Kısa kısa bamteli
Balyozlar başınızdan aşağıya inebilir, zindanlarda kırbaçlanabilirsiniz.
Anne,
evlattan ayrılabilir.
Ee zalimin huyu bu, karakteri bu; yapar bunu.
Kendine ne
derse desin; kendine “Cebrail!” diyebilir, “Mikail!”, “İsrafil!” diyebilir;
fakat şeytanın teki olduğunda şüphe yok.
M.E.K.
Yarın bitecekmiş gibi ümitvar ama yıllarca bitmeyecek gibi de realist olmak,
hayatımızı mevcut koşullara göre ayarlamak durumundayız..M.E.K.
O mağduriyeti, mazlumiyeti bilfiil yaşayan insanlar, belki şimdiye kadar beş yüz
defa -belki bin de olabilir, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı gördüler.
O, bazen
rüyalara girdi, bazen de temessül etti; “Dişinizi sıkın, sabredin; çok…
“Size “Kardeşim!” diyor.
Bu bir avanstır esasen.
Bence onu bir avans kabul
ederek, ona liyakat peşinde koşmak lazım; gerçekten “kardeş” olmaya bakmak
lazım.
Kendi dönemindeki insanlara “Ashâbım, yol arkadaşlarım!” diyor.
Bize
Kardeşlerim...”
O mağduriyeti, mazlumiyeti bilfiil yaşayan insanlar, belki şimdiye kadar beş yüz
defa -belki bin de olabilir, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı gördüler.
O, bazen
rüyalara girdi, bazen de temessül etti; “Dişinizi sıkın, sabredin; çok fazla
kalmadı, az kaldı, az kaldı!” dedi.
Belki hafif ihtizazlar yaşıyoruz; tekme yemiş bir insan gibi, tabiatımızın
muktezası, bir ileri-bir geri.
Belki dize geliyoruz; fakat gözlerimiz hep
ileride, bizi ayağa kaldıracak Zât’ta.
O, Kendisine doğru gelenleri hiçbir zaman
o yolda yüz üstü bırakmamıştır;
“Ve hiç farkına varmadık şekilde, bir gün kendinizi, O’nun huzurunda
bulacaksınız.
Hayret edeceksiniz:
“Yahu biz çok âhesterevlik ediyorduk, yavaş
yavaş yürüyorduk.
Böyle huzur-i Risâletpenâhi’ye varmak nerede, biz nerede?!.
“
Başınıza balyozlar inip-kalkıyor ve size Yezîd’in yapmadığı,Haccâc’ın yapmadığı
şeyler yapılıyor, Hitler’in,Amnofis’in yapmadığı şeyler yapılıyor.
Fakat
sarsıntıya sebebiyet verecek bu şeyler karşısında sarsılmadan yerinizde sabit
duruyorsunuz.
Allah’ı delice sevemedik; sevdik ama delice sevemedik.
“Her şeysiz olabilir ama
Sensiz olamaz!” yürekten diyemedik.
O’nun sevdiğini gönülden sevemedik; Habîbini
(SAV) gönülden, delice...
Her gece uykularımıza girmesi sevdası ile
yatıp-kalkamadık.
Bamteli:
NURLU UFUKLAR ve ZULMANÎ PERDELER |
Allah’ı sevdik ama O’na iştiyakla ölüp ölüp dirilemedik; Habîbullah’a muhabbet
duyduk, heyhat O’na delice gönül veremedik; fakat o yolda yürüyor bulunmamıza da
binlerce hamd ü sena olsun!..
“Evet, siz, durduğunuz yerde devamlı durma kararlılığı içinde bulunuyorsunuz.
O
da sizin bu güzel niyetinize göre, durduğunuz yerde sizi kararlı durmaya
muvaffak kılıyor.
Doğru yerde durmak, çok önemlidir;”
*Ziya Gökalp ifadesi ile “mük’ab câhil”, üç derinlikli cahil demek bu.
Bilmiyor,
bilmediğini bilmiyor; fakat kendini biliyor zannediyor.
* Toplumu yoldan çıkarır ve onları birer canavar haline getirir, sonra
masumların üzerine saldırtır onları.
Ağızlarından hep zift akan Yalanları,tezvirleri,iftiraları mubah gören diplomalı
cahiller Günümüzde de çoktur.
Bunlar Boyunuzu aşkın kitaplar da yazsalar… Hatta
bunların çoğu İslam’ın kalbî ve ruhî hayatı ile ilgili kitap bile olsa...
Kardeşlerim, âhir zamanda gelecek!Fitne ve fesadın boy gezdiği bir dönemde ıslah
kahramanları, ıslah âbideleri Gönülleri ıslah etmek, onların içindeki
çirkinlikleri temizlemek, tezkiye etmek ve onların yüzlerini Hakk’a tevcih etmek
için gayret sarf edecek.
Ama hiç biri Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin yanında yerlerini almazlardı.
Bunları değiştirmek çok zordur.
Eger Râşid Halifeler döneminde de olsalardı
Müseylemetü’l-kezzâb’ın saflarında yerlerini alırlardı.
Geri dönecekler de
Tuleyha’nın yanında yerlerini alırlardı.
Bohemliğe düşkün olanlar da Secâh’ın
yanında yerlerini alırlardı.
“O gariplere, bir yönüyle her biri bir çeşit gurbete saçılan o insanlara ne
mutlu!..
Onlar, elin-âlemin fitne-fesat çıkardığı, ortalığı bozduğu, yaşanmaz
hale getirdiği dönemde saçıldıkları her yerde, başağa yürürler, ıslahçı olarak
hareket ederler!..
“
Sizlere Ahirette Haydi, aşağıya inin!” dedikleri yerde, indiğiniz yerde, birden
bire İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (SAV) karşınızda bulacaksınız; aile efradı
ile beraber, Ehl-i Beyt’i ile beraber.
“Kardeşlerim, hoş geldiniz!” diyecek.
Mesâvî ve mezâlim treninin son istasyonu, Cehennem’dir, esfel-i sâfilîndir,
“gayyâ”dır.
Orada “Haydi herkes dışarıya!” dendiği zaman, nereye döküleceğini
düşüneceksin!..
Balyozculara, külünkçülere,sürekli sizin üzerinize mızraklarla gelenlere karşı,
sizi zindanlara atanlara karşı, şakî bir şebeke gibi gösterenlere karşı, siz de
“Hakkımı helal ettim!” demeye kendinizi hazırlayın.
Efendim, bu, yiğitçe bir şey
olacak, babayiğitçe bir şey olacak.
“Allah’ım, Sen’den diliyor ve dileniyoruz, gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat;
Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat; gönlün şâk şâk oluşuna, ağyâr
ateşine yanışına ağlat!..”
Allah Teâlâ, şakır şakır gözyaşı dökmeye bizi muvaffak eylesin!..
Üç asır evvel
biz, gözyaşlarını gömdük; üzerine de kocaman kayalar koyduk, “Bir daha
kalkmasın!” diye.
Öyle eltâf-ı Sübhâniye ile karşılaşacaksınız ki Ahirette, “Ne iyi olmuş da
çektirenlerin çektirmelerine katlanmışız.
Müjdeler olsun birer tohum gibi dünyanın dört bir yanına saçılıp başağa duran
ıslah kahramanı gariplere!..
Dünyaya tapan insan, “Dünya adına sahip olduğum şeyleri elimden kaçırırım!” diye
her adımında ayrı bir karın sancısı yaşıyor; her adımında kasıklarını tutuyor,
“Aman!” diyor, ya elimden alırlarsa bunu, deyip Dolayısıyla o mevzuda akla
hayale gelmedik firavunluklara giriyor.
“Ne mutlu âhireti peyleme sevdasına tutulanlara; ne mutlu!..
Ne mutlu ki onlar,
fâni ile bâkîyi birbirinden tefrik edebilecek dirayete, kiyasete, min vechin
fetânete, min vechin firâsete sahipler.
Neyin eğri, neyin doğru olduğunu
görüyor, ona göre hüküm veriyorlar...”
Bamteli:
ALLAH'A SIĞINIYORUZ!
Zorlayın kendinizi!..
Allah huzurunda durduğunuz mülahazası ile, ciddî bir
konsantrasyon ile, eskilerin ifadesiyle “im’ân-ı nazar” ile, O’nun tarafından
görülüyor ve O’nu görüyor olmaya tâlip olma mülahazasıyla yaptığınız zaman,
Allah (celle celâluhu) duayı kabul buyuracak…
Ahlaksızlar, hep bir ağızdan bu sözlerin suikast emri (!) olduğu iftirasını
yayıyorlar.
Onlar da biliyorlar ki, Hocaefendi’nin bu beyanlarında sadece vicdan genişliği
ve gerçek insanlık var.
Aslında müfteriler de onca kedere rağmen bu gönül enginliğinin varlığından
rahatsızlar.
Şeytanın aklına gelmez bunların çarpıtma, hud’a ve entrikaları.
“Külünk” kelimesinin manasını cahilliklerinden bilmiyorlar diyeceğim ama
siyak-sibaktan olsun anlardı kıt akılları.
Hayır, şeytanlık bütün sermaye ve sanatları!
İşte kesip parçalayıp yaydıkları videonun ilgili kısmı.
Hizmet yerine dünyaya dalanlar derbeder olurlar.
(.
sn)
وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ Allah’a isyan ediyorsun, sonra da kalkıp Allah
muhabbetinden bahsediyorsun.
Hz Aişe validemiz “Yâ Rasûlallah! Eşinizi, orada (mahşerde) hatırlar mısınız?!.”
diyor.
Allah Rasûlü, bedavadan insanlara utûfet dağıtıyor gibi -o mevzuda- söz
söylemiyor.
Bir yönüyle, herkes o badireleri, o üç tane bâdireyi burada aşmaya çalışmalı!.
iman, amel-i sâlih ile beslenmez ise, o iman, kurumaya mahkûmdur.
Namaz ile,oruç ile, Hac ile, sadaka ile, yürekten; ahlâk-ı âliye-i İslamiye ile,
bir âbide gibi hep dik duracak şekilde beslemek suretiyle onu (imanı) canlı
kılacaksınız.
Bunlar olmazsa, onu öldürmüş olursunuz.
Bilal-i Habeşî’ninki gibi taşlar konacak.
O beyin kaynatan kumda, sıcak kumda
sırtüstü yatırılacaksın ve saatlerce kaldırılmayacak o taşlar.
Zorlanacaksın,
“Dön dininden!” denecek sana; “
Râşid Halifeler’in yolunda yürümeyince hiçbir eğriyi düzeltmek mümkün değildir.
Hazreti Ebu Bekir, Ömer,Osman,Ali gibi yaşayacaksın!..
Cihanları fethedeceksin,
Türkiye’nin otuz katı kadar bir coğrafyaya hâkim olacaksın ama giderken arkada
bir dikili taş bırakmayacaksın;..
Çok tekerrür eden bir söz:
اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya,
dünyaya bakan insanların hevesâtına,nefislerine bakan yönüyle, bir cife
yığınıdır.
Bazıları dünyanın kulları, dünyaperest insanlar.
Lât’a, Menat’a, Uzzâ’ya tapmadan farkları yok bunların yaptıklarının..
..işin mağduriyetin mük’abını yaşayan insanlar, O’nu (Sav) görüyorlar.
Hatta bazen “Yakazaten gördüm!” diyenler var...
mağdurları moralize etme adına, Efendimiz’in “Canım, o kadar mağduriyet ve
mahrumiyete mukabil, Benim sizin ile beraber olmam, size yetmiyor mu?!..
Dünyanın dört bir yanında yaşayan insanları ışığa çağıracaksınız.
Gölgesine
takılmış insanları, Güneş’e yönlendireceksiniz, “Şemsü’s-Şümûs’a doğru
yönlendireceksiniz.
”Râşid Halifeler’in hayat tarzına dönmeyince,kendi içinizde birbirinizle bir
kardeşlik tesis edemez, kucaklaşamazsınız ve dünya ile de diyaloga geçemezsiniz.
Sürekli herkese karşı bir kavga tavrı içinde bulunursunuz; bir gün birine
söver-sayarsınız,...”
Bamteli -HALE
Günümüz de Sümeyyeler, Yâsirler ve Mus’âblar ister; şu kadar var ki, çağın
adanmışları, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” anlayışıyla hareket etmeli;
Kur’an’ın elmas düsturları ve şefkatin gönülleri fetheden diliyle insanları
ışığa çağırmalıdırlar.
Sırât-ı Müstakîm nedir?
Allah’ım Kur’ân’ı anlaşılması gerektiği gibi anlamaya bizi muvaffak kıl;
Peygamber Efendimiz’in mübarek söz, beyan ve takrirlerini anlaşılması lazım
geldiği gibi anlamamızı lütfet!..
Allah’ım, Kur’an anlayışı; Allah’ım, Kur’an idraki ihsan buyur!..”
Doktor İkbal diyor ki:
“
“Babam:
“Oğlum, Kur’an’ı oku!” diyor.
İkbal, “Baba, ben hep Kur’an okuyorum, hiç
elimden bırakmıyorum!” deyince, babası, “Oğlum, Hazreti Muhammed’e inmiş gibi
değil, sana hitap ediyor gibi Kur’an oku!” diyor...
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيم
duasını sonuna kadar demek lazım:
Amelsiz iman, kurumaya mahkûmdur.
Bir de onun tam tersi var.
Aman yâ Rabbi! İman
ederiz,sâlih amel yaparız fakat gazabına uğramış olanlardan oluruz;
(اَلضَّالِّين), sapıp gitmiş olanlardan oluruz.Hafizanallah.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın yol-yöntem olarak tayin buyurduğu, bize yol olarak “Bu
yolda yürüyün!” dediği yolda yürümek esastır; bize o düşer.
Ve bilmek lazım ki,
esasen, Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek
demektir.
Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de
Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise- balyozları başımızdan aşağıya
inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.
Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek demektir.
Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de
Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise-balyozları başımızdan aşağıya
inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.
Lât, de! Menât, de! Uzzâ, de! Dünya, de; villa, de; filo, de; iktidar, de;
alkış, de; takdir, de!” Hazreti Bilal, bütün bu isteklere karşılık, “Ehad,
Ehad!” diyor.
“Ehad, Ehad! Allah, bir; Allah, bir; Allah, bir!” diyor.
Birkaç
ayetin nazil olduğu dönemler bunlar.
Yiğit belli değil, mert belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor.
Deva belli değil, dert belli değil.
Nefislerin hevâ ve heveslerine göre gemiler yürümezler.
Bir kere deniz ister,
rota ister, dümen ister, kaptan ister.
İslam dünyası, bunların hepsinden mahrum.
Bugün, müminlere göz açtırmayan gaddarlar.
Dün birine yüz defa sövdükleri halde,
bugün onunla el ele, kucak kucağa; ertesi gün başka birine sövüp sayarlar, bu
defa öbürü ile kucak kucağa, el ele dirler.
Bunlar,işlerini tamamen şu mel’un
erâcif olan dünyaya bağlı yürütmektedirler.
“İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, o da...”
Böyle hevâ-i nefsine uymuşsun, cismâniyetine takılmışsın, bedenin güdümünde
yaşıyorsun,
“Dünya, dünya, dünya!” deyip onu vird-i zebân ediyorsun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ
demekten daha çok “Dünya, dünya!” diyorsun, sonra da kalkıp Allah’tan necât ümid
ediyorsun.
Yeni
Hedefi belli olmayan geminin rotası, denizin dibidir.
“İmar, imar!” derken, hep “tahribat” nağmeleri mırıldanıyorlar.
“Yaptık,
yaptık!” derken, mübarek bir toplumu mâil-i inhidam hâle getiriyorlar.
Kaptan yok, dümen yok, pusula yok,hedef belli değil;belli değil
Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği
yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya
talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?
Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği
yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya
talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?
Yeni
“Kurtuluş umuyorsun ama yolunda yürümüyorsun; oysaki gemiler karada akıp
gidemezler.”
Bamteli:
HÂLE | Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbetleri.
Allah Rasûlü’nün ahlakı, İlahî ahlak, hulukullah..
re’fet, şefkat, mülayemet..
kusurları görmeme, devâsâ kusurları affetmesini bilme..
BİNLER SELAM SANA EY NEBÎ!..
Bazen #Rahmet mülahazası!’ dedim, başımı koydum.
Bazen #Refet dedim, başımı koydum
bazen #Şefkat, Allah’ım!’ dedim, Başımı koydum..
Bazen #Rahmetin enginliği!’ dedim, başımı koydum..
Bazen #SeninVadin dedim, başımı koydum
Bazen #Çaresizlik dedim, başımı koydum...
Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir.
“Allah Rasûlü’nü ümmetine, insanlığa sevdirin ki, Allah Rasûlü de sizi
sevsin!”buyurmuştur..“Allah’ım! Sen, bizi dengeye hidayet buyur! İfrat ve tefrit yolunun dışında,
ifrata ve tefrite düşmeden, istikamet yolunda olanlardan eyle; hidayet eyle,
istikamet yoluna hidayet eyle!” diyorsunuz.
Allah resulü (SAV) in abdesteki hassasiyeti ve sahabisini uyarısı...
Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak, İslam’a
yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir....
“Bir ay sonra her şey düzelecek..
bir hafta sonra her şey düzelecek..
iki ay
sonra her şey düzelecek..
üç ay sonra her şey düzelecek!..” derler.
Bunlara
dense dense -Terbiyem müsait olsa şöyle derim… bunlara dense dense- “dırıltı”
denir.
KUNUT DUASI
Efendimiz (sav) Kunût dualarında, uzun zaman beddua etmiştir.
Sizin Bütün dünyayı saran fitne ve fesat karşısında, üç beş seneden beri
okuduğunuz Kunût gibi.
Cenâb-ı Hak, belaları savsın, def etsin,ref’ etsin!”
O (sav)yaptığı için,siz de yapıyorsunuz.
Mart Muhtırası sonrası içeriye alınmışsın, hakaretler görmüşsün.
Mesela
zehirlenmişsin.
-Vakıayı arz ediyorum; şimdi sizin kardeşlerinizin çektiği gibi
aynen...
Fakat şimdi ben bunları anlatırken, tebessüm ederek anlatıyorum; siz de tebessüm
ile mukabelede bulunuyorsunuz.
Kardeşlerimiz “Bazı mahrumiyetler ve mağduriyetler yaşıyorlar ama Efendimiz’in
“Canım, o kadar mağduriyet ve mahrumiyete mukabil, Benim sizin ile beraber
olmam, size yetmiyor mu?!.” Diye moralize ediyor.
O’nu sevdirme, yolunuz/yönteminiz olduğundan dolayı, belli bir ölçüde Cenâb-ı
Hak da hakkınızda bir “vüdd” vaz etti; yani kalblere, size karşı bir sevgi, bir
alaka vaz etti...
“Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir...”
Abdest alırkenki hassasiyet...
Acı bir tebessüm:
“Ne günahı?” diyor, “Kafir olarak ölmeden korkuyorum!..”
Bazen #Rahmet mülahazası!’ dedim, başımı koydum.
Bazen #Refet!’ dedim, başımı koydum
bazen #Şefkat, Allah’ım!’ dedim, Başımı koydum..
Bazen #Rahmetin enginliği!’ dedim, başımı koydum..
Bazen #SeninVadin!’ dedim, başımı koydum
Bazen #Çaresizlik!” dedim, başımı koydum...
“Havf ü recâ insan gönlüne Allah’ın en büyük armağanıdır; bundan daha büyük bir
armağan varsa o da bu iki duygu arasındaki muvazeneye riayet ederek, onları
Allah’a ulaşmada birer nuranî kanat olarak kullanmaktır.”
Sen (Sav), o memuriyet ile gelmeseydin, biz, kapkaranlık bir dünyada olacaktık
esasen.
Ne varlığı, ne varlığın mahiyetini bilemeyecektik.
Dünyanın ne işe
yaradığını bilemeyecektik.
İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Sana sığınıyorum!..
Nasıl gelecekleri, nasıl
çarpacakları, nasıl balyoz gibi tepeme inecekleri, belli değil!..”
Amin...
Bir arkadaşınız “Kâfir olarak ölürüm!” diye korkuyor.
Başını yere koyduğu zaman
-ben iyi tanıyorum onu da- başını yere koyduğu zaman, “Allah’ım! Kâfir olarak
öldürme beni!” diye orada ne kadar içini döküyor O’na; ne kadar yalvarıyor, ne
kadar sızlanıyor, Allah bilir onu...
“Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyanın başına gelendir; en aşılmazı, en
belalısı, enbiyanın başına gelendir.
Ondan sonra da seviyesine göre diğer inanan
insanların...”
Hz Aişe validemiz
“Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir mübarek hücrede, İnsanlığın İftihar
Tablosu’nun yâr-ı vefâdârı oluyor, oluyor ve eşi oluyor.
Efendimiz’in gece
hayatına vâkıf, gündüz hayatına vakıf… Fakat âkıbetinden hiç emin değil...”
“Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir...”
Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme, -zayıf hadise göre- üzerine güneşin
doğup-battığı her şeyden daha hayırlıdır; sıhhatli hadise göre ise, “yığın yığın
kırmızı koyunlar/develer tasadduk etmekten daha hayırlıdır.”
Evet, gönülde var ise öyle bir iştiyak, insan, her zaman onu diler; “Ah! Keşke
bir rüyamda bari görsem!” der.
Bazen ızdırar halleri, zaruret halleri,
mazlumiyet, mağduriyet halleri bir davetiye olur; tenezzülen onların ufkuna
tecelli etmeleri her zaman söz konusu olabilir.
O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı gönülde iştiyak var ise, insan,
rüyada/rüyalarda olsun, O’nu görme iştiyakı ile yanar tutuşur,
Biz, peygamberlerin mirasçıları olmaya çalışıyoruz.
Biz, Ebu Hanifelerin, İmam
Şafiîlerin, Mâliklerin, Ahmed İbn Hanbellerin, Fudayl İbn Iyazların, Beyâzıd-i
Bistâmîlerin, Cüneyd-i Bağdâdîlerin, Şâh-ı Geylânîlerin,...
mirasçıları olmaya
çalışıyoruz!”
BİNLER SELAM SANA EY NEBÎ!..
Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak, İslam’a
yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.
Her şeyi hoş göreceksiniz.
Hoş görmeseniz bile, nâ-hoş görmeyeceksiniz.
Nâ-hoş görseniz dahi, dillendirmeyeceksiniz.
“Bazı insanlar, sadece çektikleri belalarla evc-i kemâlât-ı insâniyeyi ihraz
etmişler.
Bazıları da bunu iradî olarak çekmişler; yani, seyr-u sülük-i
ruhânîler ile, aç durmak, susuz durmak suretiyle...”
Çekmişler; bir an başları dertten âzâde olmamış, çekmişler.
Tokmakların biri
kalkmış, öbürü inmiş; çekmişler.
Fakat hiçbir zaman çizgi değiştirmemişler, hep
yürüdükleri yolda yürümüşler.
PEYGAMBER VÂRİSLERİ VE McCARTHY MİRASÇILARI
Yakışıksız, şık olmayan şeylere maruz kalabilirsiniz.
Bunlar, bazen dokunur, can
yakıcı olabilir.
Fakat bütün bunları, yolun bir cilvesi, esasen, yolun bir
hususiyeti olarak görmek lazım.
Çünkü siz, arkadan gelenlere patikaları şehrâh
yapma sorumluluğu altında bulunuyorsunuz.
Yapılan şeylerde bir güzellik varsa şayet, Rabbimizi alâkadar eder,
Peygamberimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâkadar eder, dinin ruhunu/özünü
alâkadar eder güzel şeyler varsa, bunları bizim güç, kuvvet ve iktidarımız ile
değerlendirmek, doğru değil.
PEYGAMBER VÂRİSLERİ VE McCARTHY MİRASÇILARI
Her ne kadar, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül, teslimiyet ve tefvîz içinde bulunsanız
dahi, bir insan olarak acısını duymanız ve teessürünü yaşamanız kaçınılmaz
oluyor.
Bir taraftan bütün güç ve kuvvetimiz ile dünyaya bakarken, dünyayı yaşarken,
dünyanın zevklerinden istifade ederken, saltanat ve debdebe arkasından koşarken,
servet ü sâmân arkasından koşarken, olamamış insanların O’nu (SAV)kendine has
derinliği ile duyması mümkün değildir.
Onlar Karakterlerinin gereğini sergiliyorlar.
Siz de kendi karakterinizin gereğini ortaya koyacaksınız;
hoş göreceksiniz, her şeyi hoş göreceksiniz.
Hoş görmeseniz bile, nâ-hoş görmeyeceksiniz.
Nâ-hoş görseniz dahi, dillendirmeyeceksiniz.
Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu
kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun
şefaatini diliyoruz.
Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu
kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun
şefaatini diliyoruz.
“Bir müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir
eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah
bunları onun geçmiş günahlarına kefaret yapar.”
Harbi hile değil strateji olarak gören Allah Rasûlü, kan dökmemeye ve husumeti
büyütmemeye azami gayret gösterir; kalelerin değil her zaman kalblerin fethini
hedeflerdi.
Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu
kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun
şefaatini diliyoruz.
Çektiğiniz şeyleri arkadan gelenlerin çekmemesi için, elinizden gelen her şeyi
yapacaksınız.
Selef-i sâlihîn sonraki nesiller için patikaları cadde yapma adına çok çekmiş,
üzerine bir de ümit mührü vurup emaneti omuzlarınıza yüklemişler; emin bir
emanetçi olduğunuzu ortaya koymak için siz de çilenize razı olmalısınız!..
...Allah’a kulluk, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar çok yüksek bir pâyedir.
Bütün kulluklardan sıyrılmanın yolu da Allah’a kulluktan geçer.
Dîn için, diyanet için Kardeşler,bacılar,evlatlar, için, şerden kaçarken deryada
boğulanlar, eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar için ızdırap çekmek
önemli bir ibadettir.
Allah’ın nezdinde ızdırapsız bir sine, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık
etten farksızdır.
“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır.
Izdırapsız sîneler,
sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!”
Arz-ı hâl; Sâhibine arz-ı hal.
Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin;
dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım....Aslında, bu dünya çapındaki büyüklerin hiçbiri, yaşadıkları dönemde,
anlaşılmamıştır...
İmam Gazzâlî, beş asır sonra tanınmış;...
“Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü
kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir
mukabeleye muhtaç bırakmasın.
Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..” added,
Teologları Sizin hakkınızda bu şekilde
Düşünüyor...
Hozan bırakmayın.
Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar…
Kim olursa olsun, esasen zerre kadar insanca davranıyorsa, Müslüman sıfatı ile
davranıyorsa, Allah, katiyen onu karşılıksız bırakmaz.
Vesselam.
Teologları Sizin hakkınızda bu şekilde
Düşünüyor...
Hozan bırakmayın.
Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere
daha biter bunlar.
İmkânı varsa, sürün; bunların köklerini de yok edin.
Evet, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztarrın
yakarıp yalvarmasına icabet eden, Allah’tan başka kimdir?!.” O, öyle
yalvarıyorsa, Allah (celle celâluhu) da o ızdıraplı,o ızdırarlı tabloyu
değiştirir; Kendi inayeti ile, inşirah vesilesi lütfeder...
Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin;
dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım.
Dünyada sultanlığı ihraz eden insanlar bile dilenci sayılırlar.
Onların elindeki
şeylere zerre kadar tenezzül etmemek lazım;...
Allah’ım! Dağınıklığımı ve tasamı, Sana arz ediyorum.
Şikâyetim, Sanadır; ben,
kendimi Sana şikâyet ediyorum.
Ağır geldi bu işler… Eğer içime olumsuz bazı
şeyler doğdu ise, kafama bazı şeyler girdi ise, nöronlarda bir kirlenme oldu
ise, ben bu perişan halimi Sana arz ediyorum!..
إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve
hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, /)
Namazdaki Hassasiyet...
Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var,
ibadetleri hakkıyla yerine getirme gibi külfetler var; abdest alma var, namaz
kılma var, oruç tutma var...
Kulluk, hem bir şehrâhta (otobanda/ana yolda/caddede) yürümek kadar kolay hem de
Sırât’tan geçmek kadar zordur.
Eğer gözleriniz öbür âleme müteveccih ise, Güneşe doğru yürüyorsanız şayet,
gölgeniz sizin ayaklarınızın altında veya arkanızdadır; birazı ayaklarınızın
altında, birazı da arkanızdadır.
Önemli olan, Güneşe doğru yürümektir.
Cenâb-ı
Hak, öyle yapsın!..
Sonuçta bir insan kazanıyorsa şayet, o yolda kaybettiği şeylere hiç müteessir
olmamalı.
Şâir Nefi’nin Dördüncü Murad karşısında, onu ölüme götürdüğü anda,
dediği bir söz vardır:
“Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne
dergâh-ı Huda’dan mâadâya bir ilticamız var.”
ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER
Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda
kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanlar
olacaktır.
Kazanılacak şeyi kazanmış olan insanlar, yürüdükleri yolda değişik kayıplara
uğrayabilirler, zayiatlar verebilirler, yaralanmalar olabilir.
Fakat netice
itibarıyla, bir şehit gibi kazanacaklarını kazanmışlar ise şayet, bence
müteessir olmamalılar.
Ona kadar yolu var...
Umûr-i hayriyenin (hayırlı işlerin) muzır mânileri olur.
Şeyâtîn-i ins u cin, bu
hizmetin hâdimleri ile çok uğraşırlar..
ama her sınıf..
her birim..
dünyanın
dört bir yanında.
Ne var ki yerinde sâbit-kadem olanlar, sonunda kazanırlar.
Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda
kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanlar
olacaktır.
“Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenleri
olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini
almışlar; demek hüner, kesret-i etbâ’ ile değildir, belki hüner rıza-ı İlâhîyi
kazanmakladır.”
Bin tane ”Yâ mutlikal ûserâ, etlikhum serâhâ!”
(Ey esirleri hürriyetine kavuşturan!Onları salıver)
Bazı Teologlar, doğruluğu temsil eden bir cemaate,”Birilerini yok ediyorsunuz,
fakat böyle biçme ile bu meselede yetinmeyin; hozan bile bırakmayın.Bunları
böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar.
İmkânı
varsa, sürün; köklerini de yok edin”.
Diyor...
Önceki gün havarîler, daha dün sahabîler, bütün meşakkatlerine rağmen Peygamber
yolunda yürüdü ve geride silinmez izler bıraktılar; onların izlerini takip eden
milyonlar hidayete erdi ve kurtuldular.
Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var,
ibadetleri hakkıyla yerine getirmeme var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç
tutma var...
Bunları, takliden degil “Ben, tam görülüyor olma mülahazası ile
yapamadım!” deyip daha iyiye talip olma var.
"Hep böyle “görüyor olma”ya namzet bir insan gibi hareket etmeli.“Niçin öyle
namaz kılamadım? Neden hayvanlığım yine üzerimde idi; öyle namaz kılamadım?!.”
demeli.
İşte zor; gördüğünüz gibi Sırât’tan geçmek gibi zor bir şey." (.sn)
Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor, Faust-Mefisto mücadelesi hız kesmeden
sürüyor; ne mutlu zulme uğrasa da masum kalanlara ve müjdeler olsun insî-cinnî
şeytanlara rağmen mü’mince davrananlara!..
Yedi asır evvel, Yunus Emre’nin dediği bir şey.
“Bu yol, uzaktır
Menzili, çoktur
Geçidi, yoktur
Derin sular var.”
“Kandan-irinden deryalar” sözü ile de ifade ediliyor; “aşılmaz gibi görünen
uçurumlar, her köşe başında değişik gulyabanîler ile karşılaşma var
Izdırap, en makbul niyazlardan daha değerli bir duadır; ızdırapsız bir sine,
sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten farksızdır.
“itibarsızlaştırma” mermileri yağar..
“sizi ademe mahkum etme” mermileri yağar…
Bunlar, çok kolay şeyler değildir.
Bir atış poligonunda, onların hedefinde bulunuyor gibi olursunuz; şakır şakır
mermiler yağar üzerinize.
Ne mermileri yağar? “Terörizm” mermileri yağar..
“âsî
insan” mermileri yağar..
yağar..
yağar..
Allah yolunda yürüdüğünden dolayı başına sağanak sağanak belâ ve musibetler
geliyor.
Sözün bidayetinde ifade edildiği gibi, “umûr-i hayriyenin muzır
mânileri olur.” Şeytanlar, ordularını seferber ederler; “Ateş!” derler.
Kadir Baki
“Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü
kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir
mukabeleye muhtaç bırakmasın.
Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..”
Dua
Ama bu mevzudaki duygusuzluk, hissizlik?!.
O da biraz evvel arz ettiğim gibi…
Kalb öyle ise şayet, bir bıçak çal, kes, onu şeylerin önüne at; bari onlar
yesinler, onlar istifade etsinler.
Senin işine yaramamış o, demek ki!..
şerden kaçarken deryada boğulanlar için, eşkıya tarafından derdest edilip
yakalananlar için ızdırap çekmek… Bu, önemli bir ibadettir Allah’ın nezdinde.
Böyle bir muzdaribin iniltileri, sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ çekmeye mukabil
nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır.
“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır.
Izdırapsız sîneler,
sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!” Dîn için, diyanet için
ızdırap çekmek… Kardeşler için, bacılar için, evlatlar için, çocuklar için,
gençler için, ihtiyarlar için,
ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi; الصَّبْرُ عِنْدَ
الصَّدْمَةِ الْأُولَى “Sabır, hadisenin şokunun yaşandığı ândadır.”
Farkına varmadan, bazılarımız, hadisenin şoku ile, onların yaptıkları şeyleri
bahis mevzuu yapmak suretiyle nöronlarımızı kirletme durumuna düşüyoruz.
Birileri karakterlerinin gereğini sergiliyorlar; zulüm ile oturup kalkıyorlar,
zulüm söylüyorlar, zulüm düşünüyorlar,Fakat sizin karakteriniz buna müsait
değil,sizin bakışınızdan adalet dökülmeli,kulaklarınızda hep adalet
çınlamalı,ağzınız hep adaleti telaffuz etmeli
Varsın, alçaklık yolunda sülûk edenler, o yolda yürüyedursunlar;
siz, onlar hakkında bile iyilikler düşünmeye devam edin.
Kötülüğe kötülük ile mukabele değil, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, Hazreti
Mesih gibi, iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle,karakterinizi ortaya koyun!
Siz hiç farkına varmadan, saçtığınız iyilik tohumları, iyilik başaklarına
dönüşecek.
Ve geriye dönüp bir baktığınız zaman, “Oo!..
İyilikten bir sürü başak
türemiş; iyilik fidelerinden bir sürü çınarlar, selviler meydana gelmiş,
Allah’ın izni-inayetiyle.
Şimdi, bugün böyle bir imtihandan geçiyorsunuz.
Yiğitlik odur ki, başkalarının
yaptıkları hadden efzun (sınırı fazlasıyla aşmış) o kadar kötülük karşısında,
iyilikten ayrılmayasınız.
Kur’ân’ın ifadesiyle, وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الأَرْضِ مِنَ
الْكَافِرِينَ دَيَّارًا
“Nûh şöyle yakardı:
Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak
hiç kimse bırakma!” (Nuh, /)
Fakat sen, Allah’a nasıl inanıyorsan, nasıl sağlam, mutmain bir kalbe sahip
isen, öyle davranmalısın!
Enbiyâ-i ızâmın yolunda yürüdüğüne göre, onlar gibi davranmalısın!..
Bazen bir muhalif rüzgâr esebilir, bazı şeyleri savurmuş gibi görünebilir ve
arkasında da bu türlü fırtınalara sebebiyet veren, merhametsiz, mürüvvetsiz
“gibi” görünen insanlar bulunabilir.
İtmi’nâna ulaşmış bir kalbin iki kanadı vardır:
Bir kanadı itibarıyla,
“Râdıye”dir; o, Allah’tan hoşnuttur.
Biraz evvelki mülahazaya bağlı diyecek
olursak, hem “Celâl” hem “Cemâl” tecellilerini rıza ile karşılıyordur.
İçine bir sıkıntı geldiği zaman, içini O’na dökmeli!..
Yine o büyük zatın dediği
gibi:
“Kerem kıl kesme Sultan’ım keremin bî-nevâlardan / Kerem-kâne yakışır mı kerem
kesmek gedalardan?!.”
Öbür tarafa öyle -bu yolla bile olsa- arınmış olarak gitme varken, bence olup
biten şeyleri hiç kâle almamak lazım.
Madem derd-i hicrana, onulmaz dertlere
derman, O (celle celâluhu); gönül, dermanını bulmuş demektir.
Üzülmemeli,
müteessir olmamalı!..
DERT, RIZA VE RECÂ
Dert, hadiseleri, insanlara çok farklı okutturur.
Asıl mesele, derdi derman
bilmektir..
Böyle gelip geçici, bir şimşek gibi çakıp kaybolucu, dünya hayatı… İnsan
aldanıyor, gözünü hep ona dikiyorsa, ebedî ışığa karşı kapısını kapamış
demektir, kendini bir ebedî körlüğe salmış demektir.
İnsanın, öbür tarafa gittiği zaman, hiss-i nedâmet (pişmanlık duygusu) ile
“Keşke!” dememesi, orada “keşke”lerle nedametini izhâr etme durumuna düşmemesi
için burada hayatını çok iyi değerlendirmesi lazımdır.
MÜ'MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK
Cenâb-ı Hak, bizi, Kendi yolunda sâbit-kadem eylesin!..
Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duayı hiç
durmadan vird-i zebân etmiş:
Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde
atmalı!..
Asıl kurtulma ve kazanma, âhirete müteveccih yaşayan, Cemâlullah’ı müşahedeye,
rızaya ve Rıdvan’a müştak olan ve ebedî saadet uğrunda varını yoğunu feda etmeye
âmâde bulunan insanın fevz ü necâtıdır.
Yine Allah’ın izni-inayeti yetişsin; Cenâb-ı Hak, zâlimin, hainin, fâsıkın
kolunu kanadını kırsın; onlar, Allah’tan bulsunlar ve siz de yeniden işi
bıraktığınız yerde o emaneti yüklenerek o gâye-i hayal istikametinde koşmaya
devam edin.
İstersiniz bunu.
Allah’a doğru yürümenin, koşturmanın, ölesiye sa’y etmenin ifadesidir.
İnşaallah sizler, o yolda koşturuyorsunuz ve sonuna kadar da inşaallah
koşturacaksınız.
Allah’tan onu dileyelim:
Cenâb-ı Hak, bizi, Kendi yolunda sâbit-kadem eylesin!
Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde
atmalı!..
Nabız dinlenirken, insan, hep onda “Hû, Hû, Hû” sesini duymalı!..
Bilmem, onu öyle dinleyen hekimler var mı; nabzın atışında “Hû” sesini
dinleyen?!.
Aslında her şey öyle “Hû!” diyor.
Dünya Sevdası
“Nice servi revan canlar
Nice gül yüzlü sultanlar.
Nice Hüsrev gibi hanlar.
Bütün bu deryaya dalmış!”
Sonra hepsi birden boğulmuş; boğulmuş dünya sevdasıyla.
MÜ'MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK
“Hiç korkmayın, tasalanmayın ve vaad olunduğunuz Cennet ile müjdelenip sevinin!”
“Bir, ayaklar altında çiğnenip lanet ile yâd edilme var.
Bir de takdir ile yâd
edilip “yâd-ı cemîl” olma var!..
Seçeceğimiz o yolu çok iyi seçmemiz lazım; bu
misafirhaneyi çok iyi değerlendirmemiz lazım; bu misafirhane ile ebedî
ikametgâhı peylememiz lazım!“
“Ve yüzler de olacaktır ki, o gün, ümitsiz ve asık; bel kırıcı bir belaya
uğrayacakları kaygısını taşıyan...”
“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât.
/ Hangi harfi yoklasan manası Allah
çıkar.
” بِأَيِّ حَرْفٍ حَرَّكْتَ يَقُولُ:
هُو Hangi harfi yoklasan, harekete geçirsen,
“Hû!” ile karşılaşacaksın,
“O!” diye bir nağme duyacaksın.
Önce söylediğim şiir, Recâîzâde Ekrem’e ait idi:
Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde
atmalı!..
Nabız dinlenirken, insan, hep onda “Hû, Hû, Hû” sesini duymalı!..
Bilmem, onu öyle dinleyen hekimler var mı; nabzın atışında “Hû” sesini
dinleyen?!.
Aslında her şey öyle “Hû!” diyor.
“Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum/kazandım!..”
İnsanın, öbür tarafa gittiği zaman, hiss-i nedâmet (pişmanlık duygusu) ile
“Keşke!” dememesi, orada “keşke”lerle nedametini izhâr etme durumuna düşmemesi
için burada hayatını çok iyi değerlendirmesi lazımdır.
KUNUT DUASI
Bütün dünyayı saran fitne ve fesat karşısında, üç beş seneden beri Kunût
okuyorsunuz Cenâb-ı Hak, belaları savsın, def etsin, ref’ etsin!” diye
yapıyorsunuz
O (SAV) yapmamış olsa, zaten sizin yapmanız da doğru değil.
O yaptığı için, siz
de yapıyorsunuz;
Âhiret ve ebedî saadet yolunda bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de
“nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.
MÜ’MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK
Durduğumuz yer ile ebedî duracağımız yer; bu ikisi arasındaki farkı çok iyi
görerek, herhalde ona göre bir tavır ayarlamak icap ediyor.
Biri muvakkaten
misafirhane,
Güzel odur ki güzel doğurur, o da güzel doğurur, o da güzel doğurur; bir “güzel
doğurma sâlih dairesi, doğurgan döngüsü” ortaya konur.
Fakat o güzelden daha güzel bir şey varsa, o da, o güzelin sürekli güzellikler
sâlih dairesi içinde devam ve temâdîsidir.
Güzellik, bir yerde gidip çirkinliğe
aborda oluyorsa, o güzele “güzel” denmez.
Hayatını İlahî varidât çerçevesinde götürenler, kendilerini böyle sıfırlarlar.
“Zulmettik nefsimize yâ Rab! Eğer Sen yarlığamaz, merhamet buyurmazsan, biz,
kaybedenlerden, tepetaklak hüsrana gömülenlerden oluruz!” (A’râf, /)
Allah’ım, Sen tecelli eylemezsin.
Zira Senin tecellin, benim yokluğuma
vabestedir.
Ben silinmeliyim ki, o zaman, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikati
tecelli etsin.
Vird-i zebânımız:
“Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm! //
Hem evvelsin hem âhirsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm!..”
Kendini sıfırlama mülahazası hâkim değilse sana, sen -Sana demiyorum; yani, ey
insan-ı meçhul, sen- bir “hiç”sin, hiçsin…
İyilikleri unutmak lazımdır esasen.
Unutulacak bir şey var ise, o da kişinin
kendi yaptığı/vesile olduğu iyilikleri unutmasıdır.
Aklına geldiği zaman da
“Allah Allah!..
Bencileyin bir insana Cenâb-ı Hak, nasıl oldu da bu lütufta
bulundu?!” denmelidir.
Öbür tarafta Allah cc göreceğiniz vaadi var.
Ama herkes kendi mir’ât-ı ruhuna
göre bir müşahedeye mazhar olacak; ne ölçüde mazhar olursa olsun, kendinden
geçecek, bayılacak..
Cennet’i unutacak, evinin yolunu, o Cennet’in köşklerini
unutacak...
Toprak ol toprak ki, gül bitiresin!..
Senin büyüklüğünün alameti, kendini
mahviyet ve tevazu içinde sıfırlamandır.
Bir şey isen, duygu ve düşüncelerinde
hep kendini sıfırlıyorsun demektir.
“Cenâb-ı Hak, insanların takdir ve istihsânını sırf makbuliyet alameti olarak,
istenmeden ihsan etse, bunu o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-i tesiri namına
kabul etmek güzeldir.”
Evet, siz ihlâslı amel ettiğiniz takdirde, Allah (celle celâluhu) hiç
bilemediğiniz şekilde binlerce insanın sinesini açar.
“Rıza-ı İlahî kâfidir; eğer o yâr ise, her şey yârdır; eğer o yâr değilse, bütün
dünya alkışlasa beş para etmez.”
“Rıza-ı İlahî kâfidir; eğer o yâr ise, her şey yârdır; eğer o yâr değilse, bütün
dünya alkışlasa beş para etmez.”
...
“bir de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince ve bir de
Cenâb-ı Hak’tan dalga dalga değişik tecelli dalga boyunda “Ben, sizden razıyım!”
sözünü işitince… “
Hazreti Pîr, bu çağda bir şeyi imar etme, onun projesini yapma, statiğini yapma
vazifesi ile sorumlu olduğundan dolayı, o, kendi çağının insanlarına göre en
lüzumlu, en elzem olan şeyi ifade ediyor.
İnsanlar takdir etsinler… “Maşallahı var; dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde
okul açtılar!” desinler… Bu aklının köşesinden geçiyorsa… Bu gelince, nöronların
kapısını çaldığında, hemen o kapıyı sürmelemeli, hemen; bir daha da o türlü
duyguların açamayacağı hâle getirmeli.
Sizi, Cenâb-ı Hak, iman ile bu dünyadan göçmeye muvaffak eylesin!..
Öbür tarafta
O’nu (celle celâluhu) göreceğiniz vaadi var.
Ama herkes kendi mir’ât-ı ruhuna
göre bir müşahedeye mazhar olacak; ne ölçüde mazhar olursa olsun, kendinden
geçecek, bayılacak..
Balyozlar senin başına inip-kalksa, mızraklar sinene saplansa, her gün bir yara
ile -muktezâ-ı tabiat- inlesen, yine de gözün hep O’nda (celle celâluhu) olmalı,
hep O’nda olmalı, hep O’nda olmalı…
Kadınlar, birer şefkat âbidesidir.
Başta çocuklarına karşı sergiledikleri
şefkat, aynı zamanda sizin mesleğinizin de bir esasıdır.
“Acz”, “fakr”, “şevk”
ve “şükür”den sonra, “tefekkür” tedebbür, teemmül ve bir de “şefkat”.
Bunlar,
adeta imanın altı rüknü gibi...
“Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Hedef gösterme
şeklinde algılayın bunu!..
O zaman, o hedefi gerçekleştirmek size düşüyor.
Eşinden koparılan..
hapse atılan..
çocuklarını kaybeden..
onlardan ayrı düşen..
Hazreti Hâcer misali, tek başına ıssız bir yerde aile birleşimi bekleyen…
Binlerce mazlum ve mağdur kadın..
Cenâb-ı Hak hepsini ve hepinizi Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede, Peygamber
Yolunda sabitkadem eylesin!..
Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali’ler yolunda
sabitkadem eylesin!..
Gerçek Müslümanlık, onların yoludur:
MUAVENET
Bir yerden bir gelirim varsa ve beş bin lira vermem gerekiyorsa, onu vermeliyim.
On bin lira gerekiyorsa, onu vermeliyim; yüz bin lira gerekiyorsa, onu
vermeliyim.
Nezd-i Ulûhiyette bu neye varır, varın onu siz hesap edin.
Siz, yolunuzu “en doğru” buluyorsunuz.
Fakat -buna Üstad Hazretleri de işaret
ediyor, diyor ki- “Bazen hasen (güzel), ahsenden (en güzelden) ahsendir (daha
güzeldir).”
Hasende anlaşmak mümkünse şayet, ahsende münakaşaya düşmemek lazımdır.
bir meselenin güzelinde mutabakat sağlayabiliyorsanız, “daha güzel”i, sizi
birbirinize düşürmesin.
Bu olumsuzluklar karşısında bir tane Sadece bir zat -.
“az buçuk
olumsuzluklarını ifade edince, etrafımdaki müritlerim bile dağıldı!” dedi.
Bu,
doğru ise şayet, o zâtı Cenâb-ı Hak, pâyidâr eylesin! En azından tek başına
sahip çıktı.
“Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!”
Açık manası “Hakiki manada, ciddî manada müslüman değildir; şeklî müslümandır,
sûretâ müslümandır, taklidî müslümandır.”...
Hak karşısında, yıkılan doğrular karşısında sesini yükseltmeyenlere “dilsiz
şeytan” denmiş.
Zulme karşı sükût edenlere “dilsiz şeytan” denmiş.
Sükût eden bir sürü insan
var.
İnsana yakışmıyor o.
Sıçrayıp doğrulacaksınız;bir Türkiye meselesini, dünya meselesi haline
getireceksiniz.
Dünyanın sağında-solunda pek çok kadirşinas insan ile
karşılaşacaksınız ve bunlar, sizin destanlarınızı yazacaklar, Gelecekte dünyanın
sesi-soluğu olacaksınız,Allah’ın izni-inayetiyle.
...adam, Bağdat’a giderken, “Padişaha ne götürsem?” diye düşünmüş.
Bir testiye
kendi beldesinden temiz, böyle Zemzem gibi bir su koymuş.
senden Sultanlar
Sultanı’na giden armağan, bir testi su.
Ama aldığın, o testinin birkaç katı dolu
altın, gümüş, zebercet, yakut, cevher...
“Sizden evvel doğruluğu temsil eden insanlar, sizin öşrünü çektiğiniz şeyin
onunu birden çekmişlerdir;” Evet, halinize hamdedin, şükredin.
Allah’a binlerce
hamd ü senâ olsun ki, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün
olmazsa daha öbür gün inşiraha erecek ve ileride de hayırla yâd edileceksiniz.
Bazıları, bohemliğe saldılar kendilerini… زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ
مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ Bazıları güya evlâd ü ıyâllerinin geleceğini
düşündüler; esas, önemli bir geleceği kararttılar, hiç farkına varmadan!..
Hazret, diyor ki:
“Düstur-u nübüvvet, ‘Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir.’
Bir yerde “İşte bunun delili de şudur.” diyor.
Evet, ehl-i hak ve ehl-i hakikat,
bütün kuvveti hakta bilecek; ondan sonra da o kuvveti hakkın emrine verecek,
hakkı ikâme etme istikametinde kullanacak.
Sizden evvel doğruluğu temsil eden insanlar, sizin öşrünü çektiğiniz şeyin onunu
birden çekmişlerdir; onunu değil, onun da iki katını birden çekmişlerdir.
Şayet
onların çektikleri, dağların tepesine inseydi, dağlar, Lût Gölü’ne dönüşürdü.
Günümüzün insanının, isabetli düşünmeye, isabetli karar vermeye çok ihtiyacı
var:
Bu kadar sıkışıklık içinde, nasıl isabetli karar vermeliyiz ki, Allah’ın
izni-inayetiyle, meseleyi durdurmaya, önünü kesmeye çalışanlara karşılık,
Durmadan -Allah’ın izni ile- yolumuzda yürüyelim.
...gayr-ı meşrû yollar ile gelip belli koltuklara oturan insanlar, hiçbir zaman
oldukları yerde ebedî kalamamışlar.
Onlar, geldikleri gibi bir bir gitmişler,
bulundukları yerleri terk etmişler;
Çok defa ehl-i dalâletin, dünyaperestlerin âkıbeti, bu olmuş ve çok defa Allah’a
dilbeste olanların âkıbetleri de sizin ve emsallerinizin âkıbeti gibi olmuş.
Günümüzde onlara tekabül eden, zırhlı arabalara kandılar, altınla yaldızlanmış
klozetlere kandılar, banyo havuzlarına kandılar.
Kandılar, aldandılar; o
bâdirede iç içe yandılar, hafizanallah!..
Dolarlar, Eurolar, Dinarlar, altınlar, gümüşler; bunlar, çoklarının başını
döndürdü, bakışını bulandırdı.
Yer değiştirdiler; Allah varken, o şeylere
tapmaya başladılar ki, onların da meseleyi nereye çekeceği belli değildi!
“Oğlum, kızım.
Bunlara mutlu bir gelecek!” falan dediler ama ebedî bir geleceği
kararttı, ebedî bir geleceğin ışığını/ziyasını söndürdüler.
Bazıları, bohemliğe saldılar kendilerini… زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ
مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ Bazıları güya evlâd ü ıyâllerinin geleceğini
düşündüler; esas, önemli bir geleceği kararttılar, hiç farkına varmadan!..
İnsanı öldüren nice şeyleri, (nefis) insana lezzetli, şeker-şerbet gösterdi;
zavallı bilmiyor ki o yağın/balın içinde zehir var!..
Nefis insana, nice öldürücü lezzetleri öyle şirin göstermiştir de insan onun
yağın içinde zehir sunduğunu bilememiştir.” Kaside-i Bürde
Dolayısıyla, meseleye böyle bakarak “Yolun kaderi!..” deyip, bunu şeker-şerbet
yudumluyor gibi yudumlamak lazım.
Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun
Fakat yarınsız insanlar, ızdırap içinde kıvranacaklar ve lânetle yâd
edilecekler.
Onlar, lânet ile anılan cebâbireye rahmet okutturacaklar; sizi de
millet hayır ile yâd edecek.
Herhalde o idam kanunu kalkmasaydı -Günümüzde seksen milyonuz, değil mi?-
zannediyorum seksen bin insan ancak onların hıncını dindirebilirdi.
Seksen bin
yere darağacı kurulurdu, seksen bin yerde sallanan insanlar görürdünüz.
Temel
felsefe, bu; temel anlayış, bu!..
Evet, neyse ki Çağın Sözcüsü mahfuz kaldı.
O gün idam edilen dünya kadar insan
var; “on beş bin” diyorlar.
Bu rakamı küçük saymayın; çünkü o zaman Anadolu’nun
nüfusu on beş-on altı milyon kadar.
Milyon başına, bin insan.
Çağın Sözcüsü’ne gelince, o, çektiğini anlatırken -şikâyet mahiyetinde değil-
diyor ki:
-Yolun kaderi bu!..
Bir kitabın adını koydular:
Yolun Kaderi.
Yolun
kaderi bu.- Çekmeyen, kalmadı..
İmam Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altında çekti…
Üçüncü derecede Ehl-i Beyt bunlar.
İmam Zeynülâbidîn çekti..
İmam Câfer-i Sâdık
çekti..
Muhammed İbn el-Hanefiyye çekti...
Hatta o çizgide hareket eden, işte
üçüncü derecedeki Ehl-i Beyt diyebileceğimiz insanlar çektiler; Ebu Hasan
eş-Şâzilî hazretleri çekti..
İmam Rabbânî hazretleri çekti;
Ehl-i Beyt’ten insanlar, ihyâ-ı dine vesile oldular; ba’s-u ba’de’l-mevte,
dirilişe vesile oldular, Allah’ın izni-inayetiyle.
Fakat, hep çektiler onlar;
çekmeyen kalmadı..
Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, sizi tarihin ak sayfalarına yerleştirdi,
hep hayırla yâd edileceksiniz; size zulmedenler ise, dünyada lânetle anılacak ve
ötede ızdırap içinde kıvranacaklar.
“Benim Efendim’in nâm-ı celili, güneşin doğup-battığı her yerde, minarelerde
birer ses ve soluk haline gelsin!” diye koşturan insanlar, günümüzde Ehl-i
Beyt’in vazifesini temsil ediyorlar.
Dolayısıyla üçüncü derecede Ehl-i Beyt
sayılırlar.
Değişik kulluklardan kurtulmanın yolu, sadece O’na kul olmaktan geçer!
İnsan, O’na, sadece O’na ama sadece O’na kul olamamış ise, elli türlü şeye kul
olmaktan paçayı sıyıramaz.
İnsan, yalnızca Allah’a kul olamamış ise, elli türlü mahlûka kulluktan ve nefse
cazip gelen dünyevîlikler karşılığında satılmaktan kurtulamaz.
Üstad Hazretleri’nin “Nesebî Âl-i Beyt” ile “Manevî Âl-i Beyt” tasnifi ve “Bu
hizmet, bir Âl-i Beyt hizmetidir.” tespiti de nazar-ı itibara alınırsa, “Âl-i
Beyt” denince kimler anlaşılmalıdır?
"Kompleks sebebiyle veya menfaat beklentisiyle, Âl-i Beyt’ten olduğunu iddia
eden yalancıların sayısı da az değil!.."
Sen, bunca mezâlimi irtikâp edeceksin de “Müslümanım!” diyeceksin.
Ben burada
yemin ederim, sen, kat’iyyen dediğin gibi değilsin! Sen, münafığın tekisin!..
Böyle, gelişi güzel, insanları derdest etme, paketleme, bir yerden bir yere
gönderme; ölümlerini tebessüm ile karşılama, “Yok oluyorlar!” diye zil takıp
oynama, filan… Bunlar, “adalet” değil, zulmün tâ kendisidir.
Adalet esasen dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına
riâyet etme ve asla zulme girmeme demektir; her insan, hem Rabbine, hem nefsine,
hem de halka karşı adalet ve istikamet içinde bulunmakla mükelleftir.
“O, bantta yürümekten dolayı değil! Fakat kendisini çekemeyenler tarafından
zehirlendi!”
Tarık bin ziyad ve Yavuz Selimin tevazusu...
Tarık İbn Ziyâd “Tarık! Evvelki gün, bir köle idin; dün, hürriyete kavuştun;
bugün, bir ordu kumandanı olarak burada muzaffersin! Unutma, yarın toprağın
altına girip Allah’a hesap vereceksin!”
Dünden bugüne zalimler, her kötülükleriyle aslında kendi feci akıbetlerini
hazırlamış ve ahiret hesabına dillerinin lâl kesilmesine sebebiyet
verdiklerinden en çok muhtaç oldukları anda Kelime-i Tevhîd’i söyleyememiş, hep
“Lâ”da kalmışlardır.
“Tevhîd” ve “Nübüvvet” ile beraber Kur’ân’ın ana unsurlarından ve maksatlarından
olan bir diğer esas (kıyametten sonra bütün ölülerin bir yere toplanmaları,
Allah’ın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması demek olan) “haşir”dir.
Fertlerin ebedî saadetini dileyen ve bir milletin huzurunu düşünen kimseler, en
başta o millet için ahiret inancına giden yolları açmalı ve insanları, öldükten
sonra dirilmeye inandırmalıdırlar.
“Kalbinde haşyet olsa, tavır ve davranışlarında da o görülür.”
“Namazda el-pençe divan durmaya kadar, kemerbeste-i ubudiyet ile arz-ı
ubudiyette bulunmaya kadar, rükûa giderken temkin ile eğilmeye kadar,...
Hazreti Gazzâlî’nin de ifade ettiği gibi “tasdîk-i kalb” önemlidir; sürekli
Latife-i Rabbâniye’nin ve kalbin O’nun ile çarpması, O’nun ile atması, esasen…
“Allah’ı birleme, sadece لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demek suretiyle birleme
değildir.
Bütün tavır ve davranışlardan taşıp dökülen her şey, bir yönüyle,
“Tevhîd” edâlı olmalıdır.
“İhlas”ı, ona ircâ edebilirsiniz..
“
“Tevhîd, “Allah’ı birlemek” demektir; Ehadiyyet-i Zâtiye, Vâhidiyyet-i Sıfâtiyye
ve Esmâiyye çerçevesinde, Zât-ı Ulûhiyeti bilmek, O’na karşı kulluk tavrı almak
ve O’nun ile irtibat tesis etmek, gönül vasıtasıyla…”
Tavır ve davranışlarımızı Allah'ın rızasına göre dizayn etme...(.sn)
rükûa giderken temkin ile eğilmeye kadar, secdeye kapanırken “Ohh be! O’nun
karşısında eğilmek, ne latifmiş!” demeye kadar…
Her tavır ve davranışta tevhîd önemli; tamamen her şey ona bağlanmalı.
Gözlerinin irisine kadar, yüzünün mimiklerine kadar, el-ayak hareketlerine
kadar… Namazda el-pençe divan durmaya kadar, kemerbeste-i ubudiyet ile arz-ı
ubudiyette bulunmaya kadar,
Eğer kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlarda da olur.
Efendimiz öyle demiş
zaten:
لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ خَشَعَتْ جَوَارِحُهُ “Kalbinde haşyet olsa, tavır ve
davranışlarında da o görülür.”
Sâfî bir kalbi, mutmain bir kalbi, “Râdıye-Mardiyye” kanatlarıyla kanatlanan,
mutmain bir kalbi, “Sâfiye”, “Zâkiye” ile üyevikleşen bir Latife-i Rabbâniyeyi,
o “Tevhîd” duygusuna ircâ edebilirsiniz.
sofiler tarafından kullanılan “Tevekkül”ü, “Teslim”i, “Tefvîz”i, ve “Sika”yı ona
ircâ edebilirsiniz…
“İhsan”ı, ona ircâ edebilirsiniz..
“Muhabbet”i, ona ircâ edebilirsiniz..
“Marifet”i, ona ircâ edebilirsiniz..
“Sadâkat”i, ona ircâ edebilirsiniz..
“İstikâmet”i, ona ircâ edebilirsiniz..
ADALET, MÜLKÜN DE TEMELİDİR İNSANLIĞIN DA!..
“...إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller başka değil ancak niyetlere
göredir.” fehvasınca, elde edeceğiniz şeyi, Allah’ın izni ile şimdiden elde
etmişsiniz”
“Dinî değerleri dünyevî kazanımlar adına kullanmak, küfür derecesinde bir
günahtır; ‘kâfir’ demiyorum, küfür derecesinde bir vebaldir.”
Müslümanlar yine çekiyorlardı, yine çekiyorlardı...
“Meylürrahat” tehlikelidir...
Bir yönüyle daha hayattayken, kendini ölümün kucağına atma ve manen ölme
demektir meylürrahat.
Hele insan, onu tabiatının bir yanı haline getirmiş ise,
hafizanallah, sıyrılması da çok zordur.”
....İşte o zaman, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın
yardımı yakındır.” Başa gelenler öylesine zirve yaptığı zaman..
doruğa ulaştığı
zaman..
iş gidip “gayretullah” çeperine dokunduğu zaman…
İşte o zaman,”Allah’ın nusreti yakındır!”
Cenâb-ı Hak nusretini, çoğunuza başka yerlerde yüce mefkûrenizi anlatma fırsatı
vererek lütfediyor...
İşin hakikatini, mâverâsını (arka planını) göreceğimiz âna kadar bir kısım
sıkıntılar olacak...
Özellikle hak ve hakikate çağırırken, asla gırtlak ağalığı yapmamalı; meseleler
dil ve dudağa emanet bırakılmamalı; telaffuz edilen her kelimeyi gönlün
sesi-soluğu kılmalıdır.
”İnsanı ayakta dimdik tutacak şey, bir yüce gâyeyi realize etmeye matuf
yaşamasıdır...”
“Sohbet-i Cânân”.
Evet, oturup kalktığınız her yerde O’ndan bahsetme, sözü
evirip çevirip hep O’na getirme, “Allah!” deme, “Peygamber!” deme…”
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan
Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? (Bakara, 2/214)
ALLAH'IN YARDIMI VE SİHİRBAZ CELLAT
“Zaman gösterdi ki:
Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.”
O, “Dert, çok; derman, yok; düşman, kavi; talih, zebûn!” diyor.
Dert, çok; inşaallah derman ve Allah’ın inayeti de çok.
Düşman kavî olsa da talih zebûn değil.
Düşman kavî olabilir; talih zebûn değil, yenik düşmemiş, Allah’ın izni-inayeti
ile.
Efendimiz “....
Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde
otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya?” buyurmuştur.
“Muhabbet bir Süleyman’dır.
Gönül, taht-ı revan olmuş.”
Muhabbetten Muhammed hâsıl olmuş; O’nsuz muhabbetten ne hâsıl olmuş ki?!.
O bir caddeden geçerken insanlar alkış tutsunlar, o da o alkış tufanı içinde
gideceği yere gitsin.
Hatta Allah’a doğru giderken bile, orada -hâşa ve kellâ-
kendini O’nun gölgesi zannederek, geçtiği her yerde kendisine eğilmeler,
rükûlar, secdeler bekler.
İman”, “amel-i sâlih”, “hak” ve (doğru bildiğin şeyde) “sebât”.
Mesâibe karşı
sebât..
ehl-i dünyanın saldırılarına, belâ ve musibetlere karşı sebat..
ibadet u
tâatte sebat...
dünyada başınıza gelecek her şeye karşı sebat...
✏️Şeytan, en başarılı günlerini yaşıyor; zil takmış oynuyor.Camilerde oynuyor,
minberin önünde oynuyor.
Çünkü minberler, siyasetin sesi oldu
✏️Umar mıydık, nâm-ı celîl-i İlâhî, mescitlerde sussun; siyasetin çirkin, çatlak
sesi, minberde ve mihrapta yükselsin?!
Kendilerinden bir sesin yükselmesini beklediğimiz insanlar arasında, elli sene
evvel Fakîr’e talebelik yapan İlahiyatçılar,üniversitelerde profesörler var.
Yahu insafın ifadesi olarak, yarım kelimelik bir şey söylenemez miydi? En
azından,bu ızdırap paylaşılamaz mıydı?
Unutulmaması gerekli olan ama unutulan şeyler var:
Allah’ın unutulması.
Dinin unutulması.
Uhrevî âlemlerin unutulması
Allah’a karşı kulluğun unutulması.
İnsanlara karşı alakanın unutulması.
Re’fet ve şefkatin unutulması.
kendin kadar başkalarını da düşünmenin unutulması.
Bamteli
Sıçrayıp doğrulacaksınız; bir Türkiye meselesini, dünya meselesi haline
getireceksiniz.
Dünyanın sağında-solunda insaflı pek çok kadirşinas insan ile
karşılaşacaksınız ve bunlar, sizin destanlarınızı yazacaklar,
Allah’ın izni-inayetiyle.
Gelecekte dünyanın sesi-soluğu olacaksınız, Allah’ın
izni-inayetiyle.
Varlık, sevgi ile var olmuş; sevgi ile devam ediyor.
Allah (celle celâluhu) en
büyük ve en mükemmel varlıktan en küçük varlığa kadar bütün mahlûkata nazar-ı
re’fet, şefkat, merhamet ve mürüvvet ile bakıyor.
Zira öyle bir muhabbetten mahrum gönül/insan/toplum harâbedir.
“‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar.
Gördüğüm:
Yer yer Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler…
Cenâb-ı Hakk’ın isimleri arasında, ism-i Zât hepsinden büyüktür; fakat aynı
zamanda “Hakk” dendiği zaman da “Allah” anlaşılır; belki bütün esmâ-i İlahiye
anlaşılır.
Osmanlı Ocakları” diyebilirler.
O ocaklar, belli hakikati ikâme etmeye matuf
idi; jurnalcilik yapmak için değil, istihbarat hesabına çalışmak için değil,
kendileri gibi düşünmeyenleri arkadan vurmak için değil..
Gönlünde duymadan Kur’an okuyanlarına, ilahi okuyanlarına, bilmem nelerine
“gırtlak ağaları” derdi.
Mesâil-i uhreviyede rekâbete gelince, o daha tehli, hafizanallah.
Bu da
dine-diyanete inanmış insanlar arasında oluyor, ehl-i tarikat arasında da
oluyor.
Cenâb-ı Hak, size inayet elini uzatacaksa, düştüğünüz yerden sizi kaldıracaksa,
gideceğiniz hedefe sizi çok hızlı, fevkalâdeden ulaştıracaksa, bunu zannediyorum
vifâk ve ittifak faktörüne bağlamıştır.
Geçmişten sizi kopardıkları zaman, geleceğe yürüme mevzuunda sürçmeler başlar.
Geçmişten kopmaması lazım insanın ama bizim geçmişimizden; yani, enbiyâ-ı ızâma
dayalı olan geçmişten.
Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle.
Allah’ım,
önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlerden)
bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine
sığınırız.
Kendilerinden bir sesin yükselmesini beklediğimiz insanlar arasında, bundan elli
sene evvel Fakîr’e talebelik yapan İlahiyatçılar,üniversitelerde profesörler
var… Yahu insafın ifadesi olarak, yarım kelimelik bir şey söylenemez miydi? En
azından, bu ızdırap paylaşılamaz mıydı?!.
Şeytan, en başarılı günlerini yaşıyor; zil takmış oynuyor.
Nerede oynuyor?
Camilerde oynuyor, minberin önünde oynuyor.
Çünkü minberler, siyasetin
sesi-soluğu haline geldi; kürsüler, siyasetin sesi-soluğu haline geldi.
Umar mıydık, nâm-ı celîl-i İlâhî, mescitlerde sussun; siyasetin çirkin, çatlak
sesi, minberde ve mihrapta yükselsin? Allah bahsedileceğine, Peygamber
bahsedileceğine, mü’minlerin dertleri bahsedileceğine, onların (siyasetin,
siyasîlerin ve aktüalitenin) bahsedilsin Umar mıydık
İnsan, kendisini buna vermiş ve adamış ise, adanmışlığın en kutsalı, bu.
Beklentisiz, kendisini buna vermiş ise, Allah’ın izni ve inayeti ile, bu dünyevî
beklentilerden sıyrılır.
Hakkı tutup kaldırmak, insan için en önemli bir gayedir.
İnsanın, kendi
varlığını ona bağlaması lazım.
Yeryüzünde yıkılmış hakkı, harâb olmuş hakkı
tutup kaldırmak; Hakk adına, onu tutup kaldırmak… Bu, en büyük bir mesele…
“Ey kardeşlerim! Sizleri -inşaallah- menfaat-i maddiye rekâbete sevk etmeyecek;
fakat menfaat-i uhreviye noktasında -bir kısım ehl-i tarikatın aldandıkları
gibi- sizin de aldanmanız mümkündür.”
(Bugün)
İnsanlar arasında, insanlardan bir insan ol!”
Öyle davran ve yarım adım bile olsa önde görünerek bir fâikiyet, bir üstünlük
tavrı sergileme!
Hizmet, kendini düşünmeme hizmetidir; ölesiye bir fedakârlıkta bulunma,
adanmışlıkta bulunma ama o adanmışlığı bile hissettirmeme hizmetidir.
Bugün mezâlim, zirveye vurmuştur, onu söylemeye lüzum yok! Yürekler yakıcı,
bütün şefkat duygusunu tetikleyici bir tablo var, bir manzara var.
“Yardımları da gelmesin; açlarından gebersinler onlar deyip yardım kanallarını
tıkıyorlar! Bize muhtaç olsunlar; gelsin el-etek öpsünler, biatte bulunsunlar!”
Korkunç, öldürücü bir mahrumiyet yaşatmanın arkasında ne var, Allah bilir!..
Bu mazlumiyet ve mağduriyetler döneminde kadınlar da başka devirlerle
kıyaslanamayacak zulümlere maruz kaldılar/kalıyorlar; ayrıca “şefkat kahramanı”
da olmaları hasebiyle adeta her mazlumun elemini onunla paylaşıyorlar.
...okullar, üniversiteler ki, onlar, hem tekkenin hem câminin hem de yuvanın
fonksiyonunu edâ ediyordu.
Cehalete karşı savaş ilan etmişti; bunlara karşı harp
ilan etmek, onları yıkmak; mâbedi yıkmaktan daha büyük bir vebaldir.,cinayettir.
Dünya örnek bir topluma muhtaçtır; yüz kişiden ibaret bile olsa, imrenilen ve
taklide değer görülen bir toplum hemen dikkat çekecek ve başka yerlerde de onun
emsali teessüs edecektir.
insanlar, birbirlerini boğazlıyorlar.
Değişik boğazlama planları yapıyorlar:
“Acaba neresinden başlasak kesmeye; boğazından mı, kollarından mı budasak,
ayaklarından mı budasak, yoksa gözlerini mi oysak, kulaklarına mı kurşun
döksek?!.” filan… Böyle şeytanî planlar...
Üstad hazretleri, Hizmet’in yalnız cüz’î bir tahribatı ve küçük bir haneyi
değil, bilakis küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan çok büyük bir
kaleyi tamir ettiğini söylüyor.
Onlar, dilemiyorlar ise, şart-ı âdî planında iradelerini o istikamette
kullanmıyorlar ise, meşîet-i İlâhiye de o istikamette tecelli etmiyorsa şayet,
biz de onları Allah’a havale ediyoruz; Allah, istihkaklarını versin!
Allah, o melanetleri, o mesâvîyi irtikâp eden insanları -Murâd-ı Sübhânîsi o
istikamette ise, onların da azıcık o istikamette dilekleri var ise- tam hidayete
mazhar eylesin!
Çokları “Keşke, keşke, keşke…” diyecekler.
يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا “Ah ne
olurdu, keşke toprak olaydım!” (Nebe, /) “Keşke, toprak olsaydım, bu haltları
karıştırmasaydım! Bu melanetleri, bu mesâvîyi irtikâp etmeseydim!..” diyecekler.
Onlar, planlar yapmak, tuzaklar kurmakla meşguller; Ben de hilelerine mukabele
ederim, (hilelerini boşa çıkarırım).” (Târık, /-) Onlar, komplo üzerine komplo,
komplo üzerine komplo kuruyor ama Allah buyuruyor ki:
“Ben, komplolarına
mukabelede bulunurum!”
Hâlihazırdaki mağduriyet ve mazlûmiyetler de kim bilir ne türlü sürpriz şeylere
gebedir; bilemeyiz onu, kestiremeyiz.
Şu mağduriyet, şu mazlumiyet, şu
mahrumiyet, şu ma’zûliyet, şu muhraciyet…
Allah’tan korkan,haramlardan sakınan Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeyleri kemâl-i
hassasiyetle yerine getiren..
“Cenâb-ı Hakk’a müteveccih yaşayan..
oturup kalkıp
hep O’nu anan insan, hiç beklenmedik şekilde, Cenâb-ı Hakk’ın çok sürpriz
eltâf-ı Sübhâniyesi ile karşı karşıya kalır.
İnanan sarsılsa da bütün bütün devrilmez; her şeye rağmen esas olan, ümidi
yitirmemek, hep bir recâ hissi ve aksiyon gayreti ile dolu olmaktır.
Musibetleri kâra çevirmenin yolu, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi
nefsi yerden yere vurmak, istiğfar edip gönülden Hakk’a yönelmek ve öze dönüp
O’na verilen söze sâdık kalmaktır.
Olumsuz hadiselere bakarken, öncelikle “Acaba biz, Cenâb-ı Hakk’ın bize
lütfettiği o imkanları rantabl değerlendirdik mi?” zaviyesinden bakmalıyız.
İdamı getirsek, böyle elli bin insan assak!..
Bir dönemde on beş bin kişi
asılınca, insanlar korkularından hizaya gelmişlerdi.
Şimdi de elli bin insanı
berdâr edersek, zannediyorum kavminin Firavun’a biat ettiği gibi, bunlar da
çağın firavunlarına biat ederler, diye düşünüyorlar
“Kim takva dairesinde bulunup Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı
gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.”
“İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini, hastalıktan evvel sıhhatini, fakir
düşmeden evvel varlıklı olmanı, meşguliyetten evvel boş zamanını ve ölüm
gelmeden evvel hayatını ganimet bil!..”
Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz.
تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ
كَمَا تَمُوتُونَ buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm:
“Nasıl yaşarsanız, öyle
ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşr u neşr olur, öyle dirilir, öyle bir ba’s u
ba’de’l-mevt yaşarsınız!”
Kim takva dairesinde bulunup Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı
gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.”
Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” “Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı,
hakkımızda şefaatçi kıl! Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl!
Hazreti Muhammed Mustafa’ya bizleri bağışla!..
Allah'ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i
vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum.
Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu
hâcetimin yerine getirilmesi için Seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum.
Bazen de Allah (celle celâluhu) termite kümbet yaptırdığı gibi, böyle küçük
insanlara çok büyük şeyler yaptırtıyor.
Diğer taraftan, bazı kerâmetler vardır ki onlar, şahs-ı manevîye ihsan
edilmiştir.
Diyelim ki, hakikaten bir avuç insan, bir gün, çok büyük kimselerin,
devletlerin yapamadığı işleri yapıyorlar.
“Sırf Allah rızası için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin ciddî ve
samimî tesânüdünün de çok kerâmetleri olabilir.”
Kerâmetin meydana gelmesi mevzuunda Ehlullâhın mütalaaları farklıdır.
Mesela,
bazen insan,“tayy-i mekân” yapabilir; burada duruyorken, bir başka yerde de
görünebilir.
Hani bildiğiniz, büyük bir zatı, zindanda iken mescitte namaz
kılarken görüyorlar.
Böyle teker teker fertlerin kerâmetleri olduğu gibi; bir de şahs-i manevînin
kerâmeti vardır.
“En büyük kerâmet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a
en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.”
“Allah’ım! Bu cemaate, bu heyete bizi bağışla, ne olur!” Denebilir; çünkü kimin
ne olduğundan kimsenin haberi yok fakat o cemaatin say’ u gayretine öyle şeyler
terettüp ediyor ki, işte o büyük zatlara bile Cenâb-ı Hak, o lütufta bulunmamış;
böyle şeyler terettüp ediyor.
Fakat kanunlara bağlı hüküm veren insan, afîf ise,namuslu ise, doğru ve müstakîm
yaşamış ise, orada ona göre hüküm verir.
Evet, başkaları hakkında öyle
davranmalıyız;kendimiz hakkında da bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi
tavır almalı ve kendimizi yerden yere vurmalıyız.
Müddeî (savcı) gibi değil, âdil bir hâkim gibi davranmak lazım.
Müddeî, kusur
arar; “Daha başka bir suçu var mı bunun? Hele bakın, böyle etrafını bir
karıştırın; kimlerle münasebeti vardı bunun, ne halt karıştırıyordu?” filan…
Sen, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi, kendini yerden yere
vurmazsan, hiç farkına varmadan başkalarında kusur aramaya başlarsın.
Başkalarında kusur arayan insan da hayat boyu hep kusur irtikâp eder durur.
“Kardeşlik ruhuyla birbirine perçinlenmiş şahıslardan oluşan bir cemaatin şahs-ı
manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir ve pek çok inâyete mazhar olur.”
Kardeşlik ve îsâr ruhunu sadece yeme, içme, giyme gibi hususlardan ibaret
görmemek gerekir; belli bir makam, mansıp ve paye elde etme söz konusu olduğunda
kardeşini kendine tercih etme de îsâr adına çok önemlidir.
“Sırf Allah rızası için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin ciddî ve
samimî tesânüdünün de çok kerâmetleri olabilir.”
Böyle teker teker fertlerin kerâmetleri olduğu gibi; bir de şahs-i manevînin
kerâmeti vardır.
Tamamen bütünleşmiş, âdetâ tek bir insan haline gelmiş, bir
“bünyân-ı marsûs” gibi olmuş insanların birlikteliğinin kerâmeti…
“En büyük kerâmet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a
en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.”
Doğrudan doğruya “kerâmet” demede, meselenin çok hafif, dolaylı yoldan, insanın
kendi hususiyetlerine ait olması gibi bir mana melhuzdur.
Fakat “ikrâm” denince,
iş Sahibine verilmiş olur.
Hazreti Bediüzzaman, kendi döneminde zuhur eden bir kısım hârikulâde hallere,
kendisiyle de irtibatlı tevafuklar, vifâklar, ittifaklar ve güzel şeylere
-bazıları rahatsızlık duyar diye- “kerâmet” deme yerine, “ikrâm” ifadesini
tercih ediyor.
“Kardeşlik ruhuyla birbirine perçinlenmiş şahıslardan oluşan bir cemaatin şahs-ı
manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir ve pek çok inâyete mazhar olur.”
Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarınının muamelesi, dünya görüşü, hayat
felsefesi ve konumunu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak,
Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan
ayrılmamaktır.
Yakışıksız,münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır.
Mü’mine “alçak”dememelidir.Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni,
gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir.
Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler.
Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir.
Hem Kur’anın temel disiplinleri, hem
Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin
kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını fakir değişik
vesilelerle arz etmiştir.
Fakat bazı cinayetler vardır ki bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş
günahlardır.
Âmme hakkıdır.
Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır.
İster İslam’ın Hukuk
Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde
kat’iyen müsamahaya gitmezler.
Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle
böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle.
Âmme hakkıdır bu.
Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin
hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle
müşterek demektir.
İşte orada göz yumulamaz.
Burada bu göz yummama mevzuunda
esas budur, temel budur, usul budur.
Ayette “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini
eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hz Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür
birbirinden ayrılmış olur.
Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman,
elmasa kömür nazarıyla bakılır.
Her gün kalb ve ruha yeni bir bahar yaşatmak lazım ki öteden, nâmütenâhîden
gelen esintileri duyabilsin ve canlı kalabilsin.
Bamteli
Hulefa-i Râşidîn efendilerimiz çok büyük başarılara imza attıkları halde
kendilerini her zaman bir hiç (sıfır) görmüşlerdir.
İnsana düşen; kusur, hata ve günahlarının farkında olmak, ahirete temiz gitmek
için -Mâiz ve Gâmidiyeli kadın gibi- hemen tevbe kurnasına koşmak ve henüz vakit
varken günah lekelerini yuyup yıkamaktır.
Keşke herkes dese ki:
“Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ.” Herkes ddese
ki:
“Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?”
Herkes diyebilse ki:
“Dine hizmet ettim diye fahirlenme! Allah bazen bu dini bir
fâcirin eliyle de teyid eder.
Yezid bir tane değildir, her devrin Yezidleri ve Yezid ahlakı ile davrananları
vardır!..
Savaşamayacak insanların üzerine gitmek, insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus
bir şeydir.
Azıcık im’ân-ı nazar etseniz, günümüzde de, değişik yerlerde -buna Türkiye de
dahil- aynı vahşeti görmeniz mümkündür..
Her mümin, her canlının hakkını gözetip bütün varlığa rahmet nazarıyla
bakmalıyken, bugün müslümanlığın temsilcisi olduğunu iddia eden bazı kimseler
karıncaya basmaz masum insanları yok etme peşinde koşuyorlar.
Başkalarını en fazla karalayan insanlar, tepeden tırnağa levsiyâta batmış
kimselerdir!..
Allah’ım, Hazreti İbrahim’in ateşine dediğin gibi bizim etrafımızı saran musibet
alevlerine de “Dokunma, serin ve selâmet ol onlara!" buyur!..
( Bamteli)
“Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce
misali ile mâlemâldır.
Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir
gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..:
“Bin defa, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dedim!” Allah, bana/bize
kâfidir; O, ne güzel vekildir!..
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize
yeter; O ne güzel vekildir!” نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel
Mevlâ, ne güzel vekildir, yardımcıdır!
Hazreti Pîr-i Mugân da bu türlü şeylere, sizin maruz kaldığınız şeylerin kat
katına maruz kaldığı zaman bu muhtevadaki duaları tekrar ediyor.
Kendi
Lahikalarda ifade ediyor
Mü’minin zâlimden özür dilemesi, zâlimin elini güçlendirir; bugün bize düşen
vazife, sabr-ı cemîl içinde “Allah bize yeter; O ne güzel vekîldir!” deyip
Mevlâ’ya sığınmaktır.
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol // Yol varsa, budur, bilmiyorum başka
çıkar yol!”
Ali Baba’nın kırk haramileri, her yerde dolaşıyorlar; kafa karıştırıyorlar,
zihinleri bulandırıyorlar.
Dolayısıyla o mevzuda temkin ve teyakkuz içinde
yaşayarak, zâlimin işini kolaylaştırmamak lazım.
Derdest etmiş, götürmüşler ise, onun için bir şey yapamazsınız ama yakalanmamış,
ayrılmışsanız şayet, işlerini kolaylaştırma adına bir yerde ulu-orta
dolaşmamanız lazımdır.
Çünkü eşkıya arabayı yanaştırır, kaçırır sizi.
Yeis..
kolun kanadın kırılması..
“Ne yapsak ki acaba?” filan… “Gidip
başkalarından özür mü dilesek?!.” Mü’minin, zâlimden özür dilemesi, zâlimin
elini güçlendirir.
Zâlimin işini kolaylaştırmak, bence zulme iştirak sayılır.
Bize düşen şey de, yeis yerine, meselenin şoku karşısında tamamen kol-kanat
kırılması yerine, (kavlî-fiilî) niyazdır.
Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “iman”, “tevhîd”i; tevhîd, “teslim”i; teslim,
“tevekkül”ü; tevekkül, “saadet-i dareyn”i iktiza eder....Esbâb bütünüyle sukût edince, çoğu mü’minlerin dahi ümid dünyaları tamamen
kararıyor… Hakiki mü’min ise, ümit dünyası kararmaz.
Ya çocuktur, o meseleleri
bilecek durumda değildir.
Daha evvel o türlü şeylerle tam, belli bir donanım
elde edememiştir.
Bu sıkışık zamanda, fazl-ı İlâhîsi ile ye’se düşmemeli, ümitsizliğe düşmemeli,
inkisar yaşamamalı!..
Esbâbın bil-külliye sukût etmesi…
Aslında, bütün enbiyâ-ı ızâm, benzer şekilde, değişik musibetlere maruz
kalmıştır; sebepler, bil-külliye sukût etmiştir.
Fakat onlar içinde şikâyet eden
insan, yoktur!
Yûsuf (aleyhisselam) gibi kuyuya düştünüz.
Yunus İbn Mettâ (aleyhisselam) gibi
balık tarafından yutuldunuz.
Eyyûb (aleyhisselam) gibi tepeden tırnağa dert
sarmalı içinde kaldınız; tırnağınızdan saçınızın ucuna kadar dert işgaline
uğradınız…
Şimdi bütün sebepler, “Allah’a ısmarladık!” demeden, bize el sallamadan çekip
gittiler.
Hani çocuklar bile giderken el sallıyorlar; fakat el sallamadan çekip
gittiler, bütün sebepler.
Hazreti Pîr de bu meseleyi izah ederken, bir hususa dikkat çekiyor:
“Esbâb,
bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor!” O
kapının aralanması veya ardına kadar açılması, o işin farkında olmaya bağlı.
Esbâb bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur
eder; peki bizim için bütün sebepler tükendi mi?!.
Allah’ım! Fâniyât u zâilâtın, fâni olan ve zevâle mahkûm bulunan varlıkların
bütününden müstağni kılacak bir rıza ile bizleri serfirâz eyle! Dahası bizi
şikayet edip durmaktan da müstağni kıl!..”
Mümin, gamlandığı zaman, onu giderebilecek Ulu Dergâh’a teveccüh eder; o kapının
tokmağına dokunur:
رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana,
zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!”
Hâdiseler silsilesi, fâsid daire şeklinde cereyan ediyor; peşi peşine, nesebi
gayr-ı sahih bir sürü hadise, bir sürü hadise doğuruyor.
Gamlanmamak mümkün
değil; insanız, insan olan gamlanır.
Evet, üzülmeyin!..
“Cihanda âdem olan bî-gam olmaz.
/ Anınçün bî-gam olan âdem
olmaz.” İnsan iseniz, gamınız olacaktır; gamsız iseniz, âdemliğinizi bir kere
daha gözden geçirmeniz lazım.
Biraz evvel şadırvanın etrafını temizlerken, bazı arkadaşlarımız, oradan, kaç
tane sineği, sinek türü şeyleri, karıncayı, karınca türü şeyleri veya benzer
haşereleri “Aman suda boğulmasın!” diye ellerini uzatarak çıkardı, kenara
koydular.
İşte bu, mü’min sıfatıdır.
Bir de, öyleleri var ki, mü’min geçiniyor ama insanı, hayvan seviyesinde bile
görmüyor.
Daha fazla sevgi istediğin zaman, daha çok sev!..
Daha fazla şefkat isteğinde, daha şefkatli ol!..
Saygı istiyorsan, insanlara karşı çok saygılı davran!..
Çünkü senin âlemden beklediğin şey, âlemin de senden beklediği aynı şeydir.
Her hak sahibine hakkının verileceği, hatta boynuzsuz koyunun boynuzludan kısas
sûretiyle hakkını alacağı bir gün var!..
İnsanları hor görme, hakir görme, küçük görme; bunlar, aynı zamanda kendini
büyük görmenin ifadesidir.
Bazen ferdî enâniyetler şeklinde kendini gösterir;
daha ileriye götürülürse mesele, insan bir egoizm âbidesi, egosantrizm âbidesi
hâline gelir.
Her mümin, her canlının hakkını gözetip bütün varlığa rahmet nazarıyla
bakmalıyken, bugün müslümanlığın temsilcisi olduğunu iddia eden bazı kimseler
karıncaya basmaz masum insanları yok etme peşinde koşuyorlar.
Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor “Bir mü’min
kardeşini hor hakir görmesi, onu küçük düşürmesi insana şer olarak yeter.”
8 Kasım 2018 Perşembe
Kısa kısa bamteli
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Pırlantalarda Geçen Şiirler
Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...
-
aldanma insanların samimiyetine... menfaatleri gelir her şeyden önce. vaad etmeseydi Allah cenneti; O’na bile etmezlerdi secde. zulmü alkış...
-
Gödülüm Karşıda mağaralar Altında dere tarlalar Akar değirmenlere Şu kaşulun deresi Tutuyalı suyunu İki daşın boyunu Kurda verdi koyu...
-
Allah: binbir esma sahibi, mutlak ve gerçek mabûd olan Rahman: bol rahmet eden, fark gözetmeden herkesi rızıklandıran Rahim: hususi rahmet...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder