Bir insan hakkında söylenen, “Aval aval yüzüme baktı” demek kadar da olsa,
duyduğu zaman muhatabının hoşuna gitmeyecek her söz gıybettir ve haramdır.
Yalan söylemek, zina etmek, hırsızlık yapmak ve namazı terk etmek gibi
haramdır. Fakat ne tuhaf ve acıdır ki, bazı insanlar “...dine ve millete
hizmet” diyor; “...Burada bulunayım, bu arkadaşlarla oturup kalkayım da
sevap kazanayım” diye düşünüyor; ama böyle çirkin bir günaha girmekten
kendini korumuyor. Aslında bu tavır, dinin bir yanını kabul edip gereğini
yapma; diğer bir yanını ise arkaya atma demektir. Kur’ân-ı Kerim, iman
kalbinde oturaklaşmamış bazı insanlardan bahsederken “Bazısına inanıyor,
bazısına inanmıyorlar” demekte; onların dinin bir kısım emirlerini
uygulayıp, diğer bir kısmını görmezlikten gelmelerini tenkit etmektedir.
Diğer taraftan, bizzat bizim vazifemiz değilse, başkalarının eksik ve
hatalarını görmeye, onları dile dolayıp vazgeçirme tembihlerine girmeye
hakkımız yoktur. Mesela, arkadaşlardan bazıları hasır ve kilimleri
evlerinden toplayıp yerine lüks halılar sermiş olabilirler. Bazıları tahta
kanepelerini atıp lüks koltuklar almış olabilirler. Aslında, bizim
seviyemizde bir hayat sürenler için bunların hiçbiri haram değildir. Yani,
halı sermek de, koltuk koymak da haram değildir. Hasırın üzerinde yatıp
kalkma, başını bir tahtaya koyup uyuma, bir çeşit zühd olabilir. Hatta o
insanın tabiatından kaynaklanmıyorsa, el âleme caka yapmaya ve riyaya sebep
oluyorsa, o şahıs hakkında çok tehlikeli bir şey de olabilir. Şimdi hiç
kimse kalkıp da “Ooo hocam! Sizin dediğiniz o insanlar eskide kaldı, o
çamlar çoktan bardak oldu. Eskiden millet hasırlarda oturuyordu; şimdi
kanepelerde, halılarda oturuyor” falan diyemez. Hasırı, kanepeyi halı ve
koltukla değiştiren adamın yaptığı iş haram değildir; fakat diğerinin
yaptığı bu tenkit ve gıybet kat’î haramdır. Bu mesele karşısında “Artık
halılarda oturuyor, kanepeleri de değiştirdi; o tefessüh etti” demek
gıybettir ve kat’iyen haramdır.
Bir insanın iki üç kat elbisesi olabilir. İhtiyaç harici eşya bir yönüyle
israftır, bir yönüyle de değildir. Biz o insanın niyetini bilemeyiz ki;
maslahatı icabı, her dışarı çıkışında farklı bir elbise giymeyi düşünüyordur
belki. Belki “Benim şahsımda din-i mübîn-i İslâm’ı görüyorlar; dinimi iyi
temsil etmem için bugünün anlayışına göre şık olmam da gerekli” diyordur.
Yani, belli mülâhazaları vardır edâ ettiği vazife adına. İşte gardırobu kat
kat elbiseyle dolu olan insanın o hali haram değildir; belki, küçük bir
israftır. İsraf bile kendi içinde aynı seviyede değildir, farklı farklıdır.
Onun bu haline kat’î olarak “Haramdır” diyemeyiz; fakat başka birinin
“gırtlağına kadar israf içinde yaşayan adam” şeklinde onu kınamasının kat’î
haram olduğunda şüphe yoktur.
Müttakîler dairesi saydığımız hizmet insanlarının her zaman içtikleri
kevser, kokladıkları kâfur olması lâzım gelirken, onlar da bazen çok çirkin
düşünceler içine girebiliyorlar ve kevser içeceklerine zakkum yiyorlar hiç
farkına varmadan. Oysaki, oturup kalkıp kâfur koklamalı, kevser yudumlamalı
ve cennetlikler gibi yaşamalı... Kimseyi; ama hiç kimseyi çekiştirmemeli.
Biri bize elli defa kötülük yapsa, onun kötülük yapması, bizim de kötülükle
mukabelede bulunmamızı meşrû kılmaz. Kötülük, zatında kötüdür. Biz maruz
kalsak da kötüdür, kalmasak da. Bediüzzaman, “mukâbele-i bi’l-misil” için
“kâide-i zalimâne” demiştir; kötülüğe kötülükle karşılık vermek, zalimce bir
tavır sergilemektir.
Dinin mehâsin-i ahlâk ile mütehallik olma ve mesâvî-i ahlâktan ictinab etme
ile ilgili emirleri tatbik edilse; kötülüğe iyilikle mukabelede bulunma, en
kötü insanlarla bile iyi geçinmesini bilme, kobralara insanca yaşama âdâb ve
erkânını öğretme, akreplere insanları ısırma usulünü unutturma yolu bulunmuş
olacak ve vifak ve ittifak tam sağlanacaktır. Bugün insan en vahşî
hayvanları dahi terbiye edebilmektedir. Oysa terbiyeye en müsait varlık
âdemoğludur. Problemler karşısında her fert, kendini gözden geçirse ve
başkasından hatasını anlayıp dönmesini bekleyeceğine kendisi örnek bir
davranış sergileyip meselenin halline çalışsa, problem yarı yarıya azalmış
hatta çözülmüş olacaktır.
Hakikî Müslümanlık anlaşılıp ciddiyetle yaşandığı zaman, herhangi bir
problem olacağına inanmıyorum. Müslümanlar fert fert, ağızlarına, göz ve
kulaklarına giren her şeye parola sorduğu zaman, hiçbir içtimaî problem
kalmayacaktır. Allah (celle celâluhû) vifak ve ittifakı nasip edecektir,
yeter ki her bir mü’min “Cennete girmek istersen incitme cânı!” sözüne uygun
yaşasın.
gıybet ve tenkit
Yapıcı ,alternatif,olumlu düşünce üretelim, adabına uygun istişareye
getirelim fakat tenkit etmeyelim,gıybet etmeyelim.
Sizin cebrail kadar aktiviteniz olsa, hayata mazhar olsanız o kadar
çalışşanız, o kadar ihlaslı olsanız, o kadar samimi olsanız eğer birbirinizi
tenkid ediyorsanız VALLAHİ , BİLLAHİ , TALLAHİ oradaki hizmetinizde katiyyen
bereket bulamazsınız.
Az gidersiniz ,uz gidersiniz dere tepe düz gidersiniz fakat bir çuvaldız
boyu yol alamazsınız…
Ben arkadaşlarımdan rica ve istirham ediyorum,küfür saysınlar gıybet ve
tenkidi.
Ellerini ayaklarını öpeyim.
Şu bembeyaz olmuş saçlarımla başımı kaldırım taşı gibi ayaklarının altına
koyayım, Allah rızası için Rasulullahın hatırı için Hz. Üstadın hatırı için
bu uğurda hizmete giderken ölen Şehidlerin hatırı için Allah aşkına
birbirlerini tenkid etmesinler.
Biraz daha sabredeceğim. Biraz daha dişimi sıkıp dayanacağım, ama bir gün
ellerimi açıp hala tenkid etmeye devam edenlere ” Allahım; şimdiye kadar
sadece düşmanları sana havale ediyordum. Düşmanca duygularla birbirinin
üzerine giden arkadaşlarımı da sana havale ediyorum” diyeceğimden endişe
ediyorum, derim diye korkuyorum.
Falsoları arkadaşlarımızın kusuru gibi başlarına indirmeyelim, yüzlerine
çarpmayalım. Güzel şeyler söyleyelim ve onların hayatımızda ma’kes bulmasını
sağlayalım.
Kendini tenkid eden başkalarını tenkid etmez
.Ben hiçbir kimseyi tenkid etmeyelim diyorum. Falanı yıkmakla filanı
yıkmakla bir yere varılmaz.
Başkalarını tenkid etme içimize girebilir, tenkide açık olduğu halde tenkid
etmeme, fazilet odur işte…
Dikkat etmediğimiz, ancak bizi zehirleyen, aşk ve şevklerimizi kıran bir
hastalıktır tenkit. Yıkıcı tenkit, “Yapamıyorsun, bilmiyorsun, anlamıyorsun,
beceriksizsin, yanlışsın, işleri yüzüne-gözüne bulaştırdın!” şeklindeki
yaklaşımlardır.
Bediüzzaman bu tür tenkidi, “nefretin teşeffîsi (rahatlaması)” olarak
niteler.
Gıybet ise; kişi veya kişilerin arkasından, hoşlanmayacakları şeyleri
konuşmaktır. Zaaf, kusur ve yanlışlarını anlatmak, yaymaktır. Yâni gıybet
edilenin darılacağı herşey gıybettir. Doğru bile olsa!
Şayet, anlatılanlar doğru ise, zaten onun adı gıybettir. Hele bir de yalan
ise, iki katlı bir zulüm olur: İftira ve gıybet!
Gıybet, yani dedikodu, zâlimâne bir cinâyet, büyük bir günah, fert, âile ve
toplum hayatını zehirleyen kötü bir huydur. Bundan dolayıdır ki gıybet,
İslâm âlimlerince, “âciz, korkak insanların, başkalarına karşı kullandıkları
alçak bir silâh” olarak gösterilmiştir.
Bundan dolayıdır ki, bir Müslüman, akıl, kalb, vicdan, insanlık, fıtrat,
yâni yaradılışın kabul etmediği, reddettiği bu kötü haslete düşmez, düşmüşse
kurtulmaya çalışır. Gıybetin, bu kötü ve çirkin yönlerinden dolayı Kur’ân
onu şiddetle men eder:
“Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât, 12.)
Kur’ân’ın kullandığı “ölü kardeşinin eti” tâbiri gerçekten düşündürücüdür.
Evet, gıybet edilen eden adam, âdeta, gıybet edilenin nazarında öldürülmüş,
parçalanmıştır. Uzun bir hayat kesiti içinde, kendisinden çıkan eksiklikler,
kusurlar, hatalar, zaaflar; sanki her zaman işleniyor gibi gösterilmiştir
gıybet ile. Dinleyenler, o insanın aleyhine şartlanmış; yâni, gıybet
edilene, gıybetçinin sıraladığı kötü sıfatlar penceresinden bakılmaktadır.
Gıybet edilen kişinin başına herhangi bir hastalık, musîbet, felâket geldiği
zaman, gıybetini dinleyenlere müracaat ettiğini ve yardım istediğini
düşününüz. Kafalarda çizilen o kötü imaj, onu derhal reddettirir. Çünkü,
daha önce gıybetçinin sıraladığı hatâ, kusur ve zaaflarla şartlanmışlardır.
O insan, artık toplum hayatında ölüdür. Böylece gıybet, dayanışma,
yardımlaşma, kaynaşma gibi sosyal güvenceleri sağlayan unsurları bir bir yok
eder.
Konuya yarın devam edelim inşallah.
Resûl-i Ekrem (asm), bu çirkin işin, yani gıybetin dehşetini gösterip,
ümmetini bu hastalıktan men etmek için şöyle buyurur:
“Miraca çıktığım gece, tırnakları ile yüzlerini tırmalayan bazı kimseler
gördüm. Cebrail’e (as) bunlar kimlerdir diye sordum. ‘Bunlar insanları
gıybet edip, gizli hallerini araştıranlardır’ diye cevap verdi.” (Ebu Davud,
Edeb: 35.)
Ancak, bazı söz ve konuşmalarımız var ki, bunlar gıybete girmez. Bediüzzaman
Said Nursî Hazretleri bu hususları şöyle açıklar:
* Kendine yapılan haksızlığı gidermek için ehline, vazifeli şahıslara,
yetkililere durumu anlatmak.
* Herhangi bir iş için ortaklık kurmak isteyenlerin sormaları halinde, sırf
meşveretin hakkını vermek için, his ve duygularını karıştırmadan, ortak
olacağı şahıs hakkında gerekli bilgileri vermek, muhtemel zaaf ve zararlara
dikkat çekmek.
* Tahkir ve teşhir için değil, sırf târif için kişileri “kör, topal, şişman,
kısa” gibi bazı özellikleriyle anmak.
* “Yaptığı kötülüklerden sıkılmayıp, açıktan açığa işleyen, onlarla iftihar
eden, anlatanlar hakkında da söylenen uyarıcı, ikaz edici sözler de gıybet
sayılmaz.” (Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, s. 267-268)
Aksi halde yapılan gıybet, yaptığımız sevapları, sel sularının her şeyi
götürmesi gibi alıp götürür ve ateşin odunu yeyip bitirmesi gibi, iyi
amellerimizi de kül eder.
Kim, âleyhinde konuşulmasını, dedikodu yapılmasını, gıybet ile
çekiştirilmesini, “ölüsünün etinin parçalanmasını” ister? Öyle ise, “Men
dakka, dukka” (Çalma kapımı, çalarlar kapını), yâni “ne ekersen onu
biçersin” kaidesince, gıybet eden, gıybet edileceğini unutmamalı!
Gıybetli, dedikodulu toplantılar mı, dedikodusuz sohbetler mi?
Kimse, gıybet edilen toplantılara katılmak mecburiyetinde değil! Size, “Şu
kuyuya, şu çukura, şu ateşe atlayalım veya gelin birlikte zehir içeceğiz!”
deseler, ne yaparsınız?
İstemeyerek gıybet sözlerini işitmişsek veya dinlemişsek, “Ey Allah’ım, bizi
ve gıybet ettiğimiz kişiyi bağışla” diye Allah’ın rahmetine iltica etmeli ve
gıybet edilen kişiye rast geldiğimizde “Hakkını helâl et!” diyerek, özür
dilemeli.
HARAMA FETVA ARANMAMALI
Öncelikle din kardeşlerimize karşı değil iftira ve gıybet için bir yol ve iz
aramak, uhuvvet ve kardeşlik bağlarımızı yeniden gözden geçirmeye ve yeniden
kurmaya şiddetle ihtiyacımız olduğunu söylemeliyiz.
Allah’ın huzuruna gidiyoruz.
Katı kalple Allah’ın huzuruna ulaşmaktan Allah’a sığınmalıyız.
Çünkü Cenab-ı Allah’tan katılık değil, yumuşaklık istiyoruz; öyle değil mi?
Öte yandan kalbin katı olması, katı kalması, katılıkla iftihar edilmesi pek
hayra alâmet değildir. Zararını önce kendimiz çekeriz. Keskin sirke küpüne
zarardır.
Katı kalbin azabını, acısını, cezasını bizden başkası çekmez.
İftira veya gıybetin devam etmesinden yana fetva aramak, katı kalplilikten
başka nedir?
Allah’ın Kur’ân’da çirkin bulduğu ve sakındırdığı bir davranış Allah rızası
için yapılır mı?
MÜ’MİNİN ONURU KORUNMUŞTUR
Allah rızası için iftira veya gıybet nasıl yapılabiliyor? Burada ölçümüz ne
olacak?
Karşı taraf ile uhuvvet ve kardeşlik bağlarımız var idiyse, yaptığımız ve
kendimizi haklı bulduğumuz bu gıybetin ve iftiranın haklılığını Cenâb-ı
Allah’a nasıl izah edebileceğiz?
Oysa Kur’ân mü’minin onurunu, haysiyetini, kişiliğini, kimliğini her türlü
gıybetten, sû-i zandan1, iftiradan, kem gözlerden, hasetten, kıskançlıktan,
kötü nazardan, kaş-göz işaretiyle alay etmekten, çekiştirmekten2,
istihfaftan, küçük düşürmekten korumuştur.
Kur’ân şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı
günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın.
Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini
yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten
sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”3
Biz kendimizi Kur’ân’ın zikrettiği bu günahları veya bunların bir kısmını
yapmakta nasıl haklı bulabiliyoruz?
Hevâmızı veya havamızı ya da vehmimizi ölçü almak bizi haklı kılar mı?
Orada, kıyamet gününde, hesap gününde, Allah’ın huzurunda gıybetini
yaptığımız veya iftira attığımız kişilere sevabımızdan ödeme yapmak, hayır
ve hasenatımızı bir hiç uğruna kendi ellerimizle harcamak elbette bizim için
büyük bir hüsran olur.
GIYBETİN SINIRI
İman dairesindeki bir kardeşimiz, bir ehl-i iman, açıktan fısk u fücur
içinde olmadıkça, yani fâsık-ı mütecâhir olmadıkça, yani fenalıktan
korkmuyor, işlediği seyyiâtla iftihar ediyor; zulmetmekten lezzet alıyor;
sıkılmayarak aşikâre bir sûrette işliyor olmadıkça4 gıybetini yapamayız.
Açıktan fısk u fücur içinde olduğunda da, yalnız o sıfatını gıybet
edebiliriz.
Diğer sıfatlarını gıybet etmeye yine izin yok.
Dolayısıyla ne Allah rızası gıybeti kaldırır; ne de iman ve hizmet dairesi!
Gıybetle uhuvvet bir arada yürümez!
Araya kalbi yakan, sevgiyi bitiren sinsi soğukluk, gizli husumet, kin ve
garaz muhakkak girer.
Bu da kardeşlik bağlarını incitir.
Dipnotlar:
1- Hucurât Sûresi, 49/12
2- Hümeze Sûresi, 104/2
3- Hucurât Sûresi, 49/12
4- Mektûbât, s. 268
Gıybet sözlükte; arkadan çekiştirmek, isim vererek kötülemek, hazır olmayan
birinin aleyhinde konuşmak gibi mânâlara gelir.1
Terim mânâsı: İnsanları gıyaplarında çekiştirmek, hoşlanmayacakları sözlerle
anmaktır. Anılan kişi o anda orada bulunsa ve hakkında söylenen sözlerden
darılsa, o konuşma gıybet olur. Sözler doğru olursa zaten gıybettir. Yalan
olursa hem gıybet, hem iftira olup iki katlı bir günah olur.2
“Birbirinizi gıybet etmeyiniz” diyen Kur’ân’a göre gıybet, ölü arkadaşının
etini yemek gibi müstekreh bir iştir. Çünkü dedikodusu yapılan şahsın o anda
orada bulunmaması sebebiyle o ölü mesabesindedir. 3
Gıybette menhus bir lezzet vardır. Kişi onun dehşetli akıbetini düşünmeyip
hissiyatına hakim olmazsa gıybette sınır tanımaz, başkaları hakkında ağzına
geleni bal yiyor gibi pervasızca ortaya döker. Ancak bu bal mânen
zehirlidir. Dehşetli manevî ağrıları Ahirette hissedecektir.
Gıybet, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi iyi amelleri imha eder.4 Bin bir
zahmetle kazanılan sevapları, gıybetlerini yaparak irade ile başka kişilere
kaptırmak ne kadar zararlı bir iştir. Gıybet öyle netameli bir günahtır ki,
kişinin verecek iyiliği yoksa, gıybeti yapılanın günahları alınır, yapan
kişinin hanesine yazılır. Bu da başka bir faciadır.
Bu hastalık daha çok cahil kesimlerde yaygın olur. “Cahil, din ve dünya
işlerini pek iyi bilmeyen, menfaatini zararında, zararını menfaatinde
arayan, düşmanın düşmana yaptığını kendi nefsine yapan kişi olarak tarif
edilir. Çoğunlukla cahil insanlar gıybetin dehşetli sonuçlarını bilmedikleri
için, çabuk bu hastalığa yakalanırlar.
Bir kısım cahiller dünya işlerini iyi bilirler, ama din işini bilmezler.
Üstad Bediüzzaman’a Doğu aşiretlerine hürriyet ve meşrûtiyeti anlatırken,
“Biz cahiliz. Sizin gibi ehl-i ilmi taklit ederiz “ dediklerinde O onlara, “
Gerçi cahilsiniz. Ama âkilsiniz. Hanginizle kuru üzümü paylaşsam zekâvetiyle
bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil” demiştir. 5
İşin garip bir tarafı; dinî bilgisi olan bir kısım insanlar da, menfi siyasî
tartışmalarda bu hastalığa çabuk yakalanırlar. Bir an için işin vahametini
unutarak kendilerini gıybete kaptırırlar. Üstad Bediüzzaman, huzurunda bir
salih âlim, siyasî fikrine muhalif diğer bir salih âlimi fıskla (günahkâr
olmakla) gıybet ettiğini, siyasî fikrine muvafık bir münafığı senakârane
methettiğini gördüğünü, bu yüzden “Euzu billahi mineş şeytani ve siyaseh
/Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım” dediğini ifade eder.6
Bediüzzaman gıybet etmez ve huzurunda başkasının gıybet yapmasına müsaade
etmezdi.7
Gıybet, düşmanlık, haset besleyenler ve inatçıların en çok kullandıkları
alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi olanlar, bu pis silâha tenezzül
edip onu kullanmazlar.8
Üstad Bediüzzaman, gıybetin birkaç yerde caiz olabileceğini belirtmiştir;
1– Hakkı gasp edilmiş birinin, hakkını almak için vazifeli birine şikâyette
bulunmasıdır.
2- Teşrik-i mesai sebebiyle istişarenin hakkını vermek için, “Onunla iş
biriliği yapma. Çünkü zarar görürsün” gibi sözler gıybet olmayabilir.
3- Tahkir ve tezyif maksadıyla değil, tarif için “ O topal ve serseri adam
filan yere gitti” gibi sözler de gıybet olmayabilir.
4- Fasık-ı mütecahir olan yani sıkılmadan, utanmadan açıkça günah işleyen ve
onunla mütelezziz olanlar hakkında söylenen sözler de gıybet olmayabilir.
Sonradan gıybetin farkına varılması halinde tövbe istiğfar etmeli,
“Allahummeğfir lena ve limeniğtebnahu /Allahım bize ve gıybetini yaptığımız
şahsa mağfiret eyle” diye duâ etmeli, ona rast gelince “Hakkını helâl et“
demelidir. 9
Bu mevzuyu işlememizin sebebi; geçenlerde kendisini Salih olarak bildiğim
muhterem bir Nur Talebesi ile yolda karşılaştım. Menfi siyasetin tetiklediği
ihtilâf mevzusunda diğer bir Nur Talebesi grubunu isim vererek galiz
ifadelerle gıybet etti. Ona yaptığı şeyin gıybet olduğunu hatırlattım. Kabul
etmedi. Bundan çok müteessir oldum.
Sözün Özü: Gıybetin dehşetli sonucunu hatırlayarak, hissiyatımızı
dizginleyip çok zor şartlarda kazandığımız salih amelimizi kendi isteğimizle
gıybet yoluyla başkasına kaptırmayalım. Huzurumuzda bu alçak iş yapıldığı
zaman yapanları güzellikle uyaralım. Dinlemedikleri vakit, içimizden “Ya
Rab! Ben bu işe razı değilim” diyelim. Bir Hadiste yapılan bir kötülüğe
şahit olan kişi, onu içinden kınarsa, “Ben buna katılmıyorum” derse, o
günahın ona bulaşmayacağı ifade edilir.10
Allah cümlemizi insî ve cinnî şeytanlardan, bütün haram kılınan işlerden,
bilhassa gıybet hastalığından muhafaza etsin, gıybet yapanları da ıslah
etsin. Amin.
Dipnotlar:
1– Osmanlıca – Türkçe lügat, gıybet md.
2– Muslim, Birr, 70; Ebu Davut, Edep, 35.
3- Hucurat, 12.
4– Mektubat, 467.
5- Münâzarât, s. 121.
6– Hutbe-i Şamiye, s.125.
7- Tarihçe-i Hayat, Yeni Tanzim, s. 503.
8- Mektubat, s. 466.
9- A.g.e., s. 467.
10- Camiu’s Sağir, cilt: 2, s. 188.
Gıybet lûgatte “Arkadan çekiştirme, arkasından kötü söz söyleme, hazırda
olmayan birisinin aleyhinde konuşma, kötüleme, dedikodu yapma. Kaybolma
meydanda olmama.” gibi manalara gelmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri ise “Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hâzır olsa
idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten
gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir
günahtır.”1 diyerek gıybetin veciz bir şekilde tanımını yapmıştır.
Peygamberimiz de (asm) “Gıybet, kardeşini hoşuna giymeyecek şekilde
anmandır.”2 buyurmaktadır.
‘Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?’3 âyetinde altı
derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder.”4 “Gıybet,
şu âyetin kat’î hükmüyle nazar-ı Kur’ân’da gayet menfur ve ehl-i gıybet,
gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne
kısmı, kazf-ı muhsânat nev’idir. Yani gözüyle görmüş dört şahidi
gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zina isnad etmek, en
şenî bir günah-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir; hayat-ı içtimâiye-i
ehl-i îmânı zehirlendirir bir hıyânettir, mes’ud bir ailenin hayatını
mahveden bir gadirdir.”5
Evet, böyle dehşetli neticelere sebep olan ‘gıybet, ehl-i adâvet ve hased ve
inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu
pis silâha tenezzül edip istimal etmez.’6 Çünkü zemm ve gıybet,
Müslümanların arkasından dedikodu yapmak, kendi kusurlarımızı görmeyip
başkalarının kusurlarını araştırmak aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen,
fıtraten ve milliyeten aşağılanmış ve yerilmiştir. Gayet kötü bir iştir,
zulümdür. Hukuka dehşetli bir tecavüzdür. Aklı başında, kalbi yerinde,
vicdanlı bir insan, izzet-i nefis sahibi bir Müslüman, düşmanına karşı da
olsa bu alçak silâhı kullanmaya tenezzül etmez.
Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) bizlere “İnsanların en şerlileri
ikiyüzlü olanlardır. Ötekinin yanına varıp beriki aleyhinde konuşarak
gıybetini yapan, berikinin yanında da öteki aleyhinde konuşarak onları
birbirine takıştıran en şerli ve zararlı kimselerdir. İnsanların arasını
bozmaya çalışanlar Cennete giremezler.”7 dersini vermektedir.
Başkasının arkasından konuşmak gıybet olduğu gibi gıybeti tasdik etmek de
gıybettir. Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Bu
yüzden diliyle, gıybet edene karşı durabilmeli, gıybeti edilen Mü’min
kardeşinin hukukunu savunabilmelidir. Bunları yapamıyorsa da gıybeti kalben
tasdik etmemelidir.
Elhasıl: Gıybet Kur’ân’da şiddetli bir şekilde yasaklanmıştır. Bir Müslüman
‘eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit, “Allah’ım, bizi ve
gıybet ettiğimiz kişiyi bağışla.” demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit
rast gelse, “Beni helâl et” demeli.’8
Kaynaklar:
1- Mektûbat, Said Nursî, s. 466, Yeni Asya, 2013.
2- Tirmizî, Birr; 23.
3- Hucûrat Sûresi, 12. Âyet.
4- Mektûbat, Said Nursî, s. 464, Yeni Asya, 2013.
5- Barla Lâhikası, Said Nursî, s. 430, Yeni Asya, 2012.
6- Mektûbat, Said Nursî, s. 466, Yeni Asya, 2013.
7- https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/giybet-1.
8- Mektûbat, Said Nursî, s. 467, Yeni Asya, 2013.
Gıybet, başkalarının arkasından, onların hoşlanmayacağı şeyleri konuşmak;
insanların zaaf, kusur, yanlış ve kabahatlerini anlatmak, yaymaktır. Eğer
anlatılanlar doğru ise, gıybet adını alır. Yalan ise iftiradır.
Gıybet, dedikodu, ileri-geri konuşmak içtimaÎ barışı bozar.
Zira, gıybet, yâni dedikodu; zâlimâne bir cinâyet, büyük bir günah, toplum
hayatını zehirleyen bir hıyânettir.
Gıybet, İslâm âlimlerince, “Aciz ve korkak insanların, başkalarına karşı
kullandıkları alçak bir silâh” olarak gösterilmiştir.
Gıybet, düşmanlık duygusunu, hemcinslerine, yâni bir arada yaşamak zorunda
olduğu insanlara karşı kullanan, kıskanç, tembel ve inatkâr insanların
işidir.
Onun için mü’min akıl, kalb, vicdân, insanlık, fıtrat ve milliyetin kabul
etmediği bu alçak silâha tevessül etmez. Kur’ân, gıybeti öylesine şiddetle
men etmiştir ki, bu âyet karşısında vicdânlar titrer, tüyler diken diken
olur:
“Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?”1
Kur’ân’ın kullandığı, “ölü kardeşinin eti” tâbiri gerçekten düşündürücüdür.
Evet, gıybet edilen adam, âdeta gıybet edilen insanların nazarında
öldürülmüştür! Şöyle düşünelim: Gıybetle, bir insanın bütün zaafları ortaya
dökülmüştür. Uzun bir zaman içinde kendisinden sudûr olan eksik ve
kusurları, sanki her zaman işlemiş gibi gösterilmiştir. Dinleyenler, o
insanın aleyhinde şartlanmışlardır. Yani, gıybet edilene, gıybetçinin
sıraladığı kötü sıfatlar penceresinden bakılmaktadır.
Allah’ın Resûlü, bu çirkin işin dehşetini gösterip, ümmetini bu hastalıktan
men etmek için şunu anlatır:
“Mi’rac’a çıktığım gece, tırnaklarıyla yüzlerini tırmalayan bazı kimseler
gördüm. Cebrâil’e, ‘Bunlar kimlerdir?’ diye sordum. ‘Bunlar insanlarla
gıybet edip gizli hallerini araştıranlardır,’ diye cevap verdi.”2
Hassas ve önemli olan bu mevzû, İslâm kaynaklarında çok teferruatlı olarak
işlenmiştir.
Şu hususların ise gıybet sayılmayacağı belirtilmiş:
- Kendisine yapılan haksızlığı gidermek için ehline ve vazifeli şahıslara
durumu anlatmak,
- Herhangi bir iş için ortaklık kurmak isteyenlerin, sormaları halinde, sırf
meşveretin hakkını vermek için his ve duygularını karıştırmadan gerekli
bilgileri vermek, muhtemel zaaf ve zararlara dikkat çekmek,
- Tahkir ve teşhir için değil de, sırf târif için, insanları “kör, topal,
kısa” gibi sıfatlarıyla anmak,
- Yaptığı kötülüklerden sıkılmayıp alenen işleyen ve onlarla iftihar edenler
hakkında yapılan uyarıcı konuşmalar, tarifler de gıybet sayılmaz.3
Dipnotlar: 1- Hucurât Sûresi: 12. 2- Ebû Davud, Edeb: 35. 3- Mektûbat, s.
267, 268.
Rabbimize, duâlarımızda, ‘Bizi razı olduğun kullardan eyle’ diyorduk. O da
bize ‘gıybet’i çalıştırdı. Yaygın bir afetin içinde bulduk kendimizi. Bu
konuyu çalışmayı Rabbimizin bize bir merhameti olarak gördük.
Konuyu evde çocuklarımızla mütalâa ettik. Kur’ân’ın çirkin olarak
nitelendirdiği bu illet, pek çok ehl-i imanın, ehl-i salâtın, ehl-i cemaatin
birer hastalığı idi. Acı ki, bu çirkin, sinsi hal, bir hastalık olarak da
görülmüyordu.
Bu afet; sözle, gözle, kaşla, başla yapılabiliyor ve günlük hayatta, her
yaşta yaygın bir şekilde, ağır düzeyde zihinleri sinsice felce uğratıyordu.
Öğrencilerin, ‘Şu bizim matematikçi…’ diye başlayan (rahatsız edici) bütün
cümleleri; insanların ‘bizim peder…’’li, ‘bizim idareci…’li bütün cümleleri,
Kur’ân’ın, ‘Vah onların haline…. diye’ kınadığı kapsama giriyordu. Ama
kimsede de bir telâş, bir korkunçluk hali yoktu. Birileri kahkahalarla
canavarcasına dişlemeye devam ediyor, birileri de kahkahalarla seyrediyordu!
‘Mü’min kardeşinin ölü etini dişleme…’ karşısında bir irkilme, bir tiksinme
yaşanmaması, insanlık dışı bir hal olarak hastalığın ömrünü uzatıyordu.
Gıybetle kirlenmiş ortamlardan hangi hayırlı netice beklenir ki?
İbadetlerden lezzet alamamak, duâların kabul edilmemesi bu afetten değil
midir? Kılınan namazlar, tutulan oruçlar kişiyi Kur’ân’ın men ettiği
gıybetten nasıl alıkoyamaz?
Ama hasta bedenden sağlıklı ibadet beklenmez. Önce bir tathir (temizlenmek),
sonra tezyin (süslemek) lâzımdır. Def’i şer, celb-i nef’a racihtir.
Ölümlü dünyadayız. Hayırlı işlerde acele etmek gerekir. Çenemiz kapanıp,
ellerimiz kelepçelenmeden hukukumuz olan insanlarla helâlleşmek gerekir.
Gıybetini etme ihtimalimizin veya gıybetimizin edilme ihtimalinin olduğu
ehl-i iman kardeşlerimizle helâlleşmeliyiz. Bu hak ihlâlinden herkes
muzdarip. Bu afet (ateş) herkese bulaşmış. Konuyu paylaştığımız ehl-i iman
kardeşler, durumdan pişmanlık duyuyor ve memnuniyetle helâlleşiyorlar.
İlginç ki, kul hakkını sadece o hakkına girilmiş kul helâl edebilir.
İnsanî ve dinî hayatımızı zedeleyip huzurumuzu kaçıran çok tehlikeli
hastalıklardan birisi de gıybettir.
Gıybet insanlar, bilhassa Müslümanlar arasındaki itimatı zedeler, sevgi,
saygıyı bozar emniyet ve huzurun yerine tecessüs ve şüphe yerleştirir.
Öyle ki, sohbet edip hal hatır sorduğumuz kardeşlerimizin yanından
uzaklaştığımızda içimizde bir şüphe ve tereddüt belirir. “Acaba ben kalkıp
çıkınca arkamdan ne konuştular, nasıl bir gıybet yapıp beni çekiştirdiler?”
şeklindeki şüpheler insanı yiyip bitirir. Şayet insanlar bu gıybeti terk
edip, arkadan çekiştirmeyi bıraksalar, arkadaşlarında böyle bir endişe ve
tereddüt hasıl olmaz. Kendileri başkalarını huzursuz yapmadıkları gibi
başkaları da kendileri hakkında böyle bir gıybete yönelmeyeceklerinden
dolayı huzurları kaçmaz, etraftan endişe gelmez kuşku yerine itimat, şüphe
yerine kararlılık hâkim olur, kafada gezdirilen menfi ihtimaller söner;
suizan yerine olumlu kanaat yerleşir.
Yüzünden dost görünüp arkasından dedikodu yapan kimseye, ikiyüzlü denir.
Peygamberimiz Efendimiz (asm) iki yüzlü kimseleri şiddetle ikaz eder ve
şöyle buyurur: “İnsanların iki yüzlüleri; ötekinin yanına varıp beriki
aleyhinde konuşarak gıybetini yapan, berikinin yanına gelip öteki aleyhinde
konuşarak takıştıranlardır. Bunlar insanların en kötüleridirler.” Hakikaten
iki yüzlü insanlar dedikoduyu meslek edinmişlerdir. Dillerini gıybetten
çekmeyen bu insanlar, şerir kimselerdir. Bunların kötülüklerinden kimse emin
olamaz. Bunlar değerli dostlarının aleyhinde bulunurlar, gıybetlerini
yaparlar.
Kur’ân-ı Hakîmde Rabbimiz, gıybet yapmayı ölü eti yemeye benzetmekte, gıybet
yapan kimsenin, ölü kardeşinin etini yemiş gibi bir adilikte bulunduğunu
hatırlatmaktadır. Âyeti kerimede daha birkaç kötü vasıflar zikredilerek
şöyle ikazda bulunulmaktadır:
“Ey iman edenler, zan ile hüküm vermekten kaçının. Zannın bir kısmı
günahtır. Birbirinizin gizli hallerini tecessüs etmeyin. Ayrıca birbirinizin
gıybetini de yapmayın. Siz ölü kardeşinizin etini yemeyi sever misiniz?”
Evet gıybet konusunda gerekli bir nokta da tariftir. Çoğu kimseler tarifle
gıybeti birbirine karıştırırlar, tarifi de gıybet kısmına sokarlar. Oysa
tarif ve tanım ayrı; gıybet ve dedikodu ayrıdır. Çeşitli ahlâkî zaaf ve dini
boşluklarla melun ve dolandırıcı birinin bu halini konuşup, soranlara
bildirmek, o adamın iyi bir adam gibi görünüp de Müslümanları aldatmasını
önlemek bir gıybet değil, onun gerçek hüviyetini tanıtmaktır. Mü’minlerin
onun hile ve tuzağına düşmesini önlemektir. Bu, gıybet olamaz, Müslümanları
aldatmasını önlemek için zarurî izah ve tanıtma olur.
Gıybet, Müslüman kardeşimizin aleyhinde konuşup şahsî hallerini çekiştirmek,
en çok alıştığımız, hatta normal sohbet konusu zannettiğimiz bir hadisedir.
Böyle müptelâ olduğumuz bir kötülüğü terk etmek ise basit bir gayret,
önemsiz bir ilgi ile mümkün olamaz. Son derece kötü alışkanlığımızı terk
etmek için kendi kendimizle ciddî bir mücadeleye girmeliyiz, dilimize hâkim
olup, sözümüzü sohbetimizi bilmeliyiz.
Sözümüzün ağırlığı, lâfımızın değeri olsun.
5 Nisan 2019 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Pırlantalarda Geçen Şiirler
Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...
-
aldanma insanların samimiyetine... menfaatleri gelir her şeyden önce. vaad etmeseydi Allah cenneti; O’na bile etmezlerdi secde. zulmü alkış...
-
Gödülüm Karşıda mağaralar Altında dere tarlalar Akar değirmenlere Şu kaşulun deresi Tutuyalı suyunu İki daşın boyunu Kurda verdi koyu...
-
Allah: binbir esma sahibi, mutlak ve gerçek mabûd olan Rahman: bol rahmet eden, fark gözetmeden herkesi rızıklandıran Rahim: hususi rahmet...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder