5 Nisan 2019 Cuma

Gıybet

Bir insan hakkında söylenen, “Aval aval yüzüme baktı” demek kadar da olsa, duyduğu zaman muhatabının hoşuna gitmeyecek her söz gıybettir ve haramdır. Yalan söylemek, zina etmek, hırsızlık yapmak ve namazı terk etmek gibi haramdır. Fakat ne tuhaf ve acıdır ki, bazı insanlar “...dine ve millete hizmet” diyor; “...Burada bulunayım, bu arkadaşlarla oturup kalkayım da sevap kazanayım” diye düşünüyor; ama böyle çirkin bir günaha girmekten kendini korumuyor. Aslında bu tavır, dinin bir yanını kabul edip gereğini yapma; diğer bir yanını ise arkaya atma demektir. Kur’ân-ı Kerim, iman kalbinde oturaklaşmamış bazı insanlardan bahsederken “Bazısına inanıyor, bazısına inanmıyorlar” demekte; onların dinin bir kısım emirlerini uygulayıp, diğer bir kısmını görmezlikten gelmelerini tenkit etmektedir.
 Diğer taraftan, bizzat bizim vazifemiz değilse, başkalarının eksik ve hatalarını görmeye, onları dile dolayıp vazgeçirme tembihlerine girmeye hakkımız yoktur. Mesela, arkadaşlardan bazıları hasır ve kilimleri evlerinden toplayıp yerine lüks halılar sermiş olabilirler. Bazıları tahta kanepelerini atıp lüks koltuklar almış olabilirler. Aslında, bizim seviyemizde bir hayat sürenler için bunların hiçbiri haram değildir. Yani, halı sermek de, koltuk koymak da haram değildir. Hasırın üzerinde yatıp kalkma, başını bir tahtaya koyup uyuma, bir çeşit zühd olabilir. Hatta o insanın tabiatından kaynaklanmıyorsa, el âleme caka yapmaya ve riyaya sebep oluyorsa, o şahıs hakkında çok tehlikeli bir şey de olabilir. Şimdi hiç kimse kalkıp da “Ooo hocam! Sizin dediğiniz o insanlar eskide kaldı, o çamlar çoktan bardak oldu. Eskiden millet hasırlarda oturuyordu; şimdi kanepelerde, halılarda oturuyor” falan diyemez. Hasırı, kanepeyi halı ve koltukla değiştiren adamın yaptığı iş haram değildir; fakat diğerinin yaptığı bu tenkit ve gıybet kat’î haramdır. Bu mesele karşısında “Artık halılarda oturuyor, kanepeleri de değiştirdi; o tefessüh etti” demek gıybettir ve kat’iyen haramdır.
 Bir insanın iki üç kat elbisesi olabilir. İhtiyaç harici eşya bir yönüyle israftır, bir yönüyle de değildir. Biz o insanın niyetini bilemeyiz ki; maslahatı icabı, her dışarı çıkışında farklı bir elbise giymeyi düşünüyordur belki. Belki “Benim şahsımda din-i mübîn-i İslâm’ı görüyorlar; dinimi iyi temsil etmem için bugünün anlayışına göre şık olmam da gerekli” diyordur. Yani, belli mülâhazaları vardır edâ ettiği vazife adına. İşte gardırobu kat kat elbiseyle dolu olan insanın o hali haram değildir; belki, küçük bir israftır. İsraf bile kendi içinde aynı seviyede değildir, farklı farklıdır. Onun bu haline kat’î olarak “Haramdır” diyemeyiz; fakat başka birinin “gırtlağına kadar israf içinde yaşayan adam” şeklinde onu kınamasının kat’î haram olduğunda şüphe yoktur.
 Müttakîler dairesi saydığımız hizmet insanlarının her zaman içtikleri kevser, kokladıkları kâfur olması lâzım gelirken, onlar da bazen çok çirkin düşünceler içine girebiliyorlar ve kevser içeceklerine zakkum yiyorlar hiç farkına varmadan. Oysaki, oturup kalkıp kâfur koklamalı, kevser yudumlamalı ve cennetlikler gibi yaşamalı... Kimseyi; ama hiç kimseyi çekiştirmemeli. Biri bize elli defa kötülük yapsa, onun kötülük yapması, bizim de kötülükle mukabelede bulunmamızı meşrû kılmaz. Kötülük, zatında kötüdür. Biz maruz kalsak da kötüdür, kalmasak da. Bediüzzaman, “mukâbele-i bi’l-misil” için “kâide-i zalimâne” demiştir; kötülüğe kötülükle karşılık vermek, zalimce bir tavır sergilemektir.
 Dinin mehâsin-i ahlâk ile mütehallik olma ve mesâvî-i ahlâktan ictinab etme ile ilgili emirleri tatbik edilse; kötülüğe iyilikle mukabelede bulunma, en kötü insanlarla bile iyi geçinmesini bilme, kobralara insanca yaşama âdâb ve erkânını öğretme, akreplere insanları ısırma usulünü unutturma yolu bulunmuş olacak ve vifak ve ittifak tam sağlanacaktır. Bugün insan en vahşî hayvanları dahi terbiye edebilmektedir. Oysa terbiyeye en müsait varlık âdemoğludur. Problemler karşısında her fert, kendini gözden geçirse ve başkasından hatasını anlayıp dönmesini bekleyeceğine kendisi örnek bir davranış sergileyip meselenin halline çalışsa, problem yarı yarıya azalmış hatta çözülmüş olacaktır.
 Hakikî Müslümanlık anlaşılıp ciddiyetle yaşandığı zaman, herhangi bir problem olacağına inanmıyorum. Müslümanlar fert fert, ağızlarına, göz ve kulaklarına giren her şeye parola sorduğu zaman, hiçbir içtimaî problem kalmayacaktır. Allah (celle celâluhû) vifak ve ittifakı nasip edecektir, yeter ki her bir mü’min “Cennete girmek istersen incitme cânı!” sözüne uygun yaşasın.
 gıybet ve tenkit
 Yapıcı ,alternatif,olumlu düşünce üretelim, adabına uygun istişareye getirelim fakat tenkit etmeyelim,gıybet etmeyelim.
 Sizin cebrail kadar aktiviteniz olsa, hayata mazhar olsanız o kadar çalışşanız, o kadar ihlaslı olsanız, o kadar samimi olsanız eğer birbirinizi tenkid ediyorsanız VALLAHİ , BİLLAHİ , TALLAHİ oradaki hizmetinizde katiyyen bereket bulamazsınız.
 Az gidersiniz ,uz gidersiniz dere tepe düz gidersiniz fakat bir çuvaldız boyu yol alamazsınız…
 Ben arkadaşlarımdan rica ve istirham ediyorum,küfür saysınlar gıybet ve tenkidi.
 Ellerini ayaklarını öpeyim.
 Şu bembeyaz olmuş saçlarımla başımı kaldırım taşı gibi ayaklarının altına koyayım, Allah rızası için Rasulullahın hatırı için Hz. Üstadın hatırı için bu uğurda hizmete giderken ölen Şehidlerin hatırı için Allah aşkına birbirlerini tenkid etmesinler.
 Biraz daha sabredeceğim. Biraz daha dişimi sıkıp dayanacağım, ama bir gün ellerimi açıp hala tenkid etmeye devam edenlere ” Allahım; şimdiye kadar sadece düşmanları sana havale ediyordum. Düşmanca duygularla birbirinin üzerine giden arkadaşlarımı da sana havale ediyorum” diyeceğimden endişe ediyorum, derim diye korkuyorum.
 Falsoları arkadaşlarımızın kusuru gibi başlarına indirmeyelim, yüzlerine çarpmayalım. Güzel şeyler söyleyelim ve onların hayatımızda ma’kes bulmasını sağlayalım.
 Kendini tenkid eden başkalarını tenkid etmez
 .Ben hiçbir kimseyi tenkid etmeyelim diyorum. Falanı yıkmakla filanı yıkmakla bir yere varılmaz.
 Başkalarını tenkid etme içimize girebilir, tenkide açık olduğu halde tenkid etmeme, fazilet odur işte…
 Dikkat etmediğimiz, ancak bizi zehirleyen, aşk ve şevklerimizi kıran bir hastalıktır tenkit. Yıkıcı tenkit, “Yapamıyorsun, bilmiyorsun, anlamıyorsun, beceriksizsin, yanlışsın, işleri yüzüne-gözüne bulaştırdın!” şeklindeki yaklaşımlardır.
 Bediüzzaman bu tür tenkidi, “nefretin teşeffîsi (rahatlaması)” olarak niteler.
 Gıybet ise; kişi veya kişilerin arkasından, hoşlanmayacakları şeyleri konuşmaktır. Zaaf, kusur ve yanlışlarını anlatmak, yaymaktır. Yâni gıybet edilenin darılacağı herşey gıybettir. Doğru bile olsa!
 Şayet, anlatılanlar doğru ise, zaten onun adı gıybettir. Hele bir de yalan ise, iki katlı bir zulüm olur: İftira ve gıybet!
 Gıybet, yani dedikodu, zâlimâne bir cinâyet, büyük bir günah, fert, âile ve toplum hayatını zehirleyen kötü bir huydur. Bundan dolayıdır ki gıybet, İslâm âlimlerince, “âciz, korkak insanların, başkalarına karşı kullandıkları alçak bir silâh” olarak gösterilmiştir.
 Bundan dolayıdır ki, bir Müslüman, akıl, kalb, vicdan, insanlık, fıtrat, yâni yaradılışın kabul etmediği, reddettiği bu kötü haslete düşmez, düşmüşse kurtulmaya çalışır. Gıybetin, bu kötü ve çirkin yönlerinden dolayı Kur’ân onu şiddetle men eder:
 “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât, 12.)
 Kur’ân’ın kullandığı “ölü kardeşinin eti” tâbiri gerçekten düşündürücüdür. Evet, gıybet edilen eden adam, âdeta, gıybet edilenin nazarında öldürülmüş, parçalanmıştır. Uzun bir hayat kesiti içinde, kendisinden çıkan eksiklikler, kusurlar, hatalar, zaaflar; sanki her zaman işleniyor gibi gösterilmiştir gıybet ile. Dinleyenler, o insanın aleyhine şartlanmış; yâni, gıybet edilene, gıybetçinin sıraladığı kötü sıfatlar penceresinden bakılmaktadır.
 Gıybet edilen kişinin başına herhangi bir hastalık, musîbet, felâket geldiği zaman, gıybetini dinleyenlere müracaat ettiğini ve yardım istediğini düşününüz. Kafalarda çizilen o kötü imaj, onu derhal reddettirir. Çünkü, daha önce gıybetçinin sıraladığı hatâ, kusur ve zaaflarla şartlanmışlardır.
 O insan, artık toplum hayatında ölüdür. Böylece gıybet, dayanışma, yardımlaşma, kaynaşma gibi sosyal güvenceleri sağlayan unsurları bir bir yok eder.
 Konuya yarın devam edelim inşallah.
 Resûl-i Ekrem (asm), bu çirkin işin, yani gıybetin dehşetini gösterip, ümmetini bu hastalıktan men etmek için şöyle buyurur:
 “Miraca çıktığım gece, tırnakları ile yüzlerini tırmalayan bazı kimseler gördüm. Cebrail’e (as) bunlar kimlerdir diye sordum. ‘Bunlar insanları gıybet edip, gizli hallerini araştıranlardır’ diye cevap verdi.” (Ebu Davud, Edeb: 35.)
 Ancak, bazı söz ve konuşmalarımız var ki, bunlar gıybete girmez. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu hususları şöyle açıklar:
 * Kendine yapılan haksızlığı gidermek için ehline, vazifeli şahıslara, yetkililere durumu anlatmak.
 * Herhangi bir iş için ortaklık kurmak isteyenlerin sormaları halinde, sırf meşveretin hakkını vermek için, his ve duygularını karıştırmadan, ortak olacağı şahıs hakkında gerekli bilgileri vermek, muhtemel zaaf ve zararlara dikkat çekmek.
 * Tahkir ve teşhir için değil, sırf târif için kişileri “kör, topal, şişman, kısa” gibi bazı özellikleriyle anmak.
 * “Yaptığı kötülüklerden sıkılmayıp, açıktan açığa işleyen, onlarla iftihar eden, anlatanlar hakkında da söylenen uyarıcı, ikaz edici sözler de gıybet sayılmaz.” (Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, s. 267-268)
 Aksi halde yapılan gıybet, yaptığımız sevapları, sel sularının her şeyi götürmesi gibi alıp götürür ve ateşin odunu yeyip bitirmesi gibi, iyi amellerimizi de kül eder.
 Kim, âleyhinde konuşulmasını, dedikodu yapılmasını, gıybet ile çekiştirilmesini, “ölüsünün etinin parçalanmasını” ister? Öyle ise, “Men dakka, dukka” (Çalma kapımı, çalarlar kapını), yâni “ne ekersen onu biçersin” kaidesince, gıybet eden, gıybet edileceğini unutmamalı!
 Gıybetli, dedikodulu toplantılar mı, dedikodusuz sohbetler mi?
 Kimse, gıybet edilen toplantılara katılmak mecburiyetinde değil! Size, “Şu kuyuya, şu çukura, şu ateşe atlayalım veya gelin birlikte zehir içeceğiz!” deseler, ne yaparsınız?
 İstemeyerek gıybet sözlerini işitmişsek veya dinlemişsek, “Ey Allah’ım, bizi ve gıybet ettiğimiz kişiyi bağışla” diye Allah’ın rahmetine iltica etmeli ve gıybet edilen kişiye rast geldiğimizde “Hakkını helâl et!” diyerek, özür dilemeli.
 HARAMA FETVA ARANMAMALI
 Öncelikle din kardeşlerimize karşı değil iftira ve gıybet için bir yol ve iz aramak, uhuvvet ve kardeşlik bağlarımızı yeniden gözden geçirmeye ve yeniden kurmaya şiddetle ihtiyacımız olduğunu söylemeliyiz.
 Allah’ın huzuruna gidiyoruz.
 Katı kalple Allah’ın huzuruna ulaşmaktan Allah’a sığınmalıyız.
 Çünkü Cenab-ı Allah’tan katılık değil, yumuşaklık istiyoruz; öyle değil mi?
 Öte yandan kalbin katı olması, katı kalması, katılıkla iftihar edilmesi pek hayra alâmet değildir. Zararını önce kendimiz çekeriz. Keskin sirke küpüne zarardır.
 Katı kalbin azabını, acısını, cezasını bizden başkası çekmez.
 İftira veya gıybetin devam etmesinden yana fetva aramak, katı kalplilikten başka nedir?
 Allah’ın Kur’ân’da çirkin bulduğu ve sakındırdığı bir davranış Allah rızası için yapılır mı?
 MÜ’MİNİN ONURU KORUNMUŞTUR
 Allah rızası için iftira veya gıybet nasıl yapılabiliyor? Burada ölçümüz ne olacak?
 Karşı taraf ile uhuvvet ve kardeşlik bağlarımız var idiyse, yaptığımız ve kendimizi haklı bulduğumuz bu gıybetin ve iftiranın haklılığını Cenâb-ı Allah’a nasıl izah edebileceğiz?
 Oysa Kur’ân mü’minin onurunu, haysiyetini, kişiliğini, kimliğini her türlü gıybetten, sû-i zandan1, iftiradan, kem gözlerden, hasetten, kıskançlıktan, kötü nazardan, kaş-göz işaretiyle alay etmekten, çekiştirmekten2, istihfaftan, küçük düşürmekten korumuştur.
 Kur’ân şöyle buyurmuştur:
 “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”3
 Biz kendimizi Kur’ân’ın zikrettiği bu günahları veya bunların bir kısmını yapmakta nasıl haklı bulabiliyoruz?
 Hevâmızı veya havamızı ya da vehmimizi ölçü almak bizi haklı kılar mı?
 Orada, kıyamet gününde, hesap gününde, Allah’ın huzurunda gıybetini yaptığımız veya iftira attığımız kişilere sevabımızdan ödeme yapmak, hayır ve hasenatımızı bir hiç uğruna kendi ellerimizle harcamak elbette bizim için büyük bir hüsran olur.
 GIYBETİN SINIRI
 İman dairesindeki bir kardeşimiz, bir ehl-i iman, açıktan fısk u fücur içinde olmadıkça, yani fâsık-ı mütecâhir olmadıkça, yani fenalıktan korkmuyor, işlediği seyyiâtla iftihar ediyor; zulmetmekten lezzet alıyor; sıkılmayarak aşikâre bir sûrette işliyor olmadıkça4 gıybetini yapamayız.
 Açıktan fısk u fücur içinde olduğunda da, yalnız o sıfatını gıybet edebiliriz.
 Diğer sıfatlarını gıybet etmeye yine izin yok.
 Dolayısıyla ne Allah rızası gıybeti kaldırır; ne de iman ve hizmet dairesi!
 Gıybetle uhuvvet bir arada yürümez!
 Araya kalbi yakan, sevgiyi bitiren sinsi soğukluk, gizli husumet, kin ve garaz muhakkak girer.
 Bu da kardeşlik bağlarını incitir.
 Dipnotlar:
 1- Hucurât Sûresi, 49/12
 2- Hümeze Sûresi, 104/2
 3- Hucurât Sûresi, 49/12
 4- Mektûbât, s. 268
 Gıybet sözlükte; arkadan çekiştirmek, isim vererek kötülemek, hazır olmayan birinin aleyhinde konuşmak gibi mânâlara gelir.1
 Terim mânâsı: İnsanları gıyaplarında çekiştirmek, hoşlanmayacakları sözlerle anmaktır. Anılan kişi o anda orada bulunsa ve hakkında söylenen sözlerden darılsa, o konuşma gıybet olur. Sözler doğru olursa zaten gıybettir. Yalan olursa hem gıybet, hem iftira olup iki katlı bir günah olur.2
 “Birbirinizi gıybet etmeyiniz” diyen Kur’ân’a göre gıybet, ölü arkadaşının etini yemek gibi müstekreh bir iştir. Çünkü dedikodusu yapılan şahsın o anda orada bulunmaması sebebiyle o ölü mesabesindedir. 3
 Gıybette menhus bir lezzet vardır. Kişi onun dehşetli akıbetini düşünmeyip hissiyatına hakim olmazsa gıybette sınır tanımaz, başkaları hakkında ağzına geleni bal yiyor gibi pervasızca ortaya döker. Ancak bu bal mânen zehirlidir. Dehşetli manevî ağrıları Ahirette hissedecektir.
 Gıybet, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi iyi amelleri imha eder.4 Bin bir zahmetle kazanılan sevapları, gıybetlerini yaparak irade ile başka kişilere kaptırmak ne kadar zararlı bir iştir. Gıybet öyle netameli bir günahtır ki, kişinin verecek iyiliği yoksa, gıybeti yapılanın günahları alınır, yapan kişinin hanesine yazılır. Bu da başka bir faciadır.
 Bu hastalık daha çok cahil kesimlerde yaygın olur. “Cahil, din ve dünya işlerini pek iyi bilmeyen, menfaatini zararında, zararını menfaatinde arayan, düşmanın düşmana yaptığını kendi nefsine yapan kişi olarak tarif edilir. Çoğunlukla cahil insanlar gıybetin dehşetli sonuçlarını bilmedikleri için, çabuk bu hastalığa yakalanırlar.
 Bir kısım cahiller dünya işlerini iyi bilirler, ama din işini bilmezler. Üstad Bediüzzaman’a Doğu aşiretlerine hürriyet ve meşrûtiyeti anlatırken, “Biz cahiliz. Sizin gibi ehl-i ilmi taklit ederiz “ dediklerinde O onlara, “ Gerçi cahilsiniz. Ama âkilsiniz. Hanginizle kuru üzümü paylaşsam zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil” demiştir. 5
 İşin garip bir tarafı; dinî bilgisi olan bir kısım insanlar da, menfi siyasî tartışmalarda bu hastalığa çabuk yakalanırlar. Bir an için işin vahametini unutarak kendilerini gıybete kaptırırlar. Üstad Bediüzzaman, huzurunda bir salih âlim, siyasî fikrine muhalif diğer bir salih âlimi fıskla (günahkâr olmakla) gıybet ettiğini, siyasî fikrine muvafık bir münafığı senakârane methettiğini gördüğünü, bu yüzden “Euzu billahi mineş şeytani ve siyaseh /Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım” dediğini ifade eder.6
 Bediüzzaman gıybet etmez ve huzurunda başkasının gıybet yapmasına müsaade etmezdi.7
 Gıybet, düşmanlık, haset besleyenler ve inatçıların en çok kullandıkları alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi olanlar, bu pis silâha tenezzül edip onu kullanmazlar.8
 Üstad Bediüzzaman, gıybetin birkaç yerde caiz olabileceğini belirtmiştir;
 1– Hakkı gasp edilmiş birinin, hakkını almak için vazifeli birine şikâyette bulunmasıdır.
 2- Teşrik-i mesai sebebiyle istişarenin hakkını vermek için, “Onunla iş biriliği yapma. Çünkü zarar görürsün” gibi sözler gıybet olmayabilir.
 3- Tahkir ve tezyif maksadıyla değil, tarif için “ O topal ve serseri adam filan yere gitti” gibi sözler de gıybet olmayabilir.
 4- Fasık-ı mütecahir olan yani sıkılmadan, utanmadan açıkça günah işleyen ve onunla mütelezziz olanlar hakkında söylenen sözler de gıybet olmayabilir.
 Sonradan gıybetin farkına varılması halinde tövbe istiğfar etmeli, “Allahummeğfir lena ve limeniğtebnahu /Allahım bize ve gıybetini yaptığımız şahsa mağfiret eyle” diye duâ etmeli, ona rast gelince “Hakkını helâl et“ demelidir. 9
 Bu mevzuyu işlememizin sebebi; geçenlerde kendisini Salih olarak bildiğim muhterem bir Nur Talebesi ile yolda karşılaştım. Menfi siyasetin tetiklediği ihtilâf mevzusunda diğer bir Nur Talebesi grubunu isim vererek galiz ifadelerle gıybet etti. Ona yaptığı şeyin gıybet olduğunu hatırlattım. Kabul etmedi. Bundan çok müteessir oldum.
 Sözün Özü: Gıybetin dehşetli sonucunu hatırlayarak, hissiyatımızı dizginleyip çok zor şartlarda kazandığımız salih amelimizi kendi isteğimizle gıybet yoluyla başkasına kaptırmayalım. Huzurumuzda bu alçak iş yapıldığı zaman yapanları güzellikle uyaralım. Dinlemedikleri vakit, içimizden “Ya Rab! Ben bu işe razı değilim” diyelim. Bir Hadiste yapılan bir kötülüğe şahit olan kişi, onu içinden kınarsa, “Ben buna katılmıyorum” derse, o günahın ona bulaşmayacağı ifade edilir.10
 Allah cümlemizi insî ve cinnî şeytanlardan, bütün haram kılınan işlerden, bilhassa gıybet hastalığından muhafaza etsin, gıybet yapanları da ıslah etsin. Amin.
 Dipnotlar:
 1– Osmanlıca – Türkçe lügat, gıybet md.
 2– Muslim, Birr, 70; Ebu Davut, Edep, 35.
 3- Hucurat, 12.
 4– Mektubat, 467.
 5- Münâzarât, s. 121.
 6– Hutbe-i Şamiye, s.125.
 7- Tarihçe-i Hayat, Yeni Tanzim, s. 503.
 8- Mektubat, s. 466.
 9- A.g.e., s. 467.
 10- Camiu’s Sağir, cilt: 2, s. 188.
 Gıybet lûgatte “Arkadan çekiştirme, arkasından kötü söz söyleme, hazırda olmayan birisinin aleyhinde konuşma, kötüleme, dedikodu yapma. Kaybolma meydanda olmama.” gibi manalara gelmektedir.
 Bediüzzaman Hazretleri ise “Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hâzır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.”1 diyerek gıybetin veciz bir şekilde tanımını yapmıştır. Peygamberimiz de (asm) “Gıybet, kardeşini hoşuna giymeyecek şekilde anmandır.”2 buyurmaktadır.
 ‘Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?’3 âyetinde altı derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder.”4 “Gıybet, şu âyetin kat’î hükmüyle nazar-ı Kur’ân’da gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-ı muhsânat nev’idir. Yani gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zina isnad etmek, en şenî bir günah-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir; hayat-ı içtimâiye-i ehl-i îmânı zehirlendirir bir hıyânettir, mes’ud bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir.”5
 Evet, böyle dehşetli neticelere sebep olan ‘gıybet, ehl-i adâvet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez.’6 Çünkü zemm ve gıybet, Müslümanların arkasından dedikodu yapmak, kendi kusurlarımızı görmeyip başkalarının kusurlarını araştırmak aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten ve milliyeten aşağılanmış ve yerilmiştir. Gayet kötü bir iştir, zulümdür. Hukuka dehşetli bir tecavüzdür. Aklı başında, kalbi yerinde, vicdanlı bir insan, izzet-i nefis sahibi bir Müslüman, düşmanına karşı da olsa bu alçak silâhı kullanmaya tenezzül etmez.
 Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) bizlere “İnsanların en şerlileri ikiyüzlü olanlardır. Ötekinin yanına varıp beriki aleyhinde konuşarak gıybetini yapan, berikinin yanında da öteki aleyhinde konuşarak onları birbirine takıştıran en şerli ve zararlı kimselerdir. İnsanların arasını bozmaya çalışanlar Cennete giremezler.”7 dersini vermektedir.
 Başkasının arkasından konuşmak gıybet olduğu gibi gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Bu yüzden diliyle, gıybet edene karşı durabilmeli, gıybeti edilen Mü’min kardeşinin hukukunu savunabilmelidir. Bunları yapamıyorsa da gıybeti kalben tasdik etmemelidir.
 Elhasıl: Gıybet Kur’ân’da şiddetli bir şekilde yasaklanmıştır. Bir Müslüman ‘eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit, “Allah’ım, bizi ve gıybet ettiğimiz kişiyi bağışla.” demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli.’8
 Kaynaklar:
 1- Mektûbat, Said Nursî, s. 466, Yeni Asya, 2013.
 2- Tirmizî, Birr; 23.
 3- Hucûrat Sûresi, 12. Âyet.
 4- Mektûbat, Said Nursî, s. 464, Yeni Asya, 2013.
 5- Barla Lâhikası, Said Nursî, s. 430, Yeni Asya, 2012.
 6- Mektûbat, Said Nursî, s. 466, Yeni Asya, 2013.
 7- https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/giybet-1.
 8- Mektûbat, Said Nursî, s. 467, Yeni Asya, 2013.
 Gıybet, başkalarının arkasından, onların hoşlanmayacağı şeyleri konuşmak; insanların zaaf, kusur, yanlış ve kabahatlerini anlatmak, yaymaktır. Eğer anlatılanlar doğru ise, gıybet adını alır. Yalan ise iftiradır.
 Gıybet, dedikodu, ileri-geri konuşmak içtimaÎ barışı bozar.
 Zira, gıybet, yâni dedikodu; zâlimâne bir cinâyet, büyük bir günah, toplum hayatını zehirleyen bir hıyânettir.
 Gıybet, İslâm âlimlerince, “Aciz ve korkak insanların, başkalarına karşı kullandıkları alçak bir silâh” olarak gösterilmiştir.
 Gıybet, düşmanlık duygusunu, hemcinslerine, yâni bir arada yaşamak zorunda olduğu insanlara karşı kullanan, kıskanç, tembel ve inatkâr insanların işidir.
 Onun için mü’min akıl, kalb, vicdân, insanlık, fıtrat ve milliyetin kabul etmediği bu alçak silâha tevessül etmez. Kur’ân, gıybeti öylesine şiddetle men etmiştir ki, bu âyet karşısında vicdânlar titrer, tüyler diken diken olur:
 “Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?”1
 Kur’ân’ın kullandığı, “ölü kardeşinin eti” tâbiri gerçekten düşündürücüdür. Evet, gıybet edilen adam, âdeta gıybet edilen insanların nazarında öldürülmüştür! Şöyle düşünelim: Gıybetle, bir insanın bütün zaafları ortaya dökülmüştür. Uzun bir zaman içinde kendisinden sudûr olan eksik ve kusurları, sanki her zaman işlemiş gibi gösterilmiştir. Dinleyenler, o insanın aleyhinde şartlanmışlardır. Yani, gıybet edilene, gıybetçinin sıraladığı kötü sıfatlar penceresinden bakılmaktadır.
 Allah’ın Resûlü, bu çirkin işin dehşetini gösterip, ümmetini bu hastalıktan men etmek için şunu anlatır:
 “Mi’rac’a çıktığım gece, tırnaklarıyla yüzlerini tırmalayan bazı kimseler gördüm. Cebrâil’e, ‘Bunlar kimlerdir?’ diye sordum. ‘Bunlar insanlarla gıybet edip gizli hallerini araştıranlardır,’ diye cevap verdi.”2
 Hassas ve önemli olan bu mevzû, İslâm kaynaklarında çok teferruatlı olarak işlenmiştir.
 Şu hususların ise gıybet sayılmayacağı belirtilmiş:
 - Kendisine yapılan haksızlığı gidermek için ehline ve vazifeli şahıslara durumu anlatmak,
 - Herhangi bir iş için ortaklık kurmak isteyenlerin, sormaları halinde, sırf meşveretin hakkını vermek için his ve duygularını karıştırmadan gerekli bilgileri vermek, muhtemel zaaf ve zararlara dikkat çekmek,
 - Tahkir ve teşhir için değil de, sırf târif için, insanları “kör, topal, kısa” gibi sıfatlarıyla anmak,
 - Yaptığı kötülüklerden sıkılmayıp alenen işleyen ve onlarla iftihar edenler hakkında yapılan uyarıcı konuşmalar, tarifler de gıybet sayılmaz.3
 Dipnotlar: 1- Hucurât Sûresi: 12. 2- Ebû Davud, Edeb: 35. 3- Mektûbat, s. 267, 268.
 Rabbimize, duâlarımızda, ‘Bizi razı olduğun kullardan eyle’ diyorduk. O da bize ‘gıybet’i çalıştırdı. Yaygın bir afetin içinde bulduk kendimizi. Bu konuyu çalışmayı Rabbimizin bize bir merhameti olarak gördük.
 Konuyu evde çocuklarımızla mütalâa ettik. Kur’ân’ın çirkin olarak nitelendirdiği bu illet, pek çok ehl-i imanın, ehl-i salâtın, ehl-i cemaatin birer hastalığı idi. Acı ki, bu çirkin, sinsi hal, bir hastalık olarak da görülmüyordu.
 Bu afet; sözle, gözle, kaşla, başla yapılabiliyor ve günlük hayatta, her yaşta yaygın bir şekilde, ağır düzeyde zihinleri sinsice felce uğratıyordu.
 Öğrencilerin, ‘Şu bizim matematikçi…’ diye başlayan (rahatsız edici) bütün cümleleri; insanların ‘bizim peder…’’li, ‘bizim idareci…’li bütün cümleleri, Kur’ân’ın, ‘Vah onların haline…. diye’ kınadığı kapsama giriyordu. Ama kimsede de bir telâş, bir korkunçluk hali yoktu. Birileri kahkahalarla canavarcasına dişlemeye devam ediyor, birileri de kahkahalarla seyrediyordu!
 ‘Mü’min kardeşinin ölü etini dişleme…’ karşısında bir irkilme, bir tiksinme yaşanmaması, insanlık dışı bir hal olarak hastalığın ömrünü uzatıyordu.
 Gıybetle kirlenmiş ortamlardan hangi hayırlı netice beklenir ki? İbadetlerden lezzet alamamak, duâların kabul edilmemesi bu afetten değil midir? Kılınan namazlar, tutulan oruçlar kişiyi Kur’ân’ın men ettiği gıybetten nasıl alıkoyamaz?
 Ama hasta bedenden sağlıklı ibadet beklenmez. Önce bir tathir (temizlenmek), sonra tezyin (süslemek) lâzımdır. Def’i şer, celb-i nef’a racihtir.
 Ölümlü dünyadayız. Hayırlı işlerde acele etmek gerekir. Çenemiz kapanıp, ellerimiz kelepçelenmeden hukukumuz olan insanlarla helâlleşmek gerekir. Gıybetini etme ihtimalimizin veya gıybetimizin edilme ihtimalinin olduğu ehl-i iman kardeşlerimizle helâlleşmeliyiz. Bu hak ihlâlinden herkes muzdarip. Bu afet (ateş) herkese bulaşmış. Konuyu paylaştığımız ehl-i iman kardeşler, durumdan pişmanlık duyuyor ve memnuniyetle helâlleşiyorlar.
 İlginç ki, kul hakkını sadece o hakkına girilmiş kul helâl edebilir.
 İnsanî ve dinî hayatımızı zedeleyip huzurumuzu kaçıran çok tehlikeli hastalıklardan birisi de gıybettir.
 Gıybet insanlar, bilhassa Müslümanlar arasındaki itimatı zedeler, sevgi, saygıyı bozar emniyet ve huzurun yerine tecessüs ve şüphe yerleştirir.
 Öyle ki, sohbet edip hal hatır sorduğumuz kardeşlerimizin yanından uzaklaştığımızda içimizde bir şüphe ve tereddüt belirir. “Acaba ben kalkıp çıkınca arkamdan ne konuştular, nasıl bir gıybet yapıp beni çekiştirdiler?” şeklindeki şüpheler insanı yiyip bitirir. Şayet insanlar bu gıybeti terk edip, arkadan çekiştirmeyi bıraksalar, arkadaşlarında böyle bir endişe ve tereddüt hasıl olmaz. Kendileri başkalarını huzursuz yapmadıkları gibi başkaları da kendileri hakkında böyle bir gıybete yönelmeyeceklerinden dolayı huzurları kaçmaz, etraftan endişe gelmez kuşku yerine itimat, şüphe yerine kararlılık hâkim olur, kafada gezdirilen menfi ihtimaller söner; suizan yerine olumlu kanaat yerleşir.
 Yüzünden dost görünüp arkasından dedikodu yapan kimseye, ikiyüzlü denir. Peygamberimiz Efendimiz (asm) iki yüzlü kimseleri şiddetle ikaz eder ve şöyle buyurur: “İnsanların iki yüzlüleri; ötekinin yanına varıp beriki aleyhinde konuşarak gıybetini yapan, berikinin yanına gelip öteki aleyhinde konuşarak takıştıranlardır. Bunlar insanların en kötüleridirler.” Hakikaten iki yüzlü insanlar dedikoduyu meslek edinmişlerdir. Dillerini gıybetten çekmeyen bu insanlar, şerir kimselerdir. Bunların kötülüklerinden kimse emin olamaz. Bunlar değerli dostlarının aleyhinde bulunurlar, gıybetlerini yaparlar.
 Kur’ân-ı Hakîmde Rabbimiz, gıybet yapmayı ölü eti yemeye benzetmekte, gıybet yapan kimsenin, ölü kardeşinin etini yemiş gibi bir adilikte bulunduğunu hatırlatmaktadır. Âyeti kerimede daha birkaç kötü vasıflar zikredilerek şöyle ikazda bulunulmaktadır:
 “Ey iman edenler, zan ile hüküm vermekten kaçının. Zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini tecessüs etmeyin. Ayrıca birbirinizin gıybetini de yapmayın. Siz ölü kardeşinizin etini yemeyi sever misiniz?”
 Evet gıybet konusunda gerekli bir nokta da tariftir. Çoğu kimseler tarifle gıybeti birbirine karıştırırlar, tarifi de gıybet kısmına sokarlar. Oysa tarif ve tanım ayrı; gıybet ve dedikodu ayrıdır. Çeşitli ahlâkî zaaf ve dini boşluklarla melun ve dolandırıcı birinin bu halini konuşup, soranlara bildirmek, o adamın iyi bir adam gibi görünüp de Müslümanları aldatmasını önlemek bir gıybet değil, onun gerçek hüviyetini tanıtmaktır. Mü’minlerin onun hile ve tuzağına düşmesini önlemektir. Bu, gıybet olamaz, Müslümanları aldatmasını önlemek için zarurî izah ve tanıtma olur.
 Gıybet, Müslüman kardeşimizin aleyhinde konuşup şahsî hallerini çekiştirmek, en çok alıştığımız, hatta normal sohbet konusu zannettiğimiz bir hadisedir. Böyle müptelâ olduğumuz bir kötülüğü terk etmek ise basit bir gayret, önemsiz bir ilgi ile mümkün olamaz. Son derece kötü alışkanlığımızı terk etmek için kendi kendimizle ciddî bir mücadeleye girmeliyiz, dilimize hâkim olup, sözümüzü sohbetimizi bilmeliyiz.
 Sözümüzün ağırlığı, lâfımızın değeri olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...