VESİLE-İ NECAT AYI /
MEVSİMİ; “RAMAZAN-I ŞERİF”
FIRSAT AYI RAMAZAN-I
ŞERİF
“Her kim inanarak ve
karşılığını sırf Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş
günahları bağışlanır.”[1]
“Ramazan’ı idrak
ettiği halde, afv u mağfiret liyakati kazanamamış kimseye yazıklar olsun, burnu
sürtülsün onun!” deniyor. [2]
“Nice oruç tutanlar
vardır ki, açlık ve susuzluk, yanlarına kâr kalmıştır! Nice ayakta duran
insanlar da vardır ki, gece teheccüd adına, yanlarına sadece uykusuzluk ve
yorgunluk kâr kalmıştır!”
Şimdi Ramazan-ı şerif,
Cenâb-ı Hakk’ın, insanları mağfiret adına lütfettiği bir fırsat ayıdır.
O Ramazan-ı şerifte,
oruç, aç durma, ayrı bir fırsattır; Allah (celle celâluhu) sizin günahlardan
arınmanıza -bir yönüyle- o işi bir sebep kılıyor, bir vesile kılıyor; onunla
günahlardan arınıyorsunuz. [3]
Hâlis bir niyetle
Ramazan-ı şerife girilirse, orucu tutulursa, Terâvîh’i kılınırsa, sahura
kalkılırsa ve ağza-göze de sâhip olunarak bu ay iyi değerlendirilirse… Zaman
dilimi olarak Ramazan-ı şerif,
Cenâb-ı Hakk’ın
mü’minlere rahmet ile teveccüh buyurduğu bir ay olması itibarıyla, Allah, ondaki “bir”lerinizi “yüz” yapabilir,
“bin” yapabilir, “on bin” de yapabilir.
Şimdi bir insan
bunların ne kadarını yapabiliyorsa, o kadar sevap kazanır.
Bütününü yapıyorsa
burada, enbiyâ-ı ızâmın arkasında yerini alır o insan; Hazreti Ebu Bekirler,
Ömerler, Osmanlar, Aliler (radıyallahu anhüm) kâfilesine katılır.
İnşaallah, bu Ramazan
ayı, Ümmet-i Muhammed’in, sizin, bizim -her şeye rağmen,
günahlarımıza/hatalarımıza rağmen- vesile-i necatımız olduğu gibi; ehl-i
dalaletin, ehl-i nifakın da hidayetine vesile olur.
Mazlumların halâsına,
hapishane kapılarının açılmasına, bir sürü mağdur edilen insanların
mağduriyetten sıyrılmalarına, mahrum edilen insanların mahrumiyetten
sıyrılmalarına vesile olur!..
Ramazan’la gelen ve
potansiyel olarak Ramazan’da bulunan bu fırsatları değerlendiren bir insan,
Ramazan geçince hayıflanmaz.
Çünkü o burnunun yere
sürtülmesine mâruz kalmayacak, kendisine “veyh” çekilmeyecek bir insan kıvamını
kazanır.
O, Ramazan ayını iyi
değerlendirmiş ve Cenabı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmuştur.. iki sevinçten
birini her akşam iftar sofrasında yaşamıştır.. diğerini de, Rabbine kavuştuğu
an tadacaktır.
***
RAMAZAN ŞERİF’TE BİZ;
1.Öncelikle, bu
mübarek ayı en güzel şekilde değerlendirmek için Ramazan ve oruçla alakalı makaleler tekrar okunabilir.
2.Özellikle “Ramazan
Risalesi”, üzerinde dikkatle durularak ve müzakere edilerek okunmalıdır.
3.Bir taraftan
aç-susuz kalırken, bir diğer taraftan da elimizi-ayağımızı,
gözümüzü-kulağımızı, dilimizi-dudağımızı kontrol altına almalıyız.
3.1. İşte Ramazan-ı
Şerif’ten beklenen neticeyi kazanması ve kendisine “yazıklar olsun” denmemesi
için, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda, ağzını da münasebetsiz, manasız, yakışıksız,
hele buhtan gibi, gıybet gibi şeylerden mutlaka uzak tutmasılazım.
3.2. Hatta gereksiz
şeylerden, yani kesret-i kelamdan uzak
tutması, ağzını hayırla
açıp-kapaması lazım.
3.3. Her
zaman tekrar edegeldiğimiz ifadeyle; dilini sohbet-i Cânân’la süslemesi lazım.
3.4. Olumsuz bakmama, olumsuz şey söylememe, olumsuz şeylere kulak kabartmama,
olumsuz şeylere el uzatmama, olumsuz şeylere doğru bir adım atmama…
3.5. Gözlerini keza öyle kontrol altına alması lazım.
3.6. Yasağa bakmaması, baktığı şeyleri iyi görmesi, iyi yorumlaması, her şeyden iyi manalar süzmesi, iyi manalar
sağması lazım.
3.7. Evet, bir mü’min, mâlâyâniyât, lağviyât ve lehviyâttan da kulaklarını uzak tutmalı, onları daKur’an’a, sohbetlere ve güzel sözlere açmalı.
3.8. Böylece ağzına ve batnına oruç tutturduğu gibi, –tabiri diğerle– yeme-içmeden
kendisini kestiği gibi, başka zaman da mahzurlu olan şeylere karşı kapanmalı,
hatta mahzuru olmasa bilefaydasız olan şeylere
de yanaşmamalı..
3.9. Bütün âzâ ve
cevârihi -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh”inde, yani ne için yaratılmışsa o istikamette kullanma…( Bu da orucu çok buutlandıran, ona derinlik
üstüne derinlik kazandıran bir şey oluyor. Bütün âzâ ve cevârihine oruç tutturuyorsun;
Ramazan böyle bir vesile/mevsim.)
3.10. onları da
lağviyât ve lehviyât saymalı, içine düşmemeli. Böylece
eskilerin tabiriyle bütün âzâ u cevârihine oruç tutturmalı. Havâss-ı zahire ve bâtınasına oruç lezzetini
tattırmalı.
4.HALİS ORUÇ:
Oruç, günahları, hataları eriten çok önemli bir faktör, insanı temizleyen ve yükselten bir unsur. [4]
4.1. Ramazan orucu
doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a karşı bir vazife olarak, taabbudîlik mülahazasıyla eda edilmesi gereken bir ibadettir. [5]
4.2. İşte Ramazan orucuna
da bakarken başta bu mülahazayla bakmak lazım. Yani insanın liyakatı adına bir fırsat, Cennet’e ehil hale gelmesi adına bir imkan, Cemâlullah’ı müşahede etmek için gerekli olan kıvamı ihraz etme yolunda çok önemli bir nimet.
4.3. Ayrıca, Allah
teâlâ orucu nasıl va’z etmişse, neye “oruç” diyorsa onu öyle tutmak icab eder.
4.4. Oruçta hulûs çok önemlidir. Kul, oruç tutarken hulûs içinde olmalı,
yani onu Cenâb-ı Hakk’ın kendisine armağan etmiş olduğu bir hediye gibi telakki
etmeli ve katiyen onun içine Rabbin rızasından başka bir şey
karıştırmamalıdır. [6]
5.ORUÇ VE TAKVA; Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından
kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdine “takva” denir; oruç, takvaya yürüme yolunda çok önemli bir
köprüdür.
5.1. O takva dairesine
girme, kapıyı zorlama gibi biraz meşakkatli olabilir. Açılmıyor gibi olacaktır.Bir kısım sıkıntılara maruz kalacaksınız. Fakat “Meşakkat miktarı, me’âlî
elde edilir.” Ne kadar zorluklara maruz kalıyorsanız, Cenâb-ı Hak, o kadar fevz ü necatta bulunur. [8]
6.Nefsin terbiyesi de
hedeflenmelidir. (Bunlar bir nevî ruha kendi gücünü kazandırma adına yapılan
şeyler.)
6.1. Oruç tutan bir
mü’minin “Ben biraz daha gemini çekeyim bu nefsimin, bunu biraz daha Cenâb-ı
Hakk’a yönlendireyim, tevcih edeyim. Onu kıllet-i kelâma, kıllet-i taâma, kıllet-i menâma
alıştırayım. Bir seyr-i süluk
ü ruhanîde, çile yoluyla elde edilen meziyet, fazilet ve derecât ne ise onları
elde etmeye çalışayım.” Demeli.
7.BOHEMLİĞE KARŞI KARARLI DURMA; Bohemliğe karşı kararlı durma… (Namaz kılsan da,
oruç tutsan da hevâ-i nefsin arkasından koşuyorsan, hiç farkına varmadan
yaptığın o güzelliklere güve düşürmüş olursun.) [11]
“Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir
lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” [12]
8. KUR’AN-I KERİM VE RAMAZAN
MUKABELESİ; Kur’an-ı
Kerim’de ilahî maksatları
izlemek ve Efendimiz’in gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir.
Bütün bir sene
Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir
susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu
gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.[13]
8.1. Ramazan’ın
mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi
alıştırmalıyız ki, bu bizim
için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.[14]
8.2. Bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama
peşinde olmalı, Kur’an okumayı
bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı;
8.3. Bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu
doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir
yaygınlaştırmalıdırlar.[15]
8.4. Kelâm-ı ilahîyi
okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden birmeale başvurmalı
8.5. Ya da daha da
güzeli, ciddi bir tefsir
kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten
bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz.
8.6. Selef-i salihin
efendilerimize ittibâen, can
ü gönülden Kur’an’a yönelmeli,
Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın
marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.
9.KUR’AN-I KERİMİ MANASINI BİLEREK OKUMA VE MEAL; Keşke insan Kur’an-ı Kerim’ in
manasını bilerek okusa!.. Ramazan mukabelesi bu gayeye matuf yapılmalıdır. bu
da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya
bağlıdır [16]
9.1. Cenâb-ı Hak’tan
bize gelmiş bir mesaj. “İlahî mesaj, ne diyor; Allah, benden ne istiyor?”
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inmiş gibi değil de herkes kendisine
inmiş gibi okumalı.[17]
9.2. İmam Ebu Yusuf
hazretleri, istisnaî olarak, diyor ki: “Nafile namazlarda, Kur’an-ı
Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” Bir Rahle üzerine koyarak, Mushaf’ı önümüzde
bulundurup nafile namazlarda ona bakarak okuyabiliriz.
(Fakîr (H.E), en
azından nafile namazlarda Kur’an’ın hatmedilmesini diliyorum. Allah aşkına, hiç
olmazsa her ay Kur’an-ı Kerim’i öyle hatmetseniz; işte senede on iki defa
hatmetmiş olacaksınız. Allah Kelamı…)[18]
9.3. Keşke mü’minler,
bir günün üç faslında ayrı ayrı o Kur’an-ı Kerim’i okusalar; sonra da
açıklamalı bir meal ile manasına baksalar.
Cenâb-ı Hakk’ın
makâsıd-ı Sübhâniyesi nedir o Kur’an-ı Kerim’de?
9.4.Bir sayfa Kur’an-ı
Kerim okurken, bir sayfa da onun mealini okumak suretiyle; bir öğlen faslında,
bir ikindi faslında, bir de Terâvîh’ten önce yarım saat. Onları görme adına,
onlara muttali olma adına hiç olmazsa o kadar bir cehd ortaya koymalı ve Kur’an-ı Kerim’le
haşir neşir olmalıyız. [19]
10.TERAVİH NAMAZI; O da çok önemli; işi-gücü olan bir
insanın günde beş vakit namazın yanında bir de gelip bir Terâvîh kılması,
farzlara tekâbül etmesi açısından çok önemli.
10.1. Yine bir hadis-i
şerifin ifadesiyle, ötelerde, ötelerin ötesinde mizân meselesi söz konusu
olduğu zaman, bir mü’minin farzlarda eksiği var ise, Cenâb-ı Hak buyuracak ki,
“Bakın, nâfilesi var mı? Alın, o farz boşluğunu nafile ile doldurun!” İşte
Terâvîh böyle bir ibadettir. [20]
10.2. Keşke Terâvîh
kılarken, iki-üç tane hafız olsa; bunlar, Hadr tarikiyle o Kur’an-ı Kerim’i
okusalar. (Terâvîh’te bu mesele terdâd edilince, Kur’an, zihnimize daha bir
yerleşir; nöronlar, bütün kapılarını kale kapıları gibi açarlar ona, “buyur”
ederler.) [21]
10.3. TERVİHA
ARALARINDA DUAMIZ; terâvîh kılarken, o tervîhalar arasında şöyle de
diyebilirsiniz;
“Ey darda
kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının
tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz
Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde
hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma
cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça
daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun
bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve
ümit kaynağımız!..” demek suretiyle, halinizi arz edersiniz.
10.4.Bir tervîhada
da “Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların
yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli.
Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri
mahvettirme!” niyazını üç kere tekrarlar, sonunda da onu şu söz ile
noktalarsınız
“Kırıklarımızı
sarıp sarmala.. yaralarımızı iyileştir.. ve kırık döküklerimizi gider!..”
10.5. Aralarda
çeşitli salat u selâmlar,
Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, “hizbu’l-hasin” ve “hizbu’l-masun” gibi
dualar okunabilir.
10.6. Teravih namazı
kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerintertil üzere okunması ve namazın da ta’dîl-i
erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir.
11. İFTAR VAKTİ; İftar edeceğiniz zaman, Cenâb-ı Hakk’ın nimetinin kadr u kıymetini
bilme söz konusu.
“Şükrederseniz, nimetimi artırırım Ben!”
İnsandaki tefekkür, tedebbür, tezekkür, taakkul meseleyi böyle ele almayı iktiza eder.
Şayet, bir iftar vaktinde, iftar, bunları düşündürüyorsa sana, bu da çok önemli
bir husustur. [22]
12. SAHUR; Sahura kalkıyorsun; gece, uykunu terk
ediyorsun. Bunlar öyle fedakârlıklardır
ki, Cenâb-ı Hak nezdinde
neye tekâbül eder, bilemezsiniz. [23]
13.İTİKÂF; Tamamen o Hak dostlarının halvet
hayatları gibi bir şey … Ramazan’ın son on gününde, mescitlerde kalma
şeklinde. Tamamen “görülüyor
olma” mülahazasına kendini salmak; o akıntıya kendini
salmak.. İtikâfa da böyle
bakmalı!.. Bu da
biraz daha fazla sıkıntılara
katlanarak, meseleyi farklı şekilde değerlendirme… [24]
14. Ramazan’ın her anı mazlum ve mağdurlara maddî
manevî yardım mülahazalarıyla ve gayretleriyle de dolu olmalıdır!..
MAZLUMLARIN,
MAĞDURLARIN VE MAHRUMLARIN KURTULUŞUNA VESİLE;
RAMAZAN-I ŞERİF
Ramazan’ın her anı
mazlum ve mağdurlara maddî manevî yardım mülahazalarıyla ve gayretleriyle de
dolu olmalıdır!..
15. RAMAZAN VE RİBÂT; Ribat, din ve milletin başına gelmesi
muhtemel bela ve musibetler karşısında tetikte olma, inandığı davanın gereğini
eda etme, kısacası “adanmışlık” vasfını ortaya koyma demektir. [25]
16. Ayrıca, Ramazan’da o “mazlum”lar, “mağdur”lar,
“mehcur”lar, “mevkuf”lar, “mescûn”lar, “muhtefî”ler, “fârr”lar, “muhacir”ler ve
bir de daha önceden gitmiş olduklarından dolayı “Ensar” olma gayreti içinde
bulunan insanlar için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmak lazımdır.[26]
16.1. İnlemeliyiz; bir yönüyle, içimizin sesi olarak, heyecanlarımızın bir
mızrap gibi kalbimizin hassasiyet tellerine dokunması neticesinde çıkacak
seslerle, aralanan gök
kapılarını değerlendirmeye bakmalıyız.
16.2.Bunu her fırsatta yapmalı…
16.3. Mazlumlar için dua dua yalvarın, Ramazan
hürmetine Allah onları kurtarsın;
16.5. Zalimler için de
ıslah-ı hal niyazında bulunun, Mevla onları da insan eylesin ve ahiretlerini
karartmaktan halas etsin!..[28]
16.6. Bunların
hepsinin -bir yönüyle- maddeten olduğu gibi, muavenet açısından olduğu gibi, dua açısından da desteklenmesi
gerekmektedir.
17. Ramazan ayının
kardeşliğe, dostluğa bakan bir yanı da vardır. İnsan oruç vesilesiyle düşünür:
“Hiç yiyecek bulamayanların, yiyemeyenlerin, içemeyenlerin hâli nicedir acaba?”[29]
***
DUAMIZ ODUR Kİ;
Cenâb-ı Hak, öyle oruç
tutmaya ve o dırahşan çehreli kâfileye veya Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) hâlesi olan o kâfileye katılmaya muvaffak eylesin bizleri!..
“Andolsun, eğer
şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz,
şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz,
nimetimi artırırım Ben!”
“Allah’ım! Bu
mazlumları, mağdurları, zâlimlerin, münafıkların şerrinden muhafaza buyur!”
“Onları hürriyetlerine
kavuştur Allahım!..”
Ey hata, kusur ve
günahları bağışlayan!
Ey bela ve musibetleri
kaldıran!
Ey bütün istek ve
dilekler Kendisine ulaşan!
Ey ihsan ve atiyyeleri
bol olan!
Ey hediyeleri çok
geniş olan!
Ey her varlığın
rızkını ulaştıran!
Ey vakti geldiğinde
verdiği hayatı geri alan!
Ey her şekva ve arz-ı
hali duyan!
Ey her yana değişik
mahlûkatından ordular yollayan!”
Ey esaret hayatı
yaşayanları hürriyetine kavuşturan!
Masumiyetine rağmen
hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine
kavuştur!
Ey esaret hayatı
yaşayanları hürriyetine kavuşturan!
Masumiyetine rağmen
hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine
kavuştur!..
Mağdur kardeşlerimize
öyle bir lütufta bulun ki; göz görmemiş, kulak işitmemiş ve beşer
tasavvurlarını aşkın, Şânına yakışır bir iltifat-ı Sübhâniye ile onları
serfirâz kıl!”
“Tasavvurları aşkın,
sürpriz şekilde salıver Allah’ım! Ne olur?!. Ey mutlika’l-usârâ!..”
Ey Gariplerin Sahibi…
Ey Mazlumların Sahibi… Ey Mağdurların Sahibi… Ey mahkumların Sahibi…”
“Ey esaret hayatı
yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Onları da hürriyetlerine kavuştur!..”
“Onları eski hallerine, güzel durumlarına yeniden iade buyur!..
Haklarını, imkanlarını
iade buyur!.. Onlar, bir kısım mutasallıtların, mütegalliplerin,
mütemelliklerin tasallutuna, saldırısına, tahakkümüne maruz kaldılar; o
zalimlerin ve münafıkların ellerinden onları kurtar! Ve onları salıver!”
Allah’ım kavmimi
hidayet eyle, bilmiyorlar beni; bilseler, yapmayacaklar!” Allah, onları da
evvelâ insan eylesin! Sonra da şöyle-böyle Müslümanlık şerefiyle şerefyâb
eylesin! Âhiretlerini karartmasın!..
“Ey darda kalanların,
canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına
dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana
ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde
hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma
cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça
daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun
bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve
ümit kaynağımız!..”
“Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle
şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda
gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur!
Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme!”
“Kırıklarımızı sarıp
sarmala.. yaralarımızı iyileştir.. ve kırık döküklerimizi gider!..”
DİPNOTLAR:
[1] Az önce
de -mealen- zikredilen hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf
Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları
bağışlanır.” buyurulurken “imanen ve’htisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi
nasıl anlamalıyız?
Cevap: Rasûl-ü Ekrem
Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen ve’htisâben gufira
lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan,
ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve
sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri
günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.
“İmanen” kelimesi,
inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden
inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her
şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin
iman etmeyi vurgulamaktadır.
Evet, biz Allah’ın
kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O’na karşı
yaptığımız ibadetler ve salih ameller O’nun hakkı, bizim de vazife ve
sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O,
ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak
geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste
dendiği gibi; “O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir.”
Cenâb-ı Hakk’a karşı
teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını
gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip
bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir,
vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle
birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin
gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse
verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul
etmesinin vesilesi evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle
ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz,
seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde
lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.
“İhtisap” kelimesi de
sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere
girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O’nun rahmetinden
umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir
husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir
ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler
de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani,
yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla,
ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz..
arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama
neticede her şeyi Mevlâ-yı Müteâl’den dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı
Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan
çıkarmamalı; ubudiyetimizi sadece O’nun hakkı olduğu için yalnızca O’na tahsis
etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı,
onları vazifemiz olduğu mülahazasıyla eda etmeliyiz.
Haddizatında, Cenâb-ı
Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize
verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı
kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana
kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir–
Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele
yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde
hakkınız olur” buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı
bahşeden de Allah’tır.
Yoksa, bizim
mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi
sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya
kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden
önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece
Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de
bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı
kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O’ndan
beklemenin lüzumunu belirtmektedir.
[2] (Bir
hadis-i şerifte anlatılır: Peygamber Efendimiz bir keresinde minbere çıkarken
birinci basamakta “Âmin!” dedi. İkinci basamakta yine “Âmin!” dedi. Üçüncü
basamakta bir kere daha “Âmin!” dedi. Hutbeden sonra, Sahabe efendilerimiz “Bu
sefer Senden daha önce duymadığımız bir şeyi duyduk yâ Rasûlallah! Eskiden
böyle yapmıyordunuz, şimdi minbere çıkarken üç defa ‘Âmin’ dediniz. Bunun
hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamber efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) şöyle buyurdular: Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlığında
onların yanında olmuş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak
mağfireti yakalama gibi bir fırsatı değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun,
burnu yere sürtülsün onun!’ dedi, ben de ‘Âmin!’ dedim. Cebrâil, ‘Yâ
Rasûlallah, bir yerde adın anıldığı halde, Sana salât ü selâm getirmeyen de
rahmetten uzak olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim. Ve son
basamakta Cebrâil, ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde
Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar
olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim.”)
“Ramazan’ı idrak
ettiği halde, afv u mağfiret liyakati kazanamamış kimseye yazıklar olsun, burnu
sürtülsün onun!” deniyor. Üç hususu söylediği yerlerde, bir tanesi de budur
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Burnun yere sürtülmesi” mevzuu,
“Hakarete maruz kalsın!” yerinde bir idyum olarak kullanılıyor; “Allah,
belasını versin! Allah, kahretsin!” değil. Bunlar ve “Yerin dibine batsın! Canı
cehenneme!” gibi cümleler bizim kullandığımız ifadeler; bu şekilde anlamamak
lazım onu. Secdede zaten burnumuz yere sürünüyor bizim. “Burnu böyle yere
sürtülsün onun!” Yoksa İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek dudaklarından
dökülen beyanlar, beyanların sultanıdır; çünkü onlar İnsanlığın Sultanı’nın
dudaklarından dökülen ifadelerdir. Bir kere meseleye öyle bakmak lazımdır.
[3] Aç
duruyorsunuz; aç durmak suretiyle sabrediyorsunuz, sabrın mükâfatını
görüyorsunuz. İ’tiyatlardan (alışkanlıklardan) uzaklaşmanız adına gayret
gösteriyor, o mevzuda ayrı bir sevap kazanıyorsunuz. Yiyecek-içecek bir şey
bulamayan insanları düşündüğünüzden dolayı ayrıca sevap kazanıyorsunuz; siz, onları
düşünüyorsunuz, “Bu aç insanlar…” diyorsunuz. Hani kermes yapanlar, birileri
için kermes yapıyorlar… Dolayısıyla, “Demek ki hakikaten açlık, susuzluk böyle
bir şeymiş!” filan diye, o düşünmeyle de ayrı bir sevap kazanıyorsunuz.
[4] Ramazan-ı
Şerif orucu çok önemli bir ibadettir. Belki namazla beraber umumiyet itibariyle
Kur’an-ı Kerim’de otuz küsur yerde zekat zikrediliyor ama -bildiğiniz gibi-
oruç için de Kur’an-ı Kerim’de sayfalar ayrılmış. Ve değişik cezalarda kefaret
olarak aynı zamanda oruç takdir edilmiş. Bazı suçlara karşılık 60 gün, 10 gün,
bazen de 3 gün oruç kefareti emredilmiş. Demek ki o, günahları, hataları eriten
çok önemli bir faktör, insanı temizleyen ve yükselten bir unsur.
Dolayısıyla bunlarda,
dünyadaki faydalar, bir kısım maslahatlar, hikmetler de sezilse, görülse bile
esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler vardır.
Yani bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’la arasında
70 bin perde olan, O’nu görmesi mümkün olmayan insanı, Allah’ı görecek
keyfiyete yükseltiyor. Dünyada neyi verirse versin, Allah’ın rızasını
peyleyecek kadar servete sahip olmayan bir insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor.
[5] Onda da
mutlaka bir kısım hikmetler ve maslahatlar bulunabilir. Fakat aslında taabbudî
olan ibadetlerle, Allah, kendi nazar-ı uluhiyetinde bir kulun kıvamı adına neyi
görmek istiyorsa, onun Cennet’e girmesi ve ebedî saadeti ihraz etmesi adına ne
ölçüde bir kıvama ihtiyaç varsa onları hasıl ediyor. Bunlara, avamca
ifadesiyle, insanın Allah’a yakın olmaya liyakat kazanması, Cennet’e ve ebedî saadete
ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz.
[6] Diğer
taraftan, Dahası, sürekli “Orucumu tam tutamadım, onu hakkıyla eda edemedim,
Ramazan’ın hakkını veremedim!” mülahazası içinde bulunmalıdır. Yoksa, bir şey
yapıyor gibi çalıma girme, hatta başkalarına “şöyle tutuyorum, böyle tutuyorum”
gibi caka yapma..
“Geceleri kalkıp şunu
yapıyorum, bunu yapıyorum!” diyerek süm’a ve riyalara girme, ibadetlerinin güya
derinliğini ihsasta bulunma.. bunlar ihlasa manidir ve o orucu da, onu tutanı
da malum hadis-i şerifin tehdit sınırlarına girdirir:
[7] “Nice
oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve
susuzluktan başka kâr bırakmaz.” Öyleyse, orucun aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı
Hakk’a, O’nun rızasına bağlanması lazımdır. Ve zaten sizin, orucu, O’ndan alıp kendinize
mal etmeniz, onunla Allah’ın rızasının dışında bir kâr elde etmeye çalışmanız
onun va’z ediliş hikmetine de aykırıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Oruç
sırf Benim rızam için tutulur, onun mükafatını da bizzat Ben takdir eder,
veririm.”
Evet, her ibadetin
dünyada bir kısım faydaları, maslahatları, hikmetleri görülebilir. Meselâ,
zekat bir köprü, fakir sınıfla zengin sınıf arasında bir irtibat vesilesi
olabilir. Mesela, insan hacca gider, hac aynı zamanda çok geniş bir kongredir;
o toplantılarda dünyevi bazı şeyler hâsıl olabilir… Fakat orucun dışa vuran
böyle bir yanı yoktur, o tamamen Allah’a aittir. Mükafatı da mağfirettir.
Peygamber Efendimiz buyururlar ki, “Kim sevabına inanarak ve ecrini Allah’tan
bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa onun geçmiş günahları affedilir.” Evet,
şayet her sene tutulan oruçla insanın geçmiş günahları affediliyorsa, insan son
tuttuğu oruçla son işlemiş olduğu günahlardan da affedilmiş ve temizlenmiş
olarak Allah’ın huzuruna gider. Ve böyle bir insan kazanmıştır, Ramazan’ı
değerlendirmişir. Dolayısıyla onun burnu yere sürtülmez ne burada, ne kabirde,
ne de mahşerde… İsterseniz, bu mekanlarda, bu konaklarda herhangi bir
derbederliğe maruz kalmaz da diyebilirsiniz.
[8] Bir
ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ
عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ
تَتَّقُونَ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size
de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın
koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.” (Bakara, 2/183) Evvelâ “iman
edenler” deniyor; demek birinin, iman etmeden, iman ve iz’ânı duymadan ibadeti
kâmil eda edip takvaya ermesi mümkün değil. Esasen imanın da mertebeleri var;
bir taklidî olanı var, bir de tahkikî olanı; imanın da mertebeleri var. Tahkikî
iman, tekvinî ve teşriî emirleri sürekli analiz ederek, tahlilden terkibe,
terkipten tahlile giderek, her gün yeni bir iman ile hayata uyanma işidir.
Fiil, teceddüde delalet ediyor; “iman ettiler” ifadesi, yarın yine, yeniden,
bir kere daha o imanlarını gözden geçirdiler de demektir. “İki günü bir birine
müsâvî olan, kaybetmiştir.” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem).
İmanda yenilenmek ve ona bir kısım katkılarda bulunmak suretiyle yarını
bugünden farklı yapmayan, kaybetmiş olur. Öbür günü, yarından farklı hale
getirmeyen, yine kaybetmiş olur. Evvelâ ona bakmak lazım; tefsir açısından ona
bakmak lazım.
Sonra, كُتِبَ
عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ diyor ki, burada “ke-te-be” kelimesi “yazma” manasına
gelir, “kü-ti-be” de “yazıldı” demektir. Kitaplarda “farz kılındı” manasını
veriyorlar. Şimdi bu, şunu ifade edebilir: İlm-i İlahîde bunun farziyeti
yazılmış. İmam-ı Mübîn’de yazılmış. Sonra Kitâb-ı Mübîn’de, değişen kitapta da
yazılmış. Birine Levh-i Mahfuz-i Hakikat; diğerine “Levh-i Mahv ve İspat”
deniyor. يَمْحُوا اللهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ
Allah, bazı şeyleri siler, bazı şeyleri onun yerine kaydeder. Ama bunların
hepsi, bir Ümmü’l-Kitap’ta, Levh-i Mahfuz-i Hakikat’tedir.
(Levh; yassı, düz,
üzerine yazı yazılabilecek bir cisim demektir. “Levh-i Mahfuz”; Allah
tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tespit
edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i İlâhînin bir
unvanı kabul edilegelmiştir. Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz
konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir. Ulema, Levh-i
Mahfuz’un yanında, يَمْحُوا اللهُ مَايَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ
الْكِتَابِ “Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap)
O’nun nezdindedir.” (Ra’d, 13/39) ayetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u
İsbat”tan bahsederler.)
Şimdi, كُتِبَ
عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ dendiği zaman, “Oruç başta Levh-i Mahfuz-i Hakikat’te
yazılmıştı, sizin için.” manasına gelir.كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ
قَبْلِكُمْ Sizden evvelkilere yazıldığı gibi. لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ Allah
(celle celâluhu), orucu, size farz kıldı; bu da sizin için -esas- takvaya
yürüme mevzuunda bir köprüdür.
Şimdi oruç, ona bir
köprü ise; namaz, ayrı bir köprüdür; Hac, ayrı bir köprüdür; iffetli yaşamak,
bohemliğe girmemek, ayrı bir köprüdür…
Takva, burada
تَتَّقُونَ kelimesi ile ifade ediliyor. Demek ki, o takva dairesine girme,
kapıyı zorlama gibi biraz meşakkatli olabilir. Açılmıyor gibi olacaktır. Bir
kısım sıkıntılara maruz kalacaksınız. Fakat بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ
الْمَعَالِي “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir.” Ne kadar zorluklara maruz
kalıyorsanız, Cenâb-ı Hak, o kadar fevz ü necatta bulunur. بِحَسَبِ الْمَغْنَمِ
اَلْمَغْرَمُ Tersine çevirin: بِحَسَبِ الْمَغْرَمِ، اَلْمَغْنَمُ Bu,
Mecelle’nin kuralıdır; fakat hadis-i şeriflerden alınmış bir Mecelle kuralıdır.
Bir taraftan dersiniz ki: “Ne kadar cereme çekme var ise, karşılığında o kadar
mükâfata erme var.” Bir taraftan da “Ne kadar mükâfata mazhar iseniz, onun da o
kadar sıkıntısı vardır, ona ulaşmak için.” Tersine çevirdiğiniz zaman
göreceksiniz onu.
Şayet siz orucu böyle
tutarsanız ve bu mevzuda hâhiş izhar ederseniz, takvaya erişirsiniz. Takva
nedir? Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek suretiyle, hakkınızda âkıbet
itibarıyla endişe ettiğiniz şeyler karşısında O’nun inayetine, himâyesine,
riâyetine, kilâetine sığınma demektir. Takva, bu… Takva, “vikâye” (وِقَايَة)
kökünden gelir; vikâye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir.
[9] Takva dairesi
içine girdiğiniz zaman, sizin için mahz-ı fezâil olan veya nûr-efşân şeyler
olan hakikatlerden de ancak o zaman istifade edebilirsiniz. Yoksa bazı şeylere
gözleriniz kapalı gider, farkına varamazsınız. Daha ikinci sûrede, الم*ذَلِكَ
الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap!
Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) diyor. “Hidayet”in
hidayet olduğunu duymak, yani dalaletten/sapıklıktan onu ayrı görebilmek takva
ile mümkündür. Esasen o hidayet yolunda mesafeler kat’ etmek suretiyle doyma
bilmeyen bir küheylan gibi sürekli koşabilecek insanlar, müttakîlerdir. هُدًى
لِلْمُتَّقِينَ Kur’an, mahz-ı hidayettir; yol gösterir, projektör gibi insanın
yolunu aydınlatır. Fakat bu, takvaya tâlip olanlar için -müttakîn (مُتَّقِينَ)
diyor- Cenâb-ı Hakk’ın himayesine sığınmaya azmetmişler için söz konusudur; o
mevzuda kararlı duranlar için, dik duranlar için mahz-ı hidayettir. Bu açıdan,
o takvayı da öyle anlamak lazım.
[10] Bir
diğer mevzu, oruçla -Hazreti Üstad’ın Ramazan risalesinde ifade ettiği gibi-
nefsin terbiyesi de hedeflenmelidir. Oruç tutan bir mü’minin “Ben biraz daha
gemini çekeyim bu nefsimin, bunu biraz daha Cenâb-ı Hakk’a yönlendireyim,
tevcih edeyim. Onu kıllet-i kelâma, kıllet-i taâma, kıllet-i menâma
alıştırayım. Bir seyr-i süluk ü ruhanîde, çile yoluyla elde edilen meziyet,
fazilet ve derecât ne ise onları elde etmeye çalışayım.” demesi ve Ramazanı
aynı zamanda bir riyâzat mevsimi olarak görmesi lazımdır. Zaten riyâzatın bir
oruç yanı da vardır. Riyazatta esas olan, aç-susuz durma, yememe, içmeme, hatta
her gün bir yudum veya iki yudum su içme.. bazen yemeği öyle azaltma ki,
haftada bir, birkaç lokma, ölmeyecek kadar yeme ve kırk gününü böyle geçirme.
Olmadıysa ikinci erbaînini, hatta üçüncü erbaînini öyle geçirme.
Bunlar bir nevî ruha
kendi gücünü kazandırma adına yapılan şeyler. Bunlarda marz-ı ilâhî esas
alınmazsa, Allah rızası hedef olmazsa o zahmetlere, sıkıntılara katlanmak da
çok faydasız olur. İnsan, gerçekten bir kısım hârikulade şeylere mazhar
olabilir; metafiziğin, fiziğe hükmettiğini görebilir, bir nazarla şuradaki
mangalı havalandırabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah nezdinde hiçbir şey
ifade etmez. Evet, nefsin gemlenmesi, frenlenmesi bakımından oruç ciddi bir
dinamiktir. Onun içindir ki, ehlullah sürekli riyâzat yaparak rûhî formlarını
korumaya çalışmışlardır. Yogilerin aç-susuz durmakla rûhî güç ve kuvvetlerini
kazandıkları, bazı mistiklerin nefislerine bir kısım eza ve cefa çektirmek
suretiyle belli nisbette rûh yüceliğine ulaştıkları da öteden beri bilinen bir
vakıadır. Ama ne yoginin ne de mistiklerin o yaptıklarıyla ahiret adına elde
edecekleri hiçbir şey yoktur. Zira aç ve susuz kalma ve riyâzat yapma ancak
ibadet niyetiyle yapılırsa bir değer ifade eder. Allah’ın rızası, ibadetleri
Allah’ın rızasını tahsile bağlamakla elde edilir. İşte, Ramazan orucunda
ehlullahın riyâzatla elde ettikleri şeyleri elde etme potansiyeli de vardır.
Ramazan, aynı zamanda bir riyâzattır.
[11] Ramazan
orucu vesilesiyle, adetleri, tiryakilikleri terk etmek ve bir manada bağımsız
yaşamak da mümkündür. Biz nefsimizi açlığa, susuzluğa alıştırınca cebrî öyle
bir şeye maruz kaldığımız zaman da su-i îtiyâdımızdan dolayı hemen çarçabuk pes
etmeyiz. Eskiler şöyle derlerdi: “Terku’l-âdât mine’l-mühlikât: Âdetleri,
tiryakilikleri terk etmek helak eden, öldüren faktörlerdendir.” Yeme-içmeye
alışırsın, farklı şeyleri yemeye, değişik meşrubat içmeye alışırsın. Oysa ki
bir Müslüman, -farklı zamanlarda da ifade edildiği gibi- bir komando misal en
ağır şartlarda bile yaşamaya kendisini alıştırmalı. İşte Ramazan bize bunu da
tâlîm ediyor.
[12] Bir
delikanlı, çiçeği burnunda, görkemli, gösterişli; Hazreti İbn Abbas gibi,
Mus’ab İbn Umeyr gibi. Geçerken daha panjurlar açılıyor, o güzelliği görmek
için herkes ona bakıyor: “Yahu şuna bakın! Sanki yerde gezen bir melek!” Mus’ab
İbn Umeyr de öyle idi; hayatının baharında Uhud’da, Allah Rasûlü’nün önünde,
önce sağ kolu, sonra sol kolu ve bir kalkan kılıca karşı “Bir boynum kalmıştı,
son; onu vur!..” Rasûlullah’ın önünde kalkan olmak üzere… Jalûziler sıyrılıyor,
ona bakıyorlar; böyle bir delikanlı…
Mescid-i Nebeviye
giderken, Hazreti Ömer döneminde, birinin kapısının önünden geçiyor. Bir
fettan, gönlünü ona kaptırmış. Takılıyor ona, değişik argümanları
değerlendiriyor, fakat bir türlü istediğine eremiyor. Ağ atıyor ama avını
avlayamıyor. Bir sürü, değişik ağlar atıyor, değişik yöntemler kullanıyor
Nihayet, herhalde nefs-i emmâre veya şeytanın ona tasallutu neticesinde -O da bir
sahabî olabilir; Allah, lisanımızı günahtan korusun!- bir felaket varmış gibi
kapının arkasında bir çığlık koparıyor. Delikanlı, “Acaba ne var ki, yangın mı
var?!” filan diye kapıyı tıklatıyor. “İmdada koşayım!” diye içeriye girince,
kapı “Tık!” diye kapanıyor. Bu defa Zeliha’nın Hazreti Yusuf’a teklif ettiği
teklif ediliyor orada.
Birden bire o gencin
diline şu ayet-i kerime vird-i zebân ediliyor: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا
مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar
ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese
geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf,
7/201) İttikâ… Kendileri takva dairesi içinde, Allah’ın himayesine girmiş…
“Şeytandan bir şeytanî tayf, bir dalga, bir esinti geldiği zaman, Biz, onun
gözünü açarız!” Kadının zorlamaları karşısında, genç kendini dinleyince bakıyor
ki, dilinde hep o ayet; hep o ayeti tekrar edip duruyor, hep o ayeti tekrar
edip duruyor. Ve kalbi dayanamıyor, düşüyor ve ölüyor orada.
Tabiî kadın kapıyı
açıyor; arkadaşları, camiye gidip gelen bu insanı tanıyanlar, “Aman, bir
yabancının evinde öldü. Ayıp olur; Emîru’l-mü’minîn görmesin bunu!” diyorlar.
İlk saflarda duran birisi idi. Hazreti Ömer de orada yoklama yapmasını çok iyi
bilirdi. Arkasında bin insan namaz kılıyor ise, biri var mı, yok mu, onu
bilecek kadar mahrutî bir bakışa sahip idi. Ömer’e kurban olayım, radıyallâhu
anh!.. Evet, “Aman duymasın, ayıp olur; bir yabancının evinde vefat etti..”
deyip gizlice götürüyor, namazını kılıyor ve gömüyorlar.
Hazreti Ömer
efendimiz, işte o mahrutî bakış ile yaptığı yoklamalarında, onu göremeyince
durduğu yerde, “Falan nerede?” diyor. Kem-küm ediyorlar önce; sonra da “Ya
Emire’l-mü’minîn! Başına böyle bir şey geldi, ölü bulduk. Hem biz hicap ettik,
hem de sizi mahcup etmemek için gizlice götürdük. Gömdük onu…” diyorlar. “Beni,
mezarına götürün!” diyor. Mezarının başına dikiliyor: وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ
رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Buna karşılık, Rabbisinin (Rab olarak) Makamı’ndan korkan
ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki
cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) ayetini okuyor. “Allah mehâfeti ile, mehâbeti
ile, korkusu ile hareket edene, iki cennet vardır, bir cennet değil. Arzı, tûlü
(genişliği, uzunluğu) gökler genişliğinde cennetler vardır.” Birdenbire
mezardan ortalığı lerzeye getirecek bir ses duyuluyor: “Yâ Emire’l-mü’minîn!
Ben, onun iki katını buldum!” Allah, seni Cennetü’l-Firdevs ile sevindirsin! Ve
bizi de sizin kıtmîrleriniz olarak orada haşr ü neşr eylesin!..
Yok “Siyasî İslam!”,
yok “Müslümanlık!”, yok “Bilmem neyi getireceğim!..” Çoktan ona güve düşmüş,
onu yemiş, onu didik didik etmiş, lif lif parçalamış olur. Öbür tarafa gittiğin
zaman, İflas Hadîsi ile ifade edildiği gibi, eli boş, yüzü kapkara olarak
gidersin öbür tarafa!..
[13] Kur’an’ın
Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin
doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril
(aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her
gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’e gelirdi.
Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a
okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.
[14] Selef-i
salihin efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt
sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve
onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek
günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye
kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç
değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.
[15] Aslında,
Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en
büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de
bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın
ifadesidir.
[16] Toplumumuzda
âdet olmuş, mukabele yapıyoruz. Esasen, Kur’ân-ı Kerim’le meşguliyet bir aya
münhasır olmamalı. Selef-i sâlihîne bakılınca görülüyor ki, onların Kur’ân’la
irtibatı öyle Ramazan-ı Şerif’e münhasır değildi. Esasen, kütüb-i fıkhiyede de
ifade ediliyor bu mesele; üç günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmetme meselesi var,
her gün hatmetme meselesi var. Her gün hatmetme epey zor, onun için on beş saat
ayırmanız lazım.
Evet, selef-i sâlihîn
arasında Kur’an-ı Kerim’i üç günde bir hatmedenler olmuş; lâakall (en azından)
on beş günde bir hatmetmişler. “Otuz gün” diyen, ben görmedim. Fakat en azından
otuz günde bir; yani, her gün bir cüz okumak suretiyle otuz günde bir hatim
yapmalı, lâakall. Allah’ın Kelamı’nı, bu kadar zaman içinde tekrar etmeli,
hatmi lâakall bir ay içine sığıştırmalı.
İşte, Kainatın İftihar
Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak
okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir
tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda
Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle,
mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler
yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.
[17] Evet,
O’na inmiş ama aynı zamanda bana da inmiş gibi; o mülahaza ile okuma. Bu, biraz
manayı bilmeye vâbeste. Fakat bizde öyle okunmadığından dolayı, mukabeleler
âdettir bizim câmilerde; yani, ibadet edâlı bir âdettir câmilerde onu öyle
karşılıklı mukabeleli okuma, birinin okuyup diğerlerinin dinlemesi. “Ne diyor
Cenâb-ı Hak onun içinde?” Onu merak etme meselesi hiç söz konusu değil.
[18] Burada
antrparantez bir hususu daha ifade edeyim: Hanefi fukahasınca, icmâ’a yakın şekliyle,
“Namaz kılarken, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumak, namazı bozar!” deniyor. İmam
Ebu Yusuf hazretleri, istisnaî olarak, diyor ki: “Nafile namazlarda, Kur’an-ı
Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” İmam Ebu Yusuf, çok önemli bir
şahsiyet; Abbasî döneminde Şeyhülislamlık da yapmış bir insan. Ve
“Kitâbu’l-Harâc”ı yazmış; o dönemde devlet adına çok önemli bir kitap o da. O
zat, “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.”
diyor.
Günde kıldığımız
namazların şu kadarı da nafiledir; şu kadarı farz, şu kadarı nafiledir. Şu
rahle gibi -Burada da var mı? Şu rahle gibi.- bir rahle üzerine koyarak,
Mushaf’ı önümüzde bulundurup nafile namazlarda ona bakarak okuyabiliriz.
İçinizde hafızlar var ise, hafızsanız onu sadece -bir yönüyle- fâtih olarak
kullanırsınız, yani takıldığınız yerlerde göz ucuyla bir nigâh-ı âşinâ
kılarsınız ve tıkanıklığı açarsınız, onunla by-pass yaparsınız. Diğerleri,
bütün bütün bakarak okuyabilirler.
Fakîr, en azından
nafile namazlarda Kur’an’ın hatmedilmesini diliyorum. Allah aşkına, hiç olmazsa
her ay Kur’an-ı Kerim’i öyle hatmetseniz; işte senede on iki defa hatmetmiş
olacaksınız. Allah Kelamı…
[19] Senede
sadece bir Ramazan-ı şerifte, bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmediyoruz. Allah’ın
Kelamı’na değer vermemiz, işte o kadar bizim!.. Onu da hafife almamak lazım;
niyetlerin hulûsuna göre Cenâb-ı Hak, onu da katlayarak geriye döndürebilir.
Ama bari o hatmi makâsıd-ı İlahiye’yi Kur’an’da görme adına iyi
değerlendirsek!.. Daha evvel de âcizâne arz ettiğim gibi, keşke mü’minler, bir
günün üç faslında ayrı ayrı o Kur’an-ı Kerim’i okusalar; sonra da açıklamalı
bir meal ile manasına baksalar. Allame Hamdi Yazır’ın tefsiriyle değil,
Râzî’nin tefsiriyle değil, Ebu’s-Suud’un tefsiriyle değil. Bunlardan biriyle
okumak, çok uzun zaman alır. Ama açıklamalı, tek cilt içine sıkıştırılmış veya
iki cilt içine sıkıştırılmış bir meal ile bu yapılabilir.
Zannediyorum üç
fasılda okunduğu zaman da bir cüz okunmuş olur; meali ile beraber, açıklamalı
meali ile beraber bir cüz okunmuş olur. Senede bir hatim yapıyorsak, hiç
olmazsa yüzümüze-gözümüze bulaştırmadan, bu ölçüde yapalım. Bizden ne istiyor?
[20] Teravih,
Arapça’daki “tervîha” kelimesinin cem’i (çoğulu) olup “teneffüs etmek, ruhu
rahatlatmak, bedeni dinlendirmek” gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına
mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört
rekâtının sonundaki oturuş, “tervîha” olarak adlandırılmış; sonradan bu
kelimenin çoğulu olan “teravih” sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile
namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil
Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak
zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir.
Terâvîh namazı,
sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun
için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de Terâvîh
namazını kılmak sünnettir.
Evet, Ramazan’da bir,
oruç; ikincisi, Kur’an-ı Kerim; üçüncü olarak da Terâvîh… Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru, iki defa cemaate Terâvîh
kıldırdı. Fakat böyle cemaatin derlenip toparlanması, biraz zor olur. Bir
yönüyle bu, “tekâlif-i mâlâyutâk” (insana gücünün yetmeyeceği işleri yükleme) sayılabilir.
“Teklif-i mâlâyutâk” var ya: لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا
“Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara, 2/286)
Başkalarına zor gelir, özellikle işi-gücü olanlara. Bağ ve bahçeleri var, tımar
ediyorlar; bir de akşam gelip yirmi rekât Terâvîh namazı kılmada
zorlanabilirler. “Herkes kendi kendine müsait bir vakitte evinde kılsın!”
mülahazasıyla… Bu meseleyi, Kendi (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarındaki
bir mesnede, bir blokaja dayandırabiliriz: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا،
وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; tebşir edin,
nefret ettirmeyin, insanları kaçırmayın!”
Tavzih için arz
ediyorum: Şefkat Peygamberi, bazen namazı hızlıca kıldırıyordu. Buyuruyor ki:
“Ben, çok uzunca ayakta durmak istiyordum fakat ciyak ciyak bir çocuk sesi
duydum; annesinin ona karşı alakasını düşünerek, namazı kısa kestim!”İnsanlığın
İftihar Tablosu, meseleyi sürekli yapılır hâle getirmek adına, “teysîr”
diyebileceğimiz, “kolaylaştırma” yöntemini ileriye sürüyor.
Şimdi, Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Terâvîh’i cemaate iki gün kıldırıp o meseleyi
öyle yaptıktan sonra eve çekiliyor. Sonraki gün, cemaat toplanıyor; bu çok
müthiş bir hadise; Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında
yirmi rekât namaz kılacaklar. Sesleniyorlar, öksürüyorlar; çıkmıyor Efendimiz.
Sonra, o maksad-ı Nebevîlerini ifade buyuruyorlar. Sonra millet, kendi kendine
kılıyor onu; gönül rızası ile kılıyorlar Terâvîh’i. Yirmi rekât Terâvîh öyle
kılınıyor.
Günde beş vakit namazda
“zevâid” (işlenmesi iyi/hasen olmakla birlikte terkedilmesinde sakınca
bulunmayan, Rasûlullah’ın çok zaman yapıp bazen terk ettiği nafileler) ve
“revâtib” (farz namazlardan öncekiler gibi belli düzen ve devamlılık içinde
kılınan müekked sünnetler) esasen, farzlardaki noksanlıklara mukabil
sayılacaktır. Şayet farzlarda bir kusur, bir eksiklik var ise… Kıldığımız
namazı tam kılamamış isek.. bir kusur ile kılmış isek.. abdestte kusur var
ise.. istibrada kusur var ise.. başka bir kusur var ise.. gaflet ile kılınmış
ise… Bir eksik, bir gedik, bir kırılma var demektir. Dolayısıyla bunların
nâfile ve sünnet namazlarla sarılıp sarmalanması ve tamamlanması, Cenâb-ı
Hakk’ın rahmetinin vüs’atidir; “Alın, nâfile ile o boşluğu doldurun; kulum, bir
boşluk yaşamasın!” demektir. Evet, bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’ati
demektir. Şimdi Terâvîh, bu mevzuda boşluk dolduran çok önemli bir ibadet
şeklidir. Evet, zor olsa bile, bu mülahaza ile kılındığı zaman tamamlanabilir.
Evet, belli bir dönemde belki aksattığımız namazlar vardı. Öbür tarafa
gittiğimiz zaman, yere bakmayacak şekilde, Cenâb-ı Hak, onun ile boşlukları
dolduracak; biz de اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ
وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâletten başka, her hâle hamd ü senâ olsun!” deyip sıyrılacağız,
Allah’ın izni-inayetiyle.
Peygamber Efendimiz
Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat
farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız
kılmayı tercih etmiş; fakat, “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve
sevabını Allah’tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır.” diyerek
ashabını bu namaza teşvik etmiştir.
Rasûl-ü Ekrem
(aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın
önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; “Allah Ramazan ayında oruç
tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı
kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan
bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa)
günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur.”
Teravih namazının
cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir
mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm
vererek ikâme etmek en faziletli olanıdır. Aralarda çeşitli salat u selâmlar,
Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, “hizbu’l-hasin” ve “hizbu’l-masun” gibi
dualar okunabilir.
Günümüzde bazıları
Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih
namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn
Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da yirmi rekât ve vitir
kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiilî
icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre
yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde
iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok
yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç
olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler
teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikame etmelidirler.
Ulema, teravih
namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden
fazla hatimle ikame etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i
salihin, Ramazan boyunca teravihte Kur’an’ın hepsini okumuş veya okuyan birinin
arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu
nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak
bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.
Yoksa yarış yapar gibi
çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen
doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen
kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak
manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih
namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta’dîl-i erkanın gözetilmesine
dikkat etmelidirler.
[21] Hani bir
de gündüz hatimde, mukabelede aynı ayetler okunuyor; insanlar az meale de vâkıf
oluyorlar. Bir de imamın arkasında dinleyince… “Yahu meal okurken, şöyle
denmişti; bak, öğlen meal okurken böyle denmişti; ikindide öyle denmişti, akşam
da öyle denmişti.” Bir de Terâvîh’te bu mesele terdâd edilince, Kur’an, zihnimize
daha bir yerleşir; nöronlar, bütün kapılarını kale kapıları gibi açarlar ona,
“buyur” ederler. Dolayısıyla günde bilmem kaç defa Kur’an ile bir beraberlik
tesis edilmiş olur. Terâvîh’in bir de böyle bir derinliği var; o, böyle bir şey
de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, muvaffak eylesin!..
[22] “Oruçlu
için iki sevinç (ânı) vardır; birisi iftar vakti, diğeri de oruç tutmanın
verdiği huzurla Allah’a kavuştuğu zamandır.”
İftar vaktinin ayrı
bir neşvesi var. Aç-susuz duruyorsunuz; dudaklarınız kurumuş, bir yudum suya,
“Bir olsa da!..” falan diyorsunuz. Sonra, iftar edeceğiniz zaman, Cenâb-ı
Hakk’ın nimetinin kadr u kıymetini bilme söz konusu. لَئِنْ شَكَرْتُمْ
لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Andolsun, eğer
şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz,
şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz,
nimetimi artırırım Ben!” Şimdi Ramazan-ı şerifte, o bir bardak suyun
kadri/kıymeti biliniyor. Orada öyle bir şükrediyorsunuz ki siz, hâlen en
azından… “Elhamdülillah yâ Rabbi! Sen, bu suyu yaratmışsın.. su ile benim
ağzımdaki münasebeti yaratmışsın.. yutağımdaki münasebeti yaratmışsın..
vücudumdaki münasebeti yaratmışsın.. vücudumda suya ihtiyacı yaratmışsın Sen..
ve ben, bütün bunları hissediyorum, onu yaratmışsın!..” İnsan bunları
düşünmeyince -zannediyorum- gâfilâne yaşıyor demektir. İnsandaki tefekkür,
tedebbür, tezekkür, taakkul meseleyi böyle ele almayı iktiza eder. Şayet, bir
iftar vaktinde, iftar, bunları düşündürüyorsa sana, bu da çok önemli bir
husustur.
[23] Sahura kalkıyorsun;
gece, uykunu terk ediyorsun. Hele şimdiki dönemde, Terâvîh kılacaksın;
yorgun-argın, vakit bulabilecek misin, bulamayacak mısın; iki saat uyuyacak
mısın, uyumayacak mısın?!. Fakat o tatlı uykudan, yumuşak döşekten, sımsıcak
yorganın altından sıyrılarak, sahura kalkacaksın, yemek yiyeceksin orada. Fakat
senin kendi rahatını terk etmen, belki ailevî rahatını terk etmen, onlarla
münasebetini terk etmen… Bunlar öyle fedakârlıklardır ki, Cenâb-ı Hak nezdinde
neye tekâbül eder, bilemezsiniz.
[24] Bir de
“itikâf” var; bu da Türkiye’de çok unutulan ibadetlerden birisi. Bunlar yapılıyor
fakat büyük ölçüde kadavrası yapılıyor; işin hakikati ile yapılan şey arasında
numara-drop uygunluğu yok. Bir de “itikâf” var; Ramazan’ın son on gününde,
mescitlerde kalma şeklinde. Ama bugün bu ya hiç yok, ya o kadar azalmış ki,
zannediyorum bunu -değil başkaları- imam da yapmıyor, müezzin de yapmıyor,
Diyanet mensubu da yapmıyor, müftü efendi de yapmıyor, vaiz efendi de yapmıyor.
“Oruç tutmak, yeter!” diyorlar; inşallah oruç tutuyorlardır, “Oruç tutmak,
yeter!” falan diyorlar.
Evet, bir de itikâf
var; tamamen o Hak dostlarının halvet hayatları gibi bir şey, itikâf. Bütün
dünya ve mâfîhâdan -içindekilerden- sıyrılmak.. tamamen “görülüyor olma”
mülahazasına kendini salmak; o akıntıya kendini salmak.. “Acaba görüyor olma
mülahazası nasıl bir şey? Mir’ât-ı ruhuma nasıl aksedecek benim?” Hep o sevda
ile koşmak… İtikâfa da böyle bakmalı!.. Orada, az yeme, az içme, hayrete varma,
fânî olma, O’nu (celle celâluhu) bulma… İtikâf… Bu da biraz daha fazla
sıkıntılara katlanarak, meseleyi farklı şekilde değerlendirme…
[25] Hele
neslin ıslahı için bir oraya bir buraya koşup duran kudsîlere Ramazan kim bilir
ne hediyeler ne hediyeler takdim ediyordur. Dine ve millete hizmet yolunda
sahur, iftar demeden seyr u seferler yapan kutlular kim bilir Ramazanda nasıl
binlerce senelik semere elde ediyorlardır.
Evet, Adanmış bir
insanın hedef ve gayesi uğrunda atacağı her adım ona ribat sevabı
kazandıracaktır. Ya bu sevap bir de Ramazan ayının bereketine göre olursa!..
Herkes elde edebilir mi böyle bir mükafatı? Evet, kalbindeki hulûsa,
niyetindeki derinliğe ve Allah’la olan irtibatının seviyesine göre herkes bu
mükafattan istifade edebilir. Hadis-i şerifte bir ufuk gösterilmektedir. Sevabı
tam kazananın hâli odur, ama herkes onun kadar olmasa da kendi seviyesine göre
aynı semereden nasiptar olur.
[26] İşte o
aralanan gök kapılarını değerlendirerek, bir size, bir ötelere, ötelerin
ötesine bakan ruhanîlerin/meleklerin bakışlarındaki şefkat durumunu
değerlendirerek, onlar için “Allah’ım! Bu mazlumları, mağdurları, zâlimlerin,
münafıkların şerrinden muhafaza buyur!” demek lazımdır.
[27] Bir
taraftan da -bence- İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem),
mübarek sinn-i şerifi düştüğü zaman, miğferi yarıldığı zaman, yanağı
yaralandığı zaman, uğrunda başların-kolların verildiği zaman, hiç öfkelenmedi,
kızmadı; şöyle dua etti: اَللَّهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ
يَعْرِفُونَ“Allah’ım kavmimi hidayet eyle, bilmiyorlar beni; bilseler,
yapmayacaklar!” Evet, bir taraftan da İslam dünyasına musallat olan
münafıkların ve zalimlerin ıslahı için, içinizden gelircesine dua edin. Allah,
onları da evvelâ insan eylesin! Sonra da şöyle-böyle Müslümanlık şerefiyle
şerefyâb eylesin! Âhiretlerini karartmasın!..
Zira ben biliyorum ki,
sizin kalbiniz dünyada her mazlum, her mağdur için tir tir titrediği gibi, bam
teline dokunurcasına tir tir titrediği gibi, öbür tarafta da onların o ağır
hesapları karşısında, terazinin bir kefesinin yukarıya kalkması ve günah
kefesinin gidip yerin dibine batması karşısında, orada da yürekleriniz
sızlayacak. Oradaki o yürek sızlamasına meydan vermemek için, Müslüman
milletlerin başına musallat olmuş münafıkların, bütün münafıkların, bütün
zalimlerin salah-ı hâl etmeleri için de dua etmelisiniz.
[28]
Teheccüd kılacaksanız, teheccüd esnasında.. gece sahura kalkacaksanız
-kalkacaksınız- sahurda.. ve aynı zamanda Terâvîh’lerde. İki rekâtta bir selam
vererek kıldığınız Terâvîh’in “tervîha”larında… Mübarek günlerde, mübarek
saatlerde, çok mübarek ibadetler arasında, gök kapılarının aralandığı bir
esnada, meseleyi o şekilde koro haline getirme, nezd-i ulûhiyette -inşaallah-
kabule karin olur.
Düşünün ki,
hürriyetini yitirmiş, esarete düşmüş, mazlumiyet, mağduriyet yaşayan on
binlerce insan var. Mallarına/mülklerine el konmuş, eğitim müesseselerine el
konmuş, “münâfık”lar tarafından, “zâlim”ler tarafından… Tereddüt etmeden
söylüyorum bunu; çünkü milletin alın teriyle kazandığı şeylere, himmetleriyle
ortaya koyduğu şeylere, hiç kimsenin gelip el koyma hakkı yoktur; onun hesabını
ötede Allah görecektir. “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün
halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” Bugün halka cevretmek kolay,
çünkü güçlüsün, kuvvetlisin; yarın Hakk’ın divanı var, canına okuyacaklar;
ya-rın Hak-kın di-va-nı var, ca-nı-na o-ku-ya-cak-lar!..
Bir taraftan sızlayan,
inleyen bir gönül ile, yani heyecan mızrabını hassasiyet tellerine dokundurmak
suretiyle çıkaracağımız seslerle, onlar için Cenâb-ı Hakk’a arzularımızı
sunmalıyız. “Niyaz” edasıyla, “nâz” edasıyla değil, niyâz edasıyla. Bir
taraftan, bu…
[29] Onların
durumunu açken çok daha iyi duyarsınız, anlarsınız. O da sizin semâhât,
cömertlik hislerinizi şahlandırır. Onun için, millet bu hususu işleye işleye
zamanla âdet haline de getirmiş; öyleki sanki yapmaları gerekli olan o değişik
hayır, hasenat, himmet, zekat ve sadakanın mutlaka Ramazan-ı Şerif’te yapılması
lazımmış gibi, cömertlik hislerinin tetiklenmesini bile beklemeden yapıyorlar.
İşte görüyorsunuz, sadaka veriyorlar, sadaka taşları kuruyorlar. Şimdilerde
sadaka taşları yerine çadırlar kuruyorlar. Diyorlar ki, “Allah’ın ikram
sofraları açılmış yağmadır gelen alsın!” Belki gerçekten de Allah tarafından
tetikleniyor insanların bu semâhât hisleri, hayır duyguları. Fakat belki de
millet işleye işleye artık onu tabiatları haline getirmiş.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder