler.
Halbuki Cenabı Hak : «Ahdime riayet ediniz.
Ahdinize riayet ederimi diyordu.
Onun için yahudilere karşı rahmet kapıları kapanmış, bunlar üçüncü defa da azaba uğrıyarak Medineden, Hayberden, Erzuattan teb'it olunmuşlar, Kudüsün nigehbanhğı da müslümanlara verilmişti.
3 — Bugün küffara vukubulan son ihtar günü idi.
Küffar, «Müslümanlık doğru bir din ise ve bizim dinimiz batıl ise, niçin Allah bize azap göndermiyor ? • diyorlardı.
Bunlara bir millete İlâhî bir mürşit gönderilmedikçe ve bu İlâhî mürşit bir kavmi ıslahtan meyus olmadıkça, zengin ve mağrur sınıflan hakikati boğmak için birleşmedikçe azap gönderilmiyeceği bildirildi.
Bu devirde, zengin ve mağrur sınıfların servet ve nüfuzuna güvenenler onların tarafına geçiyor, zuafadan müteşekkil bir cemaat te Peygamberin etrafında toplanıyordu.
Zatı Kibriya tarafından gönderilen mürşit ise, herkesi irşat için elinden ^geleni yapmış, fakat bunun bir faydası görülmemişti.
Bu dünyada her insan işlediklerinden ve hareketlerinden mes'uldür.
Onun için Kureyş uluları Kâbenin muhafızlığı şerefinden mahrum edilmiş ve bu muhafızlık müslümanlara tebşir olunarak Mekkej'yi fethedecekleri bildirilmişti.
Demin naklettiğimiz âyetlerden sonrakileri bunu ifade eden «irme hâzelkur'ane yehdi« nazmiyle başlıyor.
4 — Gerek Kudüsün, gerek Kâbenin tevliyetini Resuli Ekreme ihsan için, Cenabı Hak bu bendei hassını huzuru Akdese davet etti ve ona ruhanî şerait ve ahkâmını bildirdi.
Daha evvel Musa ile sair peygamberler de, dyni lûtf-i İlâhiye mazhar olmuşlardı.
Onun için Kur'an-ı Kerim demin naklettiğimiz âyetlerden sonra 18 inci âyetten 40 ıncı âyete kadar bu şartları ve hükümleri bildirir.
Bu âyetlerdeki emirlerin sayısı 12 dir.
Bu on iki esas ve pustur, dünyadaki bütün hayır ve şer binasının temelidir.
Ahlâk hakkında ciltler yazacak olsanız bile hiçbir vakit bu on iki düsturun haricine çıkamazsınız.
Bu o/l iki esa« şunlardır : 1) — Allaha şerik koşmayınız.
2) — Ebeveyninize hürmei ve itaat ediniz.
3) — Müstahaklara haklarını veriniz.
4) — İsraf etmeyiniz.
5) -i- İfrat ve tefrit- ten sakınarak? ikisinin arasında mutedil bir yol tutunuz.
6) — Çocuklarınızı öldürmeyiniz.
7) — Zinaya yaklaşmayınız.
8) — Nahak yere kimseyi öldürmeyiniz.
9) — Yetime en iyi muameleyi gösteriniz.
10) — Ölçüleriniz ve tartılarıma doğru olsun, li — Bilmediğiniz şeyleri körükörüne takip etmeyiniz.
12) — Yeryüzünde mağrurane ve mütekebbirane yürümeyiniz.
Bu on iki emri İlâhî, Hazreti Musânıri Turda telâkki ettiği evamlri-1 aserenin, tekmil'.olunmuşudur.
Evanıiri aşere şunlardı: 1) — Benden başka bir ilâhınız yoktur.
2) — Yalan yere yemin etmeyiniz.
3) — Sebt gününü hatırlayınız.
4) — Ana ve babaya hürmet ediniz.
5) — Kan dökmeyiniz.
0) — Zina etmeyiniz.
7) — Hırsızlık etmeyiniz.
8) — Komşunuz aleyhinde yalan yere şehadet etmeyiniz.
9) — Komşunuzun zevcesiyle sevişmeyiniz.
10) — Komşunu;un malı sizi ızlâl etmesin.
Sûrei İsranın sonlarında Hazreti Musânm telâkki ettiği evamire işaret olunmaktadır.
5 — Cenabı Hak bu maddî âlemi idare için fıtrî ve tabii kanunlar vücuda getirdiği, bu kavanine umumiyetle muhalefet edilmediği gibi, ruhani âlem için de öylece birtakım usu! ve kavanin' vücuda getirmiştir.
Bunlar ruhaniyet âlemine hâkimdir.
Bu kanunların biri şudur : Bir kavme evvelâ bir peygamber gönderilir.
Bu peygamber o kavmi irşat ve hak ve hakikate davet eder.
Bu kavmin içindeki mağrurlar, mucize isterler.
Bunlar onlara gösterilir.
Şayet onlar mucizeleri gördükten sonra iman etmezlerse peygambere hicret emrolunur ve bedbahtlar azaba uğrarlar.
Peygamberlerin hayatı bu düsturun doğruluğu için en kat'i delildir.
Resuli Ekrem de Miraç gecesinde ayni düsturun tatbik olunacağım tebliğ etti.
(Ayet).
Bunu müteakip Kur'an-ı Kerim bu delili, Adem ile geytan arasında vukufa ulan macerayı anlatmakla teyit etmektedir : Bu Ayeti Kerime, Miracın hicretten çok kısa bir zaman evvel vukubulduğunu, miracın, azabı İlâhînin yaklaştığını gösteren âyet olduğunu isbat etmektedir.
8 — Beş vakit namazın miraç esnasında farzolunduğunu evvelce söylemiştik.
Daha sonraki âyetler bunu izah ediyor.
Müslümanlık, Hazreti İbrahimin, dinidir.
Hazreti İbrahimin zamanında yıldızlara ve güneşe ibadet, gayidi.
Bugün de bazı edyanın âyinlerinde bunların izi görülür.
Güneşe perestiş edenlerin dininde ibadet zamanları tesbit olunmuştu.
Meselâ, güneş, bütün şaşaasiyle kemale erdiği zaman, ona ibadet olunurdu.
Hazreti İbrahimin dininde ise, güneş zevale başlayınca ibadet ederlerdi.
Yani zevalden kamerin tulûuna kadar ibadet olunurdu.
Güneş, semeti re'sten inhitata başlayınca «zuhur» vakti olur.
Güneş, zeval ile gurup arasında bir yerde olunca «asır» yani ikindi vakti olur.
Güneş, gurup edince, akşam vakti olur.
Gece kararınca ve ufuktaki şafak zail olunca yatsı vakti hulul eder.
Sabah namazı ise yıldızlar sönünce eda olunur.
Bu suretle bu Ayeti Kerimede beş vakit namaz en güzel şekilde ifade olunmuştur.
Bunu müteakip Resuli Ekreme Hicret duası talim olunmuş, ondan sonra ona Mekkenin fethi lebgir edilmiştir, öğretilen dua şu idi: •Ya Muhammed de ki Yarab, beni gireceğim yere sıdk ile sok, çıkacağım yerden şıdk ila çıkar.
Bana Senin tarafından yardım edici bir kuvvet ihsan et.
De ki hal: geldi, bâtıl yok oldu; bâtıl, yok olucudur.» Bu Ayeti Kerimenin son sözleri îsiâm tarihinde yeni devrin açıldığım anlatıyor.
Mekks'nin fetholunduğu gün, hazreti İbrahimin tenis ettiği Beyti İlâhî pullardan tathir olunmuş, Rasuii Ekrem do : Kak geldi, bâtıl yok oldu.
bâtıl yok olucudur^ âyetlerini okumuştu.
< 7 — Resuli Ekremin hicreti ile azap devrinin yaklaşmasına mebni Mekke müşriklerinin bütün itirazlarına bir kere daha cevap verilmiş ve onlar son defa irşat olunmuştu.
Onun için deminki bahisten sonra bu bahse geçilir.
(Âyet) Bu âyeti kerime, müşriklerin miraca inanmadıklarını, çünkü miraca inanmak için peygamberin semadan yazılı bir kitap getirmesi icabetttiğine kail olduklarım göstermektedir.
8 — Hazreti Musânın hayatı ile Peygamberimizin hayatı birkaç noktai nazardan birbirine benzer.
Kur'an-ı Kerim, «Fir'avuna gönderdiğimiz Peygamber gibi size şahit olacak bir Peygamber gönderdik.» diyor.
Bundan dolayıdır ki Kur'anda 'Hazreti Musânın hayatından sık sık bahsolunur.
Musa, günlerini düşmanları arasında geçirdiği gibi.
Peygamberimiz de günlerim düşmanları araBinda geçirmiştir.
Musa Fir'avun ile adamlarını irşada çalıştığı halde nasıl bunlar ona inanmadılar.
Musa da Mısırı terke mecbur kaldıysa, Hazreti Peygamber de kendisine inanmayan Kureyş müşriklerine karşı Mekke'yi terke ve Medine'ye hicrete mecbur kaldı.
Musa hicretten evvel evamiri aşereyi telâkki ettiyse, Resuli Ekrem de hicretten evvel miraca erdi.
Musânın hicretinden sonra nasıl Fir'avun ile adamları helak olduysa, Resuli Ekremin hicretinden sonra Kureyş te Bedirde helak oldular.
Nasıl Hazreti Musa ile kavmi Arzı Kenana sahip oldularsa.
Resuli Ekrem de Mek'keyi fethetti.
Bu noktalar, nazarı dikkate alınarak Kureyşe miraçtan sonra hicretin vukubulacağı, ondan sonra da azabın geleceği anlatıldı.
Miraç esnasında telâkki olunan evamiri llâhiyeden, gene o esnada farzolunan beş vakit namazdan ve Peygamberimize vukubulan tebşirattkn başka Peygamberimize iki nimet daha ihsan olunmuştu.
Bunlardan biri Peygamberimizin ümmeti içinde Allaha şerik koşmadığı halde ölenlerin günahları affolunarak Cennete girecekleri; İkincisi, Allahm has bir fermanı olmak üzere din ve imanın esaslarını tekmil ve af ve mağfiret dersini veren Âyeti Kerime vahyolunmuştur.
Bu âyetler, Sûrei Bakaranın son üç âyetidir.
Kur'an-ı Kerim miracın ruhanî menazırmı iki kelime ile if3de ederek Allahın Peygamberine «Âyet göstermek» istediğini beyan eylemiştir.
Bu âyetler ne idi î İnsanın âciz lisanı onları anlatabilir mi ? Şüphesiz anlatamaz.
Kelimeler bu manaları kavrayamaz.
Bizim bütün ilim ve hikmetimiz, mahduttur.
Bunlar bizim mahsusatımızı, makulatımızı ifadeye kâfidir.
Bu mahdut dairenin haricindeki şeyleri biz nasıl anlatabiliriz.
Zatı Kibriya bunları anlatmış olmakla beraber bizim aklımız onları idrak edemiyor.
Necm sûresi bu esrarı biraz izah eder, fakat oradaki tafsilât ta bizim için bir icmal, oradaki izahat ta bizim için ibham gibi kalıyor.
Sûrede öyle cümleler var ki iki kelimeden ibarettir.
Zamirler mahzuftur.
Fail var.
meful yoktur.
Yahut meful varsa fail yok.
Failin müteallikatı mevcut, fakat zamirin mercii belli değil.
Acaba niçin?..
Çünkü o makamın muktazası bu idi.
Resuli Ekrem miraçtaki ruhanî müşahedatını ve orada gördüğü melekûtl fiyatı anlattığı zaman Kureyş bunları sapıklık ve hezeyan saymıştı.
Acaba niçin böyle dediler? Çünkü onların bu ruhanî tecelliyatı görecek gözleri; onların bu sermedi sesi duymağa lâyık kulakları, onların bu İlâhi esrarı kavrayabilecek akıl ve kalpleri yoktu.
Çünkü görülen şeyler, kadir, ve hâkim olan.
Allahın tecelliyatı bahiresi İdi.
Bazen Resuü Ekrem en yüksek ufuklara çıkarak uzaklarda; bazen iki yay mesafesi kadar yakınlıklarda idi.
Acaba yaklaşan kimdi'.
İki yay mesafesinin ötesinde ne vardı ? Allahın azamet ve şanı mı idi ? Belki.
Söyliyen kimdi ? Bilmiyoruz.
Söylenen ne idi ? Bize haber verilmiyor.
Sidrelülmünteha nedir ? İlmi beşerin son haddi olan nokta imiş ! Acaba onun renkleri şüun ve sıfatı İlâhiyenin renkleri miydi ? Acaba o serhadde varınca kevnü mekân, vücut ^e imkân mesele- 4 5 6 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME've TEFSİR [Cüz: 1 5 si hallolundu mu ? Resuli Ekrem gözleriyle ne gördü ? Sonra kalbiyle neler müşahede etti ?..
Resuli Ekrem bu seyahatte birçok ayatı Rabbaniyeyi görmüştü.
Bun-: ları göziyle mi, kalbiyle mi gördü?!..
Ez in perde nihan esi ve nihan handı mand •Bu sır, perde arkasında gizlidir ve gizli kalacaktır !• Bütün bu bahisleri anlatan sûre 13
BÖLÜMden müteşekkildir.
Birinci
BÖLÜM îsrâ'dan, ikincisi musevilerin tarihinden ve bunların Kudüs'teki hâkimiyetlerinin son bulduğundan, üçüncüsü her milletin ne yaparsa onun karşılığını göreceğinden, dördüncüsü iyiliği gerçekleştiren ahlâkî esaslardan, beşincisi fenalıktan sakındıran esaslardan, altıncısı müşriklerin katı yürekliliğinden, yedincisi münkirlerin cezasından, sekizincisi şeytandan ve onun isyanından, dokuzuncusu Hazreti.Peygambere karşı gelenlerden, onuncusu hakkm mutlaka galip geleceğinden, on birincisi Kur'anın eşsizliğinden, on ikincisi Peygambere gösterilen mukavemetten.
Hatim» dir.
Kureyş asilleri ve gençleri geceleri burada yatmak itiyadında idiler.
Resuli Ekrem de bazan burada yatardı.
Miraç gecesi, Resuli Ekrem bu makamda yarı uyku, yarı uyanık bir halde iken bir tavanın açıldığını ve Cibrilin birkaç melekle geldiğini gördü.
Bunlar evvelâ Resuli Ekremi zemzem kuyusuna götürmüşler, orada göğsünü açmışlar, kalbini yıkamışlar, sonra Cebrail iman ve hikmetle dolu bir liğen Retirerek onu kalbine doldurmuş ve göğsünü kapamıştır.
Bunu müteakip Resuli Ekreme rengi beyaz, merkepten büyük, fakat katırdan küçük uzunca bir hayvan takdim olunmuştur.
Bu hayvan «Burak» tır.
Bu hayvan o kadar şeridi ki her adımı ufukta gözün gördüğü en uzak yere varıyordu.
Resuli Ekrem bu hayvana binmiş, onunla Mescidi Aksaya gelmiş, hayvanı bağladıktan sonra Mescidi Aksaya girmiş ve orada iki rekât namaz kılmıştı.
Resuli Ekrem Mescidi Aksadan çıktıktan sonra Cibril ona biri süt, diğeri şarap dolu iki kadeh takdim etti.
Resuli Ekrem, sütle dolu kadehi aldı.
Cibril : «Ya Muhammed, fıtratı intihap ettin ! Öteki kadehi almış olsan ümmetin dalâlete uğrardı» dedi.
Bunu müteakip, Cibril, Resuli Ekremi semaya çıkardı.
Birinci semaya muvasalat edildiği zaman Cibril semayı açtırmak istedi ve kendini tanıttı.
Bunun üzerine yanında kimin bulunduğu sorulmuş, o da Muhammedin bulunduğunu söylemiş, bunun Ü7erine «Muhammed gönderildi mi?« denilmiş, o da «Evet» demişti.
Melek birinci semayı açmış ve «sema sakinleri bu müjdeden memnun olacaklardır» demişti.
ResuU Ekrem birinci semaya girdiği zaman orada sağında ve solunda gölgeler bulunan bir adam gördü.
Bu adam, sağına baktıkça gülüyor, soluna baktıkça ağlıyordu.
Bu adam Resuli Ekremi görünce: »Merhaba ey salih Peygamber ve ey salih evlât !» demiş, Resuli Ekrem bu zatın kim olduğunu sormuş, o da onun Hazreti Adem olduğunu haber vermişti.
Onun sağındakiler cennete gidecek evlâtlarının, soldakiler cehenneme gidecek evlâtlarının ervahı idi.
Onun için sağma baktıkça memnun, soluna baktıkça mahzun oluyordu.
Resuli Ekrem bu semada iki ırmak gördü.
Cebraile bunların ne olduğunu sordu.
Cebrail, bunlar Nil ve Fıratın membalarıdır, dedi.
Resuli Ekrem ileride bir ırmak daha gördü.
Kenarında inci ve zebercetten bir köşk vardı.
Köşkün zemini miskten idi.
Bunları Cebraile sordu.
O da, bu ırmak, Kevser nehridir ki senin için yaratılmıştır, dedi.
Resuli Ekrem bu şekilde her semayı gezdi.
Her semada bir peygambere rastgeldi.
İkinci semada Yahya ve Isaya, üçüncü semada Hazreti Yusufa, dördüncü rımızı"göndermiş, onlar da yurtlarınızda dönüp dolaşmışlar, (sizleri) tarumar etmişlerdi.
Bu ise, herhalde yerine gelecek bir vait idi.
6 Sonra size onlara karşı galebe ihsan etttk.
(Yeniden semada Hazreti İdrise, beşinci semada Hazreti Hâruna tesadüf ettij Bunların hepsi de ona hoş âmedi beyan ediyor, »merhaba salih Peygamber ve salih arkadaş !• diyorlardı.
Resuli Ekrem aitmcı semada Hazreti Musâya mülâki oldu.
O da ona beyanı hoş âmedi etti.
Hazreti Peygamber buradan ilerliyorken Musa ağladı.
Bir ses ona niçin ağlad'.ğmı sordu.
O da : «Yarabbi, benden sonra Muhammedi Peygamber olarak gönderdin.
Fakat onun ümmetinden cennete girecek! olanlar, benim ümmetimden daha çok fazladır.» dedi.
Resuli Ekrem, yedinci semada Hazreti İbrahimi gördü.
İbrahim sırtını Beyti Ma'mure dayamış, oturuyordu.
Her gün buraya yetmiş bin melek giriyordu.
Bunu müteakip Resuü Ekreme Cennet :; 3sterilmişti Cennetin kubbesi inciden, zemini miskten idi.
Daha sonra Resuli Ekrem kalemi kudretin saririni duyduğu, bj; yere vardı.
Bunu müteakip (Sidıetülmünteha) ya erdi.
Burası emri İlâhî ile aydınlanmıştı.
Buranın rengârenk envarı tarife sığacak gibi değildi.
Burası zeminden semaya yükselen, semadan yere inen herşeyin yeri idi.
Resuli Ekrem buradaj Cibrili heyeti asliyesiyle gördü.
Bunu müteakip «Şahidi mesturi ezel» esrar perdesini kaldırdı ve Peygamberi Haremi Akdese kabul ederek ona istediğini vahyetti.
j Resuli Ekreme bu makamda üç atiyyei İlâhiye verildi.
Bunlar } 1) Sûrei Bakaranın sonundaki üç âyet ki akaidi islâmiyeyi ikmal etmekte ve islâmiyetin çektiği mihenü istirahatın zeval bulduğunu tebşir etmektedir.
2) Muhanimedin ümmeti içinde Allaha şerik koşmıyanlara Cennetin vadi.
3) Her gün elli fefiza ifası.
Resuli Ekrem bu atayayi İlâhiye ile döndü.
Dönerken Musâya tesadüf etti.
Hazreti Musa, ona, Cenabı Hakkın ne emrettiğini sordu.
Resuli Ekrem de Cenabı Hakkın elli ferizayı emrettiğini söyledi.
Hazreti Musa : «Ben Beni i Israili tecrübe ettim.
Senin ümmetin de buna tahammül etmez.
Huzuru Kibriyaya dön ve bu ferizaları tahfif ettir.» dedi.
Resuli Ekrem döndü: «Yarabbi, dedi, ümmetim zayıf ve âcizdir.» Cenabı Hak ta feraizin onunu indirdi.
Resuli Ekrem (dönerken gene Muâsya uğradı.
Hal ve keyfiyeti anlattı.
Tekrar Cenabı Haktan ric^a etti.
Nihayeı bej vakit namaz farz oldu.
Miraç cismanî mi, yoksa ruhani mi idi T Mütekellimler ile hadis sarihleri bu meseleyi izah için yığın) yığın kitaplar yazmışlardır.
Eslâfı salihîn, Peygamberin uruç ettiğine, binaenaleyh mi'racın bir hakikat olduğuna inanırlar, fakat acaba bu mi'raç cismani mi, ruhani mi idi ? Yakaza halinde mi, yoksa uyku halinde mi vukubuldu ? Bu meselcjyi istiknah ile kendilerini yormağa lüzum görmezlerdi.
Mi'raç hakkındaki hurafeleri, uydurmaları., bertaraf etmek için biraz izahr.t vermek gerektir: Evvel emirde İsra, sûresinde varit olan şu Âyeti Kerimeyi pazarı dikkate almak icabeder ; «Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlar için fitne ve imltihan eyledik.» İbn Abbasın Buharidek; rivayetine göre rüyadan maksat, mi'raçtır.
Bundan dolayı Mi'raç'ın uyku esnasında vukübuîduğunu söyliyenler bu âyete istirjat etmektedirler.
Fakat İbn Abbas bu âyetten bahsederken şu sözleri de söylüyor: -Resuü Ekrem bu rüyada gördüklerini, gözleriyle gördü.» Demek ki bu rüya alelade bir rüya değildi.
Bu rüya, ruhun cisim kayıtların darı azat olarak melekût âleminde seyri idi.
Peygamberler tarafından görülen rüyaları alelade insanlar tarafından görülen rüyalar gibi telâkki etmek yanlıştır.
Peygamberlerin rüyalar:, alelade insanla- -0.
\ •} # ****** **** •* s şevket verdik).
Sizi mallarla, oğullaıla kuvvetlendirdik, yardım ettik.
Sizi, evvelkinden fazla çoğalttık (O .
7 İyilik ederseniz kendinize, kötülük ederseniz gene kendinize edersiniz.
İkincisi fesadın ukubet zamanı erişince sizin yüzünüzü karartacak, mescide ilk defa girdikleri gibi girecek, yendiklerini büsbütün berbat edecek (yeni bir milleti göndeririz) (">).
8 Belki de Tanrınız, size rahmet eder, fakat şayet siz (itaatsizliğe) dönerseniz biz de (cezaya) döneriz.
Biz cehennemi, kâfirlere zindan yaptık.
9 Muhakkak ki bu Kur'an, en doğruya iletir ve doğru dürüst işler işlin n rüyalarından bambaşkadır.
Peygamberlerin uykuları esnasında zahiri havas muattal kalır.
Fakat onlar gözlerini kapar kapamaz, onların kalp gözü ruh âlemini, melekût kâinatını görmeğe başlar.
Alelade rüyalar böyle midir ? Peygamberlerin rüyası, uyanıklığın fevkinde bir halettir.
Onlar bu halet içinde semavatı seyrederler.
Ervaha mülâki olurlar.
Rüyeti Hak ile bekam , olurlar, meleklerle hembezm olurlar.
Bu hâlete rüya diyen ashap, bu ruhani hakikati ifade etmek istemişlerdi.
Tabiatın maddî kanunları dairesinde müşkül görünen bu hâdise, «ruhanî» mümkün olur.
yen müminlere, büyük bir ecre nail olacaklarını müjdeler, 10 âhırete inanmıyanlar için acıklı bir azap hazırladığımızı bildirir.
BÖLÜM : 3 — AMALİN NETİCELERİ 11 İnsan (sıkışınca), kendine iyilik için , dua eder gibi feno-ık için de (beddua) eder.
insan, çok acelecidir.
12 Geceyi, gündüzü kudretimizin iki nişanesi kıldık.
Gec e nişanesini ışıksız, gündüzün nişanesini ^aydınlık yaptık ki Tanrınızın kereminden f yaşayışınıza yarıyacak herşcıji) dileyesiniz, senelerin sayısını, (vakitlerin) hesabını bilesiniz.
(Biz böylece) herşeyi apaçık anlattık, (bildirdik).
13 Her insanın yaptıklarını, işlediklerini kendi boynuna doladık.
Kıyamet günü, onun apaçık bulacağı bir kitabı çıkaracağız (G).
14 Kitabını oku! Bugün senin öz canın kendi hesabını görmek için kâfidir (7).
15 Herkim doğru yolu bulursa kendi öz canı için doğrulmuş olur.
Herkim saparsa, gene kendi öz canının (zararına) sapmış olur.
Hiçbir yük taşıyan, bir başkasının yükünü taşımaz (8).
Biz [2] Birinci âyet müslümanların parlak atisine işaret ettiği halele bu âyet onlara büyüklüğü tehdit eden noktalar: göstermekte ve yahudilerin tarihiyle ieti$hat etmektedir.
[3] (78 : 5) e de bakınız.
Kudüs iki defa tahribe uğramış ve bu suretle yahu¬ diler iki defa ceza görmüşlerdir.
Kudüsü bir kere Babililer zaptetmbler, daha sonra Romalılar Kudüsü hâk ile yeksan etmişlerdir.
Hazreti İsâ da yahudilere bu akıbeti ihtar etmişti.
(Metta İncİ'i 23 : 33, Lûka İncili 21 :24) Mezamiri Davutta da buna benzer birçok ihtarlar vardır.
[4] Beşinci Âyet-i Kerime Mabedi Saleymanm Babililer tarafındın tahribine, yahudilerin bunlar tarafından katledilmelerine, esir alınmalarına, tart vs teb'it edilmelerine işaret ediyor.
Hâdise kablelmilât 588 senesinde vuku bulmuş tu.
Altıncı Âyeti Kerime ise yahudilerin zamanla Kudüse avdet edip mabedi yeniden inşa etmelerine, yeniden refaha ermelerine işaret etmektedir.
[5] Bu Âyeti Kerime mabedin ikinci defa tahribine işaret ediyor.
Bu defa musevileri tarumar eden, mabetlerini yakıp yıkanlar Romalılardı.
Bunlar Titusun kumandası altında hareket ederek Kudüsü tahrip etmişlc-r vs yahudileri kırıp geçirmişlerdi.
[G] Âyeti Kerime yapılan her işin, onu yapanın boynuna dolanacak bir iz bıraktığını anlatıyor.
Bütün bu izler, kıyamet günü insanın karşısında apaçık bir kitap gibi çıkacaktır.
İnsanın bütün hareketlerini bütün â'malini kaydeden, kitap o hareket ve o â'malin tesirleri ve izleridir; kitap budur.
[7] İnsan, kıyamet günü kendi amalinin hesabım kendi yapacak, orada bu dünyada bütün yaptıklarım birer birer görerek bunların hesabım verecektir.
[8] Âyeti Kerime Hıristiyanlığın «kısas» akidesini iptal ediyor.
Hıristiyanların itikadına göre İsâ insanların günahım yüklenmiş, bu günahın vebaüni kanile ödemiştir.
Âyeti Kerime, hiçbir kimsenin, başka bir kimsenin günahını, yükünü tefayamıyacağını gösteriyor.
1 r rvr i .
1 i i i • 1 ı ^ * v)*'-^ "^ ö ^fot^ = ^kO-) ^ f^ l ât 1«»-\U * *-»»J W *- > " «ki f*\ *^*>.
*f —3 1 1 I 1 i i 1 i peygamber göndermedikçe bir kamvi azaba uğratmayız (0).
16 Bir kasabayı helak etmek istediğimiz zaman, emrimizi (peygamberin diliyle) onun refah içinde yaşıyanlanna göndeririz, onlar ise (karşı gel'p) fenalıklarına devam ederler, o kasaba aleyhindeki söz hak olur, biz de o kasabayı hâk ile yeksan ederiz.
17 Nuhdan sonra nice insan nesillerini helak ettik.
Kullarının günahlarına, Tanrılarının agâh olması, onları görüp bilmesi, elverir.
18 Herkim bu dünya hayatını isterse, dilediklerimize, istediğimiz miktarı, çabucak verir, sonra ona cehennemi mekân kılarız, o da oraya yerinmiş, kovulmuş olarak atılır.
19 Herkim mü'min olarak âhireti isterse ve ona ermek için nasıl çalışmak lazımsa, öylece çalışırsa, (böylece çalışanların) sa'yi meşkûr olur (kabul olunur).
[9] Ayeti Kerime, Hak Tealânın, günahkâr tir kavme peygamber göndermedikçe, onu hidayete davet etmedikçe bir kavmi azaba uğratmıyacağmı ifade ediyor.
20 Biz onlan da, bunları da, herbirini, Tanrınıjı vergisinden rızıklandırırız.
Taryının vergisi, (kimseden) geri tutulmaz.
21 Bak, ! Biz insanların bir kısmını bir kısmına nasıl tafdil ettik (nasd üstün kıldık) elbette ki âhiret (erişilecek) dereceler bakımından daha büyük kazanılacak, üstünlükler bakımından daha yüksektir.
22 (Sakın) Allaha eş, ortak katma.
Yoksa yerinmiş, atılmış kalırsın!
BÖLÜM: 4 — İYİLİK YAPTIRAN AHLÂKÎ ESASLAR I 2 3 Tanrın irade buyurdu ki: Ondan başkasına tapmayın, ana ve babanıza iyilik edin.
(Anababanın) yalnız biri, yahut ikisi eline baktıkları sırada kocarlarsa, sakın onlara "bıktım, usandım,, deme ! Onları azarlama! Onlara sözün tatlısını, ' gönül alıcısını) söyle, j Onlara merhametinden tevazu kanatlarını yerlere kadar indir de : ! ı 1 (Ula) Tanrım! Onlar beni küçüklüğümde nasıl (esirgeyerek, koru- i ! yarak) büyüttülerse Sen de onlara öylece acı! Öylece (esirge!) de 25 Tanrınız, sizin içinizdekini en iyi bilendir.
Siz iyi kimselerseniz, Allah da günah ettikçe tevbe edenler hakkında yarlığayıcıdır.
; 26 Hısımlara, yoksullara, yolda kalmışlara, haklarını ver.
(Malını) israf ile saçıp dağıtmaktan çekin.
27 Çünkü israf ile mallarını saçıp dağıtanlar, şeytanların kardeşleridir.
Şeytan ise Tanrısına karşı nankördür.
2 8 Tanrından umduğun bir rahmeti dilemek için onlardan yüz çevirecek olursan tatlı bir söz söyliyerek {gönüllerini al).
29 Elini, boynuna bağlı imiş (gibi, sıkma), büsbütün de açma.
Yoksa (cimriliğinden dolayı) sana dil uzatırlar, (eli boş kalmak yüzünden de) pişman olursun.
3 0 Tanrın dilediklerinin rızkını genişletir, darlaştırır.
Çünkü Tanrın kullarının her (galinden) ha- j berdardır, her halini görücüdür.
•
BÖLÜM : S — FENALIKTAN SAKINDIRAN AHLÂKİ 31 Evlâtlarınızı, fıkaralık korkusiyle, öldürmeyin.
B j size de rızkınızı veririz.
Onları öldürmek, büyük bir, [10] Araplar, kız çocukları, diri öldürürlerdi.
Âyeti Kerime bu fena, bu çirkin âdeti kaldırıyor.
İmam Ragıb âyete daha başka bir mana vererek onun çocukları talim ve terbiyeden mahrum etmemeyi emrettiğini söylüyor.
ESASLAR iz onlara da, suçtur (10) .
32 Zinaya yaklaşmayın.
(Zina), hayasızlıktır, {zina yolu), pek kötü bir yoldur.
3 3 Allahın öldürülmesini haram kıldığı hiçbir canı öldürmeyin.
Meğer ki hak ile ola! Herkim* nahak yere öldürülürse onun velisine (vârisine, hakkını istemek için) salâhiyet verdikO da, katil de (meşru hadleri) tecavüz etmesin.
Çünkü o yardım görmüştür.
3 4 öksüzün, ergenlik çağına varıncıya kadar, malına el sürmeyin.
Mağer ki en iyi veçh ile ola.
Verdiğiniz sözü yerine getirin.
Verdiğiniz her sözden, her ahitten, mes'ulsunuz.
3 4 Ölçtüğünüz zaman ölçeği yerine getirin.
(Tartacağınızı), doğru terazi ile tartın.
(Böyle yapmak), daha iyidir, (böyle yapmanın) akıbeti daha hayırlıdır.
36 Bilmediğin birşeyin peşine düşme ! Çünkü kulak, gez , kalp, (gibi azanın) hepsi de, sorguya çekilecektir.
37 Yeryüzünde, azamet tashyarak yürüme! (Çünkü nekadar gururlansen) yeryüzünü yaramazsın, uzanıp değları aşamazsın.
38 Bütün bunların fenası, Tanrın nezdinde.
istenmiyen.
sevilmiyen şeylerdir.
Sûre: 17] İ s » Sûrtoi 4 6 5 39 İşte bunlar Tanrının, sana vahyettiği hükümdendir.
Tanrın ile beraber başka bir tapacak edinme! Yoksa yerinerek, kovularak cehenneme atılırsın.
40 (A/e diyorsunuz?) Tanrınız size erkek çocukları ayırdı da meleklerden kendine kız çocukları mı edindi ? N e büyük, ne taşkın bir söz söylüyorsunuz?
BÖLÜM : 6 — KÂFİRLERİN KATI YÜREKLİLİĞİ 41 Biz bu Kur'anda, onların akıllarını başlarına getirmek için ihtarlarımızı tekrer ettik.
Bu hal ise onların (haktan uzaklaşmadaki) nefretlerinden başka birşeyi artırmıyor.
42 De kı: Onların dedikleri gibi Onunla, (Tanrı ile beraber) başka mabutlar bulunsaydı arş sahibi olan (Zatı Kibriyaya) karşı bir yol araştırırlardı (• 1) .
43 Hak Tealâ onların dediklerinden tamamiyle münezzehtir.
Şanı [11] Yani bunlara tapanlar Zatı Kibriyaya yaklaşırlar ve bu suretle bütün pisliklerden temizlenirlerdi.
— i yücedir.
44 Yedi gök ile arz ve bunların bütün içindekiler Onun jl şanını tenzih ederler.
Hiçbir şey yoktur ki Ona hamdederek şanını tenzih etmesin, fakat siz onun (Zatı KibriyayV teşbih ve tenzih etmesini anlıyamazsınız.
Hak Tealâ, hiç şüphe yok ki, halimdir, yarlığayıcıdır.
45 Kur'anı okurken seninle âhirete inan- j mıyanlar arasında, gizleyici bir örtü çekeriz.
46 (Kur'anı) anlamamaları içîn kalpleri özerine perdeler (gerer), kulaklarına ağırlık | koyarız.
Sen 'Kur'anda Tanrını bir tek.
olarak zikrettiğin zaman S onlar senden dönerek arkalarını çevirirler (12).
47 Onların sana 1 kulak verip (Kur'anı) dinledikleri zaman asıl neyi dinled.klerini, i! gizli gizli konuşan zalimlerin, " siz ancak büyülenmiş bir insana uyuyorsunuz,, dediklerini pek iyi biliriz.
48 Baksana, onlar seni kimlere benzettiler de saptılar, artık onlar (doğru) yolu bulmazlar.
49 Onlar derler ki: (Öldükten sonra bir yığın) kemik (ve bir • avuç) toprak olunca yeniden yaratılıp dirilecek miyiz? De ki: Taş olun, demir olun, 51 yahut sizin aklınızca (hayatlar olamıyacak) bir mahlûk olun.
Onlar, bizi kim (dirilterek) geri çevirecek? j derler, de ki: Sizi ilkönce yaratan Tanrı! Onlar Sana karşı başlarını sallıyarak "ne zaman?,, diyecekler.
De ki: Belki de yakın- ! dır! (\ll).
52 O gün (Tanrı) sizi çağıracak, siz de Ona hamdederek davetine icabet edecek, ancak pek kısa (bir vakit) kaldığınızı zannedeceksiniz.
BÖLÜM: 7 — MÜNKİRLERİN CEZASI' 53 Kullanma söyle ki: Sözün en güzelini söylesinler.
(Müşriklere dil uzatmasınlar).
Çünkü şeytan aralarına fesat sokar.
Şeytan j insana apâşikâr bir düşmandır.
54 Tanrınız, sizin, (her halinizi) pek iyi bilir.
Dilerse sizi esirger, dilerse sizi azaba uğratır.
Biz seni onları imana zorlamak için göndermedik.
55 Tanrın, göklerde ve yerde olan herşeyi bilir.
Peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık.
Davuda Zebur verdik.
56 De ki: Tanrıdan başka tapacak [12] Bunlar Allahjn anılmasına bile tahammül etmedikleri, onun anılmasından kaçtıkları için kulaklarına ağırlık geliyor, gönüllerine perde çekiliyor.
[13] Burada, Resuli Ekremin başarmak .üzere olduğu büyük inkılâba da işaret edildiğine şüphe yoktur.
Büyük inkılâbın bütün gaşaasiyle doğacağı gün pek yaklaşmıştı. ^£>»t^^ü i L & i p j» dik * i s ^aı&)i e p ^L^ - olarak ileri sürdüklerinizi çağırın.
Onların üzerinizden bir sıkıntıyı kaldırmağa, yahut onu çevirmeğe kudretleri yoktur.
57 (Onların yardımlarını dileyip çağırdıkları mabutların) kendileri, onlardan Allaha en yakın olanı, Tanrılarına yaklaşmak için vesile ararlar, Tanrılarının rahmetini umarlar, azabından korkarlar.
Çünkü Tanrının azabı sakmılmağa değer.
5 8 Hiçbir kasaba yoktur ki kıyamet gününden evvel, onu helak etmiş olmıyalım veya şiddetli bir azaba uğratmıyalım.
Bu, kitapta yazılıdır (14).
5 9 Bizi âyetjer, {mucizeler) göndermekten alıkoyan, ancak evvel gelenlerin onları yalan saymalarıdır (15).
Biz, Semuda dişi deveyi (verdik, onu öldürerek) [14] Ayeti Kerimenin beyanı tarihin tasdik ve teyit ettiği bir kanundur.
Mamur şehirler, daha evvel harap olan, helak olan şehirlerin enkazı üzerindedir.
Bu kanun, her zaman caridir.
Eskisi gibi bugün de onun hükmünü yürüttüğünü, görüyoruz.
Zamanın kahhar eli, eski yurtları tahrip ediyorken onların yerine yeni», lerini ortaya çıkarıyor.
[15] Âyeti Kerimenin manası sarihtir.
Bir nesilden sonra diğer bir nesle İlâhi âyetlerin mütemadiyen gönderilmesine mani olabilecek sebep, birinci neslis zulmettiler.
Biz âyetleri ancak {insanları) korkutmak için göndeririz.
6 0 Hani Biz sana: "Muhakkak ki Tanrın insanları kuşatmıştır,, demiştik.
Sana gösterdiğimiz rüyayı da (16) , Kur'anda mel'un olan ağacı da ( l 7) insanları denemek için vesile yaptık.
Biz onları korkutuyoruz, korkutmamız onların taşkın azgınlıklarını artırıyor.
BÖLÜM : 8 — ŞEYTANIN MUHALEFETİ 61 Hani Biz meleklere! Âdem e secde edin! demiştik.
Melekler secde etmişler, iblis secde etmemiş ve "Senin çamurdan yarattığına ben secde eder miyim?,, demişti.
îbliş: "Benden üstün tuttuğun adam bu mu? Beni kıyamet gününe kadar geciktirirsen, azı müstesna olmak üzere onun zürriyetini {azdırıp) hela k edeceğim,, dedi.
6 3 Hak Tealâ buyurdu: Çekil, git.
Onlardan herkim sana uyarsa, hepinizin cezası, cehennem olur, size gereken ceza budur.
6 4 Onların içinden gücünün yettiklerini, sesinle, aldat! Onlara karşı yaya, süvari, bütün kuvvetlerini toplıyarak yürü! Onlarla mallarında, evlâtlarında ortak ol ! (18).
Onlara türlü türlü vaitlerde bulun! Fakat şeytan > ancak onları aldatmak için vaitlerde bulunur.
65 Senin, {öz) kullarım üzerinde hiçbir hükmün yoktur, Tanrının onları koruyucu, gözetici olması yetişir.
6 6 Tanı r bunları reddetmesidir.
Bununla beraber İlâhî âyetler, daha sonraki nesillere gönderilmiştir.
Âyeti Kerimenin sonunda -Biz âyetleri ancak insanları korkutmak için göndeririz» denilmesi, âyetlerin gönderilmesine devam olunduğunu kat'iyyetle göstermektedir.
[16] Rüyadan murat miraçtır.
Bu rüyanın manasım daha evvel mufassal bir surette izah etmiş, miracın cismanî rai, ruhanî mi olduğunu göstermiş bulunuyoruz.
Miraç, Hazreti Peygamberin mutlak ve muhakkak muzaffer olacağını tebşir ediyordu.
[17] Mel'un ağaç, zakkum ağacıdır.
Resuli Ekremin miracı, İsiâmm zaferini ifade ediyor, İslâmiyetin atide kazanacağı büyük muvaffakiyetleri gösteriyordu.
'Günahkârların taamı olan zakkum ağacı da, İslâm düşmanlarının mağlûp olacaklarını remzediyordu.
İslâmiyetin zaferi müjdesi üe müşriklerin mağlûbiyet ve hel a k müjdesi birlikte haber verilmiş, ik i taraf ta bunların tahakkukunu beklemeğe başlamışlardı.
[18] Şeytamn kuvvetleri, günahkârlardan müteşekkildir.
Bunların süvarileri fenalığa çarçabuk kapılanlardır, yayalar fenalık v» günah yolunda yavaş yavaş yürüyenlerdir.
Şeytanın mallarda ortaklığı, gayri meşru yollarda harcedilen, gayri meşru bir surette kazanılan herşeyi ifade eder.
Evlâtlarda ortaklık gayri meşru tevellütlere sebebiyet veren, zinadır.
nız o (tV/uJ Tanrıdır ki, kereminden (istifade etmeniz için), denizde gemileri yürütür; çünkü sizin hakkınızda daima esirgeyicidir.
67 Denizde size dert, (sıkıntı) dokunsa, bütün taptıklarınız kaybolur gider, yalnız O kalır.
Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirir, dönersiniz, zaten insan da nankördür.
65 Karanın bir tarafını sizinle yere geçirmesinden, yahut size taşlı bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? (Böyle bir şey olursa), sizi hiçbir himaye eden bulamazsınız.
69 Yoksa (Tanrının) sizi tekrar denize döndürerek müthiş bir fırtına göndermesinden, bununla sizi nankörlüğünüze karşı boğmasından mı emin oldunuz? (Böyle bir şey olursa) Bize karşı size yardım edecek bir koruyucu bulamazsınız.
7 0 Biz hakikaten Âde m oğullarını şereflendirdik.
Onları karada, denizde taşıdık.
Kendilerine en temiz şeylerden rızıklar verdik ve yarattıklarımızın çoğuna büsbütün üstün kıldık.
BÖLÜM : 9 — PEYGAMBERİMİZİN MUHALİFLERİ 71 O günü (hatırla ki) herkesi, rehberleriyle birlikte çağıra- 4 7 0 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME va TEFStR [Cüz: 15 cağız.
Kimin kitabı sağ eline verilirse onlar kitaplarım okurlar, (19 ) ve bir zerrecik gadre uğramazlar.
7 2 Kim bu (dünyada) korse, âhirette de kördür.
(Belki de daha) fazla şaşkın olur.
7 3 Onlar (müşrikler) seni, sana vahyettiğimizden çevirip başkasını uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki o zaman seni öz dost adineceklerdi.
7 4 Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık sen belki onlara biraz meyledecektin (20).
75 O halde sana, hayatın da, ölümün de iki katını tattıracaktık.
Sonra Bize karşı, hiçbir yardımcı bulamayacaktın.
76 Onlar muhakkak ki, seni yurdundan söküp atmak için rahatsız edip dururlar.
O takdirde onlar da, senden sonra, yurtlarında pek az kalabilirler (21).
77 Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlerimiz arasındaki yolumuz, (âdetimiz) bu idi.
Bu yolumuzda hiçbir değişiklik (göremezsin).
BÖLÜM : 10 — HAKKIN GALEBESİ •78 Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl.
Sabah namazını da eda et.
Sabah namazı meşhuttur.
7 9 Gecenin bir kısmında, uykuyu bırak da uyan, gec e namazı kıl.
Bu senin için, ayrı bir ibadettir.
Belki Tanrın seni yüce ve şanlı bir makama yükseltir.
8 0 D e ki: (Ulu) Tanrım beni (gireceğim yere) sıtk ile sok, çıkacağım yerden sıtk ile çıkar.
Bana tarafından hakkiyle yardım edici bir kuvvet ver (22).
81 De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu.
Çünkü bâtıl, yok olmağa (mahkûm- [19] Bu kitap 14 üncü âyetteki a'mal kitabıdır.
[20] İbn Hişam burada işaret olunan hâdiseyi anlatır : Kureyş reisleri toplanarak Peygamberi davet etmişler, ona istediği kadar servet toplıyacaklarmı, yahut onu başlarına hükümdar olarak geçireceklerini söylemişler, buna mukabil putlarını bağışlamasını istemişlerdi.
Resuli Ekrem böyle şeyler istemediğini, onların salâhı ve taalisi için putperestlikten vazgeçmelerine çalıştığını söylemişti.
Daha evvel de, Kureyş, Hazreti Peygamberin amcası Ebu Talibe müracaat ederek birader zadesini putperestlik aleyhinde bulunmaktan vazgeçirmesini istemişler, Ebu Talib, Hazreti Muhammedi çağırarak Kureyşin toplu kuvvetine karşı âciz kaldığını söylemiş, Hazreti Peygamber de ona «sağ elime güneşi, sol elime ayı koyup beni vazgeçirmek isteseler de bu işten dönmem !» demişti.
[21] Âyeti Kerime Mekkenin, yakında, Resuli Ekrem tarafından fetholunacağmı müjdeliyor.
[22] Âyeti Kerime Resuli Ekremin hicret etmek üzere olduğunu gösteriyor Resuli Ekremin gireceği yer Medine, çıkacağı yer Mekke idi.
dur) ( 2 3).
82 Kurandan, müminler için şifa ve rahmet (olan âyetleri) vahyederiz.
Bunlarsa zalimlerin ancak ziyanlarını artırır.
8 3 insana, herne zaman nimet ihsan edersek yüz çevirir, yari çizer, ona fenalık erişirse nevmit olur.
8 4 D e ki: Herkes kendi huyuna, seciyesine göre işler yapar, Tanrınız, en doğru yolu bulanı daha iyi bilir.
BÖLÜM : 11 — KUR*ANIN EŞSİZLİĞİ 8 5 Sana vahyi (24 ) sorarlar.
D e ki: Vahy Tanrımın emrinden- [23] Bu Âyeti Kerimede Hazreti Muhammedin zuhuru -Hak geldi» nazmiyle ifade olunmuştur.
Hazreti İsâ da Resuli Ekremin zuhurunu ayni kelime ile müjdelemiş, Yuhanna İncilinin 13 :16 mcı âyetinde anlatıldığı gibi Hazreti İsâ »hakikat ruhunun» geleceğini ve bütün hakikati söyliyeceğini, insanları bütün hakikate irşat edeceğini söylemişti.
Hazreti' İsânın bu müjdesi Resuli Ekremin zuhuru ile tahakkuk etti ve gene onun zuhuru ile bâtıl yok oldu.
[24] Asbnda »Ruh» deniliyor ki vahy ve ilham manasına da gelir.
Bu âyetten evvel de, soma da bahis mevzuu olan mesele vahydir.
Onun için bu kelimeyi ruh değil, fakat vahy diye tercüme ettik.
Kur'an-ı Kerime (42 : 52 de) de «Ruh» denilir.
dir.
Size ilimden, ancak pek az verilmiştir.
8 6 Dileseydik, sana vahyettiğimizi ortadan kaldırır, sonra sen de Bize karşı, hiçbir hâmi bulamazdın., 87 Ancak Tanrının merhameti (onu ihka etmiştir).
Onun sana karşı keremi, inayeti büyüktür.
8 8 D e ki: Bunun gibi bir Kur'an daha getirmek için inler de, cinler de bir araya gelseler, biribirlerine destek olsalar da onun gibisini getiremezler (25).
Biz bu Kur'anda, insanlara her misali, tekrar tekrar irat ettik, insanların çoğu ise nankörlükten, inkârdan başkasııfa razı olmadılar.
9 0 - 9 3 Onlar derler ki: Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça, yahut senin hurmalardan, asmalardan, bir bahçen olup ortasından güzel ırmaklar (şırıl şırıl) akmadıkça, yahut dediğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe, yahut Allah ile melekleri karşımıza getirmedikçe, yahut senin altundan bir evin olmadıkça, yahut göğ e çıkmadıkça, sana, hiçbir zaman inanmayız.
(Bununla beraber), bize gökten, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğ e çıktığına da inanacak değiliz.
De ki: Tanrının şanı yücedir! Ben, (Allah) elçisi olan bir beşerden başka birşey değilim! (2G).
BÖLÜM : 12 — PEYGAMBERE MUKAVEMET 9 4 İnsanlara hidayet kaynağı olan (Kur'an) geldikten sonra onları imandan alıkoyan sebep onların: "Allah, bir insanı peygamber olarak mı, gönderdi?,, demeleridir.
95 De ki: Yeryüzünde yerleşenler, gezenler, meleklerden olsalardı, onlara semadan, melek bir peygamber gönderirdik.
96 D e ki: Sizinle aramda, Allahın şahit olması elverir.
Çünkü O kullarının her halinden haberdardır.
(Onların her yaptıklarını) görücüdür.
97 (Hak Tealâ) * kimi hidayete.
iletirse işte o hidayet bulur.
Kimi sapıklıkta bırakırsa (sapıklıkta kalanlar için) Allahtan gayri yâr bulamazsın.
[25] Kur'anın eşsizliğini anlamak için mukaddimemizdeki ayrı bahse bakınız.
Ayni mevzu (2 : 23 ve 24), (15 : 38), (11 : 13) de tekerrür eder.
Kur'anın bütün küffara meydan okuduğu bu dört âyet içinde ancak buradaki âyet insanlarla cinlerden bir arada bahseder.
>Cinı bahsine! ayrıca bakınız.
[26] Müşrikler tarafından vukubulan bütün taleplere karşı Hazreti Peygamberin-verdiği cevap, kendisinin risalete ermiş bir insandan başka birşey olmadığını , söylemektir.
Onun için Hazreti Peygamber tarafından müslümanlığın büyük atisi ve muhaliflerin akıbeti hakkındaki beyanatı, yavaş yavaş tahakkuk edecekti Sûre: 17 ] İcra Sârecl 4 7 3 Biz onları kıyamet günü yüzükoyun kapanmış, kör, dilsiz ve sağır olarak hasredeceğiz.
Yurtlan cehennemdir.
Cehennemin ateşi yavaşladıkça alevli ateşi artırırız.
9 8 Cezalan budur.
Çünkü onlar âyetlerimizi tanımıyarak inkâr etmişler, "(biz öldükten ve bir yığın) kemik ile (bir avuç) kırıntı olduktan sonra tekrar yaratılarak dirilecek miyiz?,, demişlerdi.
99 Onlar gŞkleri ve yeri yaratan Allahın kendileri gibilerini yaratmağa kadir olduğunu görmüyorlar mı? Hak Tealâ onlar için bir ecel tayin etti ki onda şüphe götürecek hiçbir şey yoktur.
Böyle iken zalimler, inkârdan başka birşey yapmıyorlar.
100 De ki: Tanrının rahmet hazineleri sizin elinizde bulunsaydı, onu harcedip tüketmekten korkarak cimrilik gösterirdiniz.
Zaten insan da cinindir.
BÖLÜM : 13 — MUSA 101 Biz Musâya apaçık dokuz âyet verdik.
İsrail oğullarına sor.
Musa İsrail oğullarına geldiği zaman Fir'avun ona "Musa! 4 7 4 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME v e TEFSÎR [ Cüz: 15 Seni (aklını bozmuş), büyüye tutulmuş bir adam sanıyorum!,, dedi.
102 Musa: Bu âyetleri, ancak göklerin, yerin Tannsı olan Ajıahın, apaçık burhan olmak üzere gönderdiğini biliyorsun.
Ey Fir'avun, ben de senin helake uğrıyacağını biliyorum, dedi.
103 Fir'avtın (israil oğullarını), yeryüzünden söküp atmak istedi.
Biz de onu ve onunla beraber olanları hep suda boğduk.
104 Bundan sonra İsrail oğullarına dedik ki: (Size verilen) yerde oturun.
Âhiret va'di hulul edince hepinizi derleyip, toplayıp getirirler105 B z (Kur'anı) hak ile vahyettik.
O da, hak ve hakikat ile indi.
Seni ancak müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik.
106 Kuranı csste ceste gönderdik ki onu insanlara azar azar okuyasın.
Onu parça parça indirmiş bulunuyoruz., 107 De ki: Ona ister inanın, ister inanmayın.
Evvelce kendilerine ilim verilenler, Kur'an okunduğu zaman yüzüstü kapanarak secde ederler.
"(Ulu) Tanrımızın şanı yücadir.
Şiphe yok ki Tanrımızın va'di yerine gelir.„ derler.
109 Onlar yüzüstü kapanarak ağlarlar.
Bu da onların huşuunu artırır.
110 De ki: Allaha dua edin, yahut Rahmana dua edin.
Allaha herhangi isimle dua ederseniz edin.
En güzel isimler Onundur.
Namazında sesini pek yükseltme, pek de kısma! ikisi arasında bir yol bul.
111 De ki: Kendine oğul edinmiyen, mülkünde ortağı bulunmıyan, kendini acizden kurtarmak için yardımcıya ihtiyacı olmıyan, Allaha hamdolsun.
Onu (Ulu) bilerek (Ululuğunu) ilân et.
SÛRE : 18 KEHF SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur.
12
BÖLÜMdür 111 âyettir.) Konusu ı Sûrei Şerifenin en belli başlı mevzuu Hıristiyanlık ve Hırisiiyanlardır.
Sûrenin adı Kehf, yani mağara olduğuna göre bunun Hıristiyanlık ve Hıristiyanlar ile ne alâkası olabilir î Kehfin, yani mağaranın Hıristiyanlık dini ile, Hıristiyanlığın inkişaf.ve intişarı ile derin bir alâkası vardır.
Hıristiyanlık tarihinin en eski müesseselerinden biri, rehhaniyetlir.
Ve bu müesseseye mensup olanlar, mağaralar gibi inziva yerlerini arayıp buluyor, orada yaşıyorlardı.
Sundan evvelki sûre İsrail oğullarını bahis mevzuu eîmiş, onların ilk defa uğradıkları cezayı anlalmışiı.
İsrail oğullarının ikinci defa uğradıkları ceza onların Hazreti Isâyı reddetmeleriyle ilgilidir.
Onun için, bundan evvelki sûrenirâ sonunda Allahın bir oğul edindiğini ileri sürenlerin yanlışları izah edilmiş, bu sûrenin başında ise bu itikadın ne derece bâtıl olduğu gösterilmiş ve bu suretle iki, sûre arasındaki münasebet gösterilmiştir.
Bundan başka hıristi^anlık, musevilik¬ ten türeme bir din olduğu için daha evvelki sûrede museviliğin bahis mevzuu olması, hıristiyanlığm da bu sûrede yadolunmasını icap ediyordu.
Sûrei Şerife.
İsânın Allah oğlu olduğu akidesini reddetmekle başlıyarak Hıristiyan milletleri cezbeden ve onları hakikati kabul etmekler} alıkoyan dünya ziynetlerinden bahseder.
Sonra bu milletlerin ecdadı olan ilk hırjstiyanlarırı, dünyayı terkelmeyi, dünya ile her alâkayı kesmeyi ileri süren insanlar oldukları hatırlatılır.
Sûrenin birinci kısmında bu cihetler bahis mevzuu oldukları sonra ikinci ve üçüncü kısımlarında dinleri yüzünden bir mağaraya iltica eden yedi Hıristiyan gençten bahsedilir.
Fakat bunların kıssalarında pek derin hakikatler vardır.
Bunlar hıristiyanlığm daha sonraki tarihini izah eden birçok noktaları muhtevidir.
Dördüncü kısım, hıristiyanlığm devri geçtiğini, onun için hakikî hidayetin Kur'anda olduğunu anlatır.
Beşinci kısım bir misal iradiyle hıristiyanların hakikati reddedeceklerini, salvei ve servetlerine güvenerek bu yolu tutacaklarını izah eder.
j Daha sonraki iki kısım suçluların muhakeme edileceklerini ve onların pek bîkes kalacaklarını, daha sonraki kısım ise, peygamberler tarafından vukubulan ihtarların ükönce hiç te hoşa gitmediğini ve kabul olunmadığım izah eder.
Dokuzuncu ve onuncu kısımlar bizi tekrar Hazreti Musânın kıssasına çevirir, onun irfan kazanmak için vukubulan seyahatlerinde, kendisine irfanca faik bir Allah adamı keşfettiğini anlatır.
On birinci kısım Birinci Daradan bahseder k^.
bu hükümdar, Danyal'ırij rüya âleminde gördüğü iki boynuzlu zattır.
Bu kısımda onun Mecuç namındaki iki kabileye karşı kazandığı muvaffakiyetler anlatılır ve bununla Yecuç ve Mecuç kabilelerinin daha sonraki mümessillerine dikkat çekilir.
Sûrenin son kısmı, hıristiyanlığm asıl akidelerine işaret etmtekle kalmıyarak bu dini kabul eden milletlerin halini de ileri sürerek bunların bu Aünya hayatında kazandıklarının boşa gittiğini anlatır ve bu suretle bugünkü hıristiyan milletlerinin halini tasvir eder.
Meal-i Kerimi :
BÖLÜM : 1 — HIRİSTÎYANLARA İHTARLAR Bismillahi'rrahmani'rrahîm1, 2, 3 , 4 O Allaha hamdolsun ki.
kuluna, hîç de iğriliği (büğrülüğü) olmıyan, (inanmıyanları) şiddetli bir c^za ile korkutmak, en doğru dürüst işleri işliyen inananlara da, içinde ebedî kalacakları (en) güzel mükâfatı müjdelemek, "Al|ah bir oğul 4 7 6 TANRI BUYRUĞU TERCÜME va TEFSİR (Cüz: 15 edindi,, diyenleri korkutmak için dosdoğru Kitabı gönderdi.
(l).
5 Allah (bir oğul edindi) diyenlerin ne kendilerinin, ne de babalarının bu hususta bir bilgileri yoktur.
Onların ağızlarından çıkan söz ne büyük bir sözdür.
(Fakat) onlar yalandan başka bir söz söylemezler.
6 Sen onların bu söze, (bu Kurana) inanmayıp, yanından çıkıp gitmeleri yüzünden, üzüle üzüle kendini öldürecek misin? (2).
7 Biz yeryüzündeki herşeyi, yer için bir süs yaptık ki [1] Bir hadisi şerife göre Kehf sûresinin ilk on âyetini tilâvet edenler Deccal fitnesinden kurtulurlar.
Diğer bir hadisi şerif ise sûrenin sön âyetlerini okuyanların bu fitneden kurtulacaklarını ifade eder.
Sûrenin ilk âyetleri de; son âyetleri de hıristiyanlığm en esaslı akidelerini bahis mevzuu eder.
Bu akidelerin en mühimini, İsânın Allah oğlu olduğunu iddia etmektir.
Demek ki Dcccalın fitnesi bugünkü hıristiyanlığm akideleridir.
İbn Seyid'e göre Deccal, hakkı bâtıl ile karıştırandır.
Başkalarına göre Deccala, Deccal denmesinin sebebi, onunla taraftarlarının yeryüzünü kaplamalarıdır.
Diğerlerine göre ona Deccal denilmesinin sebebi, onun birçok milletleri küfre sevketmesidir.
[2] Bu âyet, Hazreti Muhammed (Aleyhisselâm) ın düşmüş olan-insanlık namına duyduğu endişe ve ıstırabı nekadar güzel ifade ediyor.
Hazreti Muhammed, insanlığın hidayetine o kadar teşne idi ki üzüle üzüle kendini öldürecek ha 1 ^ insanları deneyelim.
(Bakalım) hangisi en güzel işleri işliyecelc (3).
8 Biz (Yeryüzünde olanları) kupkuru, dümdüz bir1 hale çeviririz.
9 Yoksa sen Kehf ile levha sahiplerini, Biziın hayret verici âyetlerimizden mi sandın? (4).
10 Hani o yiğitler mağaraya çekilmişlerdi de: "(Ulu) Tanrımız! Bize tarafından rahmet ver.
İşimizde doğruluğu, doğru yolu rehber kıl!„ demişlerdi.
11 Biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk.
12 Sonra onları, iki fırkadan hangisinin onların mağarada nekadar kaldıklarını sayıp zaptedebildiğini ayırdetmek için, tekrar gönderdik.
BÖLÜM : 2 — KEHF EHLİ 13 Sana onların kıssalarını dosdoğru haber veriyoruz.
Onlar Tanrılarına inanmış yiğitlerdi (r>).
Biz de onların hidayetini artırmıştık.
14, 15 Onlar kalkıp da "Tanrımız, göklerle yerin Tanngeliyordu.
Hazreti Peygamberin hayatı insanlığa vakfolunmuş bir hayattı.
Onun bütün hedefi, insanın, kerameti ve şerefini tanıyarak uyanması, kalkması ve Allahın ona bahşettiği şerefli makama yükselmesi idi.
Hıristiyan milletlerin halinden bahsolunuyorken onun bu endişe ve ıstırabının ifade olunması, ayrıca dikkate değer.
[3] Hazreti Muhammed, Arabistan çölünde doğmuştu, büyümüştü.
Onun yeryüzünün nelerle süslendiğini bilmesine imkân yoktu.
Halbuki bu âyet, refah içinde yüzen şehirleri ve memleketleri tasvir ediyor.
Refah bu şehirlerin halkını o kadar körletmişti ki bunlar hakikati görmek, doğruluk yolunu seçmekten âciz kalmışlardı.
Fakat refaha boğulanların encamı, inhitattır, inkırazdır.
Bunu daha somaki âyet ifade ediyor.
[4] Kehf, mağaradır, inziva yeridir.
Levha kelimesile tercüme ettiğimiz «Rakim» ise Kehf e konulan kitabedir.
Sûrenin mukaddimesinde söylediğimiz gibi Kehf kelimesi, hıristiyanlığm rehbaniyet müessesesini remzede^ Hıristiyanlığın doğuşundan soma onun başlıca farikası rehbaniyet olmuştur.
Levhaya gelince, bize kalırsa, bu levha, hıristiyanlığm daha1 sonraki inkişafının, ilk inkişafına nekadar zıt olduğunu gösteren vesikadır.
Hıristiyanlar ilkönce, mağaralara iltica ederek hıristiyanlığı neşre çalışıyorlardı.
Onların ;lk hayatı inziva ve züht hayatı idi.
Halbuki onların sonraki hayatı bunun büsbütün zıddı idi.
Burada bahis mevzuu olan levha bu zıddiyetin şahididir.
Kehf, hıristiyanlığm, ilk evvelki halini remzettiği halde, rakim, yani levha, onun somadan aldığı durumun ilk durumdan nekadar ayrı olduğunu gösteren vesikayı remzetmektedir.
Hıristiyanlık, rehbaniyet dini iken somadan tamamiyle dünyaya meclûp ve esir bir mahiyet almıştır.
j [5] Kıssa, İmparator Decuis'in (Dekyanos) devrine aittir.
Rivayete göre Ephesus şehrinden yedi genç, İmparatorun tazyik ve itisafından kurtulmak için bir mağaraya iltica etmişlerdi, İmparator bundan haberdar olarak1 mağaranın ağzını bir yığın koca taşlarla kapatmıştı.
Güya bu gençler mağaranin içme girdik- ten sonra uykuya dalmışlar ve 187 sene sonra İmparator Theodosius'un devrinde uykudan uyanmışlar, mağaralarının ağzını kapıyan taşlar Addius namında birinin köleleri tarafından sökülerek bu taşların bir binaya kullanılması istenmiş.
Bunun üzerine bu gençler içlerinden Jomblicus'u (yani Yemlihayı) kendilerine erzak tedariki için göndermişler, bu zat Decuis devrinin parasını kullandığı için ehli kehf keşfolunmuşlar, ve İmparatorun kendisi de onların pırıl pırü parhyan yüzlerini görmüş.
İngilterenin en büyük müverrihlerinden Gibbon'un verdiği malûmat bu merkezdedir.
Fakat bazılarının kavimce bu gençler mağarada 375 sene kalmışlardır.
Bu kıssada bir hisse bulunduğu muhakkaktır.
Yoksa onun, şarkta da, garpta da bu derece şuyu bulmasına imkân kalmazdı.
Kur'an, bu kıssayı naklederken onda hiçbir fevkalâdelik göstermez.
Yalnız birkaç kişinin din yüzünden tazyika uğrıyarak bir kehfe iltica ettiklerini, orada senelerce (Âyet: 11) kaldıklarını sonra onların milletlerini ıslah için kalktıklarım (Âyet: 12) ve inzivada geçirdikleri zamandan istifade ettiklerini, anlatır, Sûrenin ikinci kısmında bunu tekrar ederek onların iltica ettikleri kehfi tasvir eder, sürenin üçüncü kısmında onların kehfte bir gün veya bir günün bir kısmını geçirdiklerini ve erzak tedariki için tedbir aldıklarını, sonradan keşfolunduklarını ve milletlerine hakikati telkine uğraştıklarını, onların bulundukları yere bir kitabe konulduğunu, nihayet kabirlerinin birer mescit yapıldığım anlatır.
[6] Âyeti Kerime, güneşin, ehli kehfi sıyanet için yolunu değiştirdiğini ifade etmiyor.
Bilâkis kehfin vaziyetini anlatıyor.
Kehf, güneş ışığı alamıyacak bir vaziyette idi.
Ağzı şimale doğru olan, arzın şimal nısfında bulunan ve medarı seratanın üstünde olan her mağara hakkında bu tarif mutabık olabilir.
Suna dikkat etmeli ki hıristiyanhk, en fazla arzın şimal nısfın a intişar etmiştir.
Kehfin tarifi bugünkü Avrupanın.tarifine çok mutabıktır.
i sidir.
Ondan başka bir mabuda tapmayız.
Tapacak olursak (tapacak bulunduğunu söylersek, yalan söylemiş), haddi aşmış oluruz.
Bu, bizim yurtdaşlarımız (Allahtan başka) birtakım tapacaklar edindiler.
Öyle ise ne için bize davalarını isbat edecek apaçık bir burhan getiremiyorlar? Allaha karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?,, dedikleri zaman onların kalplerine metanet vermiştik.
16 Onlar Allahtan gayrısına tapmadıkları halde onlardan ayrılmıştınız.
Onlar da haydi (öyle ise) Kehfe iltica edin.
Tanrınız, size rahmetini genişletir.
İşlerinizi, size yarıyacak bir surette her çareyi hazırlar, (dediler).
17 Güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına meylettiğini, battığı zaman da sol tarafa gittiğini (6) görürdün.
Onlar mağaranın geniş bir ye- | rinde idiler.
Bu, Allahın âyetlerindendir.
Hak Tealâ kime hidayet verirse hidayeti bulur.
Kimi sapıklıkta bırakırsa onu irşat edecek bir yâr bulunamaz.
» ı ^'x > \ ' ' ^ ^ V ' > X -•• ^^^ ^ o'fe^4 $ e !• — •
BÖLÜM : 3 — EHLİ KEHF 18 Onlar uykuda oldukları halde uyanık sanırdın.
Biz onları sağa, sola döndürürdük.
Köpekleri kapı ağzına dirseklerini dayamıştı.
Onları görseydin, geri dönerek kaçardın.
İçin korku ile dolardı (7).
19, 2 0 Böyl°ce Biz onları uyandırdık ki biribirlerine sorsunlar! Onlardan biri "nekadar eğleştiniz?,, dedi.
(Birkaçı) bir [7] Tazyik ve itisaftan kaçan ve bir mağaraya iltica eden gençler orada köpekleriyle birlikte bir müddet uyumuşlardı.
Manzara mehabet Verici idi.
Meskûn ve mamur yerlerden uzakça karanlık bir mağara...
İçerde birkaç adam uyuyor, kapıda da bir köpek...
Bu manzara, onu seyredene korku verirdi.
Bu manzarayı hıristiyanlığın tarihine tatbik edebiliriz.
Âyeti Kerimede Rukud yani, uykudalar, kelimesi, faaliyetten mahrum, âtıl bir haldeler, manasını da tazammuh eder, sağa, sola dönmek onun, uyku esnasında rahatsızlığı ve bir fert veya milletin faaliyetini remzeder.
Belki bu Âyeti Kerime, hıristiyanlığın ilkönce intişar edemediğine, âtıl bir halde kalmasına, sonra sağda solda ve her tarafta intişara başlamasına işaret ediyor.
4 8 0 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 15' gün, yahut günün bir kısmı eğleştik! dediler, (8) diğerleri şöyle dediler: N e kadar eğleştiğinizi Tanrınız daha iyi bilir.
İçinizden birinizi bu gümüş akçe ile gönderiniz de baksın, kimin yemeği en temizse size ondan yiyecek getirsin.
Nezaketle hareket etsin ki hiçbir kimseye burada bulunduğunuzu hissettirmesin (9).
Onlar sizi ele geçirirlerse.
ya taşlarlar, yahut kendi dinlerine (zorla) döndüıürler.
Siz de artık ebediyyen felah bulamazsınız.
21, 22 Böylece Biz insanları onların halinden haberdar ettik ki Allahın vadi hak olduğunu, saatin (kıyametin) hulul edeceğine asla şüphe olmadığını bilsinler.
Hani onlar aralarında bu iş, [Ashabı Kehf) üzerinde ihtilâf etmişler ve : "Onların üzerine bir bina yapın! Tanrıları onların halini daha iyi bilir,, demişlerdi.
Reyleri galip gelenlerse: Biz onların üzerinde bir namazgah edineceğiz.
Bir mescit (yapacağız) dedilerdi ( I O).
23 "Onlar, (Ashabı Kehf) üçtüler, dördüncüleri köpekleridir „ (Yahut) "beştiler, altıncıları köpekleridir,, derler ve bilinmiyen şeyler hakkında atıp tutarlar.
Diğerleri ise (Ashabı Kehf) yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir, derler.
D e ki: Onların sayısını Tanrım daha iyi bilir.
Onları ancak az kimse bilir.
Onun için (Ehli Kehf hahhında) zahir olan şeyden fazla nizada bulunma! Onlar hakkında kimseye birşev sorma.
BÖLÜM : 4 — KUR'ANIN REHBERLİĞİ 24 Hiçbir şey hakkında, ben onu herhalde yapacağım, deme.
Ancak Allah dilerse yapacağım, de .
Unuttuğun zaman Tanrını an ve "belki Tanrım beni doğruluğa daha yakın bir yola iletir„ [8] Bu sual ile cevabı, yapanların Kehfte nekadar kaldıklarına, yahut hıris¬ tiyanlık dininin intişar noktai nazarından nekadar geciktiğine işaret ediyor.
Kur'anı Kerimde, bir günün bin sene sürdüğünden nice nice defalar bahsolunur.
Onun için bir milletin tarihine tatbik olunduğu takdirde gün pek uzun zaman ifade eder.
[9] Bu Âyeti Kerime hıristiyanlığm tarihine tatbik olunduğu takdirde Avrupalı milletlerin ticarî hareketlerini ifade eder.
[10] İnsanlar bu gençlerin telkinleri ile İlâhî vadin hak olduğunu, vadolunan saatte hiç şüphe olmadığını öğrenmişlerdi.
Nihayet insanlar onları o kadar şerefli saymışlardı ki üzerlerine bir mescit yapmışlardı.
Daha- sonraki nesiller de ashabı Kehfe karşı hürmeti pek ilerilere götürmüşlerdi.
Belki de bu Âyeti Kerime, hıris* tiyanlık tarihinde Azizlere perestiş âdet ve itikadına işaret ediyor.
Sûre: 18 J Kehf Sûresi 481 r ü.-'J*-*-^*t-il J * ^ Jjb*-> de (.11).
25 Onlar mağaralarında dokuz fazlasiyle üç yüz yıl eğleştiler (l 2).
26 De ki: Onların nekadar eğleştiklerini Tanrım daha iyi bilir.
Göklerin, yerin gaybını bilmek Ona mahsustur.
O ne güzel görür, O ne güzel işitir.
Ondan başka onların yâr ve yardımcıları yoktur ; hükmüne hiçbir kimseyi karıştırmaz, kimseyi ortak yapmaz.
27 Tanrının kitabından sana vahy)olunanı oku.
Onun sözlerini değiştirecek yoktur.
Ondan başka hiçbir sığınak [11] Burada Resuli Ekremin hicretine, onun da bir kehfe iltica etmesine işaret vardır.
Âyeti Kerime Ha2reti Peygamberin daha kolaylıkla galip geleceğini ve muzaffer olacağını anlatıyor.
[12] Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu dahilinde uğradığı tazyik üzerine işaret olunduğu anlaşılıyor.
Bu iüsaflar ancak Kostantinin hıristiyanlığı kabul etmesiyle nihayet buldu.
Şu noktayı hatırlamak icap eder ki hıristiyanlıktaki teslis akidesini koyan İznik meclisi 325 senesinde toplanıp bu akideyi ilân etmişti.
O halde hıristîyanlık dininin asıl Saffetini üç asır kadar muhafaza ettiği anlaşılıyor.
Ondan sonra asıl hıristiyanlıktaki tevhit yerine teslis akidesi kabul olunmuş ve teslis, devletin resmî dini olmuştur.
O halde hıristiyanlık iki noktai nazardan da, Kehfte üç asır kalmıştır.
482 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR (Cüz: 15 bulamazsın.
28 Sabah akşam Allaha (dua ve niyaz edip) ma sını kazanmağa çalışanlarla beraber (bütün dünya meşakkatlerine) dişini sık, katlan, dünya hayatının süslerine kapılarak onlardan gözlerini ayırma.
Kalplerini Bizi anmaktan mahrum ettiğimiz, hava ve hevesine uymuş, işlerinde haddi aşmış kimselerin (sözünü dinleme).
Onlara itaat etme.
29 De ki : Hak, Tanrınız tarafındadır.
Dileyen inansın, dileyen (inkâ r etsin), kâfir olsun.
Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki onun etrafına çekilen perdeler kendilerini kaplar.
(Susuzluktan) feryat ederlerse onlara (ağıza götürülürken) yüzleri kavuran kaynamış katranla mukabele edilir.
Bu ne fena içecektir, (cehennem), ne - fena, ne korkunç yerdir ! 3 0 İman edip doğru dürüst işler işliyenler yok mu, (iyi bilsinler ki) Biz iyi işler işliyen kimsenin mükâfatını zayi etmeyiz.
31 Onlar için Adn cennetleri vardır ki altından ırmaklar akar.
Onlar orada tahtlar üzerinde kurularak altın bileziklerle süslenecekler, ince dibadan, kalın dibadan yeşil elbiseler giyeceklerdir.
O ne güzel mükâfattır.
(Cennet) ne güzel karargâhtır, ne mükemmel yerdir (l 3).
BÖLÜM : 5 — İSLÂMİYET İLE HIRİSTİYANLIĞIN TEMSİLİ 3 2 Onlara iki adamı misal getir: Biz onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, bağlarını çepeçevre hurmalıklarla donat¬ * mış, iki bağ arasında da ekin yetiştirmiştik (14).
3 3 iki bağın ikisi de mahsullerini vermişti.
Hiçbir meyvası eksik kalmamıştı.
34Bu iki bağ ortasında bir de ırmak fışkırıyordu.
35 , 36, 37 (Bu bağ sahibinin), başka serveti de vardı.
(Bir gün) arkadaşiyle muhavere esnasında "Ben senden malca daha zenginim, Hadera haşemim (çoluk çocuğum, maiyetim, şerefim) senden çoktur.
Onun [13] Cennetteki tahtlar, altmlar, bilezikler, dibalar, bu dünyada gördüğümüz şeylerin benzeri değildir.
Bunlar bu hayatta yapılan iyiliklerin ruhanî mükâfatlarıdır.
Ruhanî mükâfatlar, bu hayâtta görülen şeylerle ifade olunmuş ise de mahiyet itibariyle bambaşkadır.
[14] Bu misalde bu dünya hayatının servet ve refahına nail olanlarla ahlâki kemal için uğraşanlar ve ahlâkî kemalin şahikalarına varanlar tasvir olunuyor.
Ahlâkî kemalin timsali, müslümanlıktır.
Müslümanlar, ona sarılarak dünyayı aydınlatmak istemişler ve buna muvaffak olmuşlardı.
J TM I i i için senden kuvvetliyim.,, dedi.
(Sonra), bu adam (gururundan) Öz canına zulmederek bahçesine girdi ve arkadaşına: "Bu bağın hiçbir vakit harap olacağını, saatin de hulul edeceğini zannetmiyorum.
Hattâ Tanrıma götürülecek olursam o zaman \ bunun yerine bundan, daha iyisini bulurum,, dedi.
38, 39 Arkadaşı onunla muhavere ederken dedi ki: Sen, seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra seni tam bir adam yapan Allahı mı tanımıyorsun? Ben, o Allahın Tanrım olduğuna (itikat ederim) ve Tanrıma hiçbir şerik koşmam.
40 , 41, 42 Sen bağına girdiğin zaman: "Allah dilemiş, bana ihsan etmiş, bütün kuvvet ve kudret, yalnız Allahmdır,, demeliydin.
Beni kendinden daha az mal, daha az evlât sahibi görüyorsan belki Tanrım, bana, senin bağından (bahçenden) daha hayırlısını verir, senin babının üzerine de gökten bir âfet gönderir de orası dümdüz bir yere döner.
(İçinde birşey bitmez olur), yahut bağının suyu çekilir de onu arak bulamazsın.
4 3 {Derken) onun serveti, kül oldu.
Sahibi bu hali görünce, bağın çökmüş çardaklan karşısında ellerini uruşturmağa, harcettiği paraya, sarfettiği emeğe acımağa başladı ve "keşke Tanrıma bir kimseyi ortak katmıyaydım„ dedi.
44 Allahtan başka ona yardım edecek, hiçbir cemaat yoktu, zaten yardım da görmedi.
45 Öyle bir yerde dostluk, yardım, ancak hak olan Allaha mahsustur.
Mükâfatı en iyi olan, en iyi akıbeti veren Odur.
BÖLÜM : 6 MÜCRİMLERİN MUHAKEMESİ 4 6 Onlara bu dünya dirliğinin misalini getir.
(Dünya hayatı) gökten yağdırdığımız yağmur gibidir.
Onunla arzın bütün nebatları yeşerir, (sonra kurur), ufalanır; rüzgârlar da onu savurur.
Hak Tealâ herşey üzerinde kudret sahibidir.
47 Mallar, evlâtlar, dünya hayatının ziynetidir.
Payidar olan doğru dürüst işler Tanrın nezdinde-sevapça da, ümitçe de daha hayırlıdır.
4 8 O gün dağlan yürütürüz, (yerinden, koparıp dağıtırız da) yeri dümdüz bir (ova görürsün) (15).
Onları (öyle) toplarız ki içlerinden hiç birini bırakmayız.
4 9 Onlar saf saf Tanrının yanına getirilirler, (onlara:) İşte sizi ilkönce yarattığımız gibi geldiniz.
Hayır, siz vadimizi yerine getirmek için, bir zaman tayin etmediğimizi zannederdiniz! (denir).
5 0 Kitap ortaya konur (1 6).
Suçluları, (kitabın) içindekilerden korkuya tutulmuş görürsün.
Onlar, eyvah, derler, bu ne (yaman) kitap ki küçük büyük, hiçbir şey bırakmamış, saymış! Onlar bütün yaptıklarım karşılarında görürler.
Senin Tanrın, hiçbir kimseye zulmetmez.
BÖLÜM : 7 — MÜCRİMLERİN BİKESLİĞİ 51 Hani Biz meleklere: Adem e secde edin, demiş, onlar da secde etmiş, yalnız iblis (secde etmemişti kî) cin cinsindendi ( l 7), [15] Arzın dümdüz olması, Hazreti Peygamberin yolunda duran bütün ma niaların yıkılmasını ifade eder.
Bu mamalar, yürütülecek, yerinden koparüıp dağıtılacak olan dağlardır.
[16] Bu kitap ârnâl kitabıdır.
[17] Burada ibüsin cüıden, yani habis ruhlardan olduğu apaçık anlatılıyor.
| • v*» * • •* • - % ** ^,rt^'.
&;fL.<: :><../,- Tanrısının evinden dışarı çıkmıştı.
Siz (ey Âdem oğulları), onu ve zürriyetini, size düşman iken, Beni bırakıp, öz dost mu ediniyorsunuz? (Allahı bırakıp, şeytanı öz dost edinmek) zalimler için ne kötü bir değişmedir! 52 Ben göklerle yeri yarattığım, kendilerini de yarattığım zaman, onları şahit tutmadım, (insanları) saptıranları da.
yardımcı edinenlerden değilim! 5 3 O gün (Tanrı) buyurur ki: Bana şerik olduklarını iddia ettiklerinizi - çağırın! Onlar da çağıracaklar, fakat onlar cevap vermiyecekler.
Biz onların aralarına helak edici birşey koyacağız.
5 4 Günahkârlar ateşi görünce onun içine düşeceklerini anhyacaklar ve ondap geri dönüp (kurtulmak için) bir yer bulamıyacakiar.
BÖLÜM : 8 — PEYGAMBERLERİN İHTARLARI 55 Biz bu Kur'anda insanlar için misallerin her çeşidini, tekrar tekrar, apaçık irat ettik.
İnsan ise, herşeyden ziyade çekişir i durury56 insanlara hidayet geldikten sonra inanmamaktan ve Tanrılarının yarlığamasını dilemekten alıkoyan ancak evvelkilerin başına gelenin başlarına gelmesini, yahut azabın ansızın onları enselemesini beklemeleridir.
57 Biz, peygamberleri ancak müjde verici, korkutucu olmak üzere göndeririz.
Kâfir olanlar, hakkı bâ- | bîla çürütmek için uğraşırlar.
Ayetlerimizi, (ve kendilerine vuku |j bulan) ihtarları, eğlenceye alırlar.
58 Tanrının âyetleri kendisine | hatırlatıldığı zaman onlardan yüz çeviren, elleriyle yaptıklarını |j unutan kimsede:, daha zalim kim olabilir?.
Biz onların (hakkı) anlamamaları iç;n kalplerine perdeler gerer, kulaklarına ağırlıklar koyarız.
Sen onları hidayete çağırırsan da, kabil değil, asla hidayet bulmazlar (î 8).
59 Tanrın, yarlığayıcı, merhametli (Tanrıdır).
Onları (yaptıkları), kazandıkları yüzünden cezaya çarpsaydı, azaplarını çarçabuk "gönderirdi.
Hayır, onların muayyen bir zamanı vardır.
(O zaman hulul edince) sığınacak bir yer bulamazlar (l 9).
60 Biz o kasabaları, zulmettikleri zaman helak ettik.
Onların helakleri için de muayyen bir zaman tayin ettik (20).
BÖLÜM : 9 — MUSÂNIN SEYAHATLERİ 61 Hani Musa adamına (21 ) demişti ki: iki nehrin birleştiği yere (22 ) varıncaya kadar durmayıp gideceğim.
Yahut senelerce didineceğim.
62 İkisi, iki nehrin birleştikleri yere varınca balıktı 8] Kalplere perde gerilmesinin sebebi insanın haktan yüz çevirmesi, yüreğinin katılaşarak hakkı kabul etmemesidir.
[19] Muayyen zamandan murat, Kureyş satvetinin kırıldığı Bedir muharebesidir (Keşşaf), belki de murat, islâmiyetin de sonradan uğrayacağı muhalefetlerdir.
[20] Onların helâklarından murat, Resuli Ekremin düşmanlarıdır.
[21] Bazılarına göre bu zattan murat.
Nun oğlu Yuşa'dır.
Fakat Kur'an bunun kim olduğunu tasrih etmiyor.
[22] Nassı Kerimde «Mecmaulbahreyn» yani iki nehrin birleştiği yer deniliyor.
Burası neresidir ? Hazreti Musa Mısır'da kırk yıl yaşamıştı.
Onun için iki nehrin birleştiği yer Nil nehrinin Sudandaki iki büyük kolunun birleştiği yer olabilir.
Bu iki kolun birine Bahri Ebyaz, dğerina Bahri Ezrak denilir.
Kitabı Mukaddes, Hazreti Musânın bu seyahatinden bahsetmez.
Fakat ingilizce «Yahudi Ansiklopedisinde» Hazreti Musânın Habeşistana gittiğine dair bir kayıt vardır ve bu kayıt musevilerin edebiyatından alınmıştır.
Hattâ musevilerin edebiyatına göre Hazreti Musa Habeşistan hükümdarının bir düşmanım mağlûp etmiş, ve bu hükümdarın ölümü üzerine karısını alarak oraya hükümdar olmuştur.
Kitabı Mukaddesin Adat V v » g^^^îS^^- ete ' 't! larını unuttular.
(Balık), nehirde bir yol tuttu ve gizlenip gitti (23^' 63 Vaktaki biraz daha ilerlediler, Musa adamına: "Kuşluk yemeğimizi getir, biz bu yolculuğumuzdan yorgun düştük.,, dedi.
64 Adamı: Gördün mü? dedi, biz kayanın üzerinde barındığımız zaman, ben balığı unutmuşum.
Onu bana hatırlatmayı unutturan ancak şeytandır.
Balık, nehre atıldı.
Bir yol bulup gitti.
Ne tuhaf oldu! (24).
65 Musa "Bizim de aradığımız, dilediğimiz bu idi.,, dedi.
Onlar da izlerini araştırarak geri döndüler.
66 Kullarımızdan (öyle) bir kul buldular ki ona tarafımızdan rahmet ihsan etmiş, ona kendimizden ilim öğretmiştik.
67 Muşa ona: "Sakitabma göre Meryem ile Harun, Musânın Habeşli karısı yüzünden I onun aleyhinde söz söylemişlerdi.
(Âdad 12 :1) O halde Musânın güneye doğru seyahat ederek Bahri Ebyaz ile Bahri Ezrakın birleştiği yeri görmüş olması kuvvetle muhtemeldir.
[23] Balığın kaybolması, maksada varıldığım ifade eder.
(Buhaıî) [24] Tuhaf olan, balığın nehre atılması ve kaybolması değil, adamın bunu Musâya söylemeyi unutmasıdır.
na öğretilen hakikî ilimden bana öğretmek üzere sana tâbi olayım mı?„ dedi.
68 O da (Musâga) "Sen benimle bulunmağa, [bana arkadaş olmağa) dayanamazsın.,, 69 İçyüzünü kavrıyamadığın birşeye nasıl dayanabilir, nasıl sabır gösterebilirsin?,, dedi.
7 0 Musa: "Allah dilerse beni sabırlı bulursun.
Hiçbir şeyde de sana karşıgelmem !„ dedi.
71 O da, bana tâbi olursan, ben sana açmadıkça, bana birşey sormıyacaksın! [dedi).
BÖLÜM : 10 — MUSÂNIN SEYAHATİ 72 İkisi kalkıp gittiler.
Bir gemiye bindiler.
O (zat) gemiyi deldi.
Musa ona: "(Geminin) içindekileri (suda) boğmak için mi deldin? Muhakkak ki çok tehlikeli, korkunç birşey yaptın!,, dedi.
73 O (zat Masaya): "Ben sana, benimle bulunmağa, (bana arkadaş olmağa) dayanamazsın; demedim mi?„ dedi.
74 Musa Ona: Unuttuğumdan dolayı beni tekdir etme! (Beni affet), işimde bana güç birşey yükleme! (dedi).
75 Kalkıp gittiler.
Bir oğlana rastgeldiler.
O (zat oğlanı) öldürdü.
(Musa) ona: Masum bir canı, diğer bir cana karşılık olmaksızın nasıl öldürdün? Muhakkak ki çok kötü bir iş işledin (dedi).
CÜZ: 16 76 O zat: "Ben sana benimle bulunmağa, (bana arkadaş olmağa) dayanamazsın, demedim mi? " dedi.
77 (Musa): Bundan sonra sana birşey soracak olursam artık bana arkadaşlık etme.
Bir daha özür diliyemiyecek hale geldim, dedi.
78 Kalkıp gittiler.
Bir kasaba halkına varıp onlardan yiyecek istediler.
(Halk) onları misafir etmek istemediler.
Orada düşmek üzere olan bir •duvar gördüler.
O (zat) hemen o duvarı doğrulttu.
(Musa) ona: Dileseydin, bu iş için bir ücret alırdın, dedi.
7 9 O zat: Artık .ikimiz arasında ayrılık gerektir, dayanamadığın işlerin içyüzünü sana apaçık anlatayım (25).
8 0 (Deldiğim) gemi denizde çalı- [25] Geçen üç hâdisenin izahı, insanın hayatında her gün geçen her işte hikmeti İlâhiyenin nasıl tecelli ettiğini gösteriyor.
Tabiat âleminde tezahür eden bütün İlâhî kanunlar, nihayet hayrı istihdaf eder.
Bunların görünüşte şunu bunu şan yoksul kimselere aitti.
Gemiyi biraz (zedeleyip) kusurlu yapmak zarara uğratır gibi görünmesi, ehemmiyeti haiz değildir.
Bütün, tabiat âleminde işleyen İlâhî rahmet, bütün insanlığı, -hayrı âlâ» hedefine sevkepiyor.
Bu hedefe varmak yolunda birtakım fedakârlıklara, zararlara uğramak işten, değildir.
Çünkü birçok defalar, bu zararlar, yalnız zahiridir.
Gemiyi delmek hâdisesinde olduğu gibi, gemiyi delmek bir zarardır.
Fakat bu cüz'i zarar yüzünden gemi başka bir ele düşmekten kurtulmuştur.
İkinci hâdisede bir adam öldürülmüştür] Fakat bu adam insanlığın hayrı yolunda feda olunmuştur.
Üçüncü hâdise, insanlığın hayrı için iyilik yapmak ve bu iyilik için bir mukabil beklememek lâzım geldiğini göstermektedir Hazreti Musânın kendisi de bu üç hâdisenin mümasilini geçirmiştir.
Musa, kavminin başına geçmiş, onları sudan geçirmek istemiş, kavmi onları bu suda boğmak istediğini zannetmişler, fakat selâmete erdikten sonra bu hareket lehlerinde olduğunu anlamışlardı.
Daha sonra Musa, kavmini zalimlârle muharebeye davet etmiş, bu muharebe ile daha iyi bir ırkın tekâmül ve inkişaf bulmasını istemişti.
Nihayet Musa iyi bir insanın evlât ve ahfadı olan İsrail oğulları uğrunda hayatını vakfetmiş, onlardan bir mükâfat beiklemeksizin millî varlıklarım doğrultmak istemişti.
Bu da üçüncü hâdisenin karşılığı idi.
Burada bahis mevzuu olan ve Musâya arkadaş olan zatın Hızır olduğu söylenir.
istedim.
Çünkü arkalarında her gemiyi zorla alan bir padişah vardı.
81 (Öldürdüğüm oğlana gelince), onun anası da, babası da mümindiler.
Onun ana ve babasını taşkınlığa, nankörlüğe sürüklemesinden korktuk.
82 Tanrılarının ana ve babasına, onun yerine, temizlikte ondan daha hayırlı, merhamette ondan daha hisli bir çocuk vermesini diledik.
8 3 Duvara gelince, şehirde iki öksüz çocuğa aitti.
Duvarın altında onların defineleri vardı.
Çocukların babaları doğru dürüst bir adamdı.
Tanrın onlara acıyarak, onları esirgeyerek yiğitlik çağına varmalarını ve o zaman definelerini çıkarmalarını istedi.
Ben bunları kendi reyimle yapmadım.
İşte senin sabredemeyip sorduğun şeylerin içyüzü budur„ (dedi.)
BÖLÜM : 11 — ZÜLKARNEYN VE YE'CUÇ 84 Sana "Zülkameyn,, (26 ) hakkında sual sorarlar, de ki: Size onun halini beyan edeceğim.
85 Biz onu yeryüzünde sağlamlaştırdık, [26] Zülkarneyn, «iki boynuzlu kimse» dir.
Acaba bu zat kimdir? Kitabı Mukaddesin Danyal kitabında Hazreti Danyalin bir rüyası vardır.
Orada »iki boynuzlu bir koç» gördüğü söylenir, sonra bunun Medlerle Farslarm padişahı olduğu anlatılır.
(Danyal : 8 : 3) Med ile İran ancak bir tek hükümdarın idaresinde birleşmiştir.
Bu da Kurus'tur." Kitabı mukaddeste yanlış olarak ona »Dara» denilir.
İngilizce Kitabı mukaddes ansiklopedisi ile yine İngilizce yahudi ansiklopedisi »Darius» maddesinde bundan bahsederler.
Fakat Danyalin rüyasında işaret olunan zat, Kuruş değil, birinci Dara Hystasepidir.
Bu zat milâttan evvel (480-521) senelerinde hükümran olmuş, yahudilerin mabetlerini yeniden inşa etmelerine müsaade etmişti.
Kitabı Mukaddesin Azera kitabında 4:5 , 24; 5:5 ; 6: 1 de, Hacay kitabında 1:1 ; 2 : 1 de, Zekeriya kitabında 1 : 1 de ondan bahsolunur.
Onun yahudilere karşı gösterdiği müsamaha:, diğer mağlûp milletlere karşı takip ettiği hareket tarzına tamamiyle mutabıktır.
(Kitabı Mukaddes ansiklopedisi, Dara maddesi).
Danyalin rüyasındaki «iki boynuzlu koç» un Med ve Fars hükümdarı olduğu şu şekilde ifade olunuyor: «Gördüğün iki boynuzlu koç Medlerle Farslarm melikidir.
Danyal 8 : 10» Kur'anda bahis mevzuu iki boynuzlu kimse de bu adam, yani birinci Dara mıdır ? Yahudi ansiklopedisi bu zattan bahsederken şu sözleri söyler: »Birinci Dara İran İmparatorluğunu yeniden teşkil etmiş, fütuhatiyle hududunu Ermenistan, Kafkasya ve Hindistan ile Turan isteplerine ve Ortaasya yaylalarına kadar götürmüştü.
> Ansiklopediya Britanika da ayni zat hakkında şunları söylüyor : «Daranın kitabelerinden, onun Zerdüştün hakikî dinine hararetle mutekit olduğu görülmektedir.
Kendisi bundan başka büyük bir devlet adamı ve bir teşkilâtçı idi.
Onun yaptığı muharebeler, Ogüstün muharebeleri gibi, devletin hudu- Sûre: 18 j Kehf Sûresi 49 1 herşeyi ele geçirmek için yol verdik.
O da bir yol tuttu 8 6 Güneşin battığı yere (2 7) vardığı zaman onu kara bir denize (28 ) batar buldu.
Onun yanında bir halk gördü.
87 Biz «Ey Züikarneyn, dedik, ya bunları azaba çarparsın, yahut onlara iyilik edersin!» 88 Od a : Her kim zulmederse ona azap edeceğiz, sonra o Tanrısına dönecek, onu misli görülmemiş azaba çarpacaktır.
89 Doğru dürüst iyi işler işleyene de en güzel mükâfat vardır.
Kendi emrimizden, kolay bir söz söyliyeceğiz (21)), 9 0 Sonra bir yol daha tuttu.
91 Güneşin doğduğu yere varınca onun, güneşten başka örtünecek şeyleri bulunmrylan bir kavim üzerine doğduğunu buldu (3ü).
92 İş böyle oldu.
Biz onun, elinde olan herşeyi ilmimizle kavramıştık.
93 Sonra o (başka) bir yol I tuttu.
94 İki dağ arasına vardı.
(3 1 î.
Onların yanında hemen I dunu kuvvetlendirmeğe ve barbar kabileleri hududu üzerinde bırakmağa varadı.
Dara.
Pontu; ile Ermenistan dağlarındaki vahşi kabileleri hükmü altına almış.
İranın hükmünü Kafkasyaya kadar ilerletmiş, ayni maksat için Ljacca ve Turan kabileleri ile de harbetmişti.» Bu Daranın, Zerdüşt tarafından getirilen asıl dine münkat ojduğu, İmparatorluğun hududunu sağlamlaştırdığı, barbar kabilelerle harbettiği söylenilmekle, onun Kur'anda bahis mevzuu olan Dara olması ihtimali kuvvet keşfediyor.
[27] Güneşin battığı yer, Dara devletinin batı tarafından en uzak noktasıdır.
Onun batı tarafında daha ileri gitmesine imkân olmadığı için güheşm orada battığını sanmıştı.
[28] Burada bahis mevzuu olan denizin Karadeniz olduğu anlaşılıyor.
Ermenistan Dara imparatorluğunun içinde olduğu için Karadeniz, İmparatorluğun kuzey^ batı tarafından serhaddi idi.
[29] Zerdüştün asıl hakikî dinine mutekit olan Daranın buradaki kabileleri kendi dinine davet ettiği anlaşılıyor.
[30] Daranın yaptığı üç seferden maksadı impatorluğun serahatlerini sağlamlaştırmaktı.
Bu seferlerin cn mühimmi, Hazar denizi ile Karadeniz arasındaki kısma karşı vukubulmuştu, çünkü Kafkas dağları İskitlerin hücumlarına karşı tabiî bir serhat teşkil ediyordu.
Dara evvelâ batı tarafına doğru, yani Karadenize, sonra doğu tarafına, en sonra da kuzeye doğru, yani Kafkas dağına doğru gitmiştir.
Burada tesadüf olunan kabilelerin güneşten başka örtünecekleri olmadığının söylenmesi, Hazar denizinin sahilleri civarında ya.şıyan kabilelerin halini tarif ediyor.
Ansiklopedya Britanika, Media maddesinde şunları yazıyor : «Asurilerin kitabelerinde görülen bazı isimler Zagros kabileleri ile Media'nın kuzey kısmındaki kabilelerin İranlı, yahut Hindu - Avrupai olmadıklarını, buranın asıl yerli kabileleri olduklarını gösteriyor.
Belki bunlar da Ermenistanm en eski sekenesi gibi Kafkas kabileleri ile bağlıdırlar.
Bu kabileler arada bir İranlı bir isim taşıyan prenslerin idaresinde yaşamışlardır.
Fakat Gebe, Taburi, Cadusii, Amardı, Ütü kabileleri gibi kuzey » Medya ve Hazar denizi sahillerinde yaşıyan kabileler İranlı değildir.
[31] Bu iki dağ Ermenistan ve Azerbaycan dağlarıdır.
Burada ilr.amet edenler bambaşka bir dil ile konuşuyor ve İran dilinden bir söz anlamıyorlardı.
hiçbir söz anlamaz bir kavim buldu.
95 Oniar dediler ki: Ey Zülkarnejm ! Yecuç ile Mecuç yeryüzünde fesat çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir set çekmek üzere sana bir verg-j versek olmaz mı? (32).
9 6 Zülkarneyn, Tanrımın bana verdiği [kudret ve servet, sizin) vereceğiniz (masraftan) daha hayırlıdır.
Siz bana (kol) kuvveti ile yardım edin.
Sizinle onların arasında sağ.
lam bir set çekerim ! 97 Bana demir parçaları getirin ! dedi.
iki dağ yanlarının arasındaki yer dolduktan sonra ( ameley e '•) [32] Bu Ayeti Kerime bizi gayet mühim bir mevzu ile karşılaştırıyor.
Ye'cuç ile Me'cuç kimdirler? Kitabı Mukaddesin bunlar hakkındaki beyanatı işe yarıyacak mahiyette değildir.
Kitabı Mukaddeste Me'cuç, Yafesin ikinci oğlu olarak Gömer ile Maday arasında gösterilir.
Gömer, Cimmerleri, Maday Medleri temsil eder.
Me'cuç de Sumerlerin doğusunda, Medlerin batısında yerleşen bir kavım olmak icap ediyor.
Kitabüttekvinin onuncu babındaki milletler üstesinden Ye'cuç ile Me'cucun en son kuzey ile kuzey doğu arasında -ikamet ettikleri anlaşılıyor.
Hızkryalde (2 :38) Me'cuçten bir memleket adı olarak bahsedilir.
39 :6 da reislerinin adı Gog olan bir kuzey kavmi olarak gösterilir.
Yahudi ansiklopedisinde Gog üfleyin! dedi, demir ateş kesilince bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim! dedi.
9 8 Artık onların ( Yecuç ve Mecucun) ne (şeddi) aşmağa, ne de onda bir delik açmağa güçleri yetmedi.
9 9 Zülkarneyn: "3u, Tanrım tarafından rahmettir.
Tanrımın vadi gelince onu, (yıkarak) dümdüz eder.
Tanrımın vadi, herhalde yerini bulacaktır.
100 O gün onlar, deniz dalgaları git' birbirine S çarparak çalkanır.
Sûra da üfûrülür, Biz onların hepsini toplarız ve Magog maddesinde şunlar söyleniyor : • Josefos, bunların iskitler olduğunu kabul ediyor.
Klâsik muharrirler, İşkillerin birçok kabilelerden müteşekkil olduğunu söylerler.
(Jerom) e göre Ye'cuç Kafkasyanın gerisinde Hazar denizine yakın bir yerdi.
• Ansiklopedya Britanikada Gog ila Magog'un İskitler oldukları şayanı kabul görülür ve şu sözler ilâve edilir : Gog ile Magog kelimelerinden kuzeyin müteaddit, fakat kısmfen tanınmış kabileleri kastolur.abilir.
Bunlara kat'î bir yer tayin etmek doğru değildir.
' Hızkıyal kitabında «Maşek ve Tubal reisi Gog» deniliyor (2İ:38).
Maşek ile Tubal hep bir arada zikredilir.
Bunların hüviyetlerini tayin bir h^yli müşküldür.
Kitabı Mukaddesin münakkitlerinden biri, bunların Palastin güneyinde ikamet ettiklerini söylerse de bu noktai nazar Me'cucu Kafkasyanın kuzeyinde gösteren Josefüs gibi eski muharrirlerin sö-îerine muhaliftir.
Kafkasyanın kuzeyinde tetkikler yapıldığı takdirde hâlâ orada iki nehrin Toba] ve Moskova] isimlerini taşıdığını, eski Moskova şehrinin ayni ismi taşıyan nehir üzerinde okluğunu, ve nisbeten yeni bir şehir olan Tcbolsk'un Toba! nehri üzerinde bulunduğunu görürüz.
İhtimal ki bu iki nehir, isimlerini, Hızkıyaliıı yadettiği Tobal ve Maşek namındaki kabilelerin isimlerinden alıyor.
Bu noktai nazar, Josefüs'ün sözferine de uyar, Eski klâsik edebiyatta İskitya, Karadenizin kuzeyine ve kuzey kısmındaki bütün havaliye ıtlak olunurdu.
O halde Me'cuç, Karatenizin kuzey ve doğu kuzey kısımlarını işgal eden kabilelerin unvanı idi.
Tobal ve Moskova şehirleri de, ya doğrudan doğruya, yahut bilvasıta isimlerini bu nehirlerden almıştır.
Birinci Daranın, Azerbeycan ile Ermenistan dağları arasındaj bulduğu kabileler, kuzeydeki komşu İskitler, yahut Sakalar idi.
Bunu teyit edecek tarihi delâil bulmak mümkündür.
Heredota'a göre İskitler 2a sene Medyaya hakim olmuşlardır.
512 de Dara İşkillere karşı harp açmıştı.
Bu harbin hedefi an^ak, göçebe Turanlı kabilelerle uğraşarak bu suretle ünparatorluğun kuzey hududunda sulh ve müsalemeti temin etmek olabilirdi.
(Ansiklopedîya Brilanika.
Dara maddesi.) Ayeti Kerimede bahis mevzuu olan, daha sonraki âyetle tarif olunan set, meşhur Derbent şeddidir.
İslâm coğrafyacıları ve tarihçileri bu set hakkında malûmat verirler.
Meselâ Mırsadul İstila' ile İbnülfakih'de buna dair malûmat vardır.
Ansiklcpediya Britanika'da şu malûmat vardır : »Derbent, Hazar denizinin batı sahilindeki Dağıstanda bir şehirdir.
Hazar denizinin kenarında dar bir sahayı işgal eder.
Ondan sonra içerilere doğru dimdik bir surette yükselir.
Güneye doğru Hazar denizine uzanan Kafkas duvarının sonu £ görülür.
Bu .
duvar, dar geçidi tamamiyle kapar.
Burası İran serhaddi için mükemmel bir istihkâmdı.» (33).
101-10 2 O gün, Beni anmamak için, {hakkı görmemek için) gözleri perdeli olan, {Kur anı) dinlemeğe güçleri yetmiyen kâfirleri cehennemle yüz yüze getiririz.
BÖLÜM : 12 — HIRİSTİYAN MİLLETLER 103 Kâfirler, Beni bırakarak kullarımı öz yâr edineceklerini mi sanıyorlar ? Biz cehennemi, kâfirlere konak olarak hazırladık.
104-10 5 De ki: işledikleri işler yüzünden en fazla ziyana uğrıyan, iyi yapıyoruz sandıkları halde dünya hayatında sâyleri boşa giden kimselerin kim olduklarını haber vereyim mi ? 106 Bunlar Tanrılarının âyetlerini, Tanrılarına kavuşmayı tanımıyanlardır.
Onun için [33] Tarihî bahis bittikten sonra eski zamanın Ye'cuç ve Me'cuçlarınm daha sonra da mümessilleri bulunacağına işaret olunuyor.
21 inci sûrenin 96 ıncı âyetinde de Yecuç ve Mecuçten bahsedilir.
Oraya da bakınız.
bütün işledikleri boşa gitmiştir, kıyamet günü onlânn ameÜ için terazi tutmıyacağız.
107 işte onların küfürlerinden* âyetlerimi ve peygamberlerimi eğlenceye aldıklarından dolayı cezalan, cehennemdir.
108 İman ederek doğru dürüst işler işliyen(erin konakları, Firdevs bahçeleri olacaktır.
109 Onlar orada daim kalırlar.
Oradan çıkmak ve ayrılmak istemezler.
110 De ki: Tanrırhın sözleri için deniz mürekkep olsa, bir misli dc ona ilâve edilse Tanrımın sözleri bitmeden, denizler tükenirdi.
111 De ki: (üa Muhamed,) ben sizin gibi bir insandan başka birşey değilim.
Bana vahyolunuyor ki, Tanrınız, bir tek Tanrıdır.
Herkim Tanrısına kavuşmayı özlerse doğru dürüst işler işlesin, ibadette hiçbir kimseyi Tanrısına ortak katmasın!
SÛRE : 19 MERYEM SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur.
6
BÖLÜMdür.
9 9 âyettir.) Konusu: Bu sûre de, bundan evvelki sûre gibi Hıristiyanlıkla mücadele ediyor.
Sûrede, Hazreii İsânın validesi Meryemin, İsâyı nasıl doğurduğu bahis mevzuu olduğundan, ona Meryem sûresi denilmiştir.
Bundan evvelki sûrede hıristiyanlığın akidelerinden fazla tarihi anlatılmıştı.
Bu sûre ise hıristiyanlığın dinî itikatlar ındaki vahiliği gösterir ve bunların, bütün peygamberler tarafından vukubulan tebligata münafi, lamamiyle uydurma şeyler olduğunu izah eder.
Sûrenin ilk İM kısmı İsrail hanedanının son .mümessilleri olan Yahya ve) İsâyı bahis mevzuu eder.
İkinci kısmın sonlarında Hazreii îsâmn namı etrafında türeyen bir sürü bâtıl iiikailar reddedilir.
Üçüncü kısımda Hazreii İbrahim, dördüncü kısımda diğer peygamberlerden bahsolv.narak Cenabı Hakkın dünyayı ıslah için gönderdiği peygamberleri insanlardan seçtiğini gösterir.
Dördüncü kısmın sonlarında doğru, dürüst, lemiz işlerle seğlarnlanmıyan imanın işe yaramıyacağı izah edilir.
Beşinci kısım, umumiyetle peygamberlerin düşmanları ile meşgul olur ve altıncı kısım, İsânın Allah oğlu olduğu akidesini reddeder.
* Sûrenin, bilhassa Meryem ile Isâya ait kısımları Mekkede, aglebi ihtimal Nübevveti Muhammediyenin beşinci senesinde, nazil olmuştur.
Habeşistana hicrel eden müslümanları takip eden Kureyş hey'eti, Habeş hükümdarından, müslüman¬ ları memleketi haricine çıkarmasını islediği zaman müslümanları^ başında bulunan Hazreii Cafer, Habeş hükümdarına bu âyetleri okumuştu.
Habeşe hicret hâdisesi, beşinci senede vukubulduğuna göre Hazreti Cafer'in bu âyetleri Habeşislanda okuması azamî altıncı seneye tesadüf etmek icap eder.
* 49 6 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [ Cüz: 16 Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — ZEKERİYYA VE YAHYA
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahim 1 Kâf, Ha, Ya, Ayın, Sad.
Tanrının kulu Zekeriyya hakkındaki (lütuf) ve merhametinin yâdıdır.
2 Hani Zekeriyya, Tanrısına gizlice yalvarmış, niyaz etmişti.
3 (Ulu) Tanrım, demişti, kemiklerim inceldi, zayıfladı, saçım sakalım ağardı, akpak oldu.
(Ulu) i Tanrım, sana herne için yalvarmışsam mahrum olmadım.
4- 5 I Benden sonra yerime geçecek akrabamdan korkuyorum (1 ).
Karım da kısırdır.
Kendi tarafından, bana da, Yakub hanedanına da vâris olacak bir (oğul bağışla) ve onu, (Ulu) Tanrım, rızanı kazananlardan kıl! 6 Ey Zekeriyya! Biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz.
Daha evvel bir kimseyi ona müsavi kılmadık (2).
7 Zekeriyya: (Ulu) Tanrım dedi, karım kısır, ben de ihtiyarlığın kuyusuna varmış iken nasıl oğlum olur ? 8 O da, bu böyle olacak! dedi.
Tanrın buyurdu ki: Bu benim için kolaydır.
Nasıl ki evvelc e birşey değil iken seni yarattım.
9 Zekeriyya dedi: Yarabbi, bana bir işaret ver.
(Hak Tealâ buyurdu:) senin işaretin, sıhhatin, tam düzgün iken üç gec e insanlarla konuşmamaktır (3).
10 (Zekeriyya, mihraptan, namazgahından) kavminin yanına çıktı, onlara sabah akşam Alîahı tenzih etmeyi bildirdi.
11 Ey Yahya! i Kitabı kuvvetle al, (dedik).
Biz ona, çocuk iken, (ilim ve hikmet) verdik.
12 Ona tarafımızdan kalb yumuşaklığı, gün ah lar- [1] Hazreti Zekeriya akrabasının doğru dürüst bir surette hareket etmemelerinden endişe ediyordu.
[2] Maksat daha evvel, Hazreti Yahyaya müsavi ve muadil bir kimsenin yaratılmadığım söylemek değildir.
Zekeriya hanedanında o-nunla müsavi tutulacak bir kimse yaratılmadığını anlatmaktır.
Hazreti İsâ «Nisadan tevellüt edenler arasında vaftiz edici Yahyadan büyük bir kimse zuhur etmemiştir.i der (Metta incili 11 : 11).
Hazreti Zekeriya, akrabasının doğru yolu tutmamalarından korktuğunu daha evvelce söylediği için Hazreti Yahyanın onlara benzemiyeceğini yahut, muasırları içinde ona muadil bir kimse bulunmıyacağını söylemektedir.
[3] (3 :40) da Hazreti Zekeriyaya üç gün konuşmaması emrolunduğuna göre onun üç gün üç gece konuşmamakla mükellef olduğu anlaşılıyor.
Hazreti Zekeriyamn üç gün üç gece konuşmamasından murat, bütün vaktini ibadet ile geçirmesidir.
Onun için Zekeriya, kavmine de Hak Tealâyı tenzih ve teşbih etmelerini bildirmişti.
Kitabı Mukaddes, Hazreti Zekeriyanm bu müjdeyi alınca dilinin tutulduğunu söyler.
Kur'an-ı Kerim bu iddiayı reddeder ve Hazreti Zekeriyaya tam sıhhatte olduğu halde üç gün, üç gece insanlarla konuşmamasını emreder.
Sûre: 19 ] Meryem Sûresi dan temizlik, ihsan ettik.
Kendisi [fenalıklardan) sakınıcı idi.
13 Ana-babasına karşı vazifeperverdi.
Serkeş, âsi değildi.
14 Doğduğu gün, öleceği gün, dirilerek kalkacağı gün, ona selâm olsun.
BÖLÜM : 2 — MERYEM VE İSÂ 15 Kitapta Meryemi de yâdet! (Meryem) ailesinden çekilerek doğu tarafında bir yere gitmiş (4), 16 onlardan gizlenmek için perde germişti, Biz de ona ruhumuzu (vahyimizi) göndermiştik.
O da ona tastamam bir insan şeklinde görünmüştü (5).
17 Meryem ona: Sen (fenalıktan) sakınan bir insansan, senden esirgeyen (Allaha sığınırım), dedi.
18 O da: Ben Tanrının, sana tertemiz bir oğul vermek için gönderdiği bir elçiden başka birşey değilim, dedi 19 Meryem: "Benim nasıl oğlum olur ip bana hiçbir cnsan dokunmamıştır.
İffetsiz de değilim!,, dedi (6).
20 O da: Öyle olsa da Tanrın buyuruyor ki: Bu, Bana.
göre kolaydır.
Biz onu insanlara bir âyet ve tarafımızdan rahmet kılacağız.
Zaten bu iş de olup bitmiştir.
21 Meryem, ona (Isaya) gebe kaldı (7).
Onunla birlikte uzakça bir yere çekildi.
22 Doğurma sancısı onu bir hurma ağacının kütüğüne dayanmağa şevketti (8).
Meryem: Keşke [4] ihtimal ki Nasıraya işaret olunuyor.
Nasıra, Kudüsün kuze k i y doğusundadır.
Meryem bulûğa erdikten sonra mabetten çıkmıştı, [5] Nassı Kerimde ruhun "temessül» ettiği beyan olunuyor Temessül suretlenmek ve bir şeyin suretine girmek manasındadır.
Mevlâna Mehmjet Ali «temessül» ün bu manada olmasına mebni ruhun, Hazreti Meryeme, rüya ve misal âleminde insan şeklinde görünmüş olduğunu beyan eder.
Melekler, maddi gözle görünmiyen varlıklar olduğ,una göre hâdiseyi ruhanî bir müşahede olarak kabul etmek gerektir.
[6] Âmmenin fikri, Hazreti İsânın babasız doğduğudur Bu fikre muhalefet eden Mevlâna Mehmet Alinin fikirlerini muasır bir İslâm nıüfessjrinin fikirleri ve tetkikleri olmak haysiyetiyle naklediyorum.
Mevlâna Mehmet Ali bu âyeti tefsir ederken diyor ki «Meryeme, henüz bir insan dokunmamıştı Fakat onun daha sonra, mâna âleminde bu müjdeleri aldıktan sonra, evlenmediğini gösteren birşey yoktur.
İncillerin anlatışına göre Yusuf.
Meryemi tanıyordu.
(Metta 1 : 24,25).
Gene İncillere göre, İsânın Yakub, Yuşa, Şem'un ve Yahuda namında biraderleri ile hemşireleri de vardı Bunların hepsini de Meryem doğurmuştu.
(Mettâ İncili 13 :55) [7] Bir hadisi şerifte «Meryem, her kadın nasıl gebe kalırsa öylece gebe kaldı» deniliyor.
[8] İsânın bir seyahat esnasmda doğduğu anlaşılıyor.
daha evvel ölseydim de büsbütün unutulup gitseydim,, dedi (9).
2 3 Altından bir ses ona nida etti: Mahzun olma! Tanrın senin ayağının altında bir ırmak akıttı.
2 4 Hurma ağacının kütüğünü kendine doğru salla.
Üzerine taze hurmalar düşer.
25-26 Ye , iç.
Gözün aydın olsun.
Herhangi insanı görürsen ona: Ben esirgeyen Allaha oruç adadım.
Artık bir kimse ile lâkırdı etmem! de.
27 [Meryem Isayı) taşıyarak kavmine getirdi (l O).
Onlar: Ey Mer- [9] Meryemin uğradığı doğurma sancıları onun her kadın gibi doğurduğunu, | İsânın her insan gibi doğduğunu gösteriyor.
[10] Bu âyetten sonraki âyetlerde muhavereler Meryemin oğlu ile birlikte kavmine döndüğü zaman, İsânın yetişmiş ve nübüvvet derecesine yükselmiş olduğunu, onun İlâhî vahyi telâkki ettiğini gösteriyor.
Çünkü Hazreti İsâ dokuzuncu âyette, Allahın ona kitap verdiğini söylüyor.
Müfessirler daha sonraki âyette İsânın tevellüdünden bahsolunduğu için onun henüz çocuk olduğunu zannederler.
Bükere Kur'anın Enbiya kıssalarını bütün tafsilâtiyle nakletmediğini, maksada hadim olmıyan bazı hâdiseleri bıraktığını hatırdan çıkarmamalıyız.
Meselâ 11 ve 12 inci âyetlere dikkat ediniz.
11 inci âyette Zekeriyaya bir oğlu olacağı müjdeleniyor.
yem, dediler, ne garip bir iş işledin! 28 Ey Harımım hemşiresi! (11).
I Senin baban fena adam, anan iffetsiz değildi.
29 Meryem ona (Isâya) işaret etti Onlar da: Onunla nasıl konuşalım ki o beşikte bir çocuktu (12).
3 0 İsâ deki ki: Ben Allahın kuluyum.
Bana kitap verdi.
Beni peygamber kıldı (13).
31 Her nerde olursam beni mübarek eyledi.
Bana hayatta kaldıkça namazı emretti (14).
32 Valideme karşı vazifeperverim.
(Tanrım) beni | serkeş, bedbaht kılmadı (15).
3 3 Doğduğum gi'n^ öldüğüm gün, j diri olarak kalkacağım gün selâmet içindeyim.
34 İşte Meryem oğlu İsâ budur.
Onların şüphe ve ihtilâfa düştükleri şeyin doğ12 inci âyette ise Yahyaya kitabı kuvvetli tutması emrolunuyor, Arada geçen hâdiseleri anlatmağa lüzum olmadığı için bunlar bırakılıyor.
Bundan başka 22 inci âyette Hazreti Meryemin uzakça bir yere gittiğinden | bahsolunuyor ve bundan Meryemin doğurur doğurmaz kavmine jdönmediği anlaşılıyor.
Hazreti Meryemin İsâyı taşıyarak kavmine getirmesi, onu kucağında taşıS yarak getirdiğini ifade etmez.
Onu bir merkep veya başka bir hayvan üzerinde j taşıyarak getirdiğini ifade eder.
Bu mana için (9 : 92) ye bakınız.
[11] Arapçada Eb, (baba), ah (birader), uht (hemşire) gibi kelimeler, geniş manalarda kullanılır ve mutlaka asıl baba, ana veya hemşireye ıtlak olunmaz.
Meselâ İbn Cerir şu hâdiseyi naklediyor : «Hazreti Peygamberin zevcesi Safiye, bu gün Resuli Ekreme giderek : Bir takım kadınlar bana iki Yahudinin kızı olası Yahudi! diyorlar, diye şikâyet etmişti, Resuli Ekrem de ona :»I Sen onlara niçin babam Harundur, amcam Muşadır, kocam Muhammcddir demiyorsun ?» dedi.
Bundan görülüyor ki bir yahudi kadın, Harunu baba, Musâyı amca, sayabilir.
Hazreti Meryeme de, Harunun hemşiresi denilmesi bu manadadır.
Hazreti Meryem, yahudilerin kâhinler sınıfına mensuptu.
Onun için ona Harunun hemşiresi demek, çok doğrudur.
Rodwel gibi bazı hıristiyan muharrirleri, | Kur'anın Meryeme, Harunun hemşiresi demekle yanıldığını ileri sürerlerse de hakikatte Arapçaya vukufsuzluklarını teşhirden başka birşey yapmıyorlar.
[12] Yahudilerin ihtiyarları ve âlimleri, daha dün beşikte bir çocuk saydık- | lan İsâ ile konuşmağa tenezzül etmiyorlardı.
Onun için «onunla nasıl konuşalım ki o beşikte bir çocuktu» diyorlar.
[13] İsânın bu sözleri beşikte bir çocuk iken söylediğine ihtimal verilemez; İsâ bu sözleri söylediği zaman peygamberdi ve peygamber olacağını değil, peygamber olduğunu söylemektedir.
[14] Namaz ile zekâtın bir çocuğa farzedildiğine zahip olmak manasız olur, Âyeti Kerime, İsânm bu sözleri nübüvvet payesine yükseldiği zaman söylediğini gösteriyor.
[15] Hazreti İsâ burada yalnız validesinden bahsediyor.
Halbuki 14 üncü âyette Hazreti Yahyanın hem anasına, hem babasına karşı itaatkar olduğunu söylüyor.
Mevlâna Mehmet Ali bu âyeti tefsir ederken der ki : «İhtimal ki bu sırada, Yusuf yaşamıyordu.
Çünkü Yusuf, Meryemi aldığı zaman ihtiyar bir adamdı.
Hazreti İsânın risaleti başladığı zaman, İndilerde, Yusuftan bahsolunmaz ve yalnız İsânın hemşire ve biraderlerinden bahsedilir.
Bunun için, Hazreti İsâ da burada yalnız validesinden bahsediyor.» rusu bu sözdür.
35 Bir oğul edinmek Allaha asla yaraşmaz.
Onun şanı yücedir, münezzehtir.
Bir işin olmasını istedi mi, ona ancak "ol!„ der, o da oluverir.
36 Allah benim de Tanrımdır, sizin de Tanrımzdır.
Ona tapın.
Dosdoğru yol budur (16).
37 (Fakat) fırkalar, birbirleriyle ihtilâfa düştüler.
Kâfirlere büyük günde göreceklerinden veyl! 38 Onlar Bize geldikleri gün herşeyi ne kadar açık görecekler, nekadar açık duyacaklar; fakat zalimler, bugün apaçık sapıklık içindedir.
39 Onları hasret günü, (şiddetli keder günü) ile korkut.
O gün onlar gaflet içinde, iman etmezlerken, iş olur biter (ve hesap görülür).
40 Muhakkak ki Biz yere de, üzerindekilere de vârisiz.
Onların hepsi de Bize dönerler.
[16] Şeytan, Hazreti isâyı iğfal etmek istiyerek onun kendisine tapmasını istediği zaman Hazreti İsâ ona ; «Allahın olan Rabba secde kılasın ve yalnız Ona ibadet edesin, diye yazılmıçtır, dedi.» (Metta 4 : 10)
BÖLÜM : 3 — İBRAHİM '41 Kitapta İbrahimi de yâdet.
O, dosdoğru bir insandı, bir peygamberdi.
4 2 Hani İbrahim atasına demişti ki: Atam! Ne için işitmez, görmez, hiçbir işe yaramaz şeylere tapıyorsun? 43 Atam! Sana gelmîyen bilgi, bana geldi.
Bana uy..
Seni doğru yola götüreyim.
4 4 Atam!' Şeytana tapma! Şeytan, esirgeyen Tanrıya asidir.
4 5 Atam! Esirgeyen Tanrı tarafından sana iazap dokunup, senin de şeytana yâr olmandan korkarım.
4 6 {ibrahimin Atası) dedi ki: Ey İbrahim, sen bizim ilâhlarımızdan yüz mü çeviriyorsun? Bundan vazgeçmezsen, muhakkak ki seni rezil ederim.
(Başımdan git), uzun bir zaman benden uzakîaş!.
47 (ibrahim) dedi ki: Sana selâni olsun! Ben senin İçin Tanrımdan yarlığanma diliyeceğim.
Tanrım benim hakkımda lütuf kârdık.
4 8 Ben sizlerden, sizin Tanrıyı bırakarak taptıklarınızdan ayrılıyorum.
Tanrıma dua^ediyorum, Tanrıma olan ibadetimde bedbaht olmamayı umarım.
4 9 İbrahim onları da, onların taptıklarını da bırakıp çekildikten sonra Biz ona İshakı da, Yakubu da ihsan ettik.
Herbirine de nübüvvet verdik.
5 0 Onlara rahmetimizden ihsan ettik.
Onların en yüksek lisan ile anılmalarını temin ettik..
BÖLÜM : 4 — DİĞER PEYGAMBERLER 51 Kitapta Musâyı da yâdet.
(Musa), halis muhlis bir insandı, 'Allahın) elçisi idi, Peygamberdi.
52 Ona Tûr'ıın sağına düşen taraftan nida ettik, onu kurbgâhımıza yaklaştırdık.5JOna rahmetimizden kardeşi Harunu nebi olarak ihsan ettik.
54 Kitapta İsmaili de yâdet.
O sözünde sadık, Allah elçisi, peygamberdi.fkavmine namazı, zekâtı emrederdi.
Tânr.sı nezdinde beğenilmiş, (rızayı ilâhiyi kazanmıştı) (l 7).
56 Kitapta İdrisi de yâdet.
O da dosdoğru (bir^ insandı), 1 [17] Hıristiyanlar nübüvvetin İshak ile gene zürriyetine münhasır olduğunu zannederler.
Halbuki Kitabı Mukaddes îsmaile, İshal: derecesinde ehemmiyet verir.
(Kitabüttekvin) e göre Hazreti İbrahim, İsmailin Allah huzurunda yasaması için dua ettiği zaman şu cevabı aldı : «İamail hakkında dahi seni dinleyip işte onu bereketledim» Bundan da İsmailin peygamber olduğu anlaşılır.
Kur'an-ı Kerim de İsmailin peygamberliğini takrir eder.
B 0 3 l ' A V ı 0 peygamberdi.
57 Onu pek yüce bir yere yükselttik (İS).
58 İşte bunlar Ademin zürriyetinden,- Nuh ile (gemide) taşıdıklarımızın evlâtlarından, İbrahim ile İsrailin nesillerinden, ve hidayete erdirdiğimiz ve intihap eylediğimiz kimselerdendir.
Bunlara esirgeyen Allahın âyetleri okunduğu zaman secdeye kapanırlar ve ağlarlardı.
59 Onlardan sonra (öyle) nesiller geldi ki namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular.
Bunlar da azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir.
60 Ancak tevbe edip iman eden ve doğru dürüst işler işliyenler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar.
61 Bu cennetler, esirgeyen Allahın kullarına gıyaplarında vadettiği Adn cennetleridir.
(Hak Tealânın) va'di mutlak yerine gelir.
62 Onlar orada hiçbir boş söz işitmezler.
Ancak selâm (l 0) f 18] Hazreti îdris, Kitabı mukaddeste «Ahnuh» namiyle yadolunur.
Onun yükseldiği makam, cennet makamıdır.
[19] Selâm ile müslim; yani müslüman, aynı köktendirler.
Selâm, selâmet Sûre: 19 j Meryem Sûresi 5 0 3 (ve selâmet sözleri duyarlar).
Sabah akşam orada nzıklarına nail olurlar.
63 Kullarımız içinde (fenalıktan) sakınanları vâris kılacağımız cennet, işte budur (20).
6 4 Biz (Tanrının resulleri) ancak Tanrının emriyle ineriz (21) .
önümüzde , ardımızda ve her ikisinin arasında herne varsa hepsi Onundur, Onun emrine tâbidir.
Tanrın, asla unutkan değildir.
6 5 Göklerle yerin ve onların arasında planların Tanrısı Odur."Ona kulluk et, Ona kulluk etmekte, (Onun her emrini yerine getirmekle) sabırlı ol.
Ona eş olacak hiçbir kimse bilir misin?
BÖLÜM : 5 — MUHALİFLERİN CEZASI 66 insan der ki: Ben öldükten sonra tekrar diri olarak çıkarılacak mıyım? 67 insan hatırlamıyordu ki onu evvelce hiçbir şey değil iken yarattık.
6 8 Tanrın hakkı için onları şeytanlarla (22 ) birlikte toplıyacağız, sonra onları cehennemin etrafında dizüstü çökmüş olarak dizeceğiz.
6 9 Sonra her taifenin içinden Allaha, karşıgelmekte en fazla ileri gidenleri çekip ayıracağız.
70 .
Biz , ateşe atılmağa, ateşte yakılmağa en fazla lâyık olam en iyi biliriz.
71 içinizde, ona uğramıyacak bir kimse yoktur.
Tanrının olup bitmiş hükmü budur.
72 Fenalıktan sakınanları kurtaracağız.
Zalimleri orada dizleri üzerine çökmüş bırakacağız.
73 Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman kâfirler, mü'minlere: (iki tarafın), iki fırkanın hangisi- halce, yurtça daha iyi, toplulukça daha hoştur? derler.
7 4 Biz onlardan daha evvel, nice nesiller helak ettik ki, malca da, gösterişçe de daha güzeldiler.
75-76 De ki: ve müsalemet demektir.
Müslüman da daima selâmet ve müsalemet içindedir.
Müslüman, Halikle de, mahlûkat ile de müsalemet içinde yaşıyan, ahrette de selâmet ve müsalemet bulandır.
İslâmiyet nazarında cennet hayatı budın\ Çünkü, cennet Kur'anda nice nice defalar beyan olunduğu gibi Darüsselâm dır.
Yani selâmet ve müsalemet yurdudur.
[20] Bundan evvelki âyette beyan olunan tam selâmet ve müsalemet, burada cennet kelimesi ile ifade olunmaktadır.
Sakınanların vâris olacakları yurt odur.
[21] Maksat Hazreti Peygambere gönderilen İlâhi vahydirj Nasıl daha evvelki peygamberler, ilâhî vahye nail oldularsa,' Hazreti Peygamber de öylece nail olmuştur.
Âyeti Kerimenin sonunda •Tanrın asla unutkan değildir» denilmekle Allahın peygamberleri vasıtasiyle vukubulan vaitlerinin asla unutulmıyacağı ve mutlaka yerine getirileceği anlatılmaktadır.
[22] Şeytanların başkalarım kötülüğe sürüküyenler oldukları aşikârdır.
's herkim sapıklıkta ise esirgeyen Allah, günlerinin uzunluğunu uzatır, (onlara mühlet verir), nihayet onlar, kendilerine va'dolunan, ya azap veya (beklenen) saati gördükleri zaman, kimin yeri daha fena, kimin taraftarları, (kuvvetleri) daha zayıf olduğunu görüp öğrenirler.
77 Hak Tealâ, hidayet bulanların hidayetini artırır.
Payidar olan doğru dürüst işler Tanrın nezdinde sevapça, (mükâfatça) daha hayırlıdır, semere vermek itibariyle de daha iyidir.
7 8 Âyetlerinizi tanımayıp "bana muhakkak mal da, evlât da, verilecektir,, diyeni gördün mü? 7 9 (Böyle diyen) gaybe mi vâkıf oldu, yoksa esirgeyen Allahtan bir ahit mi aldı?^ 8 0 Hayır, hayır, Biz onun ne dediğini yazarız.
Onun azabını da uzun uzadıya uzatırız.
8 1 Onun dediği (mal ile evlâtların) vârisi Biziz.
O da Bize yapyalnız gelir.
8 2 Onlar Allahı bırakıp bir takım tapacaklar edindiler.
Bunlarla izzet ve (kuvvet) sahibi olmak istediler 8 3 Hayır, hayır, o mabutlar onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onların hasımları olacaklar..
.
BÖLÜM: 6 — ALLAHA EVLÂT İSNAT ETMEK 8 4 Görmüyor musun ki kâfirleri olanca kuvvetleriyle ezdirip siirüklesinler diye şeytanları onların üzerine musallat ediyoruz.
8 5 Onun için sen onlara karşı acele etme.
Biz onların günlerini teker teker sayıyoruz.
8 6 O gün Biz (fenalıktan') sakınanları, şereflerle ağırlanmak üzere, esirgeyen Tanrı nezdinde toplarız.
ı 87 Suçluları da susuzluk cehennemine süreriz.
8 8 Esirgeyen Tanrı nezdinde aht almış olanlardan başka hiçbir kimse şefaate malik olamıyacaktır.
89 Onlar, esirgeyen Tanrı bîr oğul edindi! I dediler.
9 0 Nekadar çirkin bir iddiada bulundunuz!! 91-92 Onların esirgeyen Tanrıya oğul isnat etmelerinden nerdeyse gökler pa r çalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecek! 9 3 Esirgeyen I Tanrıya oğul edinmek yaraşmaz (2 3).
9 4 Göklerde ve yerde birşey yoktur ki esirgeyen Tanrıya kul olarak gelmesin.
9 5 Hak Tealâ onların hepsini ilmiyle kavramış, onların hepsini birer birer saymıştır.
9 6 Onların herbiri kıyamet günü, Onun huzuruna, yalnızbaşına gelir.
97 İman edip doğru dürüst işler işliyenlere, esirgeyen Tanrı (gönüllerde) sevgi uyandırır (24).
9 8 (Biz kur'anı) senin dilinle (indirerek) kolaylaştırdık ki (fenalıktan sakınanları) müjdeliyesin, (yürekleri düşmanlıkla kaynıyan) düşmanları da korkutasın.
9 9 Onlardan evvel Biz nice nesilleri helak ettik.
Onlardan hiçbirini görüyor, veya bir seslerini duyuyor musun? [23] 82 inci âyetten itibaren beş âyet hırıstiymların Allaha oğul isnat etmesi akidesini şiddetle reddeder.
Meryem sûresi bi'seti Muhammediyeftin beşinci senesinde nazil olduğuna göre müslümanlığm ilk hedeflerinden biri haristiyanlığı ıslah etmek olduğa aşikârdır.
Burada ehemmiyetle dikkate alınması icajp eden bir nokta bu âyetlerde Hak Tealânm ».Rahman» olduğu söylenmesidir.
Biz bunu Esirgeyen Tanrj diye tercüme ediyoruz.
Burada Allahın rahmaniyetinden bahsolunmasının sebebi, Onun herhangi bir suçlunun günahını affı için bir mutavassıta muhtaç olmadığını göstermektir.
Onun için &3 üncü âyette «Esirgeyen Tanrıya oğul edinmek yaraşmaz, buyuruyor.
[24] Doğru dürüst itikat ve doğru dürüst işler sayesinde kalb Allaha ve Allahın yarattıklarına karşı sevgi ile dolar.
Allahın iman edip doğru dürüst işler işljyenlere karşı gönüllerde sevgi uyandırmasının manası Onun onları sevmesi ve insanların kalbine, onlara karşı sevgi ilham etmesidir.
Gerçi, Allahın dürüst kulları bu dünyada, ilkönce sevgi ile karşılanmazlar.
Fakat yavaş yavaş onların iyilikleri anlaşılır ve herkes onları sevmeğe başlar.
Âyeti Kerime, İslâmiyete ve Resuli [ Ekreme düşman olanların da ileride onu seveceklerine dair tebsiratı mutazammındır.
SÛRE : 2 0 TÂHA SÛRESİ Mekkede nazil olmuştur.
8
BÖLÜMdür.
135 âyettir.) Konusu: Sûrenin- başındaki iki "harf onun ismidir.
Bu sûre bilhassa Hazreii Musâdan mufassal bir surette bahseder.
Bundan evvelki sûre Hazreii İsâyı mufassal bir surette anlatmış, bu da Hazreii Musa ile meşgul olmuştur.
Sûrei Şerife,- Hazreti Peygambere teselli veren sözlerle başlıyarak onun gördüğü acı muhalefetten zerre kadar fütur gelinmemesini tavsiye eder ve risaletinin mutlaka muvaffakiyetle başarılacağını anlatır.
Daha sonra Hazreti Musâdan .bahsedilerek beş kısım ona hasredilir.
Bu beş kısmı takip eden üç kısım.
Hazreti Peygamberin uğradığı muhalefeti ve muhalefetin uğrayacağı akıbeti izah eder.
Tâhâ sûresinin, Meryem sûresinin nazil olduğu sıralarda nazil olduğu anlaşılıyor.
İbn Hişam ile İbn Sa'd bu sûreyi Hazreti Ömerin Islâmiyeti kabul etmesiyle alâkadar gösterirler.
Hazreti Ömer de bi'selin altıncı senesinde müslüman olmuştur.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — MUSA Bismi'llahi'rrahmani'rrahîm 1 Tâhâ, (1).
2, [Muhammed!) Biz sana, Kur'anı üzülüp sıkıntı çekmen için indirmedik (2) .
3 (Hayır, Biz) Kur'anı, yüreğinde (Allah) korkusu olana öğüt olmak üzere gönderdik.
4 (Kuran), yeri ve yüce gökleri yaratan (Tanrı) tarafından gönderilmiştir (3).
5 Esirgeyen (Tanrı arşı âlâsından) hükümrandır.
6 Göklerde, yerde, göklerle yer arasında, yer altında (4) ne varsa [1] İbn Abbas, Katade, Mücahit, Hasan, Sait, vesaire gibi en eski müfessirlere göre «Tâhâ» dan murat «Ya Rücl» yani ey RücL Ey Âdem ! dir (Razi).
Keşşaf sahibi bu iki harfi «Ya haza» yani «Ey sen !» manasında kabul eder.
[2] Âyeti Kerime, Hazreti Peygambere teselli veriyor.
Onun muvaffak olacağını ve dilediği inkılâbı başaracağını, bütün insanlık âlemine feyiz vereceğini müjdeliyor.
[3] Bu Ayeti Kerime ile onu takip eden âyet Kur'anın niçin muvaffakıyetsizliğe uğramıyacağmı gösteriyor ve onun herşeye hâkim olan Zatı Kibriyanın iradesini ifade ettiğini anlatıyor.
[4] Nassı Kerimde «Sera» kelimesi kullanılıyor ki nemli toprak demektir.
hepsi Onundur.
7 Sen sözün açığını söylesen de, \ (Tanrı) gizli sözü de daha saklısını da bilir (5).
8 Allah (O Tanrıdır kfy Ondan başka tapacak yoktur, en güzel isimler Onundur.
9 Sana Musânın kıssası irişti mi? 10 Hani Musa bir ateş görüp ailesine; "Burada durun! Ben bir ateş gördüm.
Belki size o ateşten bir kor getirir, yahut ateşin başında doğru yolu gösterecek bir rehber bulurum,, dedi (6) 11-12 {Musa) ateşe doğru gitti ve ona varınca kendisine şöyîe bir ses geldi: Ya Musa! Ben senin Tanrınım! Ayakkaplannı çıkar (7); çünkü sen Tuva adlı mukad- [5] Sözün gizlisi insanın sakladığı sözdür.
Eur.un daha saklısı henüz insanın kalbinden bile geçmiyendir.
Hak Tealâ, bunların hepsini bilir.
[8] Bu müşahede, ruhanî bir müşahede idi.
Musânın ateş görmesi, onun İlâhi vahyi telâkki etmesinin mukaddimesi idi.
Ateş, harp ve cidali renjzeder.
(5 :64) e bakınız.
Hazreti Musânın ateş görmesi de, onun Fir'avunla vukubulacak mücadelesine, yahut İsrail oğullarının mukaddes arzda ikamet eden kabilelerle mücadelesine işaret eder.
[7] Yani kalbini, mal, evlât^endişeierinden boşalt.
(Beyzavî) 508 TANRI BUYRUĞ.
JME ve TEFSİR [ Cüz: 16 des, mübarek" vadidesin! 13 tim, saha vahyolunanı din.
tapacak yoktur! Bana kullu! doğru kıl! 15 Muhakkak ki ( nerede ise açığa vuracağım bulsun.
16 Sakın o (saatin g kendime (yâr) olarak seçAüah Benim! Benden başka •eni anmak için namazı doslen) saat, hulul edecek.
Onu (8) herkes yaptığının cezasını ceğine) inanmıyanlar, havalarına uyanlar seni Ona inanmaktan çevirmesinler, yoksa sen de helak olursun! 17 Ya Musa! (Senin) sağ elinde ne var? 18 (Musa:) O benim değneğimdir, dedi, ona dayanır, onunla koyunlarıma (ağaçlardan) yaprak silkerim, onunla başka işlerimi de görürüm.
19 (Hak Tealâ) buyurdu: Ya Musa! Onu (elinden) bırak! 2 0 (Musa da) onu bıraktı, (bırakır bırakmaz değnek) yılan oldu ve yürümeğe başladı (9).
21 (Hak Tealâ) buyurdu: Onu hemen tut, korkma, Biz onu gene evvelki haline çevireceğiz.
2 2 Elini (de) koltuğunun altına sok, bembeyaz, kusursuz çıkar ki bu da bir başka âyettir (10) .
23 Biz bunlarla sana en büyük âyetlerimizi göstereceğiz! 24 (Haydi) Fir'avuna git! Çünkü (Firavun azmıştır), her haddi aşmıştır.
BÖLÜM : 2 — MUSA VE FİR'AVUN 25 (Musa yalvardı: Ulu) Tanrım! dedi, göğsüme genişlik ver, 26-27 işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki 2 8 sözümü anlasınlar, 29-30 yakınlarımdan birini, kardeşim Harunu bana ve- [8] Ayeti Kerimede İhla dan bahsolunuyor ki gizlemek manasmdadır.
Fakat bu kelime, burada zıt manasında kullanılmaktadır.
Âyeti Kerime saatin geleceğinden, mükâfatların ve cezaların verileceğinden bahsederek artık perdenin kalkacağım ve saatin apaçık hulul edeceğini anlatıyor.
Burada saatten maksat, yalnız kıyamet değildir.
Bu saat, zalimlerin-mahkûmiyet saatidir.
[3] Hazreti Musânın İlâhî vahyi telâkki ettiği andaki bu müşahedelerinde pek derin manalar vardır.
Ona bunları göstermekten maksat 23 üncü âyette beyan olunduğu gibi en büyük âyetleri göstermektir.
O halde onun burada gördüklerindeki derin manaları aramak icap eder.
Musânın asası, onun kavmidir.
Musânın kavmi Fir'avunun zulmü yüzünden âdeta cansız bir hale gelmişti.
Asanın canlanması, bu kavmin canlanması demekti.
[10] Elin bembeyaz olmasında da derin bir mana vardır.
Bembeyaz el, bürhanlı hüccet demektir.
Yani Musa, en kuvvetli burhanları irat edecek, İlâhi vahy onu aydınlatacak. ^y^^^ij^^ ^ • • ı •" * \ " J zir ver (11 ) ki 31 onunla sırtımı sağlamlaştırayım.
32 (Kardeşimi) işimde bana ortak yap.
3 3 Ta ki (ikimiz de yüce şanını) tenzih edelim.
3 4 Seni her dem analım.
35 Muhakkak, ki Sen bizi (her an) görür, (her halimizi bilirsin!).
36 (Hak Tealâ) buyurdu: Ya Musa! Sana istediğin verildi.
37 Biz seni daha evvel de nimetimize nail ettik.
3 8 Hani anana ne vahyolunacaksa (hepsini) vahyetmiş, 3 9 Musâyı bir tabuta koy, tabutu nehre at, nehir onu kıyıya çeker, onu benim de, onun da düşmanı olan biri alır, (demiştik).
(Masa!) Ben sana tarafımdan sevgimi gönderdim ki gözümün önünde büyüyüp yetişesin! 4 0 Hani senin kızkardeşin (Fir avunun sarayına gidip) "Bu çocuğa süt verecek birini sağlık vereyim mi?„ demişti; böylece Biz seni anana geri verdik ki gözü aydın cîsun (sevinsin) ve tasalanmasın (12).
i Hani sen bi- ' [11] Taşıdığım yükü benimle beraber taşıyacak bir yardımcı.
[12] Hazreti Musa, Fir'avunun İsrail oğullarını nehre, attırıp boğdurduğu zaman doğmuştu.
Musânın anası oğlunu kurtarmak'için-bir çare düşünmüş ve bunu rini öldürmüştün de Biz seni o tasadan da kurtarmış, seni ağır imtihanlarla denemiştik.
Sonra sen, Medyen halkı arasında yıllarca kaldın, sonra, buraya, takdirimizle geldin, ey Musa! 41 Ben seni kendim için seçtim.
4 2 Sen ve kardeşin, âyetlerimle gidin.
Beni anmayı ihmal etmeyin.
4 3 İkiniz de Fir'avuna varın.
Muhakkak ki Fir'avun azmış, haddi aşmıştır 4 4 (Fir'avuna) yumuşak söz Allahın irşadiyle bulmuştu.
Musânın anası oğlunu bir tabuta koyarak nehre bıraktı.
Nassı Kerimde "Tabut» kelimesinin kullanılması çok mühimdir.-Çünkü bu bir kelime sayesinde bütün hâdise tenevvür etmekte ve anlaşılmaktadır.
Yoksa r^itabı Mukaddesin tercümelerinde kullanılan sepet kelimesi hâdiseyi aydınlatıp izah etmekten çok uzaktır.
Kitabı Mukaddes üzerinde pek derin tetkikleriyle meşhur olan muasır ulemadan profesör Yahudanm en son neşriyatına göre Kitabı Mukaddesin ibranı aslında Hazreti Musânın anası tarafından oğlunu nehre bırakmak için kullandığı vasıtaya «Teba» denilmektedir.
Bu kelime ibranî lisanına eski Mısır lisanından geçmiştir.
Bu kelime tabut kelimesinin tıpkısıdır.
Kitabı Mukaddes mütercimleri, bu kelimeyi yanlış tercüme etmişler ve sepet kelimesini Teba mukabilinde kullanmışlardır.
Halbuki Tebanın tam mukabili tabuttur.
Eski Mısırlıların «Teba» kelimesini ne manâda kullandıkları anlaşılırsa, hâdisenin anahtarı ele geçmiş olur.
Eski Mısırcanm ve eski Mısır eserlerinin tetkiki neticesinde, onların, »Teba» namım verdikleri tabutları, ilâh saydıkları heykelleri taşımak için kullandıkları anlaşılıyor.
Dinî âyinler yapmak lâzımgcldiği zaman bir mabetten diğer mabetlere gönderilecek heykeller Tebaların içine konur, kara veya nehir yolu ile sevkolunurdu.
Onun için bir Mısırlı nazarında Tebaların kutsî bir kıymeti vardı.
Çünkü bu, onların ilâh saydıkları heykelleri taşımağa mahsus bir sanduka idi.
Hazreti Musânın validesi oğlunu nehre atmağa karar verdiği zaman neden s dolayı onu bir Tebaya koydu ? Musânın anası oğlunun hayatını kurtarmağa karar verdikten sonra nehrin ' öteberisini, Fir'avunun kızı ile arkadaşlarının yıkandıkları yeri tetkik etti.
Ondan î sonra kararını verdi.
Oğlunu bir Tebaya koyacak, nehre bırakacak, fakat bunu b prenses ile arkadaşlarının nehirde yıkandıkları zamana tesadüf ettirecekti.
Mısırlılar her tebanın içinde, bir heykel bulunduğuna kani olduklarından Tebanın nej hirde yüzdüğünü görür görmez onun kazara düştüğüne zahip olarak onu kurtaraI caklar ve içinde bir çocuk bulunduğunu göreceklerdi.
Musânın anası işin gerisi | için Allaha güvendi, sonra kadınlığın fıtrî şefkatine, analık hissine güvendi! Prenses de bir kadın olduğu için belki bu çocuğa acır ve onu nehre atarak boğmazdı.
Musânın anası işte bu şekilde hareket ederek oğlunu Tebaya koymuş, pren-.
sesin nehre geleceği sıralarda Tebayı suya bırakmış, sazlık bir yerde yıkanan Mısırlı prenses onu görerek ve Mısır ilâhlarına ait heykellerden birini kurtaracağını zannederek Tebayı sahile çektirmiş, onun içinde ağlıyan bir çocuk görünce Radınlık şefkati, analık hissi galebe ederek Musâyı himayesine almış, onu emzirecek bir kadın aramış, Musânın kızkardeşi de koşarak anasını sağlık vermiş ve bu suretle Musa tekrar anasına kavuşmuştu.
Bütün bunları tabutun tıpkısı olan Teba kelimesi izah ediyor.
Sûre: 20 ] Tâhâ Süresi 511 söyleyin ki belki öğüdünüzü kabul eder, belki korkar! 45 İkisi de "(Ulu) Tanrımız! dediler, biz (Firavunun bizi beklemeden) işkence etmesinden, azıp taşmasından korkarız.,, 46 (Hak Tealâ) buyurdu: "Korkmayın.
İkinizle beraberim.
İşitir, görürüm.
47 Siz ona varıp deyin ki: Biz Tanrının iki elçisiyiz.
İsrail oğullarını bizimle gönder, onlara işkence etme! Biz sana Tanrından bir âyet ile geldik.
Selâmete, (saadete) erenler, ancak doğru yolu tutanlardır.
48 Bize vahyolundu ki: (Allahın) azabı, (peygamberleri) yalan sayanlara ve (haktan) yüz çevirenlere erişir.
49 Fir'avun: "Ya Musa! dedi, sizin Tanrınız kimdir? 5 0 Musa, bizim Tanrımız, herşeye varlık veren, sonra ona (hedefine doğru) yol gösteren Tanrıdır.
51 Fir'avun "sordu: öyl e ise gelip geçen nesiller ne haldedir? 52 Musa cevap verdi: Onların hali, Tanrımın nezdindeki bir kitaptadır.
Tanrım (asla) şaşmaz, (asla) unutmaz.
53 (Tanrım O Tanrıdır ki) arzı size döşek yapmış, size onun içinde yollar açmış, gökyüzünden yağmur yağdırmıştır.
Biz de o yağmurla türlü türlü ot, ağaçlardan çifter çifter bitirdik.
5 4 Yeyiniz, davarlarınızı otlatınız.
Muhakkak ki bunlarda, aklı başında olan, anlayan insanlar için, ibretler vardır.
BÖLÜM : 3 — MUSA İLE BÜYÜCÜLER 55 Biz sizi (yerden) yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve ondan bir kere daha çıkaracağız.56&iz(Fir'avuna) bütün âyetlerimizi gösterdik.
Onları yalan saydı ve reddetti.
57 Fir'avun dedi ki: Ya Musa! Sen, büyülerinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin? 58 Biz de, senin büyün gibi bir büyü ile ortaya çıkacağız.
Senin de bizim de caymıyacağımız bir mülakat vakti tayin et.
Düz, geniş bir yerde (karşılaşalım!) 5 9 (Musa) dedi: Karşılaşmak zamanı, şenlik günü (olsun).
Halk kuşluk vakti toplansın.
6 0 Fir'avun arkasını dönerek (gitti), çevireceği bütün dolapları (hazırladı), topladı, sonra (muayyen günde) geldi.
6 1 Musa onlara: "Yazıklar olsun! dedi, Allaha karşı yalan uydurmayın.
Yoksa sizi azap ile kırar geçirir.
Allaha karşı yalan uyduran, elbette hüsrana uğrar.,, 62 (Büyücüler), kendi aralarında işlerini, çekişe çekişe görüştüler.
Görüştüklerini gizlediler.
6 3 (Mit; sâ ile Harun hakkında) "Bunlar iki büyücüdürler, dediler, sizi büyüleriyle yurdunuzdan çıkarmak, mezheplerin en güzeli olan mezhebinizi ortadan kaldırmak istiyorlar.
6 4 Onun için bütün hünerlerinizi toplayıp saf saf dizilerek gelin.
Bugün herkim üstün gelirse o kazanır ve umduğuna erer.,, 6 5 {Sonra Musâya:) Ey Musa! dediler, sen mi (önce) atacaksın, yoksa ilk evvel biz mi atalım?,, 6 6 Musa onlara "Haydi siz atm!„dedi.
(Onlar da attılar, bir de' baktı ki attıkları) ipler ve değnekler, düzembazhkları yüzünden, yürüyormuş gibi göründü! 67 Musa bunu görünce içine korku girdi.
6 8 Biz de ona: "Korkma, elbette üstün gelecek olan sensin! 69 Sağ elindekini at, onların bütün yaptıklarını yutar.
Onların bütün yaptıkları büyücü düzeninden başka birşey değildir.
Sihirbazlar, nerde olsalar, muvaffak olamazlar.,, dedik.
7 0 (Musânın asası onları yutunca) sihirbazlar secdeye kapanarak: "Harun ile Musânın Tanrısına inandık !„ dediler.
7 1 Fir'avun, dedi, ben size izin vermeden mi ona inandınız? (Demek ki) size büyüyü öğreten büyüğünüz o, (öyle ise) sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazvari keseceğim.
Sizi hurma dallarına asacağım.
Siz de (o zaman) hangimizin azabı daha ağır, daha sürekli olduğunu anlarsınız! 72 (Sihirbazlar Fir'avuna cevap vererek) "biz seni, dediler, bize gelen apaçık burhanlara, bizi yaratan Tanrıya üstün tutamayız.
Sen de ne yapacaksan yap.
Senin hükmün yalnız bu dünyada geçer.
7 3 Biz Tanrımıza iman ettik ki suçlarımızı, bize zorla yaptırdığın büyünün vebalini bağışlasın^ve bizi yarlığasın.
Elbette Allahın (mükâfatı) daha hayırlı (cezası) daha süreklidir.» 74 Herkim Tanrısına suçlu olarak gelirse, onun için cehennem vardır.
Oraya giren ne ölür, ne de yaşar.
75 - 7 6 Herkim (Allaha) doğru dürüst işler işlemiş, mümin olarak gelirse, onlara en yüksek dereceler,«Adn cennetleri vardır ki ağaçlarının altından ırmaklar akar, orada daim kalırlar.
İ (Kendilerini günahtan) temizliyenlerin mükâfatı budur.
BÖLÜM : 4 — MUSA VE KAVMİ 1 77 Biz Musâya vahyettik: Kullarımla geceleyin yola çık, sonra onlara denizde (kuru) bir yol aç.
(Düşmanların) size yetişmesinden korkma, yılma! 7 8 Fir'avun, askerleriyle onları takip etti.
Deniz, onların üzerine öyle bir kapandı ki hepsi de boğuldular.
I 79 Zaten Fir'avun kavmini saptırmış ve doğru yola götürmeI misti.
8 0 Ey İsrail oğulları! Biz sizi muhakkak ki düşmanınızdan I kurtardık, Tûr dağının sağ kenarında sizinle sözleştik.
Sizinle misak yaptık.
Size kudret helvası ile bıldırcın yağdırdık.
81 Size verdiğimiz rızkın temizinden yeyin, azmayın, taşkınlık etmeyin, yoksa hışmım si-ze çarpar, hışmım kime çarparsa, muhakkak ki, yuvarlanıp helak olur.
82 Hiç şüphe yok ki Ben tevbe edenleri, doğru dürüst işler iş'iyenîeri, doğru yolu tutanları yarlığayıcıyım.* 8 3 Ya Musa! Sen rıe:!en kavminden evvel, acele ederek koşa koşa geldin? 8 4 Musa, onlar da, benim ardım sıra geliyorlar, dedi.
Ben, benden hoşnut olasın diye koşa koşa geldim; (Ulu) Tanrım! 85 , Hak Tealâ buyurdu: Biz senden, (senin hareketinden) sonra kavmini imtihana uğrattık.
Samiri de onları baştan çıkardı, (yoldan saptırdı).
8 6 Musa kavmine dargın, küskün, kederli döndü.
Ey kavmim! dedi, Tanrımz size güzel bir vaitte bulunmadı mı? Verilen sözün üzerinden çok zaman mı geçti, yoksa Tanrınız tarafından size gazap erişmesini istediniz de mi bana verdiğiniz sözde durmadınız?.
87 Onlar da: Biz sana verdiğimiz sözden, kendi başımıza caymadık, fakat halkın ziynetlerinden bir takım ağırlıklar yüklenmiştik, onları attık.
Samiri bize bunu telkin etti, dediler.
88 (Samiri) onlara (öyle bir) buzağı heykeli yaptı ki onun böğürmesi vardı.
Onlar da: Sizin de, Musânın da (taptığı) ilâh budur! Yalnız Musa unuttu! dediîer.
89 Görmüyorlar mı ki (o buzağı) onların bir sözüne cevap vermiyor, onların üzerinden bir zararı kaldırmağa, onlar? bir iyilik getirmeğe gücü yetmiyor.
BÖLÜM : 5 — MUSA VE BUZAĞI 9 0 Harun onlara önceden demişti ki: Ey kavmim!- Siz (bu buzağı) ile imtihan olunuyorsunuz, sizin Tanrınız, esirgeyen Allah Sûre: 20 ] T A » * f~, ^ a (Uia Suresi 115 ut « a * 1» - j'V' , 3î\' i ><'V>t*'^•-r< , .
< * tır.
Siz bana uyun, (benim peşimi bırakmayın), benim sözüme itaat edin.
91 Onlar da: Musa dönüp yanımıza gelinceye kadar ona tapmakta devam edeceği z (dediler).
92-93 Musa, (geri dönünce:) Ey Harun! dedi, onların saptıklarını gördüğün zaman, seni izimden gitmekten alıkoyan ne? Yoksa emrime karşı mı geldin? 9 4 Harun, Ey anamın oğlu! dedi, sakalımdan saçımdan çekme! Senin şunu demenden korktum: israil oğullan arasında tefrika çıkardın, sözümü gözetmedin! 9 5 (Masa, Samirige döndü:) Senin bu işlediğin halt ne? dedi.
9 6 Samiri cevap verdi: Ben onların görmediklerini gördüm.
(Tanrı) elçisinin izinden bir avuç aldım, onu savurdvsm.
Nefsim, bana bunu hoş gösterip süsledi.
97 Musa ena: (öyle ise) çık, git, cenin dünya hayatında cezan, "bana dokunmayın!,, demektir.
Senin bir de asla kbrtuiamıyacar ğın bir ceza daha vardır.
Üzerine kapsrup taptığın ilâhına bak.
Onu cayır cayır yakacağız.
Onu parça parça edip denize ata cağız! 98 Sizin mabudunuz ancak O Â'iahtır ki Ondan başka [13] Bu dağlar muhalefet ve husumet dağlarıdır.
iSSSatag—-JSSgT-TT- ı ı yriiıwnı ,.ı ••n .
,ı .
r ı- = II I IHIM I tapacak yoktur.
İlminin kuşatmadığı birşey yoktur.
9 9 İşte Biz sana (Ya Muhammed).
geçen zamanlarda olup bitenlerin bir kısmını böylece haber veriyoruz.
Sana bir de tarafımızdan Kur'anı verdik.
100 Herkim Ondan yüz çevirirse kıyamet günü bir yük taşır.
101 Bu hal üzere daim kalırlar, kıyamet günü bu yük ne kötü bir yüktür.
102 Sûra üfürüldüğü gün günahkârları, gözleri gömgök olarak toplayacağız.
10 3 O gün "biz dünyada ancak on (gün) eğleştik,, diye aralarında gizlice konuşacaklar.
104 Biz onların ne dediklerini daha iyi biliriz.
Çünkü onların en mutedilleri, bir günden fazla eğleşemediniz, derler.
BÖLÜM : 6 — PEYGAMBERİN MUHALİFLERİ 105 Sana dağlar hakkında sual sorarlar, de ki: Tanrım onları parça parça ederek savurur.
106 Onların yerlerini dümdüz eder, 107 ve orada (artık) ne bir iğrilik, ne bir pürüz görebilirsin! (13).
108 O gün onlar (insanları Allah yoluna) çağıran v e hiçbir iğriliği olmıyan münadiye uyup onun izinden giderler.
Bütün sesler esirgeyen Tanrının (heybetinden) kısılır, dudak pıtırdılarından başka birşey duyamaz olursun.
109 O gün esirgeyen Tanrının izin verip sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati yaramaz.
110 (Ulu) Tanrı, onların olmuş olacak, geçmiş' gelecek her yaptıklarını bilir.
Onlar Onu bilgileriyle kavrıyamazlar.
1.11 (Ezelî, ebedî), diri, her an hilkate hâkim okn Tanrının önünde bütün başlar iğilir, (zulmederek) zulümlerini yüklenenler hüsrana uğrarlar.
112 Herkim iman ederek doğru dürüst işler işlerse haksızlığa uğramaktan, mükâfatının eksilmesinden iasla) korkmaz.
113 Biz insanların sakınmaları, yahut ondan öğüt almaları için Kur'anı böylece Arap diliyle gönderdik.
Tehditlerimizi tekrar tekrar beyan ettik.
114 Bütün (kâinata) hükümran olan, hak olan, Allahın şanı, yücelerden yücedir.
Sen, (Muhammedi) Kur'anın vahyi tamamlanmadan onu okumakta acele etme, (Ula) Tanrım: İlmimi artır! de.
115 Biz evvelce Âdem e de emrimizi verdik, fakat o unuttu ve Biz onda (Bize, karşı gelmek için) bir kast görmedik.
BÖLÜM : 7 — ŞEYTANIN İĞFALİ 116 Hani biz meleklere: Adem e secde edin! demiş, onlar da secde etmiş, yalnız iblis'secde etmemiş ve secde etmeyi reddetmişti.
11 7 Biz de dedik ki: Ey Âdem! Bu sana ve zevcene düşmandır.
Sakın sizi cennetten çıkarmasın ki bedbaht olursun.
118 Cennette senin için aç kalmak, çıplak kalmak yok.
119 Susuzluğa uğramak, güneşin sıcağını çekmek de yok! 120 Şeytan Âdeme , vesvesede bulundu: "Âdem! dedi, sanat ebedîlik ağacını, zeval bulmıyan devleti sağlık vereyim mi? w 121 (Adem ile karısı) o ağaçtan yediler, utanılacak temayülleri kendilerine göründü, ikisi de cennet yapraklariyle örtünmeğe başladılar.
Âdem, Tanrısına, karşıgeldi, meramına eremedi, yaşayışını altüst etti.
122 Sonra Tanrısı onu seçti, onun tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti 123 (Hak Teâla) buyurdu: Oradan hepiniz inin.
Biri- niz, ötekine düşman kesilecek.
Size Benim tarafımdan hidaye t gelince herkim hidayetime uyarsa yoldan sapmaz , bedbah t da olmaz.
124 Herkim Beni anmakta n yüz çevirir, (Beni gönlünden çıkarırsa) onun (nasibi) darlıklar içinde yüzen bir yaşayıştır.
Kıyamet günü onu kör olarak hasrederiz.
125 O d a de r ki: Tanrım, beni ne için kör olarak hasrettin? Bense evvelce görürdüm.
126 O d a buyurur ki: Bu, senin cezandır.
San a âyetlerimiz gelmiş, sen onları ihmal ederek unutmuştun Bugün de sen unutulmuş kalacaksın.
127 İşte Biz, (günahkârlıkta ileri gidenleri), israf edenleri, Tanrılarının âyetlerine iman ctmiyenleri böylece cezalandırırız.
Âhiretin azabı, hiç şüphe yok ki, dah a ağır, daha süreklidir.
128 Onlarda n evvel "helak ettiğimiz nesillerin başından geçenler, onlara doğru yolu göstermiyor mu? Halbuki bunlar onların (boş kalan) yurtlarında gezip dolaşıyorlar.
Bunların halinde idrâk ve basiret sahibi olanlara ibretler vardır.
BÖLÜM : 8 — CEZA MUHAKKAKTIR 129 (Ya Muhammedi) Tanrın tarafından bir söz geçmemiş, muayyen bir zaman tespit edilmemiş olsaydı, (onların da azap ile helak olmaları) lâzım gelirdi.
130 Sen onların sözlerine katlan.
Güneşin doğmasından evvel de, batmasından evvel de, gec e saatlerinde de Tanrının (şanım) öve öve yücelt! Gündüzün saatlerinde de (Allaha hamdet ki) hoşnut olasın! 131 Onların içlerinden bir sınıfa, bu dünya hayatının zevk ve debdebesi olmak üzere bahşettiğimiz servete göz dikme! Biz onları denemek için bunları verdik.
Tanrının rızkı, daha hayırlı, daha süreklidir.
132 Ümmetine namazı emret! Ona sımsıkı sarıl! Biz senden rızk istemeyiz.
Senin rızkını Biz veririz.
Hayırlı akıbet, kendini (kötülükten) koruyanlarındır.
133 Onlar, o bize Tanrısı tarafından bir âyet getirmeliydi! derler.
Onlara daha evvelki kitaplardaki apaçık burhan gelmedi mi? 134 (Bu burhanın gelmesinden) evvel onları azap ile helak etseydik, (onlar) Tanrımız! derlerdi, bize bir peygamber göndereydin de rezil ve rüsva olmadari Senin âyetlerine (inanaydık), onlara uyaydık! 135 De ki: Hepimiz bekliyoruz.
Siz de bekleyiniz.
Yakında doğru yolda gidenlerin, hidayete erenlerin kim olduklarını öğreneceksiniz! CÜZ: 17
SÛRE : 2 1 ENBİYA SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
7
BÖLÜMdür, 112 âyettir.) Sûrei şerife kötülerin encamından fazla iyilerin necatından, bâtılın izmihlalinden fazla hakkın galebesinden bahseder.
Onun başlıca mevzularından biri, peygamberlerin ve davalarının zaferidir.
Onun için ismi.
Enbiya yani peygarıbetler süresidir.
Sûrei şerif ede, birçok peygamberlerin ceddi olan Hazreti İbrahimin hayat ve tarihi, Hazreti Muhammed (S.
A.) e en fazla benziyen peygamber olmak doîayısiyle bahis mevzuu olur.
Sûrenin daha evvelki sûrelerle münasebetine gelince, daha evvel de, altıncı ve yedinci sûrelerin Mekke devrinde nazil olan ilk sûreler arasında nazil olduğunu göstermiştik.
Bunları takip eden grup, onuncu sûreden 11 inci sûreye kadar devam eder.
Üçüncü grup, 17 inci sûre ile başlar ve yedi sûreden teşekkül eder.
Bu grupun ilk sûresi islâmiyelin büyük âtisini müjdeler ve İsrail oğullarının nelere uğradıklarını izah eder.
Onu takip eden sûre hıristiyanlığm tarihiyle meşgul olur.
Daha sonraki sûre bilhassa Hazreti Yahya ile Hazreti İsâdan bahseder.
Dördüncü sûre, Hazreti Musânın kıssasını anlatır.
Bu sûreleri takip eden sûrenin, hem İsrail oğullarının, hem İsmail oğullarının ceddi olan ulu peygamber Hazreti İbrahimi anlatması icap ederdi.
Enbiya sûresinin başlıca mevzuu da budur.
Sûrei şerifenin diğer bir mevzuu da doğruların felahıdır.
Daha evvelki dört sûrede günahkârların cezasından bahsolundukian sonra bu sûrede doğruların encamından bahsolunması gerekti.
Sûrei şerife evvelâ Mekkelilerin muhakkak cezaya uğrayacaklarını anlatır.
Sonra ceza anının yaklaşmakta olduğunu ihtar ve bunu hakkın mutlaka ve daima muzaffer olacağını takrir etmekle izah eder.
Sûrenin birinci ve ikinci kısımlarında bunlar anlatıldıktan sonra üçüncü kısmında umumiyetle İlâhî vahyin, bilhassa hazreti peygambere gönderilen vahyin doğruluğunu ifade eder.
Dördüncü kısım İlâhî rahmetin bolluğuna, galebesine dikkati çekerek Hazreti Peygamberin düşmanlarına karşı merhamet göstereceğine işaret eder.
Hazreti Peygamberin bu husustaki örneği onun ceddi olan Hazreti Ibrahimdi.
Onun için daha sonraki kısımda Hazreti İbrahimden bahsedilir» Altıncı kısım.
Peygamberlerin, en tehlikeli şartlar içinde bile düşmanlarının elinden nasıl kurtulduklarını gösterir ve sûrenin sonuncu kısmı doğruların yeryüzüne bilhassa mukaddes arza vâris olacaklarını takrir ederek İsrail oğulları içinde gerçek insanlar kalmadığı için burasmın müslüman¬ lara raev'ul olduğunu müjdeler.
Sûrei şerifenin Mekkede nazil olduğunda şüphe yoktur.
Onun Mekke devrinin ortalarında nazil olduğuna hükmolunabilir.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : I — HÜKÜM YAKLAŞIYOR Rismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1 İnsanların hesap verme (ânı) yaklaştığı halde gaflet içinde yüa çeviriyorlar.
2 Tanrıları tarafından (gafletlerini giderecek) yeni bir ihtar geldikçe onu ancak oynıyarak, (aldırmıyarak) dinliyorlar.
3 Kalpleri başka şeylere dalmıştır.
(Öz canlarına) zulmedenler aralarında gizli gizli konuşarak: M Bu (peygamber) ancak sizin gibi insan değil mi? O halde siz göre göre büyüye mi aldanacaksınız?,, derler.
4 De ki: Tanrım, gökte de, yerde de (söylenen) her sözü bilir.
Herşeyi hakkiyle duyan, herşeyi hakkiyle bilen Odur.
5 Onlar, hayır, hayır, bunlar rüya saçmalamalarıdır.
Belki (bunlar, Muhammedi'n) uydurmaları! (Muhammed) şairin biridir.
(Değilse) evvelki (peygamberlere) gönderilen ây^t.
ler gibi bize.
bir âyet getirsin, (l) dediler.
6 Onlardan evvel helak ettiğimiz şehir (halklarının) hiçbiri iman etmemişti.
Bunlar iman edecekler sanki! (2).
7 Senden evvel peygamber olarak ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekler gönderdik.
Bilmiyorsanız, [1] Bugünkü hıristiyan münakkitler, Kur'anın karşısında nasıl şaşırıycrlarsa eski Kureyşiler de onun karşısında şaşırmışlar, Kur'anı neye benzeteceklerini bilmemişler, onun için ona evvelâ sihir, yani büyü demişlerdi.
Çünkü Kur'ana, karşı geldikleri halde Kur'an onları çekiyordu.
Sonra Kur'an, birçok İlâhî müjdeleri muhtevi idi.
Kureyşiler bu müjdeler karşısında şaşırıyor ve şunlara rüya saçmalamaları diyorlardı.
İş bu kadarla da kalmamakta idi.
Kur'an,; Hazreti Peygamberin muvaffak olacağını, düşmanların mağlûp olacaklarını bildiriyordu.
Müşrikler bunun karşısında da şaşırıyor ve bunların uydurma olduklarını ileri sürüyorlardı.
Nihayet müşrikler, Hazreti Peygamberin nübüvvetini reddetmek için onun bir şair olduğunu söyliyerek onun da evvelki peygamberler gibi bir mucize getirmesini, yani kendisi muzaffer ve onlar mağlûp olacaklarsa bunu yapmasını diliyorlardı.
Çünkü Kur'ön, müşriklerin mutlaka mağlûp ve muzmahil olacaklarını haber veriyordu.
v [2] Müşriklerin bir âyet istemelerine cevap olarak küfür ve isyanda ısrar etmenin akıbeti helak olduğu ihtar edilerek bu akıbetten çekinmeleri isteniyor.
öğüt veren kitabı tanıyanlara sorun.
8 Biz c onları, {o peygamberleri) yemez içmez birer ceset yapmadık.
Onlar (dünyada) daim de değillerdir.
9 Biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, onîan ve onlarla beraber olanlardan dilediklerimizi kurtardık.
(isyanda) ileri gidenleri helak ettik.
10 Biz, size öyle bir kitap gönderdik ki onda sizin için şeref vardır.
Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz: (3).
BÖLÜM : 2 — HAK DAİMA MUZAFFERDİR 11 Zalim olan nice nice şehir (halkını) kırıp geçirmiş, sonra yerlerine başk a bir millet vücuda getirmiştik.
12 Onlar kahrımıza uğrayacaklarını hissedince oradan kaçmağ a koyuldular.
13 Kaçmayın! İçinde yüzdüğünüz nimetlere dönün, yurtlarınıza gidin ki size (yaptıklarınız) sorulacak.
14 Onlar: "Eyvah, dediler, ne yazık bize ki zalim kirrîselerdik!,, 15 Onlar (biçilmiş, ol), sönmüş, külleri savrulmuş (ateş) gibi yanıncaya kadar, hep bu sözü söyleyip durdular.
16 Biz göğü, yeri ve araîarındakini (eğlence), oyuncak olarak yaratmadık (4).
17 Eğlence edinmek isteseydik onu kendimizden edinirdik.
Fakat, asla edinmedik.
(Asla edinmeyiz!) 18 Belki Biz hakkı bâtılın üzerine atarız, hak bâtılı ezer ve bâtıl hemen yok olur.
Allaha karşı olan bühtanlarınızdan vay halinize! 19 Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Onundur.
Onun nezdindekiler Ona tapmakta asla kibir göstermezler, (Ona tapmaktan) asla yorulmazlar.
20 Geceleyin, gündüzün Onun şanını yüceltirler, On u tenzih ederler, (Tanrıya tapmaktan ve Onu anmaktan) onlara fütur gelmez.
21 Yoksa onlar, yerden, (ölüleri) diriltir tapacakla r mı edindiler? 22 Göklerde ve yerde Allahta n barka tapacakla r bulunsaydı, (gökler de), \p ~: de karmakarışık [3] Kure^/ş, mev'ut olan azabı isledikçe onlara, Kur'anın nimet ve rahmet olduğu anlatılıyordu.
Ayni hakikat burada da tekrar ediliyor.
Kureyşiler azabı istedikleri halde Kur'anın onlara şeref, şan, şöhret temin etmek, onları büyük bir millet yapmak için gönderildiği gösteriliyor.
[4] Müşriklere vukubulan ihtar devam ediyor.
Onlara Allahın birliğini ve Peygamberin doğruluğunu isbat eden âyetleri, göklerde ve yerde aramaları ihtar olunuyor.
Çünkü göklerle yer ve aralarındaki herşey, boş yere yaratılmamıştır.
Tabiat âleminde her hedefin yolları vardır.
Her sebebin bir ne*l«:csi vardır.
Tabiatte herşey ciddîdir.
İnsan da bunu anlıyarak hareket etmelidir.
Sûre' 21J Enbiya Sûresi 523 i r .
l.
* V <• • ' 'î * » 1 - İ Ü olur, bozulurdu (5).
Arşı âlânın Tanrısı olan Allah, onların kendisine kattıkları sıfatlardan yücedir, münezzehtir.
23 Yaptığından Ona sual sorulmaz; fakat onlar sorguya çekilirler.
24 Yoksa onlar Allahtan başka tapacaklar mı edindiler? (Öyle ise) onlara de ki: Delilinizi getirin.
İşte benimle beraber olanların ve benden evvel gelenlerin kitabı.
Hayır, onların ekserisi hakkın ne olduğunu bilmez de onun için ondan yüz çevirirler.
25 Senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki ona: Benden başka tapacak yoktur, yalnız Ban a tapın! diye "ahyetmiş olmıyalım (6).
26 Onlar: Esirgeyen Tanrı bir oğul edindi, dediler.
(Hâşâ), Onun [5] Müşriklerin iddilarına karşı en kat'î delil budur.
Çünkü kâinatta intizam var.
Kâinata hâkim olan bir kanun var.
Kanunun birliği Hâlikm birliğine delildir.
Allahtan başka tapacaklar bulunsaydı bütün kâinata bir kanun hâkim olmaz ve netice karışıklık ve aykırılık olurdu.
Onun için kanunun birliği Hâlikm birliğine de'îiet eder.
' [6J Tevhit akidesi hak olan bütün dinlerin esasıdır.
524.
TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 17 şanı yücedir.
Belki onla?, Allahın şerefli kullarıdır (~).
27 Onlar Tanrının sözünden evvel söz söylemezler ve Onun emrine göre | hareket ederler (S).
28 (Hak Tealâ) onların yaptıklarını, yapacaklarını bilir.
Onlar, ancak Allahın hoşnut olacağı kimselere şefaat' ederler, Kendileri de Allah korkusundan titrerler.
29 Onlardan herkim: "Ben Allahtan gayri bir mabudum!,, ders e onu Biz cehennemle cezalandırır ve bütün zalimleri de böyle cezaya çarparız.
BÖLÜM : 3 — VAHYİN DOĞRULUĞU 3 0 Kâfir olanlar görmüyorlar mı ki göklerle yer kapkapalı iken Biz onları açtık (î)), diri herşeyi sudan vücuda getirdik, dah a iman etmiyecekler mi ? (S O).
3 1 Yerin insanlarla, sarsılmaması için yeryüzünde koca dağlar yaptık, yeryüzünde geniş yollar yaptık ki yalnız doğru yolu tutsunlar (il) .
3 2 Biz gökyüzünü, mahfuz bir tavan kıldık; fakat onlar, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler İ {l 2).
33 Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan Odur.
Bunların I herbiri, kendi dairesinde sur'atle seyreder.
3 4 Biz senden evvel hiçbir insana daimî bir hayat vermedik Sen ölürsen onlar mı daim [7] Allahın şerefli kulları Onun peygamberleridir.
Çünkü kendisine Allahın oğlu denilen sat, bir peygamberdi.
Kur'an, îsânm Ailah oğlu olmadığını isbat için yalnız onun şerefli bir kul olduğunu söylemiyor, onların şerefli kullar oldukları"! söyliyerek hem bu akideyi iptal ediyor, hem delilini de irat ediyor.
«Onlar Allahın gerefli kullarıdır» nazmındaki delil bu sözlerin Isâdan başka insanlara da «Allah oğlu» gibi sıfatlar verildiğini göstermesi; İsa'ya «Allah oğlu» denilmesinin «şerefli bir kul» dan başka bir manaya gelmiyeceğini izah etmesidir.
[8] Âyeti Kerime peygamberlerin masumiyetini takrir ediyor.
[9] Göklerle arzın kapanmasından murat, Kazreti Peygamberin zuhurundan önce ilâhî vahyin bir müddet için inkıtaa uğramasına işarettir.
Filhakika Hazreti Peygamberden altı asır kadar evvel bir peygamber gelmemiş ve yeryüzünü günah ve tereddi kaplamıştı.
Göklerle yerin açılmasından maksat İlâhî vahyin gelmesine işarettir.
Nitekim tabiat âleminde de yağan yağmurların yeryüzünü açtığını görürüz.
'[10] Âyeti Kerime maddî âlemde görülegelen, ilim erbabınca ancak yeni anlaşılan, Resuli Ekremin devrinde malûm olmıyan büyük bir hakikati izah ediyor ve suyun, hayat membaı olduğunu anlatıyor, bununla beraber Âyeti Kerime ruhanî bir hakikati izah etmekte ve Kur'anda nice nice defalar suya teşbih edilen İlâhî vahyin, günah ve tereddi bataklıklarında boğulan insanlara hayat verdiğini göstermektedir.
[11] Bu yollardan maksat, her millet içinde zuhur eden peygamberlerin gösterdikleri yollardır.
İnsanlar bu yolları tutmakla doğru yolda yürümüş olurlar.
kalacaklar ? 35 Herkes ölümü tadacaktır.
Biz sizi, bir mihnet olmak üzere şer ile de, hayır ile de deneriz (13).
[En* sonra) Bize döneceksiniz.
3 6 Kâfir olanlar seni görünce ancak .
alaya alırlar: "Sizin mabutlarınızdan bahseden bu mu ?„ derler ve esirgeyen Tanrı anıldığı zaman Onu tanımazlar (14).
37 İnsan, aceleden yaratılmış (gibidir) (15) .
Size, âyetlerimi göstereceğim, acele etmeyin (t 6).
3 8 Onîarsa: "Sözünüzde gerçeksenîz bu tehdit ne zaman tahakkuk edecek?, , derler.
3 9 Kâfirler, kendilerini önlerinden, artlarından saran ateşi defedemiyecekleri, hiçbir yardım görmiyecekleri zamanı bir bilseler (böyle sualler sormağa cür'et etmezlerdi.) 4 0 Hayır, (azap) onlara ansızın gelecek, onlar da (hayretten) donakalacak; • onların azabı geri çevirmeğe güçleri yetmiyecek, kendilerine de mühlet verilmiyecek.
41 Senden evvel gelen nice peygamberler de istihzaya uğradılar, onlarla istihza edenlerin başını, istihza ettikleri (azap) sarmıştı ( l 7).
BÖLÜM : 4 — ALLAHIN RAHMETİ 4 2 De ki: Geceleyin, gündüzün sizi esirgeyen Tanrıya karşı [12] Arabistanın kendine göre ruhiyatçıları «SpiritualisU İeri vardı.
Bunlar müneccimler ve falcılardı.
Bu adamlar gökyüzünün sırlarına vâkıf oldukların», bu vukufu kazanmak için bir takım vasıtalara sahip bulunduklarını iddia ederlerdi.
Euların böyle bir vukufu bulunmadığı anlatılıyor.
Yahut buradaki semadan maksat İlâhî vahydir.
Ve murad-ı İlâhî vahyin her türiü taarruzdan masun ve mahfuz olduğunu beyandır.
[13] Müşrikler ufak tefek sıkıntılara uğrıyor, bu sıkıntılar üzerlerinden kaldırılıyor, tekrar iyiliğe, ferahlığa kavuşuyorlardı.
Bütün bunlar birer imtihandı, asıl azap ise onları beklemekte idi.
[14] Putperest Araplar Allahın rahmaniyetini, insanların hiçbir iyilik yapmadan Allahın lûtfuna nail olmalarını inkâr ediyorlardı.
Çünkü hep azap istedikleri, azabın kendilerine çarçabuk çarpmasını diledikleri halde kendilerine Allahın rahmetini dilemeleri tavsiye olunuyordu.
Onların Peygamberle istihza etmeleri de azabın gecikmesi yüzündendi.
Çünkü azabın gecikmesini Peygamber tarafından vukubulan tehditlerin boş olduğuna hamlediyorlardı.
[15] Acele etmek, insanın o kadar bariz bir vasfıdır ki insan aceleden yaratılmış gibidir.
Daha somaki beyanat: yani «Size âyetlerimi göstereceğim, acele etmeyin ! • sözleri bunu izah ediyor.
[16] Müşriklerin isteyip durdukları âyet, helak edici bir, azabın başlarına"gelmesi idi.
Bundan evvelki Âyeti Kerime, kâfirlerin bu azaba muhakkak uğrıyacaklarını anlatıyor.
Bu âyet de müşriklerin bu tehdit karşısında akıllarını başlarına toplamayıp azabın ne zaman vukubulacağını sorduklarını gösteriyor.
[17] Hakikati, ret ve inkâr edenler, bu inkâr yüzünden başlarına gelecek azap ile.
istihza ederlerdi.
Fakat neticede azap başlarına gelirdi.
526 TANRI BUYRTTĞU — TERCÜME T® TEFSİR [Cüz: 17 mm w o .
• '.'.er--\\\>*>>'".'• kim koruyabilir (l 8).
Hayır, onlar, Tanrılarını anmaktan yüz çeviriyorlar.
4 3 Yoksa onları Bize karşı müdafaa edecek ilâhları var da (onlara mı güveniyorlar?), hayır, bu ilâhların kendilerine bile yardım etmeğe güçleri yetmez.
Bizden de yardım görmezler, 4 4 Hayır, Biz bunları da, babalarını da, uzun ömürlere varmaya kadar, geçindirdik.
Onlar görmüyorlar mı ki Biz onların yerlerine, yurtlarına girerek onu kenarlarından darlaştırıyoruz.
O halde galip gelenler gene onlar mı ? (l 9).
45 D e ki: Ben sizi vahy ile (encamınızdan) korkutuyorum.
Sağırlarsa, korkutuldukları zaman, kendilerine vukubulan daveti duymazlar.
4 6 (Fakat) onlara Tanrının azabından bir nefha dokundu mu, ne yazık bize, muhakkak [18] Yani Allah sîzi korumasa sizi bir kimse koruyamaz.
Yahut size azap edecek olursa bir kimse onun azabım çeviremez.
- [19] Müslümanlık en şiddetli muhalefetlere rağmen mütemadiyen ilerliyor, onun esasları gönülleri fethediyordu Bu da bütün muhalefetin eriyip gideceğini gösteriyordu.
İri biz zalimdik! derler.
47 Kıyamet günü adalet terazilerini kuracağız.
Hiçbir kimse bir şeycikte haksızlığa uğramryacaktır.
Hardal tanesi ağırlığında olsa da onu hesaba katacağız.
Bizim hesap gömlekliğimiz elverir.
48—4 9 Biz Musâya ve Haruna hakkı bâtıldan ayırır, aydınlık verir, (kötülükten) sakınıp Tanrılarından gizli gizli korkan, kıyametten, (kıyametin hevlinden) titreyenlere öğütler öğretir kitabı verdik.
5 0 Bu da, (bu Kur an da ) Bizim vahyettiğimiz mübarek bir öğüttür.
Siz onu inkâr edecek misiniz ?
BÖLÜM : 5 — İBRAHİM VE MUHASIMLARI 51 Biz İbrahime bundan evvel rüşdünü verdik.
Onun halini ve buna ehil olduğunu pek iyi biliyorduk.
52 Hani (İbrahim) babasına ve kavmine ; "Tapmağ a koyulduğunuz bu heykeller ne? „ demişti.
5 3 Onlar: Biz atalarımızı buna tapar bulduk, dediler". ^(İbrahim); Sizin de, atalarınızın da apaçık sapıklık içinde olduğunuz muhakkaktır, dedi.
55 Onlar : Sen bize hakikâti'mi getirdin, yoksa alay edenlerden misin? dediler.
5 6 (İbrahim :) Hayır, hayır, dedi, sizin Tanrınız göklerle yeri yaratan Tanrıdır.
Ben de bu söze şahit olanlardandım ! 5 7AlIaha ant olsun ki siz arkanızı çevrip gittikten sonra sizin putlarınızla elimden geldiği kadar uğraşacağım.
58 (ibrahim) bunları parça parça etti.
Yalnız büyüklerini, ona dönsünler (ona sorsunlar) diye bıraktı.
59 Onlar sordular: Bizim, taptıklarımıza bunu yapan kim ? Bunu yapan, muhakkak ki zalimlerdendir.
6 0 Onlar cevap verdiler: ibrahim denilen bir delikanlının onlardan bahsettiğini duyduk.
61 Onlar, öyle ise, dediler, onu herkesin önüne getirin ki şehadet etsinler.
6 2 ibrahime sordular : Taptıklarımıza bunu yapan sen misin ? 6 3 İbrahim : Belki, dedi, onu putların büyükleri yapmıştır! Söyliyebiliyorsa ona sorun.
6 4 Onlar kendilerine gelerek (bîribirlerine) "'siz hakikatte zalim kimselersiniz,, dediler.
65 Sonra başlarını aşağı iğdiler, (ve ibrahime:) Sen de bunların söylemediklerini bilirsin! dediler.
6 6 (İbrahim:) O halde siz, dedi, Allahı bırakarak kendinize hiçbir fayda veya zarar vermiyen şeylere mi tapıyorsunuz ? 67 Size de, Allahtan gayri taptıklarınıza da yazık!.
Hâlâ buna aklınız ermiyor mu ? 6 8 Onlar : Birşey yapacaksanız onu yakın da taptıkları- niza yardım edin ! dediler.
69 Biz de: Ey ateş! dedik, İbrahime karşı sovuk ol, selâmet ol! (20) .
70 Onlar İbrahime karşı büyük bir dolap kurmak istediler.
Biz de onları en büyük hüsrana uğrattık (21) .
71 Onu da, Lûtu da kurtardık, bütün insanlar için mübarek kıldığımız yere (ulaştırdık).
72 Ona İshakı ve Ishaktan doğan torunu Yakubu ihsan edip herbirini doğru dürüstlerden kıldık.
73 Onları emrimizle, (insanları) doğru yola iletir rehber eyledik.
Onlara iyilikler yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı [20] Hazreti İbrahimin müşriklere ait putları kırıp geçirmesi kendisine karşı muhalefet ve asabiyet ateşlerini yakmıştı.
Fakat bu muhalefet ve taassup alevleri İbrahime dokunmadı ve onu müteessir etmedi.
İbrahim huzur ve selâmet içinde kaldı.
Nitekim daha sonraki âyet müşriklerin İbrahime Keyd etmek, yani dolap, tuzak kurmak istediklerini, fakat hüsrana uğradıklarını, yani onu yakmak dilediklerini fakat muvaffak olmadıklarım ifade ediyor.
[21] Tevratın ifadesine göre İbraTıim Elam hükümdarı Çedolaomer ile onunlaTnüttefik hükümdarlara karşı hareket etmiş ve muvaffak olmuştur.
Yahudilerin edebiyatında Hazreti ibrahimin mağlûp ettiği birçok hükümdarlardan bahsedilir.
vermeyi vahyeyledik.
Onlar yalnız Bize kulluk ederlerdi.
74 Lûta da hikmet ile ilmi verdik.
Onu iğrenç işler işleyen şehirden kurtardık.
Onlar (o şehir halkı) muhakkak, kötü ve azgındılar.
7 5 Biz Lûtu rahmetimize aldık.
Çünkü o hakkiyle doğru dürüst olanlardandı.
BÖLÜM : 6 — PEYGAMBERLERİN KURTULUŞU 7 6 Nuh da daha evvel niyaz etmiş: Biz de onun niyazını kabul ederek onu ve ailesini büyük felâketten kurtarmıştık.
77 Âyetlerimizi yalan sayanlara karşı ona yardım etmiştik.
Çünkü onlar kötü insanlardı.
Biz de onların hepsini' suda boğduk.
7 8 Davut ile Süleyman da, bir kavmin koyunları tarafından geceleyin tahrip olunan ekin tarlası hakkında hüküm vermişlerdi.
Biz de şahit olmuştuk.
79 Biz bu hükmü Süleymana öğretip anlattık.
Ona da, (Davuda da) hikmet, ilim ve marifet verdik.
Biz Davut ile birlikte Allahın şanını tenzih eden dağları da, kuşları da Davuda müsahhar kıldık (22), bunu yapan da Bizdik.
8 0 (Davuda), sizin için zırh yapmak san'atini öğrettik ki harplerde sizi korusun.
Artık şükredecek misiniz? (23).
81 Süleymana da kasırga gibi esen şiddetli rüzgârları müsahhar kıldık.
Rüzgâr onun emriyle mübarek kıldığımız yere doğru eserdi.
Biz herşeyi hakkiyle biliriz (24).
[22] Kur'an-ı Kerim birçok yerlerinde gökte ve yerde herşeyin insana müsahhar olduğunu beyan eder (13 :40).
Nehirler, denizler, güneş, ay, gece, gündüz vesaire de insana müsahhar edilmiştir.
(12 : 16), (2 : 13) Bu da herşeyi insana müsahhar etmenin manasını izah eder.
Bundan murat herşeyin insana müfit olmasıdır.
Dağların Hazreti Davut ile birlikte Allahın şanını takviye etmesini esas kılarak bir takım hikâyeler uydurmağa lüzum yoktur.
Çünkü Allahın şanını tenzih etmiyen hiçbir şey yoktur (14 :17).
f [23] Burada Hazreti Davuttan evvel zırh yapılmadığını gösterecek hiçbir şey yoktur.
Hazreti Davut birçok kuvvetli düşmanlarla döğüşmüş, onun için askerlerini elde edilebilecek, yapılacak silâhların en iyisiyle teçhiz etmişti.
Onun bu hareketinde garip hiçbir şey yoktur.
Hazreti Davudun elinde demirin balmumu gibi eridiği hakkındaki sözler, uydurmadan ibarettir.
[24] Hazreti Süleymanın donanması vardı ve kendisi bundan çok büyük" istifadeler temin etmişti.
Yahudi ansiklopedisi şu malûmatı veriyor : »Hazreti Süleyman deniz ticareti işinde Fenikelilerle birleşmişti.
Onun için her üç yılda bir kere Akabe körfezinin başında bulunan Ezio - geberden Ofire bir donanma gönderirdi, bu uzak yerle daha başka yerlerden altın ile sıcak memleketler mahsullerini getirtirdi.» Rüzgârın Hazreti Süleymana müsahhar olmasının manası bu olacak.
8 2 (Süleymana) serkeş insanlardan (25 ) öylelerini müsahhar kıldık ki onlar edenize) dalarlar, daha başka işler de görürlerdi.
Biz de onlara nigehban idik.
83 Eyyubu an.
Hani o Tanrısına niyaz etmiş, (Ulu) Tanrım ! Derde uğradım.
Esirgeyenlerin en esirgeyeni Sensin ! demişti.
84 Biz de onun duasını kabul ettik, Onun uğradığı derdi giderdik, tarafımızdan rahmet, ibadet edenlere ibret olmak üzere ona ailesini ve (dostlarım) bir misliyle beraber verdik (26).
8 5 İsmaili de, İdrisi ve Zülkifli de an.
Hepsi de (her sıkıntıya [25] Nassı Kerimde şeytanlar deniliyer ki bunlar deniz diplerinden inci, mercan çıkaran dalgıçlardır.
Bunlar sert, serkeş, güçlü adamlardı.
[26] Eyyuba, aile ve dostlarım bir misliyle vermek onları ölmüşken diriltmek manasında değildir.
Hazreti Eyyub aile ve dostlarından uzun bir zaman ayrılmış, bu ayrılık onları âdeta ölü saydıracak bir mahiyet almıştı.
Sâd suresinin 41 - 42 inci âyetine ve Hazreti Eyyubdan bahseden diğer âyetlere de bakınız! göğüs geren, metanet gösteren) sabırlı (Peygamberlerdendiler) (27).
8 6 Onların hepsini rahmetimizle kucakladık.
Çünkü onlar hakkiyle dürüst insanlardı.
87 Yunusu da an! Hani o (kavmine) öfkelenerek çıkıp gitmiş, onu tazyik etmiyeceğimizi sanmıştı.
Karanlıklar içinde niyaz ederek: (Ula) Tanrım! demişti, Senden başka tapacak yoktur.
Seni tenzih ederim.
Ben kendime zulmedenlerdendim (28).
88 Biz j de onun duasını kabul ettik.
Onu tasadan kurtardık.
Zaten Biz müminleri böylece kurtarırız.
8 9 Zekeriyyayı da (an); hani (o da) Tanrısına niyaz etti, (Ulu) Tanrım! Beni yalnız bırakma!\(Evlâlsız ca- .
nımı alma!) Vârislerin en hayırlısı Sensin, dedi.
90 Biz de onun duasını kabul ettik.
Ona Yahyayı bağışladık.
Zevcesini (kısırken) doğurur hale getirdik.
Onlar hayır işlerine koşuşur, yarışırlar, umarak, korkarak Bize yalvarır, (Bize sığınırlar), Bize karşı tevazu ve huşu gösterirlerdi.
91 İffetini koruyan (kadını da) an.
Biz ona vahyimizden üfürdük, onu da, oğlunu da âlemlere ibret yaptık! 92 Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.
(Dininiz bir tek dindir).
Ben de sizin Tannnızım.
Öyle ise Bana tapın! (29).
9 3 Onlar kendi aralarında fırka (ırka oldular.
(Fakat) onların hepsi d_e Bize dönecekler!
BÖLÜM : 7 — SALİHLER ARZA VÂRİS OLACAKLAR 9 4 Herkim mü'min olduğu halde doğru dürüst işler işlerse onun sâyi boşa gitmez.
Biz onun (bütün işlediklerini) yazarız.
9 5 Helak olmasına hükmettiğimiz bir kasaba halkının geri dönmelerine imkân yoktur (30).
96 Ye'cuç ile Me'cuç (31), başıbo ş [27] Zülkiflin, İlyas, yahut Yuşâ, yahut Zekeriyya olduğu söylenir.
Kur'anın 1 İngilizce mütercimlerinden Rodwell, Nicebuhrun seyahatnamesini istinat ederek Arapların Hızkıyale, Kifl dediklerini nakleder.
Bu peygamber burada ve 38 :48 de bahis mevzuu olur.
[28] Nassı Kerimde Hazreti Yunusa «Zennun» yani balık sahibi deniliyor.
Sâffat sûresinin 139 uncu âyetine de bakınız.
[29] Dinin bütün peygamberler tarafından öğretilen başlıca esası hep birdir.
Peygamberlerin hepsi Allahın birliğini, yalnız Ona tapmak lâzım geldiğini tebliğ ettiler.
Nassı Kerimdeki ümmet, hem cemaat, hem din manasmd^dır.
Bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri esas bir ve ayni olduğu için bütün peygamberler de bir tek ümmettirler.
[30] Çünkü bunlar hükmü giymişlerdir.
kalıp her yüksek yerden boşansalar bile! (32).
97 Doğru olan vait yaklaşınca kâfirlerin gözleri birdenbire dimdik kalır, (hepside:) yazıklar olsun bize ki bundan gaflet ettik.
Hayır, hayır, biz olup, yanmak, yakmak alevlenmek gibi manalara delâlet cihetiyle, kelimelerde arabilik şaibesi bulunur.
İmam Şatıbî Sûretülkehfte ferşi hurufu beyan ederken : • ve ye'cuç ehmizilkülle nasıran» yani : Arabiliklerine nusret vermek yolunda kelimeyi mehmuz et, demiş.
Medd takdirinde acemi olur, demektir.
(Ne kadar güzel veciz beyan.) Me'cuç : Demos, agus kelimelerinden mürekkep (demagog) muarrebidir : [31] Kehf sûresinde de Ye'cuç ve Me'cucdcn bahsetmiştik.
Burada çok kıymetli üstat Musa Carullah'ın tetkiklerini hulâsatan naklediyorum : Sûretülkehf [94], Sûretül'enbiya [961 Âyeti Kerimelerde mezkûr Ye'cüc Me'cuç kelimeleri, elbelte, Yunanıdır.
İmam Âsim Hazretlerinin kıraetlerinde Ye'cüc Me'cüc kelimeleri mehmuz ise de, bütün imamların, bülün ümmetin kıraatlerinde Ye'cuç Me'cuç kelimeleri memduttur.
Lügat imamı Hube ibnil Accac Hazretlerinin lügatinde ise, acucdur.
Buna göre, 1) Me'cuç, 2) Ma'cuc iki şekil olup; 1) Ye'cuç, 2) Ya'cuc 3) Acuc üç şekil olur.
Şatıbiyede İmam Çatıbl Hazretlerinin vâkıfane beyanlarına göre, Yecüc Me'cüc mehmuz olursa, şu iki isim (ece ) maddesinden yef'ul mef'ul vezinlerinde (öz canına) zulmetmiş kimseleriz! derler 9 8 Şüphe yok ki siz, sizin Tanrıyı bırakarak taptıklarınız, cehennem odunusunuz.
Varacağınız yer, orasıdır 99 (O sizin taptıklarınız) birer mabut olÖzünün garazı, nefsanî maslahatı, şahsî havası yolunda halkları sevkedici efe demektir Evvellerde meth lâkabı idi.
Akıbet, tabiatlerinin fesadına göre, kelime müfsitlik manalarına da delâlet eder oldu Ye'cuç = Teus agus kelimelerinden mürekkep (Teagog) muarrebidir : İlâhları da özünün garazları yolunda sevketmek havalarına müptelâ, müstekbir, cebbar, müddei, müfsit demektir.
: Ta'rip de evvelki cüzleri naht usuliyle terk kılınıp, (demagog), (teagog) kelimeleri magog agog şekillerine kasr kılındıktan sonra, muarrepleri acuc yacuc macuc olup kaldı Şu takdirde: 1) Gog da reislik manası gayet vazıh olur.
2) Cuc macuc kelimelerinin Ahdi Atik, Ahdi Cedit sahifelerinde müteaddit rnanalarpa istimali veçhi aıçk, malûm olur.
3) Kur'an-ı Kerim Ahdi Atik kelimelerini ûnımî bir adamın lisaniyle asıllarına iade etmiş olur.
4) Ahdi Atik, Ahdi Cedit enbiyalarının, bütün Yahudilerin, bütün Nasaraların asırlarca gafletlerini, dalâllerini Kur'an-ı Kerim Âyeti Kerimelerinin acip.
güzel «Ya sı ikamet etmiş, gayet nejsahetli, cezil bir lisanla ıslah etmiş olur.
Şu takdirde : Ye'cuç Mecuc kimdir? Ye cuc Me'cuç yeryüzünde her yerde her millette her vakiUbulunur.
Buna göre, Ye'cucun Me'cucun cinsiyetleri, zamanları, mekânları Kur'anı Kerimde tayin kılınmadı.
Bunlar Nuh asırlarında vardılar.
Lâkin özlerinde kuvvet yoklu, yahut başkalarındaki kuvvet çokluğu cihetiyle, istilâ yolları kapanmıştı.
Zülkarneyn asırlarında da vardı, her tarafta bulunurdu.
Az çok zayıf kalmış halk üzerine o zamanın müfsit Ye'cucları Me'cuclaıı, müfsitleri.
müslekbirleri hücum; ederlerdi, istilâ ederlerdi.
Muayyen iki dağ civarında sakin, malûm bir memleketin halklarını o vaktin müfsillerinden saklamak için, o halkın talep ettikleri tedbiri muvafık görüp, iki dağın aralarını dağ kadar b uyu k bir set ile Zülkarneyn kapadı.
Burada itibar göziylc, ihtimam fikriyle mülâhaza kılınacak meseleler : 1) İki dağ nerede ? 2) Dağ kadar set ne vakit bina kılındı ? 3) Ne kad|ar müddetle dağ kadar sel binası tamam oldu ? gibi meseleler değildir.
Büyük Kur'anı Kerimin büyük kıssalarına göre, zamanın, mekânın ehemmiyeti yoktur, yahut, azdır.
Hattâ banilerin de ehemmiyyeti azdır.
İnsanların büyük facialarını görüp dururken, tedbir aramaktan mütegafil müverrihler; dimağları ulûmla dolu ise de|, kalpleri az çok teessürden boş adamlar öyle meselelerin halleriyle meşgul olabilip.
Kur'anı Kerimin maksadına göre, itibar kılınacak meseleler: 1) Memleketlerin biri, belâların birine duçar olursa, iane tedbirlerine acele etmek o zaman mevcut kuvvetlerin herbirine vazife olur.
2) Vazife mukabilinde pedel almak, velev arz kıhnırsa da, himmet olmaz.
3) İnsanların mameleklerini, kuvvetlerini yalnız özlerinin zaruretlerine, maslahatlarına sarfelmek meşru olur.
4) Büyük kuvvet, vesait kimin elinde toplanırsa, halkın zaruretlerine maslahatlarına sarf kılınır.
5) Devletten, hükümetten maksat halkın maslahatlarını temindir.
Hâkim, ha- «ümdir, özlerinin garazları yolunda halkı istihdam ederse, öyle hükümet cari olur, aksi takdirde devletin fesadına sebep olur (Halledilecek meseleler : Şu dört beş mesele gibi meselelerdir.) Son asırlarda da Ye'cuç Me'cuç bulunurdu.
Büyük İskender jözünün zamanına göre, elbette, Ye'cuç olup; kuvvetli askeri elbette Me'cuç idi.
r — .
I salardı, oraya varmazlardı, onların herbiri orada daim kalacaktır.
| 100 Orada inim inim inliyecekler ve orada, onum içinde (hiçbir Su gün kuvvei nariyesiyle, kuvvei maliyesiyle bütün yeryüzüne istilâ etmiş i medenî nasraniyet dünyası bütün insanlara nisbetle, hususen İslâm nülletlerine ! nisbetle en dehşetli manasiyle Ye'cuctur, Me'cuctür.
Eski şirk dinlerinin bütün teognilerini eski Paganist putperestlerin bütün putlarını özlerine tamam mal ettikten sonra, özlerinin kuvvei nariye, kuvvei mad- ! diyeleriyle, özlerinin kuvvei maliyei âhVeleriyle hem Ülûhiyet huzurunda kuvI vetli istikbar, hem bütün insaniyet üstünde şiddetli istibdat edici (teagog), (demagog) nasraniyet dünyası yeryüzüne gelebilecek ye'cuclerin me'cuclerin en müiej kâmil, en müterakki, on rnüfsit numuneleridir.
|i Sûretü-ikehfte nebi Zülkarneyn lisaniyle «Kale haza rahmetün min Rabbi.
Feiza cae vadü Rabbi caalehu dekkâ.
Ve kâne vadü Rabbi hakkan» [99] Âyeti Kerimesi de, «Ve terekna ba'dahürn yevme'izin yemucü fibadin.
Ve nüîiha fissuri I fecemanahüm cem'an» [100] Âyeti Kerimesi de, Sûretül'enbiyada «Hattâ iza fütihat Ye'cücü ve Me'cücü vehüm inin külli hadebin yensilûn» [96] Âyeti Kerimesi de | şu günkü kapitalist medenî nasraniyet dünyası hakkında elbette daha ziyade taI mam doğru olabilir.
Kur'an-ı Kerim gibi büyük bir kitap da : «Kulna Ya Zülkameyni imma en ' tuazzibe ve imma en tettehize fihim husnen» gibi tahyiri mutlak hıtabiyle muhatap olmuş Zülkarneyn, iki dağ kadar büyük bir set bina ettikten sonra da, mağrur olmayıp «Haza rahmetün min Rabbi !» demiş ise, böyle söz taçlı melik sözü olamaz, belki Süleymandan daha büyük nebi sözü olur.
«Feiza cae vadü Rabbi caalehu dekkâ.
Ve kâne vadü Rabbi hakkan» gibi istikbal perdeleri arkasında tamam kayip ! gayet büyük haberleri ufak tefek yehud nebileri söyliyemez.
Tahyiri mutlak izzet¬ i lerine nail olmuş büyük melik, büyük nübüvvet şereflerine vâsıl olmuş âdil Zülj karaeyn gibi simalar — Eüyük İâkenderler, birinci Daralar, arasında aranır ise de, bulunmaz.
Zülkarneyn lisanından hikâye kılınmış «Feiza cae vadü Rabbi caalehu i dekkâ» Âyeti Kerimesinde şeddin hedmi yecüclere isnat kılınmayıp, Allah CelleI celâlehu Hazretlerine yahut vadine isnat kılınmıştır.
Kur'anı Kerimin böyle bir | isnadı — Ye'cüc, Me'cuc hakkında şayi olmuş vehimleri tamamen hedmeder.
İhvanüssafa 4 üncü ciltte, ulûmu namusiyei şer'iye risalelerinden 6 mcı [ risalede zahirî manalarından sarf kılınıp batini manalarına hamledilecek meselet 1er arasında, şeddi ye'Cüç hakkında : Ve seddü Yecuce Mecuce ve men Eİ Yelhasuhu min zümerin bade zümer demiş.
İhvanüssafa gibi ulûm mecmualarına da sirayet etmiş evham uydurmalarını bir defa kabul ettikten sonra, tevil etmek belki bir hüner olabilir; lâkin öyle uydurmaları Kur'an-ı Kerim Âyeti Kerimelerine isnat etmek İhvanüssafa mecmua1 îaı-ma elbetto münasip olamaz.
(Büyük gafletten naşi olmuş edebî bir cinayettir.) Zülkarneyn asırlarının Ye'cücü, Me'cücü o zamanın adî istihkâmlarını aşmak gibi ufak bir zahmetten âciz idiler ise de, medeniyet esrinin da kuvvei nariyesi kuvvei maddiyesi huzurunda öyle reriimlerin elbette kararı olamaz.
O vakit, Allahu Züicelâl Hazretlerinin hak vadi hulul eder de kuvvei madİ diyei nariyelerinc mağrur olup da, gaflette kalmış Ye'cuc, Me'cuc — büyük gafleıI lerinden uyanıp, — «Yaveylena kad künna fi gafletin min haza.
Bel künna zâb- şey) işitmiyeceklerdir (33).
101 Şüphe yok ki kendileri hakkında evvelce saadet va'dine nail olanlar, cehennemden uzaklaştırılırlar.
102 Onlar cehennem 'ateşlerinin cızırtısını bile duymaz, gönüllerinin dileği içinde daim yaşarlar (3f) .
103 En büyük korku, onları (tasaya düşürmez), onlara keder vermez.
Melekler onları karşılıyarak: İşle size va'doiunan gün! derler.
104 O gün gökleri, kitaplar tomar olup nasıl bükülürse, öyle bükeceğiz.
Önce varlığı nasıl icat ettiysek onu gene iade ederiz.
Bu Bizim ( h a k min» ithaliyle, istikbar gururlarından, istibdat zulümlerinden tevbe edip, yahut âciz kalıp, hak ve hakikat mihraplarında secde ederler, adaleti içtimaiye kanunlarına inkıyat ederler.
Medeniyet dünyasının büyük devri başlanır : Medeniyetin siyaset-i nefsaniyelerine bedel İslâmiyetin siyaset-i adliye-i ümenıiyesi kaim olur ! Bizim şu beyanımıza göre, lâhuti Yuhannaların müthiş rüyalarından, Eş'ıya, Hızkıyal gibi nebilerin dehşetli nübüvvetlerinden bütün medenî milletler istikbalde azat kalır.
Büyük medeniyetin nihaî dereceleri son gayeleri yahutların mecdine kurban kılınmaz.
(Medenî devletlere büyük bir beşaret !) Enbiya sûresinin iptidası : «İkterebe l'innasi hisabühüm ve hüm fi gafletin mu'ridun.
Ma ye'tihim min zikrin rnin rabbihim muhdcsin illâ estemeuhü ve hüm yel'abun.
Lahiyefen kulûbühüm.» Âyeti Kerimeleri idi.
Sûre hatimesinde Ye: cuc, Me'cuç fethi beyan kılındıktan sonra, «Ve lekad ketebna fizzeburi min badizzikri ennel'arda yerisüha ibadiyessalihun.» Âyeti Kerimesi zikir kılınıp, böyle bir Âyeti Kerimeden sonra, nebi Muhammed Aleyhissalâlü vesselam Hazretlerinin umum âlemlere rahmet olmak üzere, risaleti umumiyesi «Kul innema yuha ileyye ennema ilâhüküm ilâhün vahidün.
Fehel entüm müslimun» Âyeti Kerimesinde iki büyük hasırda icmal kılınmıştır.
Kur'anı Kerimin acip şu beyanı Ye'cüc, Me'cüc meselesinde benim nazariyemi açık teyit eder.
Ye'cuç, Me'cuç hakkında yehutların, nasaraların, müslümanların meşhur akidei vehmiyeleri dürüst olsaydı, Ye'cüc hâdiselerinden sonra risaleti umumiye ehemmiyeti kalmazdı.
Kur'anı Kerimin cezil, azim o beyanı, vakti geçmiş, ehemmiyeti bitmiş bir hikâye olurdu.» [32] Daha evvelki âyet helak hükmünü giyenler için artıl^ kurtuluş bulunmadığını bunların hela k olup gideceklerini anlattı.
Bu Âyeti Kerime, Ye'cuç ve Mç'cucun da dünyaya hâkim olmalarına rağmen ayni kanuna tâbi olduklarını gösteriyor.
Bundan başka bu âyet, Ye'cuç ve Me'cucun dünyaya hâkim olacakları zaman geleceğini gösteriyor.
Ye'cuç ile Me'cucun her yüksek yerden boşanmaları, onların hâkim olacaklarına işaret ediyor.
18:94 e bakınız.
[33] Bu dünya hayatında Peygamberlerin irşatlarını sağır bir kulakla karşılıyanlar ahrette de sağır kalacaklardır.
[34] Gönüllerin "dileği içinde daimî hayat sürmekten murat Allahın rıza ve cemaline kavuşmaktır.
olan) vadimizdir, onu mutlaka yapacağız (35).
105 Tevrattan sonra Zeburda yazmıştık: Arza, salih kullarım vâris olurlar (36).
106 Bunda, (Bize) tapan (insanlar) için müjde vardır.
107 Biz, seni ancak âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik (37).
108 De ki: Bana, Tanrınız bir tek Tanrıdır, diye vahyolunuyor, siz de bu (hakikate) teslim olmaz mısınız? 109 Şayet onlar arka çevirirlerse, de ki: Bana emrolunam hepinize tastamam, apaçık bildirdim.
Size va'dolunan (akıbet) yakın mıdır; uzak mıdır, onu bilmiyorum.
110 Sözün aşikârını da, gizli tuttuklarınızı da bilen Odur.
111 (Akıbetinizin gecikmesi), sizi üzmek, sizi bir zamana kadar geçindirmek için midir, bilmem.
112 (Peygamber) dedi: (Ula) Tanrım: Hak ile hükmet! Tanrımız O esirgeyen Tanrıdır ki, sizin Ona karşı isnatlarınıza karşı, Onun yardımını dileriz! — — , [35] Âyeti Kerime Basübadeîmevtle kıyamete işaret ettiği gibi islâmiyetin yapacağı inkılâba da işaret ediyor.
Bu inkılâp o kadar büyüktü ki yeryüzünü de, gökyüzünü de kamilen değiştirdi.
Herkes birbiriyle didişeceğine, yeryüzünü fesat kaplıyacağma insanlar birbirlerini kardeş sayarak, nur meşalesini taşıyarak dünyayı aydınlatacak; insanlar hurafelere, müneccimlerin, kâhinlerin, falcıların, yıldızlara tapanların uydurdukları manasızlıklara inanacaklarına ve insanlığı tereddi ettiren putperestliğe sapacaklarına Allahın iradesine teslim olarak bütün varlığın menbaı, bütün kudsiyetin kaynağı olan Zatı Kibriyaya tapacaktı.
Daha sonraki âyet de bu manalara işaret ediyor.
[36] Kur'an mükerrer defalar islâmiyetin muzaffer olacağını ve her türlü tazyik ve itisafa uğrıyanların arza hükümran olacaklarını söylemiş, onun bütün bu müjdeleri tahakkuk etmişti.
Âyeti Kerime bunu ifade ettikten başka müslü¬ manların Mukaddes Ar7.a da hâkim olacaklarını müjdeliyor.
Bu müjde Hazreti Omerin hilâfeti zamanında tahakkuk etti.
Bu âyet, Hazreti Davudun kitabı olan Zebur ile istişhat ediyor.
Filhakika ^eburun elimizde olan tercümeleri de Kur'anı Kerimin bu beyanım tasdik ve teyit ediyor.
Davudun 33 uncu Mezmurunun 29 uncu âyeti şöyledir : «Salihler zemini alıp ilelebet anda sakin olurlar.» [37] Âyeti Kerime, Risaleti Muhammediyenin yalnız Araplara rahmet olmıyacağını bilâkis bütün âlemlere rahmet olacağını, bütün insanlığın Risaleti Muhammediyeden istifade edeceğini göstermektedir.
Hakikatte risaleti Muhammediyeden yalnız Araplar, yalnız bütün müslü¬ manlar değil, bütün insanlık istifade etti ve ediyor.
Risaleti Muhammediyeyi inkâr edenler bile onun rahmetinden hissement oldular ve onun muazzam esaslarım kabul ettiler.
Bu esaslar üzerinde hareket ederek yükseldiler.
İslâmiyet, insanlığı yükselten bütün esasları toplamakla, insanlığı alçaltan bütün bâtıl itikatları yıkmakla da bütün âleme rahmet olmuştur.
Hazreti Peygamberden evvel gönderilen bütün peygamberler bir tek kavme gönderilmişlerdi .Hazreti Peygamber ise bütün insanlığa hitap etmiş olduğu için bütün peygamberlere faiktir ve bütün âleme rahmettir.
Bütün insanlar onun irşadı sayesinde rahmete kavuşmuş ve kavuşacaktır.
SURE : 2 2 HACC SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur.
10
BÖLÜMdür, 7 8 âyettir.) Konusu: Bu sûre Mekkede nazil olan üçüncü grup sûrelerinin altıncısıdır.
Bundan evvelki sûre herşeyden fazla hakkın mutlaka muzaffer olacağıhı anlattı.
Resuli Ekrem, henüz Mekkede bulunduğu zaman, ve henüz hicref etmeden evvel bunu ilân etmişti.
Bu''sûre ise, Mekkenin yakında müslümanlara ruhanî merkez olacağım, huccacın her laraftan akın akın bu şehre geleceklerini anlatryor.
Bundan başka bu sûrede müslürnanların Mukaddes Evi müdafaa için harbelmelerine müsaade olunmaktadır.
Mukaddes Evi müdafaa için harbetmek, din hürriyetini sıyanet için harbelmekli.
Sûreye Hacc sûresi denilmesinin sebebi, Hazreti İbrahim tarafından ^ifa olunan Hacc farizesinin, Hazreti Peygamber tarafından da ifa ve bu farizenin bütün insanlara ilân olunmasıdır.
Bundan evvelki sûrenin sonunda doğru dürüst, salih olan insanların arza vâris olacakları müjdelenmişii.
Demek ki bu sırada arza hâkim olanlar, düşmek üzere idiler.
Onun için bunlara hüküm giyecekleri ânın yaklaşmakla olduğu ihtar olunuyor ve akıbetlerinin fecaati tasvir ediliyor.
Sûrenin birinci kısmı bu şekilde nihayet bulduktan sonra İkinci kısımda en açık ve en kat'î sözlerle Allahın Peygamberine yardım edeceği anlatılıyor.
Hazreti Peygamber bu sırada son derece müşkül bir durumda idi.
Hasımları ona karşı suikastlar tertip ediyor, kendisi de Mekkeden hicret etmek üzere bulunuyordu.
Bu sırada müminler de tek tek, kafile kafile Mekkeden hicret etmekte ve düşmanların işkence ve tazyiklerinden uzaklaşmakta idiler.
Sûrei şsrifenin üçüncü kısmı bunların da İlâhî nusrata nail olacaklarım müjdeliyor.
Fakat müminlerin muzaffer olmaları için Mekkeyi fethetmeleri icap etmekte İdî.
Bu ruhanî merkezi zaptetmedikçe onların zaferi tam olamazdı.
Onun için sûrenin dördüncü kısmı Mukaddes Evden ve hacdan bahseder.
Hacc ile alâkadar olan kurban meseleleri de beşinci kısımda anlatıldıktan sonra altıncı kısımda müdafaa harbi bahis mevzuu olur, müslürnanların hak davası uğrunda katlanacakları fedakârlıklar anlatılır.
Sûrenin yedinci kısmı Haıreti Peygamberin karşılaştığı muhalefetleri, sekizinci kısmı müslürnanların katlanacakları fedakârlıklar mukabilinde, yeryüzünde temelleşecekleri izah edilir.
Fakat Cenabı Hak, hakikate karşı gelen ve ona husumet gösterenlere karşı dâ merhametli olduğu için, onların azabını da geciktirir.
Dokuzuncu kısım bunu da tavzih etlikten sonra onuncu kısım müşriklikliğin kökünden kalkacağını anlatarak nihayet bulur..
> Sûrenin, büyük bir kısmının Mekkede nazil olduğu hakkında ittifak vardır.
Yalnız' bazı âyetlerinin M erimede nazil olduğu söylenmektedir, ibn Abbasa göre sûrenin 19 — 22 inci âyetleri Medine devrine aittir (Ebu Hayyan).
Sûrenin mütebaki âyetleri ise Mekke devrinde nazil olmuştur.
İbn Abbasa göre sûrede bahis mevzuu olan ve Allah hakkında mücadele etlikleri söylenen iki taraftan murat.
Bedirde karşılaşan müslümanlarla kâfirlerdir.
Fakat bunlardan müminlerle kâfir- ler de murat olunabilir.
Çünkü Âyeti Kerime, ortada bîr harp bulunduğunu ifade edecek hiçbir şeyi iazarnmun etmiyor.
Onun için 19 - 22 âyetlerinin de, diğer âyetlerle beraber Mekkede nazil olduklarına hükmolunabilir.
Bu âyetleri tercüme ve tefsir ederken bu ciheti mufassal bir suretle göstereceğiz.
Rodwell bu sûreyi, I4edinede nazil olan sûrelerin sonuncuları arasında zikreder ve onu 107 inci sûre olarak gösterir.
Bu iki iddia da yanlıştır.
Müsteşrik Wiliiam Miur bu sûreyi Mekke devrinin beşinci kısmında nazil olan sûreler arasında zikreder ki bütün delâil de bunu isbat elmektedir.
26 - 41 inci âyetlerin, hacdan bahsetmesine mebni, Medine devıine ait olduğunu söyliyenler de yanılıyorlar.
Sonra 39 - 41 inci âyetlerin harpten bahseimesi yüzünden Medinede nazil olmuş olmaları icap ettiğine hükmetmek de doğru değildir.
Bütün bu cihetleri sûrenin metninde izah ediyoruz.
Müslümanlar, Akaba biatinde; Resuli Ekremi müdafaa uğrunda harbelmeyi taahhüt etmişlerdi.
Resuli Ekrem, müdafaa harbine cevaz veren İlâhi bir vahy telâkki etmemiş olsaydı, böyle bir taahhüde yer kalmazdı.
Bütün bu noktalar sûrenin tefsirinde izah edilmiş bulunuyor.
Meal-i Kerimi: BOLUM : 1 — HUKUM Bismi' İlâhı' rrahmani' rrahîm 1 Ey Nâs! Tanrınızın (cezasından) sakının! (Beklenen) saatin (i), sarsıntısı (ne) müthiş bir şeydir.
2 Onu gördüğünüz gün çocuğunu emziren analar çocuklarını bırakıp unutacaklar, her gebekadm yükünü salıverecek, insanları sarhoş olmadikları halde sarhoş gibi ahklaşmış göıeceksin.
Çünkü Allahın azabı şiddetlidir.
3 İnsanlar arasında öyleleri var ki bilgisi olmaksızın Allah hakkında münakaşa ederler ve her azılı serkeşe uyarlar.
4 Onu herkim dost edinirse dost tdindiği kimseyi yoldan çıkarıp cehennem ateşine sürükliyeceği (ezelden) yazılmıştır.
5 Ey Nâs! Ölümden sonra dirilmekten (2 ) şüphe edi- [1] Kur'anda varit elan ^saat» kelimesi mutlaka kıyameti ifade etmez.
Bu dünyada suçluların uğradığı akıbcli, suçluların cezaya çarpacakları anı da ifade eder.
Nitekim burada hak ve hakikat muhaliflerinin encamından bahsolunmaktadır.
Çünkü kıyamet günü çocuğunu emziren anala r veya gebe kadınlar yoktur.
[2] Nassı Kerimde «ba's- kelimesi kullanılmaktadır.
Ölümden sonra dirim manasır.dadır.
Bu kelime üç manayı tazammun eder.
Birincisi ölüleri kıyamet günü dirilterek onlardan hesap sormak ve herkese ameline göre ceza veya mükâfat vermek.
İkincisi ruhan ölmüş bir hale gelen insanları peygamberlerin irşacliyle diriltmek.
Üçüncüsü insanlığı doğru yola irşat için peygamberler göndermek ! Buradaki ba's kelimesi bu üç manayı da ifade etmektedir.
Hî?- - ^ v .'î-t.
_ T "T ' V - "o <*• yorsanız &//m &/) Biz sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra donmu ş kandan, sonra yapısı tamamlanmış ve tamamlanmamış et parçasından yarattık ki size kudretimizi apaçık gösterelim.
Dilediğimizi muayyen vakte kada r rahimlerde ber karar eder, sonra sizi çocuk olarak çıkarır, daha sonra yiğitlik çağına kadar (büyütürüz).
İçinizden ölenler olur.
Bir kısmınız da kocayarak ömrün en fena çağına varır (ve bunadığı için) evvelce bildiğini bilmiyecek hale gelir.
Sen yeryüzünü kupkuru, kısır görürsün.
Onun üzerine yağmur yağdırdığımız zaman hareket başlar, yer kabarır ve sevinç veren her çeşit nebatı yetiştirir.
6 Çünkü Allah, haktır, ölüleri diriitir ve herşeye hakkiyle kadirdir.
7 Çünkü (beklenen) saat, muhakkak gelecek! Onun geleceğinde hiç şüphe yoktur.
Hak Tealâ kabirlere girenleri, (muhakkak) kaldıracaktır 8 İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, rehberi, aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında mücadele eder du- • O"* v / V »Jüt * • * «*^ .
rur, 9 halkı Allah yolundan alıkoymak için büyüklük taslar, onun nasibi dünyada rüsva olmak, âhirette yakıcı ateşin azabını tatmaktır! 10 Ona: İşte bu senin ellerinle kazandıklarının cezasıdır.
Yoksa Allah, kullara asla zulmetmez, denilecek!
BÖLÜM : 2 — İLÂHİ NUSRAT 11 Bazı insanlar da Allaha uçurum kenarında (şek içinde) ibadet ederler.
Onlara iyilik gelirse onunla şadolurlar.
Bir imtihana uğrarlarsa, yüzüstü dönerler; bunlar dünyayı da, âhireti de j kaybetmişlerdir.
Apaçık ziyan da budur.
12 (Bu çeşit) adam, Tanrıyı bırakarak kendisine bir zarar veya fayda vermiyen şeylere tapar ki* (doğruluktan^ en uzak sapıklık ta budur.
13 (Bu çeşit) adam, zararı faydasından daha yakın olana tapar.
Onun (yardımını di¬ , lediği) dost ine kötü bir) dosttur.
Onun (aradığı yoldaş), ne kötü bir yoldaştır.
14 Hak Tealâ iman edip doğru dürüst işler Hi- yenleri altından ırmaklar akan cennetlere sokar.
Hak Tealâ, (şüphg yok kî) dilediğini yapar.
15 Herkim Allahın, ona, bu dünyada ve) âhirette yardım etmiyeceğini zannediyorsa kendini, bir çare bulup, göklere yükseltsin.
Sonra baksın, onun bu hiylesi Öfkesini giderebilir mi? (Gideremez mi?) (îi).
16 Biz böylece (Kur'anı) apaçık âyetler olarak indirdik.
Hak Tealâ dilediğini doğru yola iletir.
17 İman edenler, yahudi olanlar, sâbiîler, nasranîler, mecusîler, müşrikler yok mu, Hak Tealâ herşeye hakkiyle şahittir.
(4).
18 Görmüyor musun ki göklerde, yerde bulunanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar, birçok insanlar Allaha secde ederler.
Birçokları da azabı hâk etmişlerdir.
Hak Tealâ kimi hor kılarsa onu yükseltecek bir kimse bulunmaz.
Şüphe yok kı Allah, dilediğini yapar (,">).
19 Bunlar, Tanrıları hakkında çekişir iki düşmandırlar ((»).
Kâfirler için ateşten elbiseler biçilmiştir.
Başlarının üzerinden de kaynar sular dökülür.
2 0 Onunla karınlarındaki de, derileri de erir.
21 Onlar için demirden gürzler de vardır.
2 2 Onlar, uğradıkları belâdan (duydukları acı ıstıraptan) dolayı içinden çıkmak istedikçe gene oraya iade olunurlar [ve kendilerine:) Yanmanın azabını tadın ! denilir.
BÖLÜM : 3 — MÜMİNLER KAZANACAK^ 2 3 Hak Tealâ iman edip doğru dürüst işler işliyenleri altından ırmaklar akan cennetlere sokar.
Onlar orada altından bileziklerle, [3] Kur'an, mükerrer defalar Peygamberin ilâhi nusrata nail olacağını müjdelemiş, kâfirler bu müjdeler yüzünden hiddet etmişlerdi.
Bunlara , İlâhi nusratın mutlaka erişeceği, onların buna, karşı gelmek için herşeyi yapacakları, hattâ gökyüzüne bile çıkıp İlâhî vahyin kaynaklarını kurutmak ve kapamak istiyecekleri fakat muvaffak olamıyacakları haber veriliyor.
Çünkü muhasırrılar ne yaparlarsa yapsınlar, Peygamber muvaffak olacaktı.
[4] Yani din hususunda ayrı olmak bu dünyada müçazatı istilzam etmez.
Bu işler kıyamet günü hail ve faslolunur.
Ancak hak ve hakikat düşprıanlarının hesabı b u dünyada görülür.
[5] Ayeti Kerime Resuli Ekreme muhalefet edenlerin muhakkak mağlûp olacaklarına ve onun karşısında iğilcceklerine dair beşareti tazatnmun ediyor.
[6] İki düşman müminlerle kâfirlerdir.
Nazarı dikkate alınması icap eden bir nokta bu iki hasım arasındaki düşmanlığın vahîm bir mahiyet almağa başlamasıdır.
Bunlardan ikisinin de akıbeti haber verilmektedir.
Kâfirlerin akıbeti 19 — 22, müminlerin akıbeti 23 — 25 inci âyetlerde anlatılıyor.
incilerle süslenirler, oradaki giyecekleri (hep) ipektir (7).
2 4 Bunlar sözün iyisine iletilmişler, övülmeğe değer (Tanrının) yolunu bulmuşlardır.
25 Kâfir olup insanları Allah yolundan; yerliler için de, zairler için de, (8) bütün insanlara müsavi surette (kıblegâh kıldığımız) Kutlu Evden alıkoyanlar, Mescidi Haramda zulmederek adaletten ayrılanlara acıklı azap tattıracağız.
[7] Burada müminlerin komşu memleketleri fethedip oradaki nimetlerden istifade edeceklerine işaret vardır.
(Beyhaki) şu vak'ayı naklederek ashabın bu gibi tebşiratı nasıl anladıklarını izah eder : İran Şehinşahının bilezikleri Hazreti Ömere getirilmişti.
Hazreti Ömer bunları Malik oğlu Sürakaya vererek bilezikleri takmasını emretmişti.
Çünkü Resuli Ekrem vaktiyîo Sürakaya, «Kisranm bileziklerini taktığın zaman kimbilir ne duyacaksın ! • demişti.
{Hasaisulkübra : Cilt 2 sahife 113 Haydarabat tab'ı) [8] Müşrikler bu sırada Haremi şerifi ellerinde tutuyor, müslümanların orada dinî farizelerim ifa etmelerine mani oluyorlardı.
Onlara vaziyetin bu şekilde devam etmiyeceği, Mukaddes Evin bütün zairlere açık olacağı anlatılıyor.
Bu da Kâbenin müslümanlara geçmesiyle mümkün olacaktı.
Hacc Sûresi 543
BÖLÜM : 4 — MUKADDES EV1 26 Hani Biz İbrahime {Mukaddes) Evin yerini göstermiş (ona demiştik ki:) "Bana hiçbir şeyi eş-ortak koşma, evimi tavaf edenler, ibadet için duranlar, rükû edenler, sücut edenler için temizle! 27 İnsanları hacca davet et (0) .
Yaya olarak, develere binerek her uzak yoldan sana gelirler, 28 ki kendilerine ait menfaatleri elde etsinler.
Allahın rızk olarak verdiği davarlar üzerinde malûm olan günlerde Allahın adını ansınlar.
Bunların etinden yeyin ve yoksul, fakiri de yedirin (l O).
29 Sonra tıraş olmak, temizlenmek gibi işlerini görsün, adaklarını yerine getirsinler ve Kadim j Evi tavaf etsinler (11) .
30 Hacc budur.
Herkim Allahın mukaddes emirlerine hürmet ederse, o hürmet Tanrı nezdinde kendisi için hayırlı olur.
Haram olduğu size okunandan başka (kestiğiniz) davarlar size halâl edilmiştir.
O halde murdarlıktan ibaret olan putlara (hürmet göstermekten) çekinin.
Yalan sözden sakının.
31 Allaha eş-ortak katmıyan, tertemiz muvahhitlerden olun.
Herkim Allaha ortak katarsa yükseklerden düşüp kuşlar tarafından kapışılmış, yahut rüzgâr tarafından uzak bir yere sürkülenip götürülmüş gibi olur.
32 Bu böyledir.
Herkim Allahın dinine, farizalarına tazim göterirse bu tazim kalbin (temizliğinden ve kötülükten) [9] Burada hitap Hazreti Peygamberedir.
Bu da Mekkenin müslümanlara geçeceğine dair büyük bir tebşiri mutazammındır.
Resuli Ekremi bu sırada Mekkede bulunuyor ve düşmanlarının en şiddetli tazyikleriyle karşılaşıyordu.
Düşmanlar Mekkeye hâkimdiler.
Resuli Ekrem ile arkadaşları mescidi^ harama gidemi- | yorlardı.
25inci âyet te bunu açıkça göstermektedir.
Tam bu sırada, Mekkenin ehli İslama geçmesine hiç ihtimal verilmediği, bilâkis bütün müslürnanların imha edilmek tehlikesiyle karşılaştıkları anda İslâmiyetin bütün dünyaya intişar edeceği ve Mekkenin her yerden gelen huccaca merkez olacağı tebşir olunuyor.
Bu ilâhî müjde Risaleti Muhammediyenin sıtkına delildir.
Çünkü hiçbir insan bu kadar makûs şerait içinde bu kadar büyük bir müjdeyi veremez.
[10] Huccaçtan herbiri bir kurban kestiği için hac ile kurban kesmek arasında sıkı bir münasebet vardır.
Kurban kesmek, haccın farz olmasının ve İslâmın erkânından biri sayılmasının sebebini izah eder.
Bundan sonraki fasılda kurban kesmek mevzuu mufassal bir surette anlatılmaktadır.
Burada dikkate alınması icap eden nokta bir insanın İlâhî ernri yerine getirmek için bedenî bütün istirahatlerini feda etmesi lüzumudur.
Haccm verdiği ameli ders budur.
Haccın diğer faydaları daha sonraki âyetlerde izah olunmuştur.
[11] Kâbeye Kadim Ev denilmesinin sebebi onun çok eski olmasına mebni Araplar arasında bu unvan ile tamnmasıdır.
- - \- ^ 4! •ti''* sakınmasındandır.
33 Size onlar yüzünden muayyen zamana kadar menfaatler vardır.
Sonra onların varacakları yer, Kadim Evdir.
BOLÜM : 5 — KURBAN 34 Her ümmet için, kurban kesecek yer yaptık ki orada Allahın rızk olmak üzere verdiği dört ayaklı davarı keserken Allahın adını ansınlar.
Sizin mabudunuz, bir tek mabuttur.
Ona teslim olunuz, ö z yürekli, mütevazı (insanları da) müjdele! (12).
[12] Kurban kesmek esası, şu veya bu şekilde bütün dünya milletleri tarafından kabul olunmuştur.
Fakat cihanşümul mahiyeti haiz bütün dinî esaslarda olduğu gibi bu esas da müslümanhk nazarında derin bir manayı haizdir.
Kurban kesmek, zahiri bir harekettir.
Fakat bu hareketin müslümanhk nazarındaki mahiyeti bambaşkadır ve hedefi eski dinlerin hedefinden ayrıdır.
Eski dinlerde kurban kesmekten murat, gazaba gelmiş ilâhların gazabını teskin etmek, yahut irtikâp edilmiş suçların seyyie ve vebalinden kurtulmak gibi şeylerdi.
İslâmiyet nazarında kurban kesmekten murat, bu zahirî hareketi yapan in- 35 Bu (öz yürekli mütevazı insanlar), Allah anıldıkça kalpleri titrer, başlarına gelen sıkıntılara karşı dişlerini sıkıp katlanırlar.
Namazı dosdoğru kılarlar.
Kendilerine ihsan ettiğimiz rızıktan harcederler (13).
36 Develere gelince onları sizin için Allah dininin, nişaneleri sırasına koyduk (14).
Onlarda sizin için hayır vardır.
Onlar saf halinde dururken, üzerlerinde Allahın adını anın.
Onlar yan üstü yıkılınca etlerinden siz de yeyin, kanaatkar fakiri de, dileneni de yedirin (15).
Biz onları size böyle müsahhar kıldık ki şükredesiniz.
37 Onların etleri de kanları da hiçbir zaman Allaha erişmez.
Sizden yana, Allaha erişen, sizin takvanızdır (1G).
Hak Tealâ onları size müsahhar kıldı ki, sizi doğru yola ilettiği için Onun şanını yüceltesiniz.
İyilik edenleri de müjdele! 38 Şüphe yok ki Allah müminlerin üzerinden (ezaları) defeder.
Şüphe yok ki Allah, her haini, her nankörü sevmez (17).
sanın hak davası uğrunda bütün menfaat ve arzularını fedaya hazır olduğunu, icap ederse bu mukaddes dava uğrunda öz canını bile fedadan çekinmiyeceğini göstermesidir.
Onun için kurbandan bahseden sözleri müteakip Allahn^ vahdaniyetinden bahsedilerek insanların münhasıran Ona teslim olmaları icap ettiği gösterilmektedir.
Çünkü insan muhabbetinin yegâne hakikî hedefi, hayatın yegâne hakikî gayesi Odur.
Daha sonraki âyetlere de dikkat ediniz.
[13] Bir hayvan kesilirken Allah adiyle kesilir.
Burada Müslümanlara, bundaki maksadın ne olduğu anlatılıyor.
Maksat Allah adını kupkuru anmak değildir.
Hayır, Allah adı anılırken onun heybetinden yürekler titremeli, maksat müslürnanların üzerinde hâkim oldukları her hayvanı kurban ederken, kendi hayatlarını da yaratan, yaşatan Tanrı yolunda nasıl feda edeceklerini düşünmeleridir.
Onun için kurban kesmekten bahseden nazmı celili müteakip sıkıntılara göğüs germekten, her felâkete karşı sabretmekten bahsolunuyor.
Müslümanlık, kurban kesmek bahsi dolayısiyle, müslümanlara hak davası uğrunda nasıl fedakâr olacaklarını öğretiyor.
[14] Mekkeye deve götürüp kurban etmek, İlâhî dinin zahirî nişanelerindendir.
Asıl din ise Allaha teslim olmak ve herşeyi Onun yolunda feda etmektir.
[15] Kesilen hayvanların eti atılmıyacak, fakire, muhtaca gıda teşkil edecektir.
Hac esnasında kesilen etlerin çoğu gömülür.
Bunlardan istifade etmenin yolunu bulmak Kur'anı Kerimin emrine daha muvafıktır.
[16] Bu âyet, asıl kabul olunan amelin kurban kesmek gibi zahirî hareketin değil, fakat onda mündemiç olan derin ve yüksek manânın kabul olunduğunu kat'iyetle gösteriyor.
İslâmiyeti, seremoni dini sayanlar bu sözlere dikkat etmelidirler.
[17] Hak Tealâ, müminlerin üzerinden müşriklerin ezasını defediyor.
(Râzî).
Bu kısmı tekmillcyen Âyeti Kerime yeni bir mevzuu, Allahın yolunda mücahede mevzuunu takdim ediyor.
Bu mevzu gelecek kısımda mufassal bir surette anlatılmaktadır.
Bu da iki mevzu arasındaki münasebeti pek açık bir surette gösterdikten başka bu münasebetlerin inceliğini de göstermektedir.
Kur'an müslümanlara 39 Kendilerine karşı harp ilân olunduğu için, zulme uğrıyanlara, harbetmek için izin verildi.
Hak Tealâ onlara yardıma hakkiyle kadirdir.
4 0 (O müminler), yalnız '"Tanrımız Allahtır,, dedikleri için nahak yere yurtlarından çıkarılmışlardı (18).
Hak Tealâ birtakım insanların (şerrini), birtakım insanlarla defetme- | şeydi, muhakkak ki, manastırlar, kiliseler, havralar ve içi r ıce I Allahın ismi çok anılan mescitler yıkılır giderdi.
Hak Tealâ, I (öz davasına) yardım edenlere, muhakkak ki yardım eder.
Ha k I Tealâ kavidir, azizdir (lit).
41 O müminleri yeryüzünde temel- i {eştirdiğimizde namazı dosdoğr u kılar, zekâtı verirler, iyiliği emir, kötülükten nehyederler, işlerin sonu Allahındır.
42 Onlar seni yalan sayıyorlarsa onlardan evvel Nuh kavmi de, Â d kavmi de, 43 İbrahim kavmi de, Lüt kavmi de, 44 Medyen yaranı da, (öyle yapmışlar, peygamberlerini) yalan saymışlardı.
Musa da yalan sayılmış, (reddedilmişti).
Kâfirlere mühlet verdim.
Sonra onları çarptım.
Azabım neksdar şiddetli idi!..
45 Nice şehirleri, zalim oldukları halde helak ettik.
Tavanları çöküp duvarları üstüne yıkurban kesmenin asıl hakikî manâsını öğrettikten sonra onları mücahedeye davet ediyor ve onların da mukaddes dava uğrunda canlarını feda edecekleri zamanm yaklaştığını haber veriyor.
[18] En sahih rivayetlere göre müslümsnlarm düşmanlariyle harbetmeleri için verilen illi müsaade budur.
Âyeti Kerimenin Melikede nazil olmadığını gösterecek hiçbir şey yoktur.
Bilâkis âyetin Mekkede nazil olduğunu isbat edecek delâil vardır.
Resuli Ekrem Akabede biat aldığı zaman, Medinelileria, kendisini, öz evlâtlarını müdafaa ettikleri gibi müdafaa etmeleri için söz almıştı.
Çünkü iki taraf arasında muharebe vukubulacağı aşikârdı.
Âyeti Kerime, evvelâ düşmanların müslümanlara harp ilân ettiklerini, sonra müslürnanların bir sürü zulümlere uğradıklarını, müslümanlara mücahede müsaadesi verildiği zaman zayıf bulunduklarını göstermektedir.
40 ıncı âyette bahis mevzuu olan yurttan çıkarılma hâdisesi ya Habeş hicretine yahut Akabe biatinden sonra başîıyan Medine hicretine işaret etmektedir.
[19] İslâmiyet şu kadar asır evvel Arabistan gibi bir memlekette, din hürriyetini, bugünkü medenî dünyanın gıpta edeceği bir surette tesise muvaffak olmuştu.
Müslümanlar, yalnız kendilerini zulümden kurtarmak, mabetlerini korumak için değil, diğer mabetleri da kurtarmak için, din hürriyetini korumak ve tesis etmek için, mücadele ediyorlardı.
Mescitler, Allah adının en çok.
anıldığı yer ol&u<£u halde, himaye edilmek itibariyle, sı: a noktai nazarından kiliseler ve sinagoglardan sonra sayılmaktadır.
İslâmiyetin yüksek müsamahası bu mahiyettedir.
Müslümanlar Kur'anın bu emirleri dairesinde hareket etmişlerdir» Sûre: 22 ] Hacc Sûresi 5 4 7 -O.
C İSO* j)5 ı»j Jy ^' v>,^^^l/!> n jv^fj;'^ © >Jj>*J^Sj y£ feı^ sj^u*? ^ ^ kılmış, kuyuları muattal, yüksek sarayları bomboş kalmıştır.
4 6 Yeryüzünü gezip, dolaşmıyor mıydı ki (harabeler karşısında) ibret alacak kalpleri, (geçmişlerin encamım) duyacak kulakları olsun? Hiç şüphe yok ki kör olan gözler değil, fakat sinelerdeki yürekler kör! 47 Onlar senden azabı çarçabuk getirmeni isterler.
Hak Tealâ hiçbir suretle va'dinden caymaz, Tanrının nezdinde bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.
4 8 Nice zalim şehir halkına mühlet verdim, sonra onları çarptım..
Nihayet dönüş Banadır.
BÖLÜM : 7 — PEYGAMBERE MUHALEFE f 4 9 D e ki: Ey Nâs! Ben sizi (tutuğunuz yolun encamından) apaçık korkuturum.
5 0 !man edip doğru dürüst işler işliyenlere yarîıganmak ve şerefli nimete mazhar olmak vardır; 51 Âyetlerimize, karşıgelme^e uğraşanlarsa alevli deşi n yarımdırlar.
52 Senden evvel hiçbir resul veya peygamber göndermedik k' bir şey temenni ettikçe şeytan onun temennisine dair vesveselerde bulunmasın.
Fakat Hak Tealâ şeytanın bütün vesveselerini izale eder, kendi âyetlerini sapasağlam yapar.
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir, herşeyi hikmetle çevirir (20).
53 Şeytanın vesveselerini, kalplerinde hastalık bulunanlara, yürekleri katı olanlara imtihan ve mihnet vesilesi eder.
(21).
Şüphe yok ki zalimler, (haktan) en irak ayrılık içindedir (22).
54 Bir de ilme nail olanlar Kur'anın Tanrı tarafından gelen hak olduğunu öğrenip ona iman eder, kalpleri ona sımsıkı bağlanır.
Muhakkak ki Allah, iman edenleri doğru yola ileticidir.
55 Kâfirlerse beklenen saat ansızın gelince yahut kısır günün (2 3) azabı erişinceye kadar, (bu Kur'an) hakkında şüphe ve tereddüt içindedirler.56"^O gün bütün hüküm, bütün (irade), yalnız Allahındır.
(O gün) onların aralarında O hükmeder.
îman edip doğru dürüst işler işliyenler nimet bağla- [20] Bu âyeti izah sadedinde bir hikâye vardır.
Güya şeytan, Hazreti Peygamberin 53 üneü sûreyi tilâvet ettiği sırada ona bazı ilkaatta bulunmuş, Peygamber de sûreyi okurken onları da Kur'an diye okumuş.
Bu hikâyenin bir aslı yoktur.
Çünkü buradaki Âyeti Kerime, 53 üncü sûreden, hiç olmazsa sekiz sene sonra nazil olmuştur.
Bundan başka Kur'anı Kerimin beyanı, Peygamberin, şeytan ilkaatını Kur'an diye tebliğ ettiğini kat'iyyen ifade etmiyor.
Bütün lisancılar Nassı Kerimdeki «temenna» kelimesini arzu etti, özledi, diledi, diye tercüme ederler.
Peygamberin dileği, temennisi, tevhit akidesinin temelleşmesi, ona vahyoîunan hakikatin kabul olunmasıdır.
Şeytan bu temenniye karşı şunun bunun kalbine vesveseler ilka eder ve Peygambere, karşı gelmek, hakikatin intişarına mani olmak ister.
Âyeti Kerimenin asıl manası budur.
Burada bahis mevzuu olan mesele hakkın tesisi, ve hak düşmanlarının onu ortadan kaldırmağa teşebbüsleridir.
Bundan evvelki âyet, İlâhî âyetlere, karşı gelip Peygamberi hak ve hakikati neşretmek hususunda âciz bırakmağa uğraşanlardan bahsediyordu.
Binaenaleyh Hazreti Peygamberin şeytan vesveselerini Kur'an diye tebliğ ettiğine dair uydurulan hikâyelerin hiçbir aslı yoktur.
[21] Şeytanın Peygamber aleyhinde uğraşması, zayıf kalpliler için bir imti- ] handır.
İman bunların kalplerinde yerleşmediği için bunlar düşmanların ezasına, cefasına, tahammül edemiyerek yüz çevirirler ve küfre dönerler.
[22] Burada son derece dikkate değer bir nokta var.
Bu âyetin sonunda şeytanlar mukabilinde «zalimler» kelimesi ve şeytanın vesvesesi mukabilinde «ayrılık» kelimesi kullanılıyor.
Demek ki şeytanın vesvesesi hakikat düşmanlarının muhalefetinden başka birşey değildir.
[23] Kısır kelimesini Nassı Kerimdeki mukabilinde kullanıyoruz.
Arapçada kısır rüzgâr denildi mi maksat, yıkıcı rüzgârdır.
Akim yani kısır gün de hiçbir hayır getirmeyen gündür.
Bu âyet ile onu takip eden iki âyet daha evvelki âyetleri izah ettikten başka Hakkın mutlaka galip geleceğini de ifade etmektedir.
Çünkü Allahın hüküm ve iradesi budur.
rmdadırlar, inkâr ederek kâfir olan ve âyetlerimizi yalan sayanlarsa rüsva edici azaba uğrarlar.
BÖLÜM : 8 — MÜMİNLERİN GALİBİYETİ 58 Allah yolunda (yurtlarından) hicret (2 \) ettikten sonra öldürülenler, yahut ölenler, Allahın (en) güzel rızkına nail olurlar.
Rızkı ihsan edenlerin en hayırlısı Allahtır.
59 Hak Tealâ onları, hoşnut olacak bir yere sokacak.
Muhakkak ki Allah herşeyi hakkiyle bilir.
Hiîim ve şefkati galiptir.
60 Bu böyledir.
Herkim kendisine tatbik olunan cezanın misliyle mukabel e eder de sonra gene tecavüz görürs e Hak Teal â herhalde on a yardim eder (25).
Allah affedicidir, yarlığayıcıdır.
61 Çünkü Hak Tealâ geceyi gündüze, gündüzü geceye katar, Semî Odur, Basîr Odur (26).
62 Çünkü, Zatı Kibriya haktır.
Onların, Onu bırakıp taptıkları bâtıldır.
Yüce Odur.
Ulu Odur.
63 Görmüyor musun ki Hak Tealâ gökten su yağdırır da onunla yeryüzü yemyeşil kes lir.
Şüphe yok ki Hak Tealâ (kulları hakkında) lûtufkârdır, (herşeyden hakkiyle) haberdardır.
64 Göklerd e ve yerde ne varsa hepsi Onundur.
Şüphe yok ki Hak Tealâ , (tamamiyle ) müstağni ve hakkiyle övülmeğe lâyık olan Tanrıdır.
BÖLÜM s 9 — ALLAHIN İNSANLARA RAHMETİ" 65 Görmüyor musun ki Hak Tealâ yerde ne varsa hepsini, ('24] Buruda hicret edenlerden bahsolunması bu âyetin Mekkede nazil olmadığına delâlet etmez.
Çünkü müslüman]arın Habeşistana hicret etmeleri bi'sstin beşinci yılında vukubulmuçtu.
Sonra Medine hicreti esnasında Mekkeden en son çıkanlar Hazreti Peygamber ile Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali idiler.
Diğer müslümanlar daha evvel hicret etmişlerdi.
Hazreti Peygamber, yüksek kalpli, hakikî bir lider olduğu için evvelâ arkadaşlarının selâmetini'düşünmüş, onları geride bırakarak türlü türlü husumetlere maruz kalmalarına imkân vermemişti.
Âyeti Kerimede hicret ettikten sonra öldürülenlerden bahsolunması da ile- ,riye ait nebevî bir ihbardır.
[25] Bu âyet ukubete uğrayan müslürnanların biîmisil mukabelede bulunmalarına müsaade ediyor; fakat Allahın affedici ve yarlıgayıcı olduğunu işaret ederek af ve safhı da tavsiye etmektedir.
[26] Burada geceyi gündüze, gündüzü geceye katmaktan bahsolunması, artık talihin dönmek mazlumların muzaffer olmak üzere olduklarına işarettir.
Daha sonraki âyetlerde de buna dair işaretler vardır.
emriyle denizde hareket eden gemileri size müsahhar kıldı.
Gökyüzünü, Onun izni olmaksızın, yere düşmemek için, O tutar (2 7).
Hak Tealâ insanlar hakkında (son derece) re'fetlidir, merhametlidir.
6 6 (Önce) sizi dirilten, sonra sizi öldürecek, (daha) sonra gene diriltecek olan Odur.
Şüphe yok ki insan nankördür.
67 Her ümmete riayet edeceği bir şeriat verdik (28).
Artık bu vadide seninle hiçbir münazaada bulunmasınlar, sen insanları Tanrının yoluna davet et ! Muhakkak ki sen dosdoğru yol üzeresin! 6 8 Şayet seninle mücadele ederlerse de ki: Hak Tealâ işlediğinizi daha iyi bilir.
6 9 Hak Tealâ kıyamet günü aranızda anlaşamadığınız şeyler hakkında hükmedecek! 7 0 Bilmiyor musun ki Hak Tealâ gökte [27] Âyetin birinci kısmı müslümanlara zaferi müjdeliyor, daha sonraki kısmı muhalifleri Allahın azabı ile tehdit ederek Allahın b u azabı bir zaman için tuttuğunu, çünkü insanlar hakkında re'fetli, rahmetli olduğunu beyan ediyor.
Semayı tutmaktan murat, muhaliflere erişecek olan İlâhî azabın te'hiridir.
[28] Bu âyet te islâmiyetin müsamahakârlığını gösteren âyetlerden biridir.
ve yerde ne varsa hepsin: bilir.
Bunların hepsi bir kitaptadır.
Bu iş, Allaha göre.
kolaydır..
71 Onlar Allahtan gayri, Allahın hiçbir burhan göndermediği, kendilerinin de hiçbir bilgileri bulunmadığı şeylere taparlar, zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.
7 2 Onlara âyetlerimiz apaçık gönderildiği zaman kâfirlerin simasından inkârlarını anlarsın.
Âyetlerimizi onlara okuyanlara hemen saldırırlar! de ki: Bundan daha fenasını size haber vereyim: Ateş! Hak Tealâ onu kâfirlere vadetti.
O ne kötü bir konaktır !
BÖLÜM : 10 — MÜŞRİKLİK MAHVOLACAK I 73 Ey Nâs ! Size bir misal irat olundu.
Onu dinleyiniz.
Sizin Allahı bırakıp taptıklarınız, hep topîansalar da hiçbir zaman bir sinek yaratamazlar.
Sinek bile onlardan birşey kapsa, onu geri alamazlar.
Talip te âciz, matlup ta âciz.
7 4 Onlar Allahı lâyık olduğu gibi tanımadılar, (kudret ve azametini) takdir edemediler.
Hak Tealâ (ise) kuvvetlidir.
75 Hak Tealâ, meleklerden, insanlardan elçiler seçer.
Şüphe yok ki Allah işiticidir, görücüdür.
7 6 Olanı da, olacağı da bilir.
Bütün işler, Allaha döner.
77 Ey mü'- minler! rükû edin, sücut edin, Tanrınıza tapının, hayır işleyin ki, murada eresiniz.
78 Hak Tealâ yolunda hakkiyle ve ancak Onun için cihat edin.
Hak Tealâ sizi seçti, dinde darlık, güçlük vermedi.
Bu sizin atanız İbrahimin dinidir.
Size daha evvel de, bu kitapta da (29 ) müslüman adını vermişti ki peygambe r size şahit olsun, siz de nâsa şahit olasınız.
Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.
Allaha sımsıkı sarılın.
Sizin yârınız, yardımcınız, Odur.
O ne güzel yâr, ne güzel yardımcıdır ! [29] Allahın Hak dini ve bütün peygamberlerin dini olan hakikî din müslümanhktır.
Hazreti İbarahim kendi zürriyeti içinden bir peygamberin zuhuruna dua etmişti (2 : 128).
Kur'anı Kerim, İbrahimin müslüman olduğunu daima kaydeder, çünkü Hazreti İbrahim Allaha tam teslim olmuş bir insandı ve tam müsîümandı.
; 55 2 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 1 8 CÜZ: 18 SÛRE : 2 3 MÜMINÛN SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur.
6
BÖLÜMdür; 119 âyettir.) Konusu : Bu sûre ile Mekke devrinin üçüncü grupu nihayet bulur.
Ona «Müminun» yani müminler sûresi denilrpesinin sebebi, müminlerin zaferinden bahsetmişidir.
İmam Suyutî bu sûreyi Mekke sûrelerinin en sonuncusu sayar.
Zaten bu sûreni a Mekkî olduğunda ihtilâf yoktur.
Sûrenin mevzuu, onun Mekke devrinin en son kısmına ait olduğunu göstermektedir.
Sûrenin son kısmı, kötülerin nasıl cezaya uğrıyacağmı anlatmaktadır.
Bu sözler, amansız bir düşmana karşı söylenen en son sözler sayılabilir.
Muhalifler, azabın acısını tatmışlar, tekrar rahmetle karşılaşmışlar, fakat bundan ibret almamışlardı.
Onun için bu sûrenin Mekkede nazil olan sûrelerin sonuncuları arasında olduğu muhakkak gibidir.
İmam Suyutînin bu baptaki mütaleası doğrudur.
Güzel nasihatlar namına söylenen son söz, müminlerin muhakkak muzaffer olacaklarına dair en kat'î beyan olmak haysiyetiyle bu sûre de, İslâmın parlak ve aydınlık atisinden bahseden sûrelerin biri olduğunda şüphe yoktur.
Hattâ bu sûre.
bu itibar ile bundan evvelki sûrenin mâbadidir.
Onun için sûrenin ilk kısmında .
müminlerin muhakkak muzaffer olacakları kuvvetli ve kat'î bir surette ifada olunduktan sonra evvelki peygamberlerin de ayni şekilde muvaffak oldukları birinci kısmı takip eden iki kısımda anlatılır ve dördüncü kısımda, Hazreti Muhammedin hayatından bahsedilir.
Onun hayatının daha evvelki peygamberlerin hayalını tekrardan ibaret olduğu gösterilir.
Hazreii Muhammedin risaleti müşrikliğe vurulan en son ve en kat'î darbe idi.
Sûrenin beşinci kısmı bunu gösterdikten sonra altıncı kısmı kötülerin encamını göstererek onların mutlaka pişman olacaklarım izah eder.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — MÜMİNLERİN FELAHI Bismi' 11 âhiYrahmani rrahîm 1, 2 O müminler ki namazlarında, huşu üzeredirler, 3 bey- \ hude, boş sözlerden yüz çevirirler, 4 zekâtı verirler, 5, 6, 7 kendileriyle meşru münasebette bulunmaları töhmeti müstelzim olmayan zevceleri ile sağ ellerinin mülkü olanlardan başkasına karşı, — bu ikisinden başkasını dilerse haddi aşmış olacağı için— utanılacak yerlerini haramdan saklarlar (1 \ 8 emanetlerine, ahitlerine riayet ederler, 9, 10 namazlarım vaktinde kılarak muhafaza ederler, (bunlar) muhakkak ki umduklarına ererler.
11 Bunlar o vârislerdir ki en yüksek cennete (Firdevse) vâris olurlar.
V e onlar orada daim kalırlar.
12 Muhakkak ki Biz insanı balçığın mayasından yarattık, 13 sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe kıldık, 14 sonra rıutfeyi kan pıhtısı, bu kan pıhtısını bir çiğnem e t yaptık, o bir çiğnem ette kemikler yarattık, kemikleri et ile î l] Erkek veya kadm her müslüman, başkalarının yanında, utanılacak yerlerini açmaz.
Yalnız kadınlar, kocaları veya kadın hizmetçileri yanında bir dereceye kadar serbestiyi haizdirler.
Erkekler de zevceleri ve hizmetçileri nezdinde ayni gekilde hareket edebilirler.
Bu surei şerifenin Mekkî olduğu unutulmamalıdır.
Cariyelerin zevce olarak nasıl alınacakları daha sonra Medine devrinde izah olunmuştur.
Sağ ellerin mülkü 4:2 5 de beyan olunan şerait dahilinde muamele görmek gerektir.
£ \ f > &\ ' ' ' " j * * örttük.
Sonra onu başka bir yaradılışta yaptık (2).
Yaradanların en güzeli olan Allahın kudreti, hikmeti, hakkiyle yücedir.
15 Sonra siz bundan sonra öleceksiniz.
16 Sonra kıyamet günü kaldırılacaksınız.
17 Muhakkak ki Biz üstünüzde yedi ypl yarattık (3).
Biz yarattığımızı asla ihmal etmeyiz.
18 Göklerden ölçü ile su indirdik, onu yeryüzünde berkarar kıldık.
Onu yerden gidermeğe de gücümüz yeter.
19 Size onunla, hurmalıklardan, asmalardan |i bağlar peyda ettik.
O bağlarda nice nice meyvalar vardır ki on- [2] Burada insanın yaradılışından bahsolunurken onun topraktan nasıl vücuda getirildiği ve onun toprak mayasından yaratıldığı anlatılıyor.
Çünkü nutfe, herhangi şekilde olursa olsun topraktan alman gıdanın hulâsasıdır.
Sûrei şerifenin ilk on âyeti ruhi tekâmülünden bahsettiği halde burada fizikî tekâmülünden bahsolunmakta ve bu suretle iki tekâmülü mukayese imkânı hasıl olmaktadır.
[3] Burada yer ve gok yerine yedi yoldan bahsolunuyor ki bunlar arzdan başka manzumei şeçnsiyenin yedi yıldızına ait feleklerdir.
Bundan da «semai üstündeki herşey, bulut, daha yüksek tabakalar, seyyareler, seyyarelerin felekleri, gö>le görünen bütün kevakip (yıldızlar) manalarına gelir.
Sûre: 2 3 J Mümlnûn Sûresi l5 5 lardan yersiniz.
2 0 Sina dağında yetişen bir ağaç ta vardır ki yağ çıkarır ve yiyecek -kimseler için katık olur (k).
21 Sizin için davarlarda da ibret vardır- Onların karınlarındakinden sizi içiririz.
Onlardan birçok istifadeler temin edersiniz, etlerini de yersiniz 22 Onların üzerine de, gemilere de yüklenirsiniz.
BÖLÜM : 2 — NUHUN MUVAFFAKİYETİ 2 3 Nuhu, kavmine göndermiştik- Onlara dedi ki: Ey kavmim : Allaha tapın.
Sizin Ondan başka tapacağınız yoktur- Hâlâ sakınmıyacak mısınız?- 24 Nuhun kevminden kâfir olanların ileri gelenleri dediler ki : Bu, sizin gibi bir insandan başka birşey değil* Size üstün olmak istiyor- Allah dileseydi melekler indirirdi- Biz önce gelen babalarımızdan böyle birşey duymadık.
2 5 (Nuh), Gelinir adamdan başka birşey değil- Ona bir zaman için tahammül edin.
Bekleyin- 2 6 (Nuh), dedi ki: (Ulu) Tanrım ! Beni yalana çıkarmalarından dolayı bana yardım et! 27 Biz de ona vahyettik: Gözümüzün önünde, sana bildirdiğimiz gibi bir gemi yap.
Emrimiz gelip vadi kaynayınca geminin içine her çeşitten ikişer tane al, içlerinden hükmü giyenlerden başka aileni götür.
Zulmedenler hakkında Bana birşey söyleme ! Onlar boğulacaklardır- 28 Sen ve seninle beraber olanlar gemiye yerleşince de ki: Bizi zalim olan kavmin elinden kurtaran Allaha hamdolsun ! 29 Sonra de ki: (Ulu) Tanrım bizi (hayırimiyle) mübarek bir yere indir- Hayırlı yer»? indirenlerin en hayırlısı Sensin ! 30 Şüphe yok ki bunda ibreder vardır.
Yine şüphe yok ki Biz insanları muhakkak deneriz.
31 , 32 Bunlardan sonra başka bir nesil peyda ettik, onlara kendilerinden bir peygamber gönderdik- (O da onlara:) Allaha tapın, sizin Ondan başka tapacağınız yoktur! (Hâlâ) sakınmıyor musunuz ? dedi.
BÖLÜM : 3 — NUHTAN SONRAKİ PEYGAMBERLER 33 Kavminden kâfir olup âhirete kavuşmayı inkâr eden ve dünya hayatında refaha nail olanlar dediler ki: "Bu, sizin gibi bir [4] Zeytin ağacıdır.
5 5 6 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz : 18 S» o .
»A» /< insandan başka birşey değiidir.
Yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden içiyor.
34 Kendiniz gibi bir beşere boyun eğecek olursanız herhalde ziyan edersiniz.
35 Onun size va'dettiği ne ? Öldükten, toprak, kemik kesildikten sonra tekrar meydana çıkmak mı ? 36 Heyhat, heyhat! Size va'dolunan şey nekadar uzak! 37 Hayat, bu dünya hayatıdır.
(Kimimiz) ölür, kimimiz doğar.
Bir daha dirileceğimiz yoktur.
3 8 Bu öyle bir adamdır ki Allaha karşı yalan uyduruyor.
Biz ona asla inanacak değiliz!,, 39 O Peygamber u(Ulu) Tanrım! dedi, beni yalan saydıklarından dolayı bana yardım et! „ 4 0 Hak Tealâ buyurdu: Birazdan hepsi de muhakkak pişman olacaklar.
41 Bunun üzerine onlar, hak ve adaletle, korkunç bir sese uğradılar.
Onları çörçöpe çevirdik.
Zalimler, uzak olsunlar! 42 Onlardan sonra başka nesiller peyda ettik.
43 Hiçbir kimse azabını, çabuklaştıramaz, geciktiremez de.
4 4 Sonra biribiri ardınca Peygamberlerimizi gönderdik.
Her ümmete Peygamber geldikçe onu mm V o #*y-**M s^'- s V'ıt» ' y o ..••i-,.-.<•«»tas- ^><><.<\ yalan sayarlardı.
Biz de onları biribirine takip ettirdik.
Onların hikayeleri kaldı.
İman etmiyen cemaat, uzak olsun! 45 Sonra Musa ile Harunu âyetlerimizle ve apaçık burhanlarla, 46, 47 Firavun ile (Kavminin) ileri gelenlerine gönderdik, onlar kibirlendiler.
Zaten onlar mağrur ve cebbar kimselerdi.
48 (Onun için.) "Kavmi bize kulluk ettiği halde biz, bizim gibi iki insana mı kulluk edeceğiz?,, dediler.
4 9 Ve ikisini de yalan saydılar da helake uğrayanlardan oldular.
5 0 Biz Musaya kitap verdik ki (kavmi) doğru yolu bulsunlar.
5 1 Meryem oğlunu da, anasını da, birer âyet kıldık.
Onları yüksek, suyu akar, otlak bir tepede barındırdık.
BÖLÜM : 4 — BÜYÜKLÜK SERVETLE DEĞİL, AHLÂKLADIR 52 Ey Peygamberler! iyi ve temiz olan şeyleri yeyin.
Doğru dürüst işleri işleyin.
Çünkü Ben işlediklerinizi hakkiyle bilirim.
5 3 Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir, Ben de sizin Tanrınızım- Bana karşı vazifelerinize dikkat edin- 54 Fakat onlar, (o ümmetler), fırkalara parçalanıp bölük bölük oldular- Herbir bölük kendi haliyle, kendi elindeki ile memnundu- 55 Onları bir zamana kadar koyu şaşkınlıkları içinde bırak- 5 6 Onlar verdiğimiz mallarla, evlâtlarla, 57 kendilerine yardım edip iyiliklerine koştuğumuzu mu sanıyorlar? (hayır); onlar farkında değiller! 58 Şüphe yok ki Tanrının heybetinden korkanlar, 59 Tanrının âyetlerine inanmış olanlar, 6 0 Tanrılarına asla eş - ortak katmayanlar, 61 Tanrılarına döneceklerine (inandıklarından) yürekleri titreyerek vereceklerini verenler, 6 2 hayır işlerine koşara k yarışırlar ve hayır işlerine varmakta ileri geçerler- 65 Biz hiçbir kimseye, gücünün yettiğinden başka birşey yüklemeyiz- Nezdimizde ancak doğru söyler kitap vardır- Onlara asla gadrolunmaz- 64 Belki onların kalpleri (hayır işlerine karşı) koyu şaşkınlıklar içindedir- Onların bundan başka işledikleri birtakım işler de vardır- 65 Biz onların refah içinde yüzenlerini azaba uğratınca, birdenbire feryat ederek yardım dilerler6 6 Bugün yardım dilemeyin! Muhakka k ki size Bizden yardım yoktur.
67 Ayetlerimiz size okunuyor, siz ise gerisingeriye dönüyor, 6 8 kibirleniyor, (Kur'an hakkında) ileri geri sözler söylüyor, ondan yüz çevirip uzaklaşıyordunuz- 69 Onlar bu sözü iyiden iyiye düşünmüyorlar mı, yoksa kendilerine, önce gelenlere gönderilmiyen birşey mi geldi ? 7 0 Yahut Peygamberlerini tanımadılar da onun için mı onu inkâr ediyorlar? 7 1 Yoksa onda delilik mi var, diyorlar? Hayır, hayır, (Peygamber) onlara hakkı getirdi-Fakat onların çoğu da Hakk ı sevmiyor ve istemiyorlar- 72 Hak, onların hava ve heveslerine uysaydı, gökler de, yer de içindekiler de fesat bulurdu.
Hayır, Biz onlara şeref getiren, öğüt veren kitap verdik te onlar bu şereften yüz çeviriyorlar- 7 3 Yoksa sen onlardan ücret mi istiyorsun ? Hayır, senin Tanrının ecri dah a hayırlıdır.
Râzıkların en iyisi odur.
7 4 Muhakka k ki sen onları dosdoğr u yola davet ediyorsun- 75 Âhiret e inanmıyaniar, muhakka k ki, doğru yoldan sapıyorlar, 7 6 onlar a acıyıp uğradıkta n derdi, belâyı üzerlerinden kaldıracak olursak, azgınlıklarında şaşkın şaşkın temadi ederlerdi.
77 Biz onları azab a ân uğrattığımı z halde onlar yine boyun eğmemiş, yine yalvarıp yakarmamışlardı.
7 8 Nihaye t onlar a şiddetli bir azap kapısını açınca onlar da heme n saçıp kaldılar (ve mey as oldular).
İM
BÖLÜM : 5 — MÜŞRİKLİK KENDİ KENDİNİ MAHKÛM EDER.
7 9 Size kulaklar, gözler, yürekler yaratan Odur (da) nekadar az şükredersiniz! 8 0 Sizi yeryüzünde türeten Odur.
önün nezdinde toplanacaksınız- 8 1 Dirilten de, öldüren de Odur, gec e üs gündüzün biribiri ardınca gelip geçmesi Onun hükmü iledir- Hâl â anlamıyor musunuz ? 8 2 Hayır onlar dah a evvel gelip geçenlerin dediklerini diyerek: 8 3 "Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra tekrar mı dirileceğiz ? 8 4 Bize de, bizden evvelki atalarımıza d a bunlar va'dolunmuştu- Bunlar önce gelenlerin masallarından bark a birşey değil !„ dediler- 8 5 De ki: Ar z ile arzın içindekiler kimindir? Biliyorsanız (söyleyin).
8 6 Allahındır, diyecekler- (Sen de) d e ki: Hâi â düşünmüyor ve anlamıyor musunuz ? 8 7 D e ki: Yedi ka t gökl e yüce arşın Tanrısı kimdir? 8 8 Allahtır, diyecekler- Sen de de ki: Hâl â sakınmıyacak mısınız ? 89 D e ki: Herşeyin mukadderatı, (bütün 5 6 0 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 18 malikiyeti) kimin elindedir.
Yardım eden, kendisine yardım olunmıyan kimdir? Biliyor musunuz? 9 0 Allahtır! diyecekler.
O halde ne diye aldanıyor, ne diye Allaha karşıgeliyorsunuz ? 91 Hayır, Biz onlara hakkı getirdik.
Muhakkak onlar yalancıdırlar.
92 Hak Tealâ, asla oğul edinmedi.
Onunla başka hiçbir mabut yoktur.
Öyle olsaydı her Allah kendi yarattıklarını alırdı, ilâhların birtakımı birtakımına üstün gelirdi.
Hak Tealâ, onların bütün vasıflarından yücedir, münezzehtir.
9 3 Görünmiyeni de, görüneni de bilen Odur.
Onların kendisine kattıkları eş ve ortaktan tamamiyle yücedir.
BÖLÜM : 6 — KÖTÜLERİN NEDAMETİ t 94 De ki: "(Ulu) Tanrım ! Şayet onların uğradıkları tehdidi, (uğrayacakları azabı) bana göstereceksen, 95 beni zalim olan cemaatle bırakma!,, 9 6 Biz onlara vukubulan tehdidimizi sana göster, meğ e elbette kadiriz.
97 Kötülüğü, en iyi tarzda defet (4).
Onların sana ne vasıflar taktıklarını Biz daha iyi biliriz.
9 8 De ki: (Ulu) Tanrım! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım (5).
99 Ulu Tanrım, onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım.
100 Vaktaki ölüm onların birini enseler " (Ulu) Tanrım, beni geri gönder, 101 belki doğru dürüst işler işlerim, zayi ettiğim ömrümü telâfi ederim,, der.
Hayır, hayır, onun bu söylediği söz, (boş) bir sözdür.
Onların önlerinde, tekrar dirilecekleri güne kadar dikilen, bir (engel) vardır.
102 Sûr üfürülünce, o gün aralarında hısımlık bağları kalmaz, biri- [4] Kötülük defedilmelidir.
Fakat kötülük defedilirken nazarı dikkate alınacak nokta onu en iyi şekilde defetmektir.
Bir kötülüğü defetmek için iyilik edebilirsen onu hemen yap.
Fakat bir kötülüğü defetmek için ceza lazımsa, kötülüğü defetmek için o cezayı vermek te bir zarurettir.
[5] Şeytanların vesveseleri kötü insanların çirkin telkinleri idi.
Ayni sûrenin 100 üncü âyetine bakınız.
Fakat bu sözleri, umumî manasiyle de aldığımız takdirde yine itiraz edilecek birşey bulunmadığı görülür.
Allaha sığınmak, iyiliğin en yüksek şahikasıdır.
İnsanın nihayet sığınacağı makam, her kuvvetin mcnbaı olan Zatı Kibriyadır.
Hiçbir fani, kendi öz Tanrısına sığınmak gibi yüksek bir şereften kendini mahrum etmek istemez.
Resuli Ekreme vukubulan bu İlâhî vahy, kendi ruhunun bütün iştiyakını da ifade ediyor.
Resuli Ekremin bütün hayatını tebarüz ettiren en belli başlı esaslardan biri bu idi.
Onun bütün zevki, herne şekil ve mahiyette olursa olsun, bütün şeytanların, bütün kötülüklerin telkinatından azade kalmaktı.
Onun için Hazreti Peygamberin ruhu bütün bu telkinlerden tamamiyle azade kalmış ve tam bir huzur ve itminan içinde yaşamıştır.
Kur'an bu hali «Allaha sığınmak» beyaniyle ifade ediyor.
Sûre: 2 3 ] Müminûn Sûresi 561 TT birlerinin halini de sormaz olurlar.
103 Kimin yaptığı iyilikler ağır' gelirse onlar umduklarına ererler.
104 Kimin işledikleri hafif gelirse öz canlarını ziyan .edenler, cehennemde daim kalacak olanlar onlardır.
105 Ateşler yüzlerini yalar ve onlar ağır işkenceler içinde yaşarlar106 ( Onlara denir ki'-) Âyetlerim size okunmuyor muydu ? Siz onları yalan sayıyordunuz! 107 Onlar da der ki: (Ulu) Tanrımız! Bedbahtlığımız bize üstün geldi.
Biz sapıklık içinde kalmış bir kavim idik.
108 (Ulu) Tanrımız! Bizi buradan çıkar- Tekrar kötülüğe dönersek özümüze zulmetmiş oluruz.
109 (Tanrı) buyurdu: Zillet içinde susun! Bana birşey demeyin- 110 Kullarımdan bir fırka: (Ulu) Tanrımız! derlerdi, biz inandık! Bizi yarlığa! Bizi bağışla, esirgeyenlerin, bağışlayanların en hayırlısı Sensin! 11 î Fakat siz onlarla eğlenir, Beni anmayı unutarak onlara gülerdiniz- 112 Onların bütün istihzalarınıza ve ezalarınıza katlanmalarına mukabil, Ben de onları mükâfatlandırdım- Selâmete varan, murada erenler onlardır.
113 Tanrı buyurur: Yeryüzünde kaç yıl kaldınız? 114 Derler: Bir gün veya daha az bir vakit kaldık! sayanlara sor.
115 Tanrı buyurur: Pek az kaldınız.
Bunu bilseydiniz (dünyaya tapmazdımz ) 116 Sizi beyhude yere yarattığımızı, Bize dönmiyeceğinizi mi sandınız? 117 Hakkiyle hükümran olan Ailahın şanı yücedir.
Ondan başka tapacak yoktur.
Arş-ı âlânın Tanrısı Odur.
118 Herkim Allah ile beraber, isbatına hiçbir burhan bulunmıyan, başka bir mabuda taparsa onun hesabı ancak Tanrısına aittir.
Kâfirler asla felah bulamazlar.
119 D e ki: (Ulu) Tanrım! Yarlığa, bağışla, esirgeyen ve bağışlayanların en hayırlısı Sensin!
SÛRE : 2 4 N Û R SÛRES İ (Medinede nazil olmuştur.
9
BÖLÜMdür, 6 4 âyettir.) ivonusu : Sûrenin beşinci kısmında İslâmiyet.
İlâhî nurun en mükemmel tezahürü olduğu anlatıldığından ve dünyanın her tarafını, doğusunu, batısını aydınlatacağı izah edildiğinden sûreye Nur sûresi denilmiştir.
10 uncu sûreden itibare:ı devam eden sûrelerin hepsi Mekke devrine ait olduğu halde Nur sûresi Medine devrine aittir.
Fskat bu Mekkî sûrelerle bu Medenî sûre arasındaki münasebet çok derindir.
Bundan evvelki sûrenin mukaddimesinde işaret ettiğimiz gibi 17 inci sûre ile başlıyan ve 23 üncü sûre ile nihayet bulan Mekke sûreleri İslâmın büyük ve parlak istikbalim bahis mevzuu ediyordu.
Nur sûresi ise islâm saltanatının teessüs etmek üzere olduğunu açıkça anlatıyor.
Sûrenin en belli başlı mevzuu zina ve zinanın fahrimi değil, islâm nurunun, en parlak İlâhî nur olduğunu, hu nurun asla sönmiyeceğini.
onun doğu veya batıya münhasır kalmıyarak.
doğuyu da batıyı da aydınlatacağım (35) islâm rr.elekûlunun daimî surette teessüs edeceğini (53) anlatmaktır.
Fakat bu melekûlun teessüsü ile saadet ve refah devri de başlıyacağı ve bunlarla beraber zina gibi, bühtan gibi bir takım içtimaî fenalıklara yol bulacağı için her medenî cemiyeti tahrip eden afetlere karşı } da tedbirler alınmakta ve bu fenalıkları bertaraf edecek hükümler bahis mevzuu olmaktadır.
Onun için sûrenin birinci kısmı zinayı takbih ve tahrim ile meşgul olur.
I İkinci kısmı dünya kadınlarının en masumu olan Hazreti Ayşe hakkında bühtanda bulunanların ne büyük bir günah işlediklerini gösterir.
Sûrenin üçüncü kısmında Hazreti Ayşe hakkında bühtanda bulunanların affolundukları beyan olunmakla beraber umumiyetle kadınlar hakkında bühtanda bulunanlar takbih olunurlar.
Dördüncü kısım, zinaya, karşıgelmenin yollarını izah eder.
Bunu takip eden üç kısmın mevzuu müslürnanların yüreğinde İlâhî nurun yanması, ve islâm melekûtunun teessüsünde İlâhî kudretin tezahürüdür.
Sekizinci kısım, baştaki kısımların mevzuuna dönerek bühtan edicilerin bühtanına nihayet vermek isler.
Sûrenin son kısmı hususî işlerin devlet işlerine tercih ve takdim olunmamasını emreder.
Bütün sûrenin Medine devrinde nazil olduğu üzerinde ittifak vardır.
Sûrenin büyük biz kısmı Hicretin beşinci senesinde nazil olmuştur.
Sûre: 24 i Nûr Sûresi 563 tır asm ir , • - •.li.'ll Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — ZİNA SÛRESİ Bismi • İlâhi' rrahmani ' rrahîml 1 Bu, (öyle) bir sûredir ki onu variyettik, (içindeki hükümleri) farz kıldık, içinde apaçık âyetler gönderdik, ki öğüt kabul edesiniz ! 2 Zâni ile zaniyeye,' herbirine, yüzer kırbaç vurun, Allaha ve âhiret gününe inanıyorsanız Allaha itaat hususunda zani ve zaniyeye acımayın, müminlerden bir taife de, bu cezanın icrasına şahit olsunlar (l) .
3 7âni erkek ancak zâni veya müşrik bir kati] îffet, medenî bir cemiyetin en belli başlı fazileti olmak icap eder.
Erkek veya kadın için en büyük fazilet odur.
.Müslümanlığın en fazla kıymet verdiği faziletlerden biri iffettir.
Bununla beraber şunu da kaydetmek lâzımdır : Kur'an zina cezası olarak, ölünciye kadar recimden, yani taşlanmaktan bahsetmez.
4 üncü dır» nikahlayabilir.
Zâni kadın da ancak zâni veya müşrik bir erkeğe nikahlanır- Bu yolda evlenmek, müminlere haram edilmiştir (2).
4 Namuslu, hür kadınları itham edip dört şahit getirmiyen kimselere seksen kırbaç vurun.
Onların şehadetlerini asla kabul et" meyin.
Fâsık kimseler onlardır (3).
5 Bu hareketten sonra tebvbe edip hallerini ıslah edenler müstesnadırlar.
Çünkü Cenabı Kak yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
6- 7 Zevcelerini itham edip kendilerinden başka şahitleri olmıyan kimselerden herbirinin dört kere şehadet etmesi (4), sözünde gerçek olduğuna Allahı şahit tutması, beşinci kere de, yalancı ise Allahın lanetine uğramayı dilemesi lâzımdır.
8 Zevcenin de, kocası yalan söylüyor diye, Allahı şahit tutarak dört kere yemin etmesi, 9 beşincide de kocası doğru söylüyorsa Allahın gazabine uğramayı dilemesi, onu zina cezasından kurtarır.
10 Allahın hakkınızda lütuf ve inayeti bulunmasaydı, Zatı Kibriyası tevbeyi kabul edici, her işi hikmetle çevirici olmasaydı cezanızı tacil ederdi.
BÖLÜM: 2 — AYŞEYE BÜHTAN EDENLER 11 (Ayşe hakkında) iftirada bulunanlar içinizden bir cemaattir (5).
Siz bunu hakkınızda fena sanmayın.
Belki hakkınızda hayırdır.
Müfterilerden herbiri kazandığı günahın (vebalini) çeker.
İftiranın sûrenin 25 inci âyeti ise zina cezasının yarı yarıya indirilebileceğini anlatır, pazı hâdiselerde recimden bahsoiunur.
Bunlar sahih olarak kabul olunsa da, bu âyetin nazil olmasından soma recmin tatbik olunduğunu gösteren bir delil yoktur.
Bu gibi mücrimlere değnek ile, yahut el ile vurduklarını, bunların bağlanmadıklarını ve soyuîmadıklannı gösteren hâdiseler vardır.
Cezadan maksadın, işkence değil, fakat .terzil olduğu anlaşılıyor.
[2] Âyeti Kerime zâni ve zâniyeleri cemiyetten ayırmakta, zâni ve zâniyelerin doğru, dürüst ve afif insanlarla zevciyet münasebetleri tesis etmelerine mani olmaktadır.
Bu tedbir, herşeyden fazla zinayı men'e hadimdir.
[3] Bu tedbir, hür ve namuslu kadınlar aleyhinde zina töhmetlerinin vukuunu menediyor.
[4] Bu Âyeti Kerime, zevcelerini hıyanetle itham ederek şahitleri bulunmıyan kimseleıi bahis mevzuu etmektedir.
Bu gibi hâdiselerde talâk hükmü verilir, zevç şahit göstermediği halde, ceza görmez.
Zevce töhmeti inkâr ederse zina haddinden kurtulur.
'•> [5] Hicretin beşinci senesinde Mustaiık oğullarına karşı bir sefer yapılmıştı.
Hazreti Ayşe, bu seferde Hazreti Peygambere refakat ediyordu.
Seferden dönüş esnasında Hazreti Ayşe, hususî bir iş için kafileden biraz uzaklaşmış, geri döndüğü zaman, boynundaki gerdanlığı düşürdüğünü görerek onu aramağa çıkmıştı.
Hazreti Ayşe gerdanlığım aramakla meşgul iken kafile hareket ettiği, hizmetçileri onu da kendi tahtırevanının içinde sandıkları için hareket etmişler, Hazreti Ayşe de kafilenin yerinde kimseyi bulamadığı için yerinde oturarak kendisini aramalarım beklemişti.
Kafilenin gerisinden gelen Safvan, Hazreti Ayşeyi yolda bulduğu için onu devesine bindirerek kafileye ulaştırmış, münafıklar bu hâdiseyi ele alarak it Uojş CjiJi j^J j © L£**a U>j*} büyüğünü üzerine aîansa, büyük bir azaba uğrayacaktır (6).
12 İman eden erkekler ve iman eden kadınlar kendi diıjdaşları hakkında hüsnü zanda bulunup niçin bu apaçık iftiradır demediler? (7) 13 Müfteriler niçin dört şahit getirmediler ? Şahit getirmediklerine göre, onlar, Allah nazarında, yalancıdırlar.
14 Allatyn dünya ve âhirette hakkınızdaki lütuf ve inayeti olmasaydı içirje daldığınız dedikodu yüzünden büyük azaba uğrardınız.
15 Hani siz o iftirayı dilden dile dolaştırıp hiçbir bilginiz olmadığı halde ağzınıza alıp söylüyor, bunu kolay ve vebalsiz bir iş sanıyordunuz.
Halbuki, — —— bir sürü iftiralar uydurmuş, bunları yaymış, bazı müslümanlar elerin bile evlendirilmelerini, evlendirilmiyenlerın fuhşa şevke» dilmemelerini emreder.
[12] Bu temsilde müslümanlık.
ilâhî nura benzetilmektedir.
Bu nur, bütün dünyayı aydınlatacak nurdur.
Nur herhangi bir rüzgârın üfürmesiyle sönmemek için billur içindedir.
Bu nur o kadar müşa'şadır ki içinde bulunduğu billur, bir yıldız gibi parıl parıl parlar.
570 lANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [ Cüz: 18 (l 3) [kavuşulur).
Orada sabah akşam Onun şanını yücelterek tenzih f eden 37 öyle adamlar vardır ki ticaretler, alımlar, satımlar onları Allahı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz.
Onlar, kalplerle gözlerin döneceği günden korkarlar.
38 Hak Tealâ onlara yaptıklarına mukabil, en güzel mükâfatı verecek, inayetinden mükâfatlarını artıracaktır.
39 Kâfir olanlara gelince | onların işledikleri, çöldeki serap gibidir.
Susuz kimse onu su sanır, ona yaklaşınca birşey bulamaz.
Orada Allahı bulur.
O i da hesabını tastamam verir.
Zaten Cenabı Hak da hesapları çarçabuk görücüdür.
40 (Yahut kâfirlerin işledikleri) üzerini yığın yığın dalgalar kaphyan, daha üstüne bulutlar gerilmiş engin denizdeki karanlıklar üzerine çöken karanlıklar .gibidir.
İnsan, bu karanlıklar içinde elini kaldıracak olsa hemen hemen göremez.
Hak Tealâ kime ışık vermezse onun ışığı yoktur (15).
BÖLÜM : 6 — İLÂHİ KUDRETİN TECELLİLERİ 41 Görmüyor musun: Allah (O Allahtır ki) göklerde ve yer dekiler, kanatlarını açıp uçan kuşlar, Onu anıyor, Onun şanını tenzih ediyorlar.
Herbiri de Allahı nasıl anacağını, Allahı nasıl tenzih edeceğini biliyor.
Hak Tealâ da onların bütün işlediklerine hakkiyle vâkıftır.
42 Göklerle yerin mülkü Aliahındır.
Dönüş Onadır.
43 Görmüyor musun? Hak Tealâ bulutlan sürer, sonra on- [13] Kur'anı Kerimde müslüman''ğm Allah nuru olduğu birkaç kere beyan olunmuştur.
(9 : 32), (61 : 8) burada da müslümanlıktan bahsolunuyor.
Âyeti Kerimede bu nuru yaktığı söylenen mübarek zeytin ağacı islâmiyetin remzidir.
Nasıl ki incir ağacı musevıliği remzeder.
(95 : 1) tslâmın nurunu yakan mübarek ağaç, ne doğuludur, ne de batılıdır.
Çünkü islâmiyet doğuyu da batıyı da aydınlatacaktır.
Onun için bu Âyeti Kerime islâmiyetin doğuyu da batıyı da miriyle kaplıyacağmı müjdeliyor.
[14] Bundan evvelki âyette bahis mevzuu olan İlâhî nura, nerede kavuşulacağı bu âyette beyan olunur ve ona bir takım evlerde tesadüf edileceği anlatılıyor.
Bu evlerin farikası, orada Allahın amlmasıdır.
Demek ki bu evler müslümanların evleri idi.
Cenabı Hak bu evlerin yüksek olmasına izin verdiği beyan olunmakla islâmiyetin parlak istikbali bir kere daha müjdeienmiştir.
Çünkü müslümanlar vazi' ve hakir kulübelerden çıkarak dünyanın en muhteşem kâşanelerine girdiler ve bu suretle bu İlâhî müjde tahakkuk etti [15] Bu kısmın ilk tarafı müminlere verilen İlâhî nurun pırıltısı ve şa'şaa~ sını tasvir ettiği gibi son tarafı kâfirlerin içinde yüzdükleri şüphe ve cehalet karanlıklarmı tasvir etmektedir.
Bunların zahirî muvaffakiyetleri, çölde göze çarpan serap gibidir.
Yahut gözleri körleteıı zifiri karanlıklar gibidü.
Sûre 24 ] Nûr Sûresi 571 c > - • > lan toplar, sonra onları birbiri üzerine yığar, sonra onlann arasından yağmur çıktığını, Allahın gökten dolularla dolu dağlar indirdiğini görürsün, onunla dilediğini zarara uğratır, dilediğini zarardan korur, Onun şimşeklerinin çakması gözlerin nurunu giderecek gibi olur.
4 4 Hak Tealâ geceyi gündüzü birbiri ardınca getirir, bunda basiretleri olanlar için ibretler vardır.
45 Hak Tealâ, her yaşayan mahlûku sudan yarattı.
Bunların bir kısmı karnı üzerinde, bir kısmı iki ayak ile, bir kısmı dört ayak üzerinde yürür.
Hak Tealâ dilediğini yaratır, Çünkü Hak Tealâ herşeye hakkİyle kadirdir.
4 6 Biz, apaçık âyetler indirdik.
Hak Tealâ dilediğini, dosdoğru yola iletir.
47 Onlar desler ki: Allaha da, peygambere de inandık.
İtaat ettik.
Bundan sonra içlerinden bir fırka yüz çevirdi.
Bunlar mü'min değillerdi.
48 (Çünkü), aralarında hükmetmek üzere Allah ile peygambere dave t olundukları zaman içlerinden bir fırka, hemen yüz çevirerek döner.
49 Fakat hak kendi tarafiannda olursa itaat ederek peygamberin 5 7 2 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSÎR [Cüz: 1 8 yanma giderler.
5 0 Kalplerinde hastalık mı var? Yoksa şüphe içinde midirler? Yahut Allah ile peygamberlerinin onlara haksızlık etmesinden mi endişe ediyorlar? Hayır, hayır, asıl zalim olanlar onlardır.
i
BÖLÜM ; 7 — İSLÂM MELEKÛTU 51 Aralarında hükmetmek üzere, Allah ile Peygamberi tarafından çağırıldıkları zaman mü'minlerin sözü: "İşittik ve itaat | ettik,, sözüdür.
Felaha erenler bunlardır.
52 Herkim Allah ile Peygamberine itaat eder, Allaha karşı (vazifelerine) dikkat ederse, necat bulanlar onlardır.
5 3 Onlar, emredersek (sefere) muhakkak çıkacaklarına dair, Allaha olanca kuvvetleriyle yemin ettiler.
Onlara de ki: Yemin etmeyin! (Sizden islenen) makul itaattir.
Hak Tealâ bütün işlediklerinize agâhtır.
5 4 D e ki: Allaha itaat edin.
Peygambere itaat edin.
Yüz çevirirlerse (peygamberin) vazifesi, ona yükletilen (risaletini tebliğdir), sizin de vazifeniz, size yükletilen (itaattir; peygambere) itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz, peygambere düşen: Apaçık tebliğden ibarettir.
55 Hak Tealâ içinizden iman edenlere ve doğru dürüst işler işleyenlere vâ'detti ki: onları daha evvel gelenler gibi yeryüzüne hükümran kıldığı gibi onları da hükümran kılacak, onlar için beğendiği ve hoşnut olduğu dini temelleştirip yayacak, onların içlerindeki korkuyu kaldırıp emniyet verecek.
Onlar, yalnız Bana tapacak, Bana hiçbir şerik koşmıyaçaklar.
Herkim, bundan sonra, nankörlük ederse işte fâsik olanlar onlardır (i 6).
56 Namazı dosdoğru kılın.
Zekâtı verin.
Peygambere itaat edin, rahmete nail olursunuz! 57 Kâfirlerin yeryüzünde (Allahı) âciz bırakacaklarım sakın zannetme! Onların yuvası ateştir ve o ne çirkin bir uğraktır.
[16] Bu Âyeti Kerime islâm melekûtunun teessüsünü müjdeledikten başka onun devam ve bekasını da müjdeliyor ve müslürnanların devamlı bir surette hükümran olacaklarım anlatıyor.
Bu sûrenin nazil olduğu sırada müslümanlar, her cihetten düşmanları tarafından ihata edilmiş bir halde idiler.
Müminler, hâlâ endişe ve korku içinde yaşıyorlardı.
Putperestler hâlâ, kudret ve kuvvet sahibi bulunuyorlardı.
Halbuki bu sûrede İlâhî nur temsili ile müslürnanların zaferi müjdelendikten sonra islâm devletinin teessüsü de bu âyetle gayet sarih bir surette tebşir ediliyor.
fitili •i»*^a^(tAj^.^jü{.
î
BÖLÜM : 8 — HALVETE HÜRMET 5 3 Ey iman edenler! Memlûkleriniz, baliğ olmıyanlarımz sabah namazından evvel ve öğleyin esvaplarınızı çıkardığınız vakit, yatsı namazından sonra, (ki soyunduğunuz zamandır) bu üç vakitte, yanınıza girmek için üç kere izin istesinler.
Bu üç vakit te halvet vaktidir.
Başka vakitlerde onların yanınıza girmelerinde biribirinize hizmet için dolaşmanızda beis yoktur.
Hak Tealâ, böylece âyetlerini beyan eder.
Hak Tealâ, herşeyi hakkiyle billir, her işi hikmetle çevirir.
5 9 İçinizde çocuk olanlar buluğ çağma varınca, onlar da, daha evvel baliğ olanlar gibi izin istesinler.
Hak Teaiâ, size böylece âyetlerini beyan eder.
Hak Tealâ, herşeyi hakkiyle bilir, her işi hikmetle çevirir.
6 0 Erkeğe varmaktan ümidi kesilmiş kadınların, ziynetlerini göstermemek üzere dış esvaplarım çıkarmalarında beis yoktur.
Yapmamaları daha hayırlı »f^Tl V'V »Vrf / MV m m J2L ^^^^ ^ olur.
Hak Tealâ, herşeyi işitir, herşeyi hakkiyle bilir.
61 Ama ? topal, hasta gibi âcizlerle veya bunların hanelerinde oturup yemek yemenizde beis olmadığı gibi kendi evinizde, veya analarınızın evlerinde, veya kardeşlerinizin evlerinde, veya kız kardeşlerinizin evlerinde, veya amcalarınızın evlerinde, veya halalarınızın evlerinde, veya dayılarınızın evlerinde, veyateyzelerinizinevierinde veyahut hazinedarı olduğunuz kimselerin, veya candan olan dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde, hep bir arada, veya ayrı ayrı yemenizde de vebal yoktur.
Evlere girdiğiniz zaman, (kendiniz gibi olan) ev halkına Allah tarafından mübarek, güzel bir selâm verin.
Hak Tealâ size âyetlerini böylece beyan eder kı akıl erdıresmiz.
BÖLÜM : 9 — UMUMİ İŞLERİN EHEMMİYETİ 62 Mü'minler yalnız onlardır ki Allah ile Peygamberine iman ederler, cemiyetli bir iş için Peygamberle birleştikleri zaman on- dan izin istemeksizin ayrılmazlar.
Senden izin istıyenler, Allah ile Peygamberine inananlardır.
Onlar bazı işleri için senden izin istediler mi, içlerinden dilediğine izin ver.
Onlar için yarlıganmak dile.
Hak Tealâ, yarlığayıcı, bağışlayıcıdır.
6 3 Resulün sizi çağırmasını aranızda, birbirinizi çağırmanız gibi telâkki etmeyin.
Hak Tealâ içinizden kendini saklıyarak sıvışanları bilir.
Peygamberin emrine muhalefet edenler başkalarına belâ gelmesinden, yahut acıklı bîr azaba çarpmalarından çekinsinler.
64 iyi bilin ki göklerde, yerde ne varsa, hepsi Allahındır.
Hak Tealâ ne halde bulunduğunuzu bilir.
Kendi tarafına dönecekleri gün onlara bütün işlediklerini haber verir.
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir.
SÛRE:2 5 FÜRKAN SÛRESI Mekkede nazil olmuştur.
6
BÖLÜMdür, 77 âyettir.
Konusu: Fürkan, hak ile bâiıhn ayırt olmasıdır.
Sûreye bu adın verilmesi de bundan ileri gelmiştir.
Kur'an, yeni dine salik olanların hayatında büyük bir değişiklik yapacaktı.
Onları ruhan yükseltecekti.
Onları maddî ve manevî tealiye isal edecekti.
Bu inkılâp, bir fü-kandı.
Fürkan sûresi, Risaleti Muhammediyenin bütün dünya milletlerine şamil olduğunu beyan ederek başlar.
Risaleti Muhammediye tevhit akidesini en mükemmel suretle ifade ettiğinden müşrikliğin her şeklini kökündon kaldıracak, Allahın birliği ile insanlığın birliği akideleri eleîe yürüyecekti.
Münkirler bu esaslara, karşı gelerek Hazreti Peygamberin alelade bir insan olduğunu ileri sürmüş, onların bu iddiasına sûrenin ikinci kısmında cevap verilmiştir.
Sûrenin üçüncü kısmı hak ile bâtılın kat'î bir surette ayıri edeceğini anlatarak bu ayırl, bu (Fürkan) gününe işaret eder, Bu umumî beyanlardan sonra daha eski milletlerin tarihlerinden canlı misaller irat olunur.
Dördüncü kısım bunlara kısaca işaret etlikten sonra Arabisîanın islâmiyeiten evvelki feci halini tasvir eder.
Beşinci kısım, bütün Arabistan! kaplıyan karanlıkların yavaş yavaş sıyrılarak yeni din nurunun yayıldığını, yeni hayal emarelerinin, islâmiyet tarafından haşarılacak inkılâbın azamet ve ulviyetini gösterdiğini anlîaır.
Sûrenin son kısmı islâmiyet tarafından başarılacak inkılâbı bahis mevzuu eder.
Sûrei Şerife Mekke devrinin sonlarına doğru nazil olmuştur.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — KUR'AN BÜTÜN İNSANLIĞA HİTAP EDER Bismillâhi'rrahmani'rrahîm 1 - 2 Bütün milletleri (tuttukları iğri yolların encamından) korkutmak üzere (hakkı bâtıldan) ayıran Kur'anı kuluna indiren, göklerle yerin asıl hükümdarı ve sahibi olan, oğul edinmeyen, mülkünde hiçbir ortağı bulunmayan, herşeyi yaratan ve ona bir ölçü koyup mukadderatını tayin eden (Ulu) Tanrının şanı (1) yücedir, münezzehtir.
3 Onlarsa , Allahı bırakarak hiçbir şey yaratamıyan, kendileri yaratılmış olan, kendilerinden bir zararı defe , kendilerine bir menfaati celbe gücü yetmiyen, öldürmeğe, diriltmeğe, (ölümden sonra ölüle?i yeniden) kaldırmağa kudreti olmıyan (birtakım) mabutlar edindiler.
4 Kâfir olanlar dediler ki: Bu (Kur'an) onun uydurduğu yalandan başka birşey değildir.
Başkaları da bu işte ona yardım etmişlerdir.
Onlar bu (iddia ile) haksızlık ettiler, ve yalan (söylediler).5Y\ne onlar derler ki: Bunlar onun yazdığı eski masallardır.
Bunlar ona sabah akşam okunuyor.
6 Onlara de ki: Bu Kur'anı, göklerle yerdeki sırrı bilen (Tanrı) vahyetti.
Yarhğayıcı, bağışlaıcı Odur.
7 Onlar derler ki: Bu Peygambere ne oluyor? Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor.
Neden ona bir melek gönderilmedi ki kendisiyle birlikte âleme ihtarlarda bulunsun? 8 Yahut ona niçin bir hazine indirilmedi.
Yahut ona niçin (meyvelerinden) yiyeceği bir bahçe verilmedi? (Nihayet) zalimler (müminlere) dediler ki: Siz ancak büyülenmiş bir adamın peşinden gidip ona uyuyorsunuz.
9 Bak ! Onla r (sana neler söylüyor), senin hakkında ne temsiller ileri sürüyorlar da sapıyor ve artık yol bulamıyorlar.
BÖLÜM : 2 — İLÂHİ İHTARLARIN DOĞRULUĞU 10 Sana bu dileklerinin daha çok alâsını, dilerse altından ırmaklar akan köşkler, saraylar verebilecek olan (2) Tanrının şanı [1] Yaratıları herşey bir ölçüye göre yaratılmıştır.
Kur'anı Kerimde varit olan «takdir.i budur.
Takdir, herşeyin tâbi olduğu kanundur.
[2] Irak ülkesinin bahçeleri, Iran şehinşahîarının ve Roma imparatorlarının sarayları müslümanlara verilmiş ve bu suretle İlâhî vait tahakkuk etmişti.
yücedir.
11 Onlar (muhakkak) gelecek olan saati yalan saydılar, h Saati inkâr edenlere alevli ateşler hazırladık.
12 Uzak yerden o ateşin karşısına çıkınca, onun köpürüp gürlediğini duyarlar.
13 Ateşin içinde, elleri boyunlarına bağlı bir halde dar bir yere tıkıldıklari zaman helak olmayı dilerler.
14 Bugün helak olmanızı bir kere dilemeyin, birçok kere dileyin.
15 D e ki: Acaba bu mu daha iyi, yoksa sakınanlara va'dolunan daimî cennet mi daha iyi? Orada onlar [ için mükâfat- var, yurt var.
16 Orada onlar için diledikleri herşey var.
Orada daim kalırlar.
B u nimet, Tanrından istenmeğe lâyık olan bir nimettir.
17 Tanrm onları da, Allahı bırakıp taptıklarım da toplayacağı gün (o mabutlara') "Siz mi bu kullarımı yoldan saptır-*, diniz; yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?,, diyeceki 18 Onlar d a : "Aman AHahım! Seni tenzih ederiz, Senden gayrı yâr, yardımcı edinmek bize yaraşmaz.
Fakat Sen, onlara da, babalarına da okadar I bol nimet verdin ki Seni anmayı unuttular ve helake mahkûm bir I IM "(i millet oldular,, diyecekler.
19 Müşriklere de : İşte taptıklarınız dileklerinizi tekzip ettiler.
Artık, ne sizin üzerlerinizden azap savmağa, ne de kendinize yardıma güçleri yetmez, içinizden zulmedenlere büyük bir azap tattıracağız.
20 Senden evvel gönderdiğimiz Peygamberler de yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı.
Sizin bir kısmınızı diğer bir kısma mihnet kıldık.
Buna„katlanacak mısınız? ^Tanrın, muhakkak ki herşeyi görür (3).
CÜZ: 1 9 , 0
BÖLÜM: 3 — FÜRKAN GÜNÜ 2 1 Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki: Bize niçin melekler indirilmedi, yahut niçin Tanrımızı (doğrudan doğruya) görmüyoruz? [3] Bu âyet, müminlerin, müşrikler tarafından vukubulacak ezalara tahammül etmelerini emrediyor.
Son sözler onlara teselli veriyor ve herşeyi gören Allahın herkess cezasını vereceğini anlatıyor.
Sûre: 25 ] Fürkan Sûresi" 5 7 9 Şüphe yok ki onlar bu çeşit yavelerle kibirlerini arttırıyor, taşkınlıkta pek ileri gidiyorlar.
2 2 Melekleri görecekleri günde, suçlulara hiçbir müjde verilmez.
{Melekler de) onlara, her müjde sizden irak, size yasaktır! derler.
23 Onların yaptıkları her işi ele alarak zerre zerre dağılan toza çeviririz.
2 4 Ogün, cennetlikler daha iyi bir karargâhta, daha güzel bir istirahatgâhta bulunacaklar.
25 Ogün gök, beyaz bulutlarla parçalanacak, {bölük bölük) inecek (4).
26 Ogün bütün saltanat, (bütün hâkimiyet*, esirgeyen Tanrınındır.
Ogün kâfirler için ağır, güç bir gündür.
27 Ogün zalim olan, ellerini ısırarak der ki: Keşke Peygamberle birlikte bir yol tutaydım, 2 8 .ne yazık bana! Keşke filân adamı dost edinmeyeydim ! 29 Çünkü öğüt veren Kur'an bana gelmiş iken, o beni saptırdı.
Zaten şeytan da insanı böyle yüzüstü bırakarak rüsva eder.
3 0 Peygamber dedi ki: (Ulu) Tanrım! Kavmim, Bu Kur'anı ihmal edilen birşey gibi karşıladılar! 31 Biz böyle her Peygambere , suçlulardan düşman yaptık.
Fakat Tanrının sana rehber olması, sana yardım etmesi elverir.
32 Kâfir olanlar derler ki: Kur'an neden toptan (ve bir arada) indirilmedi? Bizse (Kur'anı), kalbini onunla sağlamlaştırmak için (bölük bölük) indiririz.
Biz (Kur'anı) âyet âyet ayırdık, sıraladık, tane tane okuduk (5).
3 3 Onların sana karşı irat ettikleri bir misal yoktur ki (onun mukabilinde) sana hak ile bir misal getirmiyelim ve onu daha güzel izah ve tefsir etmiyelim *(6).
3 4 Yüzüstü süıfünerek kaldırılacak olanlar yok mu, onlar en kötü yere giden, yoldan en çok sapan kimselerdir.
I
BÖLÜM: 4 — MÜSLÜMANLIKTAN EVVEL ARABİŞTANIN HALİ 35 Biz Musâya kitap vererek kardeşi Harunu ona yardımcı [4] Bedir günü 8:11 de de tasvir olunur ve orada yağmur yağmasından açıkça bahsadilerek meleklerin indiği söylenir.
Daha sonraki âyet bugünün müslümanlar için nusrat, kâfirler için nekbet ve hezimet günü olacağını gösteriyor.
[5] Kur'anın ceste ceste indirilmesinden maksat, Peygamberin geçirdiği muhtelif şerait içinde tlâhî vahyin kalbi sağlamlaştıran bir kuvvet kaynağı olmasıdır.
Ayni âyet, daha sonra muhtelif şerait içinde vahyolunan âyetlerin spekii rabıttan ari olmadığını beyan etmektedir.
Filhakika Kur'an, Asrı Saadette, İlâhî vahyi telâkki eden Hazreti Peygamber tarafından İlâhî irşat dairesinde tertip olunmuş ve öylece ezberlenmiştir.
[6] Yani Kur'an kendisine karşı vukubulan itirazların bütün cevaplarını vermiştir. ^ yapmıştık.
36 Onlara: "Âyetlerimizi yalan sayan kavme gidin!,, dedik.
(Bu kavim temerrüt ettikleri için) Biz de onları silip süpürerek helak ettik.
37 Nuhun kavmini de peygamberleri yalan saydıkları zaman .suda boğduk.
Onları insanlara ibret kıldık.
Zalimlere acıklı azap hazırladık.
3 8 Âd'ı, Ssmud'u, Res halkını (7 ) bunların aralarında yetişen birçok nesilleri de (mahvettik).
3 9 Onların herbirine misaller irat ettik.
Herbirini de kırdık geçirdik.
4 0 Onlar, üzerine felâket yağmuru yağan kasabaya uğramışlardı (8).
Onları görmüyorlar mı? Hayır, onlar yeniden dirilmeyi ummuyorlar da (onun için ibret almıyorlar).
4 1 Onlar seni gördükçe, Allahın peygamber olarak gönderdiği bu mu? diye seni eğlence edinmekten başka birşey yapmazlar.
4 2 '"Mukavemet ["] Zeccac'a göre Bes, Semud'dan bir kısmının ikamet ettiği yerdir.
Başkalarına göre Yemame'de bir kasabadır (Tacülârus).
Bir kavle göre Bos, taşla örülmüş kuyudur.
Buradaki halk peygamberlerini bu kuyuya attılar.
(Camiülbcyan) [8] Bahis mevzuu olan yer Sodom kasabasıdır.
J Sûre : 25 ] .Fürkga Süresi göstermeseydik az kaldı bizi mabutlarımıza (sadakafren) saptsra caklardı,, derler.
Fakat onlar yakında azabı gördükleri zaman? yoldan sapanların kim olduğunu (lâyıkiyle) jnljyacsklardır (9 ) 4 3 Hava ve hevesini kendine mabut edinen kimseyi gördün mü? (l O) Sen ona hâmi olabilir misin? 4 4 Yoks a sen onların çoğunu söz dinler, aklı erer mi sanıyorsun? Onlar davar gibidirler, belki onlardan da şaşkındırlar (11).
BÖLÜM :.5 — İNKILÂBIN İLK İZLERİ i 4 5 Tanrının yaptığına dikkat etmiyor musun? Gölgeyi nasıl uzatıyor, dileseydi onu (olduğu: gibi) durdururdu.' Sonra Biz güneşi ona kılavuz yaptık.
4 6 Sonra gölgeyi azar az îr Biz e doğru çektik ( l 2) .
47 Geceyi sizin için bir örtü yapan, uykuyu dinlenme, gündüzü çalışmak için kalkma zamanı yapan Odurj.
4 8 49 Lûtf-u rahmetinden önce rüzgârları müjdeci olarak gönderen Odur.
Ölü toprakları^(ye/ızc/en) canlandırmak (i 3), yarattıklarımızdan davarlara da, çbirçok insanlara da su vermek için gökyüzünden tertemiz su indirdik.
5 0 Bunu onlara, düşünsünler diye türlü türlü şekillerde tekrar (eltikse de) insanların çoğu nankörlükten başka birşey yapmadılar.
51 Dileseydik, her kasabaya (îğri yolun encamından) korkutan bir peygamber gönderirdik ( l 4).
5 2 O halde ~* [9] Arapların putperestliği, en derin köklü, en kabasaba putperestlikti.
Milletler içinde putperestliğe bu derece sıkı sarılanı yok gibi idi.
Fakat Hazreti Peygamberin irşadı o derece kuvvetli idi ki foıi putperestlik Barsimış, putperestler ancak inat yüzünden ona tutunmağa başlamışlardı.
[10] Bu âyet, Kur'anı Kerim'in müşrikliği, yani putperestliği nasıl telâkki ettiğini gösteriyor.
Çünkü Kur'an putperestliği takbih etmekle kalmyarak insanların hava ve heveslerine tapmalarını da putperestlikle müsavi sayarak onu da takbih ediyor.
[11] Bu kelimeler, Arabistanm ve arapların islâmiyetten evvelki halini pek mükemmel surette hulâsa ediyor.
[12] Arabistan'da hidayet güneşi doğmuştu.
Karanlık gölgeler birer birer kalkacaktı.
Fakat bu gölgeler de, madde âleminde olduğu gibi ansızın zail olmıyacak, azar ,azar, onadan kalkacaktı.
[13] Allahın merhameti madde âleminde yağmur şaklinds görünür.
Onun ruhaniyet alemindeki mukabili, İlâhî vahydir.
Göklerden, yağan rahmet, nasıl ölü topraklara can verirse İlâhî vahyin irşatları da ruhan ölen insanları yeniden diriltir.
[14] Resuli Ekremin ashabı zaferler kazanarak birçok yatîere dağıldıkları zaman, hiç şüphesiz bu Âyeti Kerimeyi hatırlıyor ve onun tazammun ettiği vazifeyi .
ifa ederek Kur'anın beyanını teyit ediyorlardı.
582 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME" TEFSİR [Cüz: 19 $$$$$ ><£> <£) f.
-ff.-v w>«t^ ^ LM* *r^-*"' ^ y'f\ © ^/jt*>J^^===j 96^* sen kâfirlere asla itaat etme , onlara karşı Kur'an.ile olanca kuvvetinle büyük bir cihad aç! (15) .
5 3 Biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acı iki deryayı, birbirine karışmadan aktıran, aralarına, [kudreti) ile bir engel, aşılmaz bir serhat koyan Odur (16).
5 4 İnsanı sudan yaratan, sonra {insanlar ara' sında) kan akrabalıkları, evlilik hısımlıkları vücuda getiren Odur ( l 7).
[15] Bu sûrenin Mekki olduğu ittifak ile kabul edildiğine göre buradaki cihaddan murat harp değildir.
Bilâkis hakikatin neşri için çalışmaktır.
Zaten en büyük cihad da Kur'an ile yapılacak mücahededir.
[16] Burada bahis mevzuu olan iki derya müminlerle kâfirleri renvzediyor.
Müminler tatlı sulu deryaya; kâfirler, tuzlu ve acı sulu deryaya benzetiliyor.
Bunların ikisi de bu dünyada yanyanâ yaşarlar, öyle de yaşayacaklar.
[17] Anlaşılan bu Ayeti Kerime Medineye hicret hâdisesine işaret ediyor.
Resuli Ekrem babası tarafından Mekkeîilerin> validesi tarafından Medinelilerin akrabası idi.
Kan bağı ile bağlı olduğu akrabaları ona eza etmişler, onu öldürmek istemişlerdi.
Onun için Hazreti Peygambere sıhriyet dolayısiyle akrabası olan diğer taraf hatırlatılıyor.
Bundan dolayıdır ki Resuli Ekrem Mekkeye gelen hacılar arasında Medinelileri aramağa bağlamıştı.
Sûre: 25"] Fürkan Sûresi - 583 Tanrın, hakkiyle kadirdir.
55 Onlar Allahı bırakarak kendilerine fayda vermiyen, zarar getirmiyen şeylere taparlar.
Zaten kâfir, Tanrısına karşı (bâtıla) mesnet olur (l 8).
56 Biz seni yalnız müjdeleyici, korkutucu olarak gönderdik (l 9).
57 De ki: Ben size (bu dinî tebliğ etmenin) karşılığı olarak bir ücret istemiyorum, bir menfaat beklemiyorum.
Ancak dileyenin; Tanrı yolunu tutmasını diliyorum.
58 Sen, ölümden münezzeh olan, daima yaşıyan Allaha sığın, dayan, Onun şanını yücelt, nimetlerine şükret.
Onun, kullarının kusurlarından haberdar olması elverir.
59 (Sen O Tanrıya dayan ki) gökleri, yeri ve aralanndakini altı devirde yaratan, arşı âlâsından hükümran olan esirgeyici Tanrıdır.
Sen Onu, Ona agâh olandan sor.
60 Onlara: "Esirgeyici Tanrıya secde edin!,, denildiği zaman: "Esirgeyici Tanrı nedir? Biz senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?,, derler, (secde emri) onların (haktan) nefretlerini artırdı.
BÖLÜM : 6 — İNKILÂBIN TAHAKKUKU 61 Gökyüzünde bürçler yaratan, orada bir çırağ yaktıran, parıl parıl parlıyan bir ay ışıldatan Tanrı ne uludur.
Onun şanı ne yücedir! 62 (Allahın sununu) hatırlamak, (nimetine) şükretmek için geceyi, gündüzü biribiri ardınca gönderen Odur.
63 Esirgeyen Tannnın kulları onlardır ki yeryüzünde tevazula yürürler.
Kendini bilmez cahiller onlara söz attıkça, onları incitmiyecek cevap vererek: selâm! derler.
64 Onlar gecelerini, Tanrılarına secde ederek, ayakta durarak geçirirler.
65 Ve "(Ulu) Tanrımız! derler, cehennem azabını üzerimizden sav, onun azabı deI vam.li bir seyyiedir, 66 o fena uğrak, ne fena bir konaktır!,, 67 Onlar mallarını harcettikleri zaman israf etmezîez, hisset de göstermezler, ikisi ortası bir yol gözetirler, 68 Onlar Allah ile beraber başka bir mabuda tapmazlar, Allahın öldürülmesini haram kıldığı canı, hak ve adalet icap etmeden, (asla) öldürmezler, [ltî] Müşrikler, hak davasına karşı, bâtıl davasını tutmuşlar, ona muzaharet etmişlerdi.
Fakat onların bu hareketleri kendilerine hiçbir faide vermiyecekti.
[19] Hazreti Peygamber İlâhî rahmetin mazhan olduğu için evvelâ müjdele- ' yicidir, sonra korkutucudur.
Resuli Ekremin hayat ve mücahedeleri hep bunu isbat etmiştir.
j zina etmezler, çünkü bu kötülüğü yapan cezasını bulur, 6 9 kı-^ yamet günü cezası kat kat verilir.
Orada zillet ve hakaret-içinde daim kalır.
7 0 Yalnız tevbe edip doğru dürüst işler işleyenler, müstesnadırlar, Hak Tealâ onların kötülüklerini iyiliklere çevirir, Hak Tealâ, yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
7 1 Kim tevbe edip doğru dürüst işler işlerse muhakkak ki, Allahı hoşnut ederek O na dönmüş olur.
7 2 (Allahın o kulları) yalan yere şehadet etmezler, münasebetsizliklerin yanından geçtikçe, âlicenabane ge çerler.
7 3 Onlara Tanrılarının âyetleri hatırlatıldıkça, onların üzerine sağır ve körler gibi kapanmazlar.
(Can kulağiyle dinler, basiret gözüyle görürler).
7 4 Onlar: (Ulu) Tanrımız! derler, zevcelerimiz v e çocuklarımızdan gözlerimizi aydın edecek,, (bizi sevindirecek) olanları bahşet, bizi, fenalıktan sakınanlara rehber kıl! 75 İşte bunlar sabrettikleri için, yüksek makamlarla mükâfatlanacak ve orada hürmetlerle, selâmlarla karşılanacak, 7 6 orada daim kalacaklardı! (20).
O ne güzel ikametgâh, ne- güzel istirahatgâhtır.
77 D e ki: Sizin dua ve ibadetiniz olmasa, Tanrım nezdinde ne kıymetiniz olurdu.
Si z (hakkı, reddederek) yalan saydınız, bunun cezasını yakında bulup çekeceksiniz!
SÛRE : 2 6 , ŞUARÂ SÛMS Î (Mekkede nazil olmuştur .
II
BÖLÜMdür ; 227 âyettir.) Konusu: Sûrenin 224 üncü âyetinde şairlerden bahsoIur»*uğu ve Kur'anın bir şair rgsc--: shaacfcği; onun şairtar Jarafmdss vsanlg» &€*>ytı j.Mçbîr suretle benzemediği anlatıldığı için süreye Şuara sûresi denilmiştir.
Muh?'Silerin Kur'ana karşı ileri sürdükleri iddialardan biri onun bir şair eseri olduğu idi.
Kur'an bu iddiayı cerh ve reddeder.
Bu sûre de Hasreti Peygamber tarafından vukubulan irşatların daha evvelki peygamberler tarafından vukubulan irşadın ayni olduğu isbat edilerek onların irşatları ile şairlerin eserleri arasında münasebet bulunmadığı gösterilir.
Bu sûrede bahis mevzuu olan peygamberler, yedinci sûredeki peygamber- [20] Bu âyetler, Resuli Ekremin irşadı sayesinde putperestlik bataklığında, yaşıyan insanların ne hale geldiğini nasıl değiştiklerini ve Allanın en iyi kullan arasına nasıl girdiklerini gösteriyor.
lerin aynidir.
Yalnız bu peygamberler orada tarihleri sırasiyle kaydolundukları halde buradaki sıraları değişir.
Sûrenin birinci kısmında Hazreii Pojgambero.
teselli verilir +e Mekkelilerîn gösterdikleri inat yüzünden üzülmemesi, onları yola getirmekten ümidi kesmemesi tavsiye edilir.
Çünkü insanın asıl fıtratı kendinden dun, yahut kendine müşabih şeylere tapmağa, muhakkak ki isyan eder.
Daha sonraki üç kısımda Hazreti Musânın kıssası irat edilir.
Mus"ı kıssasının diğer bütün kıssalara takdim olunmasının sebebini biraz aşağıda izalı edeceğiz.
Sûrenin beşinci kısmı bizi Hızreti İbrahime götürür.
Hazreti İsmail oğulları île İsrail oğulları yani Musa ile Muhammed arasındaki rabıtayı bu ulu peygamber temin eder.
Sûrenin daha sonraki beş kısmında Nuh, Hud, Salih, Lût ve Şuayb, tarihleri sırasiyle bahis mevzuu o urlar.
Bu peygamberlerden herbirinin kavmi, fena bir akıbete uğramıştı.
Onl irin bu akıbeti Mekkeliler için mükemmel bîr ihtar teşkil ediyordu.
Eu nokta bilhassa sûrenin sonuncu kısmında favsih edilerek peygamber aleyhinde ileri süiülen kâhinlik, şairlik iddiaları çürütülür .
26, 27 ve 28 inci sûreler yalnız mevzu itibariyle değil, nüzul larihi itibariyle de birbirine bağlıdırlar.
Bunlar, Mekke devrinin ortalarına aittirler.
Bunların herbirindeki en başlıca nokta Musânın kıssasıdır.
Bunların hepsi de aşağı yukarı, bu kıssa ile başlar.
Yalnız 27 inci sûrede Musânın kıssasına k'sacîi işaret olunur.
Bunların herbiri, Musâyı Sinada, nübüvvete davet edilirken göstermekle başhyarak Fir'avun ile ordusunun boğulmasını anlatmakla biter.
İsrailin cjullarının daha sonraki maceralarından bahsolunmaz.
Bu üç sûrenin de bu müşterek bahis üzerinde durması, onların mevzuunu ve daha evvelki sûrelerle münasebetlerini izah eder.
25 inci sûrede, Fürkandan, yani Hazreii Muhammede verilen en büyük farikadan, ondan sonraki üç sûrede ise Musâya verüsn.
fürkandan bahsolunuyor ve bunun Fir'avun ordusunun helak olması olduğu anlatılıyor.
Binaenaleyh bu üç sûre de Fürkan sûresini izah etmekte ve müşriklerin izmihlale zamanın yaklaştığını anlatmaktadır.
Meaî-i Kerimi t
BÖLÜM : i — PEYGAMBERE TESELLİ B is millâhf r r ahmam'rr ahî m 1 Ta, Sin, Mim.
2 Bunlar .apaşikâr olan kitabın) 3 Onlar iman etmiyorlar diye kendini iüze üze Ötdürece uğrayacakları âyetleridir.
misin?) (l) .
[1] Nice peygamberler, kendilerine inanmayanları tel'in «misler, onları helak ile tehdit etmişlerdi.
Bunların içinde Hazreti Peygamber hidayeti için üzülen, kendini öldürecek derecede ıstırap duyan yoktu.
İlâhî vahy, muhasımların helake uğrayacaklarını söylediği halde Resuli Ekrem bunları tel'in edeceğine onları kurtarmağa ve büyük inkılâbı, bütün kuvvetiyle başarmağa çalıştı.
Bu yolda kendini öldüresiye uğraşıp, didindi.
Bir insan, beşerin ıstırabına bu derece aşina olabilir.
Bir inkılâpçı, insanların halâsı ile ancak bu derece alâkadar olur.
gibi insanların bir peygamber hm n t At ite£.
-f.<{l \\v'îw'ûtîv î?rf><'^T ı 4 Dilersek onları n üzerine gökten bir âyet indirir, onların boyunları ona iğilir (2).
5 Onlara esirgeyen Tann tarafından yeni bir öğüt gelme z ki onlar ona karşı yüz çevirmesinler.
6 Onlar (hakkı) yalan saydılar.
Hakla istihza ettiler.
Onun için yakında, istihzalarının cezasiyle karşılaşacaklar.
7 Yeryüzüne bakmıyorlar mı, onda her çeşit nebattan en âlâsını yetiştirdik.
8 Şüphe yok ki bunlarda, (ilâhî ibdaın kemaline şahit) dersler vardır.
Fakat onların çoğu inanmada».
9 Muhakkak ki senin Tanrın kudretli, bağışlayıcı Tanrıdır.
BÖLÜM : 2 — MUSÂNIN FİR'AVUNA GİDİŞİ 10, i l Hani Tanrın Musâya buyurmuştu ki: Zalim olan kavme , Fir'avun kavmine git.
Onlar hâlâ (fenalıktan) sakinmıyacak- [2] Bu âyet, Bedir muharebesinde, Mekkenin fethinde tezahür etmişti.
Bedirdi müşriklerin bütün elebaşıları maktul düşmüş,, Mekkede bütün düşmanların boynu eğilmişti lar mu 12 (Masa) dedi: Onların beni yalan saymalarından, {tanımamalarından) korkarım 13 {Bandan) içim darlaşır, dilim söylemez olur, Haruna risalet vererek bana yarjdımcı kıl, 14 (sonra), ben, onların gözünde; suçluyum.
Onların bu suç yüzünden beni öldürmelerinden korkarım (3).
15 Hak Tealâ, buyurdu: Hayır, hayır, (seni öndüremezler).
ikiniz de âyetlerimizle gidin.
B e n sizinle beraberim, herşeyi işitirim, 16 Fir'avuna giderek deyin ki: Biz .
bütün varlıkları var eden Tanrının1 elçisiyiz.
17 israil oğullarını bizimle birlikte göndermen için geldik.
18 (Fir'avun Musâı/a) dedi ki: Biz seni küçük iken aramızda büyütmedik mi? Ömrünün bir hayli senelerini aramazda geçirmedin mı? 19 Sonra sen o yaptığın .
işi yaptın.
Sen j nankörlerden birisin.
20 Musa dedi: Ben o işi henüz doğru yolu görmiyecek halde iken yaptım.
21 Sizden korkunca kaçtım, ^onra Tanrım bana hikmet bahşetti.
22 Beni peygamberlerden! kıldı.
Sizin aranızda büyümemi bir nimet sayıyorsan bunun sebebi İsrail oğullarını kul, köle edinmen idi.
23 Fir'avun dedi' ki: Bütün âlemleri var eden Tanrı nedir? 24 (Musa) cevap verdi: Sizler anlıyor ve takdir ediyorsaniz O (Ulu Tanrı), göklfcrle_ yerin ve aralarındaki herşeyin Tanrısıdır. ^25 (Fir'avun) etarfinda bulunanlara: işitmiyor musunuz? dedi.
- 26 (Musa devam ederek) dedi ki: O Ulu Tanrı sizin de, geçmiş atalarınızın da Tanrısıdır! 27 Fir'avun dedi : Size gönderilen bu peygamber, (mutlak) delidir! 28 Musa devam etti: O Ulu Tanrı, maşrık ve mağribin da, aralarındaki herşeyin de Tanrısıdır.
Buna akıl^erdiremiyor musunuz? 29 Fır'avısn esvap verdi: Benden başka bir tapacak edinirsen seni zindanlara atarım.
30 Musa dedi: Sana apaşikâr bipr alâmet gösterirsem (ne yaparsın?} 3 i Fir'avun: Doğru söylüyorsan, dedi, göstereceğini göster ! 32 Musa asasını attı.
As â apaşikâr, koca bir yılan oldu.
33 Elini de çıkardı.
Görenlerin hepsi onun bembeyaz olduğunu gördüler.
BÖLÜM : 3 — MUSA VS BÜYÜCÜLER 3 4 Fi-'avun, etrafındaki elebaşılarına; Muhakkak ki bu çok [3] Musânın bir Mısırlıyı öldürmesine işaret olunuyor.
(2^.: 15) e bakınız, i.kkat olunacak bir nokta Musânın hakikatte .suçlu olması değil, Mısırlıların nazarında suçlu sayılmasıdır.
5bö TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz : 2 9 İR "^S, •'-'S ş s "--<•, usta büyücü, dedi, 3 5 bf'yüsü ile sizi toprağınızdan çıkarmak istiyor.
Bu hususta ne dersiniz ? 3 6 Onlar : Ona ve kardeşine bir mühlet ver, şehirlere münadiler gönder, 37 sana bilgili he r büyücüyü getirsinler (dediler).
3 8 Büyücüler malûm bir günün muayyen vaktinde toplandılar.
3 9 Halka da, toplanıyor musunuz ? denildi/ JUstün gelirlerse biz de umarız ki büyücülere uyarız.
4 1 Büyücüler gelince Fir'avuna : " üstün çıkarsak bize mükâfat var mı ? „ dediler.
4 2 Fir'avun: Evet, dedi, hem de benim yakınlarım sırasına geçe ceksiniz.
4 3 Musa onlara " ne atacaksanız atın! „ dedi.
4 4 Onlar da iplerini, değneklerini attılar ve : Fir'avunun kudreti hakkı için üstün çıkacağız! dediler.
4 5 Musa da asasını bıraktı.
Asâ , büyücülerin uydurma takımlarını yuttu.
4 6 Sihirbazlar hemen yüzüstü düşüp secde ettiler.
4 7 Ve : Biz bütün âlemleri var eden Tanrıya, 4 8 Musa ve Harunun Tanrısına inandık, dediler.
4 9 Fir'avun onlara: Ben size izin vermeden evvel mi ona iman ettiniz, Sûre; 26 ] Şuarâ Sûresi 589 " * " ' i" ( s size büyüyü öğreten ustanız odur.
(Size neler yapacağımı yakında) görür, öğrenirsiniz.
5 0 Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprastvarî keseceğim, sonra topunuzu asacsğım.
51 Büyücüler (ne yaparsan yap), dediler, bizi bir zarara uğ-atamazsın, Biz Tanrımıza döneceğiz, 5 2 ilk iman edenler olduğumuzdan.
Tanrımızın; günahlarımızı bağışlamasını umuyoruz.
BÖLÜM : 4 — FİR'AVUNUN BOĞULMASI - 5 5 Musâya vahyettik: Geceleyin kullarımla yola çık! (Çünkü Firavun ile adamları sizi çevirmek) için takipj edecekler.
5 4 Firavun şehirlere münadiler saldı.
55 (İsrail oğulları) sayısı az bir cemaattir.
5 6 Onlar bizi darılttılar, öfkelendirdiler.
57 Biz ise gözü açık, uyanık cemaatiz! 5 8 Biz de fir'^vuncuları böyle cennet gibi bağlardan, ırmaklardan, 5 9 definelerle dolu yerlerden, [4] İsrail oğullarının vâris oldukları bağlar, bahçeler Ken'an diyarının bağları ve bahçeleridir.
Arzı Mev'ud burası idi.
: — w | ' mamur?ve şerefli makamlardan süpürüp çıkardık.
6 0 Bu böylece * fj bitti.
Biz de (bağlan, bahçeleri) İsrail oğullarına miras olarak verdik (4).
61 Fır'avuncular gün doğarken takibe çıktılar.
6 2 İki toplu cemaat birıbirini görünce Musânın arkadaşları, eyvah yakalandık! dediler.
63 Musa: hayır, Tanrım benimle beraberdir, bana yol gösterecektir! dedi.
6 4 Biz de Musâya vahyettik: Asân ile denize vur! Deniz yarıldı, her parçası koca bir dağ gibi oldu.
6 5 Sonra ötekilerini buraya yaklaştırdık.
6 6 Musa ile beraberinde bulunanları hep kurtardıkr 67 Sonra ötekilerini boğduk.
6 8 Şüphe yok ki bunda bir ibret vardı.
Halbuki onların çoğu iman etmemişlerdi.
6 9 Muhakkak ki^Tanrın, yegâne galip olarak bağışlayan Tanrıdır.
[
BÖLÜM : 5 — İBRAHİM f 7 0 Onlara İbrahimin kıssasını (da) naklet.
71 Hani o babasına v e kavmine, neye tapıyorsunuz? demiş.
7 2 Onlar da, biz putlara tapıyoruz.
V e onlara tapmakta devam edeceğiz, demişlerdi.
7 3 İbrahim: Onları çağırdığınız zaman işitiyorlar mı? Ya- , hut size fayda veya zarar veriyorlar mı? dedi.
7 4 Onlar, biz babalarımızı böyle yapar bulduk, dediler.
75-76 (ibrahim.) Sizin d e , eski atalarınızın da, neye taptıklarınızı düşündünüz mü? 77 Onlar benim düşmanımdır.
(Yegâne yârım), bütün âlemleri var eden Tanrıdır ki 7 8 beni yaratan, bana yolu gösteren Odur.
7 9 Beni yediren, içiren Odur.
8 0 Hastalandığım zaman bana şifa veren Odur.
8 1 Beni öldüren, (sonra) dirilten Odur.
8 2 Hesap günü, kusurlarımı yarlığamasını umduğum (Tanrı) Odur.
• 8 3 (Olu) Tanrım! Bana akıl ve hikmet bahşet.
Doğru dürüstler zümresine sok.
8 4 Sonradan gelenler arasında adımı, sanımı yükselt.
8 5 Beni, nimet yurdu olan cennete girenlerden kıl! 8 6 Sapıklardan olan babamı (da) yarlığa! 87 Beni insanların kaldırıldıkları gün rüsva etme ! 88-8 9 Ogün ne mal, ne evlât fayda verir.
Ancak Allaha, temiz bir kalple gelenler (kurtulurlar).
9 0 (Ogün) cennet, (fenalıktan) sakınanlara yaklaştırılır.
9 1 Cehen- fc.fi *s,Yi'',i >-'"r"-'s Al'-'.''' " î'-'-^ V.v*'.^ .
v>»»- 4 '..i.; A «İv/--; .w* .
nem, azgınlara apaçık gösterilir.
92 - 93 Ve onlara: Allahı bırakarak taptığınız nerede? denir, Onlar size yardım edebiliyorlar mı? Yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu? 94 - 95 Onlar da, azgınlar da, iblisin bütün orduları da (cehenneme) atılırlar, 96-97 Onlar orada kavgaya tutuşurlar da derler ki: Allaha and olsun ki biz apaçık sapıklık içinde idik, 98 çünkü sizi bütün âlemleri var eden Tanrı ile beraber tutmuştuk, 99 bizi ancak günahkârlar saptırmışlardı.
100 Onun için bize şefaat edecek bir kimse yok.
101 Candan bir dostumuz yok.
102 Ne olurdu, bir kere daha dönsek de mü'min olsak! 103 Bunda bir ibret vardır.
Fakat onların çoğu iman etmezler.
104 Muhakkak ki senin Tanrın yegâne galip olan,.
bağışlayan Tanrıdır.
BOLUM: 6 — NUH 1 0 5 Nuhun kavmi, gönderilen peygamberleri reddettiler, ya- f—~ T — ~ .
lana çıkardılar- 106 Hani kardeşleri Nuh onlara: (Gözünüzü jj açıp) hâlâ sakınmıyacak mısınız? 107 Ben size gönderilmiş emin bir peygamberim.
108 Ohalde Allahın (azabından) sakının v e bana itaat edin! 109 Ben sizden (bu iş için bir mükâfat beklemiyor), bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatım, bütün âlemleri var eden Tanrıdadır.
11 0 Ohalde Allahın (azabından) sakının ve bana itaat edin! 111 Onlar cevap verdiler: Biz sana nasıl inanalım ki sana uyanlar bir takım süfli ve âdî kimselerdir.
(Onların imanı da yapmacıktır).
11 2 Nuh: Onların ne yaptıklarını ben nereden bileyim ? dedi.
11 3 Onlardan hesap sormak yalnız Tanrıma aittir.
Düşünürseniz (siz de bunu anlar), bilirdiniz.
114 Ben iman edenleri kovacak değilim, 115 ben ancak apaçık ihtarlarda bulunan (bir peygamberim)! 11 6 Onlar: Nuh! dediler (bu işten) vazgeçmezsen, taşiana taşlana öldürülenlerden olursun! 117 Nuh: (Ulu) Tanrım! dedi, kavmim, beni yalancı saydı, 118 benimle onlarm arasını ayır, aramızda hükmet, beni d e , benimle beraber iman edenleri de kurtar! 119 Bunun üzerine Biz onu ve onunla beraber olanları yüklü gemide kurtardık, 1 2 0 sonra geride kalanları boğduk.
121 Bunda (da) bir ibret var.
Fakat onların çoğu iman etmezler.
122 Muhakkak ki yegâne galip olan, bağışlayan Tanrı, seni a Tanrmdır.
BÖLÜM i 1 — SALİH 123 A d (kavmi), kendisine gönderilen peygamberleri, (inkâr etti), yalancı saydı.
124 Hani kardeşleri Hûd onlara: (Hâlâ fenalıktan) sakınmıyacak mısınız? 125 Ben size gönderilmiş emin bir peygamberim, 126 Allahın (azabından) sakının ve baha itaat edin; 127 Ben sizden, (bu iş için) bir mükâfat dilemiyorum.
Benim mükâfatım, bütün âlemleri var eden Tanrıdadır.
128 Siz 1 her tepeye bir âbide mi yükseltip (gelip geçenlerle) istihza ediyorsunuz? 1.29 İçlerinde daim kalacakmış gibi müstahkem kaleler mi inşa ediyorsunuz? İ3 0 Bizi tutup yakaladıkça zorbalar gibi tutup yakalıyorsunuz.
131 Ohalde Allahın (azabından) sakının, bana itaat edin.
132 Size bildiğiniz herşeyi bol bol ihsan eden, 1 3 3 size (sura sürü) davarlar, evlatlar, 134 bağlar, ırmaklar ih- san eden Allaha karşı (vazifelerinize) dikkat edin.
135 Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti.
136 Onlar: Senin öğüt vermen de, vermemen de, bizim için birdir.
137 (Bu senin söylediklerin), geçmişlerin uydurmalarından başka değildir.
138 Bizim azaba uğrıyacağımız da yoktur, demişlerdi 139 Onlar (böylece) Hûd'u yalancı saydılar.
Biz de onları helak ettik.
Bunda ibret vardır.
Fakat onların çoğu iman etmezler.
140 Muhakkak ki yegâne galip olan, bağışhyan Tanrı, senin Tanrındır.
BÖLÜM : 8 — SALİH 141 Semud kavmi, gönderilen peygamberleri yalancı saydılar.
142 Hani kardeşleri Salih onlara: (Fenalıktan) sakınmıyacak mısınız? demişti.
143 Ben size gönderilen emin bir peygamberim.
g © jj^l 1 4 4 Allahın (azabından) sakının ve bana itaat edin.
145 Ben sizden (bu iş için) bir mükâfat istemiyorum.
Mükâfatım bütün âlemleri var eden Tanrıdadır! 146-14 9 Siz kendinizi burada emniyet içinde, bağlar pınarlar, ekinler, güzel meyvah hurmalıklar arasında bırakılacak mı; dağlardan yonttuğunuz kâşaneler içinde kalacak mı sanıyorsunuz ? 150 OhaFde Allahın (azabından) sakının ve bana itaat edin.
151 - 152 Yeryüzünde fesat çıkarıp ona dirlik - düzenlik vermiyen azgınlara uymayın.
153 Onlar cevap verdiler: Sen ancak iyiden iyiye büyüye tutulmuş bir kimsesin.
154 Sen de bizim gibi insandan başka birşey değilsin! Sözün doğrusunu söyleyenlerdensen bize bir âyet getir, (doğru söylediğini isbat eden bir delil göster).
155 Salih, işte dedi, bu dişi devedir.
Su içme nöbeti bir gün onundur, muayyen bir günde de sizindir.
156 Bu deveye asla suikast etmeyin.
(Sonra belânızı bulursunuz), büyük bir günün azabı size çarpar.
157 On- İarsa deveyi kestiler.
Sonra pişman oldular.
158 Bunun üzerine azap onlara çarptı.
Bunda ibret vardır.
Fakat onların çoğu iman etmezler.
159 Muhakkak ki yegâne galip olan.
bağışhvan Tanrı, senin Tanrındır.
BÖLÜM : 9 — LÛT 160 Lût kamvi gönderilen peygamberleri yalancı saydılar.
161 Hani kardeşleri Lût onlara: Hâlâ (gözünüzü açıp fenalıktan) sakınmıyacak mısınız? 162 Ben size gönderilen emin bir peygamberim.
163 Artık Allahın azabından sakının ve baha itaat edin.
164 Ben sizden (bu iş için), bir mükâfat dilemiyorum.
Mükâfatım, bütün âlemleri var eden Tanrıdadır.
165 - 1 S i z bu âlem içinde erkeklere yanaşıyor da, Tanrınızın, sizin için yarattığı zevcelerinizi mi bırakıyorsunuz? Siz muhakkak ki haddi aşmış (insanlarsınız), demişti.
167 Onlar (cevap verdiler ve:) Lût! dediler (bu öğütlerden) vazgeçmezsen (aramızdan) sürülüp çıkarılanlardan olursun! 168 Lût : Ben, dedi, sizin yaptıklarınızdan tiksinenlerdenim.
169 (Ulu) Tanrım! Beni ve bana uyanları, onların işledikleri işin (vebalinden) kurtar! 170 Biz de onu ve ona uyanların hepsini kurtardık.
171 Yalnız (haremi olan) ihtiyar bir kadın geride kalanlarla beraberdi.
172 Sonra ötekileri helak ettik.
173 Onların üzerine bir yağmur yağdırdık.
Akıbetleri kendilerine ihtar olunanların üzerine yağan yağmur, ne yaman yağmurdu! 174 Bunda bir ibret vardı.
Halbuki onların çoğu iman etmezler.
175 Muhakkak ki yegâne galip olan, bağışlıyan Tanrı, senin Tanrındır.
BÖLÜM : 10 — ŞTJAYB 176 Ormanlık yerin halkı, gönderilen peygamberleri yalancı saymışlardı.
177 Hani Şuayb onlara demişti ki: (Gözünüzü açıp fenalıktan) sakınmıyacak mısınız? 178 Ben size gönderilen emin bir peygamberim.
179 Artık Allahın (azabından) sakının ve bana itaat edin.
180 Ben sizden (bu iş için) bir mükâfat dilemiyorum.
Mükâfatım, bütün âlemleri var eden Tanrıdadır.
181 ölçüyü tas- tamam ölçün.
(Herkesin hakkını) eksik verenlerden olmayın.
18 2 En doğru teraziler ile tartın.
183 İnsanların hakkını (yemeyin), eksiltmeyin, ortalığı fesada verip yeryüzünün düzenini bozmayın.
1 8 4 Sizi ve sizden evvelki milletleri yaratan (Tanrının azabından) sakının! 185 (Onlar cevap verdiler) ve sen ancak, iyiden iyiye büyülenerek aklını bozmuş bir adamsın.
186 Sen yalnız bizim gibi insandan başka birşey değilsin.
Seni yalancı sayıyoruzÜ"7 Söylediklerin doğru ise, üzerimize gökyüzünün bir parçasını indir (dediler).
18 8 (Şuayb: Ula) Tanrım, sizin işlediklerinizi daha iyi bilir, dedi.
189 Onlar Şuaybi yalancı saymakta ısrar ettiler.
Bu yüzden gölge gününün azabına çarptılar.
O azap korkunç bir günün azabı idi.
19 0 Bunda (da) bir ders vardır.
Fakat onların çoğu iman etmezler.
191 Muhakkak ki, yegâne galip olan, bağışlıyan Tanrı senin Tamındır.
- s " [ * > * 'T-', - 'it1 * •* * •* - e .» (•''>'•'Aı-t.
<> ,
BÖLÜM: 11 — KUR'AN BİR KÂHİNİN VEYA BİR ŞAİRİN ESERİ DEĞİLDİR ! 192 (Bu Kur'an), hiç şüphe yok kı, bütün âlemleri var eden (Ulu) Tanrının vahyidir.
193 - 195 "Ruh -1 emin,, 1-5), onu senin kalbine, apaçık Arap diliyle, (îğri yolun encamından) korkutanlardan olasın diye, indirmiştir.
196 Bu Kur'an, daha evvelkilerin kitabında da vardı (G).
197 İsrail oğullan âlimlerihin bunu bilmeleri onlar için kâfi bir alâmet değil mi? 19$ Biz Kur'anı, yabancılardan birine vahyetmiş olsaydık, 199 o da Kuranı onlara okusaydı, yine ona inanmıyacaklardı.
20 0 Biz onu böylece mücrimlerin kalbine soktuk.
201-20 2 Onlar, farkında değillerken ansızın kendilerine çarpacak azabı göndermedikçe Ona iman etmezler.
203 (Fakat azabı gördükleri zaman:) Acaba bize mühlet, verirler mi? derler.
20 4 Onlar hâlâ azabımızı çabuklattırmak mı istiyorlar? 205 - 207 Onları senelerce geçindirdikten sonra va'dolunan azap onlara erişirse birkaç yıl yaşayıp eğlenmiş olmaları ne fayda verir ? 20 8 - 20 9 Biz, iğri yolun encamından korkutan (peygamberler) göndermedikçe, (hakkı) hatırlatmadıkça bir kasaba halkını helak etmeyiz.
Biz asla zalim değiliz.
2 1 0 Kur'anı, şeytanlar indirmediler, 211 indiremezler, indirmeğe güçleri yetmez.
21 2 Şeytanlar (İlâhî vahyi) işitmekten uzaktırlar (7).
2 1 3 San, Allahtan başka bir Tanrıya tapma.
Yoksa azaba uğrıyanlardan olursun.
21 4 En yakın hısımlarını, (îğri yolun encamından) korkut, 21 5 sana uyan mü'mİnlere kanatlarını alçalt 21 6 Sana, karşıgeîirlerse de ki : Ben sizin işlediklerinizden beriyim! 217 Sen, kudretli, bağışlayıcı (Tanrıya sığın), day^ın! 21 8 (Tanrın) seni ayakta iken de, 21 9 (Tanrı huzurunda) secde edenler arasında dolaşırken de görür.
22 0 (Herşeyi) hakkiyle duyan, hakkiyle bilen Odur.
22 1 Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi? 22 2 Şeytanlar, yalana, günaha düşkün olana inerler.
[5] »Ruh-ı emin» İlâhî vahyi Peygamberin kalbine nakleden melektir.
[6] Yani Kur'anın gönderileceğine dair birçok tebşirat, daha evvelki mukaddes kitaplarda da vardı.
[7] Kur'an baştan başa hidayettir.
Şeytanların telkinatı ise baştan başa dalâlettir.
O halde Kur'anın, şeytan telkini olduğunu iddiaya imkân yoktur.
5 9 8 TAKRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 19 | 22 3 Bunlar, onlara kulak asarlar.
Çokları da yalancıdırlar.
22 4 I Şairlere gelince, onlara sapıklar, azgınlar uyarlar, 22 5 - 22 6 onların her vadide, şaşkın şaşkın dolaştıklarını, yapmadıkları şey- | leri söylediklerini görmüyor musun (8)? 227 Yalnız iman edip 1 doğru dürüst işler işleyen, Allahı sık sık anan, zulme uğradıktan sonra kendilerini müdafaa edenler müstesnadırlar.
Zulmedenler, hangi akıbete uğrıyacaklarını nereye dönüp kalacaklarını, yakında öğreneceklerdir.
SÛRE : 2 7 NEML SÛRESÎ ' ( Mekkede nazil olmuştur.
7
BÖLÜMdür ; 9 3 âyettir.) Konusu: Nemi, karınca demektir.
Sûrenin 18 inci âyetinde Hazreti Süleymanın Seba Melikesine karşı yürümesi münasebetiyle Nem! namını taşıyan bir kabileden bahsolunur.
Sûreye Nemi sûresi denilmesinin sebebi budur.
Sûrenin ne zaman vahyolunduğunu anlamak için bundan evvelki sûrenin mukaddimesine bakmak gerektir.
Orada gösterdiğimiz gibi bu sûrenin mevzuu ile daha evvelki sûrenin mevzuu hemen hemen aynidir.
Kur'an, Allah buyruğudur.
Musa nasıl Sinada İlâhî vahyi telâkki ettiyse H.
Peygamber de bu İlâhî vahyi telâkki etmiştir.
Sûrenin birinci kısmı bu noktayı izah eder.
İkinci ve üçüncü kısmı ise Hazreti Süleymanın kıssasını anlatır ve bununla Hazreii Peygamberin atisine, bu atinin büyüklüğüne işaret edilir.
İsrail oğulları, Hazreti Süleyman devrinde tarihlerinin en muhteşem devrini yaşamışlardı.
Sûrenin dördüncü kısmında, muhalifleri helake uğrayan Hazreti Salih ile Hazreti Lûttan, beşinci kısmında müminlerin necatından, altıncı kısmında Hazreii Peygamberin, muhalifleri helak olmak suretiyle değil, kör, sağır ruhan ölü bir halde olan bu muhaliflerin yeniden dirilmeleriyle ruhanî ba'sübâdelmevte nail olmalariyle muzaffer olacağı müjdelenir.
Sûrenin son kısmında ise Hazreti Peygamberin muhaliflerinden ancak elebaşılarının helak olacakları gösterilmektedir.
[8] Müşrikler, evvelâ Kur'anın şeytan telkini olduğunu iddia etmişlerdi.
Fakat bu iddia esassızdı.
Kur'anın telkin ettiği hidayetle taban tabana zıddı.
Onun için müşrikler başka bir iddia ileri sürdüler.
Ve Kur'anın şair eseri olduğunu söylediler.
Euna karşı, Kur'anın şair eseri olmadığı gösteıiliyor.
Şairler bir inkılâbı istihdaf etmezler.
Halbuki 'Kur'an, tam bir inkılâbı başarmak istiyordu.
Şairler hayale dalarak yapmadıkları şeyleri söylediler.
Halbuki peygamber, hidayeti telkin ile kalmıyarak telkin ettiği herşeyi yaşar ve yaşatır.
A ' V J $ ıA^lr>JJ7 m **' £ £*• ^ © ^iüiy> f >^k^ © ^r^j Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — MUSA Bismı' İlâhi' rrahmani' rrahîm 1 Tâ, Sin, bunlar Kur'anın, herşeyi apaşikâr kılan kitabın âyetleridir.
2 - 3 Namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, âhireti yakînen tanıyan mü'minler için hidayet rehberidir, müjdeler vericidir.
4 Âhirete iman etmiyenlere, işledikleri işleri süslü püslü gösterdik.
5 Onlar körü körüne dönüp dolaşırlar.
Bunlar öyle kimselerdir ki azabın kötüsüne çarparlar.
Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.
6 Muhakkak ki sen Kur'anı, her işi hikmetle çeviren, herşeyi hakkiyle bilen (Tanrı) tarafından telâkki ediyorsun.
7 Hani Musa ailesine: Ate ş görüyorum! (gideyim de) size (oradakilerden) haber, yahut ısınmanız için ondan bir kor getireyim! demişti 8 Musa ateşin yanına varınca ona nida edildi: Musa! Ateş e yaklaşana ve etrafında bulunanlara mübarek ola! Bütün âlemleri var eden Tanrının şanı yücedir, münezzehtir.
9 Ya Musa! Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allah Benim! 10 Asanı bırak! (Musa), asayı bırakıp onu yılan gibi çırpmır görünce dönüp kaçtı.
Arkasına bakmadı.
Ya Musa! Korkma! Peygamberler, huzurumda korkmazlar.
11 (Nefsine) zulmettikten sonra kötülüğü iyiliğe çevirenlere karşı Ben yarhğayıcı, bağışlayıcıyım.
12 Elini koynuna sok! Kusursuz, akpak, çıkar.
Dokuz ayetle azgın ve sapkın bir millet olan Fir'avun ile kavmine git! 13 Apaçık âyetlerimiz onlara vardığı zaman, onlar da, bu apaçık büyüdür, dediler.
14 Âyetlerimizi gönülleri kabul ettiği halde zulümleri ve kibirleri yüzünden inat ederek âyetlerimizi inkâr ettiler.
Fesatçıların akıbeti ne oldu; baksana!
BÖLÜM: 2 — SÜLEYMAN, 15 Davud ile Süleymana ilim verdik, ikisf de : "bizi mü'min kullarından çoğuna üstün kılan Allaha hamdolsun!,, dediler.
16 Süleyman Davuda vâris oldu ve: Ey Nâs! dedi, bize kuşların dili (l ) öğretildi ve herşey verildi.
En aşikâr lûtf-u inayet budur! 17 Süleymanın, cinden (2), insandan, kuşlardan müteşekkil ordusu toplandı.
Ve bölük bölük dağıldı.
18 Nihayet Nemi vadi'sine vardılar (3).
Nemi kabilesine mensup bir kadın: Ey Nemi'liler, dedi, yuvalarınıza giriniz ki Süleyman ile ordusu, farkına varmadan, sizi çiğneyip ezmesinler (4).
19 (Süleyman), onun sözünden tebessüm ederek (memnuniyetle) güldü (5).
(Ulu) Tanrım! dedi, bana, anama, babama ihsan ettiğin nimetlere şükretmeyi, hoşnut olacağın doğru dürüst işler işlemeyi müyesser kıl! Beni öz rahmetinle doğru dürüst kulların zümresine koy ! 2 0 21 Süleyman kuşları yokladı da : Hüdhüd u niçin görmüyorum.
Bir yere mi savuşup gitti ? dedi (6).
Bana apaçık bir mazeretle gelmedikçe onu muhakkak ki en ağır cezaya I uğratacağım, yahut öldüreceğim! 2 2 (Hüdhüd), çok geçmeden geldi.
E [1] 21 inci sûrenin 79 uncu âyetinde kuşların Davuda müsahhar edildiği anlatılır.
Bundan murat, kuşların mektupları taşıyıp götürmeleri idi.
Burada ayni mananın kastolunduğu anlaşılıyor.
Nassı Kerimde «Mantıki Tayr= yani kuşların lisanından bahsolunmaktadır.
«Mantık» ancak insan konuşmasından bahsedilirken kullanılır.
Burada kuşların dilinden mecazî bir surette bahsoîunmakta ve bunların taşıdıkları mektuplardaki insan sözlerine işaret edilmektedir.
Yani kuşlar muhabere vasıtası olarak kullanıldıklarından onların götürüp getirdikleri mektuplara •Mantıki Tayr» deniliyor.
[2] 34 üncü sûrenin 12 inci ve 13 üncü âyetlerine bakınız.
Orada cinlerin Süleyman için kaleler inşa ettikleri anlatılır.
Bunların Süleymanın hizmetine icbar ettiği bir takım iri yarı yabancılar oldukları anlaşılıyor.
[3] Nemi vadisi, karıncalar deresi demektir.
Fakat bunu bu şekilde tercüme etmek doğru olamaz.
Tacülârus, (vadi) kelimesinden bahsederken Nemi vadisinin Jirbin ile Asklân arasında olduğunu, Nemlenin, karınca yumurtaları manasındaki Mazin gibi kabile ismi olduğunu anlatır.
(Kamus) da da Nemle nin bir kabile olduğu tasrih edilir.
(Kamus), Bark kelimesinden bahsederken Abrika, Nemlenin sularıdır, der.
[4] Hazreti Süleyman, anlaşılan Nemle kabilesinin silâha sarılmıyarak sulhu iltizam etmelerinden, yurtlarına çekilmelerinden memnun olmuş ve onun için gülümsemişti.
[5] Eskiler burada bahis mevzuu olan «Nemi» i karınca olarak telâkki ede?( y e Hazreti Süleymanın karınca dilinden anladığım söylerler.
[6] Buradaki Hüdhüd, çavuşkuşu değil, bir adam adıdır.
Arap muharrirleri* Himyer hükümdarlarından birinin Hudad namını taşıdığını söylerler.
Bu kelime, Hüdhüdün, hemen hemen tıpkısıdır.
Bu da Hazreti Süleymanın memurlarından biriyle konuştuğunu sarahaten gösterir.
Hazreti Süleyman gibi kudretli, satvetli bir hükümdarın bir kuşu şiddetli cezalara çarpması, aklın kabul edemiyeceği bir iş olduğu gibi çavuşkuşu gibi bir kuşun tevhit akidesini izah ve ifade etmesine de imkân yoktur.
tez • / ',n^ JM'M , ''f/; r v ; t^" *'" i ^ ü !• ^ / w«' ı%>5 >^> > dLL^vVj* J1 Süleymana: Senin bilmediğini öğrendim.
Sana Sebe'den dosdoğ r u haber getirdim: 23 Orada bir kadının hükümdarlık ettiğini gördüm.
Kendisine herşey verilmiştir.
Onun büyük bir tahtı da var.
24 Kendisini de, kavmini de Allahı bırakıp güneşe secde eder gördüm.
Şeytan onların işlediklerini gözlerine boyamış, onları doğru yoldan alıkoymuş! Onun için doğru yola eremiyorlar.
25-2 6 Onlar ne diye göklerle yerde gizli olan herşeyi çıkaran; gizledikleri, aşikâra çıkardıkları herşeyi bilen, Ondan başka tapacak bulunmayan yüce arşın sahibi (Ulu) Tanrıya secde etmiyorlar? 27 Süleyman ona: Bakalım, dedi doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın? 28 Şu mektubumu al, onların eline ver, sonra onlardan biraz çekil, ne cevap vereceklerini gör.
29 Mektup (Sebc Melikesine varınca) kavminin Jİularına dedi ki: Ey ulular! Bana şerefli bir mektup getirildi.
30-3 1 Mektup Süleymandandır.
"Esirgeyen, bağışlayan Allah,, adiyle başlıyor ve bana karşı kendinizi yüksek tutmıyarak teslimiyet ve itaat gösterin, bana gelin! (diyor).
ûre: 27 ] Nemi Sûresi 6 0 3
BÖLÜM: 3 — SÜLEYMAN 3 2 (Sebe' Melikesi kavminin ulularına.) Ne dersiniz? dedi.' Bu işimde bana rey verin.
Ben sizinle danışmadan, sizi çağırmadan bir işi kesip atmam ! 3 3 Onlar, biz güçlü kuvvetli, satvetli insanlarız.
(Bununla beraber) irade senindir.
Ne dilersen onu buyur! dediler.
3 4 Sebe ' Melikesi: Padişahlar, bir kasabaya girdiler mi, onu altüst eder, ulularını zilletlere uğratırlar.
Adetleri böyledir, dedi.
3 5 Ben onlara bir hediye gönderip elçilerin ne gibi bir cevapla dönüp geleceklerini göreceğim.
3 6 (Elçi) Süleymana vardığı zaman Süleyman ona: Bana mal ile yardım edip gönlümü almak mi istiyorsunuz? Hayır, Allahın bana ihsan ettiği (nimet) size bahşettiğinden daha hayırlıdır.
(Onun için hediyenize ihtiyacım yoktur).
Belki sizler, hediyenizle sevinirsiniz.
37 Haydi, hediyenle seni gönderenlerin tarafına dön.
Biz onların üzerine, karşıgelemiyecekleri ordularla yürüyeceğiz.
Onlan (yurtlarından) zillet içinde çıkaracağız.
Hepsi de hor ve rüsva olacak- * lardır.
3 8 (Süleyman adamlarına dönerek): Ey ulular! dedi, onlar bana teslim olarak gelmeden evvel kim bana (Sebe' Melikesinin) tahtını alıp getirebilir? 39 Cinlerden bir ifrit: Onu ben sana yerinden kalkmadan evvel, getiririm! Bu işi yapmağa gücüm yeter.
(Hiçbir şeyi de zayi etmiyeceğime) eminim, dedi! 4 0 Kitaptan ilmi olan zat: Sen gözünü yumup açmadan sana onun tahtını getiririm! dedi.
Süleyman tahtın yanıbaşında olduğunu görünce, işte bu, dedi, Tanrımın, şükreder mi, yoksa nankörlük gösterir mi diye beni denemek için gösterdiği lûtuftur.
Herkim şükrederse, öz canı için şükreder.
Kim nankörlük gösterirse, Tanrım (onun şükründen) müstağnidir, (ve yine ona lütuf göstermekle) kerimdir.
41 Süleyman emretti: (Sebe' Melikesine) ait tahtın şeklini değiştirin.
Bakalım onu tanıyacak mı ? Yoksa tanımıyanlar arasında mı olacak ? 4 2 Kadın gelince ona : senin tahtın bu muydu? denildi.
O da, sanki onun aynidir, dedi.
Biz daha evvelce bunu bildik ve teslimiyet gösterdik.
4 3 Onun Allahtan gayri taptığı hendisini (doğru yoldan) alıkoymuştu.
Çünkü kendisi kâfir olan bir kavimdendi.
4 4 (Ona, Sebe' Melikesine): saraya gir, denildi.
(Sebe' Melikesi) onu görünce, onun (avlusunu) derin bir su sandı.
Bacaklarını sıvadı.
Süleyman ona TV İliyi» <&j^^j^j^I}Jjj^.^ü*İ-j ı-'V bu billurlarla döşenmiş düz bir köşktür, dedi (~).
(Sebe Melikesi): (Ulu) Tanrım! dedi, ben öz canıma zulmetmiştim.
Süleyman ile birlikte, bütün âlemleri var eden Tanrıya münkat oldum (S).
BÖLÜM : 4 — SALİH VE LÛT 45 Semud kavmine kardeşleri Salihi gönderdik.
O da : Allaha tapın! dedi.
Onlar birbiriyle kavga eden iki fırkaya ayrıldılar.
4 6 Salih onlara: "Ey kavmim! dedi.
Neye iyilikten evvel belâyı [7] Hazreti Süleyman sarayını billurdan yaptırmıştı.
Zemini döşeyen billurların altından su akıyordu.
Sebe' Melikesi, billurların farkına varmıyarak suya dalacağını zannetti ve bacaklarını sıvadı.
Süleyman onun dikkatini celbetti.
Bu hal, Sebe' Melikesinin gözünü açtı.
Göze görünen ve aldatan şeylere tapmanın manasızlığını anladı.
[8] Kur'an-ı Kerim bu hususta Kitabı Mukaddesten ayrılır.
Kitabı Mukaddese göre Hazreti Süleymanın, İsrailden olmıyan karıları yüzünden putlara tapmağa başladığını söyler.
Kur'an ise, bu kadınlann muvahhit olduklarını anlatır.
İlmi tetkitler Kur'anın beyanını teyit etmiştir.
başınıza getirmek hususunda istical e d iyorsunuz ? Neye Allahtan yarhğanmayı dilemiyorsunuz? Belki Tanrı sizi bağışlar,,.
47 Onlar: senin ve seninle beraber olanların yüzünden uğursuzluğa uğradık, dediler.
Salih, hayır, dedi, size çöken uğursuzluk, (Agahın hakkı- (nızdaki hükmü) yüzündendir.
Belki de siz imtihan edilmekte olan bir cemaatsiniz! 4 8 Şehirde dokuz kişi vardı ki o yurtta fesat çıkarır ve iyi işler işlemezlerdi.
49 Bunlar: "(Salihi) ve ailesini geceleyin basıp öldürelim! Sonra velisine: Biz Salihin helakinde hazır bulunmadık.
Bizler sözün doğrusunu söyleyen kimseleriz,, diye Allah adiyle and içelim! dediler.
5 0 Onlar, plânlarnı kurdular.
Biz de onlar farkında değilken plânlarını akamete uğrattık.
51 İşte bak, onların kurdukları plânların sonu ne oldu ? Biz ouları da, camaatlerinin topunu da helak ettik?2 İşte onların zulümleri yüzünden ıssız kalan yurtları! Bunda bilen (ve anlayan) insanlar için ibret vardır.
5 3 İman edip (kötülükten) sakınanları ise kurtardık.
5 4 Lûtu (da kavmine gönderdik).
Onlara dedi ki: Siz göre görç hayasızlığın en çirkinini irtikâp ediyorsunuz.
55 Sizler kadınları bırakıp kör hırslarınızı uyuşturmak için erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Sız hakikaten (kapkara) cahil kimselersiniz! 56 Kavminin buna; karşı cevabı: "Lût ailesini kasabanızdan çıkarın! Bunlar kendilerini temizliyen bir takım insanlardır,,, demekten ibaretti.
57 Biz de Lûtu, ve geride kalanlarla beraber bulunmasını mukadder kıldığımız karısından başka, ailesini kurtardık, 58 ötekilerin üzerine bir yağmur yağdırdık.
(Tuttukları yolun encamından) korkutulan kimseler üzerine yağan yağmur, ne kötü bir yağmurdu! CÜZ; 20
BÖLÜM : 5 — MÜMİNLER YÜKSELECEK 59 D e ki: Allaha hamdolsun! Onun seçip ayırdığı kullarına selâm! Hak Tealâ mı hayırlı, yoksa ona şerik koştukları mı ? 6 0 Yahut gökleri, yeri yaratan, bulutlardan yağmur yağdıran mı ? Biz o yağmur ile ağaçlarını yetiştiremiyeceğiniz, ferah verici bahçeler vücuda getiririz.
Allahtan başka tapacak mı var ? Hayır, siz yoldan sapan insanlarsınız! 6 1 Yahut arzı, (mahlûkatına) karargâh yapan, arzın arasında ırmaklar akıtan, arz üzerinde de ulu dağlar yükselten, iki derya arasına engel koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir tapacak mı ? Hayır, onların çoğu bu (hakikatleri) bilmezler.
62 Yahut naçar kalan, yaîvardığı zaman feryadını dinleyen, derdi kaldıran, gelmiş geçmişlerin yerine sizi yeryüzünde hükümran kılan kimdir? Allah ile beraber başka bir tapacak mı ? Sız nekadar az düşünüyorsunuz! 63 Yahut kara ve deniz karanlıklarında size yol gösteren, rahmetinden evvel, rüzgârları müjdeci olarak gönderen kimdir? Allah ile beraber başka bir tapacak mı ? Hak Tealâ onların kendisine kattıkları bütün eş - ortaklardan yücedir, münezzehtir.
64 Yahut hilkati var eden, sonra yeniden peyda eden; size gökten, yerden, (yaşatacak) rızkı veren kimdir? Allah ile beraber başka bir tapacak mı? De ki: (Öyle bir şey varsa isbat edin!) Sözünüzde gerçekseniz burhanınızı getirin.
6 5 De ki: göklerde ve yerdeki görünmeyeni Allahtan başka bir kimse bilmez.
Onlar ne zaman >ure: 27 Nemi Sûresi 6 0 7 diriltileceklerinin de farkında değillerdir.
66 Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri kıttır.
Hayır, onlar (âhiret hakkında) şüphe içindedirler.
Hayır! Onlar âhiret hakkında tamamiyle kördürler.
BÖLÜM ; 6 — HAKKIN İNKÂRI 67 Kâfir olanlar: Biz de, atalarımız da toprak olduktan sonra tekrar mı dirileceğiz? 68 (Bu çeşit) sözler, bize de, bizden evvel atalarımıza da söylenmişti.
Bunlar, eskilerin masallarından başka birşey değil 1 6 9 De ki: Yeryüzünde dolaşın da suçluların akıbeti ne oldu, görün, (ibret alın!) 7 0 Sen onlar için üzülme, onların kurdukları dolaplar, çevirdikleri hiyleler yüzünden sıkılma! 71 Onlar: Sözün doğrusunu söylüyorsanız, tehdidiniz ne zaman tahakkuk edecek? derler.
72 D e ki: Sizin çarçabuk dilediğiniz azabın bir kısmı belki size yaklaşmıştır.
7 3 Muhakkak ki Tanrın, insanlara karşı, lûtufkâr olan Tanrıdır.
Fakat insanların en çoğu şükretmezler.
74 Tanrın sinelerinde gizlediklerini de, aşikâr kıldıklarını da bilir.
75 Gökte , yerde, gizli birşey yoktur ki apaçık kitapta bulunmasın.
7 6 Bu Kur'an, İsrail oğullarına, ihtilâf ettikleri şeylerin pek çoğunu nakleder.
77 Bu Kur'an, mü'minler için hidayet ve rahmettir.
7 8 Tanrın kendi hükmiyle, onlar arasında hükmedecektir.
Yegâne galip olan, herşeyi hakkiyle bilen Odur.
79 Sen, Allaha sığın, dayan! Çünkü apaçık hak üzeresin! 8 0 Sen ölülere söz dinletemezsin, sağırlara davetini işittiremezsin! (.9) 8 1 Sen körleri, tuttukları iğri yoldan doğru yola iletemezsin.
Sen ancak âyetlerimize inanan ve (hakka) teslim olanlara (söz) dinletebilirsin, 8 2 Onlar hakkındaki sözün (tahakkuk zamanı) yaklaşınca onlara yerden öyle bir dabbe (mahlûk) çıkaracağız ki kendileriyle konuşacak.
Çünkü insanlar âyetlerimize inanmıyorlardı (10).
I [9] Bu Âyeti Kerime Hazreti Peygamberin ölüleri diriltmesinden ne murat olunduğunu apaçık gösteriyor.
Ölüler, ruhan ölmüş kimselerdir.
Bunlar arka verip döndükleri için kendilerini diriltecek hak ve hakikati dinliyemiyorlar.
[10] Yerden çıkan mahlûk, dabbetülarzdır.
Resuli Ekremin hadislerinde, dabbetülarz «saatini alâmetlerinden olarak bahis mevzuu olur.
«Dabbetülarz» ın konuştuğundan bahsolunmasına göre onun yeryüzüne iğilen bir kavmi temsil ettiği anlaşılıyor.
Bunun ortaya çıkması bir azap şeklidir.
BÖLÜM : 7 — MUHALEFET ERİYECEK 8 3 O gün, âyetlerimizi yalan sayan her milletten bir fırkayı bölük bölük toplayacağız.
8 4 Bunlar gelince onlara: Siz âyetlerimi, bilgi ile kavramadan yalan mı saydınız? Yoks a ne yaptınız? 85 Bunlar zalim olduklan için, hüküm giyecekler ve söz söyliyemiyecekler.
8 6 Onlar görmüyorlar mı ki Biz geceyi dinlenmeleri için yarattık, gündüzü, aydınlık yaptık.
Şüphe yok ki bunda iman edenler için ibretler vardır.
87 Sûra üfürüldüğü gün, Allahın dilediklerinden başka göklerde, yerde kim varsa, hepsi müthiş korkuya uğrayacak, hepsi boyunlarını eğerek geleceklerdir.
8 8 Dağları görürseniz, onlan yerinde durur sanrısınız.
Halbuki bulutların uçuşu gibi geçerler.
Bu iş, herşeyi muhkem ve mükemmel yapan Allahın işidir.
O, işlediklerinizin hepsinden haber- I dardır (1 1 ).
89 Herkim iyilik ederse ondan daha hayırlısı ile mükâfat görür, iyilik edenler, o günün korkusundan emin olurlar.
90 Herkim kötülük yaparsa yüzüstü ateşe atılır.
İşlediklerinizin karşılığından başka birşey mi göreceksiniz? 91 - 92 Onlara de ki : Bana, ancak bu şehrin şanına hürmet veren, Ulu Tanrıya tapmak emrolundu.
Herşey Onundur Bana, hakka teslim olmak (hâlis müslüman olmak), Kur'an okumak emredildi.
Herkim doğru: yolu bulursa kendi öz canı için bulur.
Herkim sapıtırsa ona de ki: Ben eğri yolun akıbetini ihtar edenlerdenim.
9 3 Ve Allaha hamdolsun d e ! Kendisi size âyetlerini gösterecek, siz de onları görüp anlayacaksınız.
Ve Tanrın, işlediklerinizden gafil değildir.
SÛRE: 2 8 I KASA S SÛRES İ ( Mekkede nazil olmuştur.
9
BÖLÜMdür : 88 âyettir.) Konusu : Sûrenin en belli başlı mevzuu.
Hazreti Peygamberin Hazreti Musâya benze¬ ] yişîdir.
Hazreti Musâya gönderilen ilâhî vahy, Hazreli Peygambere gönderilen ilâhi vahyin doğruluğuna delil olarak gösterilmektedir.
Sürenin ilk dort kısmı.
Hazreti Musânın doğuşundan Musevileri Mısırdan gölürmesine ve fir'avun Ue askerlerinin boğulmasına kadar geçen hayalını anlatır.
Başka yerlerde verilmiyen tafsilâta burada tesadüf edilir.
Musânın kıssası anlatıldıktan sonra Musâya benziyen bir peygamberin zuhur ettiği gösterilerek Musâya nazil olan vahyin bu peygamberi tasdik elliği izah edilir.
Sûrenin beşinci kısmı, bu şekilde nihayet bulduktan sonra altıncı kısım Kur'anın hak olduğunu, yedinci kısım Kurana , karşıgelenlerin mağlûp olacaklarını takrir eder.
Sûrenin dokuzuncu kısmı servet yüzünden helake uğrıyan Karun ile meşgul olur ve Kureyşin servet ve samanına fazla güvenmemesini ihtar eder.
Bu kısım Hazreti Peygamberin muhakkak muzaffer olacağını ve hicret etliği şehre mutlaka döneceğini anlatarak nihayet bulur.
— [11] Eu yerli yerinde durur gibi görünen fakat bulutlar gibi geçip giden dağlar, Peygamberin uğradığı dağ gibi muhalefetleri remzcdcr.
Hazreti Peygamber, yerinden oynamıyacak dağ gibi muhalefetler karşısında karmış, bir zamanlar, bir kimse bunların yerinden oynamıyacağını, bunların bulut gibi geçmıycceğini, bulut gibi erimiyeceğini zannetmiyordu.
Halbuki öyle olmadı Dalâlet eriyip gitti.
Bütün bu cahiliyet dağları, bir nefeste zeval buldu.
Ve Hak muzaffer oldu.
Âyet sonuncu kısımda da bunu göstermekte, insanların bütün işlediklerinden haberdar olan Allahın herkese işlediğine göre ceza vereceğini göstererek buna işaret i " V V-^i © J^î^j1 j jy-j j} Meal-i Kerimi: i l i \
BÖLÜM:1 — MUSÂNIN ÇOCUKLUĞU Bismniâhrrrahmani'rrahîm 1 Ta, Sin, Mim.
2 Bunlar (herşeyi) apaşikâr kılan kitabın âyetleridir.
3 Sana Musa ile Fir'avunun haberlerini dosdoğru naklediyoruz ki mü'minler (istifade etsinler).
4 Fir'avun (Mısır) toprağında azarak (Mısır) halkını (tefrikaya uğrattı), onları bölük bölük ayırdı, onlardan bir takımını zebun etti, erkek çocuklarını boğazladı, kızlarını diri bıraktı.
(Fir'avun) muhakkak ki, müfsitlerdendi.
5 Biz (Mısır) topraklarında zebun edilenlere nimetimizi ihsan etmek, onları başkalarına öncü etmek (ve mevut arza) vâris kılmak istedik.
6 Onlara yeryüzünde kudret vermek, Fir'a- -•—ıH J!'!U!__ .
.
.
.
- • _ ..
.
| • — vun ile Hâman'a ve ordularına, onlardan çekindikleri şeyi göstermek (diledik).
7 Musânın anasına vahyettik: (Musayı) emzir, onun için korku duyacak olursan onu deryaya bırak, (asla) korkma, tasa çekme ! Biz onu, sana geri döndüreceğiz.
Onu peygamberlerden biri yapacağız! 8 Fır'avun hanedanı, sonradan kendilerine düşman kesilecek, onların üzülmelerine sebep olacak olan, Musâyı aldılar.
(Şüphe yok ki) Firavun ile (veziri) Hâman ve askerleri suçlu idiler 9 Fır'avunun karısı (kocasına) dedi ki: Bu çocuk bana da, sana da göz aydınlığı olsun! Onu (sakın) öldürmeyin! Belki bize yarar, yahut onu oğul ediniriz Halbuki onlar ışın farkında değillerdi.
10 Musânın anasının yüreği (tasadan) bomboş sabahladı.
Onun mü'minlerden olması için kalbini sağlamlaştırmasaydık az kaldı, işi meydana çıkaracaktı.
II Musânın anası (Musânın) kız kardeşine: Kardeşinin izini takip et! dedi.
O da ötekiler farkında değilken kardeşini uzaktan gözetledi.
12 Biz daha evvel, onun, süt analarının südünü emmesine müsaade etmedik.
Bunun üzerine kız kardeşi onlara: Sizin namınıza ona iyice bakacak, ona hayrıhahlık gösterecek bir hane halkı göstereyim mi? dedi.
13 Biz böylece onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin, Allahın sözü doğru olduğunu bilsin diye anasına döndürdük.
Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
BÖLÜM : 2 — MUSÂNIN BİR MISIRLIYI ÖLDÜRMESİ 14 Musa yiğitlik çağma varıp olgunlaşınca Biz ona hikmet ve ilim verdik, zaten Biz iyi işler işliyenleri böylece mükâfatlandırırız.
15 Musa, halkın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi.
Burada iki kişinin biribirleriyle kavga ettiklerini gördü.
Bunların bîri kendi tarafdarından, diğeri düşmanlardandı.
Kendi tarafdarı olan, düşmana karşı ondan yardım diledi.
Musa (düşmana) bir yumruk indirdi ve ölümüne sebebiyet verdi.
Musa: "Bu iş şeytan işidir,, dedi, çünkü şeytan apaşikâr, baştan çıkarıcı bir düşmandır, (1) Musa! Ulu Tanrım! dedi.
Ben Öz nefsimi ziyana uğrattım (2).
[1] Musânın «bu iş, şeytan işidin demesinden murat, Mısırlının işlediği kabahattir.
Çünkü musevî kâhinlerin beyanına göre Mısırlı, mjısevî bir kadını zinaya icbar için katle müstahak olmuştu.
(Yahudi ansiklopedisi, cilt 9, sahife 48) Kur'an-ı Kerim suçu tarrrih etmemekle beraber onun şeytan işi olduğunu anlatıyor.
[2] Yani bir başkasının hayatım kurtarmak için canımı tehlikeye attım.
L î '/'•'/lî/'y';'' -f 'r^'Z ' Beni koru ! ( /Va/: Tealâ da) onu korudu Yarlığayıcı Odur.
17 Musa ' £//u Tanrım ! dedi.
Sen.
beni nimete mazhar eUiğin için ben de günahkârlara asla arka olmıyacağım ! ' 8 Musa şehirde korkarak (dolaşıyor, neticeyi) gözetliyordu.
Bir de baktı ki bir gün evvel kendisinden yardım dileyen ( ada m ), tekrar ondan medet diliyor, Musa ona Sen apaşikâ bir azgınzsın ! dedi.
19 Vaktaki Musâ.
(kendisine ve kendisinden yardım dileyene) düşman olanı yakalayıp vurmak istedi, o (israilli Musâ ' dedi.
dün bir adamı öldürdüğün gibi beni de mı öldüreceksin ? Sen yeryüzünde ara bulmak, barıştırmak değil, zorba kesilmek mı istiyorsun? 20 Şehrin en ücra tarafından bir adam.
koşarak geldi, Musâ! dedi, (şehrin) uluları seni öldürmek için (biribirleriyle konuşuyor), biribirlerıyle müşavere ediyorlar, hemen çık git, ben senin iyiliğini istiyenlerdenim.
21 Musâ, korku ve telâş içinde, etrafı gözeterek çıkıp gitti ve Ulu Tanrım! dedi, beni zalim olan kavimden kurtar!
BÖLÜM : 3 — MUSÂ MEDYENDE j 22 Musâ Medyen tarafına yönelince : Umarım ki Tanrım, bana dosdoğru yolu gösterir ' dedi.
23 Medyen sularına varınca üzerinde, hayvanlarım suvaran bir sürü halk gördü.
Onların gerisinde, sürülerini gözetliyen iki kadın buldu ve onlara sordu : Bu I hal niz ne ? Cevap verdiler • Çobanlar, koyunlarını suvarıp dönünceye kadar sürümüzü suvaramayız.
Babamızsa yaşlı bir ihtiyardır.
24 Musâ onların koyunlarını suvardı.
Sonra bir gölgeye çekilerek : Ulu Tanrım ! dedi, bana göndereceğin her hayre, her nimete muhtacım ! 25 Kadınların biri utana utana ona geldi Babam, sürümüzü suvardığın için mükâfat vermek üzere seni çağırıyor ! dedi.
Musâ onun (Şuaybin) yanına vararak ona (başından) geçenleri anlattı.
O da ona : Korkma ! dedi.
zalimlerden kurtuldun ! 26 Kadınların biri : Baba, dedi, onu ücretle istihdam et ! Ücretle kullanılacak , insanların en hayırlısı, kuvvetli ve emniyetli olanıdır.
27 O da dedi ki : (Musâ).
Bana sekiz sene hizmet şarlıyle bu ıkı kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum.
Şayet (hizmetimde) on yılı tekmillersen, o da kendinden (senin kereminden) olur.
Sana güçlük çektirmek te istemem.
İnşaallah beni doğru dürüst insanlardan bulursun.
28 Musâ.
dedi.
bu seninle benim aramda, bir taahhüt olsun.
Bu iki müddetten hangisini tekmillersem tekmıllıyeyım; bana haksızlık yapılmasın.
Hak Tealâ da bu dediklerimize şahit ojsun ! (3).
BÖLÜM: 4 — MUSÂNIN FIR'AVUN A GIDISI 29 Musâ taahhüdünü ifa edip müddeti bitirdikten; sonra ailesiyle j yola çıktı ve Tûr tarafında bir ateş gördü.
Ailesine dedi ki: Durun! Ben bir ateş gördüm, ya size oradan, bir haber, yahut ateşten bir kor getiririm de ısınırsınız! 30 Musâ ateşin yanına yardığı zaman mübarek yerdeki vadinin sağ tarafında bulunan ağaç yanından kental Yahudilerin edebiyatına göre Musâ, Şuaybin nezdinde 10 yıl kaldı (İngilizce Yahudi ansiklopedisi).
Bu da Kur'anın beyanını teyit eder.
Fakat burada daha derin bir işaret vardır.
Hazreti Peygamberin hayatı, Hazreti Musânın hayatına müşabih olduğu için ikisinin hicret müddeti bırıbırine müşabihtir.
Resuli Ekrem I Medinede sekiz sene ikametten sonra Mekkeyi fethetti ve Medinede on yıl ikametten sonra irtihal etti.
, „*-^A 0?" • İl ' - I' ' • dısme nida edildi: Ya Musa! Bütün âlemlerin Tanrısı olan Allah.
Benim! 31 Asanı yere bırak! Musa, (asanın) bir yılan gibi kımıldadığını görünce arkasını dönüp kaçtı.
Geri dönmedi.
Musa! h*-r\ gel! Korkma.
Emniyet içinde olanlardansın.
32 Elini koynunun yakasına sok.
Kusursuz, bembeyaz çıkar.
Korkudan kendini topla.
Bunlar, fâsik bir kavim olan Firavun ile kavminin ileri gelenlerine Tanrının iki burhanıdır.
33 Musa: (Ula) Tanrım! dedi.
Ben onlardan birini öldürmüştüm.
Onların da beni öldürmelerinden korkarım.
3 4 Kardeşim Harunun nutku benden düzgündür.
Onu da benimle beraber yardımcı olarak gönder ki beni tasdik ve teyit etsin.
(Yoksa) korkarım ki beni yalancı sayarlar.
35 (Tanrı) buyurdu: Senin kolunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz.
Size öyle bir satvet vareceğiz ki âyetlerimiz sayesinde size bir (fenalıkları) erişemez.
Sizin ikiniz de, size uyanlar da galip olacaksınız.
36 Musa, apaşikâr olan âyetlerimizle (Firavuna) vardığı zaman onlar: Bu düzme bir büyüden _ÜÎ _ " t " başka birşey değildir.
Eski atalarımızdan böyle birşey işitmedik {dediler).
37 Musa : Kimin hidayetle ke"ndi nezdinden geldiğini, hayırlı akıbetin kime nasip olacağını, Tanrım en iyi bilendir.
Zalimlerse asla felah bulmazlar! dedi.
38 Fir'avun (da): Ey ileri gelenler! dedi; sizin benden başka tapacağınız bulunduğunu bilmiyorum.
Ey Hâ mân! Benim için çamur üzerinde ateş yak.
Bana öyle yüksek bir köşk yap ki Musânın Tanrısına çıkacağım.
Ben Musâyı yalancılardan sanıyorum.
39 (Fir'avun da), askerleri de yeryüzünde nahak yere büyüklük tasladılar, kendilerini Bize dönmiyecek sandılar.
4 0 Biz de hem onu, hem askerlerini tutup denize dökdük.
Zalimlerin akıbeti ne oldu, baksana! 41 Onları, insanları ateşe davet eder elebaşılar» yapmıştık.
Kıyamet gününde onlar hiç yardım görmezler.
42 Bu dünyada arkalarından lanet gönderdik.
Kıyamet günü de yüzleri çirkin olacaktır.
BÖLÜM: 5 — MUSÂYA BENZİYEN PEYGAMBER ' 43 Evvelki nesilleri helak ettikten sonra Musâya insanların (kalp gözünü aydınlatan) apaçık burhanlardan (ibaret ve sırf) hidayet ve rahmet olan kitap verdik ki onunla öğütlensinler.
44 Biz Musâya (emrimizi) vahyettiğimiz zaman sen Turun batı tarafında değildin.
Vak'anm şahitlerinden bulunmuyordun.
45 Fakat Biz birçok nesiller vücuda getirdik.
Onların ömürleri uzadı.
Sen Medyen halkı arasında bulunup onlara âyetlerimizi okumuyordun.
Fakat Biz bu haberleri göndeririz.
46 Biz Musâya nida ettiğimiz zaman sen Turun yanında da değildin Bu ancak Tanrının bir rahmetidir.
Tâki senden evvel kendilerini (tuttukları iğri yolun encamından) korkutur bir Peygamber görmiyen bir kavmi korkuiasın da onlar da nasihat kabul etsinler.
47 Elleriyle işledikleri '(suçlar) yüzünden başlarına bir belâ gelince: (Ulu) Tanrımız! derler, ne olurdu bize bir Peygamber göndereydin de biz de âyetlerine uyaydık ve mü'minlerden olaydık! 48 Vaktaki onlara, tarafımızdan hak gönderildi, onlar: Daha evvel Musâya verilen âyetler ona da verilmeliydi, dediler.
Fakat onlar, daha evvel Musâya verilen âyetleri reddedip bunlar biribirine yardım eden iki büyücüdür, biz de onların birini tanımıyoruz, demediler miydi ? 49 De ki sözün gerçeğini söylüyorsanız Allah tarafından, Kur'an ile Tevrattan daha iyi yola iletici kitap getirin, ona uyayım! 50 Şayet senin bu teklifini kabul etmezlerse bil ki onlar yalnız hava ve heveslerine uyuyorlar.
Allah tarafından hidayete ermeksizin kendi h'ava ve hevesine uyan kimseden daha zalim kim olabilir? | Şüphe yok ki Hak Tealâ zalimleri asla doğru yola iletmez.
BÖLÜM: 6 — İLÂHİ VAHYİN DOĞRULUĞU I 51 Biz onlar için, öğüt kabul etsinler diye, sözü birbiri ar¬ I dısıra getirdik.
52 Kendilerini (Kurandan) evvel kitaba nail et- \ tiğimiz kimseler, Kur'ana da inanırlar.
5 3 Onlara Kur'an okuI dukça: "Ona inandık! Tanrımız tarafından gönderilen hak odur.
I Biz daha evvel de müslümandık, (Hakka teslim olmuştuk),, derler.
5 4 Bunlar iki kat mükâfata nail olurlar.
Çünkü sebat etmişlerdi.
Onlar, fenalığa iyilikle, karşı gelirler.
Kendilerine verdiği- r •ütmiz rızıktan, (başkalarına yardım için) harcederler.
55 Münasebetsiz, (yalan yanlış), bir söz işitince ondan yüz çevirirler ve bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size ait! Size selâm olsun! Biz kendini bilmezleri (özlemeyiz), istemeyiz! derler.
56 Sen sevdiğini, (dilediğini) hidayete erdiremezsin ('<)! Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir.
Doğru yolu tutanları en iyi bilen Odur.
57 Onlar: "Senin getirdiğin hidayeti (kabful edip) on«f uyarsak kendi yurdumuzdan sürülüp çıkarılırız,,, derler.
(Bunlar ne şaşkın insanlar!).
Biz onları tarafımızdan rızık olmak üzere kendisine her çeşit meyvalar toplanır, mukaddes haremde yerleş- [4] Rivayete göre Hazreti Peygamberin amcası Ebu Talibin vefatı sırasında Hazreti Peygamber yanında bulunarak onun da tevhit dinini kabul etmesini diledi.
Fakat bu sırada Ebu Cehl de Ebu Talibin yanında bulunduğu için, onun, atalarının dini üzere kalması üzerinde ısrar etti.
Ebu Talip te müşrik olarak vefat etti.
Âyeti Kerimedeki: «Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin» nazmında, Resuli Ekreme teselli veriyor.
(Buharı) tirmedik mı? Fakat onların çoğu (bunun Allah tarafından gönderildiğini) bilmezler (f>) 5 8 Biz nice kasaba helak ettik ki nimetler içinde yaşadıklarından şımarmışlardı.
İşte onların konakları, kendileri göçtükten sonra bomboş duruyor.
Oraya konanlar çok az Biz onlara vâris olduk.
59 Hak Tealâ kasabaların ana merkezine âyetlecımızı okuyan peygambe r göndermedikçe, kasabaları helak etmiş değildir.
Zaten Biz, halkı zalim olan kasabalardan bankasını helak etmiş değiliz! 6 0 Size verilen herşey, yalnız dünya hayatının geçimi, eğlencesi ve debdebesidir Hak Tealânın nezdındckı (nimetse) daha hayırlıdır, daha süreklidir.
Hâlâ buna aklınız ermiyor mu? BOLUM : 7 — MUHALİFLER EĞİLECEK 1 61 Kendisine bir güzel vaidde bulunulup bu vaide kavuşan kimse, dünya nimetine nail olup onunla geçinen, eğlenen, sonra kıyamet günü (hesap ve azap) için getirilen kimseler (gibi) midir? (<>) 62 , Hak Tealâ o gün onlara nida eder de der ki: Hani bana ortak olarak ilen sürdüğünüz (mabutlarınız) nerede? 6 3 Haklarında söz sabit olanlar: (Ulu) Tanrımız! Biz nasıl azmışsak azdırdıklarımızı da öylece azdırdık! Onlarla her ilişiği kestiğimizi Sana arzederiz! Onlar bize tapmazlar, '!' / »l'ı V'ıS '/ılı"; ' lan alıp (boğdu).
15 bizde Nuhu ve gemide bulunanları kurtardık.
Bu hâdiseyi bütün milletlere ibret kıldık.
16 îbrahimi (de gönderdik), ibrahim kavmine : "Allaha tapın ! Ona karşı (vazifelerinize) dikkat edin ! Allaha tapmak, sizin için nekadar hayırlıdır, bilseniz! 17 Siz Allahı bırakıp putlara tapıyor, yalan uyduruyorsunuz! Sizin Allahı bırakıp taptıklarınızın, size bir rızık vermeğe güçleri yetmez.
Siz rızkı Allah nezdinde arayın.
Ona kulluk edin.
Ona şükredin, (Hepiniz) Ona döneceksiniz.
18 Hakkı reddederseniz sizden evvel nice milletler de hakkı yalan saymışlardı.
Peygambere düşen, yalnız apaçık tebliğdir.
î 9 Onlar Allahın hilkati önce nasıl vücuda getirdiğine, sonra onu nasıl türettiğine, çoğalttığına dikkat etmiyorlar mı ? ( \ ).
Bu ( iş ) Allaha göre kolaydır 2 0 De kî s [4] Eşyayı halk ve imha kanunu, tabiat âleminde her derjn faal olan bir kanundur.
Bu kanun, milletlerin hayatında da mükemmel bir ifâde bulur.
Bir millet ortaya çıkar, soma muzmahil olur ve yeni bir millet onun yerine çıkar.
Ayeti Kerime bu kanuna işaret ediyor vs .Hiuşriklere rr.uzmahil olacaklarını ihtar ederek onların yerine yeni bir milletin vücut bulacağını haber veriyor.
Daha .
sonraki âyetler bunu tavzih etmektedir.
[| Yeryüzünde gezip dolaşın da Allahın hilkati nasıl vücuda getirI diğini görün Hak Tealâ daha sonra hilkati tekrar yaratır.
Çünkü I Hak Tealâ herşeye hakkiyle kadirdir.
21 Dilediğini azaba uğratır, | dilediğine merhmet eder, [kepiniz) tekrar Ona döneceksiniz.
22 S zler ne yeryüzünde, ne gökyüzünde olsanız da, (Allahın cezasından) kaçamazsınız.
Sizin Allahtan başka yârınız, yardımcınız yoktur.
BÖLÜM: 3 — İBRAHİM İLE LÛT 23 Allahın âyetlerini reddederek Ona kavuşmayı inkâr edenler, j benim rahmetimden ümidi kesmişlerdir.
Onlar için acıklı azap • vardır.
24 Kavminin cevabı "İbrahimi öldürün, yahut yakın ! „ demekten ibaretti.
Hak Tealâ İbrahimi ateşten kurtardı.
Bunda : iman eden insanlar için ibretler vardır (5).
İbrahim, dedi ki.
Sız Allahı bırakarak, bu dünya hayatında aranızdaki dostluk dolayısiyle, (birbirinizi teşvik ederek) birtakım putları mabut edindiniz.
Kıyamet günü birbirinizi tanımayacak, herbiriniz de diğerine lanet okuyacak, barınacak yeriniz de ateş olacak, birinizi de kurtaracak kimse bulunmıyacak.
26 Lût, Ona iman etti.
ibrahim de : Ben dedi.
Tanrıma (sığınıp Onun yolunda) hicret ediyorum ! Yegâne \ galip olan, herşeyi hikmetle çeviren Odur.
(G) Biz de ona Ishakı i ve Yakubu ihsan ettik.
Nübüvvet ve kitabı onun zürriyetine bıI rakarak ona dünyada ecrini verdik.
Âhirette de o muhakkak ki I salıhlerden olacaktır.
28 Lûtu da (gönderdik), o da kavmine : Siz, | demişti, sizden evvel, milletler içinde bir kimsenin irtikâp etmediği hayasızlığı irtikâp ediyorzunuz, erkeklere mi yanaşmıyor, yolları mı kesmiyor, derneklerinizde her çeşit hayasızlığı mı yapmıyorsunuz ? Kavammin cevabı : Gerçeklerden isen bize Allahın ı azabını ^getir! demekti.
3 0 O da : Ulu Tanrım ! dedi, müfsit olan kavme karşı bana yardım et !
BÖLÜM : 4 — LÛT İLE DİĞER PEYGAMBERLER 31 Elçilerimiz İbrahime müjdelerle gelince ona : "Biz bu kasaba [5] 19 : 20 de olduğu gibi burada da İbrahimin bilfiil ateşe atıldığı söylenmiyor.
Düşmanlarının onu öldürmek veya ateşe atmak istedikleri fakat Allalun onu kurtardığı anlatılıyor.
[6] Hazreti İbrahim hicret etmekle, ateşe atılmaktan kurtulmuş oluyor.
halkını helak edeceğiz ! Çünkü bu hslk zalimdir! „ dediler.
32 ibrahim onlara "Lû t onun içindedir ! „ dedi, onlar da "Biz orad a kimlerin bulunduğunu daha iyi biliriz.
On u ve — gende kalanlarla beraber olacak olan karısından başka — ailesini muhakkak kurtaracağız.,.
33 Elıçlenmiz Lût' a vardıkları zaman, Lût onların gelmesinden (telâşlandı), sıkıldı, naçar kaidı.
Elçilerimiz : Korama ! dediler, bizim için tasa çekme, biz seni de, geride kalacak planlarla beraber olacak karından başka aileni de kurtaracağız! 3 4 Biz bu kasaba ahalisine, yüzsüzlüklerinden, fisk-u fücurlarından dolayı, gökyüzünden azap yağdıracğrız.
35 Biz bunlardan ajklı erenlere ibret olmak üzere apaçık nişaneler bıraktık (7).
3 6 Medyen (halkına) da kardeşleri Şuaybi gönderdik.
O da onlara : Ey kavmim ! dedi, Allaha kulluk edin.
Âhiret gününden (korkun.
Allahın rı- [7] Helak olan Sodom ve Gomure şehirleri, Arabistan yolanda ölü deniz üzerindedir zasım kazanmak için çalışın).
Yeryüzünde kötülük işliyerek, fesat çıkararak dolaşmayın.
37 Onlarsa Şuaybi yalancı saydılar.
Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı aldı.
Evlerinde dizüstü çökmüş, hareketsiz, cansız kaldılar.
38 Âd'ı da, Semud'u da helak ettik.
Onların ( b u akıbeti), yerlerinden, yurtlarından size apaşikârdır.
Onlar basiret sahibi oldukları halde şeytan onlara işlediklerini süsleyip püslemiş, onları (doğru) yoldan alıkoymuştu.
39 Karunu, Fır'avunu, Hâmânı da (hetâk ettik).
Musa onlara apaçık burhanlarla gelmişti.
Onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar.
İmanı da kibirlerine yediremediler.
(Fakat azabı da) savuşturamadılar.
4 0 Bunların herbirini günahiyle cezaya çarptık.
Kimine taş fırtınası yağdırdık.
Kimini korkunç bir se s aldı.
Kimini yere geçirdik.
Kimini suda boğduk.
Hak Tealâ onlara zulmetmedi.
Fakat onlar öz canlarına zulmettiler.
4 1 Allahtan başka birtakım yâr ve yardımcı edinenlerin misali kendine bir yuva yapan örümcek gibidir.
.
— — - - — — ' ~c Bilseler, yuvaların en gevşeği örümcek yuvasıdır.
42 Hak Tealâ, onlar Kendisini bırakarak nelere taparlarsa onu bilir.
Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Odur.
4 3 Biz bu misalleri, insanlar için irat ederiz.
Onlara ancak ilim sahibi olanlar akıl erdirirler.
4 4 Hak Tealâ gökleri ve yeri hak ile yarattı.
Bunda mü'minîer için dersler vardır.
| ; CÜZ: 21
BÖLÜM: 5 — KUR'AN İNSANLARI TEMİZLER VE YÜKSELTİR 45 Sana kitaptan vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl.
Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor, Allahı anmak, şüphesiz, en büyük {ibadettir).
Hak Tealâ bütün işlediklerinizi bilir (S).
4 6 İçlerinden zulmedenler müstesna olmak üzere kitap ehli ile mücadelenizde, en güzel yoldan başkasını tutmayın! Deyin ki: Biz, bize vahyolunana da, size vahyolunana da inandık.
Bizim Tanrımız da, sizin Tanrınız da birdir.
Biz de yalnız Ona münkadız (î)).
47 Biz, kitabı sana böylece indirdik.
Daha evvel kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar.
Bunlardan da ona inananlar vardır.
Âyetlerimizi, ancak kâfirler, (inatları yüzünden) inkâr ederler.
4 8 Sen bu (Kurandan) evvel bir kitap tilâvet etmemiş, sağ elinle de yazı yazmamıştın.
Öyle olmasaydı (yalan yanlış), bâtıl sözler ileri sürenler, şüpheye düşerlerdi (10).
[8] Âyeti Kerime günah boyunduruğundan kurtulmanın en doğru esaslarını göstermektedir.
Çünkü günah boyunduruğunu bertaraf etmenin on büyük esası «en büyük ibadet olan» Allahı anmaktır.
Günaha karşı, on kuvvetli, en müessir çare budur.
Çünkü Allahı anmak Allahın kudretine ilmine, iyiliğine, canlı bir surette inanmaktır.
Bu canlı itikat insanı, Allahı hoşnut elmiyen yolda yürümekten ahkoyar, Allahı anmaktan da murat budur.
Her kötü hareketin, insanı mutlaka kötü bir akıbete götüreceğine kat'î surette inanmak, yüksek bir varlığın insan gözüne görünmiyen herşeyi gördüğünü bilmek, cemiyete ait ahlâkî kuvvetlerin âciz kaldığı yerlerde Ona ait ahlâkî kanunun faal olduğunu, Onun mahzı hayır olduğunu ve insanın ancak hayır sayesinde Ona vâsıl olacağını tanımak inşam günahın her türlüsünden korur.
Kur'anın insanlara öğretmek istediği budur.
[9] Islâmın Allah telâkkisi, en halîs tevhiddir.
Onun İlâhî vahy hakkındaki telâkkisi en geniş telâkkidir.
v.
[10] İslâmiyetin geniş din esasları ile Kur'anın ifade ettiği güzel ahlâkî ve ruhanî hakikatleri, bir insanin bir araya getirmesi mümkün olsaydı, onları ancak, daha evvelki mukaddes kitapları okuyup tetkik eden bir insan tophyabilirdi.
Hal- 4 9 Hayır, Kur'an, kendilerine ilim verilen insanların sinelerinde kâr ederler.
5 0 Onlar: Ona Tanrı tarafından bir âyet göndebuki Hazreti Peygamber daha evvel, hiçbir kitabı okumamıştı.
Hazreti İsâya karşı, onun eski kitapları okuyup onların içinde güzel bulduğu herşeyi topladığı ve bir araya getirdiği söylenebilirdi.
Fakat bu sözü Resuli Ekrem aleyhinde söylemeğe i imkân yoktu.
Çünkü Resuli Ekrem okuma yazma bilmezdi.
Bu da onun risaletinin 1 hak olduğunu isbat eden delillerdendi.
Bütün esasları, bütün hakikatleri bir tarafa bırakarak İslâmiyetin her devirde, her millette zuhur eden hak peygamberleri tanımak gibi, en evvel başka hiçbir peygamberin, hiçbir dinin tanımadığı ve ifade etmediği bir esası en vazıh, eh mükemmel bir şekilde tebliğ etmesi, bir harikadır.
Arabistan çölünde bütün dünyadan uzak yaşıyan bir peygamberin ancak on üç I asır sonra anlaşılan bu hakikati, dinin en belli başlı esasları arasında tebliğ etmesi, I onun İlâhî vahy telâkki ettiği membaın, bütün beşerî ilmin fevkinde olduğunu I göstermeğe kâfidir.
Hazreti Muhammedin talim ve terbiye noktai nazarından hiçbir kimseye minnettar olmadığı izaha muhtaç bir mesele değildir.
Kur'an-ı Kerim, bu noktayı mükerrer defalar ifade etmiştir.
Araf sûresinde «Onlar ki Nebiyyi Ümmi oian Peygambere ittiba ederler.» deniliyor.
Ayni sûrede biraz daha soma «Allaha ve Nebiyyi Ümmi olan Pepgamberine iman ediniz.» denilmektedir.
Cuma sûresinde yalnız peygamberin değil, Kurey^le Arap ekseriyetinin ümmi olduğu beyan olunmakta ve ümmilere kendilerinden bir peygamber gönderildiği beyan olunmaktadır, j Ankebut sûresinin bu âyetinde peygamberin Kur'andan evvel bir kitap okumadığı, j sağ eliyle birşey yazmadığı izah olunuyor.
Bütün bunlardan Peygamberin dünyevi tahsilden uzak tutulmasında, İlâhî bir hikmet bulunduğu anlaşılmaktadır.
Onun için şu âyetleri görüyoruz : «Dediler k i : Ne olur Rabbinden ona âyetler inse ! de ki : Âyetler Allahın nezdindedir.
Ben açık ihtaratta bulunan bir münzirim.
Acaba Bizim sana gönderdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap elvermiyor mu ?» Kur'anı Kerimin müteaddit yerlerinde eski peygamberlerin, eski milletlerin serencamı arılatılıyor.
Bunları bümek için; o vak'aları görmek, yahut onları bir kitapta okumak, yahut bu vak'aları nakleden bir adamı dinlemek lâzımdır.
Resuli Ekrem bu vasıtaların birinden de istifade etmiş değildir.
Onun bu vak'aları bizzat görmesine imkân yoktur.
Çünkü Kur'an-ı Kerim, Âdemden Hazreti Muhammede kadar geçen vekayiden bahseder.
Bütün bunlar, Hazreti Muhammed doğmadan evvel vukubulmuştu.
Onun bunlara vâkıf olması için haricî hiçbir memba yoktu.
Kur'an-ı Kerim meselâ Zekeriya ile Meryemden bahsederken der ki : «Bunlar gayb haberlerindendir.
Biz onları sana vahyediyoruz.
Onlar, Meryemi kim tekeffül edecek, diye kalemlerini attıkları zaman sen yanlarında olmadığın gibi onlar bu yüzden kavga ettikleri zaman da sen yanlarında değildin.» Kur'an Musâdan bahsederksn «Biz Musâya vahy emrini bildirdiğimiz zaman seii Turun batı tarafında değildin.
Sen o vak'ayı görenlerden değildin.
Fakat Biz onu vahy ile bildiriyoruz.
Musâdan sonra birçok nesiller vücuda getirdik.
Onlar uzun zamanlar yaşadılar.
Sen Medyen ahalisi arasında değildin.
Biz bu haberi vermek için seni peygamber gönderdik.
Fakat Biz bunu Rabbının bir rahmeti olj inak üzere sana öğrettik.» diyor.
Kur'an, Hazreti Yusuftan bahsederken «işte bu gayb haberlerindendir.
I, _,nu sana vahyediyoruz Yoksa onlar birleşip Yusuf hakkında karar verdikleri zail man sen onlarla beraber değildin.» zalim olanlar in- ır rilseydi! dediler.
De ki, âyetler, Allahın yanındad cak, (tutulan iğri yolun encamından) korkutan rim.
51 Yoksa onlara tilâvet edilmekte olan Kitabı! bir bense, AnPeygâmbesana gönder- (Notun devamı) Bu haberleri öğrenmenin, ikinci yolu olan bunları kitapta okumak meselesine gelince Kur'an-ı Kerim bunu da reddetmektedir.
Kur'an der ki : «Sen daha evvel ne bir kitap okumuş, ne de sağ elinle bir yazı yazmıştın.» «Sen ne kitabın, ne de imanın ne olduğunu bilmezdin.» Bu malûmatı başkalarından öğrenmek meselesine gelince[ Resuli Ekrem nübüvvetten evvel bütün ömrünü Mekkede geçirmişti.
Yalnız bir kere ticaret için Busra'ya gitmiş ve bu seyahat kısa bir müddet devam etmişti.
1 Mekkede ise bu malûmatı bilen bir kimse yoktu.
Kureyşler böyle şeylere ehemmiyet vermezlerdi.
Bunun için Resuli Ekremin bu malûmatı bunlardan öğrendiği söylenemez.
Bahusus Kur'an-ı Kerim açıktan açığa diyor ki : «İşte bunlar gayb haberleridir.
Biz onları sana vahy ediyoruz.
Bunları daha evvel ne sen, ne de kavmin bilmiyordu..
Kureyş Resuli Ekremin hayatına tamamiyle vâkıftı.
Onun ne yaptığına, ne ettiğine, seyahatleri esnasında ne iş gördüğüne bütün tafsilâtiyle aşina idi.
Resuli Ekrem Mekkenin içinde onlar arasında yaşıyor, Mekkeden çıktığı zaman onlarla beraber çıkıyordu.
Bu itibarla onun hiçbir hayat sahası onlarca meçhul değildi.
Şayet Resuli Ekrem tahsil ve talim görmüş olsaydı Kureyş ona kâhin, mecnun, şair dediği gibi bunu da söylerdi.
Demek ki Kureyş Resuli Ekremin tahsil noktai nazarından hiçbir kimseye zerre kadar medyun olmadığını biliyordu.
Nitekim Kur'an-ı Kerim de diyor ki : «De ki : Allah dilese, Kur'anı size okumaz, Kur'andan sizi agâh eylemezdim.
Ben daha evvel de ömrümü sizin aranızda geçirmiş bulunuyorum.
Anlamıyor musunuz?» Kur'an-ı Kerim müşriklerin Resuli Ekreme karşı ileri sürdükleri bütün şüpheleri, bütün töhmetleri kaydetmiştir.
Küffar, Hazreti Muhammedi'n bu sözleri bir başkasından duyduğunu da söylemişlerdir.
Kur'an-ı Kerim bü itirazı nakleder ve onun cevabını vererek der ki : «Biliyoruz ki onlar bunu ona b}r adam öğretiyor, diyor.
O, nisbet ettikleri adamın lisanı acemidir.
[Yani Arap değildir.] Bu ise fasih ve beliğ Arap lisanıdır.» «Dediler ki : «Bu ancak onun uydurduğu, başkalarının ona yardımda bulunduğu birşeydir.
Onlar bu iddia ile haksTzlığa ve yalancılığa sapmışlardır.» Bütün bu şüpheler ileri sürülmüş, fakat müşrikler hiçbir vakit Hazreti Muhammedin Kur'anı yazdığını söylememişlerdir.
Kureyşin hepsi de Peygamberin ümmi olduğuna kaniydi.
Peygamber Medineye geldikten sonra yahudilerle meşgul olmağa mecbur olmuştu.
Ahadisi Şerifenin beyanına göre, yahudiler kendi kitaplarındaki birçok meseleleri ona sorarlar ve bu suallere ancak bir peygamberin cevap vereceğini söylerlerdi.
Hazreti Peygamber bu suallere dosdoğru cevap verir, onlar da o cevabın karşısında hayret ederlerdi.
Bundan da yahudilerin Hazreti Muhammedi ümmi tanıdıklarını anlıyoruz.
Böyle olmasaydı yahudiler ona o sualleri sormazlar, çünkü onun da ayni kitapları okumuş olmasından şüphe ederlerdi. ^ İmam Tabarî, Kureyşin şüpheleri hakkında malûmat verirlve Kureyşin zannmca Peygambere bir şeyler öğrettiğinden şüphe olunan adama müteallik muhtelif rivayetler kaydederse de bu adamın şahsiyeti hakkında bunlardan birşey öğrenilemiyor.
Bütün bu rivayetler tetkik olunduktan sonra bu adamın hıristiyan bir köle | memiz, onlara kâfi gelmiyor mu? Hiç şüphe yok ki {bil kitapat) iman edenler için hem rahmet, hem öğüt vardır.
olduğu ve onun kendi şivesile Kur'an okuduğu anlaşılıyor.
Bundan dolâ^l müşrikler bu adamın Hazreti Peygambere telkinatta bulunduğu iddiasını ileri sürmüşlerdi.
Kur'an-ı Kerim bunlara cevap vererek bu kölenin Arapça bilmediğini, Resulün ise Arapçadan başka bir lisan bilmediğini, Kur'anın dili en yüksek ve en beliğ Arapça olduğunu, binaenaleyh ecnebi bir lisan bilmiyen Peygamberin yabancı bir köleden en halis ve en muciz Arapçaya numune olan Kur'anı öğrenmesine imkân bulunmadığını beyan etmektedir.
Resuli Ekremin bir de çocukluk çağında -amcası Ebu Talip ile birlikte Suriyeye vukubulan seyahati esnasında Busrâ'da tesadüf olunan rahip Bahıra'dan bahsolunmaktadır.
Bu rivayete göre Bahira Peygamberi görür görmez onu tanımış, onun son Peygamber olduğunu söylemiş, sonra Ebu Talibe onu Mekkeye iade etmesini, yahudilerin onu görürse derhal öldüreceklerini söylemiş ! Hıristiyanlar j ı bu pek zayıf ve çürük temel üzerine sürü sürü şüphelerden, sürü sürü tasniattan, ! koskoca bir yığın vücuda getirmişler ve Resuli Ekremin bütün irfanını bu rahipten aldığını iddia etmişlerdir.
Bu hikâyeye inanacak olsak dünyada bundan daha büyük bir mucize olmaz, dünyada bundan daha mukni nübüvvet delili gösterilemezdi.
Çünkü bu rivayete inanıldığı takdirde hiçbir şey bilmiyen on iki yaşında bir çocuğun bütün din esrarını, din hakayikini, hukuk usulünü, ahlâk mebadisini, kanun esasatmı, ve muazzam bir şeraiti birkaç saat zarfında öğrenmiş olması icap eder.
Acaba hıristiyanlar bu mucizeyi kabule amade midirler ? Asıl en mühim nokta Risaleti Muhammediyenin 23 sene devam etmiş olmasıdır.
Hazreti Muhammed bir kimseden birşey öğreniyorsa o insanın gizli veya açık bir surette ya bütün bu müddet, ya bu müddetin bir kısmı esnasında ona refakat etmesi, ona ahkâm ve mev'izalar öğretmesi, ona Kur'anı hazırlaması, ona I esrar ve hakayikı anlatması lâzımdır.
Böyle bir adam müslüman olamazdı.
Çünkü ı bir mütenebbiye şunu bunu öğreten adam kendi çırağının rehberliğini kabul I etmez, sonra bu adam çırağının en büyük şöhreti, en yüksek nüfuz ve satveti ihraz ı ettiği zaman gizli kalmakta devam etmez, sonra o adam Peygamberin ashabından, zevcatmdan gizli kalamazdı.
Peygamberimize Kur'an öğrettiği söylenen ecnebi köle Peygamberden suhuletle tefrik edilebilir ve o suretle Hazreti Muhammedin : iddialarına bir hatime çekilebilirdi.
Sonra bu adamın Mekkede olduğu söyleniyordu", i O halde Medinede 13 sene fışkıran irfan membaı nereden geliyordu ? Kur'anın ve İslâmiyetin en büyük kısmı Medinede vahyolunmuştur.
Mekkede nazil olan vahy, Medinede nazil olandan daha çok azdır.
İslâmiyet, Medinede intişara başladığı "zaman yahudilerle hıristiyanlar müslümanhğı düşürmek için şu yolu takip ediyorlardı : Bunlar müslümanlığı kabul etmiş görünüyor, birkaç gün zâihren müslüman kalıyor, sonra irtidat ediyorlardı.
Onların maksadı bu suretle Hazreti Muhammedi gözden düşürmek, müslümanlığın hak bir din olmadığını göstermekti.
Kur'an-ı Kerim bunların halinden bahsederek der ki : «Ehli kitaptan bir taife dedi ki : Ehli imana nazil olan şeye gündüzün iman ediniz, akşamlayın küfrediniz.
Ta ki onlar dönsünler».
O sıralarda bir hıristiyan bu suikasdı ika için müslümanlığı kabul etmiş ve Bakara, Ali İmran sûrelerini okumuştu.
Resuü Ekrem bu adamı vahy kâtibi olarak kabul etmişti.
Bir müddet sonra bu hıristiyan irtidat etmiş, Hazreti Muhammedin kendi tarafından yazılan vahiylerden başka birşey bilmediğini söylemiş ise de Cenabı Hak âyetini göstermiş ve bu adam o sıralarda ansızın ölmüştü.
Bu suretle hıristiyanlann ve yahudilerin
BÖLÜM : 6 — MÜŞRİKLERE İHTAR.
MÜMİNLERE TESELLİ I 5 2 D e ki: Sizinle benim aramda, Allahın şahit olması elverir.
Göklerde, yerde olanı O bilir.
Bâtıla inanıp Allahı inkâr edenler yok mu, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır.
53 Onlar senden, azabı çarçabuk getirmeni isterler.
Azabın muayyen bir vakti olmasaydı, (hemen) gelirdi.
Nitekim onlar farkında değilken ansızın gelecek.
5 4 Yine onlar azabı çarçabuk getirmeni isterler.
Halbuki cehennem, kâfirleri (kıskıvrak) kuşatmıştır.
55 O gün azap onları üstlerinden, ayaklarının altından saracak, Biz de: İşlediklerinizin (cezasını) tadın! diyeceğiz.
56 Ey iman eden suikasdı suya düşmüştü.
Çünkü İlâhî vahy mütemadiyen nazil olmakta devam ediyordu.
Hudeybiye musalehası esnasında müşriklerle müminler arasında musaleha haızrlanırkcn Hazreti Ali şu sözleri yazmıştı.
«Allahın Peygamberi Muhammedin kabul ettiği şerait şunlardır.» Kureyş murahhası bu mukaddimeye itiraz ederek: • Biz senin peygamberliğini kabul etmiş olsaydık aramızda kan dökülmezdi.
Bunun için bu kelimeleri kaldır da kendi adını ve babanın adını yaz!» demişti.
Resuli Ekrem de Hazreti Aliye bu şekilde hareket etmesini ihtar etti.| Hazreti Ali bunu yapamıyacağını söylemiş; bunun üzerine Resuli Ekreme o yazının yeri gösterilmiş, o da o kelimeleri kendi eliyle çizerek «Muhammed bin Abdullah, kelimelerini yazmıştı.
Bu hâdise Buharı, Müslim, Nesaî ve mesnedi ibn Hanbelde mukayyettir.
Buharı, bu hâdiseyi kaydettikten sonra (Veleyse yuhsinü yektübü) yani «iyi yazı yazarnıyordu.» İmam Ahmedin mesnedinde İsrailden naklen (Veleyse yuhsinü en yektübe) denilmektedir.
Yani «yazmayı pek bilmiyordu.» Bıjna rağmen bütün hadis kitapları Hazreti Peygamberin Muhammed bin Abdullah kelimelerini yazdığını beyan ediyorlar ki bundan bazı eşhas Resuli Ekremin son zamanlarda okuma yazma öğrendiğini istihraç etmektedirler.
Ibn Ebi Şeyyibenin IVfücahitten nakline göre Resuli Ekrem ölmeden evvel okuma yazma öğrenmişti.
Yupus ibn Mesirenin Ebi Kebşetessülûliden, o da Sehli bin el'Hanzeliyeden nakline göre Resuli Ekrem Akra' ve Uzeyniyeye gönderdiği emirnameyi Muaviycye yazdırmış, bunlar Resuli Ekreme gelerek emirnameyi okuyamadıklarını söylemiştir, bunun üzerine Resuli Ekrem emirnameye bir nazar atfettikten soma onun.
muhteviyatını olduğu gibi söylemişti.
Bu rivayetler sahih olsa onu da bir mucize telâkki etmek itap ederdi.
Çünkü bu takdirde Resuli Ekrem insanların talimine muhtaç olmadan okuma yazma öğrenmiş olurdu.
Halbuki bu rivayetler ya uydurmadır, yahut sön derece zayıftır.
Bütün mütevatir rivayetler Resuli Ekremin ümmi olduğu merkezindedir.
Bir ümminin kendi ismini yazması büyük birşey değildir.
Okuma yazma bilmiyen insanlar da yazıya karşı ünsiyet dolayısiyle isimlerinin harflerini'tanırlar ve onları çizerler.
Hakikati halde bazı rivayetlerin naklinde mecazi fiil ilej hakikî fiil tefrik olunmaz.
Meselâ hükümdarların veya devlet reislerinin gönderdiği mektuplardan bahsolunurken tfilân hükümdar şunu yazdı.
Yahut başka hükürhdara bir mektup gönderdi.
Yahut bir cami veya kale inşa etti.» deriz.
Halbuki bu ıjnektupları yazan- kullarım! Benim arzım geniştir.
Siz yalnız Bana tapın! (11).
57 Herkes ölümü tadacak, sonra Bize döneceksiniz.
58-59 İman ; edip doğru dürüst işler işleyenleri, altından ırmaklar akar cenlar : Kâtipler, camileri veya kaleleri inşa edenler : mimarlardır.
Fakat kâtipler ile mimarlar meselâ bir hükümdarın namına çalıştıkları için bu fiiller onlara izafe olunur.
Buna mümasil olarak hadis kitaplarında Resuli Ekremin gönderdiği mektuplardan bahsolunuyorken (ve ketebe ilâ Kayser, ve ketebe ilâ Kisra) yani »Kaysere yazdı, Kisraya yazdı» şeklinde rivayetler görüyoruz.
Halbuki peygamberimiz o mektupları kendi eliyle yazmamış, yazdırmıştır.
Yalnız bu mektuplar onun namına yazıldığı için doğrudan doğruya ona atfolunmaktadır.
Kur'an-ı Kerim Resuli Ekreme açıktan açığa (ümmi) demektedir.
Binaenaleyh onun ümmi olduğuna bundan daha kat'î bir delil olamaz.
Resuli Ekrem ümmi olmakla ve ümmiler arasında yetişmekle, sabık kitapları bilmemekle berüber herşeyi biliyordu.
Bu.
onun bir mucizesi idi.
Kur'an-ı Kerim müşriklere hitaben der ki : »Peygamberin sıdk-ı nübüvvetini tanımak için onun ümmi olmakla beraber bütün Beni İsrail ulemasının bildiklerini bilmesi kâfi bir âyet değil midir?» [11] Bu Ayeti Kerime, düşmanlarının ezasına uğrayan Müslümanlara teselü veriyor.
Müslümanlar Mekkede eza ve işkenceye uğradılarsa, ezadan azade yerler de bulabilirlerdi.
netlerin yüksek mevkilerinde barındıracağız.
Onlar orada daim kalırlar.
Çalışıp iyi işler işleyenlerin; {her sıkıntı ve tehlikeye karşv) dişlerini sıkıp katlananların, Tanrılarına dayanıp güvenenlerin mükâfatı ne güzel mükâfattır! 6 0 Nice can|ı mahlûklar vardır ki rızıkiarını taşımazlar, Allah ona da, size de rızık verir.
Herşeyi hakkiyle işiten, herşeyi hakkiyle bilen Odur.
61 Onlara gökleri, yeri yaratan; güneşi, ayı size müsahhar kılan, kimdir? diye soracak olsan muhakkak ki: Aliahtır! derler.
O halde ne diye çevrilip dönüyorlar? 62 Hak Tealâ, kullarından dilediğine rızkı genişletir, dilediğine rızkı darlaşürır.
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir.
6 3 Onlara: Gökten yağmur indirip, ölümünden sonra topraklara can veren kimdir? diye soracak olursan, herhalde : Allahtır! derler.
Onlara: Allaha hamdoisun de! Fakat onların çoğ u buna akıl erdıremiyorlar (12).
BÖLÜM : 7 — MÜMİNLERİN ZAFERİ • 6 4 Bu dünya hayatı, eğlenceden, oyundan başjka birşey değildir.
Âhiret konağına-gelince (asıl) hayat işte (|»dur.
Şunu bir bilseler! 6 5 Onlar herne zaman gemilere binselef J dinde ihlâs ve j samimiyet göstererek Allahı çağırırlar.
Hak Tealâ onları karaya çıkarınca hemen Ona eş - ortak katarlar, 6 6 ki onlara bahşettiğimize karşı nankörlük edip dünyayı muratlarmca geçirsınler.
Fakat, nihayet {işi) anlayacaklar! 67 Görmüyorlar mı ki etrafındaki insanlar zorla kapışılırken Haremi emniyet içinde yüzdürdük (13)- Halâ bâtıla mı inanacaklar ve Allahın nimetini tanımıyacaklar ? 6 8 Allaha karşı yalan uydurandan, yahut hak kendisine geldikten sonra onu yalan sayandan daha zalim kim olabilir ? Kâfirler için konak cehennemde değil midir ? 69 Bizim yolumuzda (çalışıp didişenler), mücahede edenleri muhakkak ki yollarımıza iletiriz.
Hak Tealâ iyi işler işleyenlerle beraberdir.
[12] Onların çoğu Arabistan gibi ölü bir toprağın ruhanî ölümden kurtulmak üzere olduğunanakıl erdiremiyorlardı.
| î [13] Harem, Mekke şehrini ve onun etrafındaki birkaç millik araziyi ihtiva eder.
Bu hudut içinde harp yasaktır.
Zorla insan kapmaktan bahşeden nazmı celil o zaman Arabistând? hüküm süren emniyetsizliğe işaret ediyof.
Halbuki hiçbir kimse Harem hududu içinde buna cesaret edemiyordu.
] SÛRE : 3 0 RÛM SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 6
BÖLÜMdür, 60 âyettir.) Konusu : Sûrei şerifede Romalıların İranlılara karşı kazandıkları zafere dair ihbaraltan bahsolunduğu için ona Rum sûresi denilmiştir.
Bu sûrenin nazil olduğu sıralarda İran, ikinci Husrevin: Doğu Roma, Herkim hükmü altında idi.
Bu iki devlet uzun bir zamandanberi, birbirleriyle cidal halinde idiler.
Bi'seii Muhammediyenin beşinci senesinde yani milâdın 613 yılında bu iki komşu devlet kanlı bir muharebeye giriştiler.
Doğu Roma devleti hıristiyan, bu itibarla kitap ehli, İranlılar isel mecusî ve Mekke müşrikleri gibi müşrik idiler.
Bu harbin vukuu esnasında müslürnanların hisleri hırisliyanların, Mekkelilerin hisleri İranîlerin lehinde idi.
İki taraf da bu muharebenin neticesini sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Doğu Roma ile Iran devletlerinin hududu Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbiriyle temas ediyordu.
Filistin, Suriye, Mısır ile Irakın bir kısmı ve Anadolu, Doğu Romaya labidi.
İranlılar.
Doğu Romaya iki taraftan hücum ettiler.
Dicle ve Fırat üzerinden Suriyeye, Azerbeycan ve Ermenistan tarafından Anadoluya taarruz eltiler.
İran orduları Doğu Roma kuvvetlerini her iki cephede geri alarak denizel dökünceye kadar takip etmiş.
Suriyedeki bütün mukaddes şehirleri zaptetmiş.
milâdın 614 üncü senesinde bütün Filistini ele geçirmişti.
İranlıların bu istilâsı esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî mebanî tahrip ve telvis edilmişti.
İranlılara iltihak-eden yirmi altı bin yahudi.
altmış binden fazla bigünah hırisliyanı kılıçtan geçirmişlerdi.
İran şehinşahının kasrı otuz bin maktulün kafatasiyle tezyin olunmuştu.
Bu istilâ tufanı burada durmıyarak Mısırı da basmış, milâdın 616 ıncı senesinde İranlılar bir taraftan Nil vadisini işgal ve İskenderiyeye muvasalat, diğer taraftan bütün Anadoluyu istilâ ederek ta İstanbul'un Boğaziçi sahillerine kadar gelmişler.
Doğu Roma imparatorluğunun payitahtı olan Kostanlınıye'nin karşısında görünmüşler, saltanatlarını Irak, Suriye.
Filistin, Mısır ve Anadoluya teşmil etmişlerdi.
İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyor ve bu suretle hıristiyanlığın çıktığı yerlerde ateşperestlik doğuyordu.
Doğu Roma imparatorluğunun bu hezimeti karşısında, bu devlete tâbi olan birçok vilâyetler isyan etmişler, Afrikadakî ülkeler, Avrupa tarafındaki vilâyetler, hattâ İstanbul'a komşu şehirler bu devletin hâkimiyetinden çıkmak istemişler ve çıkmışlardı.
Elhasıl Doğu Roma imparatorluğu tarumar olmuş, bir daha canlanamıyacak bir şekilde yı-~a serilmişti.
Muharebenin bu şekilde neticelenmesinden müslümanlar müteessir olmuşlar, fakat Mekkeliler ilânı şadımânî etmişler ve Hazreti Muhammede karşı: »Biz de sizinle harbedecek olursak sizin de akıbetiniz kitap ehli kardeşlerinizin akıbeti gibi olacak I» demişlerdi.
O sırada Doğu Roma imparatorluğu lamamiyle cansız denecek bir halde idi.
Dahilî isyanlar, devleti inhilâle uğratmış, imparatorluğun ordusu başı boş kalmış ve dağılmış, imparatorluğun hazinesi boşalmış, bizzat imparator memleketinin akıbetiyle zerre kadar alâkadar olmıyarak zevk ve sefahate dalmıştı.
İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği neşe ile imparatora şu sulhu teklif etmişlerdi: İmparator İranlılar tarafından islenilecek herşeyi vere çektir; ezcümle İranlılara bin yük allın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecekiir.
«Doğu Roma imparatorluğu bütün bu zilletâver şeraiti kabul etmiş, bu esaslar üzere sulhu imzalayacak murahhaslar göndermişti.
Bu murahhaslar İranlıların nezdine muvasalat ettikleri zaman Husrev şu sözleri söyledi: »Bu şerait kâfi değildir.
Bizzat imparator Herkıl karşıma zincirler içinde gelerek maslup İlâhına bedel ateşe ve güneşe iapmalıdır.» İşte o zamanki harbin neticesi böyle idi.
Bu harp sahnesinden pek uzak bir yerde, beyabanlardan müteşekkil bir muhitte zuhur eden Peygamber bu kanlı hâdisatın vukuu esnasında şu âyâtı kerimeyi okuyordu : «Elif, Lâm, Mim gulibetürrum...
ilâh...» yani >• Romalılar arzın yakın bir yerinde mağlûp oldular.
Fakat onlar, mağlûbiyetlerinden sonra galip geleceklerdir.
Hem de birkaç sene zarfında.
Emir ve irade, evvel ve âhır Allahındır.
O gün mü'minler de Allahın yardımı ile* sevineceklerdir.
Allah dilediğine yardım eder.
Aziz ve rahim Odur.
Allahın va'di bu.
Allah vadinde hulfetmez.» O zaman Peygamberimizin mülhem olduğu âyetler bunlardı.
Bu âyetler son derece müsteb'at hattâ hiçbir cihetle inanılmıyacak birşeyi haber veriyordu.
Romalıların birkaç sene zarfında canlanarak yeniden galip gelmeleri, akla sığacak birşey değildi.
Onun için müşrikler, müslümanlarla bahse girişmişler ve şayet Peygamberin bu ihtarı doğru çıkarsa bahsi zayi etmeyi kabul etmişlerdi.
Müslümanlarla Mekkeüler hâdisalı yine sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Birkaç sene sonra iş değişmiş ve Allahın vadi yerine gelmişti.
İngiliz müverrihi; Gibbon bunu anlatırken der ki: uHayalının mebadisinde olduğu gibi sonlarında da sefih, hurafatperest ve nâmert bir adam olan imparator, 621 senesinde birdenbire değişti.
Bu sefih ve sefil adam harp sahnelerinde kahramanlıklar gösteren bir kayser oldu ve imparatorluğun şerefini kurtardı.» Herkıl, ordusunun ankazını loplıyarak harekele geçtiği zaman herkes Doğu Romanın son günlerini yaşadığını zannediyordu.
Fakat ümmî Nebinin tebliğ ettiği haber, kelime bekelime tahakkuk edecekti.
Müslümanların Bedir muharebesinde müşriklere karşı galip geldikleri sırada Doğu Roma orduları da İranlıları mağlûp ederek onlarm işgal ettikleri bütün vilâyetleri kurtardıktan başka düşmanlarını Boğaziçi sahillerinden, Nil vadisinden, Dicle ve Fır a tır.
gerilerine atmışlardı.
Bu ihbarın bu şekilde tahakkuku Mekkelilerden birçoklarının gözlerini açmış, bunların birçoğu bu hakikat karşısında müslümanlığı kabul etmişlerdi.
Müverrih Gibbon (Roma imparatorluğunun sukut ve izmihlali) unvanlı eserinde bu hayretbahş ihbarı nebevinin tahakkuku karşısında mephut kalarak 1250 sene sonra şu satırları yazıyor: «İki imparatorluğun hududu haricinde bulunan ve bunlardan herbirinin diğerini imha için hazırladıkları tertibatı bilen Hazreti Muhammed İranlıların adım başında zafer kazandıkları bir dakikada Bizanslıların birkaç sene sonra yeniden galip geleceklerini söyledi.
Dünyada hiçbir ihbar o zamanın vaziyeti karşısında bunun kadar inanılmıyacak bir mahiyette sayılmazdı.
Çünkü kayser Herkılin 610 dan 612 ye kadar devam eden hâkimiyeti imparatorluğun zafere değil, sukut ve izmihlale doğru gittiğini gösteriyordu.» Bizans imparatorluğunun müverrihleri bütün ömrünü îş-ü işret, zevk-u sefahat içinde geçiren ve memleketinin zeval ve harabîsi karşısında lâkayit kalan Herkılin halinde hasıl olan ânî tebeddülü izah için bir takım garip nazariyeler ileri sürüyorlar.
Bunların hepsi de bu kanlı sahneden pek uzakta bulunan bir Peygamberin.
Herkılin muvaffakiyeti için dua ettiğini unutuyorlar.
Binaenaleyh bu muvaffakiyetle en büyük ruhanî âmilin bu dua olduğunu nazarı dikkate almak lâzımdır.
Müsledrikie ve Camii Tirmizîde şu sözleri okuyoruz $ «Bizanslılarla İranlılar arasında harp başladığı zaman Mekkeliler müşrik oldukları için İranîlerin lehinde idiler.
Müslümanlarsa ehlikilaba teveccüh gösteriyorlardı.
İranlılar Bizans- lıları mağlûp ediyorken Hazreti Peygambere Rum Sûresi vahyolundu.
Hazreti Ebu Bekir bu sûrenin ihbaratını Mekkelilere bildirdi.
Mekkeliler, âyeti kerimede Romalıların birkaç sene zarfında galip geleceklerini söylemekten ne kastolunduğunu sordular.
Hazreti Ebu Bekir birkaç seneden maksadın beş sene olduğunu söyledi.
Peygamberimiz Ebu Bekirin bu cevabını duyunca» Hayır, dedi.
«Bıd'j, sinin" nazmındaki (Bıd') kelimesi üçten dokuza kadardır.» Resuli Ekremin bu işareti mucibince dokuz sene sonra bu ihbarı nebevi tahakkuk etmiş ve onun tahakkuku Bedir zaferinin ihrazına tesadüf etmiştir.
Bedir zaferi hicretin birinci, yani bi'setin 14 üncü senesine tesadüf eder.
O halde bu ihbarı nebevi bi'setin beşinci senesinde vukubulmuştur.
Bazılarına göre bu ihbar hicretin altıncı senesinde Hudeybiye musalâhası esnasında tahakkuk etmiştir.
Fakat bu doğru değildir; bu suitefehhümün sebebi şudur: Sahihi Buharının beyanına nazaran.
Hazreti Peygamberin Herkıle gönderdiği nameyi hâmil elçi Suriyeye muvasalat ettiği zaman Herkıl zaferini tes'it ediyordu.
Bu elçi Hudeybiye musalâhası sıralarında gönderildiği için herkes Herkılin o sıralarda zafer ihraz ettiğini zannetmiştir.
Halbuki Herkıl zaferi çoktan kazanmış ve onu tes'it için Suriyeye gelmiş bulunuyordu.
Roma takvimine göre bi'seti Muhammediye 609 senesinde vukubulmuş, Doğu Roma ile Iran arasındaki muhasamat 610 da başlamış, 613 ile 614 seneleri harp içinde geçmiş, 616 da Romalılar mağlûbiyete duçar olmuşlar, 622 de mukabil harekete geçmişler, 623 de zafer kazanmıya başhyarak 625 de kat'i zaieri ihraz etmişlerdi.
Mağlûbiyetin başlangıciyle galibiyetin başlangıcı arasında dokuz sene geçmekte olduğu gibi kat'î mağlûbiyetle kat'î galibiyet arasındaki müddet te dokuz seneden ibarettir.
Peygamberimizin ihbarında, bütün bu işaretler en beliğ surette ifade olunmuştur.
İmparator Herki) muharebeyi bitirdikten sonra eskisi gibi îş-ü nûşa, zevk-u safaya daldı.
Bundan da anlaşılıyor ki, Desti Kudret, Hazreti Peygamberin ihbarını yerine getirmek ve onun duasını tahakkuk ettirmek ıcin Herkıli bir kaç sene harekete getirmiş.
Peygamberin ihbarı tahakkuk ettikten sonra o da eski haline dönmüştür.
Rum süresinin birinci kısmı bu çok mühim bahsi anlattıktan sonra ikinci kısmı mü'minlerle kâfirlerden her ikisinin de yakında halinde değişiklik olacağını ve müslümanların yükseleceğini haber verir.
Uçuncü kısım, İlâhî kudretin tabiat alemindeki tecellilerine işaret ederek ayni kudretin islâmiyelo zafer getireceğini anlatır.
Dördüncü kısım, Islamın kazanacağı ruhani zaterin muhakkak olduğunu, çünkü islâmın insan fıtratına hitap ettiğini, insanın din noktai nazarından bütün fıtrî ihtiyaç ve iştiyaklarını temin ettiğini, onun için insanların onu muhakkak kabul edeceklerini beyan eder.
Daha sonraki kısım bu zaferle bütün Arabistanın akıllara hayret veren bir şekilde değişeceğini, islâmın duçar olduğu mukavemet yüzünden bu inkılâbın başarılmasına şüphe edenlerin yakında her muhalefetin yıkıldığını göreceklerini izah eder, Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : l — İKİ İHBAR B i smillâhi'rrahm a n i'rrahî m 1 Elif, Lâm, Mîm.
2-5 Romalılar, yakın bir yerde, yenildiler.
Yenildikten sonra, birkaç yıl içinde galip gelecekler, önc e de , sonra da, her emir Allahindır.
O gün, muminlejr de, Allahın yardımiyle, sevinecekler.
Hak Tealâ dilediğine yardam eder.
Yegâne galip olan, bağışlayan Odur {1).
6 Bu (vaif) Allahın va'didir.
Hak Tealâ va'dinden asla caymaz.
Fakat insanların çoğu bilmezler.
7 Onlar ancak bu dünya hayatının dış tarafını bilirler, fakat onlar âhiretten tamamiyle habersizdirler.
8 Onlar, için için, Allahın gökleri, yeri.
ancak hak ile, muayyen bir va'de için yarattığını düşünürler mi ? Muhakkak ki insanların çoğu, Tanrılarına kavuşacaklarını inkâr ediyorlar 9 Bunlar yeryüzünde gezip dolaşıp kendilerinden evvelkilerin akıbetini görmediler mi ? Onlar, kuvvetçe daha güçlü idiler, onlar yeryüzünü daha fazla ekip biçmişler, daha fazla mamur etmişler, onlara Peygamberlerimiz apaçık burhanlarla gelmişlerdi.
Hak Tealânm onlara zulmetmesi [1] Sûrenin mukaddimesinde bu ihbarat hakkında mufassal malûmat verilmiştir.
Karüerimiz oraya müracaat etsinler.
gerekmezdi.
Fakat onlar öz canlarına zulmediyorlardı.
10 Sonra kötülük işleyenlerin akıbeti kötü oldu.
Çünkü onlar Allahın âyetlerini yalan saymışlar ve onları alay ve eğlence edinmişlerdi.
BÖLÜM : 2 — İKİ FIRKA 11 Hak Tealâ hilkati önce peyda eder, sonra onu türetir (çoğaltır), sonra Ona döndürüleceksiniz.
12 (Beklenen) saat hulul edince suçlular nevmit kalırlar 13 Onların şeriklerinden kendilerine şefaat eden bulunmaz.
14 (Onlar naçar kalarak), onları da ret ve inkâr ederler.
(Beklenen) saat hulul ettiği zaman o anda onlar birbirlerinden ayrılırlar.
15 İman edip doğru dürüst işler işleyenler cennetler içinde mesut olurlar.
16 Ayetlerimizi reddedip yalan sayan ve âhirete kavuşmayı ummayanlarsa azaba uğramak için getirilirler.
17 Akşama kavuşurken, sabaha ulaşırken Allahın şanını yüceltin! 18 Göklerde ve yerde hamd Ona yaraşır Geceleri de , öğleleri de Onun şanını yüceltin ! 19 Diriyi ölüden, ölüyü diriden çıkarır.
Ölümünden sonra toprağa can verir.
Siz de böylece çıkarılacaksınız.
SOLÜM : 3 — İLÂHİ KUDRETİN İŞARETLERİ 2 0 Onun âyetlerinden biri, sizi topraktan yaratmasıdır.
Sonra sizler (her tarafa) yayılan beşer oldunuz.
21 Onun âyetlerinden biri de size kendinizden eşler yaratmasıdır.
Siz onlarla huzur ve istirahate nail olursunuz.
Birbirinize karşı sevgi ve esirgeme (duygularını aşılamıştır) (2).
Bunda, düşünen insanlar için dersler vardır.
22 Onun âyetlerinden biri de göklerle yeri yaratması, dillerinizin, renklerinizin ayrı ayrı olmasıdır.
Şüphe yok ki bunda bilgili insanlar için ibretler vardır.
23 Onun âyetlerinden biri de geceleyin uyumanız, gündüzün Onun lütuf ve kereminden rızıklarınızı dilemenizdir.
Bunda dinleyen insanlar için ibretler vardır.
24 Onun [2] Bu âyet zevç ile zevce arasındaki sıkı rabıtayı ifade ediyor.
Kur'an, ^;vc ile zevce arasında muhabbet ve rahmet konulduğunu beyan ederek ve evli bir insanın nail olacağı huzur ve sükûneti göstererek bu birleşme ve bağlanmanın gayesini anlatıyor.
âyetlerinden biri de geceleyin uyumanız, gündüzün Onun lütuf ve kereminden rızıklarınızı dilemenizdir.
Bunda dinleyen insanlar için ibretler vardır.
2 4 Onun âyetlerinden biri de size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi, göklerden yağmur indirip j ölü toprağı yeniden diriltmesidir.
Bunda aklı eren insanlar için ibretler vardır.
25 Onun âyetlerinden biri de göklerle yerin Onun emriyle kaim olmasıdır.
Sonra Onun, bir tek çağırrnasiyie hepiniz arzdan çıkarsınız.
26 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur.
Hepsi Ona itaat ederler.
27 Hilkati peyda eden, sonra onu türeten, Odur.
Bu iş Ona kolaydır.
Göklerde ve yerde en yüksek sıfatlar Onundur.
Aziz Odur, hakim Odur!
BÖLÜM : 4 — İNSANIN FITRÎ DİNİ 28 Hak Tealâ size, kendinize dair, bir misal iral eder: Size nzk olarak ihsan ettiğimiz {şeylerde) sağ elinizin mülkü {olan köle- .
'A>s>'!•]}'.>'•'•> "s?'>y<' -^•JA'.
'î '^>V - > " > > - 1 t [erinizden.) birbirinize müsavi olduğunuz, birbirinizden korktuğunuz gibi korktuğunuz ortaklar var mıdır? (3).
Biz böylece anlayan insanlar için âyetleri apaçık irat ederiz.
29 Hayır, zalim olanlar, bilgileri olmaksızın, hava ve heveslerine uyarlar.
Allanın dalâlette bıraktığını, doğru yola kim iletebilir ? - Böyielerin, hiçbir yardımcısı da bulunmaz.
3 0 Sen yüzünü dosdoğru dine, tam bir ihlâs ile çevir.
(Bu din) Allahın o fıtratıdır ki insanları onun üzerine yaratmıştır.
Allahın yarattığı değiştirilmez.
En doğru din budur.
Fakat insanların çoğu bilmezler (4).
31 Allaha dönün, Ona karşı [3] Bu herkesin anlayacağı misal şu hakikati biribirlerine müsavi değilseler, Allahın yarattığı taşlar nasıl olur da Halik ile bir olabilir ?..
[4] Âyeti Kerimeye göre Müslümanlık insa insan fıtratının doğruluğunu kabul ettiği bir dindir olan Allahm birliği, ilâhî vahyin cihanşümulluğu, mes'uliyeti, bütün dinlerin, bütün milletlerin kabul Bütün bu umumî, bu cihanşümul esasların kabule irat ediyor : Efendilerle köleler şeyler arasında olan bir takım nm fıtrî dinidir.
Müslümanlık, Müslümanlığın başlıca esasları insanın bütün hareketlerinden ettikleri en esaslı hakikatlerdir, mazhar olması, insan fıtratının {vazifelerinize) riayet edin.
Namazı dosdoğru kılın.
Müşriklerden, 3 2 dinlerini darmadağınık edenlerden, bölük bölük olanlardan, her bölüğü kendi haliyle sevinenlerden olmayın ! 3 3 insanlara bir dert eriştikçe, Tanrılarına dönerler, Ona yalvarıp yakarırlar.
O da onlara kendi taraflarından bir rahmet tattıracak olursa, bir de bakarsın ki, Ona eş, ortak koşuyor, {A ve böylece Allahın ihsanına karşı nankörlük gösteriyorlar.
(Bir zaman için) eğlenin.
Sonra çok geçmeden öğreneceksiniz.
35 Yoks a B.z onlara (islinat edecekleri) bir burhan gönderdik de o burhan onlara, kattıkları şerikler hakkında söz mü söylüyor ? 3 6 insanlara tarafımızdan bir rahmet ulaşırsa, onunla sevinirler.
Onlara, kendi ellerinin kazancı olarak bir kötülük erişirse, (hemen), nevmit olurlar.
37 Görmüyorlar mı ki Hak Tealâ, dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin- j kini darlaştırır.
Bunda, iman eden insanlar için ibretler vardır.
3 8 Hısımlara, yoksula, yolda kalana hakkını ver.
Allahın rızasını dileyenler için bunda hayır vardır.
Umduklarına erenler, bunlardır.
39-Riba ile ve insanların maliyle nemalanmak üzere verdiğiniz mal, Allahın nezdinde nemalanmaz.
Allah rızasını umarak verdiğiniz zekât ise, (işte) kat kat nemalanacak mal odur.
4 0 Sizi yaratan, sonra besleyen, sonra sizi öldüren, sonra dirilten, Allahtır.
Sizin Allaha kattığınız eş, ortaklardan bunu yapabilecek var mı ? Hak Tealânın şanı yücedir.
Ona kattıkları şeriklerden üstündür.
BÖLÜM : 5 — İNKILÂP 41 İnsanların elleriyle işledikleri (günahlar) yüzünden fesat karayı, denizi kapladı (5).
Hak Tealâ, insanlara, beriki geri dönerler diye yaptıklarının bir kısmını tattıracak.
4 2 JDe ki.
yeryüzünde gezip dolaşın da daha evvelkilerin akıbeti ne t^ldu, görün.
bunları kabul ettiğine, bunların hak olduğuna inandığına delildir.
İslâmiyet, insanlık dininin bu en belli başlı esaslarını takyit eden bütün tahdidatı kaldırır ve onlara bütün insanlığı kavrayan vüs'ati verir.
[5] Tarih, bu sözleri teyit ediyor.
Hazreti Peygamberin zuhurundan evvel bütün dünya memleketlerini fesat kaplamıştı.
Burada denizden murat, deniz ortalarındaki adalardır.
Yeryüzünü karanlık basmış, insanların itikatları da hareketleri de bozulmuştu.
Musevilik, Hinduluk, Budalık, Konfüçyüslü^, Zerdüştîük, insanlara doğru dürüst bir yol göstermekten âciz kalmıştı.
Bu dinlere salik olan insanlar fazilete inanmak bertaraf, rezileti fazilet telâkkiye, müstehcen ve gayri <•>liO^f^^^.
ÜitAj-P^J (j&sajŞ* Onların en çoğ u müşriktiler (G).43Allah tarafından, geri döndürülemeyecek gün gelmeden, yüzünü dosdoğru dine doğrult.
O gün onlar, bölük bölük olurlar.
4 4 Herkim kâfir olursa, küfrünün vebali, kendinedir.
Doğru dürüst işler işlerse kendileri için iyilik ederler, kendileri için yer hazırlarlar.
45 Hak Tealâ, iman edip doğru dürüst işler işleyenlerin mükâfatını, inayetinden verir.
Hak Tealâ, kâfirleri, sevmez.
4 6 Onun âyetlerinden biri, rüzgârları müjdeci ahlâki hareketleri ilâhî birer emir tanıtmağa başlamışlardı.
Bu dinlerin en genci olan hınstıyanhk, bütün safvetini kaybetmiş bulunuyordu.
Miur'un dediği gibi «yedinci asrın hıristıyanhğı mütereddi idi.» Fesadın bu derece taammümü, dünya tarihinde misli görülmüş birşey değildi.
Altı asırdır, dünyanın hiçbir köşesinde ilâhi vahyin ışığı parlamamıştı.
İslâmiyetin ve onunla beraber ilim ve medeniyet nurunun doğması üzerine, bütün dünya yeni bir devre kavuştu.
Karanlık içinde yüzen Avrupa, ancak bu nura kavuştuktan sonra aydınlandı ve Rönesans, Reformasyon devirlerinin açılmasına imkân hasıl oldu.
16] Tevhit akidesi her yerde unutulmuştu.
Museviler bile, âlimlerine, ancak Allaha karşı yaraşan itaat ve teslimiyete boyun eğiyorlardı.
Hıristiyanlık tevhit akidesini çoktan bırakmıştı.
olarak göndermesidir.
Bu sayede Onun rahmetini tadar, gemiler, emriyle yüzer, lûtfundan rızkınızı ararsınız ve Ona, şükredersiniz.
( 7 ).
47 Senden evvel, kendi milletlerine, Peygamberler göndermiştik.
Peygamberler onlara en açık burhanlarla gelmişlerdi.
Biz de mücrimleri azaba uğrattık.
Müminlere yardım etmekse, Bize gereken bir hakti.
48 Hak Tealâ (O Tanrıdır ki) rüzgârı gpnderir, rüzgâr bulutlan kaldırır, bulutu dilediği gibi gökyüzünde yayar, parçalar.
Yağmurun onun arasından yağdığını görürsün.
Hak Tealâ yağmuru kullarından dilediğine ihsan edince onlar da sevinirle^ 49 (Halbuki) onlar yağmur yağmasından evvel, yeis içinde, şaşkın biir haldeydiler.
5 0 Allahın rahmet izlerine bir baksana ! Toprağa Öldükten sonra nasıl taze can veriyor! Ölüleıi de diriltecek olan Odur.
Herşeye hakkiyle kadir olan Odur.
51 Şayet Biz, rüzgâr gör.Herir, onlar da ekini sararmış görürlerse, nankörlük göstermekte d^vam ederler.
(S) 52 (Muhakkak) ki sen yüzlerini çevirip kaçan ölülere söz işittiremez, sağırlara davetini duyuramazsın.
53 Sen (kalbi) körleri, sapıklıklarından çevirip doğru yola iletemezsin.
Sen ancak âyetlerimize inananlara ve Bize münkat olanlara söz dinlejtebilirsin ! I .
•
BÖLÜM : 6 — MUHALEFETİN MAĞLÛBİYETİ 54 Allah (O Tanrıdır ki) sizi zaaftan yaratarak ^aaftan sonra size kuvvet verdi.
Kuvvetten sonra (tekrar) zaafa Uğratan, saçlarınız; ağartan Odur.
Dilediğini yaratır.
Herşeyi hakkiyle bilen, herşeye hakkiyle kadir olan Odur.
5 5 (Bekleneı\) saat hulul ettiği zaman, günahkârlar, yeryüzünde bir saatten fa^la kalmadıklarına yemin ederler.
Onlar, hep böyle dönüyorlardı.
5 6 Ken-, dilerine ilim ve iman verilcnlerse: "Siz Allahın emri mucibince, tekrar dirilecek güne kadar kaldınız! Kıyamet gün^i bugündür.
Fakat siz bilmiyordunuz!,, diyecekler.
57 O gün zulmedenlerin (ileri sürecekleri) özürler bir işe yaramıyacak, onlardan tevbe de istenmiyecek.
58 Biz Kur'anda insanlar için her çeşit misal irat [1] Âyeti Kerime, inkılâbın bilfil başladığına işaret ediyor, i [8] Bundan evvelki âyette, toprağın ölümünden sonra dirlmesinden bahsolunuyordu.
Arzın dirilmesinden murat, onun mahsul vermesidir.
Şurada da ona işaret ediliyor ve mahsulün olgunlaşmasından yahut kırıcı bir rüzgâra uğrayarak sararıp solmasından bahsolunuyor.
ettik.
Fakat sen onlara bir emir getirdikçe kâfir olanlar, siz ancak sahte müddeilersiniz! derler.
59 Hak Tealâ böylece bilgisizlerin kalbine mühür basar.
6 0 Sabret! Allahın va'di haktır.
(Muhakkak yerini bulur), buna yakînen inanmıyanlar (yakında onun tahakkuk ettiğini görerek) sizi istihfaf edemiyecekler.
SÛRE : 3 1 LOKMAN SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
4
BÖLÜMdür ; 3 4 âyettir.) Konusu : Sûrede Lokmandan bahsolunduğu için ona «Lokman» sûresi denilmiştir.
| Lokman, Habeşli idi.
Onun burada bahis mevzuu olması, bundan evvelki sûrede işaret olunan İslâm esaslarının genişliğini isbat eder.
27 inci sûrede «Tanrının, j sözleri için deniz mürekkep olsa, bir misli de ona katılsa.
Tanrının sözleri bilmeden, j denizler tükenirdi» buyurulmuştu.
Bu âyet, iyi ve dürüst insanların bir millete, bir memlekete, bir devre münhasır olmadıklarını, İlâhi vahyin her millete ihsan olun- ] duğunu, beyaz yahudi ile siyah habeşin ayni derecede İlâhî vahye namzet ve lâyık j olduklarını gösterir.
Nasıl Hazreli İsâ, Allahın kelimesi idiyse Habeş Lokman da I öyle idi.
Lokman, umumiyetle, Esop olarak da kabul olunuyor.
Bu sûrenin hedefi, mü'minîerin muvaffak olacaklarını anlatmaktır.
Sûrcniı bundan evvelki iki sûre gibi, Mekke devrinin ortalarında nazil olduğu anlaşılıyor.
Bazıları sûrenin büyük bir kısırımı Medinede nâzii olmuş telâkki ederlerse de bu telâkkinin esası yoktur.
Sûrenin birinci kısmı mü'minîerin muvaffak olacaklarını anlatır, ikinci kısmı Lokmanın oğluna vukubulan nasihatlerini nakleder.
Kur'an bu nasihatlerle müslümanlara hitap ediyor.
Üçüncü kısmı kudreti İlâhiyenin büyüklüğünü anlatarak müslümanların bu kudret sayesinde kum gibi düşmanlara galip geleceklerini gösterir.
Dördüncü kısım, kuvvetli düşmanların mağlûp olmak üzere olduklarım ' İzah eder f Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — MÜMİNLER MUVAFFAK OLACAKLAR Bi smi' İlâhi 'rrahma ni 'rr ahîm 1 Elif, Lâm, Mim.
2-4 Bunlar hikmetle dolu olan Kitabın 1 âyetleridir, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, âhireti yakînen tanıyan, güzel işler işîeyici insanlar için hidayet ve rahmettir.
5 Bunlar Tanrılarının dosdoğru yolu üzeredirler.
Selâmete varacak, ; [1] Âyetin beyanı umumîdir ve Kur'an ile istihza edenlerin hepsine şâmildir.
Nadr - bin Elharis bunların biri idi.
Iranda öğrendiği bir takım efsaneleri Kureyşe anlatarak onları Kur'an dinlemekten alıkoymak isterdi.
I t ^ > •* " I murada erecek olanlar da bunlardır.
6 insanlar içinde öyleler 1 vardır ki bir bilgisi olmadan, manas insanları Allah yolundan alıkoymak v e bu işi eğlence edinmek için bir takım masal ve efsaneler edinerek [onları ileri sürerler).
Bunlar için rüsva edici azap vardır (l) .
7 Bu çeşit insana âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları duymamış, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi azamet ve tekebbürle yüzünü çevirip gider.
Böylesine acıkh bir azap müjdele.
8 İman edip doğru dürüst işler işleyenler için nimet cennetleri vardır.
9 Orada daim kalırlar.
Allahın va'di, dosdoğru vaittir.
Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Odur.
10 Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı.
Arza da, sizi sarsmamak için ulu dağlar koydu.
Yeryüzüne, her çeşitten 648 rTANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 2 Î İP hayvanlar dağıttı Gökyüzünden yağmur yağdırarak (yeryüzünde) her çeşit nebatın iyisini yetiştirdik.
11 Allahın yarattıkları işte bunlardır.
Tanrıdan başkalarının yarattıklarını Bana gösterin! Hayır, {hayır), zalimler apaçık sapıklık içindedirler.
BÖLÜM : 2 — LOKMANIN NASİHATLERİ 12 Biz Lokmana hikmet verdik.
Ona: Allaha şükret! dedik.
Kim şükrederse kendi öz canı için şükretmiş olur Kim nankörlük ederse: (Bilsin ki), Hak Tealâ müstağnidir.
(Şükre muhtaç olmadığı halde) hamd-ü senaya lâyık olan Odur.
13 Hani Lokman oğluna öğüt verirken: = Oğlum! demişti, Allaha eş, ortak katma! Müşriklik, (çok) büyük bir zulümdür.
14 Biz insana ana, baba (hakkını gözetlemeyi) tavsiye ettik.
Anası onu (meşakkatten meşakkate), > zaaftan, zaafa ^uğrayarak , (karnında) taşıdı.
Onun »sure: 31 ] Lokman Sûresi 64 9 sütten kesilmesi iki yıl sürer, (insana dedik ki:) Bana ve ana babana şükret! dönüş Banadır.
15 Şayet anan, baban, bilgin olmadığı birşeyi Bana şerik koşman için uğraşırlarsa, onlara itaat etme! Onlarla dünyada hoşça geçin.
Bana dönen insanların yolunu tut.
Dönüşünüz Banadır.
Ben de size işlediklerinizi haber veririm.
16 Oğlum! (işleneceğin iyi kötü iş) bjr hardal tanesi ağırlığınca olsa da, (bu tane) bir kayanın içinde, yahut gök yüzünün yüksekliklerinde, yahut arzın (diplerinde saklanma Hak Tealâ) onu meydana çıkarır.
Çünkü Hak Tealâ, en görünmiyen.
şeyi görür.
Herşeyin içyüzünü bilir.
17 Oğlum! m-mazı dosdoğru kıl.
İyiliği emret.
Kötülüğü nehyek Başına gelen2 katlan, dişini sık.
Bu gidiş, cn dürüst gidiştir.
18 Kibirlen rek halka surat asma! Yer yüzünde sallana sallana yürüme! Çünkü Hak Tealâ, kibir taslayanları, kendilerini beğenenleri asla sevmez.
19 Yürüyüşünde doğru yolu tut.
Sesini alçalt.
Muhakkak ki seslerin en çirkini, eşek anırmasıdır.
1
BÖLÜM : 3 — ALLAHIN KUDRETİ j 2 0 Görmüyor musunuz ki Hak Tealâ, göklerde ve yerde olanı size müsahhar kıldı.
Size açık, kapalı her nimeti tamamladı.
İnsanlar arasında ise, bilgisi, rehberi, aydınlık veren kitabı olmadan Allah hakkında çene çalanlar vardır.
21 Onlara: Allahın gönderdiğine uyun! denilince, hayır, biz atalarımızı ne üzere bulduysak ona uyarız, derler.
(Ne diyorlar)? Şeytan onları alevli ateşin azabına çağırsa da (ona mı uyacaklar:) 22 Kim iyilik ederek varlığını Allaha teslim ederse, bir insanın sarılabileceği en sağlam kulpa sarılmış olur- İşlerin sonu Allahı^dır- 2 3 Kim kâfir olursa, (varsın olsun), onun küfrü seni mahzun etmesin.
Onların dönüşü Bizedir.
Biz de onlara işlediklerini haber vereceğizHak Tealâ sinelerde gizli olan herşeyi bilir.
2 4 Bit onları biraz geçindirir, sonra onları en ağır azaba sürükleriz 25 Onlara: Gökleri, yeri kim yarattı ? diye soracak olsan: Allahtır! derler.
Sen d e : Allaha hamdolsun! de- Onların çoğu bilmezler.
2 6 Göklerde, yerde, ne varsa hepsi Allahmdır- Her ihtiyaçtan vareste; müstağni, her r iyi sıfatla övülmeğe lâyık Odur- 27 Yeryüzündeki her ağaç jj O! î ' .
* - i - < ' * •, i ',-ıV^' - - "<*, ' I kalem; deniz de, arkasından yedi deniz katılarak {mürekkep olsaydı) Allahın sözleri tükenmezdi.
Hak Tealâ, yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren (Tanrıdır).
28 Sizin yaratılmanız, sizin (tekrar) diriltilmeniz, bir tek kişiyi (yaratmak, diriltmek) gibidir.
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle işitir, hakkiyle görür- 29 Görmüyor musun ? Hak Tealâ geceyi gündüze, gündüzü geceye katar- Güneşi, ayı, (size) müsahhar kıldı- Herbiri muayyen vakte kadar kendi yolunda seyr- | eder- Hak Tealâ, işlediklerinizin (hepsinden) haberdardır- 30 Çünkü, Allah, haktır.
Ondan başka taptıklarınız bâtıldır.
Yüksek, Ulu Odur
BÖLÜM : 4 — MUHALEFETİN ENCAMI 31 Görmüyor musun ki gemiler, Allahın nimeti ile denizde seyreder.
Hak Tealâ, bununla, size âyetlerini gösterir- Bunlarda jj hakkiyle sabreden, hakkiyle şükreden insanlar için ibretler vardır, j 3 2 Onları gölgeler salan dağlar gibi dalgalar sardığı zaman, Allaha dönerek, tam bir ihlâs içinde ibadetle niyaz ederler.
On- I lan kurtarıp karaya çıkardığı zaman içlerinden bir kısmı orta I yolu tutar.
Âyetlerimizi (ise), son derece gaddar, kopkoyu nankör t olanlar, bile bile inkâr ederler- 3 3 Ey Nâs! Allahın (azabından) I sakının- Babanın oğlu, oğulun babası hakkında (hiçbir hayrı dokunamıyacağı), hiçbir çare bulamıyacağı günden korkun- Allahın va'di, (hiç şüphe yok ki), haktır.
(Yerini bulacaktır).
Dünya hayatı, sizi aldatmasın.
Aldatıcıların en aldatıcısı olan (şeytan) Allah I hakkında sizi şaşırtmasın.
34 (Beklenen) saatin ne zaman hulul edeceğini bilmek, yağmuru göndermek, ana karnındaki döller bilmek, Allaha mahsustur.
Bir kimse yarın ne kazanacağını bil- | • mez.
Bir kimse nerede öleceğini bilmez.
Hak Tealâ, herşeyi | hakkiyle bilir.
Herşeyden haberdardır (2) .
SÛRE : 3 2 ! SECDE SÛRESİ j | (Mekkede nazil olmuştur.
3
BÖLÜMdür, 3 0 âyettir.) Konusu: 1 Eocde sûresi mevzu ve tarihî itibariyle daha evvelki üç sûtnden ayrılmaz.
29 S uncu sûreden bashyarak bu sûre ile nihayet bulan grup, müslüıiranlığm atisinden I bahseder, müslümanların akıbeti ile düşmanlarının akıbetini karşılaştırır ve hüküm I verir.
S Bu surenin üç kısmı da bu üç nokta ile meşgul olmakladır.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — İHTAR Bismi' İlâhi' rrahmani' rrahîm 1 Elif, Lâm, Mîm.
2 Bu Kitabın, bütün âlemlerij yaratan Tanm [2] Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan saat zalim ve mütecaviz düşmanın | sukut edeceği, muzmahil olacağı saattir.
Âyeti Kerime tahakkuk etmek üzere olan inkılâba işaret ediyor.
Yağmurun yağması, ruhan ölü olanların dirileceğini ifade eder.
Kadınların rahimlerindeki ceninler, müslüman olmaları mukadder olan nesildi.
Bugünün düşmanları, yarının dostları olacaklardı.
Müslümanları I yerlerinden, yurtlarından çıkaranlar, kendi yurtlarının dışında öleceklerdi.
( tarafından vahyolunduğu şüphe götürmez.
3 Yoks a onlar, (Muhammed) onu kendinden mi uydurdu, diyorlar? Hayır bu (ilâhî valıy) senden evvel kendilerine, (tuttukları iğri yolun encamından) korkutucu bir Peygamber gönderilmeyen kavmi, korkutasın da doğru yolu bulalar diye sana Tanrın tarafından gönderilen haktır ı (l) .
4 Allah O (Tanrıdır ki) gökleri, yeri ve aralarındakini altı devirde yarattı.
Arşı âlâsından hükümrandır.
Sizin Ondan başka ı yârınız, yardımcınız, şefiiniz yoktur Hâlâ öğüt kabul etmez mi- ! siniz? 5 O, gökten yere kadar (her işi) tedbir eder.
Sonra (o iş) Ona, sizin saydığınız hesap ile bin sene tutan bir günde Onun nez- r dine çıkar 12).
6 İşte bu (Tanrı) görünmiyen ve görünen herşeyi [1] Mekke, Hazreti Muhammedden evvel bir Peygamber görmemişti.
İsmail oğulları içinde çıkan yegâne Peygamber, Hazreti Muhammeddir.
[2] Bu âyetteki emir kelimesini iş diye tercüme ediyoruz.
Fakat Allahm emri islâmın melekûtu manasına da gelebilir.
Hak Tealâ, önce emrini, yani islâmın melekûtunu yeryüzünde temelleştirecektir.
Sonra bu mülk, bir nekbete uğrayacak, bilen, yegâne galip olan, bağışlayan Tanrıdır- 7 ( O Tanrı), yarattığı herşeyi güzel yaratan (Tanrıdır)- İnsanın yaratılışına da çamurla başladı, 8 sonra onun zürriyetıni, hor bir suyun dorusundan yaptı, 9 sonra onu düzeltip tamamladı, ona ruhundan ijfürdü, sizin için kulaklar, gözler, basiretler yarattı.
Nekadar az şükrediyorsunuz ! 10 Onlar : Biz arz içinde kaybolduktan sonra yeniden mi yaratılacağız ? dediler- Hayır, onlar Tanrılarına kavuşmayı (reddediyor), tanımıyorlar.
11 D e ki: Size memur olan ölüm meleği canınızı alır, sonra Tanrınıza dönersiniz! •
BÖLÜM : 2 — MÜMİNLER VE KÂFİRLER 12 Mücrimleri Tanrıları huzurunda boyunlarını iğip (durdukları zaman) bir görsen ! (O zaman: Ulu) Tanrımı? ! derler, gör.
dük ve işittik ! Bizi geri gönder.
Doğru dürüst işler işleyeceğiz ! Biz artık yakînen inandık! 13 Dileseydik her canı dosdoğru yola iletirdik ! Fakat Benden, (önce sâdır olan) söz, hektı.
Herhalde Cehennemi cin ve nsanlarla birlikte dolduracağım.]14 Bugüne kavuşmayı unutmak yüzünden (azabı) tadın! (Siz unuttuğunuzdan dolayı), Biz de sizi unuttuk- İşlediklerinizin cezası, olarak daim azabı tadın! 15 Bizim âyetlerimize yalnız o kimseler inanır ki onlar kendilerine hatırlatıldıkça secdeye kapanırlar, Tanrılarını överek' Onu tenzih ederler, (Allaha tapmak) hususunda asla kibir göstermezler, 16 vücutları yataklardan uzaklaşır, Tanrılarına korku ve ümit içinde yalvarırlar ve kendilerine rızk olarak verdiğimizden (başkalarına yardım için) harcederler.
17 Bir kimse, kendileri için, istediklerinin karşılığı olarak göz aydınlığı olmak üzere saklanmış olan nimetleri bilemez (îi)- 18 Hiç mü'min olan kimse fâsık belki bu nekbet bin yd sürecekti.
İslâmiyetin yer yüzünde temell^şliği ilk üç asır, mütemadi itilâ asırları idi.
Daha sonra tevekkuf, yahut inhitat devri başladı.
İslâmiyete yabancı tesirler karıştı.
Bu âyette, Tevekkuf ve inhitat devrinin yalnız bin sene süreceği islâmiyetin daha sonra yeniden parlıyacağı ve yeni bir itilâ devrine kavuşacağı müjdeleniyor.
[3] Cennet nimetleri bu âyetle ne güzel tarif olunuyor.
Hiçbir kimse kendisine göz aydınlığı olarak saklanan nimetleri bilemez.
Çünkü bu nimetler maddî gözden saklıdır.
Bu nimetleri, dünya hayalının nimetleri gibi tavsif eden sözler, mecazidir.
Nitekim Resuli Ekrem de buyurur ki »Hak Tealâ kullarına hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı hiçbir inşanın kalbine hutur etmiyen şeyler hazırlamıştır.* 6 5 4 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve'TEFSİR jCüz : 21 ' rr gibi olur mu ? Bunlar asla bir olamazlar- 19 iman edip doğru dürüst işler işleyenlere, daim kalacakları cennetler vardır- Bunlar onların işlediklerinin karşılığı olan konaklardır.
2 0 Fıska sapanlara gelince onların yurtlan, ateştir- Oradan çıkmak istedikçe oraya döndürülecekler ve onlara: Yalan saydığınız ateşin azabım tadın! denecek! 21 Onlara, belki geri dönerler, (hak yolunu tutarlar), diye herhalde en büyük azaptan evvel, daha yakın bir azabı muhakkak tattıracağız (4)- 22 Kendisine Tanrısının âyetleri hatırlatıldığı halde onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir ? Muhakkak ki Biz mücrimlere lâyık oldukları cezayı vereceğiz.
BÖLÜM : 3 — HÜKÜM 23 Biz Musa'ya Kitap verdik.
Sakın ona kavuşmak hususunda £4] Daha yakın azap, ahiretin daha büyük azabını ihtar eden dünya azabıdır.
şüpheye düşme (r>).
Biz onu İsrail oğullarına rehber kıldık.
24 Onlardan, sabrettikleri ve âyetlerimizi yakînen tanıdıkları zaman,' emrimizle doğru yola iletir rehberler yapmıştık.
25 Tanrın, ihtilâf [ ettikleri şey üzerinde, kıyamet günü ara'annda hükmedecek.
26 Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmemiz, onlara doğruyolu besbelli göstermiyor mu ? Hunda nice nice ibretler var.
Hâlâ işitmiyorlar mı ? 27 Görmüyorlar mı ki Biz yağmuru otsuz kalan yere süreriz de davarlariyle kendilerinin yedikleri ekini çıkarırız.
Hâlâ bunu görmüyorlar mı ? 2 8 Onlar : Gerçek söylüyorsanız • (bu fetih ve zafer), bu hüküm günü, ne zaman gelecek ? derler; I E9De ki : Hüküm günü, kâfir olanlara iman etmek faide vermez.
Ve onlara mühlet verilmez.
3 0 Sen onlardan yüz çevir.
Bekle.
Onlar da bekliyorlarSÛRE : 3 3 | AHZAB SÛRESİ i 1 (Medîned e nazil olmuştur.
9
BÖLÜMdür, 73 âyettir).
Konusu: Kureyş, diğer müşrik kabileler ve Medineden uzaklaştırılan, Medinede kalan yahudilerle birleşerek ve ittifak ederek, Medinede kalan yahudileıl müstesna olmak üzere müslümanların üzerine yürümüşler ve o zaman AHZAB muharebesi vukubulmuştu.
Muhasımların maksadı, müslümanları kamilen imha etmekti.
Halbuki neticede kendileri kaçmışlar ve bu firar onların maneviyetlerini o kadar kırmıştı ki bir daha müslümanlığa karşı taaTruzî bir harekele geçememişlerdi.
Bu itibarla Ahzab muharebesi İslâm tarihinde büyük bir ehemmiyeti haiîdir.
Kamilen Medenî olan bu sûrenin nüzul tarihini Ahzab vâk'ası tezahür ettirmektedir.
Ahzap muharebesi Hicretin beşinci senesi Şevval aylında vukubuldu.
Fakat sûrenin içinde daha sonraları nazil olan kısımlar da vardır.
Belki de sûrenin tamamlanması Hicretin 9 uncu senesine kadar devam etmiştir.
Sûrei şerîfe İslâmiyet aleyhinde öledenberi kullanılagelen j en kuvvetli iki silâh ile mufassal bir suretle meşgul olur.
Bunların birincisi, Islâmiyete karşı kahir silâhları kullanarak onu imhaya çalışmak, ikincisi Resuli Ekremin aile hayatının' nezahatine taarruz etmektir.
Bu sûreden evvelki Mekkî sûreler müslümanların [5] Âyeti Kerimenin manası Hazreti Musâya, Hazreti Muhammed'in kudümünü tebşir eden bir kitabın gönderildiğidir.
Hazreti Muhammed'e de bir kitap verilecek, o da insanları irşat edecekti.
Bunda şek ve şüphe yoktu.
Yahut maksat: İlâhî vahy yalnız Hazreti Muhammede verilmemiştir.
Daha evvel Hazreti Musaya da verilmişti.
Onun için bu hususta şüpheye düşmek kimsenin hakkı değildir.
zaferini, müslümanlığın parlak âtisini müjdeliyordu.
Eu sûre ise müslümanlık düşmanlarının islâmiyeti nasıl imhaya çalıştıklarını, islâmiyeti imha için ne gibi kuvvetler kullandıklarını, fakat bütün bu mesaînin nasıl hüsrana uğradığını gösteriyor ve bu suretle mev'ut olan zaferin mutlaka tahakkuk edeceğini meydana çıkarıyor.
Sûre, münafıklarla müşriklerin bütün dedikodularına, bütün münafıklıklarına rağmen müslürnanların Allaha ve Peygambere itaat etmelerini emretmekle başlar ve birinci kısmı maddî ve ruhanî karabetlerin ne olduğunu anlatarak asıl Peygamberlik vazifesine şayan olanın ruhanî karabet olduğunu tavzih eder.
İkinci ve üçüncü kısımlarda Ahzab muharebesi bahis mevzuu edilir ve islâmiyeti imha için vukubulan bu taarruzun nasıl bertaraf edildiği anlatılır.
Daha sonraki kısım, Resuli Ekremin aile hayatına karşı vukubulan taarruzları, anlatır.
Resuli Ekremin hayatındaki nezahei ve sadelik bu itirazlara karsı en kuvvetli cevaptır.
Dördüncü kısım bu sadeliği tavzih ede r v e Resuli Ekremin, hu sadelikten ayrılmak isterlerse, zevcelerinden de ayrılmağa razı olduğunu gösterir.
Halbuki bu sırada islâm cemaatinin vaziyeti değişmiş, her aile refaha erişmiş bulunyordu.
Resuli Ekremin zevceleri de bu refahtan nasibedar olmak istemekte idiler.
Resuli Ekremse, yaşadığı sade hayattan zerre kadar ayrılmamayı, ayni zamanda hane halkının da bu sadelikten ayrılmamalarını dilemekte idi.
Onun için şayet zevceleri dünya hayatından nasibedar olmak istiyorlarsa kendinden ayrılmaları lâzım geliyordu.
Bu itibarla Resuli Ekreme şehevî bir adam demek en büyük iftiralardan biridir.
Onun bütün Arabistana hâkim olduğu zamanlarda bile yaşadığı sade hayat, başka bir kimsenin hayatında tesadüf edilemiyecek derecede eşsizdir.
Resuli Ekrem, ze\'celerini memnun edecek, onların diledikleri refahı temin edebilecek vaziyette idi.
Fakat onların arzularını tatmin edeceğine, böyle bir arzunun muhakkak tatminini isliyorlarsa, oniarı kendi hanesinde lulmıyacağım bildirdi.
Bu da Resuli Ekremin izdivaçlarır.daki temiz ve nezih saikleri göstermeğe kâfidir.
Sûrenin beşinci kısmı Hazreti Peygamberin Zeyneple izdivacını bahis mevzuu eder.
Ve bu izdivaç aleyhinde ileri sürülen itirazlara cevap verir.
Altıncı kısım, Resuli Ekremin aile hayatı aleyhinde ileri sürülen bütün itirazlara umumiyetle cevap verir.
Yedinci kısım, münafıkların Resuli Ekrem aleyhinde ileri sürdükleri yalan yanlış dedikoduları ve bühtanları bahis mevzuu eder ve sekizinci kısım bu mevzu üzere devam ederek Resuli Ekrem ile müslümanlar aleyhinde tahrikatta bulunanların akıbetini ihtar eder.
Sûrenin dokuzuncu kısmı mü'minlerin emanetlere riayet etmelerini tavsiye eder.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — MÜ'MİNLERİN PEYGAMBERE KARABETİ Bismillâhi'rrahmani'rralrîrn.
1 Ey Peygamber ! Allaha karşı vazifelerini yap! Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir, her işi hikmetle çevirir.
2 Sana Tanrın tarafından vahyolunana uy! Sûre : 331 Ahzab Sûresi 657 Hak Tealâ onların bütün işlediklerinden haberdardır.
3 Sen Allaha dayan, güven! Allahın seni himaye etmesi elverir.
4 Hak Tealâ, bir kimsenin içinde iki kalp yaratmadı (i) .
Arkalarını analarınızın arkasına benzettiğiniz zevcelerinizi size ana yapmadı (2).
Oğulluk edindiğiniz kimseleri, size (öz) oğul kılmadı (3).
£ i —— ——— — [1] Resuli Ekreme, münafıklara ve kâfirlere uymamak ve itaat etmemek emrolunduktan sonra oha Allaha güven denilmiştir.
Çünkü kalbi, hem Allaha itaat ve muhabbet, hem de düşmanlarına muhabbet ile meşbu olamazdı.
[2] Âyeti Kerime, cahiliyelin iki âdetini kaldırıyor.
Birincisi Zıhardır.
Zıhar bir çeşit talâktı, fakat tam talâk değildi.
Arap zevcesine «senin arkan anamın arkası gibi olsun» der ve karı koca ayrılırlardı.
Fakat buna rağmen kadın serbest kalmaz, kocasının evinden çıkıp gitmezdi.
Bilâkis evde kalarak metruk bir zevce muamelesi görürdü.
İkinci âdeti daha sonraki âyet anlatıyor.
[3] İkinci cahiliyet âdeti, oğullukları hakikî evlât tanımaktı.
Âyeti kerime bu âdeti de, bundan evvelki âdeti de kaldırıyor.
Çünkü bir zevce, hakiki ana olamıyacağı gibi byr yabancı da hakiki evlât olamaz.
Hazreti Peygamberin, oğulluğu Zeydin karısı Zeynebi almak için bu âdeti ilga ettiğini söylemeğe mahal yoktur.
Çünkü iki âdet birden ilga olunmuştur.
Zıhar bahsi 58 inci sûrede ayrıca bahis mevzuu edilecektir.
J —«r~ [4] Resuli Ekremin -mü'minler üzerindeki hakkı bir baba hakkından çok fazla idi.
Çünkü onları iptidaîlikten medeniyete yükseltmişti.
Eu itibarla onun mü'minler üzerindeki hakkı, mü'minlerin kendi üzerlerindeki haklarından çok fazla idi.
Mû'minleri ona bağlıyan sevgi ve saygı, alelade sevgi ve saygının son derece fevkinde idi.
Zevcâtı Tahirat da mü'minlerin analarıdır.
Onların mü'minlere ana olmaları, yalnız Resuli Ekreme hürmetten ileri gelmiyor.
Bundan başka mü'minlerin anaları, nezahat ve feragatin numunesi olacaklar, beşeriyetin yarısı olan kadınlar, onlara iktida edeceklerdi.
Ünvnch&u rnü'minin, Resuli Ekremin aile hayatım, aile hayatına ait beyanatını ümmete nakletmışlerdir.
[5] Müslümanlar Medineye hicret ektikten soma muhacirlerle Ansar arasında kardeşlik tesis olunmuştu.
Muhacirlerden biri vefat edince Ansardan olan kardeşi de onun malına vâris oluyordu.
Âyeti kerime bu âdeti ilga ediyor ve din kardeşliğini genişleterek mirası asıl akrabaya tahdit ediyor.
Fakat bu vaziyet müslürnanların biribirlerine yardım etmelerine mani değildir.
[6] (3 : 80) e bakınız.
Orada Peygamberlerle yapılan mîsaktan bahsedilir.
O misal; Resuli Elcremin kudumu hakkında yapılan mîsaka aitti.
Kitabı mukaddeste A'mâlin 3 : 21 inde ve sair yerlerde buna işaret edilir.
Burada Resuli Ekremle de yapılan bir mîsaktan bahşoiunuyor.
Bu da Resuli Ekremin sabık Enbiyayı teyit edeceğine dairdir.
3 :80 de bundan sarahatle bahsedilir.
ı Bunlar; sizin ağızlarınızla söylediğiniz (lâfzı murat) sözlerdir.
Hak Tealâ ise sözün doğrusunu söyler ve doğru yola iletir! 5 O (oğullukları) babalarına nisbet edin.
Bu hal Hak Tealâ nezdinde doğruluğa daha uygundur.
Şayet babalarını bilmiyorsanız, onlar, sizin din kardeşlerinizdir, dostlarınızdır.
Hatâ ettiğiniz hususlarda sizin için vebal yoktur.
Fakat kalplerinizin kastettiği şeylerde vebal vardır.
Hak Tealâ yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
6 Peygamber, mü'minlerin kendi öz nefisleri üzerinde hâiz oldukları haktan fazla, onlar üzerinde hakkı hâizdir.
Onun zevceleri mü'minlerin, analarıdır ).
Aralarında hısımlık bulunanlar, Allahın kitabında, miras hususunda biribirlerine, diğer mü'minîerden vc muhacirlerden daha lâyık, daha yakındırlar.
Şu kadar ki dostlarınıza iyilik edebilirsiniz (:>).
Bu hüküm, kitapta yazılıdır.
7 Hani Biz, Peygamberlerden, senden; Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem o^iu Isadan rnîsak almış, (Asm) onlardan ır.îsakı sapasağlam almıştık, 8 ki Hak Tealâ gerçeklere gerçekliklerini (sadakatlerini) sorsun.
Hak Tealâ kâfirlere acıklı azap hazırlamıştır (6/.
BÖLÜM : 2 — MÜTTEFİKLERİN MEDİNEYE HÜCUMU 9 ,Ey iman edenler! Allahın size olan nimtllerini hatırlayın! F * tâç>yy*] - İn.V- •' » •- Hani size karşı askerler yürümüştü (7) de Biz onlara karşı kuv? vetli rüzgâr (8) ve sizin görmediğiniz askerler göndermiştik (9).
Hak Tealâ sizin bütün işlediklerinizi görür.
10 Hani onlar üst tarafınızdan, alt tarafınızdan üzerinize gelmişlerdi dej gözler yılmış ve donup kalmış, yürekler gırtlaklara kadar gelmiş, sizler [7] Burada bahis mevzuu oları hâd.'sele Medînenin Kureyş ve müttefikleri tarafından muhasarasına ajttir.
Gatfan, Eşca, .,Iürre, Fezare, Süleym, Sa'd ve Esed kabileleri ile Nadir, Kurayza yahudileri Kureyş ile birleşmişlerdi.
Kuıayza Ue müslümanlar arasında muahede vardı.
Düşmanların bütün kuvvetlen on ile yirmi bin arasında idi.
Müslümanların kuvvetleri azamî 3000 i geçmiyordu.
Hazreti Peygamber ile arkadaşları Medine şehri içinde kalmağa karar verdiler.
Düşmanın ilerlemesine mani olmak için şehrin önünde bir hendek kazıldı.
Muharebe günlerce devam etti.
Nihayet düşman kasırgalı bir gecede karargâhının altüst olması üzerine kaçtı ve müslümanlara bir zarar veremedi.
~" - [8] Burada, düşman karargâhını altüst eden kasırgaya işaret olunmaktadır."'' Müsteşrik William Miur vaziyeti şu şekilde anlatır: «Düşman yorgun ve manen bitkin bir halde idi.
Gece karanlığı, soğuk ve kasırga ile bastı.
Karargâhtaki ateşler ^sönmüş, çadırlar yıkılmış, yemek tencereleri ve sair edevat altüst olmuştu.»— \ " , ( ."V— .
• - ' «•_ 6 6 0 ' TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR ~ [Cüz: 2 1 Allah hakkında türlü türlü zanlara düşmüştünüz (l O)- 11 İşte orada mü'minler büyük bir imtihan geçirerek en müthiş sarsıntıya uğramışlardı.
12 Hani münafıklarla yürekleri hasta olanlar "Allah ile peygamberinin bize olan (zafer) va'di, meğer bizi aldatmak içinmiş!,, demeğe başlamışlardı.
13 Hani münafıklardan bir taife: "Ey Yesrib (ll) halkı! Sizin için burada oturacak yer yok, geri dönün!,, diyordu.
Gene onlardan bir taife Peygamberden izin istiyerek "evlerimiz açıktır,, demişlerdi.
Halbuki onların evleri açık değildi.
Onlar kaçmak istiyorlardı.
14 Şayet Medinenîn etrafından şehre girilip bunlardan harbe iştirak etmeleri istenseydi, bunu hemen yaparlar ve evlerinde kısa bir zaman eğleşirlerdi.
15 Halbuki onlar daha evvel, dönüp kaçmıyacaklarına dair Allaha karşı taahhütte bulunmuşlardı.
Allaha karşı vukubulan taahhütler elbet sorulacaktır.
16 De ki: Siz ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsunuz, kaçmanız size bir fayda vermez.
(Zira ergeç eceliniz gelir, dünyada) eğlenmeniz, geçinmeniz kısa sürer.
17 De ki: Hak Tealâ size karşı fenalık dilerse Al¬ ı laha karşı, sizi kim himaye edebilir? (Yahut Hak Tealâ sizs karşı) merhamet eylerse, size kim (zarar verebilir ?) Onlar Allahtan başka bir yâr veya yardımcı bulamazlar! 18 Hak Tealâ, içinizden başkalarını geride bırakanları, ağır davrananları, kardeşlerine: "Bizimle beraber gelin,, diyenleri bilir.
Kavgaya bunların ancak azı gelir.
19 Onlar size karşı cimridirler.
Korkuya uğrayınca, onların, ölüm korkusundan bayılıp gözleri dönen kimseler gibi sana baktıklarını görürsün! Korku gidince, sizi keskin dillerle incitir, hayır işlerinde cimrilik gösterirler.
Bunlar iman etmemi;, kimselerdir.
Onun için Hak Tealâ, onların bütün işlediklerini hiçe indirmiştir.
Bu da Allah için kolaydır.
20 Bunlar, müttefik askerleri, gitmemiş sanırlar.
Müttefik askerler (bir daha) gelecek olurlarsa, bedeviler arasında bulunup ne halde bulunduğunuza sormayı temenni ederler.
Aranızda bulunsalardı, harbe ancak pek az iştirak ederlerdi.
' * ,.
[9] Görünmeyen askerler, düşmanın kalbine korku salan yardımcı meleklerdi.
Yalnız kasırga 10,000 kişilik bir orduyu kaçmağa mecbur etmezdi.
Bu maddi \ { hâdiseye manevi kuvvetler de yardım etti.
>- r [10] Münafıklara işaret olunuyor 12 inci âyete bakınız, s ^, - [11] Resuli Ekremin Medineye kudumundan evvel M edinenin ismi Yesrib'di.
BÖLÜM : 3 — DÜŞMANIN MAĞLÛBİYETİ 21 Sizin için, Allahı ve âhiret gününü umanlar, Allahı çokça - ananlar için, Allahın Peygamberinde en mükemmel örnek vardır (12).
22 Mü'minler müttefik askerleri gördükleri zaman: "İşte Allah ile Peygamberinin bize va'dettiği bu!„ AH a n ile Peygamberinin va'di dosdoğrudur.
Bu hal onların iman ve teslimiyetlerini ancak artırmıştı ( l 3).
23 Mü'minler içinde öyle mert, öyle (.kahraman) erkekler vardır ki Allaha karşı plan ahitlerine sadık çıktılar, içlerinden kimi ahdini tamamladı, kimi (tamamlamayı) bekliyor.
Bunlar zerre kadar değişmediler.
24 Hak Tealâ, buna karşı gerçeklere, gerçeklikleri yüzünden mükâfat verecek, dilerse münafıkları azaba uğratacak, yahut tevbelerİni kabul edecektir.
Hak Tealâ yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
25 Hak Tealâ kâfirleri hiddet ve (yeis) içinde geri çevirdi.
Onlar, hiçbir fayda elde edemediler.
Hak Tealâ, muharebede, mü'minlere (yardımiyle) elverdi.
Hak Tealâ kavidir, yegâne galiptir.
26 Ehli kitaptan olup müşriklere yardım edenleri, Hak Tealâ kalelerinden sürüp [12] Âyeti Kerime, Hazreti Peygamber hakkında en büyük hakikati ve onun hayatını temayüz ettiren en mühim farikayı iiade etmektedir.
Hazreti Pey.- gamber mü'minler için en .mükemmel örnek, ve en büyük fazifet nümunesidir.
Hislerine mağlûp bir takını adamlar, HşzreÜ Peygamberin Mekkede bulunduğu ve orada düşmanlarının takip ve tazyikine uğ;-ad:ğı sırada asil bir örnek olduğunu, fakat Medineye gittikten sonra muharebeler yaptığını, izdivaçlar akdettiğini,'düşmanlarını kovaladığını ve bunlara benzer birçok işlere giriştiğin i', ve bu itibarla insanlık için bir numune tejkil ederniyeceğir.i ileri sürerler.
Fakat'Resuli Ekremin kudumundan murat, bu hislerine mağlûp olan insanları memnun1 etmek, onlara amelî kıymetten mahrum bir takım esaslar öğretmek değildi.
Hazreti Muhammedin hedefi, bu dünyada yaşıyan, çalışan insanlara amelî kaideler öğretmek, onlara bu kaideleri, kendi yaşayışiyle izah ve tarif etmekti.
Resuli Ekrem ordulara kumanda etmemiş olsaydı, kumandanlara., bizzat muharebe etmemiş olsaydı; hak, adalet ve hürriyet uğrunda canını feda eden askerlere., kanunlar yap'marmr,' hükümler vermemiş olsaydı, teşricilere..
davaları hal ve fasletmemig olsaydı, hâkimlere., evlenmemiş olsaydı aile sahiplerine ve babalara., masum insanlara tecavüz eden ve onların haklarını payimal eden insanlara ceza verKîemiş, düşmanlarım mağlûp ederek onları affetmemiş, kendisine merbut olanların kusurlarına göz yummamış olsaydı âlicenap insanlara mükemmel bir örnek, bir iktida numunesi olamazdı.
Hazreti Peygamber, böyle olduğundan dolayı insanlar için en mükemmel [örnektir.
[13] Hal: Tealâ daha evvel, müslümanları imha için birlerin müşriklerin kaçıp gideceklerini müjdelemişti.
38 inci sûrenin 11 inci âyeti daha çok zaman evvel, müslürnanların çok zayıf oldukları sırada nazil cîarak onlara bu müjdeyi verdi.
Müslümanlar bu müjdenin tahakkuku kargısında sevinmişlerdi.
«mm 0 ö^£^^t^İĞjj{^6 5 çıkarrJi.
Yüreklerine korku salcîı.
Siz onlardan bir kısmını öldürmüş, bir kısmını dâ esir almıştınız.
27 Hak Tealâ, onların yerlerini, yurtlarını, mallarını, ayak basmadığınız yerleri size miras olarak verdi.
Hak Tealâ, herşeye hakkiyle kadirdir (14).
za namındaki yahudi kabilesi, Resuli Ekremle muahede yapmıştı.
Kureyş ile müttefikleri Medineye karşı yürüdükleri zaman Kurayza oğullarının vazifesi, bu taarruza karşı gelmekti.
Halbuki Kurayza oğulları düşman ordusiyle iş birliği etmişlerdi.
Müsteşrik Wilyam Miur da bunu kabul eder ve Kurayzanın Kureyşe yardım etmeyi taahhüt ettiğini ve bu yardımı yaptığını söyler.
Bu suretle Kurayza, dost iken düşman olmuştu.
Bunun neticesi olarak muhasır ordu firar ettiği, Kurayza da yurduna döndüğü zaman müslümanlar Kurayzanın kalesini muhasara ettiler.
Çünkü böyle bir düşmanı cezasız bırakmak islâm cemaati için daimî bir tehlike teşkil ediyordu.
Kurayzanın muhasarası, yirmi beş gün devam etti.
Nihayet Kurayza, hakeme müracaat şartiyle teslim olmak istedi ve hakem olarak S'ad ibn Muaz'ı intihap etti.
Kurayza oğulları, davalarının hal ve faslım f • Hazreti Peygambere bırakmış olsalardı, onlara, daha evvel Kayınka kabilesine - yaptığı muameleyi tatbik eder, yani Kurayzalıları da Medineden ihraç ederdi.
Halbuki S'ad ibn Muaz Kurayzalıların gösterdikleri hıyaneti, Musevilerin şeriati M dairesinde cezalandırmak istedi ve onun için silâhlıların katline, geride kalanların e
BÖLÜM : 4 — HAZRETİ MUHAMMEDİN AİLE HAYATI ^ • * 2 8 Ey Peygamber! Zevcelerine de ki: Siz bu dünya hayatını, bu dünya hayatının süsünü dilerseniz gelin, size dilediğiniz metaı vereyim; sonra, size güzel bir tarzda, yol vereyim! 29 Şayet Allah ile Peygamberini ve âhiret yurdunu isterseniz, muhakkak ki, Allah içinizden iyilik edenlere büyük bir mükâfat hazırladı.
3 0 Ey Peygamber kadınları! içinizden herkim açık bir hayasızlık işlerse onun azabı iki kat olur.
Bu da Allaha göre kolaydır (l 5).
i CÜZ: 2 2 I 31 İçinizden herkim Allah ile Peygamberinin emrine itaat eder, iyilik yaparsa ona iki kat mükâfat vereceğiz.
Ona çok şerefli bir rızık da hazırladık.
3 2 Ey Peygambe r kadınları! Siz kadınlardan biri gibi değilsiniz.
(Allahtan) korkarsanız, (erkeklerle) sözünüzde yumuşak davranmayın ki yüreğinde hastalık olan, tama etmesin.
Sözün iyisini söyleyin (10) .
3 3 Evlerinizde karar esir edilmelerine hüküm verdi.
Bunun neticesi olarak Kurayzalılardan üç yüz kişi katledildi ve bunların arazisi müslümanların eline geçti.
Kurayzaya verilen hüküm kendi seçtikleri hakem tarafından Hazreti Musânın şeriati ahkâmı dairesinde verilmişti.
! Müslümanların ayak basmaladıklan yerler, onların daha sonra fethettikleri ülkelerdir.
[15] Âyeti Kerimenin anlattığı hâdiseler.
Hicretin dokuzuncu yılına aittir.
Hazreti Peygamber, aşağı yukarı bütün Arabistana hâkimdi.
Arkadaşlarının vaziyeti büsbütün değişmişti.
Ortalığı fakrü zaruret yerine refah kaplamıştı.
Bu şerait içinde, Hazreti Peygamberin zevceleri de umumi refahtan hissement olmak istediler.
Tam bu sırada, nazil olan İlâhî vahy, Resuli Ekreme, yine1 eskisi gibi, kat'îsadelikten ayrılmamasını emretti.
Böyle bir emir, dünya hayatmş düşkün, kudret ve serveti her gün artan bir adamdan sadır olamaz.
Hazreti Peygamber, bu sırada zevcelerini de umumî refahtan hissement etmiş olsaydı, zerre kadar itiraz ile karşılanmazdı.
Fakat Resuli Ekrem, hayatını, hayatının sadeliğini zerre kadar değiştirmiyecekti.
Bütün müslümanların hali, hayatı değişebilir, fakat dünyanın bu fâni ziynetleri Resuli Ekremin evinde yer bulmayacak, nübüvvet hârîmi, bu dünya alâyişlerinden uzak kalacaktı.
Hazreti Peygamberin zevceleri, bu dünya hayatının' refah ve alâyişinden uzak kalacakları gibi onlar tarafından vukubulacak her kabahat te iki misli ceza ile karşılanacaktır.
Bunların iki misli ceza görmelerinin sebebi, i Hanei Saadette bulunmalarına ve orasının hidayet kaynağı olmasına mebni anekk doğru dürüst harekette bulunmak mecburiyetinde bulunmalarıdır.
*j [16] Bu emir, Resuli Ekremin zevcelerine karşı vukubuluyorsa da onun bütün islâm kadınlarına şâmil olduğunda şüphe yoktur.
Âyeti Karime, erkeklerle :rjl^»û(fAiaJ $,\5 ilii J lifli l? j^İ^ ^ kılın.
Eski cahiliyet zamanında olduğu gibi kınla dÖküle, ziynetlerinizi belli ede ede yürümeyin! Namazı dosdoğru kılın.
Zekâtı / verin.
Allaha ve Peygamber e itaat edin.
Ey Ehlibeyt! Hak Tealâ, sizin üzerinizden her türlü kirliliği izale etmek, sizi tertemiz yapmak ister! 34 Evlerinizde okunan Allahın âyetlerini ve hikmeti yâdedin! Hak Tealâ en ince şeyleri bilir, herşeyden haberdardır.
BÖLÜM: 5 — HAZRETİ MUHAMMEDİN ZEYNEBLE İZDİVACI 35 Allaha teslim o'an erkeklerle Allaha teslim oları kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, Allahın buyruğunu yerine getiren erkeklerle Allahın buyruğunu yerine getiren kadınlar, gerçek ve sadık olan erkeklerle gerçek ve sadık olan kadınlar, dişini sıkan ve katlanan erkeklerle dişini sıkan ve katlanan kadınlar, mütevazı' olan erkeklerle mütevazı' olan kadınlar; sadaka L v veren erkeklerle sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkeklerle .
1 oruç tutan kadınlar; mahrem yerlerini koruyan erkeklerle mahrem yerlerini koruyan kadınlar, Allahı çokça anan erkeklerle Allahı çokça anan kadınlar yok mu..
Hak Tealâ Onlara mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.
36 Hak Tealâ ile Peygamberi bir iş hakkında hüküm verdikten sonra mü'min ojan bir erkekle mü'min olan bir kadına (bu iş hakkında), hıyar hakkını kullanmak yaraşmaz ! Herkim Allah ile Peygamberine karşıgelirse apaçık sapıklıklara sapmış olur (17).
37 Hani sen Allahın kendisine lütuf ve inayet gösterdiği, senin kendisine lütuf ve inayet gösterdiğin kimsey^ : Zevceni kendin için tut, Allaha karşı (vazifene) dikkat et, diyordun.
Allahın, ortaya çıkaracağını içinde saklıyordun.
İnsanlardan korkuyordun.
Halbuki en çok korkulmağa değer olan Allahtı, vaktaki Zeyd, ondan yana dileğini yerine getirdi, onu seninle, evlendirdik ki mü'minler hakkında oğulluklarının zevcelerini, onlardan vana dile- t * i " diklerini yerine getirdikten sonra, almaları hususunda beis gö- j rülmesin Allahın emri mutlaka yerine getirilir (l 8).
38 Peyı > • [17] Âyeti Kerimenin, Zeyneble Zeydin evlenmesine ait Olduğu hususunda i müfessırlcr arasında ittifak vardır.
Zeneble kardeşi izdivaca muhaliftiler.
Çünkü Zeyd azat edilmiş bir köleydi.
Fakat ikisi de bu Ayeti Kerimeye! itliba ederek evlendiler.
(Razi, Keşşaf, Camiülbeyan).
Bu Âyeti Kerime Zeyd ile Zeynebin Resuli ! Ekrem tarafında-ı evlendirildiğini de göstermektedir.
[18] Bu Ayeti Kerime, birbirinden ayrı^ıki parçadan müteşekkildir.
Birincisi Zeynebin, Zeydden boşanmasını bahis mevzuu eder.
İkincisi Haz(reîi Peygamberin Zeyneble izdivacına aittir Zeyd, Hazreti Peygambere fevkalâde merbut olduğu için ona «Muhammedin oğlu- denilirdi.
Zeyd islâmiyeti ilk kabul eden insanlar arasında idi.
Âyeti Kerimenin ilk kısmı bunu bahis mevzuu ederek Zeydin müslü- ! man olmakla Allahın, azat olmak ve Peygambere bağlanmakla Peygamberin lûtfuı na nail olduğunu beyan ediyor.
Zeyneb, Hazreti Peygamberin halası Umeyme Dinti Abdül Muttalib'in kızı idi.
O da islâmiyete ilk girenler arasında idi.
Hazreti Peygamber Zeynebin biraderi ile görüşerek onun Zeyde varmasını teklif etti.
Zeynebin biraderi de hemşiresi de I bu izdivaç aleyhinde idiler.
Yalnız, bundan evvelki notta beyan ettiğimiz gibi Zeyd ile Zeyneb Resuli Ekremin emri üzerine evlendiler.
Gerek ı Zeynebin, gerek ] biraderinin diieği, onun Hazreti Peygamberle izdivacı idi.
Fakat Hazreti Peygamı ber bunu istemedi ve Zeyd ile Zeynebı evlendirdi.
İzdivaç iyi bir netice vermedi.
Karı koca arasında ihtilâf baş göstermiş, Zeyd Zeynebden ayrıimıya karar vermişti.
Bu hal Resuli Ekremi niabzun ediyordu.
; Çünkü Zeyd ile Zeynebi kendisi evlendirmişti.
Onun için Zeydi karısını boşamaki tan vazgeçirmeye çalıştı.
Ona «zevceni tut ve Allahtan kork!« dedi.
Fakat karı koca anlaşıp geçinemedikleri için Zeyd, Zeynebij boşadı ve Haz- gamberin Allah tarafından emrolunanı yapmasından dolayı Peygambere hiçbir vebal teveccüh etmez (19).
Daha evvel gelip geçenler hakkında da Allahın âdeti böyle idi.
Allahın emri, olup reti Peygamber Zeyneble evlendi.
Zeyneble bütün akrabalarının arzusu bu merkezde idi.
Resuli Ekrem, bizzat teşvik ettiği bir izdivacın iyi bir netice vermemesi karşısında bu teklifi kabul etmek mecburiyetinde idi.
Resuli Ekremin Zeynebi görüp güzelliğine meftun olduğuna, Zeydin de onu bu yüzden boşadığına dair olan sözlerin hepsi esassızdır.
Hıristiyan misyonerlerinin hepsi bu hâdiseyi esas ittihaz ederek Resuli Ekreme hücum ederler ve onun Zeynebe meftun olmak yüzünden onu boşattığını ileri, sürerler.
Zeyneb, Resuli Ekremin halazadesi idi.
Medineye hicret eden ilk müslümanlardandı.
Resuli Ekrem, onu evlendirmişti.
Misyonerlerin hepsi de bu hakikatleri kabul ediyorlar da Hazreti Peygamberin yine meftun olduğunu ve bunun için onu boşattığını ileri sürüyorlar.
Halbuki Resuli Ekrem, pek yakın akrabası olan Zeynebi daima görüyor, onun Zeyneble doğrudan doğruya evlenmesi için hiçbir mâni bulunmuyordu.
Misyonerler tarafından ileri sürülen bütün dedikoduların aslı astarı yoktur.
t , [19] Hazreti Peygamberin Zeynebi almasında şer'î hiçbir mahzur yoktu.
Çünkü Zeyd onan oğlu değil, oğulluğu idi.
s Sûre : 331 Anzab Sûresi 667 bitmiş kat'î bir fermandır.
39 (O Peygamberler) Allahın buyruklarını tebliğ ederler, Allahtan korkarlar ve ondan başka bir kimseden korkmazlar.
Hak Tealânın hesap görmesi elverir.
40 Mur hammed, adamlarınızdan birinin de babası değildir.
Belki Allahın Peygamberi, Peygamberlerin de sonuncusudur (20).
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir.
BÖLÜM : 6 — HAZRETİ PEYGAMBERİN AİLE HAYATI .
41 Ey mü'minler ! Allahı çok, pek çok anın.
42 Sabah akşam Onun şanını yüceltin, Onu tenzih edin.
4 3 Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetlerini gönderen Odur.
Melekler de (öyle yaparlar)- Hak Tealâ mü'minler hakkında bağışlayıcıdır.
44 Onların Allaha kavuşacakları gün, nail olacakları iltifat, selâmdır! (Selâmet müjdesidir).
Hak Tealâ onlara şanlı şerefli mükâfat ta hazırlamıştır.
45 Ey Peygamber ! Biz seni doğru yol (gösteren ve gözetleyen) bir şahit, bir müjdeci, (îğri yolun encamından) korkutucu, 4 6 Allahın izniyle kendi yoluna davetçi, ışık saçıcı bir güneş olarak gönderdik (21).
47 Müminlere, Allah tarafından büyük bir nimete nail olacaklarını müjdele ! 4 8 Kâfirlere, münafıklara itaat etme ! Ezalarına, (dedikodularına) aldırma! Allaha sığın, dayan.
Hak Tealâ sana hâmi olarak elverir.
49 Ey iman edenler! Mü'min-kadılarla evlenir, onlara dokunmadan boşarsanız onlar hakkında sayacağınız hiçbir iddet yoktur.
Onların gönüllerini tatyip edin, onlara güzel bir surette yol verin- 50 Ey Peygamber ! Mehirlerini verdiğin zevcelerini, harp esirlerinden Allahın sana verdiği memlûkeleri, amcanın, halanın, dayının, teyzenin seninle beraber hicret eden kızlarını sana halâl kıldık.
Mü' min bir kadın, kendini (mehirsiz) Peygambere bağışlar, Peygamber de onunla evlenmek jsterse bunu da, mü'minlere şamil ol- £20] HazroLI Peygamberden sonra bir Peygamber zuhur etmiVecektir.
Çünkü Hazreti Peygamberin kudumiyle din kemalini bulmuş (5 : 3) ve Hazreti Muhammed bütün dünya milletlerine gönderilmiştir.
[21] Hazreti Peygamberden bahseden bu sözler, onun aile hayatındaki nezahate dil uzatanlara cevap veriyor v e onların bütün iddialarını çürütüyor.
Şehvetlerine esir olan, hırslarına boyun eğen bir insan başkalarına ışık veremez , insanları ahlâksızlık, bataklığından kurtarıp kemal şahikalarına yükseltemez.
mamak ve sana mahsus olmak üzere halâl kıldık.
Mü'minîerin zevceleri, memlûkeleri hakkında onlara neler farzettiğimizi elbet biliriz (22 ) Sana bir sıkıntı gelmesin diye onları sana mahsus kıldık.
Hak Teâlâ yarlsğayıcı ve bağışlayıcıdır.
51 Zevcelerinden dilediğini uzaklaştırır, dilediğini kendine alabilirsin, ayırdıklarından dilediğini almakta sana vebal yoktur.
Bu hal onların gözleri 'aydın olması, mahzun olmamamaları, yaptığın muameleden hepsinin hoşnut olmaları için daha münasiptir (2 3) Hak Teâlâ kalplerinizdekini bilir.
Hak Teâlâ herşeyi hakkiyle bilir, halimdir.
52 Bundan sonra kadın almak sana halâl değildir.
Onlardan birini de başka biriyle değiştirmek o başkalarının güzelliğini beğensen de, halâl olmaz.
Sağ elinin mülkü olanlar müstesnadır.
Hak Tealâ herşeye niagehbandır (24) .
[22] Bu Âyeti Kerimenin taaddüdü zeveatı tahdit ve takyit eden, mü'minlerden her hangisinin, zarurî şerait te bulunsa dört zevceden fazla almamasını emreden (4:3) âyetinden sonra nâzi! olduğu son derece sarihtir Çünkü bu âyet, mü'minlere verilmiyen müsaadenin, Resuli Ekreme verildiğini ifade ediyor.
Resuli Ekreme bu müsaade verilmemiş olsaydı, dörtten fazla olan zevcelerini boşaması icap ederdi.
Resuli Ekrem, birçok dul kadınları hayal arkadaşı olarak almış, onları hane halkı arasına sokmuştu.
Hazrcii Peygamberin zevceleri arasına girmek şerefini ihraz eden bu kadınları, hiçbir kusur ve kabahatleri olmadığı halde bu şereften mahrum etmek onlar için son derece güç olurdu.
Sonra Hazreti Peygamberin ba.':ı izdivaçları muhtelif kabileler arasındaki münasebetleri sağlamlaştırmayı istihdaf ediyordu, bazıları da Zeyneb hâdisesinde olduğu gibi bir hatayı tamire matuftu.
Bütün bu kadınlar, hemcinsleri için birer feragat numunesi idiler Resuli Ekrem, hayatının elli beşinci yılına kadar yaptığı gibi yalnız bir kadınla yaşıyabilirdi.
Fakat onun himayetine ve hanesine aldığı zevceleri bırakması, o kadınlara zulüm olurdu.
Resuli Ekrem, zevceleri 28 inci âye.tte anlatıldığı gibi umumî refahtan istifade etmek istedikleri zaman, onları denemiş, zeveatı tahirat dünya ziynetini istiyorlarsa bunu kendilerine temin edemiyeceğini ve onları bırakacağım söylemiş, fakat zeveatı tahirat onun zevciyet şerefinden mahrum kalmamak için her fedakârlığı göze almışlardı.
Bu suretle Resuli Ekremin bu kadınları şahsî bir ihtiras şevkiyle tutmadığı gibi onların da bu pek büyük şerefi muhafazayı her şeye tercih ettikleri görülmüştür.
[23] Bu Âyeti Kerimeyi 28 ve 29 uncu âyetlerle birlikte nazarı dikkate almak icap eder.
Bu âyetlerde Resuli Ekremin zevcelerine kendisiyle birlikte kalmak veya ondan ayrılmak şıklarından birini tercih etmeleri teklif edilmiş, bu kadınlar Resuli Ekremle birlikte kalmayı tercih etmişlerdi.
Bu Âyeti Kerime cje ayni seyi Resuli Ekreme teklif etmektedir.
Resuli Ekremin zevceleri onunla birlikte yaşa- S/¬ mayı, en sade ve en basit hayatı sürmeyi kabul edip ondan ayrılma'dıkları gibi Resuli Ekrem de onlara karşı ayni şeküde hareket etmiş ve onların birinden ayrılmamıştı.
[24] Âyeti Kerime, Resuli Ekremin bütün izdivaçlarını meşru göstererek onun bundan böyle, nikâhı altına kadın alamıyacağmı ifade etmektedir.
Bu da
BÖLÜM : 7 — MÜNAFIKLARIN TEZVİRATI 53 Ey iman edenler ! Peygamberin evlerine, yemek vakti beklenmiş olrnıyarak, davetli bulunduğunuz vakitten başka vakitlerde, girmeyin.
Fakat davetli olduğunuz zaman girin.
Yemekten sonra dağdın Biribirinizin sözüne dalıp kalmayın.
Bu hal Peygamberi incitiyordu da kendisi bunu söylemekten utanıyordu.
Hak Tealâ ise sözün doğrusundan eskinmez.
Peygamberin zevcelerinden işe yarıyacak birşey isterseniz onu perde ardından isteyin (2 5).
Bu hal sizin kalplerinize ve onların kalplerine daha ziyade temizlik verir.
Allahın Peygamberini incitmek, kendinden sonra zevcelerini almak, ebediyyen caiz değildir.
Bu hareket, Allah nezdinde, büyük bir günahtır (2G).
5 4 Birşeyi aşikâr kılsanız da, gizli tutsanız da, Hak Tealâ, herşeyi hakkiyle bilir.
55 Onların (Peygamber zevcelerinin) babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğullan, kadınları, memlûkleri hakkında hiçbir günah yoktur.
Allaha (karşı vazifelerinize) dikkat edin.
Hak Tealâ herşeye hakkiyle şahittir.
56 Allah ile melekleri, Peygambere sena ederler.
(Rahmet yağdırırlar, gufran diterler).
Ey iman edenler! Siz de ona Resuli Ekreme verilen müsaadenin, kendi şahsından fazla zevcelerinin faidesine olduğunu göstermeğe kâfidir.
Ayeti Kerimede bahis mevzuu olan hüsün, beden güzelliği değil, daha fazla ahlâk güzelliğidir.
[25] Hıristiyan misyonerler bu terbiye kaidelerini de sui tevil ederler.
Halbuki bu Âyeti Kerime müslümanların Resuli Ekreme ve Hanei Saadete karşı nasıl hareket edeceklerini anlatarak onların biribirlerine karşı nasıl muamele edeceklerini de göstermektedir.
Bu Âyeti Kerime mucibince bir kimsenin tür kimseyi taciz etmemesi, bir kimsenin evinde huzur ve istirahatini bozmaması icap1 ediyor.
Yemeğe davet olunan kimselerin yemekten bir hayli evvel gelip, yemekten sonra uzun uzadıya lâfa dalıp hane sahibini taciz etmemeleri emrolunuyor.
Müslümanlar hem Resuli Ekreme karşı, hem biribirlerine ^arşı, bu edep kaidelerine riayet edeceklerdir.
[26] Hıristiyan misyonerler, Resuli Ekremin vefatından sonra zevcelerini nikâhlamamağa ait Âyeti Kerimede, kıskançlık izleri görmek isterle):.
Bundan daha yanlış birşey olamaz.
Çünkü Kur'an-ı Kerim bunu emretmemiş olsaydı birçok müşküller zuhur ederdi.
Resuli Ekremin zeveatı tahirati, İslâmın aile hayatına ait ahkâmını ümmüte bildirmek vazifesini deruhde etmişlerdi.
| Zeveatı tahirat Resuli Ekremin irtihalinden sonra evlenmiş olsalardı, bu evliliğin ve yeni zevçlerinin tesiri altında kalmak yüzünden belki de bu vazifeyi ifa edemez ve' bu yüzden ümmet arasında ihtilâflar türerdi.
Zeveatı tahiratın Resuli Ekremden soma evlenmemeleri bu çeşit ihtilâflara mani olmuştur.
1 Salâvat getirin, (c/ua e«#n).
Ona lâyık olduğu şekilde teslimiyetle selâm getirin.
57 Muhakkak kı Allah ile Peygamberi hakkında kötü söz söyliyenleri, Hak Tealâ dünyada da, âhirette de lâ'nete uğratmış ve onlara rüsva edici azap hazırlamıştır.
5 8 Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar hakkında, işlemedikleri bir günah yüzünden kötü söz söyliyenler, bühtan etmiş ve apaçık bir günahı yüklenmiş olurlar.
BÖLÜM : 8 — BÜHTAN EDENLERİN AKIBETİ 59 Ey Peygamber ! Zevcelerine, kızlarına, mü'minîerin kadınlarına de ki : Dış esvaplarını üzerlerine giysinler Bu hal, onların tanılıp ta taarruza uğramamalarına daha fazla hizmet eder.
(27 ) [27] Sokaklık esvap giymek için sadır olan bu emrin hedefi, hür kadınların cariyelerden tefrik edilmeleri ve herhangi taarruza uğramamalarıdır Sokaklık esvap gıymıyen kadınlara taarruz edenler tevbih olundukları zaman »Biz onlar} cariye sandık !• derlerdi.
Çünkü hür kadın, zina etmezdi ** Sûre: 33 ] Ahzab Sûresi \ 67 1 Hak Tealâ yarîığayıcıdır, bağışlayıcıdır (2 8).
6 0 Münafıklar, kalpleri hasta olanlar, Medinede [fena haberler) yayan bedhahlar, [tuttukları yoldan) vazgeçmryecek olurlarsa, muhakkak ki, seni onların üzerine musallat ederiz (29) .
Onlar da bundan sonra, Medinede, seninle pek az bir zarnan komşu kalacaklardır.
61 Bunlar mel'undurlar.
Her nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve yaman bir surette öldürülürler.
62 Daha evvel gelip geçmişler hakkında Allahın yolu bu idi.
Allahın yolunda biçbir değişiklik göremezsin ' 6 3 insanlar sana (beklenen) saati sorarlar.
D e ki: Onu bilmek Allaha mahsustur.
Ne bilirsin, belki de bu saat, yakındır.
64 Hak Tealâ, kâfirleri rahmetinden kovmuş, onlara alevli ateş hazırlamıştır.
65 Onlar orada daim kalırlar ve hiçbir yâr veya yardımcı bulmazlar.
6 6 O gün yüzleri ateşte bir taraftan bir tarafa döndükçe, keşke diyecekler, Allaha itaat edeydik, Peygamberine de itaat edeydik! 67 Onlar (Ulu.) Tanrımız! diyecekler, biz büyüklerimize, ileri gelenlerimize uyduk.
Onlar da bizi (baştan çıkardılar), yolumuzu şaşırttılar, 6 8 (Ulu) Tanrımız! Onlara iki kat azap ver ve en büyük lâ'nete uğrat! ______
BÖLÜM : 9 — MÜSLÜMANLARA ÖĞÜTLER 69 Ey iman edenler! Musâ hakkında kötü sözler söyliyenîer gibi olmayın.
Hak Tealâ, Musâyı onların dediklerinden temizledi.
Musâ Allah nezdinde (değerli) ve itibarlı idi (30).
7 0 Ey iman edenler! Allaha karşı (vazifelerinize) dikkat edin, sözün doğru- I sunu söyleyin 71 ki Hak Tealâ işlediklerinizi doğru dürüst yola sevkeder, günahlarınızı bağışlar.
Kim Allaha ve Peygamberine itaat ederse en büyük muvaffakiyete erer.
7 2 Biz emaneti göklere, [28] Bundan islâm kadınlarının Medinede hâlâ taarruza uğradıkları anlaşılıyor.
[29] Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan muzır unsurlar müslümanlığı itibardan düşürmek için herşeyi yapıyor, gizli aşikâr her vasıta ile islâmiyet aleyhinde suikastlar hazırlıyorlardı.
* ' -t [30] Kitabı Mukaddesin A'dat kitabının 12 inci babı Musâ aleyhinde söylenen sözleri bahis mevzuu eder.
Âyeti Kerime Hazreti Musâ aleyhinde söz söylendiği gibi münafıklarla muhasunların Hazreti Peygamber aleyhinde kötü sözler söyeldiklerini, fakat bunların da öteki müfterilerin akıbetine üğrıyacaklarını gösteriyor.
yere, dağlara teklif ettik, onlar emaneti yüklenmekten çekindiler, ona hıyanet etmekten endişeye düştüler (korktular da) insan onu yüklendi.
Çünki o, pek zalim, çok cahildir (31 )- 73' Hak Tealâ, münafık erkekleri, münafık kadınları ; müşrik erkekleri, müşrik kadınları azaba uğratacak ve mü'min erkeklerle, mü'min kadınların tevbelerini kabul edecektir.
Hak Tealâ yarîığayıcıdır; bağışlayıcıdır. ^ SÛRE: /34 SEBE ' SÛRES Î (Mekked e nazil olmuştur.
6
BÖLÜMdür: 5 4 âyettir.) Konusu: Sûrei Şerifede, Yemeada Sebe' namında tufan ile Tıarap olan bir şehirden bahsülunduğu için ona Sebe' Sûresi deniimişiir.
Bundan evvelki sûredeki ihtarlar, büyüyen, refaha eren.
fakat kendini sefahate veren her millete şâmildir.
Bu ihtar üs Kureyşe hitap edildiği gibi yeryüzüne hâkim olacak olar* müslümanlara da hi- ')",' ediliyordu.
Sûrenin birinci kısmı Allahın hükmünden, bu hükmün yalnız âhirette tabakh'.ife çimekle kalmıyarak bu hayatta da her an faal olduğunu anlatır.
Bu hüküm, ferilere a'c, milletlere de erişir.
Onun için sûrenin ikinci kısmında iki misal getirilir, ve Hazreti Süleymamn saltanatı ile Sebe'den bahsedilerek fena yollara sapan milletlerin nasıl muzmahil olduğu gösterilir.
Bu böyle c'duğu için Kureyş de İlâhî hükmü giyecekti.
Sûrenin üçüncü kısmında hükmü giyecek olnn Kureyşe sahte ve bâtıl ilahların hiçbir fayda vermiyeceği gösterilerek hak ile bâtılın ayırd edileceği ve Hak tarafından olan müslümanların muzaffer olacakları izah edilir.
Sûrenin dördüncü kısmı kötülük işleyenlerin uğradıkları nekbeti tasvir eder ve bunların, rehberleriyle tâbilerinin kabahati nasıl biribirlerine attıklarını gösterir.
Sûrenin beşinci kısmı Hakkı inkâr edenlerin daima cezaya uğrayageidiklerini takrir ettikten sonra altıncı kısım Hakkın mutlaka muzaffer ve bâtılın mutlaka muzmahil olacağını anlatır.
Bu Sûreden bsşlıyarak 39 uncu Sûreye kadar devam eden sûreler müslüman¬ lardan büyük bir ümmet vücut bulacağını müjdeleyerek onların daha evvelki milletler gibi ahlâksızlığa ve sefahate düşmemelerini ihtar eder.
Eülün bu sûreler Mekke devrinin ortalarına aittir.
Bi'setî Muhammediyenin 6 ıncı senesi ile 9 uncu seneler: arasında nazil olduklarına hükmolunabilir.
[31] Âyeti Kerimede «Ve hamelehel insan» deniliyor yani insan onu yüklendi, demektir.
Fakat Tâcülarus sahibi »Ve hamlihel insan» yani »Hânehel insan» insan ona hiyanet etti manasına geldiğini izah eder.
Âyetin manası şudur : Yer, gök, dağ, bütün tabiat âlemi, kendi tekâmülüne hizmet eden kanunlara itaat ettiği halde insan, bütün kuva ve melekelerini inkişaf ettirecek ve bu suretle onu hakiki saadete kavuşturacak kanunlara sadık değildir.
' «.
*.
Meal-i Kerimi: 1
BÖLÜM: 1 — ALLAHIN HÜKMÜ Bismillâhi'rrahmani'rrahî m 1 Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin maliki olan Allaha hamdolsun! {Dünyada olduğu gibi) âhirette de bütün hamd-ü sena Ona yaraşır.
Her işi hikmetle çeviren, her işten haberdar olan Odur.
2 Yere giren, yerden çıkan, gökten inen, göğ e çıkan herşeyi bilir.
Bağışlayan, yarlığayan Odur.
3 Kâfir olanlar: (O ) saat bize gelmiyecek! derler.
De ki: Görünmiyeni bilen Tanrım hakkı için, mutlak size gelecek! Tanrımın ilminden, ne yerde, ne de göklerde, o, zerre ağırlığınca birşey, kaçamaz.
Sundan daha küçük, veya daha büyük birşey yoktur ki apaçık kitapta bulunma- sın (1).
4 (Hak Tealâ böylece) iman edip doğru dürüst işler iş leyenlere mükâfat verecek.
Yarlığanmak ve şerefli rızıklara nail olmak bunlaradır.
5 Ayetlerimize karşıgelmek için uğraşıp didişenlere gelince, bunlar için en yaman cinsinden acıklı azap vardır.
6 İlme nail olanlar, sana Tanrın tarafından indirilen Kur'anın (asıl) hak olduğunu, onun yegâne galip olan, övülen Tanrının dosdoğru yoluna ilettiğini görürler / 7 - 8 Kâfir olanlar: Çürüyüp darmadağınık olduktan sonra yeniden hslkedıleceğinizi haber veren (ve size peygamberlik eden) bir adamı size gösterelim mi ? Ailah hakkında, yalan mı uyduruyor, yoksa deliliği mi var ? derler.
Hayır, âhirete inanmayanlar, azap içinde, en uzak sapıklık içindedirler 9 Onlar, önlerinde ve arkalarındaki göklere bir bakmıyorlar mı ? Dilersek onları yere geçirir, yahut onların üzerine gökten parçalar düşürürüz.
Bundan Allaha dönen her kul için ibret vardır (2).
BÖLÜM: 2 — NİMET VE NEKBET 10 Biz Davuda tarafımızdan mümtaziyet verdik Dağlar! Kuşlar ! (Davut) ile birlikte teşbih ve tehlil edin ! (i i) dedik.
Ona demiri yumuşattık (4).
11 (Ona) geniş, etekli zırhlar yap, halkalarını bir diziye getir.
Siz de doğru dürüst işler işleyin.
Çünkü Ben [1] Âyeti Kerime, her fiili ve her hareketi onun neticesi takip ettiği kanununu ifade ediyor.
Birşey nekadar küçük olursa olsun mutlaka bir tesiri haizdir.
Daha sonra iki Âyet bu kanunu tavzih ediyor, iyiliğin mükâfatı, muhakkak iyiliktir.
Fenalığın cezası ise kötü bir azaptır.
[2] Kâfirler, ölümden sonraki hayatı, yani yüksek ahlâkın biricik esası olan insanın hareketlerinden mesuliyeti esasım inkâr ediyorlar.
Buna mukabil onlara âhireti isbat sadedinde, kendilerinin, bu dünya hayatında işledikleri kötülüklere mukabil kötülük gördükleri ve burada da cezaya çarptıkları, bu yüzden kendi yurtlarında zillete uğradıkları, ve kendilerini kurtarmağa imkân bulamadıkları bir cezaya çarpılacakları anlatılıyor.
[3] Bazılarına göre dağların Hazreti Davut ile birlikte teşbih ve tehlil etmesinden murat, cansız eşyanın da Allahı takdis ve tenzih ettiğini beyan etmektir.
Bazılarına göre de bundan murat, Hazreti Davudun aksi sadasıdır.
Fakat burada, muzaffer ordulara refakat eden kuşlardan, sonra demirden bahsolunması, Davudun fütuhatına işaret edildiğini gösteriyor.
Bu itibarla dağların teşbih ve tehlili onların Davuda iğilmesini Davudun onları teshir etmesini ifade eder.
Dağlardan bir de, son derece güçlü kuvvetli adamlar kasdolunur.
O takdirde bunlara, Davuda refakat etmeleri emrolunuyor, demektir.
[4] Demiri yumuşatmaktan murat, onun Davut taralından fütuhatında vâsi bir mikyasta kullanılmasıdır.
işlediklerinizi görürüm, (dedik).
12 Süleymana da rüzgârı (münkad kıldık).
Sabahleyin bir aylık yol, akşamleyin bir aylık yol alırdı.
(."»).
Ona erimiş bakırı pınar gibi fışkırttık (fi).
Cinlerden de bir kışımı Tanrısının izniyle onun önünde işlerlerdi Onlardan herkim emrimizden çıkarsa ona yakıcı azabı tattırıyorduk (").
13 Onlar ona dilediği gibi kaleler, heykeller, büyük havuzlar kadar lenger- [5] Hazreti Süleymanın gemileri müsait havalarda, bir gün içinde bir aylık yol alırdı.
Kitabı Mukaddes, Mülûkü Sâlis (9 : 26) da Hazreti Süleymanın donanmasından bahseder.
Yahut murat, Süleymanın gemileri bir aylık yola çıkar ve bir ayda dönerdi.
Bu suretle Süleymanın ya nüfuzundaki vüsat, yahut yaptığı ticaretin büyüklüğü anlatılmış olur.
[6] Kitabı Mukaddes, Tevarihi sâni (2 : 4) de «ve havuzu dökme yaptı.
Bunun kenarından kenarına kutru on zira ve yüksekliği beş zira ve çerçevesi otuz zira olarak şekli müdevver idi» deniliyor.- [7] Bu cinler, Hazreti Süleymanın kendisine hizmete icbar ettiği bir takım yabancılardı.
Bunlardan burada (cin) olarak bahsedildiği halde 37 : 38 de «Seyatın» kelimesiyle bahsolunuyor.
Kur'an bu kelimeleri izah ederek bunların Süleymana ; köşkler, kaleler vesaire inşa eden, dalgıçlık yapan adamlar olduklarını anlatıyor.
ler, yerinden kalkmaz kazanlar yaparlardı (8).
Şükredin, ey Davud hanedanı! Kullarımdan şükredenler azdır.
14 (Süleymana) ölümü ferman ettiğimiz zaman onlara Süleymanın öldüğünü ancak asasını yiyen ağaç kurdu gösterdi (9).
Süleymanın cesedi yıkılınca cinler, görünmeyeni bilmiş olsalardı, kendilerini hor ve zelil eden azaba katlanmakta devam etmemeleri lâzım geldiğini anlardılar.
15 Sebe ' kavmi için kendi yurdunda ibret vardı (10) .
Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri bulunuyordu.
Tanrınızın rızkından yeyin, Ona şükredin.
Yurdunuz ne güzel bir yurt ve Tanrınız ne yarlığayıcı bir Tanrı ! 16 Onlarsa yüz çevirdiler.
Biz de onlara su şeddinin selini gönderdik.
Onların iki bahçelerine bedel pek acı meyvalı ağaçlarla acı ılgın, biraz da köknar ağaçlariyle dolu iki bahçe verdik.
17 Onların, nankörlüklerine karşı böylece cezalandırdık.
Zaten Biz nankörlerden başkasına ceza verir miyiz ? 18 Onların (yurdu) ile mübarek kıldığımız köyler, (kasabalar) arasında biribirine yakın mamur kasabalar yaptık.
O kasabalar arasında gelip gitmeyi takdir ettik.
Bunlar arasında geceleri ve gündüzleri, emniyet içinde yolculuk edin! dedik fil) .
19 Onlar: Tanrımız! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır! (12 ) dediler ve [8] Kitabı Mukaddesin Mülûkü sâlis kitabında bunlara dait bir hayli tafsilât ve malûmat vardır.
[9] Hazreti Süleymanın asası onun saltanat ve hâkimiyetini, asayı yiyen kurt.
Süleymanın saltanatını parçalayan oğlunun idaresizliğini ve za'fını remzeder.
Süleymanın halefi Rehoboam sefahat ve zevke dalıp tecrübeli, yaşlı zevatın nasihatlerini dinleyeceğine zevkperest arkadaşlarına uymuştu.
Süleymanın saltanat asasını yiyen kurt, bu kurttu.
Kur'an da buna işaret eder Kurdun asayı yemesi, Süleyman saltanatının tarumar olması idi.
Yine Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan cinler, Süleymanın teshir ettiği isyankâr kabilelerin mensupları idiler.
Bunlar, Süleymanın saltanatı parçalanıncaya kadar İsrail oğullarına hizmet etmişlerdi.
[10] Sebe', Yemenin bir şehridir.
Marib ismiyle de tanılır.
San'adan üç günlük mesafededir.
Marib şeddinin infilâkiyle şehrin sel ile harap olması tarihî bir hakikattir.
Ve Milâdın birinci, ikinci asırlarında vukubulmuştur.
(Palmer'in notu).
[!1] Kasabalar, köyler biıibirine o kadar yakındı ki birinde durup ötekini görmek mümkündü.
Bu hal memleketin refah ve bereketini gösteriyordu.
Mübarek olan şehirler, Suriye şehirleri idi.
Bunlar arasında ticaret yapılıyordu.
[12] Bunların bu şekilde kendi dilleriyle niyazda bulunmuş olmaları şart değildir.
Fakat bunlar nail oldukları nimetlere şükretmiyor ve fena yollara sapıyorlardı.
Bunun neticesi olarak azaba uğradılar.
Bazı müfessırlere göre bunlar, daha fazla kazanç temin etmek için, fakirleri daha fazla soymak için yol konaklarının arası açılmasını bilfiil temenni ettiler (Camiulbeyan).
Miur, o zaman Yemen ile Suriye aıasındaki ticaretin çok mühim kendi canlarına zulmettiler.
Biz de onların halini dillere destan, onları parça parça ederek perişan ettik.
Bunların hallerinde,- sabred ci, şükredici insanlar için ibretler vardır.
2 0 İblisin onlar hakkındaki tahmini doğru çıktı.
Mü'minlerden olan fırkadan başkası ona (iblise) tâbi oldular.
21 İblisin onlar üzerinde hiçbir nüfuzu, hiçbir hükmü yoktu.
Yalnız Biz, âhirete inanan ile onun hakkında şek içinde kalanı ayırdedeceğiz.
Senin Tanrın, herşeye hakkiyle nigehbandır.
BÖLÜM : 3 — MÜSLÜMANLARIN BİR ZAFERİ 22 De ki : Allahı bırakarak mabut saydıklarınızı çağırın ! Onların göklerde, yerde zerre ağırlığınca birşey üzerinde hükümleri olduğunu ve iki tarafı zenginleştirdiğini anlattıktan sonra Hadbramuf ile Eyle arasında yetmiş konak bulunduğunu, bu konakların bugünkü konaklara tevafuk ettiğini anlatır.
yoktur.
Göklerle yerde (zerre kadar) ortaklıkları yoktur.
Allahın, o mabutlardan yana hiçbir arkası (yardımcısı) yoktur.
23 Allahın şefaat etmesine izin verdiği kimseden başkasına hiçbir şefaatin faydası olmaz.
Onların kalplerinden korku gidince "Tanrınız, ne buyurdu ? „ diye sorarlar, onlar da : Hakikati buyurdu! derler.
En yüce, en ulu Odur.
2 4 De ki : Göklerden, yerden size rızk veren kim? D e ki: Allah (veriyor).
Ya biz, ya siz hidayet üzereyiz, yahut açık bir sapıklıktayız ! 25 D e ki: Bizim işlediğimiz günahtan size bir mes'uliyet gelmez ! Sizin işledikleriniz de bize sorulmaz.
2 6 D e ki: Tanrımız bizi birarada tophyacak, sonra aramızda hak ile hükmedecek, en Ulu, en âdil hâkim ve herşeyi hakkiyle bilen Tanrı Odur.
(• 3) 27 De ki: Allaha şerik olmak .üzere Ona ilhak ettiklerinizi bana gösterin! (Hâşâ), bunu yapamazsınız.
Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allah Odur.
2 8 Biz seni ancak bütün insanlara müjdeci (eğri yolun encamından) korkutucu olarak gönderdik Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
29 Onlar : Sözünüzde gerçekseniz bu vait, ne zaman tahakkuk edecek ? derler.
3 0 De ki: Va'dolunan gün öyle bir gündür ki ondan ne bir saat geri kalır, ne de bir saat ileri geçebilirsiniz !
BÖLÜM : 4 — BÂTILIN REHBERLERİ 31 Kâfir olanlar: Biz ne bu Kur'ana, ne de ondan evvel gelene asla inanmayız, dediler.
Zalim olanları, Tanrıları huzurunda durdurulduk arı zaman, bir görseydin!..
Sözü biribirlerine çevirip atar ve içlerinde âciz sayılanlar, kibirli olanlara: "Siz olmasaydınız, muhakkak ki biz mü'min olurduk, derler.
32 Kibirli olanlarsa âciz olanlara: Size hidayet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? (Hayır), siz kendiniz günahkârdınız! 33 Âci z sayılanlar kibirli olanlara: Siz, Allahı tanımamaklığımız; Ona eşler, ortaklar katmamız için geceli gündüzlü plânlar kurarak bizi teşvik eder dururdunuz! der er.
Onlar, szsbı görünce hepsi de için için pişman olacaklar, Biz de kâfirlerin boyunlarına demir [13] Bu müjde, müslümanlarla müşrikler arasında vukubulan ilk kat'l muharebede tahakkuk etti ve müslümanlar muzaffer oldular.
G lâleler vuracağız Onlar işlediklerinin mukabilinden başka birşeyle ceza görmiyeceklerdir.
3 4 Hiçbir kasabaya (/_f»7 yolun encamından korkutur) bir Peygamber göndermedik ki o kasabanın refah sahipleri "biz, sizin bize tebliğ ettiğiniz şeyleri (reddediyoruz), tanımıyoruz,, demesinler.
35 Onlar: "Biz malca, evlâtça, daha çoğuz! Asla azap da görecek değiliz!,, derler.
36 De ki: Tanrım, dilediğine rızkı genişletir, dilediğine de darlaştırır.
Fsi-cat insanların çoğu bunun hikmetini bilmezler.
BÖLÜM : 5 — SAHTE MABUTLARIN BİÇARELİĞİ 37 Sizin ne mallarınız, ne evlâtlarınız, sizi nezdirnize yaklaş^ıramaz.
Ancak iman edip doğru dürüst işler işleyenler başkadır.
Onlar yaptıkları iyilik mukabili iki misli mükâfat görürler.
En yüksek makamlarda emniyet içindedirler.
38 Âyetlerimize, karşı gelmek için uğraşıp didişenlerse azaba götürülürler.
3 9 D e ki : Tanrım kullarından dilediğine rızkı genişletir, (dilediğine) darlaştırır.
Başkasına yardım için herne harcederseniz onun mislini yerine verir.
Râzıkların en hayırlısı Odur.
4 0 (Hak Tealâ) o gün onları toplıyacak, sonra meleklere : " Size tapanlar bunlar mı ? „ diyecek.
41 Melekler: Senin şanın yücedir, Seni tenzih ederiz ! Yârımız Sensin ! Onlar değil.
Onlarla bir ilişiğimiz yok ! Belki onlar, cinlere taparlardı ve birçokları onlara inanırlardı, diyecekler! 42 Bugün birbirinize ne fayda vermeğe, ne zarar eriştirmeğe gücünüz yetmez.
Zalimlere de : Yalan saydığınız ateşin azabını tadın! diyeceğiz.
4 3 Onlara apaçık âyetlerimiz okununca : " Bu, ancak sizi babalarınızın taptıklarından çevirmek isteyen bir adamdan başka birşey değil ! derler.
Kâfir olanlar, kendilerine hak gelince: Bu, apaçık büyüden başka birşey değil! dediler.
44 Halbuki Biz onlara okuyacakları kitaplar vermemiş, senden evvel de bunlara (iğri yolun encamından) korkutur bir Peygamber göndermemiştik.
45 Onlardan evvelkiler de (hakkı) yalan sayıp reddetmişlerdi; bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine nail olamamışlardır.
Onlar Peygamberlerimi yalan saymışlardı.
Fakat (buna karşı) Benim cezam nasıldır ?
BÖLÜM : 6 — HAKİKAT YÜKSELECEK* 46 D e ki: Ben size yalnız bir öğütle nasihat ediyorum.
Allah için çifter çifter, teker teker kalkın, sonra düşünün: Sizin arkadaşınızda cinnet yoktur.
O yalnız, şiddetli bir azaptan evvel, sizi (iğri yolun encamından) korkutan (bir Peygamberdir).
47 De ki : Sizden herne mükâfat istersem, o ancak sizin içindir.
Benim mükâfatım, Allah nezdindedir.
O da herşeye hakkiyle şahittir.
4 8 D e ki: Bütün gaybı hakkiyle bilen Tanrım, hak sözü söyler 49 De ki: Hak, gelmiştir ! Bâtıl ne birşey vücuda getirebilir, ne de onu iadeye gücü yeter.
5 0 De ki: Ben yanılırsam, yanılmamın vebali bana aittir.
Doğru yolda gidersem, bu da Tanrımın bana olan vahyi sayesindedir.
Hak Tealâ, herşeyi işitir, yakındır.
51 Onlan, dehşetli bir surette korkup asla kurtulamıyacakiaıı ve yakın bir yerde tutulup yakalanacakları gün görmeliydin ! (14).
52 Onlar (o zaman), biz ona inandık, diyecekler, uzak yerlerden imana kavuşmak mümkün mü ? (1 .*>).
5 3 Onlar daha önce Peygamberi tanımamış, reddetmişlerdi.
Uzak yerden, gayp hakkında atıp tutuyorlardı (16).
54 Daha evvel onların emsaline yapıldığı gibi kendileriyle özledikleri şey arasına bir sed çekildi.
Muhakkak ki onlar şiddetli bir şek içindedirler ( l 7).
[14] Onlar evvelâ Bedirde, daha sonra Mekkede yakalanmışlardı.
[15] Çünkü onlar bu dünyadan göçmüş bulunuyorlardı.
[16] Müşrikler tarafından Hazreti Muhammedin muvaffak olamıyacağı hakkında söyledikleri sözlerin, ileri sürdükleri tahminlerin kıymeti yoktur.
Çünkü onların görünmeyene dair ilimleri yoktu.
[17] İnsanın özlediğine nail olamaması kadar şiddetli bir ceza yoktur.
Asıl cehennem belki de budur.
682 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME v» TEFSÎR [Cüt: 22
SÛRE : 3 5 FATıR SURESI (Mekkede nazil olmuştur.
5
BÖLÜMdür, 4 5 âyettir.) Konusu : Sûrei Serilenin baş tarafında Hak Tealânın herşeyi yarattığından bahsohınduğu ve bütün Sûre Allahın herşeyi yaratıp onu yenilediğini anlattığı için ona • Fâlır» ismi verilmiştir.
Daha evvelki sûre hakkın mutlaka galebe çalacağını ve bâtılı mutlaka yeneceğini izah etmişti.
Bu sûre yeni bir ümmetin, yeni bir neslin vücut bularak hakkı ilân edeceğini izah ediyor.
Sûrenin birinci kısmı daha evvelki sûre nihayelindeki va'din doğru olduğunu anlatır; ikinci kısmı hakkın mutlaka galip geleceğini le'kit eder; üçüncü kısmı yeni bir neslin yetişmekle olduğuna işaret ederek onun, hak ve hakikat davasını tutmağa lâyık olmadığını isbat eden eski neslin yerini alacağını söyler; dördüncü kısım, mü'minlere selâmet ve emniyet, muvaffakiyet ve bereket va'deder, nihayet en son kısım hak ve hakikate karşıgelenlerin, onu imhayı kuranların mahvolacaklarını bildirir.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — İLÂHÎ VA'DİN TAHAKKUKU
Bismi'llâhi'rrahmanfrrahîm 1 Gökleri,'yer i yaratan; melekleri, ikişer, üçer, dörder kanatla uçar elçiler yapan Allaha hamdolsun ( 1).
Hak Tealâ, dilediğini, hilkatte artırır, Hak Tealâ herşeye hakkiyle kadirdir.
2 Allahın insanlara, rahmetinden verdiğini tutacak yoktur; (O) her neyi tutarsa onu da salacak (gönderecek) hiçbir kimse yoktur.
Yegâne galip olan, her işi hikmetie çeviren Odur.
3 Ey nâs! Allahın size ihsan ettiği nimetleri hatırlayın.
Allahtan başka size gökten, yerden rızk veren bir yaratan var mıdır ? Ondan başka tapacak yoktur.
O halde ne diye dönüyorsunuz ? ! 4 Onlar seni yalancı sayarlarsa, [1] Kur'ana göre melekler o gayri maddi varlıklardır ki Zâtı Kibriyanın emirlerini icra, yahut Onun hükümlerini ifa ederler.
Melekleri kanatlı göstermek, mukaddes tarihlerde sık sık tesadüf olunan birşeydir.
Fakat burada «kanat» dan maksat, uçmaya yardım eden uzviyet değildir.
Bu, ancak gayri maddî varlıkların vazifelerini ifa için hâiz oldukları kuvveti remzeder.
Arapçada cenah, kudret ve kuvvet manasına da gelir.
fSûre: Y 3 5 ) Fâtır Sûresi 68 3 senden evvel dc nice Peygamberler yalancı sayılmışlardı.
Bütün işler, Allaha döner.
5 Ey nâs! Allahın va'di, haktır.
Bu dünya hayatı, sakın, sizi aldatmasın, aldatıcıların en aldatıcısı (olan şeytan) Allah hakkında sizin gözünüzü boyamasın.6 Şeytan sizin düşma-^ nınızdır.
Onu düşman tanıyın.
Şeytan, tarafdartarını, alevli ateşin yaıânı olsunlar diye davet eder.
7 Kâfirler için şiddetli azap vardır.
İman edip doğru dürüst işler işleyenler içinse yarlığanma vardır.
Büyük mükâfatlar vardır.
BÖLÜM : 2 — HAK GALİP GELECEK^ 8.
İşlediği kötü işler, kendi gözüne güzel görünecek derecede bezenen kimse (iyilik eden, doğru dürüst işler işleyen kimse gibi midir ? ) Fakat Hak Tealâ dilediğini sapıklık içinde bırakır , dilediğini doğru yola iletir.
Sapıklıkları yüzünden iç üzün- tüsiyle kendini üze üze helak etme ! Hak Tealâ onların işlediklerini hakkiyle bilir.
9 Hak Tealâ (O Tanrıdır ki) rüzgârı göndererek bulutları kaldırır; onları, Biz ölü bir toprağa sürer, toprağı ölümünden sonra diriltiriz, (insanların ölümden sonra dirilmeleri) de böyledir.
10 Herkim şan, ün diliyorsa, (bilsin ki) bütün şan, bütün ün, Allahındır.
Güzel, iyi söz Ona varır; Ona yükselir.
Doğru dürüst işi de kendi yükseltir.
Kötü işleri gizlice tasarlayıp .
kuranlar için şiddetli azap vardır.
Onların bütün kurdukları kastlar, yok olup gider (2).UHak Tealâ sizi topraktan, sonra bir nutfeden yarattı, sonra sizi çift yaptı.
Allahın ilmi olmaksızın | hiçbir dişi gebe kalmaz, doğurmaz.
Ömrü uzayanın ömrü uzaması, kısalanın kısalması, hep kitapta yazılıdır.
Şüphe yok ki bunlar Allah için kolaydır.
12 İki derya da bir değildir.
Biri tatlıdır, tatlığı ile susuzluğu dindirir, içerken kolay kolay içilir; diğeri i tuzludur, acıdır, acıhğile ( boğazı) kavurur- Bununla beraber her ikisinden taze taze etler yer, takındığınız ziynetler çıkarırsınız.
Allahın kereminden rızıklar arayıp bulmak ve Ona şükretmek için o deryalarda gemilerin suları yardığını görürsün! 13 Hak Tealâ geceyi gündüze katar, gündüzü geceye çevirir, güneşi, ayı (she) \ müsahhar kıldı.
Herbiri muayyen zamana kadar kendi yolunu takip eder.
Tanrınız olan Allah budur Mülk Onundur.
Sizin Onu bırakıp taptıklarınızsa bir çekirdek zarına (bile) malik değildirler.
14 Onları çağıracak olsanız, niyazınızı duymazlar, duysalar bile cevap vermezler.
Kıyamet günü, sizin onları, (Allaha) eş, ortak katmanızı., reddederler.
Hiçbir şeyi sana, herşeye hakkiyle vâkıf olandan başkası, \ lâyıkıyle haber veremez.
*
BÖLÜM : 3 — YENİ BİR NESİL 15 Ey nâs! Allaha muhtaç olanlar, sizlersiniz.
Allah ise herşeyden, herkesten müstağni, övülmeğe lâyık olan Tanrıdır.
16 Dilerse, sizin vücudunuzu kaldırır, yerinize yepyeni bir nesil getirir.
17 Bu da Allah için güç değildir.
18 Hiçbir günahlı kimse, başkasının yükünü (günahını) yüklenmez.
Ağır yüklü biri, [2] Hakkın kat'î zaferi, bâtılın muhakkak izmihlali bundan daha sarih bir surette anlatılamazdı.
bir başkasını, yükünü taşımak için çağırsa, çağırdığı kimse hısı_ mı da olsa, onun yükü başkası tarafından taşınmaz.
Sen yalnız, Tanrısından için için korkanları, namazı dosdoğru kılanları, [iğri yolun sonundan) korkutursun.
Herkim, özünü paklarsa, kendi canının (hayrı için) paklamış olur.
Herkesin varışı Allahadır.
19 Körle gören bir değil.
2 0 Karanlıkla aydınlık da bir değil.
21 Gölge ile sıcak da bir değil.
22 Dirilerle ölüler de bîr değil! Hak Tealâ dilediğine (hakikati) işittirir, sen mezarlar içinde (gömülü) olanlara söz işittiremezsin.
2 3 Sen yalnız, (iğri yolun encamından) korkutan bir (Peygambersin).
2 4 Biz seni müjde verici ve korkutucu olarak hak ile gönderdik.
Bir millet yoktur ki, onun içinde (iğri yolun encamından korkutucu) biri gelmiş, geçmiş olmasın (3).
25 Onlar seni yalancı sayarlarsa onlardan [3] Kur'an, birkaç yerinde her millet içinde «Nezir» çıktığını beyan eder.
Mekke devrine ait ilk sûrelerle Medine devrine ait sûrelerde bu, beyana tesadüf evvelkiler de, l Peygamberleri) yalancı saymışlardı.
(Halbuki) Peygamberleri onlara apaçık burhanlarla, yazılarla ve aydınlık verici kitapla gelmişlerdi.
26 Sonra Be n kâfir olanları cezalandırdım.
Kahrımın onlara nasıl çarptığını görüp, ibret' alsalar ya !
BÖLÜM : 4 — MÜ'MİNLERİN MÜKÂFATI 27 Görmüyor musun ki Hak Tealâ bulutlardan yağmur gönderir.
Sonra Biz onunla, çeşit çeşit meyvalar yetiştirdik.
Dağlardan da, kimi beyaz, kimi kırmızı, türlü türlü renklerde, kapkara renkli yollar peyda ettik 2 8 İnsanlardan da, yerde yürür hayvanlardan da, davarlardan da yine böyle çeşit çeşit cinsler, renklih r vardır.
Allahın kulları içinden, yalnız ilim sahibi olanlar, Ondan korkarlar.
Hak Tealâ, yegâne galip olan, yarhğayan Tanrıdır.
2 9 Allahın kitabını daima okuyan, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli aşikâr, (başkalarına yardım için) harcedenler, zeval bulmayacak bir kazanç umarlar.
3 0 (Hak Tealâ) onların mükâfatını tastamam verecek, lütuf ve inayetinden onların (sevabını) artıracaktır.
Hak Tealâ, yarlığayıcıdır, mükâfatları kat kat vericidir.
31 Sana kitaptan vahyetmiş olduğumuz, daha evvelki (kitapları) tasdik eden, haktır.
Hak Tealâ, kullarının her halinden haberdardır.
Her hali hakkiyle görücüdür.
32 Sonra kullarımızdan seçtiklerimize kitabı, miras olarak verdik.
Onlarıhiçinde öz canına zulmedenler bulunduğu gibi içlerinde orta yolu tutanlar, hayır işlerinde Allahın izniyle ileri gidenler de vardır En büyük fazl ve (inayet te) budur.
33 Onlar, ebediyet uçmaklarına girerler, orada altundan bilezikler, incilerle süslenirler, oradaki elbiseleri de ipektendir.
3 4 Onlar (orada) "Bizi gamdan kurtaran Allaha hamdolsun! Çünkü Tanrımız, yarlığayıcıdır, mükâfatları kat kat vericidir.
35 Lütuf ve inayetinden daim kalınacak yurdu bize konak yaptı.
Burada bize bir meşakkat erişmez, yorgunluk, bıkkınlık ge-mez,, diyecekler! (4).
36 Kâfir olan için de cehennem ateşi vardır.
Ne işleri büsbütün biolunur.
Dünyanın en uyanık insanlarına binlerce yıl gizli kalan bu hakikati, Hazreti Peygambere inen İlâhî vahy ilân etti.
Yalnız bu geniş itikat Risaleti Muhammediyenin cihanşümuliuğuna esas teşkil edebilir.
Hazreti Muhammed, bütün insanları birleştirecek olan ve her hakikati bir dinde topiıyan Peygamberdir.
[4] Âyeti Kerime Cennetin ruhi zevklerini nekadar sarahatle tavsir ediyor. ^^^iyyH^c^\^\yyi\ tirilir de ölürler, ne de üzerlerinden cehennemin azabı hafifletilir, işte Biz her nanköre böyle ceza veririz.
37 Onlar orada yardım için bağırıp çağırırlar: (Ulu) Tanrımız, derler, bizi (buradan) çıkar.
Evvelce işlediğimiz işlerden başkasını, doğru dürüst işleri işleriz!..
Sizi, düşünüp öğüt alacak kimse için kâfi gelecek derece yaşatmadık mı ? Sonra size, (îğri yolun encamından) korkutan Peygamber de gelmişti.
Artık (azabı) tadın ! Çünkü zalimlere yardım edecek yoktur.
,
BÖLÜM:5 - » MUHALİFLER MUZMAHİL OLACAK 38 Hak Tealâ "göklerde ve yerde görünmeyeni bilendir.
Sinelerde gizlenen herşeyi hakkiyle bilir.
39 Sizi yeryüzünde hükümran kılan, (geçmişlerin yerine sizi getiren) Odur.
Onun için herkim küfre saparsa, küfrünün zararı, (vebali) kendinedir.
Kâfirlerin küfrü, Tanrılarının nezdinde, ancak uğradıkları kahrı, gazabı artırır; kâfirlerin küfrü, ancak mahrumiyetlerini, ziyanlarını artırır.
40 De ki: Allahı bırakarak Allaha eş, ortak kattığınız mabutlara hiç dikkat ettiniz mi ? Onların arzdan hangi parçayı yarattıklarını bana gösterin.
Yoksa onların göklerde bir hisseleri mi var? Yoksa Biz onlara bir kitap verdik te onlar apaçık burhanlar üzerinde midirler ? Hayır, hayır, zalimlerin birbirlerine sözleri, birbirlerine vaitleri, yalandan dolandan başka birşey değil ! 41 Hak Tealâ, göklerle yeri, hiç olmaktan korumak için tutar.
Onlar hiç olurlarsa, kendisinden başka birinin onları tutmasına imkân yoktur.
Hak Tealâ, (kullarının isyanlarına karşı) halimdir, yarîığayıcıdır.
42-43 Onlar yeminlerinin en kuvvetlisiyle ant içmişlerdi ki: Kendilerini (iğri yolun encamından) korkutan biri gelirse herhangi bir ümmetten ziyade doğru yolu tutacaklardı.
Vaktaki Peygamber geldi, (onun gelişi), yeryüzünde kibirlene kibirlene hareket etmek, kötü .dolaplar çevirmek hususundaki sapıklıklarını ve haktan nefretlerini artırmaktan başka birşey yapmadı.
Halbuki kötü kötü kastlar, ancak onları kuranları sarar.
Onlar daha evvelkilerin uğradıkları akıbetten başka birşey mi bekliyorlar? Çünkü sen Allahın kanununda bir değişiklik, sen Allahın hükmünde bir döneklik ' göremezsin.
44 Onlar yeryüzünde gezip kendilerinden evvel gelenlerin—daha güçlü, kuvvetli oldukları halde—uğradıkları akıbeti görmüyorlar mı ? Göklerde, veya yerde hiçbir şey yoktur ki Allaha karşıgelmesine, (Allahın elinden kaçmasına) imkân bulunsun.
Hak Tealâ, herşeye hakkiyle kadirdir.
45 Hak Tealâ insanları, işledikleri işler yüzünden cezalandırsaydı, yeryüzünün sırtında bir tek mahlûk bırakmazdı.
Hak Tealâ insanlar^ muayyen bi? zamana kadar geciktirir, (o muayyen zaman) gelince Hak Tealâ da muhakkak ki kullarını hakkiyle görür.
SÛRE : 3 6 YASİN SÛRESİ ( Mekkede nazil olmuştur.
5
BÖLÜMdür ; 8 3 âyettir.) Konusu: Bu sûrenin ismi onun başındaki iki harf.
yani Yâ ile Şia'dır.
Bu ski fcaıOHazreti Muhammede hitap ediliyor.
Yasin Sûresi daha evvelki iki, daha sonraki üç sûre gibi islâmiyetin yeryüzünde lemelleşerek bütün muhalefetleri yeneceğini müjdeliyor.
Yasin Sûresi de Mekke devrinin ortalarına aittir.
Resuli Ekreme, sûrenin başında >Ey insan !• diye htiap edilmekle, insanlığın onunla kemâlini ihraz edeceğine işaret olunuyor.
Sûrenin birinci kısmı Kur'anın doğruluğunu anlatarak onun ölü insanlara yeniden can vermek gibi harikulade kudreti hâiz olduğunu ifade eder.
İkinci kısmında birtakım temsiller irat edilerek Kur'anın daha evvel gönderilen kitapları nasıl tasdik ettiği gösterilir.
Üçüncü kısmında hakikatin mutlaka muvaffak olacağını ispat eden deliller irat edilir, dördüncü kısmında Kur'anı kabul edenlerden de, eimiyenlerden de hesap sorulacağı ve onlara cezalar veya mükâfatlar verileceği izah edilir.
Beşinci kısım, milletlerin itilâ ve sukut kanunlarına işaret ederek Allahın insanları yeniden ihyaya kadir olduğu tavzih edilir.
Meal-i Kerimî:
BÖLÜM: 1 — KUR'AN, PEYGAMBERİN MUCİZESİDIR BismiTlâhi'rrahmanrrrahim 1 Ey insan Cl)! 2 Hikmetle dolu Kur'ana dikkat et! 3 Muhakkak ki sen gönderilen Peygamberlerden birisin, 4 Dosdoğru yol üzeresin ! 5 Kur'an, yegâne galip olan, bağışladan Tanrı tarafından, 6 ataları (iğri yolun encamından) korkutulmamış olan ve bu yüzden gaflet içinde kalan bir kavmi korkutasm diye indirilen (kitaptır).
7 (Bu gafillerin) pekçoğu, gafletlerinin cezasını çekmeyi hak etmişlerdir.
Onun için bunlar iman etmezler.
8| Biz bunların boyunlarına, çenelere kadar dayanan lâleler vurduk, onlar (bu nah vet ve inat lâleleri yüzünden) kafalarını dimdik tutuyorlar (2) .
9 Biz onların önlerine, (onları ilerleyip hakkı kabul etmekten alıkoyan); arkalarına, (geri dönüp cezadan kurtulmalarına mani olan) setler koyduk.
Onların gözlerini bağladık.
Artık onlar göremezler.
10 Onları (iğriyolun encamından) korkutsan da kprkutmasan da birdir; iman etmezler.
11 Sen yalnız (Kur'anı) kabul edip ona uyan, esirgeyici Tanrıdan için için korkan insanları korkutabilirsin.
Böydesini, yarlığanma ve en şerefli mükâfat iie müjdele ! 12 ölüler e [1] Arapların Tay kabilesi dilinde Yasin : Ey insan ! manasındadır.
Bu kelime ile Resuli Ekreme hitap edildiği üzerinde hemen hemen icpıa' vardır.
[2] Âyeti Kerime müşriklerin kibir ve gururunu tasvir ediyor.
Bunların nahvetleri, inatları o kadar köklü idi ki boyunlarına vurulmuş lâleden farksızdı.
Kafalarını dimdik tutan bu lâleler onların hakka boyun cğmelerinö mani oluyordu.
Daha somaki sedler de insanları ilerlemekten alıkoyan manialardır.
6 9 0 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME vo TEFSÎR [Cüz: 22 -11 can verip dirilten, yalnız Biziz Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız.
Biz herşeyi apaçık bir kitapta zaptetmişizdir.
BÖLÜM : 2 — HAKKIN TE'YİDİ 13 Onlara, Peygamberler gönderilen şehir halkının (halinden) misal getir.
14 Hani Biz o halka iki Peygamber göndermiş, (fakat bu halk) onların ikisini de yalancı saymış; Biz de 'iki Peygamberi) bir üçüncü ile sağlamlaştırmıştık (4).
[Peygamberlerin üçü) [31 Bu sözlerde Kur'anın ölü milletleri diriltmek hususundaki kudretine de işaret vardır.
[4] 13 üncü Ayeti Kerime bütün bu beyanatın bir temsil olduğunu söyledi-' ğinden bahis mevzuu olan şehir veya halkın şu veya bu şehir veya halk olduğunu söylemek doğru olmaz.
Bu temsilden murat, Hazreti Muhammedin nübüvvetini isbat etmektir.
Daha evvel gönderildikleri söylenen iki Peygamberden maksat.
Musa ile İsadır.
Bunları takviye eden üçüncü Peygamber Hazreti Muhammeddır Musa ile İsâ.
Hazreti Muhammedin kudümünü müjdelemişler, Hazreti Muhammed zuhur ettiği an, bu müjdeleri tahakkuk ettirmişti.
Hazreti Musânın taraftarları da Hazreti İsânın taraftarları da Arapları kendi dinlerine sokmak için uğraşmışlar, fakat muvaffak olamamışlardı.
Onun için daha sonra Hazreti Muhammed gelmiştir.
I T.5 ^b>V &>.^J^'^; ^ de onlara: Biz size gönderildik, dediler.
15 Halk onlara, hayır, dediler, siz bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz, esirgeyen Tanrı, birşey göndermiş değildir.
Siz muhakkak, yalandan başka birşey söylemiyorsunuz ! 16 (Peygamberler:) Tanrımız bilir ki biz size gönderilmiş elçileriz.
17 Bize düşen, size apaşikâr tebligatta bulunmaktır.
18 (Halk onlara:) Siz bize uğursuzluk getirdiniz.
(İddianızdan) vazgeçmez (ve buradan savuşup gitmezseniz) sizi taşlarız ve size bizden yana pek acıklı azap dokunur, dediler.
19 Peygamberler : Sizin uğursuzluğunuz kendinizdedir! dediler, öğütlerimiz size uğursuzluk mu geliyor ? Hayır, siz haddi aşan bir halksınız! 2 0 Şehrin en ücra tarafından bir adam, koşa koşa geldi: "Ey kavmim ! dedi, Peygamberleri dinleyip onlara uyun ! 21 Sizden bir ücret istemiyen, menfaat beklemiyen, doğru yolda gidenlerin yolunda yürüyün! 22 Hem ben ne için beni yaratan Allaha kulluk etmiyeyim ? Hepiniz Ona döneceksiniz.
5 3 Allahı bırakıp başka mabutlar mı edineyim ? Fakat esirgeyen Tanrı bana bir zarar iriştirmek istese onların şefaatleri bana hiçbir fayda vermez , onlar da beni kurtaramazlar.
24 {Allahı bırakıp başka mabutlar edinecek olursam), apaçık yanılmış, sapmış olurum.
25 İşte ben Tanrınıza inanıyorum.
Beni dinleyin ! „ 26-2 7 Ona : "Cennete gir!, , denildi.
(Oda) "Keşke kavmim, Tanrımın beni yarlığadsğını, beni, ağırladığı kullar arasına çıkardığını bilip öğrenseydi !„ dedi (5).
CÜZ: 2 3 2 8 Biz ondan sonra kavminin üzerine gökten asker indirmedik.
İndirecek te değildik ! 29 Onlara yalnız bir tek sayha yetti.
Hepsi de bir anda sönüp gittiler! (6).
3 0 N e yazık şu kullara ki, kendilerine Peygamber geldikçe onunla alay ederler ! 31 Görmüyorlar mı, onlardan evvel, IPeygamberleri dinlememiş ve saymamış), Peygamberlere dönmemiş oldukları için nice nice nesilleri helak ettik.
3 2 Onların hepsi de, muhakkak ki, karşımıza çıkacaklardır.
BÖLÜM : 3 — HAKKIN DELİLLERİ 33 Şu ölü (kuru) toprak onlar için bir âyettir, (bir derstir).
Biz ona can veririz, ondan (türlü türlü) taneler çıkarırız, onlar da, bunlardan yerler (7).
34-3 5 (Yeryüzünde), hurmalıklardan, bağlardan cennetler yaratt;k, yerden pınarlar fışkırttık ki meyvalarınden yesinler.
(Bütün bu nimetler) onların elinden çıkmadı.
Yine şükretmiyecekler mi ? 36 Yerin bitirdiği herşeyden, insanların kendiİmrı [5] Bu adam, Peygamberlere inananları temsil ediyor.
Her Peygamberin doğruluğunu kendisine iman edenlerden biri tasdik eder.
[6] Âyeti Kerime azabın nasıl geldiğini apaçık gösteriyor.
Azabı hakkedenlere gökyüzünden ordular indirilmez, azabı icabeden sebepler yeryüzünde bir araya gelir.
[7] Kur'anda ölü toprağı diriltmek, Kur'anın yeryüzünde başaracağı inkılâp ile kıyas edilir.
Kur'anın geldiği sırada yeryüzü ölü idi.
Fakat madde âlemine hâkim olan İlâhî kanun iktizası her yer ölü göründüğü sırada nasıl hayat tohumlaTiyle dolu ise, manâ ve ruh âlemi de öyledir.
6 • -r .
r-V .
-çr'^'^'AJA __rJ_ »> lerinden, ve bilmedikleri şeylerden, bütün çiftleri yaratan Ailahm şanı yücedir, münezzehtir (ü).
37 Gec e de, onlar için bir âyettir, (bir ibrettir).
Biz geceden , gündüzün ışığını çekeriz, onlar da karanlıkta kalırlar (U) .
38 Güneş de kara r kılacağı yere koşmaktadır.
Yegâne galip olan, herşeyi hakkiyle bilen Tanrının tadiri budur(10).39 Kamerin devri için de, konaklar tayin ettik.
Kemerher devrinin sonunda kurumuş, iğri hurma dalı gibi kalır (i 1).
40 güneş aya yetişebilir; ne de gece gündüzü geçebilir.
Hejrbiri küre içi[8] Bu Âyet, hilkatte herşeyin çift yaratıldığını beyan etmekle"pek büyük bir ilmî esası ifade etmektedir.
| [9] Bu gece cahiliyet gecesidir.
Nasıl tabiat âleminde geceyi gündüz gündüzü gece takip ederse, mânâ vs ruh âleminde de öyledir.
Cahiliyet karan! ığmı hidayet gündüzü takip eder.
[10] Âyeti Kerime belki de güneşin fezadaki hareketine, yaput onun aydınlık veremiyecek hale geleceği zamana işaret etmektedir.
1 [11] Kamerin inceliği ve zahirî iğriliği tasvir olunuyor.
Hakfkatler de bazan zahirde bu hale gelir/Fakat çok geçmeden bedritam gibi parıl parıl parlar.
de yüzer (1 2).
41 Onların zürriyetini dolu gemilerde taşımak ta onlara, âyetlerimizden biridir.
42 Biz onlara, (gemilere) benzer birçok binilecek şeyler de yarattık (î 3).
43 Dilersek onları batırırız ve o zaman ne onlara yardıma koşan bulunur, ne de kendileri kurtulabilirler.
4 4 Yalnız acıdığımızdan ve onların bir zamana kadar yaşayıp geçinmelerini istediğimizden (onları kurtardık).
45 Onlara, Allahın rahmetine nail olmak için önünüzdekinden (bu hayatta ağrıyacağınız azaplardan), arkanızdakinden (âhirette uğrıyacağınız azaptan) sakınınız, denildiği zaman (aldırmazlar).
4 6 Onlara Allahın âyetlerinden bir âyet gönderilince, mutlaka yüz çevirirler.
47 Onlara, Allahın size verdiği rızıktan (başkalarına yardım için) harcedin, denilirse, inanmayanlar inananlara "Allahın, dıleseydi doyuracağı adamları biz mi doyuralım ? Siz muhakkak, apaçık sapıtmış kimselersiniz „ derler.
48 Onlar, sizin bize karşı 07er/' sürdüğünüz) tehdit ne zaman vukubulacak ? derler.
49 Bunlar yalnız, birbirleriyle gürültü ederken ansızın koparak onları alıp götürecek bir tek sayhayı bekliyorlar: 5 0 Artık onların ne vasiyet etmeğe , ne de ailelerine dönmeğe güçleri yetmez (i 4).
BÖLÜM : 4 — MÜKÂFAT VE CEZA 5 î Sûr üfüriilecek.
Hepsi de mezarlarından kalkıp Tanrılarına koşacaklar.
52 "Eyvah! eyvah! diyecekler, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı ?„ (Onlara:) 'İşt e bu, esirgeyen tanrının va'dettiği, Peygamberlerin dosdoğru arıtlattığı (gündür).,, denilecek.
5 3 Ortada kopan,.
yalnız bir sayhadır.
Onunla hepsi toplanıp huzurumuza gelecekler.
5 4 Bugün, hiçbir kimse haksızlık görmiyecek, ne yapmışsanız yalnız onu bulacaksınız! 55 O gün, cennetlikler nimetler içinde saadet sürerler.
56 Kendileri de, zevceleri de gölgeler altında tahtlara dayanırlar.
57 Orada (yaptıklarının) meyvalarına nail olurlar ve her istediklerini bulurlar.
5 8 Onlara bağışlayıcı Tanrı tarafından söz olarak, selâm gelir.
59 Günahkârlar! Bugün [12] Bütün ecramı semaviyenin feleklerinde yüzdükleri, 1300 sene evvel, kimsenin anlamadığı bir hakikatti.
[13] Gemilere benziyen bütün asri nakil vasıtalarını hatırhyabiliriz.
[14] Âyeti Kerime müşriklerin Bedir muharebesinde uğıadıkları felakete de işaret ediyor.
F siz de bir tarafa ayrılın! Ey ÂdemoğuUan! Şeytana tapmayın ! Şeytan size apaşikâr bir düşmandır.
60-6 1 Bana kulluk edin! En doğru yol budur, diye size emretmedim mi? (size öğüt vermedim mi?) 62 Şeytan sizin içinizden nice nice halkı baştan çıkardı.
(Tuzağına düşürdü), sizde bunu anlıyacak akıl yok muydu? 63 işte size (işlediğinizin karşılığı olarak) va'dolunan cehennem şudur.
64 inanmadığınız için oraya girin, (cezanızı çekin).
65 O gün Biz onların ağızlarına mühür basarız, ne yaptıklarını, ne kazandıklarını Bize elleri söyler, ayakları şehadet eder.
66 Dilersek gözlerini büsbütün kör ederiz, o zaman onlar yolu bulmak için uğraşıp didişirler.
Fakat yolu nasıl görebilirler? 67 Dilersek onların oldukları yerde kalıplarını değiştiririz de onlar ne ileri gidebilir, ne de geri dönebilirlerdi.
BÖLÜM : 5 — İSLÂM MELEKÜTU 68 Kime uzun ömür verip yaşatırsak onun yaradılışını boza- rak belini bükeriz.
Hâlâ akıl erdiremiyorlar mı? (îf>).
69 Biz (Peygamberimize) şiir öğretmedik.
Şiir ona yaraşmaz, (ona vahyolunan, söz), öğüt ve apaçık Kur'andır (! <•).
70 Onunla diri olanları, iğri yolun encamından korkutur, inanmayanlara da cezalarını hak ettirir.
71 Onlar görmüyorlar mı ki.
Biz onlara, ellerimizin eseri o'an davarlar yarattık.
Onlar bunlara malik oldular.
72 Bu davarları, onlara tâbi kıldık.
Onların kimine binerler, kiminin (etini) yerler.
7 3 Onlardan türlü türlü istifadeler te'min ederler.
(Sütlerinden) içerler.
(Hâlâ) şükretmiyecekler mi? 7 4 Onlar, 'Allahı bırakarak, yardım görmek ümidiyle, başka mabutlar edindiler.
15 (Halbuki) bu mabutların onlara yardıma güçleri yetmez.
Belki onların kendileri bu mabutların karşısına çıkmış bir ordudurlar.
7 6 Onların sözleri sakın seni üzmesin.
Biz onların bütün içlerinde gizlediklerini ve bütün aşikâre vurduklarını da biliriz.
77 İnsan görmüyor mu ki Biz onu bir nutfeden yarattık da o Bize apaçık isyan ediyor.
7 8 Kendi yaratılışını unutarak Bize karşı misal iradına kalkışıyor.
Ve : "Çürümüş kemikleri kim diriltebilir?,, diyor.
7 9 De ki: Ona ilkönce kim varlık verdiyse, elbet onu o tekrar diriltir.
Bütün hilkatin her keyfiyetini hakkiyle bilen Odur.
8 0 Size yeşil ağaçtan yakılacak ateş çıkaran Odur ki, siz bu ateşten yakarsınız.
81 Göklerle yeri yaratanın, onların tıpkısını yaratmağa kudreti yetmez mi? (Elbet kudreti yeter).
Bütün varlıkları yaratan, herşeyi hakkiyle bilen Odur.
82 Birşeyin olmasını irade etti mi, Onun emri, ona "ol,, demektir.
O da, hemen, olur!83Herşeyin (mukadderatını) elinde tutan, Allahın şanı yücedir, münezzehtir.
Hepiniz de Ona döneceksiniz.
SÛRE : 3 7 SÂFFÂT SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
5
BÖLÜMdür; 182 âyettir.) Konusu: * Sûrenin birinci âyeti mü'minler! tavsif ederek saf saf duranlardan bahseder.
[15] Her canlı şeyin inhitata uğraması, tabiat kanunu iktizasıdır.
Bu kanun fertler gibi milletlere de şâmildir.
[16] Hazreti Peygamberin şiir söylemediği beyan olunarak Kur'anın beyanındaki ve ihbarlarındaki ciddiyet tebarüz ettiriliyor.
u re: 3 7 ] îâffâl Sûresi 6 9 7 Onun için sûreye- Sâffât Sûresi denilmiştir.
Sâffâi, Allaha ibadet için saf saf duranlar, daha sonra düşmanların islâmiyete karşı vukubulan harplerinde, onlara karşı saf saf çıkanlardır.
i Sûrenin birinci kısmında tevhit akidesinin mutlaka muzaffer olacağı müjdelenir, ikinci kısmında Allahın hükmü anlatılır, üçüncü, dördüncü, beşinci kısımlarında Nuh, İbrahim, Musa, İlyas, Lût ve Yunustan bahsedilerek H&areli Peygamberin kazanacağı muvaffakiyete işaret edilir.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — TEVHİDİN GALEBESİ Bjsmi 1 İlâhi ' rrahmani ' rralıîrtı 1 Saf saf dizilenlere, 2 (günah/ardan) vazgeçip sakınanlara, 3 (Kitabı) okuyup ibret alanlara, (gözünü aç ta) jlikkat et! (1).
4 Muhakkak ki Tanrınız birdir (2).
5 Göklerle yerin, araîann- [1] Başkaları bu âyetlerin başındaki «vav» harfini kasem ifade etmek üzere «hakkı için» diye tercüme ederler.
Ben, gözünü aç, dikkat et,ı ibret al kelimelerini tercih ediyorum.
Çünkü bu gibi yerlerde kasemden murat dikkati muayyen bir şekilde celbetmektir.
Birşey ile kasem edilmekten maksat, bir beyanın daha fazla kanaat vermesini temindir.
Bu şekil, Kur'anda ihtiyar olunduğu zaman kanaatin alelade kasemle değil, beyanın doğruluğunu isbat eden ep açık burhan ile hasıl olması istenir.
Bazan bu kasemlerle, gündüz ile gecenin biribirini takip etmesi gibi tabiatin en aşikâr kanunlarına işaret edilir ve bu madc(i kanunlara mümasil ruhanî kanunlara dikkat edilir.
Bazan da kasem, müstakbele ait bir ihbarı tevsik eder ve bu ihbarın tahakkuku Risaleti Muhammediyenin c|oğ?"uluğuna delil olur.
Burada da vaziyet bu merkezdedir.
[2] İlk üç âyette mü'rninlerden bahsolunuycr.
Bunların birincisi onların Allaha ibadet için sar saf çıktıklarını söylüyor.
Müslümanlar har gün beş vakit namazlarında bunu yaparlar.
Sonra müslürnanların ilerde Allah yolunda cihat için de saf saf çıkacaklarına işaret ediliyor.
İkinci âyet mü'minlerin bütün İhtirasların: zaptederek hepsine hâkim olduklarını anlatarak mü'min olmadan evvel ihtiraslarına mağlûp olanların büsbütün değiştiklerini gösteriyor.
Bununla beraber bu âyette, mü'minlerin neva ve heveslerine karşıgelip onları yendikleri gibi, ilerde kendilerine tecavüz edecek düşmana karşı da ayni şekilde muvaffakiyet kazanacaklarına işaret vardır.
Üçüncü âyet te mü'minlerin Kur'anı tilâvetlerinden bahsoîunduğunda zerre kadar şüphe yoktur.
Ve bu suretle daha evvelki âyetlerin de müminlerden bahsettiği katiyetle anlaşılmaktadır.
Bütün bunlar Risaleti Muhammediyenin doğruluğuna delildir.
Çünkü tevhit akidesi sayesinde mü'minler Allahın huzurunda saf saf dizilerek Hak Tealâya en samimî kulluğu yaptıkları gibi o sayede en derin köklü ahlâksızlıkların hepsinden sıyrılmışlar ve bu suretle Risaleti Muhammediyenin kutsi menbama canlı bir debi teşkil etmişler, daha sonra bütün düşmanlarına karşı galebe çalmakla, Allahın Peygamberine ve mü'minlere yardım ettiğini tezahür ettirmişlerdi.
| |, II Şilili V '- i f x « * * ^ ^ 3 4 işte Biz suçlulara böyle yaparız.
35 Çünkü onlara: Allahtan başka tapacak yoktur! denildiği zaman kibirlenir, 3 6 "Bir divane şair uğrunda mabutlarımızı bırakacak mıyız?,, derlerdi.
37 Kayır, (o Peygamber) hak ile geldi ve Peygamberleri tasdik etti.
3 8 Siz muhakkak ki acıklı azabı tadacaksınız.
39 Gördüğünüz (ceza), yaptıklarınızın karşılığından başka birşey değildir.
4 0 Allahın hâlis kulları (ise) başkadır.
4 1 Onların malûm bir rızkı vardır (8), 42-43-44 (türlü türlü) meyvaiara (nail olurlar), nimet bağlarında ağırlanırlar, tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.
45-46-47 Pınarlardan akan; berrak, içenlere lezzetli, tiksinti ve sersemlik veren şeyler olmıyan saf sulardan dolu kadehler, onlara ulaştırılacak (9).
48-49 Yanlarında gözlerini her fenalıktan çeviren [8] Ehli imanın malûm rızkı bulunduğu söylenmesi, onların bu rızıktan bu yeryüzünde istifade ettiklerini de ifade eder.
Yoksa bu rızık «malûm» olmazdı.
[9] Cennet nimetlerinin bütün bu tarifleri, bunların maddî değil, faka: ruhanî olduğunu gösteriyor.
Bu dünyada içilen şeyler, insana tiksinti ve sersemlik güzel gözlü, saklı, örtülü yumurtalar gibi (yoldaşlar) vardır (t O).
5 0 Bunların bir kısmı diğerine doğru giderek konuşurlar.
5 1 İçlerinden biri der ki: Benim bir arkadaşım vardı, 5 2 bana: "Se n de mi inananlardansın? 5 3 Biz öldükten, toprak ve kemik kesildikten sonra sorguya çekilip muhakeme mi edileceğiz?,, derdi.
54-55 Başka biri: Bakar mısınız? Onun hali ne oldu? dedi, baktı.
On u cehennemin ta ortasında gördü.
5 6 {Buna karşı) Allaha and olgun ki az kaldı beni de helak edecektin.
57 Tanrımın lûtfu, nimeti olmasaydı, (benî de başlan çıkaracaktın), ben de (cezaya) getirilenlerden olacaktım, diyecek.
58-59 Artık, biz, ilk ölümümüzden başka ölmiyecek ve azap çekmiyecek değil miyiz?* 6 0 Muhakkak ki en büyük muvaffakiyet de budur.
6 1 Çalışanlar bunun böylesi için çalışsınlar.
62 Böyle bir nimete konmak mı daha hayırlı, yoksa zakkum ağacına mı? 6 3 Biz (bu ağacı) zalimler için mihne t kıldık.
6 4 - 6 5 O ağaç, cehennemin dibinde biter.
Meyvası, şeytanların (yılanların) baş: gibidir.
(11).
6 6 Onlar o ağaçta n yeyip karınlarını dolduracaklar, 67 sonra üzerine kaynar sular içecekler, 6 8 sonr a dönü p gidecekleri yer cehennem olacaktır.
69 Unlar babalarını sapıklık içinde bulmuşlardı.
7 0 Babalarının izinde koşu p gitmişlerdi.
71 Onlardan evvel gelen geçenlerin çoğ a da dah a Önce yollarını şaşırmışlardı.
72 Biz onlara (iğri yolun encamından) korkutur verir.
Fakat âhiretin şarabı böyle değildir.
Dünya içkisini de âhiret şarabını ifade için müşterek bir kelime kullanılıyor.
Kelime müşterek olmakla bje-raber, mahiyet apayrıdır.
[10] Burada kadınları tarif eden kelimeler, iyi bir kadın seciyesinin en büyük farikalarını göstermektedir.
Evvelâ bu kadmlaı, gözlerini her fenalıktan çevirirler.
Bu itibarla bu kadınların en belli başlı sıfatları, iffettir.
Bundan sonra bu kadınların göllerindeki güzellik metholunuyor.
Bu güzellikten murat gözlerin ihtiras lekelerinden temiz elmalarıdır.
Bundan başka bu kadınların saklıj örtülü yumurtalar gibi oldukları anlatılıyor.
Bu da seciyelerinin temizliğini ve her lekeden masun olduklarını ifade ediyor.
Kocalarına cennette refakat edecek olan kadınların sıfatları bunlardır.
Şunu da dikkate almak icabeder: Burada zahiren kadın tarifi olarak görülen beyanat, hu hayatta yapılan doğru dürüst işlerin semeresidir.
Âhire^te erkekler de, kadınlar da bu semerelerden istifade edeceklerdir.
i Muhakkak olan bir nokta Kur'anı Kerimin hiçbir yerinde aşiret hayatında zevciyet münasebetleri olacağından bahsetmediğidir.
Onun erkeklere ve kadınlara va'dettiği nimetler, mahiyet itibariyle bu maddî hayatın nimetlerinden ayrıdır.
[11] Zakkum, aeı, ısırgan bir ağacın adı _ olduğu gibi öldürücü her gıdaya da zakkum denir.
I 1 J Peygamberler göndermiştik.
7 3 İğri yolun encamından korkutulanların akıbetine baksana! 7 4 Ancak Allahın öz, temiz kullan (6u akıbetten kurtuldular).
BÖLÜM : 3 — NÛH VE İBRAHİM 75 Nûh, Bizi, çağırdı.
Biz de onun duasına ne güzel icabet ettik.
76 Onu da, arkadaşlarını da en büyük felâketten kurtardık.
77 Onun zürriyetini yeryüzünde payidar ettik.
78 Ve sonradan gelen nesiller arasında onun namını ihya ettik.
7 9 Bütün milletler arasında Nuha selâm olsun ! 8 0 Biz iyilik edenleri böylece mükâfatlandırırız.
81 Çünkü Nuh, Bizim mü'min kullarımızdandı.
82 Sonra ötekilerini de suda boğduk.
*3 Muhakkak ki İbrahim de onun taraftarlarındandı.
8 4 Hani ibrahim Tanrısına tertemiz bir yürekle gelmiş; 8 5 atasına ve kavmine: " Nelere tapıyorsunuz?..
8 6 Allahı bırakarak uydurma, sahte birtakım mabutlara mı ? 87 O halde bütün âlemleri var eden Tanrıyı ne sanıyorsunuz?,, demişti.
38, 89 İbrahim yıldızlara baktı da, putlara tapmaktan nefret ediyorum [ıstırap duyuyorum), dedi.
90 Kavmi yüzlerini çevirip gittiler.
91 İbrahim onların mabutları tarafına gizlice dönüp Onlara "yemek yemez misiniz?,, dedi.
92 (Mabutlar cevap vermeyince) onlara "ne diye cevap vermiyorsunuz ? „ diye sordu.
93 Sonra bir kimse görmeden sağ eliyle onları vurup kırdı.
94 ibrahimin kavmi koşa koşa ona doğru geldiler.
95 İbrahim: "Sız elinizle yonttuklarınıza, mı tapıyorsunuz?,, dedi.
96 Halbuki Allah sizi de, bütün taptıklarınızı da yarattı.
97 Onlar "İbrahime mahsus bir bina yapın, içini odunla doldurup ateşleyin, sonra onu kızgın ateşe atm.
„ dediler.
98 Onlar İbrahimi bir tuzağa düşürmek -istediler.
Biz de i onları hüsrana uğrattık.
99 İbrahim "'Ben tanrımın yolunda gidiyorum O beni dosdoğru yola iletir, dedi.
100 Sonra "Ulu Tanrım..
Bana hayırlı bir evlât ihsan eyle,, dedi.
101 Biz de ona uslu, uysal bir oğul müjdesini verdik 102 (Bu oğul) babasiyle birlikte çalışabilecek bir yaşa bastığı zaman İbrahim ona "Oğlum, dedi, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm.
Buna ne dersin, düşün?...,, O da: "Babacığım sana emrolunan şeyi.yap, dedi.
Hak Tealânın dileğine karşı beni sabredenlerden bulacaksın! 103 Her ikisi de boyun eğdiler.
İbrahim oğlunu alnı üzere yere yatırdı.
104 Biz de ona nida ettik.
" Ey İbrahim ! 105 Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin.
Biz böylece iyilik edenleri mükâfatlandırırız „ 106 Hiç şüphe yok ki bu en şiddetli bir imtihandır 107 Biz onun yerine büyük bir kurban verdik (12).
108 Sonradan gelen nesiller arasında onun namını payidar kıldık.
109 İbrahime selâm olsun.
1 10 Biz iyilik edenleri böylece mükâfatlandırırız.
111 Çünkü o Bizim mü'min kuliarımızdandı 112 Biz ona doğru dürüst bir Peygamber olmak üzere Ishakı müjdeledik.
113 Onu da, İshakı da uğurlu kıldık.
Her ikisinin zürrıyetlerinden iyilik edenler de, kendi öz canlarına apaçık zulmedenler de vardır.
v
BÖLÜM : 4 — MUSÂ.
İLYAS VE LÛT i 1 14 Biz Musâ ile Haruna da nimetlerimizi bol bol verdik.
[12] Bu kurban, bir kogtur.
Ona büyük kurban denilmesinin sebebi o günüt, hatırlatmasıdır.
7 0 4 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 23 115 İkisini de, kavimlerini de büyük belâdan kurtardık.
116 On_ lara yardım ettik te (düşmanlarına galip geldiler).
117 ikisine de herşeyi apâşikâr gösteren kitabı verdik.
118 Ve ikisini dosdoğru yola götürdük.
119 Sonra gelen nesiller arasında ikisinin de namlarını ihya ettik.
120 Musâ ile 'Haruna selâm olsun ! 121 İyilik edenleri Biz böylece mükâfatlandırırız.
122 Çünkü onların ikisi de mü'min kullanmadandılar.
123 îlyas ta gönderilen Peygamberlerdendi.
124 Hani o, kavmine demişti ki: " (Hâlâ fenalıktan) sakınmıyacak mısınız?,, 125 - 126 Ba'le (1 3 ) tapıp sizin de daha evvel geçen atalarınızın da Tanrısı .olan Allahı, yaratanların en ulusunu en güzelini mi bırakıyorsunuz ? 127 Fakat onlar İlyası yalancı saydılar.
Onun için onlar ceza yerine getirileceklerdir.
128 Ancak Allahın hâlis muhlis kulları müstesnadırlar.
129 Biz İhyasın namını da sonra gelen nesiller arasında ihya ettik.
130 İlyasa selâm [13] Ba'l, güneştir, yahut güneşi temsil eden İlâhtır.
1 ! i olsun.
131 İyilik edenleri Biz böylece mükâfatlandırırız.
132 Çünkü o da Bizim mü'min kullarımızdandı.
133 Lût ta gönderilen Peygamberlerdendi.
134-135 Hani Biz onu, geride kalanlarla beraber olan ihtiyar bir kadından başka, bütün arkadaşlariyle kurtarmış, 136 sonra geride kalanların kökünü kırmıştık.
137-138 Siz sabah akşam onların yurtlarına uğrayorsunuz.
Hâlâ (ibret alıp) anlamıyor musunuz ?
BÖLÜM: 5 — YUNUS VE HAZRETİ PEYGAMBERİN ZAFERİj 139 Yunus ta gönderilen Peygamberlerdendi.
140 Hani Yunus yükle dolu gemiye kaçmış (14) , 141 gemiciler kur'a atmışlar, kur'a ona düşmüş ve onu (denize atmışlardı).
142 Yunus kendi kendisini Ievmediyorken bir balık onu ağziyle yakaladı.
143-144 [14] Yunusun kavminden veya kavminin hükümdarından kaçtığı anlaşılıyor.
Yunus, Tanrısının sananı yükselten, (Tanrısını sık sık ananlardan) olmasaydı, insanların tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı (ir>).
145 Biz onu hasta bir halde gölgesiz, boş bir yere bıraktık.
146 Üzerine gölge etmek üzere geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.
147 Onu yüz bin, hattâ daha fazla kimselere gönderdik.
148 Onlar ona iman ettiler.
Biz de onları bir zamana kadar geçindirdik.
149 (Yâ Muhammed! müşriklere sor).
Kızlar Tanrının, oğlanlar onların mı ? 150 Yoksa Biz melekleri onların gözü önünde dişi mi yarattık? 151 İyi bilin ki onlar kendi iftiraları olarak: "Allah doğurdu,, derler.
152 Şüphe yok ki onlar yalancıdırlar.
153 Hak Tealâ kızları oğlanlara tercih ederek seçti mi ? 154 Size ne oluyor ki böyle düşünüyor, böyle hükmeyliyorsunuz? 155 Hâlâ Allahın bundan münezzeh olduğunu aklınıza sığdıranı ıyacak, ibret almıyacak mısınız? .
156 Yoksa elinizde bir burhanınız mı var ? 157 Varsa ve davanızda gerçekseniz haydi kitabınızı, burhanınızı getirin.
158 Onlar Tanrı ile cinler arasında da hısımlık iddia ettiler.
Halbuki cinler onların bu iddia yüzünden (azaba) sürüleceklerini bilirler.
159 Hak Tealâ onların bütün bu isnatlarından münezzehtir.
160 Allahın, öz, temiz kulları müstesnadırlar.
161 -lo 3 Sizinle taptıklarınız cehenneme girecek olanlardan başka bir kimseyi baştan çıkaracak, mihnete uğratacak değildir.
164 İçimizde biri yoktur ki muayyen bir makamı bulunmasın.
165 Saf saf dizilenler biziz.
166 Allahın şanını yükseltip Onu ananlar biziz.
167-16 8 (Müşrikler:) Yanımızda evvelkilerden kalma bir kitap bulunsaydı, 169 biz de Allahın öz, temiz kullarından olurduk, derler.
170 (Kitap gelince) ona inanmadılar.
Yakında (akıbetlerini) görecekler.
171-17 3 Gönderdiğimiz Peygamber kullarımız hakkında şu sözümüz geçti: Onlar muhakkak yardım görecekler, muzaffer olacaklar.
Bizim ordumuz elbette galip gelecek.
174 Onun için sen bir müddet onlardan yüz çevir.
175 Bekle; akıbetlerine bak.
Onlar da yakında akıbetlerini görürler.
176 Onlar azabımızın çarçabuk gelmesini mi dileyorlar ? 177 Fakat Bizim azabımız onların yurtlarına çökünce iğri yolun encamından korkutulanların sabahı ne acıklı bir sabah olacak ! 178-17 9 [15] Kur'an, balığın Yunusu yuttuğunu söylemez.
Kur'anın metninde vârid olan •iltekame» kelimesi, yutulmadan fazla ağıza çekmeyi, ağıza almayı ifade eder.
Sen bir zaman için onlardan yüz çevir.
Bekle, gör, onlar da göreceklerdir.
180 Senin Tanrın • ki kudret ve izzet Tanrısıdır - onların bütün isnatlarından münezzehtir.
181 Peygamberlere selâmlar.
182 Bütün âlemleri yaratan Allaha hamdo SÛRE: 38 SÂD SÛRESİ sun (Mekkede nazil olmuştur.
5
BÖLÜMdür; 88 âyettir.) Konusu: Sûrenin başında Sad harfi gsçliği için ona Sâd sûresi denilmiştir.
Sûrei şerife.
Peygamberlerin, düşmanlarından çektikleri eziyetleri anlatır.
Muazzam devletlere hâkim olan Davud gibi, Süleyman gibi Peygamberler bile bu çeşit muhalefetlerden ve düşmanlarının ezasına uğramaktan kurtulamamışlardı.
Hazreti Peygamber de, onlar gibi her türlü muhalefetle karşılanmış, fakat her muhalefete karşı göğüs, germiş, nihayet onun getirdiği hakikat muzaffer olmuş, o da, daha j evvelki Peygamberler gibi, Allahın yardımiyle bütün maniaları devirmiş, bütün muhalefetlerin eridiğini görmüştü.
Sûrei şerife daha evvelki sûrenin nazil olduğu sıralarda, nazil olmuştur.
Bu sırada müşriklerin müslümanlara muhalefeti ilerlemiş, müslümanların bir kısmı Habeşistana ya hicret etmiş, yahut hicretlerinden bir müddet geçmiş bulunuyordu.
Sûrenin birinci kısmı düşman tarafından gösterilen muhalefetin şiddetinden bahsederek bunun çok geçmeden inhilâl edeceğini müjdeler.
Sûrenin ikinci kısmı hükümdar bir Peygamber olan Hazreti Davudun da nasıl düşmanları olduS-jnu ve onlardan nasıl kurtulduğuma anisîır, üçüncü kısmı, Hazreti Sleymanm, bütün azamet ve ihtişamına rağmen düşmandan kurtulamadı' ğını ve kendi saivet ve haşmetiyle değil, fakat Allahın yardımiyle düş m anlar ınd an halâs bulduğunu anlatır.
Sûrenin dördüncü kısmında Hazreti Eyyubun derdi bahis mevzuu olur ve doğruların mutlaka muzaffer olacakları gösterilir.
I Sûrenin son kısmı Hazreti Muhammedin uğradığı muhalefetleri İzah eder.
Meal-i Kerimi: '
BÖLÜM : î — MUHALEFET İNHİLÂL EDECEK Bismi 'İlâhi' rrahmani' rrahîm 1 Sâd, Şanlı, şerefli (yüce) Kur'ana (dikkatle) bak! (1).
% Kâfir olanlar, hakka boyun (eğmeyi) kibirlerine yedirerniyor, onun [1] Burada Kur'anın şanlı şerefli olduğunu ifadeden murat, dnu kabul edecek olanları yükselterek te doğruluğunu isbat edeceğini anlatmaktır.
için ona muhalefet gösteriyorlar.
3 Biz onlardan evvel nice nesilleri helake uğrattık, onlar da feryada başladılardı.
Halbuki kaçıp kurtulmak sırası geçmişti.
4 Kâfirler, kendilerine,* içlerinden, (iğri yolun encamından) korkutan birinin gelmesinden hayret ederek: Bu adam, büyücüdür, yalancıdır! 5 Bu adam bütün ilâhları bir tek ilâh mı yaptı, nekadar tuhaf şey ! dediler.
6 Onların içlerinden ileri gelenler öne atılarak (taraftarlarına'') Yürüyün gidin, ilâhlarınıza sımsıkı sarılın! Çünkü bu iş (bize kabul eilirilmesi) istenilen bir iştir.
7 Biz, daha evvelki dinde böyle birşey işitmedik.
Bu, uydurmadan başka birşey değil ! 8 (Onun bizim aramızdaki mümtaziyeti ne ki) bizim aramızda Kur'an ona indirildi (de, bir başkasına gönderilmedi ?) dediler.
Hayır, onlar Benim Kur'- anıma karşı şüphe içindedirler.
Hayır, onlar hâlâ Benim azabımı tatmadılar.
9 Yoksa yegâne galip olan, (nimetlerini dilediğine) bahşeden Tanrının rahmet hazineleri onlarda mı ? 10-1 1 Yahut göklerle yerin ve aralarındaki herşeyin meickûtu entarin mı ? Orılarmsa vasıtalar bulup yükselsinler (dilediklerine, dilediklerini versinler, bakalım l Onların böyle işlere el uzatmaları bertaraf), onlar bölük bölük toplanıp buracıkta bozgunluğa ağrıyacak, kırılıp dökülecek bir ordudur (2).
12 Onlarden evvel Nuh kavmi, Ad kavmi, ordular sahibi Fir'avıın kavmi, Peygamberleri yalancı saymışlardı.
1 J Had, Lût kavmi ele EykeÜler de (öyle) yapmışlara;.
İşte (Peygamberlere karşıgelen) güruh bunlardı.
14 Bunların herbiri de Peygamberleri yalancı saymıştı da cezasını hakketrnişti.
ı ı
BÖLÜM : 2 — DAVTJDUN DÜŞMANLARI ı ı 15 Bunlar da ancak o bir tek korkunç sesi bekliyorlar ki (vakti gelince ) asla geri kalmaz.
16 Onlar : Tanrımız ! Hesap günü gelmeden evvel, payımızı çabuk ver ! derler de (alay ederler).
İ 7 Onların dediklerine katlan, (daima Allaha)] sığınan, daima Ona dönen, güçlü, kuvvetli kulumuz Davudu an.
Biz dağları ona münkat etmiştik.
Bunlar onunla beraber, doğu ve batı zamanlarında Allahın şanını yüceltir, (Allahı tenzih lederler) di.
19 Kuşlar da hep birlikte toplanır, hepsi de ona itaa^: ederlerdi (3).
2 0 Biz onun saltanatını sağlamlaştırmış, ona hikmet ve (hakk ı bâtıldan) ayrıdetmek .- •V^Tr-'-.» .
•-'-îr ' î'v^-î- i -Yİ y.
*y i , .
herşeyi tekrar tekrar beyan eden, Kitaptır.
Ondan, Tanrılarından korkanların tüyleri ürperir, yürekleri titrer.
Sonra Allahı anmakla içleri açılır, yürekleri ferahlar.
Allahın hidayeti, işte budur.
Dilediğini ona iletir.
Allahın şaşkınlık ve sapıklık içinde bıraktığına yol gösteren bir kimse bulunmaz.
2 1 Kıyamet günü azabın en yamanından kendini yüzü ile koruyan kimse, (azaptan emin olan kimse gibi midir?) Zalimlere, kazandığınızın cezasını çekin, tadın! denir.
25 Onlardan evvelkiler de (Peygamberleri) yalancı saydılar, farkında olmadıkları, ummadıkları yerden azap gelip onlara ] çattı.
2 6 Hak Tealâ da onlara dünya hayatında rüsva olmayı tattırdı.
Âhiret azabı ise daha yaman, daha süreklidir.
Bilgili ve görgülü olsalardı, bunu anlar, ibret alırlardı.
27 Biz bu Kur'anda insanlar ibret alsınlar diye, herşeyden misal irat ettik.
2 8 (insanlar her fenalıktan) sakınsınlar diye Kur'anı Arap diliyle ' her türlü iğrilikten âzâde olarak (gönderdik).
29 Hak Tealâ, b'r misal irat buyurdu: Bir adamın (kölenin) huysuz ve birbiriyle müşterek birkaç efendisi var.
Bir adamın da ortaksız tek bir efendisi var.
Bu ikisinin halleri bir olur mu? Allaha hamdolsun.
Fakat onların çoğu bilmezler.
30 Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da muhakkak ki ölecekler.
31 Sonra, kıyamet günü, Tanrınızın nezdinde, karşı karşıya gelecek, davalarınızı anlatacaksınız ! ^ - ' ~ " 'CÜZ: 2 4
BÖLÜM : 4 — MUHALEFET RÜSVA OLACAK 32 Allaha karşı yalan söyliyen, dosdoğru olanı reddeden kimseden daha zalim kim olabilir ? Cehennemde, kâfirler için yer yok mu ? 33 Dosdoğruyu getiren, onun getirdiği doğruyu tasdik edenlerse, işte fenalıktan sakınanlar bunlardır.
34 Onlar için Tanrıları nezdinde ne dilerlerse vardır İyilik edenlerin mükâfatı budur.
35 Hak Tealâ bununla onların işledikleri en kötü işleri örtecek, işledikerinin en güzeli ile onlara mükâfat verecek.
36 Hak Tealâ, kuluna, yetmez mi? Onlar seni (Allahtan) gayrı taptıklariyle korkut ular (T) Hak Tealâ kimi şaşırtır ve sapıklıkta bırakırsa onu doğru yola iletecek bir kimse bulunmaz., 37 Hak Tealâ herkimi de doğru yola iletirse onu şaşırtacak bir kimse yoktur.
Hak Tealâ, yegâne galip olan,- (düşmanlarından) öç alan Allah değil midir ? 38 Onlara: Gökleri, yeri kim yarattı? diye soracak olursan, muhakkak ki, Allah yarattı, diyecekler.
De ki: Allah bana bir dert iriştirirse, Allahı bırakarak taptıklarınız, Onun verdiği derdi, sıkıntıyı kaldırabilir mi ? Yahut Hak Tealâ beni lütuf ve rahmetine nail etmek dilerse onlar o lütuf ve rahmete mani olabilirler mi? De ki: Allah bana yeter.
Sığınmak ve dayanmak isteyenler, Ona sığınsınlar, Ona dayansınlar! 39-40 De ki: Ey kavmim! Gücünüz yettiği kadar benim aleyhimde uğraşın.
Ben de elimden geldiği kadar uğraşacağım.
Yakında tüsva edici azabın kime geleceğini, sürekli azabın hangimizin başına konacağını gö" s l [7] Hurafelere itikat eden araplar putlarının, kendilerine inanmayanlara zarar vereceğine inanırlardı.
Burada bu hale işaret olunuyor.
-Lg •'if '-^'.-'^'^V' ' i' •Mr-'- , - .
\ Jv-^f-ı^ .j >;J> 'jîf—'''•V J/^rı • < & <,>.> ti-.
<- ! I I , \»">\il- .' r VI'.
• .M' —.
' ••• VI * '* "x ' rüp anlıyacaksınız (8)! 41 Biz sana Kitab?, insanlar için, hak ile indirdik.
Herkim doğru yola gelirse, kendi için yol bulur.
Herkim saparsa yine kendi zararına sapmış olur.
Sen onların üzerinde vekil değilsin.
BÖLÜM : 5 — AZAP TAHAKKUK EDECEK 42 Hak Teaiâ, ölüm vaktinde, canları alır ; ölmeyenin de uyku zamanında canını alır.
Eceli gelen canı tutar; geljmeyeni, eceli gelinceye kadar salıverir.
Bunda düşünen insanlar için ibretler vardır.
43 Yoksa onlar, Allahtan başkasını, kendilerine şefaatçi mi edindiler ? De ki: Hiçbir şeye- malik olmıyan, hiçbir şeyi anlamıyan bu şeylerden mi (şefaat umuyorsunuz ?)\ 44 De ki: •\ [8] Burada iki çeşit azaptan bah.solur.uyqr.
Birincisi rüsva edici azap ki, bu dünyada erişir, ikincisi sürekli azap ki, âi.irete mahsustur.
Birincisinin tahakkuku ikincisinin de tahakkukuna delildir.
Bütün şefaat Allahmdır.
Göklerle yerin saltanatı Onundur.
Nihayet Ona varıp döneceksiniz 45 Herne zaman (Hak Tealânın birliği anılır), Onun bir tek olduğu anlatılırsa âhirete inanmıyanlarm yürekleri tiksinir, canları sıkılır.
Allahtan başka (mabutları) anılırsa yüzleri güler, kalpleri hemen sevinçle dolar.
46 De ki: Allahım ! Göklerle yeri yaratan, görünen, görünmeyen herşeyi bilen Tanrım! Kullarının arasındaki ihtilâf üzerinde hüküm verecek yalnız Sensin! 47.
Yerde ne varsa hepsi, bir misliyle beraber zalimlerin olsa, kıyamet günü uğrıyacakları yaman azaptan (kurtulmak için) feda ederlerdi.
Onların hiç düşünmedikleri (î)) Allah tarafından kendilerine apaçık görünecek.
48 Onların işleyip kazandıkları işlerin kötülükleri gözlerinin önüne gelecek ; istihza ettikleri i şey kendilerini sarack!.
49 İnsanın başı derde girdi mi, Bize .
yalvarır.
Sonra tarafımızdan ona bir nimet verdik mi: İşgüzarlığım yüzünden, kazanmanın yolunu bildiğimden dolayı (buna ûrdim), der.
Yani nimetleri kendi marifetinin eseri sayar.
Hayır (o nimet), bir imtihandır.
Fakat onların çoğu bpnu bilmezler.
50 Onlardan evvelkiler de bu sözü söylemişlerdi de kazandıklarının kendilerine hiçbir faidesi dokunmamış, 51 (bilâkis) kazandıkları kötülüklerin vebaline uğramışlardı.
Bunların içinden zulmedenlerin başlarına, kazandıklerı kötülüklerin vebali yakında gelecek ve bunlar kaçıp kurtulamıyacaklar (1 <>).
52 Bilmiyorlar mı ki Ha k Tealâ rızkı dilediğine bol bol verir, (dilediğine) darlaştırır.
Bunda iman edenler için ibretler vardır.
BÖLÜM : 6 — İLÂHİ RAHMET 53 De ki: Ey kendi öz canlarına karşı haddi aşarak harekst eden kullarım! Allahın rahmetinden ümidi kesmeyin.
Ha k Teal â bütün kusurları bağışlar.
Çünkü O yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır [9] Onların düşünmedikleri, bu yeryüzünde kuvvet ve kudretlermin izmihlali, ahrette yaptıkları kötülüklerle karşılaşmalarıdır.
} [10] Bu Âyeti Kerime Mekkelilerin uğrıyacakları akıbeti son derece açık bir r ? ırette anlatıyor.
S- s s • S* S.
•:3ü© ^;öpmî^^ii (li ) 5 4 Azap gelmeden Tanrınıza dönüp Ona sığının,"" Ona teslim olun.
Sonra (kurtulmak için) yardım görmezsiniz ! 55 Tanrınız tarafından indirilen en güzel söze, bu Kurana, siz farkında olmadan azabın birdenbire gelmesinden evvel, tâbi olun, 56-5 7 ki, bir kimse : "Allaha karşı yaptığım kusurlar yüzünden, eyvah bana yazık oldu, şüphe yok ki ben istihza edenler arasında idim , demesin; yahut "Hak Tealâ bana hidayet nasip etseydi, ben de (fena lıktan) sakınanlar arasında olurdum,, di) ecek.
5 8 Yahut azabı gördüğü zaman: "Keşke bir kera daha ! (geri) dönmek olaydı da iyi işler işle yenlerden olaydım !„ demesin, 59 (Ona denilecek ki) Evet, âyet [11] Her dinde Allahın' rahmet ve muhabbeti bahis mevzuu edilir.
Fakat Allahın rahmet ve muhabbeti, en hakiki, en ameli ifadesini müslümanlıkta bulur Dünyada hiçbir din, bu Âyetin verdiği teselli ve ümidi veremez.
Âyeti Kerime, Allahın herşey sığan herşeyi kavrayan rahmeti karşısında işlenen bütün kusurların ehemmiyetini kaybedeceğim, ve her insanın bu İlâhî rahmetten istifade edeceğiri gösteriyor.
7 2 6 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME vo TEFSİR [Cüz: 24 lerim sana geldi de sen onları yalan saydın.
Onlar a inanmayı kibrine yediremedin ve kâfirlerden biri oldun! 60 Kıyamet günü, Allaha karşı yalan söyliyenlerin yüzünü kapkara görürsün.
Cehennemde [imam) kibirlerine yediremıvenler için yurt mu yoktur? (Elbet vardır).
61 Hak Tealâ, fenalığa karşı sakınanları, kurtuluşlarına sebep olan imanla, necata erdirir, onlara fenalık dokunmaz ve hiçbir tasaya, bir hüzne uğramazlar.
62 Hak Tealâ, herşeyi yaratandır.
Herşey, Onu n tasarrufu altındadır.
6 3 Göklerle yerin butun "idaresi, Onun elindedir.
Allahın âyetlerine inanmıyanlarsa..
İşte onlar ziyankârlardır.
'»
BÖLÜM : 7 — SON KÜKÜM 64 De ki: Bana Allahtan başkasına ibadet etmeyi mi emrediyorsunuz, siz ey cahiller! 6 5 San a da, senden evvel gelenlere de vahyolundu ki: (Allaha) eş, ortak koşacak olursan, bütün yaptığın, işlediğin beyhude olur.
Muhakkak ki ziyankârlardan olursun! 6 6 Belki yalnız Allaha kulluk et ve şükredenlerden ol! 67 Onlar, Allahın (kudret ve azametini) lâyık olduğu gibi takdir ."etmediler.
Kıyamet günü, bütün arz, Onu n kabzasında olacak, gökler, sağ elinde toplanıp bükülecek, Onun şanı yücedir, onların bütün isnatlarından münezzehtir.
On a koştukları bütün eş, ortaklardan yüksektir, üstündür.
6 8 Sûr üfürülünce, Allahın dilediğinden başka göklerde, yerc e ne varsa ,hepsi, biyhuş düşer.
Sonra sûr bir kere dah a üfürülür, onlar da hemen ayağa kalkarak bekleşirler.
69 Yeryüzü.
Tanrısının ışığiyle aydınlanır, kitap ortaya konur ; I Peygamberler, şahitler getirilir; aralarında dosdoğr u hükümle işler olur, biter ve onlar asla gadre uğramazlar.
70 Herkese yaptığı işin karşılığı tastamam verilir.
Zaten Hak Tealâ, onların yaptıklarını en iyi bilendir.
j
BÖLÜM : 0 — EER ZÜMRENİN AKIBETİ 71 Kâfir olanlar, bölük bölük, cehenneme sürülürler.
Cehenneme varıp, onun kapıları açılınca, cehennem bekçileri de onlara: İçinizden, Tanrınızın âyetlerini size okur, sizi bugününüze kavuşmaktan korkutur, Peygamberler gelmedi mi ? derler.
Onlar, evet, geldi, derler; fakat azap hükmü, kâfirlere hak oldur 72 Onl-;-~ .
Cehennemin kapılarından girin.
Oraaa aaım kalın.
fVîütckebbirlerin yurdu, ne kötü yurttur! denecek ! 7 3 Tanrılarına Isarşı vazifelerine dikkat edenler de, bölük bölük, Cennete götürülürler.
Cennete varıp onun kapıları açılınca, Cennet bekçileri de onlara: Sizlere selâm olsun! Saadete erdiniz.
Cennette daim kalmak üzere girin, derler.
7 4 Onlar da diyecekler: Allaha hamdolsun ki bize karşı va'dini yerine getirdi.
Bizi arza vâris kıldı.
Cennetin dilediğimiz yerine konuyoruz (12).
1 Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.
75 Melekleri, arşın etrafını kuşatmış, Tanrılarını överek Onu tenzih ederler görürsün.
Aralarında hak ile hükmolunur ve bütün âlemleri yaratan Allaha hamdolsun ! denir.
[12] En makûs şerait içinde tebliğ olunan bu ilâhî müjde ne kadar süratle .
tahakkuk etti.
Yirmi sene sonra müslümanlar arza, yani mev'ut arz olan Filistine vâris olduktan başka Irak taraflarına da vâris oldular.
Bu İlâhî müjdenin dünyevî kısmı tahakkuk ettikten başka uhrevî kısmı da ayrıca tahakkuk etti.
SÛRE : 4 0 MÜ'MİN SURESİ A (Mekked e nazil olmuştur; 9
BÖLÜMdür, 85 âyettir).
Konusu : Kırkıncı Sûreden kırk altıncı Sûreye kadar devam eden sûreler Hâ Mim ile başlar ve bunlara Hâ Mim'li sûreler denir.
Bunların hepsi Resuli Ekremin Mekke devrinde en fazla muhalefetle karşılaştığı, müşriklerin müslümanlara karşı bilfiil tecavüz ettikleri sırada nazil olmuştur.
Bu tecavüzlerin azamî şiddeti bulması yüzünden müslümanlar Habeşisiana hicrete mecbur olmuşlardı.
Bu itibarla Hâ Mim'li sûreler Mekke devrinin ilk sıralarında nazil olan sûreler arasındadır.
Bu sûrelerin hepsi de tecavüz ve tazyike uğrıyan müslümanlara teselli ve ümit verdikten başka onlara tecavüz edenlere ihtaratta bulunur, hakikatin mutlaka muzaffer olacağını ve muhalefetin muhakkak inhilâle uğrıyacağıhı anlatır.
Hâ Mim'li sûrelerin arasındaki müşterek mevzu, müslümanlığa karşı gelen bütün kuvvetlerin herhalde muzmahil olacağıdır.
Bu sûrelerde Hazreti Musâ ile Hazreti İbrahimden bahsedilir, diğer peygamberleri tekzip edenlerin akıbetine işaret olunur.
Bütün bu sûrelerde, bilhassa Allahın vahdaniyet ve kudreti anlatılır, muhalifler, İlâhî rahmete sığınmak için davet edilirler.
Mü'min Sûresinin birinci kısmında, mü'minîerin, düşman kuvvetine bakıp onun galip geleceğini zannetmemeleri haber verilerek bu kuvvetin yakında muzmahil olacağı, çünkü Allahın mü'minleri himaye ettiği anlatılır.
Sûrenin ikinci kısmında ayni mevzu devam eder, bilhassa müşriklerin pek yakında inhilâle uğrıyarak feci bir akıbete uğrıyacaklarına ehemmiyet verilir.
Daha sonraki üç kısım, ayni ihtarı tekrar ederek Hazreti Musânın kıssasına işaret ederler.
Altıncı kısım, Allah tarafından gönderilen peygamberlerle onlara iman edenlerin, düşmanlarına karşı Allahın himayesine mazhar olduklarını izah eder; yedinci kısım, Allahın kudretim göstererek ona göre hiçbir şeyin imkânsız olmadığını, anlatır.
Son iki kısım, muhaliflere karşı İlâhi ihtarları tekrar ederek onların izmihlale uğramak üzere olduklarım söyler.
Meal-i Kerimi: 1 Hâ, Mim.
2 Kitabın vahyolunup gönderilmesi, yegâne galip olan, herşeyi hakkiyle bilen Allah tarafındandır.
3 Günahı yar
BÖLÜM : 1 — MÜ'MİNLERİN HİMAYESİ
Bismi'llâhfrrahmaniYrahîm kabul eden, cezayı veren; ihsanı, atası bel olan (Tanrı) Odur (l).
Ondan başka tapacak yoktur.
Dönüş, Onadır.
4 Kâfir olanlardan başkaları Allahın âyetleri üzerinde mücadele etmez, karşı durmaz.
Bunların şehirlerde dolaşmaları, geçinmeleri, seni aldatmasın.
5 Nuh kavmi de, ondan sonra gelen fırkalar da, daha evvel (peygamberleri), yalancı saydılardı.
Bu milletlerden herbiri, .
Peygamberini yakalayıp (öldürmek) istedi.
Bunlar, hakkı yok etmek için bâtılı ileri sürerek onunla çene çalıp durdular.
Ben de onları enseledim.
(Kahrıma uğrattım).
Verdiğim ceza nasıldı ? 6 Böylece, kâfir olanların ateşlik oldukları hakkındaki söz ve hüküm yerini buldu.
7 Arşı taşıyanlar, (2 ) onun etrafında bulunanlar.
Tanrılarını överek şanını tenzih ederler, Ona inanırlar ve iman edenler için Allahın himayesini dilerler: (Ulu) Tanrımız! Rahmetin ve ilmin herşeyi kavramış ve kaplamıştır (:{).
Sana dönüp sığınanlar, Senin yolunda yürüyenlere himayeni ihsan et.
Onları cehennem azabından koru ; derler.
8 (Ulu) Tanrımız ! Onları, va'dettiğin ebediyet ocaklarına sok.
Babalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden iyilik edenleri de onlarla beraber kıl.
Yegâne galip olan, herşeyi hikmetle çeviren Sensin! 9 Onları kötülüklerden sıyanet et.
Herkimi, bugün, kötülüklerden sıyanet edersen, rahmetine kavuşmuş olur.
En büyük saadet te budur.
-
BÖLÜM:2 — MUHALEFET AKAMETE UĞRIYACAK 10 Kâfirlere : "Siz imana davet olunduğunuz halde küfrettiğiniz için Allahın size karşı buğzu, bugün, öz nefsinize buğzunuzdan [1] Allahın burada sayılan dört sıfatından birincisi, ikincisi: ve dördüncüsü Allahın af ve merhametine ve ihsanına işaret ettiği halde yalnız 'bir sıfatı Onun günahkârları cezalandırdığını anlatıyor.
Bu da İlâhî rahmetin galip olduğunu göstermektedir.
[2] Arşı taşıyanların maddî birşeyi taşımadıkları besbellidir.
Bunlar, İlâhi kudrete karşı bir mesuliyeti taşıyorlar, yani İlâhî kudretin tezahürlerine karşı birer vazife yüklenmişlerdir.
Bunlar, dünya işlerine müekkel olan meleklerdir.
Arşın etrafında bulunanlarsa, daha fazla kurbiyete nail olanlardır.
Dünyaya müekkel olan melekler, İlâhî iradeyi bunlardan telâkki ederler.
«69 uncu sûrenin 17 inci âyetine ait nota bakınızı Ayeti Kerimenin aslında meleklerin iman edenlere mağfiret isteyecekleri beyan olunuyor.
Bundan murat onların İlâhî himayeye mazhariyetleri ve bu suretle cihana hâkim olan maddî ve manevî kanunların onları bâtıla karşı sıyanet etmesidir.
Bu Sûrei Şerifenin 55 inci âyetine de bakınız.
'.
[3] Burada İlâhî ilim ve rahmetin herşeyi kapladığı beyan buyuruluj^r.
Başka hiçbir dinde İlâhî rahmetin bu vüs'ati ifade olunamamıştır.
•Ov ' .»j fac^gş» O^ Ü L? ib>2 * daha şiddetlidir.., (4 ) diye nida olunacak.
11 Onlar : "Tanrımız! derler, bizi, iki kere öldürdün, iki kere dirilttin (5).
Biz de kusurlarımızı itiraf ettik.
Buradan çıkmak için bir yol var mıdır? 12 {Bu uğradıklarınızın ssbebi budur ki), yalnız Allaha dua edildiği zaman kâfir olurdunuz, Ona eş, ortak koşulduğu zaman inanırdınız.
Artık hüküm, yüksek, büyük Allahmdır.
13 Size âyet- [4] Burada bahis mevzuu olan buğuz ve nefret, kâfirlerin, kötü amellerinin neticeleri, gözleri önüne gelince, kendilerinden duyacakları nefrettir.
Kötülüğe düşkün olan günahkârlar, kendi nefislerinden bu derece tiksinirlerse bütün kutsiyet ve taharetin menbaı olan Zâti Kibriyamn bu hareketlere karşı buğzu, şüphe yok ki, hudutsuz olur.
Cenabı Hakkın bu çeşit mücrimleri hemen cezaya uğratmaması rahmetinin genişliğindendir (j "i [5] Birinci ölüm, bu dünyadaki hayatın nihayet bulmasını ifade eden ölümdür.
İkinci ölüm, öteki hayatın cehennemi olan ruhanî ölümdür.
İki hayatın biri tabiî hayat, ikincisi de uhrevî hayattır.
lerini gösteren, gökten size rızık indiren, (G) O {Tanrıdır).
Ancak Ona dönen, Ona sığınanlar, ibret alırlar, hatırlarlar.
14 Artık, kâfirler, istemeseler de Allaha dua et, Ona öz yürekle itaat et.
15 Dereceleri yükselten, kudret arşının sahibi, insanları kavuşma günü ile korkutmak için, vahyini (7) kullarından dilediğine, kend1 emriyle telkin eder 16 O., (telâki günü) onlar, meydana çıkarlar, onların hiçbir şeyi Allaha gizli kalmaz (8).
Bugün mülk kimindir? Bir olan, herşeye hâkim ve kahir olan Allahındır.
17 Bugün herkes ne kazandiyse ona göre ceza görür.
Bugün asla haksızlık yoktur.
Hak Tealâ hesapları çarçabuk görür.
18 Onları, yaklaşmakta olan günle korkut.
O gün, yürekler, gırtlaklara dayanır, içleri keder kaplar (ö)- Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi bulunmaz.
19 Hak Tealâ hain gözlülerin bakışlarını, kalplerde gizlenen herşeyi bilir.
2 0 Allah, hak ile, hükmeder.
Ve herşey olur, biter.
Onların Allahı bırakıp taptıkları mabutlar, hiçbir hüküm veremezler, herşeyi, işiten, gö ren, Allahtır.
,
BÖLÜM : 3 — MUSA VE FİRA'VUN 21 Onlar yeryüzünde gezip kendilerinden evvel gelen, daha güçlü, daha kuvvetli, yeryüzünde eserler bırakmış (10) kimselerin, akıbetini görmüyorlar mı? Hak Tealâ onları günahları yüzünden azap ile kahretti ve onları Allahın (azabından) koruyan bulunmadı.
22 Bunun sebebi, onlara, Peygamberleri en açık burhanlarla geldikleri halde onların bunları reddetmeleri idi.
Bunun [6] Gökten rızık gönderilmesinden murat, rızkın esbabını, vesaitini göndermektir.
Bu rızkı, bu rızkın esbap ve vesaitini ne putlar, ne de Allaha koşulan şerikler temin edemez.
Yahut gökten gönderilen rızıktan murat, ruhani rızıktır.
[7] Nassı Kerimde «ruh» kelimesi kullanılmıştır.
«Ruh» kelimesinin «vahy» manasına geldiğini, bu âyet, kat'iyetle gösteriyor.
Can, manasında olan ruh, Allahın her insana bahşettiği bir şeydir.
Halbuki burada bahis mevzuu olan ruh, Allahın kullarından dilediğine ihsan ettiği ilâhi vahydir Vahyin hedefi, insanları, iğri yolun encamından korkutmaktır, onları âhiret cezasından sakınmaya davettir.
Onun için burada ruh, vahy manasmdadır [8] Kıyamet günü insanların dünyada gizledikleri herşey meydana çıkacak, hiçbir şey gizli kalmıyacaktır.
Daha sonraki âyetler bunu daha fazla tavzih ediyor.
[9] Müşrikler, Mekkenin fethi günü bu hale uğramışlardır.
[10] Eserlerden murat, büyük binalar, müstahkem kalelerdir.
(Camiülbeyaı).
*^\*3'" v// ı •> f > Vi~~ * ^ ' v * 1 .
* L -erine, Hak Tealâ da onları kahretti.
Çünkü Hak Tealâ k^/- vetli, {suçluların) cezasını vermekte şiddetlidir.
2 3 Biz Musâyı âyetlerimizle ve en açık burhan ile, 24 Fir'avuna, Hâmâna ve Karuna gönderdik (11).
Onlar da (Musa için) büyücüdür, yalancıdır, dediler.
25 (Musa onlara) Bizim tarafımızdan hakkı getirince onlar "(Musa) ile beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını diri bırakın.., (12 ) dediler.
Kâfirlerin bütün hiyleleri, bütün didişmeleri boştur, (beyhudedir).
26 Fir'avun, bırakın, dedi, Musâyı öldüreyim de varsın Tanrısını çağırıp Ona [11] Hazreti Musânın Fira'vuna, Hamana, Karuna hep birden risaletini tebliğ ettiği kastolunmuyor.
Maksat, Musâya karcı gelen en belli başlı şahsiyetlerin bunlar olduğunu göstermektir.
Karun, İsrail oğullarındandı ve Musânın nübüvvetine karşı gelmişti.
[12] Maksat bu üç kişinin bir olup Musâya böyle cevap verdiklerini beyan etmek değildir.
Daha sonraki âyetler de, borada konuşan şahsiyetin Fira'vun olduğunu gösteriyor.
Haman da ona bu fikri vermişti.
Fira'vun ile Haman adlariyîe anılmakta, Kanından bahsedilmemektedir.
i i yalvarsın'.
Onun dininizi değiştirmesinden, arzda fesat çıkarmasından korkuyorum.
27 Musa: Hesap gününe inanmıyan her kibirli insandan, Tanrım ve Tanrınız olan (Allaha) sığınırım! dedi.
BÖLÜM: 1 — FİRA'VUNUN KAVMİNDEN BİR MÜ'MİN 28 Fir'avunun akrabasından, imanını gizleyen bir mü'min: "Tanrım, Ailal.tır! dediği için bir adamı öldürür müsünüz? Halbuki o size Tanrınız tarafından en açık burhanları getirdi.
Yalancı ise, yalanının vebali kendine aittir.
Doğru söylüyorsa, onun 1 size vâ'dettiği {azabın) hiç olmazsa, bir kısmı başınıza gelir.
Hak Tealâ, haddi aşan, yalana dadanan kimseyi doğru yola asla iletmez.
29 Ey kavmim! Bugün saltanat sizindir Bugün {yurdunuzda) galipsiniz! Fakat Allanın cezası başımıza gelecek olursa* Ona karşı bize kim yardım eder?,, dedi.
Fır'avun, "size ancak bildiğimi ve münasip gördüğümü söylüyorum.
(Size reyimi bildiriyorum).
Ben ancak doğru vol gösteririm.,, dedi 30 31 Mü' min olan adam: Ey kavmim! dedi, Nuh kavmi, Âd kavmi, Semud kavmi, ondan sonrakiler gibi milletlerin başına gelenin sizin başınıza gelmesinden, sizin de o güruhun uğradığına uğramanızdan korkuyorum.
Hak Tealâ, kullarına asla zulüm istemez.
32 Ey kavmim! Sizin, feryat edip çağrışacağınız, {birbirinizden yardım dileneceğiniz), arka verip döneceğiniz günden endişe ediyorum.
(Size acıyorum).
33 (O gün) sizi Allahın {azabından) koruyacak yoktur.
Hak Tealâ kimi şaşırtırsa, onu doğru yola iletecek bulunmaz.
3 4 Daha önce size, Yusuf, en açık burhanlarla gelmiş, siz onun getirdiğini şüphe ile karşılayıp durmuş, nihayet o vefat edince: "Hak Tealâ ondan sonra hiçbir Peygamber gönderecek değildir!,, demiştiniz.
Hak Tealâ, haddi aşan, şüpheye dalan, kendilerine gelen hiçbir burhana dayanmaksızın Allahın âyetleri hakkında mücadele eden, {çene çalıp duran) kimseleri işte böyle şaşırtır 35 {Allahın âyetleri hakkında böylece çene çalanların) bu hareketi, Allahın nezdinde de, iman edenler nezdinde de en büyük nefretle karşılanırlar Hak Tealâ her kibirli, zorbanın kalbini böylece mühürler.
36 37 Fir'avun, .
Hâmâna: "Hâmân, dedi: bana yüksek bir kule yap ki belki yük- selrne yollarını bulur, göklere yûks elme yollarına varır, Musânın Tanrısını görürüm.
Fakat Musânın yalana olduğunu sanıyorum.,, Böylece Fir'avuna işlediği kötülükler hoş göründü ve kendisi doğru yoldan çevrildi.
Firavunun bütün hiylesi, (bütün didişmesi), sonunda, hüsrana uğramaktan başka bir işe yaramadı.
/
BÖLÜM: 5 — FİRA'VUN KAVMİNDEN BİR MÜ'MİN 3 8 (Fir'avun kavminden) Mü'min olan (kimse): Ey kavmim! dedi, siz bana tâbi olun; sizi dosdoğru yola iletirim.
39 Ey kavmim! Bu dünya hayatı, muvakkat bir geçinmeden, bir eğlenceden ibarettir.
Âhiretse karar yurdudur.
4 0 Kim bir kötülük işlerse, o nisbette cezasını çeker.
Fakat erkek olsun, kadın olsun, herkim mü'min olarak doğru dürüst işler işlerse, işte onlar, Cennete girerler, orada sayısız, hesapsız rızklara nail olurlar.
4).
Ey kav- mim!'(Ne gariptir ki) ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe dave t ediyor, 42 beni Aliahı tanımamağa , bilmediğim* şeyleri Allaha eş, ortak katmağ a çağırıyorsunuz.
Bense sizi yegâne galip olan, (kullarını daima) yarlığayan (Allaha) davet ediyorum.
4 3 Şüphe yok ki, sizin beni tapmağ a davet ettiğiniz (şeyler), dünyada da, âh i ret te de, (adi, sanı), değeri olmıyan şeylerdir.
Hepimizin dönüşü Al'ahadır.
Hadd i aşanlar, cehennemlik olanlardır.
44 Yakında benim bu dediklerimi hatırlıyacak, (bunların dosdoğru olduğunu anlı y uçaksınız).
Ben işimi Allaha ısmarladım.
Ha k Tealâ.
kullarının her halini görür.
45 Hak Tealâ, onu, onların hiyle ve fesatlarının şerrinden korudu ve Fir'avuncuları azabın en kötüsü sardı.
46 Onlar, her sabah akşam, ateşe karşı getirilecekler, saatin hulul ettiği gün: Fir'avuncuları azabın en kötüsüne sokun! denilecek.
47 Onla r ateşte birbirleriyle çekiştikleri zaman, zayıflar, (ileri gelen) kibirlilere: Biz size tâbi idik.
Üzerimizden ateşin bir kısmını kaldıramaz mısınız? diyecekler.
48 Kibirliler - (cevap verecekler): Hepimiz ateşteyiz! Hak Tealâ, kullar arasında (hükmetmiştir!) diyecekler.
49 Ateşte olanlar cehennem bekçilerine: (^e olur!) Tanrınıza bizim için yalvarın.
Bir gün olsun azabımızı hafifletsin! derler.
50 Onlar da: Peygamberleriniz size en açık burhanlarla gelmiyorlar mıydı? (diye sorarlar.
Cehennemlikler) Evet, derler.
Onlar da, öyle ise siz dua edin! derler.- Kâfirlerin duası, ancak sapıklıktır.
•
BÖLÜM: 6 — PEYGAMBERLERE VE MÜ'MİNLERE YARDIM - 51 Muhakkak ki Biz Peygamberlerimize ve Mü'minlere, bu dünya hayatında da, şahitlerin durdukları günde de yardım edeI riz.
52 O gün zalimlere, mazeretleri hiç fayda vermez.
Onlar § için hem merhametten kovulmak, hem en kötü yurda (konmak) I vardır.
53 Biz Musâya hidayeti verdik.
Kitabı, İsrail oğullarına miras kıldık.
54 (O Kitap), tam akıllı insanlar için hidayet ve ibrettir.
55 O halde sabret.
Allahın va'di, haktır.
Her günaha karşı Allahın himayesini dile (13).
Sabah akşam Tanrını ana- [13] Nassı Kerimde «İstağfir lizenbike» buyuı uluyor.
Bu Nazmi Celile burada ve 47 : 19 da tesadüf edilir.
Hıristiyanlar bu iki Nassı Kerimi ileri sürerek Hazreti Muhammedin risaletini reddetmek isterler.
Bu sözlerden Hazreti Peygamberin masum, yani günahtan, kusurdan azade olmadığını çıkarırlar.
Günahsız olmıyan • bir insanın başka insanları günahtan temizliyemiyeceğini iddia ederler.
Hıristiyanların noktai nazarı budur Bu münasebetle şunu hatıra getirmek icabeder: Kur'anın beş yerinde i (2:129, 151, 3:163; 9:103; 62:2) Hazreti Peygamberin insanları tathir eden, i günahlardan temizliyen bir insan olduğu ifade olunur.
Kur'anı Kerimin her hangi bir âyetini, bu manaya muhalif bir surette tefsire imkân yoktur.
Kur'anın Hazreti Peygamberi, insanları günahlardan temizliyen bir insan olarak anması mücerret bir dava değildir.
Bir hakikat, hem de tarihî bir hakikattir.
Çünkü kendisi, ahlâksızlığın en derin bataklığına düşmüş olan insanları çıkarıp I kurtarmış, günahların en kötüsünden temizlemişti.
Bu böyle olduğuna ve Kur'anın bütün beyanatı biribirine uygun bulunduğuna göre Hazreti Peygamberin masum olmadığı iddia edilemez.
Bundan başka Kur'an, Hazreti Peygamberin, Allah yolunda dosdoğru yürüdüğünü.
Allaha bütün varlığiyle teslim olduğunu beyan beyan eder.
Kur'ana göre, Peygambere itaat, Allaha itaattir (4 : 80), Allahı sevenler, Peygambere dayanarak Allahın muhabbetini kazanırlar (3 : 30).
Bütün bunlar, Peygamberin masum .
olduğunu, ona hiçbir günah isnat olunmayacağını gösterir.
Bu böyle olduğuna göre «İstağfir lizebike» ne demek olur? Zenb, günah demek değildir.
Günahın, arapça tam mukabili, «üsm» dir.Zenb, kelimesi Zenebe rak Onu n yüce şanını tenzih et.
5 6 Kendilerine gelmiş hiçbir delil yok iken Allahın âyetleri üzerinde mücadele edenler yok mu, onların içinde, büyüklük taslamak hevesinden başka birşey yoktur.
Fakat {onlar, tasladıkları büyüklüğe) hiçbir vakit eremiyeceklerdir.
Sen Aİİaha sığın, işiten, gören Odur.! 57 Gökleri, yeri yaratmak, muhakkak ki, insanları yaratmaktan daha büyüktür.
Fakat insanların çoğu bilmezler.
5 8 Görmiyen ile gören, iman edip doğru dürüst işler işliyenlerle kötülük edenler, bir olamazlar.
Nekadar az düşünüp ibret alıyorsunuz! 59 (Beklenen) saat elbet gelecektir.
Onda hiç şüphe yoktur.
Fakat insanların çoğu, inanmazlar.
6 0 Tanrınız buyurdu ki: Beni çağırın, Bana dua edin.
Duanızı kabul edeyim.
Muhakkak ki ! Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremiyenler, zillet içinde cehenneme girerler.
BÖLÜM : 7 — ALLAHIN İNSANLARA NİMETLERİ 61 Ha k Tealâ (O Alla/ılır ki) geceyi, dinlenmeniz, sükûn bulmanız için; gündüzü, görmek için apaydınlık yarattı.
Ha k Tealinin , insanlar üzerindeki lûtfu, keremi, (sayısızdır).
Lâkin insanların çoğu şükretmezler.
62 İşte sizin Tanrınız Bu AHahtır.
aslından gelir.
İmam Ragıb der ki : Zenbin asıl manası, birşeyin kuyruğunu almaktır, onun için neticesi nahoş olan herşeye ıtlak olunur.
Zenb kelimesi, dikkatsizlik, kabiliyetsizlik yüzünden ileri gelen kusurları, neticesi iy i olmıyan bütün eksiklikleri, şamildir.
İstiğfar kelimesine gelince manası mağfiret Talebidir , ima n Ragıba göre bunun manası (ilbasuhu ma yasunuhu aniddenesi) yani «birşeye kirden styanet edecek birşey giydirmektir.» Yine İmam Ragıba göre Allahın gufranı veya mağfireti kullarına, azaba karşı himayesini ihsan etmesidir.
Demek ki gufran, mağfiret ve istağfar kelimelerinde himaye ve sıyanet manası galiptir.
Kastalani tarafından beyan olunduğuna göre bu sıyanet ve himaye iki şekilde olur: (I) İnsanı günahlar işlemekten himaye, (2) İnsanı günahın akıbetlerinden, günahın cezasından sıyanet.
Bu itibar ile günah işliyen bir insana göre istiğfar, afiv dilemeyi, günah jşjemiyen bir insana göre, günah işlemekten himaye ve sıyaneti ifade eder.
Hazreti Peygamber insanları günahlardan kurtaran bir insan olduğu için onun kusurdan, günahtan istiğfar etmesi, her türlü günahı işlemeğe karşı Allahın sıyanet ve himayesini dilemek manasmdadır.
Resuli Ekrem, günahl işlemeğe karşı daima Allahın himayesini, s:yanetini, dilediği için Allahın himayesine mazhar olmuş ve masum yaşamıştır.
Allahın himaye ve s;yanetini dilemek, insan için en büyük kuvvet ve kudret menbaıdır.
Onun için 3 : 16 da müstağfirler.
sabırlardan, salihlerden daha ileri mertebede gösterilmişlerdir.
Çünkü bunlar JMlahıa sıyanet ve himayesini dileyerek ona nail olanlardır.
7 3 8 , TANRI BUYRUĞU — TERCÜMÎ: ve TEFSİR [Cüz: 2 4 Herşeyi yaratan Odur.
Ondan başka tapacak yoktur.
Bu böyle iken nereye dönüyorsunuz? 6 3 Allahm âyetlerini inat ile inkâr edenler de böylece dönmüşler, (haktan yüz çevirmişlerdi,) 6 4 (Hak Tealâ) O Allahtır ki yeryüzünü size karargâh kıldı, semayı bir bina, (bir kubbe) yaptı.
Size suret verdi ve en güzel suret (üzere yarattı).
En temiz, en iyi şeyleri rızk olarak verdi.
İçte sizin Tanrınız olan Allah budur.
Bütün âlemleri yaratan Allahın namı mukaddes ve münezzehtir.
65 Daima yaşayan Odur.
Ondan başka tapacak yoktur Ona öz yürekle itaat ve ibadet ederek kendisine dua edin! Bütün âlemleri yaratan Tanrıya hamdolsun! 66 De ki: Sizin Allahtan gayri taptıklarınıza tapmaktan, bana Tanrım tarafından gelen apaçık burhanlarla, 1 men'olundum.
Bütün âlemleri yaratan Tanrıya inkıyatla, (ihlâs ' üzere ibadetle) emroîundum.
67 Sizi topraktan, sonra bir nutfeden, (küçük bir hayat cürsumesinden), sonra kan pıhtısından, Sûre: 40 ) Mü'min Sûresi • 73 9 yaratan; sonra sizi çocuk olarak çıkaran, sonra yiğitlik çağına varmak için (yetiştiren), daha sonra ihtiyarlığa vardıran.
Odur.' j içinizde önceden öfenler de olur.
Bunlan, muayyen bir zamana I erişmeniz ve {Allahın birliğine) akıl erdirmeniz için yapar.
6 3 I Dirilten de Odur, öldüren de ! Bir işin olup bitmesini istedi mi, Ona "ol!., der, o da oluverir! * ı ı
BÖLÜM: 8 — MUHALEFETİN SONTI 69 Allahın âyetleri üzerinde mücadele edenlerin {hakkı tanımaktan) nasıl yüz çevirdiklerini görmüyor musun? 70-7 2 Kitabı reddedip tanımıyan, Peygamberlerimizle gönderdiğimizi yalan sayanlar, yakında anlıyacaklar, boyunlarında lâleler, zincirler (olacak), kaynar suya sürüklenecek, sonra ateşte cayır cayır yanacak; 73 ' sonra onlara: ''Allahı bırakarak Ona koştuğunuz eş, ortaklar nerede?,, denilecek.
74 Onlar da; bizden kayboldular! Hayır, belki biz önce, hiç olan birşeye taparmışız! diyecekler.
Hak Tealâ kâfirleri, böyle şaşırttı.
75 Bu (akıbet), sizin yeryüzünde nahak yere şımarmanızdan, şımarıklığınızı taşırmanızdandır.
76 Cehennem kapılarına girin.
Orada daim kalın.
Münkirlerin yeri.
I yurdu nekadar kötüdür! 77 (Ya Muhammedi) Sen sabret! Allahın j vadi haktır.
(Muhakkak yerini bulacaktır).
B,z, sana, ya onlara karşı olan tehdidimizden bir kısmının tahakkukunu gösterir, yahut seni kendimize alırız, onlar da Bize dönerler.
78 Biz senden evvel de Peygamberler gönderdik.
Onların içinde sana kıs"- salarını anlattıklarımız bulunduğu gibi kıssalarını hakietmediklej rimiz de vardır.
Bir Peygambere, Allahın izni olmaksızın, bir âyet getirmek yaraşmaz.
Allahın emri geldiği zaman, t hak ile J hüküm verilir Ve o zaman münkirler ziyana uğrarlar.
BÖLÜM : S — MUHALEFETİN AKIBETİ t.
.
79 Hak Tealâ (O Tanrıdır ki), üzerlerine binmek, (etlerin¬ den) yemek üzere, davarlar yarattı.
8 0 Onlarda sizin için.
(daha başka) menfaatler de vardır.
Onlarla gönlünüzün istediği yere varırsınız.
(Karada) onların üzerinde (denizde) gemilerin* t' üzerinde taşınırsınız.
81 Hak Tealâ size âyetlerini, (kudretinin bütün nişanelerini), gösteriyor.
Siz Allahın âyetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz? 82 Onlar yeryüzünde gezip kendilerinden evvel gelenlerin hangi akıbete uğradıklarını görmüyorlar mı? Halbuki onlar sayıca bunlardan çok, (kuvvetçe) bunlardan güçlü kuvvetli, (eserce bunlardan) daha çok eserli idiler.
Fakat onların bütün kazandıkları kendilerine yaramadı.
83 Onlara Peygamberleri en açık burhanlarl a geldikleri zaman, kendi bilgilerine dayanarak şımarmışlar, (Peygamberlerle istihza etmişler), onları da istihzalarının cezası sarmıştı.
84 Onlar Bizim cezamızı görünce: "Yalnız Aliaha inandık.
Ve Aliaha kattığımız bütün eş ve or- , taklan tanımadık., dediler.
85 Onların ceza ve azabımızı görünce ' böylece iman etmeleri, onlara bir fayda vermedi.
Allahın, kullan arasında , öteder.beri kanunu, hükmü budur.
Kâfirler işte o za- | caan, ziyana uğrayacaklardır.
SÜRE: 4 1 Hâ Mi m (Fussilct vey a Secde)-SÛRESİ (Mekked e nazil olmuştur, ö
BÖLÜMdün 5 4 âyettir,\ Konusu : Bu sûreye Hâ Mim süresi denildiği yibi, Hâ Mim harfleriyle başhyan diğer sûrelerden ayırd edilmesi için ona Fussilel ve Secde sûresi de denilir.
Bu sûre, Hâ Mim harfleriyle başlıyan sûrelerin ikincisidir.
Mevzuu, nüzul tarihini, daha evvelki sûrelerît münasebeiini anlamak için Mü'min sûresinin mukaddimesine müracaat ediniz.
Sûrenin birinci kısmı hakkı kabul için daveti rr.ulazarr.mındır.
ikinci kısmı, bâtılda ısrar edenlere ihtarlarda bulunur.
Üçüncü kısım, insandaki kabiliyet TO melekelerin, inkâra karşı isyan ettiğini takrir eder.
Dördüncü kısım mü'minlerin vahy ile takviye olunduklarını anlatır.
Beşinci kısfm ahlâkî ve ruhanî bakımdan, ölü olan insanlara can veren,.insanın bütün manevî derilerine- derman olan ilâhî vahyin tesirlerinden bahseder.
Altına kısım, bu ihtarlara, bu burhanlara ehemmiyet vermiyenlerin mahkûm olduklarını, hakikatin tedricen intişar etmesinin bunu isbat ettiğini gösteriyor, Meal-i Kerimi:
BÖLÜM:1 — HAKKA DAVET Bismı'İlâhi Yrahmanirrahî m 1-2 Hâ, Mim.
(Bu vahy, yarattıklarını) rahmetiyle kucaklan , sevgisiyle yarlığayan {Allahın) vahyidir.
3 Öyle bir Kitaptır ki (hakkı bâtıldan) ayırdetmiştir Arapça Kur andır.
(Bilen, gören) insanlara (gönderilmiştir).
4 Müjdeler verir, (iğri yolun encamından) korkutur.
Fakat onların çoğu, ondan yüz çevirdikleri için onu (düşüne düşüne) dinlemezler.
5 Onlar: Kalplerimiz, senin bizi davet ettiğin şeye karşı örtülü, kulaklarımızda ağırlık vardır, seninle bizim aramızda perde gerilidir (l), sen rşine bak.
(Çalış uğraş).
Biz de işimize bakıyoruz.
(Sana karşı çalışıp uğraşıyoruz!) derler.
6 - 7.
De ki: Ben de yalnız sizin gibi bir insanım.
Bana vahyolunuyor ki, Tanrınız, yalnız bir tek Tanrıdır.
Hepiniz Ona '[1] Kalplerin örtülü; kulakların ağır, sağır olması, arada perde gerili olması, müşriklerin inkâr hususundaki inat ve ısrarını ifade ediyor.
Eun}ar kalplerini açmamağa ve hakikati kabul ef .memeğe karar vermişlerdi.
_ n doğrulun.
(Doğru yolu tutun).
Ondan yarlığanmak dileyin.
Zekât vermiyen, âhirete de inanmıyan müşriklerin vay haline! 8 iman edip doğru dürüst işler işleyenlere gelince onlar için (ardı kesilmez) mükâfatlar vardır.
BÖLÜM : 2 — İHTARLAR 9 De ki: Siz arzı iki devirde yaratan (Allahı mı) tanımıyor, ona mı birtakım eşler, ortaklar koşuyorsunuz? Bütün âlemlerin Tanrısı, işte Odur.
10 Yerin sathı üzerindeki yüce dağlan yaratan, onları bereketlendiren, oradakilerin rızkını, rızık arayanlar için siyanen takdir eden Odur.
Bunları dört devirde yaptı (2).
11 [2] Burada bahis mevzuu devirler başka yerlerde bahis mevzuu olaı\ devirler gibi, birşeyin geçirmiş olduğu merhaleleri ifade öder.
Burada arzın altı merhale geçirdiği beyan olunuyor ve ilkönce iki devirde yaratıldığı, yani iki merhale geçirdiği anlatılıyor.
Birinci merhale onun sırf ateş olduğu, ikincisi kabuğunun teşekkül etmeğe başladığı devirdi.
Onuncu âyet, daha sonra geçen dört devirden bahsediyor.
Dağların teşekkülü, arzın bereketlenmesi, yani içinden suların akması, gıdaî maddelerin yaratılması, nebatî hayatın, daha sonra hayvanı hayatın başîarr"-;ı bu devirlere aittir Sonra, buhar halinde olan göğ e (3) teveccüh ve tecelli ederek ona da, arza da : İkiniz de isteyerek, istemiyerek gelin, dedi.
Onlar da, isteyerek, itaat ederek, geldik! dediler (/ ı).
12 Onları iki günde, yedi kat göğ e çıkardı (5) ve her gökte, ona işini vahyetti.
Biz dünya semasını çırağlarla donattık.
Onu {âfetlerden) koruduk.
İşte bu, yegâne galip olan, herşeyi hakkiyle bilen Allanın fermanıdır.
13 Şayet onlar yüz çevirecek olurlarsa onlara de ki: Sizi  d ile Semudun başına gelen yıldırım gibi bir yıldırıma uğramakla korkuturum (6).
14 Hani onlara Peygamberler, önlerinden, arkalarından gelmiş ("), Allahtan başkasına kulluk etmeyin! demiş, onlar da, Tanrımız, dileseydi, melekler indirirdi.
Onun için biz sizinle gönderilen şeyi tanımıyoruz, demişlerdi.
15 Â d kavmine gelince onlar yeryüzünde nahak yere kibirlenmişler, bizden daha güçlü kuvvetli kim olabilir? demişlerdi.
Görmüyorlar mı ki onları yaratan Allah, kendilerinden daha kuvvetlidir.
Onlar âyetlerimizi inat ile inkâr ettiler.
16 Biz de onların üzerine, uğursuz günlerde, şiddetli bir rüzgâr gönderdik ve onlara, dünya hayatında rüsva olmak azabını tattırmak istedik.
Âhiret azabı ise, daha fazla rüsva edicidir.
Onlara yardım [3] Göklerin buhar halinde olması birinci merhaledir.
Kuran ı Kerimin gökleri bu şekilde tarifi, onun o zaman gök hakkında şayi olan fikirleri kabul etmediğini gösteriyor.
[4] Burada, bütün cihanda hükümran olan ilâhî kanunlara işaret olunuyor.
Bütün tabiat âlemi, bu kanunlara tâbidir.
[5] Semavi ecramı yaratmak için geçen iki devir, dokuzuncu âyette bahis mevzuu olan arzın hilkatine uygundur.
11 inci âyetin sonu bütün kâinatta bir kanunun hâkim olduğunu gösteriyor.
[6] Kureyş, Hazreti Peygamberi iğfal için Rebia oğlu Ut|jeyi göndermişti.
Utbenin vazifesi, her ne bahsma olursa olsun, Hazreti Peygamberi yolundan çevirmekti.
Hazreti Peygamber risaletini ifadan vazgeçtiği takdirde kendisine ne dilerse verilecek.
Hükümdar olmağı istihdaf ediyorsa hükümdar nasbolulnacak, servet di* liyorsa, istediği servet kendisine verilecek, eîfıasıl herne istiyoısa temin olunacaktı.
Rebia oğlu , söyleyeceğini söyledikten sonra Hazreti Peygamber de cevap olarak bu sûreyi okumağa başladı ve 13 üncü âyete gelerek Âd ille Semudun encamını anlatmağa başlayınca Rebia oğlu «yeter.« dedi ve aldığı cevabı anlatmağa gitti.
(Râzî) • j [7] Peygamberlerin önlerinden ve arkalarından gelmelerinden murat onların her vesile ve vasıtadan istifade ederek hakikatleri anlatmağa çalışmalarıdır.
Bazılarına göre murat Peygamberlerin uzaktan yakından gelmeleridir (Camiulbeyan) M < V ' ''/ •" ' v '\ • \><& ' '< da edilmez (8).
17 Semuda gelince, onlara dosdoğru yolu göstermiştik Fakat körlüğü, hidayete tercih ettiler (9).
Onları, işleyip kazandıkları yüzünden, hor edici azabın yıldırımı tuttu.
18 Onların içlerinde inanıp (fenalıktan) sakınanları kurtardık.
BÖLÜM : 3 - - İNSANIN KENDİ ALEYHİNDE ŞEHADETİ 19 Allahın düşmanları, sürülmek üzere toplandıkları gün, bölük, bölük ayrılacaklar, 20 oraya varınca kulakları, gözleri, bedenleri, işledikleri şeylere karşı şehadet edecekler.
21 Onlar da bedenlerine: neye aleyhimizde şehadet ettiniz? diyecekler, onlar [8] Bu azaplarla Kureyş te tehdit olunmakta, onkırın da dünya hayatında hor olacakları, âhirette de daha ağır cezalara uğrayacakları ihtar olunmaktadır.
Uğursuz günlerden maksat, kuraklık günleridir.
[9] Âyeti Kerimede bahis mevzuu olan »körlükten» maksat dalâlettir.
Dalâlete uğrayanlar, yollarını bulmayan körler gibidir.
Yahut murat, bunların kafaca kor olduklarıdır.
Sûre: 411 Hâ Mim Sûresi 7 4S da: Herşeyi söyleten Allah, bizi de söyletti.
İlkönce, sizi O ya rattı.
Sonra da Ona döneceksiniz.
22 Sizler, kulaklarınız, gözleriniz, vücutlarınızın şehadetinden çekinerek gizlenmiyordunuz.
Belki Allahın, yaptıklarınızdan çoğunu bilmediğini zannediyordunuz.
23 Tanrınız hakkındaki bu kötü zannınız yok mu, işte sizi helake uğratan odur.
O yüzden ziyankâr oldunuz.
24 Onlar katlanıp dursalar da cehennem onların yurtlarıdır.
Dilediklerine dönmek isterlerse dilekleri yerine getirilmez.
25 Biz onlara birtakım yoldaşlar da katarız.
Bunlar onların enlerindekihi arkalarında gibi süsleyip bezerler; cinden, insandan daha evvel gelip geçen ümmetler arasında onların üzerine azap hükmü sabit oldu.
Onlar ziyankâr insanlardı.
[
BÖLÜM : 4 — MÜ'MİNLER SAĞLAMLAŞTIRILIYOR 26 Kâfir olanlar: Bu Kuran a kulak asmayın, {okunurken) gürültü yapın ki galip olursunuz! derler.
27 Kâfirlere, muhakkak ki şiddetli azabı tattıracağız.
İşlediklerinin en fenasiyle ceza vereceğiz! 28 İşte bu, Allahın düşmanlarına olan cezasıdır ki ateştir.
Onlar, âyetlerimizi inat ile inkâr ettikleri için orada daim kalacakları yurda kavuşurlar.
29 Kâfir olanlar derler ki: Tanrımız ! Cinden, insandan bizi (baştan çıkarıp) sapıklığa götürenleri bize göster .
Ayaklarımızın altına alalım ki aşağıların aşağısı olsunlar! 30 Tanrımız Aüahtır, deyip dosdoğr u yolda yürüyenlerin üzerlerine melekler iner, onlara : Korkmayın! Mahzun olmayın! Size va'dolunan Cennetle sevinin! 31-32 Dünya hayatında da, âhirette de, sizin dostlarınız, biziz.
Canlarınız ne dilerse, siz ne isterseniz.
(Cennetin içinde), sizin için, hazırdır (i O).
{Bütün bunlar), yarlığayıcı, bağışlayıcı, (Tanrının) ikramıdır.
BÖLÜM : 5 — İLÂHÎ VAHYİN TESİRİ 33 (insanları) Allah (yoluna) çağıran, doğru dürüst işler iş¬ .
, [10] Bu Ayeti Kerime ile ondan evvelki âyet, bu dünya hayatında da meleklerin müminlere inip onlara müjdeler verdiklerini, onları korku ve kaygudan koruduklarım gösteriyor.
Melekler burada, bu dünya hayatında tszyika, zulme uğrıyan müminlere inerek onlara müjdeler verir, bâtıl kuvvetlerin galip olduğu sırada onlara kuvvet ve metanet bahsederler.
>/?u'-;>:>,« \ • < • f • •< -fi « M>' 12; vS\ © S liyen ve ben müslümanlardanım! diyenden, daha iyi sözlü kim olabilir?! 3 4 İyilik ile kötülük bir olamaz.
Kötülüğe, en güzel şeyle karşı gel! (Bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, candan bir dost gibi olur.
35 (Bu haslet, kötülüğü iyilikle karşılamak hasleti) ancak sabredenlerin, yalnız (iyilikten yana pay:) büyük olanların kârıdır.
3 6 Şayet şeytan seni bir vesvese ile dürterse, hemen Allaha sığın, çünkü herşeyi işiten, herşeyi hakkiyle bilen Odu r (il).
37 Gece , gündüz, güneş, ay, (Allanın) âyetlerindendir.
Güneş e secde etmeyin, kamere de ! Eğer yalnız Allaha kulluk ediyorsanız onlar: yaratan Allaha secde edin! 38 Şayet, bunu kibirlerine yediremezlerse, Tanrının [11] Daha evvelki âyet, kötülüğe iyilikle muKabeleyi tavsiye etmişti.
Bu âyet.-kötülüğe karşı, bir çare daha göstermektedir, Şayet şeytan, yani kötülük işliyenler, müdahale ederek hakikatin yürümesine mani olurlarsa, peygamberin vazifeli, Allaha sığınmaktır.
Çünkü, Allahın yardımı, doğru dürüst insanlara irişir v kötülerin müdahalelerini bertaraf eder.
Sûre: 41 j Hâ Mim Sûresi nezdinde bulunanlar, gec e gündüz , usanmadan , Onun yüce şaj nmı tenzih eder, dururlar.
39 Allahın âyetlerinden: biri de yeryüzünü kupkuru görmerıizdir.
Biz onun üzerine yağmuru yağdırınca yer kımıldanır, kabarır.
Yeryüzüne [böylece) can veren, muhakkak ki ölüleri de diriltir (3 2).
O herşeye hakkiyle kadirdir.
40-41-42 Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp iğ-riliğe gidenler, Bize karşı gizli kalmazlar.
Kıyamet günü ateşe atılan I kimse mi daha iyidir, yoksa emniyet içinde gelen mi? Dilediğinizi işleyin.
Muhakkak ki O her işlediğinizi görür.
Kur'an kendilerine gelince on.u tanımıyanlar, (cezadan kurtulamazlar.
Halbuki Kar an:) Aziz bir kitaptır, ne önünden, ne ardından ona halel gelemez, (bâtıl ona soku'la/naz), her işi çeviren, (her mahlûk tarafından) övülen (Allahın) vahyidir.
4 3 Sana söylenen, senden evvel gelen Peygamberler hakkında dediklerinden başka birşey değildir.
Senin Tanrın, af ve mağrifet Tanrısı, acı ceza sahibidir.
44 Biz Kuranı yabancı bir dil ile göndermiş olsaydık, onlar, muhakkak, derlerdi ki: Onun âyetleri ne için açık beyan olunmadı.
Bu ne ? Dil yabancı, muhatap bir Arap! De ki: (Bu Kur'an), iman edenler için, hidayet rehberidir, şifadjr (l 3).
İman etmiyenlere gelince, onların kulaklarında ağırlık vardır.
Kur'an, onlara karanlık kalır.
Onlar, uzak bir yerden çağırılırlar.
BÖLÜM : 6 — HAKİKATİN TEDRİCİ İLERLEMESİ • 45 jvlusâya kitabı verdik.
Ond a ihtilâf olundu.
Tanrın tarafından bir söz geçmeseydi, aralarında iş olur biterdi.
Onlar bunun hakkında, kuvvetli bir şüphe içindedirler.
46 Herkim doğru dürüst Î [12] Kupkuru arza yağmur yağması, İlâhi vahyin inmesini rerhzeder.
İlâhî vahy sayesinde ruhan ölü olan insanlar, taze hayat bulurlar.
Yağrhur, nasıl yeryüzüne can verirse, ilâhî vahy de insanların kalplerine taze',hayat verir.
[13] Burada Kur'anm şifa olduğu beyan olunuyor, çünkü Kur'an, bütün ruhanî dertlere deva ve şifadır.
Kur'an, bütün ruhanî dertler için deva ve şifa olduğunu isbat etmiştir.
Ruhani ve ahlâki dertlerin her türlüsüne müptelâ olan bir milleti, en kısa bir zaman içinde bütün dertlerden kurtardı.
Kur'anın şifa verici tesiri, Arabistana münhasır kalmadı.
Birçok milletleri kucakladı.
Bugün, yeryüzünde, Kur'anm şifa verici tesirini inkâr edecek hiçbir medenî millet yoktur.
Kur'anın | tesiri o kadar .'.erindir ki yeryüzünde ondan istifade etmiyen yoktur.
' ' (•'{ .< - '• ' '-vv<' "'-V' f^^" - ' iş işlerse, kendi için işler.
Herkim kötülük yaparsa kendine eder, Tanrın, kullarına, asla zulmedici değildir.
CÜZ: 2 5 47 (Beklenen) saatin ne zaman hulul edeceğini bilmek {Allaha) aittir.
Onun ilmi olmadıkça hiçbir yemiş, kabuğundan çıkmaz.
Hiçbir dişi, gebe katmaz, doğurmaz ! ( Hak Tealâ ) o gün onlara : Bana kattığınız eş, ortaklar nerede ? der.
Onla r da : İçimizden buna şehadet edecek bir kimse bulunmadığını (arzettik), bildirdik! derler (14).
4 8 Onların önce taptıkları (mabatlar) onlardan uzaklaşıp kaybolacak, orada , kurtuluş, kaçış çaresi [14] Bu hal müşriklerin cezaya uğradıkları zaman nekadar çaresiz kalacaklarını gösteriyor.
olmadığını anlıyacaklar.
49 İnsan, iyilik edilmekten usanmaz.
•Kendisine bir fenalık irişirse, ümidini keser, ye'se düşer.
5 0 Başı derde uğradıktan sonra tarafımızda ona {bir nimet), bir rahmet tattırsak: "Elbe t bu benim hakkımdır! (i 5).
Saatin geleceğini zannetmiyorum.
Gels e de Tanrıma dönsem, Onun nezdinde de, muhakkak ki, iyilik bulacağım ! der.
Biz, muhakkak ki, bu kâinlere işlediklerini bildireceğiz ve onlara en ağır azabı tattıracağız.
51 Biz insana nimet verdik mi, yüz çevirir, yan çizer;* başına bir belâ geldi mi, enine boyuna dua eder.
52; De ki: Bana söyleyin ! Bu Kur'an Allah tarafından olduğu halde siz ona inanmıyor, onu tanımıyorsanız (haktan ) en uzak ayrılıklar içinde kalan kimseden daha sapık kim olabilir ? ..
53 Biz onlara, çok geçmeden, âyetlerimizi, ( uzak ) ufuklarda da, kendi öz canlarında da göstereceğiz (16).
Tâ ki (Kur'anın) hak olduğu onlara besbelli olsun.
Senin Tanrının herşeye hakkiyle şahit olduğu elvermez mi ? 5 4 İyi bilin ki onlar Tanrılarına kavuşmak hususunda şüphe .
içindedirler.
İyi bilin ki ( Hak Tealâ her şey i kuşatmıştır).
Herşey Onun kabzasmdadır.
SÛRE : 4 2 ŞURA SURESİ { Mekkede uâzil olmuştur; 5
BÖLÜMdür, 5 3 âyettir.) Konusu; Şûra sûresi, Hâ Mira ile bash'/an sûrelerin üçüncüsüdür.
Sûrenin 33 inci [15] insanın ilâhi rahmete karşı nankörlüğü iıad£ olunuyor.
Nimet içinde yüzen insan, Allahın lûtfuna şükretmiyerek bunları kendinden bilir.
[16] Mekkeliler içinde müslürr.anhğa girenler bulunduğu gibi Arabistan hududunun gerisinden rrtüslümankğa girenler de bulunuyordu.
Bu hal, hakikatin ilerlediğine, en ağır muhalefete rağmen ufukları ::ydınlatt!ğına kati bir delildi.
Görünmiyen bir el Hazreti Peygamberi teyit ediyordu.
Böyle olmasaydı, zalim ve hunhar muhalefet müslümanlığı, mutlaka imha ederdi.
Bu hal, Me ".koliler için bir ibretti, fakat Nassı Kerimde varit olan «atak* yani ufuklar, müslümanlığın, her •tarafta intişar edeceğini ifade ettiği gibi «enfüs» müslümanhğın Araplar arasında da yayılacağını gösteriyor.
Mekke devrinin ük sıralarında nazil olan bu sûrenin ihtiva ettiği bu ilâhî müjde, çok geçmeden tahakkuk etmiş ve müslümanlık bütün Arabistan içinde ve her tarafu intişar etmiştir.
' âyetinde müslümanların işlerini müşavere- ile gördüklerini anlattığı için sûreye ••Sûra" sûresi denilmiştir Kur'anın bu tavsiyesi, müslümanlar arasında, meşvereti ı hükümetle esas yapmaktadır.
Bu sûre de, nüzul tarihi itibariyle kırkıncı süreye benzer.
Bundan evvelki sûrede islâm 3 karşıg?lip hakkı reddedenlerin akıbeti göste^ rilmişli.
Bu sûrede İlâhî rahmetin, diğer İlâhi sıfatlara galip olduğu beyan olun¬ , makta ve sûrenin birinci kısmında Allah tarafından vukubulan ihtarların da İlâhî I rahmet iktizası olduğu izah edilmektedir.
Çünkü Zalı Kibriya, peygamberlerine İlâhî iradesini vahyederek insanlara bildirmekte: melekler de insanlar için mağfiret j dilemektedirler.
Sûrenin ikinci kısmı bütün ihtilâfların İlâhî hüküm ile hal ve faslolunacağını beyan eder.
Üçüncü kısım, insanlara müjdeler verir, dördüncü kısım zalimlerin bile irtikâp ettikleri kusurlar yüzünden ansızın ceza görmediklerini, fakat onları yaratan Allahın kendilerini imha! ettiğini, onun için müminlerin felâket karşısında sabırlı olmaları ve düşmanlarını affetmeleri lâzım geldiğini gösterir.
Beşinci kısım, Kur'anın Allah tarafından vahyo'unduğu için insanları dosdoğru yoia ilettiğini, onun için Kur'ana uymıyanîarın iğri yollara düşeceklerini beyan eder.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — ALLAHIN İHTARLARINDAKİ RAHMET Bısmi'JIâhı'rrahmani'rrahim 1 Hâ.
Mim.
2 Ayin, Sin.
Kar.
3 Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allah, sana vc senden evvel gelenlere böylece vahyeder.
4 Göklerde, yerde ne varsa hepsi Onundur, Yüce, Ula, Odur.
5 Gökler, neredeyse tepelerinden yarılacak.
Melekler, Tanrılarını överek tenzih ve takdis ederler ve yeryüzünde bulunanlar için mağfiret dilerler, tyi biiin, yarlığayan.
bağışlayan Tanrı.
Odur ! (1) 6 Allahtan başkalarını yâr ve yardımcı edinenleri, Hak Teaiâ görüp gözeÜer.
Sen onların üzerinde vekil değilsin ! t 7 Ana şehri ve etrafındakiler?, iğri yolun encamından korkutmak ve hiç şüphe götürmez toplanma gününü ihtar etmek üzere sana arapça Kuranı vahyettik (2).
(Ogün) bir takım Cennette, bir takım da Cehennemde olacaktır.
8 Hak Tealâ dileseydi, • [1] İnsanın küfranma karşı Hak Tcalânın hoşnutsuzluğu o kadar büyüktür ki bu çeşit insanları hemen cezaya uğratmak icabeder Fakat Allahın rahmeti, • ı azabı imhal eder.
Göklerin yarılması, Hak Tealânm hoşnutsuzluğunu anlatır.
Fakat Hak Tealâ âyetin sonunda beyan olunduğu gibi, yarlığayıcı ve bağışlayıcı olduğu için melekler de insanlar için mağfiret dilerler [2] Toplanma gününün, Cennete giren, yanı muvaffak olan, müsîümanlarla = " L '.l onları bir tek ümmet yapardı.
Fakat o islediğini rahmetine sokar, zalimlerinse, ne bir dostları, ne de yardımcıları bulunmaz.
9 Yoksa onlar, Allahı bırakarak ondan başka dostlar mı edindiler ? Halbuki (asıl) dost, (ancak) Allahtır.
ölüleri dirilten Odur.
Herşeye hakkiyle kadir olan Odur.
BÖLÜM : 2 — HÜKÜM 10 Herhafıgi birşeyde ihtilâf ederseniz onun hitkmü, Allahın (elindedir).
işte bu Allah benim Tanrımdır.
Ona dayanıp güvenir, Cehenneme kavuşan yani hüsrana uğrıyan zalim Mekkeliler arasında vukubulari ilk karşılaşmağa işaret ettiği anlaşılıyor.
Bu suretle Âyeti Kerim^ müslümanların muzaffer, müşriklerin mağlûp olacaklarını müjdeliyor.
Daha sonraki âyette mü'minlerin İlâhi rahmete kavuşacakları beyan olunarak bu ndıkta tavzih edilmektedir.
Çünkü burada rahmet, Cennet mukabili kullanılıyor zalim Mekkelilerin dostsuz ve yardımcısız kalarak azap görecekleri ifade olunuyor.
J herzaman Ona dönerim.
11 Gökleri yeri, yaratan Tanrı, Odur.
size öz cinsinizden eşler (zevceler) yarattı; davarları da kendi cinslerinden çifter çifter yarattı, sizi böylece arttırıp çoğaltır.
Hak Tealânın benzerine benzer hiçbir şey yoktur, işiten Odur, gören Odur (3).
12 Göklerle yerin bütün hazineleri Onundur.
Rızkı, istediğine bollaştırır.
yahut darlaştırır, herbir şeyi hakkiyle bilir.
{ | 13 O size dinden Nuha emrettiğini, sana vahyettiğimizi; İbrahime, Musâya ve Isaya emrettiğimizi, apaçık beyan etti.
Ihlâs v e itaatte dosdoğru olun.
Ihlâs ve itaatte ayrılığa düşmeyin (/»).
Müşrikleri ( dine) davet etmeniz onlara çok ağır gelir.
Hak Tealâ, dilediğini kendine seçer.
( Herzaman ) Ona dönenleri, kendine iletir.
14 Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerine hasetlerinden dolayı, ayrılığa düştüler.
Tanrın tarafından, muayyen bir zamana kadar, bir söz geçmeseydi, onların arasında hüküm verilerek iş olur biterdi.
Onlardan sonra kitaba vâris edilenler ona dair, kuvvetli bir şüphe içindedirler (5).
15 Bundan dolayı, insanları davette devam et.
Sana emrolunduğu gibi doğrul, onların hava ve heveslerine (süfli arzularına) uyma.
De ki : Allahın kitapta vahyettiğine inandım.
Aranızda adaleti icra ile emrolundum.
Allah bizim de Tanrımızdır; sizin de Tanrınızdır.
Bizim işlediğimiz bize, sizin işledikleriniz size ait ! ( Artık ) sizinle aramızda hiçbir nizaa sebep kalmadı.
Hak Tealâ bizi birlikte toplıyacak, dönüş te Onadır (6).
16 Allaha itaat gösterdikten sonra onun hakkında çene çalıp mücadele edenlere (7) gelince, onların bütün hüccetleri, [3] Hak Tealâ.
o kadar müteali, bütün maddî mefhumlardan o kadar yücedir ki mecazen bile, Ona bir benzer tasavvur edilemez.
Çünkü hiçbir şey Ona benzemedikten başka hiçbir şey, Onun benzerine benzemez.
Allahın mütealiyeti hakkındaki islâm telâkkisi bu derece yüksektir [4] Kur'an-ı Kerim, ta Mekke devrinden itibaren müslümanlığın esas itibariyle Nuh, ibrahim, Musa ve İsâya gönderilen dinin ayni olduğunu beyan etmiştir, Filhakika, müslümanlığın esasları insanlık dininin müşterek esaslarıdır.
[5] Burada bahis mevzuu oianlar, Resuli Ekremin risaletini tebliğ ettiği kimselerdir.
Bunların hakkındaki hüküm tehir edilmiştir.
[6] Bu sözler Resuli Ekremin risaletini tebliğ edip bir kimsenin onu dinlemek istemediği zamana işaret ediyor.
Onun için Hazreti Peygamber onlara tuttukları yolun ve yaptıkları işlerin neticeleriyle karşılaşacaklarını, iki tarafın toplanacağı k bir günde cezalarını göreceklerini ihtar ediyor.
[7] Bunlar daha evvel nazil olan kitapları kabul edenler olabilir.
Bunların kitapları, kendi peygamberlerinden sonra zuhur edecek peygambere itaati emrediyordu, Süre: 42 ] Şûra Sûresi 753 ıf3jiüfe=ü* VJ^S^yj Ciftir, * ' • f.'Au ^ -"'f e —Av .
• Tanrıları yanında bâtıldır.
Onla r gazebe uğrarlar, şiddetli azaba çarparlar.
17 Kitabı hak ile vahyeden, mizanı indiren (8), Allahtır.
N e bilirsin belki { beklenen ) saat yakındır.
18 Ona inanmıyanlar, onun çabu k gelmesini isterler.
Ona inananlar, onun hevlinden korkarlar.
O m olduğunu bilirler.
( Gözünüzü açın, iyi bilin ki) saatin gelmesi üzerinde cidal edip duranlar ( haktan) en uzak sapıklık içindedirler.
19 Ha k Tealâ kullarına lûtufkârdır.
Dilediğindi rızık verir.
Kavi olan, yegâne galip olan Odur.
BÖLÜM : 3 — ALLAHIN ADALETİ .
2 0 Herkim âhiret ekinini, (âhire t kazancını) isterse, ona," »'.
l >"',<- /'"'S > *, .IsS.S , * ş c ^\»i)ş >c / jâ> TPFAFJFRTY [8] Hak Tealâ kitabı da, mizanı da göndermiştir.
Mizan, Jejanuntiur, şeriattır, Onunla insanların hukuk.
ve vazifeleri tartılır.
Kur'anı Kerimde, maddî şeylerin nasıl ruhanileştirildiğine dikkat edilmelidir.
Bu noktanın anlaşılması, Kur'anı 4 Kerimin lisanını anlamağa yardım eder.
4S ekinini (ecrini) artırırız.
Dünya kazancını dileyene de ondan veririz.
Fakat önün âhirette nasibi olmaz.
21 Ycksa.
Kak Tealânın izin vermediği bir dini onlara vaz'eden şerikleri mi var?..
Herşeyi kestiren ( hüküm ) sözü geçmemiş olsayd;, cidarında iş olup biterdi (9).
Muhakkak zalimler için acıklı azap vardır.
22 Zalimleri, işleyip kazandıkları yüzünden korku ve telâş içinde görürsün, o korktuktan, başlarına gelecek.
İman edip doğru dürüst işler işieycnlerse Cennet bahçelerindedirler.
Tanrı nezdinde dilediklerine varırlar.
En büyük lütuf ve inayet te budur.
2 3 İşte Allahın iman edip doğru dürüst işler işleyen kullarına müjdelediği budur.
De ki : Ben ( risaleiimin) tebliği mukabilinde sizden, bir ücret istemiyorum.
Ancak akrabalık sevgisini ( gözetmenizi diliyorum) (i O).
Herkim iyilik kazanmış ise onun iyiliğini artırırız.
Hak Tealâ, yarhğayıcı ve şükredicidir (iyiliğe mukabele edicidir).
2 4 Yoksa onlar, Allaha karcı yalan mı uydurdu, diyorlar? Allah dileseydi kalbine mühür basardı (il) .
Hak Tealâ, sözle; iyle bâtılı mahveder, hakkı ihkak eder.
Yüreklerde ne varra hepsini bilir (î 2).
25 Kullarından tevbeyi kabul eden, kötü hareketlerini affeden, onların bütün yaptıklarım bilen Odur.
26 İman edip doğru dürüst işler işliyenierin { duasına ) icabet eder.
Onlar hakkındaki inayetini artırır.
Kâfirlere gelince onlar için şiddetli azap vardır.
27 Hak Tealâ, kullarına rızkı genişletseydi, onlar yeryüzünde azarlardı.
( Hak Tealâ) rızkı bir ciçüye gere gönderir.
Hak Tealâ kullarının ( her halinden ) haberdardır.
( Her halini) görür.
28 Onlar ümidi kestikten sonra yağmuru indirir, rahmetini [9] Hükmün., zalfcı Icri bir müddet irrhal ederek nefislerini ıslaha fırsat vermek olduğu anlaşılıyor.
[10] Birçokları bu âyetin Hazreti Peygamberin kendi akrabasına muhabbeti tavsiye ettiğini ve dilediğini beyan ederler.
Hazreti İbn Abbas bu manayı kabul etmez (Buharı), Arap kabilelerinin hepsi biribirine karabet bağîariyle bağlı idiler.
Onların akrabalık sevgisini gözetmelerini söylemekten maksat, biriblrkriyîe didişmekten, harbe tınekten vazgeçmelerini,- biribirlerinl sevmelerini temin etmektir.
Yahut Resuli Ekrem kendisine reva gördükleri eza ve cefadan vazgeçerek onu akraba sevgisi ile gözetmelerini tavsiye etmektedir.
(İbn Abbas - Buharı) [11] Bundan maksat, Resuli Ekremin kalbini, kendisine gönderilen hakka karşı mühürlemek değildir.
Onu bütün isnat ve iftiralardan emin kılmaktır.
Daha sonra Cenabı Hakkın bâtılı mahv ve hakkı ihkak ettiği beyan olunmakla bu ras'na teyit olunmaktadır.
[12] Buradaki..
Allah sözlerinden murat, hakkı yeryüzünde sabit kılan müjdelerdir.
ir yayar; yâr ve yardımcı Odur.
2 9 Göklerle yeri, onların içine yaratmak, Onun âyetlerindendir.
caınamiyle kadirdir.
Övülmeğe değer Tanrı Odur.
yaydığı bütün canlı mahlûktan Dilediği zaman onları toplamağa
BÖLÜM : 4 — MÜ'MINLER SABIRLI OLMALI 3 0 Başınıza gelen her musibet sizin ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.
(Bununla beraber Hak Tealâ kusurlarınızın) birçoğunu affeder.
31 Siz yeryüzünde Onu âciz bırakacak değilsiniz.
Sizin Allahtan başka yârınız, yardımcınız, yoktur.
32 Onun âyetlerinden biri de, denizde, dağlar gibi yürüyen gemilerdir.
3 3 Dilerse rüzgârı teskin eder, gemiler de deniz yüzünde durakalır.
Bunda sabredici, şükredici olanlar için ibretler vardır.
3 4 Yahut o gemidekileri, işlediklerinin cezası olarak, helak eder.
(O zaman ! büz) birçoklarını affeder (13).
3 5 Tâ ki âyetlerimiz hakkında 1 cidsle girişenler, sığınacak, kaçacak bir yer bulunmadığını bilsinler.
3 6 Size verilen şey, bu dünya hayatında geçinmek içindir.
Allanın nezdindeki {mükâfat ise) daha hayırh, daha süreklidir.
(Bu mükâfat), iman edip doğru dürüst işler işliyenler, Tanrılarına güvenip dayananlar, 37 büyük günahlardan, kötülüklerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman (öfkelerini yenip) affedenler, 3 8 Tanrılarının davetine icabet edip namazı dosdoğru kılanlar, işlerini birbirlerine danışarak idare edenler (14), kendilerine verdiğimiz rızıktan (başkalarına yardım için) harcedenler, 3 9 bir haksızlığa, yolsuzluğa uğraymca (haddi aşmıyarak) kendilerini müdafaa edenler içindir.
4 0 Zulmün, (kötülüğün) cezası, o zulüm, (o kötülük) derecesinde ukubettir.
Herkim, (kendine zulmedenleri) affeder ve onlarlaria barışırsa mükâfatı Allaha aittir.
Hak Tealâ, muhakkak ki zalimleri asla sevmez (1 •'»)• 4 1 Herkim zulme karşı kendini müdafaa ederse bu şekilde hareket edenlere karşı (muaheze için) yol yoktur.
4 2 Ancak insanlara zulmeden, yeryüL KIK [13] Anlaşılan bu iki âyette bahis mevzuu olan gemi, Mekkelilerin, çarpılmak, parçalanmak üzere olan mukadderat gemisidir.
Daha sonraki âyet bunun Ailahm âyetleri hakkında cidale girişenlere dair bir ihtar olduğunu beyan ve bunlar için bir kurtuluş bulunmadığını göstererek bunu teyit eder.
[14] Müslümanların namaz kılmaları, kendilerine bahşolunan rızıktan başkalarına yardım için harcetmeleri gibi müslümanlığın en mühim iki direği arasında onların işlerini meşveretle idare etmeleri emrolunuyor.
Bu emir, müslümanları alâkadar eden bütün devlet işlerini, umuma şamil olan saadet veya felâket meselelerini bir arada görüşerek, danışarak halletmelerini, kararlaştırmalarını, temin etmektedir.
Nassı Kerimdeki «emir» kelimesini »iş« diye tercüme etmiş.
bulunuyoruz; Hakikatte bu kelime islâm devletinin teşekkülünü ifade etmekte ve onu müjdelemekte, bu devletin işlerini meşveretle kararlaştıracağını anlatmaktadır.
Müslümanlık bu emirle «parlamenter devlet» esasını koymuş bulunuyor.
Onun için, ilk teşekkül eden islâm devletinde meşveret esası hâkimdi.
Hulefayi Raşidin, her meseleyi meşveret meclislerine takdim ederler, onu orada bir karara bağlarlardı.
Parlamanter hükümet, müslümanlığın en âşinâ oldukları hükümettir.
Bu müesseseyi müslümanlığa ve müslümanlara yabancı saymak son derece hatadır.
[15] Bu âyet, düşmanı, zalimi af için bir kaide koymaktadır.
Kötülüğün cezası, onun derecesinde ukubettir.
Bunda zerrece haksızlık yoktur.
Kur'anın bu kaideyi koyduğu zaman, Araplar, bir kötülük yapıldığı zaman biribirini mahveden muharebelere girişmek itiyadında idiler.
Kur'an, her kötülüğe, onun derecesinde ceza koymakla beraber af ve safhı ihmal etmiyor ve onu tatbik edilemez bir şekilde tavsiye etmiyor.
Müslümanlıkta, dişe karşı diş.
göze karşı göz gibi son derece sert kısas olmadığı gibi sağ yanağına bir lokal indirene sol yanağını çevir, gibi de onun tersi olan menfî mukavemet te yoktur.
Müslümanlıkta af ve saîh, insanton düzeltilecek ve barıştıracak ise kullandır.
Daima gözetilecek nokta : Islahtır.
mm »atı 1 zünde haksız yere yolsuzlukta bulunanlara karşı (muaheze için) yol vardır.
Bunlar acıklı azaba carpacaklaı dır.
43 Herkim (dişini sıkarak) katlanır ve affederse işte bu hareket, muhakkak ki.
büyüklerin kârı olan en büyüklüktür.
BÖLÜM : 5 — İLÂHİ VAHY DOĞRU YOLA İLETİR 44 Hak Tealâ herkimi sapıklıkta' bırakırsa, onun Allahtan sonra bir yâr veya yardımcısı yoktur.
Zalimlerin azabı gördükleri zaman "acaba geri dönmeğe bir yol var mı?, , dediklerini göreceksin! 45 Onların, (uğradıkları) zilletten dolayı yürekleri titreye titreye (azabın) önüne getirildiklerini, ona yan gö.rle baktıklarını görürsün.
İman edenler "muhakkak ziyankârlar, kıyamet günü kendilerine de, taraftarlarına da, ziyan veremlerdir., diyecekler, (iyi bilin ki) zalimler, sürekli azap içindedirler.
46 Onların Allahtan başka, kendilerine yardım edecek dostları yoktur.
Allah herkimi sapıklıkta bırakırsa o kimse bir yol bulamaz, Allah tarafından gelecek ve çevrilmesine imkân bulunmıyacak gün gelmeden evvel Tanrınızın davetine icabet edin.
O gün kaçıp sığınılacak yer bulunmaz, (işlediklerinizi) inkâra da mecal kalmaz.
48 Şayet onlar yüz çevirirlerse, Biz seni onların üzerine gözetici göndermedik.
Sana ancak (risaletini) tebliğ etmek düşerBiz ne zaman insana tarafımızdan (bir nimet), bir rahmet tattınrsak onunla sevinir, (şımarır); insanlara kendi elleriyle işledikleri iş yüzünden bir musibet gelirse, (o zaman) insan nankör olur.
4 9 Göklerle yerin mülkü, Allahındır.
Dilediğini yaratır Dilediğine kız evlât, dilediğine de erkek evlât verir, 5 0 yahut çeşit olarak, hem kız, hem erkek evlât bahşeder; dilediğini kısır bırakır, herşeyi hakkiyle bilen, herşeye hakkiyle kudreti yeten Odur (16).
51 Vahy ile, yahut perde arkasından veya elçi gönderip ona kendi izniyle dilediği şeyi vahyetmesi suretlerinden başka hiçbir suretle Allahın konuşması hiçbir insana müyesser olmaz.
Yüce Odur, her işi hikmetle çeviren Odur (1 7 ).
5 2 Biz böylece öz emrimizle, sana bir ruh, (mülhem bir kitap) vahyettik.
Halbuki, (önce), kitabın da, imanın da, ne olduğunu bilmezdin.
Biz bunu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için [16] Araplar, kız evlât sahibi olmayı sevmezler, kendilerine bir kız evlât doğunca, başlarına bir felâket gelmiş sanırlardı.
Bu da, onların cemiyetlerinde kadının çok geri, çok sefil bir mevkide bulunmasından ileri geliyordu.
Mekke devrinin ilk sıralarına ait bu âyetler, müslümanlığın kadınlık âleminde yapmakta olduğu inkılâba işaret ediyor.
Araplar arasında, erkekler, daima kadınlardan üstün, tutulurdu.
Halbuki âyeti kerimede kız evlâtlar, erkek evlâtlardan daha evvel bahis mevzuu oluyor ve bu suretle insana bir kız evlât verilmesinin, bir erkek evlât verilmesi kadar, belki daha fazla hayırlı olduğu anlatılıyor.
[17] Âyeti Kerime, Hak Tealânın insanla nasıl konuştuğunu, iradesini ne suretle tebliğ buyurduğunu anlatıyor.
Bu suretlerin birincisi : Vahydir.
Vahy kelimesinin ifade ettiği ilk mana «el'işaratü seriatü» yani seri işarettir (İmam Ragıb).
Onun için Peygamberlerin kalbine inen ilham : Vahydir.
İkincisi perde" arkasından konuşmaktır.
Yani hitabı İlâhîye mazhar olan Peygamber, perde arkasından bir ses duyuyormuş gibi vahy telâkki eder.
Ses duyulur, fakat o sesin sahibi görünmez.
Üçüncüsü, Melekler irsalidir.
Vahyin en sarih ve en vazıh şekli budur.
Hazreti Cibrilin, Peygambere getirdiği İlâhî vahy budur.
Buna a vahyi metluv» yanı tilâvet olunan vahy denilir.
İlâhî vahyi telâkki edenler başkalarının görmediğini gören ruhanî hasseler sahibidirler.
Bu ruhanî hasseler, sayesinde başkalarının görmediği, duymadığı, işitmediği şeyleri görür, duyar ve işitirler.
bir nur yaptık.
Sen muhakkak ki, (bu nur île doğpj yola, 5 3 göklerde, yerde ne varsa hep;:ini^ı (Allahın) dosdoğru yoluna [İstiyorsun! (iyi bilin ki Aliaha döner.
manian) dossahibi olan h isişleri ! n hepsi
SÛRE : 4 3 ZUHRÜF SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur.
7
BÖLÜMdür; 89 Konusu: âyettir.^ Bu sûre Hâ Mim ile bsşhyan sûreleri n dördüncüsüdür .
Zuhrüf: Allın ve.
mücevhe r manasındadur.
Bûrsnin 35 inci âyetind e bunlarda n bahsolunduğu .
Cenabı Hakkın ircsam alim ile gümüşün çokluğ u dolayısiyl e değil , kafaca , kalpç e büyü k meziyetler i dokvyısiyie seçtiği beyan olunduğunda n sûreye Zuhrüf ism i verilmiştir .
Sûre bu grupun diğer sûreleri gibi, Kur'anın Allah tarafında n gönderildiğin i beyan ile bsjîar .
Arapların bütün israflarına , bittün hadleri aşmaların a rağmen öğüt.- veren, doğru yola irşat eden kitabın onlarda n sakınılmadığmı beyan ve.
İlâhî vahyin tesis edeceği en bellibaşh itika t Allahın birliği olduğunda n b u itikattan bahseder .
Sûrenin birinci kısmı bunlar ı bahis mevzu u ettikten sonr a ikinc i kısm ı putpresıliğin her şeklini takbih eder, üçüncü kısmı Allahın seçtiği birçok Peygamberlerin babası olan Hazreti İbrahim! anlatır ve Hazreti Peygamberin kavmi tarafından, nasıl reddolunduğuna işaret ederek İlâhi risalelin niçin zengin veya nüfuzlu b i r adam a verilmediğinin sebeplerini izah eder.
Dördüncü kısım, fena ve kötü hareketlerin fena ve kötü neticeler verdiğini gösterir, beşinci kısım Fira'vun gib i büyük.bir hükümdarın, Musâya karşıgeünce nasıl helak olduğun u anlatır, altıncı kısım Isama nübüvvetine ve putperestleri n ona muhalefetin e işare t edece k îsanın bir Peygamber olduğunu , mevkiinin putperestliğ e kat'iyyen raüssit olmadığın ı iza h eder.
Sûrenin son kısmı mü'minlerlc mülkleri n durumleruu Karsılsşiıiîr .
Meal-i Kerimi ı
BÖLÜM : 1 — ALLAHIN BİRLİĞİ Bismi'Ilâhi'rrahznani'rrahîm 1 Hâ, Mim.
2 Herşeyi apaşikâr kılan kitaba bak, (dikkat et).
3 Biz, .ıbi erdiresiniz diye onu arapça Kur'an yaptık.
4 Ö bizim nezdimizde, ana kitaptadır (t).
Şanı yücedir.
Hikmetle [1] Kur'anm ili; sûresi olan «Fatiha» ya da «ümmülkitapi yani ana kitap, kitabın temeli, zübdesi, denilir.
Çünkü Fatiha sûresi bütün Kuıfanm hulâsasıdır.
Burada maksat, Kur'anın asıl menhasna işaret etmek, Kur'an İlâhi ilimde sabit olduğu için imha edilmez olduğunu beyan ey temektir.
Hazreti Peygamberin yalnız ve yardımcısız olduğu bîr sırada nazil olan bu âyetler, Kur'anm bütün yeryüzünde hikmet göreceğini de müjdelemektir,.
1 l^I^lİl doludur.
5 Siz, haddi aşan, (azan) insanlar olduğunuz için Kur'anı, (öğüt ve şeref dolu kitabı), size beyandan vaz mı geçelim ? 6 Daha önce gelenlere nice Peygamberler göndermiştik.
7 Onlara bir Peygamber gelmemiştir ki onunla istihza etmemiş olsunlar.
8 Biz de kuvvet itibariyle bunlardan daha güçlü olanları helak ettik.
Önc e gelenlerin kıssaları nice yerlerde geçti.
9 Onlara: gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olursan onlar, herhalde, herşeye galip olan, herşeyi hakkiyle bilen Allah yarattı, derler.
10 (O Tanrı ki') yeryüzünü sizin için karar ve rahat beşiği kıldı, doğru gitmeniz için size, yeryüzünde yollar yaptı.
11 Göklerden, bir ölçüye göre su indirir.
Biz de onunla kupkuru, ölü bir memlekete yeni bir hayat veririz.
Sis: de böylece çıkarılacaksınız! 12 Her sınıf mahiûkatı yaratan, gemi ve davar- f S tâ İT i lardan sizin için binek yapan Odur (a).
13 Tâ ki unların arkasında doğrulurken (onlara binerken) Tanrınızın nimetini hatırlıyısınız ve şöyle diyesiniz: Bunu bize müsahhar kılan Tanrının şanı yücedir, münezzehtir.
Yoksa biz onu zaptedemezdik.
Î4 Biz herhalde Tanrımıza döneceğiz.
15 Onlar, (Allahın) bazı kullarım onun bir cüz'ü yapmışlardı, insan, hakikaten apaçık bir nankördür.
BÖLÜM: 2 — SİRKİ TAKBİH ' 16 Yoksa Allah yarattığı mahlûklardan kızları kendine alıp oğullan size mi ayırdı?.
.
(Bu nasıl söz?) 17 Onlardan biri, [2] Burada tabiat âlemine hâkim olan kanunlar, dikkat gözüne gösteriliyor.
Ruhaniyat âleminde de bunlara benzer kanunların hâkim oldukları anlatılıyor.
Göklerden nasıl yağmur yağarak ölü toprak dirilirse İlâhi vahy de insanlara ye niden hayat verir.
Onların ruhunu,.
ahlâkını, dimağını kurtarır.
| esirgeyen Tanrıya benzer olarak ileri sürdüğü (kız evlâdı ile) müidelense hiddetinden yüzü kapkara kesilir.
18 Onlar süs içmae yetişip mücadelede açık söz söylemiyeni mi (Aliah a benzetiyorlar?) (3).
19 Onlar, esirgeyen Allahın kulları olan Melekleri, dişi yaparlar.
Acaba onlar, Melekler yaratıldığı zaman hazır mı idiler ? Onların bu şehadetieri yazılacak, kendileri de sorguya çekilecekler.
| 2 0 Onlar : Esirgeyen Allah dikseydi putlara tapmazdık! devler.
! Onların buna dair hiçbir bilgileri yok.
Yalandan başka birşey söylemiyorlar.
21 Yoksa Biz.
(bu kitaptan evvel), onlara bir kitap mı verdik ki ona sımsıkı tutunuyorlar ? 22 Hayır, belki onlar : Biz babalarımızı bu yol üzere bulduk, biz onların izini tutarak gidiyoruz, derler.
2 3 Böylece, senden evvel hernc zaman bir şehre, ( iğri yolan encamından) korkutur bir Peygamber gönderdikse o şehrin zenginleri : Babalarımızı bu yolda bulduk, biz de onların izini tutara k gidiyoruz ! dediler.
2 4 ( Peygamber) j onlara : Ben size babalarınızdan kalma dininizden daha doğrusunu İ getirecek olsam da yine babalarınızın yolunu mu tutarsınız ? dedi.
\ Onlar da : Biz senin getirdiğini tanımıyoruz ! dediler.
25 Biz de onlardan intikam aldık.
Peygamberleri yalancı sayanların akıbetine baksana !.
BÖLÜM ; 0 — ALLAHIN PEYGAMBER SEÇMESİ 2 5 Hani İbrahim babasına ve kavmine dedi ki : Ben sizin ; taptıklarınızdan her ilişiği kestim, 27 ben ancak beni yaratana taparım, muhakkak ki O beni doğru yola iletecektir.
2 8 (İbrahim), bu sözü, ('ı) hakka dönsünler diye, zürriyeti arasında baki kalacak (bir vasiyet olarak) bıraktı.
2 9 Belki ben bunları da, babalarını da hak ve hakikati apaşikâr kılan Peygamber gelin¬ ! ceye kadar geçindiriyordum.
3 0 Fakat onlara hak gelince bu büyüdür, biz onu tanıyacak değiliz ! dediler.
31 Ve : ne olurdu ! keşke bu Kur'an, (5) iki şehrin ulularından birine gönderileydi!.
dediler.
32 Tanrının rahmetini onlar mı dağıtıyorlar ? Bu dünya [3] Maksat, mücevherlerle süslenen putlar olacak.
[4] Bu söz tevhid akidesidir.
15] İki şehir, Mekke ile Taiftir.
hayatında onian n maişetlerini aralarında dağıtan, birini diğerine iş gördürmek için birinin derecesini ötekinden üstün kılan Biziz.
Tanrının rahmeti, onların bütün topladıkları yığınlardan hayırlıdır (<>).
3 3 Bütün insanların bir tek ümmet olması gibi bir mahzur olmasaydı, esirgeyen Tanrıyı tanmııyanların evlerinin tavanlarını, üzerinden çıktıkları merdivenlerini, evlerinin kapılarını, üzerine yaslandıkları tahtları, hep.
gümüşten yapardık.
8 4 - 3 5 Onları aitma, mücevhere boğardık.
Bütün bunlar dünya hayatının geçiminden ibarettir (7).
Âhiret ise, Tanrının nezdinde (fenalıktan) sakınanlarındır.
BÖLÜM: 4 MUHALEFETİN ENCAMI 36 Herkim esirgeyen Tanrıyı anmağa karşı körlük, gösterirse Biz ona bir şeytanı yoldaş olmak üzere katarız (8).
37 Şeytanları, herhalde onları yoldan çevirirler, onlarsa kendilerini doğru yolda gidiyoruz sanırlar.
3 8 Tâ ki Bize ikisi de gelince yoldaşına: keşke aramız, gündoğusu ile batısı kadar uzak olsaydı! Sen ne kötü bir yoldaşmışsın! der (f>).
3 9 İkiniz de zalim olduğunuz irıii burada pişmanlığınız fayda vermez.
Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.
4 0 Sen sağulara söz işittirebilir, körlere doğru yol gösterir ve apaçık sapıklıkta olanları hidayete erdirebilir misin ? 41 Şayet Biz seni nezdimize götürecek olsak da herhalde onlardan öç alırız.
4 2 Yahut onlara va'dettiğimizi sana sağlığında gösteririz ( l O).
Bizim onlara gücümüz yeter.
4 3 O halde sen, sana vahyolunana sımsıkı sarıl, sen dosdoğru yol üzeresin.
4 4 [6] İnsanların zahiri halleri, biribirlerinden nasil farklı ise onların ruhanî hal ve keyfiyetleri de biribirinden ayrıdır.
Allahın bir insanı Peygamber olarak seçmesi için onun servet, saman sahibi değil, ruiıanî kıymet sahibi olması gerektir.
Halbuki Araplarda ululuk miyarı servetti.
Allahın miyarı ise, ahlâkî kıymettir.
[7] Altın, gümüş, mücevher ve buna benzer şeylerin Allah hazcı ında hiç bir kıymeti yoktur.
Halk, kâfirleri refah ve nimette görerek kâfir olmaya rağbet göstermeseydi Hak Tealâ bunları kâfirlere bol bol verirdi.
[8] Daha sonraki âyetlerde de görüldüğü gibi bu şeytanlar jkötü arkadaşlardan başka birşey değildir.
[9] Doğu ile batı diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı Bundan murat doğu yeri ile batı yeridir.
(Muhkem, Kamus) [10] Müşriklerin, Resuli Ekremin sağlığında azaba uğrayacakları burada apaçık gösteriliyor.
Fakat şayet Resuli Ekrem vefat etse bile bunİ2t yine bu akıbetten kurtulamıyacaklardı.
„ • meşrikayn» dir.
T» ^Ü^r • J^\>***b"^t^*^ J' uL\(İl* a/tftCM >V^_w! i J Kur'an sana da, kavmine de büyük bir şereftir (İl) .
Yakında sorguya çekileceksiniz.
45 Senden evvel gönderdiğimiz Peygam - || bejlerden sor : Esirgeyen Allahtan başka tapınmağa değer mabutlar yarattık mı ?
BÖLÜM : 5 — FİR'AVUNUN MUSÂYA MUHALEFETİ 4 6 Biz Mu sayı âyetlerimizle Fir'avuna ve Fir'avun kavminin ileri gelenlerine gönderdik.
Musâ onlara : Ben bütün âlemleri yaratan Tanrının Peygamberiyim, dedi.
47 Musâ onlara âyetlerimizle varınca onlar hemen bunlara güldüler.
4 8 Onlara hiçbir âyet göstermedik ki biri diğerinden daha büyük olmasın.
Bizonları iğri yoldan dönebilineleri için azaba uğrattık.
4 9 Onlar da ; Ey {11] Kur'an Hazreti Peygamberin kavmini yükseltecek, şereflendirecek bir kitap olduğundan burada onun büyük bir şeref olduğu beyan olunmaktadır.
Süre: ] 43 ..
„ Zuhrü f Sûresi 76i büyücü, dediîer, davetine icabet edeceğiz.
Seninlej ahit ve misale yapan l'anrına bizim için yalvar.
Biz de doğru yola geliriz.
50 Vaktaki üzerlerinden azabı kaldırdık.
Onlar da h^man ahitlerini bozdular.
51 Fir'avun, kavmi içinde nida etti: Ey kavmim, dedi.
Mısır padişahlığı benim değil mi ? Bu ırmaklar bienim altımdan akmıyor mu? Görmüyor musunuz ? 52 Ben sözü açık söylemiyecek derecede âciz olan bu adamdan değerliyim.
53 Ona niye altın bilezikler verilmemiş, yahut onunla beraber bulunmak üzere niye Melekler inmemiş ? (-12).
54 Firavun kavmini aldattı, Onlarda ona itaat ettiler.
Çünkü bunlar fâsık kimselerdi.
55 Onlar hışmımıza uğrayınca Biz onlardan öç aldık.
Hepsini birlikte boğduk.
56 Bunları sonraki nesillere örnek, ibret kıldık." .
,
BÖLÜM : 6 — İSANIN NÜBÜVVETİ f 57 Vaktaki Meryem oğlu misal olarak getirildi.
Senin kavmin hemen bağrıştılar (i 3): 58 Bizim mabutlarımız mı hayırlıdır, yoksa o mu? dediler.
Onların bu misali irat etmleleri' sırf yaygara koparmak içindi.
Çünkü onlar yaygaracı, kavgacı insanlardır.
59 Meryem oğlu nimetimize nail ettiğimiz, israil oğullarına misal olarak gösterdiğimiz bir kuldan başka birşey değildH l 4).
60 Biz dileseydik yeryüzünde yerinize geçecek melekler f yaratır-; dik.
61 Şüphe yok ki (Kur'an) beklenen saatin »ilmidir, (1 5).
.
* r'; [12] Fir'avuna göre Musa Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberse onun bir padişah olması, kollarında altın bilezikler bulunması icap ederdi.
Bu da Kureyşiu Hazreti Peygambere muhalefetiyle, Fir'avunun Musâya muhalefeti arasında bir fark olmadığını gösteriyor.
[13] Kur'an Allaha oğul isnat etmeği kat'î surette reddeder.
Müşriklerin Hazreti Isâdan bahsolununca bağrışmalarının sebebi İsâ ile kendi mabutlarım ayni mahiyette telâkki ederek, kendi mabutlarının zem ve İsânjın methini kendi lehlerinde bir delil saymalarıdır.
Kur'an onun için İsânın hakiki mahiyetini daha sonraki âyetlerde apaçık bir surette göstermektedir.
[14] Âyeti Kerime Kureyşin ileri sürdüğü itirazlara cevap veriyor.
" îsânın metfıoiunmasma sebep bir kavmin ilâhı olması değil, Allahın nimetine nail olmuş bir kul olmasıdır.
İsâ ilâhî nimete nail olduktan başka İsrail oğulları- içinde bir fazilet örneği idi.
İsrail oğullarının doğruluk ve dürüstlük hususlarında onu örnek tanımaları icap ederdi.
Putperestler ise fazilet örneği olan inşam da ahlâksızlık bataklıklarına düşürmüşlerdir.
Meselâ Hindularm dinine bir nazar atfedildiği takdirde Şiva gibi ilâhların en adî insanları utandıracak derecede ahlâksızlık timsaü oldukları hemen anlaşılır.
i [15] Beklenen saatten murat nübüvvetin İsrail oğullarından gitmesidir.
Sakın ondan şüphe etmeyin, Bana tâbi olun, en ; doğru yol budur.
6 2 Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin.
Şeytan size apaçık düşmandır.
6 3 Isa apaçık burhanlarla geldiği zaman: Ben, dedi, size hikmet getirdim.
İhtilâf ettiğiniz şeylerin bazısını size beyan edeceğim.
O halde Allaha karşı vazifelerinize dikkat edin ve bana itaat gösterin.
6 4 Allah, benim de Tanrım, sizin de Tanrınızdır.
Ona kulluk edin.
Doğru yol budur.
6 5 Fakat onların içindeki fırkalar birbirleriyle ihtilâf ettiler.
Zulmedenlerin, acıklı günün azabından, vay hallerine! 6 6 Onlar farkında olmaksızın beklenen saatin ansızın gelip çatmasından başka birşey mi bekliyorlar! 67 O gün kendilerini sakınanlardan başka, dostlar birbirlerine düşman kesilirler.
BÖLÜM : 7 — İKİ FIRKA 6 8 Ey" kullarım bugün sizin için korku yoktur.
Mahzun da I olmazsınız.
6 9 O kullarım, âyetlerime inanıp emrime münkat olmuşlardı.
70 Sizler, zevcelerinizle beraber mes'ut olmak üzere cennete gidin.
71 Onlara alün tabaklar .ve testiler dolaştırılacak, gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı ne varsaı hepsi orada bulunacak.
Orada daim kalacaksınız.
72 Bu cennete, işlediklerinizden dolayı vâris edildiniz.
73 Orada sizin için bolbol meyvalar vardır.
Onlardan yiyeceksiniz.
7 4 Günahkârlar ise cehenn em azabınd a daim kalacaklar.
75 Azaplarının ardı arası kesilmiyecek, orada ümitsizlik içinde kalacaklardır.
76 Biz onlara • zulmetmedik, belki onlar e z canlarına zulmettiler.
? 7 Onlar cehennem bekçisine: Malik, diyecekler.
Tanrına valvap ki.
bizi ölü¬ me mahkûm etsin.
O da onlara: siz burada kalacaksınız, diyecek.
78 Onlara: size hakk ı gönderdik.
Faka t çoğunuz hakkı hoş görmüyordunuz, denecek, 7 9 Onlar nasıl işlerini sağlam tuttularsa biz de sağlam tuttuk.
8 0 Yoksa onların sırlanın, gizli gizli konuşmalarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Hayır onların hepsini işitiyoruz.
Onların yanlarındaki elçilerimiz, hepsini ^azıyorlar.
81 D c ki esirgeyen Allah'a oğlu olsaydı ona ilk evvel ben tapardım (l 6).
82 Göklerin, yerin Tanrısı, arş-ı âlânın sahibi olan Allah onların bu dediklerinden, bu isnatlarından tarnamiyle münezzehtir.
8 3 Onları bırak ta, korkutuldukları güne kavuşuncıya kadar beyhude işlere dalsınlar ve oynayıp dursunlar.
8 4 Gökte de Allah olan, yerde de Allah olan Tanrı Odur.
Her işi hikmetle çeviren, herşeyi hakkiyle bilen Odur.
85 Göklerin, yerin ve aralarındaki herşeyin, mülk ve saltanatı kendine mahsus olan Allahın şanı yücedir.
Saatin ne zaman geleceğini bilmek Ona mahsustur.
Hepinizin dönüşü de Onadır.
8 6 Allahı bırakıp Ondan başkasına tapanlar, taptıklarının şefaatine nail olamazlar.
Ancak hakka , şehadet eden ve hakkı bilenler müstesnadırlar (17).
[16] Bu âyeti kerimenin manası yanlış anlaşılmamalıdır, Bundan murat Allahın bir oğlu olaydı peygamberin ona tapacağı değildir.
Bundan murat bir insanın Allaha hakkiyle ibadet edince ona mecazî bir surette Allahın oğlu denilebileceğini söylemektir.
Bu âyeti kerimeyi otuz dokuzuncu sûrenin dördüncü âyetiie birlikte okumak ve anlamak gerektir.
Böyle yapıldığı takdirde Allaha oğul olmanın Ona, Onun tarafından seçilmiş olmak manasına geldiği anlaşılır.
Yoksa hıristi¬ yanların iddiası gibi Allaha oğul isnat edilemez.
[17] Hakka şahit olan Hazreti Peygamberdir.
Onlar da bunu biliyorlardı.
Bundan Resuli Ekremin şefaatte bulunacağı anlaşılıyor.
al 87 Onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan,' muhakkak ki Allah! derler.
O halde niye geri dönüyorlar? 8 8 Peygambe r der ki: Ulu Tanrım! bunlar iman getirmiyen bir cemaattir.
8 9 Sen onlardan yüz çevir de, de ki: (18 ) "Aramrzda müsalemet olsun!,, Onlar hangi akıbete uğrayacaklarını yakında görecekler (19).
SÛRE: 4 4 DÜHAN SURESÎ (Mekkede nazil olmuştur.
3
BÖLÜMdür;"59 âyettir.) Konusu: 5 u sûre Hâ Mimli sûrelerin beşincisidir.
Sûrenin onuncu âyetinde kuraklıktan bahsolunduğu için ona «Dühan» sûresi denilmiştir.
Onuncu âyeti takip eden âyetlerde, müşriklerin basma gelecek dahri büyük felâketlerden bahsedilir ve yüreğinin katılığı yüzünden boğulan Fir'avan Mİsal olarak gösterilir.
Sûrenin birinci kısmında bu noktalar anlatıldıktım sonra diğer iki kısmında doğru dürüst ve iyi insanlarla fena insanların halleri ve akıbetleri izah edilir, bunlardan herbirinin lâyık ve müsia?.ak olduğu mükâfat veya ceza ile karşılaşacağı gösterilir.
3_)aha evvelki sûrenin sonlarında Ku.reyşin akıbetinden ve onun izmihlale sürüklendiğinden bahsolunmuşiu.
Bu sûre, bu akıbetin tahakkuk etmek üzere olduğunu anlat;/or.
Kureyşin uğradığı kıtlık, onun başına gelecek azapların ehveni idi.
İş, bu kadarla kalmıyacak ve «hakk» m düşmanları daha acıklı bir azaba çarparak muzmahil olacaklardı.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — MÜŞRİKLERİN UĞRADIKLARI AZAP Bismillâhf rrahmanf r rahim.
1 Hâ, Mim.
2 (Hakikati) apaçık anlatan kitaba (bak, bakla [18] Hazreti Peygamber müşrikler arasında senelerce (çalıştıktan ve her türlü eziyete uğradıktan sonra onların kendi canına suikastlar tertip ettiklerini görmüş, bununla beraber onlara beddua etmemiş; nihayet «Ulu »Tanrım bunlar iman etmiyor, s demekle iktifa etmiştir.
Başka hiçbir kimsenin hayatında buna benzer bir misal bulunamaz.
[19] Bu âyetten murat hicreti Muhammediyenin yaklaştığını ifade etmektir.' r ^ ı J • J-.
— _ .
.
r •»> •• — T l ibret' al!).
3 Biz onu mübarek bir gecede (i ) variyettik.
Biz (insanları daima iğri yolun encamından) korkuturuz .
4 (O mübarek gecede) her hikmetli iş, apaçık ayrılır (2).
5 Tarafımızdan gönderilen bir emirle (her iş bildirilir).
Tanrının bir rahmeti olmak üzere peygamberler gönderilir.
Çünk ü herşeyi işiten, herşeyi hakkiyle bilen Odur.
6 Yakın sahibi iseniz (bilin ki) gök¬ * [1] 97 inci sûrenin birinci âyetinde Kur'anın Kadir gecesi nazil olduğu beyan olunur.
Kadir gecesi, Ramazan ayının son on günün gecelerinden biridir.
Fakat burada bahis mevzuu olan gecenin daha derin bir manası vardır.
Gece, karanlık «.âmanîdi'i, oafciliyc'e devridir.
Cihanın hakikî irfandan mahrum olduğu sıradır.
Peygamberin kudümünden evvel, insanlığı böyle bir gece, bir karanlık sarar.
Hazreti Peygamberin gelişinden evvel de, insanlığın mukadderatına, yine böyle bir karanlık gece hâkim olmuştu.
Dünyanın her köşesi, karanlıklar igmde yüzüyordu.
Nihayet bir gece Hazreti Peygambere gelen İlâhî vahyin ışıkları parladı.
Ortalığı yeni bir nur kapladı.
Ve insanlık âlemi «mübarek gece» ye kavuştu.
İlâhi nur, bütün dünyayı aydınlatacaktı.
[2] Çünkü İlâhî vahy ile hak bâtıldan ayrılır, insanlara hakikat defineleri ihsan olunur.
1; _ % * lerle yerin" ve aralarındaki herşeyin Tanrısı Odur.
7 Ondan başka tapacak yoktur.
Yaşatan, dirilten Odur, öldüren Odur.
8 Sizin Tanrınız ve önceden gelen'atalarınızın Tanrısı Odur.
9, Fakat onlar şüphe içindedirler, alay ve eğlenceye dalmışlardır.
1 0 O halde gökyüzünün açık bir duman getireceği, (kuraklık ve kıtlık yüzünden gök yüzünü, duman kaplamış gibi görecekleri) günü gözetle ! 11 Kıtlık halkı saracak.
(Onlar da) bu ne acıklı azap, diyerek, 12 (Ulu) Tanrımız! Azabı üzerimizden kaldır kî imana geleceğiz ! diye yalvarırlar (3).
13 (Onlar nerede; iman nerede!) Onlar ibret alan, hisse kapan insan değil! (Olmadıkları için) kendilerine, doğruluğu apaşikâr bir Peygambe r geldiği halde, 14 ondan yüz çevirdiler de (başkaları tarafından kendisine) birşeyier öğretilmiş divanenin biri! dediler 15 Azabı üzerinizden biraz kaldıracağız.
(Fakat) siz, yine (kötülüğe) döneceksiniz.
16 O gün, onları sımsıkı yakalayıp kavrıyacak, onlardan öç alacağız (4).
17 Biz onlardan evvel Fir'avun kavmini de imtihan ettik.
Onlara mükerrem bir peygamber geldi, 18 ve Allahın kullarını bana tealim edin! Ben sizin için gelen emin bir peygamberim! 19 Allaha karşı kabarmayın, ben size en açık burhanları getirdim.
2 0 Beni öldürmenizden benim de Tanrım, sizin de Tanrınız olan Allaha sığınırım 21 Bana inanmıyorsanız I beni yalnız başıma bırakın.
(Benden el çekin).
2 2 O da Tanrısına niyaz etti: (Ulu Tanrım!) Bunlar günahkâr insanlardır! dedi.
2 3 (Öyle ise) kullarımla geceleyin çıkıp git! Muhakkak ki siz takip olunacaksınız.
2 4 Denizi açık iken bırakın.
Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.
2 5 Onlar nice nice bağları, pınarları, 26 nice nice ekinleri, muhteşem konakları, 27 zevk ve sefa sürdükleri nice nice nimetleri bırakıp gittiler.
2 8 Bu böyle oldu.
[3] İmam Buharı hâdiseyi şöyle izah eder: Kureyş Hazreti Peygambere muhalefet ettiği zaman, kendisi Kureyşin kıtlığa uğraması için dua etti.
Kureyş te kıtlığa uğradı.
Kıtlık ortalığı o derece sardı ki bunlar kemikleri ve ölüleri yemeğe başladılar.
Açlar gökyüzüne baktıkları zaman ortalığı duman bürümüş görüyorlardı.
[4] Bu İlâhî vait, Kureyşin uğradığı mağlûbiyetlerle tahakkuk etti.
Bedir muharebesiyle başlıyan mücadeleler, Mekkenin fethiyle nihayet buldu ve Kureyş muzmahil oldu.
Hazreti İbn Mes'ut der ki: Kâfirlerin sımsıkı yakalanıp kavrandıkları gün Bedir günü idi.
i* t*^«» | fi O- ^iİlrv^t w> j y illi Jujj Biz de bunları, başkalarına miras verdik.
2 9 Onların helakine, ne yer, ne gök, ağlamadı.
Onlara mühlet te verilmedi.
BÖLÜM : 2 — KÖTÜLER CEZA GÖRECEK 30 Biz İsrail oğullarını aîçalfrcı azaptan, 31 Fira'vunda.ı kurtardık.
Fira'vun, azgınların, haddi aşmışların kibirlilerindends.
3 2 İsrail oğullarını, hallerini bilerek, milletlere üstün olmak üzere seçtik.
33 Onlara âyetlerden öylelerini verdik ki onlarda apaçık bereket vardı.
34 Bunlar der ki : 35 İlk ölümümüzden başka ölüm yoktur.
Tekrar dirilecek değiliz.
36 Davanızda gerçekseniz babalarımızı diriltip getirin ! 37 Bunlar mı daha hayırlı, [daha iyi) yoksa Tübba' kavmi (5) ile onlardan evvel gelenler mi ? Onları, günahkâr oldukları için helak ettikti.
38 Biz göklerle yeri ve [5] Himyer kıralları Tübba* unvanını taşırlardı.
aralarmdakini, eğlence olarak, boşu boşuna yaratmadık.
39 Onları ancak hak ile yarattık.
Fakat onların çoğu.
bilmezler.
4 0 Ayrılma günü, onların, hepsinin, muayyen vaktidir.
41 O gün dostun dosta faydası olmaz ve onlar yardım görmez.
4 2 Meğer ki Allahın merhamet ettiği kimseler olsun! Yegâne galip olan, bağışlayan Odur.
BÖLÜM : 3 — İYİLERİN GÖRECEĞİ MÜKÂFAT 4 3 Muhakkak ki zakkum ağacı, 4 4 günaha düşkün olanların gıdasıdır, 4 5 yağ tortusu gibidir.
4 6 Karınlarda, sıcak su gibi kaynar.
47 (Günaha düşkün olanı) tutun! Sürüyerek Cehennemin ortasına götürün, 4 8 sonra başına, kaynar su azabını dökün.
4 9 (Bu azabı) tat! Sen (zu manca) kudretli, şerefli idin! 5 0 İşte sizin şüphe ile karşıladığınız bu idi! 51 (Fenalıktan) sakınanlarsa emniyet içinde yüzen makamlardadır.
52 Cennetler ve pınarlar içindedirler, 5 3 ince kalın ipekler giyerler, karşı karşıya (otururlar).
5 4 Bu, böyle olacak.
Onları tertemiz, güzel eşlerle de yoldaş edeceğiz.
55 Onlar emniyet içinde her meyvayı istiyebilecekler.
56 Onlar orada, ilk ölümden sonra ölümü tatmıyacaklar.
Hak Tealâ.
onları cehennem azabından koruyacak.
57 (Bu mükâfat), Tanrının lûtfudur.
En büyük muvaffakiyet de budur.
5 8 Biz (Kur'anı), anlayıp hisse kapsınlar diye senin dilinle , kolaylaştırdık! 5 9 O halde bekle ! Onlar da bekliyorlar.
SÛRE: 4 5 t CASIYE SÛRESI /(Mekkede nazil olmuştur.
4
BÖLÜMdür, 36 âyettir.) Konusu: jBu sûre, Hâ Mimli sûrelerin altıncısıdır.
Sûrenin 28 inci âyetinde her milletin Tanrı karşısında diz çökeceği beyan olunduğundan ona diz çöken manasında olan «casiye» ismi verilmiştir.
Sûrenin iki kısmı İlâhî vahyden bahseder.
İlâhî vahy yegâne galip olan, hakim olan Allah tarafından gönderilmiştir.
Onun doğruluğunu gösteren deliller çoktur.
Fakat kâfirler, hâlâ inkâr edip duruyorlar.
Sûrenin ikinci kısmı vahyin doğruluğunu isbat eden delilleri irat eder.
Üçüncü kısmı, kâfirlerin hesabı inkâr etmelerini bahis mevzuu ederek onların katı yürekliliğini gösterir.
Dördüncü kısım kâfirlerin uğrayacakları izmihlali anlatır ye mü'minlerin onların yerine geleceklerini izah ader.
Sûre: 451 Casiye Sûresi 773 Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — VAHYİ İNKÂR EDENLER
Bismi'llâhı'rrahmanı 'rrahîm / 1 Hâ, Mim.
Kitabın vahyi, yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allahtandrr.
2 Muhakkak ki göklerde, yerde, inananlar için, (Allahın birliğini gösteren) işaretler vardır.
% {Allahın) sizi yaratmasında; yeryüzünde yürür hayvanları dağıtmasında yakın sahibi olanlar için, âyetler, (ibretler) vardır.
4 Gece ile gündüzün gelip gitmesinde, Allahın gökten nzka (sebep olan yağmuru) yağdırıp onunla (kuruyup) ölmüş yere yeniden can vermesinde, rüzgârların değişmesinde, akıllarım işleten insanlar İçin âyetler (ibretler) vardır.
5 İşte bunlar Allahın âyetleridir.
774 £J5*TJ A JE.TL"! TANRI BUYRUĞU — TERCÜME r* TEFSİR f Cüz: 25 Bunları sana dosdoğru okuyoruz.
Onlar Allah ile âyetlerinden sonra, (Allah ile âyetlerine inanmadıkları sonra, acaba) hang söze inanırlar? 6 Yalana, günaha dadanan her kimsenin vay haline! 7 Böylesi kendisine okunan Allahın âyetlerini işitir, sonra onları işitmemiş gibi (bâtıl üzerinde mağrurum), mütekebbirane ısrar eder, böylesine acıklı bir azap müjdele! 8 (Böylesi) âyetlerimizden birşey öğrenecek olsa onu eğlence edinir.
Bunlar için rüsva edici azap vardır.
9 Cehennem önierindedîr.
Kazandıklarından birşey, onlara faide vermez.
Aliahı bırakıp yâr ve yardımcı edindikleri şeyler asla işlerine yaramaz.
Onlar için büyük bir azap vardır.
10 Bu (Kur'an), hidayettir.
Allahın âyetlerini tanımayanlarsa, en acıklı, en yaman azaba uğrarlar.
BÖLÜM : 2 — KUR'ANIN DOĞRULUĞU 11 Allah (O Tanrıdır ki) gemiler Onun emriyle yürüsün, siz de Onun lütuf ve inayetini dileyin, Ona şükredin diye, deniz" size müsahhar kıldı.
(Size münkat etti), 12 göklerde yerde, bulunanların hepsini size teslim etti, ( Size münkat^ eiti).
Muhakkak ki bunda düşünen insanlar için âyetler, (ibretler) vardır.
13 iman edenlere de ki: Allahın günlerinden (i ) korkmıyanları, affetsinler, Hak Tealâ, her kavmi, ameline göre cazalandıracaktır.
14 Herkim doğru dürüst işler işlerse, kendi öz canı için işlemiş olur.
Herkim kötülük ederse (vebali) kendinedir.
Sonra hepiniz Tanrınıza döndürüleceksiniz! 15 Biz İsrail oğullarına kitap verdik, hikme t verdik, nübüvvet verdik.
Onlara temiz ve iyi şeyleri rızk olarak ihsan ettik.
16 Onlara (sonra olacak) iş hakkında apaçık deliller verdik (2) .
Fakat onlar aralarındaki hasetten, hırstan dolayı kendilerine ancak ilim geldikten sonra ihtilâfa düştüler (:,).
Tanrın, onların aralarında ihtilâf ettikleri şey hakkında, kıyamet günü, hüküm verecek.
17 Sonra (din) işinde, seni bir yol sahibi yaptık.
Sende ona tâbi ol.
Bilmiyen insanların havalarına uyma.
18 Onlar, Allaha karşı, sana hiçbir fayda vermezler.
Zalimler, biribirlerinin yâridirler.
Allah (fenalıktan) sakınanların yâri ve yardımcısıdır.
19 Bu ( kitap ) insanlar için.
kalp gözüdür.
Yakîn sahipleri için hidayettir ve rahmettir.
20 Yoksa kötü işler işliyenler, kendilerini, iman edip doğru dürüst işler işliyenler gibi tutacağımızı, onların yaşayışları da, oluşları da bir olacağını mu sanıyorlar ? Bu ne kötü bir muhakeme ! - -¬
BÖLÜM : 3 — KIYAMET 21 Allah, gökleri, yeri, hak ile yarattı : Ta ki herkes kazancına göre karşılık görsün, onlara asla gadrolunmaz.
22 Kendi hava ve hevesini, ( süfli arzusunu ), kendine mabut eden, Allahın [1] Allahın günleri, doğru dürüst insanların zaferi ile nihayet bulacak mücahede günleridir.
[2] Burada anlatılan iş, Hazreti Muhammedin nübüvvetidir.
İsrail oğullarına buna dair apaçık müjdeler verilmişti.
Daha sonraki âyet bunu tavzih ediyor.
[3] Halbuki ihtilâf etmemeleri, Hazreti Peygamberin nübüvvetine, karşı gelmemeleri icap ederdi.
Çünkü buna dair ilimleri vardı.
Fakat bu ilmin hakkını gözetmediler.
Riyaseti ellerine geçirmek istediler ve peygambere karşı hareket ettiler.
i 7 7 6 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME vo TEFSİR [Cüz: 2 5 (halini) bilerek onun tarafından sapıklıkta bırakılan; kulağına, kalbine mühür vurulan, gözüne perde gerilen kimseye dikkat etmedin mi ? Allahtan sonra, (Allah onu bu hale koyduktan sonra) onu kim doğru yola getirebilir ? Hâlâ ibret almıyacak mısınız ? 2 3 Onlar : Hayat bu dünyada yaşadığımız hayattan ibarettir.
Yaşarız, ölürüz.
Bizi ancak, zaman helak eder, derler.
Onların bu bapta bir bilgileri yoktur.
Onlar ancak tahmin ederler.
2 4 Onlara apaçık âyetlerimiz okununca, bütün hüccetleri: (Davanızda ) gerçekseniz, atalarımızı diriltip getirin ! demeleridir.
25 De ki : Allah, size can verip yaşatır, sonra sizi öldürür, (sizin canınızı) alır.
Sonra sizi asla şüphe götürmez kıyamet günü için toplar.
Fakat insanların çoğu bilmezler.
BÖLÜM : 4 — HÜKÜM..
26 Göklerle yerin saltanatı Aliahındır.
Saatin hulul edeceği gün bâtıla saplananlar, ziyana uğrarlar.
27 O gün, her millet diz çökmüş görünür.
Her millet, kendi kitabına (4), ( bütün işlediklerini kaydeden kitabın başına) davet olunur.
Bugün işlediklerinizin karşılığını göreceksiniz.
28 Bu kitabımız, size karşı, doğruyu söyler.
Biz, sizin bütün işlediklerinizi yazdırdık.
29 iman edip doğru dürüst işler işleyenleri, Tanrıları rahmetine alır.
En büyük kurtuluş budur.
30 Kâfir olanlara gelince, âyetlerim size okunmuyor muydu ? denecek; (elbet okunuyordu), fakat siz, kibirli idiniz, günahkârdınız.
31 Size Allahın sözü doğrudur, (beklenen) saatin kopacağında şüphe yoktur, denildiği zaman, ( beklenen ) saatin ne olduğunu bilmiyoruz, (onun geleceğini zannetmiyoruz).- Ancak, birtakım zanlarda, tahminlerde bulunuyoruz.
Onun hakkında yakînimiz yoktur, diyordunuz ! 32 O gün onlara işledikleri işlerin kötülükleri apaşikâr görünecek, onların alay, eğlence edindikleri ise, kendilerini saracak.
33 Onlara denecek ki: bugüne kavuşmayı nasıl ihmal ettiyseniz, Biz de sizi bırakacağız.
Sizin yurdunuz ateştir.
Size yardım edecek yardımcılar da yoktur.
34 Bunun böyle olmasının sebebi, sizin Allahın âyetlerini, alay, eğlence edinmeniz, dünya hayatına aîdanmanızdır.
Bugün onlar oradan çıkarılmayacaklar, onlardan özür de aranmayacaktır.
35 Göklerin Tanrısı, arzın Tanrısı, bütün âlemlerin Tanrısı, Allaha hamdolsun.
36 Göklerde bütün büyüklük Onundur.
Yegâne galip olan Odur.
Her işi hikmetle çeviren Odur.
SÛRE: 46 AHKAF SÛRESİ ( Mekkede nazil olmuştur.
4
BÖLÜMdür ; 35 âyettir.) Konusu : Hâ Mimli E'jrlsrin sonuncusudur.
Sûrenin 21 inci âyetinde Ahkafian, yani Âd kabilesinin helakine yardım eden kum tepelerinden bahsolunduğu için ona Ahkaf sûresi denilmiştir.
Arapları tuttukları yolun encamından korkutmak için, bir mil- [4] Bu kitap, â'mal kitabıdır.
Her milletin bir kitabı bulunması, onun da yaptıklarına göre muhakeme olunacağını gösterir.
Efrada tatbik olunan kanun milletlere de tatbik olunacaktır.
7 7 8 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME TEFSİR [ Cüz: 26 lelin, hüküm giyince, Fira'vunluların başına geldiği gibi suda boğuldukları, yahut Âd'ın başına geldiği gibi kumlarda mahvoldukları anlatılıyor.
Bu sûre, bundan evvelki sûrenin mevzuunu devam ettirmekte ve birinci kısmında vahyin doğru olduğunu anlattıktan sonra ikinci kısmında hakkın şahitlerini göstemekte ve son iki kısmında Âd'ın akıbetini anlatarak hakikati lanımıyanlara ihtarlarda bulunmaktadır.
Meal-i Kerimi: CÜZ; 2 6
BÖLÜM : 1 — VAHYİN DOĞRULUĞU
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm , 1 Hâ, Mim.
2 Kitabın valiyi, yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allah tarafındandır.
3 Biz, gökleri, yeri ve aralarındakini, ancak hak ile, muayyen bir müddet için, yarattık.
Kâfirler, neden korkutuldularsa, onlardan yüz çevirirler.
4 De ki : Sizin Allahı bırakıp taptıklarınıza dikkat edip baktınız mı ? Onların bu yeryüzünden neyi yarattıklarını bana gösterin.
Yoksa onlann göklerde bir hisseleri mi var ? Bu kitaptan evvel size bir kitap" gelmişse, yahut sizde birtakım ilim artıkları kalmışsa, davanızda gerçekseniz, bana getirin! 5 Allahı bırakıp Ondan gayrı, kıyamet gününe kadar cevap vermiyecek olan, kendisine yapılan dualardan bihaber kalan şeylere tapandan daha şaşkın kim olabilir ? 6 İnsanlar ( mahşerde ), bir araya toplandıkları zaman bunlar, ( bu sahte mabatlar ), onlara düşman kesilirler; onların kendilerine yaptıkları ibadetleri asla tanımazlar.
7 Bizim açık âyetlerimiz onlara okunduğu zaman, bu kâfirler, bu apaçık büyüdür, derler.
8 Hayır onlar, ( bir de kur'anı) kendiliğinden uydurdu, diyorlar.
De ki: Ben onu kendiliğimden uydursaydım, sizin, Allah tarafından bana gelecek cezayı savmağa kudretiniz yetmez : O, sizin Ona dair nelere giriştiğinizi, (nele r atıp ) tuttuğunuzu, en iyi bilendir.
Sizinle benim aramda Onun şahit olması, elverir.
Yarlığayan, bağışlayan Odur ! 9 De ki : Peygamberlerin ilki ben değilim ! Bana da, »ize de ne yapılacağını bilmiyorum.
Ben ancak, bana vahyolunana tâbi oluyorum.
Ben ancak, ( iğri yolun encamından ) korkutucuyum, t» «İV i ^'^'t l - - 3 10 De ki : Hiç düşündünüz mü ? Bu ( Kur'an ) Allah tarafından olsa, sizde onu tanımasanız, (fakat) İsrail oğullarından bir şahit, kendi gibi biri için şehadet edip iman getirse, siz de imam kibrinize yedirmezseniz, zulmetmiş olmaz mısınız ? (l) .
Hak Tealâ, zalimleri, doğru yola götürmez.
BÖLÜM:2 — HAKİKATİN ŞAHİDİ 11 Kâfir olanlar, iman edenler hakkında derler ki: Bu iş, bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi.
(Biz onlardan evvel onu kabul ederdik), fakat onlar, (Kur'an) ile doğru yol bulmayı aramadıktan için "bu eski bir yalandır,, diyorlar.
12 Daha önce Musa'nın [1] Hazreti Muhammedin nübüwetini, İsrail oğulları içinde tasdik eden.
İl kendisi gibi birinin geleceğini söyliyen şahit, Hazreti Muşadır. ^ IH* " '\'.W> l'v.'tti'- '>*1<1 H3.
• t'*Vil''-H • • 11* kitabı rehberdi, rahmetti; bu kitap Arap diliyle onu tasdik eder, zalim olanları (ığr/ ı/o/u/z sonundan) korkutur ve iyilik edenlere, müjdeler verir.
13 Tanrımız Allahtır, deyip doğrulanlar, doğru yolu tutanlar için ne korku var, ne de kedere uğrıyacaklardır.
14 Bunlar cennetliklerdir.
İşlediklerinin karşılığı olarak orada daim kalırlar.
15 Biz insana, ana ve babasına iyilik etmeği emrettik.
Anası onu zahmetle taşıdı, onu zahmetle doğrudu.
Ona gebe kalmak, onu sütten kesmek, otuz ay sürer.
Nihayet insan yiğitlik çağma varıp kırk yaşına girince "Ulu Tanrım! der, bana da, ana ve babama da ihsan ettiğin nimetin şükrünü eda etmeği, Seni hoşnut edecek iyi işler işlemeği bana müyesser kıl, zürriyetime de salâhı müyesser eyle.
Sana döndüm.
(Sana boyun eğenlerden), müslümanlaraanım! 16 İşte Biz, bunlardan, işlediklerinin en iyisini kabul eder, yaptıkları fenalıklardan sarfınazar ederiz.
Bunlar cennetlik olmuşlardır.
Bu onlara va'dolunan dosdoğru vaittir.
17 Ana ve babasına: İl •1.
r " <\\-< • * 'M'ı i< K * - *-' S? c ; *5 • i lallah sizden! Benden evvel nice nice nesiller gelip geçtiği halde beni tekrar dirilmekle mi tehdit ediyorsunuz? diyen de (vardır).
Anası, babası ise Allaha yalvarıp yakarır, oğullarına: Vay senin haline! İman et ! Allahın va'di haktır, derler.
Fakat o, bu dedikleriniz, eskilerin masallarından başka birşey değildir! der.
18 Bunlar, kendilerindan evvel cinlerden, insanlardan gelip geçen milletler arasında haklarında (azap) sözü sabit olan kimselerdir.
Bunlar ziyana uğrıyanlardır.
19 Herkesin yaptıklarına göre, dereceleri, mertebeleri vardır.
Hak Tealâ onlara amellerinin karşılığını tastamam verecek, onlar da gadre uğramıyacaklar.
2 0 Kâfir olanların ateşe karşı getirilecekleri gün onlara: Bütün iyi ve temiz şeylerinizi dünya hayatında, kaybettiniz..
Orada bunlarla safa sürdünüz.
Bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladığınızdan, haddi aşıp fısk ve fesat ile meşgul olduğunuzdan, zillet ve hakaret azabiyle cezalanacaksınız, denir.
782 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME T» TEFSİB [CÜZ: 2 6
BÖLÜM : 3 — ÂDIN AKIBETİ 21 Âd'ın kardeşini yâdet.
Hani o Âhkf'ta, kavmini, daha evvel, daha sonra gelen, insanları iğri yolun encamından korkutan peygamberler gibi korkutarak onlara " Allahtan başkasına tapmayın.
Korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum !„ demiş.
2 2 Onlar da : Sen bizi mabatlarımıza tapmaktan çevirmeğe ve alıkoymağa mı geldin ? Davanda gerçek isen bizi ne ile tehdit ediyorsan onu getir! 23 O da : {Bunun) ilini Aiîahtadır, Ben ne ile gönderilmişsem size onu tebliğ ediyorum.
Şirin, cahil bir kavim olduğunuzu görüyorum, dedi.
2 4 Onlar, (gelen czâhı) vadilerine doğru ilerliyen bir bulut şeklinde görünce : " Bu bize yağmur getiren bir bulut ! „ dediler.
Hayır o sizin çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir ! Acıklı azabı getiren yeldir.
25 Herşeyi Tanrısının emriyle, tahrip eder.
Artık onların meskenlerinden başka birşey görülmez oldu.
Günahkârları, Biz, böylece cezaya çarparız.
2 6 Biz onları, sizi yerleştirmediğimiz yerlerde yerleştirmiş, onlara, kulak, göz ve basiret vermiştik.
Fakat onların kulakları da, gözleri de basiretleri de, hiçbir şeye yaramadı.
Çünkü onlar Allahın âyetlerini inkâr etmekte ısrar ediyorlardı.
Onların eğlenceye aldıkları ses, onları sardı.
BÖLÜM : 4 — BİR İHTAR \ 27 Biz, sizin etrafınızdaki şehirleri de helak ett'k.
Âyetleri, tekrar tekrar beyan ettik ki belki geri dönerler.
2 8 Onların Allahı bırakarak edindikleri ilâhlar, ne için onları Allaha yaklaştırmağa yardım etmedi ? Hayır o mabutlar, görünmez oldular ve kayboldular.
Onların yalanı, onların iftirası işte budur ! 29 Hani Biz, Kur'anı dinlemek üzere sana, cinden birkaç kişiyi göndermiştik.
Onlar Kur'anı dinlemeğe hazırlanınca, birbirlerine : Susun dinleyelim ! demişler, dinlemek tamam olunca, kavimlerini, iğri yolun encamından ^korkutmak için, dönmüşler.
3 0 Onlara varınca : Ey kavmimiz ! ^demişlerdi, biz Musadan sonra vahyolunan, evvelki kitapları tasdik eden, Hakka ileten, dosdoğru yola götüren bir kitap dinledik.
31 Ey kavmimiz ! Allaha davet edene (^'ey gam- ySûre : 47 ] Muhammed Sûresi 783 bere) icabet edin.
Allaha iman edin.
Allah da kursurlannızı bağışlar, sizi acıklı azaptan korur.
32 Allaha davet edene icabet etmeyen, yeryüzünde kaçacak yer bulamaz, Allahtan başka onun yâr ve yardımcısı yoktur.
( Ondan başka yâr ve yardımcı edmenler), apaçık sapıklık içindedirler (2).
33 Görmüyorlar mı ki gökleri, yeri yaratıp onları yaratmaktan zerre kadar yorgunluğa uğramayan Allah, ölülere de can vermeğe kadirdir.
Evet, o herşeye, hakkiyle kadirdir.
34 Kâfir olanların ateşle karşı karşıya geldikleri gün onlara : Nasıl bu azap doğru değil mi imiş ? diye sorulacak, onlar da, evet, Tanrımız, hakkı için, dosdoğru imiş ! diyecekler, O da, öyle ise küfrünüzün karşılığı olan azabı tadın, diyecek ! 35 öyl e ise sen de, azimli Peygamberler nasıl dişlerini sıkıp sabretmişler3e , öylece sabret.
Onlarm çarpılacakları cezayı, acele isteme ! Onlar va'dolunduklan azabı görecekleri gün, dünyada gündüzün yalnız bir saati kadar kalmış gibi olurlar.
Bu ne müessir bir ibrettir! Fâsik olanlardan başkaları heiâkc uğrarlar mı ? : 4 7 MUHAMMED SÛRESI (Medined e nazi l olmuştur.
4
BÖLÜMdür.
38 âyettir.) Konura: Bu sûre Hazreti Muhammed'e inananların nail olacakları maddî refahı müjdeler.
Bu sûrenin nazU olduğu sırada mü'minler, müşkül bir vaziyetle idiler.
Çünkü yerlerini, yurtlarını bırakarak hicret etmişler, bu suretle canlarını kurtar-, diktan sonra yeni yerleştikleri yerde, tekrar düşmanlarının hücumuna uğramak tehlikesiyle karşılaşmışlardı.
Müslümanların halinde bir salâh olması için düşman tehlikesinin bertaraf edilmesi lâzımdı.
Eu nokta, bu sûrenin daha evvelki sûreye nasıl bağlı olduğunu göstermeğe kâfidir.
Bundan evvelki sûrede düşmanları leh- [2] Burada bahis mevzuu olan cinler Kur'anı dinleyip ona irAan ettikten başka kendi kavimlerini de yola getirmek istemişlerdir.
Bunların da insan oldukları anlaşılıyor.
Zaten, kitap ta başka çeşit mahlûklara değil, insanlara gönderilmiştir.
Onun muhatabı, âdem evlâtlarıdır.
Cin kelimesi, insanlar hakkında da kullanılır.
İhtimalki burada bahis mevzuu olan cinler, Arap olmıyan ve Hazrieti Peygamberle görüşmeğe gelen birtakım insanlardı.
Hazreti İbn Mes'ut, Resuli Ekremin bunlarla, Mekke haricinde bir yerde görüştüğünü söyler, sonraki âyette Hazreti Musadan da.
bahsolunduğu için, bunların Musevî olmaları da çok muhtemeldir.
r dit eden akıbet tekrar tekrar ihtar olunuyor, fakat bu sûrede, bu akıbetin mahiyeti anlatılıyor.
Bu sûre ile onu takip eden ve onun gibi Medinede nazil olan iki sûreden, birincisi hicretin ilk, ikincisi orta, üçüncüsü son -sıralarında nazil olmuşlardı.
Bu sûre dört kısımdan müteşekkildir.
Birincisi, insanları hak ve hakikatten alıkoyanlar tarafından sarfolunan bütün mesainin boşa gideceğini, mü'minlerin muvaffak olarak vaziyetlerinin salâh bulacağını, bu salâhın harpler neticesinde hasıl olacağını anlatarak harp esirlerine yapılacak muameleyi anlatır.
İkinci kısmı, yine hemen hemen ayni mevzu ile meşgul olarak Mekkenin feiholunacağını ve mü'minlerin muzaffer olacaklarını izah eder.
Üçüncü ve dördüncü kısımları, tarihin bu en şerefli harbini, bir felâket sayarak münafıklığa sapanları ve yavaş yavaş) kâfirliğe dönenleri bahis mevzuu eder.
Sûre müslümanları, hak davası uğrunda ellerinden gelen gayreti sarfeimeğe teşvik eder ve şayet böyle yapmazlarsa, başkalarının, yerlerini tutacaklarını söyler.
Sûre, Mekkelilerle müslümanlar arasında muharebenin henüz başlamadığı sırada nazil olmuştur.
Fakat bu sırada, harbin muhakkak vukubulacağı da anlaşılmış bulunuyordu.
Sûre, belki de hicretin birinci yılında nazil olmuştur.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — MUHALİFLER, HARPLERDE HELAK OLACAKLAR
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1 Onlar ki (hakikati tanımayarak) kâfir oldular, Allah yolundan döndüler (ve Allah yolana girmek isteyenleri çevirmek istediler), Hak Tealâ onların bütün amellerini, (bütün teşebbüslerini) boşa çıkaracak.
2 îman edip doğru dürüst işler işleyen, Muhammede, Tanrıları tarafından vahyoîunan hak söze inananların, yaptıkları fenalıkları giderecek, onların hallerini iyileştirecek (i) .
3 Çünkü kâfirler bâtıla, mü'minîerse Tanrıları tarafından gelen hakka inandılar.
Hak Tealâ, böylece insanlara kendi misallerini irat eder.
4 Kâfirlerle muharebede karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun.
Nihayet onları yenince onlardan esir alın.
Ondan sonra harp nihayet bulup silâh kullanmaya hacet kalmayınca esirleri, ya bir îûtuf ve ihsan olarak salıverin veya bir ' [1] Birinci ve ikinci âyetin tazammum ettiği tebşirat, düşmanın müslümanları yerlerinden, yurtlarından çıkardığı sıraya tesadüf eder.
Ayni' sırada Resuli Ekrem de hicrete mecbur olmuştu.
7 ^ bedel mukabilinde serbest bırakın (2).
Bu, böyle olacaktır.
Ailah dileseydi, onları, (harp olmadan) belâya uğratırdı.
Fakat bir kısmınızı bir kısmınızla denemek istedi.
Hak Tealâ kendi yolunda öldürülenlerin sa'yini, asla boşa çıkarmaz 5 Allah onları doğru yola götürecek, hallerini ıslah edecek.
6 Onları, kendilerine tanıttığı cennete .
sokacak.
7 Ey iman edenler! Aliaha, (Allahın davasına) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder .
Sebatınızı artırır.
8 Kâfir olanlara gelince onlar yüzükoyun kapan- [2] Burada harp esirlerinin ne gibi şerait altında alınabilecekleri izah olunuyor.
Harp esiri, bir düşmanla karşılaştıktan ve döğüştükten sonra alınırlar.
Bu takdirde de ya mukabilsiz tahliye edilirler, yahut bir fidye mukabilinde bırakılırlar.
Resuli Ekrem, ekseriyetle bu iki şıkkın birincisini ihtiyar ederdi.
Mustalik oğullarına karşı yapılan seferde esir edilen yüz aile, Resuli Ekrem tarafından bu şekilde serbest bırakılmıştı.
Havazine karşı da ayni yolda hareket olunmuş ve 600 esir, bir lütuf ve atıfet eseri olarak tahliye edilmişlerdi.
Yalnız Bedir muharebesinde alınan yetmiş esirden fidye alındığı ve fidye alındıktan sonra tahliye olundukları kaydolunmaktadır.
I *"" * •* \ * » N ^ sınlar, Kak Tealâ onların bütün sa'yini boşa çıkaracak.
9 Çünkü onlar Allahın vahyettiğini beğenmediler.
Allah da onların bütün say ve amelini heder etti.
10 Onlar yeryüzünde gezip dolaşıp onlardan evvel gelenlerin akıbstini görmediler mi? Hak Tealâ onların kökünü kırdı.
Kâfirler de bunun misline uğrayacak.
11 Çünkü Hak Tealâ, mü'minlerin hamişidir.
Kâfirlerin ise hâmisi bulunmaz.
BÖLÜM s 2 — MUHALİFLER KIRILACAK ! 12 Muhakkak ki Allah iman edip doğru dürüst işler işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere sokacak.
Kâfir olanlarsa, eğlenerek vakit geçirirler, hayvanlar gibi yerler, içerler.
Ateş, onların yurdudur.
13 Seni yurdundan çıkaranların yurdundan daha çok güçlü kuvvetli yurtlar sahiplerini helake uğrattık da Sûre: 47] Muhammed Sûresi 78*7 onlara bir yardım eden çıkmadı.
14 Tanrısı tarafından apaçık burhanı olan kimse, işlediği kötülükler kendisine güzel görünen, hava ve hevesine uyan kimse gibi olur mu? 15 {Fenalıktan) sakınanlara va'dolunan cennetin misali şudur: Orada içimi bozulmıyan su ırmakları, tadı değişmiyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzülmüş bal ırmakları var.
Orada onlar için her çeşit meyvalar var, Tanrılarından yaıhğanma var (3).
(Bu nimetlere erenlerle), ateşte daim kalacak olanlar, barsaklarını parça parça eden kaynar sular içenler gibi midir? 16 Onlardan bazı kimseler vardır ki sana kulak verirjer.
Yanından çıkınca kendilerine ilim verilenlere sorarlar: Biraz evvel ne demişti? Bunlar o kimselerdir ki Allah onların kalbine mühür basmıştır.
Bunlar, hava ve heveslerine uymuş kimselerdir.
17 Doğru yola iletilenlere gelince, Hak Tealâ onların hidayetini artırır, onlara (fenalıktan) sakınmanın (mükâfatını) verir.
18 Onlar (beklenen) saatin ansızın gelip çatmasından başka birşey mi bekliyorlar? Onun geleceğine dair olan alâmetleri işte belirdi.
Kendisi gelip çatınca ibret almak neye yarar? (4^.
19 Bil ki: Allahtan başka tapacak yoktur.
Sana da, mü'minjerin, erkeklerine de, kadınlarına da, isnat edilen kusurlar içini, Hak Tealâdan, yarlığanmak dile! (5).
Hak Tealâ, sizin dönüp gideceğiniz yeri, içinde kalacağınız yurdu bilir.
BÖLÜM; 3 — KALPLERİ ZAYIF OLANLAR 20 İman edenler, (cikad hakkında) bir sûre indirilmeliydi, [3] Burada Cennetin asıl zevkleri anlatılmıyor.
Çünkü Cennetin zevkleri Hazreti Peygamber'in buyurduğu gibi gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, beşerden bir kimsenin kalbinden geçmediği zevklerdir.
Bütün burada tarif olunanlar, oradaki zevklerin misalidir.
Orada su ırmakları vardır.
Su hayatın membaıdır.
Orada süt ırmakları vardır.
Süt insana kuvvet verir.
Kuvvetini artırır.
Orada şarap ırmakları var.
Şarap insanı şenlendirir.
Orada bal ırmakları vardır.
Bal, şifadır.
Bütün bunlardan üstün olarak orada mağfiret vardır ki Cennet nimetlerinin en üstünü odur.
[4] Beklenen saat, kâfirlerin hüküm giyecekleri, yahut kudretlerinin muzmahil olacağı saattir.
Zaten daha evvelki âyetlerde de bundan açıkça bahsolunmuştu.
Bu saatin hulul edeceğine dair olan alâmetler belirmişti.
Çünkü düşmanlar, islâmiyetin günden güne ilerlediğini onun ilerlemesine mani olmak için sarf et tikleri emeğin boşa gittiğini görüyorlardı.
[5] 55 :40 ayetine bakınız.
derler Muhkem bir sûre vabyedilip onlara harpten bahsedilince, kalplerinde hastalık olanlar, öiüm yüzünden korkmuş gibi gözlerini çevirip sana baygın baygın baktıklarını görürsün.
Korktukları başlarına gelsin! 21 Onlara asıl düşen, itaat etmek, tatlı dil kullanmaktır.
Faka t iş, ciddileşip karar verilince, onlar Allaha sadık kalsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu.
2 2 Sizler (münafıklar) iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkarmak, hısımlık bağını parçalamak sizden umulur.
2 3 İşte Allahın lanete uğratıp sağır ettiği, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır.
2 4 Bunlar Kur'anı derinden düşünüp taşınamıyorlar mı? Yoksa yüreklerine kilit mi vurulu ? 25 Kendilerine dosdoğru belli olduktan sonr a arkalarını çevirip dönenlere, bu işi şeytan kolaylaştırmış, (Allah da) onlara mühlet vermiştir.
2 6 Çünkü onlar, Allahın vahyettfğini beğenmiyenlere, size bazı hususlarda itaat edeceğiz i demişlerdi.
Ha k Tealâ onların bütün sırlarını bilir.
27 Sûre: 481 Feish Sûresi 7 8 9 Fakat melekler onların yüzlerine, sırtlarına, vura yura canlarını aldıkları zaman halleri ne olacak? 2 8 Çünkü onlar Allahı hoşnut etmiyen şeye uydular, Allahı hoşnut edecek şeyi istemediler.
Allah da onların sâ'yini ve amelini boşa çıkardı.
BÖLÜM : 4 — MÜNAFIKLAR ' 29 Yoksa kalpleri hasta olanlar, Allahın, kalpierindeki kinleri ortaya çıkarmıyacağım mı sandılar? 30 Biz dileseydik, onları sana tanıttırırdık, sen de onları simalarından tanırdın.
Sen yine onları sözlerinin ifadesinden anlarsın.
Hak Tealâ bütün işlediklerinizi bilir.
31 içinizden mücahitler ile her {felâkete karşı göğüs gerip) sabredenleri tanıyıncıya kadar sizi deneyeceğiz.
Sizin davanızı aşikâr edeceğiz.
32 Kâfir olup Allah yolundan donen ve (halkı) çevirenler, dosdoğru yol belli olduktan sonra Peygamber e muhalefet edenler, ( ondan ayrılanlar), Aliaha hiçbir zarar vermezler, Allah onların bütün sâ'yini boşa çıkaracak.
3 3 Ey iman edenler ! Aliaha itaat edin, Peygamber e itaat edin! (Sa'yiıiîzi), amelinizi, heder etmeyin.
3 4 Kâfir olup halkı Allah yolundan alıkoyan, sonra kâfir olarak ölenleri Hak Tealâ, asla yarlığamıyacak.
3 5 Sakın gevşemeyin, sulhe davet etmeyin.
Sız galipsiniz, üstünsünüz.
Allah sizinle beraberdir.
Hâk Tealâ, sizin sa'yinizi, kuvvetten düşürmez.
3 6 Dünya hayatı, oyundan, eğlenceden ibarettir, iman eder, fenalıktan sakınırsanız, Hak Tealâ size mükâfatlarınızı verir, sizden mallarınızı sormaz.
37 Sizden mallarınızı sorsa, sizi sıkıştırsa cimri olurdunuz, ( bu cimrilik) kinlerinizi meydana çıkarırdı.
3 8 İşte sizler Allah yolunda harcetmeğe davet olunuyorsunuz.
İçinizde cimrilik gösterenler vardır.
Herkim cimrilik gösterirse, ancak kendine cimrilik eder.
Müstağni olan Allahtır, muhtaç olan sizlersiniz.
Yüz çevirecek olursanız sizin yerinize, sizin gibi ölmıyacak kimseleri getirir.
SÛRE : 4 8 FETIH SÛRESI (Medinede nazil olmuştur.
4 BÖLÜMdür; 29 âyettir.) Konusu: Bu sûre, İslâmın fetih ve zaferinden ve onun ilk âyetlerinde beyan olunan 790r TANRI BUYRUĞU - TERCÜME ve TEFSÎR [ Cüz: 26 I Kudeybiyede kazandığı büyük manevî zaferden bahsettiği, yeryüzündeki bütün [ dinlere karşı kazanacağı umumî ve en büyük zafere kadar bütün zaferleri anlattığı için ona Fetih sûresi denilmiştir.
Fetih kelimesi sûrenin içinde birkaç defa tekerrür eder".
Müslümanlar birkaç muharebede muzaffer oldukları halde, onların bu zaferlerini değil fakat görünüşle aleyhie olan bir mütarekenin fetih diye anılması dikkate değer.
Müslümanlar harbe sürüklenmişler: harbelmeğe mecbur edilmişler ve düşmanlarını yenmişlerdi.
Fakat onların asıl kazandıkları en büyük muvaffakiyet, müslümanhğırı manevi fütuhatı idi.
Hazreti Peygamberin hicretinden sonra bunların en birincisini temin eden hâdise Hudeybiye musalehası idi.
Hudeybiyede harbolmamış, orada bir mütareke yapılmış, bu mütareke Mekkeden çıkıp Medineye iltica eden Müslümanların, müslüman kardeşleri tarafından himaye olunmalarını bile temin etmemiş, fakat insanların husumeti bir tarafa bırakarak, imtizaç etmelerini; müslümanhk dairesinin haricinde kalanların müslümanlığı, müslümanlığın güzelliklerini görüp düşünmelerini temin etmişti.
Onun için Hudeybiye musalehası bir fetih bir manevî zafer sayılmış ve islâmm daha sonraki fütuhatına mukaddime teşkil etmiştir.
Bu da müslümanlığın asıl manevî fütuhatı, hakikî zaferler tanıdığını gösteriyor.
Mekkenin fethindeki ehemmiyet bile, kazanılan askerî zaferde değil.
Hazreti peygamberin, cihan tarihinde eşi görülmiyen bir surette, düşmanlarını affederek kalpleri fethetmesindedir.
Bu sûrenin daha evvelki sûre ile bağlılığı sarihtir.
Daha evvelki sûre islâm düşmanlarının muharebelerde muzmahil olacaklarını ve müslümanların bu suretle hallerinin salâh bulacağını anlattığı halde bu sûre bu işin olup bittiğini anlatıyor.
Müslümanlar, düşmanîariyle vukubulan muharebelerde muzaffer olmuşlardı.
İslâ1 miyeli, maddî güçleriyle imha etmek isteyenler izmihlale uğramışlardı.
Fakat I müslümanlığın asıl zaferi bu değildi.
Onun asıl zaferi kazanacağı manevî I fütuhatta idi...
Sûrenin nüzul tarihi gayet vazıhtır.
Hazreti Omerin anlatışına göre Resuli Ekrem bu sûreyi, Hudeybiyeden dönüşünde okudu.
O halde bu sûre hicretin altına senesinde nazil olmuştur.
Fetih sûresi Hudeybiye musaleh asının hakikî bir zafer olduğunu ilân ile başlar ve münafıklarla müşriklerin uğradıkları hüsranı anlattıktan sonra mü'minlerin Hazreti Peygambere vukubulan yardımlarını ve ona gösterdikleri sadakati bahis mevzuu eder.
Sûrenin ikinci kısmı münafıkların sahte özürlerini anlatır, müslümanların yaptıkları seferlerde onları ayırmakla, onların mü'minlerle birlikle hareket etmelerine müsaade olunmadığını beyan etmekle nihayet bulur.
, Üçüncü kısım müslümanların.
daha birçok zaferler kazanacaklarını müjdeler.
Bu müjdeler.
Hayber ile Mekkenin fethiyle tahakkuk etmiştir.
Sûrenin sonuncu kısmı, müslümanlığın yeryüzündeki bütün dinlere galip geleceğini ilân eder.
Meal-i Kerimi: [1] İmam Euharîye göre, bu zafer Hudeybiye musalehasmdan başka birşey değildir.
Hudeybiye musalehası, müslümanlığın.
sulh ve müsalemet içinde anla
BÖLÜM : 1 — HUDEYBİYE MUSALEHASI BİR ZAFERDİ I Bısmı' İlâhi' r rahmanı' rrahîm 1 Biz sana apaçık bir zaferi ihsan ettik.
(1) ki 2 Allah 8 V " '' 8 önceden sana isnat olunan, sonradan sana isnat olunacak kusurları yarlığasın (2), hakkında nimetini tamamlasın.
Seni dosdoğru turnasına yol açmış, husumete nihayet verdiği için düşmanların müslümanlığı yakından görüp tetkik etmelerine imkân vermiş ve onun için müslümanlık namına manevî fütuhatın en büyüğü kazanılmıştı.
[2] Mü'minlerle müşrikler arasında uzun bir muharebe devri devam ettiğinden düşmanlar müslümanlığın güzelliklerini, yüksekliklerini yakından görmeğe fırsat bulamamışlardı.
Bunlar, müslümanlığı, imha edilmeğe lâyık bir tehlike saymakta, Hazreti Peygambere karşı türlü türlü isnatlarda bulunmakta idiler.
Âyeti Kerimede anlatılan «önceden sana isnat olunan kusurlardan» murat budur.
Hudeybiye musalehası, iki tarafın anlaşmasına, hakikatin dimağlara ve kalplere işlemesine, hakikate karşı ileri sürülen isnatların kalkmasına yardım etti.
Müslümanlık parıl parıl parlamağa başladı.
Sonradan isnat olunacak kusurlarsa, bilâhare islâmiyet düşmanlarının ona karşı'uyduracakları bühtanlardır.
Yani müteakip asırlarda düşmanların uyduracakları bütün bühtanlar da, bütün isnatlar da, eski isnatlar, eski bühtanlar gibi zevale mahkûmdur.
Zaten fetih sûresi müslümanlığın yalnız o sırada kazandığı muvaffakiyetleri anlatmaz, onun daha sonradan bütün dinlere karşı kazanacağı muzafferiyetleri de anlatır.
Bu İlâhî tebşir, daima tahakkuk edegelmiş ve müslümanlık bütün Arabistanı aydınlattıktan sonra her tarafa yayılmış ve hergün onun manevî fütuhat ufukları açılmıştır.
yola iletsin (3).
3 Ve sana şanlı, şerefli bir zaferi versin.
4 İmanlarını bir kat daha iman ile teyit için mü'minlerin kalbine itminan veren O idi.
Göklerle yerin orduları Allahındır.
Ailah herşeyi hakkiyle bilir.
Her işi hikmetle çevirir.
5 Tâ ki erkek, kadın müminleri, altından ırmaklar akar Cennetlere, içinde daim kalmak üzere, soksun; onların kusurlarını örtsün.
Allah nezdinde en büyük devlet te budur.
6 Allah hakkında fena zanlarda bulunanr erkek veya kadın münafıkları, erkek ve kadın müşrikleri, Hak Tealâ azaba çarpsın.
Kötülük onların başlarına dönsün.
Allahın gazabı, laneti onların üzerindedir.
Onlara, en kötü uğrak olan cehennemi hazırlamıştır.
7 Göklerle yerin orduları, Allaha aittir.
Allah, yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren ( Tanrıdır).
8 Biz seni, ( ümmetine ), şehadet edici, müjde verici, korkutucu gönderdik ki, 9 Allaha ve Peygamberine iman edesiniz Ona yardım gösteresiniz, Ona hürmet edesiniz, sabah akşam Allahın şanını tenzih eyliyesiniz.
10 Sana biat edenler, ancak Allaha biat etmişlerdir.
Allahın eli, onların elleri üstünde idi.
Onun için kim ahdini bozarsa, öz nefesinin zararına bozmuş olur.
Kim Allah ile ahdini yerine getirirse, Allah da ona büyük ecirler verir (*) 11 Bedevilerden geri kalanlar, mallarımız, çoluk çocuklarımız bizi meşgul etti.
Sen bize yarlığanma dile ! diyecekler.
Onlar, kalplerinde, ( olmıyanları) dilleriyle -söylüyorlar.
D e ki : Hak Tealâ size bir dert iriştirmek, ( sizi bir zarara uğratmak yahut size bir iyilik getirmek, ( bir menfaat vermek isterse ) kimin onu savmağa gücü yeter ? Hak Tealâ, sizin işlediklerinizden haberdardır.
12 Belki siz, Peygambe r ile mü'minler, ailelerine asla dönmiyeeekler sandınız.
Kötü kötü zanlara düştünüz; bunları kalplerinize yerleştirdiniz ve helaki hakketmiş kimseler oldunuz.
13 Herkim Allaha ve Peygamberine iman ederse Biz o kâfirlere alevli ateşler hazırladık.
14 Göklerle yerin mülkü Allahındır.
Dilediğini yarhğar; dilediğini azaba çarpar.
Hak Tealâ, yarlığayan, bağışlayan Allahtır.
15 Bu geride kalanlar, ganimetler almak için gittiğiniz zaman: Bizi bırakın, sizinle birlikte gidelim ! derler.
Onlar, Allahın [3] Allahın nimeti, islâmın intişariyle tamamlandı.
Dosdoğru yola iletilmek ise, zafer ve muvaffakiyet yoluna girmektir.
[4] Burada bahis mevzuu olan biat «Rıdvan» biatidir.
ive ur; sözünü değiştirmek isterler.
D e ki : Siz bizim peşimizden gelemezsiniz.
Hak Tealâ önceden böyle buyurdu (5).
Onlar : Bizi kıskanıyorsunuz •! derler.
Hayır.
Onlar pek az anlar kimselerdir.
16 Geride kalan bedevilere de ki : Siz, son derece satvetli, cengâver bir kavim ile ( harbetmeğe ) davet olunacaksınız.
Onlar islâm oluncıya kadar vuruşacaksınız.
İtaat ederseniz, Hak Tealâ size güzel bir mükâfat verecek, önc e yüz çevirdiğiniz gibi yine yüz çevirirseniz, sizi acıklı azaba uğratacak (6).
17 Gözler: kör, ayağı topal, hasta olana (muharebede n geri kalmak hususunda ) yebâl [5] Yani Onlar bu rica ile gelmeden evvel.
Sûrei şerife Resuli Ekremin Medine yolunu tuttuğu sırada nazil oldu.
Bunlar Resuli Ekremin Medine^'e muvasalatından sonra geldiler.
( 0 [6] MStkelilerin kuvveti artık kırılmıştı.
İki yıl sonra vukubulan sefer bunu isbat etti.
Onun için münafıklara, yeniden muharebeye davet olunacakları bildiriliyor.
Bu muharebelerden maksat Romalılara ve İranlılar^ karşı vukubulan muharebelerdir.
v 7 9 4 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 26 | yoktur.
Herkim Allah ile Peygamberine itaat ederse ( Allah) da onu, altından ırmaklar akan Cennetlere sokar.
Herkim yüz çevirirse onu da acıklı azaba çarpar.
"~" >= ' i f*
BÖLÜM : 3 — İSLÂMİYETE MEV'UT ZAFERLER 18 Mü'minler ağaç altında sana biat ettikleri zaman Allah onlardan hoşnut olmuştu.
Hak Tealâ, onların kalpierindekini bildi de onlara huzur ve itminan verdi.
Onları pek yakın bir fetih ve zafer ile mükâfata mazhar kıldı (").
19 Onları, alacakları birçok ganimetlere nail etti.
(Hak Tealâ) yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allahtır (8).
2 0 Hak Tealâ size alacağınız birçok ga »imetleri va'detti.
Bunu da size çarçabuk müyesser kıldı.
Sizden, (sizin üzerinizden) insanların elini çekti ki (bu muI vaffakıyetler) mü'minler için bir âyet olsun ve Hak Tealâ sizi dosdoğru yola iletsin.
21 (Hak Tealâ size) daha başka (zaferler) va'detti ki onlara henüz gücünüz yetmedi.
Hak Tealâ ise onları (ilmiyle) kuşattı.
Allah herşeye hakkiyle kaJ; vdi r (9).
22 Şayet kâfirler, sizinle harbederlerse muhakkak ki arkalarını dönüp ka- ! çarlar.
Sonra hiçbir koruyucu, hiçbir yardımcı bulamazlar.
23 Allahın âdeti, (kanunu), öncedenberi hep böyle idi.
Allahın ka- | nununda hiçbir değişiklik bulamazsın.
2 4 Sizi onların üzerine galip ettikten sonra Mekkenin göbeğinde onların elini sizden, sizin elinizi de onlardan çeken Odur.
Hak Tealâ, sizin bütün yaptıklarınızı görür.
25 Küfre sapanlar, sizi Mescidi Haramdan alıkoyanlar, hediyelik kurbanınızın mahalline ulaşmasına mani olanj 1ar, onlardı.
(Onlarla karışmamaktan dolayı) bilemediğiniz erkek, I kadın mü'minler bulunmasaydı, onları tanımadığınızdan, farkına varmaksızın onları da çiğniyerek canınız sıkılacaktı.
Dilediğini rahmetine kavuşturmak için (elinizi onlardan çekti).
Onlar birbirinden seçilmiş, ayrılmış olsalardı, kâfir olanları acıklı azaba çarpardık.
26 Kâfir olanların kalplerine yerleşen gayret, cahiliyet (7; Bu yakın zafer Hudeybiye dönüşünden sonra Hayberde kapanıldı.
[8] Bu ganimetler, Hazreti Peygamberin hayatında, daha sonradan kazamla..
zaferlerdir.
Mekkenin fethi bnular arasında idi.
> [9] Burada, Hazreti Peygamberin hulefası devrinde kazanılan zaferlere işaret olunuyor ve düşmanların mağlûp edilecekleri daha sonraki âyetlerde anlatılıyor.
gayreti idi.
Hak Teaiâ ise Peygamberine ve mü'minlerîJı kalpleİnde duronlardı.
üzeri rine sükûnet ve itminan verdi.
Onları takva sözü durdu.
Onlar buna hakkiyle lâyıktılar; buna lâyık ol(anlar Allah, herşeyi hakkiyle bilir (l o ) BOLÜM : 4 — İSLÂMÎN KATİ ZAFERİ 27 Hak Tealâ, Peygamberine, dosdoğru rüyayı, Allah dilerse, muhakkak ki, kiminizin başı tıraş olmuş göste|rdi: (1 i ) kiminizin [10] Hudeybiye musalehasmm ahkâmına işaret olunmaktadır.
[11] Hazreti Peygamber, ashabından 1500 kişi ile birlikte Mekkeye gidip hac farizasını ifa edeceğini rüyada görmüş, rüyasının hak olduğunk inanarak yola çıkmıştı.
Mekkeliler buna mani oldular.
İki tarai arasında Hudeybiye musalehası yapıldı.
Bu musaleha mucibince Hazreti Peygamberle arkadaşları ertesi sene Kâbeyi ziyaret edeceklerdi.
Onun için rüyasının dosdoğru oku|ğu burada te'kit olunuyor.
saçları kırkılmış bir halele, kimseden perva etmeden, tam emniyet içinde, Mescidi Harama girersiniz! Hak Tealâ, sizin bilmediğinizi biliyordu.
Onun için bundan evvel size yakın bir fetih ve zaferi müyesser etmişti.
28 Allah (O Tanrıdır ki), Peygamberini hidayetle, hak din ile, bütün dine galip ve üstün kılmak üzere gönderdi.
Allahın hakkiyle şahit olması elverir (12) .
2 9 Muhammed, Allahın peygamberidir.
Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı metin, birbirine karşı merhametlidirler.
Onların rükû ettiklerini, secdelere kapandıklarını görürsün.
Onlar, Allahın inayetini, rızasını dilerler, ararlar.
Çehreleri, yüzlerindeki secde izinden bellidir.
Tevratta da, İncilde de onların sıfatları şudur: Bir ekin tohumu gibidirler ki o tohum filiz çıkarır, filizleri kuvvetlenir, kalınlaşır, sâkı üzerinde dimdik durur.
Ekincilerin hoşuna gider.
Hak Tealâ, kâfirleri onlarla dilhun eder.
Allah, içlerinden iman edip doğrudürüst işler işliyenlere yarlığanma ve büyük ecirler va'detti.
SÛRE : 4 9 HÜCÜRAT SÛRESI (Medinede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 18 âyettir.) Konusu : Sûrenin dördüncü âyetinde müslümanların Hazreti Peygamberi odaların arkasından çağırmamalarını emrettiği için ona Hücüral, yani odalar ismi verilmiştir.
Sûrei Şerife, insanların bölük bölük müslümanlığa.
girdikleri.
Medineye biribiri ardınca heyetler geldiği sırada nazil olduğu için halk kütlelerine terbiye ve edep kaidelerini öğretmek icap ediyordu.
Onun için Sûrei Şerife yalnız Resuli Ekremin halvetine değil, her müslümanın safvetine hürmet edilmek lâzım geldiğini öğretir.
Resuli Ekrem, müslümanların yalnız ruhanî reisi değildi.
Kendisi bundan başka halka her hususta rehberlik eden reisti.
Onun için halka hem ahlâk hem edep öğretir.
Onların aralarındaki davaları dinleyerek hüküm verir, onların hayatını idare için kanunlar yapar, namazda onlara imamet eder.
harpte onlara kumandanlık yapan bir rehberdi.
Onun için müslümanlığa yeni girenlerin, bütün bunları bilmer [12] İslâmın bütün dinlere galip geleceği müjdesi en uzak istikballere de şamildir.
Bu müjde, Resuli Ekremin hayatında tahakkuk etti ve bütün Arabistan İslâmiyeti kabul etti.
Daha sonra da tahakkuk etti ve Müslümanlık arzın dört köşesini aydınlattı.
Hâlâ da tahakkuk ediyor, daima da tahakkuk edecek.
s ure: 4 9 Hücürai Sûresi 797 lerı ve anlamaları, Resuli Ekremin vakiindeki kıymeti takdir etmeleri icâp ediyordu.
Sûrei Şerifedeki ilk âyetlerin o sırada Medine'ye gelen Temim oğullarından bahsettiği iiiifak ile beyan olunur.
Bundan evvelki sûre, müslürnanların zaferlerinden bahsetmişti.
Zaferle birlikle refah başlar, onun için bu sûre müslüman]arı refah ve sefahatej dalmaktan iahzir eder ve medeni hayatın kötülüklerini takbih eyler.
Sûrebin ilip beş âyeti, Resuli Ekreme karşı tutulacak hareket yolunu anlatır, daha sonraki üç âyet bütün mühim meselelerin kendisine arzolunmamasmı isler ve biribirine karşı iki müslüman cemaat bulunduğu vakit, müslürnanların bu iki cemaati bav ışl ut m ak la mükellef olduklarını gösterir.
Sûrenin ikinci kısmı müslümanlara bazı içtimaî faziletleri öğreterek onların birîbirierini saymalarını isier ve müslüînaniar arasındaki büyük birlik Ve kardeşlik Seraelini sağlamlaştırır.
Bu birlik ve kardeşlik kabilscilik, milliyetçilik, ırkçılık esaslarına değil, doğruluk, dürüstlük esasına müstenittir.
ÇünkÛ müslürnanların Allah nasErında en yükseği, onların en doğru ve en dürüst olanlarıdır.
Meal-i Kerimi: edin .
2
BÖLÜM : 1 — PEYGAMBERE HÜRMET
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîîTi 1 Ey iman edenler! Allah ile Peygamberin huzurlunda (i ) ileri geçmeyin Allaha (karşı vazifelerinize) riayet Hâk Tealâ, herşeyi hakkiyle işitir, hakkiyle biliı edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla nuşmayın ki farkında olmaksızın amelleriniz boşa 3 Allahın Peygamberi karşısında seslerini yavaşlatanlar lerdir ki Allah onları takva ile imtihan etmiştir.
Onlar lığanma vardır.
Büyük mükâfat da vardır.
4 Seni (hasası) odalarının arkasından çağıranlar, (Öyle kimselerdir ki), çoğu aklı ermez.
5 Onlar sen yanlarına çıkıncıya kadar (bekleyip) sabretselerdi, (haklarında) daha hayırlı olurdu.
Hak Tealâ, yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
6 Ey iman edenler! Fâsıkın biri size bir haber getirirse, o haberin doğruluğunu tahkik edin, yoksa yanÇünkü Ey inlan çıkarmayın.
da öylece ko- (2) .
o kimseiçin yarîışlıkla bir cemaate fenalık edip sonradan pişman Bilin ki Allahın Peygamberi içinizdedir.
Şayet o, birçok işlerde olunsunuz.
7 [1] Allanın huzuru, emrinin, vahyinin huzurudur.
[2] Lüzumu olmadıkça yüksek sesle konuşmak, küstahlığın, yahut hiddetin ifadesidir.
size uysaydı, sıkıntıya, felâkete uğrardınız.
Fakat Hak Tealâ, imanı size sevdirdi.
Onunla kalplerinizi donattı, küfrü, fışkı, isyanı, (hakikati tanımamayı, haddi aşıp taşmayı, karşı gelip itaatsiz olmayı), çirkin gösterdi.
8 Allahın inayeti ve nimeti ile doğru yolda dosdoğru gidenler bunlardır.
Hak Tealâ herşeyi hakkiyle bilir, her işi hikmetle çevirir.
9 Mü'minlerden iki taraf, döğüşecek olurlarsa, aralarını bulup barıştırın.
İçlerinden biri, ötekine tecavüz ederse, tecavüz eden tarafla, Allahın emrine dönünciye kadar vuruşun.
Tecavüz eden taraf, (Allahın emrine dönerse), iki tarafın arasını, adalet (ve hakkaniyet) dairesinde bulup uzlaştırın (:i).
Allah her hususta adalet ve insaf gözeten- [3] Ayeti Kerime müslürnanların biribirlerine karşı kat'iyyen lâkayit kalmamalarım, bilhassa iki taraf döğüşürken hiçbir lâkaydl eseri göstermemelerini emretmektedir.
Bu gibi vaziyetlerde müslümanlar biribirleri üzerinde tesir ederek yanlışlığa sapam yola getirmekle mükelleftirler.
leri sever.
10 Mü'minicr, kardeşten başka birşey değildirler.
Kardeşlerinizin arasını bulun.
Aliaha karşı vazifelerinize dil^cat edin ki Allahın rahmetine nail olasınız.
! kimse ile
BÖLÜM: 2 — BİRİBİRİNE KARŞI SAYGI î l Ey iman edenler ! İçinizden bir kimse başka bir alay etmesin.
Belki, kendileriyle alay edilenler, aljay edenlerden hayırlıdırlar.
Kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler.
Belki berikiler, ötekilerden hayırlıdırlar.
Birbirinizde ayıplar aramayın.
Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın.
İman ettikten senra kötü bir ad sahibi olmak ne çirkin şeydir.
Herkim tejvbe etmezse, (işte o gibiler) zalim kimselerdir (4).
12 Ey iman edenler ! Zan- - [4] Âyeti Kerime cemiyetlerde revaç bulan, cemiyeti içinden kemiren kötülükleri anlatıyor ve bunlara karşıgeliyor.
[j) 800 " TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR ( Cüz: 26 nın, (şüphenin) çoğundan sakının.
Çünkü, bazı (defalar zan), şüphe, günahtır.
Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın.
Birbirinizi (arkadan) çekiştirmeyin.
Biriniz, ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Ondan iğrenirsiniz, (Adam çekiştirmekten öylece iğrenin!) Allaha (karşı vazifelerinize) riayet edin.
Çünkü Allah, tevbeleri kabul eder, bağışlar.
13 Ey nâs! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
Sizi birbirinizi tanıyasınız diye kabilelere, sülâlelere ayırdık.
Allah nezdinde en şerefliniz, vazifelerine en çok riayet edeninizdir.
Allah, herşeyi hakkiyle bilir, herşeyden haberdardır (5).
14 Çöl arapları iman ettik, dediler.
De ki: İman etmediniz.
Belki "inkıyat ettik \„ deyin.
İman kalplerinize henüz girmedi.
Allah ile Peygamberine itaat ederseniz, Allah işlediklerinizin (karşılığı olan mükâfattan) birşey eksiltmez Allah yarîığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
15 Mü'minler, ancak o kimselerdir ki Allah ile Peygamberine iman ettiler, sonra şüpheye düşmediler, Allah yolunda mallariyle, canlariyle savaştılar.
İşte gerçekler, onlardır.
16 D e ki : Siz, dininizi Allaha mı bildirmek istiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde "ne varsa hepsine vâkıftır» Allah, herşeyi hakkiyle bilir.
17 Onlar, müslüman olmakla, seni minnet altında bırakmış sanırlar.
D e ki: Müslüman olduk diye, beni minnet altında bıraktığınızı sanmayın.
Belki imanınızda gerçekseniz, Allahın sizi doğru yola iletmesinden Ona karşı minnet altındasınız.
18 Allah, göklerde ve yerde görünmiyen herşeyi bilir.
Allah bütün yaptıklarınızı görür.
SÛRE : 5 0 K A F SÛRES İ (Mekkede nazil olmuştur; 3
BÖLÜMdür, 4 5 âyettir.) Konusu : Sûrenin başında »kaf» harfi bulunduğundan ona Kaf sûresi denilmiştir.
[5] Bu âyet bütün insanların kardeş olduklarını en şümullü esas olmak üzere ileri-sürüyor.
Burada hitap, daha evvelki iki âyette olduğu gibi yalnız mü'- minlere değildir.
Umumiyetle bütün insanlaradır.
Bütün insanlara, bir aile teşkil ettikleri, biribirlerine yabancı kalmak için değil, fakat daha iyi tanışmak için millet, kabile ve sülâleye ayrıldıklarını anlatıyor.
Bu muazzam aile içinde *faikıyet, milliyete, servete, mertebeye değil, vazifeye riayette, yani ahlâkî büyüklüktedir.
L ürenin birinci kısmı tabiatın ifade ettiği delilleri nazarı dikkat^ çarpar ve gelmiş geçmiş milletlerin encamından ibret almak icap e?tiğini anlatır.
İkindi kısmı her fiilin, her amelin bir neticesi olduğunu, bu neticelerin kıyamet «künü İnkarı gözüne apaçık görüneceğini gösterir.
Üçüncü kısım iyilerin de, köiüıerirj de neyi hak etsilerse ona nail olacaklarını ve insanların dünyada da âhirette de| muha!:rr-.e olunduklarını meydana koyar, Bundan evvelki sûre insanların birtakım ahlâkî gevşekliklerine!sn bahsederek bunlara karşıgelmeği tavsiye eîmişii.
Bu gibi ahlâki gevşeklik'; r insanların âhireti düşünmemelerinden ve âhireî hesabını kale almamalarından ilen çeiîr.
Kaf sûresi bu noktaya temas eder.
Onunla da>ıa evvelki sûre arasındaki irtibat bu nokta üzerindedir.
Kaf sûresinin Mekkede nazil olduğu üzerinde iîiifajc var-iv:.
Belki de Mekke devrinin ilk sıralarında nazil olmuştur.
Bu sûreden başlayarak 56 mcı sûreye kadar devam eden sürelerin hepsi Mekkîdir.
Hepsi de Mekke devrinin ilk sıralarına mensupturlar.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM s 1 — KIYAMET BismiTlâhi'rraiımam'rrahîm perinden, hayrete biz ölüp 1 Kaf.
Şanlı şerefli Kur'ana f baki).
2 Hayır, ohlar, ( îğri yolun encamından ) korkutan birinin gelmesinde^ düştüler de kâfirler " bu ne tuhaf şey ! „ dediler, 3 toprak kesildikten sonra [tekrar mı dlrüeoeğiz?).
Bu dönüş (ihtimali) nekadar uzak birşey î „ 4 Biz, yerin, onlardan rje eksilteceğini, (yerin altına girdikten sonra ne hale geleceklerini) biliriz.
Nezdimizde, (herşeyi) hıfzeden bir kitap vardır (1).
5 Bttlki onlar kendilerine hak gelince onu yalan saydılar.
Onun için onlar (şimdi) perişanlık içindedirler.
6 Onlar, ( başlarını kaldırıp ) gökyüzüne bakmıyorlar mı ? Onu nasıl kurduk, nasıl donattık, onda hiçbir delik, yarık ta yoktur.
( Bakmıyorlar mı ? ) 7 Yeryüzünü nasıl yaptık.
Ona ulu dağlar yerleştirdik, onun üzerinde her çeşitten içe ferah veren çiftler bitirdik.
8 ( Bütün bunlar), daima Allaha dönüp Ona sığınan her kulun, basiretini açmak, ona ibrüt vermek içindir.
9 Gökyüzünden hayırlı, bereketli yağmur yağdırdık.
Onunla bahçeler, biçilen ekinler, 10 tomurcukları birbiri üzerine kat kat katlanmış ulu hurma ağaçları bitirdik.
11 ( Bunlar) külli] Bu kitap, herşeyi kaydeden, her fiili, her hareketi ve bunların Iv'zeden kitaptır.
Âhiret hayatı için lâzım olan herşey, o kitapladır.
neticelerini 8 0 2 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME v» TEFSÎH [Cüz: 26 •—- -•.».
<~j^\>jx$> %&py&2>jş* I lara • rızk olmak içindir.
Onunla ( kuraklıktan ) ölmüş yurtlara taze can verdik.
Tekrar çıkış da böyle olacak.
12 Onlardan önce Nuh kavmi, Re s yaranı, Semud (kavmi), 13 Ad, Fira'vun, Lûturt kardeşleri, 1 4 Eykc yaranı, Tübba' kavmi, (peygamberleri) yalancı saymak yolunu tutmuşlar, hepsi de peygamberleri tanımıyarak reddetmişler, tehdidimi hakketmişler, (hükmü giymişlerdi).
15 Biz, ilk defa yaratmada, aciz mi gösterdik ki (yeniden yaratmak hususunda âciz kalalım ? ) Hayır onlar., bu yeni yaratılıştan şüphe içindedirler.
BÖLÜM: 2 — KIYAMETTE YAPILAN HER İŞİN NETİCESİ GÖRÜLECEK 16 Biz insanı yarattık.
Nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz.
Biz ona, yakın olan şahdamarından daha yakınız.
17 (İnsanın) ma sağında solunda oturan iki murakıp herşeyi Hakki 18 (İnsan) bir söz söylemez ki yanında onu.
gozetiyen, bulunmasın (2).
19 Ölümün baygınlığı, dosdoğru gel» İşte senin nefret edip kaçtığın şey bu idi ! (denir).
20 rülecek, o gün, korkulan gündür.
21 (O gün) hen can, bir sürücü ve bir şahit ile beraber gelir (3).
22 Sen idin, (bugünün geleceğini ummazdın), artık üzevindcrj kaldırdık.
Onun için bugün gözün keskindir (denilir) (4) yoldaşı da : Bende olan herşey hazırdır, diyecek, 24 Nankörlükte temerrüt eden, inat eden, hayra marki aşan, şüpheye tutulan, Alah ile beraber başka bir mab her kimseyi Cehenneme atın ! Onu şiddetli azaba bırakın ! yoldaşı: ( Ulu ) Tanrımız ! diyecek, ben onu azdırmadım onun kendisi sapıklığın kuyusuna (dalmıştı).
28!?9 Al racak : Karşımda çekişmeyin.
Ben sizi önceden, ( bu korkuttum : Nezdirade söz değişmez.
Kulara asla Sûra üfüyanında gafil perdeyi $3 Onun 25 - 26 , haddi t edinen 27 Onun Fakat alı buyuakıbetle ) bur dan oh nılmedic.
değil
BÖLÜM : 3 HAŞİR VE NSŞîl 30 O gün, Cehenneme: d ol dun mu? diyetçim, o var mı? diyecek.
31 Cennet, fenalıktan sakınanlara Jüıkınlaşhn* laçak.
Onlardan uzak kalmıyacak.
32 Onlara.
mttt 'İsnüecek.
size vadolunan budur! Daima Alaha dönen fpi Otu hadlerini muhafaza eden, esirgeyen, 33 Alahtan gizîce (hakka) dönen bir yürekle Alaha gelen (herkesin) mü dur.
34 (Cennete) selâmet içinde girin.
Bugün, cjbedfyj nette daim kalmak) günüdür.
35 Onlar orada ne dîlcHe lurlar.
Nezdimizde (onlar için) daha fazlası da varpir.
3 dan evvel, nice nesileri helak ettik ki onlar, bunlard güçlü kuvvetli idiler, onlar memleket memleket [2] Bu üç âyet insan tarafından işlenen her irin, söylenen «it sözün bir neticesi bir semeresi - olduğunu, hiçbir şeyin İrağa gitmediğini anlatıyor.
Sağ taraf İyiliği, sol taraf kötülüğü temsil eder.
[3] Sürücü, inşam kötülüğe ssv.'cedcn, şahit iyiliğe gefradı I iesadfe [4] Ayeti Kerimeye göre, bu dünyada gözden saklı kalan ei : lı neticeleri, âhirette göze, bütün çıplaklığı üs görünecek, perdenin kslkmacsâa s ve |güzün keskinleşmesinden murat budur.
ederler.1 Rapteden ona : um! (la, daha korkan; afatı bu¬ t, (Cenrse buı5 Onlar* an dana mıstardı.
Böyle iken sığınacak bir yer mi buldular? 37 Bunda, kalbi olanlar, can kulağiyle dinleyen ve şahit olanlar için ibret vardır.
3 8 Biz gökleri, yeri ve arasmdakini altı günde yarattık da Bize asla yorgunluk dokunmadı (5).
3 9 O halde onların söyledikleri sözlere sabret.
Güneş doğmadan evvel, batmadan evvel, Tanrını öve' öve (şanım) tenzih et.
40 Geceleyin de, namazlardan sonra da Onun (şanım) yücelt.
41 Münadinin, yakın bir yerden nida edeceği güne kulak ver.
42 O gün, dosdoğru sayhayı işitecek- [5] Kitabı Mukaddes ctekvinilmahlûkat» ta der ki : Ve Allah işlediği işini yedinci günde itmam ile işlediği işin kafilesinden yedinci günde istirahat eyledi.
Ve Allah halk ederek işlediği işin kâffesihden yedinci günde istirahat eylediği için anı mübarek kılarak mukaddes eyledi 2 :2» Bu beyanata göre Allah hilkati temamladıktan sonra dinlendi.
Dinlenmek için yorulmak lâzımdır.
Kur'an, Allahın yorulduğunu ve dinlenmeğe muhtaç olduğunu kabul etmez, Allaha böyle bir şeyin isnadını reddeder.
Hilkatin altı devrede, tamamlandığını burada beyandan murat, İslâmın da tedricen intişar edeceğini,,anlatmaktır.
ler, o gün huruç günüdür.
4 3 Dirilten Biziz, öldüren nüş Bizedir.
4 4 O gün yeryüzü yarılır.
Onlar da koşarlar.
Bu, Bize göre pek kolay olan bir toplayışt onların ne dediklerini daha iyi biliriz.
Sen onları getirmeğe memur değilsin.
Onun için tehdidimden Kur'anla nasihat et! Biziz, döçarçabuk 45 Biz la yola korkanlara, ır, ZOT SÛRE : 5 1 ZÂRIYAT SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur; 3
BÖLÜMdür, 6 0 âyettir.) Konusu: Sûrenin başında Zariyat'lan.
yani hakikati savuran ve yayanlarjdan bahsolunduğu için ona Zariyat sûresi denilmiştir.
Bu sûre hakikate karşıgelen Mskkelilerin herhalde mahkûm olacaklarını anlatarak birinci kısmında hakikaljin tedricen ilerlemekte olduğunu, onun her gün kök saldığını gösterir.
Sûrenin ikinci kısmı, Hazreti Muhammedin ceddi olan Hasreti İbrahime, doğan oğlu İsmailden bahs ile başlayarak kötü hareketleri yüzünden helake uğrıyan birtakım milletlerin encamını anlatır ve üçüncü kısmında, insanı yaratmanın gayesi Allaha kulluk etmesi olduğu için insanın Allaha sığınması tavsiye olunduktan sonra Mekkelilerin, örsca muzmahil olan milletler gibi muhakeme olunup hüküm giyeceklerini) söyliyerek onlara ihtarlarda bulunur.
Bundan evvelki sûre kıyameti, anlatmış, ruhan ölen milletlerin bu dünyr.daki haşir ve neşrinden bahsetmiş idi.
Bu sûre ise hakikati reddedenlerin işledikleri işlere göre muhakeme edileceklerini anlatır.
Bu sûre de Mekke devrimi} ilk sıralarında nazil olan sûrelerdendir.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — BÂTIL MAHKÛMDUR 1 \
Bismi'llâhi'rrahmam'rrahîm 1 Savurup kaldıranlara, 2 yüklen yüklenenlere, 3 koşanlara, 4 işi ayıranlara (l ) (bakın, bakın da bilin [1] Umumî telâkkiye göre savurup kaldıranlar, bir bulut gelnieden evvel esen, tozu toprağı kaldıran rüzgârlardır.
Yükü taşıyanlar, yağmur getren bulutlardır.
Kolay koşanlar, bulutları taşıyıp götüren rüzgârlardır.
İşi ayıranlar, yağmurları'dağıtan rüzgârlardır.
Bütün bunlar, dikkatimizi, ruhanî âlemin buna benziy^n clayhkîa m 5 size 306 TAHEÎ BtfYRUĞtt — ÎERCÜMB ve TEFSİR [Cür%7 va'dûiunan şey.
elbet gerçektir.
6 Hesap ve ceza elbet vuku bulacaktır.
7 Yollarla dolu semaya bak (2).
8 Siz, söylediğinizde birbîrinizle ihtilâf içindesiniz! 9 Ondan, döndürülmesi lâzım gelen döndürülür.
10-11 (Cehalet) uçurumunda boğulan yalancılara îânet okun.
12 Bunlar sorarlar: Ceza günü ne zaman? 13 O gün, «onların ateş üzerinde imtihana çekilecekleri gündür.
14 Onlara: Zulmünüzün cezasını tadın! işte sizin çarçabuk gelmesini beklediğiniz budur! denir.
15 Fenalıktan sakınanlar, bahçeler, pınarlar içindedirler.
16 Tanrılarının kendilerine verdiğini alırlar.
Onlar önce iyilik etmişlerdi.
17 Geceleri, nekadar az uyur, 18 sabahları yarlığanma dilerlerdi.
19 Onların mallarında, dilenenler, (dilsnmiyen) yoksullar için bir hak vardır.
20 Yeryüzünde yakın sahibi olanlar için âyetler vardır.
21 Sizin kendi nefsinizde de öyle.
Hâlâ görmiyecek misiniz ? 22 Rızkınızla size va'dolunan şey, semadadır.
23 Göğün, yerin Tanrısı hakkı için! hak Odur.
Söylediğiniz sözün kendi sözünüz olduğuna şüpheniz olmadığı gibi Onun hak olduğunda şüphe yoktur.
|
BÖLÜM : 2 — ÖNCE GELEN MİLLETLERİN ENCAMI 2 4 İbrahimin şerefli misafirleri hakkında sana haber erişti mi? 25 Hani onlar yanına girince: Selâm, demişler, o da selâmı a!" mış, bunlar tanımadığım, {yabana) kimseler! demişti.
2 6 (İbrahim, daha sonra) gizlice ailesinin yanma gidip (pişıniş) semiz bir buzağıyt alıp getirdi, 27 bunu önlerine yaklaştırdı ve yemez ve hakikati yavaş yavaş ilerleten nizama çeviriyor.
Bu âyetlerin bize anlattığı çok açık hakikatler vardır.
Birinci âyet, Hazreti Peygamber tarafından getirilen, hakikatin savrıhp yayılacağına, ikincisi bu hakikati kabul edip onu taşıyanlar, herbiri bir -hakikat hâmili olan ashaba, üçüncü âyet isiâmiyete içi açılıp onu kabule koşanlara, dördüncü âyet Kur'anı parçalara ayırıp bir kısmım kabul Gtmek, bir kısmım kabul etmemek isteyenlere işaret etmektedir.
Bu suretle üç sınıf insandan bahsedilmiş bulunuyor.
Bunların birincileri ile ikincileri günden güne çoğalıyor, üçüncüleri yavaş yavaş azalıyor, bu suretle islâmın muhakkak intişac edeceği tebşir olunuyordu.
[2] Semanın yollarla dolu olduğu on üç asır evvel anlaşılabilecek bir söz değildi.
Fakat bu zcz fennî keşiflerin en yenisine muvafıktır.
Bu keşiflere göre her yıldız, etrafında birtakım yıldızlar dönen bir merkezdir.
Kasıl ki güneş, bizim manzumemizin, etrafında döndüğü merkezdir.
Semadaki yollar, muhtelif yıldızların medarlarıdır.
i- <«*, •'••V * 'o'.,./,;^, .\^>* ' fJlrâ&sdk misiniz? dedi.
28 (Ibrahimin) kalbine onlardan yana, kjorku geldi.
Onlar : Korkma! dediler ve ona bilgisi bol bir oğul müjdelediler.
29 İbrahimin karısı {haber alınca) derin keder içinde geldi, yüzünü vurarak: Ben ihtiyar, kısır, (bir kadınım!) dedi.
3 0 Onlar : Tanrın böyle buyurdu.
Her işi hikmetle] şeyi hakkiyle bilen Odur, dediler.
CÜZ: 2 7 çeviren, her31 (ibrahim) onlara: Ey elçiler! dedi, işiniz nedir? 32 Onlar: Biz günahkâr bir kavme gönderildik 3 3 - 3 4 ki onlarpn üzerine Tanrın nezdinde haddi aşıp taşanlara mahsus çamurdan taş yağdıralım.
3 5 Bunun için orada bulunan nıü'minleri ayırıp çıkardık, 3 6 fakat orada müslümanlard-an yalnız bir ev (halkı) bulduk.
37 Orada, acıklı azaptan korkanlara bir ibret bıraktık, dediler.
3 8 8 0 8 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSÎR [Cüz: 27 Musânın {kıssasında da ibret vardır).
Hani Biz onu apaçık burhanla Fir'avuna göndermiştik.
3 9 (Fir'avun) kuvvetleriyle birlikte dönerek bu adam ya büyücü, ya delidir! demişti.
4 0 Biz de onu ve askerlerini alarak denize döktük.
Fir'avun, yaptığına pişman oldu.
41 Âd 'm (encamında da ibret vardır).
Hani onların üzerine, kasıp kavuran fırtınayı göndermiş, 4 2 fırtına nereye uğradıysa orasını çürümüş kemiğe (çorçöpe) çevirmişti.
4 3 Semud'un akıbetinde de ibret vardır.
Hani onlara bir zaman için geçinip eğlenin! denmiş, 44 oniarsa Tanrının emrine isyan etmiş, göre göre yıldırıma tutulmuş, 45 ne ayakta durmağa güçleri kalmış, ne de yardım görebilmişlerdi.
4 6 Daha önce Nuh kavmi (helake uğradı); çünkü onlar fâsık kimselerdi.
BÖLÜM : 3 — MEKKELİLERİN AKIBETİ 47 Gökyüzünü, Biz kudretimizle yükselttik.
Bizim herşeye onu gücümüz yeter.
48 Yeryüzünü de Biz döşedik.
Biz -e l yaptık.
4 9 İbret alırsınız diye herşeyden çifter çifter 50 O halde Aliaha sığının.
Ben Onun tarafından sizi km encamından), apaçık korkuturum.
51 Allah ile berajb ka bir mabut tanımayın.
Ben size Onun tarafından sizi lun encamından, apaçık korkuturum! 5 2 Onlardan ev ve hiçbir Peygamber gelmedi ki ona, bunlar gibi, büyücü vane dememiş olsunlar.
5 3 Onlar bunu birbirlerine ettiler? Hayır, bunların hepsi de azgın, taşkın kimse! Sen onlardan yüz çevir.
Bundan dolayı levme uğrıyacak 55 Öğüt vermeğe devam et.
Öğüt, mii'minler için 56 Ben cinleri de insanları da, ancak Bana kulluk etsin! yarattım.
57 Ben onlardan nafaka istemiyorum, Beni lemeierini dilemiyorum.
58 Şüphe yok ki rızkı veren, ve kuvvetinde metin olan Allahtır.
5 9 Nefislerine için önce (helak olan) arkadaşlarının payı gibi pay vard etmesinler.
6 0 Kâfirlere va'dolunan gün yüzünden vay h^j ne" gütarattık.
yğri yoer başiğri yoere de veya dita|ysiye mi rdir.
5 4 değilsin, faydalıdır, er diye beskuvvetli lıpedenler Acele lerine!..
yediri p ır.
SÛRE : 5 2 TÛR SÛRESI (Mekkede nâzii olmuştur.
2
BÖLÜMdür; 49 âyettir.) Konusu: Sûrenin başında Hazreti Musânın durduğu Tûr dağından bahsoludur ve bu suretle Hazreti Musa ile Hazreti Muhammed arasındaki benzeyiş gösterilir.
Çünkü Hazreti Muhammed de, İlâhî vahye bir dağ üzerinde nail olmuştu.
Sûreye Tûrsûresi denilmesinin sebebi budur.
Sûrenin birinci kısmı mü'minlerin mükâfatından, ikincisi hakikat a karşıgelenlerin uğrıyacakları cezadan, müslüman'lığı henüz doğduğu anlarca imhaya teşebbüs edenlerin kurdukları desiselerden bahseder.
Bundan evvelki sûrenin sonlarında günahkârların nasıl muhakeme! edilecekleri anlatılmıştı.
Bu sûre mü'minlerin muhakkak muvaffak olacaklarımı anlatır.
Tûr sûresi.
Mekke devrinin ilk sıralarında nazil olan sûrelerdendin Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — MÜ'MİNLER MUVAFFAK OLACAKLAR Bismi' İlâhi' rrahmani' rrahîm 1-2- 3 Dağ a (bak!) Yayılan sahifeye yazılmış kitaba! [baki) 8 1 0 TANSI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 27 4 ( Ziyaretçiler le ) mamur olan Eve (bak!) 5 Yükseltilen tavana (bak!) 6 Kabaran denize { bak /) (l).
7 Tanrının cezası elbet vukubulacak , ( elbe t tahakkuk edecek) .
8( 0 azabı çevi • recek), defedecek yoktur.
9 O gün, gök bir taraftan bir tarafa döner.
10 Dağlar yerlerinden oynar.
11 O gün (hakikati) yalan sayanların vay haline (2) ! 12 Onlar boş lâflara dalarak, eğlenirler, oynarlar.
13 O gün onlar, (itile kakıla) cehennem ateşine sürüklenirler.
14 İşte sizin yalan saydığınız ateş bu ! 15 Bu (ateş), bir büyü müdür ? Yoksa (gözleriniz bağlandı da) görmüyor musunuz ? 16 Ona girin de ister katlanın, ister katlanmayın.
Sizin için, birdir, ( aynıdır), işlediğinizin cezasını görüyorsunuz.
17 Fenalıktan sakınanlar, cennetler, nimetler irindedirler.
18 Tanrılarının kendilerine verdiği ile safa sürerler.
Tanrıları onları yakıcı ateşin azabından korudu.
19 Yeyin, için, afiyet olsun ! Yaptık larınızın karşılığı budur ! 20 Onlar, saf saf dizilmiş tahtlar üzerindedirler.
Biz onları halis, temiz güzellerle de yoldaş ederiz.
(3).
21 | [1] Sûrenin ilk altı âyetinde, Hazreti Musa ile Hazreti Mnhammede gönde- I rilen İlâhî vahiylerde birbirine muvazi olan vak'alar dikkat gözüne çarpmaktadır.
1 Hazreti Musânm durduğu dağ Tûr dağı idi.
Hazreti Muhammedin vahye nail oldu- ;ı ğu dağ Hira dağı idi.
Hazreti Musâya verilen kitap Tevarat.
Hazreti Muhammede Ş verilen kitap Kur'andı.
Mamur olan evle yükseltilen tavan, 1 bir taraftan Hazreti Musânın İsrail oğulları için kurduğu mabede, diğer taraftan hüccac ile mamur olan Kâbeye işaret ediyor.
Kabaran deniz, fira'vunun boğulduğu denizi temsil eder.
Hazreti Peygamberin düşmanları ise, daha sonraki âyette beyan olunduğu gibi, Tanrının cezasına uğrıyacaklardır.
Musânın düşmanları nasıl denizde boğuldularsa, Allahın cezası bunlara da erişecek, bunlar da mahvolacaklardı.
[2] Kuvvetli bir husumetin izmihlali ile tahakkuk edecek olan büyük inkılâp ile hemşehrileri * tarafından çılgın bir adam sayılan Hazreti Peygamberin en yüksek muvaffakiyete erişi, gökyüzünün bir taraftan bir tarafa döneceğini, muhalefet dağlarının yerinden oynayıp eriyeceğini söyliyen sözler ifade ediyor.
[3] Bunlar hurilerdir.
Kur'anda hurilerden dört kere bahsedilir.
Burada ve 44 : 54, 55 : 72, ve 56 : 22 de.
Hur kelimesi müzekker olan Ahverin ve müennes olan Havra'nın cemidir.
Manası gözdeki beyazlığın son derece beyaz olması, siyahlığm son derece siyah olmasıdır.
Âyeti Kerimede, Hurdan sonra (iyn) deniliyor.
Bu da a'yenin cemidir.
İri gözlü demektir.
Müennesi ayna'dır.
Güzel ve iri gözlü kadın manasındadır.
Unutulmamalıdır ki beyazlık, seciye temizliğinin remzidir Hur ile iyn kelimeleri temizlik ve güzelliği ifade ederler.
Onun için biz de böyle tercüme ettik.
Bunlardan murat nedir ? Biz bunları daha evvel de bahis mevzuu ettik ve Kur'ana nazaran Cennette evlenmek, zevciyet münasebetleri de bulunmak gibi bir şey bulunmadığını anlattık.
Kur'anda, Cennet hayatına ait beyanat, temsilidir.
4 O halde ne için Cennetin nimetleri, temiz, güzel kadın olarak tasvir olunuyor? Burada bahis mevzuu olan mükâfat, tsmiz seciyelerin ve güzel işlerin mü- I kâîatıdır.
Temizlik ve güzellik temsili de daha fazla kadın şeklinde yaraşır.
21 Tûs- Süreal r 811 ^1 Kendileri iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine tâb i olan lan zürriyetieriyle birleştireceğiz, onların işlediklerinden hiçbir şeyin (mükâfatını) eksiltmiyeceğiz ! Her insan kendi kazancında n mes'uldür.
22 Onlara, canlarının istediği meyvalar ve etlerle edeceğiz.
23 Onlar, birbirlerine bir kadehi devrederler ki içlide hiç bir boş şey, yahut günah yoktur.
24 Etraflarında onların olan, sanki sadette beslenmiş inciler gibi civanlar dolaşır.
25 Odların bir kısmına yaklaşarak birbirlerine sorarlar da, 26 derler önceden ailelerimiz yüzünden korkardık; 27 Hak Te^Jlâ bize inayet ederek bizi semûm azabından korudu.
28 Biz Aliaha dua ve ibadet ederdik.
Lûtîu çok, merhameti Allah Odur.
etsek ( Notun devamı) Maamafih buradaki temiz ve güzelleri, kadın olarak kabul mü'minlerin zevcelerinden başka değildir.
Daha önce 21 inci va 24 üncü mü'minlerin zürriyellerinden, 26 mcı âyette do zevcelerinden | e ç o taklarından bahsolunmuştur.
önceden hol olan %e bunlar, âyetlerde
BÖLÜM : 2 — MUHALİFLER HÜSRANA UGRIYACARLAR 29 Sen öğüt vermeğe devam et ! Çünkü, Tanrının nimeti sayesinde, ne bir kâhinsin, ne de bir delisin ! 3 0 Yoksa onlar, (senin hakkında) şairdir, zamanın kötü kazalarına uğramasını bekliyoruz, mu diyorlar ? 31 de ki ! Bekleyin ! Ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim.
32 Yoksa onların ( kıs a ) akılları kendilerine bunu mu emrediyor ? Yoksa onlar, azgın kimseler mi ? 3 3 Yoksa onlar bunu kendiliğinden, uydurdu mu ? diyorlar.
Hayır, onlar imana gelmek istemiyorlar.
34 O halde onlar (davalarında) gerçek iseler onun gibi bir söz getirsinler.
3 5 Yoksa onlar boşuboşuna mı yaratıldılar ? Yahut yaratanlar kendileri mi ? 36 Yoksa gökleri, yeri onlar mı yarattılar ? Hayır onların yakîni yok.
37 Yoks a Tanrının hazineleri onların yanında mı ? Yahut mutlak saltanat onlarda mı ? 3 8 Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı işitiyorlar ! (4).
Öyle ise onların içinde işitenler, apaçık bir burhan getirsinler.
3 9 Yoksa kızlar Onu n da, erkek evlâtlar sizin mi ? 4 0 Yahut sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar borç yüzünden ağır bir yük altına mı girdiler ? 41 Yoks a görünmiyen âleme ait bilgi onlarda da onu mu yazıyorlar ? ( Öğrendiklerini oradan mı öğreniyorlar ?) 42 Yahut onlar bir desise mi kurmak istiyorlar ? Fakat bu hiyleye, bu ( desiseye ) tutulacak olanlar, kâfirlerdir (5).
4 3 Yoksa onların Allahtan başka mabutları mı var ? Allah onların kendisine eş, ortak koştuklarından münezzehtir.
4 4 Onlar gökten bir parçanın düştüğünü görseler : birbiri üstüne yığılmış bulutlar! derler.
45 Sen onları cezaya çarpılacakları güne kavuşuncıya kadar bırak .
46 O gün, onların hiyleîeri, desiseleri, kendilerine bir fayda vermez,-bir işlerine yaramaz.
Onlar, bir yardım da görmezler.
47 Muhakkak ki zalimler, bundan başka da azaba uğrıyacaklar, fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.
4 8 Tanrının hükmünü, sabrederek bekle ! Muhakkak ki sen gözü- [4] Arap falcıları, müneccimleri istikbale ait sırları gökyüzünden dinlediklerini iddia ederlerdi.
Fakat onların istikbale ait bütün tahmini boşa çıkmıştı.
Çünkü hepsi yalan ve dolandı.
- [5] Burada kâfirlerin hem bu dünyada azaba uğrayıp muzmahil olacakları, hem de âhirette azaba çarpılacakları anlatılıyor.
>ure: 531 Necm Sûresi 8 1 3 mün önündesin ! Kalktığın zaman Tanrının yüce şanını tenzih et 49 Geceleyin de, yıldızların batmasından sonra da yitip Onun şanını yücelet ! SÛRE : 5 3 NECM SÛRESI (Mekked e nazil olmuştur; 3
BÖLÜMdür, 6 2 âyettir] Konusu: Sûrenin ilk âyetinde Necm, yani yıldızdan bahsolunduğu için jma Necm sûresi denilmiştir.
Bundan evvelki sûre mü'minîerin muvaffak o'acakîarını anlatmıştı.
Bu süre de Resuli Ekremin irişeceği yüksek mertebeleri anlatır.
İki sûre arasındaki irtibat bu noktadadır.
Sûrenin birinci kısmı, Resuli Ekremin yanılmadığını, yamlmadığı için doğru yolda olduğunu, onun için insanın yükselebileceği, en yüksek şahikalara irişeceğini anlatır.
Burada putperestlik takbih olunur.
Çünkü putperestlik insanın gözünü büyüklüğe, yüksekliğe dikmez.
Onu yükselebileceği derecede yükselmeğe teşvik etmez.
Sûrenin ikinci kısmı, hakikate karşı hiçbir şeyin kâr etmiyeceğini anlattıktan sonra üçüncü kısım İlâhî kudretin batılı muzmahil etmekle tecelli ettiğini gösterir.
Bu sûre nübüvvetin beşinci senesinde nazil olmuş sayılabilir.
Onun için bu da, Mekke devrinin ilk sıralarına ait sûrelerdendir.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 HAZRETİ PEYGAMBERİN ERİŞECEĞİ ŞAHİKALAR
Bismi'llâhı'rrahmani'rrahîm 1 Yıldıza, battığı zaman (bak!) (?).
2 Sizin arkadaş) nılmadı, sapmadı, aldanmadı (2).
3 O arzu ile de söz so [1] Batan yıldızdan bahsolunmakla, Hazreti Peygambere muhnle| lerın akıbetine işaret olunuyor, bunların yıldızlarının batmak üzere oldu hyor.
Fakat yıldız kelimesi ile ifade ettiğimiz Arapça Necm Kurandan manasına da gelir.
O takdirde Kur'anın vahyolunan her parçasına dikkajl lâzım geldiği anlaşılır.
[2] Âyeti Kerime Hazreti Peygamberin masumiyetini takrir ediy kendisi hiçbir vakit yanılmamış ve sapmamış, her hareketinde, her tasavvurunda daima doğru yolu tutmuştur.
P i z yaylemez.
'et eden- ^u anlatıbir parça edilmesi Çünkü 814 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR - (Cüz: 27 '/»'l^i.
'"-utfl^ ^'^Mr t 4 (Sözü) ancak vahyolunan vali)den başka değildir.
5- 6 Onu kuvveti ulu olan kudretli, heybetli biri öğretti.
O da kemale erdi (3) .
7 O, ufkun en yüksek tarafmdadır (4).
8 Sonra o yaklaştı, daha fazla yaklaştı, 9 tâ ki aralan, iki yay boyu kadar veya daha az kaldı (5).
10 O da kuluna, vahyettiğini, etti.
11 Kalp, ona gördüğünü (göstermekte) hiç iğrümedi.
12 Hâlâ onun gördüğü üzerinde onunla mücadele mı ediyorsunuz? 13-14 Halbuki o, Onu bir daha, en uzak sidrenin (6) yanında görmüştü.
[3] Burada Hafcreti Cibrilden bahsölunmadığı için şehsî zamirler ona işaret etmiyor.
Bahis mevzuu olan zat Hazreti Peygamberdir.
Buıada onun kemâle vardığı söyleniyor.
Çünkü üstadı, Zatı Kibriya idi.
[4] Hazreti Peygamberin, ufkun en yüksek noktasında olmasından murat onun haiz olduğu, başka bir kimsenin eremediği ahlâkî kemâli ifade etmektir.
[5] Arapçada yakınlık böyle ifade edilir.
Yani müdafaa veya hücum için kullanılan iki yay birleşmiş, ikisi de ayni oku atar olmdştu.
[6] Sidre ağacı, beşeri ilmin en son haddini remzeder.
15 Barınılacak Cennet onun yanındadır.
16 Sidreyi, neler kaplamıştı., neler!..
17 Onun gözü kaymadı, dönmedi.
18 Oj[ Tanrısının en büyük âyetlerini gördü.
19-20 Lat'v e Uzzaya, üçüncü, sonuncu Menata ne.
dersiniz? (i).
21 Erkekler sizin di kadm23 B unlar Onun mu?» 22 -Hakikaten çok insafsızca bir taksim! lar sizin ve atalarınızın taktıkları birtakım adlardan başka bir şey değil! -Onlar Hak Tealâ tarafından gönderilen hiçbir burhana dayanmaz.
Onlar ancak zanlara, nefislerinin uyduğu süfli arzulara tâbi olurlar.
Halbuki onlara Tanrıları tarafından, doğru yolu gösteren.rehbe r gelmiştir.
2 4 Yoksa insan her umduğuna nail olur mu (sanıyor)?.
25 Hayır, âhiıet hayatı da, dünya hayatı da Allahın elindedir.
Âhiret (yani sonraki hayat) ve ûlâ (yani önceki hayat) Allahındır,
BÖLÜM : 2 — HİÇBİR ŞEY HAKİKATE KARŞI DURAMAZ 26iGöklerde nice melek vardır ki şefaatleri hiçbir fayda vermez.
Meğer ki Tanrı dilediğine ve seçtiğine izin verdikten sonra ola! 27 Âhirete inanmıyanlar, meleklere, dişilerin adlarını takarlar.
2 8 Onların, bu sözleri, hakkında hiçbir bilgileri yoktur.
Onlar, zandan başka birşeye tâbi olmuyorlar.
Zan ise hakikate karşı, hiçbir işe yaramaz.
J29 Bizi anmaktan yüz çevirip dünya hayatından başka birşey istemiyenden sen de yüzünü çevir.
3 0 Onların, bilgileri ancak bukadara varır.
Senin Tanrın, yolundan sapanı da, doğru yolu bulanı da daha iyi bilir.
31-32 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındır.
Akıbet, kötüli.
k edenlere yaptıklarının karşılığı ile ceza verecek, iyilik edenlere, (yani) [7] Bu âyetlere istinaden aslı faslı clmıyan bir hikâye uyduıjulur., Hıristiyan muharrirler, buna Muhammedin putperestlerle uyuşmak istemesi derler.
Bunlara göre Hazreti Muhammed bu sûrenin yirminci âyetini okuduktan sonra yirmi birinci âyeti okumıyarak «bunlar birtaKim yüksek kızlardır, şefaatleri umulur» dej liş.
Fakat bu sözleri sûrenin içine sokmağa imkân yok.
Çünkü sûre baştanbaşa putperestlik aleyhindedir.
23 üncü âyet bu putları takbih ediyor, 2G inci âyet bunlardan şefaat umulmıyacağım söylüyor, 23 inci âyet ilahelerin isimlerini meleklere vermeği takbih ediyor.
Bu böyle olduğuna göre, böyle bir iddiada bulunmağa mahal kalmaz.
Kur'an baştanbaşa putperestlik düşmanıdır.
Or.un hiçbir âyetiride pu lehinde hiçbir kelime yoktur; Kura'nın, putperestliğe karşı vaziyeti değişmemiştir.
Y Bu Garanik hikâyesi, baştan başa tezvirdir perestlik .at'iyyen büyük günahlardan, hayasızlıklardan kaçman; gelip geçici birtakım düşüncelerden başka birşey yapmıyanlara en güzel mükâfatı verecek.
Tanrının yarlığaması çok geniştir.
Sizi topraktan peyda ettiği zaman, siz analarınızın karnında döl halinde iken (her halinizi) en iyi bilen Odur.
Artık özünüzü temize çıkarmayın.
Çünkü O, kötülükten sakınanları en iyi bilendir.
BÖLÜM: 3 — BÂTILIN İZMİHLALİNDE HAKKIN KUDRETİ TECELLİ EDER 3 3 Arkasını döneni, 3 4 azıcık verip (gerisini) tutam (hem nâdân, hem cimri) olanı gördün mü? 3 5 Onda görünmiyen^ âlemin bilgisi var da onun için mi (bu âlemin sırlarını) görebiliyor? 36-37-38 Yoksa ona Musânın, (Allahtan aldığı emri) yerine getiren İbrahimin sahifelerinde olan (şu emir) kendisine bildirilmedi mi? Sakın bir günahı yüklenene, başkasının günahını yüklemeyin! 39-4 0 İnsan için kendi sâ'yinden basket birşey yoktur, Sâ'yi de mutlaka görülecektir, 41 sonra sâ'yine güre tastamam karşılığını görecektir.
4 2 Son varılacak hedef, Tanrının huzurudur, 4 3 Güldüren de Odur; ağlatan da O.
4 4 öldüren de Odur , yaşatan da O 45-46 Nutfeden, yerini bulunca, erkek, dişi iki çifti yaratan da Odur.
4 7 {Hilkati) tekrar peyda ;tmek de O na aittir.
4 8 Zengin eden Odur.
Kanaatkar eden Odur.
4 9 Şi'ra (yıldızı) nın da Tanrısı Odur.
50-51 Önc e gelen Ad'ı, Se - mud'u helak eden, onlardan bir kimse bırakmıyan Odur.
52 Daha önc e Nuh kavmini helak etmişti.
Çünkü bunlar daha zalim, daha taşkındılar.
5 3 Altı üstüne getirilen şehirleri, O, altını üstüne getirdi.
5 4 Onları neler kapladı; neler! 5 5 Tanrının hangi nimetini inkâr ediyorsun? 5 6 (İğri yolun encamından) korkutan bu Peygamber , daha önce (iğri yolun encamından) korkutanların biridir.
57 Yaklaşan yaklaşıyor (8).
5 8 Onu Allahtan başkası çeviremez.
5 9 Siz bu sözden mi hayret ediyor, 6 0 gülüyor da, ağlamıyor, 6 1 ırlayıp dırlanıyorsunuz? 6 2 Allaha s :cde edin ve Ona kulluk edin! (9) SÛRE : 5 4 KAMER SÛRES I (Mekkede nazil olmuştur; 3
BÖLÜMdür, 55 âyettir.) Konusu : Sûrei Şeıifede kamerin inşikakından bahsolunur.
Onun için Ana Kamer [8] Yaklaşan şey Kureyşin izmihlalidir, islâmlara karşı gelen frıüşriklerin kuvvetidir.
[9] Burada secde etmek emrolunuyor.
Müslümanların hepsi bun * itaat ederek secde ederler.
Fakat bu sûre ilk nazil olduğu ve Hazreti Peygamber onu tilâvat ettiği zaman mecliste müslümanlar da, kâfirler de bulunuyordu.
Resuli Ekrem sûrenin tilâvetini bitirerek secdeye kapandığı zaman yalnız müslümitnlar değiL sûreyi dinleyen müşrikler de secdeye kapandılar.
Müşriklerin bu anda secdeye kapanmaları, Hazreti Peygamberin bu sırada onlarla uzlaşmağı gözettiğine dair uydurulan hikâyeye esas tutulmaktadır.
Halbuki Âyeti Kerime Allaha secde etmeği emrediyor.
Putlara değil! Fakat mjşrikler de Allahın kudret ve azemetini anlatan, günahkârların nasıl helak oldukları ıu gösteren âyetleri dinledikten sonra içlerinden gelen hisse mukavemet edemiyerpk secdeye kapanmışlardı.
TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 27 sûresi denilmiştir.
Kamerin bölünmesi, Kureyşin saivetinin inhilâline alâmetti Sûrei Şerife başında da.
sonunda da bunu apaçık anlatır. ^ Sûrenin birinci kısmında.
Hazreii Peygamberin düşmanlarına çok sarih ihtarlar yapılır ve bu kısımda Nuh'dan.
Âd'dan bahsedilir.
Daha sonra sûrenin ikinci kısmında Semud'dan, Lût kavminden; üçüncü kısmında Fir'avundan kısaca bahsolunduklan sonra Kureyşin Bedir muharebesinde uğrıyacağı hezimetten bahsedilir.
Kureyş Bedir muharebesinde yenilmekle muhalefet kırılacak, mazlum müslürnanların şanı yükselecekti.
Bu sûrenin nüzul larihi.
ilk Mekkî sûreler arasında sayılabilir.
Meal-i Kerimi: \
BÖLÜM : 1 — PEYGAMBERİN DÜŞMANLARI, NUH KAVMİ VE ÂD Bismilla h i Yrahmani'rrahîm 1 Saat yaklaştı v e ay yarıldı (1).
2 Onlar bir âyet görecek olsalar, yüz çevirip: Kuvvetli bir büyü! derler.
3 Onlar (hakkı) yalan sayıp süflî arzularına uydular.
He r iş kararlaşmıştır.
4 Onlara öyle haberler geldi ki onları, (iğri yoldan) vazgeçirmeğe kâfi idi.
5 Bu ne halis, ne yüksek hikmettir! Fakat (iğri yolan encamından) korkutmak ne fayda verir? 6 Onları, davet edenin hoşlanılmıyan birşeye davet edeceği güne kadar (bekle!) 1 (O gün) onlar, gözleri dönüp kararmış bir halde , öteye beriye dağılmış çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar, 8 davet edene koşarlar ve kâfirler "bu ne çetin gün!,, derler.
9 Onlardan evvel Nuh kavmi, (hakkı) reddettiler.
Kulumuzu yalancı saydılar, ona deli dediler.
(Onu) sürüp attılar.
10 Nuh Tanrısına yalvardı: Mağlûbum! Bana yardıma gel! 11 Biz de gökyüzünün kapılarını açıp sular akıttık.
12 Yerden pınarlar fışkırttık.
Sular, i ..' [1] Hazreti Peygamberin devrinde ayın yarılması Ashabı güzinden birkaçı tarafından nakledilir ve bu rivayetler meşhur sayılır.
Buharı gibi, Müslim gibi yüksek merciler bunları kabul ederler.
Bu suretle, asıl hâdise hakkında hiçbir itiraza mahal yoktur.
Hâdisenin teferruatına ait olan muhtelif rivayetlerden kamerin yarılması hâdisesi bir çeşit husuf hâdisesi olduğu anlaşılıyor.
Bu husuf hâdisesi esnasında kamer ikiye yarılmış gibi görünmüş, bir kısmı ışıldamakta devam etmiş, bir kısmı da kapkaranlık kalmış.
Bu tabiî hâdisenin asıl mahiyeti ne olursa olsun, onun tazammun ettiği mana çok derindi.
Kamer Arap müşriklerin timsali sayılırdı.
Resuli Ekremin bu semavî hâdiseye işaret eden ve kamerin bölündüğünü gösteren parmakları, Arap şirikinin cephesini yarılmış ve izmihlale mahkûm olmuş gösteriyordu.
5>I r" mukadde önu r olan bir işi başarmak için birleşti.
1 3 (bölmelerle çakılmış) mıhlardan yapılan gemi üzerinde 14 (Gemi) gözümüzün önünde yürüyordu.
Kâfirlerin ç j ceza bu idi.
15 Bunu bir ibret olmak üzere bıraktık.
H alan var'mı? 16 Benim azabım, Benim inzarım ne 17 Biz Kur'anı ibret almak için kolaylaştırdık.
Hani i var mı? 18 Â d kavmi de, (hakikati) yalan saydı inzarım.
ne yaman oldu! 1 9 Onların üzerine uğursuzun bir günde uğultulu fırtınayı gönderdik.
2 0 Bu fırtına dibinden kopmuş hurma kökleri gibi yerlerinden kopa sağı atardı.
21 Azabım ve inzarım ne yaman oldu Kur'anı ibret almak için kolaylaştırdık.
Hani ibret alan?
BÖLÜM : 2 — SEMUD İLE LÛT KAVMİ odları N O 2 3 Semud kavmi, kendini (iğri yolun encamından) korkutanı tahta taşıdık, rptıkîan ani ibret yamandı! bret alan Azabım v e uğursuzu sanki başa22 Biz 820 ' TANRI BUYRUĞU — v-r • TERCÜME e© TEFSİR [Cüz: 27 yalancı saydı.
24 (Onun hakkında:) o da bizim gibi içimizden birtek adam değil mi? Biz ona mı tâbi olacağız? O halde «^sapıklık ve divanelik etmiş oluruz.
25 Bizim içimizden, ine .ine vahy ona mı indirildi? Hayır, belki o yalancı, küstahın biridir, dediler.
26 Yarın, yalancı, küstahın kim olduğunu anlıyacaklar.
27 Biz onlara imtihan olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz! Sen onları gözetle ve sabret! 28 Onlara suyun, aralarında taksim olunduğunu haber ver.
Herbiri su nöbetinde hazır bulunsun (2).
29 Onlar arkadaşlarını çağırdılar.
O da (kılıcı) çekerek (deveyi) kesti.
30 Benim' azabım ve inzanm ne yaman oldu.^31 Onların üzerine birtek sayha gönderdik.
Onlar da hayvan ağılma konan kuru ot gibi oldular.
32 Biz Kuranı ibret almak U ..
12] Su onların (yani halk efradının) arasında taksim olunmuştu.
Nassı Kerimdeki *beyanehüm» kelimesi bunu gösteriyor.
Suyun her taksiminde deve de jhazır olacak, o da cüdan alıkonulnnyacak'a.
iresi için kolaylaştırdık.
Hani ibret at var mı? 33 Lût kaymi,' dilerini (iğri yolan sonundan ko.
kutan) ihtarları, yalan 34 Biz de onların üzerine taş yağdıran fırtınayı gönderjd nız Lûtun taraftarlarını, tarafımızdan bir nimet olmak doğmadan kurtardık.
35 Biz şükredenlere böyle mü üzere ikâfat 3 6 (Lût), bizim onları yakalayıp kavramamızdan koıjk Onlarsa inat ederek bu ihtarlardan şüphelenmişlerdi Lûtun misafirleriyle yalnız kalmak için, ona tekrar vurdular.
Biz de onların gözlerini kör ettik.
38 Bîr dilerini kararlaşmış olan bir azap bastırıverdi.
39 inzanmı artık tadın (dedik!) 40 Biz Kur'anı ibret alrbak kolaylaştırdık.
Hani ibret alan?...
27 te saıbah
BÖLÜM: 3 — FİR'AVUN İLE PEYGAMBERİN DÜŞMANLARI 41 Fir'avunun kavmine de iğri yolun encamından gelmişti.
42 Onlar bütün âyetlerimizi yalan saydılar.
Biz yegâne galip olan, kudretliye yaraşır bir yakalama ile 43 Sizin kâfirleriniz bunlardan daha mı hayırlı, yoksa kitaplarda hakkınızda beraet kararı mı var ? 44 Yahut birbirimize yardım için birleşmiş bir cemaatiz mi 45 Yakında o cemiyet, hezimete uğrıyacak, arkasını çevirip, 46 Onların va'desi, (beklenen) saattir.
Ve o saat daha daha acıdır (3).
47 Muhakak ki günahkârlar, sapıklıklar likler içindeler.
48 O gün onlar yüzüstü ateşte sürü onlara: Cehennemin (dokunmasını), yakmasını tadın Muhakkak ki Biz herşeyi bir ölçüye* göre yarattık.
50 E tek emirdir Göz kırpması gibidir.
51 Biz sizin gibileri h k i r ki Bedir ' [3] îmam Buharı bu âyeti tefsir ederken Bedir muharebesine hâdiseyi nakleder: Hazreti İbn Abbas diyor ki : Resuli Ekrem şekilde niyaz etmişti «Yarabbi! Ahd-ü va'din yerine gelsin, diye niyaz Bu cemaat mahvedilecek olursa, yeryüzünde sana kulluk eden kalmaz «j, Hazreti Ebu Bekir, Resuli Ekremin yanına gelerek: «Ey Allahın Allah sana elverir!» dedi.
Bunun üzerine Resuli Ekrem kalkıp yürümüş] na bakarak «Yakında bu cemiyet hezimete uğrıyacak, arkasını çev onların va'desi (beklenen saattir.) Ve o saat, daha dehşetli, daha ac okumuştu.
Tâ mekke devrinin başlangıcında nazil olan bu sûrenin müjdesi rabesinde tahakkuk etmişti.
821 \ kensaydılar.
ik.
Yalgün veririz, utmuştu.
Onlar, krar baş kenAzabımı, için evvel onlar: utanlar de onları kakaladık.
gelen Biz ^iyorlar ? kaçacak! dehşetli, divaneklenecekler, (denilecek).
49 bir lâk ettik.
ve nurımız, ait olan şu günü şu ediyorum! , Bu sırada Peygamberi! ve düşmap kaçacak, idırn âyetini Bedii' muha' 822 TANRI BUYRUĞU JÜME vc TEFSİR [Cüz: 27 Hani ibret alan ? 5 2 Onların işh ari herşey, defterlerde kayıtlıdır.
55** Küçük, büyük herşey yazılıc 5 4 Müttekıler, cennetler, genişlikler içindedirler, 5 5 doğruluk makatmndadırlar, kudretli bir Padişahın yanındadırlar.
SÛRE: 5 5 I RAHMAN SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 3 BÖLÜMdür, 7 8 âyettir.) Konusu: Sûrenin başında Esirgiyen Allah manasında olan Rahman ismi geçtiği ve bütün sûre Allahın rahmaniyelini anlattığı için ona Rahman sûresi denilmiştir.
Sûre.
Kur'anın Hazreti Peygambere vahyolunmasımn Allahın rahmet eseri olduğunu anlatmakla başlar, daha sonra Allahın rahmetlerini, nimetlerini sayar.
Sûrenin birinci kısmı bunları anlattıktan sonra ikinci kısmı Allahın rahmetlerini inkâr edenlerin cezaya uğrıyacaklarım izah eder, üçüncü kısım, Allahın nimetlerinden istifade eden mü'miniere va'dolunan mükâfatları gösterir.
Rahman sûresi de bundan evvelki sûreler gibi Mekke devrinin ilk sıralarında nazil olmuştur.- Meaî-i Karimi:
BÖLÜM : 1 — ALLAHIN RAHMETİ * Bismi'lîâhi'rrahman'irrahîm 1 Esirgiyen Allah, 2 Kur'anı öğretti.
3 İnsanı yarattı, 4 ona beyanı belletti.
5 Güneş, Ay bir hesaba (bağlıdırlar).
6 Otlar, ağaçlar Ona secde ederler.
7 Gökyüzünü, O yükseklere kaldırdı, ölçüyü O kurdu (l) ki, 8 ölçü ölçmekte insafı ayak altına aîmıyasınız.
9 Teraziyi insaf ile doğrultun, ölçünün hakkını vermemezlik etmeyin.
10 Arzı, halk için yaptı.
11 Onda meyvalar, kapçıklı hurmalar, 12 yapraklı taneler, güzel kokulu çiçekler vardır.
13 $[1J Nassı Kerimde mizan, deniliyor.
Bundan murat eşyayı tartmak için kullanılan iki gözlü terazi değildir.
Murat ölçüdür.
Mukayese, muhakeme, doğruyu tayin için kullanılan ölçü, burada bilhassa adalet ve insaf murat olunuyor.
( O halde) Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ? (2).
1 4 İnsanı, ateşte yuğrulmuş gibi, kuru çamurdan yarattı.
1 5 Cinni halis alevden yarattı.
16 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ? 17 İki maşrıkın da, iki mağribin da Tanrısı Odur (3).
18 '{Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ? 19 İki denizi serbest serbest akmak, birbirine kavuşmak üzere bıraktı : 20 İkisinin arasında geçemedikleri bir engel vardır.
21 Tanrınızın hangi ismetlerini yalan sayıyorsunuz ? 22 ( O iki denizden de) küçük, büyük inciler çıkar.
23 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ? 24 [2] Bu âyet, sûrede müteaddit defalar tekerrür ediyor.
Nassı Karimde cemi sigası yerine tesniye sigası' kullanılmıştır.
Müfessirlere göre ins ile cinne hitap edildiği için böyle yapılmıştır.
Fakat Arapçada tesniye sigası manaya kuvvet vermek için de kullanılır.
Burada böyle olduğu, daha evvelki âyetlerdfe insanların istifade ettikleri meyvalardan, tanelerden, çiçeklerden bahsolunmasından anlaşılıyor.
O halde muhatap, insanlardır.
[3] İki maşrık iki mağrıptan murat güneşin yaz ve kış doğup battığı iki maşrık (doğu) ile iki mağrıp (batı) olabilir.
Denizde dağlar gibi yükselen gemiler de Onundur.
25 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunun ?..
BÖLÜM: 2 — GÜNAHKÂRLARIN MUHAKEMESİ 26 Onun üzerindeki herşey, ( h e r canlı varlık), gelip geçicidir.
27 Ancak, bütün varlıklardan müstağni, bütün nimet ve keremin sahibi olan Tanrının kendisi bakidir.
28 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ? 29 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Ona el açarlar.
O, her an, şan içindedir.
30 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ! 31 Ey iki ordu ! Sizinle, yakında, meşgul olacağız (4).
32 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 33 Ey ins ve cin cemaati ! Göklerle yerin kenarından çıkıp kaçabilirseniz, haydi kaçın.
(Kaçamazsınız).
Çünkü ancak bir burhan ile çıkabilirsiniz (5).
34 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 35 Üzerinize ateş, duman alevleri gönderilir de siz kendinizi müdafaa edemezsiniz (6).
36 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ? 37 Gökyüzü ayrılıp kırmızı deri gibi kızılIaştığı zaman, 38 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 39 O gün ne insanlara, ne cinlere, günahları sorulmaz.
40 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 41 Günahkârlar alâmetleriyle tandırlar.
Ve alınlarının saçlarından, ayaklarından yakalanırlar.
42 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 43 İşte günahkârların yalan saydıkları cehennem bu ! 44 Onlar cehennem ateşi ile sıcak kaynar su arasında dolaşıp duracaklar.
45 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz ?
BÖLÜM : 3 — DOĞRULARIN MÜKÂFATI 46 Tanrısının karşısında (suçlu) durmaktan korkanlar için iki [4] Bu İM ordu mü'minler ile kâfirler cemaatleridir.
Hak Tealânm onlarla meşgul olması onlardan hesap sorması, mükâfat ve ceza vermesidir.
Bazılarına göre maksat Araplarla yabancılardır.
O halde murat Arabistanın da, yabancı memleketlerin de fethini anlatmaktır.
[5] İns ile cin, Hazreti Peygamberin küçük, büyük düşmanlarıdır.
Bunların hepsinin de cezadan kurtulamıyacakları anlaşılıyor.
[6] Bunlar bu dünyada da buna uğramışlar, fakat muharebelerde muzmahil olmuşlardı.
lı cennet vardır (7).
47 Tanrınızın hangi nimetlerini d yalan sayıyorsunuz? 4 8 Bu iki cennet de türlü türlü ağaçlarla^ doludur.
4 9 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 50! Onların içinde akan iki pınar vardır.
51 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 5 2 Onlarda her meyvadan iki çift vardır.
5 3 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 5 4 Onlar orada, iç örtüleri dibadan döşekler üzerinde yaslanacaklar.
İki cennetin devşirilecek meyvaları ellerinin yetişeceği yerde olacak! 5 5 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 5 6 Onlarda gözlerini, {kötülükten) sakınmış, onlardan evvel kendilerine ins de, cin de dokunmamış olan (eşler) vardır.
57 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 58 O (eşler) yakutlar, inciler [7] Bu iki cennetin biri, bu dünyada, diğeri âhirette kazanılandır.
Kur'ana göre cennet hayatı, bu dünyada başlar, bu dünyanın ruhanî cenneti, âhirette tecessüm eder.
Daha sonraki âyetler bunu izah ediyor.
8 2 6 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME va TEFSİR [ Cüz: 2 gibidirler.
59 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 6 0 İyiliğin karşılığı iyilikten başka olabilir mi? 61 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 62 Bu iki (cennetten başka) iki cennet daha vardır.
6 3 Tararınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 6 4 Bu iki cennetin ikisi de koyu yeşildir.
65 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 66 Bunların içinde, suları fışkıran pınarlar var.
67 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 68 Onların ikisinde de meyvalar, hurmalar, narlar var.
69 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 7 0 Onların içinde huyları güzel, yüzleri güzeller var.
71 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 72 Bunların içleri, dışlan tertemizdir, otağlarına çekilmişlerdir.
7 3 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 74 Onlardan evvel, ins de, cin de onlara dokunmamıştır.
75 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan cayıyorsunuz? 76 Onlar yeşil yastıklara, güzel döşeklere yaslanırlar.
77 Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz? 78 Bütün varlıklardan müstağni, her nimet ve keremin sahibi olan Tanrının şanı yücedir, münezzehtir.
SÛRE: 5 6 VAKIA SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 3
BÖLÜMdür; 9 6 âyettir.) Konusu : Sûrenin ismi birinci âyetinden alınmıştır.
Vakıa, büyük hâdisedir.
Sûrenin birinci âyetinde bahis mevzuu olan vakıa, bundan evvelki sûrede mü'minlere ve kâfirlere verilecek mükâfat ve cszanın verileceği andır.
Bu sûre üç çeşit insandan bahseder.
Bunların birincileri mii'minler arasında en ileri olanlardır.
Diğerleri mü'minler ile muhalifleridir.
Sûrei Şerife birinci kısmında insanların üç sınıfa ayrılacaklarını anlatarak mü'min olan birinci ve ikinci sınıftan bahseder, ikinci kısmında günahkâr muhalifleri anlatır, üçüncü kısmında büîün bunların muhakeme olunarak haklarını alacaklarını söyler.
Bu sûre de Mekkîdir ve Mekke devrinin ilk sıralarında nâziî olanlarındandır.
.•V:' V-: — • •• »•o V , »,•' Maal-i Kerimi:
BÖLÜM : 1 — ÜÇ SINIF İNSAN Bismi' İlâhi 'rrahmani 'rrahîm 1-2 Vukuunda hiçbir yaîan olmıyan vak'a, (I) vukubuîunca 3 (onun vukua kimini) alçatacak, (kimini) yükseltecektir.
4 Yeryüzü şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığı, 5 dağlar parça parça olup, 6-7 dağılmış to z gibi ufalandığı zaman sizler de üç sınıf olacaksınız.
8 (Biri) uğur sahipleridir.
Uğur sahipleri ne kadar bahtiyardırlar! 9 (Diğeri) uğursuzluğa uğrayanlardır.
Uğursuzluğa * [1] Kur'an-ı Kerim saai ten, vak'adan bahsedince bundan murat, yalnız kıyamet değildir.
Bunlar, hak ve hakikat düşmanlarının bu dünyada uğrıyacakları akıbeti de anlatır.
Zaten muhaliflerin bu dünyada uğradıkları akıbft.
onların, âhirette uğrıyacakları akıbetin de delilidir.
uğrıyanlar ne,kadar bedbahttırlar.
ÎO "ileri gelenlerse, (herkesi) geçenlerdir (2).
11 (Aliaha) yakın olanlar, onlardır.
12 (Onlar), nimet cennetlerindedir.
13 Bunlar, ilklerden (3 ) büyük.
14 sonrakilerden az bir cemattirler.
15 (Bunlar), altınla örülmüş, işlenmiş, tahtlar üzerinde, 16 karşı karşıya yaslanırlar.
17 Etraflarında, yaşları hiç değişmiyen civanlar, 18 bir kaynaktan akan pâk bir şarap ile dolu testiler, ibrikler, bardaklar dolaştırırlar.
19 (Onların o şaraptan) başlan ağrımıyacak, (vücutları) bîtap düşmiyecek.
2 0 Beğendikleri meyvalar, 21 arzu ettikleri kuş etleri, 22 içi dışı temiz, 23 saklı inciler gibi güzeller de vardır.
24 Bunlar işlediklerinin karşılığıdır.
25 Orad a boş söz, günaha ait lâf işitmezler.
26 Orada duydukları söz : Selâm, selâm! dır.
27 Uğur sahiplerine gelince, onlar ne bahtiyardırlar.
28 Onlar dikensiz ağaçlar, 29 meyvaları katkat olmuş muzlar, 3 0 yayılmış gölgeler , 31 akan sular, 32-33 eksilmiyen, tükenmiyen; (dileyenden) kesilmiyen bol bol meyvalar arasında, 3 4 yüksek döşeklerdedirler (/()• 3 5 Biz onları yepyeni bir yaratılışta yarattık, 36-38 onları, uğur sahipleri için bakire ve onları seven, kendileriyle yaşıt, yoldaş kıldık.
39 Uğurlular, evvelkilerden de, sonrakilerden de, büyük bir cemaattirler.
BÖLÜM : 2 — GÜNAHKÂRLAR 4 0 Uğursuzluğa uğrayan uğursuzlar, nekadar bedbahttırlar, [2] Peygamberler, peygamberlerin izinden giderek canlarım hakikat davasına vakfedenler bu sınıfdandırlar.
[3] İlkler, Hazreti Peygamberin, hak ve hakikat davasına eşsiz bir bağlılık gösteren ashaptır.
[4] Uğurluların nail olacakları nimetlerin ağaçlar, gölgeler, sular, meyvalar, döşekler olduğu anlatıldıktan sonra bu İlâhî nimetlerin mahiyeti hakkında hiçbir şüphe kalmaması için 35 inci âyette «Biz onları yepyeni bir yaratılışta yarattık..» buyuruluyor.
O halde bu nimetler, sular, gölgeler, ağaçlar, insanın a'malinden doğan ve yeni bir yaratılışta karşısına gelen şeylerdir.
Gerçi «Biz onları yepyeni bir yaratılışta yarattık» nazmından daha fazla kadınlar murat olunuyor.
Fakat bu da daha evvel de gösterdiğimiz gibi kadınların, güzelliği ve .temizliği temsil etmelerindendir.
İmam Tirmizi'nin rivayet ettiği bir hadîse göre Resuli' Ekrem ihtiyar bir kadına cennet nimetini anlatırken bu âyeti okuyarak ona cennette hiçbir ihtiyar bulunmadığını söylemiş ve bu suretle, âyetin mü'min kadınlara ihsan olunacak yeni hayatı anlattığını göstermiştir.
41-42 onlar kızgın ateşte, kaynar sularda 43 kara dumandan gölgededirler.
4 4 (Bu gölgeler), ne serindir, ne şereflidir! 45 Onlar önceden, sefahate dalmışlardı.
4 6 Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.
47 "Biz öldükten, toprak ve çürümüş kemik kesildikten sonra bir daha dirilecek miyiz? 4 8 Evvelki atalarir mız da dirilecekler mi?„ derlerdi.
4 9 De ki: önc e gelenler de, sonra gelenler de, 50 malûm bir günün muayyen vaktinde muhakkak toplanacaklar, 51 sonra siz ey sapanlar ve (hakkı) yalan sayanlar! 52 muhakkak ki zakkum ağacından yiyecek, 53 onunla karınlarınızı dolduracak, 54 üzerine de kaynar su içeceksiniz.
55 Susuz kalmış develer gibi onu içeceksiniz! 56 Ceza gününde onların konacakları şey, işte budur.
57 Biz sizi yarattık! O halde niçin (hakikate) inanmıyorsunuz? 58 Hayat cürsumesine hiç dikkat ettiniz mi? 59 Onu siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa yaratan Biz miyiz? 6 0 Aramzda ölümü, Biz takdir ettik.
JUL ^y}'' >>'?'^s '* '''Sİ/S', 61 Evsafınızı değiştirip bilmediğiniz bir şekilde sizi yaratmaktan âciz değiliz! 6 2 İlk peyda oluşunuzu biliyorsunuz da ne diye düşünmüyorsunuz? 6 3 Ektiğinize bakıp dikkat etmediniz mi? 6 4 Onu bitiren siz misiniz; yoksa Biz mi? 65 Dileseydik onu çörçöp yapardık da siz de [feryat eder), pişman olurdunuz; 6 6 borçlar yüklendik, 67 hayır mahrum olduk! (derdiniz).
6 8 İçtiğiniz suya dikkat ettiniz mi? 69 Onu bulutlardan yağdıran siz misiniz, yoksa Biz mi? 7 0 Dileseydik, onu acı bir su yapardık.
O halde neye şükretmiyorsunuz?.
71 Çaktığınız ateşe bakıp dikkat etmediniz mi? 7 2 Onun için ağacı siz mi vücada getirdiniz, yoksa Biz mi? 7 3 Biz bunu, (gözleri görenlere) ibret, çöl yolcularına menfaat kıldık.
7 4 O halde Ulu Tanrının yüce adını tenzih et! 9
BÖLÜM: 3 — HÜKÜM YAKLAŞIYOR 75 Hayırke n Kur'anın cest e ceste parçalarını şahit tutarım ki (5) 7 6 — bilseniz bu yemin ne büyük yemindir! — 77 bu Kitap şanlı, şerefli «Kur'andır.
7 8 Masun ve mahfuz bir kitaptadır.
7 9 Ona ancak pâk olanlar dokunabilir (G).
80 (O) âlemlerin Tanrısı taraffndan vahyolunmuştur.
81 Siz bu sözü mü hor görüyorsunuz?.
8 2 Bu nimete karşı şükranınız, onu yalan saymak mıdır?.
8 3 Can boğaza gelince, 8 4 o zaman bakar durursunuz.
8 5 Biz ona sizden yakınız, fakat siz görmezsiniz.
86 Cez a görmiyecek olduktan sonra, 87 {davanızda) gerçekseniz neye onu geri döndürmüyorsunuz? (7).
88-89 Eğer (ölen kimse, Allaha) yakın oîanlardansa onun için rahmet, bereket ve nimet Cenneti vardır.
90 Uğur sahiplerindense: 91 Sana uğurlular tarafından selâm! (denecek).
9 2 (Hakikati) yalan sayanlardansa, 9 3 ona kaynar su ziyafeti verilir, 9 4 cehenneme atılır.
95 Şüphesi olmıyan kat'î hakikat işte budur.
9 6 O halde, Ulu Tanrının yüce adını tenzih et! SÛRE : 5 7 HADİD SÛRESI (Medinede nazil olmuştur.
4
BÖLÜMdür; 2^0 âyettir.) Konusu: İslâmiyetin düşmanları, müslümanları kılıçla imhayı kastettikleri için onlara cevap vermek lâzım geliyordu.
Onun için bu sûreye demir manasında olan "Hadid namı verilmiştir.
Sûre, Allahın mülkündeki azemeli, vüs'ali, ilmindeki ve kudretindeki büyüklüğü anlatmakla başlıyarak müslümanlara Allah yolunda mallarını sarf etmeleri, bütün cehl ve gayretleriyle çalışmaları, bülün menfaatlerini hak ve hakikat yolunda feda etmeleri lâzım geldiğini söyliyerek ancak bu yolda harekeıle Allahın mülküne vâris olacaklarını söyler.
[5] Bu tarz tercüme, metne muvafıktır.
Çünkü nnecraı yıldız manasına geldiği gibi Kur'an parçası manasına da gelir, 77 inci âyet te bunu isbat ediyor.
[6] 77 ve 78 inci âyetler: Kur'an hakkında üç noktayı beyan ediyor.
Birincisi Onun şanlı şerefli bir kitap olduğudur.
Yani Kur'anı okuyanlar şanlı, şerefü insan olurlar.
İkincisi Kur'anın masun ve mahfuz olduğudur.
Üçüncüsü pâk oinııyan müşriklerin, ona kat'iyyen dokunmıyacaklarıdır.
Bunlar, müşriklikten temizlen¬ medikçe Kur'andan istifade edemiyecekleri gibi kalpleri temiz olmıyarüar da Kur'andan istifade edemezler.
[7] Yani mukadderatınıza hâkimseniz, daha yüksek bir kudretin emrine münkat değilseniz ne diye ölüme karşıgelerek hayatları uzatamıyorsunuz.
'Sûrenin birinci kısmı bunu ifade ellikten sonra ikinci kısmı ayni mevzuu' lamamlıyarak yalnız dudaklariyle iman eden münafıkların karanlık içinde kaldık^ larmı izah eder ve hak uğrunda fedakâr olmağa ehemmiyet verir.
Sûrenin üçüncü kısmı bülün dünya zevk ve eğlencelerinin faniliğini anlatarak bunların insanı hakikatten alıkoymaması lâzım geldiğini beyan eder v e müslümanlığa karşı kılıç çekenlerin uğrayacakları cezaya işaret ederek nihayet bulur.
Sûrenin sonuncu kısmı Allahın mü'minlere olan inayetlerini anlatarak onların geniş bir saltanata vâris olacaklarım izah eder, onların, müslümanlık tarafından tasvip olunmıyan terki dünya ve rahiplikle değil, ceht ve gayretle bülün kuvve ve melekelerini kullanmakla bu gayeye varacaklarını gösterir.
Bu sûre ile medeni sûrelerden'bir grup başlar.
Ve bu grup 66 ıncı sûreye kadar devam -eder.
Bu on sûre Kur'anı Kerimin teriibince Medinede nazil olan sûrelerin sonuncularıdır.
Bunlar daha evvelki Medine sûrelerinin mevzularını lekmillerler.
Bu sûre, Mekkenin fethinden sonra hicretin 8 inci senesinde nazil olmus>sayılır.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — HAKİKAT 'YOLUNDA FEDAKÂRLIK
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm.
4 1 Göklerde, yerde ne varsa hepsi Allahı tenzih eder.
Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Odur.
2 Göklerle yerin mülkü, (hâkimiyeti) Onundur.
Yaşatır, öldürür, herşeye hakkiyle kadirdir.
3 İlk Odur, son Odur, herşeye hâkim olan, gizli herşeyi bilen Odur.
Herşeye hakkiyle vâkıf olan Odur.
4 Gökleri, yeri altı devirde yaratan, arşı âlâsından herşeye hükümran olan Odur.
Arza gireni, arzdan çıkanı, semadan ineni, semaya yükseleni bilir.
Her nerede o ursanız O sizinle beraberdir.
Allah bütün yaptıklarınızı görür.
5 Göklerin, yerin mülkü, (hâkimiyeti) Onundur.
Bütün işleı, AHaha döner.
6 Geceyi gündüze, gündüzü geceye katar.
Sinelerde gizli olan herşeyi hakkiyle bilir.
7 Allah ile Peygamberine iman edin.
Allahın sizi vâris kıldığı mallardan sarfedin.
İman edip (mallarından ) sarfedenîer için büyük mükâfat vardır.
8 Allah iman için, sizi davet ediyor.
Mü'minseniz, Hak Tealâ sizden misak almıştır, neden inanmıyorsunuz ? 9 Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık burhanlar gönderen Odur.
Allah, sizin hakkınızda, re'fetîidir, merhametlidir.
10 Allah yolunda (mallanma) u> > ı * > sarfetmemeniz için ne sebep var ? Göklerin ve yerip mirası Allamadır.
İçinizde fetihten (l) evvel (Allah yolunda mallarını) sarfedip harbeden, ( daha sonra bunu yapanlarla ) müsavi değildirler.
Onlar, daha sonradan (mallarını) sarf ve harbedenîerden derece (ciheÜyle ) daha yüksektirler.
Hak Tealâ hepsine de güzel mükâfat va'detti.
Hak Tealâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
BÖLÜM : 2 — İMAN VE FEDAKARLIK 11 Kim Allah yolunda malını gönül hoşluğu ile vakfederse [1] Fetihten murat Mekkenin fethidir.
Mekkenin fethinden önce müslüman¬ lık her taraftan düşmanlarla çevrilmişti.
O zaman ancak canını, malını, herşeyi müslümanlık uğrunda feda etmeği göze alanlar, islâmiyete açıktan açığa giriyorlardı.
Bunlar en büyük fedakârlığa katlanmışlardı.
Mekkenin fethinden sonra müslümanlığa girenlerse, önceki müslümanlarm uğradıkları tazyiklere, eziyetlere uğramamışlar, önceki müslümanlarm katlandıkları fedakârlıklara katlanmamışlardı.
1 mV Allah ta onun malını kat kat artırır, ona şerefli bir mükâfat ta vardır.
12 O gün erkek, kadın mü'minlerin nurlarını önlerinde, sağlarında koşar görürsün l Bugün size müjdeler olsun : İçinde ırmaklar akan Cennetler var.
Orada daim kalacaksınız ! En büyük muvaffakiyet te budur.
1 3 O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere : " Bizi bekleyin ki nurunuzdan bir parça alalım ! „ derler.
Onlara : " Geriye bakın da kendinize nur araym! denir.
Sonra araları, kapısı olan bir duvar ile ayrılır.
Bunun iç tarafında rahmet, dış tarafında azap vardır.
14 Münafıklar rıü'minleri çağırırlar da derler ki: Biz sizinle beraber değil mi idik ? Onlar da derler ki : Evet, beraberdik.
Fakat siz öz canınızı iğfal ettiniz, bizi gözetliyerek şüphe içinde beklediniz.
Sizi birtakım kuruntular aldattı.
Allah tarafından va'doiunan ( azap ) gelinciye kadar ( bu hal üzere) kaldınız ! Aldatıcılar sizi Allah hakkında aldatfı.
15 Onun için bugün ne sizden, ne kâfirlerden, kurtuluş mukabilinde bir fidye* alınmaz.
Yurdunuz ateştir.
Size yaraşan yer odur.
O ne kötü uğraktır.
16 Mü'min olanların Allahı anmaktan, ( Allak tarafından ) gönderilen hakkı ( hatırlamaktan ) kalplerinin yumuşayacağı zaman gelmedi mi ? (Müminler), önceden kendilerine kitap verilerek zamanın uzaması yüzünden gaipleri katılaşanlar gibi olmasınlar.
Onların çoğu haddi aşıp azrh'ş kimselerdi, 17 Bilin ki Allah, yere , ölümünden sonra taze can verir.
Muhakkak ki Biz, aklınız ersin diye, âyetleri apaçık beyan etljik.
18 Sadaka vererek- (iyilik eden ) erkeklerle, kadınlar ve gönül boşluğu ile Allah yolunda mallarından fedakârlıkta bulunanlar yok mu, Allah onların ( mükâfatını) kat kat verecek.
Onların çok değerli ecri d e vardır.
19 Allaha ve Peygamberlerine inananlarsa, Tanrının nezdinde sözü özü gerçek olanlar, (Allah için sos sByliycnler), şehade t edenler onlardır.
Onların ecri vardır, aydınlığı vardır.
Kâfir olup âyetlerimizi yalan sayanlarsa, işte cehennemlik olanlar onlardır.
BOLUM s 3 HAYATIN CİDDİYETİ 20 Bilin ki dünya hayatı, (dünya hayatının kuruntuları), yalnız oyundur, eğlencedir, süstür, birbiriniz arasında övünmedir; mal yığmak, çoluk çocuğu çoğaltma k için yarıştır (2).
Bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider, sonra da kurur.
Onu sararmış solmuş, daha sonra da bir saunan kırıntısına dönmüş görürsün.
Âhirette, şiddetli azap vardır, Allah tarafından yarlığanma vardır.
(Allahın) rızası vardır.
Dünya hayatı ise, (dünya hayatının kuruntuları) ise, aldatıcı eğlenceden başka birşey değildir.
21 Tanrınız tarafından yarlığanmağa, genişliği göklerle yer genişliği gibi olan Cennete (3), koşa koşa yarışın, (Bu Cennet), Allaha ve peygamberine iman edenlere, hazırlanmıştır.
Bu, Allahın öyle bir inayetidir ki onu dilediğine virir.
Allah, en [2] Kur'anı Kerimde, bu dünya hayatı demekten maksat, bu dünya hayatının kuruntularıdır.
Asıl hayat, ciddiyetle karşılanmalı, eğlenceye, oyunla, süse değil, fakat hayıra vakfedilmelidir.
Hayatın ciddiyeti, ehemmiyeti, boş ve aldatıcı şeyler yüzünden kıymetini kaybetmemelidir.
[3] Burada Cennetin göklerle yer genişliğinde olduğu anlatılıyor ve onun birşeyle mahdut olmadığı gösteriliyor.
Resuli Ekreme: Cennet, göklerle yer genişliğinde olduğuna göre Cehennem nerededir ? diye sorulmuş, o da: Allah, Allah! gün doğduğu zaman gece nerededir ? diye cevap vermişti.
e v >t\ı büyük inayet sahibidir.
22 Yeryüzünde," yahut kendi öz canınızda uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki yaratılmadan evvel, bir kitapta bulunmasın.
3u da Allah için {çok) kolaydır: 23 Tâ ki elinizden çıkana tasaîanmıyasınız ve (Allahın) size verdiği ile sevinip şımarmıyasımz.
Hak Tealâ, kendilerini beğenenleri, övünenleri, 2 4 cimrilik edip, halka cimriliği emredenleri sevmez.
Herkim yüz çevirirse, (mallarını kayra sar/etmezse, varsın yüz çevirsin).
Çünkü Allah, herkesten müstağni, övülmeğe lâyık olan Aİlahtır.
25 Biz peygamberlerimizi, apaçık burhanlarla, gönderdik.
Onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik ki (4 ) insanlar adalet ve insaf ile hareket etsinler.
Demiri, son derece şiddetli, mukavemetli ve insanlara çok faydalı olmak üzere indirdik (5) ki, * [4] Kitap, hak ve adaleti ifade eden bütün esasları ihtiva eder.
Mizanı göndermekten maksat, bunları umumî bir surette tatbik etmektir.
[5] İnsanlığa ve medeniyete en çok faydası dokunan maden,, demirdir.
Onun burada zikroluıunasmdan maksat, düşmana karşı gösterilecek mukavemete işarettir.
Allah, kendine (dinine) ve peygamberlerine görmeden yarchm edenleri ayîrdetsin.
Hak Tealâ kuvvetlidir ve yegâne galiptir.
BÖLÜM: 4 — MÜSLÜMANLIKTA REHBANİYET YOKTUR 2 6 Biz Nuhu, İbrahimi gönderdik.
Nübüvveti, Kitabı onların zürriyetlerine verdik.
Onların içinde doğru yolu bulanlar vardı.
Fakat çoğu haddi aşmış azgınlardı.
27 Sonra onların arkalarından peygamberlerimizi gönderdik.
Meryem oğlu İsâyı da onların ardısıra irsal ettik.
Ona İncil verdik.
Ona tâbi olanların kalplerine şefkat ve rahmet duyguları koyduk.
Rehbanîyete gelince Biz onu onlara farzetmedik, onu kendileri, Allahı hoşnut etmek için, ortaya çıkarmışlar, böyle iken ona hakkiyle riayet etmemişlerdi (6).
Onlardan iman edenlere ecirlerini verdik.
Çokları ise fâsıktılar.
2 8 Ey iman edenler! Allaha karşı (vazifelerinize) dikkat edin.
Peygamberine iman edin ki size öz rahmetinden iki pay verir (7), yürürken size aydınlık verecek bir nur yapar ve sizi yarlığar.
Allah, yarlığayan, bağışlayan Allahtır.
29 Kitap ehli olanlar şunu bilsinler ki: Allahın inayetinden birşeyi (çevirmeğe) onların gücü yetmez.
Bütün fazl ve inayet Allahın elindedir.
Onu dilediğine verir.
En büyük inayet sahibi, Allahtır.
SÛRE : 5 8 MÜCADÎLE SÛRESİ (Medinede nazil olmuştur; 3
BÖLÜMdür, 22 âyettir.) Konusu: Sûrenin adı, birinci kısımda bahis mevzuu olan hâdiseden alınmıştır.
Araplar arasında bir âdet vardı: Ar abın biri karısına, seni anam gibi tanıyorum, der, karı- [6] •Müslümanlıkta rehbaniyet yoktur» sözü Resuli Ekremin en çok tanınmış hadislerindendir.
Bu hadis, bu âyeti kerimeye tamamiyle uygundur.
Çünkü bu âyeti kerime, hiıristiyanlıkta dahi rehbaniyet bulunmadığım, bunu hıristiyanların icat ettiklerini, bununla Allah rızasına, nail olmağı umduklarını beyan ediyor.
Müslümanlar bu sırada büyük bir millet olmak yolunu tutmuşlardı.
Onlara bu âyetlerle büyük bir millet olmak istiyen insanların bütün kuvvet ve melekelerini inkişaf ettirmeleri lâzım geldiği, onun için rehbaniyet gibi müesseselere lüzum olmadığı anlatılıyor.
[7] Yani bu hayattan da nasibedar eder, âhiretten de..
TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 28 sini terkederdi.
Fakat kadın boşanmış olmazdı, yine bir zevce olarak kain:, fakat zevciyet hukukundan istifade eimezdi.
Bu harekete Zıhar da denilirdi.
Müslümanların biri de ayni şekilde hareket etmişti.
Karısı, onu Resuli Ekreme şikâyet etti.
Bu şikâyetten dolayı sûreye «Mücadile:» Yani «halini arzedip şikâyet eden kadın» ismi verildi.
Sûrenin birinci kısmında bu hâdise bahis mevzuu olduktan sonra ikinci kısmında münafıklarla yahudilerin aktettikleri gizli toplanmalardan bahsedilerek bu toplanmaları takbih eder.
Üçüncü kısmı, münafıklarla yahudilerin halinden daha açıkça bahsederek müslümanları onlardan lahzir eder, bunlar islâm düşmanı oldukları için onlarla dost olmamağı tavsiye eder.
Bundan evvelki sûre, münafıklara işaret etmişti.
Bu sûre onlarla diğer islâm düşmanlarının, islâmiyete karşı kurdukları plânlardan bahseder.
Sûrenin nüzul tarihine gelince bunun 33 üncü sûreden biraz evvel, yani hicretin dördüncü yılında olduğu anlaşılıyor, çünkü bu sûrede de «ızihar» hâdisesine işaret olunduğu halde 33 ncü sûrede mufassal bir surette bahis mevzuu olmuştur.
CÜZ:2 8 Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — KADINLARIN HUKUKUNU SIYANET \
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1 Hak Tealâ, kocası hakkında sana müracaat ederek Allaha şikâyet eden kadının sözlerini işitti.
Hak Tealâ her ikinizin karşılıklı sözlerinizi işitir.
Çünkü Allah herşeyi hakkiyle işiten, hakkiyle yören (Tanrıdır).
2 İçinizden karılarına (zihar edenlerin, (1) [1] Bu âyeti Kerimede adı geçen kadın.
Sâmit oğlu Evs'in karısı Havle'dir.
Hâdise şudur: Evs.
ihtiyarlamış, huysuzlanmıştı.
Bir gün karısı kendisinden bir şey istemiş, o da kızarak: «senin sırtın bana anamın sırtı gibi olsun!» demişti.
Bu na zıhar denilir.
Zıhar ile kadın boş düşmez, fakat kocaya haram olurdu "ve metr uk kalırdı.
Cahiliyet devrinden kalma bu âdet islâmiyet devrinde ilk defa vâki oluyordu.
Adam dediğine pişman oldu, Kadını çağırdı.
Fakat kadın: «Canım elinde olan Tanrıma kasem ederim ki, sen o lâkırdıyı söyledikten sonra Allah ve Resulü hükmünü verinceye kadar yanıma gelemezsin; git, Peygambere danış.» demiş.
Kocası bunu sormaktan utanacağım söylemiş.
Bunun üzerine "kadın: «"Ben gider sorarım.» diyerek Resulûllahm huzuruna varmıştır.
Peygambere şunları söylemiştir: «Ya Resûlallah! Evs, beni aldığı zaman ben genç idim; kıymetli idim.
Yaşım ilerledi, bir çok çocuklarım oldu; şimdi beni anası gibi kılarak kimsesiz bırakıverdi.
Birleşmemizin çaresini bul.» dedi.
Resulullah şimdiye kadar bu hususta bir vahy telâkki etmediğini, binaenaleyh onun kocasına haram olduğu fikrinde bulunduğunu buyurdu.
Kadın, kocasınm kendisini boşamadığnia yemin etti.
Peygamber, birleşmenin haram olduğunu tekrarladı.
Kadın yalvardı, yakardı, mücadele etti.
Nihayet sözü kabul edilmeyince Allaha dönerek: «AUahım, yalnızlığı karılarına ana diyerek onları bırakanların) kanları, onların anaları değildir.
Anaları, onları ancak doğuran kadınlardır.
Onlar sözün münasebetsizini, sahtesini söylerler.
Hak Tealâ, affeden, yarlığayan Allahtır.
3 Karılarına ana diyerek onları bıraktıktan sonra sözlerinden dönenler, zevcelerine yaklaşmadan evvel bir köle azat etsinler.
[Bu keffaret), sizin için bir öğüttür.
Hak Tealâ, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
4 Herkim, (azat edimm şiddetinden ve bana zor gelecek olan ayrılmanın acısından sana şikâyet ediyorum.
Küçük çocuklarım var; onları ona bıraksam telef olacaklar; yanıma alsam aç kalacaklar!» diye ağladı, başını göğe kaldırdı: «Allahım, sana şikâyet ediyorum; Allahım, Peygamberinin lisanına bir vahy indir.» diye yalvardı.
Daha oradan ayrılmamıştı ki onun hakkındaki bu âyeti kerime nazil oldu.
Vahyin şiddeti geçince Peygamberimiz: «Ya Havle, müjde buyurarak bu âyeti kerimeyi okudu.
Sonra kadının kocasını çağırdı.
Ettiği yeminden maksadı ne olduğunu sorarak keffaret ödemesini veya oruç tutmasını söyledi.
Adam, zaruretinden bahsetti, halsizliğini söyledi.
Nihayet Peygamber ona maddi yardıknda bulunarak keffaretini temin etti ve kansiyle arasını düzeltti.
Görülüyor ki bu âyeti kerime nazil oluncaya kadar eski örf ve âdet muteber tutulmuş ve Resulûllah ancak bu İlâhî vahyin tebliğiyle Zıhar'ı menetmiştir.
lecek) bir kul bulamazsa, zevcesine yaklaşmadan evvel, birbiri ardınca iki ay oruç tutsun.
Kimin buna gücü yetmezs e altmış yoksul doyursun.
Bu emir, Allaha ve Peygamber e inanmanız içindir.
Allahın hududu, {ahkâmı) bunlardır.
Kâfirler için acıklı, azap vardır.
5 Allaha ve Peygamberine muhalefet ve adavet gösterenler,'kendilerinden önce gelenler nasıl zelil ve rüsva oldularsa, öylece zelil ve rüsva olacaklar.
Biz muhakkak apaçık burhanlar gönderdik.
Bunları tanımıyanlar için rüsva edici azap vardır.
6 Bir gün Allah onların hepsini, (bütün insanları) diriltecek, bütün işlediklerini onlara haber verecek, onlar (işlediklerini) unuttukları halde, Allah onları saydı, (yazdı), Allah herşeye hakkiyk şahittir.
BÖLÜM: 2 — GİZLİ TOPLANMALAR 7 Görmüyor musun • Allah, göklerde, yerde olan herşeyi bilir.
Ü ç kişi gizli konuşmaz ki dördüncüleri kendi olmasın.
Be ş kişi gizli konuşmaz ki altıncıları kendi olmasın.
Bundan daha az olsun, daha çok olsun, nerede olurlarsa olsunlar; Allah onların yanındadır.
Sonra Hak Tealâ, kıyamet günü, onlara bütün yaptıklarını bildirir.
Çünkü Allah herşeyi hakkiyle bilir.
8 Görmüyor musun: gizli gizli toplanıp konuşmadan nehyolunduktan sonra onlar yine nehyolundukian şeye dönüp günahkârlığa, düşmanlığa, Peygamber e isyana ait şeyleri konuşurlar, onlar senin yanına geldikleri zaman, sana Tanrı selâmından başka bir selâm verirler Kendi kendilerine "bu söylediklerimiz yüzünden Allahın bize azap etmesi gerekmez miydi?,, derler.
Onlara girecekleri Cehennem elverir.
Orası ne fena uğraktır.
9 Ey iman edenler! Birbirinizle gizli konuşacağınız, (danışacağınız) zaman, günahkârlığa, düşmanlığa, Peygamber e isyana ait konuşmayın! İyilik, doğruluk, dürüstlük hakkında konuşun, Huzurunda hep birlikte toplanacağınız Allaha karşı vazifelerinize riayet edin! 10 Gizli toplanmalar, konuşmalar, ancak şeytan içidir.
(Şeytan), mü'minleri mahzun etmek ister.
Halbuki o, Allah dilemeden, onlara hiçbir zarar veremez.
Mü'minler Allaha güvenip dayansınlar.
11 Ey iman edenler ! Size bir mecliste : Yer açın! denildiği zaman, yer açın, Allah da size m m * * , o f, ->A* •> f' 'Kıt'' v rr t *«: .< «fi >V; «i :< if> 'Auf»vf ^',Y '*^l-t"\î\><>'S,ı> {\-Xı .>'.\ Oj»ıS\lyb\j lj 4»* ^£=^f U> • J Jâ- Jj-*J1 IIİfPi8r veya deve sürmediniz (2).
Hak Tealâ, Peygamberini, dilediği kimselerin üzerine galip kılar.
Allah herşeye hakkiyle kadirdir.
7 Hak Tealânın kasabada ikamet eden ahaliden Peygamberine verdiği mâllar, Allaha, Peygamberine, hısımlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalanlara aitti.
Tâki bu mal, içinizden zenginler arasında elden ele dolaşmasın.
Peygamber size ne verirse onu alın.
Sizi neden nehyederse ondan geri durun.
Allaha karşı vazifelerinize dikkat edin.
Çünkü Allah, kötülüğün cezasını vermekte şiddetlidir.
8 (O mallar) muhacirlerin fakirlerine mahsustur.
Onlar yurtlarından sürülmüşler, mallarından uzak düşmüşler, ancak Allahın rızasını aramışlar, Allahın (dinine) ve Peygamberine yardım ^ • —~ [2] Arapçada Fey harp etmeden ele geçen düşman malıdır.
Bu mallar, devlet hazinesine aittir.
Onun için bu mallardan bir kimsenin hisse istemeğe hakkı yoktur.
Resuli Ekrem'in vefatından sonra Hazreti Fatma, yine Fey, olan, Fedek bağından bir hisse istemiş, Hazreti Ebu Bekir, bu mal şahsî bir mal olmayıp umumî bir mal olduğunu söyliyerek onun talebini reddetmişti.
etmişlerdi.
İşte gerçek olanlar bunlardır.
9 Bunlardan evvel (Medineyi) yurt ve iman evi edinen kimseler, kendi taraflarına hicret edenleri severler.
Onlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde ona karşı ihtiyaç duymazlar.
Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları öz canlarına üstün tutarlar.
Herkim kendini öz nefsinin cimriliğinden kurtarırsa işte murada erenler bunlardır (3).
10 Bunlardan sonra gelenler de ''{Ulu) Tanrımız, derler, bizi ve bizden evvel iman eden kardeşlerimizi yarlığa! Kalplerimizde, iman edenlere karşı bir kin bırakma! (Ulu) Tanrımız! Şefkatli ve merhametli Sensin!., [3]'Medine'yi yurt ve imam evi edinen kimselerden murat Ansardır.
Yani Medinede mukim olan müslümanlardır.
Mekkedeki müslümanlar, yerlerini yurtlarını bırakıp buraya gelmişler, Ansar onları kardeşi gibi karşılamış, onları kendi evlerine almışlardı.
Nadir oğulları sürüldükleri zaman bunların bir kısmı hâlâ Ansarın evinde idiler.
Nadir oğulları sürüldükten sonra Resuli Ekrem, Ansarın muvafakatiyle onların bıraktıklarını muhacirlere verdi.
BÖLÜM:2 — MÜNAFIKLAR VE YAHUDİLER 11 Münafıkları görmüyor musun ? Onlar ehli kitaptan kâfir olan kardeşlerine : " Yurtlarınızdan çıkarılırsanız, biz de muhakkak sizinle beraber çıkarız.
Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye itaat etmeyiz.
Size karşı harbedilirse herhalde sîze yardım ederiz „ derler.
Hak Tealâ onların yalancı olduklarına şahittir.
12 ( Yahudiler yurtlarından ) çıkarılırlarsa, ( bu münafıklar ) onlarla beraber çıkmazlar.
Onlar harbe tutuşurlarsa, yine onlara yardım etmezler.
Yardım etseler bile arkalarını çevirip kaçarlar.
Sonra da yardım görmezler.
13 Onların kalplerine,, Allahtan ziyade, siz yılgınlık veriyorsunuz.
Çünkü onlar anlamaz kimselerdir.
14 Onlar, sizinle toplu olarak vuruşmazlar.
Ancak müstahkem şehirlerde, yahut duvarlar arkasından sizinle vuruşmak isterler.
Onların kendi aralarında birbirlerine saldırışları pek yamandır.
Sen onları toplu sanırsın, halbuki kalpleri dağınıktır.
Çünkü onlar aklı erer kimseler değildirler.
15 Onlar, kendilerinden az zaman evvel gelip günahlarının vebalini tatmış kimseler gibidirler.
Onlar için acıklı azap vardır.
16 Onların hali, şeytanın hali gibidir ki insana : (inanma ) , kâfir ol ! der, o da kâfir olunca, şeytan: Benim seninle hiçbir ilişiğim yok ! Ben bütün âlemleri var eden Tanrıdan korkarım ! der.
17 Artık ikisinin de akıbeti, daim.
kalmak üzere ateştir.
Zaliınlerin cezası budur.
BÖLÜM: 3 — BİR NASİHAT 18 Ey iman edenler ! Allaha karşı vazifelerinize dikkat edin ! Her can yarın için ne iş gördüğüne baksın.
Allaha karşı vazifelerinize dikkat edin.
Çünkü Hak Tealâ, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
19 Allahı unuttukları için Allahın kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.
Fâsık olanlar bunlardır.
20 Ateşlik olanlarla, Cennetlik olanlar bir olamazlar Kurtulanlar, Cennetlik olanlardır.
21 Biz bu Kur'anı bir dağ başına indirmiş olsaydık, dağı, Allah korkusundan eğilmiş, parça parça olmuş görürdün.
Biz bu misalleri, insanlar, düşünsünler diye irat ederiz.
22 Allah O Tanrıdır ki Ondan başka tapacak yoktur.
Görünmiyeni, görüneni bilen Odur, esirgeyen, bağışlayan Odur.
2 3 O, o Tanrıdır ki Ondan başka tapacak yoktur.
Hükümran Odur.
Mukaddes Odur.
Sulh ve müsaîemeti yayan, aman veren, herşeyi görüp gözeten, yegâne galip olan, karşısına hiçbir engel çıkarmıyan, büyüklükte eşi olmıyan Odur.
(Müşriklerin ) bütün şirkinden münezzehtir.
2 4 Yaratan, (maddeyi) var eden, (varlıklara) suret veren Allah Odur.
En güzel isimler Onundur.
Göklerde, yerde ne varsa, hepsi Onun şanını tenzih eder.
Yegâne galip olan, herşeyi hikmetle çeviren Odur.
SÛRE: S O MÜMTEHANE SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur.
2
BÖLÜMdür, 13 âyettir.) Konusu: Sûrenin başından sonuna kadar bahis mevzuu elliği mes'ele, müslümanlarla müslüman olmıyanların münasebetleri, bilhassa müslümanlığı imhaya çalışan düşmanlarla dosl olmanın doğru olmıyacağıdıt.
Bu düşmanlar, müslümunları, asıl yurtlarından -çıkarmakla iklifa elmiyerek onlara karşı harp de ilân etmişlerdi.
Bundan dolayıdır ki Hazreti Peygambere, müşrikler arasından çıkagelen ve müslümanlığı kabul elmek isiiyen kadınları îmiihan etmesi, bunlar samimî saiklerla gelmişlerse kabul olunmaları emrolunuyor.
Onun için sûrenin adı: «İmtihan olunan» manasmdadır.
Sûrenin nüzul tarihine gelince onun.
Hicretin yedinci yılında, Kudeybiye musalehası ile Mekkenin fethi arasında nazil olduğu anlaşılıyor.
Meal-i Kerimi:
BÖLÜM: 1 — MÜSLÜMANLARIN MÜSLÜMAN OLMIYANLARLA MÜNASEBETLERİ
Bismi'llâhf rrahmani'rrahim 2 1 Ey iman edenler ! Benim düşmanımı da, sizin düşmanınızı da dost edinmeyin.
Onlar, size gelen hakkı tanımadıkları; Tanrınız olan Allaha inandığınız için Peygamberi de, sizi de yurdunuzdan çıkardıkları halde onlara muhabbet göstermeğe razı olur musunuz ? Siz yurdunuzdan, Benim yokunda mücahede için, Benim rızamı 8 4 8 TANRI BÜYHÜĞÜ — TERCÜME ve TEFSİR [ Cüz: 2 8 kazanmak için çıktınızsa onlara dostluk mu gösterirsiniz? Halbuki Ben, sizin gizlediğinizi de, açık gösterdiğinizi de en iyi bilenim, içinizden herkim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.
2 Onlar sizi ele geçirebilseler, size düşman kesilirler, size kötülükle ellerini, dillerini uzatırlar ve kâfir olmanızı ( canla başla ) dilerler.
3 Hısımlarınızın, çocuklarınızın size hiçbir faydası dokunmaz.
Kıyamet günü, Allah onlarla aranızı ayıracak.
Hak Tealâ bütün yaptıklarınızı görür.
4 ibrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardı.
Hani onlar kavimlerine : " Bizim sizinle, Allahı bırakarak taptıklarınızla, hiçbir ilişiğimiz yok.
Sizi reddediyoruz.
Bir tek Allaha inanmaya kadar sizinle aramızda ebedî düşmanlık, ebedî nefret belirmiştir.
„ demişlerdi.
Yalnız İbrahimin babasına : " Senin için yarlığanmak dileyeceğim, fakat Allahtan sana gelecek herhangi birşeyi defetmeğe gücüm yetmez,, demesi müstesna.
Onlar : ( Ula) Tanrımız ! ( elediler, Sana güvendik ) , güre: 60 ] Mümteh&ne Sûresi 8 4 9 li Sana dayandık, Sana çevrildik, son 1 dönüş te Sanadır.
5 (£//u) Tanrımız ! Kâfirleri, (üzerimize musallat ederek) bizi onlara alt etme.
Bizi yarlığa, ( Ulu) Tanrımız ! Yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Sensin ! 6 Onlar sizin için, Allaha ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için, güzel bir örnektiler.
Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) Hak Tealâ, herşeyden müstağnidir, övülmeğ o lâyık olan Odur.
BÖLÜM : 2 — MÜSLÜMANLARIN MÜSLÜMAN OLMIYANLARLA MÜNASEBETLERİ 7 Belki de Allah sizinle, kendilerini düşman tanıdıklarınız arasında muhabbet peyda eder (l) .
Allah hakkiyle kadirdir.
Al- [1] Ayeti Kerime, müşriklerle olan adavetin muvakkat olduğunu anlatıyor.
Mekkenin fethiyie iki taraf arasındaki adavet zail oldu ve Âyeti Kerimenin ihbarı tahakkuk etti *5JS 8 5 0 - TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz : 2 8 lah yarîığayıcıdır, bağışlayıcıdır.
8 Hak Tealâ, din uğrunda sizinle muharebe etmiyen, sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmıyan kimselere iyilik etmekten, adalet ve insaf göstermekten menetmez.
Hak Tealâ, adalet ve insaf gösterenleri sever (2).
9 Allah, sizi ancak sizinle din uğrunda harbeden, sizi yerinizden yurdunuzdan çıkaran, çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmayı nehyetmiştir.
Onlarla dost olanlar yok mu, işte zalim olanlar onlardır.
10 Ey iman edenler! Mü'min kadınlar, hicret ederek size gelince Onları imtihan edin (3).
Allah onların imanlarım herkesten iyi bilir.
Onların iman ettiklerini anlarsanız artık onları kâfirlere döndürmeyin.
Ne bu kadınlar onlara (kâfir olan kocalarına), ne onlar bu kadınlara (mümin olan zevcelere) halâl değildirler.
Onlara sarfettiklerini verin.
Mehirlerini kendilerine verdiğiniz halde, onları nikâh etmenizde sizin için beis yoktur.
Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın.
Sarfettiklerinizi isteyin.
Onlar da sarfettiklerini istesinler.
Allahın hükmü budur.
Aranızda O hükmeder.
Allah herşeyi hakkiyle bilir.
He r işi hikmetle çevirir.
11 Şayet zevcelerinizin mehirlerinden birşey, kâfirlere gider de, nevbet size gelirse, zevceleri gidenlere, sarfettiklerinin mislini verin.
Kendisine iman ettiğiniz Allaha karşı vazifelerinize riayet I edin! 12 Ey Peygamber ! Mü'min kadınlar, Allaha hiçbir eş-ortak katmamak, hırsızlık etmemek, zina irtikâp etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri, ayakları arasına birşey bırakmak (doğurmak) hususunda (zevçlerine) iftira etmemek, hiçbir güzel işte sana karşıgelmemek üzere sana biate geldikleri zaman onlardan biat al.
Onlar için yarlığanma dile.
Hak Tealâ yarhğayıcı, bağışlayıcıda 13 Ey iman edenler! Allahın gazabına uğramış kimselerle dostluk etmeyin.
Kâfirler, mezarlara girenlerinden nasıl nevmit iseler, onlar da âhiretten öylece nevmittirler.
[2] Ayeti Kerime müslümanlarla müşrikler arasında münasebetlerin son derece gergin olduğu bir sırada nazil oldu.
Buna rağmen onun iyiliği ve insaf ile adaleti emretmesi nekadar dikkate şayandır.
.
.
t ^ [3] Mü'min olup Melikeden Medineye hicret eden kadınlar, kayıtsız, şartsız kabul olunmuyorlardı.
Çünkü bunların koealarmı bırakıp kaçmış olmaları muhtemeldi.
Onun için bunlar, münhasıran islâmiyet ve iman yüzünden kalkıp geldiklerine air yemin ederlerdi.
SÛRE : 6 1 S A F SÛRES İ (Medinede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 54 âyettir.) Konusu : Sûrenin içinde mü'minîerin dinlerini müdafa ederken, saf saf hareket etmeleri emrolunduğundan sûreye Saf sûresi denilmiştir.
Sûrenin ilk kısmında bu emir bahis mevzuu olduktan sonra Hazreti Musânın kendi kavminden gördüğü eza, cefa anlatılır; daha sonra da Hazreti İsanın diliyle Hazreti Peygamberin kudumu tebşir olunarak onun mutlaka muzaffer olacağı, hakikatin herşeye galebe çalacağı anlatılır, nihayet islâmiyetin bütün dinlere karşı galip geleceği müjdelenir.
Sûrenin ikinci kısmında müslümanları hak ve hakikat davası uğrunda mücahedeye davet ederek İsanın hayatından misaller irat eder.
Bu sûre, hicretin ikinci ile dördüncü yılı arasında nazil olan sûrelerdendir.
Meal-i Kerimi :
BÖLÜM : 1 — İSLÂMIN ZAFERİ Bismi'İlâ hi'rrahînani'rrahîm 1 Göklerde, yerde ne varsa, Allahın (yüce şanım) tenzih eder, yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Odur.
2 Ey iman edenler! N e için yapmıyacağinız şeyi söylüyorsunuz? 3 Allah yanında en menfur olan şey, yapmıyacağinız şeyi söylemektir.
4 Allah, kendi yolunda saf bağlayıp birbirine yapışmış, perçinleşmiş bir duvar gibi mücahede edenleri sever.
5 Hani Musâ kavmine: Ey kavmim! demişti, Allahın size gönderilmiş Peygamberi olduğumu muhakkak bildiğiniz halde beni ne için incitiyorsunuz? Vaktaki onlar döndüler, Allah da onlaısn kalplerini döndürdü.
Zaten Allah fâsıkları yola iletmez.
6 Hani Meryem oğlu İsâ: Ey İsrail oğulları! Ben önce nazil olan Tevratı tasdik etmek, benden sonra Ahmed isminde gelecek Peygamberi müjdelemek üzere size gönderilen bir peygamberim! demiş ve onlara apaçık burhanları getirince, onlar: "Bu apaşikâr büyücülüktür,, demişlerdi.
7 İslama davet olunduğu halde Allaha karşı yalan TANRI BUYRUĞU — TERCÜME va TEFSİR [Cüz: 28 ââfiftfti uyduran kimseden daha zalim kim olabilir? Hak Tealâ zalim olanları doğru yola iletmez.
8 Onlar ağızlariyle Allahm ışığını söndürmek isterler.
Allah ise nurunu tamamlıyacak.
Kâfirler karşı gelse de, (istemese del).
9 Müşrikler istemese de bütün dinlere üstün getirmek üzere Peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderen Odur.
BÖLÜM s 2 — MÜSLÜMANLAR FEDAKÂR OLMALI 10 Ey iman edenler! Sizi, acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti salık vereyim mi? 11 Allah ile Peygamberine imari etmek, mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda mücahede etmek.
Bilseniz, bu sizin için daha çok hayırlıdır.
12 (Böyleyaparsanız) Allah sizin günahlarınızı yarlığar, sizi altından ırmaklar akar cennetlere, ebediyet bağlarındaki tertemiz konaklara sokar.
En büyük kurtuluş budur.
13 Sevdiğiniz bir nimet daha var: Allah tarafından yardım, yakmcacık bir zafer! Mü'minleri müjdele! 14 Ey iman edenler! Allahın yardımcısı olun! Nasıl ki Meryem oğlu İsâ, Havarilere: Allah davasında yardımcılarım kim ? diye sormuş, Havariler de Allahın yardımcıları biziz! demişlerdi.
İsrail oğullarından bir bölük imana geldi, bir bölük küfretti.
Biz de iman edenleri, kâfir olanlara karşı teyit ettik, onlar da galip geldiler.
SÛRE: 6 2 CUM'A SÛRESI (Medinede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 11 âyettir.) Konusu ; Sûrede cuma namazından bahsolunduğu için ona Cuma sûresi denilmiştir.
Sûrenin birinci kısmında Hasreti Peygamberin insanları tezkiye eden.
içlerini dışlarım temizliyen bir Peygamber olduğu anlatıldıktan sonra müslümanları.
Yahudilerin sukutuna sebep olan tehlikelerden tahzir eder, Yahudilerin öze değil, fakat kabuğa ehemmiyet verdiklerini gösterir.
Sûrenin ikinci kısmı, müslümanların cemaat namazlarını ihmal etmemelerini anlatarak bilhassa cuma namazından bahseder.
Sûrenin, Hicretin birinci yılında nazil olduğu anlaşılıyor.
Meal-i Kerimi ;
BÖLÜM: 1 — HER DEVRİN MÜRŞİDİ
Bismi'llâhı'rrahmani'rrahîm 1 Göklerde, yerde ne varsa, (kâinata) hükümran, (bütün) kuddusiyetin membaı, yegâne galip olan, her işi hikmetle çeviren Allahın yüce şanını tenzih eder.
2 Ümmilere, Önceden apaçık sapıklıkta oldukları halde, kendilerinden, İçlerinden Allahın âyetlerini okur, onları temizler, onlara kitap ve hikmeti öğretir bir peygamber gönderen Odur.
3 (Bu peygamber) onlardan iken onlara yetişemiyen diğer, (insanlara) da gönderilmİştiı (l).
Yeri], Burada Resuli Ekremin yalnız kendine muasır arkadaşlarına değil, daha sonradan gelecek olanlara da mürşit olduğu, yani her devrede insanlık âleminin mürşidi olduğu beyan olunuyor.
TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [ Cüz: 28 gâne galip oları, her işi hikmetle çeviren Odur.
4 İşte bu, Allahın fazl-u inayetidir.
Onu dilediğine verir.
Allah büyük v e inayet sahibidir.
5 Kendilerine Tevratta yükletildiği halde onu ] yüklenmiyenler, (onun hükümleriyle amel edemiy enler in) hali, kitap taşıyan merkebin haline benzer.
Allahın âyetlerini yalan sayan kimseler (ne kötü şeye) benziyor.
Hak Tealâ, zalim olanları, doğru yola iletmez.
6 D e ki: Ey Yahudiler! diğer insanlardan büsbütün ayrı olarak Allahın gözdesi olduğunuzu iddia ediyor ve bu davanızda gerçek bulunuyorsanız, durmayıp ölümü temenni edin (de saadete erin!) (2).
7 Onlar elleriyle işledikleri işler yüzünden (ölümü) asla temenni etmezler.
Hak Tealâ zalimleri, hakkiyle bilir.
8 D e ki: Sizin kaçtığınız ölüm yok mu, muhakkak ki size irişecek, sonra görünmiyeni de, görüneni de bilen Aliaha döneceksiniz de O size (bütün) yaptıklarınızı bildirecek.
[2] 2 : 94 âyetine bakınız.
BÖLÜM : 2 — CUMA NAMAZI 9 Ey iman edenler! C«ma günü namaza davet vukubulduğu zaman Allahı anmağa koşun, alışverişi, (işi gücü) bırakın.
Bilseniz bu, sizin hakkınızda daha hayırlıdır (3).
10 Namaz eda edildikten sonra yeryüzüne yayılın, Allahın inayetini arayın, Allahı sık sık anın ki felah bulaşınız.
11 Onlar bir ticaret veya oyun eğlence görünce seni ayakta bırakıp dağılırlar.
De ki: Allahın yanındaki ( mükâfat), oyun - eğlenceden ve alış - verişten hayırlıI dır.
Rızk verenlerin en hayırlısı Allahtır.
fi SÛRE : 6 3 MÜNAFıK UN SÛRESI (Medinede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 11 âyettir.) Konusu : Bütün sûre münafıklardan bahseder, onun için ismi, münafıklar süresidir.
Sûrenin birinci kısmı münafıkların sahtekârlıklarından, onların müslümanlığı çiğnenmiş görmek için duydukları arzulardan bahseder.
I İkinci kısmı müslümanlara öğütler verir, servet hırsının, çoluk çocuk çokluğunun onları iğfal etmemesi lâzım geldiğim anlatır.
Bir davayı tutanların münafıklıkları, o davanın ilerlemesine mani olur.
Bu sûrenin daha evvelki sûre ile irtibatı da bu noktadadır.
Sûrei Şerifenin, müslümanlarla münafıkların ayrıldıkları ilk hengâmede nazil olduğu anlaşılıyor.
Bu hâdise ilk evvel, Uhut harbinde vukubuidu.
Onun için bu sûre de, hicretin üçüncü yılında nazil olmuş sayılır.
Meal-i Kerimi : .—.
BÖLÜM : 1 — MÜNAFIKLAR
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1 Münafıklar sana geldikleri vakit: Allahın peygamberi ol- [3] Cuma namazı, cuma günü zeval vakti cemaatle eda edilen iki rekâtten ibarettir.
Namazdan evvel bir hutbe irat edilir.
Bu âyet ile daha sonraki âyet, müslümanların namazdan evvel de, sonra da işleriyle güçleriyle meşgul olabileceklerini gösterir.
Müslümanlar, yahudilerin cumartesi günü, hıristiyanların pazar günü yaptıkları gibi bütün günlerini ibadete veya istirahate hasretmeğe mecbur değildirler.
duğuna şehadet ederiz! derler.
Hak Tealâ da senin, peygamberi olduğunu bilir, onların (koyu) yalancı olduklarına şehadet eder.
2 Onlar (bu şehadetlerini), andlarını, siper edinirler de (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar, onların bu yaptıkları ne fanadır3 Çünkü onlar iman ettiler.
Sonra kâfir oldular.
Kalplerine mü hür basıldı.
Onun için onlar anlamazlar.
4 Onları gördüğün zaman, (iriyarı) gövdeleri hoşuna gider, söz söylerlerse sözlerini dinlersin.
Onlar, sanki esvap giymiş kütüklerdir.
Her gürültüyü, kendi aleyhlerinde sanırlar.
Düşman onlardır.
Onlardan hazer.
Allah belâlarını versin.
Onlar nereye dönüyorlar? 5 Onlara: Gelin, Allahın peygamberi sizin için yârhğanma dilesin, denilse başlarını çevirirler, onların büyüklük taslıyarak yüz çevirmiş olduklarını görürsün.
6 Onlar için yarlığanmak dilesen de, yarlığanmak dilemesen de haklarında birdir.
Hak Tealâ onları asla yarlığamıyacak.
Hak Tealâ, fâsık olanları, doğru yola iletmez.
7 (46 " Tegabün Sûresi 857 "Allahın peygamberi yanında bulunanlara, nefaka vermeyin ki | dağılsınlar,, diyenler onlardır.
Göklerin, yerin, bütün hazineleri U ise Allahındır.
Fakat münafıklar anlamazlar.
8 Onlar: "Medineye | dönersek, daha kuvvetli ve daha şerefli olanlar, zayıfları, fakirleri oradan çıkaracaklar,, derler.
Bütün kuvvet ve izzet Allahın peygamberinin ve mü'minlerindir.
Fakat münafıklar; anlamazlar.
BÖLÜM: 2 — MÜ'MİNLERE ÖĞÜT 9 Ey iman edenler! Mallarınız, çoluk çocuklarınız, sizi Allahı anmaktan alıkoymasın.
Kim bunu yaparsa, işte ziyankâr olanlar onlardır.
10 Birinize ölüm gelmeden evvel mallarınızdan sarfedin ki ölüm geldiği zaman: u(Ulu) Tanrım! (ne olar), ölümümü biraz geciktirsen de sadaka verip, iyilik edenlerden olsam !„ demesin.
11 Hak Tealâ, eceli gelen bir kimseyi geciktirmez.
Hak Tealâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
SÛRE: ' 6 4 TEGABÜN SÛRESI (Medinede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 18 âyettir.)f Konusu : Sûrei Şerifenin ismi olan Tegabün, kusurların tezahürü manasındadır.
Çünkü bir gün yalnız kâfirler değil, mü'minler de kusur i^ı'eır işlerse bu kusurların tezahür etliğini, gözlerinin önüne geldiğini göreceklerdir.
Sûrenin bütün mevzuu budur.
- Sûrei şerife, Medinede nazil olan sûrelerin ilkle* i arasındadır.
Meal-i Kerimi ; \ 9
BÖLÜM : 1 — KÂFİRLERE İHTAR
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm i 1 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahın (yüce şanını) tenzih ederler.
Mülk Onundur, hamd Ona yaraşır.
Herşeye hakkiyle kadir olan Odur.
2 Sizi O yarattı.
Kiminiz kâfirdir, kimi- 8 5 8 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz : 2 8 ir niz mü'min! Hak Tealâ bütün yaptıklarınızı görür.
3 Gökleri, yeri hak ile, (hikmet ile) yarattı.
Size tasvir etti, suretlerinize en güzel biçimi verdi.
Dönüş Onadır.
4 Göklerdekini yerdekini, gizlediklerinizi, açığa vurduğunuzu hep bilir.
Sinelerde gizli olanları da ilmi kavrar.
5 Sizden evvel gelen kâfirlerin haberi size erişmedi mi ? Onlar (küfürlerinin) vebalini tattılar.
Onlar için acıklı azap (ta) vardır.
6 Çünkü onlara Peygamberleri apaçık burhanlarla gelmişler, onlarsa "bizi birtakım insanlar mı doğru yola iletecek?,, demişler de kâfir olmuşlar, yüzlerini çevirmişlerdi.
Hak Tealâ hiçbir şeye muhtaç değildir.
Müstağnidir.
Övülmeğ e lâyık olan Odur.
.7 Kâfirler tekrar dirilmiyeceklerini sanırlar.
(öyle iddia ederler).
Onlara de ki: Evet, Tanrım, hakkiçin dirileceksiniz, sonra yaptıklarınız size bildirilecektir.
Bu (da) Allaha gör e kolaydır.
8 (öyle ise) artık Allaha ve peygamberine vahyettiğimiz nura iman edin.
Hak Tealâ, yaptıklarınızdan ± haberdar- 14.
I I $**>&>*İ i&y^'Y '\*< Ç^'.-Y^A.'>'s güvenirse, Allah da ona elverir.
Hak Tealâ, emrini yerine getirir.
Hak Tealâ, herşeye bir ölçü tayin etmiştir.
4 Kadınlarınız içinde âdetten kesilenlerin iddetinde şüphe ederseniz onların iddet zamanları üç aydır.
Âdet görmiyenler de böyledir.
Gebe kadınların iddetleri, doğurunca nihayet bulur.
Herkim Allaha karşı vazifelerine riayet ederse Allah da onun işini kolaylaştırır.
5 İşte bu, Allahın vahyettiği, emridir.
Herkim Allaha karşı vazifelerine riayet ederse, Hak Tealâ da onun kötülüklerini örter, onun mükâfatını büyültür.
6 Kadınları, gücünüz yettiği kadar ikamet ettiğiniz yerde oturtun, Onlan sıkıştırarak kendilerine zarar vermeğe uğraşmayın.
Gebe iseler doğuruncıya kadar nafakalarını verin.
Çocuklarını emzirirlerse onların ücretlerini ödeyin.
Birbirinizle güzelce danışarak bu (işleri tesviye edin).
Aranızda (ihtilâf çıkarsa), anlaşmakta güçlük olursa, o zaman çocuğu başka bir kadın emzirir.
7 Eli geniş olan elinin genişliğine göre nefaka versin.
Eli dar olan kimseye de Allah verdiği rızıktan fazla yük yüklemez.
Allah güçlükten sonra kolaylık verir.
BÖLÜM: 2 — MEKKEYE İHTARLAR 8 Nice şehirler vardır ki halkı, Tanrılarının ve peygamberlerinin emirlerinden baş çevirmiş, Biz de onu şiddetli bir hesaba 1 çekmiş ve dehşetli azaba uğratmıştık.
9 Onlar, (küfür ve isyanlarının) vebalini tatmış, işlerinin akıbeti de ziyankârlık olmuştu.
10 Hak Tealâ, onlara, şiddetli bir azap hazırladı.
O halde, iman eden ey tam akıllı insanlar! Allaha karşı vazifelerinize dikkat edin.
Hak Tealâ size öğüt verici kitabı vahyetmiş, bir de peygamber göndermiştir ki iman edenler ve doğru dürüst işler işleyenleri karanlıktan aydınlığa çıkarmak için size Allahın âyetlerini apaçık okur.
11 Herkim Allaha inanır ve doğru dürüst işler işlerse Hak Tealâ onu altından ırmaklar akan Cennetlere, içinde ebediyen ve daim kalmak üzere sokar.
Hak Tealâ ona ne güzel rızk vermiştir.
12 Hak Tealâ (O Tanrıdır ki) yedi kat göğü, yerden de onun mislini yaratan Allahtır.
Onun emri, onların arasında cereyan eder durur ki Allahın herşeye kemâliyle kadir olduğunu, herşeyi ilmiyle kavradığını s anlıyasınız.
- k SÛRE : 6 6 TAHRÎM SÛRESI (Medinede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 12 âyettir.) Konusu : Sûrenin birinci üyelinde Peygamberin ve kendisine tâbi olanların Kak Tealâ tarafmdan kendilerine halâs edilen şeyleri, haram etmemeleri icap ettiği beyan olunduğundan bu sûreye Tahrîm sûresi.
denilmiştir.
Sûrede bahis mevzuu olan hâdise, Resuli Ekremin zevceleri tarafından dünya ihtiyaçlarını daha fazla tatmin etmeği ve maişet şartlarını yükseltmeği islemeleridir.
Bunun için otuz üçüncü sûrenin 28 inci âyetine bakınız.
Bundan evvelki sûra talâk île meşgul olduğu için bu sûrenin muvakkat ayrılmalar ile meşgul olması gayet tabiî idi.
Sürenin birinci kısmı Hazreti peygamberin sev o eleriyle münasebetlerinden bahsettiği halde ikinci kısmı taraftarlarının kaf'edeceklcfrî terakki merhalelerinden bahseder.
Bu iki kîsım arasındaki * münasebet sathî görüşlü ihsanlara karasJzk kalabilir.
Onun için bu noklr.
üzerinde birkaç söz söylemek gerektir.; Arapçada «zevç» kelimesi hem zevceye, hem zevce ıtlak olunduğu gibi şerik veya yoldaş manasına da gelir.
Peygamber ile hakikî mü'minler arasındaki ruhanî münasebet »mecazen» zevç kelimesi ile ifade olunur.
Şurası da dikkate alınmalıdır ki kâfirler ve mü'minler bu kısmın sonundaki âyetler e Nuhun ve Lûlun zevceleriyle Fir'avunun zevcesi ve İsanın anası olan Hazreti Moryemlo mukayese edilmekledir.
Bu sûre hicretin dokuzuncu senesinde nazil olmuş sayılabilir.
Meal-i Kerîmi i
BÖLÜM : 1 — PEYGAMBERİN AİLE MÜNASEB Bismi'ilâhi'rrahmaniVrahîm 1 Ey peygamber, zevcelerinin rızasını arayarak Allahın sana halâl ettiği şeyleri nefsine niçin haram ediyorsun f Hak Tealâ yarlığayıcı, bağışlayıcıdır (l).
2 Hak Tealâ size yeminlerinizi kef- (1) Hıristiyan münekkitler DU âyete istinat ederek Hazreti Peygamberin aile hayatına uzum uzadıya taarruz ederler.
Bunların istinat ettikleri bütün hâdiselerin aslı" astarı yoktur.
Bunlar bazı müfessirlere istinat ederek Hazreti Peygamberin, Mariye ile halvette kalması yüzünden, Hazreti Hafsenin kederlendiği, bu yüzden Hazreti Peygamberin Mariye'yi kendine haram ettiğini söylerler.
Hıristiyan münekkitler, Hazreti Peygamberin bu suretle «gayrı meşru bir ihtirası tatmin ettiğini» iddia ederler.
, Mariye, Hazreti Peygamberin zevcesi olduğuna göre bu iddianın nekadar faret ile burmayı farz kıldı.
(2).
Hak Tealâ, sizin yârınız ve yardımcınızdır.
Herşeyi hakkiyle bilen, her işi hikmetle çeviren Odur.
3 Hani peygamber zevcelerinden birine gizli bir söz- söylemiş, zevcesi o sözü ( başkasına ) haber verdiği zaman Hak Tealâ bu hali Peygamberine bildirmişti, halbuki (Peygamber) o hususun bir kısmını röylemiş, bir kısmını bırakmışta Peygamber îsvsssias bütün olanı haber verince zevcesi "bunu sana kim bildirdi?,, esassız oklusu kendilisinden tezahür eder.
Mariye.
Hazreti Peygamberin zevcesi oımaK naysıyeüıe, diğer zevcelerinden ıarKsızcu.
Burada, sûrenin mukaddimesinde anlattığımız gibi, bahis mevzuu olan hâdise, Hazreti Peygamberin zevcelerinden bir ay ayrılması hadisesidir.
Buharı, bu sûrenin tefsirinde buna işaret ve hâdiseyi Hazreti Ömer'den nakleder.
İbn Cerir de Hazreti Ayşe'den naklen bu âyetin iyfâ.
yani muvakkat ayrılma hâdisesine işaret ettiğini söyler.
Bukadar sarih ve kat'î bir vazieyt karşısında başka bir tevü aramağa hacet katmadığı halde maalesef bu mevzu üzerinde bir sürü dedikodular uydurulmuştur.
(2) 5 : 89 uncu âyetine bakınız.
m dedi.
O da : herşeyi hakkiyle bilen, herşeyden haberdar olan (Allah) bildirdi, dedi (3).
4 İkiniz tevbe ederseniz, kalbiniz hakikaten buna meyletmiş bulunuyor.
(Peygambere karşı) birbirinize arka verecek olursanız (bilin ki) onun yârı ve yardımcısı Allahtır; Cibril de, mü'minîerin doğru dürüstü de, onun yardımcılarıdır.
Bundan sonra melekler de onun arkasıdır.
5 Şayet o sîzi boşayacak olursa, (4) belki de Tanrısı, size bedel, sizden hayırlı, münkat, mü'min, itaatli, tevbe edici, ibadet edici, oruç tutucu dul, bakir kadınlar verir.
6 Ey iman edenler! kendinizi ve aile- (3) Burada neye işaret olunduğunu gösteren şayanı itimat bir rivayet yoktur.
Fakat daha somaki âyetlerde ayni konu devam ettiğinden, meselenin muvakkat ayrılmağa ait olduğu anlaşılıyor.
(4)Resuli Ekrem'in zevceleri, dünya metainden istifade hususundaki taleplerinde ısrar ettikleri takdirde kendisinin onları boşamağa hazır olduğundan bahsolunması buradaki bütün beyanatın muvakkat ayrılmağa ait olduğunu gösteriyor..
Fakat Resuli Ekrem zevcelerini boşamadığı için âyeti keı'imede bahis mevzuu olan yolların, zevcelerinde bariz olduğu tezahür eder.
r- IT 8 6 6 „ TANRI BUYRUĞU — TERCÜME vo TEFSİR [Cüz: 28 ffi-— -=• = .
..
.
— ı ' ' terinizi o ateşten koruyun ki onun yakacağı şey, insanlarla»» taşlardır.
Onun memuru elan melekler, sert ve kuvvetlidirler.
Allahın buyruğuna karşıgehnez, kendilerine buyurulan herşeyi yaparlar.
7 Ey kâfir olanlar, bugün ileriye özürler sürmeyin- {Bugün) ancak yaptıklarınızın karşılığını görüyorsunuz.
BÖLÜM : 2 — MÜ'MİNLER ÎLERLİYECEKLER 8 Ey iman edenler ! Allaha, yüreğinizin bütün özlüğü ile, ihlâs üe dönün.
Belki Tanrınız kötülüklerinizi örter, sizi altından ırmaklar akan Cennetlere.
sokar, O gün Allah, Peygamberi ve onunla beraber olanları utandırmaz.
Onların nurları, önlerinde ve sağ taraflarında koşar.
Onlar ; ( Ulu) Tanrımız ! derler, nurumuzu tamamla; bizi yarlığa! Sen herşaye hakkiyle kadirsin (5) ! 9 Ey Peygamber ! Kâfirler ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran ! Onların yurdu Cehennemdir.
O ne fena uğraktır.
10 Hak Tealâ kâfirlere Nuhun karısı ile Lûtun karısını misal olarak irat eder.
Bu iki kadın, kumarımızdan doğru dürüst iki insanın (nikâ-^ hında) idiler.
Onlara hıyanet ettiler.
Zevçleri, onlara, Allaha karşı birşey yapamadılar.
(Allahın azabından kurtaramadılar.
O iki kadına:) Ateş e girenlerle beraber sizde girin denildi (6).
11 Hak Teala mü'min olanlara da Fir'avunun karısını misal olarak getirir.
Hani O, ( Ula) Tanrım, demişti, bana nezdinde, Cennetin içinde bir ev yap.
Beni Fir'avundan, Fir'avunun işlediğinden kurtar.
Beni zalim olan kavimden halâs eyle (7).
12 (Hak Tealâ bunlara) Imran kızı Meryemi de misal olarak getirir.
Meryem, iffetini muhafaza etmiş, Biz de Ona (8 ) ruhumuzdan nefhetmiştik.
Meryem Tanı-ısının sözlerini v e kitaplarının doğruluğunu tanıdı ve itaat edenlerden oldu.
(5) Eu âyetten Cennetin yalnız bir nimet ve selâmet yurdu olmadığı, orasının nihayetsiz bir ruhanî teali yurdu olduğu anlaşılıyor.
Nurunun lamam olma? sına dua eden her insan, ahiret hayatının sonsuz tealileri içinde yürüyüp duracaktır.
(6) Bu misal, peygamberlerinin irşatlarına karşı gelenlerin halini gösteriyor.
Bunları peygamberleri, fena akıbetten kurtaramazlar.
(7) Bu misal, günâh kaydından henüz kurtulamıyan iyi insanların halini anlatıyor.
Burada günahı Fir'avun temsil etmektedir.
Bu çeşit insanlar günahtan kurtulmak için savaşırlar, onun bütün kayitlerini kırmak isterler.
(8) Bu misal, en doğru dürüst insanları gösteriyor.
SÛRE: 6 7 MÜL K SÛRESİ ( Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 30 âyettir.) Konusu : Bu sûreden beşlıyarak Kur'anın sonuna kadar devam eden kırk sekiz sûrenin hepsi de Mekke'de nazil olmuştur.
Bunların içinde yalnız 110 uncu sûre.
Ke dine devrine ait olmakla beraber, vedâ hsccı esnasında, Mekke'de nazil cldu.
Eütün bu sûreler, islâmın namzet olduğu yüksekliğe dair müjdelerle doludur, hepsi, de İslama karşıgelenierin yenilerek perişan olacaklarını söyler.
110 uncu sûre ise.
bütün bu müjdelerin gelişmiş olduğunu gösterir.
Bu sûrelerin ekserisi, Mekko devrinin sik kısımlarına mensup oldukları halde islâmın en uzak isiikbaiine işarcî eder.
Mülk sûresi de öyledir.
Bu sûrenin birinci kısmında ilâhî melekûlian bahsederek ilâhî kanunun intizam ve vahdetini, bu kanuna itiiba edenlerin yükselebileceklerini gösterir.
Sûrenin ikinci kısmında Allhın nimetlerini nankörlükle karşılıyan, Allahın kendilerine bahşettiği kabiliyetleri kullanmıyan ve bu suretle iyi ile fenayı ayırâ ederniyen münkirlerin akıbeti anlatılır.
CÜZ: 2 9 Mcal-i Kerimi
BÖLÜM: 1 — İLÂHÎ MELEKÛT Bismfllâhi'rrahmani'rraîıîm! 1 Mukaddes ve mübarektir O Zatı Âlânı n şanı ki bütün melekût Onun elindedir ve O herşeye kadirdir.
2 Ölümü, dirimi, hanginizin en güzel işleri işliyeceğini denemek] için yaratan Odur (t).
Yegâne galip olan, yarlığayan O.
3 Birjbirinin tıpkısı (1) Hayat ve mevt, teali ve inhitat kanunu tabiate hâkimdir.
Fakat onun insan halikında başka bir hususiyeti vardır.'Çünkü insanın hayatı ölümle nihayet bulmaz.
Ölüm, yeni ve ruhanî bir hayatın başlangıcıdır.
Bu ruhanî hayat da, merhale merhale tealiler içinde geçer.
Bu itibarla dünya hayatı, insanın kabiliyetlerini aydınlatmak onu hayre sevkeden vasıtadır.
Fakat, dünya, milletlerin hayat ve memat sahnesi de olduğundan, dünya hayatının insan için derin bir ehemmiyeti vardır.
Kur'an da en fazla milletlerin hayat ve mematına igaret eder.
Kötülük eden milletler perişan olurlar ve onların yerine daha fazla iyiliğe çalışan milletler gelir.
Milletler, insanlığa zarar vermekten fazla iyilik ettikleri müddetçe yaşarlar.
Fakat bir millet sefahate dalar ve ahlâksızlığa batarsi izmihlale doğru yürür.
Âyeti kerime bu manaları icmal eder.
elan yedi kat göğ ü yaratan Odur .
Esirgeyici Tanrının yarattığında hiçbir uygunsuzluk görmezsin.
(Küce eserine) bir kere daha bak, acaba bir bozukluk bulabilir misin? 4 Sonra bir değil, iki kere daha bak, gözlerin bir kusur bulmaktan âciz kalır ve yorgun, bitkin (6/> kaide geri) döner (2).
5 Biz dünya semasını ışıklarla donattık.
(Yalan yanlış kehanetlerle herkesi aldatan) şeytanlar bunlara bakarak dilediklerini uydururlar.
Böylelerine • ' (2) Bu âyeti kerime, tabiat âleminde hükümran olan kanunların intizam ve ahengine işaret ediyor.
Tabiat âleminde bir uygunsuzluk yoktur.
Onun için ay¬ ni sınıfa mensup şeyler türlü türlü kanunlara tâbi olmaz.
Soma tabiatte intizamsızlık görülmez.
Onun için herhangi kanunun bozulmasına imkân yoktur.
Âyeti kerime bütün hilkate hâkim olan kanunların intizam ve ahengine işaret ederek Allahın varlığını isbat ettikten başka ayni ahenk ve intizam ile işliyen ruhanî kanunlara işaret ediyor ve iyilik ile fenalığın mükâfat ve ceza ile karşılanacağını anlatıyor.
alevli ateşlerde yanmak azabını hazırladık (3).
6 Tanrılarını tanımıysnlar için cehennem azabı vardır.
O ne fena sonuçtur.
7 Bunlar cehenneme atıldıkları zaman cehennemin kaynaya kayraya uğuldadığmı duyarlar.
8 Ve cehennem, hiddetinden parçalanacak gibi olur.
Bunlardan bir bölük cehenneme atıldıkça onun bekçileri sorarlar: Size bu akıbeti hatırlatan bir Peygambe r gönderilmedi mi? 9 Onlar da derler ki: "Evet, bize bir rehber gönderildi, fakat biz onu yalancı saydık ve Allah birşey göndermedi, siz, büyük bir dalâlete uğramışsınız! dedik.,, 10 Yine bunlar derler ki: "Biz söz dinler, söz anlar soyadan olsaydık cehennemlik olmazdık.,, 11 İşte günahlarını itiraf ettiler.
(Bunlar), bu cehennemlikler, bizden îrak.
olsunlar.
12 Fakat Tanrılarından için için korkanlar, mağfirete ve büyük mükâfatlara nail olurlar.
1 3 Siz sözünüzü ister gizleyiniz, ister açıktan açığa söyleyin».,: hep birdir*.
Çünk ü Allah kalplerde ne varsa hepsini bilir.
14 Hiç yaralan bilmez jni? O, en ince işleri gören, bilen ve herşeyin iç yüzünden haberdar olandır.
BÖLÜM : 2 — İKANMIY ANLARIN AKIBETİ 15 Yeri, üzerinde gezilecek bir halde yaratan Odur.
Yerin geniş köşelerinde gezip dolaşın.
Allahın ihsan ettiği nzıklardan yeyin v e ölümden sonra Ona döneceğinizi bilin.
16 Siz, gökt e bulunanların, (gökte emri hâkim olanın) hemen sallanacak ve sarsılacak olan arz ile birlikte sizi yere geçirmiyeceklerinden emin misiniz? (4) 17 Yoksa gökt e bulunanların üzerinize, taş yağdıran rüzgâr göndermiyeceğinden mi emin oldunuz? Bu tehditlerin ne demek olduğunu öğreneceksiniz.
18 Daha evvelkiler de peygamberlerini yalancı saymışlardı.
Fakat Benim onlardan intikamım ne dehşetli olmuştu.! 19 Onlar tepelerinde kanatlarını açarak, kapıyarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları tutan esirgeyici 1; (3) Semayı tezyin eden ışıklar yıldızlardır.
Müneccimler, kâhinler, sihirbazlar bunlara bakarak bir takım tahminlerde bulunur ve gaipten haber verdiklerini iddia ederek herkesi aldatırlardı.
Âyeli kerime bu şeytanların ağrıyacakları cezayı izah etmektedir.
(4) Âyeti kerime, Allahın azap ve intikamına hiç birşeyin karşı duramıyacağım ve ona mani olamıyacağını ifade ediyor.
d-\ı—* ot*-* W§smmm i^i^' 0'#^r* îanrıda n başkası değildir.
Herşeyin içyüzünü gören Odîir (5).
20 Yoks a sizin Esirgeyici Tanrıya karşı, size yardım edecek ordularınız mı var? İnanmıyanlar nekadar gaflet içindeler! 21 Yahut, Allah rızıkîarı vermiyecck ve tutacak olursa kim rızık verir? Hayır, onlar azgınlık ve sapıklıkta pek ileri gittileı (6).
22 (Ne diyorsunuz?) Yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha ziyade doğru yolda gider; yoksa doğru yolda dimdik yürüyen mi? (7).
(5) Kugları tutmaktan murat müslümanlarla müşrikler arasında vukubulacak muharebelere işarettir.
Kuşlar, orduları takibeder va harp sahnelerinde maktul düşenlerin elleriyle tegaddi eder.
Bu suretle kuşların tutûlmalariyle müşriklerin muharebelerde mağlûp edilerek azaba uğramalarının geciktirildiği haber veriliyor.
(8) Bu âyet, Kur'anı Kerimin istikbale dair verdiği haberlerdendir.
Şünkü bir aralık Mekke'de müthiş kıtlık olmuş ve Mekkeliler yiyecek bir şey bulamamışlardı.
(7) Yüzüstü kapanmış yürüyenden murat, adım başında ayağı sürçen ve düşendir.
Çünkü bunlar hakikatin nurundan mahrumdurlar.
2 3 De ki= sizi V a r eden, size kulak, göz ve kalp veren Odur.
Siz yine nekadar az şükredersiniz.
2 4 D e ki: sizi yeryüzünde çoğaltan Odu r ve siz Onun nezdinde toplanacaksınız.
25 Onla r derler ki: "Sizin bu tehdidiniz doğru ise, nezaman gerçekleşe cek?,, 2 6 D e ki: Bunu ancak Allah bilir.
Ben ise ancak apaçık ihtarlarda bulunurum.
27 Tehdidin vukubulacağı zamanm yaklaş tığını görünce inanmıyanların yüzleri kararacak ve o zaman onlara denecek ki: sizin aradığınız ve istediğiniz bu idi! 2 8 De ki: Allah beni ve benimle beraber bulunanları helak edecek, yahut bize acıyacak olsa bile inanmıyanları Allahın acı azabından kim koruyabilir? (S).
2 9 D e ki: Tanrı, esirgeyen Ailahtır.
Biz On a inandık ve On a güvendik, apaçık dalâlette olanların kim oldukları da anlaşılacak! 39 De ki: şayet sularınız, büsbütün çekilecek olursa, size kim bir akar su getirebilir? SÛRE : 6 8 KALEM SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 5 2 âyettir.) Konusu : Sûrenin ikinci âyetinde «kalem» den bahsolunduğu için ona «Kalem Sûresi' denilmiştir.
Kalem ve mürekkep, dünyada irfanın intişarım temail ederler.
Bunların ikisi, burada Hasreti Peygamberin ahlâkî yüksekliğine bire? şahit OÎETOÎ: gösteriliyor.
Bu sûrede hâkim olan fikir, ahlâkî yüksekliğin, ancak Aliaha erişmsk ile mümkün olduğu, Allehtan uzaklaşmanın ahlâkî tereddiye sebep teşkil etliğidir.
Onun için fîûsai Şerife, H&zreti Peygamberin erdiği ahlâki şahikaları anlatmakla ballar ve J&ir'Bnm bütün dünya için j-an ve şeref kaynağı olduğunu söylemeklebitir.
- (8) Bundan murat, Resuli E kremle arkadaşları olan mü'minler, ister hayatta olsunlar, ister vefat etmiş bulunsunlar suçlular, hesaplarını verecek, cezalarını göreceklerdir.
Meal-i Kerimi s
BÖLÜM : 1 — PEYGAMBERİN YÜKSEK AHLÂKI Bismi'lîâhi'rrahmamVrahîm 1 Hokka (l ) ile kalemi, kalemle yazdıklarını şahit tutarım İ ki (2), 2 sen Tanrının nimeti sayesinde divane değilsin (3), 3 senin için; ardı arası kesilmez mükâfat vardır (4).
4 Sen en yüksek ahlâk üzeresin (5).
5 Deli divane kim imiş, 6 yakında göreceksin, onlar (da) göreceklar.
7 Senin Tanrın yolundan sapanları daha iyi bildiği gibi doğru yolda .
olanları daha iyi bilir.
8 (O halde) sakın, (hakikati) yalan sayanları dinleme! 9 Onlar: dilerler ki sen kendilerine yumuşaklık gösteresin, onlar da I sana yumuşaklık göstersinler (6).
10 Yemin edip duran, düşkün, jj (1) Nun mukabili olarak Hokka diyoruz.
En eski müessirlerden Kasan ile Katade böyle derler.
Kamus mütercimi Asım Efendi de şunları söyler: Nun.
yazı yazacak divite denir.
(2) Hokka, kalem ve kalemle yazılanlar şahit tutulmakla istikbal hakkında vukubulan ve yazılan tebrişata dikkat çekilmektedir.
Bunların tahakkuku ile | bir divanenin saçmaları olmadıkları anlaşılacaktı.
Yine bunlar şahit tutulmakla Kur'anın yazılan bütün kitaplar arsında eşsiz bir mevki tutacağı gösteriliyor.
(3) Müşrik Mekkeliler ilkönce Hazreti Peygambere mecnun deli, divane, de- 3 mislerdi.
Halbuki vak'alar, bunun aksini isbat etti, Kendilerini, herşeyin fevldn- Jj de sayan satvet ve kuvvetlerinin perişan olacağım kat'iyyen akıllarına getirmiyen j müşrikler bu iddialarının aslı astarı olmadığım, kendilerinin sapık ve azgın cl- ' duklannı anlamışlardır.
(4) Ardı arası kesilmiyen mükâfat, müslümanlığın yeryüzünde kök salmai! sı, yeryüzüne yayılması ve yayılmakta devam etmesidir.
Bu ilâhî müjde mütemaJ diyen tahakkuk etti.
(5) Hazreti Peygamber hiç şüphe yok ki ahlâkça en yüksek mertebede idi.
jj Nübüvvetinden evvel de bütün hemşerileri arasında ahlâkının güzelliği ve yüksekliği yüzünden Emin unvanın: kazanmıştı.
Ondan evvel, bir kimseye bu ur.- ! j van verilmemişti.
Emin: gaddarlık ve hıyanet nakîsesinden me'mun olan mevsuk İ ve mutemet adama denir (Kamus).
Hazreti Peygamber de böyle bir insan olduğu iç m, Araplar ona Emin demişlerdi.
Hazreti Ayişe, Hazreti Peygamberin ahlâkından bahsederken: .Kâne Hulûkuhu Elkur'an» der; yani onun ahlâkı, Kur'anın emrettiği ahlâkın tıpkısı idi.
| Onun için Kur'an da Hazreti Peygamberin üsve yani örnek ve nıukteda olduğunu i söyler.
Hazreti Peygamberin ahlâkındaki ulviyet, hayatının her safhasında te- j \ ceili eder.
Ahlâk güzelliği ve yüksekliği onda kemâlini bulmuştu.
j.
k (6) Resuli Ekrem, Kureyşin ahlâki tereddisini yüzüne vurduğu zaman, bunE ların ilk arzusu, Hazreti Peygamberin böyle hareket etmemesi, bunun mukabilinf de onların da kendisine karşı şiddetli muhalefet göstermemeleri idi.
- % " "* " i - rüsva, 11 kusurları araştırıcı, kovuculukla söz gezdirici, 12 iyiliği men'edici, mütecaviz, günâha dadanmış, 13 şerefsiz, bundan başka da soysuz olan kimseyi, (7) 14 servet sahibi, evlât sahibi olması yüzünden, sakın dinleme! 15 (Böylesine) âyetlerimiz okununca "eskilerin masallarıdır!,, der.
16 Biz onun burnunu damgalayacağız (8).
17 Biz onları bahçelerinin mahsulünü sabahleyin (erken) devşirmeğe yemin eden bahçe .sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi, imtihan edeceğiz.
18 Bunlar, fıkaranm hisselerini ayırmak, (vermek) istemiyorlardı.
19 Onlar (daha) uykuda iken Tanrın tarafından gönderilen bir belâ bahçeyi kapladı, sardı.
20 Bahçe de kapkara, kısır toprağa döndü.
21 (Bahçe sahipleri) (7) Bütün bu tarif at, o zamanki ahlâkın seviyesini anlatıyor.
Ebu Cehil, Muğire oğulları, Abd Yeğus oğulları, Şüreyk oğulları hep böyle idiler.
(8) Onun gururunu ezeceğiz, rezil edeceğiz, demektir.
Bu .-.özler, Kureyşin uğrıyacağı akıbeti de anlatıyor.
Mekkî devrin ilk sıralarında nazil olan bu âyetler, muhaliflerin mukadder akıbetini tâ iptidadan anlatmış oluyor.
sabahleyin birbirlerini çağırdılar! 22 Mahsulünüzü devşirecekseniz haydUerkenden ekininize gidin idadiler!).
2 3 Kalkıp yola düştüler.
Yolda gizlice sözleştiler: 2 4 Bugün hiçbir yoksul (bahçenize) girmesin.
25 Kendilerini, buna güçleri yeter sanarak, sabahleyin çıktılar.
2 6 (Bahçeyi) görünce : ( Anlaşılan ), dediler, yolu şaşırmışız, 27 {öyle değil), belki mahrum kalmışız! 2 8 İçlerinde en iyileri: Ben size Allahın şanım tenzih edin, demedim miydi? dedi.
29 Onlar da Tanrımızın şanı yücedir, münezzehtir, (meğer) biz zalim imişiz, dediler.
3 0 V e birbirlerine karşı iierliyerek birbirlerini kınamaya başladılar.
3 1 Eyvah bize, dediler, meğe r biz azmış kimseîermişiz.
32 Belki Tanrımız bize, (giden bahçemizin) yerine daha iyisini verir.
Çünkü biz Tanrımızın lûtfunu arzu ederiz.
3 3 İşte azap böyledir.
Âhiret azabı ise, bilseler, daha büyüktür (ö).
BÖLÜM : 2 — MİLLETLERE ÖĞÜT 34 Kötülükten sakınanlar için, Tanrıları nezdinde, nimet cennetleri vardır.
3 5 piz müslümanlan, günahkârlar gibi mi tutarız? 3 6 Size ne oldu? Nasıl böyle hükmediyorsunuz? 37 Yoks a sizin bir kitabınız mı var da orada bunları okuyor, 3 8 orada beğendiğiniz herşeyi buluyorsunuz? 3 9 Yahut hükmedip istediğiniz şeylerin, sizin olacağına dair, kıyamet gününe kadar uzayıp giden, Bizden alınmış and mı var? 4 0 Onlardan kimin buna tekeffül ettiğini kendilerinden sor.
41 Yoksa onların ortakları mı var? Sözlerinde gerçek iseler ortaklarını getirsinler! 4 2 O gün, işler güçleşir.
Oniar secdeye davet olunurlar.
Fakat güçleri yetmez.
4 3 Gözleri kararır, kendilerini zillet kaplar, halbuki onlar selâmette iken secdeye davet olunmuşlardı.
4 4 Sen bu sözü yalan sayanı Bana bırak, Biz onları, bilmedikleri bir yoldan azar azar, yakalayacağız.
4 5 Ben onlara mühlet veriyorum.
Fakat {onlara karşı), cezam çok şiddetlidir.
4 6 Yoksa sen onlardan ücret istiyorsun da (onlar ba yüzden) borç yüküne mi girdiler? 47 Yahut onlarda görünmiyen (âlemin) bilgisi var da onu mu yazıyorlar? 4 8 Sen Tanrının hükmünü sabırla bekle ! Balık sahibi (9) Bu temsil Kureygin akıbetini apaçık gösteriyor.
gibi olma'(10) .
Hani o, (dertten içi yanarak), Aliaha niyaz etmişti, 49.
Allah tarafından ona bir nimet erişmeseydi, yerinilecek bir halde, çırılçıplak, toprağa atılacaktı.
5 0 Fakat Tanrısı onu seçti, doğru dürüstlerden kıldı.
51 Kâfirler, Kur'anı işittikleri zaman sana, gözleriyle yiyecek gibi bakarlar ve o "mecnundur,, derler! 52 Halbuki bu Kur'an, bütün milletlere öğüttür.
SÛRE : 6 9 E L HAKK A SÛRES İ ( Mekked e nazil olmuştur.
2
BÖLÜMdür ; 5 2 âyettir.) Konusu s •Hak» kökünden olan hakka kelimesine muhtelif şekillerde mana verilir: fakat bunların hepsinde hak ve hakikat manası mevcuttur.
Bu kelime «hakikat, in müradifi sayılabilir.
«Hakka, hâdise ve beliyyei sabıkaya ıtlak olunur.
Kamus» Kıyamet gününde Havakkı umur, yani sevap, hesap ve ikap gibi sevabeti ahval vaki olur.
Onun için kıyamet gününe hakka denilir.
Kamus, Ezheriye göre hakka, hakikatin muzaffer ve galip olduğu andır.
Sûrede Âd, Semud, Fir'avun.
Lût kavimlerinin hâkkaya uğradıkları beyan olunur ve bu suretle muhalif Mekkelilerin de ayni akıbete uğrıyacakları gösterilir.
Çünkü hakikat galip gelecek ve Makkeliler mağlûp olacaklar.
Bu sûrenin, bundan evvelki sûreden daha sonra nazil olduğu anlaşılıyor.
Çünkü bu sûrede Mekkelilerin Hazreti Peygambaîa karşı mecnun demekle iktifa ejmiyecek şair, kâhin ve saire de dediklerini anlatıyor ve onların bütün bu iftiralarım reddediyor.
Sûrenin birinci kısmında eski milletlerin uğradıkları felâketler anlatılır vo psk yakında Kureyşin de, ayni akıbete uğrıyacağmı gösterir.
İkinci kısım ise, Hazreti Peygamber aleyhinde bütün söyleri rsddeder.
Meal-i Kerimi ;
BÖLÜM : l — BÜYÜK HAKİKAT Bismi'îlâhi'iTahmani'rralıim l Hakikat! 2 Hakikat nedir! 3 Hakikatin ne olduğunu bilir (10) Balık sahibi Hazreti Yunus'tur.
37 : 142 ye bakın.
876 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve -TEFSİR [Cüz: 29 misin? (l).
4 Semud ile Âd başlarına çarpan felâketi yalan saymışlardı.
5 Semud kavmi, en ağır ceza ile helak edildi.
6 Âd ise uğultulu, yıkıcı bir kasırga ile mahvolundular.
7 Allah o rüzgârı onların üzerine, ardı ardına, yedi gece, sekiz gün musallat etti.
öyl e bir hale geldiler ki onları yurtlarında görseydin yere serilmiş kof hurma kökleri gibi bulurdun.
8 Onlardan bir kalan görüyor musun ? (Ne gezer!) 9 Fir'avun ile ondan önce gelen, harap edilen, altı üstüne getirilen şehirler (halkı da) günahlar işlemiş, 10 Tanrılarının peygamberlerine karşıgelmişler, O da onları azabın ağırına ansızın, uğratmıştı.
11 Biz sular taştığı zaman, (1) Nassı Kerimde «hakka, kelimesi kullandır ki «hâk» aslındandır ve hakikatin müradifidir.
Hakka, mukarrer ve sabit bir felâket manasına geldiği gibi hakikatin galip gelerek tecelli edeceği an manasına da gelir.
Burada da bu son mananın kastolunduğu, daha sonraki âyetlerde Âd ile Semudun encamından bahsolunmasmdan anlaşılır.
Âd ile Semudun vesair milletlerin uğradıkları akıbet-hak VP hakikatin galebesinden başka bir şey değildi sizi gemide taşıdık ki 12 sizin için ibret olsun ve bu ibret duyan kulaklarda yerleşsin.
13 Sûr'a bir tek defa üfürüjlür üfürülmez, 14 yerler, dağlar yerlerinden oynayıp, bir çarpmayla darmadağın olunca, 15 o gün (olacak olur, büyük) vak'a vukubulur (2).
16 G ök yarılır, ve o gün kuvvetten düşer.
17 Melekler onun etrafında toplanır, o gün Tanrının arşını, bunların da üzerinde, sekiz taşıyıcı yüklenir (3).
18 O gün huzura çıkacaksınız ve hiçbir sırrınız gizli kalmayacak (4).
19 Herkimin kitabı sağ eline verilirse, der ki: Gelin ! Kitabımı okuyun! 2 0 Ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.
21 Böylesi, safalı bir hayat sürerek, 2 2 yüksek bir cennete girecek, 2 3 o cennetin meyvalarını, yakmcacıl^ (kolaylıkla îrişilecek bir yerde bulacak) Jö).
2 4 Geçmiş günlerde işlediklerinizin karşılığı olarak afiyetle, yeyin, için! 25 Kitabı sol eline verilen kimse ise : keşke kitabım elhrıe verilmeseyd i! 2 6 Hesabımın ne olacağını keşke bilmeseydim, 27 keşke ölümle her işim olup bitseydi, 2 8 mallarım bana bir fayda vermedi, 2 9 kudretim, (saltanatım) zeval bulup gitti, diyecek.
3 0 (Böylesine denecek ki:) Onu tutun, zincirle bağlayın, 31 sonra alevli ateşe atın, 3 2 daha sonra onu yetmiş arşın boyunda bir (2) Bu büyük vak'anm ne olduğunu anlamak için «Vakıa» suresine bakınız.
Orada «vakıa» muhaliflerin mağîûp ve perişan olması olduğu apaçık gösterilir.
Vak'a, bu dünyada böylece tezahür ettiği ve edeceği gibi âhirette de apayrı bir şekilde tezahür edecektir.
Yerlerin, dağların yerinden oynaması, göklerin yarılması, büyük, küçük bütün-muhaliflerin izmihlalini de remzeder.
(3) Bu sekiz taşıyıcıya umumiyetle Melek denilir.
Bunların ne olduğunu yine Kur'an izah eder.
Fatiha sûresinde bütün âlemleri yaratan;, yaşatan kemâle götürecek herşeyi, her kabiliyeti veren Allahın bütün hilkat âlemini, rebbaniyeti, rahmaniyeti, rahimiyeti ve malikiyeti ile kemâle sevk ve isail ettiği gösterilir.
.
Bu İlâhî sıfatlar bütün sıfatlara tekaddüm eder, herşeyi sığar, kuşatır, herşeyi gaye ve hedefine sevkeder.
(Hamletül arş) yani arşiâlâyı taşıyan bu dört sıfattır.
Âhiret hayatı, bu dünya hayatının ruhanî hakikatlerini tecelli ettiren bir hayattır.
Bu dünya hayatını yaşatan, tutan götüren bu dört İlâhî sıfat, orada yepyeni şekilde tecelli edecektir.
Bu suretle bu sıfatlar iki misline varıyor ve onun için arşı sekiz taşıyıcının taşıdığı beyan olunuyor.
(4) Âyeti Kerime, kıyamet gününde, bu hayatta gizli kalan bütün hakikatlerin tezahür edeceğini apaçık göstermektedir.
• (5) Bu meyvalar, hayatta işlenen doğru dürüst, iyi ve güzel işlerin semeresidir.
Bunlar bu hayatta gözden gizli kalmıştı, orada tezahür ediyor.
S&CfeiS^jviJ^ ©%vŞ3^ zincire sarın! (t>).
3 3 Çünkü o, (Ula), yüce Allaha iman etmez, 34 yoksul beslemeğe (kimseyi) teşvik etmezdi.
35 Onun için bugün burada önün candan bir dostu yoktur.
3 6 Onun yiyeceği ancak zıkkımdır 3 / ki onu ancak suçlular yor.
BOLUM : 2 — BÜHTANLARI RET 38 Görmediğiniz, .39 gördüğünüz şeyleri şahit tutarak and içerim ki 4 0 bu söz, şanlı, şeref!i bir elçinin sözüdür.
41 (Ba söz), şair sözü değildir.
Nckadar az inanıyorsunuz! 42 ( B ü söz), bir kâhin sözü değildir.
Nekadar az düşünüyorsunuz! 4 3 (Bu söz), (6) Âyeti Kerime bu dünyadaki acı, ruhi azapların uhrevî şeklini gösteriyor.
30 uncu âyetteki zincir, dünyaya müfrit düşkünlüktür.
Ayaklara takılan zincirler, insanları doğru yoldan alıkoyan ihtiraslardır.
3 u dünya hayatının ziynetleri, şehvetleri, alevli ateşlerdir.
Yetmiş arşın boyundaki zincir, insanın vasatı ömrüdür.
" bütün âlemlerin Tanrısı tarafından gönderilen vahiydir.
4 4 Eğer o (elçi) Bize karşı, birtakım sözler uydursaydı, 45 onu sağ elimizle yakalar, $46 sonra kalp damarını koparırdık, 47 sizden, bir kimse de onu Bizden (kurtaramaz, azabı) onun üzerinden savuşturamazdı (7).
4 8 Kur'an, (kötülükten) sakınanlar için öğüttür.
49 İçinizden onu yalan sayan, (onu reddedenler) bulunduğunu biliyoruz.
50 Kur'an, kâfirler için, iç yarasıdır.
51 En doğru, en halis hakikat odur.
52 O halde sen büyük, (Ulu) Tanrının j ismini yücelt, tenzih et.
(7) Bu âyet ile ondan evvelki üç âyet, İlâhî vahyi uyduran kimselerin asla muvaffak clamıyacaklannı gösteriyor.
Tevratın tesniye kitabında İsmail oğullarından Musa gibi bir peygamberin gönderileceği müjdelendikten! sonra şu sözler söyleniyor: «Bir paygamber söylemesini emretmediğim kelâma benim namıma söylemeğe mütecasir olursa, ya gayri ilâhların ismiyle söz söylerse o peygamber ölecektir.
20 : 101 • SÛRE: 7 0 MEARİC SÛRESİ (Medinede nazil olmuştur.
2
BÖLÜMdür; 44 âyettir.) Konusu ; Sûrenin üçüncü ây elinde Alî E hm «Mearic» naHbî, yani yük s «İme ypllerıBia» sahibi elmasından bahsedildiği için sûreye «Mearic Sürcr.j.
denilmiştir.
Sûreî Şerife muhaliflerin azaba uğrıyacak 1 arını en sarih surette anlattığı halde.
İlâhî vahyin asıl gayesinin İnsanlara Alîaha yükseltmek yallarını göstermek olduğunu anlatıyor ve birinci kısmın sonlarına doğru bu yollar gösteriliyor.
Sûrenin ikinci kısmı, muhaliflerin uğrıyacakları izmihlali rın verine yapyeni bir ümmetin zuhur edeceğini söyler.
Meal-i Kerimi : anlatarak onla
BÖLÜM : 1 — ALLAHA YÜKSELMENİN YOLLARI
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahînj.
I •! 1-2 Saiîîerin biri, kâfirlerin başına gelecek azabı sordu (l) .
(1) Sual soranın şu veya bu olduğunu söylemeğe hacet yoktur.
Resuli Ek- 'İ < MI- />R-*' m'- r <-UJ l)> Uj S? IC* O.İ^'JVİ I O azabı kâfirlerin başından defedecek yoktur.
3- O aza p onlara, yükselme yollarının sahibi (2) olan Allah tarafından gelecektir.
4 Melekler (de), ruh (da), Ona , ölçüsü elli bin sene olan bir günde yükselir (3).
5 O halde sen (telâşsız, fütursuz), güzelce sabret! 6 Onlar o günü uzak görürler, 7 Biz onu yakın görürüz.
8 O gün gö k erimiş balar gibi, 9 dağlar, atılan renkli yün rem, hakikatin mutlak muzaffer olacağı, hakikat düşmanlarının mutlaka perişan olacaklarını daima söyler, onun için düşmanlar ikide birde ona «bu ne vakit vukubulacak?» diye sorarlardı.
38 ncı sûrenin 48 inci, C7 nci sûrenin 25 inci âyetlerine bakınız.
(2) Burada Allahın bütün yükselme yollarının sahibi olduğu ve insana bütün yükselme yollarını gösterdiği anlatılıyor.
Hak Tealâ, insanlara bu yolları gösterdiği halde müşrikler, hak ve hakikati kabul edeceklerine onu reddederek azabın ne vakit vukubulacağmı soruyorlardı.
Yükselme yolları bûreıün 32 - 35 inci âyetlerinde gösteriliyor.
(3) Burada ölçüsü 50 bin yıl olan bir'günden bahsolunuyor.
Bu da insanın nekadar tealiye namzet olduğunu gösteriyor.
Çünkü bu tealinin her günü ellibin yıl uzunluğundadır.
gibi dağılır.
10-11 Birbirlerine gösterildikleri halde, candan bir dost, candan bir dostun halini soramaz olur.
Günahkâr olan, o günün azabından kurtulmak için (aziz) evlâtlarını, 12 karısını, kardeşini, 13 kendisini koruyan barındıran soyunu sopunu, 14 yeryüzündeki bütün mahlûkatı feda etmeyi istiyecek, bütün bunların kendisini kurtarmasını özliyecek.
15 {Lâkin ne mümkün!), Cehennem ateşi, alevlidir, 16 deriyi yakıp kavurur, 17 yüzünü çevirip dönen, 18 servet toplayıp yığan kimseleri kendine çeker.
19 Şüphe yok ki insan dar gönüllü, hırslı yaratıldı.
2 0 Ona bir sıkıntı irişti mi feryat eder, 21 iyilik dokundu mu pinti kesilin 2 2 (Böyle olmıyanlar) namaz kılanlar, 23 ve namazlarına devam edenler, 24-25 mallarından, muhtaç olanlarla mahrum kalanlar için bir hak ayıranlar, 26 hesap gününün doğruluğuna inananlar, 27¬ 2 8 Tanrılarının azabı bir kimsenin de emin kalamıyacağı birşey olduğu için Tanrılarının azabından korkanlar, 29-30-31 zevcelerinden ve sağ ellerinin mülkünden (cariyelerinden) başkalarına karşı iffetlerini muhafaza edenler — zevcelerine ve sağ ellerinin mülküne karşı muahaze yoktur, ötesini araştıranlarsa aşırı derecede haddi geçmiş olurlar; — 3 2 emanetlerine, vaitlerine riayet edenler, 3 3 şehadetlerini hakkiyle eda edenler, 34 namazlarını edaya devam edenlerdir.
35 İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.
BÖLÜM : 2 — YENİ BİR ÜMMET DOĞUYOR 36-37 Kâfirlere ne oluyor ki bölük bölük, koşa koşa gelip sağını, solunu sarıyorlar? 3 8 Onların herbiri nimet bağına sokulmayı mı umuyor? 3 9 (Hiç ummasın), Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
40-4 1 Maşrıkların, mağrıpların Tanrısını şahit tutarım ki Bizim onların yerine onlardan hayırlısını getirmeğe gücümüz yeter, önümüze geçen olmaz.
42 O halde onları bırak, tehdit olundukları güne kavuşuncıya kadar boş lâflara dalıp oynaşınla r.
4 3 O gün onlar sanki bir hedefe koşup gidiyorlarmış gibi kabirlerinden çarçabuk çıkarlar, 44 gözleri yerlere dikili, zilletle kaplanmış bir halde olurlar.
İşte onların tehdit olundukları gün -bugündür.
[Cüz: 29 SÛRE: 7 1 NUH SÛRESİ | (Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 28 âyettir.) Konusu : Bülün sûre Hazreti Nuh'tan bahseder.
Onun için sûreye «Nuh Sûresi» denilmiştir.
Sûrede insanlara kurtuluş ve yükselme yolları göslerilir, kötülük yeryüzünde kök salmasın diye Hazreti Nuh'un günahkârların helak olması için vuku bulan duasını anlatır.
Bu iki konu, birbiri ardınca sûrenin bilinci ve ikinci kısımlarında bahis konusu edilir.
_ _ Meai-i Kerimi ;
BÖLÜM : I — NUH'UN İRŞADI Blsmi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1 Biz Nuhu kavmine göndererek [dedik ki:) Kavmine acı azap gelmeden evvel onu (iğri yolun encamından) korkut! 2 Nuh da kavmine: Ey kavmim! dedi, ben sizi (iğri yolun encamından) apaçık korkutmak üzere gönderildim.
3 Allaha kulluk edin.
Allaha karşı vazifelerinize dikkat edin.
Bana itaat edin.
4 I (Hak Tealâ da) günahlarınızı yarlığar, muayyen bir vakte kadar size mühlet verir, Allahın takdir buyurduğu o muayyen zaman gelince, bilseniz, geriye kalmaz.
5 Nuh, (Ulu) Tanrım! dedi, kavmimi gece gündüz davet ettim, 6 davetim onların benden daha fazla uzaklaşmalarından başka birşeye yaramadı, 7 Sen onian yarlığayasın diye, çağırdıkça parmaklariyle kulaklarını tıkadılar.
Esvaplariyle örtündüler, (kendi yollarında) ısrar ettiler, [beni dinlemeyi) kibirlerine asla yediremediler, 8 sonra onları yüksek sesle davet ettim, 9 onların umumuna alenî nasihatlarda bulundum, kendileriyle gizli gizli konuştum.
10 Onlara dedim ki: Tanrınızdan mağfiret dileyin! çünkü hakkiyle yarlığayıcı Odur.
11 Gökyüzünden size faydalı, bol yağmurlar gönderir, 12 size mallar, çoluk çocuklar vererek nimetini artırır.
Size bağ- i lar verir, nehirler akıtır, 13 size ne oluyor ki, Allahtan, (şanlı , ve I tyJ&yQ ^^y^^y}j^tf-^ karlı olmayı ummuyorsunuz? 14 Halbuki O sizi türlü türlü hallerde yarattı.
15 Görmüyor musunuz: Allah, birbirinin tıpkısı olan yedi kat göğü nasıl icat etti? 16 Orada ayı ışık, güneşi de çırağ yaptı.
17 Allah, sizi, yerden, bir nebat gibi bitirdi.
18 Sonra sizi yere döndürür, sonra sizi (yenidsn) çıkarır.
19-2 0 Hak Tealâ yeryüzünü sizin için geniş bir yaygı yaptı ki onun geniş | yollarında yürüyesiniz.
SOLÜM : 2 — NUH'UN DUASI tj 21 Nuh: (Ulu) Tanrım! dedi, onlar bana, karşıgeldiler, mal ve çocuk sahibi olmaları ziyanlarını artırmaktan başka birşeye yaramıyan kimselere uydular, 22 büyük hiyieler, büyük desiseler kurdular, 2 3 "sakın ilâhlarınızı, hele Vedd'i, Süva'i, Yeğus, Yeûk ve Nesr'i asla bırakmayın,, dediler.
24 Bunlar nice nice kimseleri saptırdılar.
(İlâhi!), zalimlerin sapıkhkından başka birsey 8 8 4 TANRI .BUYRUĞU — TERCÜME TO TEFSİR [Cüz: 2 9 artırma! 25 Bunlar günahları yüzünden suda boğulup hemen ateşe atıldılar.
Allaha karşı yardımcı da bulamadılar.
26 Nuh: (Ulu) Tanrım! dedi, kâfirlerden, yeryüzünde dolaşır bir kimse bırakma! 27 Sen onlan bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar.
Onları bırakırsan ahlâksız, nankörlüğe düşkün (evlâtlar) getirirler.
2 8 (Ulu) Tanrım! Beni, ana ve babamı, mü'min olarak evime girenleri, erkek mü'minleri, kadın mü'minleri yarlığa.
Zalimlerin de ancak helakini, (cezasını) artır.
SÛRE: 7 2 CİN SÛRESİ (Mekked e nazil olmuştur.
2
BÖLÜMdür ; 2 8 âyettir.) Konusu : Resuli Ekrem, amcası Ebu Talib ile zevcesi Hazreti Hadice'nin vefatlarından sonra Taife gitmiş, fakat orada kalmıyarak tekrar Mekke'ye dönmüştü.
Bu sûrenin Taîf'ien dönüşte vahyolunduğu umumiyetle kabul olunmaktadır.
Resuli Ekrem'in Taif'len dönüşü, hicretten iki yıl evvel vuku buldu.
Bu sırada Hazreti Peygamberin karşılaştığı muhalefet azamî derecede idi.
Kureyş, bütün irşatları, bütün ihtarları sağır kulakla karşılamış, Taifliler de onlardan geri kalmamıştı.
Vaziyet, ümitsizdi.
Bu şerait içinde, ilâhi bir teselliye ihtiyaç vardı^ Bu sûre o teselliyi ve özlenen, beklenen emniyeti veriyor.
Fakat bu sûra emniyefl vermekle kalmıyarak şayet Araplar, müşıiklikta ısrar ederlerse müslümanhğm Arabistan haricinde de intişar edeceğini, haiîâ bu manevî fütuhata bilfiil başladığını anlatıyor.
Çünkü sûrede bahis mevzuu olan »Cir.- in bir takım yabancılar oldukları anlaşılıyor.
Meal-i Kerimi ;
BÖLÜM : 1 — YABANCI MÜ'MİNLER
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1 De ki: Bana vahyolundu: Cinden bir cemaat, bana kulak verip: 2 "Biz ne güzel bir Kur'an dinledik ki (i ) doğru yola e (1) iyiliği temsil eden ruhlar melekler oldukları gibi fenalığı temsil eden ve cin namı verilen esiri mahlûkların varlığından bahsolunmadığı ve burada anlatılan cinlerin bunlara mensup olmadıkları anlaşılıyor.
Kur'anda «Cin» kelimesi Hazreti Peygambere iman eden yabancılara da ıtlak olunur.
Ahkaf sûresinin 29-31 J3L götürür.
Biz de ona iman ettik.
3 Tanrımıza bir kimseyi asla şerik koşmıyacağız.
4 (cV/u) Tanrımızın şanı yücelerden yücedir, (içimizde birtakım) beyinsizler, Allah hakkında ileri geri sözler söylüyordu.
5 Biz ise insanların da, cinlerin de Allaha karşı yalan söylemediklerini sanıyorduk.
6 İnsanlardan bazıları cinlerden bazı kişilere sığınıyor.
Bunlar da onların azgınlıklarını artırıyorlardı.
7 Onlar da sizin gibi, Allahın insanlardan bir kimseyi tekrar diriltmeyeceğini zannetmişlerdi.
8 Biz gökyüzüne îrişmeyi istedik.
Onu sert bekçilerle, meş'aîeler ve alevlerle dolmuş bulduk (2).
9 Biz orada duracak yerlerde oturup kulak inci âyetlerinde bahis mevzuu olan cinler yahudiîerdir.
Burada bahis mevzuu olan cinlerin hıristiyan oldukları anlaşılıyor.
Bununla beraber buradaki beyanatın nebevi bir tebşir mahiyetinde olması da çok muhtemeldir.
O takdirde bu,âyetler, ileride hıristiyanlann da müslümanlığa gireceklerini haber vermiş olur.
Bununla beraber birçok müfessirler, burada cinlerden maksadın ateşten yaratılan mahlûklar olduğunu söylüyorlar.
(2) Saffat sûresinin 10 uncu ve 11 inci âyetlerine bakınız.
v erdik, Artık herkim {oraya) kulak vermek isterse kendisini gözetleyen bir ateş ŞULESI bulur.
1 0 Bilmiyoruz yeryüzündekilere fenalık irişmesi mi istenildi, yoksa Tanrıları onlara iyilik mi getirmek istedi.
11 Aramızda doğru dürüstler de vardır, onlardan başkası, aşağılık olanlarda var.
Biz ayrı ayrı yollar tutmuştuk.
12 Yeryüzünde bulunsak da, kaçıp dursak da Allahı asla âciz bırakmayacağımızı anladık.
13 Biz hidayet rehberini (Kur'anı) işitince ona iman ettik.
Herkim Tanrısına iman ederse (hakkı) eksik verilmekten, yahut gadre uğramaktan korkmaz.
14 Bizden, müslü¬ man, ( hakk a teslim) olanlar da var, yoldan sapmışlar da var.
Müslüman olanlar, doğru dürüst yolu araştıran ve bulanlardır.
15 Yoldan çıkmış olanlara gelince, onlar cehennem için odundurlar.
16 Onlar doğru yolda sebat etselerdi, onlara bol (bol) su içirirdik (3 ) ki 1 7 onunla onları imtihan edelim.
Herkim Tanrısını , h - •* (3) Onlara bol bol nimetler verir, onların, içinde yüzdükleri refahı kat kat artırırdık.
anmaktan yüz çevirirse Tanrısı onu takati tak edecek azaba sokar.
18 Bütün mescitler Allahındır.
Allah ile birlikte bir kimseye kulluk etmeyin (4).
19 Allahın kulu (5) Allaha dua için kalktığı zaman onlar, onu ezip öldürmek için üzerine yıkılıyorlardı.
~
BÖLÜM : 2 — ILÂHÎ VAHYİN MASUNIYETI / 20 D e ki: Ben ancak Tanrıma ibadet eder ve hiçbir kimseyi O na şerik koşmam.
21 D e ki: Ben sizin İçin, ne bir zarara, ne de bir menfaate malik değilim.
22 D e ki: Hiçbir kimse beni Allaha karşı himaye edemez, kurtaramaz.
Ondan başka sığınacak ! yer de bulamam.
23 Bu ancak Allah tarafından gönderilen (emirlerin, ilâhî) risaletin tebliğidir.
Herkim Allaha ve peygamberine j karşıgelirse onun cezası cehennem ateşidir, orada ebediyyen daim kalmaktır.
24 (Onlar seni kimsesiz, yardımcısız görürler).
Fakat tehdit olundukları şeyi gördükleri zaman yardımcısı gayet zayıf ve sayısı pek az olanın kim olduğunu anhyacaklar (o).
25-26-27-28 D e ki: Tehdit olunduğunuz şeyin (tahakkuk) zamanı yakın mıdır, yoksa Tanrım onu uzun bir zaman geciktirir mi ? bilmiyorum.
Görünmiyeni bilen ( Odur, görünmiyenin) sırlarına (7 ) kimseyi muttali etmez.
Ancak beğendiği elçileri agâh eder.
(Beğendiği) j elçinin önünde ardında gözetici muhafızlar bulundurur ki, peygamberlerin, Tanrıları tarafından gönderilen risaleti hakkiyle İfa ; ettiklerini bilsin.
(Hak Tealâ), onların her halini (bilgisi) ile kuşatmış, herşeyin sayısını kaydetmiştir.
(4) Mescitlerde yani Allaha secde edilecek yerlerde Allahtan başkasına baş eğmemekten bahsolunması da cinlerden, esiri mahlûklar değil, fakat insanlar murat olunduğunu apaçık gösteriyor.
16 mcı âyette bereketi artıran sulardan, yağmurlardan bahsetmek de bunu teyit ediyor.
(5) Allahın kulundan murat Hazreti Muhammed'dir.
(6) Dostsuz, yardımcısız kalmış, yurdunda muhalefetin koyusu, yurdunun haricinde, Taifte olduğu gibi, eziyetlerin türlü türlüsü ile karşılaşmış bir adam bu sözleri söyliyemez, düşmanlarını, bu kadar zayıf göremez, düşmanlarının izmihlale mahkûm olduklarını bu derece kat'iyetle söyliyemez.
Bunların İlâhi vahy olduğu apaçıktır.
(7) Bu sırlar Allahın iradesini anlatan sözlerdir.
SÛRE : 7 3 MÜZZEMMİL SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur: 2
BÖLÜMdür, 20 âyettir.) Konusu : Sûrenin birinci âyetinde Hazreti Peygamberin esvabına bürünmüş ve ibadete hazırlanmış olduğu manasında Müzzemmil kelimesi geçtiği için ona Müzzemmil sûresi denilmiştir.
Sûrei Şerifede Hazreti Peygambere geceyi ibadet içinde geçirmek emrolunur ve mü'minlerin ibadetlerine ehemmiyet vermeleri lâzım geldiği izah edilir.
Bu suretle Hazreti Peygamberin dua ve ibadetle kemâle erdiği, mü'minlerin de böylece kemâle erecekleri gösterilir.
Bu sûre.
74 üncü sûre olan Müddesir sûresinden sonra nazil olmuştur.
Nüzul tarihi itibariyle bu sûre.
Kur'an sûrelerinin üçüncüsüdür.
Meal-i Kerimi :
BÖLÜM : 1 — PEYGAMBERE İBADET EMROLUNTJYOR Bismi' İlâhi' rrahmani' rrahîm 1 Ey esvabına bürünmüş, (risalet yükünü yüklenmiş) adam! 2 Gec e kalk, (ibadet et), gecenin birazında kalkma, dinlen! 3 Gecenin yarısı kadar kalk, yahut ondan biraz azalt, 4 yahut artır.
Ve Kur'anı düzgün oku, yavaş, tane tane oku.
5 Biz sana çok çetin, (çok cemiyetli) bir sözü, vahyedeceğiz (1).
6 Geceleyin kalkıp ibadet etmek en sağlam, en tesirli ibadet, (kıraati ise daha) dürüst kıraattir (2).
7 Çünkü senin gündüzleri uzun uzadıya işlerin vardır.
(Onlarla uğraşırsın).
8 Tanrının adını an.
Mutlak ihlâs ile Ona doğru yönel! 9 Maşrıkın (Doğunun) da, Mağribin (Batının) da Tanrısı Odur.
Ondan başka mabut yoktur.
O halde (Ona dayan), Onun himayesine sığın.
10 Onların (1) Bütün cihanı irşat etmek kuvvet ve kudretini haiz olan bu söz, hiç şüphesiz çok çetin bir sözdü.
(2) Geceleyin kalkıp ibadet etmek her kötülüğü çiğneyip geçmek için, Allahı anmak, Allahın kelâmını okumak için en dürüst yoldur.
Bu yol hem ef'al ve harekâtın, hem de lisanın doğrulmasına hadimdir.
dediklerine katlan.
Onlardan hüsnü suretle yüz çevirerek ayni! 11 Nimet ve bereket içinde yüzen, (hakikati) yalan sayanları Bana bırak.
Onlara biraz mühlet ver.
12 Onlar için Bizim nezdimizde bukağılar, alevli ateşler, 13 boğazdan geçme?, yutulmaz yiyecekler, acıklı azaplar var.
14 O gün yer ve dağlar sarsılacak, dağlar çökmüş kum yığnsları gibi dökülüp gidecek.
15 Biz Fir'avuna bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de bir peygamber, size karşı bir şahit gönderdik (3).
16 Fir'avun peygambere karşıgeldi, Biz de onu en ağır cezaya çarptık.
17 Kâfir olursanız, kâfir kalırsanız, çocukları, saçları ağarmış ihtiyarlara çevirecek olan günden kendinizi nasıl koruyabilirsiniz? 18 O gün gök (3) Hazreti Muhammed ile Hazreti Musâ arasındaki müşabehet en sarih surette gösterilmektedir ve Tesniye kitabında (18 : 18) Hazreti Musa'nın kendisi gibi bir peygamberin geleceğine dair olan müjde Hazreti Muhammed'in kudümü ile tahakkuk etmektedir.
8 9 0 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME T® TEFSÎR [Cüz: 2 9 , yarılacak, Allahın va'di mutlak yerine gelecektir (4).
19 Şüphe yok ki bu öğüttür, O halde dileyen, Tanrısına götüren yolu tutsun.
BÖLÜM : 2 — İBADET 20 (Ya Muhammedi) Tanrın, senin gecenin üçte ikisi kadarını, bazan gecenin yarısını, {bazı da) üçte birini, seninle birlikte bulunanlardan bir taife ile birlikte, ibadetle geçirdiğinizi bilir.
Allah, geceyi gündüzü ölçer.
Sizin onu sayamayacağınızı bildiği için size (rahmetiyle) döndü.
O halde Kur'andan, size kolay gelen miktarı okuyun.
Hak Tealâ sizin içinizde hastalar bulunacağını bilir.
Bazılarınız da Allahın inayetini aramak uğurunda yolculuktadırlar.
Diğerleriniz Allah yolunda vuruşmadadırlar.
Öyle ise size kolay gelen miktarı okuyun.
Namazı dosdoğru kılın.
Zekâtı verin.
Allaha gönül hoşluğu ile bir borç vermiş olun.
Hayır olarak kendi nefsiniz namına, ne hazırlarsanız onu- Allah yanında daha kıymetli ve mükâfatı daha büyük bulursunuz.
Allahtan yarhğanmak dileyin.
Allah, yarlığayan, bağışlayan (Tanrı) dır.
SÛRE : 7 4 MÜDDESSİR SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 5 6 âyettir).
Konusu : Bundan evvelki sûre Hazreii Peygambere kemâle nasıl varılacağını gösteriyordu.
Bu sûre ona köşesinden çıkıp herkesi de, onlara iğri yolların encamını anlatarak, onlara temizlik ve yükseklik yolunu göstererek kemâle iletmeyi emrediyor.
Sûrei Şerifede Müddessir yani örtüsüne bürünmüş adam tâbiri geçtiği için bu isim verilmiştir.
Bu sûre Hazreii Peygamberin telâkki ettiği ikinci sûredir.
(4) Burada ister Kureyşin izmihlali, yahut kıyamet gününün hali bahis mevzuu olsun, çocukların saçlarını ihtiyarlar gibi ağartacak gün, mü'minlerin muzaffer, muhaliflerin muzmahil olacakları gün olduğunda da şüphe yoktur.
r k (•î'VV/ .'.îliı'-îtV" Meal-i Kerimi :
BÖLÜM : 1 — PEYGAMBERİN DAVETİ Bısmi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1, 2 Ey örtüsüne bürünmüş adam (l).
Kalk! (Îğri yolun encamından) korkut! 3, 4 Tanrının namını yücelt, {tenzih et), esvabını tertemiz tut! (2).
5 Kötülüğün {her çeşidinden) çekinin! 6 Birşeyi, fazlasiyle istemek üzere, verme ! 7 Tanrının yolunda, sabret.
8 Zira sûra üfürüldüğü gün, 9 kâfirler için çok çetin bir gündür.
(1) Nassı Kerimdeki Müddessir, disar, yani came giyen insan demektir.
Bazılarına göre bu came, camei risalettir.
(2) Arapçada «Tahir esvap- esvabı temiz adam, sözünü tuta|n, vadini yerine getiren, herkesin arasını bulan adama demektir.
Onun için esvabı temiz tutmaktan murat hem zahirî, hem batınî temizliktir.
j 892 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 2 9 1 1 0 Onlar için kolay değildir.
11 Beni, yarattığım, 12 geniş servetler verdiğim, 13 gözü önünde duran çocuklar bahşettiğim, 14 her yolu kendisi için düpedüz düzlediğim kimseyle yapayalnız bırak! 15 Kendisi hâlâ ona (nimetlerimi) artırmamı mı umuyor, diliyor.
16 Asla ummasın, çünkü o, âyetlerimize inatla karşıgeliyor.
17 Ben (de) onu, takatini tak edecek azaba uğratacağım.
18 Çünkü o düşündü, taşındı, ölçtü, biçti.
19 Kahrolası! Nasıl ölçtü, biçti? 20 Tekrar kahrolası, nasıl ölçtü biçti ? 21 Sonra baktı, 22 sonra kaşlarını çattı, surat astı, 23 sonra yüzünü çevirdi, büyüklük tasladı, 24 ve " bu (büyücülerden) naklolunan büyüden, 25 insan sözünden başka birşey değildir,, dedi.
26 Ben onu cehenneme atacağım.
27 Cehennem nedir bi!; r misin ? 2 8 Birşeyi bırakmaz, ondan birşey kurtulmaz.
29 Beşeri (tepeden tırnağa) değiştirir.
3 0 Üzerinde on dokuz (bekçi) var.
31 Biz cehennemin işine bakanları ancak meleklerden kıldık.
Onların sayısını kâfirler için mihnet ve meşakkat eyledik.
Tâ ki kendilerine kitap verilenler, yakîn getirsinler, mü'minlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü'minler şüpheye düşmesinler ve kalpleri hasta olanlarla kâfirlere " Allah misal ile ne murat etti ? desinler.
Böylece Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola iletir.
Tanrının ordularını ancak kendi bilir.
Bu ise, ancak insanlar için bir öğüttür.
BÖLÜM : 2 — İHTAR 3 2 Hayır ! Kameri (3), 3 3 çekilip giden geceyi, 34 - 35 İşık veren sabahı şahit tutarım ki (cehennem) belâların en büyüğüdür.
36 İnsanlar için, 37 içinizden ileri geçmek veya geri kalmak isteyenler için ibretin en korkutucusudur.
3 8 Her kimse, kazanciyle tutulur.
3 9 Ancak sağ taraftakiler müstesnadırlar.
40 Onlar cennetler içinde, 4 i birbirlerine günahkârlar hakkında sual sorarlar.
4 2 r Siz neden dolayı cehenneme girdiniz? 4 3 Onlar da : biz (3) Kamer müşrik Arapların kuvvet ve satvetini temsil öder.
Daha sonraki âyette de gece, cahiliyet gecesidir.
Bu gece sıyrılıp gidecek, onunla birlikte Mekkelilerin satveti de muzmahil olacaktı.
Hakikat parlıyacak.
Fakat ona karşıgelenlerin başı da belâya uğrıyacaktı.
«ire: 7 4 Müddsssir Sûresi 8 9 3 f-'v''-İ^J-JV **** ••> *-V ^ 0 ^^Vl^fe^^ ^ J namaz kılanlardan değildik.
4 4 Yoksulu yediremezdik.
45 Boş lâflara dalanlarla brilikte boş ve bâtıl lâflara biz de dalardık, 4 6 Hesap gününe yalandır, derdik.
47 Ta ölüme yaklaşıncaya kadar bu halde kaldık, diyecekler.
4 8 Artık şefaat edenlerin şefaati onlara bir fayda vermiyecek.
49-5 1 Onlara ne oluyor ki öğütten* arslandan ürkerek kaçan yabani merkep gibi, yüz çeviriyorlar.
5 2 Hayır! Onlardan herbiri, kendine apaçık sahifeler gelmesini diler.
(4) .
53 Yok yok, belki onlar âhiretten korkmazlar.
5 4 Muhakkak ki bu kitap bir öğüttür.
5 5 Kim dilerse ondan öğüt alır.
56 Ancak Allahın dilediği kimse öğütlenir (5).
Kendisinden sakmılmağa değer olan da, yarhğamağa seza olan da Odur.
(4) Yani herbiri kendine ilâhî vahy inmesini diler.
(5) Hak Tealâ, kalblerini hakikate açan, öğüt alan kimseleri doğru yola İrgat eder.
Allahın iradesi, dileği, bizatihi kanundur, keyfî bir şey değildir.
SÛRE : 7 5 KIYAMET SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 40 âyettir.) Konusu : Bu sûre, bundan evvelki sûrenin sonunda bahis mevzuu olan meseleyi devam ettiriyor.
Geçen sûrenin sonunda Kur'anın öğüt olduğu, bu öğüdü kabul edenleri şan ve şeref şahikalarına yükselttiği beyan olunuyordu.
Bu ruhanî, Bas-ü badelmevi, bu sûrede, büyük kıyametin delili olarak gösterilmekle ve onun için bu surede ölülerin tekrar dirilmelerinden bahsolunmaktadır.
Meal-i Kerimi :
BÖLÜM : T— KIYAMETİN HAKİKATİ Bi*mi' İlâhi' rrahmani' rrahîm 1 Kıyamet gününü şahit tutarım.
2 Kendini levmeden nefsi de şahit tutanm (i) .
3 İnsan, kemiklerini tophyamıyacağımızı sanıyor? 4 Evet, Biz onun parmak uçlarını bile düzeltmeğe kadiriz (2).
5 Hayır insan önünde olanı yalan saymak ister, 6 ve kıyamet günü ne zaman olacak? diye sorar.
7 Gözler kamaşıp karardığı, 8 ay büsbütün tutulduğu, 9 ayla güneş bir araya (1) Burada kıyametten, hem insanların ruhanî ölümden diriîip yeniden nurlu ve hidayetli hayata kavuşmaları, hem de bütün insanların hesap vermek ve eza görmek için tekrar dirilmeleri murat olunuyor.
Hazreti Peygamberin daveti üzerine Arabistan'da başlıyan ruhanî diriliş, kıyametin de en büyük delilidir.
Bir nefsin kendini levm ve muahezeye başlaması, kendi kendini hesaba çekmesi, ruhanî intihabın ilk alâmetidir.
Bu da birinci âyeti izah ediyor.
Nefsin kendini levmetmesi fenalıkla, günahla mücadeleye başlamasıdır.
Bu halde insan, bir fenalık işledikçe, içinden gelen bir sesin kendini levm ve muaheze ettiğini hisseder.
Ruhanî intibahın ilk merhalesi budur.
İkincisi nefsin itminanıdır.
89 uncu sûrenin 27 nci âyetine bakınız.
İtminan, her kötülüğe galebe çalan nefsin duyduğu huzur ve istirahattir.
Mücahedesini tekmillemiş olan nefsin hali budur.
(2) İnsan parmaklarının yapılışında insanın diğer mahlûkata faikiyeti tecelli eder.
Hele her insana ait parmak uçlarının, parmak izlerinin başka hiçbir kimseye benzemediği gözönüne getirilirse Âyeti Kerimedeki derin mana, kendiliğinden tecelli eder.
3\ '^1 gelip birleştiği (3) zaman, 10 o gün insan "kaçacak yer neresi?,, diyecek, 11 yok yok, o gün kaçılacak, sığınılacak yer bulunmaz.
12 O gün karar yeri ancak Tanrının nezdidir.
13 O gün insanın ileri götürdüğü, geri bıraktığı herşey kendisine bildirilir (4).
14-15 Belki insan, birtakım mazeretler ileri sürerse de, öz nefsine karşı şehadet edecek (5).
16 Vahyi çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
17 Onu toplamak ve kıraatini sabit kılmak (3) Yani ikisi de karardığı zaman.
Bazı müfessirlere göre bunlar ölümün yaklaşması alâmetleridir.
(4) İnsanın ileri götürdüğü şeyler onun yaptığı, fakat yapmaması icabettiği fena işlerdir.
Geri bıraktığı şeyler onun yapmağa muvaffak olamadığı fakat yapması icabettiği iyi işlerdir.
(5) İnsanın öz nefsine şahadet etmesi, onun hakkı bâtıldan ayırmağa muktedir olduğunu ifade eder.
İnsan hakkı bâtıldan ayırt ettiği halde hakkı bırakıp bâtılı tutmak için kendi kendine bir takım mazeretler uydurur durur.
Bize aittir (6).
18 Sana Kur'anı okuyunca sen de onun okunuşuna uy.
19 Onun izah ve beyanı da gene Bize düşer (7).
2 0 Hayır, siz şimdiki hayatı (geçici dünyayı) sever, 21 âhireti bırakırsınız.
22 O gün (bazı) yüzler, parıl parıl parlar, 2 3 ve Tanrısına bakar.
2 4 (Bazı) yüzler de kapkaradır, 25 belkemiklerini kıracak bir felâkete uğrıyacağını bilir.
2 6 Hayır hayır, ne zaman can köprücük kemiklerine varır, 27 ve "bir hekim yok mu?„ denir (8), 28 (hasta) dünyadan ayrılmak zamanı yaklaştığını anlar, 29 bacakları birbirine dolaşır.
3 0 O gün Tanrıya gidilecek olan gündür.
BÖLÜM : 2 — ÖLÜLER DİRİLECEK 31 Kendisi böylece ne hakikati kabul etmiş, ne de namaz kılmıştı.
32 Hakikati yalan saymış ve yüz çevirmiş, 33 sonra salına salına yürüyerek taraftarlarının yanına ilerlemişti.
34 Yazık sana, yazık! 3 5 Bir daha yazık sana, yazık! (9).
3 6 insan başı boş bırakılacak mı sanıyor? (10 ) 37 Kendisi, menevî unsurlardan bir hayat nutfesi değil miydi? 3 8 Sonra kan pıhtısı oldu.
Derken (Allah) onu yarattı, düzeltti.
3 9 Ondan erkek, dişi çiftler çıkardı.
4 0 Buniarı yapanın ölüleri diriltmeğe gücü yetmez mi? (Elbette yeter).
(6) Daha evvelki âyetler, iğri yolu bırakmıyanların encamını anlattı.
Hazreti Peygamber bunlara akıbetlerini apaçık anlatmak ve bu vadide vukubulacak ihtarlarım hemen bildirmek istiyordu.
Onun için Hazreti Peygambere bütün Kur'anı toplamanın ve kıraatini tesbit etmenin, onu izah ve beyan etmenin Allah tarafından mukarrer olduğu, Peygamberin bu yolda hiçbir eziyet hissetmemesi lâzım geldiği beyan olunuyor.
(7) Bu âyetler tâ iptidadan Kur'anın tertibi tam bir bütün olmasının mukarrer olduğunu, Kur'anın îlâhî irşat ile Hazreti Peygamber tarafından tertip olunduğunu apaçık gösteriyor.
(8) Artık bütün tabipler âciz kalmışlar, ona şifa verecek, ölümün pençesinden kurtaracak bir kimse kalmamıştır.
• » (9) Bu sözlerin tekrar edilmesi azabın İnsanları bu bayatta da, âhirette de yakaladığını göstermek içindir.
(10) Âyeti kerime hayatın ciddiyetini ve insanın mes'uliyetini takrir ediyor." Sûre: 76 ] İnsan (Dehr) Suresi 897 SÛRE : 7 6 DEHR vey a INSAN SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 31 âyettir.) Konusu : .
— Bundan evvelki sûre kıyametin hak olduğunu, kıyametin insandaki ruhani hayatı ifade ettiğini göstermişti.
Bu sûre de insanın kemâle nasıl varacağını gösterir.
Hayatın en büyük gayesi, kemâle varmak olduğu için bu sûreye «İnsan, sûresi denilmiştir.
Zaten «insan» kelimesi sûrenin başında geçer.' Sûrede geçen (Dehr) kelimesinden dolayı buna Dehr sûresi de derler.
Surei Şerife evvelâ kemâle ulaşmanın iki merhalesi bulunduğunu anlatır.
Bu merhalelerin birincisi, her türlü kötülüğe galip gelmek, inşam kötlük yapmak için dürten bütün âmilleri silip süpürmektir.
Fakat bu merhale, kemâle var¬ mak işliyenler için bir gaye değildir.
Gaye daha ilerdedir; bir dağ yolunun lepesindedir.
Ona varmak için yola çıkan insan, en müşkül vazifeleri ifa edecek, Allah yolunda her fedakârlığı göze alacak.
Bu sûrenin Medine'de nazil olduğunu söyliyenler varsa da, doğrusu onun Mekke'de nazil olduğudur.
Meal-i Kerimi BOLUM : 1 — KEMAL YOLU BismiTlâhi'rrahmani'rrahîm 1 İnsan, zamandan öyle devirler geçirdi ki, ( b u sıralarda), bahse değer birşey olmadı.
2 Biz insanı, bir nutfeden, (ikicinsin) birleşmesinden, yarattık.
( Muradımız) onu denemektir.
Onun için kendisini işitir ve görür kıldık.
3 Biz insana yolu gösterdik ; O d a şükredici olur, yahut nankörlük eder (l) .
4 Biz kâfirler için zincirler, lâleler, alevli ateşler hazırladık (2).
5 İnsanların iyileri, kâfur katılmış bir kadehten içerler (3) .
6 Bu şarap öyle bir pına- (1) Doğru yol insana apaçık gösterilmiştir.
Bu yolda yürümekle insan Allaha şükretmiş, bu yoldan ayrılmakla nankörlük göstermiş olur.
(2) 69 uncu sûrenin 32 nci âyetine ait nota bakınız.
(3) İyi insanların halini anlatan bu âyette kullanılan "kâfur» kelimesi -Kâfr» maddesinden gelir.
Manası birşeyin üzerini örtüp bürümekle birşeyi «keenlera yekûn» hiç olmamış bir hale getirmektir.
Bu kelime, İlâhî aşk camından içenlerin içlerinde dünya sevgisinden, dünya arzusundan birşey kalmıyacağını ifade ve beyan eder.
Bu hal, insanın ruhî tekâmülünde birinci merhaleyi teşkil eder.
Çünkü insanın içinde bütün kötülükler, bütün kötü temayüller ölmeden, mahvolmadan ruhanî kemâle irişilmez.
Fakat bu hal, kemâlin gayesi değildir.
Gayeye giden ilk merhaledir.
rın şarabıdır ki Allahın kulları ondan içer ve onu istedikleri gibi fışkırtırlar.
7 Bunlar, nezrettikleri herşeyi yerine getirirler, şerri yayıldıkça yayılan bir günden korkarlar.
8 Allah sevgisi ile fakire, öksüze, esire yiyecek yedirirler.
9 Sizi ancak Allah rızası için yediriyoruz.
Sizden mükâfat ta, şükran da beklemiyoruz.
10 Biz Tanrımızın sert, belâlı bir gününden korkarız, derler.
11 Allah ta onları o günün şerrinden koruyup (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verdi.
12 Onlara sabretmelerinin karşılığı olarak cennetler^ ipekler verdi.
13 Onlar orada tahtlara yaslanırlar, ne güneş sıcağı görürler, ne de sert soğuklara uğrarlar.
14 Ağaçlar onlara gölgelerini yakından salacak, meyvalar onlara yaklaşacak ve bunlar kolay kolay toplanacak.
15 Onlara gümüşten kadehler, billurdan kupalar dolaştırılacak.
16 Onlar, o gümüşten olan şeffaf kaplan bir ölçüye göre ölçmüşlerdir (4).
17 Onlara zencebil katılmış (5) (4) Yani herkes, a'mali derecesinde bunlardan tenavül eder.
(5) Bazı lisancılara göre zencebil kelimesi mürekkep bir kelimedir.
Zana Sûre: 76] İnsan (Dehr) Sûresi 8 9 9 bir kadeh içirilecek.
18 O Şarap, cennett e öyle bir kaynaktır ki ona Selsebil adı verilir.
19 Etraflarında herdem taze civanlar dolaşacak (6), onları gördüğün zaman saçılmış inci sanırsın.
2 0 Herhangi tarafa baksan nimetler, büyük devletler görürsün (l).
21 Onların üzerlerinde ince ve kalın, altınla işlenmiş dibalardan esvap bulunacak, onlara gümüşten bilezikler takılacak, Tanrı onlara tertemiz biı şarap içirecek (8).
22 İşte bütün bunlar sizin mükâfatınızdır.
Sa'yiniz karşılığını görecek, ( sayınız kabul olunacak) tır.
BÖLÜM ; 2 — YENÎ BİR NESİL 2 3 Biz kendimiz sana Kur'anı, ceste ceste vahyettik.
2 4 O halde Tanrının hükmü gelinciye kadar sabret.
Onlardan günahkâr ve nankör olanları dinleme.
25 Tanrının adını sabah, akşam an.
2 6 Gecenin bir kısmında Ona secde et.
Gecenin uzun kısmında Onun şahını tenzih et.
27 Muhakkak ki bunlar geçici ( dünyayı) seviyor, önlerindeki son derece ağır günü ihmal ediyorlar.
2 8 Onları Biz yarattık, onların yaratılışını sapasağlam yaptık.
Dilersek bir değişiklik ile onların yerine, onların gibilerini getiririz.
29 Bu bir öğüttür.
Kim dilerse bununla Tanrısına yol edinir.
30 Siz, Allah ve Cebil kelimelerinden müteşekkildir.
Birincisi yükselmek, ikincisi dağ manasındadır.
Bu itibar ile bu kelime bir dağa yükselmek manasına gelir.
Günahların şerrinden, zehrinden kurtulmak ile tam sıhhate kavuşmak arağında iki merhale vardır.
Birinci merhalede günahların şerri ve zehri zail olur, tehlike bertaraf edilir.
Fakat ruhanî varlığın uğradığı zaaf birdenbire zail olmaz.
Onun için ikinci merhale nekahet devridir.
Hastanın kuvvet ve hayatiyete kavuştuğu devirdir.
Bu sayede vücut yeniden kuvvet bulur.
Yürümeğe muktedir olduktan başka dağlan tırmanacak derecede afiyet kesbeder ve şahikalara varmak kuvvetini hisseder.
Zencebil ile karışmış kadehi içmekten murat budur.
Kâfur ile karışmış kadehten içerek ruhanî kudretini sağlamlaştıran insanlar, ruhanî tealilere varmak için manevî dağları tırmanmağa başlarlar.
Kemâle erişmek için hiçbir fedakârlıktan geri kalmazlar.
Ruhanî tealinin ikinci merhalesi budur.
(6) Vakıa sûresinin 17 nci âyetine bakınız.
(7) Hazreti Peygamberin ashabı, bu büyük devletleri ve saltanatları bu yeryüzünde de görmüşlerdi.
• (8) Onlar nasıl bu hayatta tertemiz bir hayat sürdülerse âhirette de tertemiz bir şarap içecekler.
dilemedikçe, birşey dileyemezsiniz (9).
Allah, herşeyi hakkiyle bilir.
Her işi hikmetle çevirir.
31 Dilediğini rahmetine alır.
Zalimlere gelince onlar a acıklı azap hazırladı.
(9) Burada mü'rninlerden bahsolunduğu apaşikârdıı.
Daha evvelki âyet •dileyenin bu Kur'anla Tanrısına yol edineceği»ni söylüyor, daha sonraki âyet de Allanın dilediğini rahmetiyle kucakhyacağını anlatıyor.
O halde mana şudur: Sadık ve samimî mü'minler kendilerim Allahın iradesine o kadar teslim etmişler, Ona O kadar dayanmalardır ki, onların kendilerine ait hiçbir arzu ve dilekleri kalmamıştır.
Onların bütün dilekleri, Allahın dileğine uygundur.
SÛRE : 7 7 MÜRSELÂT SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür.
5 0 âyettir.) Konusu : Bu sûre daha evvelki sûreyi tekmil eder.
Daha evvelki sûre iyi insanların nasıl kemâle ereceklerini gösterdi.
Bu'sûre hakikati kabul etmiyenlerin encamını'izah eder, Mürselâi »birbiri ardınca gönderilenler' yani peygamberlerdir.
Bunlar a inanmamak yüzünden insanlar cezaya uğrarlar.
Sûrenin başında «Mürselât» kelimesi varit olduğu için bu kelime, ona isim olmuştur.
Maal-i Kerîmi :
BÖLÜM : 1 — HAKİKATİ İNKÂR ETMENİN ENCAMI Bismiirâhirr'ahmanirr'ahîm î Birbiri ardınca hayırla gönderilenleri, 2 şiddetle eserek bar.Ii savuru p atanları, 3 {hakikat tohumlarım) yaydıkça yayanları, 4.
{hakkı bâtıldan) ayırdıkça ayıranları, 5- 6 (.hakkı kabul etmhenkn) temizlemek {ve yüreklen hakka açılanlara) ihtarlarda bulanmak üzere öğütleri telkin edenleri (l ) (şahit tutarım) ki 7 ı (i) Hazreti Peygambere muhalefet edenlere hakkın, daha evvelki peygamberler tarafından nasıl neşrolunduğu anlatılıyor.
Onun için birinci âyette peygamberlerin birbiri ardınca hayırla gönderildikleri, ikinci âyette bunların bâtılı savurup attıkları, üçüncüsünde hakikat tohumlarım en vâsi sahalara ektikleri ve ölü topraklara yeniden hayat verdikleri, dördüncüsünde nihayet bunların hakkı bâtıldan tefrika muvaffak olup hakla tamamiyle tebarüz ettirdikleri, bunların getirdikleri, öğütle hakkı kabul etrniyenleri temizledikleri ve diğerlerini yola kavuşturdukları beyan olunuyor.
Mürselâi Sûresi 0 R^'T^ÇS ^ ^y&ûm 0 &$FCGL[(S^^|£İJ ^ siz ne ile tehdit olunuyorsanız muhakkak vukubulacaktır.
8 Yıldızların ışığı söndüğü, 9 gökyüzü yarıldığı, 10 dağlar ufalanıp savrulduğu, 11 peygamberler muayyen vakitte toplandıkları zaman, (olacak olan olar).
12 Bunlar hangi gün için geciktirildiler? 1 3 Herşeyin ayrılıp hükmü verileceği gün için.
14 Bu ayrılma ve karar verme günü nedir, bilir misin? 15 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline! 16 Bi z önce gelenleri helak etmedik mi ? 17 Sonra gelenleri de onların peşine katarız.
18 Günahkârlara böyle yaparız.
19 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline! 2 0 Biz sizi âdî bir sudan yaratmadık mı ? 21-22 Sonra onu muayyen bir vakte kadar sağlam bir karargâhta tutmadık mı? 2 3 Biz onu bir ölçüye göre yaptık.
— (Her şeyi) bir ölçüye göre yapmağa ne güzel kadiriz.
— 24 O gün ( hakkı) yalan sayanların vay haline! 25-2 6 Yeryüzünü, dirileri de, ölüleri de kendine çekip toplıyacak bir yurt yapmadık mı ? 27 Orada yüce dağlar vücuda getirmedik mi? Size tatlı sular içirmedik mi ? 28 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline! 29 Haydi yalan saydığınıza doğru yürüyün.
30 Uç kola ayrılmış gölgeye gidin ki 3 1 onda gölgelik olmaz; sizi alevlerden korumaz, 32 o birer kızıl saray gibi kıvılcımlar saçar 33 ve her kıvılcımı sapsarı bir deve gibidir.
34 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline! 35 Bugün o gündür ki onlar söz söyliyemezler, 36 onlara izin verilmez ki özür dilesinler.
37 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline! 3 8 Bugün ayrılma ve karar verme günüdür.
Sizi de, önce gelenleri de topladık.
39 Bana karşı bir hiyleniz varsa hemen yapın.
40 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline !
BÖLÜM : 2 — İNKÂRIN AKIBETİ .
t 41 (Kötülükten) sakınanlar gölgeler arasında, pınarlar başındadır.
42 Diledikleri meyvaları bulurlar.
43 İşlediklerinizin karş! lığı olarak afiyetle, yeyin, için.
44 İyilik edenleri Biz böylece mükâfatlandırırız 45 O gün (Hakkı) yalan sayanların vay haline! 46 Biraz yeyin, için, eğlenin; çünkü siz günahkârsınız.
47 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline! 48 Onlara, rükû edin! denildiği zaman rükû etmezler.
49 O gün (hakkı) yalan sayanların vay haline! 50 Onlar, bundan, (bu Kurandan) sonra, (acaba,) hangi söze inanırlar ? CÜZ : 3 0 SÛRE: 7 8 • NEBE ' SÛRES İ (Mekkede nazil olmuştur ; 2
BÖLÜMdür, 40 âyettir.) • - Konusu : Sûrei Şerife Mekkîdir ve münkirlerin encamından bahsetmektedir.
Münkirler başlarına ne geleceğini sorup durmakla meşgul olmalarına mebni bu sûre onlara cevap veriyor.
5üi S* * t.
Meal-i Kerimi
BÖLÜM : 1 — BÜYÜK HABER Bismi'lîâhi'rrahmani'rrahîm 1 Onların birbirlerine sorup durdukları nedir? 2-3 Onları birbiriyle ihtilâfa düşüren büyük haber mi ? 4 İhtilâfa ne hacet; onlar yakında herşeyi anhyacaklar, 5 mutlak ve muhakkak, yakında herşeyi anhyacaklar ve bilecekler.
6 Biz yeryüzünü yayılmış bir döşek, 7 dağları arzı tutan birer destek yaptık.
8 Sizi çift çift yarattık.
9 Uykunuzu istirahat için yaptık.
10 Geceyi örtünmeniz, 11 gündüzü maişetinizi kazanmanız için yarattık.
12 Üzerinize yedi kat sapasağlam gök yay- dik.
13 Parıl parıl parlayan bir çırağ (güneş) uyandırdık.
14 i Bulutlardan bol bol yağmurlar yağdırdık.
15 Onlarla taneler ! (otlar) 16 sarmaşık bahçeler yetiştirdik.
17 Muhakkak ki karar günü.
muayyen bir gündür (1).
18 Ogü n sûra ülürülecek ve siz bölük bölük geleceksiniz.
19 O gün gökyüzü açılarak kapı kapı olacak, 2 0 dağlar yerinden oynıyarak yürüyecek ve bir seraba dönecek (2).
21 Cehennem muhakkak ki bekleyip duruyor.
22 Azgınların i dönüp gidecekleri yer orasıdır.
2 3 Onlar orada yıllarca kalacaklardır, 2 4 orada serinlik ve içecek şey tatmıyacaklar, 25 yalnız kaynar su ile zehir gibi soğuk su içecekler.
26 Bu, onların yaptıklarına karşılıktır (3).
27 Çünkü onlar hesap görülmesini beklemiyor 2 8 ve bütün âyetlerimizi yalan sayarak bâtıla inanıyorlardı.
2 9 Bizse herşeyi bir kitapta zaptettik.
3 0 Bunlara: "Artık azabı tadınız.
Biz sizin azabınıza ancak azap katarız,, denilecek (4).
BÖLÜM: 2 — MÜ'MİNLERİN MÜKÂFATI 31 Fakat fenalıklardan sakınanlar muvaffakiyete ererler (5).
J 32 Bağlara, bahçelere varırlar, 3 3 kendileriyle yaşıt genç , güzel (1) Karar günü, dâvanın hal ve faslolunacağı gündür, islâmiyetin düşmanları bunu bu dünyada da görmüşler, Bedir muharebesi iki taraf arasındaki dâvayı ; halletmişti.
Onların dünyada gördükleri bu mücazat ahiretteki hesap ve karar gü1 nünün de delili idi.
(2) Bu âyeti kerime kıyamet gününü tarif ve tavsif ettiği gibi bu dünyada müslümanlarla müşrikler arasında vukubulan harpleri de tasvir etmektedir.
Be¬ ; dir muharebesinde ordular, birer dağ gibi yürümüş, o gün yağmurlar yağmış ve muharebede müslümanlığa en büyük düşmanlığı yapan Kureyş büyüklerinin hemen hepsi maktul düşmüşlerdi.
Semanın kapı kapı açılması, müşriklere vadolunan cezanın inmesini remzediyor.
(3) Bu âyetler islâmiyette cehennem mefhumunu izah etmektedir.
Kur'anda cehennemin müteaddit isimleri geçer ve azapların mütenevvi şekillerinden bah- !j sedilir.
Çünkü her günahkâr, günahına göre ceza görecektir.
Meselâ burada azgınların cezasından bahsolunuyor ve bunların kaynar sularla, zehir gibi soğuk sular- ! la cezalandırılacakları söyleniyor.
Başka türlü suçlar irtikâp edenler de o suçların I cezasını başka şekillerde çekeceklerdir.
(4) Bunlar hayatta, işledikleri günahlara, günahlar katmakta devam ettikleri için cezaları da öyle olacak ve bunların azabı günahları bitinceye kadar dej vam edecektir.
(5) İyiliğin mükâfatı muvaffakiyettir.
Yani hem bu hayatın, hem de gele1 - cek hayatın hedefini kazanmak, bu muvaffakiyet cennet şeklinde tasvir olunuyor.
Sûre.* 78 ] Nebe' Sûresi 9 0 5 arkadaşlarla yaşarlar, 3 4 pâk kadehlerle içerler (6).
3 5 Orada boş sözler, yalanlar duymazlar, 3 6 bunlar onların yerdikleri hesaba göre Allahın ihsan ettiği mükâfatlardır.
37 Allah göklerle yerin, gökle yer arasındaki herşeyin Rabbı olan Rahmandır.
Onun mehabetinden dolayı Ona bir kimse hitap edemez.
3 8 Ruh ile meleklerin huzurda saf saf duracağı gün ancak esirgeyici Tanrının izin verecekleri kimseler söz söyier ve doğruyu söylerler.
3 9 Hak olan ve muhakkak gelecek olan gün o gündür.
Dileyenler, Tanrılarına iltica etsinler.
4 0 Biz size yakın bir azabı ihtar ediyoruz.
O gün her insan iki elinin ne yapağını görecek ve inanmıyan: "keşke toprak olsaydım!,, diyecek.
! (6) Cennette rr.ülâki olacağımız bütün nimetler, hayatta jjaptığımız iyiliklerin semsresidir.
Bu semereler Kur'anda muhtelif şekillerde tasvir olunur.
Fakat bunların hepsi Rezili Ekrem'in dediği gibi «hiçbir gözün göremediği, hiçbir kulağın işitemediği, hiçbir insanın aklına hutur etmediği» şekildedir.
j SURE- 7 9 NÂZİAT SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 2
BÖLÜMdür, 46 âyettir.) Konusu t Sûrenin başında «Nâziât» tan yani seğirtip koşanlardan bahsolunduğu için ona «Nâziât» sûresi denilmiştir.
«Nâziâtı seğirtip koşanlar manasına geldiği gibi ok çekip vuranlar manasına da gelir.
Onun için sûrei şerife Medine devrinde vuku bulacak muharebelere işaret etmekte ve islâmiyete karşıgelenlerin muharebe neticesinde perişan olacaklarını haber vermektedir.
.
Sûrenin birinci kısmında, Israiloğullârmı takibederken mahvolan Fir'avundan bahsedilir ve ikinci kısmında Allahın nimetleri anlatıldıktan sonra dünyada da, âhirette de cezaya uğramanm muhakkak olduğu izah edilir.
Meal-1 Kerimi :
BÖLÜM : 1 — BÜYÜK SARSINTI Bismfllâhi'rrahmani'rrahîm 1 Bütün kuvvetleriyle seğirtip koşanları, 2 neşeli neşeli yürüyenleri, 3 yüzgeç gibi yüzenleri, 4 ilerilerin ilerisinde bulunanları, 5 işleri çevirip düzeltenleri şahit tutarım (l).
6 O gün sarsılacak olan sarsılacak, 7 daha sonra ne vukubulacaksa onu takip edecek (2), 8 o gün kalpler çarpa çarpa atacak, 9 gözler yere dikilecek.
10-11 Onlar derler ki: Çürümüş kemik ol- (1) Mekke sûrelerinin başlarındaki âyetler, ekseriyetle, Medine'de vukubulacak hâdiselere dair nebevi ihbarları mutazammındır.
Bu ihbarların tahakkuku, Risaleti Muhammediyenin sıdkına delil oldu.
Burada birinci âyette bahis mevzuu olan seğirtip koşanlar yahut bütün kuvvetleriyle çekenler, ok atan mücahitlerdir.
Neşeli yürüyenler yaylardan kopan oklardır.
Yüzgeç gibi yüzenler, mücahitlerin atlarıdır.
İşleri düzeltenler, vaziyetleri iyi idare eden rehberlerdir.
Bütün bunlar mü'minlerle müşrikler arasında vukubulacak muharebelerde mü'minîerin galip geleceklerine işarettir.
Ayni sözler ruhanî tealî yolunda atılacak terakki adımlarını da ifade eder.
O takdirde kendilerini bütün kuvvetleriyle çekenler, nefislerini her kötülükten koruyanlar, daha sonrakiler Allah yolunda zevk ve şevk ile yürüyenler, irfan denizinde yüzenler, irfanı tahsil uğrunda ileri geçenler, her hayırlı işi öz yürekle, öz akıl ile idare edenlerdir.
(2) Bu sarsıntı büyük inkılâp hamlesinin yaptığı sarsıntıdır.
Daha soma vrukubulacak olan, muhasımlarm mağlûbiyeti ve mü'minîerin zaferidir.
V I , ' t 3 îiiV' i^fe^,^ "tii^^v^^^^ÇiiĞ Y AV duktan sonra acaba ilkönceki halimize mi döndürüleceğiz? 12 Onlar : o halde bu çok ziyanlı bir dönüş! derler.
13 Fakat on" lara bir tek haykırma yeter.
14 Hepsi hemen uyanırlar, toplanırlar.
15 Sana Musânın kıssası irişti mi ? 16 Hani Tanrısı ona mukadde s Tuva vadisinde nida etmişti; 17 Fir'avupa git.
Çünkü o azdı.
18 D e ki: kendini temizlemeğe gönlün var mı ? 19 Sana Tanrının yolunu göstereyim ki ondan korkasin! 2 0 (Musâ Firavuna) en büyük âyeti, (burhanı) gösterdi.
21 Fir'avun (hakikati) yalan saydı ve karşıgeldi.
22 Sonra çarçabuk geri döndü, 23 (adamlar) topladı ve onlara bağırdı: 24 "Sen sızın en yüce tanrınızım!,, dedi.
25 Fakat Allah da onu âhiretin de, önceki hayatın da azabiyle enseledi.
26 Şüphe yok ki bunda korkanlar için ibretler vardır.
L
BÖLÜM : 2 — BÜYÜK FELÂKET 27 (Düşünün!) Sizi mi yaratmak daha güçtür yoksa semayı yaratmak mı ? (Allah) onu bina etti.
28 Onun yüksekliğini yükseklere kaldırdı.
Sonra onu tesviye etti.
29 Gecesini karanlık, gündüzünü aydınlık etti.
30 Bundan sonra yeri yaptı, 31 oradan suyunu, otl ğmı çıkardı, 32 dağları sapasağlam dikti, 3 3 bunların hepsi sizin ve davarlarınızın geçinmesi içindir.
34 Fakat, büyük, müthiş felâket ortalığı sardığı zaman (3), 35 o gün insan ne için çalıştı, ise onu hatırlar.
36 Cehennem de her görene apaçık görünür, 37 taşkınlık edip, 38 dünyâ hayatını tercih eden için, 39 şüphe yok ki varılacak yurt cehennemdir.
40 Tanrısının huzurunda (suçlu) durmaktan korkarak nefsini süflî heveslerden nehyeden için de, 41 şüphe yok ki (varılacak) yurt Cennettir.
4 2 Sana saatin ne zaman gelip nereye varacağını sorarlar.
4 3 Sen ona dair ne bilebilirsin ? 4 4 Onun sonu Allahına vanr.
4 5 Sen yalnız ondan korkanlara inzar edersin.
4 6 Onlar onu gördükleri gün, ya günün ge ç vakti (bir akşam) veya erken vakti (bir kuşluk) kadar kalmış gibi olurlar.
SÛRE : 8 0 ! ABESE SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 42 âyettir.) Konusu : Surei Şeriıenin başında bir hâdiseden bahsedilir.
Resuli Ekrem Kuıeyş ulularından birkaçiyle konuşurken gölleri kör bir adam sözlerini kesmiş, bundan dolayı Resuli Ekrem kaşlarım çalmıştı.
Abes: kaşlarım çatıp surat ekşitmek manasında olduğu ve sûrede bu hâdise bahis mevzuu olduğu için ona Abese ismi verilmiştir.
Sûrede fakir ve mütevazı olmakla beraber hakikati kabul edenlerin en yüksek şerefe nail olacakları gösterilerek Resuli Ekrem'in birtakım ulu sayılan adamlara söz dinletememekten dolayı endişe duymaması tavsiye edilir.
Çünkü fakir ve mütevazı müslümanlar hakiki her ululuğa namzet oldukları halde, şimdilik ulu sayılan adamlar hakikati kabul etmedikleri için rüsva olup sükût edecekler.
Sûrsi Şerife böylece Kur'anm insanları nasıl yükselttiğini vc onları nasıl şerefli bir istikbale namzet ettiğini göstermiş oluyor.
(3) Eu büyük felâket muhaliflerin bu dünyada uğrıyacakları akıbeti ifade ettiği gibi onların ahirette uğrıyacakları azabı da ifade eder.
eföt^ j £>^f ö & 71 Meal-i Kerimi
Bismi'llâhi'rrahtnani'rrahîm 1 - 2 Gözleri kör olan adam geldi diye, yüzünü ekşitti ve arkasını çevirdi (î) .
3 Ne bilirsin? Belki içini temiz, pâk edecek, 4' yahut nasihati dinleyip ondan istifade edecek olan odur.
5 Kendisini, her ihtiyaçtan vareste sayana geiinct, 6 sen ona dönüyor (onu dinliyorsun).
7 Onun içini temiz, pâk etmesinden sana ne ? 8 Sana koşarak gelen, 9 ( Allahta n ) korkah kimseyi ise 10 bırakıyor { ve başkalariyle meşgıd oluyorsun ! ) 11 ( Böyle (1) Burada bahis mevzuu olan âmâ, (İbn Ümmi Mektum) j namiyle maruf Abdullah bin Süreyhtır.
Bu zat, Resuli Ekrem'in Kureyş ulularına islâmın akaidini izah ettiği sırada gelerek sözünü kesmiş ve Hazreti Peygambere Allahın ne vahyettiğini öğretmesini dilemişti.
Resuli Ekrem sözünün böyle Sırasız kesilmesinden yüzünü ekşitmiş, arkasını çevirmişti.
yapma İ Bu kitap), şan, şeref kaynağıdır.
12 Dileyen onu tanır.
13 ( B u kitap), anlı şanlı, 14 yüksek ve tertemiz sayfalardadır.
15-1 6 ( B u sayfalar), asil ve faziletli kâtipler eliyle yazılıdır.
17 Kahrolası insan ! O ne nankördür.
18 ( Allak ) onu neden yarattı? 19 Onu bir nutfeden, bir (damla sudan, yarattı).
Onu bir ölçüye göre yaptı.
2 0 Sonra ona yolu kolaylaştırdı, 21 sonra onun canını alıp kabre soktu, 22 daha sonra dilerse onu tekrar hayata kavuşturur.
2 3 Hayır, insan, (Allahın ) emrettiğini yerine getirmedi.
24 O halde insan taamına baksın.
25 Sulan, Biz, bol bol yağdırdık.
( 26 Sonra yeryüzünü iyiden iyiye Biz yardık.
27 Orada taneler, 28 üzümler, yoncalar, 29 zeytinler, hurmalar, 3 0 sık bahçeler, 31 meyvalar, otlar bitirdik.
3 2 (Bütün) bunlar, sizin ve davarlarınızın geçinmesi içindir.
3 3 Kulakları sağır eden sayha gelince.
3 4 o gün inşan kardeşinden, 35 anasından babasından, 36 karısından, çocuklarından kaçar.
37 Bunlardan herbirinin kendini meşgul edecek derdi, işi var.
3 8 O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar, 3 9 güler, sevinir.
4 0 Birtakım yüzler de tozlu, dumanlıdır.
41 Her tarafını karanlık kaplar, 42 kâfir olan, günaha dadanan kimseler de bunlardır.
SÛRE: 81 TEKVİR SÛRES İ • Mekked e nâziî olmuştur; 2 9 âyettir.
Konusu : Sûrenin birinci âyetinde «Tekvir» den yani güneşin tortop olmasından bahsolunduğu için ona "Tekvir» sûresi denilmiştir.
Bu sûrede müslümanlığın kazanacağı muvaffakiyetlerden ve îrîşeceğî teali şahikalarından bahseder, muhaliflerin perişan olacaklarım gösterir.
Sûrei Şerife, Resuli Ekrem'in hayatında tahakkuk ederi birçok şeyleri anlattığı gibi en uzak istikbale ait bazı şeyleri de anlatır, i Bu sûre de Mekke devrinin ilk sıralarına aittir.
Meal-i Kerimi : i
Bismi'llâhi'rrahmatıi 'rrahîm i 1 Güneş yuvarlanıp devrildiği, 2 yıldızlar döküldüğü, 3 dağlar ii £3 v ^'-^^'^\5^ Y ^\iİP ^ yerinden oynayıp yürüdüğü, 4 develer sahverildiği, 5 vahşi hay/ vanlar toplandığı, 6 denizler kabardığı, 7 insanlar birleştiği, 8- 9 diri diri gömülen kıza "hangi suç yüzünden öldürüldü?,, diye sorulduğu, 10 defterler açsldığı, 11 gökyüzünün perdesi kalktığı, 12 cehennem alevlendiği, 13 ve cennet yaklaştırıldıği zaman (-1), 14 her can, ne hazırlamışsa onu bilecek.
15 Ben, geri giden, 16 ve seyreden, gizlenen (yıldızları), Yİ geçmeye başjıyan geceyi, 1 8 ve ağaran tanyerini şahit tutarım ki, (2) 19,.
20,' 21 bu söz, (1) Birinci ve ikinci âyetler eski nizamın değişerek yeni bir nizamın onun yerine geleceğini, üçüncü âyet bütün engellerin kalkacağını, anlatıyor, dördüncü âyet develerin bırakılıp onların yerine yeni nakil vasıtalarının kullanılacağı zamana işaret ediyor, beşinci, altıncı, yedinci âyetler medeniyetin ilerlemesine, 10 uncu âyetle 11 inci âyet irfanın intişarına işaret eder, 12 inci, 13 üncü âyetler cennet ile cehennemin yaklaştığını söylüyor.
Bunların kimi önce tahakkuk etmiş, kimi zamanımızda tahakkuk ediyor, kimi ileride tahakkuk edecek.
(2) Geri giden, seyreden, gizlenen yıldızları şahit tutmaktan murat, muhasımların ikbal yıldızlarının söneceğini anlatmaktır.
şerefli arş sahibi nezdinde, makamı yüksek, itaate değer, emin bir elçinin sözüdür (:i).
22 Sizin arkadaşınız, divane değildir 23 O kendini apaçık ufukta gördü (4).
2 4 Görünmiyen âleme ait (işleri) gizlemez.
25 Bu söz kovulan şeytanın sözü değildir (5).
2 6 O halde nereye gidiyorsunuz ? 27 Bu söz, bütün milletler için öğüttür.
28 içinizden doğruluk istiyen ona uyar.
2 9 Bütün âlemlerin Tanrısı olan Allah birşeyi dilemeden siz onu dileyemezsiniz.
SÛRE : 8 2 İNFİTAR SÛRESİ • Mekkede nazil olmuştur.
19 âyettir.
Konusu : Sûrenin ilk âyetinde gökyüzünün yarılmasından bahsolunduğu için ona • infilar» ismi verilmiştir.
Infiiar, «yarılmak" manasınadır.
Bundan evvelki sûre, bazı -alâmetlerden bahsetmiş, daha sonra islâmiyetin mutlaka muzaffer olacağını anlatmıştı, lnfitar sûresi ilk âyetlerinde bu zafere işaret eder, bu zaferle muhaliflerin uğrıyacakları izmihlali gösterir ve bu suretla her amelin kendi cinsinden semere vermesi kanununun, değişmez bir kanun olduğunu tebarüz ettirir.
Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhi'rrahmanrrrahîm 1 Gök yarüdığı, 2 yıldızlar dağıldığı, 3 deryalar kaynayıp aktığı, 4 mezarlar altüst olduğu zaman, 5 her can, önüne sürdüğü, geride bıraktığı her işi anlıyacak.
6 - 8 Ey insan ! Seni yaratan, (yaratılışını) düzelten, tamamlıyan, seni dilediği surette terkip eden, keremi engin Tanrına karşı nankör davranmağa sürükliyen ne ? 9 Hayır, hayır, siz ancak hesabı yalan sayıyorsunuz ? 10 Halbuki sizin üzerinizdebekçiler vardır.
11 (Bunlar) şerefli kâtiplerdir, 12 sizin bütün (3) İtaatle karşılanması lâzım gelen şerefli, emin elçi, Risaleti îlâhiyenin hamilidir.
Bu evsaf Hazreti Peygambere mutabık olduğu gibi Cibrili Emin'e de mutabıktır.
(4) Resuli Ekrem'in kendini apaçık ufukta görmesinden mural, nuranur âleme kavuşmaktır.
Necm sûresinin 7 nci âyetine bakınız.
(5i Yani bu söz, birtakım kâhinlerin abuk sabuk kehanetleri değildir.
Mui af fitin Sûresi 913 işlediklerinizi bilirler, (l).
13 Muhakkak ki iyiler, (doğrular) nimet içinde, 14 günahlara dadananlar, yakıcı ateşler içindedirler.
15 Hesap günü oraya girerler, 16 ve hiçbir vech ile ondan ayrılmazlar.
17 Hesap günü nedir, bilir misin? 18 Tekrarlıyorum, hesap günü nedir, bilir misin ? 19 O gün hiçbir kimse, bir kimseye yardım için birşeye malik olmaz.
(Herkes kendi derdine düşer).
O gün bütün ferman, Allahındır.
SÛRE: 8 3 MUTAFFIFIN SÛRESİ lekkede nazil olmuştur; 36 âyettir.
Konusu : •Mutaffif • ölçüye, tartıya hiyle kalmaktır.
Sûrede bu çeşit adamların ha-; roketi iakbih olunduğu için ona «Mutaffifîn> cûresi denilmiştir.
Sûrede vazifelerini hakkiyle eda edenlerin kıymet ve meziyetleri de anlatılır ve bu sureiîe daha evvelki sûredeki konuya devam edilir.
Doğrular ve iyiler ne için felah bulurlar? Çün-' kü vazifelerini ifa ve teahhütlerine riaysi ederler.
Suçlular, ne için ıstıraptan ıstıraba uğrıyarak helak olurlar? Çünkü vazifeye hiyle karıştırırlar, mesuliyetler* hürmet etmezler.
Daha evvelki sûre, insanların, her fiil ve hareketinin kaydolunduğunu anlatmıştı.
Bu sûre iyilerle kötülerin a'mal defterini birbiri ardınca bahis mevzuu ediyor.
Meal-i Kerimi : Bismillâhi'rrahmaDİ 'rrahîm 1 ölçüye, tartıya hiyle karıştıranların vay haline! 2 Onlar in sanlardan (istihkaklarını) aldıkları zaman tastamam alırlar, 3 fakat insanlar için ölçüp tarttıkları zaman eksik ölçüp eksik tartarlar, 4 - 5 Onlar büyük bir gün için kalkacaklarını düşünmüyorlar mı ? 6 O gün insanlar âlemlerin Tanrısı karşısında duruklar.
7 Hayır .(1) insanın her hareketi kaydolunur ve her hareketi bir semere verir.'Bu' düstur, islâm dininin en esaslı akidelerinden biridir.
Bunun manası bir takım semavî bekçilerin elde kalem kâğıtla insanın yanında oturup herşeyi, her hareketi yazmaları değildir.
Bunu böyle telâkki etmek Kur'anın asıl muradına muhaliftir.
İnsanın ef alini yazmak ve kaydetmekten murat, her fiilin, her hareketin .
hıfzo-_* lundugunu ve onun bir tesiri olduğunu anlatmaktır.
günaha dadananların kitabı, zindan içindedir, (i).
8 Zindanın ne olduğunu bilir misin? 9 Yazılmış bir kitaptır.
10-1 1 Hesap gününü yalan sayanların, o gün vay haline! 12 O günü ancak, haddi aşan, günaha dadanan kimse yalan sayar.
13 Ona, âyetlerimiz okunduğu zaman " Eskjlerin masalları!,, der.
14 Hayır» onların işleyip kazandıkları şeyler, kalpleri üzerinde pas tutmuştur.
15 Hayır! onlar ogün Tanrılarından uzak kalacaklar, 16 sonra yakıcı ateşe girecekler, 17 sonra onlara: "İşte sizin yalan saydığınız budur! „ denecek.
18 Hayır! İyilerin kitapları, muhakkak ki, rf(l) Nassı Kerimedeki ıSiccin» (zindan manasına gelir) burada günahkâr-^ laraai t a'mal defterinin zindanda olduğu beyan olunduktan sonra bu zindamn mahiyeti izah edilerek onun yazıh bir kitap olduğu beyan olunuyor.
İyilerden bahsolunduğu zaman da onlara ait kitabın en yüksek makamda bulunduğu beyan olunuyor.
O halde kitap ile onun yeri birdir.
Kötülerin kitabı bir zindandadır.
Çünkü onlar irtikâp ettikleri günahlarla bütün teali yollarını kapamış ve kendilerini bir zindana atmışlardır.
I en yüksek makamlardadır (2).
19 Bu en yüksek makamların ne olduğunu bilir misin? 2 0 Yazılmış bir kitaptır.
21 (Allaha) yakın olanlar ona şahit olurlar.
22 iyiler, muhakkak ki nimet içindedirler.
2 3 Tahtlar üzerinde oturup bakarlar.
2 4 Yüzlerinde nimetin revnakını (görür), tanırsın.
25 - 26 Onlara, ağızları mtsk ile mühürlenmiş, sürahiler içindeki saf şaraptan içirilecek.
özleyenle r bunu özlesinler, (bu yolda yarışsınlar!).
27 Bu şaraba yukarıdan aşağı akan bir su (îi) katılacak.
2 8 Bu su öyle bir kaynaktır ki ondan Allaha yakın olanlar içer.
29 Günahkârlar yok mu, onlar iman edenlere güler.
3 0 Onlara uğradıkları zaman birbirlerine kaş göz ederek onlarla eğlenirlerdi.
3 1 Arkadaşlarının yamna döndükleri zaman, neşe içinde dönerlerdi.
32 Mü'minleri görünce " Bunlar sapık kimseler,, derlerdi.
3 3 Bunlar (müminlerin üzerine) gözetleyici olarak gönderilmediler.
3 4 Bugünse mü'minler kâfirlere gülecek (4), 35 tahtlara kurularak (onlara) bakacaklar.
3 6 Kâfirler, hakikaten, yaptıklarına göre ceza buldular.
SÛRE : 8 4 İNŞİKAK SÛRESİ Mekkede nazil olmuştur, 25 âyettir Konusu : Sûrenin başında gökyüzünün yarılmasından bahsoiunur.
(Înşikak) da yarılmak manasmdadır.
Onun için sûreye »înşikak» sûresi denilmiştir.
Nasıl bulutların yarılıp yağmur yağması ölü toprakları diriltirse İlâhî vahy de böylece, ölü* kalblere yeniden hayat verir.
(2) Nassı Kerimede illiyyin deniliyor ki manası insanları Allaha en çok yaklaştıran en yüksek makamlar, en yüksek derecelerdir.
Bu yüksek makamlar da, güzel ve iyi fiil ve hareketlerin tâ kendisidir.
însan bunlarla teali 'şahikalarında yü-" zer ve kendisini süflî arzulara bağlıyan bütün kayıtları kırar.
(3) Nassı .Kerimede «Tesninn buyuruluyor.
Yukarıdan aşağı akan bu su,*» »Marifetullahı ı remzeder.
Nitekim 28^0 1 âyette Allaha yakın olanların hep bu'' sudan içtikleri beyan olunuyor.
(4) Mü'minlerin bu gülüşü, istihza gülüşü* değildir, îmanın yüzlerinde parlayan nurudur.
Meal-i Kerimi : BismiTlâhi'rrahmani'rrahîm 1 Gök varıldığı, 2 Tanrısının emrine boyun eğerek onu din.
Iediği, 3 yer uzanıp dümdüz olduğu, 4 içindekileri atıp boşaldığı, 5 Tanrısının emrine boyun eğerek onu dinlediği zaman (1).
6 Ey insan! sen Tanrına kavuşuncaya kadar didişe didişe uğraşıp durursun ! 7-8- 9 Sonra, kitabı sağ eline verilen kimsenin hesabı kolaycacık görülecek ve ailesinin yanına sevinç içinde dönecek.
10 (1) Sürenin ilk beş âyeti tabiatin mutat hâdiselerine dikkati çekmektedir.
Bunların birincisi gökyüzünden yağmur yağması ve yeryüzünde nebatların neşvünema bulmasıdır.
Bu da, ilâhi vahy sayesinde başarılacak inkılâba işaret ediyor.
Semanın Tanrısını, beşinci âyette beyan olunduğu gibi arzm da Tanrısını dinlemesinden murat, onun emirlerine itaatleridir.
Her iki âyette de bunların Tanrıya boyun eğmelerinden, ona itaate lâyık olmalarından da bahsolunmaktadır.
Çünkü bunların İlâhî emirlere itaatkâr olmaları, onların, mahiyetinde mündemiçtir.
Kitabı kendisine arkasından verilen kimse ise, 11 son olmak için yalvaracak, 12 alevli ateşe atılacak.
13 Kendisi önce sevinç içinde idi, 14 kendisini asla geri dönmeyecek sanırdı.
İS Halbuki Tanrısı onun her halini görüyordu.
16 Alaca karanlığı, 17 geceyi ve gecenin bütün sürüklediklerini, 18 ışığı kemal bulmuş ayı (2), şahit tutarım ki, 19 siz elbet bir halden bir hale geçeceksiniz (3).
20 (Öyle) ise onlara ne oluyor da iman etmiyor, 21 Kur'an okunduğu zaman secdeye kapanmıyorlar? 22 Hayır, kâfir olanlar (hakkı) yalan sayarlar.
23 Allah onların yüreklerinde sakladıklarını en iyi bilendir.
2 4 öyl e ise acıklı azabı haber ver.
25 Ancak iman edip doğru dürüst işler işleyenler için ardı arası kesilmez mükâfatlar vardır.
SÛRE : 8 5 BÜRÛC SÛRESİ Mekkede nazil olmuştur, 22 âyettir.
Konuğu : Sûrenin ilk âyelinde yıldızlarla dolu semadan bahsolunduğu için ona yıl-' dızlar manasında olan Bürûc namı verilmiştir.
Bu yıldızlar.
Arap milletinin refah içinde yüzdüğü devri remzeder.
Bu sûre, daha evvelki sûrenin mevzuu üzerindel devam «derek Resuli Ekrem'e muhalefet gösterenlerin muhalefet derecelerini anlatır.
Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhi'rrahmani'iTahîm 1 Yıldızlarla dolu semaya, 2 (hululü) mev'ut olan güne, 3 şehadet edene ve kendilerine karşı şehadet olunanlara (dikkat (2) 16 - 18 nci âyetler tabiat âleminin daha başka hâdiselerini dikkat gözüne çarpıyor.
Şafak, yahut alaca karanlık Arap nahvetinin üfule yüz tuttuğunu, daha soma bahis mevzuu olan gece, Arapların başına musallat olacak mihnet ve felâket hengâmını remzediyor.
Fakat ortalık daimî bir karanlık içinde kalacak değildi.
Çünkü kamer (Resuli Ekrem) tulü etmiş ve.kemâle varmağa başlamıştı.
Onun ışığı ortalığı hidayet nuruna garkediyordu.
(3) Bu halleri 16 -18 nci âyetler beyan etmiş bulunuyor.
Daha sonraki sürenin ilk âyetleri bu hususta daha sarihtir.
9 1 8 ^TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [Cüz: 3 0 et!) (i).
"4-5 Çıra ile tutuşmuş ateş hendekleri yapanlar kahrolsunlar! (2).
6 Hani onlar ateşin başında oturup, 7 mü'minlere yaptıklarını seyrederlerdi.
8 Onların mü'minlerden öç almalarının sebebi, ancak mü'minlerin, yegâne galip olan, övülmeğe değer, 9 göklerle yerin saltanatı kendisine ait olan, Aliaha inanmalarından •' ileri gelmişti.
Allah, herşeye hakkiyle şahittir.
10 Erkek, kadın mü'minleri eza v e tazyika uğrattıktan sonra tevbe (1) Sûrenin ilk üç âyeti Hazreti Peygambere muhalefet edenlerin ilk halini ve daha sonraki hallerini mukayese ediyor.
Yıldızlarla dolu sema.
refah içinde yüzen bir millet ve memleketin remzidir.
Hululü beklenen gün bu müreffeh ve satvetli milletin kendisine vukubulan ihtarlara, yapılan irşatlara kulak asmıyarak kuvvetinin kırıldığı, satvetinin perişan olduğu gündür.
Daha sonraki âyetteki şahadet eden zat Hazreti Peygamberdir.
Kendilerine karşı şahadet olunanlar.
Peygamberin getirdiği hakikati reddedenlerdir.
(2) Burada Yemen hükümdarlarından yahudi Zu Nuvas'ın hıristiyanları zulüm ve tazyika uğratmasına, yahut Buhtunnassarm .
Abdanezo ile Meşah Şadrah'ı ateşe atmasına işaret olunmaktadır.
(Dahiyal kitabı 3, 19, 21).
etmiyenler için cehennem azabı da, yakılmak azabı da vardır.
11 İman edip doğru dürüst işler işleyenler için altından ırmaklar akan cennetler var.
En büyük saadet de budur.
12 Tanrının, kavrayan kahrı çok şiddetlidir.
13 Var eden, sonra yeniden yaratan O .
14 Yarlığayan, seven O.
15 Şanlı arşın I sahibi O.
16 İstediğini yapan Odur.
17-1 8 Fir'avunla Semud ordularının kıssası sana irişti ya ? 19 Hayır! kâfir olanlar, hakkı yalan sayar, dururlar.
20 Allah da onları her taraflarından kuşatır.
21 Hayır, onların {yalan saydıkları Kur'an, o) anlı şanlı Kur'andır, ki 2 2 masun ve mahfuz bir levhadadır (3).
SÛRE : 8 6 TÂRIK SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur, 17 âyettir.
Konusu : Bu sûre, Hazreii Peygamberin karanlıklar içinde yüzen Arapları irşat hususunda ne büyük güçlüklere uğradığını anlatır.
Onun için burada Hazreii Peygambere »Tarık» 'yani »Gece gelen» zat denilmekle ve sûreye bu nam verilmekledir.
Hazreti Peygamber ortalığın zifiri karanlıklara boğulduğu bir sırada gelmiş ve kendisine karşı kapalı duran gönüllerin kapısını çalmak mecburiyetinde kalmıştı.
Bu sûre, Peygmbere teselli veriyor va manovî bir bas-übadelmevtin başla* m ak üzere olduğunu müjdeliyor.
Meal-i Kerimi : Bismı İlâhı 'rrahmani'rrahîm 1 Semaya ve geceleyin gelene (dikkat et!) 2 Geceleyin gelenin kim olduğunu büir misin? (1).
3 O, parıl parıl parlayan (3) Kur'anın masun ve mahfuz bir levhada bulunmasından murat, onun her1 taarruzdan masun ve mahfuz kalacağını anlatmaktır.
Bu suretle Mekke devrine ait ilk sûrelerden biri, bize Kur'anın her türlü tahrif ve tebdilden masun kalacağını müjdelemektedir.
Razi bu âyeti tefsir ederken onun Kur'anın her türlü tahrif ve tebdilden masuniyetini ifade etliğini söyler.
(1) Tarık, Arapçada «Tark> maddesinden gelir ki birşeyi vurmak manasındadır.
Gece gelen insan kapıları kapalı bulacağı ve kapıları vurmağa mecbur ola- bir yıldızdır.
4 Hiçbir can yoktur ki üzerinde bir gözetici bulunmasın (2).
5 O halde insan neden yaratıldığına bir baksın.
6 - 7 Hasan), sırt ile kaburga kemikleri arasından çıkan, akar bir sudan yaratıldı.
8 Muhakkak ki (onu yaratan), onu tekrar (hayata) çevirmeğe kadirdir.
9 Ogün, gizli şeyler, apaşikâr olur (;$).
10 (insanın) ne kudreti, ne de yardımcısı kalır.
11 12 Yağmu r yağdıran buluta, (nebatlar) için yarılan yere (dikkat et!) 13 Muhakkak ki bu söz kat'î bir sözdür (\), 14 şaka değildir.
15 Onlar, olanca hiyleleriyle hiyle kurarlar.
16 Ben de hiylelerine mukabele ederim.
17 Artık kâfirlere bir mühlet ver, onları bir zaman için bırakıvcr.
SÛRE: 8 7 A'LA SÛRESİ Mekkede nazil olmuştur; 19 âyettir.) Konusu .
Bundan evvelki sûrede Hazreti Peygamberin risaletini tebliğ hususunda njjrıyacağı müşküllere işaret olunmuştu.
Bu sûrede bütün bunların bertaraf ediie< %- ği gösteriliyor ve sekizinci âyette Allahın Peygamberini kolaylıkla muvaffak la lacağı haber veriliyor.
Sûre ismi olan >A'lâ° en yüce demektir.
Sûrenin birinci âyetinde yücelerden yüce olan Allahın adı tenzih olunması emrolunduğundan sûreye «A'lâ- ismi verilmiştir.
Sûrenin son âyetinde Hazreti ibrahim ile Hazreii Musa' nın kitaplarından bahsolunması, Kur'anın bu kitapları, esas itibariyle tasdik ettiğini gösterdikten başka bu kitaplarda da Hazreti Peygamberin kudumuna dair tebşirat bulunduğunu da gösterir.
cağı için ona Tarık denilir.
Burada gece gelenden murat, Hazreti Peygamberdir.
Zaten Kur'anın da mübarek bir gecede vahyolunduğu Kur'anda beyan olunur (44: 3 ve 97: 1).
Bundan başka Tarık sabah yıldızının da bir adıdır.
Çünkü bu yıldız gecenin sonunda doğar.
Onun için üçüncü âyette Tankın parıl parıl parlıyan bir yıldız olduğu söylenmektedir.
Bu yıldız, cahiliyet karanlıklarını yırtacak olan Hazreti Peygamberin risaletini remzediyor.
(2) Burada iyi, kötü fiil ve hareketleri kaydeden a'mal defterine işaret olunuyor 82 nci sürenin 10 - 12 nci âyetlerine bakınız.
(3) Gizli şeyler, insanlar tarafından yapılan işlerin neticesidir.
Bunlar uhrevi hayatta bağlar, bahçeler, nimetler, veya zincirler, lâleler, ateşler şeklinde tezahür eder.
(4) Kat'î söz Kur'anı Kerim'dir.
Nasıl göklerden yağmur yağınca yeryüzünde otlar, nebatlar fışkırırsa, ilâhi 'ahyin gelmesiyle de ölü milletler dirilir ve hiçbir teşebbüs onun yürüyüşünü durduramaz.
Sûre: 87 ] Kik Sû;eoi 921 tj&'&'O •-•1 ~ - w ••.
••— — -X Meal-i Kerimi : Bismi'llâlıi'rrahmani'rrahîm 1 Yücelerden yüce Tanrının adını tenzih et ki, 2 yaratan, sonra tamamlayan, 3 herşeyi bir ölçüye göre yapan, sonra ona (hedefini) gösteren (l), 4-5 otlak otlarını çıkarıp yeşillendikten sonra onu kara kuru ota çeviren Odur ! 6 Biz seni okutacağız ve sen unutmayacaksın.
7 Allahın dilediği başka.
O aşikârı da, gizliyi de bilir (2).
8 Biz senin yolunu, kolaylığa vardırmak için, (1) Herşey muayyen bir ölçüye göre yaratılmıştır, o ölçünün hududunu geçemez.
Bundan başka Allah her mahlûka, kendisine mukadder olan kemâle var-^ manın yolunu da göstermiştir.
(2) Burada pek büyük bir harikaya işaret edilmektedir.
Hazreti Peygamber Kur'anı tilâvet ediyordu.
Bu Kur'anın İlâhi vahy olduğuna en açık debi, Hazreti Peygamberin onu kat'iyyen unutmaması idi.
Hazreti Peygamber de, bir insan 16 SÛRE : 8 8 GAŞİ Y E SÛRES İ (Mekkede nazil olmuştur; 2 6 âyettir.) Konusu : Gaşiye, ortalığı kaphyan felâkettir.
Sûrenin başında ondan bahsolunur.
Onun için sûreye bu ad verilmiştir.
Ortalığı kaphyan felâketten murat, islâm düşmanlarının bu dünyada uğrıyacakları izmihlal, âhiretie çarpacakları azaptır.
8u sûre de Mekke devrinin ilk sıralarında nazil olan sûrelerdendir.
Meal-i Kerimi : BismiTlâhi'rralımani'rrahîm 1 Ortalığı sarıp kaplayan felâketin haberleri sana irişti mi? 2 O gün (bazı) yüzler yere eğilir, kararır, 3 yorgun, bitkin (görünür).
4 Bunlar alevli, kızgın ateşe atılır, 5 fıkır fıkır kaynayan bir kaynaktan içerler.
6 Onların bütün yiyecekleri dikenden başka birşey değildir.
7 (Bu gıda) onları ne (doyurur), seolduğu gibi, bazı şeyleri unutabilirdi.
Halbuki kendisi bazen yirmi
BÖLÜMlük uzun sûreleri defaten telâkki ettiği halde Kur'anın bir tek kelimesini unutmuyordu.
Hattâ birsûreye ait bazı âyetler, senelerce sonra nazil olduğu halde onları hemen yerli yerine koyuyor ve öylece okuyordu.
(3) Bu âyet, Resuli Ekrem'in muhakkak muvaffak olacağını ve müslürnanların uğradıkları her zahmetin mutlaka zevai bulacağını müjdeliyor.
(4) Cehennemde hayat yoktur Çünkü hayat iyi ve doğru insanların hakkıdır.
Ölüm de yoktur, çünkü ölüm, tam bir istirahati ifade eder (5) Yani Resuli Ekrem'in kudumuna ait tebşirat da önceki kitaplarda mevcuttu.
düzîiyeceğiz (3).
9 O halde öğüt faide vereceği için, öğüt ver.
10 {Allahtan) korkan, öğütten hisse kapar.
11 En bedbaht olansa, ondan kaçınır.
12 (Böylesi) en büyük ateşe girer, 13 ve orada ne ölür, ne de yaşar (i).
14 Kendini pâk tutan, 15 Tanrısının adını anarak namaz kılan, elbette felah bulur.
16 Belki siz dünya hayatını üstün tutuyorsunuz.
17 Halbuki âhiret daha hayırlı, daha süreklidir, 18 Muhakkak ki bu önceki sahifelerde de (5), 19 İbrahim ile Musânın sahifelerinde de vardı.
Sûre: 89 ] mirtir ne de açlıktan kurtarır.
8 (Diğer) yüzler o gün bahtiyar dür, 9' sa'yinden, (sayi'nin semeresinden) hoşnuttur.
10 (Onlar) yüce bîr cennettedirler.
11 Orada boş lâf işitmezsin.
12 Orada fışkıran bir pınar vardır.
13 Orada yüksek tahtlar, 14 hazırlanmış kadehler, 15 sıralannuş yastıklar, 16 serilmiş halılar vardır.
17 Onlar bulutlar nasıl yaratıldı, 18 gök nasıl yükseltildi, 19 dağlar nasıl dikildi, 20 yer nasıl yayıldı, bakmıyorlar mı? 21 öyl e ise sen öğüt ver! sen ancak öğüt vericisin! 22 Sen onarın üzerinde bekçi, gözetîeyici değilsin! 23 Ancak herkim yüz çevirir ve inanmazsa 24 Allah da onu en büyük azap ile tazip eder.
25 Onların geri dönüşü Bizedir.
26 Onların hesaplarını görmek de Bize aittir.
SÛRE: 8 9 FEC R SÛRES t (Mekkede nazil olmuştur; 30 âyettir.) Konusu : Bu sûr ad e bahis mevzuu olan Fecr, Zilhecce ayının ilk sabahıdır.
Hac farizası, Zilhecce ayında ifa edilir .
Bu ticaret merkezi olan Mekke'ye kıymet veren ve onur halkını rahat ve refaha erdiren en mühim âmil, hac farizasının orada ifa! olunması îdi.
Bu sûrede Mekke, daha önce helake uğrıyan Ad ve S em udun şehirleri gibi bir akıbete uğramaktan tahzir edilmektedir.
Meal-i Kerimi : Bismi'U âhi'rrahmani'rrahîm 1 Fecre (î), 2 on geceye (2), 3 çifte ve teke (3), 4 gelip geçen geceye (bak, bak, dikkat et!) 5 (Şüphe yok ki) bunda (1) Burada bahis mevzuu olan fecr.
Zilhicce ayının ilk fecridir.
(2) On gece Zilhicce ayının ilk on gecesidir.
Zilhiccenin onuncu günü, Kurban bayramı günüdür.
(3) Çift, Kurban bayramını takibeden iki gündür.
Bu iki günde hacca ait bazı menasik ifa edilir.
Tek, Zilhiccenin on üçüncü günüdür.
Bugün hacdan dönüş günüdür.
Hac farizası, Mekke'yi Arabistanın ruhanî merkezi yapmıştı.
Mekke'nin bütün saadet ve refahı, hacca bağlı idi.
Mekke'ye ve Mekkelilere bunlar hatırlatılıyor.
r i"*.'.
i/C ' akıl ve idrak sahibi olanlar için bir and vardır.
6, 7, 8 Tanrının  d kavmine, yüksek sütunlarla dolu ve şehirler arasında bir eşi yaratılmamış İrem şehrinin halkına ne yaptığını görmedin mi ? (4).
9 (yia) vadideki kayaları oyan Semut kavmine, 10 çadırları ortalığı dolduran Fir'avuna yaptıkları ? 11 Bunlar şehirlerde taşmışlar, azmışlar, 12 ve yapmadık fesat bırakmamışlardı.
13 Tanrın da onların üzerine azap kamçısını musallat etti.
14 Çünkü Tanrın daima görüp gözetmektedir.
15 İnsan öyledir ki Tanrısı onu dener, ağırlar, nimetine nail ederse o da Tanrım beni ağırladı, der.
16 Fakat Tanrısı onu dener de rızkını darlaştırırsa: Tanrım beni kahretti, (o) der.
17 Yok, yok, siz öksüzü ağırlamıyor, 18 yoksulu beslemek için birbirinize önayak olmuyor (O), 19 miras- (4) Bir kavle göre trem, Ad'ın büyük babasıdır.
Bir kavle göre onun: yaşadığı şehrin adıdır.
(5) Servetin bolluğunda bir şeref, ve rızk darlığında bir şerefsizlik yoktur.
(6) 17 inci ve 18 inci âyetlerle 19 uncu âyet Hazreti Peygamberin öksüz, fa- Sûre : 9 0 ] B«2ed sûr«ti 92 5 lan, haiâl, haram demeyip yiyor (7) , 2 0 serveti de, düşkünce seviyorsunuz.
21 Yok, yok, yeryüzü parça parça olup dağıldığı, 22 melekler saf saf olup Tanrın geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, 23 işte o gün insan (herşeyi) hatırlayacak, fakat o hatırlama neye yarar? 2 4 (O gün insün:) fCeşke önceden bu hayat için iyi işler işieyeydim î diyecek.
25 Fakat o gün hiçbir kimse Onun azabı (gibisi) ile azap edemez, 26 Hiçbir kimse Onun bağladığı gibi bir bağ vuramaz.
27 Ey huzur içinde yüzen ruh! 2 8 Sen hoşnut, O da senden hoşnut olduğu halde Tannna dön! 29 (Has) kullarım sırasına gir, 3 0 ve cen- I netime gir! (8).
SÛRE : 9 0 BELED SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 2 0 âyettir.) Konusu ; Sûrenin birinci âyetinde bahis mevzuu olan Beled, yani şehtr, Mekke şehridir.
Daha evvelki sûrede bu şehre karşs ihtarlar vuku bulmuş, onun da doğru yola gelmediği takdirde birçok eski sihirlerin e'cıbeline uğrıyacağı anlatılmıştı.
Faksî bu şehir Peygamberin şehri idi.
Sûrenin ikinci âyeti da müslümanların Herde bu şehirde hiçbir kahre uğramadıktan başka oraya iaiih olarak gireceklerini ifad» •den müjdeyi tazammum ediyor.
Bu sûre bir insanın, mücâdele elmeden, bir maksada varamıyacağını, onun için müslümanların da karşılaşacakları zorluklarla mücadele etmeleri lâzımgeldiğini anlatı.?.
kir ve zayıf kimselere karşı nekadar hassas olduğunu apaçık gösterdikten başka onun kuvvetli ve zengin muhasımlarının, bu hakları ihmal yüzüriden ilâhi azap ile tehdit ettiğini de apaçık anlatmaktadır.
(7) Araplar, kadınlarla çocukları, düşmanlarla harbedemedikİeri için mirastan mahrum tutuyordu.
(8) Son âyetler ruhanî tealinin en yüksek şahikalarını gösteriyor.
Bu şahika insanın Tanrısından hoşnut olarak yaşadığı merhaledir.
Yeryüzündeki semavi hayat budur.
Allah, samimiyet, nezahet, doğruluk ve iyilik gibi sıfatlarla muttasıf insanlara bu dünyada da bir cennet ihsan eder ve bunlar uhrevî cennetten evvel bu cennete girerler.
Bismi'llâhi'rrahmarıi'rrahîm 1-2 Bu şehri-ki onun içinde her mükellefiyetten azade edileceksin - şahit tutarım (l).
3 Ata'yı (babayı) ve onun getirdiği (oğlu) şahit tutarım (2).
4 Muhakkak ki Biz insanı zorlukları karşılamak üzere yarattık (3).
5 İnsan bir kimsenin kendine gücü yetmez mi sanıyor? 6 O "Ben nice nice servetler telef ettim.„ (1) Şehir Mekke'dir.
Mekke ve civarında kan dökülmez.
Burada bir gün Peygamberin bir oıdu ile bu şehre girmesine müsaade edileceği haber veriliyor, (2) Ata, Hazreti İbrahim'dir.
Oğul ya İsmail'dir, yahut Hazreti Muhammed: dix.
İbrahim ile İsmail, Hazreti Peygamberin zuhuru için dua etmişlerdi.
(3) İnsanın bu dünyadaki hayatı, müşküllerle savaşmak, ile geçer.
Hiç bir bü- ' yük maksat veya gayeye müşkülleri bertaraf etmeden varılamaz.
diyecek (4) 7 O, kendisini hiçbir kimse görmemiş mi sanıyor? 8 Biz ona iki göz, 9 bir dil, iki dudak vermedik mi ? 10 Ona, iki apaçık yolu göstermedik mi ? 11 Fakat o sarp yokuşu geçemedi.
12 Sarp yokuş nedir, bilir misin? (5).
13 Bir kul azat etmek, 14 yahut açlık gününde, 15 hısımlardan bir öksüzü, 16 yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmak, 17 sonra iman edip birbirine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır (G).
18 İşte sağ tarafa geçecek olanlar bunlardır.
19 Âyetlerimizi tanımıyanlarsa, sol tarafa geçecek olanlardır.
20 Onların etrafını ateş saracak.
SÛRE : 9 1 ŞEMS SURESİ (Mekkede nazil olmuştur; 16 âyettir.) Konusu Sûrenin ilk âyetinde (Şems) güneşten bahsolunur.
Bu güneş, hidayet güneşi olan Harreti Peygamberi remzeder.
Güneşin doğması ile.
insana hidayet ve kemâl yolu aydınlanır.
Fakat bu yolda muvaffak olanlar, ancak içlerini lemizliyenlerdir.
Kendilerini kötülüğe esir edenlerse hüsrana uğrarlar.
Meal-i Kerimi : Bismniâhi'rrahmani'rrahîm.
1 Güneşe ve aydınlığına, 2 ondan ışık aldığı zaman kamere, 3 her tarafı aydınlandıran gündüze, 4 güneşin üzerine örtü çeken (4) Burada, anlaşılan, muhasımlarm haline işaret ediliyor.
Bunlar Resuli Ekrem'e muhalefet için nice nice servetler telef ettikten sonra Peygamberin muzaffer olduğunu görecekler ve o zaman bu servetleri telef ettiklerini anlıyacaklardı.
(5) îki apaçık yol iyilik ve fenalık yoludur.
(6) Mazlumlara, fakirlere, öksüzlere iyilik etmek, bir sarp yolu geçmeğe benzetiliyor.
Çünkü bu iyiliği yapmak kolay değildir.
Kur'anın daima bunlara işaret ederek bu iyiliğin yapılmasını tavsiye Ve emretmesi islâmiyetin mütevazı sınıflara karşı vaziyetini anlattığı gibi Hazreti Peygamberin seciyesindeki yüksekliği de göstermektedir.
928 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR * (Cüz: 30 geceye, 5 gökyüzüne ve yapılışına, 6 yeryüzüne ve yayılışına (l ) 7 ruha ve ruhun kemaline (dikkat et).
8 Ona hak yoldan uzak kalmayı, kötülükten sakınmayı ilham ile öğretti (2).
9 Kim öz canını tertemiz tutarsa felah bulur.
10 Kim öz canını kirletirse hüsrana uğrar.
11 Semud, azgınlığı yüzünden (hakkı) yalan saydı.
12 Hani onların en bedbahtı (fesat çıkarmak için) atılmış, 13 Allahın Peygamberi de onlara: "Allahın dişi devesini bırakın! Su içmesine dokunmayın! demişti.
14 Onîarsa onu yalancı saydılar ve deveyi boğazladılar.
15 Tanrıları günahları yüzünden onları kahretti ve yerle yeksan etti.
16 Allah, onun encamından korkmaz.
SÛRE: 9 2 LEYL SÛRESI (Mekkede nazil olmuştur; 21 âyettir).
Konusu s Leyi « gece • demektir.
Bu sûre de dalâlet ve cehalet gecesinin aydınlığa yer vereceğini anlsîır.
İnsanlar lürlü türlü maksatlar, hedefler için çalışırlar.
İyilik SÇİE çalışanlar kolaylığa nail olurlar.
Kötülük için çalışanlar hüsrandan hüsrana u$?azlar.
Meal-Î Kerimi : BismiTlâhi'rrahmani'rrahîm i Gecenin perde çektiği, 2 gündüz, bütün parlakhğiyle ışıl- (1) Sûrenin ilk altı âyeti, birbirine muhalif olarak tabiat âleminde görülen farikalara işaret ediyor.
Yedinci âyet bu biribirine muhalif olan farikaların «kâmil insan» da görüleceğini gösteriyor ve bilhassa hidayet güneşi Hazreti Peygamber e işaret ediyor.
Güneş ışık verir, kamer ondan ışık alarak parlar.
Kâmil insan da daha yüksek bir kaynaktan nur alır ve başkalarına verir.
Gün herşeyi aydınlatır ve insana mücadele için fırsat verir.
Gece ortalığa perde çeker ve dinlenme imkânını hazırlar.
Kâmil insan da böyledir.
Kendisi çalışır, fakat kafası ve kalbi derin bir huzur içinde yüzer.
Sema yükseltilmiş, arz her yürüyen yürüsün diye düzletilmiştir.
Kâmil insanlarda da bu iki hal görünür.
Onun emelleri, zevkleri semalar kadar yüksektir.
Fakat halinde, hareketinde tevazu nümayan&u" (2) Yani hayır ile şer yolu insana ilâhî ilhamla beUetilmîsÖrA dad:ğı zaman, (dikkat et!) 3 Erkek ile dişinin yaratılışına bak! 4 Sizin sâyiniz, türlü türlü (maksatlar, gayeler) gözetir.
5 (Onun için) herkim (malım) verir, (fenalıktan) sakınır 6-7 ve en iyiye inanırsa ona en kolay akıbeti kolaylaştırırız.
8 Cimri olan, ken" dişini (Allahtan) müstağni sayan 9, 10 ve en iyiyi yalan sayana da, güçlüğe giden yolu kolaylaştırırız.
11 O helak olduğu zaman serveti ona bir fayda vermez.
12 Yolu göstermek Bize düşer.
13 Sonraki hayat da, önceki de Bizimdir.
14 Onun için sizi alev saçan ateşle korkuttum.
15, 16 Ona ancak hakkı yalan sayan ve arkasını çeviren en bedbaht kimse girer.
17, 18 (Kötülükten) en çok sakınan, (başkalarına yardım için) malını vererek özünü temiz tutan kimse ondan uzak kalır.
19 (Böylesi) iyiliğine mukabil hiçbir kimseden mükâfat beklemez.
20, 21 Ancak yücelerden yüce Tanrısının yolunda iyilik eder ki Tanrısı da ondan hoşnut olacaktır.
SÛRE : 9 3 DUHA SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 11 âyettir.) Konuru ; Bu sûre islâmiyet güneşinin yavaş yavaş ortalığı aydınlattığını anlatıyor.
Onun için ona Duha yani kuşluk namı verilmiştir.
Daha evvelki iki sûre Hazreti Peygamberin kudümünü, güneşin tulûuna benzetmişti.
Bu teşbih burada da devam ediyor.
Güneş nasıl doğar doğmaz ortalığı aydınlığa garketmezse hakikat de ancak tedricen yükselir ve ortalığı aydınlatır.
Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1 {Yüksele yüksele) kuşluk vaktine varan (hidayet) güneşine, 2 karanlığı çöken (cahiliyet) gecesine (bak, bak da arada ne fark oldu gör ve bil ki) 3 Tanrın seni asla bırakmadı, seni hoşnutsuzluğuna uğratmadı.
4 Elbet akıbet, başlangıçtan daha hayırlı olacak.
5 Tanrın sana dilediğini verecek, sen de hoşnut olacaksın.
6 (Tanrın) seni öksüz buldu da konuklamadı mı? 7 Seni yolunu görmüyor buldu da doğru yolu göstermedi mi ? 8 Seni fakir buldu da ihtiyaçtan kurtarmadı mı ? 9 Öyle ise sakın öksüzü hor tutma! 10 Birşey dileyeni azarlama! 11 Tanrının nimetini anlat, bildir.
SÛRE : 9 4 İNŞİRAH SURESİ Mekkede nazil olmuştur, 8 âyettir.
Konusu ; Bu sûre de bundan evvelki sûre gibi Hazreti Peygambere teselli veriyor." Onun uğradığı müşküller bir nihayete erecek^ güçlüklerden sonra kolaylık başhyacaktı.
Onun bu yüzden inşirah duyması, yani göğsünün açılması gayet tabii idi* Onun için sûrenin ismi •İnşirah, dır.
Bu İnşirah, onun belini çatırdatan yükü, yani insanlığı baîaklıkîan kurtarmak endişesini hafifletmiş, İlâhî vahyin ihsanı ile bu yük ve bu endişe bertaraf olmuştur.
Bu sûre de, bundan evvelki sûre ile bağlıdır.
Çünkü ikisi de Hzreti Peygamberin muztarip insanlık karşısında duyduğu endişeyi ifade ediyor.
İkisi de Hazreti Peygamberin bu endişeden İlâhî vahy ile kurtulduğunu, İlâhî Vahyin ona rehber olduğunu ve onu kurtardığım anlatıyor.
Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhiVrahmani'rrahîiTi l Biz senin o-Öğsünü genişletmedik mı ? (l) 2- 3 Belini ça- (1) Bir hadise göre Hazreti Cibril, Hazreti Peygamber henüz çocuk olduğu ve sütninesi Haiime'nin nezdinde bulunduğu sırada göğsünü açmış ve kalbini yıkamıştır.
Fakat bu hadisin sıhhat ve mevsukıyeti tenkil edilmiştir Ayni hâdisenin risaleti telâkki sırasında vukubulduğu anlatılıyor.
Sadrın şerhinden maksat, müfessirlerden birinin dediği gibi onun hikmetle aydınlanması ve İlâhi Vahyi telâkki edilecek derecede genişlemesidir.
tırdatan yükü üzerinden kaldırmadık (2), 4 senin için namını yükseltmedik mi ? ('.i).
5 Şüph e yok ki her güçlükle beraber kolaylık vardır.
6 Hiç şüphe yok ki her güçlükle berabe kolaylık vardır (4).
7 - 8 Öyle ise serbest kalınca çalış, uğraş ve yainız Tanrına yaklaş ! SÛRE: 9 5 TİN SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 8 âyettir.) Konusu : Tin, incirdir.
İncir Musa şeriaiinin remzidir, tncilde, incirin kuruyup gideceği haber verilir.
Buna mukabil zeylin ilâmiyeiin remzidir.
Bu ağaç ne şarklıdır ne garplıdır, cihanşümuldur, onun yağı bütün dünyayı ilelebet aydınlatır.
Sûrede buna işaret olunduktan sonra insanın yükseklikler yüksekliğine erişmek üzere yaratıldığı ve doğru dürüst esasları iakibedip onlara göre hareket ederse bu mertebeye erişeceği, doğru dürüst esasları kabul etmez ve onlara göre hareket etmezse alçaklıkların alçağına yuvarlanacağı anlatılır.
Meal-i Kerimi : Bismi'illâhiYrâhmani'rrahîrn 1 İncire, Zeytine, 2, Sina dağına 3 ve bu emniyet içinde yüzen Şehre (bak), (l).
4 Muhakkak ki Biz insanı en mükemmel (2) İnsanlar güzel yaratılışla yaratılmıştır.
Yani yükselmek için lâzım olan bütün kabiliyetleri haizdir.
Onu esfelisafiline düşüren âmil, onun bu kabliyetleri kavramamasıdır.
Putperestlik, insanın kendi kabiliyetlerini inkâr etmesidir.
(3) Bu âyet Peygamberin ihraz edeceği yüksek şerefi ifade ediyor.
Bu âyei Peygamberin yalnız ve kimsesiz olduğu bir sırada nazil olduğuna göre onun nasıl tahakkuk ettiği apaşikârdır.
(4) Güçlüğü takibedecek kolaylık, Hazreti Peygamberin zaferidir.
Güçlük, Hazreti Peygamberle arkadaşlarının uğradıkları müşküllerdir.
Bu âyetin iki defa tekeri ür etmesi müslümanlığın iki defa müşküllere, güçlüklere uğrıyacağını ve her ikisinde de galip ve muzaffer olacağını gösteriyor .
(1) İncir ve zeytin.
Turisinada Musa'ya nazil olan vahy ile, emniyet içinde yüzen şehirde (yani Mekke'de) Hazreti Peygambere nazil olan vahyi remzeder.
Daha sonraki âyetler bunu tavzih ediyor.
İncirin Museviliği temsil ettiği Kitabı Mukaddesin bütün müfessirleri tarafından kabul olunan bir hakikattir.
Mettâ İnilinde deniliyor ki : • İsa yol kenarında bir incir ağacı görüp yanına vardığında onda yapraktan maada birşey bulmamakla ona bundan sonra ebediyyen sende meyve olmasın! de- yaradılışta yarattık.
5 (insan kabiliyetlerini anlamıyarak putlara tapacak derecede kendini her gördüğü için) onu aşağıların aşağısı yaptık, 6 Ancak iman eden ve doğru dürüst işîer işliyen kimse" lerin ardı arası kesilmiyen mükâfatları vardır (2) .
7 O halde hesap ve ceza hakkında, bundan sonra, kim seni yalancı sayabilir ? 8 Allah, hâkimlerin en üstünü değil mi ? ! SÛRE : 9 6 ALÂK SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 19 âyettir.) Konusu Bu sûrenin ilk bsş âyeti, ittifak ile, Hazreti Peygamberin ilk lelâkıcı etliği âyetlerdir.
Bununla beraber, onun Kur'an sûreleri sırasında bu mevkii almasının, sebebi ondan evvelki sûrelerin, Hazreti Peygamberin kemâline v e namzet olduğu tealilere, ona tâbi olanların kazanacakları şan ve şerefe ehemmiyet vermeleridir.
Bütün bu tealileri, yalnız beşerî sây ile ihzara imkân yoktur.
Onun için bu sûrenin başında Allahın yardımından istimdat olunması lâzım geldiği gösterilir.
Sûrenin adı olan «Alâk» kan pıhtısı manasındadır.
Sûrenin ikinci âyetinde insanın kan pıhtısından yaratıldığı beyan olunur.
Bu suretle insandaki bülün şekil güzelliğinin bir kan pıhtısından tekâmül ettiği anlatılarak Hazreti Peygamberin de en mütevazı vaziyetten en yüksek ve şerefli şahikalara irişeceği gösterilir.
Meal-i Kerimi Bismi'îlâhi'rrahmam'rrabım 1 Yaratan Tanrının adı île oku! 2 O, insanı, kan pıhtısından yarattı.
3 O, keremine nihayet olmayan Rabbın adına oku ! 4 Kalemle ( yazmay ı öğreten) (1) , 5 insana bilmediğini belleten,^ di ve incir ağacı der'akap kurudu.» İncir «Musa Şeraitini» temsil eder sayılmazsa bu sözleri anlamağa imkân kalmaz.
Zeytinin islâmiyet; temsil ettiğine gelince, bunun için 24 : 55 e bakınız.
(2) Bu yük, insanlığı cehalet ve hurafattan kurtarmak endişesidir.
(26 : 3) âyetine bakınız.
(1) Hazreti Peygambere nazil olan ilk âyetlerde kalomden bahsolunması büyük bir ehemmiyeti haizdir.
Çünkü Allahın birliği akidesini neşredecek en kuvvetli vasıtalardan biri kalemdi.
Fakat kalemin kıymeti bundan ibaret değildir.
Bu âyet, kalemin insanlığı yükseltmek ve kurtarmak hususunda da en kuvvetli I J k keremi irişilmez mertebede olan Tanrının adiyle oku! 6, 7 insan muhakkak ki, kendini ihtiyaçtan vareste görünce, azar.
8 Muhakkak dönüş, senin Tanrınadır.
9 - 10 Namaz kılarken bir kulu namazdan men'edeni gördün mü? 11 Dikkat ettin mi, (böylesi) doğru yol üzere mi idi, 12 yahut doğruluğ mu emrediyordu ? 13 ( Yine dikkat ettin mi?) Böylesi (hakkı) yalan mı sayıyor ve arkasını mı çeviriyor ? 14 Yoksa o Allahın görür olduğunu bilmiyor m u? 15 Yok, yok, böylesi tuttuğu yoldan vazgeçmezse, onun nasiyesine, 16 yalancı, günahkâr nasiyesine darbemizi indiririz.
17 Artık o yardımcılarını çağırsın, 18 Biz de ordunun kahramanlarını âmil olacağım gösteriyor.
Bu suretle -Oku ve yaz» emri islâmiyetin insanlığa ilk hitabı olmuştur.
Bundan dolayısiyle müslamanların teali devrinde ilmü irfan en kuvvetli himayeyi görmüştür.
Bu himaye, başka bir dinin tarihinde tesadüf edilenıiyecek derecede eşsizdir çağırırız (2).
19 Hayır, hayır, onu dinleme.
Secde et (ve Allaha) yaklaş ! SÛRE : 9 7 KADİR SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 5 âyettir.), Konusu : Bundan evvelki sûre.
Hasreti Peygambere nazil olan ilk âyetleri ihtiva ediyordu.
Bu sûre, Kur'anın ne zaman vahyedilmeğo başladığını anlatır.
Kur'anın ilk nazil olduğu gece (Ramazan ayının son on gecesinden biri olan) Kadir gecesi idi.
Bülün dünyayı aydınlatması mukarrer olan nur, ilk defa bu gece doğdu.
Bu nurun ihtişamı, Risaleli Muhammediyenin yüksekliğine bürhand Meal-i Kerimi : BismillâhiVrahman i rrahîm 1.
Biz onu indirdik Kadir Gecesi.
2.
Bildin mi sen nedir Kadir Gecesi ? 3 .
Bin aydan hayırlıdır Kadir Gecesi.
4." Meleklerle ruh, o gec e Rablarmın izniyle 1 ter emir için, iner de iner.
5.
Bir selâmdır o, tâ tan ağarana kadar! (l).
(2) Bu sûrede daha sonra müslümanlarla muhalifler arasında vukubulacak mücadelelere işaret vardır.
(1) Bu sûre, Kadir süresidir ve Hazreti Peygamber Efendimizin Mekke'de • yaşadığı, Peygamberlik vazifesini başarmağa davet olunduğu ilk sıralarda vahyolunmuştur.
Bahis mevzuu ettiği mesele (Kadir) gecesidir.
İmam Zuhrî der ki: • Kadir Gecesi, azamet ve şeref gecesi demektir.
Bir adamın başkası nezdinde kadri olması, onun nezdinde mevki ve şeref sahibi olmasıdır.
- Ebu Bekir El-Verrak'a göre, bahis mezvuu olan geceye İCadir Gecesi denilmesinin sebebi de >Bu gece içinde kadri yüce bir kitabın kadri yüce bir melek; diliyle kadri yüce bir ümmete gönderilmiş olmasıdır.» Sûrenin birinci âyeti -Biz onu indirdik.
Kadir Gecesi» dernekle Kur'anın bu' gece gönderilmiş olduğunu bildirmektedir.
Müfessirler bu hususta birleşiktirler.
Kadir gecesi, Tanrı Buyruğunun, yer yüzüne doğduğu gecedir.
Bu, hidayet güneşi idi ve insanlık onun sayesinde doğru yolu bulup sonu gelmiyen bir uyanıklık devri yaşıyacaktı.
Bu gece anılmağa değer bir şerefli geceydi.
Çünkü yaşattığı hâ-- i.
• (Notun devamı) dise, beşer tarihinde^ yeni bir doğuştu.
Çünkü bu gece, Kur'an, yer yüzüne gönderilmişti.
İkinci âyet Kadir Gecesinin faziletini ve yüksekliğini büsbütün belirtmek için «bildin mi.
sen, nedir Kadir Gecesi?» diyor ve daha sonraki âyetler onun faziletini sayıp döküyor.
«Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır.» yani onun feyiz ve bereketi bin aylık ibadetle elde edilecek sevap ve mükâfat ile yüklüdür.
Bu değerli geceyi yaşamak ve yaşatmak, bin ay yaşamak kadar ömrü bereketlendirir.
Daha doğrusu, bu gecenin kadri, günle, ayla ölçülemiyecek derecede büyük olduğu için onun «bin aydan» hayırlı olduğu beyan edilmiştir.
Acaba kadri bu derece büyük olan bu gece, Ramazan ayının hangi gecesidir? Bu nokta tamamiyle gizli kalmıştır ve onun gizli kalmasında çok büyük hikmetler vardır.
Razî, bunu şöyle anlatır: «Cenabı Hak, taatlerin hangisinden en çok hoşnut olduğunu gizli tutmuştur.
Tâ ki, hepsine rağbet gösterilsin.
İsyanlara karşı gazabını gizli tutmuştur.
Tâ ki, isyanların hepsinden sakınılsın.
Hak tealâ, insanlar arasında dost edindiklerini gizli tutmuştur.
Tâ ki, hepsi hürmet görsün.
Kabul ettiği duaları gizli tutmuştur, tâ ki, kendisine daima dua edilsin.
İsmi Âzamim gizli tutmuştur, tâ ki, her ismiyle taziz edilsin.
Tevbenin kabulünü gizli tutmuştur.
Tâ ki, daima tevbe edilsin.
Ölüm ânını gizli tutmuştur, tâ ki, ölüm daima anılsın.
Kadir gecesini de gizli tutmuştur, tâ ki, bütün Ramazan geceleri ibadetle geçirilsin.» Demek ki, Kadir gecesini Ramazanın her gün ve gecesinde yaşatmak ve her gece Kadir Gecesi imiş gibi o geceyi itaatle geçirmek icap eder.
Gerçi Kadir Gecesi şu veya bu gecedir, diye söyliyenler vardır ve cumhur, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesini, Kadir Gecesidir, diye kutlular.
Fakat doğrusu, Ramazanın her gecesini Kadir gecesi imiş gibi karşılamak ve Allaha öylece itaat etmek, öylece sevap işlemek ve mükâfat kazanmaktır.
Onun için Resuli Kibriya Efendimiz de kendisinden Kadir gecesini soranlara: «onu ayın son on günlerinin tek rakamlı gecelerinde araştırınız» demekle mukabele etmiş ve geceyi tayin etmemiştir.
Bu gecenin tayin olunmamasında islâmiyetin esas gaye ve hedeflerine uygun bir hikmet vardır.
O da: Müslümanların ifrata saparak Kadir gecesine tapmalarına engel olmaktır.
Kadir gecesi, tasrih edilmiş olsaydı, böyle bir müşrikliğin üremesinden hakkiyle endişe edilir ve bu geceye gösterilen müfrit hürmet, bilhassa gerileme ve alçalma devirlerinde bir yığın hurafelerin türemesine sebep olurdu.
Halbuki islâmın hedefi geceye hürmet değil, yalnız insanları terbiye, ruhları tasfiye ve vicdanları yükseltmedir.
Onun için aranan şey, Allaha yakınlıktır ve ömre ömür katan feyiz ve berekettir.
Bilhassa Ramazan ayında namazla oruç ibadetlerinin elele verdikleri mevsimde bu feyiz ve berekete kavuşarak bütün bir ömrü şenlendirmek ve bahtiyar etmektir.
Onun için Kadir Gecesini, Ramazanın her gecesi telâkki etmek ve her geceyi öylece ihya etmek islâmın ruhuna ve gayesine en uygun telâkkidir.
O gece meleklerle ruh yeryüzüne iner ve yeryüzü gökyüzüne benzer.
Belki gökyüzü yeryüzüne gıpta eder.
Çünkü yeryüzü halkı ibadet ve tâat sayesinde melekleşmiş ve bir rahmet âlemi kesilmiştir.
Melekler, insanları özliyerek onlarla hemhal olmak için Tanrıdan izin alıp gelmişler ve insanlara müjdeler ve mükâfatlar getirmişlerdir.
i O gece baştan sonuna kadar, selâmdır.
O gece, başmdan tanyeri ağarmcayal ı 'îcadar, hayırdır,' berekettir ve selâmettir.
Ne mutlu bu geceye kavuşup bunları kazananlara!...
SÛRE : 9 8 BEYYİNE SÛRESİ \ (Mekkede nazil olmuştur; 8 âyettir.) Konusu ; İlâhî kitapların en kuvvetlisine nail olan Hazreti Peygambere bu sûrede: «Beyyine» yani »apişkâr burhan» denilmekte ve sûreye de bu isim verilmektedir,' Hazreti Peygambere »Beyyine» denilmesinin hikmeti, onun risaleii ile pullara! tapmak, hurafelere inanmak ve bunlara benzer binlerce kötülüğüm kalkması, ondan evvel vukubulan ıslah hareketlerinden birinin de uzaktan, yakından buna benzer bir muvaffakiyet kazanmamasıdır.
Meal-i Kerimi ;
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1.
Kitaplılardan ve müşriklerden olan o küfredenler, beyyine (nur gibi kendini açıklayan hakikat ve burhan) gelmedikçe» (müminlerden) ayrılacak değillerdir.
2-3.
(O nur gibi apaçık hakikat) Allah tarafından bir resuldür ki, en doğru, en payidar kitaplar içinde bulunan, tertemiz sahifeler okur.
4.
Fakat o kendilerine kitap verilenler ancak o nur gibi aşi-^ kâr hakikat geldikten sonra ayrıldılar.
(Bölük börçük oldular.) 5.
Halbuki onlara, başka birşey değil, ancak şu emrolunmuşt u: Yalnız Allaha itaatte özyürekli olarak Allaha ibadet etsinler, yalnız doğruya yönelsinler, namazı kılsınlar, zekâtı versinler! En doğru, en payidar (kitaplar içindeki) din de budur.
6.
Kâfir olanlar, gerek kitaplılardan, gerek müşriklerden olsunlar, muhakkak ki,.
cehennem ateşindedirler.
Orada daim kalacaklardır ve onlar halkın en kötüsüdür.
7.
İman edip de yararlı işler işliyenlerse, onlar halkın en hayırlısıdırlar.
8.
Tanrıları nezdinde görecekleri karşılık, altından ırmaklar akar cennetlerdir.
Orada daim kalırlar, Allah onlardan hoşnut, onlar da Ondan hoşnut.
İşte bu, Tanrısına karşı haşyet {sevgi ile saygının en üstününden doğan tazim) duyanadır (1) Beyyine, hakkı bâtıldan ayıran apaçık hüccettir, burhandır; nur gibi kendini açıklıyan hakikattir.
Bu sûrenin bahis mevzuu ettiği Beyyine, bizzat Hazreti Peygamberin kendisidir.
Çünkü özü, sözü yüzü, velhasıl her hali, gerçekliğinin burhanı idi.
Şahsında toplanan güzide ahlâk, kemâle ermiş bir halde idi.
Onun için hazreti Peygamber bir Beyyine idi.
Sonra ona ilâhî vahy ile gönderilen kitabın, daha önce gönderilen kitapiardaki payidar hakikatleri de toplamış olması peygamberliğinin gerçekliğini destekliyen bir burhandı ve Hazreti Peygamberin risaieti, bu bakımdan da bir Beyyine idi.
.Hazreti Peygamberin, vazifesini ifaya başladığı sırada karşılaştığı muhalü unsurlar, Sürenin ilk âyetledinde anlatılmaktadır.
Bunlar, yahudiler gibi, hıristi¬ yanlar gibi kitap sahibi millet oldukları halde kitaplarını bozmak ve bâtıl birtakım itikatlara sapmak yüzünden kâfir olanlar ile putlara tapan müşriklerdi.
Çünkü yahudiler umumiyetle müşebbiheden, yani Allaha beşerin kusurlarını ve acizlerini ekliy eni erden, ve hıristiyaniarm umumu da müsoliiseden, yani Allahı üçleştirenlerden idiler.
Onun için kâfirliğe sapmak bakımından müşrikler gibi idiler.
Hazreti Peygamberin risalet vazifesini ifa etmesi ve mü'minlerin etrafında toplanması üzerine hakka tapanların küfre sapanlardan ayrılmaları ve her tarafın kendi durumunu açıklaması gerekleşiyordu.
Nur gibi kendini açıklıyan hakikat, Hazreti Peygamber Efendimizdi.
Kendisi, en payidar hakikatlerin hepsi bulunan tertemiz sahifeler okuyordu.
Bu sahifeler tertemizdi.
Çünkü bâtılın zerresi bunlara yol bulmamıştır.
Bunlar tertemizdi ve ancak tertemiz insanların dokunabilecekleri şeylerdi.
Bu Beyyine geldikten ve bütün kitapların en doğru, en payidar hakikatlerini toplayan sabilerini okuyarak herkesi hidayete davet ettikten sonra kendilerine kitap verilmiş olanların doğrulmaları gerekleştiği halde, büsbütün azıttılar, ayrıldılar ve bölük börçük oldular.
Sebebi inatları idi ve hakikati görmek, hakikati tutmak istemeleri idi.
Çünkü itikatlarının doğrultulması, izzeti nefislerine ağır geliyordu.
Gönderilen peygamberin, yahudilerden olmıyarak başka bir milletten olması, asabiyetlerine dokunuyordu.
Kendilerini başkalarına üstün sayageldikleri için üstünlüklerinden vazgeçmeyi kibirlerine yediremiyorlardı.
Bununlaberaber âyeti kerimeden, kitaplıların toptan yüz çevirdikleri, toptan peygamberin risaletini reddetmedikleri anlaşılıyor.
Çünkü âyeti kerime, onların, beyyine geldikten sonra ayrıldıklarını bildiriyor.
Bundan da bir kısmının hakikati kabul ettiği, bir kısmının da reddetmiş olduğu anlaşılıyor .
Hakikatte bu ayrılmalara ve dağılmalara lüzum yoktu.
Çünkü bunlara emrolunan şey, Tevrat ile İncilde emrolunan şeylerin tıpkısı idi.
Yani asıl dinin müşterek esasları idi.
Çünkü din birdir ve islâmiyet onun birliğini yaşatır, onun birliği içinde insanlığın birliğini temelleştirmek ister.
Onun için herkesten istenen şeyler şunlardı: 1 — Allaha itaatte özyürekli olarak yalnız Allaha tapmak ve bâtıl her itlkatten, eğri ve yanlış her telâkkiden sıyrılarak yalnız hakka bağlanmak, 2 — Namazı hakkiyle eda etmek, 3 — Zekâtı vermek.
îstenen şeyler bunlardı ve en doğru, en payidar din bu idi.
Çünkü hak dininin en muhkem esasları bunlardır.
Bunları kabul eden ve bunlarla amel eden kimse muhakkak kurtulur.
Bunlaıdan yüz çevirense felâkete uğrar.
ZİLZAL SÛRESİ SÛRE : 9 3 I i (Mekkede nazil olmuştur, 8 âyettir.) Konum : Sûrenin ilk âyeiinde zelzeleden bahsolunduğu için ona Zil: a! Sûresi denilmiştir.
Bu zelzele Resuli Ekremin zuhurile bütün Arabistan'ı sarsan büyük harekettir.
Sonra bu zelzelede, bugün bütün dünyayı sarsmakta olan büyük felâketlere de işaret Tavdır.
Bundan evvelki sûrede anlatıldığı gibi Hazreti Peygamber/ muazzam bir inkılâbı başaracaktı.
Fakat bu inkılâbı başarmak için halkı sarsarak onları daldığı derin uykudan uyandırmak lâzımdı.
Bu zelzelenin nasd vuku bulacağı bu sûrede anlatılıyor.
Meal-1 Kerimi : 6.
O gün insanlar, bölük bölük gelirler, işledikleri kendilerine göstermek için.
Onun için sûre de bunu izah ederek: -kâfir olanlar, gerek kitaplılardan, gerek müşriklerden olsunlar, muhakkak ki.
cehennem ateşindedirler.
Orada daim kalacaklardır ve onlar halkın en kölüsüdürler.» demektedir.
Bu onların hak ve hakikati inkâr etmelerinin ve sapıtmalarının karşılığıdır.
îman edip de yararlı işler işliyenlerse, halkın en hayırlılarıdır.
Görecekleri karşılık, içlerimde daim kalacakları cennetlerdir ki, altlarından ırmaklar akar.
Böylelerinden Allah hoşnuttur.
Çünkü, ihlâslariyle, itaatleriyle, yararlıklariyle o¬ nun rızasını kazanmışlardır.
Onlar da Allahdan hoşnutturlar.
Çünkü bütün yaptıklarının karşılığını görmüşler, nimet ve saadet içinde yüzmüşler ve âhirette daim kalacakları cennetleri hak etmişlerdir.
Bu da, Rabbine karşı haşyet duyandır.
Yani «sevgi ile saygının en üstününden ve Allaha yaraşanından doğan tazimi duyan» kimsenin mükâfatıdır.
Mevlâ cümlemize nasip eyleye! Bismfllâhi'rrahmani'rrahîm 1.
2.
3.
4.
5.
7.
Onun için herkim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görecek.
(Notun devamı) 9 4 0 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSÎR [Cüz : 3 0 8.
Herkim de zerre miktarınca şer işlerse onu görecek ( 1 } (1) Bu sûre, Zelzele, yâni deprem süresidir ve onun anlattığı hâdise, çok büyük bir hâdisedir.
Çünkü bu deprem, hüküm ânının irişmiş olduğunu bildiriyor.
İnsanlık denenmiş ve yeryüzünde yapacağını yapmıştır.
Artık onu muhakeme etmek ve onun yaptıklarını teraziye vurmak ânıdır.
Yaman deprem, bu ânın hululün ü ilân ediyor.
Dünya sarsılıyor ve yeryüzü içini açarak bütün sırlarını ortaya döküyor.
Yeryüzü dile geliyor ve Tanrıdan vahy almış gibi insanın bütün maceralarını sayıp döküyor.
İnsanlar bölük bölük yürüyor ve her biri yaptıklariyle karşüaşıyor.
Hepsi yaptıklarının içyüzünü görüyor.
Hüküm süren ilâhî kanun, kesin adalet kanunudur.
Yâni herkesin yaptığı iyiliğin zerresiyle ve yaptığı kötülüğün zerresiyle dahi karşılaşmasıdır.
Bu kanun İlâhî kanunların en kesinidir ve her ân hükmünü icra eden, her ân hükümlerini insanların alnına yazarak, dakika kaçırmadan gereğini yerine getiren bir kanundur.
Kim ki zerre ağırlığınca bir iyilik işler, derhal onun karşılığını görür ve görmemesine imkân yoktur: Onu vicdanının duyduğu hazda, ruhunun hissettiği serinlik ve ferahlıkta, içini kaplıyan tatlı ürperişte görür.
Hayır zerrelerini çoğalttıkça onu hayırdan başka birşey düşünmiyen dimağının görüşünde, baştan başa hayırlı bir varlık olmak istiyen iradesinin her kararında hisseder.
İçinde coşan (Notun devamı) j merhamet odur.
Kalbinde titreyen asil hislerin hepsi odur ve hayjatın binbir gailesiyle savaştığı, dünyanın sayısız derdleriyle çarpıştığı halde bütün yorgunluklara, bütün gürültülere, ezintilere ve üzüntülere rağmen, içini kaphyan bahtiyarlık hissi odur, hayır zerrelerinin birikintileridir.
O zerrelerin herdin hayatta bugün gibi doğar, bir ufku aydınlatır ve onların doğuşu derhal hissolunur, aydınlığı derhal içi kaplar.
Bu dünya hayatında böyledir ye yarınki hayatta da yine böyledir.
Bugün bu zerrelerin kendisi de, karşılığı da göze görünmiydn şeylerdir.
Fakat yarın, hem göze görünecek, hem bir terazinin gözünde" yer alacak bir akıbetin kararlaştırılmasına âmil olacak.
Hayır böyle olduğu gibi, şer de böyledir.
O da işlenir işlenmez insanın karşısına dikilen bir varlıktıf.
Onu vicdanın duyduğu azapta, ruhun istikrah ile iirpermesinde görürsünüz.
OnUn yüzünden iç kararır, kafa karanlıklaşır, ufuk daralır, hayat zehirlenir ve onun her zerresi kazanıldıkça bütün bu ıstıraplar tazelenir.
Bunlar üstüste yığılarak çoğaldıkça ömür yaşanmıya değmez bir zindan mahiyetini alır.
Bugün bu böyle olduğu gibi yarın o şer zerrelerinin topu bir araya gelerek terazinin gözüne girdiği zaman fecî bir akıbeti kararlaştıracak ve insanı o akıbete mahkûm edecektir.
Ferdlerİn hayatında her lâhza hüküm süren bu kanun milletlerin hsyatma da hâkim olduğu gibi bütün insanlığın hayatına da hâkimdir.
Milletler de bir zerre hayır mukabilinde hayır, bir z-jrre şer mukabilinde şer ile karşılanır ve birinin feyzini derler, diğerinin vebalini çefear.
Dediğimiz gibi insanlık da böyledir, o da aynı kanuna tâbidir ve a3r nı kanunun ceza ve mükâfatiyle karşılaşır.
Dünyada ve ukbada hüküm süren bu İlâhî kanunu hissediyor musunuz? Etmiyor musunuz? Hissetmiyorsanız ne bekliyorsunuz? Dünyanın o yaman depremle sarsılmasını; Yeryüzünün, sinesinde gizlediği bütün sırları ortaya dökmesini mi? Ne bekliyorsunuz? Toprakların dile gelerek sizin içyüzünüzü anlatmasını mı? Ne bekliyorsunu? Yaptıklarınızın mahiyetini görmek için bölük bölük Tanrı mayı mı? Bir ân evvel uyanın da o yaman depremi içinizde tluyun, o frıüthiş sarsıntıyı ruhunuzda hissedin.
Bir ân evvel uyanın da silkinin ve kafalarınızı saran hurafeleri alın, ruhunuzu zincirliyen saçmaları ezin.
Bir zelzeleye uğramış gibi uyanın, suçlarınızı sapır sapır dökün de bir ân evvel doğrulun ve Allahın kanununa uyun.
Tâ ki onun huzuruna yalnız hayır yüküyle gidesiniz ve yalnız hayrın mükâfatlariyle karşılaşasınız.
'Evet, islâmiyet, bir depremdir.
Fakat yıkan ve mahveden Gir deprem değil, uyandıran, canlandıran ve kurtaran bir deprem! Ve bu depremi i£ silkinen kimse, en büyük muvaffakiyeti kazanmış olur.
huzuruna çıkbinde hissederek SÛRE : 10 0 ADİYAT SURESİ (Mekkcde nazil olmuştur, 11 âyettir.) Konusu Sûrenin ilk âyeiinde Âdiyât lan, yani cenk meydanında soluk soluğa koşan allardan bahsolunur.
Onun için sûreye -Âdiyâl.
sûresi denilmiştir.
Bundan evvelki sûre büyük felâketlerden bahsetmişti.
Bu sûre bu büyük felâketlerin harp yüzünden vukubulacağsnı anlatıyor.
Bu ilâhî ihbaral, Hazreti Peygamberin devrinde tahakkuk ettiği gibi bizim devrimizde de tahakkuk etmiştir.
Devrimizde esi görülmiyen muharebeler vukubulmuş ve bunlar yeni bir manevi intibahın, yeni bir ruhanî kalkınmanın mukddimesi olmujiur.
On üç şukadar asır evvel de Arabistan'ın içinde böyle olmuştu.
Meal-i Kerimi : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 Bismil! âhiYralımaniYrahîm O harıl harıl koşuşanlar, O taştan ateş saçanlar, Sabahleyin baskın verenler, Tozu dumana karıştıran, Ve bir derneği hemen ortalıyanîar hakkı için, Rabbine karşı nankördür insan Ve Kendisi şahittir buna.
O dünya malına düşkünlüğü yüzünden katıdır pek Bilmiyor mu ki kabirlerin içindekiler fırlatılacak, Ve sinelerin içindekiler derlenecek ? O gün Rabları onların bütün yaptıklarından haberlidir, (l).
(1) Bu sûre Kur'anın yüzüncü süresidir.
Ve Mekke devrine aittir.
Medine devrine ait olduğunu de söyliyenler varsa da Mekke devrine ve bu devrin ilk şualarına ait olması daha çok müreccahtır.
Sûrenin adı: «Âdiyât' tır.
Hızla koşmak, seğirtmek mânasına gelen Adiv kelimesinin ismi failinin cemi müennesidir.
At, deve gibi koşan hayvanların hepsine ıtlak olunur.
Sûrede ilkönce bunlardan bahsolunduğu için ona «Âdiyât Sûresi- denilmiştir.
« Sûrede âdiyâl hakkında «harıl harıl«, yahut «soluya soluya koşanlar» deniliyor.
Bunların at mı, deve mi, başka bir vasıta mı oldukları tasrih edilmiyor.
Herhangi birine alınabilecek bir kelime kullanılıyor.
(Notun devamı) Daha sonra bunların «çaka çaka ateş saçarak» ilerlediklerinden bahsolunuyor.
îkrime, maksat, süngüler ve silâhlardır, diyor.
Böylece birinci âyette harıl harıl koştukları bildirilen vasıtaların, ortalığa ateş saçarak ilerledikleri anlaşılıyor.
Üçüncü âyet «sabahleyin baskın verenlerden» bahsetmekte ve manzarayı tamamlamak için bunların tozu dumana karıştırıp bir derneği, bir toplantıyı ortasından vurup içine daldıklarım, yahut bir roduyu çevirip ortalarına aldıklarını ve perişan ettiklerini anlatıyor.
Bu bir harp manzarasıdır.
Ve muhariplerin eski yeni bütün vasıtalarla yap- ; mak istedikleri şey, taarruz etmek, düşman cephesini yarmak, yahut düşman kuvvetlerini çevirmek ve yoketmektir.
Canıl veya cansız vasıtalar kullanmak zaman ', ve terakki meselesidir.
Asıl mesele, harbi yapmak, yakmak, yıkmak ve harbi ka- î zanmaktır.
Beşerin tarihinde bu macera, en bellibaşlı yeri tutar.
Acaba beşerin bu hareket tarzı, onun yaradılışından kastolunan gayeye uygun mudur? Beşerin vazifesi, Allahın kendisine ihsan ettiği nimetleri bu yolda kullanmak mıdır? Bu suallerin cevabını daha sonraki âyetler veriyor.
Sûrenin ilk beş ayeti | harp ve darp manzarasını canlandırarak dikkati bu manzaranın üzerinde topladıktan sonra insanın Rabbma karşı son derece nankör olduğunu ye kendisinin de buna şahit olduğunu anlatıyor.
Yeryüzünde fesat çıkarmak ve kan dökmek için.
değil, belki ilim ve tecrübe sayesinde durmadan yükselmek için yaratılan insanın, yeryüzünde! fesat çıkarmak ve kan dökmekle meşgui olması Allaha karşi en büyük nankörlüktür ve en fenası, insanın bunu bile bile yapması ve kat kat vebal yüklenmesidir.
Acaba insan, niçin kendini derleyip toplamaz da bu yanlış yoldan ayrılmaz? Daha sonraki âyetler, bunun cevabını veriyor: İnsan dünya malına ve servetine düşkünlüğü yüzünden katıdır ve çetindir.
İnsanın servet hırsı, serveti bir hayır vasıtası saymıyarak tahakküm ve istismar vasıtası tanıması ve öylece kullanması, servet hırsını tatmin için başkalarının malına göz dikmesi, servet için kan dökerek, hak çiğniyerek hareket etmesi onun halka karşı insafsız ve çetin davranmasına, Allaha karşı da nankörlüğün en koyusunu göstermesine saik olmuştur.
Servet hırsı ile onun doğurduğu rekabetler ve kıskançlıklar en kanlı maceralara yol açıyor ve bu yüzden insanlık ıstırap ve sefalet içinde yüzüyor.
Acaba bu hep böyle mi devam edip gidecek? Yoksa bir uyanış ve bir kurtu-- îuş mukadder mi? Kur'anı Kerim, insanlığın mukadderatını karamsıyan bir görüşle karşılamaz.
İnsanlığın herhalde bir sabaha kavuşacağını ve hakikî insanlığı yaşatacağını müjdeler.
Onun için sûrenin son âyetlerinde bu müjdeye işaret vardır: «İnsan bilmiyor mu ki kabirlerin içindekiler fırlatılacak ve sinelerin içindekiler derlenecek?».
Sûrenin ilk âyetleri bir harp ve darp, bir kıtal manzarasını canlandırdığı halde son âyetleri mezarlardan fırlama ile başlıyan ve gönüllerde: gizlenenleri ortaya dökmekle biten yeni bir dirilme, yeni bir kalkınma manzarasını yaşatıyor.
Demek ki bir gün gelecek, ölmüş, tereddi bataklıklarında boğulmuş sanılan insanlık yeni bir hayat hamlesiyle kalkınacak, gönüllerden başka barınacak yer bulamıyan hakikatler, hayat âlemine kavuşacaktır.
O servete tapan ve onu tahakküm ve istismar vasıtası olarak kullanan nesiller zeval bulacak, yerine daha çok hayırlı nesiller gelecek ve bu nesiller eskilere hiç benzemiyecek.
Bu inkılâbın başarılacağı gün, Allahın bildiği bir gündür.
Bu inkılâbı başaracak insanlar da Allahın bildiği insanlardır ve Allah bunların her halinden haberlidir.
Hazreti Peygamber Muhammed Mustafâ (Aleyhisselâtı vesselâm)da, haya-' Bismillâhi'rrahmani'rrahîm "i.
Başlara çarpan, ödleri patlatan büyük belâ! 2.
O ne müthiş belâdır o.
3 .
O belânın ne olduğunu bilir misin sen ? 4.
O belâ çattığı gün insanlar, (ona öyle bir çarpılacaklar ki), perişan pervanelere benziyecek; 5.
Ve dağlar, atılmış, renkli yünler gibi dağılacak.
6.
O gün kimin tartıları ağır basarsa, 7.
Hoşnut olacağı yaşayış içindedir.
8.
Kimin tartıları aksarsa, 9.
Onun yatağı: uçurum olur.
tında buna benzer bir inkılâp başarmıştı.
Onun muhatapları da Allaha karşı çok nankör, insanlara karşı son derece zalim, servet düşkünü, hak düşmanı, mütereddi ve haris insanlardı.
Peygamber Efendimiz, muhtaplarına bu âyetleri okuduğu zaman, onu dinlemek istememişler, bilâkis ona karşı her muhalefeti göstermişler, hattâ onu yoketmke için uğraşmışlar, nihayet onu bir avuç arkadaşlariyle birlikte yerinden yurdundan uzaklaşmıya zorlamışlar, bu da kâfi gelmeyince ona karşı harp ilân etmişler, onu kılıç kuvvetiyle imha etmek yolunu tutmuşlardı.
Fakat kılıcı kullanarak hak ve hakikate karşıgclcnler ve Allahın hidayetini söndürmeye yeltenenler kendi kılıçlariyle yokedilmişler, çok geçmeden o mütereddi, o nankör nesil zeval bulmuş \ e faziletli bir nesil işi ele alarak bir fazilet inkılâbı başarmış, yeni bir medeniyet yaratmıştı Beşerin nankörlüğü yenilmiş ve dünya bir kalkınma devri yaşamıştı.
Peygamber Efendimizin devrinde gerçekleşen bu hal, beşerin istikbalinde de gerçekleşecek ve onun getirdiği hidayet, onun tekrar gerçekleşmesine yardım edecektir.
SÛRE : 101 KARİA SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 11 âyettir.) Konusu : «Karia» yürekleri parahyan felâkeilir.
Bu felâket 99 uncu sûrede bahis mevTuu olan •Zelzele» nin aynıdır.
Meal-i Kerimi ! I ; ; 10.
Ne olduğunu bilir misin o uçurumun ? 11.
Kızgın bir ateştir o !(l) .
(1) Bu Sûrei Şerife de bize hesap gününün azamet ve dehşetini tasvir ediyor.
Hesap vermek itikadı, ahlâkın en kuvvetli temelidir.
Hesap vermek itikadını kaldırdınız mı, bütün ahlâk, temelinden yıkılır ve sorumluluk hissi ortadan kalkar.
Sorumluluk hissinin ortadan kalkması ise, insanlığın durmadan alçalması, soysuzlaşması, hattâ yamyamlaşmasıdır.
îslâm dini, insanlığın seviyesini yükseltmek, insanların ahlâkını sağlamlamak, insanların sorumluluk hissini incelemek ve geliştirmek hedefini gözettiği için onun nazarında insan, her lâhza hesap vermeğe, her lâhza defterini çıkarıp bütün yaptıklarını, bütün kazandıklarım açıklamağa hazır olan bir varlıktır.
Peygamber Efendimizin telkinleriyle yola gelen, hidayete eren ilk insanlar, hep bu ayarda insandılar.
Hepsi de hesap vermek esasını ve yüksek değerde telâkki etmeyi öğrenmiş, yaşayışlarını bu esasa göre düzenlemiş insandılar.
Fakat muhit böyle değildi.
Muhit bu büyük hakiketten; hayata değer ve ona yaşanmağa lâyık mahiyet veren bu esasa saygı göstermekten çok uzaktı.
Muhit, soysuzlaşmış ve alçalmış, insanlık mânasını kaybetmiş, tereddi bataklıklarını boylamış bir muhitti.
Bu muhit, belâya çatacaktı ve cezasını bulacaktı.
Onun çatacağı belâ öyle bir belâ idi ki, yürekleri yaralar, akılları alır, ödleri patlatır, her şeyi allak bullak ederdi.
Çünkü bu belâ, insanların bütün kötülükleriyle bütün kayıtsızlıklariyle, sorumsuzluk içinde yaşamanın neticeleriyle hak ettikleri ve kendi başlarına musallat ettikleri bir belâdır ve böylelerine bu belâ, muhakkak çarpar ve onları perişan eder.
Hesap ve kitabı unutarak azan, şımaran, ihtiraslarını ve iştihalarını doyurmaktan başka birşey düşünmiyerek her çeşit suiistimale uzatan, velhasıl har vurup harman savuran insanlar, muhakkak ki, günün birinde İlâhî kanunların pençesine düşerler ve muhakkak ki, cezalarını bulurlar.
Bundan kurtulmağa imkân yoktur.
Bundan kurtulmayı umanlar, mutlaka yanılırlar.
Çünkü bu ceza-ve bu belâ onların hak ettikleri bir neticedir.
Bu ceza ve belâ onların başına çarpacak, onların yüreklerini yaralayacak, içelrini yakacak ve onlar şaşıracaklar ve neye uğradıklarını bilmiyerek perişan olacaklardır.
İşte bu sûrenin bahis mevzuu ettiği «Karia» bu müthiş belâdır.
Sorumsuz ve hesapsız yaşıyan insanların dünyada da, ukbada da başlarına çarpacak olan büyük belâ! Sûrei Şerife, bu belâmn dehşetini tasvir ediyor ve insanları bu belâdan ko- ^ runmağa davet ediyor.
Yürekleri dağlıyan bu belâ insanların başına çarptı mı, insanlar, yıldırımla vurulmuşa benzerler ve ne yaptıklarını bilmiyecek hale gelirler.
Pervaneler gibi, kendilerini ateşe atarlar ve canlarını yakarlar da ne yaptıklarının farkında olmazlar.
Tutuldukları belânın şiddetinden bu derece perişandırlar.
Dağlar bile o gün, hallacın attığı renk renk yünler gibi zerre zerre uçuşan bir küçüklük olacak.
Çünkü o müthiş belâya ne can dayanabilir, ne de dağ! Onun gelip çatması karşısında herşey baş eğer, herşey yıkılır! Bu belâya çatmaktan kurtulmanın ancak bir çaresi vardır: Sorumlu bir varlık olduğunu anlıyarak hesap vermek esasına inanan ve bu esasa göre düzenlenen bir hayat yaşamak! Sorumluluğa ve hesap vermek esasına dayanan bir hayat, temiz bir hayattır, hayırlı bir hayattır, şerefli ve verimli bir hayattır.
Böyle bir hayat adalet terazisine girdiği zaman, ağır basar ve adalet imtihanını kazanır.
Bu imtihanı kazan- masının mükâfatı hoşnutluk içinde yaşamaktır.
Bu öyle bir hayattır ki, güzel amelleriyle ona sebep olan kimseyi sade hoşnut etmekle kalmaz, aynı zamanda onun içini bir ebedî hoşnutluk kaynağı haline getirerek ebediyyen mes'ut yaşatır.
Sorumsuzluğa, hesapsızlığa ve inansızlığa dayanan hayat ise kötülüklerle dolu, kısır, bozuk, pespaye ve rezil bir hayattır.
İyilik namına bir değeri yoktur, ve sahibini tepe taklak uçurumlara yuvarlamaktan, onu kızgın ateşler içinde yaşatmaktan başka bir işe yaramaz.
Böyle bir hayatın her ânı bir azaptır ve akıbeti sûrenin 'Karia» diye anlattığı yürekler acısı felâkete uğratmaktır.
Bu, bu dünya için de böyledir, ukba için de böyledir.
Peygamber Efendimizin Mekke muhitine okuduğu ilk sûreler arasında olan bu sûre, Kureyşin muhalefet ve istihzasiyle karşılanmıştı.
Onu dinliyenler, bir gün insanların pervaneler gibi perişan olacaklarını, dağların atılmış yün gibi uçuşarak savrulacağını akıllarına sığdıramamışlar, bu İlâhi ihtarlarla eğlenmişlerdi.
Fakat sonra ne oldu? Kısa bir zaman sonra, o alay edenler, tıpkı pervaneler gibi perişan olmuşlar, hele o dağ gibi muhalefetler atılan yün gibi uçuşarak savrulmuş, değerli insanlar imtihanları kazanmışlar ve bahtiyar olmuşlar, değersiz insanlar uçurumlara yuvarlanmışlar ve mahvolup gitmişlerdi.
Bu daima böyledir ve daima böyle olacaktır.
Bu dünyada böyle olduğu gibi ukbada da böyle olacaktır.
Fertler için böyle olduğu gibi milletler içinde, bütün insanlık için de böyledir Yola gelmiyenler, yürekleri dağlıyan felâketlere çatarlar ve o felâket cnları perişan pervanelere ve ufalanmış dağlara benzetir.
Tecrübe edenler ettiler ve hakikati anladılar.
Bir daha tecrübe etmek istiyenler için meydan açıktır.
Fakat tecrübe edileni tekrar tecrübe etmek pişmanlıktan başka ne getirir?!.
Pişman olmak istemiyenler, hemen doğrulsunlar ve hemen yolu tutsunlar.
Sorumlu ve hesaplı yaşamağa, sorumu bütün ağırlığiyle duyarak hesabı bütün inceliğiyle tutsunlar.
Çünkü kurtuluş bu sayede mümkündür.
Öbür yol, uçurumdur.
Öbür yol, kızgın alevlerle dolu bedbahtlık ve sefalettir.
Bilmeyen öğrensin, yoksa yürekler dağlıyan belâya çatar ve hiçbir kuvvet, onu bu belâdan koruyamaz.
Bilmiyen hemen öğrensin, defterini hemen eline alsın, terazisini hemen kursun.
Hesabını doğrultacak ve terazinin tartılarını ağırlaştıracak işler işlesin, yoksa yürekleri yarahyan belâ, başının ucundadır ve onun enselediği kimseler, bir darbe ile uçurumun diplerini boylarlar.
Mevlâ, bu belâdan cümlemizi korusun! SÛRE : 10 2 ,TEKASÜR SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 8 âyettir.) Konusu : Tekâsür: Çokluk, çoklukla öğünmek manasındadır.
Sûrede yalnız dünya malına düşkünlüğün, yalnız dünya refahını özleyişin insanı hayalın hakikî ve yüksek gayelerinden alıkoyacağı izah olunuyor.
Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhi'rrahmanî'rrahîm 1.
Oyaladı, o çokluk kuruntusu sizleri, 2.
Tâ boylayıncıya kadar kabirleri.
3.
Hayır, öyle değil, bileceksiniz yakında.
4.
Sonra asla öyle değil, bileceksiniz ileride.
5.
Şjphe götürmez bir bilgi ile bilseniz, 6.
Muhakkak ki cehennemi (ayan beyan) görürdünüz? 7.
Sonra muhakkak ki onu yakîn göziyle göreceksiniz.
8.
Sonra o gün nimetler yüzünden sorguya çekileceksiniz (l).
(1) Bu sûre, Tekâsur süresidir.
Tekâsür, mal, ikbal, şöhret ve kazanç çokluğiyle öğünmek: mal, ikbal, şöhret vc kazanç çokluğuna kendini kaptırarak bunlarla öğünmeyi bütün hayat'a hâkim biricik hırs tanıyarak başka herşeyden yüz 948 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSİR [ Cüz : 30 .
(Notun devamı) çevirmek ve başka hiçbir şeye değer vermemektir.
Peygamber Efendimizin karşılaşmış olduğu cemiyetin en bellibaşlı vasıflarından biri bu »Tekâsür.
dii.
Yâni mal, ikbal, şöhret ve kazançla övünmek, hayatın daha ileri, daha yüksek, daha değerli amaçlarından yüz çevirmekti.
İlim, fazilet ve ahlâk yolunda, ruhani kemâl yolunda ilerlemek, bu cemiyetin tamamiyle yabncısı olduğu hedeflerdi.
Bunların peşinde koştukları bahtiyarlık, sırf maddi mahiyette idi.
Para çokluğu, sayı çokluğu, nüfuz bolluğu, bunları tatmine yetiyordu.
Çünkü hırslarını bunlar kabartıyor ve bunlar söndürüyordu.
Onun için bütün varlıklarını bu yola vermişlerdi.
Yalnız bu uğurda uğraşıp didişiyor ve maddî ihtirasların karşılanması onları doyuruyordu.
Yalnız maddi ihtirasları tatmin etmek esasına dayanan ve başka hiçbir hedef gözetmiyen bir hayatın arzedeceği manzarayı tasavvur etmekse çok kolaydır.
Herkesin gözü, diğerinin malı üzerindedir ve herkesin dileği, diğerinin malından daha fazla mal sahibi olarak o malın zevkini sürmektir.
Bunun çaresi ise, yağmadır, çapulculuktur, kan dökmektir ve can yakmaktır.
Çünkü cemiyet iptidaîdir ve zamanımızın medenî, fakat maddiyatçı cemiyetlerinde görülegelen tarzda kendini için için yağma etmenin, millî serveti sülük gibi emmenin çarelerine vakıf değildir.
Onun için en kaba usule başvuruyor ve bir bahane bulup sinirleri bozuyor, kanları coşturuyor, «tekâsür» isteğini tatmin için silâha başvuruyor ve bir kavgayı kazanarak bu hırsını oyalıyor ve eğlendiriyor.
İşte Hazreti Peygamberin hitap ettiği cemiyet bu haldeydi.
Ve onun bu halini «Tekâsür» kelimesi canlandırmaktadır.
Bu cemiyetin içinde en büyük gaye, tekâsürdü.
Mal çokluğu, ikbal bolluğu, şöhret genişliği ile övünmekti.
Ve sûrenin ilk âyetinden anlaşıldığı gibi bu hal, o cemiyetin en bellibaşlı vasfı idi.
Boy boy, soy soy ayrılan cemiyet, tekâsür kaygısına, tekâsür kuruntusuna o dei'ece kapılmıştı ki bu kaygı ve kuruntu onu başka herşeyden, daha yüksek her telkinden, daha değerli, her gaye ve hedeften yüz çevirmeğe sürüklemişti.
Soy soy, boy boy bütün cemiyetin gaye ve hedefi, yalnız, tekâsür'dü ve bu tekâsürün gerekleştirdiği fitne ve fesaddı, tekâsürün doğurduğu düşmanlık ve düşmanlığın tutuşturduğu kavga ve gürültü idi.
Tekâsürün âmil olduğu sürekli alçalma ve gerileme idi.
Bu tekasüfün sonu, yine Kur'anı Kerim'in başka bir yerde anlatmış olduğu gibi inkıraz uçurumuna yuvarlanmaktı.
İşte tekâsürün mânası budur.
Ve bu kelime içtimai bir marazın ifadesidir.
Bu maraz ki maddeye tapmanın en vahim safhasını arzeder.
İçtimaî bünyenin sıhhatini kemirerek kuvvetten düşüren ve onu yere seren; manevî kuvvetleri ve ruhani destekleri yıkarak cemiyetleri uçurumlara süıükliyen müthiş bir vebadır bu! Araplar, Peygamber Efendimizin Risaleti devrinde, bu içtimaî hastalığa ve bu manevi vebaya tutulmuş bulunuyorlardı.
Sûrei Şerife, bunu anlatıyor ve bu hastalığa tutulanların, mezarı boylayıncaya kadar bu dertten kurtulamıyacaklarını açıklıyor Yahut tekâsür illetine uğrıyanlar nasıl paralarının çokluğuyla, sayılarının çokluğuyla, nüfuzlarının genişliğiyle övünüyorlarsa ölülerinin çokluğuyla da övünmek için mezarlarını da saydıklarını ve mezarlarının çokluğunu da bir üstünlük alâmeti olarak öne sürdüklerini anlatıyor.
Muhakkak olan birşey varsa, tekâsür illetinin o zaman almış yürümüş olduğu ve bu illetin âdeta önlencmıyecek bir mahiyet aldığıdır.
Fakat bu tekâsür illeti alıp yürüdüğü ve önlenemiyecek bir mahiyet almış olduğu için susmakla karşılanması gereklesmez.
Onun için, hakikatin beyan olunmasından sonra bu halın asla caiz olmadığı ve bu gidişin hiçbir bakımdan doğru olmadığım anlatıyor Bütün boş ve fâni şeylerle oyalanıp eğlenmenin ve gurur- SÛRE: 10 3 ASR SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 3 âyettir.) Konusu ; Bu sûre, insanlar içinde ancak kabul edenlerin teali ettiklerini ispat için zamanla istişhat ederek hakikati reddedenlerin hursan içinde kaldıklarım anlatmakladır.
Onun için sûreye »Asr» yani zaman namı verilmişti.
Meal-i Kerimi : Bismı'llâhi'rrahmanı'rrahînı 1.
Zaman hakkı için, 2.
İnsan ziyan içindedir.
3.
(Ziyandan kurtulanlar) ancak iman eden, yararlı işler işleyenler ve birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerdir (l).
lanmanın, bu yüzden didişmenin akıl sahibi insanlara yakışmıyacağı ihtar olunuyor, bu hastalığa kapılmış olan kimselerin ne büyük gafletlere boyun eğmiş olduklarım ister istemez anhyacakları bildiriliyor.
Ve bu ihtar bütün şiddetiyle tekrarlanıyor ve tekid ediliyor.
(1) Zaman, Allahın o büyük nimetidir ki yaşamak, çalışmak, kazanmak, ilerlemek, gelişmek, büyük gayeleri gerçekleştirmek, elhasıl her işi başarmak o¬ nun sayesinde mümkündür.
Bütün varlık âlemi bu nimetten faydalanıyor.
İnsanlık âlemi ve insanlar, onun çevresi içinde medeniyetler kuruyor, devirler yaşatıyor, tarihler vücude getiriyor, parlıyor ve sönüyor.
Her insan da doğuyor, yaşıyor, kendine göre birçok işler yapıyor, aileler kuruyor, evlâtlar yetiştiriyor, ikbal içinde yaşıyor, yahut bir sürü mihnetlerle didişiyor, sonra ölüyor ve gidiyor.
Bunların hepsi zaman içinde peyda oluyor, gelişiyor ve neticeleniyor.
Onun için zaman, Allahın en büyük nimetlerinden biridir.
Çünkü insanlığa ve insanlara en büyük imkânları ve e n geniş fırsatları sağlıyan odur.
Acaba insan, kendisine en büyük imkânları ve en geniş fırsatları sağlıyan bu pek büyük nimeti, yerinde mi kullanıyor? Ve onlardan lâyıkıyle mi faydalanıyor? Yoksa bu imkânları suiistimal mi ediyor ve bu fırsatları kaçırıyor mu? Sûrei Şerifenin ilk âyeti tzaman » ı şahit tutarak ve onun gelmişini geçmişini gözönüne getirerek, insanın ziyan içinde olduğunu belirtmektedir.
İnsanın hayatta en büyük sermayesi ömrüdür.
Ömrün ziyan edilen hiçbir ânı, telâfi kabul etmez.
İnsanın eıt çok israf ettiği sermaye ise, ömür sermayesidir ve uğradığı en büyük ziyansa, bu dünyada asla telâfi edilmez.
Bir daha yerine konmaz, bir daha I ele geçmez, ömürdür.
(Notun devamı) İnsan, bu ömrü nasıl israf eder ve nasıl ziyan eder? Kimi çeşit çeşit hırslara kapılarak onların peşinde koşmakla ve türlü türlü suçlar işlemekle, ömrünü zehirler ve hayatını kemirir.
Kimi kendine de, cemiyete de zerre kadar faydası olmıyan birtakım boş heveslerin arkasına düşmekle, muhteşem imkânlar ve parlak başarılar arzeden bir ömrü ziyrüzeber eder.
Kimi bâtıl birtakım dâvalara tutunarak ve bunların üzerinde inat ve ısrar göstererek bir ömrü telef eder.
İnsanın ömrünü israf için bulduğu çeşit çeşit vesileler, saymakla tükenmez ve bu, fertler için böyle olduğu gibi milletler için de böyledir.
Milletler de, aynı şekilde hareket ederek, ömürlerini israf ederler ve sermayelerini tüketirler.
Bunlar da birtakım hırslara kapılarak o hırsları tâ*tmin için başkalarının hakkına tecavüz ederler ve başkalarını ezerler, çiğnerler ve istismar ederler.
Yahut büyümek, genişlemek iddialariyle ortaya atılarak başkalarım hürriyetlerinden mahrum eder ve onları bedbaht yaşatmak mukabilinde mes'ut yaşadıklarını sanırlar.
Elhasıl, ferdler de, cemiyetler de bu yolları tutmakla, ziyan içinde yaşarlar ve bu ziyan onların ömürlerini tahrip eder, onları hiçbir gücün telâfi edemiyeceğl en büyük kayıplara uğratır.
Ve bu kayıp fertleri yıktığı gibi cemiyetleri de yıkar.
Fakat ziyan içinde yaşamak, ferdin de, cemiyetin de kaderi değildir.
Çünkü ziyandan kurtulmanın çaresi vardır ve bu çarelere sarılanlar, yalnız ziyandan kurtulmakla kalmamışlar, kazanmışlar, ve kazanmışlardır.
Hem hayatlarını aydınlatmışlar, hem bütün dünyayı aydınlatmaya çalışmışlar ve muvaffak olmuşlardır.
Bu bahtiyar kimselerin dört vasfı vardır: 1 — İman etmek.
Yani Allah'ın varlığma ve birhğine ulanarak bu inana yüreğine sindirmek, herşeyi bu inanç gözüyle görmek ve bu sayede fazileti benimsiyerek her kötülükten uzaklaşmak, doğruyu tutarak eğrilikten sakınmak, hakka sarılarak birliğine inanmanın verdiği bütün aydınlık, bahtiyarlık, neş'e ve hız ile yaşıyarak bu inanca uymıyan herşeyden korunmak, bu inancın gerekleştkdiğl hesabı vermek ve verilecek hesaba göre ceza görmek esasına hakkiyle inanarak yaşamak ve böylece ziyana uğramıya asla imkân vermemektir.
2 — Yararlı işler işlemek.
Çünkü iman, insanın yalnız kalbinde yaşattığı, yalnız diliyle ifade ettiği bir hakikat değildir.
İnsamn bütün varlığını kaphyan, bütün iradesine hâkim olan, her halinde ve her hareketinde ona rehber olan, her yolu aydınlatan bir hakikattir.
Bu hakikati benimsemiyen kimseyse, ancak itikadına uyan ve o itikadı canlandıran işler başarır, o itikadı yaşar ve yaşatır.
Dünyada hayır namına, fazilet namına yaşıyan herşey, bu çeşit insanların eseridir.
Dürüst, inanan ve inancını yaşatan insan, insanların en hayırlısı ve en şereflisidir.
3 — Birbirine hakkı tavsiye etmek.
Allaha inanan ve imanım yararlı işler işlemekle belirten insanların sözü, özü, varı yoğu, hep hakka dayanır.
Onun tutanağı haktır.
Fakat onun bu hali şahsına münhasır değildir.
O, imaniyle ve yararlı işleriyle ziyandan kurtulmuş, Allahın bahtiyar kullarından olmuştur.
Fakat o, bu kadarla kalmaz.
Bu yolun hak yolu olduğunu bildiği ve hakka inandığı için başkalarını da bu yola çağırır ve onlara da yalnız hakkı tutmayı, yalnız hakka bağlanmayı, yalnız hakka hizmet etmeyi, yalnız hakkı gaye tanımayı, yalnız hak üzere birleşmeyi, hak üzere hareket etmeyi tavsiye eder.
Yâni hakkı yayar, hak dâvasını yaymak uğrunda her fedakârlığı göze alır.
4 — Birbirine sabrı tavsiye etmek.
Çünkü hak dâvasını tutmak, hak dâvasını yaymak kolay bir iş değildir.
Zaman olur ki hak çiğnenir ve bâtıl hüküm sürer.
O zaman hak namına bağırmak, hak yolunu tutmaya çağırmak, insana yığın yığın ıztıraplar çekmiye malolur.
Bu gibi durumlar karşısında hak uğrunda her Sûre:' 103] AST Sûresi 9 5 1 eziyete katlanmak, her ıztıraba göğüs germek, yâni sabretmek, dişini sıkmak, ve hak dâvasından asla yüz çevirmemek icap eder.
Sabretmek, işte budur: Hak uğrunda katlanmak, dayanmak, uğraşıp didişmek.
Fakat her başa geleni çekmek ve yılmadan, ürkmeden, sarsılmadan dişini sıkarak hak dâvasını iltizam etmek, hakkın başına üşüşen bütün buhranları ve imtihanları atlatarak hakkı selâmete kavuşturuncıya kadar gayret etmek, çalışmek ve çabalamak! Fakat bunu yapmak da kâfi değil, bundan başka birbirine de sabrı tavsiye etmek, yâni hem anlattığımız gibi sabretmek, hem başkalarına da aynı şekilde hareket etmeyi telkin etmek, başkalarının da aynı şekilde hareket etmelerini sağlamak için iyi örnek olmak icap eder.
İşte Asır Sûresinin bize anlattıkları bunlardır.
Bize diyor ki: Zamanınızı israf etmeyiniz ve ömrünüzün değerini biliniz! Çünkü dünyada en değerli sermaye odur.
Gelmiş geçmiş bütün zaman, bütün tarih, şunu isbat ediyor ki dünyada değeri olan şey, imandır, yararlı işlerdir, haktır ve hakkı telkin etmektir, sebattır ve bunları başkalarına aşılamaktır.
Başka herşey zarardır ve ziyandır.
Ziyandan kurtulmanın çaresi ise, bu dört sıfatın bütününe sarılmaktır.
Bu öyle bir derstir ki buna yalnız biz müslümanlar değil; bütün dünya ve bütün insanlık muhtaçtır.
Dünyayı bugünkü ziyanla dolu gidişinden kurtaracak çareler de bu büyük dersin içindedir.
Dünya milletleri bu derse dikkat ederlerse ve bu dersten faydalanırlarsa, ziyandan kurtulurlar.
Hele biz müsJümanlar, bu sûrenin verdiği terbiyeyi içimizde yaşatmıya v» hayatımızda gerçekleştirmiyc nekadar muhtacız!...
Bu sûrenin verdiği terbiye: Sağlam iman, dürüst ve yararlı başarı, daima hakka sarılmak ve hakkı yükseltmek ve uğrunda her ıstırabı küçümseme;; tir! ve eziyeti daima Rfctası, kalbi ve iradesi bu terbiyeyi benimsiyen insanlar, örnek insan olurlar.
Bu ds bize, Asrı Saadet müslümanlarmın, örnek insan olmalarının sırrım açıklamaktadır.
Onla:::-, bu sûreyi ve bu sûrenin verdiği dersi nasıl benimsediklerini, Ashaptan Ebu Huzeyîe'nirı şu sözü belirtiyor: • Hazreti Peygamberin Ashabından iki kişi buluştukları zaman, biri diğerine: »Asır» sûresini okumadan, sonra biri diğerine selâm vermeden ayrılmazlardı.» Büyük üstad Mehmet Akif de, Safahat'mda bu Sûrei ŞerLfeden şöyle bah seder: Halikın namütenahi adı var: en başı Hak, Ne büyük şey kul için, hakkı tutup kaldırmak Hani Ashab-ı kiram ayrılalım derlerken, Mutlaka Sûrei «Vel'asrı» okurmuş, bu neden? Çünkü meknun o büyük sûrede esrar-ı felah, Başla iman-ı hakiki geliyor, sonra salâh.
Sonra hak, sonra sebat.
İşte kuzum insanlık,' Durdu birleşti mi yoktur sana hüsran artık.
SÛRE : 10 4 HÜMEZE SÜRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 9 âyettir Konusu : Bundan evvelki sûrede iman etmekten, doğru dürüst ve iyi işler işlemekten, biribirine hakkı ve sabrı tavsiye etmekten bahsolunmuşlu.
Burada iyi ve hayırlı bir iş yapmadıktan başka yığın yığın para toplamaktan, hakkı tavsiye etmedikten başka onu tavsiye edenlere karşı dil uzatanlardan bahsolunuyor.
Bundan başka bu sûre Resuli Ekrem'e muhalefet edenlerin encamını anlatarak onların felâkete uğrıyacaklarını söylemektedir.
Meal-i Kerimi,:
Bismi'llâhi'rrahmâni'rrahîm 1.
Vay haline o çekiştirici ve ayıplayıcı, gözü ile, kaşı ile eğlenici olanın, 2.
Ki mal toplayıp sayar durur.
3.
Sanır ki malı kendini daim yaşatır.
4.
Hayır, o mutlaka tamuya atılacak ! 5.
Bildin mi tamu ne ? 6.
Allahın o tutuşturulmuş ateşidir ki, 7.
Yürekleri sarıp yakar.
8.
O onların üzerice kapatılacaktır, 9.
Uzatılmış direklerle! (l).
(1) Bu sûrei Şerife insanın ayağını sürçtüren ve uçuruma yuvarlayan sınıfların birincisi »hemz» e dadanmak, yâni insanların arkalarından alay ederek çekiştirmek, namus ve haysiyetleriyle oynıyarak incitmek, insanları ayıplayıp kınamak, şunu bunu dürtüştürerek koğuculuk etmektir.
Kendini bunlara alıştıran kimselerin işleri güçleri herkesi gammazlamak, yani ağızla, dille ısırmak, zemmetmek ve alay etmek suretiyle incitmek ve kırmaktır.
Gerek el ile, gerek dil ile şunu bunu itip kakmayı, kırıp incitmeyi âdet edinmiş olan gammazların hepsi cehennemliktir.
Ayeti Kerimede bunların hepsine Hümeze deniliyor ki, anlattığımız mânaların hepsi bu kelimenin ifadesine dahildir.
-Lümeze» Hümeze gibidir, lemzetmek, ayıplamak ,kaş göz kırparak, işaret ederek eğlenmek gibi fena bir huyu âdet edinmektir.
İkisi de gösteriyor ki, insanları arkasından çekiştirmek, ayıplamak, d ile, dil ile, incitmek, insanlara hoşlanmıyacakları lâkaplar takmak, dostların arasını açmak, insanı cehenneme yuvarlıyacak fena şeylerdir.
>ure: 104 ] Hümeze Sûresi 9 5 3 i (Notun devamı) Bu gibi gammazların vay haline!...
Bunların bir vasfı da ellerine geçen malı sayıp durmak, mal sahibi olmayı, başkalarını çekiştirmek için de vesile saymaktır.
Çünkü insanıh böylesi maliyle övünür ve onun kendisim ebedileştirdiğini sanır.
Hasedi, hırsı ve malına olan bağlılığı o dereceye varmıştır ki, ancak bu mal sayesinde yaşadlğmı ve malından birşey eksilirse ölüp gideceğini sanır.
Onun için malını faydalı, verimli yollarda kullanmaktan da çekinir ve servetini durmadan, üstüste yığmaktan zevk alır, sanki bu servet ilelebet elinde kalacakmış gibi davranır.
Hayır, Hayır! Bütün bu kuruntular boşttır.
Ve insana ebediyet kazandıracak, rahmetle anılmasına imkân verecek birşey varsa, yararlı işler, verimli başarılar, hayırlı ve değerli kazançlardır.
Ancak bunlar insanın dünyada iyilikle anılmasına ve âhirette nimetlere kavuşmasına imkân verir.
Yoksa çekiştirici olmak, insanları ayıplamak ve onlarla göz kırparak, kaş oynatarak eğlenmek, yığın yığın servetler edinerek âlemi hor göt-mek için bununla övünmek ve bu fâni servetlerin, , bu zerre kadar tpyır işlemiyen malların gölgesine sığınarak ebediyetler kazandığım sanmak, ancak bir fecî akıbet hazırlar: O da: Tamuya fırlatılmaktır.
Yani, o herkesin şeref ve haysiyetiyle oynıyan gammazların, o mallarına güvenip herkesin hakkını yiyen ve herkesi hor gören nâkeslerin akıbeti, önüne geleni kırıp geçirmek, yalayıp yutmak olan cehenneme fırlatılmaktır ki, bundan daha fecî bir akıbet tasavvur olunamaz.
Çünkü bu cehennem, Allahın emriyle tutuşturulmuş Öyle bir ateştir ki, sönmek nedir bilmez ve yalnız maddî varlığı yakıp kül etmekle kalmaz, canları ve gönülleri de sarar, onlan da yakar.
Fakat canlar da, tenler gibi kül olmaz, belki tutuştukça tutuşur ve süresiye ıstırap verir.
İşte bu cehennemin kapılan onların üzerine kapanacak ve bu kapılar, bir daha açılmıyacak, çünkü uzun direklerle, dikmelerle desteklenmiştir.
Yahut bu kapılar kapanacak ve cehennemin içindekiler j uzun direklere bağlı kalacaklardır.
İşte bunların, o çekiştirici, ayıplayıcı, eğlenici olan, mallarına güvenerek herkesi hor gören, kendilerini malları yüzünden ebediyete kavuşmuş sanan kimselerin hali ve akıbeti budur.
Bu Sûrei Serifeye bir de tarih gözüyle bakacak olursak onun kötülediği fena huylardan sakınmayı gerekleştirerek çok kıymetli bir ahlâk dersi verdiği gibi çok mühim bir tarih dersi de verdiğini görürüz.
Çünkü, Peygamber Efendimiz Mekkelîlerİ hak ve hakikati; davet ettiği zaman, bunlar onunla ve ona katılan arkadaşlariyle alay etmişler, sonra bir kimsenin ona katılmasına mâni olmak için onu çekiştirmişler, onun aleyhinde delidir, demişler, türlü türlü bühtanlarda bulunmuşlar, Mekke'yi ziyaret edenlerin onunla temas etmelerine imkân vermemek için ağızlarına geleni söylemişler ve böylelikle onu durduracaklarını sanmışlardı.
Hazreti Peygamber Efendimiz, Mekkelilere bu yaptıklarınım ve hakka karşı gelmelerinin başlarına felâket getireceğini söyledikçe bunlar, inallarının ve servetlerinin kendilerini koruyup kurtaracağını iddia ediyor, durumlarını değiştirmiyorlardı.
Fakat netice ne oldu? Kureyş uluları hak ve hakikati ezmek için uğraşmışlar, fakat ezici ve yıkıcı felâketlere uğramışlar; sonunda pütün saltanatları yıkılmış, bütün uluları ve bilhassa İslama karşı en çok düşmanhlk gösterenleri helak olmuş, yıkılıp gitmişlerdi.
Bunları bekliyen uhrevî akıbet, bu dünyada uğradıkları akıbetten kat kat beterdir.
Orada alevleri yürekleri saran tamuya atılacaklar ve prada daim kalacaklardır.
SÜRE : 10 5 F İ L SÛRES İ (Mekkede nazil olmuştur; 5 âyettir.) Konusu : Bu sûre, Habeş'in Yemen'deki •alisi Abraha'mn Mekke'ye re Kâbeye karşı hazırladığı ve sevkeiiiği istilâ ordusunun muvaffakıyelsizliğini anlatır.
Abraha' mn ordusunda .Fil» de bulunduğu için onun ordusuna fil ordusu denilmişti.
Bu sûre, Resuli Ekremin de pek kuvvetli düşmanlara karşı, Kabe gibi masun ve mahfuz olacağına işaret eder.
Meal-i Kerimi : Bismillâhi'rrahmaniYrahim 1.
Görmedin mi, neler etti Rabbın, Fil sahiplerine ? 2.
Kurdukları tuzağı altüst etmedi mi ? 3.
Onların üzerine, sürü sürü kuşlar saldı; 4.
Ve bunlar onlara (dolu gibi) katı sert taşlar attı.
5.
Ve onları yenik yaprağa çevirdi! (l) .
Sûrei Çerifenin verdiği tarihi ders de bu mahiyettedir ve bu tarihi ders, o¬ nun vermiş olduğu ahlâki dersi hem açıklamakta, hem desteklemektedir.
Ahlâksızlık, bir cehennemdir ve akıbeti: inşam cehenneme suruklcrneVMr.
(1) Bu sûre «FİN süresidir.
Yani Peygamberimizin doğduğu yıl vukubulan Ve Arabistan'ın mukadderatı ve istikbali bakımından en büyük ehemmiyeti kazanan hâdisenin encamını -.ıılatan süredir.
Peygamber Efendimiz, Milâdın 570 inci yılı raddelerinde doğmuştur.
Bu Fil vak'ası ise onun doğumundan iki ay kadar evvel vukubulmuştu.
Vak'anın kahramanı, Habeşistan'ın Yemen'deki genel valisi Abraha idi.
Habeşliler hıristiyandı ve hıristiyanlığı kurtarmak için Yemen'e gelmişlerdi.
Esas itibariyle Yemen'den Afrika'ya geçmiş bir millet olan Habeşliler daha somaları, tekrar Yemen'e hicret etmeğe başlamışlar ve Milâdın 500 üncü senesinde Yemen'ın Himyer hükümdarlarını aterak Yemen'de yeni saltanat kuracak derecede kuvvetlenmişlerdi.
Bununla beraber Himyeriler büsbütün çökmemişler ve dövüşe dövüşe bir yahudi saltanatı kurmağa muvaffak olmuşlardı.
Çünkü bunlar, din olarak yahudiliği kabul etmiş bulunuyorlardı ve bunların en çok tanınmış hükümdarlarından biri Zu Nuvas'dı.
Himyeriler yahudi, Habeşliler hıristiyan oldukları için aradaki kavga, yahudilik - hıristiyanlık kavgası mahiyetini almış ve hıris- •tiyanlara karşı reva görülen zulümler, son derece şiddetli bir mahiyet almıştı.
An- Sûre : 105 | Fil Sûresi 9 5 5 (Notun devamı) laşılan bu yüzden hıristiyan Habeşistan, kuvvet ve kudretini ihya etmek ve hıristiyanhğm öcünü almak için Bizans'tan yardım görmüş, bu yardımlar, bilhassa 525 yılında netice vermiş ve hırıstiyanlar, yahudileri devirmişlerdi.
Arabistan'da hüküm süren Habeş kralları içinde bilhassa dördü şöhret kazanmıştır.
Bunlardan yalnız birinin ismi, kitabelerde geçmektedir.
Bu zat Fil vak'asının kahramanı Ab-' raha'dır, 570 senesinde Mekke'nin üzerine yürümüştü.
(Encyclopaedia Bratannica,: Arabistan maddesi, tarih kısmı).
Anlatıldığına göre, bütün Arabistan'ı hıristiyanlaştırmak emelinde idi.
Bu maksatla San'ada büyük bir kilise yapmış, bütün arapların yalnız burayı ziyaret etmelerini istemişti.
Araplardan yalnız birinin bu muhteşem ve büyük kiliseye hakaret etmesi üzerine Abraha durumu tetkik etmiş ve neticede arapların en çok ziyaret ettikleri Tanrıevinin Mekke'de olduğutfu öğrenmiş, kurduğu kilisenin bir umumî Ziyaret yeri ve bütün Arabistan'ın din merkezi olmasını temin için Mekke'ye giderek bu evi yıkmağa karar vermiş ve onun için ffllerle de kuvvetlendirilen ordusunu Mekke'nin üzerine yürütmüştü.
Fiili ordu uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Mekke'ye yaklaşmış ve yolda birçok Araplar da kendisine katılmışlardı.
Bunlar Mekke'ye yaklaştıktan sonra sağa sola sarkıntılık etmeğe başlamışlar, Abd-ül Muttalib'in de iki yüz kadar devesini alıp götürmüşlerdi.
Abraha'nın bu heyete verdiği talimat, onun Mekke ululariyle temas ederek kendisinin harp için gelmediğini, ancak Kâbeyi yıkmak istediğini anlatmaktı.
Heyet Mekke'ye gelince, Kureyşin ulusu olan Abd-ül Muttalib'le görüşmüş, Abraha'nın dediklerini anlatmış, Abd-ül Muttalib de, harbetmek fikrinde olmadığını, Kâbeye gelince onu da sahibi olan Tanrısının koruyacağını, korumadığı takdirde onu savunmaya yetecek kuvvetleri bulunmadığını söylemiş, daha sonra heyetle birlikte Abraha'nın yanına gitmişti.
Abd-ül Muttalib, Abraha tarafından çok iyi karşılanmış ve ne istediği sorulmuş, o da gasbolunan develerin iadesini istemiş, bu yüzden Abraha onu küçüksemiş ve «Yahu! Ben sizin Tanrı evinizi yıkmağa geldiğim halde onu düşünmüyorsunuz da kendi develerinizi mi düşünüyorsunuz?» demiş.
Abd-ül Muttalib de şu cevabı vermişti: Develerin sahibi benim.
Tanrıevinin sahibi ise Tanrıdır ve onu savunmak ona düşer.» Bunun üzerine Abraha, Abd-ül Muttalib'in develerini vermiş, o da bunları alarak dönmüş, Kureyşe durumu anlatmış ve istilâ ordusunun tecavüzlerinden korunmak için Mekke halkını, dağ başlarına çekilmeğe davet etmişti.
Hepsi de bu şekilde hareket etmişler ve akıbetini gözetlemek üzere dağ başlarına çekilmişlerdi.
Ertesi günü Abraha şehre girmeğe hazırlanmış ve hareket emrini vermişti.
Görünüşe göre koca ordu yürüyecek ve muvaffak olacaktı; fakat muvaffak olamamıştı.
Muvaffak olmamasına sebep mi vardı? Yıkılacak yer putlarla dolu idi ve onu yıkmağa gelen adamlar, tsa ümmeti idiler, yani hıristiyandılar.
Onun için put evini yıkmak ve yıkmağa muvaffak olmak haklan idi.
Çünkü muhakkak ki, daha yüksek bir din seviyesinde idiler.
Fakat öyle olmadı ve Abraha'nın ordusu yalnız muvaffak olmamakla kalmadı.
Üstelik helak oldu.
Çünkü bölük bölük kuşlar, üzerine pişirilmiş çamura benziyen sert taşlar atmışlar ve büyük ordu ekin yaprağı döküntülerine, kırılıp savrulan samanlara benzemişlerdi.
Etleri dökülüyor, yüzleri delik deşik oluyordu.
Fakat neden?...
Arapların putlarla dolu Kâbesini korumak ve arap müşrikliğinin ömrünü uzatmak için mi? Asla!..
(Notun devamı) Maksat bambaşka idi.
Abraha, Arap putperestliğini yıkacak, fakat onun yerine daha üstün seviyeli bir sapılkık koyacaktı.
Allahın muradı ise, bütün bu sapıklıkları ortadan kaldırmak, tevhid itikadını bütün saffetiyle yaşatacak ,bütün insanlığı hidayete davet edecek peygamberi göndererek Kâbeyi temizlemek ve onu kurulduğu gaye için ihya etmekti.
Muradı İlâhî bu merkezde idi.
Abraha'nın kuvvet ve kudreti, bu muradı İlâhî ile çarpışmış ve bu yüzden eşi görülmedik bir kahra uğramış, kendisi de, ordusu da ekin yaprağı döküntülerine benzeyip, kırılıp savrulan samanlara dönmüştü.
Muradı İlâhî, Fil yılında doğan, Hazreti Muhammed Mustafâ'nın büyüyüp yetişmesi, nübüvvet ve risaletini ilân etmesi, Kâbeyi temizlemesi bir tevhid âbidesi olarak kurulan bu Tanrı evine esİd hüviyet ve mahiyetini vermesi, onu dünyanın ruhanî merkezi yapma» idi.
Abraha ise, putperestlik yerine hıristiyanîığı yaymak, bir tevhid âbidesi olarak Hazreti İbrahim'in eliyle kurulan Tanrı evini ortadan kaldırarak, San'ada kurduğu katedrali, Arabistanın ruhanî merkezi yapmak peşinde koşuyor, onun için fillerle (yani o zamanın canlı tanklariyle) kuvvetlendirilmiş ordularla yola çıkmış bulunuyordu.
Abraha'nın meramı, Allahın muradına aykırı düştüğü için, onu umulmadık bir hâdise, bir ilâhî mucize yere vurmuş, bütün mevcudiyetini hurdahaş etmiş ve Allahm muradı gerçekleşmişti.
Sûrenin işaret ettiği Fil vak'ası budur.
Aradan yarım asır dahi geçmeden Hazreti Peygamber Efendimiz gönderilmiş, mukaddes vazifesini başarmağa başlamış ve yola getirmek için uğraştığı insanları irşad için Fil sûresini okumuş, Abraha'nın akıbetini hatırlatmış, bu akıbeti gözönünde tutarak ve onun mâna ve hakikatini anhyarak kendisine inanmalarını, Abraha'nın uğradığı fecî muvaffakıyetsizliğin ve müthiş yeniltinin sebebini düşünmelerini, o zaman Allahın Kâbeyi de, etrafında ikamet eden halkı da korumasındaki' hikmeti kavramıya çalışmalarını istemişti.
Fil vak'asının üzerinden yarım asır bile geçmemiş bulunuyordu.
Onun için bu vakaya şahit olanlardan birçokları yaşıyorlardı ve bütün muhit içinde bu vakaya ait hikâyeleri bilmiyen yoktu.
Fakat yaşlılar bu vak'ayı gözleriyle gördükleri, gençler yaşlıların gördüklerini işittikleri halde hiç kimse de vak'anın hakikî mahiyetini anlamak ve onun telkin ettiği dersten faydalanmak istemiyordu.
Hakikat ise apaçıktı: Cenabı Hak, Hazreti Peygamber Muhammed Mustafâ Efendimizin eliyle temizlenmek ve yeni bir dinin ruhanî merkezi olmak için Kâbeyi Abraha'nın hücumundan korumuş, sonra bu vazifeyi başaracak peygamberi göndermişti.
Muhite gerekleşen vazife, hakikati hemen kavrıyarak peygambere katılmak ve onu desteklemekti.
Çünkü böyle yapmadıkları takdirde akıbetleri Abraha ile ordusunun akıbeti olurdu.
Çünkü Allahın muradı mutlaka gerçekleşecek ve ona karşıgelenler mutlaka ezilecekti.
Arap müşrikleri gerçi inat etmişlerdi, fakat onların inatları kâr etmemiş ve neticede Hazreti Peygamber muzaffer olmuş, inat edenler, karşıgelenler, alay edenler, Abraha'nın ordusu gibi, yıkılıp gitmişlerdi.
Her kim, muradı İlâhiye karşıgelmek isterse, onun da akıbeti böyle olur.
Muradı İlâhî, mutlaka gerçekleşir ve ona karşı gelenler, mutlaka yok olur.
Bu daima böyledir ve böyle olacaktır -Mı"i » .51 t.
.-r.^T> •" ~&i£M '»jşhi SÛRE : 10 6 KUREYŞ SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 4 âyettir.) Konusu : Bu sûre mevzu itibariyle bundan evvelki sûreye bağlıdır ve onun mevzuunu devam ettirir.
Bu sûre, Kureyşe, Kâbeyi muhafaza yüzünden nail oldukları nimetleri hatırlatıyor.
Meal-i Kerimi Bismı'llâhfrrahmam'rrahîm 1.
Kureyşin (güven ve barış andlaşmalarından faydalanmalarını sağlamak) için, 2.
Kış ve yaz seferlerinde faydalandıkları andlaşmaların kadrini bilmiş olmak için, 3.
Onlar artık bu evin Rabbine ibadet etsinler ki, 4.
Kendilerini açlıktan kurtararak beslemiştir ve her tehhkeye karşı onlara emniyet vermiştir (l).
(1) Kureyş, Arapların en asil kabilesi idi ve Hazreti Peygamber Efendimiz de bu kabiledendi.
Kâbenin muhafızlığı bu kabileye aitti ve onun Mekke'yi elinde bulundurması ona birçok imtiyazlar vermişti.
Kabe bütün araplarca saygı gören bir âbide olduğu için, araplar Mekke'yi ve Kâbeyi ziyaret ediyor ve Kureyş, Kâbenin muhafızlığını yaptığı için bütün araplar üzerine nüfuz kazanmış bulunuyordu.
Mekke, Arabistan'da merkezi bir vaziyette bulunduğu ve her taraftan gelen araplar burasını ziyaret ettikleri için Kureyş herkesle sık sık temas ediyor ve 1 bu temaslar onun mânevi nüfuzunu genişlettiği gibi yaptığı ticaret dolayısiyle o¬ nun maddî servetini de mütemadiyen arttırıyordu.
Mekke ile civarı, mukaddes bir yurt sayıldığı ve burada kan dökmek yasak olduğu için Mekkeliler emniyet içinde yaşıyor vc herhangi bir tehlike ile karşılaşmaktan korkmuyorlardı.
Mekke'nin ve bilhassa Kureyş'in kazandığı bu nüfuz ve itibarın, bu emniyet ve huzurun, bu refah ve servetin biricik sebebi, Kabe, yanı Tanrı evi yüzündendi.
Yani Kureyş, herşeyi, yalnız Allaha borçlu idi.
O halde Kureyşe yaraşan hareket tarzı, Allahın birliğini bildiren, putperestliği kaldırarak tevhid itikadını bütün saffet ve samimiyetiyle yaşatmak istiyen, Kabe ne için kurulmuşsa o maksat ve gayeyi belirtmesi için onu temizlemek üzere gönderilen Peygambere inanmak ve onu desteklemek değil mi? Fakat Kureyş böyle yapmamıştır.
O zaman dünya emniyetsizlik içinde yüzüyordu.
Hele Arabistan kum gibi dağınıktı ve onun her tarafından kavgalar ve muharebeler eksik olmuyordu.
Kabileler birbirinin kökünü kırarcasına birbirlerine saldırmakta idiler.
Fakat biricik istisna, Kabe ile civarı idi.
Yalnız burada kan dökülmüyor ve buraya saldıran bulunmuyordu.
Bu yüzden Kureyş, bu emniyetten istifade ederek bütün komşu memleketlerle, yani Suriye, İran, Yemen ve Habeşistan ile ticaret andlaşmaları yapmış ve her mevsimin ticaretinden faydalanmak imkânını bulmuştu.
Kureyşin âdeti, kışın, Yeme'nin sıcak iklimine kervanlar göndermek, yazın bu kervanları daha serin olan Suriye'ye yollamaktı.
Kureyş seyahat ve ticaret sayesinde o zamanın medeniyet âlemi ile sık sık temas etmiş, bu temas sayesinde hem zenginleşmiş, hem incelmiş, hem dünyada olup biten her şeyden haber almak imkânını elde etmişti.
Kureyş bütün bunları Kâbeye, daha doğrusu Kâbenin asıl sahibi Allaha borçlu idi.
O Kâbeye ki, Allahın onu Abraha'nın taarruzundan nasıl koruduğunu ve niçin koruduğunu, Fil Sûresinin tefsiri sırasında izah etmiştik.
O halde Kureyşin vazifesi, Kâbeyi temizlemek ve onu dünyanın ruhani merkezi yapmak üzere gönderilen Peygamberi dinlemek ve Allahın birliğine hakkiyle inanarak Peygamberin dediğini yapmak değil mi? Fakat Kureyş böyle düşünmedi.
Kerameti Tanrıevinde değil, fakat o evi kaplıyan putlarda sandı ve Allaha sarılacağına putlara sarıldı.
Düşünmedi ki, Allah bu evi koruduysa, bu putların yüzü suyu hürmetine korumadı.
SÛRE : 10 7 MÂÛN SÛRESİ Mekkede nâıil olmuştur, 7 âyettir.) Konusu : Kureyş'e bundan evvelki iki sûrede ihsan olunduğu anlatılan lûtuflara rağmen Kureyş, hesap ve kitabı inkâr eder.öksüzlerle fakirlerin haklarını çiğnerdi.
Onların fakirlere yapılacak yardımları, verilecek sadakları tutmaları ve vermemeleri yüzünden bu sûreye Mâûn yani zekât, sadakat namı verilmiştir.
Meal-i Kerimi : BismiTlâhi'rrahmani'rrahîm 1.
Dini yalan sayan kimseyi gördün mü sen? 2.
işte odur öksüzü iten, kakan ; 3.
Ve odur yoksulu doyurmak için önayak olmıyan.
4.
Vay haline o namaz kılanların ki, 5.
Kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler, 6.
Gösteriş yaparlar onlar; 7.
Ve en sakınılmıyacak yardımlıkları esirgerler (i) .
(Notun devamı) Fakat menfaat hırsı Kureyşin gözünü ve içini bürümüştü.
Putlar elden giderse ve Kabe temizlenirse putperestliği istismar etmekle ele geçirdiği her menfaati kaybedeceğine inandı.
Bu hırsı, onu hakiketle karşılaşmaktan, hakikati kabul etmekten alıkoydu ve bu yüzdvı var kuvvetiyle Peygamberle mücadele etti.
Fil vak'asına şahit olan Kureyş'in bu derece nankörlük göstermesi, kara taassubu yüzündendi.
Fakat neticede o kara taassup yıkılmış ve Kabe temizlenmiş, tevhid dininin ruhanî merkezi olmuş ve öylece yaşamıştır.
Hâlâ da öyledir.
Kureyş ise nankörlüğünün cezasını bulmuş, o da fil sahipleri gibi Allahın muradına karşıgelmek yüzünden hüsrana uğramıştı.
(I) Bu sûre Mâ'ûn süresidir.
Mâ'ûn, Razi'nin çok güzel anlattığı gibi, ya zekâttır, yahut faydası olan ve bir kimseden esirgenmiyen, zengin, fakir herkes tarafından istenen, verilen ve geri alınan, verilmediği takdirde sahibinin geçimsiz ve huysuz olduğuna, fena ahlâklı tanınmasına sebep olan yardımsızlıklardır.
Komşunun komşudan tencere, balta, keser, kova, elek, yahut bir miktar tuz, su, ateş istemesi, alması ve geri vermesi gibi.
Bütün bunların istenip verilmesi mâ'ûn dur, yani yardımlıktır.
Sûrei Şerifede bu gibi yardımlıkların csirgenmemesi istendiği ve ancak münafıkların bunları esirgedikleri anlatıldığı için ona Mâ'ûn Sûresi denilmiştir..* SÛRE : 10 8 KEVSER SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 3 âyettir.) Konusu : Bu sûre ilk nazil olan sûrelerden biridir.
»Kevser-, hadden ziyade çokluk, bereket demektir.
Onun için bu sûre Hazreti Peygambere her çeşit hayır ve bere- (Notun devamı) Sûrenin asıl maksadı, hakikî ibadetin mânasını anlatmaktır.
Hakikî ibadet, imana dayanır ve iman, insanın kalbini sevgi ile doldurur.
Bu sevgi ise bilhassa yardıma muhtaç olanlara yardım etmekle, öksüzleri esirgemekle, ibadeti gösteriş kasdiyle değil, tam özyüreklik içinde yapmakla kendini belirtir ve ifade eder.
Onun için Sûrei Şerife, dini yalan sayanların halini anlatmakla başlıyor.
Dini yalan sayanlar, ruhunun bütün kaynaklarını kurutan kimselerdir.
Din, Tanrı buyruğuna saygı ve Tanrı kullarına şefkat göstermektir.
Tamı buyruklarının hepsi insan için iyilik, güzellik ve bahtiyarlık sağlıyan esaslardır.
Tanrı kullarına şefkat o iyiliği, güzelliği ve bahtiyarlığı elden geldiği kadar yaymaktır.
O halde dini yalanlıyan, yani islâmı tanımıyan kimse, hem Tanrı buyruklarına saygı, hem Tanrı kullarına sevgi göstermiyen kimsedir.
Sûrei Şerife de onun evvelâ Tanrı kullarına karşı sevgi göstermiyen cephesiyle alâkalanarak dini yalan sayan kimsenin, öksüzü itip kaktığını ve hor gördüğünü, onu ezilmeğe ve kırılmağa mahkûm saydığını, fıkarayı ve yoksulları doyurmak için de kendi hesabına önayak olmadığı gibi başkalarını da teşvik etmediğini anlatıyor.
Demek ki dini yalan sayan ve bir iman taşımıyan kimsede merhamet kalmaz.
Tanrı kullarına şefkat göstermek, onlara yardım etmek onun kârı değildir.
Onun insanlık cephesi kısırdır ve kördür.
Fakat onun insanlık cephesi böyle olduğu gibi Tanrı ile alâkası da aynı derecede kısır ve kördür.
Kendisi, dini yalan sayan kimse olduğu için gösteriş olsun diye namaz kılar, fakat kıldığı namaza lîiçbir değer vermez.
Namazın bir miraç olduğunu aklından bile geçirmez.
Onu gösteriş olarak kıldığı için gelişigüzel kılar, geçer.
Çünkü içinde iman yok ve ibadeti sırf gösteriştir.
Onun yaptığı hep riyadır.
İnanır görünmesi riya ve bunun en kesin delili, en sakınılmıyacak yardımlıkları dahi esirgemesi ve ahlâksızlığın en düşkün seviyesine inmesidir.
İşte dini yalansaymak budur ve- onun doğurduğu neticeler bundan ibarettir.
Dini inkâr etmek, insanın mes'uliyet hissini körlctir.
Ve bu hissin körlenmesiyle insanın bütün insanlığı körleşir.
Onun için ne bir öksüzü korur, ne de bir yoksulu doyurur.
Ruhunun ve kalbinin bütüttı his ve heyecan kaynakları o derece kurumuştur ki ibadeti bile kuru bir gösteriştir...
Yalandır ve sahtekârlıktır.
Hattâ bu gösteriş o kadar kurudur ki en basit ve en bayağı yardımı dahi esirger.
Hakikî ibadetse herşeyden fazla insanların merhamet ve şefkat hissini geliştirir ve insanın içini tükenmez bir sevgi ve esirgeme kaynağı yapar.
Mâ'ûn Sûresinin verdiği büyük ders bu mahiyettedir.
Hakikî dindarlığın en şaşmaz ölçüsü, insanın içini kaplıyan sevgi ve esirgeme hissi ve bu hissin doğurduğu yardım isteğidir.
İçi samimiyetle dolu olan insanın Allaha olan bağlantısı da samimî olur ve onun ibadeti bir nur çağlıyanı gibî mevlâya yükselir.
Herkes inancının derecesini bu ölçü ile ölçebilir.
Süre : 1081 Kevser Sûresi 9 6 1 ketin bol bol ihsan olunduğunu anlatıyor ve düşmanlarının, kendilerine bu hayatla verilen hayırdan bile mahrum kalacaklarını takrir ediyor, j Meal-i Kerimi : B i smfll âhi'rrahmani'r râhîm 1.
(Ya Muhammed), Biz sana Kevseri verdilc 2.
Öyleyse Rabbma namaz kıl ve kurban kes.
3 .
Asıl ebter sana buğzedenin kendisidir (t).
(1) Kevser, dünya ve din bakımından bol ve çok iyilik demektir.
(Razî).
Kevser: Cennette bir ırmaktır.
Hazreti Enes şu Hadîsi Şerifi rivayet ediyor: Hazreti Peygamber buyurdu ki: «Cennette bir ırmak gördüm: kıyiları, içi oyulmuş inciden yapılmış köşklerdi.
Elimi suya attım, elime halis misk geçti.
Bu nedir? diye sordum.
Allahın sana ihsan ettiği Kevserdir dediler.» Yine Hazreti Enes'in rivayetine göre: «Irmağın suları süttsn beyaz, baldan tatlı idi..
İçinde yeşil kuşlar vardı.
Onların etinden yiyen ve bu ırmağın suyundan içenler, Allahın rızasını kazanırlar.» Yine Hazreti Peygamber, Kevser hakkında: «O bir nehirdir ki Rabbım onu bana vâdetmiştir.
İçinde çok hayır vardır.» buyuruyor.
Kevser.
Hazreti Peygamberin zürriyetidir, diyenler de vafdır.
Hazreti Peygambere zürriyet bereketi verilmiştir ve onun bu manevî zürriyeti durmadan çoğalmaktadır.
Kevser'den maksat, islâm ümmetinin ulemasıdır, diyenler de vardır.
Demek ki Kevser, ilim bolluğunu, ilim berektini ifade eder.
Kevser'den maksat Kur'andır, islâmdır, diyenler de vardır.
Şüphe yok ki Kur'an dünyada en çok okunan Kitap ve islâm en çok yayılan dindir.
Kevser fazilettir, diyenler de vardır.
İslâm dini is 3 en bol faziletli dindir.
Kevser, hayrı çok olan insandır.
Ve Hazreti Peygamber böyle idi.
Kevser, şan ve şeref yüksekliğidir, diyenler de vardır.
Kevser'in ilim olduğunu söyliyenler, ilimdeki hayrın bolluğunu gözönünde tutmaktadırlar.
Kevser, Allahın bütün nimetleridir.
Kevser'in bütün bu mânalarını Fahrettin Razî, «gaybın anahtarları» adıyla yazdığı tefsirde nakil ve kaydeder.
Kevserin bu manaları ifade Jettiğini gördükten sonra Sûrei Şerif enin ifade ettiği manaları şöylece anlatabiliriz: j Ya Muhammedi Biz sana Kevser'i verdik! Bu hitap bâlâdan geliyor ve büyük bir müjde veriyor.
.
Müjde, öyle bir kimseye veriliyor ki henüz kimsesiz denecek derecede yalnızdır ve dâvası namına henüz büyük bir muvaffakiyet kazanmamış olan Hazreti Peygamberdir.
Onun bu sıradaki durumu, görünüşe göre, istikbal namına büyük birşey vadetmiyordu.
Arabistan çeşit çeşit putperestlikler, gayesiz ve sonsuz hurafeler içinde yüzüyordu.
Buna karşı bir damlacık hidayet, bir damlacık doğruluk, bir damlacık insanlık ve bir damlacık ışık vardı ve bütün bunlar kısır tur çoıun ortasına aıılmış bir tohumdan ibaretti.
Bu tohum da görünüşe göre o kısır çölün göbeğinde çürümeğe mahkûmdu.
Bir tohumun çöl kısırlığı içinde kök salmasına, filizlenmesine ve yeşil bir vaha yaratmak üzere serpilip ufukları kaplamasına, yeşil gölgelerinde bütün bir âlemi barındırmasına imkân var mı? Çöl bu., ve elbette ki onun kısırlığı her verimli tohumu öldürecekti!.
Hazreti Peygamber ilk"mü'minlerle birlikte islâm dinini yaymağa çalıştığı sırada vaziyet bu merkezde idi.
Ve görünüşe göre, Arabistanı I saran putperestlik 9 6 2 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSÎR [ CÜZ: 3 0 (Notun devamı) — ve bütün dünyayı kaplıyan sapıklık, çöl ortasında doğan bu ışık damlasını da boğacaktı.
Herkes vaziyeti böyle görüyor ve herkes yeni doğan hidayeti, çölün kısır kumlarına atılmış bir tohum sanıyordu.
Fakat bâlâdan gelen ses: «Biz diyordu, Ya Muhammedi Sana Kevser'i verdik.» Yâri: O^bereketli tohumu verdik ki çölün ortasında bile yeşerir ve coşkun ekinler verir.
Sana o kevseri verdik ki o kısır çölü bile baştanbaşa gülistana çevirir, onu gürbüz bir hidayetin en canlı kaynağı yapar.
Bâlâdan gelen ses bunları söylüyor, fakat bir kimse anjamıyordu.' Çünkü, çöl içinde yeni bir hayat kaynağının fışkırmış olduğunu hisseden yok gibi idi.
Çölün yoksulluğu ve kısırlığı bütün gönülleri kaplamıştı.
Gerçi Arap şehirleri ticaret yüzünden az çok refah içinde yaşıyordu, fakat bunlar da bu refahı içki, kumar ve zina değirmeninde öğütüyordu.
Çöl halkı ise, çölün mahrumiyetleriyle savaşa savaşa ruhunun bütün kaynaklarını tüketmiş bir halde idi.
Muhit, hidayet ışıkları beslemekten âciz, yoksul ve sefil bir muhit idi.
Gerçi bu yoksul muhit içinde bir Peygamber zuhur etmişti.
Fakat'onun da ergeç bir varmış, bir yokmuş olacağı sanılıyordu.
Çünkü muhatabı bir çöldü.
Çünkü muhatabının kafası da, kalbi de, muhitinden farkı olmıyan bir yoksulluktu.
Daha önce, Hud gibi, Salih gibi Peygamberler bu çöl halkına hitap etmişler, bu halkı yola getirmek için uğraşmışlardı, fakat derin bir iz bırakmadan gelip geçmişler ve sefalet ve sef ah etlerinin kurbanı olmağa devam etmişlerdi.
Acaba bu, yeni teşebbüs de eskilerine benzemiyecek mi idi?...
Bâlâdan gelen ses: Hayır, diyor ve bu yeni risalete «Kevser» ihsan olunduğunu bildiriyordu.
Kevser, o sudur ki çöl içinde de aksa onun kısırlığını ve yoksulluğunu feyiz ve berekete çevirir ! Kevser, o cennet ırmağıdır ki her nereye uğrasa orada bir gülistan yaratır.
Kevser, o berekettir ki gönülde doğmasiyle gönüller dirilir ve fazilet kaynağı olur!..
Kevser, o şaraptır ki onu içen Mesî-i eîest olur ve elest bezminin inan andını yeniden yaşar, o andın ilhamlarını gerçekleştirmeyi vazife sayar.
Kevser, insan ruhunun ezelden ebede kadar Allahmı tanıyışının ve ona güvenişinin yarattığı bir coşkun nehirdir ki insanlığın bütün özü o nehrin akışında yaşar.
Hayatın fâniliği o nehrin akışı içinde ebediyet kazanır.
Bu nehrin kaynağı, Peygamberin getirdiği hidayetti ve bâlâdan gelen ses bunu müjdeliyor, çölün ortasında manevi bir kaynağın fışkırmış olduğunu bildiriyordu.
Bu kaynak durmadan akacaktı ve hiçbir engel onun akışını durduramıyacaktı.
Çünkü bu bir İlâhi ihsandı ve İlâhî vahyin dili bunu müjdelemekte idi...
Kedreti fâtıranın bu ihsanını kim çevirebilirdi? Ve onun fışkırttığı kaynağı kim durdurabilirdi? Bu yüksek ihsana karşı Peygambere düşen vazife, Allanma şükretmek, bu! eşsiz inayeti hamd ve sena ile karşılamaktı.
Onun için bâlâdan gelen ses: «Öyle ise Rabbına namaz kıl ve kurban kes!» Buyuruyor.ıjŞS Ey Peygamber! diyor, o müthiş çölü bir hidayet gülistanına "çevireceği muhakkak olan Allahına karşı secdeye kapanarak şükret, niyaz et ve kurban keserek bu müjdeyi kutlula! Bu müjdeyi bir bayram say da onu kurban keserek tes'id etli Belki başkaları bu muazzam nehrin aktığını sezmiyorlardı^ fakat Peygam-, ber ile ona inananlar nehrin aktığım gönüllerinde hissediyor ve gönüllerinde bir | mm m ' Sûre: 108] Kevser Sûresi 9 6 3 * (Notun devamı) gülsen peyda olduğunu, bir iman vahası yaşadığını, vicdanlarında yeni ve taze bir hayat kaynadığını idrâk ediyor," Allahın bu büyük nimetini sevine sevine takdis ve tes'id ediyorlardı.
Çünkü hallerine bakarak istikballerini seziyor _ye yalnız bir çölü değil, bir dünyayı kurtaracaklarından emin oluyorlardı.
Bütün dünyaya betbereket getiren, dünyanın vicdanını çöl kısırlığından kurtaran ve o vicdan içinde yeni bir hidayet kaynağı coşturan Peygambere, birtakım düşmanlar, ebter mi diyorlar, asıl ebter onlardı.
Çünkü Peygamberin adı, sanı hergün yükseliyor, zürriyeti hergün çoğalıyor, hidayeti, hergün daha fazla parlıyor.
Düşmanları ise kısır kaldılar ve unutuldular.
Çünkü Peygambere ihsan olunan Kevser, hâlâ çağlıyor ve yeni yeni vahalar yaratıyor.
Çünkü peygambere ihsan olunan Kevser, hâlâ akıyor ve sonuna kadar durmadan akacak!» Onun eseri daima yaşıyacak ve ona düşman kesilenler daima 1 ebter kalacak.
Kevser Sûresinin belirttiği ve yaşattığı bu mucizeyi ve bu mucizeyi yaşatan tarihî hakikati kaydettikten sonra yine bu sûrenin, zamanımızda ileri sürüldüğünü gördüğümüz birtakım iddialara cevap verdiğini de anlatmak istiyoruz.
Bazı kimseler islâm dininin çöl içinde doğduğu için çölün yoksulluğuna ve kısırlığına uygun bir iptidailik arzetmesi icap ettiğini iddia ediyorlar .
«Kevser» Sûresi, bu asırda ileri sürülen bu iddialara ondört asır evvel verilmiş bir cevaptır.
Çünkü bu sûre, islâm dininin «Kevser» 'olduğunu söylemekle onun çöl gibi kısır ve yoksul değil, fakat feyiz, bereket ve bolluk dini; şarıl şarıl akan nehirler, boy boy uzanan yeşillikler, gülistanlar; sağnak sağnak yağan rahmetler ve sonsuz verimler dinî olduğunu anlatıyor.
Evet, bu din çölde doğmuştur.
Bu din, kumların içinden fışkırmıştır.
Fakat kumlara da en zengin toprakların verimini verdirmiştir.
Bu dinin, bu bakımdan da «Kevser» olduğunu isbat için onup doğduğu günden bugüne kadar ne derece işlendiğine işaret etmek yetmez mi? I Başta Resuli Kibriya Efendimiz olduğu halde ashabı güzin, tabiîn, etbai tabiîn, eimmei müctehidin, müfessirin, muhaddisin, fukahayi âmilin, velhasıl saymakla bitmez tükenmez kafile, mahşer mahşer ilim ve fikir adamları bu dine hizmet etmişler, bu dinin bereketini yaymışlar, bu dinin istidadındaki sonsuz genişliğe dayanarak, bu dinin önündeki kudrete güvenerek onu safha safha incelemişler ve dünyaya, bütün medeniyet âleminin neşrede ede bir türlü sonuna varamadığı ve varamıyacağı muazzam bir manevi miras bırakmışlardır.
Acaba hangi din, islâm dini gibi milyonlarca ilim adamının yetişmesine saik olmuş ve milyonlarca ilim adamını kendine hadim kılmıştır? Kuranın, yazılmasına saik olduğu eserleri bir araya toplamik mümkün olsaydı karşımızda Mısır ehramları gibi muazzam bir âbide, belki Hipnalaya gibi bir dağ silsilesi vücuda gelirdi.
Acaba bunun bir eşi başka bir yerde görülmüş müdür .
ve acaba bunun sebebi nedir ? Bunu »Kevser» kelimesinde aramalıyız.
Çünkü kevserin tazammum ettiği bereket, şarıl şarıl akan nehirlerin bolluğu, Kur'anın ilim sahasındaki feyzinde de göze çarpar.
Kevser, bir ilim kaynağı idi.
Ve bütün dünya bu ilim kaynağından kana kana içti.
Hâlâ da içiyor, yarın da öbür gün de içecek ve bu pınar daima kaynıyacak, hiçbir vakit eksilmiyecek, belki her zaman artacaktır.
Çünkü menbaı «Kevser» dir.
Yâni Zatı Kibriya'nın, Peygamberi olan Fahri Alem Efendimize bereketi eksilmez, feyzi tükenmez, ihsanıdır.
Müslümanlığa çöl dini diyenler, onun «Kevser» olduğunu.
anlamamış ve SÛRE : 10 9 KÂFİRÛN SÛRESİ' Mekkede nazil olmuştur, 6 âyettir.
Konusu : Kâ'Lrün, kâfirler demektir.
Bu sûre kâfirlerin bütün hareketlerinden dolayı sorguya çekilip cesa göreceklerini buna mukabil Hazreti Peygamberin, yaptığı iyiliklerin semeresini iopuyacağım anlatıyor.
/ Meal-i Keried : 6.
Sizin dininiz size, benim dinim bana (l).
görmemiş kimselerdir.
Fakat her asrı binlerce eser vücuda getiren, on dört asrın yarattığı âbideler, doldurduğu kütüphaneler, bugün yalnız Şark'ı değil, Garbı da beslemektedir, bu da bu feyiz ve bereketi inkâr eden kimselerin ilimle, irfanla alâkasızlıklarını belirtmektedir.
Fakat hakikat açıktır ve müslümanhk ıÇöl» dini değil, «Kevser» dinidir.
Bolluk ve bereket dinidir.
Hidayet bolluğu, ilim bolluğu, insanlık bolluğu hep ondadır.
Ve bu mucize daimîdir, ebedîdir.
Biz mü'minler bu kevseri, bu nehrin şarıltılarım, bu kaynağın diriltici cuşişini içimizde hissediyor muyuz? Yoksa içimiz çölleşti veya kısırlaştı mı? Fakat çölleşti ve kısırlaştıysa da onu diriltecek kaynak elimizdedir.
Ve bu kevseri gönlümüzde kaynatmak herbirimiz için mümkündür.
Hele bu sureyi anlıyarak okuyun, hele birkaç kere tekrar edin, hele Peygamberin hayatına bakarak bu sûrenin manasını kavramaya çalışın, hele onun bu sûre ile, bu sûrenin feyzi ile baştanbaşa çöl olan bir âlemi, bir gülistana çevirdiğini gozönüne getirin, muhakkak ki siz de birşeyler hissetmiye başlarsınız.
Muhakkak ki siz de Allahın bu ihsanından hissenıend olursunuz.
Hele siz bu sûrenin feyzini rehber edinin de bakın, nelere ermez, neleri başarmazsınız?'...
Yeter ki kevserin lezzetini tadın ve onun verdiği neş'e ile çalışın ve çalıştıkça ilerleyin! Neticeyi denemek kolaydır.;Çünkü kevserin-feyzi ve bereketi derhal kendini gösterir.
(1) Sûrenin mevzuu islâm dâvasını açıklamak, aynı zamanda karşı tarafın, ya- .fti islâmiyete kaışıgelenlerin tuttuğu yoldaki inat ve ısrarını belirtmekte, bu dâva Bismi' İlâhi' rrahmani 'rrahîm i.
2.
3 .
4.
5.
ile bu yolun asla uyuşamıyacağını anlatmaktır.
Bu sûre ile Hazreti Peygamber, kendisinin hiçbir vakit ve hiçbir suretle müşriklere uymıyacağmı ve uymasına imkân bulunmadığını ve her tarafın yaptığından mes'ul olacağını bildirmiş oluyordu.
Hazreti Peygamberin dâvası iman dâvası idi.
Buna mukabil müşriklik, yani Allaha eş ve ortak katmak ve bü şekilde hareket ederek menfaat sağlamak, din şuurunu istismar etmek, putlara tapmak sayesinde servet ve itibjar sahibi olmak, Arap putlarını Kabe üzerinde tutarak arapları Mekke'ye celbetmek ve bu sayede refaha kavuşmak, karşı tarafm dâvası idi.
Hazreti Peygamberin dâvası, Allahın birliğine ve mutlak birliğine inanmak, hem de akıl ve kalbin bütün safvet ve samimiyetiyîe inanmak, özyürekliliğin bütün hararet ve heyecaniyle inanmak esasına dayanıyordu.
Karşı tarafsa bambaşka idi.
Onun putlara karşı gösterdiği bağlılık, menfaate dayanıyordu.
O da bu menfaatleri feda etmeyi göze alamıyordu ve göze almayı aklından geçirmeyi çılgınlık sayıyordu.
Maddî menfaat hissi, karşı tarafm bütün varlığına hâkim olmuştu.
Onun için bu menfaatleri ileri sürerek hattâ Hazreti Peygamberin zihnini çelmek ve onu yolundan çevirmek istiyordu.
Onun için Sûrei Şerifenin ilk âyetleri bunun asla mümkün olmadığını belirtiyor.
Hazreti Peygamber, İlâhî dâvasından ve hak yolundan asla geri dönemezdi ve herhangi sebep, herhangi merifaat onu > olundan çeviremezdi.
Müşrikler, dünya menfaatlerine istedikleri kadar sımsıkı sanlabilirler ve bunları herşeyden üstün tutabilirlerdi.
Bu, onlara ait btr keyfiyetti.
Fakat Peygamberin kendi yolundan ayrılmasına ve bu menfaatler uğrunda durumunu değiştirmesine imkân yoktu.
Çünkü menfaat onun üzerinde tesir edemez, hattâ menfaati müdafaa için kılıca sarılmak onu yolundan çeviremezdi.
Yalana, dolana başvurmak, çeşit çeşit sahtekârlıkla, düzenbazlıklarla dâvayı kazanmağa uğraşmak kâr eylemezdi ve bu türlü hiylelerin hepsi boşa gitmeğe mahkûmdu.
Bu yüzden Peygamberin cayacağını veya döneceğim sanmak beyhudeydi.
Onun dediği gayet'aşikârdı: «Ben Allahın birliğine inanıyor ve bütün bağlılığımı Ona hasrediyorum, bütün ibadetimi ona yapıyorum.
O, hepimizi yaratan, hepimizin Rabbi olan Hak Tealâdır.
Fakat siz, ey müşrikler menfaatlerinizi rnüşrikliğe bağlamış olduğunuz için sahte ibadetlerden yüz çevirmek cesaretini gösteremiyor, onun için nefsinizin hava ve hevesleriyle onları temsil eden putlara tapıyorsunuz.
Bense hakikate ermiş bir kimse olduğum için sizin sahtekârlıklarınızı kabul edemem ve sizin saptığınız yola saparnam.
Sizin de bütün menfaatiniz, tuttuğunuz yolda olduğu için onlardan feragat ederek hak ve hakikat yoluna girmek istemiyorsunuz.
Siz bilirsiniz.
Ben size doğruyu bildirmiş ve göstermiş bulunuyorum.
Onun için sizin dininiz size, benim dinim bana.» Evet: «Sizin dininiz size, benim dinim bana» Yani: »sizin! kâfirliğiniz size, benim tevhid ve ihlâsım bana» İbn Abbas'ın tefsiri bu mahiyettedir.
Fahrettin Razî de şöyle diyor: «Hazreti Peygamber Efendimiz, müşriklere sanki şöyle diyordu: Ben sizi doğruluğa ve kurtuluşa çağıran bir peygamberim.
Davetimi kabul etmiyorsanız, beni kendi halime bırakınız ve müşrik olmıya davet etmeyiniz.ı Mademki helak olmayı göze alıyorsunuz! sizin dininiz sizin olsun, benim dinim ;de.
benim olsun.
Çünkü benim ondan ayrılmama imkân yok!» «Din, hesap manasına gelir.
Yani Hazreti Peygamber bunlara diyordu ki: Sizin hesabınız size aittir.
Benim de hesabım bana aittir.
Herhangi birimizin hesabı diğerinden sorulmaz.
«Sizin dininizin karşılığı sizerbenim dinimin karşılığı da bana.
Fakat • zlnkinin i karşılığı vebaldir ve ikaptır.
Benimkinin karşılığı saygı ve sevaptır.»'.
(Notun devamı) «Din, cezadır.
Siz benim dinime karşı geldiğiniz için benim Tanrımdan ceza göreceksiniz.
Bense sizin putlarınızdan da, cezalarından da zerre kadar korkmuyorum.
Sizse göklerle yeri yaratan Allahın cezasından korkuyorsunuz».
«Din, duadır.
Sizin duanız size.
Kâfirlerin duası sapıklıktan ibarettir.
Çunki yardım için dua ettikleri putlar işitmezler.
İşitseler de duayı kabul etmezler.
Kıyamet günü ise dile gelirler ve sizin müşrikliğinizi reddederler.
Benim Rabbım ise mü'minlerin duasını kabul eder.f «Din âdettir.
Müşriklerin âdetleri' atalarından ve şeytanî isteklerinden ibarettir.
Peygamberin âdetleri ise Allahın vahyinden ve^meleklerinden alınmıştır.» İşte, «sizin dininiz size, benim dinim bana.» demekten maksat budur.
Yoksa maksat, hak ile bâtıl arasında bir mütareke yapmak değildir.
Çünkü ikisi arasındaki savaş mütareke kabul etmez.
Belki durmadan devam eder ve neticede mutlaka hak kazanır ve bâtıl yok olur.
Nasıl ki öyle^ olmuştur ve bâtıl üzerinde ısrar edenler yok olmuşlar, hakkı tutanlarsa kazanmışlar,ve hakkı bütün^dünyaya yaymışlardır.
'Kâfirûn Süresinin anlattığı" büyük hakikat şudur: ^B-—.
İman sahibi, imanına' sımsıkı sarılır, çünkü onun doğruluğuna inanır.
Dünya adamı imanı reddeder ve dünya menfaatlerine bağlanır.
Dünya adamı bağlandığı menfaatleri gözete dursun, fakat onun bu menfaatleri, gerçek ve samimî insanların imanı üzerinde tesir etmez.
Bilâkis bu menfaatler mutlaka küçülür ve iman mutlaka muzaffer olur.' a Sûre : 110 ] Nasr Süresi 96 7 SÛRE : 11 0 '*J NASR SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur, 3 âyettir.) Konusu : Bu sûre Hazreti Peygamberin hak ve hakikat dâvası uğrundaki mesaisini terviç eden zaferden ve onun nail olduğu ilâhî yardımdan bahseder.
Ona verilen isim de bunu ifade eder.
«Nasr» yardım demektir.
Hazreti Ömer'in oğlu.
bu sûrenin veda haccında nazil olduğunu, Resul-i Ekrem'in bu sûre nazil oldukla» sonra seksen gün yaşadığını söyler.
Bu sûre Medine devrine ait olmakla beraber bilfiil Mekke'de nazil olmuştur.' Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm 1.
Vaktaki Allahın yardımı irişir ve zafer kazanılır, 2.
Ve insanların küme küme Allahın dinine girdiklerini görürsün.
3.
Artık Rabbını överek şanını yücelt, yarlığanma dile.
Çünkü O, ( yarlığanmak istiyenleri) kabul edicidir (l).
(1) Bu Surei Şerife, Kur'anı Kerimin bir bütün olarak nazil olan sûrelerinin en sonuncusudur.
Fakat Kur'anın en son nazil olan âyetleri dini kemal bulduğunu anlatan ve ««Bugün dininizi ikmal ettim.» sözleriyle başlıyan âyetidir.
Bu sûre Hazreti Peygamber Efendimizin irtihalinden birkaç ay evvel nazil olmuştur.
Hazreti Peygamber Efendimiz 11 inci hicret yılının Rebiulevvel ayında irtihal etmiş olduğuna ve bu sûre de 10- uncu hicret yılının sonlarında, veda haccının ifasından sonra nazil olduğuna göre aradaki müddet üç ay kadar tahmin olunabilir.
Bir rivayete göTe bu sûre, Hazreti Peygamberin veda haccından sonra Medine'ye varması üzerine nazil olmuştur.
Fakat bu rivayet de arzettiğimiz tahmin üzerinde tesir etmez.
Fakat Hazreti Peygamberin veda bacana gitmesinin ve orada veda hutbesi irat etmesinin ilk manası, Arabistan Yarımadasında müşriklik ve putperestliğin tamamiyle yıkılmış olması idi.
Arap müşrikliğinin merkezi olan Mekke'de bir tek müşrik kalmamıştı.
Kabe temizlenmiş, tam manasiyle bir Tanrıevi olmuştu.
İslâmiyet Arap Yarımadasının her tarafında yayılıyor, insanlar fevc fevc, yığın yığın islâmiyete giriyorlardı.
Hazreti Peygamber, veda haccı sırasında Arafat ovasında durduğu zaman etrafını saran kum gibi insanların yüz binleri aştığını görmüştü.
Bu, onun için en büyük bir bahtiyarlıktı.
Yirmi şukadar yıl çalışmış, çabalamış, geceli gündüzlü uğraşmış, didişmiş, insanları sapıklıktan kurtarmak ve doğrultmak için, insanlığa yol göstermek ve bahtiyarlığa kavuşturmak için, hak, adalet ve fazileti üstün kılmak için insanlığın hakikî şerefini yükseltmek için herşeyi yapmış ve sonunda...
muvaffak olmuştuj.
«Allahın yardımı lrişmiş ve kesin zafer kazanılmıştı» Müşrikliğin bir daha baş kaldırmasına,_putpe- " (Notun devamı) restliğin bir daha ortalığı kaplamasına imkân kalmamıştı.
İnsanlar küme küme Allahın dinine giriyorlardı.
Ve durmadan gireceklerdi.
İslâmiyet, yeryüzünde kökleşmişti ve kıyamete kadar sarsılmıyacaktı.
Din kemalini bulmuştu ve beşerin din ihtiyacı dünyanın sonuna kadar sağlanmıştı.
Beşer, daha başka bir dine muhtaç olmıyacak tarzda bu İlâhî kaynaktan tatmin olunmuştu.
Onun için nekadar ilerlerse ilerlesin ruhunun susuzluğunu giderecek (Kevser) i bulacak, onunla seyrap olacaktı.
Hazreti Peygamber Efendimizin veda haccı sırasında karşılaştığı manzara buydu.
Ve bu manzaranın ifade ve ilham ettiği bir hakikat, onun yeryüzündeki vazifesini hakkiyle eda etmiş ve tamamiyle başarmış olduğu idi.
»Allahın yardım ve nusraiı gelmiş, en kesin zafer kazanılmıştı.» İnsanlar fevc fevc Allahın dinine giriyorlardı ve durmadan gireceklerdi.
O¬ nun getirdiği din yerleşmiş ve kökleşmişti...
ve bunun yeryüzündeki vazifesi bundan ibaretti.
Hazreti Peygamberin yüklendiği vazife İlâhî bir risaletti ve bunu ifa etmekti.
Bu İlâhi risale! iesat içinde yaşıyan bir beşeriyeti fazilete kavuşturmak, ayrılık ve düşmanlık bataklıklarına yuvarlanan insanları kurtararak en sağlam birliğe bağlamak, müşriklik ve putperestlik gayyalarına batmak yüzünden binbir esarete uğrıyan insanlığı hürriyete kavuşturmak ve esaretten kurtarmak gibi esaslara dayanıyordu.
Dünyada en ağır mesuliyet ve en büyük vazife bu İlâhî risalet yanında küçülür ve hiç kalır.
Fakat Hazreti Peygamber Efendimiz bu İlâhî risaleti yüklenmiş, onun gereklerini ve hedeflerini gerçekleştirmek için herşeyi yapmış, II her fedakârlığa katlanmış, her mücadeleye girişmiş, her savaşı başarmak için M uğraşmış ve sonunda hiçbir kimseye nasip olmıyan en geniş zaferi kazanmıştı.
Veda haccı bu zaferi yaşatıyor ve Hazreti Peygamber onun verdiği huzur ve heyecan ile Aliaha şükrediyordu.
Yüklendiği İlâhî risaleti, kemaliyle ifa etmiş ve beşerin tarihinde eşi görülmiyen ve görülmiyecek olan en büyük ve en ulvi zaferle taltif olunmuştu.
Vazife tamamdı.
Ve onu başarmanın verdiği bahtiyarlık içinde Allahı överek Onun şanını yüceltmekten, onun lütuf ve ihsanım büyüklemekten başka yapılacak iş kalmamıştı.
Hazreti Peygamberin veda haccı ferdasında aldığı İlâhî vahy yani NASR Sûresi de bunu anlatıyor.
Ve artık onun dünyadan el etek çekmek üzere olduğunu hissettiriyordu.
Nitekim Hazreti îbn Abbas'tan ve daha başkalarından rivayet olunduğuna göre bu Sûrei Şerife nazil olduğu zaman Peygamber Efendimiz: »Eana vefatım haber verildi» demiş ve İlâhî vahyin hissettirdiği hakikati anlamış olduğunu belirtmişti.
Anlamamasına imkân mı vardı? Vazife bitmiş, dinlenmek ve Mevlânın huzuruna yükselerek orada mükâfat görmek sırası hulul etmişti.
Hazreti Peygamber de veda baççından Medine'ye dönmüş, her zaman yaptığı gibi Allah'ı öve öve yaşamış ve Allahın huzuruna döneceği günü beklemişti.
Dünyada en şerefli, en ulvî hayatı yaşamış, en şerefli ve en yüksek vazifeyi ifa etmiş, bütün ömürlük mücadelenin kazandığı muhteşem zaferi Allah'ı överek kutlamış, sonra Allah'ın şanını yücelte yücelte Allah'ın rahmetine kavuşmuştu.
Muhakkak ki insanlık için en yüksek örnek O'dur ve muhakkak ki üısanhğm AN yüce siması O'dur.
Salât ve selâm ona.
ı J r SÛRE : 11 1 LEHEB SURESİ (Mekkede nazil olmuştur, 5 âyettir.) bir huzur içinde "Leheb- sûresi ile Konusu:_ Bundan evvelki surede hayalının hedefine vararak lam bu hayattan göçen kâmil insandan bahsedilmiş, ondan sonra bunun aksisi, hakikate düşmanlığı ile tanılan ve hayatını müthiş bir azap içinde geçiren, adetâ hayatı bir alevden ibaret olan, bu yakıcı alev içinde kıvrana kıvrana yanan ve mahvolan bir insanın hayatı anlatılıyor.
Bundan dolayı bu sûreye •Leheb- yani «Alev» sûresi namı verilmiştir.
Bu sûre Mekke sûrelerinin ilk nazil olanlarındandır.
Meal-i Kerimi: B i s mi'll âhi 'rr ahm ani'rr ah îm 1.
iki eli kurusun alev babasının (Ebu Lehebin), kendisi 'de helak olsun.
2.
Ne malı kâr etti onun, ne de kazancı.
3.
O bir alevli ateşe yaslanacak.
4,5 Gerdanında hurma liflerinden örülmüş bir iple dolaşan karısı da, alevin yakıtı olan odunların taşıyıcısıdır (l) .
İn (1) Sûrei Şerifenin Mekke devrinde nazil olan ilk sûrelerden olduğu üzerinde ittifak vardır.
Burada bahis mevzuu olan Ebu Leheb, yani Alev Babası, Hazreti Peygamberin amcalarındandı.
Fakat ona karşıgeıenlerin, ona düşrnanhk gösterenlerin, onu ortadan kaldırmak istiyenlerin en azgını idi.
| En koyu sapıklığı ve en azgın kâfirliği temsil eden İslâm düşmanı o idi.
Başından sonuna kadar İslâmiyete düşmanlık göstermiş ve Hazreti Peygambere kargı elinden gelen her fenalığı yapmış, her eziyeti reva görmüş velhasıl İslâmiyetin yayılmasına ve kök salmasına karşı kuduzca ve canavarca hareket etmişti.
# Peygamber Efendimize, yakınlarını toplıyarak İslâm dininin esaslarını anlatması emrolunduğu zaman o da bunları çağırmış ve İslâmiyetin 'esaslarını bildirmişti.
İslâmiyetin temeli tevhiddi, yani Allah'ın birliğine inanmaktı.
Bu itikadı ifade eden söz Lâ İlahe İllallah, yani Allah'tan başka Tanrı yük, sözüdür.
İnsan ancak, Allah'ın birliğine inanmakla, Allah'tan gayri bir Tanrı bulunmadığını anlamakla ve bu anlayış ve kavrayışı yüreğine sindirmekle hakiki bir insan olurdu.
'Yoksa insan Allah'tan başka birtakım tanrılar edinmekle ve o tanrılara tapmakla insanlığını alçaltmaktan ve varlığını süflileştirmekten başka birşey yapmış ol- SÛRE : 112 " İHLÂS SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 4 âyettir.) Konusu : Hakikatte Kur'anı Kerim Ihlâs Süresiyle nihayet bulur.
Çünkü Ihlâs Süresiyle AJlah'm vahdaniyeti anlatıldıktan sonra onu takip eden sûre ile Allah'a nasıl sığınılacağı gösterilir.
İhlâs sûresi bütün Kur'anın zübdesini ve hulasasını teşkil eder.
Bu sûre tevhit akidesini bütün kuvveti ve bütün cemiyeti ile anlatmakladır.
İhlâs Sûresi ilk vahyolunan sûrelerden biridir.
Onunla putperestliğin hey türlüsü, hırisiiyanhğın teslisi ve Allah'a şerik koşan bütün itikatlar reddolunmakiadır.
mazdı.
İnsanlığı, en doğru yola yöneltmek ve onun gelişmesini ve yükselmesini sağlamak için ilk yapılacak iş, Allah'a inanmak ve başka her tanrıdan yüz çevirmektir.
Peygamber Efendimiz de en yakın akrabalarını toplıyarak münasip bir dille bu hakikatleri anlatmış ve Allah'ın birliğini kabul etmek icabettiğini bildirmişti.
Bu toplantıda hazır bulunan Ebu Leheb, son derece mutaassıb bir müşrik olduğu için.
Peygamber Efendimizin bu öğütlerini çok fena karşılamış, Peygamber Efendimizi azarlamış ve: — Bizi, bunun için mi çağırdın, yuh olsun sana! demişti.
Ebu Leheb bu kadarla da kalmamış, Peygamber Efendimizle daima mücadele etmiş, herkesi ondan soğutmak için çalışmış, kâh onun büyücü olduğunu, kâh onun çılgırt olduğunu .söylemiş, elhasıl İslâmiyetin yayılmasına, insanların doğru yolu tutmalarına karşıgelmek için her çareye başvurmuştu.
Fakat netice ne olacaktı? Leheb Sûresi' bunu tâ baştan anlatmıştı: Ebu Leheb'in İslâmiyet aleyhinde çalışan^i eli kuruyacak, kendisi de helak olacaktı.
Onun bütün uğraşmaları boşa gidecekti.
İslâmiyet onun rağmına yayılacak, kökleşecek ve dairiıa yaşıyacaktı.
Bir değil, bin Ebu Leheb ona karşıgelse, onun dâvasını yıkmak için uğraşsa, boştu.
Çünkü, İslâmiyet baştanbaşa hakti ve hakikatti.
Ona karşıgeien ellerin kuruması ve o elleri taşıyanların helak olmaları mukadderdi.
Kur'anı Kerim, bunu tâ başlangıçta ilân etmiş ve tarihin gerçekleştirdiği netice, bu olmuştu.
Ebu Leheb'in kendisi de, benzerleri de hep muvaffakıyetsizliğe uğramışlar, hepsinin- de İslâmiyeti yıkmak için uğraşan elleri kurumuş ve sonunda hepsi de helak olmuşlardı.
Bunların mal, mülk, nüfuz ve kudret sahibi olmaları kâr etmemiş ve müstahak pldukları akıbeti önliyememişti.
Önlemesine de imkân yoktu.
Bunların hepsi de dünyada muvaffak olmamışlardı.
Ahirette de cezaları alev saçan cehennemlere yaslanmak ve caza çekmek olacaktır.
Dünyada uğradıkları akıbet, ahirette uğrıyacakları akıbetin başlangıcıdır.
Ebu Leheb'in karısına gelince, bu kadın da kocasının uğrıyacağı azaba uğrıyacaktır.
«Odun taşıyıcısı» diye tavsif olunan bu kadın, Hazreti Peygamber Efendimizin geceleyin geçeceği yollara dikenli dallar bırakmak suretiyle ona eziyet eder ve kocasının her yaptığına iştirak ederdi.
Onun «odun taşıyıcısı» olarak tavsif edilmesinin bir mânası da kundakçılık yapması ve fesat çıkarmasıdır.
Bu kadın, tam mânasiyle bir kundakçı idi.
Onun için o da kocasının akıbetine iştirak Sûre : 112 J İhlâs Süresi 9 7 1 1.
2.
3.
4.
Meal-i Kerimi :
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm D e ki: O (mutlak varlık, olan) Allah tek, birdir.
Bütün varlıkların sıkıntı çektikçe başvurduğu (aman diye çağırdığı) Allah O.
Doğurmadı ve doğurulmadı Hiçbir dengi yoktur, olamaz da (l) .
ediyor.
O da zillet ve sefalete uğruyor ve zillet alâmeti olarak boynunda liften örülme bir ip taşıyor-.
Çünkü dediğimiz gibi diken dallarım toplar, hurma liflerinden bükülmüş iplerle bağlar ve karanlık gecelerde Peygamberin yolu üzerine yığardı.
Sen misin bunları yapan? Elbet ki karşılığını göreceksin.
O dal dal dikenleri bağladığın liften bükülme ipler senin boynuna dolanacak, o taşıdığın demet demet dikenler sırtına vurulacak ve senin cehennemine yakıt Olacak!...
Ebu Leheb ile karısı, bu dünyada şan ve şeref sahibi kimselerdi.
Zengindiler ve nüfuzlu idiler.
Fakat hak ve hakiketle karşılaştıkları zurnan, bu dünyayı, hak ve hakikate karşı bir cehennem haline getirmeğe uğraşmışlardı.
Onların bütün uğraşmaları boşuna gitmişti.
Kendileri bu yüzden kahrolmuşlajr ve İslâmın durmadan yayıldığını ve kökleştiğini göre göre helak olmuşlardı.
Onların uhrevi akıbetleri de aynidir.
Orada da cehenneme yaslanacaklar, zillet ve sefalet içinde yaşıyacaklardır.
Kur'anı Kerim, onların dünyevî akıbetleri gibi uhrevi akıbetlerini tâ başlangıçtan haber vermişti ve onların bütün çağdaşları dünyevî akıbetlerini gözleriyle görmüşlerdi.
Yarm da uhrevî akıbetleri herkes tarafından görülecektir.
Leheb Sûresinin verdiği büyük ders, hak ve hakikate düşmanlık gösteren kimselerin ancak kendi çukurlarını kazacaklarıdır.
Katı yürekli ve zalim insan, herne yaparsa hasmına değil, fakat kendine yapar.
Hasmının canını değil, fakat kendi canını yakar.
Çünkü haklı bir mazlum olmanın dahi insana verdiği bir teselli ve bahtiyarlık vardır.
Haklı bir mazlum olmanın inşana verdiği dayanıkhkta, yerleri, gökleri titreten bir hız ve kudret vardır ve bu hız haklı olan mazlum için mes'ut bir istikbal yaratır.
Fakat kör taassubun katıyürekliliği, ancak bir uçurum hazırlar ve katıyürekli zalimler o uçurumun içine yuvarlanırlar.
Ebu Leheb ile karısının hikâyesi ve Leheb Suresinin özüj budur.
(1) Bu sûre Îhlâs Süresidir.
Fakat ifade ettiği manaların çokluğu dolayısiyle ona birçok isimler verilmiştir.
Dinin temeli Allahın birliğidir.; Allahın birliğine inanarak Ona öz yürekle bağlanmak dindarlığın kemâlini ifadelettiği için bu sûre =îhlâs» süresidir.
Çünkü Îhlâs - - öz yürekliliktir.
Bu sûre dinin temelini eşsiz bir vuzuhla anlattığı için ona temel manasında olan Esas Süresi diyenler de vardır.
Bu süre Allahın birliğini apaçık anlattığı ve bu birliği enj kesin burhanlarla ispat ettiği için ona »Tevhid» Sûresi ismi de verilmiştir.
Fakat ihlâs bu sûreye verilen bütün isimleri topladığı ve hepsini açıkladığı için ona «İhlâs» Süresi demek, diğer isimlerin hepsini anmak demektir.
Medine'de r.âzil olduğunu söyleyenler varsa da Mekke'de nazil olduğunu 9 7 2 TANRI BUYRUĞU — TERCÜME ve TEFSÎR [Cüz : 3 0 _ _ ====== _ — 1 (Notun devamı) tercih etmek icap eder.
— îslâmın temelini anlattıktan başka islâmiyetin itikatlarına aykırı düşen bütün itikatları reddeden bu sûre, dört kısacık âyet içinde dünya kadar manayı ifade etmek harikasını göstermiştir.
Sûrenin esas mevzuu, Allah'ın birliğini anlatmaktır.
Fakat ihlâs sûresi bunu kemâliyle anlattıktan başka, Allah'a itikat bahsinde insanların yanılmalarına ve sapmalarına saik olan bütün bâtıl itikatları da belirtmiş ve Allah'a inanmanın en hakikî ve en verimli şeklini alması için sakınılacak herşeyi vuzuh ile göstermiş ve böylece insanların yanılmalarına, sapmalarına engel olmak istemiştir.
Onun bize öğrettiği ilk hakikat şudur: Hak Tealâ bizim âciz idrakimizden üstün olan mütealî bir varlıktır.
Onun varlığına inanmanın biricik yolu, Onun varlığını hissetmektir.
Onun mutlak varlığını «Hüve» yani «O» kelimesi ifade ediyor.
Zatını, ancak O bilir.
Onun için biz O'na yalnız «O» diyerek O'nun zatını ve hüviyetini tarif ederiz.
Zatını idrâkten âciz olduğumuz bu «Hüve», bu «O» birdir, tekdir va hep birdir, yegâne birdir, hakikî birdir ve bu birlik ve teklik yalnız ona münhasırdır.
Hiçbir şey ona iştirak edemez.
O her bakımdan birdir ve tekdir.
Fakat bu mütealî varlık bize yakındır.
Bizi dinler, bizi sever, O'nu çağırdıkmı, O'na yaivardıkmı, başımız sıkıldığı zaman aman dedikmi bize yardım eder, bizi korur, bizi esirger.
Onun için ibadet yalnız O'na yaraşır.
Şükranlarımızı yalnız O'na arzetmek ve yalnız O'nun huzurunda boyun eğmek icabeder.
Bu da O'nun samediyetidir.
Samediyet, O'nun herkesten ve herşeyderf müstağni olduğunu, fakat herkesin ve herşeyin O'na muhtaç bulunduğunu anlatır.
Onun için herkes O'na iltica eder ve O'ndan yardım diler.
Hattâ O'nu anmıyanlar ve O'nu tanımak istemiyenler.
Hattâ O'nun varlığını inkâr edenler, içinden çıkamadıkları bir buhran ile karşılaştıkları zaman içlerinin derinliğinden yükselen bir sesle O'na niyaz ederler ve O'na sığınırlar.
Sûrei Şerife bütün bu manaları, hattâ ciltleri dolduracak manaları Ahad, Samed gibi kelimelerle ifade ettikten sonra Allah'ın doğurmadığını anlatıyor, yani O, kendi zatından bir cüz'ü çıkarıp atmadı.
Çünkü doğurmak budur, bir parçanın içte teşekkül ederek bir varlıktan ayrılmasıdır.
Doğurmak ise fanilerin nevilerini ipka için muhtaç oldukları bir haldir.
Fânî, yerini tutacak bir evlât bırakarak nev'ini devam ettirir.
Ahad ve Samed olan Allah ise böyle bir hale uğramaktan münezzehtir.
Bak i olan O'dur ve baka bulmak için doğurmaya ihtiyacı yoktur.
O, Ahad yani tek, bir ve hep bir olduğu için bölünmez ve parçalanmaz.
O'ndan hiçbir şey ayrılmaz.
Çünkü cinsi, nevM, benzeri, ihtiyacı, eksiği, gediği yoktur.
Onun için doğurmaz, fakat yaratır.
İbda' eder, icad eder, istediğine ol der, o da olur.
Onun için müşriklerin melekleri, cinleri Allahın evlâtları veya kızları tanımaları, hfristiyanlarm İsa'yı Allah'ın oğlu saymaları, yalandır ve bühtandır.
Sûrei Şerife de bunu belirterek: «Doğurmadı ve Doğurulmadm diyor.
Yani ne ana, ne de baba olmadığı gibi başkasından doğmamış ve başkasını doğurmamış olduğunu anlatıyor.
Çünkü bu gibi haller, fânilerin halidir.
O ise fâni değil bakidir.
O daima birdir ve eksiksiz bakidir.
O hiçbir şeyden sâdır olmamıştır ve İlâhlık yalnız O'nun hakkıdır.
Başka herşeyse O'nun mahlûkudur ve başka herşey O'nun emriyle kaimdir.
Bu sebeple bir kimse için Allahın oğludur, yahut Allah, filân kimsenin valididir, demek tamamiyle esassızdır, asılsızdır, Allah'a yaraşmayan sıfatlar isnadıdır ve bu şekilde hareket halis muhlis sapıklıktır, Allah'a karşı nankörlüktür ve kâfirliktir.
Sûrei Şertfedeki «doğurmadı ve doğurulmadn sözleri bu hakikati açıklamaktadır.
Sûre: 113 ] Felak Sûresi 9 7 3 SÜRE : 11 3 1 FELAK SURESİ (Medinede nazil olmuştur; 5 âyettir Konusu : ) Bu sûre ile onu takip eden sûre insanların Allaha nasıl sığınacaklarını, onun himayesinden nasıl istifade edeceklerini gösteriyor.
Bu iki sûre de Mekke'da nazil olmuştur.
Kur'anı Kerim besmele ile, yani Allah'tan yardım dilemekle başlamış ve Allah'a sığınmakla nihayet bulmuştur.
Meal-i Kerimi : BismniâhiYrahmani'rrahînk 1.
De ki: Sığınırım ben, tanyerini ağartan fannya; 2.
Yarattığı şeylerin şerrinden, 3.
Ve ortalığı basan karanlığın şerrinden, (Notun devamı) Sûrenin sonundaki «hiçbir dengi yoktur, olamaz da» âyetine gelince, hiçbir şeyin zat ve sıfat itibariyle O'na denk olamıyacağıru, O'na hi;bir eş veya ortak veya arkadaş kat ılamıy a cağını büsbütün belirtmektedir.
Yani pütün bu âlem, bütün varlıklariyle, gökleriyle, yıldızlariyle, ârziyle, içi ile, dışı ile, mekânı ile, zamanı ile, velhasıl herşeyi ile O'na denk tutulamaz.
Çünkü hepsini O yarattı v e hepsi O'nun mahlûkudur.
Hepsi O'nun tasarrufundadır ve hepsi O'nun kanununa boyun iğer.
Onun için bunların herhangisini ona denk tutarak tapmak sapıklıktan ve nankörlükten başka birşey değildir.
Bunu yapmamaksa bilhassa insana düşer.
Çünkü buna aklı erdiği halde onun kehdi payesinde bile olmıyan birtakım mahlûkları Allah'a denk tutarak bunlara tapması hattâ gülünç bir mahiyet alıyor.
Hulâsa, bu Sûrei Şerife islâmın bütün esas itikatlarını toplamıştır.
Evvelâ Allah'ın birliğini bildirmiş, sonra manası Allah'ın varlığını tanımak ve onun herşeyden müstağni olduğunu, fakat bütün mahlûkatmı esirgediğini ve bütün mahlûkatın mercii olan biricik mabut olduğunu bildirmek ve açıklamak için onun Samed olduğunu anlatmış, soma bütün mabJûkatı yaratan ve onlara varlık veren Ahad ve Samed'in şanını yücelterek Onun doğurmadığını, yani, görünen ve görünmeyen hiçbir şeyin, yani ilmin ve malûmun, iradenin ve muradın, fiilin ve nıefulün, manâ ve suretin, cisim ile ruhun, âfak İle enfüsün doğum yoluyla ortaya çıkmadığını, bunun için O'nun doğurmadığım ve bu yüzden ana ve baba olmaktan münezzeh olduğunu, fakat herşeyi yarattığım, bu böyle, olduğu gibi O'nun bir başkasından da doğmadığım açıklamış, nihayet hiçbir şeyin O'na denk tutulamayacağını ve tutulmasına imkân bulunmadığım, çünkü hepsinin halikı olduğunu belirtmiştir.
® Netice sudur*.
•«Vll»»lı *jirîia«jTn«>«î veya yok olması vay» değişmesi imkân va 4.
V e düğümlere üfüleyen^nefesleriri şerrinden, 5.
Ve hased eden hasedeilerin şerrinden! (l ) ihtimali olmıyan Ahaddir (Birdir).
Ne üstünde, ne altında, ne beraberinde ona ikinci olacak bir daha yoktur.
Olması da mümkün değildir.
Allah'ın ahadiyetini kabul etmek, O'ndan başka bir Tanrı yok demektir.
İslâmın da temeli budur.
Onun için bu Sûrei Şerifenin bütün Kur'ana muadil olduğunu anlatan bir hadîsi şerif rivayet edilmektedir.
Daha başka rivayetler onun Kur'anın yarısına veya üçte birine muadil olduğunu anlatıyor.
Sebebi, sûrenin bütün- itikatları ihtiva etmesidir.
İtikatlarsa dinin temelidir.
Bu böyle olduğuna göre sûrenin bütün Kur'ana muadil sayılmasının sebebi Kur'anın asıl hedefi bakımındandır.
Kur'anın asıl hedefi ise itikadı doğrultmaktır ve bu sûre bu hedefi gerçekleştirmektedir.
Onun Kur'anın yarısına muadil telâkki edilmesinin sebebi Kur'anın itikattan ve ahkâmdan müteşekkil sayılmasıdır.
Onu Kur'anın üçte biri saymanın sebebi de, Kur'anın itikat, ahkâm ve ahlâktan müteşekkil sayılmasıdır.
Bütün bunlar da bu sûrenin faziletini anlatmaktadır.
O halde «Allah vardır.
Birdir ve hep birdir.
Her ihtiyaçtan varestedir ve bütün mahlûkat O'nunla kaimdir.
Eşi yoktur, ortağı yoktur.
Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır ve hiçbir şey O'na denk tutulamaz».
Bizim itikadımız budur ve biz bu itikat üzerinde sabitiz.
Çünkü en, doğru itikat budur ve insanın içine en yüksek ilhamı veren, insanı hakikî insanlığa kavuşturan en hakikî ve en şerefli itikat budur.
Bütün dileğimiz bu itikatla yaşamak, bu itikatla ölmek ve bu itikatla haşrohnaktır.
(1) İslâmiyet bütün hurafelerin düşmanı olduğu gibi bütün hurafelerin beslediği korkuları ortadan kaldıran bir dindir.
Onun için insanlara, kötülüğün her şerrinden Allaha sığınmayı emreder ve kötülüğün her şerrine kirşi, hurafelerin telkin ettiği çarelere başvurmaktan sakınarak, münhasıran Allah'a başvurmayı, yalnız O'ndan yardım dilemeyi ve O'na sığınmayı tavsiye eder.
Allah'ın hilkat âleminde türlü türlü kuvvetler ve mukabil kuvvetler vardır.
Bir nevi iradeye sahip olanlar, bu kuvvetleri harekete geçirebilirler.
Bu kuvvetler içinde iyiliğe hizmet edenler aydınlığa ve kötülüğe,âlet olanlar karanlığa benzetilebilir.
Karanlığı yararak onun göbeğinden aydınlıklar fışkırtmak, Allah'melindedir.
Onun için karanlıkların bütün şerrinden Allah'a sığınmak gerektir..
Sûrei Şerifenin birinci âyetinde bu konu bahis, mevzuu olmakta ve aydınlık «Feîak« kelimesiyle ifade olunmaktadır.
Felak karanlığın yarılarak fecrin ışıldaması ve ortalığın aydmlanmasıdır.
Karanlığı yararak aydınlık yapmak, Allah'ın şanıdır.
Gecenin karanlığı nekadar koyulaşırsa koyulaşsın, Mevlânın eli, onun sinesini yarar ve aydınlıklar yaratır.
İnsanlığın hali de böyledir.
Beşerin dimağına cehaletler bir gece gibi çökebilir ve insanlar hurafelere boyun eğmeden, hurafelerin telkini ile, tesiri ile kareket eden birtakım varlıklar olabilirler.
Fakat bu karanlıkların da koyulaştığı sırada Allah'ın yardımı erişir ve bütün bu karanlıkları yırtar atar, insanları hidayet sabahlarına kavuşturur.
Bütün hakikî aydınlığı yaratan ve bütün hakikî aydınlığın asıl kaynağı olan Zâtı Kibriya olduğu için, ancak sığınmak sayesinde, cehaletten, hurafelerden, korkudan ve şerrin her çeşidinden korunmak mümkündür.
Sûrei Şerifenin daha sonraki âyetleri, Allaha sığınmakla korunabileceğimiz üç tehlikeden bahsediyor.^, * Birincisi maddî tehlikeler ki karanlık ile temsil olunmaktadır.
İkincisi: İçten gelen ruhî tehlikeler-ki ^«Düğümlere üfürenlerin nefesiylep ifade olunmakta ve böylece gizli ve sırlı işlerle meşgul olanlara işaret edilmektedir.
Sûre : ç 113 ] Felak Sûresi 975 ir '--'IĞ; (Notun devamı) Üçüncüsü: Dıştan gelen ruhî tehlikeler ki ters iradelerin (esiri ve bu tesirin 'hedefi, başkalarına irişen nimet yüzünden duydukları sevinci baltalamaktır.
Maddi tehlikeler karanlık ile temsil olunmuştur ve bunlar hayatta karşılanacak bütün tehlikeleri toplar.
Bütün dünyevi felâketler, ıstıraplar, hastalıklar, vebalar, kazalar vesaire bunların içindedir.
Karanlığın kendisinden korkanlar vardır.
Bütün bunlara karşı tedbir almak ve ihtiyatlı davranmak şartiyle Cenabı Hakka güvenmek ve O'na sığınmak icap eder.
İçten gelen ruhî tehlikelere gelince Kur'an düğümlere üfliyen nefeslerden bahsediyor ve bunların şerrinden korunmak için Allah'a sığınmayı tavsiye ediyor.
Düğümlere üfliyenlerin nefesinden maksat, büyüdür.
Büyü ise, insanların hâlâ korkmağa devam ettikleri bir serdir.
Hâlâ, bir güç durum karşısında «acaba nazar mı değdi, acaba büyü mü yaptılar?» denildiğini işittiğiniz gibi dünyanın her tarafında hâlâ ayni korkunun devam ettiğini ve hâlâ aynı sözlerin söylendiğini işitiyoruz.
Yani büyü, beşerin hâlâ tesirinden ve korkusundan kurtulamadığı bir serdir.
Büyüden maksat maneviyat üzerinde tesir-etmek, bu tesirlerden istifade ederek merama ermektir.
İnsanın içinde korkular ve vehimler kımıldanmağa başladımı ve insan yakasını bunlara kaptırdımı, yapmıyacağı birşey kalmaz.
Fakat bütün bu korkuların boş olduğuna inanan ve bunlara asla kapılmıyarak Allah'a sığınan kimse, hiçbir manevî^sarsıntiya uğramaz ve onun üzerinde büyü ve ona benzer işler asla tesir etmez.
«Düğümlere üfliyen nefesler» i insanların iradesini sarsmak için türlü türlü SÛRE : 11 4 NAS SÛRESİ (Mekkede nazil olmuştur; 6 âyettir.) KONUSU : BUNDAN EVVELKI sûre IÇIN YAZDıĞıMıZ MUKADDIMEYI BU sûre IÇIN DE tekrar ederiz.
MEAL-I KERIMI :
Bismi'llâhi'rrahmani'rrahîm De ki: Sığınırım, bütün insanların Rabbine, Bütün insanların Hükümdarına, Bütün insanların İlâhına, O sinsi vesvesecinin şerrinden ki, Vesveseler verir insanların iç ne; Gerek cinden, gerek insden (ı).
teşebbüslere girişmek manasında telâkki etmek de doğrudur.
Bu teşebbüsler, iftiralarda bulunmak, gizli şayialar yaymak ve böylece insanların maneviyatını, sarsmak, şaşırtmak, korkutmak ve böylece murada ermektir.
Bütün bunlar vakidir ve bütün bu kötülüklere karşı yapılacak iş metanetini muhafaza ederek Allah'a sığınmaktır.
Hased ise, başkalarının nail oldukları nimeti kıskanarak onun zevalini istemektir.
Bu nimet maddî mahiyette olabileceği gibi ruhanî mahiyette de olabilir.
Hased bir serdir ve başkalarının ermiş olduğu bahtiyarlığı yıkmak peşinde koşan bir serdir.
O da insana hariçten hücum ederek maneviyatını bozmak, huzurunu kaçırmak suretiyle bahtiyarlığını kundaklamak yolunu tutar.
Bunu böylece bilerek bütün telkinlere mukavemet etmek ve Allaha sığınmak inşam haset edicilerin şerrinden korur ve haset edenleri kahra uğratır.
Bu Sûrei Şerifenin verdiği dersi şöyle hulâsa edebiliriz: Karanlıkların en koyusunu yararak aydınlık fışkırtmak, ölümden hayat ve hareket yaratmak, cehalet ve hurafelerin hüküm sürdüğü kafalarda ve gönünllerde nur kaynakları çağlatmak Allah'ın elindedir ve yalnız O'nun elindedir.
Allah'a güven ve her korkudan sıyrılarak O'na sığın.
Ozaman hiçbir tehlike seni sarsamaz.' Karanlıkların en korkuncu seni sarsamaz.
Ters kafalı ve ters iradeli kimselerin kurdukları pusular seni avlıyamaz.
Bahtiyarlığına kasdeden hasetçiler, huzurunu bozamaz ve ruhunun sağlam kalesini sarsamazlar.
Sen Allah'a güven; vazifeni yap ve güçlüklerle karşılaştıkça, yalnız Allah'a sığın ! (1) Bu Sûrei Şerife ile Kur'anı Kerim (son bulmaktadır.
Bundan evvelki Felak Sûresi, insan üzerinde tesir etmesi muhtemel olan dış âmillerden bahset- >ure: 114 ] Nâs Sûresi 9 7 7 misti Bunlardan korunmak için Allah'a sığınmak gerekleştiğini anlatmıştı.
Bu Sûrei Şerife, insan üzerinde tesir etmesi muhtemel olan iç âmillerden bahsetmekte ve bütün insanların ondan korunmak için Allah'a sığınması icabettiğini anlatmaktadır.
Onun için sûrenin ilk üç âyeti Tanrı ile kul arasındaki bağlantıları anlatıyor.
İnsanın Allah'a karşı bağlantısı üç bakımdan gözönünde tutulmak gerektir: Birincisi: Allahın Rab olmasıdır.
Rab, yaratan, yaşatan, besleyen, yetiştiren, geliştiren, koruyan, esirgeyen, hak ve hayır yolunda yaşamaları ve çalışmaları için, hidayetten ayrılmamaları için her lûtfu gösteraıı Tanrı demektir.
İnsanın Rabbına olan bağlantısı, bu derece kuvvetli, bu derece samimî ve bu derece geniştir.
İkincisi: Allah'ın hükümdar olması, yani' insanları yaratan ve yaşatan O olduğu gibi onları emir ve nehiyleriyle (yani buyrukiariyle ve yasaklariyle) idare eden, onları mes'ul tutan, bununla beraber onları hayır yoluna irşad eden, İlâhî kanunlarını bildiren Mevlâdır.
İnsan ile Tanrı arasındaki bir bağlantı ela budur.
Hak Tealâ bir Hükümdardır, yani bir Hâkimdir.
Üçüncüsü: Allah'ın İlâhiyetidir.
Yani insanların tek mabudu O'dur.
İnsanların bütün ibadetleri, bütün niyazları O'nadır.
Bütün dileklerini O'na arzederler, başları sıkıldımı O'na dönerek •Amam derler.
Sonra dönüş; O'nadır.
Ve o zaman her insan hesap verecek, hesabına göre hüküm alacak, ona göre ya bahtiyar yahut bedbaht olacak.
İnsan ile Tanrı arasındaki bağlantılar bunlardır ve hiçbir şey bu bağlantıların dışında kalamaz ve böyle olduğu için insanın yalnız Allah'a güvenmesi, yalnız O'na sığınması gerektir.
Bu sûrede bahis mevzuu olan âmiller, insan iradesini kemiren iç âmillerdir ki onların şerrinden korunmak için Allah'a sığınıyoruz.
Bu iç âmiller, ister şeytanî olsun, ister beşerî olsun, insanın içinde uyukhyan fenalıkları, fena niyetleri, fena ihtirasları uyandırmak için uğraşırlar.
Onun için ibn Sina, vesvesenin insandaki hayvanlığı dürtüşlediğini söyler.
İnsanın içinde kötülüğün uyanarak kendini kötülüğe sevketmek üzere içini dürtmesi yüzünden insanın iradesi sarsılır, dakika geçirmeden yapacağı iş, Allah'a sığınmak ve bu tesirlerden kurtuluncaya kadar Allah'a yalvarmaktır.
Bu sayede şer de, şerri körükliyen âmiller de mağlûp olur ve insan Allah'ın himayesi sayesinde kurtulur.
Onun için hep iyilik ilham eden bir kaynak olur ve bütün sinsi vesveseler, onun içine uğrayamıyacak hale gelir.
Çünkü onun içi Allah'ın himayesiyle zırhlanmıştır ve dünyada bu zırhı delecek hiçbir vesvese yoktur.
Bu Sûrei Şerifenin verdiği ders de şudur: İnsan'ın imanı, en sağlam zırhtır ve insanın imaniyle beslenen irade hiçbir tesir altında sarsılmaz.
İman ve irade sahibi olan insan, her güçlük, bilhassa içten gelen herhangi bir tereddüt, herhangi bir baltalama âmili karşısında Allah'a sığınmakla kendini korur ve hiçbir sarsıntıya uğramadan yaşar.
S O N İÇİNDEKİLE R (Mukaddimeye ait fihrist kendi kısımlarında göstej-ümiştir.) CÜZ — 1 Sûre — 1 FATİHA SÛRESİ Sûre — 2 BAKARA SÛRESİ Sahife 13 14 -105 1 İslâmın esaslan 16 2 Dilleriyle inananlar 17 3 Allahın birliği 20 4 İnsanın kabiliyetleri 23 5 Beni İsrail'in ahdi 25 6 İsrail oğullarına ihsan olunan nimetler 27 7 İsrail oğullannm inadı 29 8 İsrail'in tereddisi 31 9 İsrail oğullarının katı yürekliliği 34 10 Misakı ihlâl 37 11 Yahudiler ve Hazreti Muhammed 39 12 Yahudilerin Peygambere düşmanlıkları 41 13 Eski kitapların neshi 43 14 Islâmiyetin mükemmel rehberliği 46 15 İbrahim'in misakı 48 16 İbrahim'in dini 51 CÜZ — 2 17 Yeni ruhani merkez 55 18 Kabe ruhanî merkez 56 19 Katlanılacak zahmetler 58 20 Vahdaniyetin galebesi 61 21 Haram olan yiyecekler 62 22 Kısas ve vasiyet 63 23 Oruç 65 24 Müdafaa harbi 68 25 Hac 71 26 Mü'minlerin uğradıkları mihnetler 75 27 Mütenevvî meseleler 78 28 Talâk (Boşama) 80 29 Talâk 82 30 Dul ve boşanan kadınlar 84 31 Kadınların nafakaları 85
BÖLÜM 32 Harp zarureti 33 Harp zarureti cüz — a 34 Allahın azamet ve kudreti 35 Ölüler diriliyor 36 Hak yolunda malî fedakârlık 37 İyiliklerin faydalısı 38 Riba'nın men'i 39 Akitler, senetler 40 Müslümanlığın zaferi Sûre —[ 3 ÂLİ İMKAN Kitap ile tefsiri 91 93 95 97 100 103 104 106 -149 ı 2 Tevhit bütün dinlerin esasıdır 3 Allahın yeryüzündeki melekûtu 4 Bir milletin güzideleri 5 İsa'nın doğması 6 Isa aleyhindeki bühtanları red 7 Müşterek itikatlar 8 Müslümanlar aleyhindeki suiı kastlar 9 Eski Peygamberler ve müslüm anlar cüz 10 Kabe islâmın merkezi 11 Muvaffakiyet yolu 12 Müslümanların yahjıdilerle münasebetleri 13 Uhud harbi 14 Zafer nasıl kazanılır? 15 Bozgunluk ânında sebat 16 Uhud bozgunu 17 Mü'minlerin ayırdedilmesi 18 Düşmanın hüsranı 19 Düşmanların istihzarlan 20 Mü'minlerin zaferi Sûre -4 4 NİSA SÛRESİ 107 110 116 118 120 122 124 124 126 128 131 132 134 136 138 139 141 143 145 146 150 -191 87 90 1 ÖKSÜZLER VE VASILERI 2 MIRAS AHKÂMı 3 KADıNLARA MUAMELE 4 ALıNAMıYACAK KADıNLAR CÜZ — 5 15 16 17 18 5 KADıNLARıN TASARRUF HAKKı 6 ZEVÇLE ZEVCE ARASıNDAKI IHTILÂFLAR 7 YAHUDILERIN MANEVÎ TEREDDISI 8 MÜSLÜMANLARA VERILEN SALTANAT 9 MÜNAFıKLARıN ITAATSIZLIĞI 10 MÜ'MINLERIN MÜDAFAA HARBI 11 MÜNAFıKLARıN HALI 12 MÜNAFıKLARA :;ARŞı TAKIP OLUNANACAK HAREKET TARZı 13 MÜSLÜMANLARıN KATLI 14 DÜŞMANLAR ARASıNDAKI MÜSLܬ MANLAR HARP ESNASıNDA NAMAZ MÜSLÜMANLARLA MÜSLÜMAN OLMıYANLAR ARASıNDA ADALET MÜNAFıKLARıN TERTIBATı PUTPERESTLIĞIN BÂTıLLıĞı 19 KADıNLARLA MUAMELEDE MÜSAVAT 20 MÜNAFıKLARıN DÜŞMANLARLA BIRLEŞMELERI 21 MÜNAFıKLARıN AKıBETI CÜZ — 6 22 YAHUDILERIN TECAVÜZLERI 23 EVVELKI KITAPLARLA KUR'AN 24 ISA'NıN NÜBÜVVETI SÛRE — 5 MÂİDE SÛRESİ 192 1 TEVHIDIN ZAFERI 2 DOĞRULARıN VAZIFELERI 3 MUSEVILERLE HıRISTIYANLARıN MI¬ S AKLAN 4 ISRAIL OĞULLARıNıN MISAKı BOZMALARı 5 KABILIN KıSSASı 6 MÜTECAVIZLERIN CEZASı 7 KUR'AN ILE DAHA EVVELKI KITAPLAR 151 8 MÜSLÜMANLARLA DÜŞMANLAR 207 153 ' 9 ISLÂMIYETLE ISTIHZA EDENLER 208 154 10 HıRISTIYANLARıN YOLSUZLUĞU 210 158 11 MÜSLÜMANLAR VE HıRISTIYANLAR 212 CÜZ — 7 - 12 MÜSLÜMANLARA IHTARLAR 214 159 13 KÂBENIN MASUNIYETI 215 ı 160 14 MÜSLÜMANLARA TALIMAT 218 ı 160 15 HıRISTIYANLARıN DÜNYAYA IPTI162 LALARı 220 164 16 HıRISTIYANLARıN BÂTıL ITIKAT166 LARı 222 168 168 SÛRE — 6 171 EN'AM SÛRESİ 223 -25 8 172 1 TEVHIDIN ZAFERI 224 174 2 ÎLÂHÎ RAHMETIN BÜYÜKLÜĞÜ 225 174 3 MÜŞRIKLERIN JEHADETI 226 174 4 HAKIKATI REDDEDENLER 228 176 5 INKÂRıN NETICELERI 231 176 6 MÜ'MINLERIN MÜKÂFATı 232 176 7 ALLAHıN HÜKMÜ 234 178 8 ALLAHıN HÜKMÜ 234 178 9 IBRAHIM 236 181 10 DIĞER PEYGAMBERLER 239 181 11 KUR'ANıN VAHYI 240 182 12 HAKKıN ZAFERI 242 13 TEDRICÎ TEALI CÜZ — 8 243 183 14 MÜNKIRLERIN MUHALEFETI 245 189 15 BAŞLıCA MUHALIFLER 247 190 16 CEZA 250 17 PUTPERESTLERIN ÂDETLERI 251 223 18 HARAM OLAN YIYECEKLER 253 223 19 HAYATA REHBERLIK EDEN KAIDE224 LER 255 195 20 HEDEF 255 197 SÛRE — 7 ÂRÂF SÛRESİ 258 -29 4 199 200 202 1 TEVHIDIN ZAFERI 269 200 202 2 ŞEYTANıN MUHALEFETI .
260 200 202 3 ŞEYTANıN IĞFALI 262 4 ILÂHÎ ELÇILER 264 205 5 MÜ'MINLER VE MÜNKIRLER 266 ENFAL SÛRESİ Sûr e — 9 TEVBE SÛRESİ 267 268 269 270 272 274 275 276 278 279 279 282 283 283 285 287 288 290 292 294 - 309 1 Bedi r muhareuesı 295 2 Bedi r harbi 297 3 Muvaffakiye t yolu 298 4 Müslümanla r ve Kâbeni n tevliyeti 300 5 Bedi r muharebesi ve Hazreti Muhammed'i n .
risaleti 301 CÜZ — 10 6 Zafer ve çokluk 304 7 Düşma n kuvvetinin zaafı 384 8 Sulh ve kuvve t 306 9 Müslümanla r ve faik düşman lar 306 309 - 340 1 Berae t ilânı 311 2 Beraeti n sebepleri 313 3 Müşrikler ve mukadde s ev 315 4 İslâm muzaffe r olacak 316 5 Yahudile r ve Hıristiyanların hakta n uzaklaşması 317 6 Tebük seferi 7 Münafıkla r 8 Münafıkların istihzaları 9 Münafıkların hüsranı 10 Münafıkların tecavüzleri 11 Münafıklarl a münasebetlerin kesilmesi 12 Bedev i münafıkla r 13 14 15 16 CÜZ — 11 Münafıkların cezası Mü'minle r Mü'minlerin vazifeleri İlâhî vahyi n tesiri Sür e YUNUS SÜRESİ ıo 1 Vahyi n doğruluğu 2 Kur'anın doğruluğu 3 Allahı n rahmeti 4 İlâhî ihsanla r 5 Suçluların cezası 6 Rahme t 7 Mü'minlerin hin:; ıs ı 8 Nu h ve Mus a 9 Mus a ve Fir'avun 10 Yumıs'un kavm i 11 İlâhî hükü m Sûr e - HÛD SÛRESİ 1 İhtarla r CÜZ — 1 2 Kur'anm doğrulusu 3 Nuh 4 Nuh'u n düşmanlar ı 5 Hû d ile kavm i 6 Sali h 7 Lût 8 Şuayb 9 Suçluların cezası 10 Mükâfa t ve ceza Sûr e - YUSUF SÜRESİ 1 Yusuf'un rüyası 329 330 333 335 337 338 340 - 358 341 342 344 346 348 350 351 352 354 355 357 358 - 377 358 360 362 364 366 368 368 372 373, 375 377 - 396 378 320 321 324 326 327 6 Münkirlerin bikesliği 7 Mü'minlerin 'jaşarısı 8 Hazreti Nu h 9 Hazreti Hû d 10 Salih ve Lût 11 Şuay b CÜZ — 9 12 Mekkeliler e ihtarla r 13 Hazreti Mus a 14 Mus a ve büyücüle r 15 Musa'nı n kıssası 16 Musa'nı n kıssası 17 Musa'nın kıssası 18 Musa'nın kıssası 19 Musa'nın kıssası 20 Musa'nın kıssası 21 Musa'nı n kıssası 22 İnsanı n fıtratı ve İlâhî Vah y 23 Helak 24 So n söz Sûr e — 8 SÛRE 13 RA'D SÜRESİ 1 TABIATTAKI DELILLER 2 AZAP TALEBI 3 MÜCAZAT KANUNU 4 KUR'ANıN MUCIZELERI 5 MUHALEFETIN IZMIHLALI 6 HAKIKATIN ILERLEMESI SÜRE 14 İBRAHİM SÛRESİ 1 KARANLıKTAN AYDıNLıĞA 2 HAKIKATIN ÖNCE REDDI 3 MUHALEFETIN IZMIHLALI 4 HAKKıN TEYIDI 5 INSANıN ZULMÜ 6 IBRAHIM'IN DUASı 7 MUHALEFETIN AKıBETI SÛRE — 15 HİCR SÜRESİ 1 KUR'ANıN SıYANETI CÜZ — 14 2 ALLAHıN HERŞEYE HÂKIMIYETI 3 ŞEYTANıN AZGıNLıĞı 4 IBRAHIM 5 LÛT VE ŞUAYB 6 HICR AHALISI 379 381 383 384 385 386 SÛRE — 16 NAHL SÜRESİ 427 - 451 CÜZ — 13 8 YUSUF'UN KARDEŞLERINE YARDıMı 387 9 YUSUF'UN ÖZ KARDEŞI 389 10 YUSUF'UN KENDINI TANıTMASı 391 11 ISRAIL MıSıR'DA 393 12 BIR DERS 395 397 - 407 398 399 401 403 405 406 1 10 11 12 13 14 15 16 TABIATIN ILÂHI VAYHI TASDIKI TABIAT VE TEVHIT AKIDESI ALLAHıN BIRLIĞINI VE VAHYIN DOĞRULUĞUNU INKÂR EDENLER KÖTÜLERIN AKıBETI PEYGAMBERIN VAZIFESI PEYGAMBERIN TEBLIĞLERI INSANıN TABIATI PUTPERESTLIĞE ISYAN EDER ILÂHI VAHYE IHTIYAÇ VAHYIN DOĞRULUĞUNU GÖSTEREN MISALLER PEYGAMBERI SEÇMEK AZABıN GECIKTIRILMESI PEYGAMBERLERIN ŞEHADETI IYILIK VE FENALıK KUR'AN HAKTıR MEKKELILERIN AKıBETI IBRAHIM CÜZ — 15 SÛRE 17 408 - 4171 İSRA SÜRESİ 408 410 411 413 414 415 416 418 - 426 419 421 422 423 425 426 423 430 431 431 433 434 435 436 437 439 440 441 442 446 449 450 451 - 474 1 IKI KıBLE PEYGAMBERI 456 2 MUSEVILERIN TARIHI 457 3 AMALIN NETICELERI 461 4 IYILIK YAPTıRAN AHLÂKÎ ESASLAR 463 5 FENALıKTAN SAKıNDıRAN AHLÂKÎ ESASLAR 463 6 KÂFIRLERIN KATı YÜREKLILIĞI 465 7 MÜNKIRLERIN CEZASı 466 8 ŞEYTANıN MUHALEFETI, 468 9 PEYGAMBERIN MUHALIFLERI 469 10 HAKKıN GALEBESI 470 11 KUR'ANıN EŞSIZLIĞI t 471 12 PEYGAMBERE MUKAVEMET 472 13 MUSA 473 SÛRE — 18 KEHF SÜRESİ 474 - 495 1 HıRISTIYANLARA IHTARLAR 475 2 KEHF EHLI 477 2 YUSUF'A KAST 3 YUSUF'UN METANETI 4 YUSUF'UN HAPSI 5 ZINDAN ARKADAŞLARı 6 FIR'AVUNUN RÜYALARı 7 YUSUF'UN YÜKSELIŞI SAHIFE ,
BÖLÜM 3 KEHF EHLI 479 4 KUR'ANıN REHBERLIĞI 480 5 ISLÂMIYET ILE HıRISTIYANLıĞıN TEMSILI 482 6 MÜCRIMLERIN MUHAKEMESI 484 7 MÜCRIMLERIN BIKESLIĞI 484 8 PEYGAMBERLERIN IHTARLARı 485 9 MUSA'NıN SEYAHATLERI 486 10 Musa'NıN SEYAHATI 487 CÜZ — 1 6 11 ZÜLKARNEYN VE YE'CÜC 490 12 HıRISTIYAN MILLETLER 494 SÛRE — 19 MERYEM SÛRESI 1 ZEKERIYA VE YAHYA 2 MERYEM VE ISA 3 IBRAHIM 4 DIĞER PEYGAMBERLER 5 MUHALIFLERIN CEZASı 6 ALLAHA EVLÂT ISNAT ETMEK Süre 20 TÂHÂ SÛRESI 1 MUSA 2 MUSA VE FIRAVUN 3 MUSA ILE BÜYÜCÜLER 4 MUSA ILE KAVMI '5 MUSA VE BUZAĞı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder