3 Ağustos 2018 Cuma

Dr.Kdrt Aug 2018

Zulmeden de zulme rıza gösteren de zalimdir.Hz. Ali
Hüzün Peygamberi nice meseleyi hüznüyle ızdırabıyla ve gözyaşıyla çözmüştü.
Ümmetinin de karşılaştığı meseleleri bir defa olsun o yolla aşmayı denemesi gerekmez mi?
Allah’ım, beni kendi isteklerim yönünde değil:
Senin muradın doğrultusunda yönlendir..!
Siz doğru bildiğiniz yolunuzda yürüyün.
Varsın birileri hasedinden çatır çatır çatlasın!
İnanan sarsılsa da bütün bütün devrilmez; her şeye rağmen esas olan,
ümidi yitirmemek, hep bir recâ hissi ve aksiyon gayreti ile dolu olmaktır.
Bu iş samimiyet ister, vefa ister, sadâkat ister ve ihlâs, illâ ihlâs, illâ ihlâs ister.
Biz ukbâya talibiz, zorluklar yaşanacak ki kazanalım.
Zorluklar yaşanacak ki, Cenneti kazanalım.
Ey “Gönlü mahzunların yanındayım!” buyuran!Halihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzûn ve kederli. N'olur, maîyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme.
Kırıklarımızı sarıp sarmala.. yaralarımızı iyileştir.. ve kırık döküklerimizi gider!
Sigara haramdır.
Bütün dünyaya ilan ediyorum…
Rahatlık zamanında sergilenecek tavır başka,Musibet zamanında sergilenecek tavır başkadır.
Hocaetendi, talebelerini sözlerle değil gözyaşlarıyla yetiştirdi.
Günahları küçük gören, basit gören o günahtan dolayı tövbe etme ihtiyacını duymaz.
Allah katında; “Tövbe” edilmeyen küçük günahlar, tövbe edilen büyük günahlardan daha büyük olur...
Basit”en büyük tuzaktır...
Bize düşen; üslup meselesini bir namus bilip,
ona göre hareket etmek olmalıdır..!
Üslubumuz bizim namusumuzdur.
“Kalem feryad eder ağlar mürekkep:
Beni cahil eline verme Ya Rab!"
Lütfunla âlime çevir yolumu,
Kırma n’olur kanadımı kolumu!
Kimi hayatına girdiğinde hayatını aydınlatır, kimisi de çıktığında..Tolstoy
İki Cihan Serveri nasıl ısmarlama yaratılmış bir insandı, O'nun sahabisi de kendi çaplarında ısmarlama insanlardı.
Göreceksiniz,hazan yemis yapraklar gibi savrulup gidecekler !!
Fena şeylerle zihnen meşgul olmakta fenadır. Bediüzzaman
Hizmet gönüllülerinin duası!
Engel olamadığımız bir zulmü başkalarına duyurmak, ne günahtır ne vebaldir ne de millete saygısızlıktır; aksine onu durdurmaya vesile olması ihtimaline binaen bir vecibedir.
Garibin hikayesini dinlemek için yine bir garib kulağı gerektir...
Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı, ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası kıracak esbabdan; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
Milyonlarca aileyi sevin dir Allah'ım.
Kim bilir, belki de şartlar bu çığırı ilk açan çilekeşlerin dönemindekinden daha ağır da olabilir; O gün kimileri korkuyla elenecek, kimileri ikbal hırsına kendini kaptırdığından dolayı elenecek, kimileri şöhret marazıyla elenip gidecek. Bencillikten dolayı elenenler olacak...
Yaptıkları şeylere pişman olarak,başları önde eğik hicap içinde,yanınıza gelirlerse affetmeye hazır olun.
Siz size düşeni yapmış olursunuz.
İçinde bulunduğumuz kasvetli havanın içine kapanıp kalmamamız lazım..!
Hizmet eri vazifesinin kudsî,seferin uzun,yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda,çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını;bir canî,bir serseri gibi hakarete uğratılacağını,hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır
Yüzbinlerce insana “soy kırım” uygulanırken, içinde neşet ettiği toplumdan hiçbir itiraz sesi yükselmemişti..!
Ah bir bilsen saat bizlere neler Söylüyor!
Ya Müzillü:
Ey zelîl eden Allahım!
Bize düşmanlık besleyenleri zelîl eyle.
Kendisini geri çekip,yol arkadaşını öne çekebilen..
his ve heveslerini geri çekip, her işinde istişare ile yol alan.
Hiçbir zaman hüsran yaşamaz, her zaman sevilen, sayılan,itibar edilen bir insan olur...
Şeytan; insanın tahayyül dünyasına, tasavvur dünyasına neler empoze eder belli değil.
Darbe Gülen Cemaati’ne mal edildi.
Gülen Cemaati’ne yapılanlar soykırımdır.
Bir grubu yok etmeye çalışmak faşizmdir.
İnsanların duyarsızlığı karşısında şoktayım.
Yücelerin en yücesi Allah size uzun ve sağlıklı bir ömür sunsun.
Sunsun ki, bizler de zât-ı âlinizden müstefid olalım.
"İstirhamım odur ki; siz, size çok ama çok iyi bakın. Zira size ihtiyacımız var.
Hem bir ‘cem’ olarak, hem de Hakk’ta cem olmayı bilenler olarak." Cem Karaca
"Fethullah Gülen Beyefendi, bir âlim zât şu an gurbette. Siz gurbeti bilemezsiniz, gurbeti çeken bilir.. darbeli matkap bir gibi deler gönlünüzü." Cem Karaca
Neden kafestesin?
Yaşama sevincini diri tutmanın yolu, ideal bir dünya hayali peşinde koşmakla mümkündür...
Dürüstlük çok pahalı bir hediyedir,
bunu ucuz insanlardan beklemeyin.
Halk içinden ben seçildim.
“Bu meyveler benim ile gösteriliyor.
Demek bir meziyetim var.”
Hayır, hâşâ!
Belki herkesten evvel sana verildi;
çünkü herkesten ziyâde sen müflis
ve muhtaç ve müteellim olduğundan
en evvel senin eline verildi.
#Bediüzzaman
Dua ibadetin omuriliği mesabesindedir. Hadis
Dua eden kişi, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u içinde bulur.
Satın alınamayacak insan sayısı çok azdır. Sadece fiyatı farklıdır. Siz satın alınamayacak olanlardan olun.
Sessizce düşünsek duyacaklar bir gün,
Olmazları olmuş sayacaklar bir gün,
Bu PARANOYAKLAR ellerinden gelse Rüyalara sansür koyacaklar bir gün!..
Varsın o yol “uzun” olsun,
“menzili çok” olsun,
“geçidi yok” olsun,
önünde “derin sular” olsun...
“Haydi, aşağıya inin!”
dedikleri yerde birden bire
O’nu karşınızda bulacaksınız;
sizlere “Kardeşlerim, hoş geldiniz!” diyecek.
Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır #Hadis
Bugünü yaşayan insanlar, hep, yarınları hesaba katmalıdırlar. “Yarınsız” yaşamak, bir insan için en büyük felâkettir. MFG
Değil mi ki Allah’a inanıyoruz, günahkar da olsak bahtiyarız!.
“Allah'ım! Bizi, sırât-ı müstakîme hidayet eyle.”
Amelsiz iman, kurumaya mahkûmdur.
Bir de onun tam tersi var.
Aman yâ Rabbi!
İman ederiz,sâlih amel yaparız fakat gazabına uğramış olanlardan oluruz; sapıp gitmiş olanlardan oluruz.
Allah korusun
Başta yakın daire, sonra onun yanındaki daire, sonra onun yanındaki daire. Çok geniş bir dairede
herkesi içine alacak şekilde dua etmek himmetin ulviyetine dalalettir.
Siz çekmekle arınıyor, cennet’e ehil hale geliyorsunuz.. onlar ise çektirmekle, sizin günahlarınızı da sırtlarına yükleniyor ve cehenneme ehil hale geliyorlar.
Hak rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.
Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Onlardan gelen fayda bize lâzım değil.
Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki,münafıkları iman ve kur’ân hizmetinde fedakârane hizmet edenlere musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. Bediüzzaman
Cenâb-ı Hak, yeniden o imkânları lütfettiği zaman, işi bıraktığınız yerden alırsınız.. atınızı yine mahmuzlarsınız.. elinizdeki gül demetleri ile, buketleri ile dünyanın dört bir yanına sevgi mesajlarıyla gidersiniz.. Allah’ın izni ile..!
Bazen rahmet dedim, başımı koydum…
Bazen şefkat dedim, başımı koydum…
Bazen ümit dedim, başımı koydum…
Bazen çare dedim, başımı koydum…
Bazen "Başka kapı yok!" dedim, başımı koydum.
Bir gün başımı koyduğum o eşiğin sahibi, o kapıyı bana da aralayacak ve açacaktır.
Balyozlar başınızdan aşağıya inebilir, zindanlarda kırbaçlanabilirsiniz. Anne, evlattan ayrılabilir. Ee zalimin huyu bu, karakteri bu; yapar bunu. Kendine ne derse desin; kendine “Cebrail!” diyebilir, “Mikail!”, “İsrafil!” diyebilir; fakat şeytanın teki olduğunda şüphe yok.
Sebeplere riayetsizlik Allah'a karşı bir nevî saygısızlıktır.
Zayıflar daima adalet ve eşitlik isterler,
Oysa ki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.
Adil yargı isteyecekler!
Fakat..!
Çocukları bu hale düşürenlere yuh olsun!
"Siz bilirsiniz' sözü, benim terbiye dalgakıranlanma çarpıp kırlmış öyle bir karşı koymadır ki, bana bu sözü söyletmiş olanlar, şayet bu bedaheti bilebilselerdi ömür boyu bir daha bu hataya cür'et etmezlerdi.
Susuyorsam, her zaman söyleneni onayladığım anlamına gelmez...
Bazen aptallarla tartışmamak istediğimden dolayı susuyorum..!
KAOS İKLİMİNDE HAL VE TEMSİL DİLİ: “MÜSPET HAREKET”
BUGÜN OLMAZSA YARIN, BÜTÜN VİCDANLAR SİZE TEVECCÜH EDECEK.
SİZ AYDINLIK BİR ÂKIBETE NAMZETSİNİZ;
SİZE ZULMEDENLER İSE, YAKIN-UZAK GELECEK ADINA KENDİ KARANLIK SONLARINI HAZIRLIYORLAR!..
Zalimi kahreyle Allah’ım..!
... Allah’a niyaza durursunuz ve; aman ya Rabbi! Bizi o seviyeye düşürme; McCarthy nin mirasçıları yapma bizi!
Biz, peygamberlerin mirasçıları olmaya çalışıyoruz.
Diktatörler kontrollü seçim yaparlar.
Korku algısını o kadar yaygınlaştırırlar ki; Hakem, kurallar, saha, seyirci hatta rakip oyuncular bile korkularından ona çalışır.
Her kıpırdanışı kendilerini ortadan kaldıracak bir komplo sanar ve korkunç bir PARANOYA içinde kıvranır dururlar.
Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, İslâm aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.
#Hadis
Mazlum ve mağdur kardeşleri için dudakları sürekli dua ile kıpırdamayan insanlara içten içe gönül koyuyorum!..
Seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan. #Bediüzzaman
Allah’ın izni olmadan bu hareketi dünyanın bütün şeytanları bir araya gelseler bile engelleyemezler..!
Sayısal çoğunluk önemli değildir, yanında “Allah” olan kişi zaten çoğunluğu elde etmiş demektir. #Gandi
Talebin kıymeti sahibinin de kıymetini yükseltir.
İ’lâ-yı kelimetullah yolunda rıza-yı İlâhîye yürüyenler, gaye-i hayallerini mantığın eline, mantıklarını da kalbin emrine vermelidirler.
Strateji karşısında tepkinin yapabileceği hiçbir şey yoktur.
Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider. #Bediüzzaman
Allah’ın bir kuluna lütfettiği en büyük nimet ihlastır.
Namaz bir manada Allah’la irtibata geçmek demektir.
Allah’a dilbeste olmuş gönüller, işlerini planlarken O’nunla alakalı mülahazaları bir ana nakış gibi işin merkezine oturtmalıdırlar.
Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir, ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır.Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geriler.
Hâbil-Kâbil hadisesi hâlâ devam ediyor,
Faust-Mefisto mücadelesi hız kesmeden sürüyor; ne mutlu zulme uğrasa da masum kalanlara ve müjdeler olsun insî-cinnî şeytanlara rağmen mü’mince davrananlara!..
Bu yol peygamberlerin yolu.. her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanların olacaktır.
Yol O’nun yolu; yöntem, O’nun yöntemi; sistem, O’nun sistemidir.
Allah, o yoldan ayırmasın!..
İslâm dünyasının ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, o da Râşid Halifeler seviyesinde, o yüce hayat felsefesini, ihraz etmektir.
Derdin dermanı, odur; onulmaz derdin reçetesi, odur.
Siz, Benim sünnetime sarılın ve Benden sonra doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin.
Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.#Hadis
Dünya:
Esmâ-i İlahiye’nin mecâlîsi olması yönüyle değil,
âhiretin mezraası olması yönüyle değil,
oranın koridoru olması yönüyle değil,
Allah’ın sanatının sergilendiği bir yer olması yönüyle değil,
ama insanların hevesâtına bakan, nefislerine bakan yönüyle, bir cife yığınıdır.
Yalan gibi, iftira gibi, tezvir gibi, hased gibi küfür derecesinde olan şeyler var. Bunları yapan kâfir olmaz; fakat umursama olmuyorsa şayet, “Adam, ne olacak?!. İşte biz bir mücadele, bir savaş içindeyiz; bu da hud’adır, onu yapıyoruz!” deniyorsa, ısrar ediliyorsa, küfürdür.
“Maddî kılıç, kınına girmiştir." Bediüzzaman
Bir vakte erdi ki bizim günümüz.
Yiğit belli değil, mert belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor.
Deva belli değil, dert belli değil.
Kurtuluş umuyorsun ama yolunda yürümüyorsun; oysaki gemiler karada akıp gidemezler.
Kur’an kendisine açılanlara açılır. O’nun fiyatı kalbinizdir. Kalbinizi verirseniz O’nu alırsınız.
Yuh olsun kendini günahsız gibi gören zavallılara, zulmederken bile vazife yaptığını sananlara!..
Mü’minler kendilerine değil Allah’a güvenirler; “özgüven” dedikleri şey en hafif ifadesiyle bir aldanmışlıktır.
Daha bu ne ki!?
Tek büyük Allah’tır.
Bir düşünceye gönül mü verdin;bir ideale mi bağlandın;varıp biriyle dostluk mu kurdun;
Öyleyse gel; diriğ etmeden ver canını o uğurda;servetin yağma olup gitsin, fakat sen vefalı ol!
Zira Hak katında da, halk katında da en çok itibar gören “vefa” ve vefalılardır.
Vefa umarken ondan
Doldu gözüm hicrandan
Kaldım yaya dermandan..
Vefasıza güvenen er geç iki büklüm olur.
Onunla uzun yollara çıkan yolda kalır.
Onu rehber ve rehnümâ tanıyanların gözü, daima hicranla dolar...
Vefa konusunda en önemli konu, vefasızlığa karşı bile vefa ile mukabelede bulunmaktır.
Allah’ım, beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi bana kerih göster!
Hazreti Ömer efendimiz, o cesîm mahiyeti ile, geniş omuzları ile, omuzlarına kadar sarkan saçları ile,başında göz kamaştıran sarığı ile temessül ediyor; Ve “Endişe etmeyin!” diyor, “Az kaldı!” diyor.
İman ve Kur'ân hizmeti başımıza konmuş devlet kuşudur, Cebrail'in kanadındaki muştudur.
Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işi olmalıdır....
Dua, "Bu kadar dua etmekle acaba Rabb'ime karşı güvensizlik mi izhar ediyorum!" dedirtecek kadar hayatımızın her tarafında olmalıdır.
Zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizliktir; fakat o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştirmelisiniz!..
Allah rızası için biraz UMUT.
Buyurgan rejimler, insanların onlara tâbi olması için çok şeyle birlikte ümidi de öldürürler. Ümit, yarını hayal etme ve direnişin pınarıdır. Çin Atasözü
Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!ü
Ey, varlığı canlarımızın cânı, nuru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.!
Allah dualarımıza mutlaka cevap verir fakat dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak doğru değildir.
Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, yeryüzünden , yeryüzünde yaşayanlardan gökler ötesine ötesine bir yöneliş, bir istek, bir arzu bir niyaz ve bir iç dökmedir.
Doğuya gittim müslümanları gördüm, islâm yoktu. Batı’ya gittim islâmı gördüm, müslüman yoktu..! Ali Şeriati
Eğer tavır ve durumumuzu iyi ayarlayamayıp Muhammedî bir ahlâkla hareket etmezsek bu kudsi daire içinden, küsen ve ayrılan pek çok kişi çıkabilir.
İşte bu manâda, pek çoğumuz itibariyle kim bilir ne kadar insanın kanına girmişizdir..!
Havalar sükûnet kesbettiğinde, zalimler ve facirler çekip gittiğinde hizmetinizi katlayarak götüreceksiniz.
Yarın bugünkü hadiseleri inceleyince: “Oh, ne kadar da iyi, iyiki de böyle olmuş diyeceksiniz.
Kime ne kadar güveneceğimizi öğrendik.Kim nerede duruyor onu gördük ve anladık.
Şu yığın yığın yalanlar karşısında ağzını açıp iki kelime söylemeyen insanlardan öyle şeyler öğrendik.
Tarihte ender zâlimler dahi mesâvînin bu ölçüde insanı çıldırtanını yapmamıştır zannediyorum.

Yolun-Kaderi
Takdim Yerine
Her varlık, bu âlemde kendi kemal zirvesine ulaşma istikametinde ayrı bir yol takip eder.
Tohumlar toprağın bağrında çatlar, sonra rüşeymleşir; rüşeymler, sertlerden sert taş ve toprak tabakasıyla boğuşa boğuşa gün yüzüne çıkar.
Filizler, bir ömür boyu yata-kalka ancak başağa, goncaya ulaşabilir.
Tomurcuk, yüz defa bağrını güneşe açar ve yüz defa gecenin karanlıkları karşısında gerilime geçer, sonra varlığa erer.
Çiçekler, tipiyle-boranla savaşa savaşa yol alır.
Anneler bin bir sancıyla ve inleye inleye
doğum yapar.
Yavrular, bir “rüşeym” halinde anne karnında belirir, karanlıktan karanlığa intikal eder; şekillerin ve kalıpların her çeşidine gire gire, tam dokuz ay sonra, o gül-endam kâmetiyle dünyaya ayak basar.
Irmaklar çağlaya çağlaya, kayalara çarpa çarpa damınır, saflığa erer ve bulutun gözündeki damlalara denk hâle gelir.
Sular, ne zorluklarla buğu buğu yükselir ve bulutlaşır.
Varlık âleminde her şey, ama her şey sabırlı bir bekleyiş, bitmeyen bir azim ve direnişle hedefine doğru adım adım yol alır.
Ya varlığın en eşrefi insanoğlu?
O da, kemale giden yolda; kendini bulma, özüne erme uğrunda karşısına çıkan güçlüklerle pençeleşe pençeleşe, sıkıntıları göğüsleye göğüsleye, derbentleri aşa aşa varıp kendisine gösterilen hedefe ulaşmak
mecburiyetinde olan bir yolcudur.
Ve hele kendi özünü bulma gayretiyle beraber başkalarını da kendi özlerine erdirme, onları da insanlık ufkuna taşıma idealiyle yanıp tutuşanlar için yolun kaderi bir başka tecelli eder.
Onlar için bu yolda öyle sarp tepeler, öyle kandan irinden deryalar vardır ki kimi zaman tepeler aşılmaz, kandan irinden deryalar da geçilmez gibi görünür.
İmtihanların biri biterken diğeri başlar.
Tamamen yok etmeye, bitirmeye kilitli kirli tuzakların, korkunç kumpasların, şeytanî komploların biri savuşturulurken bir başkası ortaya çıkar.
Evet, bu yolda onlar nice şirretliklerle karşılaşır, her köşe başında ayrı bir imha plânıyla burun buruna gelir, bir cani, bir serseri gibi hakarete uğrar; hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum edilirler.
Bir de düşmanın amansızlığı ve insafsızlığı yanında, yolun kaderinde vefasız dostların eliyle çekilen imtihanlar vardır ki doğrusu dayanılması en güç olan da işte budur.
Zira düşmanın hasımca vaziyeti, insanlık ve mürüvvetle telif edilmese bile, düşmanlık mantığına uygundur.
Hatta düşünce yapısı, dünyaya bakış keyfiyeti ve değer hükümlerindeki farklılıklar çoğaldıkça bu husumetin artması -aynı mantıklatabiî görülebilir.
Ne var ki, aynı kader çizgisinde mücadele ediyor görünenlerin, aynı duygu ve düşünceleri paylaşanların kıskançlık ve rekabet hissiyle düşmanlığa kilitlenmeleri, iftira şebekeleri teşkil etmeleri, sabah akşam kinle-nefretle oturup kalkmaları kat’iyen akıl ve mantıkla telif edilemez.
Hele insanlık ve mürüvvetle asla!
Evet, böyle vefa umulan bir yerden ihanet ve cefa görmek hem acı hem de olduk ça düşündürücüdür.
Ama neylersin ki aldatmanın akıllılık, kendi anlayışından başka hiçbir anlayışa hayat hakkı tanımamanın sadakat, bağnazlığın muhafazakârlık sayıldığı bir dünyada bu kabîl iptilâ ve imtihanlar eksik olmayacağından yolun kaderi deyip sabr u sebat göstermeden başka da çare yoktur.
Evet, bu yolun yolcuları, fert olarak
da, aile ve toplum olarak da;
“Gelse celâlinden cefâ, Yahut cemâlinden vefa; İkisi de câna safâ,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” deyip dayanma mecburiyetindedir.
Ancak bütün zorluklarına, bütün meşakkatlerine, bütün acı ve ızdıraplarına rağmen ucu gidip Cennet’e uzanan bu yolda o ebedi mutluluk yurdundan sürekli esip gelen daimi meltemler vardır.
Yüreklere sürekli inşirah salan bu meltemler bu yolun yolcularında iman ve ümitten kaynaklanan öyle derin bir saadet ve iç huzuru meydana getirir ki, en korkunç hâdiseler karşısında bile onların çehresinde tevekkül ve teslimiyetin, itminan ve vakarın parıl parıl parıldadığı görülür.
Evet, imanın ve Hakk’a itimadın iç dünyalarına saldığı nurlar sayesinde onlar, ne çevrelerinde oluşturulmak istenen gürültü ve velveleyle sarsılır, ne her yanı saran toz-duman karşısında panikler ne de üst üste üzerlerine gelen zulme, zalime ve zu lümâta “eyvallah” ederler.
Allah’a dayanır, sa’ye sarılır, hikmetle donanır ve yürürler hız kesmeden doğru bildikleri yolda.
Tahribe kilitlenmiş bir kısım çılgın ruhlar yıkımlarını sürdürür ve her yanda fitne ocakları tutuşturmaya çalışırken onlar inadına ve sebatla, sürekli güzellikleri kollar, güzellikler arkasında koşar, hülyalarını güzelliklerle süsler, etraflarına gülücükler yağdırır, gül alır gül satar, gülü gül ile tartar, gülden terazi tutarlar.
Ellerinde muhabbet kâseleri koşarlar dünyanın dört bir tarafına, seyahatler tertip ederler yedi iklim dört bucağa; uğradıkları herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye uyarır ve gönüllere sevgiden tahtlar kurarlar.
Bu yolda, yolun her aşamasında, Rahmet-i Sonsuz’un lütfunu, inayetini, siyane tini gördükçe şükranla iki büklüm olur ve aldırmazlar çevrelerinde kudurup duran kinlere, nefretlere ve gayzla köpürmelere.
Öyle ki, herkesi korkutan, zayıf yüreklere ümit sizlik salan en korkunç fırtınaları, tayfunları, tipileri-boranları ayaklarının altından geçip giden “ahvâl-i âdiye”den hâdiseler gibi görür, zalimlerin tehditlerine, hayhuylarına, bağırtı ve şamatalarına zerre kadar ehem miyet vermeksizin yürürler yüce mefkûrelerinin tüllendiği zirvelere doğru.
En amansız dönemlerde, en imansız hâdiseler karşısında bile onlar Allah’ın iz niyle sarsıntı nedir bilmez, Cenab-ı Hakk’ın şimdiye kadar bahşettiği lütufları, gelecekte lütfedeceği ekstra ihsanların referansı olarak görür ve yol boyu karşılaşılan o kaskatı kederleri hiç mi hiç duymaz olurlar.
Dahası, istihdam edildikleri işlerin çehresinde uhrevî bir şiiri dinler gibi “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş!” der, elemleri aynı lezzet kabul eder, başlarına gelen belâ ve musibetleri de ötelerden gelmiş en büyük iltifat olarak kabul ederler.
Aslında bu tür seviye insanları için hayat, her gün bir kere daha taptaze duyulmakta, tabiî ahvâle karşı olduğu gibi sürprizlere de açık bulun makta ve ağlamalar içinde gülmeler, elem ler arasında lezzetler ve ızdıraplar arkasında daimî hazlar var etmektedir.
Böyle olunca da onlar için hemen her zaman yazlar tıpkı baharlar gibi diriliş naraları atmakta, sonbahar ve kışlar da yeni bir diriliş muştusuyla guruplara tulû boyası çalmakta, mevsimler farklı birer saadet vaadiyle birbirini takip etmekte ve bu atmosferde âdeta her zaman bir sevinç ve ferah heyecanı çağlamaktadır.
Görüldüğü üzere yolun kaderinde gece de vardır, gündüz de; kış da vardır, bahar da.
Ne var ki, karanlık, kendi zararına, aydınlıkları bağrında geliştirir; kış, mekiğini hep bahar hesabına hareket ettirir.
Bundandır ki her kışı bir bahar, her geceyi bir gündüz takip eder durur.
Ölümler, dirilmek için; ızdıraplar da daha revnaktâr bir hayata ermek içindir.
Fert, hayatı boyunca, elli bin defa ölüp dirilmekle, “egonun” karanlık ve yanıltıcı baskılarından kurtularak, ruhta ebediyete ulaşır.
Toplum ise çektiği sıkıntılar ve karşısına çıkan gailelerle pençeleşe pençeleşe pişer, olgunlaşır ve ölümsüzlüğe erer.
Dünden bugüne, yer yer düşmanlarından ve zaman zaman da dost kılığına bü rünmüş hasımlarından ihanet darbeleri yiyen bu milletin hakiki vatansever evlatları, bugün de tarih boyu çekilen imtihanların en acı ve en ağırlarından biriyle karşı karşıya bulunmaktadır.
En korkunç ihanet projeleriyle dört bir yandan şer şebekeleri onların üzerine at sürmekte ve onları ablukaya almaya çalışmaktadır.
Ama öyle inanıyoruz ki onlar, geçmişte olduğu gibi bugün de, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu ölüm kalım imtihanını inanç, ümit, azim ve kararlılıkla atlatacak, aşacak ve inşâallah bir kere daha bütün bir hasım dünyanın plânlarını altüst edeceklerdir.
Belki onlar, bundan sonra da bir kısım imtihanlar görecek, tekrar tekrar ırgalanacak, karşılarına ateşten tepeler, kandan irinden deryalar çıkacak; ancak, bütün bunlar onların, kendilerini yenilemesine ve metafizik gerilimlerine yardımcı olacaktır.
Zira onlar, bu hâdiselerle dost ve düşmanını tanıyacak, bunlarla bilenecek, bunlarla düştükten sonra doğrulup kalkmanın ve kendine gelmenin yollarını öğreneceklerdir.
İşte “Yolun Kaderi” adıyla elinize ulaşan bu kıymetli eser, bize bu yüce hakikatleri anlatmakta, hak yolunda yürümenin aşk u heyecanı, zevk ü safası olduğu gibi bir sürü de inişi-çıkışı, deresi-tepesi, sıkıntı ve ızdırabının olduğunu hatırlatmaktadır.
Mesela, “Engellemeler Karşısında Hakka Hizmet Yolu” adlı ilk yazıda hak yolunun yolcuları, bu yolun meşakkatleri hususunda şöyle uyarılmaktadır:
“Bu yolda siz bazen vefa umduğunuz kimselerden cefa görebilir, bugüne kadar aynı kaderi paylaştığınız ve beraber yürüdüğünüz kimselerce yalnız bırakılabilir ve hiç ummadığınız kişilerce sırtınızdan hançerlenebilirsiniz.
Fakat yine de hiç yılmadan, bıkmadan, usanmadan ve bu gibi olumsuzluklara takılmadan vicdanlarınızda yeni yeni kapılar açarak doğru bildiğiniz yolda yürümeye devam etmeli; yeni bir kısım dinamikleri değerlendirerek vicdan ufkunuz ve ruh enginliğiniz itibarıyla sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalısınız.”
“Gizli Ajanda İthamı ve Cinnet Psikolojisi” adlı yazıda ise, hak ve hakikate tercüman olanların, cinnet denebilecek ölçüde muamelelere maruz kalabileceği ama bütün bunların daha başta bu yolun tabiî bir neticesi, bir realitesi olarak görülmesi gerektiği ifade edilmektedir:
“İhtimaller üzerine hüküm bina edip insanların geleceklerine dair bir kısım kurgular oluşturmak ve hâlihazırdaki durumları itibarıyla onları potansiyel suçlu gibi göstermek ancak bir cinnet ifadesi olabilir.
Fakat neylersiniz ki, bütün dünyada, özellikle de şimdilerde ülkemizde bir cinnet hâli yaşanıyor.
Dolayısıyla böylesine cinnet yaşayan insanlara, kendinizi anlatabilmeniz bir hayli zordur.
Bu sebeple, öncelikle bu realiteyi kabul etmek gerekir.
Daha sonra da ümitsizliğe kapılmadan, bıkkınlık göstermeden hüsnüniyetinizi, ileriye matuf hiçbir hesabınızın ve gizli ajandanızın bulunmadığını söz ve beyanlarınızla, tavır ve davranışlarınızla her fırsatta ifade edip ortaya koymalısınız.”
“İftiralar Karşısında Yapılması Gerekenler” adlı yazıda da muhterem müellif, kendi suçlarını örtbas etmek için masum insanlara her türlü kötülüğü reva görenlere, yine de her şeye rağmen nasıl muamele edilmesi gerektiğini şöyle ifade ediyor:
“Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları içinde, temiz insanlar temizlikleri etrafında bir araya gelirken, kirli insanlar da kendi kirlilikleri etrafında bir araya gelirler.
(Bkz.: Buhârî, enbiyâ 2; Müslim, birr 159, 160) Evet kirliler, ismet ve iffetleriyle yaşayan, sadakat ve fedakârlıktan ayrılmayan, her daim nezahetlerini koruyan insanları çevrelerinde istemezler.
Ancak, bu tür zulüm ve tecavüzler karşısında bile adanmış ruhlar sırat-ı müstakimden ayrılmamalı, duygu ve düşüncede hep dengeli davranmalıdırlar.
Onlar kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye gibi duygularda dengeli oldukları gibi, haset, hırs, kin ve nefrete maruz kaldıklarında ortaya koyacakları mücadele tarzında da dengeyi muhafaza etmelidirler.”
Kitabın sonunda yer alan “Fitne Ateşi ve Dua” adlı yazıda ise muhterem müellif, belâ ve musibetleri hak yolunun cilveleri olarak dile getirmekte ve hâdiselerin ekşi yüzüne bakmaktan ziyade onların bize sunduğu mesaja dikkatlerimizi çekmektedir:
“Esasında hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler.
Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün hedefi hâline gelir.
Şayet siz, sahip olduğunuz iman, dava düşüncesi ve ortaya koyduğunuz kıvam ile karşı taraf için endişe verici bir insan hâline gelmişseniz, onlar sizin yakanızı hiçbir zaman bırakmazlar.”
Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aley Resûlallâh! “Yâ أَ ُي الناس أَش ُد بَالء sellem), ve hi
Belânın en şiddetlisine maruz kalan insan lar kimlerdir?” diye sorulduğunda O (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle cevap vermişti:
on“Peygamberler, اَل َ ْنبيــاء ثــم ال َمثــل فال َمثــل
dan sonra da derecesine göre diğer insan lardır.” (Bkz.: Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67) Bu hadis-i şeriften de açıkça anlaşılacağı üzere, belânın en şiddetlisi, en çetini, en altından kalkılmazı peygamberlere gelir.”
“Yolun Kaderi” kitabından anladığımız; yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves! “Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız; İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/139) müjdesi ise bu konuda yüreklere derman, diriltici nefes!
Yola, yolcuya ve yolun kaderine bu şuur ve idrakle bakma ümit ve duasıyla hayırlı okumalar!
Yayınevi
Engellemeler Karşısında Hakka Hizmet Yolu
Soru: Zan ve vehimlerle, algı operasyonlarıyla insanların karalandığı ve ciddi bir keşmekeşliğin yaşandığı günümüz şartlarında gönüllüler topluluğunun aksiyon anlayışı ve hareket felsefesi nasıl olmalıdır?
Cevap: Hakka hizmet yolunda bulunan insanların öncelikle şu realiteyi kabul etmeleri gerekir: Dün olduğu gibi bugün de kin, nefret, haset ve çekememezlik gibi kötü hasletlere sahip insanlar, paranoyak ruh hâliyle, kendileri gibi düşünmeyen kesimleri düşman ilan edecek, sürekli sağa sola saldıracak ve çıkarlarını koruma adına çeşit çeşit şenâet ve denâetleri işleyeceklerdir.
Fakat adanmış ruhlar, tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde sürekli Hakk’a sığınmalı, bütün faaliyetlerini O’na (celle celâluhu) bağlı gö türmeli, daima Güller Gülü’ne müteveccih bulunmalı ve her türlü kötülük ve engellemeye rağmen bütün insanlığı Kucaklayacak şekilde engin bir vicdanla hak bildikleri yolda yürümeye devam etmelidirler.
Evet, bu yolda siz bazen vefa umduğunuz kimselerden cefa görebilir, bugüne kadar aynı kaderi paylaştığınız ve beraber yürüdüğünüz kimselerce yalnız bırakılabilir ve hiç ummadığınız kişilerce sırtınızdan hançerlenebilirsiniz.
Fakat yine de hiç yılmadan, bıkmadan, usanmadan ve bu gibi olumsuzluklara takılmadan vicdanlarınızda yeni yeni kapılar açarak doğru bildiğiniz yolda yürümeye devam etmeli; yeni bir kısım dinamikleri değerlendirerek vicdan uf kunuz ve ruh enginliğiniz itibarıyla sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalısınız.
Yanıltmayan Rehberler
Hususiyle ciddi bir keşmekeşliğin başını alıp gittiği, hadis kitaplarının “Kitâbü’l-fiten ve’l-melâhim” bölümlerinde anlatılan büyük ve korkunç fitnelerin yaşandığı, herc ü merclerin birbirini takip ettiği ve aldatmanın mârifet zannedildiği bir dönemde, aldatmayan, yanıltmayan ve çevresine her zaman güven telkin eden rehberlere ihtiyaç vardır.
Bunun için siz, söz, hâl ve tavırlarınızla kimseyi aldatmayarak insanlığa güvenilir olma dersi vermelisiniz.
El-âlem sizi elli sene takip etse, nabzınızın atışında ve kalbinizin ritimlerinde aldatmaya matuf tek bir atışa dahi rastlamamalıdır.
Vâkıa günümüzde pek çokları dünyaya ve dünyalıklara talip olduğundan, konumuna göre şu veya bu derecede dünyanın bir yerinden yakalayarak ondan bir şey ko parma ve kotarma sevdasına tutulduğundan başkalarına kendinizi doğru anlatmada biraz zorlanabilirsiniz.
“lemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!” fehvasınca sizi de kendileri gibi bilebilirler.
Dünyaya açılmanızın, bütün insanlığı sevgiyle kucaklamanızın, farklı farklı kültür ortamlarında neşet etmiş insanları uzlaştırma ve bir araya getirme gayretlerinizin arkasında farklı maksatlar arayabilirler.
Kendileri yaptıkları her işi bir beklenti ye bağladıklarından sizin de bu tür dünyevî bir kısım beklentiler arkasında koştuğunuzu düşünebilirler.
Hatta size yakın duran ve sizin de kendilerine sevgi ve değer atfettiğiniz insanlar arasından bile bu tür vehim ve endişelere kapılan kimseler çıkabilir.
Onlar sizin tavır ve davranışlarınızı kendi duygu ve düşüncelerine göre yorumlayarak farklı mânâlar çıkarabilir ve sizi kendileri adına tehdit olarak algılayabilirler.
Fakat siz bunların hiçbirine aldırmadan her fırsatta Allah rızasından başka bir hedefinizin olmadığını anlatmalı, tavır ve davranışlarınızla da bunu sergilemelisiniz.
Niyette İstikamet
Dünyanın farklı yerlerindeki açılımlarıyla bir sevgi dünyası oluşturmaya ve insanları uzlaştırmaya çalışan ve bununla da sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı hedefleyen insanların, dünyevî bir beklentilerinin olması düşünülemez.
İşte rıza-i ilâhiye kilitlenmiş ve dünyanın çehresini değiştir meye azm u ikdam etmiş bu karasevdalı ların, sevgi ve barış plânlarını tam olarak gerçekleştirmeye güçleri yetmese bile, onlar kendi niyetlerinin kahramanı olacak ve niyetlerinin mükâfatını alacaklardır.
Zira bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere, ameller niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği verilecektir.1 Dolayısıyla insana fayda sağlayacak asıl faktör, niyetindeki istikamettir.
Bir insanın, niyeti ve vicdan enginliği ne ise Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin ona dönüşü de buna göre olacaktır.
Mesela siz, Allah’ın izni ve inayetiyle bütün dünyayı huzura kavuşturma niyetiyle yola çıkarsınız.
İmkânlar elverdikçe, şartlar müsait oldukça, gittiğiniz beldelerde uygun bir ortam oluştukça siz de yürüdüğünüz yolda âhesterevlik etmez, bilakis hızınızı daha da arttırırsınız.
Fakat öyle bir zaman gelir ki yürüdüğünüz yolda bir kısım engeller önünüze çıkar ve katetmeyi hedeflediğiniz yolun ancak onda birine ulaşabilirsiniz.
Fakat sizin niyetiniz onda on olduğu için, Allah’ın mükâfatı buna göre olacaktır.
Böyle güzel bir
1 Buhârî, bed'ü'l-vahy 1, îmân 41, ıtk 6, menâkıbü'l-ensâr 45, eymân 23, hiyel 1; Müslim, imâret 155.
âkıbete mazhar olabilmek için hak yolunda hedeflediğiniz işi gerçekleştirmede öyle samimi ve içten olmalısınız ki, “Acaba bir gün gelir de yaptığımız işler karşılığında bize de küçük çapta bir idarecilik düşer mi?” gibi düşünceler aklınızın köşesinden dahi geçmemeli.
Bilakis aklınıza bu tür mülâhazalar geldiğinde bunları şeytanî birer dürtü saymalı ve hemen onlardan uzaklaşmalısınız.
Bu demek değildir ki bazı kimseler hak ettikleri ve lâyık oldukları bazı makamları ihraz etmesinler.
Elbette belirli makamlara liyakat kazanan insanların kimisi müdür, kimisi amir, kimisi müşavir, kimisi müsteşar, kimisi vekil, kimisi de bakan olacaktır.
Fakat kendilerini insanlığın huzur soluklaması için hizmet etmeye adamış olan ve rıza-i ilâhiden başka bir şey düşünmeyen insanlar dünyalık adına dünyevî hiçbir makama talip olmamalıdırlar.
Hatta bakanlık, başbakanlık gibi imkânlar ayaklarının dibine kadar geldiğinde hemen kabul etme gibi bir aceleciliğe girmemelidirler.
Yoksa Hak rızasını elde etmek için çıktıkları yolda rıza-i ilâhî
mülâhazalarını kirletmiş, muhataplarının gönlünde oluşabilecek tesirleri kendi elleriyle kırmış, kredilerini tüketmiş ve insanlar nezdindeki güvenlerini kaybetmiş olurlar.
Bana göre, yüce bir mefkûreye dilbeste olmuş insanlar için, değil bu tür idarî makam ve mansıplara talip olma, topyekûn dünyanın fethini gerçekleştirmeyi isteme bile, bulundukları makamdan birkaç adım geriye gelme demektir.
Evet, bir insanın ebedî hayatını kurtarma gibi bir mefkûre yanında dünya fatihliği bile deryada damla kalır.
Bu itibarla günümüzün mefkûre muhacirleri hak ve hakikat sevgisinin gönüllerde neşv ü nema bulmasını, ahlâk ve faziletin ruhlar da çimlenmesini, insanların birbiriyle sarmaş dolaş olmasını hayatlarının en büyük gayesi bilmeli ve santimini zayi etmeksizin ömürlerini bu yüce gayeye göre dizayn etmelidirler.
Zaman Dertlenme Zamanı
Soru: Günümüz dünyasında hemen her gün yürek dağlayıcı hâdiselerle karşı karşı ya gelmemize rağmen, yeterince müteessir olamayışımızın sebepleri nelerdir? Hak katında duyarlı bir mü’min olabilme adına nasıl hareket edilmelidir?
Cevap: Bir insanın en yakınından uzağa doğru alâkadar olduğu farklı daireler vardır.
Kişinin kendisi bu dairelerin merkez noktasını tutar.
Başka bir ifadeyle, insan evvelen ve bizzat, cibillî ve tabiî olarak ilk başta kendisiyle meşgul olur.
Kur’ân-ı Kerim’de
ربَنــا اغفـر لِــي ولِوالِـد َي ولِلمؤمنيــن يَـوم يَقــوم alan, yer
الحســاب “Ey Rabbimiz! Hesabın görüldüğü gün beni, anne-babamı ve bütün mü’min ر ِب اغفـر ِلــي ولِو ِالـد َي ولِمـن buyur!”; mağfiretleri
Rabbi! “Ya دخــل بَيتـي مؤمنــا ولِلمؤمنيــن والمؤمنــات2
2 İbrahim sûresi, 14/41.
Beni, anne-babamı ve evime mü’min olarak girenleri, erkek ve kadın bütün mü’minleri affeyle!”3 âyet-i kerimelerinde, mağfiret talebine, kişinin kendisinden başlamasının ifade buyrulması, bir manada insanın bu tabiî ve cibillî durumuna işaret etmektedir.
Bununla birlikte hakiki bir mü’mini, çevresinde olup biten hâdiselerin alâkadar etmemesi düşünülemez.
Esasında mü’min olma bir yana, insanlıktan nasibi olan herkes, bir başkasının yaşadığı acı ve sıkıntılardan, mesela insanların birbiriyle yaka paça olup birbirini katletmelerinden, masumların zulüm ve şiddete maruz kalmalarından ızdırap duyacaktır.
Çünkü netice itibarıyla bütün insanlar aynı ağacın birer dalı, meyvesi, yaprağı veya çiçeği gibidirler.
Kur’ân-ı Kerim, bize hitap ederken, “Benî dem (dem’in evlatları)” diyor.
Dolayısıyla vicdanını yitirmemiş her insan, aynı babanın evladı olarak, kardeşinin içine düştüğü acı ve ızdıraplarla alâkadar olur, hatta şefkat hissinin derinliğine göre içi yanar, yüreği kanar.
3 Nûh sûresi, 71/28.
Engin bir merhamet ve şefkat hissine sahip olan hakiki mü’min ise, aynı kıbleye yöneldiği, aynı değerlere sahip olduğu, aynı ülkeyi paylaştığı dindaş, soydaş ve vatandaşından başlamak üzere bütün insanların yaşadığı sıkıntı, zulüm ve haksızlıklardan dolayı ateş nereye düşerse düşsün kendi içine düşmüş gibi derinden derine ızdırap çeker.
Izdırap, Gece Yarısında Vuran Gong Gibi
Hususiyle İslâm dünyasının günümüzdeki durumuna vâkıf bulunan ve Müslümanlar üzerinde oynanan oyunların farkında olan insanların yaşanan bütün bu hâdiseler karşısında uykularının kaçmaması, ızdırapla iki büklüm olup gece-gündüz inlememesi mümkün değildir.
Evet, belli bir dönemde birlik ve beraberlik içinde yaşamış olan, özellikle Devlet-i liye döneminde dört-beş asır boyunca hiçbir problem yaşamadan birbiriyle iyi ilişkiler kurmuş bulunan Müslüman coğrafyasındaki farklı topluluklar, maalesef birbirinin düşmanı hâline getiril meye çalışılmaktadır.
Onların arasına baş kaları tarafından ihtilaf ve iftirak tohumları saçılmakta ve böylece onları birbirlerine düşürmek için elli türlü oyun oynanmaktadır.
Evet, devletler muvazenesindeki güçlü konumunu muhafaza edebilmek için her yolu meşru görenler, rahat idare etme mülâhazasıyla bölme ve parçalama oyunlarını hız kesmeden devam ettirmektedirler.
Müslümanlar, kendi içlerinde birbirleriyle yaka paça olurken başkaları hakem rolünde onların içine girmekte ve servet kaynaklarının üzerine konmaktadırlar.
Bir dönem, koskocaman bir cihan devletinin değişik unsurlarını birbiriyle vuruşturdukları, böylece onu paramparça edip değişik yerlerde onun yeraltı ve yerüstü zenginlikleri üzerine kondukları gibi, günümüzde de aynı emel ve arzularla aynı oyunlar oynanmaktadır.
Evet, bir dönem Müslüman topluluklar arasında ihtilaf ve iftirak ateşleri yakanlar, bugün de hem de daha sinsice aynı kötülükleri yapmaya devam etmektedirler.
Üstelik birbiriyle yaka paça olan Müslü manların, kurt gövdenin içinde bulunduğundan dolayı İslâmî değerleri, İslâmî kriterleri koruma mevzuunda bağışıklık sistemi daha bir zayıflamış durumdadır.
Birbiriyle didişip duran insanların dengeli bir düşünce, sağlam bir muhakeme ortaya koyması ise imkânsız denecek ölçüde zordur.
Zira birbiriyle boğuşan fert ve kitleler, mantıkilikten uzaklaşır ve hissiliğe girerler.
Hatta Kur’ân’ın da işaret ettiği üzere, bazıları bir kısım behâim (hayvanat) gibi içgüdülerine göre hareket etmeye başlarlar.4 Bir an olsun, “Bütün bu vuruşmalar, boğuşmalar İslâm dünyasına ne kazandırır?” düşünmezler.
“Neden İslâm dünyası birbiriyle boğuşurken başkaları hakem konumuna geçerek gelip tepemize biniyorlar?” diye bir nefis muhasebesi içine girmezler.
Şimdi bütün bu hâdiseleri düşünen, analiz edebilen ve olayların perde arkasını görebilen birisi buna rağmen üzülmüyorsa insanlık adına bazı duygularını kaybetmiş demektir.
Ağlamazsan, Bari Gülmekten Utan!
4 A’râf sûresi, 7/179; Furkan sûresi, 25/44.
Esasen vicdanî hassasiyetini muhafaza edebilenler, insanlar âleminin ötesinde hayvanlar âlemi, nebâtât âlemi ve hatta cemâdât âleminde gördükleri şeylerden bile müteessir olurlar.
Hem âlemlerdeki her bir şeyin lemlerin Sultanı’na bir alâmet ihtiva etmesi ve hem insanın, mahlûkatın efendisi kılınması itibarıyla vicdan sahibi insanların her bir varlıkla ilgili olması ve hepsinin elemiyle elem duyması insanlığın gereğidir.
Senelerce evvel belgesellerde izlediğim bazı manzaralar karşısında çok etkilenmişimdir.
Mesela birkaç tane aslan bir tane bizonun etrafını sarmış, birisi sırtına sıçramış, birisi ayağını tutmuş, diğeri de boğazına sarılmış ve onu yemişlerdir.
Bu tablo benim gözümün önünden gitmez.
O masum hayvanın boynuzları olsa da aslanların keskin dişleri ve kuvvetli pençeleri karşısında yapabileceği bir şey yoktur.
Bazen yatağa girdiğim ve yorganı başıma çektiğim zaman belki yirmi sene önce seyrettiğim görüntülerde haksız yere bizonu parçalayan bu aslanlara hayalen kendi kendime tuzaklar ku ruyor; yayımı geriyor, okumu yerleştiriyor ve “Niye böyle bir masum hayvanı parçaladınız? Alın bu da sizin hakkınız!” deyip okumu onlara atıyorum.
Kaldı ki hayvanlar âleminde bir besin zinciri vardır.
Allah’ın etobur olarak yarattığı bir hayvan, diğer hayvanları yiyerek varlığını devam ettirir.
Otobur olanlar, dünyaya gelir gelmez hemen otlara yöneldiği gibi, etobur olanlar da kendilerine göre bir et aramaya yöneleceklerdir.
Çünkü onların fıtratları bunu gerektirmektedir.
Biz bile yeri geldiğinde bıçağı elimize alıyor ve yemek istediğimiz hayvanı boğazlıyoruz.
Ne var ki, bu tabiî durumu aklen kabul etmemize rağmen, hissen tesir altında kalıyor, masum bir hayvanın üç beş tane yırtıcı tarafından parçalanmasından canımız sıkılıyor, rahatsızlık duyuyor ve rencide oluyoruz.
Zannediyorum vicdanının sesini dinleyen herkes bu konuda aynı duyguları hissedecektir.
Şimdi bir insan, hayvanlar için bile bu tür manzaralardan rahatsızlık duyuyorsa,
beri tarafta öldürülen insanlar karşısında onun rahatsız olmaması, kıvranıp durmaması mümkün değildir.
Bu açıdan gerek ülkemizde gerekse diğer İslâm ülkelerinde mevcut olan yangınlar karşısında müteessir olmamak, insanın insanlığını yitirdiğine delâlet eder.
İnsanlığını yitirmemiş insanlar ise, günümüzde dünyada olup biten bu olumsuzluklar karşısında mutlaka müteessir olurlar.
Mehmet kif, Müslümanların maruz kaldığı durumu anlatırken
“Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bari gülmekten utan!” der.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buy
urmuştur: مينَسـ لمـ ر المم بأَهتـمـ ن لَـ م يَمنهــم فليــس “Müslümanların dert ve ızdıra bını içinde duymayan, onlardan değildir.”5
Yani bir insanın Müslümanlıktan azıcık na5 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, elMüstedrek 4/356
sibi varsa, Müslümanların maruz kaldıkları ızdırapları en azından bir dert hâlinde içinde duyması gerekir.
Zaten bunu içinde bir dert olarak duymayan birisi, söz konusu problemleri giderici alternatif bir kısım çözümler geliştirmeyi de düşünmez.
Fakat bu konuda öncelikle herkes kendisine bakmalı ve başkaları hakkında sui zanda bulunmaktan kaçınmalıdır.
Bilemeyiz belki de çevremizdekilerin duyarsız gibi görünmeleri, çok sabırlı ve mukavemetli olmalarından kaynaklanabilir.
Aslında onlar da bizim duyduğumuz aynı acıyı içlerinde duyuyor olabilirler.
Onların içine de Müslümanların maruz kaldığı problemler karşısında sürekli kan damlıyordur.
Fakat onların mukavemet sistemleri çok güçlü olduğundan, bela-yı dertten âh etmemekte, âh edip ağyarı âhlarından agâh eylememektedirler.
İnsanlığın Sonunu Getirebilecek Savaş Çığırtkanlığı
İnsanların yaşadığı bela ve musibetler karşısında ızdırap duyma hususunda işin
önemli bir tarafı da şudur: Duyarsız kalmak doğru olmadığı gibi, bağırıp çağırmak, etrafı yakıp yıkmak veya şiddete başvurmak gibi eylemler de kesinlikle doğru değildir.
Zira çözüm diye ortaya konan böyle bir tepkiyi, ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla telif etmek mümkün değildir.
Dolayısıyla bu tür taşkınlıklara asla fırsat verilmemeli; bilakis insanî değerler ön plâna çıkarılmak suretiyle her türlü canavarlığın önü alınmaya çalışılmalıdır.
Bunun için, yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı bir tepki de olsa, çoluk, çocuk, kadın, yaşlı demeden masum insanların katline sebebiyet verecek şiddet ve terör hâdiselerinin dinimizden fersah fersah uzak olduğu her fırsatta vurgulanmalıdır.
O türlü cinayetlere girenler açıkça kınanmalı ve kaba kuvvet fikrine karşı setler konulmalıdır.
Bu konuda düşünce inhirafı yaşayan kimseler mümkünse tadil edilip girdikleri bu dalâlet yolundan kurtarılmaya çalışılmalıdır.
Bir taraftan bu yapılırken, diğer taraftan da günümüzün aklı başındaki siyasileri, sosyologları, felse fecileri, pedagogları, terbiyecileri bir araya gelmeli, farklı medeniyetler arasında, şiddet ve savaş dili yerine barış dilini geliştirmeye çalışmalıdırlar.
Kimi devletlerin kendi çıkar ve menfaatleri için alevlendirecekleri savaş dili ve çığırtkanlığına karşı da, ortak akılla barış dili ve ortamı oluşturulmalıdır.
Bir baştan bir başa bütün dünyayı kasıp kavurabilecek muhtemel 3.
Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecek her türlü kışkırtma ve teşebbüse karşı alternatif projeler geliştirilmeli, plânlar yapılmalı; bunlardan realize edilmesi mümkün olanlar da hemen hayata geçirilmelidir.
Aksi takdirde, günümüzde üretilen korkunç silahlar ve onların kullanılacağı bir dünya savaşı insanlığın sonunu getirecektir.
Toplum-Devlet İlişkisi Üzerine Bazı Mülâhazalar
Soru: Dinimiz, hayatın tam bir “denge” içinde sürdürülmesini sağlayacak prensip leri ihtiva etmektedir.
Bu perspektiften toplum-devlet münasebetinde devletin yeri ve konumunu değerlendirir misiniz?
Cevap: İnsanlık tarihinde bazı dönemlerde devletler açıkça kutsanmış, mu kaddes kabul edilmiştir.
Mesela, “Roma İmparatorluğu”nun “Kutsal Roma İmpa ratorluğu”na dönüştürülmesi saray otorite ve baskısı altındaki bazı din adamları eliyle gerçekleştirilmiş, tarihe teokratik sistemin bir misali olarak geçmiştir.
Kutsal Roma İmparatorluğu’nun idare sistemi, ilâhî metinlere, ilâhî kaynaklara da yanarak tesis edilen bir sistem değil; daha ziyade o dönemin şartlarına göre bazı din adamlarının ortaya koydukları içtihatlardan doğan kanunlar mecmuasına dayalı bir sistemdir.
Bu sistemde devlet, ruhban sınıfının siyasî hâkimiyetine bağlı olup bir kısım kilise babalarının otoritesinin üstünlüğü esasına dayanır ki bu tam olarak bir “teokratik rejim”i hatırlatır.
Daha sonraki dönemlerde de devletin kutsandığı vâkidir.
Hatta farklı coğrafyalarda ve Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bazı ülkelerde de devlete ve hükümete yapılan saldırılara karşı bir tepki olarak bir kısım çevrelerce devlet âdeta kutsanmış, takdis edilmiştir.
İdeal Devletin Gayesi
Hâlbuki Müslümanlıkta ruhban sınıfı yoktur.
Din adamlarının ağızlarından çıkan, “nass” olmadığı gibi onların kendi hevâ ve heveslerine göre çıkarttıkları kanunların da hiçbir bağlayıcılığı yoktur.
Yine İslâm’da ruhban sınıfı olmadığı gibi ruhban sınıfı tarafından kutsallık izafe edilmesiyle ortaya
çıkan “kutsal devlet”in de İslâm’da bir yeri yoktur.
Hem İslâm düşünce sisteminde devlet bir gaye değildir; o, insanların saadet-i dareyne ulaşmaları hususunda yardımcı bir araçtır.
Görevi ise, insanların hem dünyada hem de ahirette huzur ve saadeti bulabilecekleri bir hayat için zemin hazırlamaktır.
Ayrıca “devlet” dediğimiz şey, netice itibarıyla insanların bir araya gelerek oluşturdukları mekanizmanın adıdır.
Dolayısıyla o mekanizmayı oluşturan insanlar hak ve hakikate ne kadar yakın ise o ölçüde o devlet hak ve hakikate yakın; insanlar ne kadar hak ve hukuktan uzaksa devlet de o ölçüde hak ve hukuktan uzaktır.
Her devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir.
Râşid Halifeleri istisna edecek olursak, her devirde devletlerin bir kısım hata ve noksanları olmuştur.
Emevilerin de kusurları olmuştur, Abbasilerin de.
İlhanlılar, Karahanlılar, Zengiler, Eyyubiler ve Selçuklular
devlet vazifesinde yanlışlıklar yaptığı gibi, dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyetin soluklanmasına vesile olan Osmanlıların da devlet vazifesinde az ya da çok kusurları olmuştur.
Kargaşadan Nizama Yürünmez
İşte bu noktada meseleye ifrat ve tefritten uzak, umumi prensipler ve küllî bir nazarla bakmak gerekir.
Nasıl ki İslâm, ferdi değerlendirirken iyiliklerini alkışlar ve mükâfatlandırır; kötülüklerden sakındırır ve kötülüklerden uzak durmadığı takdirde ötede cezalandırılacağını ifade eder.
O, aynı zamanda bir kısım yanlışlıkları var diye de bir insanı tamamen ademe mahkûm etmez.
Mesela, İslâm nazarında insan, iman ettiği hâlde bazen hatalar yapabilir, günahlara girmiş, çirkinlikler irtikâp etmiş olabilir; ama bu çirkinliklere girdi diye o kişi iman dairesinin dışına atılmaz.
O inanan insan, yaptığı çirkinlikleri helâl itikat etmediği sürece mü’mindir.
Ama işlediği günahlardan dolayı da fasık mü’mindir, fâcir mü’mindir
ya da zalim mü’mindir.
İşte millet de, devlet de sevapları, hataları ve günahları olan bu fertlerden mürekkeptir.
Dolayısıyla fertler gibi devletlerin de alkışlanacak çok güzel icraatları olabileceği gibi, tasvip edilmeyecek hata ve kusurları da olabilir.
Bir devlet, hakka, hukuka, adalete riayet ettiği sürece ona saygı duyulur, icraatları alkışlanır, desteklenir.
Ancak apaçık zulme girdiği, adaletsizlik yaptığı durumlarda, “Devlet kutsaldır, ona saygı duyulmalıdır.” denilip zulüm ve adaletsizlik karşısında sessiz kalınmaz.
Aksine hukuk ve kanunların çizdiği çerçevede zulüm ve adaletsizliğe engel olma adına gayret sarf edilir.
Fakat bu noktada âzamî derecede hassas olunması gerekir.
Zira bütün toplumu ilgilendiren meselelerde bir yanlışlığı düzeltmeye çalışırken başka yanlışlıklara yol açılmamalı, yanlışlıklar fâsit dairesi oluşturulmamalıdır.
İdareye ait hata ve yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılırken asla asayişi bozacak bir yola başvurulamaz, gayr-i meşru bir yola tevessül edilemez.
Mü’min, emniyet ve güven in sanıdır; asayiş ve huzurun temsilcisidir.
O, her zaman kanun ve kurallar çerçevesinde hareket eder.
O, bilir ki kargaşadan nizama yürünmez.
Ancak nizamdan nizama yürünür.
Tertip, düzen ve asayiş istiyorsanız, nizamî olmalı, nizamî hareket etmeli ve nizamın yanında bulunmalısınız.
Bu açıdan bakıldığında inanan bir gönül, şartlar ne olursa olsun her zaman ni zama, intizama yardımcı olmalı; huzur ve asayişin sağlanması konusunda mensup olduğu devlete elinden gelen her türlü desteği vermelidir.
Devleti zarara uğratmak, onu zayıf düşürmek, devletin zaafını ganimet bilerek ondan bir şeyler çıkarmak, bir şeyler koparmak isteyen anarşist ruhlara kat’iyen fırsat verilmemelidir.
Ülkede anarşi çıkarsa, çarşı-pazara başıboşluk ve kargaşa hâkim olursa, o kargaşa içinde hiç kimse iflah olmaz; anarşi seylapları herkesi önüne katar sürükler, millet de, devlet de sürüklenir gider.
Sonra o tahribatı bir daha da önleyemezsiniz.
Aynı zamanda, sizin daha aydın fikirleriniz, devlet adına daha parlak proje leriniz olsa bile o yıkıntı üzerinde onları hayata geçirmeniz de mümkün değildir.
Daha mükemmele yürümek istiyorsanız yine mükemmele yakından başlamanız iktiza eder.
Meseleyi kargaşada boğduktan sonra mükemmele ulaşamazsınız.
Kemale ulaşmak, en iyiyi yakalamak da tedricidir, en kâmil olana doğru adım adım ilerlenir; bir adım mükemmel, bir adım daha mükemmel, bir adım daha mükemmel… İşte bu zaviyeden de, yanlışlıkların düzeltilmesi konusunda devlete arka çıkmak, devletin yanında olmak, gelecek vaat eden bir projesi varsa onu rical-i devletle paylaşmak mü’minin şiarı olmalıdır.
Devlet Bize Karşı mı?
“Fakat çok defa en olumlu hareketlere bile karşı çıkanlar var.
En masum hizmet lerde bile bir garaz arıyorlar!” diyebilirsiniz.
Ben, devleti teşkil eden müesseselerin size-bize, falana-filâna karşı olduğu kanaatinde değilim.
Bazı müesseselerde çığırtkanlık yapan, sürekli sesini yükselten ve başkaları nı sese boğan, gürültüleri faaliyetlerinin çok önünde bir kısım kimseler, size devlet gibi görünüyor olabilir.
Size karşı olan devlet değildir, halkı iğfal ederek devletin içine çöreklenen menfaat şebekesi bir gruptur.
Dolayısıyla, millet için hayatî ehemmiyeti olan çok önemli bir müesseseyi karşınızdaymış gibi görmek büyük bir hatadır.
Böyle bir hatadan hareket ederek onu takbih etmek, kötülemek, sürekli tenkitlerde bulunmak, ikinci büyük hatadır.
Diğer taraftan, ülkesini ve milletini seven, evrensel hukuk içerisinde hareket eden devlet ricali, yapmaya çalıştığımız hiçbir güzel faaliyete karşı çıkmıyor, aksine hepsini alkışlıyor, destekliyor.
Zira –Rabbimize hamdolsun– biz, millet için kalbi sevgiyle çarpan, sinesi pırpır atan; millete hizmetten başka bir şey düşünmeyen insanlarız.
Şahsımız, yakınlarımız veya sevenlerimiz adına, bir arpa kadar dahi menfaat mülâhazamız olmuşsa bunu ispat etsinler.
İspat etsinler de, biz de gidelim Kaf Dağı’nın arkasını mesken tutalım, onlar da bizden kurtulsunlar.
Ama bunu hiç kimse ispat edemeyecektir.
Çünkü zerre kadar bir menfaat mülâhazamız olmadı.
Allah rızasının haricinde hırsla talep ettiğimiz bir şey olmadı.
O rızayı da Allah’ın yüce adını bir bayrak gibi dünyanın dört bir yanında dalgalandırma vesilesinden başka bir yolla da tahsil etmeyi asla düşünmedik.
lem bilsin, yedi cihan bir kere daha duysun bunu.
Elhamdulillâh, bu konuda yüzümüz aktır; milletimize ve insanlığa hizmet yolunda Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben, sizden razıyım.” demesini ummaktan başka bir mülâhazamız olmadı ve –inşâallah– olmayacaktır.
Bu açıdan, kimsenin bizim karşımızda olmaya, bizi istememeye hakkı yoktur.
Bi linmedik bir kısım kaprislerle, bazı pespaye hislerle, faziletleri kendi mallarıymış gibi gören, “Falan-filân da kim oluyor ki böyle dünya çapında önemli işler başarıyor? Dünyanın neresinde hangi iş başarılırsa başarılsın onun bize mâl edilmesi, bizim eserimiz olduğunun ilan edilmesi lazımdır.” şeklinde düşünen, başkalarının meziyetlerine, faziletlerine tahammülü olmayan akıl
hastası bazı kimseler varsa devletin içinde, işte rahatsız olanlar onlardır.
Böyle üç-beş tane sergerdana bakarak, oligarşik bir azınlığın bu mevzudaki çirkin tavrına takılarak koskocaman bir devlet müessesesi hakkında olumsuz düşünceler içine girmek doğru değildir.
İthamlar ve Gurbet
Soru: Muhterem Efendim, devlete ve rical-i devlete karşı bakışınız bu iken, hatta bundan dolayı bazı dindar insanların bile ağır tenkitlerine maruz kaldığınız hâlde, bazı çevrelerce “devleti bölmeye çalışan bir insan” olarak itham edilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap: Ben, bu işin ilk mağduru olmadığım gibi, son mağduru da olmayacağım.
İnsanlık tarihi hep bu türlü mağdurlarla doludur.
Hazreti Nuh (aleyhisselâm), karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış.
Arz üzerinde dolaşmaktan men edilince sular üzerinde yoluna devam etmiş, doğup büyüdüğü yerlerden ayrılmış
ve takdir-i ilâhîye rıza içinde bir dağın başında ârâm eylemiş.
Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), Babil, Hicaz ve Kenan diyarı deyip, durmadan mukaddes göç nöbetleri yaşamış.
Hazreti Musa (aleyhisselâm), daha kundaklara sarılıyken anne evinden Firavun’un sarayına göçmüş, daha sonra Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş.
Hazreti Mesih (aleyhisselâm), henüz azize annesinin kucağındayken yolculuklarına başlamış, önceki peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden o da geçmiş.
Hazreti Zekeriya ve Hazreti Yahya (aleyhimesselâm) gibi bazı peygamberler ise göç imkânı bile bulamamış, yakalandıkları yerde haklarındaki idam fermanı infaz edilmiş.
Peygamber Efendimiz de (aleyhi ekmelüt tehâyâ), nebilerin ve velilerin ortak kaderi olan mukaddes göç zamanı gelince Mekke-i Mükerreme’den ayrılmış, Sevr Dağı’ndan bir kere daha köyüne dönüp bakmış, “Ey Mekke, kavmim çıkarmasaydı senden hiç ayrılmazdım.”6 deyip hicranla hicret di 6 Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305.
yarına yürümüş…
Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunun yolcuları, “bir an belâ-yı dertten cüdâ” kalmadı.
Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim inleyerek yaşadı… Ahmet İbn Hanbel, yıllarca âdi bir insan gibi tartaklandı, bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı… Serahsî, el-Mebsût isimli eserini hapsedildiği kuyu dibinde te’lif etmek zorunda bırakıldı… Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin, kendisine yapılan eza ve cefayı ifade eden, “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.
Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti.
Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.
Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım.
Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim.
De falarca zehirlendim.
Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.”7 sözleri…
7 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).
İşte, çile, ızdırap, gurbet… Bunlar tebliğ ve temsil mesleğindeki herkesin ortak kaderidir; benim şu anki mağduriyetim de hemen hemen seleflerimin bütününün uğradığı bir mağduriyettir.
Bu noktada, bazı anlayış fukaraları veya çarpıtma ustaları için belirtmekte fayda var: Ben, kendimi burada andığım peygamberler veya velilerin makamında görüyor değilim.
Sadece onların adını ve yaşadıklarını hatırlatıyorum.
Zira onlar, her mü’min için örnektir, rehberdir.
Onların yolunu takip etmek, yaşayışımızı yaşayışlarına benzetmek kurtuluşumuzun vesilesidir.
Aczinin ve fakrının farkında olan sıradan bir insanım.
Dolayısıyla bazı ithamlar, tabi ki beni çok üzüyor, ruhuma pek ağır geliyor.
Fakat bir mü’min, her şeye rağmen Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır.
Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, isyankâr, günah tutsağı, âsi kullarına bile kulu, mahlûku nazarıyla bakıyor, onları da yedirip içiriyor.
Mü’min kul da başkalarına bu zaviyeden yaklaşmalı.
Haksızlıklar, zulümler ve zorbalıklar karşısında çok bunal dığı anlarda bile, hasımca davrananları, en fazla, Allah’a havale etmeli.
“Allahım, ehl-i imana karşı düşmanca davrananları Sana havale ediyoruz.” demeli.
Şuna-buna takılmadan, zihnini onlarla meşgul etmeden kendi yapması gereken işlere odaklanmalı, doğru bildiği yolda elif gibi dimdik yürümeye devam etmelidir.
Gizli Ajanda İthamı ve Cinnet Psikolojisi
Soru: Ne kadar şeffaf hareket edilirse edilsin, koyu bir önyargı ve şartlanmışlık içinde bulunan kimseler, gönüllüler hareketi hakkında “Gizli ajandaları var.” türünden iddiaları sürekli tekrar edip duruyorlar.
Bu mevzudaki görüşünüzü ve adanmış ruhlara bu konuda düşen sorumlulukları lütfeder misiniz?
Cevap: Esasında sadece Türkiye’de değil, umumi mânâda bütün yeryüzünde çok ciddi seviyede bir paranoya yaşandığı, hemen her şeyden, herkesten şüphe ve endişe duyulduğu görülmektedir.
Ancak şu an ülkemizde yaşanan paranoya, tarihte eşine az rastlanır bir seviyede.
Bugün ülkemizde, Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla diyecek olursak, çok rahatlıkla imkânât, vukuat yerine konu yor, sonra da bu imkânât üzerinden insanlar hakkında en ağır hükümler kesilip biçiliyor.
Hatırlanacağı üzere, Üstad Hazretleri, mahkemede karşısına çıkarılan asılsız isnat ve ithamlara mukabil bu hususa dikkat çekiyor; mahkeme hâkimi ve savcısının da bir cinayet işlemelerinin ihtimal dâhilinde olduğunu ve eğer ihtimallere göre insanlar derdest edilip istintaka tâbi tutulacaklarsa, onların da mahkemeye çıkarılmaları gerektiğini ifade ediyor.8
İhtimaller üzerine hüküm bina edip insanların geleceklerine dair bir kısım kurgular oluşturmak ve hâlihazırdaki durumları itibarıyla onları potansiyel suçlu gibi göstermek ancak bir cinnet ifadesi olabilir.
Fakat neylersiniz ki, bütün dünyada, özellikle de şimdilerde ülkemizde bir cinnet hâli yaşanıyor.
Dolayısıyla böylesine cinnet yaşayan insanlara, kendinizi anlatabilmeniz bir hayli zordur.
Bu sebeple, öncelikle bu realiteyi kabul etmek gerekir.
Daha sonra da ümitsizliğe kapılmadan, bıkkınlık göstermeden
8 Bkz.: Bediüzzaman, Şuâlar s.376 (On Dördüncü Şuâ).
hüsnüniyetinizi, ileriye matuf hiçbir hesabınızın ve gizli ajandanızın bulunmadığını söz ve beyanlarınızla, tavır ve davranışlarınızla her fırsatta ifade edip ortaya koymalısınız.
Evet, bizim ajandalarımızda ne gizli hesap larımız ne de ileriye matuf böyle herhangi bir plânımız yoktur, olamaz da.
Şuna buna müdahale etme, bir şeyleri değiştirme gibi hevâ ve heves peşinde koşma bizim duygu ve düşünce dünyamızdan fersah fersah uzaktır.
Ben öyle zannediyorum ki, değil hayatını bu işe vakfetmiş, onun göbeğinde bulunan insanların rüyalarına, kenarından köşesinden gönüllüler hareketiyle münasebet tesis etmiş bulunan insanların dahi rüyalarına böyle bir arzu misafir olmamıştır.
Bundan dolayıdır ki adanmış ruhlara, kendilerine isnat edilen şeyleri söylediğinizde, “Allah Allah! Siz neden bahsediyorsunuz ki!?” deyip, şaşkınlıkla yüzünüze bakacaklardır.
Evet, onların hayal ve rüyalarında dahi bu tür kurgular söz konusu değildir.
Makam Beklentisi Allah’a Karşı En Büyük Vefasızlık
Hakk’ın rızasını en büyük hedef bilenler daha başta dünyanın en pahalı payesi ne talip olmuşlardır.
Onlar bu gaye-i hayali peyleme istikametinde bütün ömürlerini tüketseler yine de bunu az görürler.
Bu gaye-i hayale ulaşabilmek için de i’lâ-yı kelimetullah yolunda koşturup durmayı, Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasını sağlama istikametinde çalışıp çabalamayı en büyük bir vesile bilirler.
Bilhassa günümüzde dinin doğru şekilde anlaşılmasını sağlama, yanlış ve çarpık yorumların önüne geçme, onları tashih etme, ayrı bir önem arz etmektedir.
Din adına hayırlı bir iş yaptığını zannedip de şiddete başvuran ve kan döken insanların tavır ve dav ranışlarının yanlış olduğunu anlatma, silm u selâmet kökünden gelen İslâm’ın gerçek hüviyetini ortaya koyma Allah rızasını tahsil etmenin en uygun, en kestirme yollarından biridir.
İşte günümüzde inanan gönüller olarak bizler, Rabbimizin rızasına ulaşmak için karınca kararınca böyle bir güzergâhı kullanma niyet ve gayretinde bulunuyoruz.
Doğruluk emriyle gelen ve doğruluğu telkin
eden İslâmiyet’in doğru anlaşılması istikametinde gayret sarf ediyor; onun evrenselliğini, bütün insanlığı kucaklayıcılığını gönüllere duyurmaya çalışıyoruz.
Aynı zamanda, değişik anlayış, dünya görüşü ve hayat felsefesine sahip insanlar arasında bir uzlaşı ortamı oluşturma, farklı kültür ve anlayışta ki insanlarla da paylaşabileceğimiz müşterek hususların bulunduğunu ortaya koyma gayreti içindeyiz.
Şimdi siz ifade etmeye çalıştığımız bu yüce hakikatlere teşne iseniz, hayatınızı buna vakfetmişseniz, bunu bir adanmışlık şeklinde yerine getiriyorsanız, “şuna talipler, buna talipler” diye ileri sürülen iddialar karşısında şaşırır kalır ve onların dediklerine talip olmayı tenezzül sayarsınız.
Hatta kanaatimce günümüzde, adanmış ruhların samimi gayretlerle –Allah’ın inayetiyle– ortaya koydukları bu kıymetli hizmet, doğrudan doğruya iman hizmeti olması ve gö nüllerin Allah’la buluşmasını hedeflemesi itibarıyla beldelerin fethinin dahi on katı üstünde bir vazifedir.
Bana deseler, “Eğer bu
arkadaşlar içinde bugünkü hizmet anlayışından, duygu ve düşüncelerinden sıyrılırsan, sana Kanuni Sultan Süleyman’ın bile gidip geriye döndüğü Viyana’nın anahtarlarını vereceğiz.” ben onlara karşı, “Allah aşkına siz, bende Rabbime karşı ne vefasızlık gördünüz ki beni böyle bir tenezzüle çağı rıyorsunuz?” derim.
Evet, biz Allah’ın rızasına talip olmuşuz.
Bundandır ki, bizim için önemli birer sermaye olan aklımızı, fikrimizi, düşüncelerimizi, hissiyatımızı, muhakememizi, mantığımızı Allah’ın bir kereliğine vermiş olduğu hayatı değerlendirme mevzuunda kullanmaya çalışıyoruz.
Sadece bir kereliğine verilmiş olan ve her şeyiyle hesabı sorulacak olan bu değerli sermayeleri mizi yersiz ithamlarda dile getirilen değersiz ve abes şeylere sarf etmeyi Rabbimize karşı bir saygısızlık sayıyoruz.
İşte bu düşünceler, kanaat-i âcizanemce, bu yola gönül koymuş herkesin vird-i zebanı olmalıdır.
Bize düşen, her fırsatta, her yerde kapalı bir yanımızın olmadığını vurgulamak, tavır ve davranışlarımızla bunu ortaya
koymak, elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce samimi bir şekilde bu konuları sorup öğrenmek isteyenlere izahını yapmaktır.
Kalblerin sahibi Allah (celle celâluhu) olduğu gibi, hakikatin kalblere girmesini temin edecek olan da O’dur.
Biz vazifemizi yapar, neticeyi O’na havale ederiz.
Kıskançlık ve Hazımsızlıkla Mukabele Görmek Bu Yolun Cilvesi
Bu mevzuda önemli diğer bir husus da, insan tabiatını nazar-ı itibara alarak bazılarının kıskançlık ve hazımsızlığını normal karşılamaktır.
Unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hak, Anadolu’nun bağrından çıkmış bu gönüllüler hareketine tarihte eşine az rastlanır pek çok lütuf ve ihsanda bulundu.
Tarihimizde en güçlü olduğumuz dönem, Osmanlı dönemi içerisindeki hususiyle ilk üç asırlık dönemdir.
Bu zaman dilimi içinde Devlet-i liye, yeryüzü muvazenesinde tam bir hâkim unsur olmuştur.
Şu an ise, ülkemizin ekonomik imkân ve şartları ortadadır.
Fakat Rabbimize hamdolsun ki, o dönem de dahi ulaşılamayan coğrafyalara gidilmiş, Allah’ın izniyle, dünyanın yüz yetmiş ülkesinde, bu ülkelerin farklı şehirlerinde eğitim faaliyetlerinde bulunulmuştur.
Böyle bir netice, yüz yetmiş küsur yerde Türkiye’nin güzel bir şekilde tanıtılıp anlatılması demektir.
Medyaya da yansıdığı üzere bu eğitim müesseselerinden mezun olanlar, birer Türkiye dostu olarak, üniversite ve daha sonraki kariyerlerini ülkemizde yapmayı tercih etmektedirler.
Bütün bunlara Allah’ın hususi teveccühü nazarıyla bakılmalı, bir kısım hazımsızlıkların olabileceği tabiî ve normal kabul edilmelidir.
Şeytan, Hazreti dem’i (aleyhisselâm) kıskandığından dolayı mahvolup gitmiştir.
Tabiatına hâkim olan düşmanlıktan ve tabiatı tamamen kıskançlık ve hasede kilitlendiğinden dolayı o, gördüğü güzellikleri artık duyamaz ve değerlendiremez hâle gelmiştir.
Şeytanın bu hâli, tıpkı kin ve düşmanlığa kilitlenip yumruk yumruğa birbirine girmiş veya bıçaklarını çekip birbirinin üzerlerine yürümüş insanların o kavga ortamındaki
hâlet-i ruhiyelerine benzer.
Siz, kendini kaybetmiş bu insanların yanına varıp, “Yahu siz Allah’ın kullarısınız; birbirinizin kardeşisiniz; kardeş kardeşe böyle yapar mı?” diye ikazda bulunsanız, dönüp bir bıçak da size saplayabilirler.
Dolayısıyla o esnada o insanlara laf anlatabilmeniz mümkün değildir.
İşte her şeye karşı çıkan bazı kesimlerin ruh hâli bundan farklı değildir.
Bu sebeple olumsuz ve negatif bir hissiyatla böylesine gerilmiş ve vücudunun kimyası bozulmuş insanların sizi hazmedemeyeceğini kabul etmelisiniz.
Alabildiğine şeffafiyet içinde hareket etmenin yanında, elden geldiğince gıpta ve haset damarlarını tahrik edebilecek tavır ve davranışlardan uzak durmalısınız.
Zaten temelde cüz’i iradeye bakan yönüyle yapılanlar küçücük şeylerdir.
Fakat biz, o küçücük şeyleri dahi başkalarına mâl etmenin yollarını aramalıyız.
Mesela Cenâb-ı Hakk’ın sizi muvaffak kıldığı bir hizmet kar şısında, “Bu, demokrasinin bir sonucudur.” diyerek yapılan o işi, zemin ve şartlara vermelisiniz.
Başka bir muvaffakiyet karşısın da da, “Cenâb-ı Hak, herkesin gösterdiği faaliyetlere semere ihsan ediyor.
Eğer böyle bir hoşgörü ortamı olmasaydı ve umumi atmosfer bu şekilde muhafaza edilmeseydi biz bu faaliyetlerde bulunamazdık.” demelisiniz.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, Allah yolunda koşturanlar için bu üslup ve tavır, kendilerini şirk ve kibir uçurumuna düşmekten koruyacak en selâmetli bir yoldur.
Cenâb-ı Hak Biliyor ve Milletimiz Gerçekleri Görüyor Ya!…
Utanma, arlanma duygularını ve hayâ hislerini bütün bütün yitirdiklerinden sa bah-akşam size sürekli iftira, bühtan ve hakaretlerde bulunanların yaptıklarından elbette ki bir insan olarak müteessir olup üzülürsünüz.
Ama ne gam! Her şeye nigehbân, her şeyi gören, her şeyi bilen Allah var! Hem bu dünyanın bir de ahireti var.
Mahşer var, hesap var, kitap var, mizan var!
Aslında baştan beri mü’min karakte rinin bir gereği olarak elimden geldiği kadar Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) yol ve usûlünü takip etmeye çalışıyorum.
Hani hatırlarsınız, bir gün adamın biri Hazreti Ebû Bekir’e gelip bir sürü itham ve hakaretler savurmuş.
Hazreti Ebû Bekir sükût etmiş, uzun bir süre hiçbir şey söylememiş, karşılık vermemiş.
İftiraların sonu gelmeyince dayanamayıp kendisini savunacak birkaç söz söylemiş.
Onları seyreden Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ebû Bekir! O adamın sana söylediği her kötü sözde sen sabrederken, bir melek seni müdafaa ediyordu.
Sen söze başlayınca artık melek ayrıldı.” buyurmuştu.9 Bundandır ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor… Bundandır ki, derûnî bir sükût murakabesine dalarak âdeta kendi his dünyamın dışına kaçıyorum… Bundandır ki çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum…
Allah her şeyin aslını biliyor ve insanlar da olup bitenleri, gerçekleri görüyor ya…
9 Ebû Dâvûd, edeb 96.
Öyleyse ehl-i insaf kararını verir ve zaten veriyor da… Bakın bütün tehditlere, baskılara rağmen doğru bildiği yolda halkımız yürümeye, dur durak demeden Allah yolunda koşmaya, koşturmaya devam ediyor.
Kendilerini ifade edebilecek imkân ve fırsatları bulan entelektüellerimiz de bütün engellemelere rağmen hak ve hakikate tercüman olmaya çalışıyor.
Vâkıa, doğruları yazan, Hizmet Hareketi’nin yolunu, yöntemini, duruşunu müda faa eden insanları hemen ademe mahkûm etmek için elli türlü yola başvuruyorlar.
Bir yazar, fakir hakkında veya Hareket hakkında iyi ve lehte bir yazı yazsa hemen hışımla üzerine gidiliyor ve yeni bir yalanla o şahıs da bana nispet ediliyor; hatta o şahıs suç işlemiş kabul edilip, istintaka tâbi tutuluyor ve tutuklanıyor da.
Dahası, nerede dürüst ve milliyetperver bir insan varsa onu da harcamak için hemen bana nispet ediyor, “bu da ondan” deyip bir yaygara koparı yorlar.
Çalmamak, çırpmamak, ahlâklı olmak suçmuş, cürümmüş gibi muameleye
tâbi tutuyor; namaz kılan, cumaya giden, infakta bulunan, sadaka ve zekât veren, fakir talebelere burs temin eden insanı bile benimle irtibatlandırıp bir teşkilat, bir örgüt yapısı arıyorlar.
Bir kez daha ifade edeyim ki, her türlü despotluğa, baskıya, zulme rağmen yine de insanımız bu güzelliklere sahip çıkıyor; kanun ve kurallar çerçevesinde kendilerini ülkesine, ülküsüne, insanlığa adamış ruhlar hak bildiği yolda dimdik yürümeye devam ediyorlar.
Onlar, başlarına gelen belâ ve musibetleri hak yolunun bir cilvesi kabul ediyor, bütün bunları birer imtihan olarak görüyor, inanç ve ümitle dopdolu bir hâlde neticesi şeker şerbet böyle bir imtihanın hakkını vermeye çalışıyorlar.
Hizmet Hareketi ve Devlete Sızma İddiaları
Soru: Hizmet Hareketi hakkında, “devlete sızma veya devleti ele geçirme” gibi iddialar öne sürülüyor.
Hizmet gönüllüleri ve onları yakından tanıyanlar bunların birer iftiradan ibaret olduğunu bilse de kimi insanlar nezdinde bu tür iddiaların kafa karışıklığına sebep olduğu da bir gerçek.
Söz konusu ithamlara nasıl cevap verilmelidir?
Cevap: İnsanlara sorulsa ki, “İşinin ehli olan, çalmayan, yolsuzluk yapmayan, vatandaşa saygılı davranan, vazifesini hakkıyla yapan, adaletiyle, dürüstlüğüyle öne çıkan öğretmenler, müdürler, doktorlar, mühendisler, hâkimler, savcılar, bakanlar, başbakanlar mı istersiniz; yoksa işini savsaklayan, hak-hukuk tanımayan, işinin ehli olmayan, vatandaşa saygısız kamu görevli leri mi?” Herhalde herkes, birinci şıktakileri isteyecektir.
İşte farklı kesimlerden binlerce akademisyen, mütefekkir, sosyolog, gazeteci ve eğitimcinin ifade ettikleri gibi Hizmet Hareketi, zikredilen evsafta insanlar yetiştiriyor.
Bu açıdan Anadolu insanının emek verip sahip çıktığı eğitim yuvalarında bu evsafta insanlar yetiştirilmiş ve bunlar ehliyet ve liyakatlerini ortaya koyarak hak kazanıp girdikleri müesseselerde bulundukları mevkilerde öne çıkmışlarsa buna devlete sızma veya devleti ele geçirme teşebbüsü mü denir; yoksa halka, devlete ve ülkeye hizmet mi denir?
İkinci olarak; insanları ilme, ahlâka, mâneviyata, hakiki dindarlığa çağırmak; din, ahlâk, ilim ve mâneviyat hizmeti vermek kimsenin tekelinde olmadığı gibi kendisini Müslüman olarak gören insanlar için böyle bir vazife inandığı değerlerin bir gereğidir.
Bu ülke ve bu milleti aşk derecesinde seven eğitim gönüllüleri, toplumun hemen her kesimine hitap etmeye çalışıyor ve bunun neticesinde farklı kesimden insanlar bu
çağrıya müspet cevap veriyorlarsa bu, devlete sızma veya onu ele geçirmeye çalışmak mıdır; yoksa millete, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek midir?
Üçüncü olarak; ifade etmek gerekir ki, maalesef günümüzde kimi kamu kurum ve kuruluşlarında yolsuzluk yapma, rüşvet alma, adam kayırma gibi hukuk ve ahlâka aykırı bir kısım davranışlar karşısında ülfet oluştuğu için; vazifesini hakkıyla yapmaya ve aldığı maaşın karşılığını vermeye çalışan, hukuka ve kanunlara bağlı olan, hırsızlığa, yolsuzluğa ve rüşvete bulaşmayan kamu görevlileri, bulundukları yerlerde sevilmiyor ve istenmiyorlar.
Evet, ahlâk ve fa ziletlere bağlı bir kısım kamu görevlilerinin kanun ve kurallar çerçevesinde vazifelerini hakkıyla yerine getirmeleri, bulundukları yüksek makam ve mevkileri kazanç kapısı olarak gören bir kısım kimselerin zarar görmesine sebep olabiliyor.
Peki, böyle bir durumda işini hakkıyla yapmak isteyen insanlar ne yapmalı? Hu kuk ve kanun tanımayan bir kısım kimseler kendilerine zarar verecek diye adalet ve hakkaniyetle vazifelerini yerine getirmesinler mi? Başka bir ifadeyle, yüksek insanî değerlere ve hukuk kurallarına uygun olarak vazifenin yerine getirilmesi devlete sızmak ve onu ele geçirmeye çalışmak mıdır?
Suçluluk Psikolojisi ve Yansıtma
Kaldı ki bu ülke insanının her bir ferdi,
–elbette ben ve Hizmet gönüllüleri de buna dâhil– devletimizin vatandaşlarıyız.
Ben, öz be öz Anadolu insanıyım.
Kana, deme, damara, kafatasına bağlı bir ırkçı değilim, böyle bir zihniyete kesinlikle karşıyım.
Fakat milletimi aşk derecesinde seviyorum.
Bu açıdan bir vatandaşın kendi memleketindeki mü esseselere girmesi, başkalarını da girmeye teşvik etmesi nasıl sızma olarak yaftalanabilir? Aslında sızma, kanuna ve hukuka aykırı olarak iş yapan veya bulundukları devlet hizmetlerini menfaatleri adına kullanan kişilerin işidir ki, işte bunlar kendilerini gizlemek için, kendileri dışındaki herkes hak kında bu tür suçlamalarda bulunuyorlar.
Evet, bu milletin her ferdinin, gerekli ehliyet ve liyakate sahip olmak ve bunları ortaya koymak şartıyla elbette devletin bir kademesinde, bir kamu hizmetinde bulunma hakkı vardır.
Ama bazıları şu veya bu yolla bu ülkenin kaderiyle alâkalı çok önemli, hayatî yerleri tutmuş, gelip hipofiz bezine oturmuş, milletin görme sinir sistemini baskı altına almış ve milletin doğru görmesine engel olmuşlarsa; sizin davranışlarınızı, hareketlerinizi de paranoyayla, “Efendim, bunlar sızmak istiyorlar.” diyerek yorumlar ve insanlara öyle göstermek isterler.
Onlar bu paranoya ruh hâliyle sızma meselesine öyle kilitlenmişlerdir ki, artık bir yerde kapının tokmağına dokunulsa, kapının zili çalsa “sızma” der, sızma ile oturur sızma ile kalkar, sürekli bir sızma paranoyası yaşarlar.
Hem Hak, Hem Sorumluluk
Hâlbuki bir milletin ferdi, kendi milleti içinde, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye
de girer, adliyeye de girer, hariciyeye de girer.
Neden vatan evladı girmeyecekmiş buralara? Anadolu insanını sadece Kur’ân kurslarına mı bağlamak istiyorsunuz? Yalnızca o mevzuda mı teşvikte bulunalım; “Sadece İmam-Hatiplere gitsinler.” mi diyelim? Hayır, dün dediğim gibi, evvelki gün dediğim gibi bugün de söylüyorum, ömrüm vefa ettiği müddetçe yarın da, öbür gün de söyleyeceğim: Anadolu insanının, bu ülkenin vatandaşının her yere girme hakkı vardır, bu hakkını kullanır.
Böyle bir hakkı kullanmaya mâni olmak apaçık haksızlıktır, zulümdür, irtikâptır.
Ama hemen şunu ifade edeyim ki Anadolu insanına, kendi memleketinde, kendi müesseselerinin kapılarını kapatma, böyle bir dayatma gün gelir halkın vicdanında öyle bir yankı bulur ki geriye teper.
Dahası, “Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevir kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”
Bu itibarla sesim ulaşsaydı Anadolu’nun en ücra noktasında duyulacak şekilde bir kere daha haykırırdım: Çocuklarınızı Kur’ân
kurslarına koyduğunuz kadar, İmam-Hatip’e de koyun; oraya koyduğunuz kadar mülkiyede de okutun; tıpta, mühendislikte, polis mekteplerinde okuttuğunuz kadar, hukuk fakültelerinde, askerî mekteplerde de okutun! Bu ülke sizin ülkeniz; dolayısıyla, o ülkeyi ayakta tutacak müesseselere sahip çıkmak da hem hakkınız hem de sorumluluğunuzdur.
Kendilerinden Başka Herkes ‘Öteki’
Esasında bu tür iddialar, maalesef millete hizmet uğruna değil de kendi menfa ati adına kullandığı konumunu muhafaza edebilmek için Türkiye’nin şu anki kaotik, karmaşık, hukuksuz ortamından istifade eden, bu hâlin devamını isteyen; insanların gerçekleri görmelerinin önünü almaya, ülke gerçeklerinin bilinmesine engel çıkartmaya çalışan, ele geçirdikleri kamu makam ve mevkilerini bırakmak istemedikleri gibi, evlatlarına, onlardan torunlarına bırakma peşinde koşan; ülkenin gerçekten demokratikleşmesinden ciddi mânâda korkan ba zılarının hukuk devleti ve demokratik bir devlet olabilme adına adımlar atılmasının önünü almak için kullandıkları argümanlardan biridir.
Milletin yükselişini kendilerinin çöküşü kabul eden, vazifeperver insanları kendi ikballeri açısından birer tehlike olarak gören ve dün başkalarıyla, bugün ise daha başkalarıyla ittifak hâlinde bulunan bir kesim veya bazı kesimler çıkarlarından olma telaşı yaşıyor ve işgal ettikleri koltuklarda, içine gömüldükleri yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet gibi bataklıkların sorgulanmasından korktukları için bu tür iddialar ortaya atıyorlar.
Devlet ve milletin imkânlarıyla bohemce yaşayışlarını ve serâzat hayat tarzlarını sürdürebilmek için kendileri gibi olmayan insanlardan rahatsızlık duyuyor ve bunları rahatça davranmalarına ve keyiflerince yaşamalarına mâni görüyorlar.
Daha sonra da şeytanî hislerine fikir libası giydirerek, “Darbe var; her yeri sarmışlar; her yere sızmışlar!..” türünden yâvelerle ortalığı velveleye veriyorlar.
Bu sözleri tekrarlaya tekrarlaya zamanla paranoyalara tutuluyor ve kendileri haricindeki herkesi düşman ve herkesi
“öteki” görme ruh hastalığına kapılıyorlar.
Diğer yandan, bu iddiaların bir psikolojik savaşın parçası olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.
Bazıları, “şucu, bucu” iftiralarını rical-i devlete karşı tehdit, şantaj ve yıldırma malzemesi olarak kullanıyorlar.
Ülke ve devlete faydalı işler yapabilecek kimseleri suçlayıp sindiriyor ve onların önlerini kesiyorlar.
Böyle bir bahaneyle vatan evladının önünü tamamen tıkamayı hedefliyorlar.
Âlemi Nasıl Bilirsin; Kendin Gibi…
Bir kısım kimseler de var ki, demokratik teamül ve kuralları ayaklar altına alarak ülkenin kan damarlarına, kılcallarına kadar girmiş ve halk üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır.
Onlar bu uğurda, meşru-gayrimeşru ellerindeki her türlü imkânı kullanmış, belli yerlere gizlice nüfûz etmiş ve ülkenin imkânları üzerine konmuşlardır.
İşte bu tür insanlar çevrelerine hep kendi iç dünyaları adesesinden bakar; değişik hareket ve oluşumları, faaliyet ve kıpırdanmaları kendi yaptıklarına kıyas edip öyle değerlendirir ve
neticede kendi levsiyatlarını başkalarında da tahayyül edip insanlarla muamelelerini bu anlayışa göre belirlerler.
Kendileri gerçekten “sızdıkları” için, ehliyet ve liyakatlerini ortaya koyarak idarî kademelerde yer alan millet fertlerini de sızmakla suçlarlar.
Hani bir hırsız bir dükkânın önünden geçerken kepenklerine bakar, “o kepenkle rin kolay bir şekilde nasıl açılacağı, kilidinin nasıl çözüleceği, hangi yollarla içeriye girilip daha sonra içerideki o malların nasıl hızlı bir şekilde boşaltılacağı” gibi şeyleri düşünür.
Yani oradan geçerken daha başta göz hırsızlığıyla, yapacağı hırsızlığın zeminini hazırlar, onun kurgusuyla meşgul olur.
Bu arada dükkân sahibi de, dükkânını kapatıp evine giderken geriye dönüp bakar ve gözleri kepenklerin üzerinde, muhtemel bir hırsızlığa karşı gerekli tedbirleri alıp almadığının, kilidin yeterince güvenli olup olmadığının muhasebesini yapar.
Bu durumu gören ve o şahsın dükkân sahibi olduğunu bilmeyen hırsız ise, onu kendine kıyas edip “Bu da bizim tayfadan!” der.
Bu misalde olduğu üzre, birileri kırk haramiler gibi milletin mukadderatı üzerine oturmuş, önemli müesseselere nüfûz etmiş ve oraları ele geçirerek kendi aralarında paylaşmışlarsa, gayet masum düşüncelerle ve insanî faziletlerin i’lâsı istikametinde koşturup duran insanları da kendileri gibi değerlendirir, onlara da aynı gözle bakarlar.
Hâlbuki o adanmış ruhlar son derece masum düşüncelerle hareket etmektedirler.
Öyle ki onlar, makam-mansıp-iktidar gibi dünyevî arzu ve hevesleri rüyalarında dahi görmemişlerdir.
İnsanın, uzak durduğu, istemediği hâlleri rüyasında görmesi mümkündür.
Fakat onlar, o türlü arzu ve heveslerden öylesine uzak bulunmaktadırlar ki, bazı rüyalar şuuraltı müktesebatının bir yansıması olsa da, onların şuuraltında böylesi mülâhazalar bulunmadığından, o türlü düşünceler onların rüyalarında dahi kendi lerine yer bulamamaktadır.
Ama bir kısım insanlar hep o rüya ve hülyalarla oturup kalktığından masum insanları da kendi bakış açılarına göre değerlendirmekte, kendi bakış açılarına göre yorumlamakta ve neti cede değişik iftira ve karalamalarla onların önünü kesmeye çalışmaktadırlar.
Gönüllüler Hareketi ve İthamlar
Soru: Bazı kesimler her fırsatta gönüllüler hareketiyle ilgili bir kısım şüpheler ortaya atıyor, genel havayı bulandırıyor, itham ve iftiralarda bulunuyorlar.
Bu tür hâdiseler karşısında nasıl bir tavır takınılmalıdır?
Cevap: Öncelikle bu konudaki genel bir mülâhazamı arz edeyim.
Ben, Hizmet Hareketi’yle ilgili olarak ortaya atılan her iftiraya cevap vermenin gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Neden? Çünkü verilen her bir cevap bir yönüyle o iftiraları ilk defa duyanların zihinlerinde söz konusu ihtimallere kapı aralama demektir.
Öyle ki sizin verdiğiniz cevaplar bazılarını, “Acaba bunlar kendilerini hakikaten bir töhmet altında mı hissediyorlar?” şeklinde bir düşünceye sevk edebilir.
Bu açıdan belli çevreler tarafından
belli maksatlarla sürekli üretilip durduğu aşikâr olan ve sizinle hiçbir münasebeti bulunmadığına dair akıl ve vicdanın hemen hükmünü vereceği söz konusu itham ve iftiraların asılsız olduğunu anlatmaya çalışmanız doğru olmayabilir.
İspat, İddiada Bulunana Düşer
Hukukta, “Müddeiye ispat, inkâr edene ise yemin düşer.” şeklinde temel bir kural vardır.
Eğer birileri bizim hakkımızda bir kısım iddialarda bulunuyorlarsa, bunları ispat etmekle mükelleftirler.
Biz, bütün bu iftiraların doğru olmadığını söylüyoruz.
Eğer birileri bu konuda yemin etmemizi isterlerse, hangi mukaddesat üzerine yemin etmemizi istiyorlarsa, çok rahatlıkla, “Vallahi, billahi, tallahi isnat ettiğiniz bu hususlarla bizim hiçbir alâkamız yok.” diye yemin de ederiz.
Ayrıca Allah’ın (celle celâluhu) rızasını kazanmanın dışında hiçbir gayeleri bulunmayan ve kendilerini sadece Allah’ın dinini i’lâ etmeye adamış olan Hizmet gönüllüleri hakkında ulu orta konuşan kimselerin se viyelerini muhafaza edemediklerini düşünüyor; her ne kadar kendimi herkesten hakir görsem de Allah’ın kulu olma şerefiyle şerefyâb olmuş bir insan olarak, iftiralarına cevap verirken onların seviyesine inmeyi Allah’a karşı bir saygısızlık sayıyorum.
Aynı şekilde Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmeti olmam hasebiyle, akıl-mantık dışı, vicdanın isyan edeceği ulu orta yapılan iftiralara cevap vermek, bana göre bu tür kimselerin seviyesine inme tehlikesi oluşturduğundan, bunu da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı bir saygısızlık addediyorum.
Diğer taraftan aleyhinizde konuşan herkese cevap yetiştirmeye kalktığınız zaman, bununla ciddi meşgul olur, her ânı altın kıymetinde olan vaktinizi bu işe harcar; dolayısıyla yapmanız gerekli olan çok kıymetli işleri yapamazsınız.
Dahası, müfteriler demagoji ve diyalektiği yol edindiklerinden, verdiğiniz cevapları çarpıtırlar ki, bu da zihinlerde yeni bir kısım soruların oluşmasına sebebiyet verebilir.
Bütün bu sebeplerden
ötürü aleyhimizde ulu orta bir kısım sözler sarf eden müfterilere cevap vermeyi gereksiz sayıyor ve yeni ifadesiyle bütün bunları “es” geçmeyi şahsen tercih ediyorum.
Kaba Kuvvetin Çılgınlığı
Ne var ki ortaya atılan iftiralar geniş kitlelerin zihninin bulanmasına sebebiyet verdiği takdirde ve çokça, sürekli tekrar edildiğinden dolayı zamanla sağduyulu olan bazı kimselerin bile bu tür asılsız iddialara mey letmeleri gibi bir durum ortaya çıktığında üslup muhafaza edilerek tavzih ve tasrihte bulunulması, iftiralara cevap verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
İşte bu perspektiften hareketle müsaadenizle ana hatlarıyla sadece bir iki hususa kısaca değinmek istiyorum.
Şimdiye kadar Hizmet Hareketi’ne gönül verenler gibi, milleti için bir şeyler yapmak isteyen, çırpınıp duran insanların oluşturduğu topluluklara pek çok defa taarruzlar yapılmış, meyveli ağaçlar sürekli taşlanmıştır.
Hususiyle şahsî menfaat ve siyasî çıkar
düşüncesiyle hareket edenler istedikleri gibi yönlendiremedikleri toplulukları kendilerine tâbi kılmak için ellerinden gelen gayreti ortaya koymuşlardır.
Gün gelmiş, hak ve adalet duygusuyla tadil edilemeyen kaba kuvvet milletin kaderine hâkim olunca “Madem güçlüyüm, her ne yaparsam yapayım o benim hakkımdır.
Kimse bu mevzuda bana itiraz edemez.” şeklindeki kâfirce düşünce biricik ölçü kabul edilmiştir.
Öyle ki milletin kanaatine saygının ifade edildiği ve Meclis’in alnına, “Hâkimiyet bilâ kayd u şart milletindir.” ifadesinin kaydedildiği bir dönemde bile, millet tarafından seçilerek oraya gön derilen insanlar defaatle engellenmiş, hatta bertaraf edilmişlerdir.
İşte bütün bu hâdiselere yol açan temel düşünceyi arka plânıyla birlikte iyi kavramak gerekir.
Kaba kuvvete dayanan bir kesim, “Madem ben güçlüyüm, öyleyse ne yaparsam yapayım, millet bunu haksızlık ve adaletsizlik olarak görmemelidir.
Hatta ben icabında kelleler bile alabilirim.
Aldığım bu kelleler de kendi düşünce dünyama
göre kurmak istediğim sisteme feda olsun.” şeklinde düşünebilir.
Nitekim bazıları tarafından bu tür düşünceler telaffuz da edildi.
Darvinizm’in dile getirdiği natürel seleksiyona karşı, bunlarınkine de, “idarî veya iradî seleksiyon” diyebilirsiniz.
Aslında bütün bunların temelinde, kadimden bu yana devam edip giden iman-kü für/iman-nifak mücadelesi yatmaktadır.
Şeytanî vesveseyle peygamberâne ilham; Allah yoluyla şeytan yolu her zaman birbiriyle rekabet içinde olmuştur.
Şeytan yardakçıları, her zaman peygamber yolunda yürüyenlere karşı farklı şekil ve kalıplar altında düşmanlıklarını izhar etmişlerdir.
Ne var ki birileri, bu Faust-Mefisto mücadelesini doğrudan doğruya dini ve dindarları hedef alarak yürütürken, bazıları da dindar görünmek suretiyle aynı şeyi yapmışlardır.
Evet, bu iki kesimin yol ve yöntemleri farklı olsa da mücadeleleri, mücadeleleriyle ulaşmak istedikleri hedef aynıdır.
Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…
Günümüzde Allah’ın izni ve inayetiyle dünyanın dört bir yanına açılan adanmış ruhların eliyle çok önemli hizmetler yapılıyor.
Anadolu insanının ektiği tohumlar inşâallah on sene, yirmi sene sonra toprağa ekilen tohumların filizlenmesi gibi neşv ü nema bulacak.
Evet, bugün, Rabbimin inayet ve lütfuyla, birbiriyle anlaşan insanların bulunduğu, sevgi ve barışın hâkim olduğu huzur adacıkları oluşuyor.
İşte bütün bu gelişmeler hazım problemi yaşayan, kavga yanlısı olan, haset, kin ve nefrete kilitli insanları rahatsız eder/etmiştir/ edecektir.
Onlar, bütün imkânlarını, hayır yolunda değil de, yeni bir baharın gelmesi adına seferber olan insanları yürüdükleri yoldan vazgeçirme istikametinde kullanacak, yürüttükleri psikolojik savaşla Anadolu insanının kuvve-i mâneviyesini kırmaya ve onların morallerini bozmaya çalışacaklardır.
“Çamur at, izi kalsın.” mülâhazasıyla hareket edecek, akl-ı selimin kabullenmesi mümkün olmayan nice iftiralar ortaya atacak ve “yığın” kategorisinde mütalâa edi lebilecek insanların bakışlarını bulandırıp başlarını döndürmeye çalışacaklardır.
Onların niyet ve düşünceleri bozuk olduğundan, siz ne yaparsanız yapın, yine de onları memnun edemeyecek ve yürütecekleri karalama kampanyalarının önüne geçemeyeceksiniz.
Öyle ki onlar, en masum ve en makul faaliyetleriniz hakkında bile zihinlerde şüphe uyarmaya çalışacaklardır.
Hatta siz, -farz-ı muhal insanları Cennet’in göbeğine çıkartacak bir helezon kursanız, böylece bazılarının Cennet’e girmesine vesile olsanız, onlar yine de demagoji ve diya lektikle sizde bir şekilde tenkit edecek bir yer bulacaklardır.
Mesela diyeceklerdir ki, “Neden merdiven kurmak suretiyle, Cennet’e girecek insanlara zahmet veriyorsunuz.
Buraya bir rampa yapsaydınız ve insanları da bir rokete bindirseydiniz çok daha rahat bir şekilde onları Cennet’e gönderebilirdiniz.”
Zayıfken Zelil, Güçlüyken Zalim
Şartların müsait olmadığı dönemlerde demokratik ve tarafsız davranıyormuş gibi
görünmeye çalışan bu kişiler, gücü ellerine geçirdiklerinde kendilerine muhalif gördükleri kesimlerin iflahlarını kesme adına ellerinden geleni yapmışlardır.
Fakat unutmamak gerekir ki bugüne kadar “Falanların iflahlarını kesmek lazım.” diyerek Allah yolunda yürüyen insanlara ilişenler öyle belâlara maruz kalmışlardır ki onların kendi iflahları kesilmiştir.
İnşâallah bundan sonra da Allah (celle celâluhu), doğru yolda yürüyen, milletin mânevî değerlerini yeniden ihya etmeye çalışan, ruh ve mânâ köklerinden süzülüp gelen değerleri bütün dünyaya duyurma istikametinde hareket eden insanları muhafaza buyuracak ve asıl onlara ilişenleri cezalandıracaktır.
O hâlde, başkaları her ne yaparsa yapsın Allah’a gönülden inanmış insanlar kendi karakterlerinden asla taviz vermemelidir.
Şahsen benim Cenâb-ı Hak’tan şöyle bir niyazım var: Ya Rab! Bana kötülük yapan insanlara, iyilik yapma fırsatı ver.
Yüz yüze geldiğim zaman onlara yardım edeyim.
Bunun sebebini sorduklarında da, “Herkes
kendi karakterinin gereğini sergiler.
Sen nasılsan, ona göre davrandın.
Benim karakterim de böyle davranmayı gerektiriyor.” diyeyim; diyeyim de yapılan onca zulüm, haksızlık, gadir ve tahkire rağmen birlik ve beraberlik ruhunun tesisi adına Allah rızası için fedakârlıkta bulunma imkânını elde edeyim.
İftiralar Karşısında Yapılması Gerekenler
Soru: Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiğine göre Firavun, Hazreti Musa (aleyhisselâm)
ye“Sizi يُريــد أَن يُخرجكـ م مـ ن أَرضكـ م hakkında,
rinizden yurdunuzdan çıkarmak istiyor.”10 diyerek emniyet ve güven timsali Hazreti Musa’yı gizli ajandaya sahip ve iktidarı için tehlikeli bir kimse gibi göstermeye çalışmıştır.
Günümüzde de mü’minlerin yaptıkları hayırlı faaliyetler hakkında benzer şüpheler oluşturabilmek için bazı odaklar tarafından sürekli iftira üretilmektedir.
Bu durum karşısında mü’minlere düşen vazifeler nelerdir?
Cevap: Her şeyden önce inanan insanların, temel değerleri itibarıyla şartlara göre tavır değiştirmemeleri, rahat zamanlarda olduğu gibi, en amansız ve insafsız saldırılar
10 A’râf sûresi, 7/110.
karşısında da üsluplarını namusları bilerek müstakim bir çizgide sabitkadem olmaları gerekir.
Öyle ki, onları anlamak ve okumak isteyen insanlar hiçbir zaman zihinlerde tereddüt oluşturabilecek bir tenakuzla yüz yüze gelmemelidirler.
Aksi takdirde, inandırıcı olamaz, ruhlarının ilhamlarını başkalarına duyurmada mesafe kat edemezler.
Şiddetli Fırtınalar ve Devrilmeyen Çınarlar
Evet, mü’min, maruz kaldığı hâdiseler karşısında, asla, rüzgârın önündeki savru lan yapraklar gibi olmamalıdır.
Bilakis o, derinliklere kök salmış ağaçlar gibi her zaman dimdik bir duruş sergilemelidir.
Botanikçiler bilir, bazı ülkelerde ağaçların kökleri sağlam olmadığından, sert bir rüzgâr estiğinde veya biraz fazla kar yağdığında ağaçlar hemen devriliveriyor.
Hatta bazen haricî bir tesir olmaksızın toprakların yumuşaması bile onların devrilmesi adına yeterli olabiliyor.
Bazı ülkelerde ise –su bulabilmek için olsa gerek– ağaçlar yerin derinliklerine doğ ru birkaç metre kök salıyor ve böylece bulundukları yerde şiddetli fırtınalara rağmen sapasağlam duruyorlar.
İşte inanmış bir insan böyle olmalıdır.
Yoksa şartların lehinde veya aleyhinde olmasına göre vaziyet değiştiren, her bir hâdise karşısında daima menfaati istikametinde farklı bir tavır sergileyen insanlar bir müddet sonra inandırıcılıklarını kaybederler.
Kalıcı bir inandırıcılık için her zaman dimdik ayakta durmasını bilmek ve istikameti muhafazada kararlı bir duruş sergilemek gerekir.
Öyle ki, yirmi sene önce sizin nabzınızı tutmuş ve kalb ritimlerinizi dinlemiş olan insanlar nasıl bir ahenkle karşılaşmışlarsa, yirmi sene sonra elli defa feleğin çemberinden geçmiş ve elli defa preslenmiş olmanıza rağmen nabzınızı tutup kalbinizi dinlediklerinde yine aynı ritimle karşılaşmalılar.
Peki, bizim hiç hissî infialimiz, hiç feveranımız yok mudur? İnsan olmamız hasebiyle elbette ki bu tür duygular zaman zaman
bizim içimize de esip gelebilir.
Fakat Allah insana irade verdiğine göre, bunları kontrol altına almasını ve her zaman meşru daire içinde kalmasını bilmeliyiz.
Farklı Coğrafyalardaki Hüsnükabulün Sırrı
Söylediklerimi müşahhas bir misalle izah etmeye çalışayım: Bildiğiniz gibi 90’lı yıllarda, çiçeği burnunda delikanlılar diplomalarını ellerine alır almaz, dünyanın dört bir tarafına açıldılar.
Bu arada antrparantez şunu ifade edeyim ki, insanlar hakkında mutlak mânâda tezkiyede bulunmak doğru değildir.
Çünkü sena ettiğimiz kişi, o ölçüde bir kıvama sahip değilse, ağzımızdan çıkan bu tür sözleri Allah (celle celâluhu) öbür tarafta bizim yüzümüze çarpabilir.
Bu yüz den birileri hakkındaki hüsnüzan dile getirilirken denge hep korunmalıdır.
Bununla birlikte ortaya konulan bu tür fedakârlıkları görmezlikten gelmek açık bir kadir bilmezlik olduğu gibi, arkasında bir kısım menfi niyetler aramak da ayrı bir dengesizlik ve
apaçık suizandır.
Asıl konumuza dönecek olursak, evet, adanmış ruhlar, yirmi yılı aşkın süredir gönüllerinin ilhamlarını başkalarına duyurmak için dünyanın farklı coğrafyalarına açıldılar ve açılmaya da devam ediyorlar.
Her ne kadar birkaç ülkede bir kısım problemler yaşanmış olsa da bugün gidilen ülke sayısı 170’in üzerindedir.
Bu açıdan, 2-3 ülkede yaşanan problemi çok görmemek gerekir.
Devlet-i liye döneminde bile bu ölçüde geniş bir coğrafyaya açılım olmamıştır.
Ekonomik ölçekte ortanın altında bir ülke olduğumuz, birçok insanın aleyhimizde çalıştığı, hakkımızda düşmanlıkların, gammazlamaların, hasetlerin, hiss-i rekabetlerin bulunduğu nazar-ı itibara alınacak olursa, dünyanın 170 ülkesine açılabilmenin önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Zaten insafla meseleye bakanlar bunu anlıyor ve takdirle yâd ediyorlar.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın sevkiyle dünyanın dört bir yanına açılan insanların hüsnüka bul görmesinde, kanaatimce onların hep aynı çizgide tavır ve davranış sergilemesinin önemli rolü vardır.
Evet, sık sık onların nabızlarını tutanlar, kalblerine kulak verenler ritmin hep aynı attığını görmüş ve “Biz bu insanları senelerden beri dinliyoruz.
Ajandalarında insanlığa hizmetten başka bir şey olduğuna şahit olmadık.
Bunlar sadece insanlık solukluyorlar.” demişlerdir.
Aslında 170 ülke demek, 170 farklı kültür ortamı demektir.
Oralara giden adanmış ruhlar, gittikleri kültür ortamının hususiyetlerine dair herhangi bir eğitim ve herhangi bir seminer alma imkânı da bulamamışlardı.
Fakat onlar, bütün insanlığı kucaklayacak ölçüde engin bir vicdana sahiptiler.
Yani onlar, Yunus Emre’lerin, Mevlâna’ların, Ahmet Yesevî’lerin, Hazreti Pîr-i Mugân’ların sahip olduğu bir engin duygunun peşinden gidiyorlardı.
Peki, neydi bu duygu? O, bütün insanlığı sahil-i selâmete çıkarma duygusuydu.
Onlar böyle bir duyguya sahip olduklarından ve aynı zamanda bütün işlerini insanî değerlere bağlı götürdüklerinden
gittikleri yerlerde de Allah’ın izniyle hüsnükabul gördü ve gönüllere girdiler.
Göz Yaşartan Açılım Kıvama Emanet
Bugün değişik belgesel ve programlarla, yurtdışına açılma sürecinde yaşanan tecrübeler ekranlara taşınıyor.
Onların serencameleri, hikâyeleri anlatılıyor.
Fakat bunların hiçbirisi yaşananları aynıyla aksettiremez, gerçek derinlik ve enginliğiyle yaşanan o günkü duygu ve düşünceleri yansıtamaz.
Zira adanmışlar öyle bir samimiyetle, öyle bir beklentisizlikle yollara düşmüşlerdi ki, kendilerine destek veren Türkiye’deki gönüllülerin imkânları müsait olmadığından gittikleri yerlerde bazen aylarca maaş alamamış, ancak zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilecek ölçüde bir burs miktarıyla idare etmişlerdi.
Yeri gelmiş gurbet ellerde işçilik yapmış, bir ırgat gibi çalışmış ve öyle geçinmişlerdi.
İşte muhatap oldukları insanlar onların bu hâlisane tavırlarını görmüş ve onlara yürekten inanmışlardı.
Allah bugün de on ları imanda, ihlâsta, samimiyette ve vefada sabitkadem eylesin! Zira ciddi bir sadakat, ciddi bir ihlâs ve ciddi bir vefa ile başlayan böyle bir hareketin geleceğe yürümesi, kıvamın korunmasına bağlıdır.
Allah korusun, bazen kurulan bir sistemin ahenk içinde işlemesi, sistem körlüğü hâsıl edebilir.
Evet, bazen elde edilen başarı ve muvaffakiyetler insanı gurura sevk edebilir ve onun kendini rahat ve rehavete salmasına sebebiyet verebilir.
Bazen de insan, zâhiri sebepler açısından kendi tavır ve davranışları neticesinde ortaya çıkan güzellikleri, kendi istidat ve kabiliyetine, hikmet donanımlı düşüncelerine ve üstün fetanetine verebilir.
Oysaki bütün bunlar bünyeye giren öldürücü birer virüs gibidir.
Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde bu virüsler bünyeyi yere serebilir.
Bu açıdan bir taraftan keyfiyeti muha faza etmeye çalışılmalı; diğer yandan da, يَــا
kalbleri “Ey مقلـ ب القلــوب ثَ ِبـ ت قلوبَنــا علــى دينــك
evirip çeviren Allahım! Kalblerimizi dinin يَـا مصـرف القلـوب صـرف perçinle!”; sabitleyip de
kohâle hâlden kalbleri “Ey قلوبَنـا إِلَـى طاعتـك11
yan Allahım, kalblerimizi ibadet ü taatine yönlendir!”12 gibi ifadelerle kaymama, yanılmama ve yanlış yollara girmeme adına Allah’a çok dua edilmelidir.
Peygamberlik makamı, Hâtemü’l-Enbiya Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile son bulmuştur.
O’ndan sonra hiç kimse için peygamberlik söz konusu değildir, asla düşünülemez.
Fakat insan peygamberâne bir çizgide, fevkalâde bir sadakat, fevkalâde bir ismet, fevkalâde bir iffet, fevkalâde bir hikmet ve fevkalâde bir fetanetle O’nun yolunda olmalı, peygamberlik ufkunu adım adım takip etmeye çalışmalıdır.
Esasında ortaya konulan böyle bir kıvamla başkalarının hakkımızda yanlış bir kısım yorumlara girmesinin de önü alınmış olacaktır.
Beklenti Esarettir
Öte yandan, her fırsatta sık sık Allah rı 11 Tirmizî, kader 7, daavât 89, 124; İbn mâce, duâ 2.
12 Müslim, kader 17; Tirmizî, kader 7; İbn Mâce, duâ 2.
zasından başka hiçbir beklentimiz olmadığını hem ifade etmeli hem de tavır ve davranışlarımızla bunu ortaya koymalıyız.
Eğer kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adayan insanlar, yapmış oldukları hizmetleri belli dünyevî beklentilere bağlarlarsa, diyet ödeme mecburiyetinde kalır ve kendi hareket alanlarını daraltmış olurlar.
Zira her beklenti, insanın hürriyetinden bazı şeyleri koparıp götürür.
Bu açıdan adanmış ruhlar, hürriyete sınır getirebilecek bütün beklentilerden uzak durmasını bilmeli ve aynı zamanda herhangi bir angajmanlığa girmeme konusunda kararlı olmalıdırlar.
Onlar, elbette ki ülke ve millet için maslahat gördükleri istikamette siyasî bir tercih ortaya koyabilirler.
Bu, bilâ kayd u şart bir partiye bağlanmak demek değildir.
Ülke menfaatleri için uygun gördükleri bir tercihte bulunurken hiçbir zaman iradelerini bir siyasi organizasyona teslim etmemeli, asla hür iradelerine ve hürriyetlerine dokundurtmamalıdırlar.
Hürriyeti korumanın en sırlı anahtarı ise Allah’a kulluktur.
Al lah’a kulluğa kilitlenmiş bir insan, tam hürriyetini elde etmiş, kula kulluktan kurtulmuş demektir.
Başka mülâhazalara girenler ise, hürriyetlerini kırmış, çatlatmış olurlar.
Hatta bırakalım dünyevî beklentileri, mefkûre kahramanları yaptıklarının karşılığında Cennet beklentisi içine bile girmemeli, bilakis onu Allah’ın fazlından istemelidirler.
Çünkü ubûdiyet, Hazreti Pîr’in ifadesiyle “mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil, (...) netice-i nimet-i sabıkadır.”13 Bu açıdan insan sadece Allah’ı talep etmeli ve onun dışındaki bütün istekleri sonsuz karşısında sıfırı talep etme gibi görmelidir.
Fakat bu kıstaslara göre hareket edilmesine rağmen, yine de, belli imkânları ellerine geçiren ve hastalık ölçüsünde bir paranoya yaşayan insanlar, adanmış ruhların alanlarını daraltmaya çalışabilirler.
Onlar, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla meseleye dinî bir kılıf da geçirerek elde ettikleri bütün imkân ları kendi havuzlarını doldurma istikametin13 Bediüzzaman, Sözler s.384 (Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, İkinci Meyve).
de kullanmak ve sürekli kendileri adına stok yapmak isteyebilirler.
Çok sağlam inanmış gibi görünen ve hatta hayatının büyük bir bölümünü tekke ve zaviyede geçiren insanlar bile bu tür küçük ve basit menfaatlerin arkasına takılabilirler.
Evet, elde ettiklerini kaybetme korkusuyla paranoya yaşayan lar, tamamıyla kendi çıkar ve menfaatlerine odaklandıklarından, güvercinlerin bile bir yerde toplanmasını kendileri adına bir tehdit sayabilir, bundan endişe duyup “Acaba bunların belli yerlerde gözleri mi var?” gibi düşüncelere girebilirler.
Kirlenmiş Olanlar Çevrelerinde Temiz İnsan İstemezler!
Bu hâlet-i ruhiyenin sonucunda onlar, çevrelerinde iffetli, namuslu ve müstağni insanları görmek istemez, onların mevcudiyetinden dahi rahatsızlık duymaya başlarlar.
Onlar, bir iş yaparken, bir çevre oluştururken hep kendileriyle aynı zihniyete sahip olan insanları tercih eder ve böylece kendilerini güvene almak isterler.
Onlara
göre çevrelerinde hep kendileri gibi düşünen insanlar bulunmalıdır ki yarın, öbür gün ayıpları görülmesin ve mesavîleri başkaları tarafından bilinmesin.
Onlar, hırsızlık ve haramiliklerinin gizli kalmasını arzuladıklarından mesavîyi mesavî olarak gören insanların içlerinde bulunmasına asla tahammül edemezler.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları içinde, temiz insanlar temizlikleri etrafında bir araya gelirken, kirli insanlar da kendi kirlilikleri etrafında bir araya gelirler.14 Evet kirliler, ismet ve iffetle riyle yaşayan, sadakat ve fedakârlıktan ayrılmayan, her daim nezahetlerini koruyan insanları çevrelerinde istemezler.
Ancak, bu tür zulüm ve tecavüzler karşısında bile adanmış ruhlar sırat-ı müstakimden ayrılmamalı, duygu ve düşüncede hep dengeli davranmalıdırlar.
Onlar kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye gibi duygularda dengeli oldukları gibi, haset, hırs, kin ve nefrete maruz kaldıklarında ortaya koyacakları mücadele tarzında da
14 Bkz.: Buhârî, enbiyâ 2; Müslim, birr 159, 160.
dengeyi muhafaza etmelidirler.
Dengesizler Karşısında Dengeyi Muhafaza
Çünkü asıl hüner, başkalarının dengesizlikleri karşısında dengeyi koruyabilmektir.
Mesela birileri haset ve çekememezlik duygusuyla sizin üzerinize gelebilirler.
Gelecekte, bir kısım imkânların ellerinden kaçıp gitmesi korkusuyla size karşı kin ve nefret duygularıyla köpürebilirler.
İşte burada bile aynıyla mukabelede bulunmama, imkânı varsa kortekste bu tür olumsuzluklara hiç yer vermeme, onların nöronlara bulaşmasına fırsat tanımama ve geldikleri gibi onları kapı dışarı etme çok önemlidir.
Esasen el âlem sizi sevip alkışladığı zaman onlara karşı saygı duymak mârifet değildir.
Mârifet odur ki sizi kabul etmeyen, mevcudiyetinizden rahatsızlık duyan insanlar hakkında bile, “Allahım, bana nâşâd olsun diyenler şâd olsun, nâmurad olsun diyenler bermurad olsun.” diyebilmektir.
Hele bu kadar dengesizliğin bulunduğu günümüz dünyasında dengeli
olmak daha bir önem arz eder.
ول يَجرم َنكـم شـنان قـوم علۤـى أَ َل Kerim, Kur’ân-ı
تَعدلــوا “Bir kavmin size karşı tecavüz ve sal dırıları, sizi adaletsizliğe, haksız yere onlara saldırmaya sevk etmesin.”15 buyurmuştur.
Bu âyet-i kerime, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minlere akla hayale gelmedik zulümlerin yapıldığı bir dönemde nâzil olmuştur.
Böylece mü’minlere, bütün bu olup bitenleri engin vicdanlarıyla sabırla karşılamaları ve aynıyla mukabelede bulunmamaları emredilmiştir.
Dolayısıyla birilerinin nâsezâ nâbecâ tavır ve davranışları, mü’minleri hak ve adalet duygusundan ayırmamalıdır.
Başkalarının adaletsizlik yapması, sizin adaletsizlik yapmanızı asla meşru kılmaz.
Siz, inanan gönüller olarak her zaman âdil olma mecburiyetindesiniz.
Eğer bir karalama kampanyası başlatılmış, yapılan zulümler sürekli hâle getirilmiş, hiç durmadan sabah akşam zift gibi yalan ve iftira püskürtülüyorsa, bu durumda ye15 Mâide sûresi, 5/8.
rine göre tavzih, tashih, tekzipte bulunulabilir ve tazminat hakları kullanılabilir.
Fakat bu hakları kullanırken bile, kendimize yaraşır ve yakışır şekilde, kendi karakterimizin
gereğini sergilememiz gerekir.
Evet, يَعمـل ٌل كشـاكلته علـى “Herkes kendi seciye ve karakte rine göre davranır.”16 Bize düşen de her hâlükârda kendi karakterimizin gereğine göre hareket etmektir.
16 İsrâ sûresi, 17/84.
Kur’ân ve Sünnet Çizgisinde İlm-i Siyaset
Soru: Bazı kimseler hilâf-ı vâki beyanlarını ve gayrimeşru bir kısım icraatlarını ilm-i siyaset adı altında meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Bir mü’min açısından ilm-i siyaset nasıl anlaşılmalı ve nasıl tatbik edilmelidir?
Cevap: Aslı itibarıyla Arapça olan “siyaset” kelimesi, idare etme anlamına gelmektedir.
Biz, “idare etme” kelimesini iki anlamda kullanırız.
Bunlardan birincisi; bir sistemi, bir topluluğu veya bir kurumu kendi kuralları içerisinde makul olarak yönetme demektir.
İdare etmenin ikinci anlamı ise müdârâttır.
Müdârât ise düşmanlık duygusuyla hareket edenlere bile sabırla, diplomasinin inceliklerini kullanarak, değişik iyilik vesilelerini değerlendirerek muamelede bulunmak ve böylece onların kötülüklerini savmaya çalışmak demektir.
Bu konuyla alâkalı Hazreti Üstad, Hafız-ı Şirazî’nin şu sözünü nakleder:17
17 Bediüzzaman, Mektubat s.302 (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas, Dördüncü Vecih).
تاندوست ...بَاح ْرفسَِسير إِين دوكيتي تَفش دواسايِمدارادشمنانت بَامرو
Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini iki kelime tefsir eder; dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmek, düşmanlara karşı da sulhkârâne muamele etmektir.”18
Dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmekten maksat, onlara değer vermek, iyi lik yapmak, bağrını açmak ve ciddi bir insanlık mülâhazasıyla onları kucaklamaktır.
İnsan, ahsen-i takvîmin göz kamaştıran bir âbidesi olduğu için, ona karşı saygılı olunması, ona değer verilmesi ve insanca davranılması gerekir.
Hiçbir hümanist hareket, İslâmiyet’in insana verdiği bu değeri vere memiş, veriyor gözükenler de pratik hayatta bunu temsil edememiştir.
Müdârât ile Takiyye Arasındaki Fark
Düşmanlık yapanlara karşı müdârâtta bulunmak onları idare etmek demektir.
Bunun anlamı, gereksiz yere demagoji ve
18 Hâfız Şirazî, Dîvân-ı Hâfız Şirazî s.4 (5.gazel).
diyalektiklerle düşmanları tahrik etmemek, diplomasiyi çok iyi kullanmak, karşı taraftan gelebilecek hücum ve tahribatı akıllıca stratejilerle bertaraf etmektir.
Yani siz düşmanlarla kuracağınız ilişkilerde bir taraftan onlarla karşı karşıya gelmeyecek, diğer taraftan da zarar görmeyecek şekilde bir politika izlemelisiniz.
Görüldüğü üzere bu yaklaşım, sırat-ı müstakimden ayrılmış bir mezhebin başvurduğu takiyyeden çok farklıdır.
Onlar, kendilerinden olmayanları kandırma, aldatma ve bu uğurda her türlü yalanı mubah görme gibi korkunç bir dalâlet içerisindedir.
Müdârât ise sabır ve metanetle, aklı ve diplomasiyi kullanarak düşmanca tavırları engellemeye çalışma demektir.
Evet, diplomasiyle çözülmesi mümkün olan problemler kaba kuvvetle çözülmeye çalışılırsa, düşmanlara karşı akıllıca bir strateji takip edilmez ve ittihatçı toy delikanlıların yaptığı gibi hemen maddî mücadeleye kalkışılırsa, ülke bir çıkmaza sokulabilir ve parçalanabilir.
İttihatçılar, Rusya ile girdikleri savaş neticesinde sahabeden sonra em salini göstermenin mümkün olmadığı kocaman Devlet-i liye’yi paramparça etmişlerdi.
İşte biz müdârât derken ülkeyi bu ve benzeri maceralara sürüklememe adına takip edilmesi gereken siyaset ve idare şeklini anlıyoruz.
Siyaseti Aldatma Sanatı Sanan Zihniyet
Günümüzde siyaset denildiğinde sadece siyasî partiler şeklinde organize olmuş ve toplumu idare eden insanların yaptıkları iş anlaşılmaktadır.
Fakat ilm-i siyaset sadece devlet yönetimiyle ilgili değildir.
Herkesin şahsî, ailevî ve içtimaî hayatında takip etmesi gereken bir idare ve siyaset şekli vardır.
Buna riayet edilmediği takdirde huzursuzluk ve çatışmalar ortaya çıkar.
Fakat inanan bir gönül için siyaset adına başvurulacak yolların dinin ortaya koyduğu disiplinlere uygun olması gerekir.
Dolayısıyla küçük daireden başlamak üzere devlet yönetimine kadar hangi alanda olursa olsun, gayrimeşru icraatların ve Müslüman kimliğine yakışmayacak tavır ve davranışların
ilm-i siyaset olarak görülemeyeceğini ifade etmek gerekir.
Örnek vermek gerekirse devletlerin, devletler muvazenesinde güçlü bir yere sahip olma, sahip olduğu bu gücü devam ettirme, gözünün içine baktırma, onayı alınmadan başkalarına iş yaptırmama gibi bir kısım hedefleri vardır.
Şayet onlar bu hedeflerine ulaşmak için farklı bahanelerle dünyanın değişik yerlerindeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürme, nazarî plânda olan düşmanlıkları kendilerine yapılan kat’î bir taarruz gibi göstererek başka ülkelere girme, oranın insanlarını kendi ruh ve mânâ köklerinden uzaklaştırma ve onları benliksiz-kimliksiz hâle getirme gibi yollarla başkalarına zulmediyor, hukuku ihlâl ediyor ve despotluk yapıyorlarsa, buna siyaset den mez.
Buna dense dense, insaf ve vicdanını kaybetmiş devlet terörü denir.
Kendi konumlarını korumak isteyen bir kısım ülkeler bu tür gayrimeşru siyasetler takip edebileceği gibi, ülke içerisinde yö netimi ele geçirmiş olan bir kısım insanlar da kendi ikbal ve istikballeri adına bu tür hukuksuzluklara girebilirler.
Onlar, kendileri bir yana, çocuk ve torunlarının bile geleceğini garanti altına alma adına stoklar yapar, sürekli kendi ekiplerini iş başına getirmeye çalışır, kendilerinden olmayan in sanlara hayat hakkı tanımaz ve bir de bütün bu mesâvilerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilme adına bir kısım kılıflar bulurlar.
Bazen yalan söyler, bazen iyi niyetten dem vurur, bazen yaptıkları bütün bu zulümleri siyasetin bir gereği olarak sunmaya çalışır, bazen de kendilerini haklı gösterme adına zulmettikleri insanları karalarlar.
Fakat her ne kadar dindar görünseler, sürekli dinden, imandan bahsetseler ve Müslümanlığı kimseye bırakmasalar da bu zulümleri yapanlar Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun Râşid Halifeler’inin takip ettiği siyasetten fersah fersah uzaktırlar.
Zulmü Meşrulaştırma Çabası
Bütün bunların yanında meşru ve ma sum zannedilerek yapılan gayrimeşru işler de vardır.
Diyelim ki birisi bir camide vaizlik yapıyor.
Vazifesi bitip kendisi kürsüye veda ettikten sonra oraya bir yakınını getirmek istiyor ve onun vaizlik için liyakati olduğunu düşünüyor.
Arkasından da onu bu göreve getirebilme adına bu konudaki kanun ve mevzuatın amir hükümlerini görmezden gelerek kendisine göre bir yol takip ediyor.
İşte bu da hiç farkına varmadan gayrimeşru bir yola sapma demektir.
Farklı bir ifadeyle meşru gibi görünen bir hedefe ulaşma adına gayrimeşru yolları kullanma demektir.
Aynen bunun gibi devlet yönetimini ele geçiren bazı kişiler, halkı soyup soğana çevirirken, kendi kasalarını doldururken, gayrimeşru yollarla elde ettikleri paraları başka ülkelerin bankalarında stoklarken mesela şöyle diyebilirler: “Bizim güçlü olmamız lazım.
Zira olur da, yarın biz bu imkânları kaybedersek, bir kere daha derlenip toparlanabilelim; mensup olduğumuz hizbi yeniden canlandıralım; parçası olduğumuz organizasyonu yeniden harekete geçirebile lim.” Bütün bunlar, bu ülkeye ihanet ölçüsünde zarar veren davranışların arkasında yer alan ve masum gibi görünen mülâhazalardır.
Masum gibi göründüğünden ötürü de mütedeyyin insanlar bile bu tür yollara başvurabilirler.
Fakat bu, düpedüz bir dalâlettir, emanete düpedüz bir hıyanettir.
Bu tür yollara tevessül eden insanlar hiç farkına varmadan gelecekte yaşayacakları rezilliklere kendi elleriyle davetiye çıkarmış olurlar.
Şayet hem onlar hem de onları destekleyen kitleler bütün bunları umur-u siyasetin bir gereği sayıyor ve bunun ismine ilm-i siyaset diyorlarsa, büyük bir aldanmışlık içindeler demektir.
Çünkü her şeyden önce siyasetin ahlâkî ve dinin prensiplerine uygun olması gerekir.
Müslüman bir siyasetçi, idare ve siyaset adına Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun vârislerinin izlediği yolu izlemek zorundadır.
İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun hakiki vârisleri ise hayatlarını ciddi bir helâl-haram hassasiyeti içinde geçirmiş ve asla gayrimeşru ala na adım atmamışlardır.
Bu açıdan gayenin meşruiyetinin yanında vesilelerin de meşru olması adına kılı kırk yararcasına hassas hareket etmek gerekir.
Özellikle zirveleri temsil edenler bu konuda hassas yaşarlarsa, hem çevrelerine güven telkin etmiş hem de başkalarına örnek olmuş olurlar.
Halkın Güveni En Büyük Kredi
Esasında Allah yolunda hizmet eden adanmışların dünyanın dört bir yanında hüsnükabulle karşılanmalarının altında yatan sır da budur.
Onlar, istikametten ayrılmadıkları, yaptıkları hizmetleri dünyevî-uhrevî herhangi bir beklentiye bağlamadıkları ve şer’î disiplinlere uygun hareket ettikleri için muvaffak olmuşlardır.
Bundan sonra da aynı azim, kararlılık, hassasiyet ve sabırla hareket ettikleri takdirde Cenâb-ı Hak, onlara kalblere giden yolu daha da açacaktır.
Şahsen benim yeryüzünde bir dikili ta şım bile yok.
Olmasını da hiç arzu etmedim.
Hatta kendimin değil, kardeşlerimin bile böyle bir imkâna sahip olmaması için dua ettim.
Yakınlarımı bir yerlere getirmeyi hiç düşünmedim.
Yakınımda duranlara ev edinmemelerini ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde bir hayat standardıyla yaşamalarını tavsiye ettim.
Başkalarına güven telkin etmenin yolu da kanaatimce budur.
Siz azıcık kendinizi düşünseniz, halkın nazarında güven erozyonu yaşarsınız.
Dünyanın yüz yetmiş ülkesine ulaşmış ve dalıyla budağıyla her yere ser çekmiş olan bu gönüllüler hizmetinden millet elini çektiği zaman, Allah’ın inayeti de kesilir ve yapılan işler akamete uğrar.
Evet, tevfik-i ilâhinin vesilesi, milletin himmetini yanınızda bulundurmaktır.
Bu vesileyi yok ettiğiniz zaman Allah’ın tevfiki de kesilir.
Hakiki ve Şeklî Müslümanlık
Soru: Yazı ve sohbetlerinizde sık sık Müslümanlığın şekil ve suretten ibaret ol madığını ifade ediyorsunuz.
Bu hususu biraz açabilir misiniz?
Cevap: Soruda da ifade edildiği üzere Müslümanlık sadece şekil ile suretten ve bir kısım formaliteleri yerine getirmekten ibaret değildir.
Bilakis Müslümanlık bir gönül işidir.
Yani şeklin yanında asıl önemli olan öz ve mânâdır.
Nitekim Allah Resûlüإِ َن اهلل ل يَنظـر إَِلَـى sellem), ve aleyhi (sallallâhu “Alصوركـم وأموالِكـم ولكـن يَنظـر إِلـى قلوبكـم وأعمالِكـم
lah Teâlâ, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, sizi ona göre kıymetlendirmez.
Bilakis sizin kalblerinize, davranışlarınızdaki samimiyete bakar ve hakkınızda buna göre
hüküm verir.”19 sözleriyle bu hakikate dikkat çekmiştir.
Anadolu’nun saf ve duru sesi Yunus Emre de bir şiirinde;
“Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil.
Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil.”
mısralarıyla şekil ve görüntüden ziyade asıl üzerinde durulması gerekli olanın gönül olduğunu vurgulamıştır.
'İç Dışa Bir Çevrilse...'
Bu açıdan Müslümanlıkta önde görünen, gürül gürül onu temsil ettiği iddiasında bulunan nice insan vardır ki, hakikatte onların nezd-i ulûhiyette zerre kadar kıymet-i harbiyeleri yoktur.
Evet, onlar bu dünyada Müslümanlık adına ön safta görünseler de ötede perişan ve derbeder bir vaziyette olacaklardır.
Buna karşılık, burada kendisine değer atfedilmeyen, arkalarda görünen öyle insanlar da vardır ki, mânevî hayatlarında evliya, asfiya, ebrar ve mukarrabin 19 Müslim, birr 34; İbn Mâce, zühd 9; Ahmed İbn Hanbel, elMüsned 2/284, 539.
le at başı gittiklerinden dolayı ötede onların önüne geçmiş oldukları görülecektir.
Bu açıdan dış görünüşe, ağızdan çıkan laflara, şekil ve suretlere bakarak insanlar hakkında bir yargıya varmak her zaman için bizi isabetli neticelere götürmeyebilir.
Bu hakikate dikkat çeken Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle bu ر َب أَشـعث مدفـوع بال َ ْبـواب لَـو أَقسـم علَـى muştur:َyur
لبَـره اهلل “Nice saçı başı dağınık olan, (önem senmediğinden ötürü) kapı kapı kovulan insanlar vardır ki şayet onlar herhangi bir hususla alâkalı yemin edecek olsalar, Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz.”20
Sakın yanlış anlaşılmasın, bu tür yüce makam ve konumları ihraz edebilmesi için insanın ille de fakir ve hakir görünmesine gerek yoktur.
Kalb selâmeti bulunduğu ve konumun hakkı verilebildiği takdirde belirli dünyevî makamlarda bulunan kimseler de Allah’ın izniyle O’nun katında kıymetler üstü kıymete ulaşabilirler.
Bu konuda Hulefa-i Râşidîn efendilerimizden her biri bizim
20 Müslim, birr 138, cennet 48; Tirmîzî, menâkıb 54.
için ne güzel örnektir!
Gerçek Liderlerin Göz Yaşartan Hayatları
Bilindiği gibi, Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, maaşından artakalan miktarı bir testi içinde biriktirmiş ve vefatı sırasında bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini istemiştir.
Mesele Hazreti Ömer’e intikal ettiğinde o, “Öyle bir hayat yaşadın ki, Müslümanca hayatı bize yaşanmaz hâle getirdin.” demiştir.21 Müslüman olmadan önce büyük bir servet sahibi olan Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, sahip olduğu bütün malı-mülkü Allah yolunda harcamış, sahip olduğu imkânların zerresini dahi kendi hesabına kullanmayı düşünmemiş, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşetmiş olduğu onca geniş imkâna rağmen öbür tarafa giderken dünyevî imkânlar adına elleri boş gitmiştir.
Hazreti Ömer Efendimiz’in hayatı ondan farklı değildir.
O, devlet başkanı olduğu dönemde, halktan orta seviyedeki bir insan
21 Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186; et-Taberî,Târîhu’lümem ve’l-mülûk 2/354.
ne ile geçiniyorsa kendi maaşının da buna göre belirlenmesini istemiştir.
Kıtlığın yaşandığı bir dönemde ise hizmetçisine, halkın en düşük seviyedeki bir ferdinin ne ile geçindiğini sormuş, ekmek ve zeytinyağı olduğunu öğrenince, “Bundan sonra bana da böyle yapmak düşer.” demiştir.22 O günün iki süper gücünün hakkından gelen bu büyük halife ahirete giderken ellerini silkelemiş ve dünyadan öyle ayrılmıştır.
İşte dünyevî ve uhrevî muvaffakiyetin temel esası böyle bir kıvamdan geçmektedir.
Hazreti Osman Efendimiz’in de kendisine göre ayrı bir fazileti vardır.
Benî Ümeyye’den gelen ve büyük bir servete sahip olan Hazreti Osman, Muktedâ-i Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), infak talebi karşısında hiç tereddüt etmeden yüzlerce deveyi yüküyle birlikte vermiştir.23 O da fevkalâde civanmertliğiyle kendinden önceki iki halifenin faziletini yakalayacak ufka ermiştir.
22 İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/312.
23 Tirmizî, menâkıb 18; el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 5/246; etTayâlisî, el-Müsned s.164.
Keza Hazreti Ali Efendimiz, ömür boyu, eline geçen parayı, yarısını açıktan yarısını da gizli vermek suretiyle infak etmiş; sahip olabileceği onca imkâna rağmen ahirete fakir bir insan olarak yürümüştür.
Bu yüce kâmetler, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği geniş dairedeki tasar ruf haklarını, makam ve pâyeleriyle gelen imkânları asla kendi çıkarları istikametinde kullanmamışlardır.
Onlar, kendileri adına bir menfaat peşinde koşmadıkları gibi, sahip oldukları imkânları oğulları, kızları, yakınları, tayfaları ve taraftarlarına bir şey kazandırmaya vesile de kılmamışlardır.
Lider Müsveddeleri ve Felâkete Sürüklenen Toplumlar
Milletin emanet verdiği imkânları kendi şahısları, eşleri, evlatları vs.
için kullanan insanlar küfre düşmüş mü olur? Elbette böyle yapan insanlar küfre düşmüş olmazlar.
Fakat onların kâfir sıfatlarıyla ittisaf ettiklerinde şüphe yoktur.
Hatta beş vakit namaz kılsa, her sene hacca gitse ve oruçlarını tutsalar
da bu konudaki zafiyetlerini düzeltmedikleri sürece kâfir sıfatları bir mikrop gibi onların bünyelerinde barınmaya devam edecek, belki de onların tavır ve davranışlarında bir kısım inhirafların ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
Evet, onlar bünyelerinde tıpkı AIDS virüsü gibi bir virüs barındırdıklarından yanlış düşünecek, yanlış konuşacak, yanlış karar verecek, yanlış icraatta bulunacaklardır.
Netice itibarıyla başında bulundukları insanları yanlış politikalarla felâkete sürükleyeceklerdir.
Unutmamak gerekir ki Allah (celle celâluhu), insanlar hakkında onların sahip oldukları sıfatlara göre hüküm verir.
Mesela sadakat sahibi olma, başkalarının ırz ve namusuna karşı hassas davranma, iffeti ve ismetiyle yaşama, kimsenin malına-mülküne göz dikmeme, teavün düsturunu işler hâle getirme, tembelliğe karşı ilan-ı harp etme, zamanı tanzim etme, imkânları rantabl olarak değerlendirme, araştırma ve hakikat aşkıyla varlığı didik didik etme gibi gerek tekvînî gerekse teşriî emirlere ait sıfatlar bi rer mü’min sıfatıdır.
Kim bu sıfatlara sahip olursa, Allah onu muvaffak kılacak; bu sıfatlara sahip olmayanlar ise hem bu dünyada hem de ötede cezalandırılacaktır.
Evet, bir insan “dindarım” dese, Müslümanlığı kimseye bırakmasa da, eğer tembel tembel kahvede oturuyor, bu tembelliğine dedikoduyu, gıybeti, iftirayı ilâve ediyor, sadece zanlarla hareket edip başka mü’minler hakkında kötülük düşünüp kötülük konuşuyorsa kâfir sıfatlarla muttasıf bir hayat yaşıyor demektir.
Bu sıfatlara sahip olan insan ise –muhalfarz– bir hareketiyle gökteki yıldızları yere indirse, yeryüzündekilere bir maytap şenliği yaşatsa, ışık ziyafetleri çektirse bile, Allah katında bunların hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Belki geçici bir süre, bir göz bağcılıkla insanları aldatabilir.
Fakat böyle birisi, Allah’la sağlam bir irtibat kurmadığı, mü’mince bir çizgide yürümediği ve peygamberlerin yürüdüğü çizgiyi takip etmediği için yalancı bir ışık gibi parlar ama kısa bir müddet sonra söner gider ve peşinden gidenlere de hüsran yaşatır.
Bugüne kadar niceleri böyle göz bağcılıkla bir süreliğine kitleleri arkalarında sürüklemişlerdir fakat çok geçmeden arkada hiçbir iz bırakmadan çekip gitmişlerdir.
Doyma Bilmez İştiha
Bu itibarla bir mü’min şekle aldanmamalı, asıl olanın öz ve ruh olduğunu unut mamalı, ihlâs ve samimiyetten ayrılmamalı, bütün hareket ve hamlelerini Allah rızasıyla irtibatlandırmalı, attığı her adımda murad-ı ilâhîyi takip etmeye çalışmalıdır.
Çünkü hayatını Allah’ın vaz’ ettiği disiplinlere uygun olarak tanzim etmeyen bir insan, nefsinin ve şeytanın yönlendirmelerine açık hâle gelecektir.
Böyle birisi fırsatını bulduğunda kendi kesesini ve banka hesaplarını dolduracak, hatta kendi ülkesinin bankaları yeterli gelmeyince başka ülkelere para transferine başlayacaktır.
Dahası akla-hayale gelmeyecek hilelerle milleti soyup soğana çevirecek, milletten gasp ettiği paralarla kendi saltanatını kurmaya çalışacaktır.
Bu tür şeytanca mülâhazalarla hareket eden birisi ise mü’min görünse bile küfür yolunda yürü yor demektir.
Bir dönemde insanlar, hangi yol ve yöntemlerle belirli muvaffakiyetlere imza atmış, belirli zaferler elde etmişlerse, başka bir dönemde onun dışındaki yollarla aynı mazhariyetler elde edilemez.
Bunun için öncekilerin gittikleri yolun takip edilmesi gerekir.
Evet, kat’iyen gayrimeşru yollarla meşru bir hedef yakalanamaz.
Hedefin, makul, meşru ve ilâhî olması gerektiği gibi, o hedefe götüren yol ve yöntemin de aynı şekilde meşru olması gerekir.
Meşru bir hedefe ulaşma adına gayrimeşru yolların kullanılabileceği şeklindeki makyavelistçe düşünce ise, başka değil sadece şeytanın bir dürtüsüdür.
Böyle bir insan, mescide gitse, alnını yere koysa bile onun -maazallahmeyhanedeki, puthanedeki, demhanedeki birisinden farkı yoktur.
Bir Zulmü Daha Büyük Bir Zulümle Örtme Gayreti
İdarenin hangi kademesinde bulunursa bulunsun, milletin malını hortumlama, iha leye fesat karıştırma, rüşvet alma, bohemce bir hayat yaşama veya kendi çevresini kayırma gibi büyük günahları işleyen insanlar, bu melanetlere başkalarının muttali olmasını istemezler.
Dolayısıyla kendilerinden olmayan ve işledikleri gayrimeşru işleri tasvip etmeyen temiz ve dürüst insanların, yaptıkları melanetlere muttali olabilecekleri konumlara gelmesinden rahatsızlık duyarlar.
Kendilerine engel olunacağından, yaptıklarının deşifre edileceğinden, aldattıkları kitleler nezdinde kredi kaybedeceklerinden korkar, bütün bunları engelleyebilmek için dürüst ve temiz insanlara akla hayale gel medik yollarla baskı uygularlar.
Çünkü her suçlunun, cürmünü örtme ve içinde bulunduğu suçtan sıyrılma gibi bir gayreti vardır.
Hatta onlar, kendilerini masum gösterme adına başkalarına değişik kusurlar isnat etmek suretiyle atf-ı cürümde bulunmaktan da kaçınmazlar.
Bütün bunların yanı sıra onlar, konumlarını, makamlarını ve geleceklerini garanti altına alabilmek için kendilerine muhalif gördükleri insanları uydurdukları bir kısım ad ve unvanlarla karalamaya ve
itibarsızlaştırmaya çalışırlar; bunun da ötesinde bütün kapıları onların yüzüne kapamaya ve bulundukları yerlerden tecrit etmeye gayret ederler.
Onlar başkalarının kendi günahlarına muttali olmasını istemedikleri gibi, daha rahat hareket edebilmek için çevrelerini de kendilerine benzetmeye çalışırlar.
Çünkü aynı mesâvi ve suçları irtikâp eden insanlar birbirleriyle rahat anlaşırlar.
Onlar, hem eleştiri almamış olur hem de yaptıkları işten vicdan rahatsızlıklarını susturmaya çalışırlar.
Fakat asla unutulmamalı ki bütün bu fiil ve sıfatlar bir mü’minde bulunsa bile kâfirce muamele ve sıfatlardır.
Hakta Sebat, Problemleri Çözmede licenaplık
Her şeye rağmen hakiki mü’minlere düşen vazife, bir taraftan tiranların güç ve baskılarına boyun eğmemek, hak bildiği yolda dimdik yürümeye devam etmek, diğer taraftan ول تَســتوي الحســنة ول الســيئة اِدفــع بالَتــيda
أحسن هي “İyilikle kötülük bir olmaz. O hâlde sen, kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak.”24 âyet-i kerimesi gereğince kendilerine kötülük yapan insanlara bile bir iyilik yolu bularak onları kötülükten alıkoymaya çalışmaktır.
Hani Hazreti Mevlâna’nın, “Bir ayağım dinin merkezinde, diğer ayağım yetmiş iki milletin içinde.” veya “Gel, gel, ne olursan ol yine gel; ister kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel! Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel!” şeklinde sözlerinden rahatsız olan hoca kılığındaki bir adam onun karşısına dikilerek ağzına ne geliyorsa söyler.
“Zındıksın, fasıksın, insanları baştan çıkarıyorsun.
Herkese kucak açarak Yahudiye, Hıristiyana, Mecusiye yahşi çekiyorsun.” gibi laflar söyler.
İçindeki bütün karbondioksiti boşaltır.
Bu arada Hazreti Mevlâna, onun söylediklerini kemal-i samimiyet ve kemal-i tevazu ile dinler.
Söyleyecek bir sözü kalmayınca Hazret, “Söyleyeceklerin bitti mi?” der.
“Evet.” cevabını alınca da “Bu bağrım sana da açıktır.
Sen de gel!” der.
24 Fussilet sûresi, 41/34.
Evet, birileri farklı gerekçeler uydurarak bütün kapıları sizin yüzünüze kapatabilir, asgari temel hak ve hürriyetleri bile size çok görebilirler.
Hatta dünyanın ta öbür ucundaki hayırlı bir kısım hizmetlerinize dahi engel olmak isteyebilirler.
Buna karşılık siz,
size düşeni yapmalı, اهلل حســبنا “Allah bize
yeter!” deyip, doğru bildiğiniz yolda salih amel işlemeye devam etmelisiniz.
Kötülüklerle mücadele ederken de asla mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimânesinde bulunmamalısınız.
Evet, yapılan bir kötülüğe karşı aynıyla mukabelede bulunmak zalimce bir kaidedir.
وإِن عاقبتـم فعاقبـوا بمثـل مـا Allah, Yüce Vâkıa
بــه عوقبتــم “Ceza verecek olursanız, size ya pılan muamelenin misliyle cezalandırın.”25
beyan-ı sübhanisiyle buna müsaade etmiştir.
Fakat aynı âyet-i kerimenin devamında,
sabrede“Şayet ولَئــن صبرتــم لَهــو خيــر لِلصابريــن
cek olursanız bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” buyurmak suretiyle âbide şahsiyetlerin sabır ve af yolunu tutması gerekti 25 Nahl sûresi, 16/126.
ğine işaret etmiştir.
Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca kendisine her türlü kötülüğü reva görenlere karşı hep afv u safh (af ve müsamaha) ile mukabelede bulunmuştur.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke fethi sırasında, böyle bir imkânı kendisine bahşeden Allah’a karşı tevazuun bir gereği olarak mübarek başı bineğinin eğerinin kaşına değecek şekilde iki büklüm oraya girmiş; o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapmış insanların endişe ve korkuyla haklarında verilecek hükmü beklediği esnada, kendisinden birkaç bin sene önce Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi, “Bugün size ayıplama ve kınama yoktur.
Gidin! Hepiniz serbestsiniz!”26 demiştir.27 İşte civanmertlik ve âlicenaplık budur! Günümüzdeki peygamber vârislerinin takip etmesi gereken yol da budur!..
26 Yûsuf sûresi, 12/92.
27 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74; el-Beyhakî, esSünenü’l-kübrâ 9/118.
İrşad Mesleği ve Mülâyemet
Soru: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın.
Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.”28 beyanı zaviyesinden irşad mesleği ve mülâyemet arasındaki irtibatı değerlendirir misiniz?
Cevap: Söz konusu âyet, Uhud Muharebesi münasebetiyle nâzil olmuştur.
Bildi ğiniz gibi Uhud’da geçici bir mağlubiyet yaşanmış fakat başlangıçta yaşanan nispî ve kısmî hezimet daha sonra zaferle noktalanmış ve taçlanmıştır.
Öncelikle âyet-i kerimenin kısa bir meal-i münifini verelim.
İlk olarak Cenâb-ı Hak,فبمـا فبمـا رحمـة مـن اهلل لِنـت لَهـم 28 buyuruyor.Âl-i İmrân sûresi, 3/159.
lafzındaki “bâ” harf-i cerinin “musâhabet” (yakınlık) ifade ettiği göz önünde bulundurulacak olursa şöyle denebilir: “Sen, Allah’ın rahmeti, inayeti, riayeti ve kilâeti sayesinde onlara karşı yumuşak davrandın.” Burada ilk olarak Yüce Allah (celle celâluhu), Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hususi bir ilâhî inayet ve riayet altında olduğunu bildirmiş, O’nun herhangi bir kusur yapmış olabileceği ihtimalini daha başta zihinlerde bertaraf etmiştir.
Bu konuda Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) seçkin konum ve hususiyetini anlayabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın, irşad hususunda Hazreti Musa (aleyhisselâm) ve Hazreti Harun’a (aleyhisselâm) hitabını hatırlamak faydalı olabilir.
Bilindiği üzere Allah (celle celâluhu), irşad için Hazreti Musa ve Harun’u, Firavun’a
yumu“Ona فقــول لَــه قــول لَ ِينــا gönderirken
şak söz söyleyin.”29 beyanıyla onlara mülâyemeti emretmesine mukabil, İnsanlığın
29 Tâhâ sûresi, 20/44.
İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)
için, م لَهـ ت لِنـ “Onlara yumuşak davrandın.”
buyurmak suretiyle O’nun daha baştan
böyle bir yüce ahlâk üzere olduğunu hatırlatmıştır.
Allah (celle celâluhu), Nebiler Sultanı’nın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Kur’ânî ah ولَــو كنــت فظــا sonra, koyduktan ortaya lâkını
–hâşâ Sen, “Eğer غليـظ القلـب لنف ُضـوا مـن حولِـك
ve kellâ– haşin, hırçın ve katı kalbli olsaydın -ki değilsinonlar çevrenden dağılır giderlerdi.” buyurarak O’nun yüce ve yüksek
vasfının vesile olduğu güzelliklere dikkatleri çekmiştir.ْفاعـ ف عنهـ م واسـ تغفر لَهـ م Daha sonra
kusurları onların ise “Öyle وشــاورهم فــي المـ رnı affet; onlar için mağfiret dile.
Yapacağın işleri onlara danış.” beyanıyla da affetme, onlar adına istiğfarda bulunma ve istişareden ayrılmama adına üst üste emirler indirmiştir.
Hezimeti Zafere Dönüştüren İksir
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud’a çıkmadan önce ashabıyla is tişare yapmış, meşveret disiplininin yerleşmesi adına onların görüşleri istikametinde hareket etmişti.
Ama neticede muvakkat bir hezimetle karşı karşıya kalınmış, bu geçici hezimet sonucunda ciddi kayıplar yaşanmıştır.
İşte böyle bir tablo karşısında Allah Resûlü’nün içinde bir burukluk olabileceği ihtimaline karşılık Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) afv u safh ile hareket etmesini, onlar adına istiğfar talebinde bulunmasını, üçüncü olarak da ne yapılması gerektiğiyle ilgili onlarla bir kere daha meşveret yapmasını istemiştir.
Nitekim müşrikler, zaferyâb bir havayla caka yapa yapa Mekke’ye doğru ilerler ken Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ashabını toplayarak onlara müşrikleri takip etme meselesini arz etmiş, onlar da Resûl-i Ekrem’in bu görüşüne ittiba etmişlerdir.
Uhud’a katılan sahabe arasından bir tane bile geriye kalan olmamıştır.30 Bu tabloya bakınca meşveretin nasıl bereketli bir netice hâsıl ettiği anlaşılabilir.
Zira ashab-ı ki 30 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/52, İbn Kesîr, elBidâye ve’n-Nihâye 4/49.
ram efendilerimiz, Allah Resûlü’nün Uhud öncesinde yapmış olduğu meşverette, kü çük çapta bile olsa diretmelerinin başlarına nasıl bir felâket getirdiğini görmüşlerdi.
Onlardan yürümeye mecali olmayanlar bile arkadaşlarının omuzları üstünde müşrik ordusunu takibe koyulmuştu.
Neticede onlar
–hezimet yaşamış bir birlik mahiyetindeyken–, Mekkelileri Hamrâu’l-Esed’e kadar kovalamış ve birden bire zaferyâb olan bir birlik hâline gelmişlerdi.
Demek ki muhataplar nazarında bir cazibe merkezi hâline gelmek istiyorsak, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin ve kavl-i leyyinden (tavır, hâl ve söz yumuşaklığından) ayrılmamalıyız.
Çünkü –âyet-i kerimede de işaret edildiği üzere– hoyratça tavırlar, haşince davranışlar, insanları etrafımızdan kaçıracaktır.
Katılığın, gılzetin birçok çeşidi bulunabilir.
Bir hatibin nâsezâ, nâbecâ sözler söylemesi, sesini akort etmeden insanlara hitap etmesi, endazesizce sesini yükseltmesi galiz olmanın bir ifadesi olduğu gibi; insanla rı yerden yere vuruyormuşçasına eleştiride bulunmak veya birisine sırtını dönüp gitmek de hep birer katılık misalidir.
Bunların hepsi de insanları kaçırıcı ve dağıtıcı tavırlardır.
Bu konuda asıl olan ilâhî ahlâktır, enbiya-i izâmın temsilidir.
Şayet Cenâb-ı Hak, ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı bile, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a yumuşak bir üslup kullanmalarını emrediyorsa; Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak tavır ve yumuşak beyanından dolayı tebcil ve takdir ediyorsa, demek ki her dönemde geçerli olması gereken temel ilâhî disiplin budur.
O hâlde mü’minler, her ne olursa olsun, çevrelerindeki insanlara karşı mülâyemetle muamelede bulunma mecburiyetindedirler.
Mülâyemetin Sınırı Hakkın Hatırı
Bununla birlikte hicap duymaksızın sürekli aynı hata ve kusurlarında ısrar eden, nasihatten anlamayan mütemerritlere karşı tavır almak da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir.
Biraz daha açacak olursak,
helâl-haram demeden her şeye ellerini uzatan, bohemce bir hayat yaşayan, bu hâlleriyle de başkalarına zarar veren insanlar öncelikle yumuşak bir üslupla ikaz edilmelidir.
Eğer bundan anlamıyorlarsa kendilerine karşı belli bir tavır alınmalıdır.
Bilindiği üzere, ه ُمُّعلَيَضاقـتى إِذاّت حفـواِل خذيـنْالثَـة الَوع َلَـى الثس َــهم وظنــوّا أن لالرض بمــا رحبــت وضاقــت عليهــم أنْف
geri tevbeleri) o (Allah “Ve ملجـأ مـن اهلل إِل إِليـه
bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti.
Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı.
Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.”31 âyet-i kerimesi Tebük Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu.32 Çünkü orada yaşanan bir imtihan vardı.
Gerçi Tebük Seferi’nde Allah’ın rahmetinin eseri olarak bir savaş olmamıştı.
Bir de savaş olsaydı onlar harpten firar etmek suretiyle büyük günah işlemiş olacaklardı.
Bu yüzden Allah, elli gün sonra merhametinin tecellisiyle onları affettiğini ifade buyurmuştu.
31 Tevbe sûresi, 9/118
32 Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53
Fakat bu elli gün içerisinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlarla görüşmemiş, sahabe-i kiramı da onlarla görüşmekten men etmişti.
Zira onlar, Allah yolunda gerçekleştirilen bir sefere iştirak etmemişlerdi.
O gün itibarıyla sefere münafıklar iştirak etmiyordu.
Dolayısıyla da Tebük Seferi’ne katılmayan mü’minler de muvakkaten bu kategoride mütalâa edilmişlerdi.
Onlar, yörüngelerini kirlettikleri için kendilerine karşı tavır alınmıştı.
Artık kimse onlara selâm vermemiş ve onlarla konuşmamıştı.
İşte bu da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir.
Yoksa temelde mü’minin ahlâkı, mülâyemet ve yumuşaklıktır.
Söz, tavır ve davranışlarında yumuşaklığı temsil eden kimseler, insanları kendilerine celb ederler.
Herhangi bir insanın bulunduğu çerçeve itibarıyla ne kadar iltifata liyakati varsa, o kadar iltifatı ondan esirgememek gerekir.
Elbette genel durumu itibarıyla herkesle kurulacak münasebet farklı olacaktır.
Fakat herkesin bulunduğu çizginin hususiyetine göre sizin iltifatınızdan nasibini alması gerekir.
Him meti milleti olan bir gönül eriyle de, sıradan bir mü’minle de, daha farklı çizgide hareket eden bir insanla da münasebet yolları bulunmalıdır.
Gönül Köprüleri Kurabilmenin Biricik Yolu
Evet, farklı farklı damarlar kullanmak suretiyle toplumdaki bütün insanlara ulaşılmalı, sineler herkese açık tutulmalıdır.
Aslında diyaloğun temel esprisi de buna dayanmaktadır.
İnsanlarla münasebete geçmenin yolu, onlara karşı yumuşak davranmaktan, hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin ve kavl-i leyyinle muamelede bulunmaktan geçmektedir.
Siz, bunu gerçekleştirmeden, düşüncelerinizi ekmeliyet ve etemmiyet içinde anlatamazsınız.
İnsanların, anlattıklarınızdan tamamen veya kısmen nasiptar olmasını, size karşı sempati duymasını ya da en azından aleyhinizde olmamasını ve aleyhinizde hareket eden insanlara engel olmasını istiyorsanız, rıfk ve mülâyemetle hareket ederek onlarla aranızda köprüler oluşturmalı ve sizi doğru tanımalarını sağlamalısınız.
Eğer ilâ-yı kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek), nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi herkese duyurmak, –birilerinin kirletmesine mukabil– İslâm’ın dırahşan çehresini ortaya çıkarmak, ruh ve mânâ köklerinizden süzülüp gelmiş olan usareyi başkalarının sinelerine boşaltmak istiyorsanız hiç kimseyi ayırt etmeden herkese bağrınızı açmalı, herkesi kucaklamalısınız.
Duygu ve düşüncelerinizi insanların ruhuna boşaltma adına, gerektiğinde başınızı başkalarının ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koysanız yine de fazla bir şey yapmış sayılmazsınız.
Çünkü burada Allah’ın (celle celâluhu) hatırı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırı ve din-i mübin-i İslâm’ı yaşayan, yaşatan ve dünyanın dört bir yanına taşıyan insanların hatırları söz konusudur.
Tekrar başa dönecek olursak, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca ortaya koyduğu söz, tavır ve davranışlarıyla mücessem bir rahmet
و ۤمــا أَرســلناك إِ َل رحمــة göstermiştir.
olduğunu لِلعالمين “Biz Seni bütün âlemlere ancak rah met olarak gönderdik.”33 âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.
O’nun hayatının pek çok karesinde bunun tezahürlerini görmek mümkündür.
Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’ye girdiğinde, o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapan hatta Mekke’ye girişte bile mukavemet etmek is teyen insanlara Hazreti Yusuf’un (aleyhis ل تَثريـب علَيكم gibi dediği kardeşlerine selâm) sizi “Bugün اليـوم يَغفـر اهلل لكـم وهـو أرحـم الراحميـن kınayıp serzenişte bulunacak değilim (değiliz).
Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir.”34 demiş, bize mülâyemet, bağışlama, merhamet ve hoşgörünün zirve noktasını göstermiştir.35
Mücessem Rahmet Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergilediği bu mülâyemet ve yumuşaklığın geriye dönüşü mükemmel olmuştur.
33 Enbiyâ sûresi, 21/107.
34 Yûsuf sûresi, 92/12
35 en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/382; el-Beyhakî, es-Sünenü’lkübrâ 9/118.
Nasr Sûresi’nde de ifade edildiği üzere insanlar fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmişlerdir.36 Meseleye tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: İnsanların İslâmiyet’e girmesi adına dün müessir olan faktörler nelerse bugün de, yarın da aynı faktörler müessir olmaya devam edecektir.
Hazreti Pîr’in ifa de ettiği üzere, eğer biz, İslâm’ın yüce ahlâkını ve imanın yüksek hakikatlerini fiillerimizle izhar edebilsek, sair dinlerin tâbileri cemaatler hâlinde İslâmiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edeceklerdir.37
Evet, hakikat plânında mücessem rahmet, Peygamber Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Zata ait hususiyetler açısından hiç kimsenin bu makamı ihraz etmeye gücü yetmez.
Fakat gözler, sürekli bu ufukta olmalıdır.
O’nun sahip olduğu bu sıfatlar zılliyet plânında elde edilmeye çalışılmalıdır. 36 Bkz.: Nasr sûresi, 2/110 37 Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.80 (İlk Hayatı).

Bizi şefkatli ve merhametli kılması adına Allah’a dua edilmelidir.
Çünkü bu, aynı zamanda Allah’ın da bize merhamet etmesi adına önemli bir vesiledir.
Zira bir ha مـ ن ل يَرحـم النــاس Resûlü, Allah şerifinde dis-i
etmeyene merhamet “İnsanlara ل يَرحمــه اهلل
Allah da merhamet etmez!”38 buyururken,
اِرحمـوا مـن فـي ال َرض şerifinde hadis-i bir başka
merolanlara yerde “Siz يَرحمكـم مـن فـي السـماء
hametli olun ki sema ehli de size merhamet etsin!”39 buyurmaktadır.
Bu açıdan günümüzün adanmışları gözlerini mücessem rahmet olma ufkuna dik meli ve hep bu yolda yürümelidirler.
İstidatları onları nereye kadar götürürse götürsün, onlar böyle bir hedefin peşinde oldukları ölçüde, ötede, yürüdükleri yolun Ufuk İnsan’ıyla (sallallâhu aleyhi ve sellem) birlikte olacak ve O’nun maiyyetine ereceklerdir.
38 Buhârî, edeb 18; Müslim, fezâil 65.
39 Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58.
Şeytan ve Günümüzdeki Takipçileri
Soru: Allah’a karşı şeytanın tuğyanını anlatan, “Andolsun ki Senin kullarından belirli bir pay edineceğim; elbette onları saptıracak ve kuruntularla oyalayacağım.
Şüphesiz ki onlara emredeceğim ve hayvanların kulaklarını yaracaklar.
Yine onlara emredeceğim ve onlar da Allah’ın yarattığını değiş tirecekler.”40 mealindeki âyet-i kerimelerde verilen mesajları izah eder misiniz?
Cevap: Şeytanın, Zât-ı Ulûhiyet karşısındaki isyanları, Kur’ân-ı Kerim’de farklı âyet-i kerimelerde beyan buyrulmuştur.
Mesela Hicr Sûresi’nde, onun hazımsızlık ve kıskançlığının mahsulü olan küstahça قـال ر َِب ب ۤمــا َ أَغويتنــي لُزيِنـ َّن لَهـم فـي ال َرض ifadeleri, ولغويَنهــم أجمعيــن ۝ إِل عبــادك منهــم المخلصيــن 40
“Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.
Ancak ihlâslı kulların müstesna.”41 beyanıyla ortaya konulur.Sâd Sûresi’nde, كَزتِــَِب ِع فقــال“İzلغويَنهـم أجمعيــن ۝ إِل عبــادك منهـم المخلصيــن
zetine yemin olsun ki ihlâslı kulların hariç, bendeonlarınhepsinibaştançıkaracağım.”42 sözleriyle ifade edilmiştir.
Aynı şekilde A’raf Sûresi’nde yer alan şu âyet-i kerimelerde
ف ِب ۤمــا أَغويتنــي ل َ ْقعـ د َن لَهـ م صراطـ ك verilmiştir: yerde onun kin ve nefret dolu hezeyanlarına
المسـتقيم ۝ ثـم لتِي َنهـم مـن بَيـن أيديهـم ومـن خۤلفهـم
lânetlediğin beni “Sen وعـن أيمانِهـم وعـن شـمائِلهم
için ben de Senin kullarının yolunu keserek sürekli onları gözlemeye koyulacağım; onlara pusular kuracak, sonra da kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından gelerek onları ifsat edece ğim.”43
Bunların her biri, başka değil, birer gözü dönmüşlüğün ifadesidir.
Şeytan, kıskançlık ve hasedin esiri olduğundan, aynı zamanda kendini kin ve nefretin pençesine saldığından bu öldürücü duygular onu bütün bütün kör etmiş ve neticede ağzından bu hezeyanlar dökülmüştür.
Dolayısıyla o, bir yönüyle hakikati bildiği hâlde, tesirinde olduğu olumsuz duyguların gereğini seslendirmiş, ona göre konuşmuş ve ona göre bir tavır almıştır.
41 Hicr sûresi, 15/39-40.
42 Sâd sûresi, 38/82-83.
43 A’râf sûresi, 7/16-17.
Azgın Güruhların Arkasındaki Azgın
Aslında şeytanın Allah’a karşı küstahça dile getirdiği bu ifadeler, onun daha önceki dönemlerde de içinde ciddi bir probleminin bulunduğunu gösterir.
Bu problem, bir paye, bir makam veya bir takdir beklentisi olabilir.
Çünkü bazı muhakkikler, onun yeryüzünde secde etmediği yerin kalmadığını ifade etmişlerdir.44 Allah adına yaptığı yeminlerden de anlaşılacağı üzere o, Allah’ı da bilmektedir.
Fakat onun bilgisi mücerret bir bilgi olduğundan, bunun kendisine bir faydası olmamıştır.
44 Bkz.: İbn Teymiyye, Minhacü’s-Sünneti’n-Nebeviyye 4/509.
Netice itibarıyla kıskançlığa girmiş, Hazreti dem’i (aleyhisselâm) çekememiş ve hasedine yenik düşmüştür.
Şeytan, hususiyle insanoğlundaki başarıları ve onun Allah yolunda sergilediği çok kıymetli performansı gördükçe, hezeyanlarla köpürmüş ve insanoğlunun en amansız düşmanlarından birisi olmuştur.
Bu yönüyle bütün azgın güruhların azgınlıklarının arkasında esasen onun tesiri vardır.
Zira ahsen-i takvîme –yani en güzel şekil, suret, mânâ ve muhtevaya– mazhar yaratılan insan, aslî fıtratı itibarıyla demagojiye, diyalektiğe, başkalarını karalamaya, haset etmeye vs.
açık değildir.
Dolayısıyla bu tür demagojilere giren insanlar ister kendi nöronlarını, akıllarını kullandıklarını zannetsinler, ister ağızlarından çıkan menfiliklerin kendi kortekslerinin ürünü olduğunu düşünsünler, isterse bir kısım menfilikleri kendilerinin realize ettiklerini vehmetsinler, hakikatte bütün bunlar şeytanın dürtüsüyle gerçekleşmektedir.
Âyet-i kerimelerde şeytanın insanoğlu na duyduğu kin ve öfkesinden dolayı onu sırat-ı müstakimden saptırma adına baş vuracağı yollar anlatılmaktadır.
Hâlbuki وأَ َن هـذا صراطـي ُمسـتقيما فاتَبعـوه و َل Hak, Cenâb-ı Benim “İşte تَتبعــوا الســبل فتفــرق بكــم عــن ســبيله dosdoğru yolum.Ona tâbi olun.Sakın, sizi Allah’ın yolundan ayıracak başka yollara uymayın.
Yoksa farklı yollara düşer, değişik sapkınlıklara girersiniz.”45 buyurmak suretiyle mü’minlerin sırat-ı müstakimden ayrılmamalarını emretmektedir.
Çünkü bu dosdoğru yoldan ayrılan insan öyle farklı yollara sapar ki hevâ ve hevesinin esiri olur, bazen şu “izm” bazen bu “izm” der, yalancı ışıkların insanlığa saadet ve refah getireceğini zanneder, neticede “izm”ler arkasında ömrünü tüketir durur.
Oysaki insan tabiatına ve onun ihtiyaçlarına en uygun, topluma huzur getirecek olan yol, insanı yara tan, mutlak ilim ve sonsuz merhamet sahibi Zât’ın ortaya koyduğu yoldur.
İşte bunu çok iyi bilen ve profesyonel bir müfsit olan şeytan, biraz da zamanın ve devrin şartlarına ve aldatmak için peşinden koştuğu insan45 En’âm sûresi, 6/153.
ların karakterlerine göre farklı farklı enstrümanlar kullanmak suretiyle insanları hep bu doğru yoldan saptırmaya çalışmıştır/çalışmaktadır.
Doyma Bilmez Kin
İşte bunu nasıl gerçekleştireceğini ifade etme sadedinde şeytan sorudaki âyet-i kerimede ل َ ّتَخــذ َن مــن عبــادك نَصيبــا olarak, ilk مفروضــا “Kasem olsun ki Senin kullarından kendi hesabıma bir hisse ayıracağım.”46 demiştir.
Fiilin başında tekit “lam”ı, sonunda da şeddeli “nûn”un bulunması şeytanın bu konudaki kararlılığını göstermektedir.
Yani şeytan, onların bir kısmını kendime bende yapacak, vesayetim altına alacak ve tesirimi her zaman onlar üzerinde göstereceğim, demiştir.
Günümüzde pek çok çeşidiyle bunun misallerini görmek mümkündür.
Arkasından şeytan yine tekitli bir ifadeyle, َنهــم ولُضلَ “İnsanları mutlaka baştan çıka racak, doğru yoldan saptıracağım.”47
46 Nisâ sûresi, 4/118.
47 Nisâ sûresi, 4/119.
Yani, duygu ve düşünceleri itibarıyla endazesiz hâle gelinceye kadar onların yakasını bırakmayacağım.
Onları şirazeden çıkarma adına elimden ne geliyorsa yapacağım.
Kimisini bohemliğe itecek, kimisini şöhret budalası hâline getirecek, kimisinin ikbal hırsıyla başını döndürecek, kimisini hırsla yandıracak, kimisini haset bataklığına sürükleyecek, kimisini de kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımayan bir despota dönüştürecek, onu zulümden zulüme koşturacağım.
Bunların her biri insanı dalâlete sürükleyen ayrı bir sapıklıktır.
Bu açıdan biz, sapma ma, doğru yoldan ayrılmama adına beş vakit namazda günde en azından kırk defa Allah’a dua ediyor, “(Allahım), bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle! Nimet ve lütfuna nâil ettiklerinin yoluna ilet.
Bizi, gazabına uğramış, sapıp gitmiş insanların yoluna itme!"48 diyoruz.
Şeytan ve İçi Boşaltılmış Din
Şeytanın, kin ve nefretle köpürdüğü anda
48 Fâtiha sûresi, 1/6-7.
yaptığı tehditlerden bir diğeri de, َنهــم ِني ولُم
lafzıyla ifade edilmiştir ki bunun da anlamı,
“Mutlaka onları değişik ümniyelere salacağım.”49 demektir.
Ümniye, bir hakikate dayanmayan, realize edilmesi mümkün olmayan kuruntu ve vehimlere denir.
Cahiliye insanlarının, bir kısım hâdiselerden yola çıkarak kendilerine göre tefeül veya teşe’ümde bulunmaları, bir kısım şeylere uğur bağlamalarına mukabil bazı şeyleri de uğursuz saymaları bu tür kuruntulardandır.
Aynı şe kilde onların tapındıkları putlar da ümniyelerinin ürünüdür.
Onlar, Kâbe’nin içini bile putlarla dolduruyor, Arabistan’ın değişik yerlerine Latlar, Menatlar, Uzzalar, İsaflar, Naileler koyuyor, onlara kurbanlar kesiyor ve onlara tapınıyorlardı.
Günümüzde bazılarının, hırsızlığı, çalıp çırpmayı, yalanı, iftirayı meşru gösteren ve içini boşalttıkları din anlayışlarıyla bir yere varacaklarını zannetmeleri de yine farklı bir kuruntunun mahsulüdür.
Âyetin devamında şeytan, َن كِت بفلَيمرنَهمو ٰلْنعام َ ال اذان49 Nisâ sûresi, 4/119.
“Elbette onlara emredeceğim (em rimin tesiriyle) hayvanların kulaklarını kesecekler.”50 demiştir.
Nitekim cahiliye insanları, bazı hayvanların kulaklarına damga vuruyordu da onları yemeyi kendilerine haram sayıyorlardı.
En Büyük Tağyir: Yaratılış Gayesinden Sapma
ol“Kasem و ٰلمرنَهـم فلَيغ ِيـر َن خلـق اهلل Şeytan,
sun ki yine onlara emredeceğim ve onlar da Allah’ın yarattığını değiştirecekler.”51 diyerek küstahlığına devam ediyor.
Allah’ın (celle celâluhu) bütün varlıkları için yaratmış olduğu bir fıtrat vardır.
Bunda değişikliğe gitmek de şeytanın oyunlarından bir diğeridir.
Öte yandan ahsen-i takvîme mazhar yaratılan insan, Yüce Allah’ın vaz’ ettiği disiplinler içinde hareket ettiğinde fıtrata uygun hareket etmiş olacak; aksine başka yol ve yöntemlerin arkasına düşüp hareket ettiği zaman da fıtrat yolundan çıkmış olacaktır. 50 Nisâ sûresi, 4/119. 51 Nisâ sûresi, 4/119.
Bunların yanında âyet-i kerimeye modern yorum açısından bakıldığında estetik ameliyatlara işaret edildiği de çıkarılabilir.
İnsanların, bir kısım âzâlarının şeklini beğenmeyip kafalarına göre onları değiştirmeye kalkışmaları fıtrata müdahalenin bir başka şeklidir ki bunlar şeytanın dürtüsüyle meydana gelen hâdiselerdir.
Fakat doğum esnasında uzmanların yanlış mualecesiyle çocuğun vücudunda meydana gelen veya bir kaza ve musibet neticesinde vücutta meydana gelen deformasyonların tedavi edilerek düzeltilmesi ise fıtrata müdahale sayılmamaktadır.
Bilakis bunlar, Allah’ın yarattığı fıtrata irca kabul edilmektedir.
Esasen halkullahı tağyir (Allah’ın yarattığını değiştirme) meselesi umumi bir ifade olup bunun geniş bir alanda yansımaları söz konusudur.
Allah (celle celâluhu), ت خلَقـ ومــالجـن والنـس إِل لِيعبـدون
“Ben,insanları ve cinleri yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.”52 âyet-i kerimesiyle insanların ne için yaratıldığını beyan buyurmuştur.
Demek ki insanın mahiyetinin esas gereği Allah’a kulluktur.
Allah, insanı, başka bir şey için değil, kendisine kulluk yapması için yaratmıştır.
Öyleyse Allah’a kulluk yapmayan insanlar, tebdil-i hilkate gidiyorlar demektir.
Aynen bunun gibi mesela aklın, mantığın ve muhakemenin enfüsî ve âfâkî âlemde tefekkür, tedebbür ve tezekkürde bulunmak, tekvînî emirleri hallaç etmek gibi kendilerine göre bir kısım gayeleri vardır.
Tekvînî emirleri didik didik ederek onlardan bir kısım mânâlar çıkaran, çıkardıkları bu mânâları teşriî emirlerle telif eden ve rubûbiyete ait sırları doğru okuduktan sonra oradan tevhid-i ulûhiyet ve ubûdiyete yönelen insanlar aklı ve mantığı yaratılış istikametinde kullanıyorlar demektir.
Beşinci asra kadar İslâm rönesansının yaşandığı dönemde İslâm kâşifleri insanlığın yararına olacak pek çok önemli keşiflerde bulundukları gibi, günümüzde pek çok Batılı araştırmacı da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu mantık ve muhakemeyi çok iyi değerlendirmek suretiyle aynı şeyi yapmaktadırlar.
52 Zâriyât sûresi, 51/56.

Aynı yaklaşım, diğer organlar için de geçerlidir.
Mesela gözün yaratılışının bir gayesi vardır.
O da gözün bakması gereken şeylere bakması, baktığı şeyleri doğru görmeye, onların arka plânına inmeye, onlardan bir kısım mânâlar çıkarmaya çalışmasıdır.
Recaizade Ekrem’in ifade ettiği üzere kâinat baştan sona âdeta muhteşem bir kitaptır.
Onun hangi harfi kaldırılsa mânâsı Allah çıkar.
Hazreti Pîr de kendisinden asırlarca önce dile getirilen,
َكر َسائِللـى إِلَيال َع ملِمـن الهـا ...فإِنَنـاتكائِسـطور الَمـلتَأَ
“Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et.
Çünkü onlar Mele-i lâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mesajlarıdır.”53 vecizesini dikkate sunmuştur.54 Dolayısıyla önemli olan, ağaçtaki bir yaprakta, salınan bir fi 53 İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 3/356.
54 Bediüzzaman, Mektubat s.327 (Yirmi Dördüncü Mektup, Birinci Makam); Mesnevî-i Nûriye s.112 (Habbe), s.229 (Nokta).
danda Allah’ın kudretini, meşietini, ilmini ve iradesini müşâhede edebilmektir.
Hususiyle insan öyle bir âbidedir ki o, eli-ayağı, dili-dudağı, gözü-kulağıyla okunması gereken mücelletler ölçüsünde bir kitaptır.
İşte insanın bu kitabı doğru okumaya çalışması, gözünü, mantığını ve muhakemesini yaratılış istikametinde kullanması demektir.
Aynı şekilde insanın, kulağıyla gıybet, iftira, yalan ve laubali şeyleri dinlemesi onun “mâ hulika leh”inde (yaratılış istikametinde) kullanmadığını gösterir.
Bu da bir nevi israf sayıldığından, onu insana bahşeden Zât, ahirette bunun hesabını soracaktır.
Keza Allah insanoğluna diğer canlılara verdiğinden çok daha üst seviyede bir dil nimeti bahşetmiştir.
İnsan bunun sayesinde en ince detayına kadar maksadını ifade edebilmektedir.
Elbette böyle büyük bir nimetin de bir yaratılış hedefi vardır.
Dilin maskaralığa girmemesi, kendini lehviyata salmaması, yalan konuşmaması; aksine hakka tercüman olması, beyanı gerekli olan hakikatleri anlatması, güzelliklerin dellâlı olması da onun yaratılış gayesidir.
Fakat şeytan, yukarıdaki küstahça ifadelerinden de anlaşılacağı üzere insana bahşedilen donanımların hayır ve güzellik yolunda kullanılmasına mâni olmaya çalışır.
Mesela insana, aklını başkalarını kandırması istikametinde kullanmasını telkin edecek ve makyavelistçe bir yaklaşımla hedefine ulaşabilmesi adına her yolu ona meşru gösterecektir.
Dahası şeytan, camiye giden insanlara dahi her şeyi mübah gören ibahacı bir yaklaşımı güzel göstermeye çalışacak, helâl-haram demeden onları dünya nimetlerinden istifade etmeye sevk edecek, böylece mescit yolunda olan insanları bile Allah yolundan uzaklaştırmak için uğraşacaktır.
İşte insan, kendisine lütfedilen donanımları doğru yolda kullanmadığı takdirde şeytanın dürtülerine uyarak fıtrata müdahale etmiş ve hiç farkına varmadan şeytanın vesayetine girmiş olur.
Bundandır ki, Kur’ân-ı Kerim, ومـن يَ َتخـذ الشـيطان ولِيـا مـن دون اهلل فقـد خسـر خسـرانًا مبينـا “Her kim Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse (kendisini onun vesve se ve dürtülerine salarsa) kendisini apaçık hüsrana salmış demektir.”55 ifadeleri içinde yürekleri hoplatacak bir üslupla uyarıda bulunur.
Bu itibarla insan, Allah’ın (celle celâluhu) Kur’ân’da, Resûlü’nün de Sünnet’te emrettiklerinin dışında kalan her hareketin arkasında şeytanın bir parmağının olabileceğini göz önünde bulundurmalı ve sürekli şeytandan Allah’a sığınmalıdır.
Cenâb-ı Hakk’a hâlisane teveccüh etmenin ve O’ndan yardım istemenin yanı sıra aynı zamanda sürekli şeytanı kaçıracak, onu kendinden uzaklaştıracak tavır ve davranışlar içinde olmalıdır.
Mesela hadis-i şeriflerde insan secdeye kapandığında şeytanın bağırıp kaçacağı ifade ediliyor.56
Dolayısıyla şeytanın her türlü hile ve oyunlarından salim kalmak isteyen hak yolcusu, hayatını Allah’a kulluk yolunda geçirmeli, i’lâ-yı kelimetullah mülâhazasıyla ölesiye koşturmalı, kendi üzerine bir çarpı çekerek hep O’nu nazara vermelidir.
Bütün bunlar, şeytanın insana ilişmesine karşı oluşturulacak surlardır.
Allah yolunda yürürken nefislerini, indî mülâhazalarını, şahsî çıkarlarını işin içine katan ve kalbî hayatları itibarıyla da ölü olan in sanlar ise hem gönül surlarını yıkarlar hem de –hafizanallah– gönüllerini şeytana kaptırmış olurlar.
55 Nisâ sûresi, 4/119.
56 Bkz.: Müslim, îmân 115: İbn Mâce, ikâmetü’s-salât 70.

Cahiliye Dönemine Ait Dört Özellik
Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, soyla övünme, 57والنياحـة علـى الم ِيـتَن إِبتاركيهـن: الُفخـرسـوايـة ليمـر الجا ْهَ ِْلمـ َن أْم َتـي أربَعـافـي أسـقاء بالنجـومسـاب والستفـي الحسـاب والطعـن فـي الن
sözleriyle,neseplerinden ötürü başkalarını ta’n etme,yıldızlardan yağmur bekleme ve ölünün arkasından ağıt yakma şeklindeki dört cahiliye âdetinin ümmeti arasında baki kalacağını ifade etmiştir.
Bu hadisten çıkarılması gereken dersler nelerdir?
Cevap: Öncelikle şunu ifade edeyim ki, cahiliye dönemine ait bu vasıfların ümmet-i Muhammed’in fertleri arasında aynen baki kaldığını/kalacağını düşünmek doğru olmaz.
57 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/343; Hâkim, el-Müstedrek 1/539.

Çünkü cahiliye dönemi insanlarının sahih bir itikatları yoktu.
Ümmet-i Muhammed ise sahih bir inanca sahiptir.
Dolayısıyla cahiliye dönemine ait bu vasıflar daha sonra bazı Müslümanlar arasında görülse de, bu özelliklerin keyfiyet olarak birbirinden farklı olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.
Başka bir ifadeyle cahiliye insanlarının demine-damarına işlemiş bu özellikler onlarda hakiki mânâsıyla bulunmaktaydı.
Bu vasıfların, bir kısım Müslümanlar arasında varlığını sürdürmesi ise mecâzî veya zıllî mânâda anlaşılmalıdır.
Bu itibarla ha bu “Onlar لَيسـوا بتاركيه َن alan, yer şerifte dis-i
vasıfları terk etmeyecekler.” ifadesini, bu vasıfların bire bir cahiliyedeki şekliyle devam edeceği şeklinde değil de; şöyle böyle değiştirilerek, tadil edilerek devam edeceği şeklinde anlamak daha doğru olacaktır.
Neseple Övünme Boş Bir Teselli ve Aldanmışlıktır
Dört vasıftan ilki olarak zikredilen اَلفخــرسابالح في ifadesi, neseplerle övünme vefa hirlenme demektir.
Esasında insan; makam, mansıp, ilim, servet, güzellik, zeka vb.hangi husus ile fahirlenirse fahirlensin bu, Allah’a karşı saygısızlığın ifadesidir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmezlikten gelmek nankörlük; onları kendinden bilmek ise fa hirdir.
O hâlde insan, nankörlükten de, fahirden de uzak kalmak istiyorsa, öncelikle mazhar olduğu ilim, irfan, akıl, muhakeme, servet, sıhhat vb.bütün nimetlerin O’ndan olduğunu bilmeli, “Bütün bu güzellikler Güzeller Güzeli’ne ait.” demeli, daha sonra o nimetlerin zikredilmesini gerektiren bir durum olduğunda da onları sadece bir “tahdis-i nimet” olarak zikretmelidir.
Biraz daha açacak olursak; insanın fahirlenmesi ve kendini beğenmesi Allah’ın (celle celâluhu) sevmediği çok kötü bir vasıftır.
Fahirlenen ve kibirlenen insanları Allah tepetaklak eder.
İşte hadis-i şerifte insanı baş aşağı getirecek bu âfetin özel bir çeşidinden bahsediliyor ki, o da haseple, neseple, soyla, sopla, şecereyle iftihar etmektir.
Bu açıdan insan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tertemiz şeceresinden gelmiş olsa bile, “Allahım böyle mübarek bir silsile-i zehebden (altın silsile) gelmek benim elimde olan bir şey değil.
Biliyorum ki bunu bana nasip eden Sensin, bu güzellik Sana aittir ve bu durum aynı zamanda benim için ağır bir sorumluluktur.
Ya Rab, bu güzelliği bahşettiğinden dolayı hem Sana hamd ü senada bulunuyor hem de bu sorumluluğun hakkını verebilmem için Senin yardı mını diliyorum.” demeli ama asla belli bir soydan gelmiş olmayı başkalarına karşı bir faikiyet (üstünlük) unsuru olarak kullanmamalıdır.
İnsanın, “Ben şöyle bir paşadan geliyorum; atalarım şöyle zengindi; bizim Boğaziçi’nde şöyle şöyle yalılarımız, villalarımız vardı.” türünden ifadeleri de soyla sopla fahirlenme kategorisi içine girer.
Aynı şekilde bir insanın bakanın, başbakanın, cumhurbaşkanının oğlu olması fahirlenmesine, caka yapmasına sebep olabilir.
Hâlbuki bunların hiçbiri nezd-i ulûhiyette bir kıymet ifade et mez; aksine bunlarla fahirlenmek Allah katında merduttur.
Bu tür mülâhazalara giren insanın imanı varsa, dünyada bunun cezasını görür; imanı yoksa onun cezası mahkeme-i kübraya kalır ki bu, çok daha ağırdır.
Bu itibarla insan ne seviyede olursa olsun, soyuyla sopuyla kendisini ifade etme gibi bir seviyesizliğe düşmemeli ve bunları bir üstünlük vesilesi olarak görmemelidir.
Çünkü atalarının sahip olduğu meziyet ve üstünlüklerin insana hiçbir faydası yoktur.
Asıl olan, insanın zatî kıymete sahip bulun إِ َن أَكرمك م عن د Hak, Cenâb-ı Nitekim masıdır.
أتقاكــم اهلل “Nezd-i ulûhiyette sizin en keriminiz, en muttaki olanınızdır.”58 yüce beyanıyla bu hususa dikkat çekmiştir.
Evet, insanın Allah (celle celâluhu) katındaki kıymetinin ölçüsü; ibadet ü taatte nerede durduğu, Allah’la nasıl bir münasebet içinde bulunduğu, hayatını ihsan şuuru içinde sürdürüp sürdürmediği, yaptığı her işi Allah tarafından görülüyor, dahası Allah’ı görüyor olma mülâhazasıyla yapıp yapmadığıyla irtibatlıdır.
58 Hucurât sûresi, 49/13.
Bu konularda durması gerekli olan yerde durmayan bir insan, kimin torunu olursa olsun ve hangi soydan gelirse gelsin, bunun ona hiçbir faydası olmaya إِ َنــا قــوم أَع َز َنــا اهللÖmer, Hazreti Nitekim caktır.
biz, ki “Şüphesiz بالسـالم فلَـن نَلتمـس العـز بغيـره
Allah’ın İslâm’la aziz kılmış olduğu bir kavimiz.
Bu yüzden asla İslâm’ın dışında bir izzet vesilesi aramayacağız.”59 sözleriyle, İslâm’ın dışında fazilet ve üstünlük vesileleri aramanın beyhude olduğunu ifade etmiştir.
İnsanlığın Kurtulamadığı Kast Sistemi
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
nelafzıyla, والطعــن فــي ال َ ْنســاب olarak, ikinci
seplerinden ötürü başkalarının ta’n u teşniye tâbi tutulmasını zikretmiştir.
Hâlbuki bir insanın fakir bir ailede neş’et etmesi, babasının koyun güden bir çoban olması ona bir şey kaybettirmeyeceği gibi,–yukarıda ifade edildiği üzere– onun falanın filânın soyundan gelmesi de ona bir şeykazandırmayacaktır.
59 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 7/10; Hâkim, el-Müstedrek, 1/130.

Önemli olan, insanın zatî değere sahip olmasıdır.
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu beyitleri bu durumu ne güzel özetler:
“Hakkı gel sırrını eyleme zâhir Olayım der isen bu yolda mâhir; Harâbat ehline hor bakma Şâkir
Defineye mâlik vîrâneler var.”
Evet, sizin çok virane gördüğünüz öyle insanlar vardır ki o viranelerin bağrında defineler yatıyordur.
Bu açıdan yetiştiği kültür ortamına, maddî durumuna, içinde bulunduğu muhite, aile çevresine vs.
bakarak insanları ta’n u teşniye tâbi tutmak kesinlikle doğru değildir.
Esasında kendini üstün görme ve başkalarını hafife alma duygusu, çok daha eski dönemlere dayanmaktadır.
Hint dinlerinden kaynaklandığı ve Hindistan’da doğduğu söylenen “kast sistemi” inancı aslında, enbiya-i izâmın mesajıyla iyi bir terbiyeden geçmeyen pek çok toplumda varlığını sürdürmüştür.
Günümüzde de böyle bir anlayışın açık-kapalı farklı tezahürleriyle, ülkemiz
de dâhil, dünyanın pek çok yerinde olduğunu söyleyebiliriz.
Eğer insanlık günümüzde bu kadar medenileşme, demokratikleşme ve insan haklarında ilerleme iddiasına rağmen, farklı şekil ve tezahürleriyle hâlâ kast sistemini devam ettiriyorsa, insanlık âlemi olarak durumumuzun yeniden gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Bu konunun hususiyle bizim toplumumuza bakan yanı ise şudur: Anadolu, me merr-i akvâm’dır; yani pek çok kavmin gelip geçtiği, konup göçtüğü bir uğrak yeri olmuştur.
Tarihin değişik dönemlerinde dünyanın muhtelif yerlerinden farklı ırklara, dinlere, kültürlere sahip olan kavimler Anadolu’ya yerleşmiş ve bunların birçoğu da Müslüman olmuştur.
Bu açıdan herhangi bir insanın soyunu araştırmaya kalktığınızda birkaç kuşak sonra dedesinin, Yahudi, Ermeni, Mu sevi, Rum vs.
olduğunu görebilirsiniz.
İşte buradan yola çıkarak insanları ta’n etmeye hakkınız yoktur.
Sahabe-i kiramın bile pek çoğunun babası Müslüman olamadan ahirete gitmiştir.
Dolayısıyla insanları geçmiş leriyle ve ait oldukları neseplerle değil de kendi durumları itibarıyla değerlendirmek gerekir.
Yıldız Falı ve Kalbdeki Derin Boşluklar
Cahiliye işlerinden olduğu hâlde ümmet arasında mevcudiyetini devam ettire cek olan âdetlerden bir diğeri de والستســقاء
بالنجوم şeklinde ifade edilen yıldızlardan yağ mur bekleme ve yağan yağmuru yıldızlardan bilmedir.
Hususiyle Mezopotamya’da yıldızlara hususi kutsiyet atfediliyordu.
Oranın ahalisi, yıldızların insanların kaderi üzerinde doğrudan doğruya tesirli olacağına inanıyordu.
Günümüzde bu tür inançlar yıkılmış olsa da onun birer gölgesi olan yıldız falına ve burçlara inanma devam etmektedir.
Demek ki bu cahiliye âdeti hâlâ farklı şekillerde varlığını sürdürmektedir.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın (celle celâluhu) şöyle buyurduğunu ifade etmiştir:
مطرنَاقـاْلَمـا مـنوكافـر فأَمؤمـن بـيعبـاديأَصبـح مـنوكافـر بالكوكـب وأ َمـابـيمؤمـنفذلِـكورحمتـهبفضـل اهللومؤمـن بالكوكـببـيكافـرفذلِـكوكـذابنـوء كـذامـن قـال
“Kullarımdan bazıları Bana iman etmiş bazıları da Beni inkâr etmiş olarak sabahladı.
‘Allah’ın fazlı ve rahmeti sayesinde yağmura kavuştuk.’ diyenler Bana iman etmiş, yıldızları inkâr etmiş olanlardır.
Yağmuru herhangi bir yıldızdan bilenler ise beni inkâr etmiş, yıldıza iman etmiş olanlardır.”60
Demek ki yağan yağmuru Allah’tan (celle celâluhu) gelmiş bir rahmet eseri olarak görmek ve hamd ü sena ile ona mukabelede bulunmak bir iman alâmeti iken, onu yıldızlar gibi basit sebeplere nispet etmek şirk alâmetidir.
Eğer Cenâb-ı Hak yağmurun yağması adına yıldızları izzet ve azametine birer perde yapsaydı, onların bu konuda birer sebep olarak görülmelerinde bir mahzur olmayabilirdi.
Fakat pozitif ilimlerin de ortaya koyduğu üzere yıldızlarla yağmurun yağması arasında sebepler dairesinde doğ 60 Buhârî, ezân 156, istiskâ 28; Müslim, îmân 125.
rudan bir münasebet dahi bulunmamaktadır.
Maalesef insanlar inanılması gerekli olan hakikatlere inanmayınca, yani Allah’a, peygamberlere, Kur’ân’a, ahirete sağlam bir iman bulunmayınca, insanların içinde bulunan inanma duygusu bu sefer onları bâtıla inanmaya sürüklüyor.
Kimi gidiyor yogizmden medet umuyor, bir başkası meditasyondan keramet bekliyor, öbürü de yıldız fallarıyla tatmin olmaya çalışıyor.
İşte bütün bunların sebebi insanın ruhundaki inanma kabiliyet ve istidadının inanılması gerekli olan hakikatlere kapalı tutulmasıdır.
Evet, insan tabiatı, yaratılışı itibarıyla hakikat peşinde koşar, fakat bazen hakikati ararken bâtıl külâhı başına geçer de imana muhtaç kalbini gider aklı, şuuru dahi olmayan taşla, ağaçla, yıldızla tatmin etmeye çalışır.
Kadere İman ve Yas Kültürü
ifade lafzıyla والنياحــة علَــى الم ِيــت Hadiste
edilen son husus ise ölen kimselerin arka sından ağıt yakmaktır.
Hâlâ ülkemizin bazı
yörelerinde Kur’ân ve Sünnet’in temel disiplinleriyle telif edemeyeceğimiz ağıt yakmalara şahit olmak mümkündür.
Ölen kimse arkasından insanlar bir araya gelerek onun iyilik ve faziletlerini sayıp döker, hakkında, “Kaşı şöyleydi, bakışı böyleydi.” şeklinde methiyeler düzerken bilhassa kadınlar ellerini yüzlerine, dizlerine vurur, aktörlerin yaptığı gibi sun’î ağlamaya dururlar.
Hâlbuki abartı ve uydurma ifadeler katılarak dile getirilen bütün bu tazim, tebcil ve takdirlerin ölüye hiçbir faydası yoktur.
Faydası olmak bir yana hadis-i şeriflerde ifade edildiği üzere onlar ölü üzerine ağıtlar yakarken melekler “Sen gerçekten böyle miydin?” diye onu hesaba çeker ve böylece o, ağıt yakanların eliyle bir çeşit azap çekmiş olur.
Evet, eğer insan dünyada iken ibadet ü taatle Allah’a yaklaşamamış, iyi bir kulluk ortaya koyamamışsa ne cenazesinin kalabalık olmasının, ne hakkında dile getirilen methiyelerin ne de cemaatin “İyi biliriz.” de mesinin kendisine bir faydası olmayacaktır.
Ayrıca ifade etmek gerekir ki bile bile fasık bir insan hakkında “İyi biliriz.” demek yalan yere şahitlik etmek demektir.
Dolayısıyla Allah (celle celâluhu), insana söylediği bu yalanın hesabını sorar.
Elbette ki camiye gelen, namaz kılan, ahlâklı ve faziletli görünen bir insan hakkında hüsn-ü şehadette bulunabiliriz.
Çünkü biz, zâhire göre hükmederiz.
Kalbleri bilen yalnız Allah’tır.
Fakat apaçık din ve diyanet düşmanlığı yapan veya lafta dindarlığı kimseye bırakmadığı hâlde âdeta mübah görürcesine açıktan hırsızlık, yolsuzluk yapan, iftira ve tezvirde bulunan kişiler hakkında “İyi biliriz.” demek hem korkunç bir yalan hem de Allah’a karşı büyük bir saygısızlıktır.
Ayrıca meseleye dinî nasslar açısından bakıldığında imamın, “Bu meyyiti nasıl bilirsiniz?” şeklindeki sorusuna karşılık cemaatin “İyi biliriz.” mukabelesinde bulunmasının Sünnet-i Sahiha’da bir yerinin olmadığını, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir uygulamasının bulunmadığını,
bunun toplumumuzun bir icadı olduğunu görürüz.
Hatta bazıları bu bid’ate yeni ilâvelerde bulunarak soruyu üç defa tekrar ediyor, sonra da buna, “Hakkınızı helâl ettiniz mi?” sorusunu ekliyor.
Fakat bunların hiçbirisinin ne Kitap’ta ve Sünnet’te ne de kütüb-i fıkhiyede yeri yoktur.
Dolayısıyla da bid’attir, ne ölüye ne diriye faydası vardır.
Bilinmesi gerekir ki, insan imanıyla, salih ameliyle öbür tarafa gitmişse isterse onun cenazesini iki insan kılmış olsun, bunun ona bir zararı yoktur.
Nitekim benim de çok sevip takdir ettiğim bir insan olan Ahmet Naim’in cenazesini beş-on insan kılmıştır.
Bir gün Yaşar Hoca’ya bu hâdiseyi zikretti ğimde, “Allah bu günahkâr insanlara nasip eder mi Ahmet Naim’in cenaze namazını kılmayı!” demişti.
Keza millet, Mehmet kif’e karşı da vefasızlık yapmış ve onun cenazesine gitmemişti.
Camide namaz kılındıktan sonra üniversiteli talebeler bayrakları alıp gelmişlerdi.
Tarihte kıymet-i harbiyelerine göre muamele görmeyen daha nice insan vardır.
Firavun ve Tiranların Cenaze Merasimi
Diğer taraftan Huzur-ı Kibriya’ya giderken gerekli olan donanımı burada kazanamamış, öteye salih ve güzel amellerle gidememiş bir insanın cenazesinin kalabalık olmasınındaonabirfaydasıdokunmayacaktır.
Nice Firavun’un, Nemrut’un, Şeddad’ın cenazesini milyonlarca insan teşyi etmiştir; fakat bu durum onları, yaptıkları cinayet ve zulümlerin vebalinden kurtaramaz.
Dolayısıyla onların cenazelerini milyonlarca insan teşyi etse, yer yerinden oynasa, bütün insanlık onların cenazesinin başında toplanıp hepsi birden ağız birliği yaparak “Biz, bundan razıyız.” deseler, bütün bunlar o kişi için hiçbir şey ifade etmeyecektir.
Böyle birinin gideceği yer yine gayyadır, yine gayyadır, yine gayyadır.
Vâkıa, hadis-i şeriflerde vefat eden bir insanın arkasından kırk kişinin hüsn-ü şehadetini ifade etmesiyle onun affolunacağı ifade edilmiştir.61 Fakat yukarıda ifade edil61 Bkz.: Müslim, cenâiz 59; Ebû Dâvûd, cenâiz 40, 41.
meye çalışıldığı gibi bu şehadet, bile bile yalan söylemek suretiyle yapılan yalancı şahitlik değildir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölüm ve ölüm ötesiyle alâkalı hatırlatmada bulunduğu bir yerde Ebû Zerr’e (radıyallâhu anh) hitaben şöyle buyurmuştur:
بحر عميقَن الفإِسفينةج ِدد السفر بَعيدال َنفإِكامالوخذ الزادعقبة كئودَن الفإِحملوخ ِفف الناقد بَصيرال َنفإِعملوأَخلص ال
“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.
Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.
Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.
Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabbin senin yapıp ettiklerinden dehaberdardır.”62
62 ed-Deylemî, el-Müsned 5/339.
İşte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzerinde durup değer verdiği hususlar bunlardır.
Eğer böyle salih bir daire içinde kalarak Allah’a yürümüşseniz, tertemiz olan ruhunuzun ufkuna yürümüş
hepimiz “Biz إِنَــا ِهلل وإِ َنــا إِلَيــه راجعــون ve sayılır
Allah’a aidiz ve mutlaka O’na döneceğiz.”63 hakikatiyle serfiraz olursunuz.
Aksi takdirde yakılan ağıtların, düzülen methiyelerin,
–milyonlarca insan dahi olsa– cenazeye gelen kalabalıkların size hiçbir faydası olmayacaktır.
Sizi çekemeyen, sindiremeyen ve hazmedemeyen insanlar zaman zaman, değişik iftiralarla, ortaya konulan hizmetleri karalamaya çalışabilirler.
Siz istikametinizi koruduktan sonra hiçbir müfterinin iftira ve komplosu, Allah’ın izniyle, size zarar veremez.
İnsaf ve vicdan sahibi herkes biliyor ki, dünyanın dört bir yanında sevgi ve hoşgörünün bayrağını dalgalandıran eğitim kurumları vefakâr Anadolu insanının himmetleriyle ortaya çıkmıştır.
En zayıf olduğu bir
63 Bakara sûresi, 2/156
dönemde İstiklâl mücadelesini gerçekleştiren Anadolu insanı, ikinci bir şahlanma faslı yaşamış ve orta ölçekte ekonomik imkânlara sahip olmasına rağmen dünyanın dört bir yanına açılmıştır.
Ayrıca kendi ruh ve mânâ köklerinden süzülüp gelen değerleri dünyanın dört bir tarafına taşıma ve onlardan da alacaklarını alma adına binlerce muallim, rehber ve talebe dünyaya açılmış, hiç gidilmedik yerlere gitmiş ve burs ölçüsündeki ücretlerle geçinmeye çalışmışlardır.
Demek ki toprak mümbit olduğu için bu türlü güzellikleri ortaya çıkarabiliyor.
Bir vefa borcu olarak ben belki günde on defa bu arka daşlara dua ediyorum.
“Allahım! Dünyaya açılan o rehberleri, talebeleri, öğretmenleri, mütevellileri peygamberlerinle birlikte haşr u neşr eyle! Onların kuvve-i mâneviyelerini takviye eyle!” diyorum.
Hâsılı, dinimize ve insanlığa hizmet adına böyle güzel bir tablonun oluşmasının arkasında halkımızın güven ve itimadı vardır.
Bu sebeple şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da onu zedeleyebilecek her türlü
tavır ve davranıştan yılandan-çıyandan kaçar gibi uzak durulmalıdır.
Bir Kez Daha Vifak ve İttifak
Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin umumi bir felâkete uğramaması ve mütemadi olarak başkalarının hâkimiyeti altında kalmaması için yaptığı duaların kabul edildiğini fakat ümmetinin ihtilaf ve iftiraka düşmemesi ile alâkalı duasının kabul buyrulmadığını ifade etmiştir.64 Zikredilen hususlar arasındaki ortak nokta ve bunların verdiği mesajlar nelerdir?
Cevap: Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin ibret almaları adına pek çok peygamber kıssasına yer vermiştir.
Bu kıssalarda ifade edilen önemli hususlardan birisi de irşat için gönderilmiş olan peygamberlere iman etmeyen kavimlerin helâk edilmiş olmalarıdır.
İnkâr64 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/146, 156.
da ve zulümde temerrüt gösterdiklerinden dolayı Hazreti Nuh’un kavmi umumi bir tufanla,65 Hazreti Hûd’un kavmi uğursuz bir kasırgayla,66 Hazreti Salih’in kavmi korkunç bir sayha ile helâk edilmiş,67 Sodom ve Gomore halkının ise altı üstüne getirilmiştir.
Zikredilen bu kavimlere gelen ilâhî afetler belli bir coğrafyaya münhasır olarak mı geliyordu yoksa helâk, yeryüzündeki bütün insanlığı içine alacak şekilde mi gerçekleşiyordu, bilemiyoruz.
Fakat Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce gelen peygamberlerin sadece belirli bir kavme gönderildikleri göz önünde bulundurulduğunda her bir kavme gelen helâkın onların yaşamış olduğu coğrafyayla sınırlı kalmış olabileceğini söyleyebiliriz.
Eğer böyle ise, kendilerine gönderilen peygambere inanmayıp küfür ve zulümde ısrar eden insanların tamamı helâk edilmiş olsa da, gelen helâk o kavme münhasır olacaktır.
Fakat
65 Bkz.: Ankebût sûresi, 29/14.
66 Bkz.: A’râf sûresi, 7/71.
67 Bkz.: Kamer sûresi, 54/31.
Hâtemü’l-Enbiya Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bütün insanlığa gönderildiğinden dolayı, O’nun davetine icabet etmeyip inkâr ve zulümde inat edenlerin umumu – sünnetullah gereğince– helâka maruz kalacaktır.
Kabul Görmüş Dua
İşte bu sebepledir ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’in böyle umumi bir felâket ve helâke
uğramaması adına Allah’a dua etmiştir.
ومــاَ َ َكان اهلل لِيعذبَهــم وأنــت فيهــم ومــا كان اهلل معذبَهــم وهــميَستغفرون “Sen, onların içlerinde olduğun sürece, Allah onları helâk etmeyecektir.
Onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onları helâk etmeyecektir.”68 âyet-i kerimesi O’nun duasının kabul edildiğini göstermektedir.
Malûm olduğu üzere Efendimiz’e ait olan nebevî hususiyetlere hususiyet-i Mu hammediye denilmektedir.
Buna göre Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek hayatlarını ümmet-i Muhammed’in içinde
68 Enfâl sûresi, 8/33.
geçirdiği ve onların başında bulunduğu sürece, geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin başına gelen helâk onlara gelmeyecektir.
yetin zâhirî mânâsına göre bu hakikat müsellemdir.
İşarî tefsir açısından âyetten şöyle bir mânâ da anlaşılabilir: Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin gönüllerinde yaşadığı sürece, Allah (celle celâluhu), onları geçmiş kavimleri cezalandırdığı gibi cezalandırmayacak, altlarını üstlerine getirmeyecektir.
Eğer mü’minlerin arasında sağlam bir Muhammedî ruh varsa, Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayat-ı seniyyelerinde ümmet-i Muhammed’i bağışladığı gibi, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da kıyamet gününe kadar ümmet-i Muhammed’i bağışlayacak, sıyanet, riayet ve hıfz buyuracaktır.
yetin devamında ayrıca mü’minlerin helâktan muhafaza buyrulmalarının bir ve silesinin de istiğfar etmeleriyle gerçekleşeceği beyan buyrulmuştur.
Ümmet-i Muhammed, hata ve günahlarından sonra hemen
doğrulup istiğfar ediyorlarsa Allah (celle celâluhu) onları yukarıdan, aşağıdan, sağdan ve soldan gelecek musibetlerden muhafaza buyuracak, onların altlarını üstlerine getirmeyecektir.
Hâsılı, Allah (celle celâluhu), Efendimiz’in ümmet-i Muhammed hakkındaki umumi helâk edilmemesi duasına icabet buyurmuş, Kur’ân, bu hakikati dile getirmiş, tarih de bunu açık bir şekilde göz önüne sermiştir.
Tarihî Devr-i Daimlerde Geçici Esaretler
İkinci olarak; Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Müslümanların ilelebet sömürücü bir devletin işgali altında kalmaması adına duası kabul edilmiştir.
Demek ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaybbîn gözüyle bazen mü’minlerin işgal altında kalacaklarını fakat bunun ilelebet devam etmeyeceğini görmüştür.
Nitekim hayat-ı seniyyelerinden dört beş asır sonra Müslümanlar peşi peşine Haçlı seferlerine maruz kalmış, ardından da Moğollar gelmiş, hilâ fet pay-i tahtının bulunduğu Bağdat’ı işgal
etmişlerdir.
Fakat bunların hiçbirisi kalıcı olmamıştır.
Ne Haçlıların, ne Moğolların, ne de daha sonraki zalim ve mütecavizlerin işgalleri kalıcı olmuş, bir gün gelmiş, Allah’ın izni ve inayetiyle, hepsi sona ermiştir.
lem-i İslâm’ı çok ciddi meşgul eden Haçlıların kimisi Kılıçarslan’a, kimisi Nureddin Zengi’ye, kimisi de Selahaddin’e toslamış, tersyüz olmuş ve geldikleri gibi gitmişlerdir.
Daha sonra Allah (celle celâluhu), Selçukluları güçlendirmiş, onlara üç asra yakın İslâm’ın kaderiyle alâkalı çok önemli bir misyonu eda etme fırsatı vermiştir.
Anadolu Selçuklularının tesirsiz hâle geldikleri, Babaîler isyanıyla bütün bütün felç oldukları, güneşlerinin gurup etmeye yaklaştığı dönemde ise, Söğüt’ün bağrında âdeta bir tırtılın metamorfoz yaşayarak kelebeğe dönüşmesi gibi yeni bir oluşum bütün âfâk-ı âlemde arz-ı endam etmiştir.
Evet Osmanlı, âlem-i İslâm’ın kuzeyinde İslâm dünyasının karakolculuğunu yapmış, onu korumuştur.
Mâlik bin Nebi’nin ifadesiyle,
eğer İslâm dünyasının şimalinde Osmanlı olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmaz dı.
İnsanlık tarihinde dört asır boyunca bir devleti kıvamında götürme, ne Romalılara, ne Çinlilere, ne Hintlilere ne de başka bir millete nasip olmuştur.
Günümüzde ise İslâm dünyası daha farklı bir çerçevede yine işgaller yaşamak tadır.
Eskiden kaba kuvvet kullanarak gerçekleştirilen işgaller, bugün İslâm dünyasının içindeki piyonlar vasıtasıyla yapılıyor.
Müslüman coğrafyası, bu piyonlar eliyle sevk ve idare ediliyor.
Müslümanlar arasından karakter itibarıyla başkalarının emeline hizmet etmeye müsait tiranlar seçiliyor, onlar sayesinde İslâm dünyası vesayet altında tutuluyor.
Ama şimdiye kadar tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hep aynı şeyler yaşan dığı gibi, inşaallah, bundan sonra da millet her yönüyle bağımsızlığını elde edecek, tiranlar dönemi bitecektir.
Kim bilir hangi karıncalar yeniden bir kere daha firavunla rın saraylarını yerle bir edecek, hangi sivri sinekler nemrutları yerlere serecektir.
Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mevzuda Cenâb-ı Hak’tan dilekte bulunmuş, Cenâb-ı Hak da O’nun bu dileğine icabet etmiş, “Senin ümmetini ebedî olarak işgale maruz bırakmayacağım.” müjdesini vermiştir.
İftirakın Kaynağı: Beşerî Boşluklar
Son olarak İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaybbîn gözüyle, engin ufku ve fetanetiyle insanlardaki hırs, tama, haset, rekabet, şöhret hissi, makam sevgisi, kendisinden bahsedilme, parmakla gösterilme arzusu gibi duyguların onları bölüp parçalayacağını ve birbiriyle yaka paça hâline getireceğini görmüş, ümmetini böyle bir tehlikeden koruması adına Cenâb-ı Hakk’a yalvarmıştır.
Fakat O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duasına olumlu cevap verilmemiştir.
Çünkü bu husus, doğrudan doğruya insanların iradeleriyle üstesinden gelmeleri
gereken bir meseledir.
Cenâb-ı Hak, Nebiler Nebisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasını bütün bütün reddetmese de, “Hayır! Onları birbirine düşürecek, birbirleriyle yaka paça hâline getireceğim.” buyurmasa da onların birlik içinde yaşamalarını iradelerine havale etmiştir.
Zira Allah (celle celâluhu), insanları –bağışlayın– hayvan yaratmamış, yan yana koyduğunuzda olduğu yerde duracak ağaç yaratmamış, bilakis insan yaratmak suretiyle onlara irade bahşet miştir.
Dolayısıyla insan, iradesinin hakkını vererek sahip olduğu haset, kin, nefret, gayz ve çekememezlik gibi menfi duygularla sürekli mücadele etmelidir ki terakki edebilsin.
Farklı bir ifadeyle, vifak ve ittifakın sağlanması meselesi ümmet-i Muhammed’e ekstradan bir armağan olarak verilmemiştir.
Bilakis Yüce Allah bu konudaki tevfikini, şart-ı âdi plânında onların iradelerini ortaya koymalarına bağlamıştır.
Bu itibarla eğer mü’minler, birbirleriyle anlaşmak, uzlaşmak ve kucaklaşmak istiyorlarsa, Şah-ı Geylânî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî,
Hazreti Mevlâna, Yunus Emre ve Hazreti Pîr gibi herkese kucak açmalı, şahsî hakları itibarıyla dövene elsiz, sövene dilsiz olmalı, gönüllerini kıranlara da gönülsüz davranmalı; vifak ve ittifaka giden yolu her zaman açık tutmalıdırlar.
Onlar, iradelerinin hakkını vererek buna muvaffak oldukları takdirde bu dünyada birlik ve beraberlik tesis etmiş olacaklar; ahirette ise Cenâb-ı Hakk’ın sürpriz lütuflarıyla karşılaşacaklardır.
Onların burada ortaya koydukları böyle bir cehd ve gayretin ötede geriye dönüşü çok farklı olacaktır.
Rampadaki Füze Gibi…
Nasıl ki gayrimeşru şehvet hisleri karşısında insanın, iradesinin hakkını vermesi onu bir iffet âbidesine dönüştürüyor; başkalarına verilen güzellikler karşısında kişinin hasede düşmemesi, hırs göstermemesi onu bir istiğna kahramanı hâline getiriyor; aynen öyle de vifak ve ittifakın sağlanması için insanın, iradesinin hakkını verip kendisine rağmen yaşaması onu bir fazilet âbide si hâline getirecektir.
Evet birileri, mü’min olduklarını iddia etmelerine rağmen size akıl almaz kötülükler yapabilirler.
Yürüdüğünüz yollara taşlar, dikenler atabilirler.
Yollarınızı yürünmez hâle getirip, yürüdüğünüz istikametteki köprüleri yıkabilirler.
Sizi toplumdan bütün bütün tecrit etmek isteyebilirler.
Ama eğer siz, vifak ve ittifak hatırına birer fazilet âbidesi olmaya namzetseniz, bütün bunları görmezden gelmeli, “Bu da geçer yâ Hû!” deyip yolunuza devam etmelisiniz.
Yürüdüğünüz yollardaki köprüler yıkıldığında, başka bir yerde kendinize ipten, tahtadan yeni köprüler kurmalı; ayrılığı kendilerine şiar edinmişlere rağmen ayrılığa düşmeden, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürüyüşünüze devam etmelisiniz.
Bir gün gelecek, size bütün bu kötülükleri yapanlardan bazıları pişman olacaklardır.
Pişman olarak geldikleri zaman onların, sizi durduğunuz yerde bulmaları çok önemlidir.
Hatta onlar, itizarda bulunduklarında
size düşen orada ayrı bir centilmenlik sergilemek, “Estağfirullah! Bizim bunlardan haberimiz yok.
Biz, sizi hep yanımızda hissettik.” demektir.
Hâlbuki onlar, kıskançlık ve hasetle sizden kilometrelerce uzağa savrulmuşlardı.
Hakkınızda, “Hareket’in önünü kesin.
Hayat hakkı tanımayın.
Onların hakkından gelin.” gibi laflar ediyorlardı.
Hem de bütün bu zulümleri irtikâp ederken onların ciddi ve makul hiçbir gerekçeleri yoktu.
Bilakis onları buna sevk eden saik, rekabet hissiydi, kıskançlıktı, hasetti.
En masumlarında bile bir hiss-i tenâfüs vardı.
Kendilerine göre alan bölmeye, bölüşmeye çalışıyorlardı.
İşte bir hak yolcusunun bütün bunları görmezlikten gelerek, sanki yokmuş gibi kabul ederek hep durduğu yerde durması onun adına çok büyük bir fazilettir.
Beşer Tabiatını Doğru Okuma
Öte yandan vifak ve ittifakın her zaman muhafaza edilemeyeceği, insanlar arasın da bir kısım ihtilafların her zaman için söz
konusu olabileceği unutulmamalıdır.
Çünkü insan, tabiatı itibarıyla buna açık yaratılmıştır.
Dolayısıyla biz, şahsımız adına vifak ve ittifakın temini için sürekli en yüce gaye peşinde koşsak da içinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla hiç beklemediğimiz tavır ve davranışlarla karşılaşabileceğimiz bir realite olarak kabul edilmelidir ki ciğersûz hâdiselerle karşı karşıya geldiğimizde derin hayal kırıklıklarıyla ümidimizi kaybetmeyelim.
Birlik ve beraberlik ruhunun korunması adına, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimiz gibi hareket ederek çevreyle sımsıkı kardeşlik bağları kurabilmek, kurşun gibi sapasağlam bir yapı hâline gelmek çok önemlidir.
Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında yer alan sahabe-i kiram efendilerimiz arasında böyle bir vifak ve ittifak oluşmuştu.
Hazreti Pîr’in etrafında ilk safı teşkil eden talebelerinde de zılliyet plânında bunu görebilirsiniz.
Fakat daha sonraki dönemlerde farklı anlayışlar, farklı felsefî telakkiler işin içine karıştığından
dolayı aynı saffetin korunduğu söylenemez.
Evet, her insanda bir kısım zaaflar olabilir.
Bazıları, içinde bulundukları heyetin genel ahengini bozacak bir kısım tavır ve davranışlara girebilirler.
Bazıları, umumi ahengi zedeleyecek bir kısım hata ve günahlar irtikâp edebilirler.
Bazıları, bir buz parçası gibi olan enaniyetlerini eritip bir ve bütün olma şuurunu yakalayamayabilirler.
Bütün bunlar karşısında bize düşen de vicdan enginliğiyle meseleleri değerlendirmek, şahısların hata ve kusurlarına öfkelenip onları kendimizden uzaklaştırmamak, aksine onları kazanmaya çalışmak, ıslah gayreti içinde bulunmak ve böylece emanetimize aldığımız bu işi güven içinde götürebildiğimiz yere kadar götürmektir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet-i kerimede, mü’minlere kötülüğü iyilikle savmaları,69 affedici ve müsamahakâr olmaları emredilmiştir.70 Dolayısıyla Kur’ân’ın bize
69 Bkz.: Mü’minûn sûresi, 23/96, Fussilet sûresi, 41/34.
70 Bkz.: Mâide sûresi, 5/13, Hicr sûresi, 15/85, Zuhruf sûresi, 43/89.
telkin buyurduğu bu disiplinlere bağlı hareket etmeli, elden geldiğince kusurları görmemeliyiz.
Aksi takdirde çoklarını ürkütür ve kaçırırız.
Bu da Hak rızası yolunda yapmaya çalıştığımız güzel faaliyetlere zarar verir.
Evet, eğer vifak ve ittifakı korumak istiyorsak, hiç kimseyi hata ve kusurlarından dolayı hemen kaldırıp bir kenara atmamalı, bilakis herkesin kalbine ulaşacak yollar aramalı, bulmalı ve şefkatle bağrımıza basıp ıs lahlarına çalışmalıyız.
Toprak ve Gül
Soru: Sadî’nin Gülistan’ında yer alan, “Toprak ol toprak ki gül bitiresin; zira topraktan başkası gül bitirmez.” sözünün kulluk anlayışımız açısından ifade ettiği mânâlar nelerdir?
Cevap: Bu güzel sözü, öncelikle hakikat mânâsında ele alacak olursak şunları söyleyebiliriz: Gül, sadece toprakta biter.
Granitin, mermerin veya demirin üzerinde gülün neşv ü nema bulması mümkün olmadığı gibi, insanlar nazarında çok kıymetli olan gümüş, altın, zebercet ve yakut gibi değerli madenler üzerinde de gül bitmez.
Esasında öldükten sonra insanların toprağa gömülmesini de bu espriye bağlaya bilirsiniz.
Ölen bir insan, kaldırılıp bir kenara atılmıyor.
Bilakis o, öbür tarafa ait güller
bitirmesi için toprağa gömülüyor.
Bu, ister acbü’z-zeneb hakikatine, isterse başka bir yoruma bağlansın, insanda öyle bir öz var ki, Allah (celle celâluhu) onun üzerinden insanı yeniden ihya buyuruyor.
Fakat bu dünyada henüz toprağa gömülmeden mânen kendisini çürümeye salmış bir insanın ukba yamaçlarında bir gül hâlinde arz-ı endam etmesi mümkün değildir.
Kulluğun Zirvesi: Secde
Öteden beri toprak, hep tevazu ve mahviyetin misali olarak zikredilir.
Çünkü o, ayaklar altında ezilmesine rağmen, insanlar ve diğer canlılar için –Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle– hep bir hayat kaynağı olmuştur.
Dolayısıyla insan da yüzü yerde olduğu, hangi konumda bulunursa bulunsun kendisini hep sıfır gördüğü, Allah karşısında el pençe divan durduğu sürece yükselip meyve verecektir.
Ancak o, büyüklük taslayıp havada uçmaya kalkıştığında ise er yada geç tepetaklak yuvarlanıp gidecektir.
Bu açıdan insan, Allah’ın (celle celâlu hu) kendisine olan ihsanları, nimetleri ve mazhariyetleri ölçüsünde tevazu ile eğilmelidir.
Bu hakikati, namazdaki rükünleri düşünerek zihninizde canlandırabilirsiniz.
Mesela “Allahu ekber” deyip, kemerbeste-i ubûdiyet içinde kıyama duran insan, Allah karşısındaki bu hâlini yetersiz görür; O’na doğru ayrı bir tâzim ifadesi olan rükûa gider, asâ gibi iki büklüm olur.
Arkasından, “Allahım! Bana böyle bir ibadet imkânı verdiğin için Sana şükürler olsun.
Sen, ne büyüksün! Sen, ne yücesin! Tek büyük Sen olduğuna göre bana küçüklük düşer.
Fakat ben, ayaktaki hâlimle bunu ifade edemem.
İşte iki büklüm oluyor ve Senin karşında eğiliyorum.” duygularıyla secdeye kapanır.
Daha sonra muradını arıyor gibi başını secdeden kaldırır, âdeta kendisine açılan kapı aralığından O’na bakıyor gibi yönelip, “Hayır, bu yetmedi!” der, tekrar secdeye kapanır.
Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallal أَقـرب مــا يَكــون العبـد مـن sellem), ve aleyhi lâhu
olyakın en Rabbisine “Kulun ر ِبـ ه وهـ و ســاجد
duğu an secde hâlidir.”71 ifadeleriyle secdenin dışında insanın, Allah’a daha çok yakınlaşabileceği başka bir hâlin bulunmadığını ifade buyurmaktadır.
Secdenin ifade ettiği bu mânâ bir şiirde şöyle ifade edilmiştir:
“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade, İşte,insanıyakınlığataşıyancadde..!”72
Başarıları Kendinden Bilme marifeti
Demek ki insan, ne kadar mütevazi, ne kadar başı yerde, ne kadar iki büklüm ise, o ölçüde Allah’a (celle celâluhu) yakın olacaktır.
Esasında Allah’a gönülden inanmış bir insanın başından aşağı sağanak sağanak dökülen nimetler karşısındaki genel mülâhazası budur.
O, Rabb-i Kerim’inin sonsuz nimetleri karşısında tevazu ile eğildikçe eğilir, ayağını bastığı yere başını koyar, Sonsuz karşısında sıfır olduğunu ilan ve itiraf eder.
Bu açıdan kendisini dinine, ülkesine ve
71 Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, mevâkît 35,tatbîk 78.72 M.F.Gülen, Kırık Mızrap s.382 (Hülyalı Mavilikleriye Geceler).
milletine hizmet etmeye adamış insanlar, hangi başarıları elde ederlerse etsinler, hangi konuma yükselirlerse yükselsinler hiçbir zaman elde edilen başarıları kendilerinden bilmemelidirler.
Hep yüzleri yerde olmalı ve O’nun (celle celâluhu) rızasından başka hiçbir beklentiye girmemelidirler; dünyevî veya uhrevî bir geri dönüşe gönül bağlamamalıdırlar.
Kendilerini hak yoluna adamış insanların, yaptıkları hizmetler karşılığında, “Dünyaya ait şu işim hallolsun; rahat yaşayabileceğim bir evim olsun; çocuğum bir yere gelsin.” gibi mülâhazalara girmemeleri gerekir.
Dahası onlar, yapılan hizmetleri Cennet’e girmeye veya Cehennem’den sakınmaya bile bağlamamalı, bunları Al lah’ın lütfundan, inayetinden, riayetinden ve kilâetinden beklemelidirler.
Yoksa dinine, milletine hizmet etme iddiasıyla ortaya çıktıkları hâlde keselerini dolduran, oluşturdukları havuzlara bir şeyler akıtan insanlar, hâl ve tavırlarıyla apaçık yalan söylüyorlar demektir.
Yapılan hizmetleri popülizme, alkışa, takdire bağlama, müşa run bi’l-benân (parmakla gösterilen) olma maksadını takip etme, dünyevî bir kısım makamların arkasına düşme hem riyakârlık, hem bencillik ve hem de Allah’a karşı saygısızca pazarlığa girme demektir.
Bir lütf-u ilâhî olan başarıları ve nimetleri kendilerinden bilen, bunları kendi akıl, zekâ, fetanet ve dirayetlerine veren, bu istikamette Firavunca laflar edenlere bugün bir fırsat verilse bile yarın bu fırsat onların ellerinden alınır, burunları yere sürtülür, bugün şımarıp küstahlaştıkları ölçüde yarın mahcup duruma düşerler.
det-i ilâhiye böyledir ve onun değiştiği hiç görülmemiştir.
Gübre Ol ki Güller Yetişsin!..
Hakiki bir mü’minin, nâil olduğu bir kısım muvaffakiyetleri kendi çıkarları istikametinde kullanması veya üzerinde bülbüller ötüşüyor diye şımarıp küstahlaşması söz konusu olamaz/olmamalı.
O, mazhar olduğu ihsan ve ikramlar karşısında, “Acaba ben, gülümle, çiçeğimle, yapraklarımla, kökümle yeniden bir kere daha toprağa dönüp,
yeni bir kısım güllerin neşv ü nema bulması için uygun bir ortam ve zemin teşkil edebilir miyim?” mülâhazalarıyla hareket eder/ etmelidir.
Üstad Necip Fazıl (makamı Cennet olsun), kendisinden bahsederken, “Beni de bir gübre kabul edin.” derdi.
Onun bu sözünü hiç unutmam.
Aslında kendi büyüklüğünün farkında olmasına rağmen bu mülâhazalar içinde bulunması onun tevazu, mahviyet ve hacaletini ifade etme adına çok önemlidir.
İşte bir mü’min kendisine böyle bakmalıdır.
O, bir gül bahçesine dönse, her tarafa ser çekse, dört bir yandan bülbüller üşüşerek onun yapraklarına konsa, onun için şarkılar ve naatlar okusa, o, tekrar yeni güllerin bitmesi adına gül yaprakları hâlinde toprağa dökülmelidir.
Zira Allah’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı nimetleri karşısında bize düşen vazife, mahviyet, tevazu ve hacaletimizi daha da derinleştirme olmalıdır.
Hatta birileri, bizden bahsettiğinde biz, “Allah Allah! Ne halt karıştırdık ki bu insanlar, bizim için sövme mânâsına gelen
bu övgü dolu sözleri söylüyorlar!” demeliyiz.
Ortaya konulan hizmetleri ille de esbab-ı âdiye içinde bir sebebe dayandırmak gerekirse, onu mü’minler arasındaki vifak ve ittifaka verilmelidir.
Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu), vifak ve ittifakı kendisine yönelmiş bir teveccüh veya nazar kabul ettiği, teveccühe teveccühle, nazara da nazarla mukabelede bulunduğu düşünülmelidir.
Çünkü vifak ve ittifak, tevfik-i ilâhînin en büyük vesilesidir.Enfâl Sûresi’nde geçen,
قلوبهـْم لَـو ّ يـنَوأَلَـف بَأنفقـت مـا فـي الرض جميعـاَّ ۤمـا ألفـت بَيـَن قلوبهـم ولكـن اهلل ألـ ف بَينهـ م إِنـ ه عزيــز حكيــم“ (Allah),mü’minlerin kalblerini birbirine ısındırıp bir araya getirdi.
Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat Allah onları birleştirdi.
Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir.”73 âyet-i ke rimesinin de işaret ettiği üzere asıl mesele Allah’ın (celle celâluhu) inayeti, riayeti ve kilâetidir.
73 Enfâl sûresi, 8/63.

Biz, O’nunla münasebetimizi ne kadar sıkı tutarsak, O da birlerimizi bin yapar.
O, bir damlaya koskocaman deryanın, bir zerreye güneşin, bir karıncaya da gergedanların işini gördürmek suretiyle büyüklüğünü ifade eder.
Çünkü Allah’ın, büyüklüğünü ifade etme hususlarından birisi de çok küçük unsurları kullanmak suretiyle büyük işler yapmasıdır.
Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde sayıları otuz-kırk bini geçmeyen sahabe-i kiram efendilerimiz, o dönemin iki süper gücü olan Bizans ve Sasani’nin hakkından gelmiş, devletler muvazenesinde önemli bir yere oturmuş ve dünyaya yeni bir nizam vermişlerdi.
Üstelik onlar, her birisi bugünkü terör hadiselerinin üç-dört katı büyüklüğündeki on bir tane irtidat hâdisesinin üstesinden gelmişlerdi.
Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), iki buçuk seneye varmayan hilâfeti döneminde, bütün bu fitneleri bastırmış ve asayişi temin etmişti.
Bugün onca mekanize birliğe rağmen bir terör
hâdisesinin önüne geçemeyenler hicapla iki büklüm olmalıdırlar.
Toprakla Öyle Bütünleş ki Mezarın Dahi Bilinmesin!..
Allah bes, bâkî heves (Allah yeter, kalanı heves).
Alkışa, takdire, alâyiş ifade eden sözlere ihtiyacımız yok.
Kemal-i mahviyet ve tevazu içinde Cenâb-ı Hakk’a karşı hizmet etmeli, O’nun rızasına kilitlenmeli, sonra da yeniden bir güle çekirdek olmak üzere toprağa gömülmeliyiz.
Değil hayatta iken takdir edilme, gömülürken bile, “Cenazeme çok insan iştirak etsin.” şeklinde bir arzu ve beklentimiz olmamalıdır.
Hatta bir yerde, “Mevtâyı nasıl bilirsiniz? Haklarınızı helâl eder misiniz?” şeklindeki sözleri güft ü gû saymalı, asıl olanın Allah’la münasebeti kavi tutmak olduğunu da asla unutmamalıyız.
Silik bir insan gibi yaşamalı ve ruhumuzun ufkuna yürümeliyiz.
Mümkünse, çağın devâsâ kâmetinin dediği gibi mezarımızın bile saklı kalmasını istemeliyiz.
O, “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor, bunu vasiyet ediyorum.” demiştir.74 Allah aşkına, bu nasıl bir tevhid telâkkisidir; Allah’la ne müthiş bir irtibattır! Nitekim ruhunun ufkuna yürüdüğü günden bugüne birkaç kişinin dışında kimse onun mezarının yerini bilmemektedir.
O, eserlerinde dile getirdiği fevkalâde tevazu, fevkalâde mahviyet ve fevkalâde hacalet ilkesini bir hayat düsturu hâline getirmiş ve hayatını hep nefye bağlı götürmüştür.75
Eğer yaptığımız hizmetler neticesinde ille de bir beklentimiz olacaksa o da dünyanın dört bir yanında “ruh-u revân-ı Muhammedî”nin şehbal açması olmalıdır.
Fakat bu hususta bile illa neticeyi görelim diye ısrarcı olmamalı ve meseleyi murad-ı ilâhîye havale etmeliyiz.
Çünkü O’nun muradının önünde bir murad takip etmek doğru değildir.
Biz isteriz, arzu ederiz ama O’nun muradını bilemeyiz.
Biz istesek de bazı kömür istidatlar hidayete ermeyecektir.
Dolayısıyla biz, Allah’ın (celle celâluhu) ve O’nun Şânı Yüce Nebisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) gönüllere taht kurması hususunda kararlı ve ısrarcı olsak da neticeyi Allah’a havale eder, O’nun hüküm ve takdirine razı oluruz.
74 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.189.
75 Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.
470 (Emirdağ Hayatı); Emirdağ Lâhikası-1 s.57.
Aksiyon İnsanları ve İlim Ehli
Soru: Tevbe Sûre-i Celîlesinde yer alan, “Mü’minler toptan savaşa çıkmamalıdır.
Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve geri döndüklerinde milletlerini uyarmak üzere geri kalmaları gerekmez mi ki, böylece, yanlışlıklara düşmekten sakınmış olsunlar.”76 âyetinin günümüz mü’minlerine verdiği mesajlar nelerdir?
Cevap: Yüce Allah bu âyet-i kerimede kelâmıyla ومـا كان المؤمنـون لِينفـروا ۤكافة olarak, ilk mü’minlerin hepsinin aynı anda sefere çık malarının, cepheye koşmalarının ve savaşa iştirak etmelerinin doğru olmadığını beyan buyurmuştur.
Dahaۤ َsonra ةفرقك ِل نف ر مل نَفلَــوonlarifadeleriyle منهـم طائِفــة لِيتفقهــوا فــي الديــنdan bir grubun dinin ruhuna nüfuz etmek için arkada kalması gerektiğini ifade buyur ولِينـ ذروا قومهـ م إِذا رج ۤعــوا إِلَيهـ م لَعلَهـ م يَحـ ذرون muş, kavl-i kerimiyle de bu ilim sahiplerinin deği şik cephelerden dönen kavimlerini eğri yolun encamından sakındırmaları, din adına onları beslemeleri ve bilmeleri gerekli olan ilimleri onlara talim etmeleri gerektiğini beyan etmiştir.
Çünkü harıl harıl bir cepheden diğerine koşan ve düşmanla yaka paça olan mücahitler bu konudaki ihtiyaçlarını tam karşılayamamış, çok önemli bir vazife yaparken ilim adına eksik kalmış, dinlerini öğrenememiş olabilirler.
İlmî Kıvam ve Başarı
İslâm’ın ilk intişar ettiği dönemde, mü’minler, hak ve hakikati anlattıklarından, adaleti temsil ve ifade ettiklerinden dolayı din ve diyanet düşmanları tarafından hücum ve saldırıya maruz kalıyorlardı.
Böyle bir durumda mü’minler, işlerini bitirmek için üzerlerine gelen düşmanlara, “Gelin hele bir camide oturup konuşalım.” diyemezlerdi.
Deseler bile kin ve tahribe kilitli o düşmanlar gelir o camiyi mü’minlerin baş larına yıkmaya çalışırlardı.
İşte inananlar böyle bir yıkıma fırsat vermemek için, yani ırzlarını, namuslarını, din ve diyanetlerini, vatanlarını, bayraklarını korumak için, saldırıya geçen düşmanlara karşı koymuş ve kendilerini müdafaa etmişlerdi.
Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra Hulefa-i Râşidin döneminde de benzer problemlerle karşılaşılmış ve Müslümanlar değişik yerlerde düşmanlarla yaka paça olmak zorunda kalmışlardı.
Mesela Hazreti Ebû Bekir döneminde, ortaya çıkan irtidat hâdiselerini bastırmak için tam sekiz farklı cephede mücadele edilmişti.
Bunların yanı sıra o dönemin süper güçleri olan Sasaniler ile Bizans İmparatorluğu’nun gözleri de Müslümanların üzerindeydi.
Bunlar da her fırsatta bir problem hâlinde Müslümanların karşısına çıktığından Müslümanlar dünyanın değişik yerlerinde müdafaa savaşı yapmak zorunda kalmışlardı.
Şimdi böyle bir durumda eğer herkes savaşa iştirak edecek olursa, eğitim alanın da ciddi bir boşluk ortaya çıkacaktı.
İşte yukarıda geçen âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, bir zümrenin geride kalarak ilimle meşgul olmasını ve savaşlardan dönen insanlardaki bu boşluğu doldurmalarını emretmiş ve böylece Müslümanların mutlaka ilmî kıvamlarını korumaları ve yaşadıkları çağın şartlarına göre ulaşılması lazım olan ufka ulaşmaları gerektiğine işaret etmiştir.
Zaten böyle bir kıvam ve ufuk yakalanamadığı takdirde, farklı cephelerde hücumlara karşı koyup başarılı olmak da mümkün değildir.
Kültür Elçileri
İlim ve beyan gücünün öne çıktığı günümüz şartlarına gelince; bugün kendimiz olarak mevcudiyetimizi devam ettirebilmemiz ilmin, kalemin, beyanın gücüyle mümkün olacaktır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla, günümüzde medenilere galebe ikna iledir.77 Dolayısıyla günümüzün kültür elçileri olan adanmış ruhlar, kendi değerlerini maddî kılıçla, tankla, topla, tüfekle, silahla ve kaba kuvvetle değil; ilimle, irfanla, sevgiyle, hoşgörüyle, esenlikle dünyanın değişik coğrafyalarına götürmelidirler.
Çünkü sevgi ve sulh yolu gönüllere giden yolu açar; kaba kuvvet ise, kin ve nefretlerin hortlamasına sebebiyet verir.
Bunun için, başka devletler gelip tepenize binmedikçe, mecbur kalınmadıkça maddî kuvvetle me seleleri çözme yoluna başvurulmamalıdır.
Maddî gücün kullanımına gelince o, mü dafaada bulunma veya vukuu muhakkak olan bir tehlikeyi bertaraf etme noktasında ele alınmalıdır.
Bu itibarladır ki hem dinimiz, hem insanlık adına günümüzde yapılması gereken en önemli vazife, dünyanın dört bir yanına açılarak kendi kültür değerlerimizi oralara götürmek ve bu arada temel disiplinlerimize aykırı olmaması kaydıyla gidilen yerlerdeki farklı desen ve renkleri almaktır.
Evet, adanmış ruhlar gittikleri yerlerde farklı insanlarla temasa geçerek hem kendi kültür değerle rimizin fahrî temsilciliğini yapacak hem de alınması gereken güzellikleri alıp kendi insanının istifadesine sunacak.
Fakat onlar bu önemli vazifeyi yerine getirirken daha çok aksiyon ağırlıklı bir meşguliyet içinde olacaklarından ilmî ve mânevî açıdan gerektiği ölçüde beslenemeyebilirler.
Öyleyse mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerlerimize vâkıf bulunan, temel kaynaklarımızı daha iyi bilen fertler yetiştirilmeli ve böylece onların eliyle aksiyon sahasında koşturup duran insanların gerektiği ölçüde beslenmesi sağlanmalıdır.
İlim ve fıkıhta derinleşme için omuzları üzerine sorumluluk yüklenenler tıpkı bir “menhelü’l-azbi’l-mevrûd” (tatlı su kaynağı) gibi sürekli akmalı, sahada koşturan fedakâr ruhları beslemeli; onlar da o kaynaktan alacağını almalı, ilmî donanımlarını tamamlamalı ve böylece kendilerini sürekli yenileyebilmelidirler.
Hem Maddî Hem Mânevî İlimlere Açık Fakihler
Alifadesiyle لِيتف َقهوا في الدين kerime, yet-i
lah yolunda seferden geride kalacak kişilerin ilk olarak imana, İslâm’a ve bir yönüyle bunların tabiata mâl edilmesinin bir ünvanı olan ihsana müteallik meseleleri öğrenmeleri gerektiğine işaret etmektedir.
Bununla birlikte bu değerlerin sağlam işlemesi, bir toplum tarafından rahat kabul edilmesi, dünyadaki farklı kültür ortamlarında yetişen insanların bunlara alâka göstermesi, sempati duyması ve değer atfetmesi şer’î ilimlerin yanında tekvînî emirlerin de doğru okunmasına bağlıdır.
Dolayısıyla dinin yanında, fünûn-u medeniyenin menbaı, laboratuvarı ve aynı zamanda araştırma merkezi sayılabilecek olan tabiat ilimlerinin çok iyi öğrenilmesi, bu konuda araştırmaların yapılması, tabiat meşherinde teşhir edilen varlığın temaşa edilmesi çok önem arz etmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, bir taraftan ulûm-u diniye öğrenilirken diğer yandan fünûn-u medeniye ihmal edilmemelidir.
O, talebenin himmetinin ancak bu ikisinin bir araya gelmesiyle pervaz edeceğini ifade etmiştir.78 Bunlardan birisini dışladığınız zaman, diğerini kolsuz ve kanatsız bırakmış olursunuz.
Evet, ne kalbin ziyası olan dinî ilimlerden fedakârlıkta bulunmalı ne de akıl, mantık ve muhakemenin ziyası olan müspet ilimler ihmal edilmelidir.
Ayrıca bu âyet-i kerime mü’minlere ilim ve araştırma aşkının önemini vurgulamak tadır.
Dolayısıyla insan gerek dinî ilimleri gerekse pozitif bilimleri elde etme istikametinde ciddi bir gayret sarf etmeli ve bu konuda hayatının sonuna kadar hep talebe kalmalıdır.
Çünkü talebe, bir şeyin peşinde olan ve onu talep eden kişi demektir.
İnsan, ister şer’î ilimleri talep etsin, isterse pozitif bilimleri, eğer o, araştırmalardan süzülüp gelen usareleri Allah’ı bilme ve aynı zamanda sağlam bir muvazene temin etme adına değerlendiriyorsa, talebe muamelesi görecektir.
Peki, ne olur talebe muamelesi görünce? Allah Resûlü’nün beyanları içinde Allah (celle celâluhu), ilim talebiyle yola çıkan kimseye Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.79
İlim talep etmek bu kadar önemli ve âlimin topluma sağlayacağı faydalar bu kadar büyük olunca, toplum da ilim talebelerine
sahip çıkma ve bakma adına elinden geleni yapmakla mükelleftir.
Zira kendisini ilme adayan bir insanın başka bir işle meşgul olması çok zordur.
Binaenaleyh fukahadan bazıları, atlastan elbiseler giyse ve kapısının eşiği altından olsa bile yine de talebe-i ulûma zekât ve sadaka düşeceğini ifade etmiştir.80 Çünkü bir milletin hayatı, böyle bir ilim tahsiline bağlıdır.
Bu yapılmadığı takdirde millet de çöker ve dağılır.
Nitekim bu konudaki duraklamayla birlikte beşinci asırda çatlamalar olmuş; on üç ve on dördüncü asırlardaki gerilemeyle birlikte ise tam bir kırılma ve çözülme kendini göstermiştir.
O günden bugüne bir daha da belimizi doğrultamadık.
İstiğna ve Diyet
Halkın görüp gözetmesi karşısında ilim talebeleri de halkın bu hüsn-ü teveccühü nü rantabl olarak değerlendirme adına ellerinden geleni yapmalı, zamanlarının saniyesini zayi etmemeli, çok ciddi bir mesai tanzimi, amel taksimi ve yardımlaşma di sipliniyle himmetlerini tamamen bu işe yoğunlaştırmalıdırlar.
Onlar milletin kendilerine olan teveccühünü hak etme adına bütün enerjilerini ortaya koymalı, icabında dört saat uyku uyumalı ve günün yirmi saatini çalışmaya tahsis etmelidirler.
Kim bilir onlar böyle bir çalışma temposuyla hareket edince, Allah da (celle celâluhu) bir insanın on senede elde edeceği neticeyi, iki senede onlara lütfeder.
Yeri gelmişken bir hissimi ifade edeyim: Ben doktora yapmak üzere yurt dışına çıkıp on senede bunu bitiremeyen insanlara gönül koyuyor ve onlara karşı içimde bir kırılma hissediyorum.
Ülkemiz ve milletimizin yetişmiş insana ihtiyacı ortada iken, bunca zamanı israf etmenin hesabını Allah sorar.
Zaman insan için en büyük sermayedir.
Eğer bir insan böyle bir yola girdiyse dişini sıkmalı, beynini zonklatmalı, değerlendirebileceği bütün argümanları değerlendirmeli, istifade edebileceği bütün kaynaklardan istifade etmeli ve imkânı varsa süreyi uzatma bir yana, kendisi için takdir edilen süre den önce doktorasını bitirmelidir.
İlim ehli için son bir husus olarak şunu ifade etmek istiyorum: İstiğna, ilim ve ilim ehlinin izzeti için olmazsa olmaz, çok önemli bir disiplindir.
Esasında enbiya-i izâmın mesleği de buna dayanır.
Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyet-i kerimesinde onların, “Sizden bu (tebliğ vazifesi)ne karşılık hiçbir ücret is temiyorum.
Benim ücretim yalnız lemlerin Rabbi’ne aittir.”81 dedikleri ifade ediliyor.
Bu açıdan ilim adamları hayatlarının hiçbir safhasında, ne talebeliklerinde, ne hocalıklarında ne de hocalar hocası olduklarında, ellerinden geliyorsa hiç kimseye diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar.
Allah korusun, eğer bir insanda istiğna duygusu yoksa ve o, yaptığı bir kısım işleri müdür, genel müdür, vekil, bakan, başbakan olma gibi bir kısım beklentilere bağlamışsa, böyle birisi diyet ödemekten başını kurtaramaz.
Ve maalesef ödediği diyetler sadece kendisine değil, mensup olduğu millete de çok pahalıya mâl olur.
Bu açıdan ilim talep
eden insanlar, hayatlarını istiğna prensibine göre tanzim etmeli, yeri geldiğinde şayet babalarının imkânları varsa bunu kullanmalı, yapabiliyorsa kendi imkânlarıyla üç beş kuruş kazanarak maişetlerini temin etmeli, kıt kanaat geçinmeli ama asla diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar.
* * *
76.Tevbe sûresi, 9/122.
77.Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54, 64 (İlk Hayatı).
78.Bediüzzaman, Münazarat s.133.
79.Müslim, zikr 38; Tirmizî, hudûd 3, birr 19, kıraat 3; Ebû Dâvûd, edeb 68.
80.Bkz.: İbn bidîn, Hâşiye 2/340.
81.Yûnus sûresi, 10/72; Hûd sûresi, 11/29, 51; Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180; Sebe sûresi, 34/47.
İnsanı Baş Aşağı Götürecek Hastalık: Suizan
Soru: Bir hadis-i şerifte, insanların helâk olduğunu söyleyen kişinin asıl kendisinin helâk olduğu ifade edilmektedir.
Suizanda bulunma veya sürekli başkalarını tenkit etme gibi davranışlar bu hadisin şümûlüne dâhil midir?
Cevap: Başta Sahih-i Müslim olmak üzere pek çok sahih hadis kitabında yer alan hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), و فهـنــاسهلَـ ك الجـ لقــال الرإِذاأهلكهــم “Bir kişi, ‘İnsanlar helâk oldu.’ dedi ği zaman, onlar içinde en fazla helâke maruz kalan kendisi olur.”82 buyurmuştur.
Bu mübarek beyan, cevâmiü’l-kelim (az sözle çok mânâ ifade etme) olduğundan pek çok hakikati muhtevidir.
Bu hakikatlerden biri de soruda ifade edildiği üzere, insanın başkaları hakkında suizanda bulunmasıdır.
Zira biri hakkında “O helâk olmuştur.” diyecek ölçüde ileri-geri konuşma; beriki hakkında, “Onun işi bitmiştir.” gibi sözler söyleme hep suizannın neticesidir.
Hâlbuki Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) asıl işi bitmiş olanın, başkaları hakkında bu tür beyanlarda bulunan kişiler olduğunu haber vermektedir.
Nefsini Putlaştıranlar, Dışarıda Suçlu Ararlar
Suizan neticesi olarak başkaları aleyhinde ileri geri laflar etmenin içinde egoizm, egosantrizm, hatta her şeyi kendisine bağlama gibi bir narsizm vardır.
Herkesi ayıplayan, herkes için bir suç bulan insan, hiç farkına varmadan kendisini bir mabut hâline getiriyor, kendisine tapıyor ve aynanın karşısına geçip, “Yok böyle birisi.
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır.” mülâha zalarına giriyor demektir.
Hüsnüzandan mahrum fakat suizanna kilitli bir insan, başkasının namaz gibi çok önemli bir ibadetini bile bir şekilde kendi suizannına kurban edebilir.
Mesela namaz kılan birisini gördüğünde onun hakkında, “Acaba bu kişi namazla tam bütünleşebildi mi?” şeklinde bir düşünceye girebilir.
Fakat böyle bir düşüncenin karşısına Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Yarıp da kalbine mi baktın?” beyanı çıkacaktır.83 Biz, kimsenin kalbini bilemeyiz.
Zâhiren şeklî ve surî namaz kıldığını zannettiğimiz bir insan belki de derinlemesine ve duyarak o namazı îfâ ediyordur.
Dolayısıyla namazın doğrusunu anlatma, mü’min sıfatlarını ortaya koyma gibi mevzularda doğruları dile getirme vazifemiz olsa da falanın filânın kıldığı namaz veya tuttuğu oruç hakkında olumsuz mülâhazalara girmekten, hele de bunu seslendirmekten mutlaka kaçınmalıyız.
Zira başkalarının yaptığı ibadet ü taate ön yargı ve niyet okumalarla bakmak, korkunç bir suizandır.
Böyle bir suizan, mânevî olarak insanın baş aşağı gitmesine sebep olabilir.
Allah (celle celâluhu) da, “Ey iman edenler! Zandan çok sakının.Çünkü zanların bir kıs mı günahtır.Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.”84 kavl-i kerimiyle suizannı kesin ve net bir şekilde yasaklamaktadır.
Bu itibarla başkalarına bakarken, onlar hakkında hüsnüzanna esas teşkil edebile cek bir husus söz konusu olduğu müddetçe hep hüsnüzanla bakmak gerekir.
Öyle ki, karşıdaki kişinin hüsnüzan edilebilecek tek bir yönü olsa bile, hüsnüzan esas alınmalı, suizandan kaçınılmalıdır.
Mesela birisinin ahiret sermayesi olarak sadece bir kelime-i tevhid veya kelime-i şehadeti vardır.
Zâhiren salih amelini göremediğimiz bu kişi hakkındaki kanaatimiz, “Bu kardeşim, kelime-i şehadeti yürekten söylemiş ve onun bu sözü nezd-i ulûhiyette yüksek bir kıyme te ulaşmış olabilir.
Dolayısıyla o, tek bir kelime-i şehadetle kurtuluşa erebilir.” şeklinde olmalıdır.
Beri taraftan kendimiz hakkında, günde beş vakit değil, beş vaktin üzerine 50 vakit kaza namazı ilâve etsek, yine de işin içine riya ve süm’a karışmış olabileceği şüphesiyle helâk olabileceğimiz endişesini taşımalıyız.
Misalleri çoğaltabiliriz.
Mesela, ferdî ibadetlerini eksik, noksan yerine getirdiğinden dolayı zâhiren Allah’la irtibatı zayıf görünen birisi, insanlarla münasebetlerinde hep doğru konuşuyor, sözlerine hiç yalan bulaş tırmıyordur.
Biz, onun bu tavrını Allah’tan korkmasına hamletmeli ve onun hakkında, “Bu kişi konuşmalarında bu kadar hassas olduğuna göre demek ki Allah’la çok güçlü bir münasebeti var.” demeliyiz.
Keza haramlara karşı çok hassas olan, haramın bir arpasını bile ağzına götürmeyen, kendisine yapmadığı bir işin karşılığı verildiğinde onu hak etmediğini düşünerek reddeden bir in sanın bu davranışları öyle güzeldir ki onları Allah rızasıyla irtibatlandırmayınca izah edemeyiz.
Dolayısıyla bütün bu durumlar karşısında o kişinin Allah’la münasebeti konusunda hep hüsnüzanda bulunmalıyız.
Denge: Hüsnüzan, Adem-i İtimat
Ancak ifrat ve tefritlerden uzak kalıp meseleyi ekmeliyet ve etemmiyet mülâhazasına bağlayacak olursak, şu kıstası da hiçbir za man göz ardı etmemeliyiz: Özellikle gel-gitlerine şahit olunan kimseler hakkında, hüsnüzan disiplini, adem-i itimat disiplini ile birlikte ele alınır.
Çünkü hüsnüzan ettiğimiz kişi, zaman zaman istikamet çizgisinden sapıyorsa, sanıldığı kadar kâmil ve mükemmel bir insan olmayabilir.
Bu açıdan söz konusu kişi hakkında hüsnüzan içinde bulunsak da, mülâhaza dairemizi açık tutar, endişe ettiğimiz hususlardan dolayı ona bir kısım hayatî vazifeler verme veya çok önemli işler emanet etme gibi mevzularda temkinli davranırız.
Fakat böyle bir durumda bile, durumu rapor ederken, “Ben falana karşı çok güven duymuyorum; filân çok itimat edilir bir şahıs değildir.” şeklinde suizan ifade eden söz söylemenin hakkımız olmadığını bilmemiz gerekir.
O hâlde biz, başkalarına bakarken en küçük amellerin bile onları Allah indinde kurtarabileceğini düşünmeli, hatalarına nazar-ı müsamaha ile bakmalı ve onlar aleyhinde söz söylemekten kaçınmalıyız.
Nitekim Asr-ı Saadet’te yaşanan bir hâdise, mü’minle re bu konuda önemli dersler vermektedir.
Şöyle ki, içkinin henüz yeni haram kılındığı dönemde bir sahabî, pek çok defa sarhoş olarak yakalanmış ve tedip edilmişti.
O, bir keresinde de Huzur-u Risalet-penahi’ye aynı suçtan dolayı getirilerek tedip edilmişti de orada bulunanlardan birisi onu kastederek, “Allah cezanı versin.
Sen ne kötü adamsın.
Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun!” türünden sözler sarf etmişti.
Bunu duyan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “(Böyle sözler söylemeyin.
Böyle sözlerle kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın).
Allah’a yemin ederim ki o, Allah ve Resûlü’nü çok sever!” buyurmuştu.85 İşte, başkalarına bakarken sürekli Allah Resûlü’nün bu ufkundan bakmalıyız.
Hüsnüzan: En Güzel Bir İbadet
Hususiyle Allah ve Resûlü ile irtibatı olan, Kur’ân’la münasebeti bulunan, kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adamış inanan gönüller hakkında suizanda bulunmaktan, kusur arayıp onları ayıplamaktan fevkalâ de sakınmak gerekir.
Zira Allah Resûlü (sal مـن ع َيـر أَخـاه بذنـب لَـم sellem), ve aleyhi lallâhu
kardeşini Müslüman “Kim, يَمــت حتــى يَعملــه
herhangi bir hata ve günahı işlemekle ayıplarsa o, bu ayıbı işlemeden ölmez.”86 sözleriyle ikaz etmiştir.
Bu açıdan bir insan, “Ben falanlara şu ayıbı yakıştırdım ama ya millet de beni veya eşimi ya da çocuklarımı böyle bir şeyle ayıplarsa ben ne yaparım!” mülâhazası ile korkmalı, titremeli ve iki büklüm olmalıdır.
Evet, hakiki mü’min, her kim olursa olsun, başkaları hakkında çok dikkatli düşünmeli ve temkinli hareket etmelidir.
Bilindiği üzere hep uyanık olma anlamına gelen teyakkuz, sofiliğin ilk basamağıdır.
Mü’min, Allah yolunda yürürken sürekli gözleri açık olarak yürümeli, düşüncelerini mümkün oldukça hüsnüzanna bağlamalı, kat’iyen suizan günahına girmemelidir.
Zaten Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sel “Hüsnüzan حسـن الظـن مـن حسـن العبـادة de, lem)
sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.”87 buyurmak suretiyle bize yüce bir
ufuk olarak hüsnüzannı göstermektedir.
Bununla birlikte yılan gibi zehirlemekten lezzet alan ve sürekli başkalarını boynuzlamaya çalışanlara karşı temkinli davranmayı ve onlara karşı setler oluşturmayı da ihmal etmemeliyiz.
Fakat sizin bu konuda temkinli hareket etmeniz, hakkınızda türlü türlü komplolar plânlayan insanların hidayetleri adına duada bulunmanıza mâni olmamalıdır.
Bundan dolayıdır ki, elli senedir aleyhimde yazı yazan insanlarla ilgili aklıma Cehennem’e gitmeleri yönünde bir düşünce geldiğinde hemen, “Hayır yâ Rabbî! Bahtına düştüm, ne olur Cehennem’le onlara azap etme! Kalblerine iman koy, onları da imanla serfiraz kıl!” diye dua ediyorum.
Fakat yaşadığınız mağduriyet ve mazlumiyetler karşısında Allah size farklı bir tercih hakkı da lütfetmiştir.
İsterseniz, “Allahım, onların haklarından gel, onları hezimete uğrat, birliklerini paramparça hâle getir, cemiyetlerini dağıt, düzenlerini başlarına yık!” diyebilirsiniz.
Bütün bunları söylemek sizin
وإِن عاقبتــم فعاقبــوا بمثــل مــا Çünkü hakkınızdır.
بـه عوقبتـم “Ceza verecek olursanız, size yapı lan muamelenin misliyle cezalandırın.”88 âyet-i kerimesi mucebince, birileri size işkence ediyor, eza ve cefada bulunuyor, değişik komplolar hazırlıyor, hile ve tuzaklar kuruyorlarsa, onları bozacak, tersyüz edecek, kendi başlarına dolayacak duada bu lunmak da sizin hakkınız olur.
Bununla bir likte âyet-i kerimenin devamında, صبرتم ولَئن
olursanız sabredecek “Şayet لهـو خيـر لِلصابريـن
bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” ifa deleriyle de –şahsî haklar noktasında– dişinizi sıkıp sabretmenizin, centilmenlikten vazgeçmemenizin sizin için daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur.
* * *
82Müslim, birr 139; Ebû Dâvûd; edeb 77; Muvatta, kelâm 2.
83Buhârî, meğâzî 45; Müslim, îmân 158-160.
84Hucurât sûresi, 49/12.
85Buhârî, hudûd 4-5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381, 9/246.
86Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 53; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/191.
87Ebû Dâvûd, edeb 81; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/297.
88Nahl sûresi, 16/126.
İslâm’ı Taşıyabilecek Organizasyon
Soru: İslâm’ı; akıl, vicdan, ruh, ceset ve letâiften meydana gelen, bütün varlığın fihrist-i mânevîsi bir organizasyonun taşıyabileceği ifade ediliyor.89 Burada anlatılmak istenen hususlar nelerdir?
Cevap: Soruda sayılan ve insanın farklı derinliklerini teşkil eden hususların her biri, İslâm’ın anlaşılması ve anlatılması adına ana atkılar mahiyetindedir.
Akıl
İlk olarak akla bakacak olursak, akıl; kalb ve ruhun rehberliği altında yerinde kullanıldığı takdirde iyiyi-kötüyü, yararlıyı-zararlıyı birbirinden ayırt edebilecek bir fonksiyon eda eder.
Ne var ki, rasyonalistler, aklı her
şey saymış, günümüzün neorasyonalistleri de onu Kitap ve Sünnet’in bile önüne çıkaracak ölçüde bir rükün yerine koymuşlardır.
Bunlara karşı çıkan bazı kimseler ise aklı bütün bütün inkâr etmişlerdir.
Yani ifrat, tefriti doğurmuştur.
Bugün İslâm dünyasının genel durumuna bakılacak olursa, aklın bü tün fonksiyonlarıyla nasıl ihmal edildiği ve bu konuda tefrite doğru nasıl yuvarlandığı görülecektir.
Oysaki aklın yaratılmasının önemli bir hikmeti vardır.
Her şeyden önce o, mükel lefiyetin ve kulluğun esasıdır.
Öyle ki insanoğlu, akıl nimetinden mahrum kalsaydı, Allah’a muhatap olma gibi bir şereften mahrum kalacaktı.
Allah, akıl sahibi olması yönüyle insanla konuşuyor.
Bir yönüyle akıl sahibi insanla mukaveleler yapıyor.
Me “Siz فاذكرونِــي أَذكركــم Kerim’de Kur’ân-ı sela,
Beni anın ki Ben de sizi anayım.”;90 وأوفــوا
yerisözü verdiğiniz “Bana بعهـدي أوف بعهدكـم
ne getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.”91 buyuruyor.
Bunların anlaşılıp yaşanması ise akla bağlıdır.
Allah’ın, aklı
olmayan birisini öbür tarafta Cennet’ine koyup koymayacağı ayrı bir meseledir.
Fakat insanın aklı sayesinde Allah’a muhatap olma şerefine nâil olması ve aklı sayesinde şer’î hitapları anlayıp yaşayabilmesi, aklın dindeki yeri ve kıymetini anlama adına çok önemlidir.
Bunların yanı sıra görülüp duyulan şeyleri anlamanın esas unsuru da akıldır.
Fakat aklın da kendisine göre belli bir dairesi vardır.
O, elde ettiği bilgileri şer’-i şerifle test etmediği sürece her zaman yanılabilir.
O yüzden ona kendi kıymet-i harbiyesine göre bir değer vermek gerekir.
Diğer yandan da aklı, bütün fonksiyonlarını eda etmeden azlettiğiniz zaman, sahip olduğunuz mekanizmanın veya sistemin bir tarafını felç etmiş olursunuz.
Dolayısıyla böyle bir sistemin kendisinden beklenen fonksiyonu eda etmesi mümkün olmaz.
Nasıl ki, bütün parçaları yerinde olmasına rağmen gaz pedalı bulunmayan bir araba hareket etmezse, insanın sahip olduğu sistemin önemli ayaklarından birisini oluşturan akıl, kendisinden
beklenen fonksiyonu eda etmediği takdirde umumi sistem de felç olacaktır.
Vicdan
Bu sistemin diğer bir ayağını da vicdan oluşturmaktadır.
Hazreti Pîr’in ifadesiyle vicdanın his, irade, şuur ve latîfe-i rabbâniye diye dört rüknü vardır.92 Latîfe-i rabbâniyenin de, ayrı bir derinliği olan “sır”, –Allahu a’lem– sıfât-ı sübhaniyeye nâzır olan “hafî” ve Zât-ı Baht’ı arama ufku diyebileceğimiz “ahfâ” derinlikleri bulunmaktadır.
Bizim gibi ümmilerin bu meselelerden habersiz olmaları, bunların olmamasına delâlet etmez.
Zira bu ufukları ihraz eden insanlar, ruhî tecrübeleriyle bunları bize haber vermişlerdir.
İşte vicdan mekanizmasını oluşturan bütün bu unsurların bir araya gelmesiyle Hazreti Pîr’in dikkat çektiği “hads” hâsıl olacaktır.
Buna iç sezgi, iç değerlendirme veya iç tahlil de diyebilirsiniz.
İnsan, dış âlemde olup biten şeyleri bununla süzgeçten geçirir ve doğru bir şekilde kavrar.
Fakat vicdana
ait bu unsurlardan bir tanesi bile ihmal edilecek olursa, vicdan tam olarak işletilemeyecektir.
İnsan organizasyonunun çok önemli bir rüknü olan vicdan mekanizmasını devreden çıkardığınız zaman insan denen varlığı da felç etmiş olursunuz.
Bu durumda onun iskeletinin, maddî yapısının, yüz çizgilerinin, göz, kulak, dil, dudak, burun yapısının vs.
çok güzel olmasının da bir önemi kalmayacaktır.
Ruh
Ruh da bu sırlı organizmanın önemli rükünlerinden biridir.
O, latîfe-i rabbâniyenin üstünde bir sistemdir.
Veliler, seyr u sülûk-i ruhanî güzergâhını belirlerken, latîfe-i rabbâniyeden ruha hareket edileceğini söylemişlerdir.
Ruhun, bir ilâhiliği vardır.
Ruh, Cenâb-ı Hakk’ın nefha-i ilâhisi olması itibarıyla, âlem-i ulûhiyetten bize gelmiş, şebnemi üzerinde ter ü taze bir armağandır.
Biz, onunla duyulur, onunla bilinir, onunla görülür ve onunla gözetiliriz.
O, Allah’a ait bir emanettir.
Dolayısıyla latîfe-i rabbâniye den ruh ufkuna sıçrama, en başta Allah’tan bize emanet edilen bu nefha-i ilâhiyeye karşı saygının ifadesidir.
Aynı zamanda bu, bir ufuktur.
Onun ilâhiliğini, ancak ruh ufkuna çıkanlar tam duyabilirler.
Latîfe-i rabbâniyeye mazhar olma önemli bir paye olsa da orada emekleyen ve ruh ufkuna çıkamayan insanlar o hususta çok fazla bir şey duyamazlar.
Ceset
Bunlara bir de insanın maddî varlığı olan cesedi ilâve ediyoruz.
İnsanın mânevî yanını oluşturan, akıl, vicdan, kalb ve ruh gibi sistemler çok önemli olduğu gibi, onun maddî yanını oluşturan cesedin de kendisine göre ayrı bir önemi vardır.
Her şeyden önce Allah’a kullukta bulunabilme, namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirebilme, bu sistemin doğru çalıştırılmasına bağlıdır.
Biz, namaz kılmakla, Allah’ın huzurunda el pençe divan durmakla, kıraatte bulunmakla vs.
neyin hâsıl olduğunun farkında olmadığımız gibi, bunların nasıl geriye dönüşü ola cağını da bilemiyoruz.
Hadis-i şeriflerden öğrendiğimize göre, hakkı verilmeden kılınan bir namaz öbür tarafta insanın yüzüne çarpılacak; aynı namaz şart ve rükünlerine uygun eda edildiğinde ise insan için enîs ü celîs olacak ve berzah yolculuğunda onu yalnız bırakmayacaktır.
Öte yandan namazın yanı sıra cesetle yerine getirdiğiniz diğer bütün ibadetlerinizle siz cesedinizi terbiye etmiş oluyorsunuz.
İbadetlerin fizikî ve anatomik yapısı itibarıyla insana bir kısım faydaları olabilir.
Fakat ibadetler, bu tür hikmet ve maslahatlara bina edilmemiştir.
Bilakis onlar, insanın, Cennet’e ehil hâle gelmesi, Cennet’te ebediyete ermesi, Rü’yetullah’a mazhar olması ve Allah’ın razı olacağı bir kıvama ulaşması için vaz’ edilmiştir.
Yani namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin dünyaya bakan bir kısım faydaları ve nefis terbiyesi adına bazı yararları olsa da onların asıl geriye dönüşleri ötede olacaktır.
İşte insanın ahirette bütün bu güzellikle re mazhar olmasına vesile olması yönüyle ceset, Allah’ın insana bahşettiği çok önemli nimetlerden birisidir.
Onun bir nimet olduğunun vurgulanması da ilk defa Hazreti dem’le (aleyhisselâm) başlamıştır.
Allah (celle celâluhu), meleklere Hazreti dem’e secde etmelerini emretmiş,bütün melekler ona secde etmiş,93 İblis ise gurur, kibir ve bencilliğe kapılarak secde etmemiştir.
Ruhânîler ve melekler ondaki enginliği görmüş, emre itaatteki inceliği anlamış ve secdeye kapanmışlardır.
İşte bu da Hazreti dem’in cesedi karşısında Allah’ın ruhlarda bir saygı uyarma ameliyesidir.
Değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi, eğer Allah’tan başkasına secde edilmesi tecviz edilseydi, insana secde edilirdi.
Zira o, iç ve dış yapısı itibarıyla âbide bir varlıktır.
Melekler yapıları itibarıyla emre itaatteki inceliği anlar, esrar-ı ulûhiyeti bilir, melekût âlemine açık yaşar ve bir anda bin yerde bulunabilirler.
Fakat onlar maddî âleme ait hususiyetleri tam duyamazlar.
İşte bu sebeple de insan gibi garip bir varlık karşısın da şaşırmış ve ك
ّ
سـف
ويَ
فيهــا
سـد
مـن يُف
فيهــا
جعـل
أَتَ
الدمـاء “Orada bozgunculuk yapacak, yeryü zünü fesada verecek, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?”94 demişlerdir.
Zira insan, fokur fokur şehvet, bencillik, fahir, gazap ve rasyonellik kaynayan ve bu yönüyle de mesâvîye açık yaratılan bir varlıktır.
Fakat o, bütün bunları terbiye altına aldığı takdirde bir anda Allah’ın makbul, mahbup ve mahmud bir kulu derecesine yükselebiliyor.
Allah, bütün bu izafî şerlerle hayırlar yara tıyor.
Demek ki melekler onun bu yönünü bilemiyorlar.
İnsan, gerek ruhî gerekse bedenî yapısı itibarıyla ve bu ikisi arasındaki münasebetle öyle mânâlar ifade ediyor ki bu, kitaplarla anlatılamaz.
İşte İslâm’ın aslî hüviyetiyle, gerçek derinlik ve enginliğiyle anlaşılması, yaşanması ve anlatılması, bu organizasyonun hiçbir parçasını ihmal etmeden hepsini yerli yerinde kullanmakla mümkündür.
Evet akıl, vicdan, ruh ve ceset ne için var edilmişse, bunların hepsi, eskilerin ifadesiyle “mâ hulika leh”inde yani yaratılış gayesi istikametin de kullanılmalıdır.
Çünkü insan, bunlardan bir tanesini bile ihmal ettiği takdirde üstlenmiş olduğu vazife ve misyonu hakkıyla eda edebilmesi mümkün değildir.
* * *
89Bkz.: M.F.Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken 1/27.
90Bakara sûresi, 2/152.
91Bakara sûresi, 2/40.
92Bediüzzaman, Hutbe-i Şâmiye, s.131.
93Bkz.: Bakara sûresi, 2/34.
94Bakara sûresi, 2/30.
Düşüncenin Enginleşmesi
Soru: Düşünce ufkunun enginleşmesi ne demektir? Engin bir düşünce ufku nasıl elde edilir?
Cevap: Öncelikle günümüzde engin düşünce ufkunu yakalamış, araştırma ve ha kikat aşkına sahip, analiz ve sentez kabiliyeti olan, ele aldığı meseleleri ilmî blokajlar üzerine oturtabilen insanlara ciddi ihtiyacımız olduğunu ifade etmek gerekir.
Fakat günümüz insanının bu istikamette bir enginlik ve derinliğe açılmasının çok kolay bir iş olmadığını da daha baştan kabul etmeliyiz.
Çünkü Batı’nın kendi adına ilim, düşünce ve sanayi inkılabını gerçekleştirdiği bir dönemde biz hem dışarının amansız ve insafsız saldırılarına hem de kendi iç zaaflarımıza takılmışız; bu yüzden, Tanzimat’la birlikte
âdeta kolumuz kanadımız felç olmuş, aldığımız darbelerle dilimiz tutulmuş, konuşamaz hâle gelmişiz.
Arkadan gelen hâdiseler ise bundan daha büyük belâ ve musibetleri beraberinde getirmiş.
Derken topyekûn bir millet olarak kutu gibi dar bir alanın içine sıkıştırılmış, dünyadan tecrit edilmiş, başka milletlerin dertleriyle ilgilenmeyen, hiçbir coğrafyaya açılım gerçekleştirmeyen bir millet hâline getirilmişiz.
Dahası bütün bunların bağrından şovenlikler doğmuş; kuru laflarla herkese karşı tavır almayı, kabadayılık yapmayı, külhanbeylik taslamayı mârifet zannetmeye başlamışız.
İlk Adım: Aşağılık Kompleksinden Sıyrılma
Korku, ezilmişlik ve aşağılık kompleksi gibi duygular, Tanzimat’tan sonraki nesillerin/dedelerimizin genlerine işlemiştir.
Biz de onların genlerini taşıdığımızdan dolayı hâlâ yaşadığımız o şokun tesirinden kurtulabildiğimiz söylenemez.
İster farkına varalım ister varmayalım biz, bu tür duygu ve
düşüncelerle felç edilmiş gibiyiz.
Dolayısıyla da bütün bu olumsuz düşüncelerden sıyrılma, engin düşünce ufuklarına açılma, düşüncede kendimiz olabilme, Allah ve Resûlü’nün gösterdiği ufka müteveccih bulunma, Kur’ân’ın tevcihleri istikametinde hareket ederek birer tezekkür, tedebbür ve tefekkür insanı olabilme, sürekli yeni yeni terkipler yapma, yeni yeni tahlillerde bu lunma..
evet, bütün bunlar aşağılık kompleksiyle kolu kanadı kırılmış nesiller için çok kolay gerçekleşecek işler değildir.
Ama asla unutulmamalıdır ki bunlar gerçekleştirilemeyecek işler de değildir.
Her şeyden önce Tanzimat’la üzerimize gelen ve o günden bugüne katlanarak de vam eden Allah belâsı bu aşağılık kompleksini üzerimizden atmamız gerekir.
Bu yapılabildiği takdirde, engin ve derin düşünce ufuklarına kapı aralama adına ilk adım atılmış olacaktır.
İsim Değil Sıfatlar Önemli
İkinci olarak, Allah’ın (celle celâluhu) ev saf-ı insaniyeye özel bir teveccühünün olduğunun hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir.
Bu sebepledir ki, gayrimüslim de olsa birisi, çalışkanlık, metotlu çalışma, hakikat ve araştırma aşkıyla eşya ve hâdisele ri didik didik etme, terkip kabiliyetine sahip olma gibi üzerinde taşıdığı Müslüman vasıfları itibarıyla sizin önünüzde ise Cenâb-ı Hak, onu, o taşıdığı sıfatlara göre mükâfatlandıracaktır.
Çünkü bütün bunlar, lemlerin Rabbi Allah (celle celâluhu) katında makbul sıfatlardır.
Makbul olmayan insanların sırtında bulunmaları, bu sıfatların değerini düşürmez.
Tıpkı çamura düşen bir elmasın değerinden bir şey kaybetmemesi gibi.
İşte sıfatlara bu zaviyeden bakılmalıdır.
Eğer mü’min sıfatları sizde değil de başkalarında varsa, onlara sahip olan insanlar dünya hayatı itibarıyla payidar ve muvaffak olacak; Rönesans’tan itibaren yaptıkları gibi bilimle elde ettikleri teknolojik güç ve imkânlarla sizi vesayetleri altına alacaklardır.
Ne zaman ki siz de hakikat aşkına talip olur, ona göre bir araştırma aşkı oluşturur
ve kendinizi delice o işe vererek eşya ve hâdiseleri didik didik edersiniz, işte o zaman, Cenâb-ı Hak da size özel ve ekstra teveccühlerde bulunur.
Böylece hem dünyanızı mamur kılmış hem de ebedî saadet yurdunu kazanacak bir yola girmiş olursunuz.
Kitap ve Sünnet’in Kriterleri
Öte yandan ister kalbî ve ruhî hayatımız adına, ister kendi enginliği içinde Müslümanlığı kavramaya çalışmamız namına, isterse gelecekle alâkalı tasarı ve tasavvurlarımız hesabına olsun hangi meseleyi ele alırsak alalım mahrutî bakışa ulaşmalı, hâdiseleri bütüncül bir nazarla analize tâbi tutmalı, mebdeden müntehaya kadar ufkumuzla idrak edebileceğimiz şeyleri görmeye çalışmalı, göremediğimiz şeyler adına da alternatif düşünceler üretmeli ve üret tiğimiz bu düşüncelerimizi sürekli Kitap ve Sünnet’in kriterleriyle test etmeliyiz.
Kitap ve Sünnet’in kriterlerine uygun, zamanın ortaya koyduğu tefsirleri yakalayabilmek için ise sürekli temel kaynaklarla günümüz
şartları arasında mekik dokumalıyız.
Çünkü zaman ve konjonktür en büyük müfes sirlerden biridir.
Mesela günümüz dünyasını düşündüğümüzde bizim yaşanabilir bir gelecek adına, ırk, renk, inanç, mezhep farklılığı demeden bütün insanlığa kucak açmamız, farklı millet ve toplulukların birbiriyle sarmaş dolaş olmasını temin etmeye çalışmamız lazımdır.
Sadece İslâm dünyasında değil bütün bir insaniyet âleminde temel insanî değerlerin hâkim olması için gayret etmemiz gerekir.
Her yerde öldürücü silahların bulunduğu bir dönemde böyle bir engin bakış açısına – eskilerin ifadesiyle– eşedd-i ihtiyaçla ihtiyaç vardır.
Aksi takdirde dünyanın bir yerinde birilerinin şirretliğe kalkışması, başkalarını da aynıyla mukabeleye sevk edebilir ki bu durumda dünyanın harabeye döneceğinde şüphe yoktur.
İşte işin vahametini gören bazı fikir ve düşünce insanları bu konudaki haklı endişelerini dile getirmeli, insanlığı birlik ve bera berliğe, vifak ve ittifaka çağırmalı ve insanlığın bu düşünce etrafında kenetlenmesini temin etmeye çalışmalıdırlar.
Bunun için de söz konusu oluşumu sağlayabilecek faktörler üzerinde durmalı, ortaya çıkabilecek muhtemel engelleri hesaplamalı, farklı kesimler arasında ortak bir fikir oluşturmalı ve akıllarına gelen düşünceleri oluşturdukları müşterek akıl havuzuna doldurup kolektif şuurla meseleleri çözmeye çalışmalıdırlar.
Şu an gerçekleştirilemeyecek bazı teklif ve projeler ise gelecek nesillerin değerlendirmesine emanet edilmelidir.
Ortaya Çıkan Yeni Şartlar ve Güzergâh Emniyeti
Yürünen yolun güzergâh emniyetini sağlama adına gerekli tedbirlerin alınması da engin düşünce ufkunun ayrı bir buudunu teşkil eder.
Sizin iman ve ahlâk adına donanımınız tam olabilir.
Reftare yürüyüşünüzle âlemi kendinize hayran bırakabilirsiniz.
Hatta Allah’ın (celle celâluhu) inayet, riayet ve kilâetine olan güveniniz de tamdır.
Fa kat bütün bunlar, meselenin bir yanını teşkil eder.
Onun diğer yanı ise yapılan işler karşısında başkalarının da hissiyat, düşünce ve hareketlerini hesaba katabilmektir.
Aksi takdirde siz, bu emaneti emin ellere teslim etme adına yol alırken, bir kısım gulyabani güruhuyla karşı karşıya kalabilirsiniz.
Eğer siz sahip olduğunuz değerleri topluma takdim etmenin yanında aleyhinizde çalışan kimselerin güç ve kuvvetini, sizin hakkınızdaki mülâhazalarını göz ardı ederseniz, onlar, sizin elli senelik birikimlerinizi yıkıp geçmek isteyebilirler.
Bu açıdan yürüdüğünüz yolda herhangi bir trafik problemi yaşama mak için yol boyu güzergâh emniyeti konusunda hassaslardan hassas davranmanız, ortaya çıkan yeni şartlara göre de güzergâh emniyeti adına alınması gereken tedbirleri yenilemeniz gerekir.
İçinde yaşadığınız dünyayı doğru okuma da derin düşüncenin bir başka boyutudur.
Günümüzün Hizmet gönüllüleri dünyanın yüz yetmiş ülkesine açılım gerçekleştirmiştir.
Bu demektir ki onlar yüz yetmiş ayrı kül tür ortamında neş’et etmiş insanlarla birlikte oluyorlar.
Gidilen yerlerdeki muhataplar bir yere kadar sizi kabullenebilirler; fakat bir noktadan sonra kültür ve düşünce farklılığından doğan çatışmalar olabilir.
Mesela gittiğiniz ülke insanları sizin bir asimilasyon peşinde olduğunuz vehmine kapılabilirler.
İşte bütün bu mevzuların önceden doğru değerlendirilmesi, bu konularda atılacak adımlarla ilgili doğru kararların verilmesi ve başkalarında endişe uyarabilecek tavır ve davranışlardan sakınılması gerekir.
Düşünce, Aksiyonun Bağrında İnkişaf Eder
Ruhumuzu ikame için yazılmış olan elimizdeki eserlerin iyi okunması, orada ve rilen mesajların bugünkü dünyamız adına ifade ettiği mânâların, yarınki ve öbür günkü hayatımız adına gösterdiği hedeflerin iyi anlaşılması, bizim için nasıl bir dünya resmettiğinin iyi analiz edilmesi de çok önemlidir.
Hazreti Pîr-i Mugân, mevcutla iktifanın dûn himmetlik olduğunu ifade etmiştir.95
Bu açıdan biz, elimizdeki kaynakları okurken, sürekli “Acaba buradan daha başka ne türlü mânâlar çıkartabiliriz?” düşüncesiyle okumalıyız.
Meseleyi sadece çay ve kahve sohbetlerine bağlama eksik bir yaklaşımdır.
Önemli olan o eserleri ciddi bir müzakereyle ele almak ve onların geleceğimiz adına gösterdiği hedefleri görebilmektir.
Fakat bütün bunların da aksiyonla birlikte yürütülmesi gerekir.
Eğer düşünceler aksiyon hâline getirilebilirse, daha rasyonelce kararlar alınabilecektir.
Pratik hayatta bir karşılığı olmadıktan sonra ütopya yazarları gibi masa başında, oturulan yerden parlak dünyalar resmetmenin kimseye bir faydası yoktur.
Bugüne kadar nice parlak fikirler ortaya atılmış fakat bunlar pratiğe dökülemediği için iki adım gitmeden ışığını kaybetmişlerdir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de imandan bahsedilen hemen her yerde amel-i salihe de yer verilmek suretiyle, aksiyon ve düşüncenin birlikte götürülmesi gerektiğine işarette bulunulmuştur.96
Ortak Akıl
Bizim aklımıza gelen fikir ve düşünceler vahiy mahsulü olmadığından bunlar her zaman kendi geçmiş bilgi birikimimizle maluldür.
Yani dimağımızda bulunan bir kısım yanlış bilgiler her zaman için bizi yanlış analiz ve sentezlere sevk edebilir.
Şahsî içtihat ve istinbatlarımızda yanılabiliriz.
Ortaya koyduğumuz bir kısım düşünceler her zaman, herkes için geçerli olmayabilir.
Bu açıdan ulaştığımız fikirlerin, gelecekle ilgili plân ve projelerimizin tashihe ihtiyacı olabileceğini düşünmek, onları meşverete arz etmek de düşünce enginliğine ulaşma adına çok önemli bir husustur.
Özgür Düşünce Ortamı ve Beyin Göçü
Bütün bunların yanında kendi ilmî tecrübelerimizin ürünlerini ortaya koymak suretiyle dünya çapında yaşanan fikir göçünün kendi dünyamıza doğru gerçekleşmesini sağlamak da meselenin ayrı bir yanını teşkil eder.
Esasen âleme dilencilik yapmaktan sıyrılmamız, başkalarına el açmadan ya şayabilmemiz, özgür düşünce ile yeni yeni sentez ve analizlere ulaşabilmemiz ancak genç ve zinde beyinlerin kendi ülkelerine hizmet edebilecek imkân ve zemini bulmalarıyla mümkündür.
Bütün Muvaffakiyetler O’ndan!
Ayrıca insan, düşünce ufku ve elde ettiği imkânlar itibarıyla ne kadar yükselirse yükselsin, isterse başı zirvelere ulaşsın, bütün bunları ihsan edenin Allah (celle celâluhu) olduğunu hiçbir zaman unutmamalı; Allah’ın ihsan ve lütufları karşısında hep bir asâ gibi iki büklüm olmalıdır.
Çünkü yük seklik, tevazuu gerektirir.
Nitekim âlemlere rahmet olarak gönderilen ve çok büyük mazhariyetlere sahip olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı vesilelerle fevkalâdeden bir tevazu ve mahviyet ortaya koymuştur.
İşte tıpkı meyveli ağaçların dallarının meyveler ağırlık kazandıkça yere doğru eğilip toprağa dayanmaları gibi, insanlar da Allah’ın lütufları arttıkça tevazu ve mahviyetlerini arttırmalıdırlar.
Cenâb-ı Hakk’ın mevhibe ve mazhariyetlerini kendi adlarına bir paye gibi de ğerlendiren insanlar, hiç farkına varmadan sukût ederler.
Onlar bir ülkeyi kurtarsalar bile, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği tecellileri kendilerinden bilirler ve onlar karşısında alkış beklerlerse şayet Allah tarafından tekdir görür ve bir gün baş aşağı derin bir çukura yuvarlanırlar.
Ayrıca Hazreti Pîr’in yaklaşı mıyla ihlâs/hillet kulesinin başından düşen bir insan düz bir zemine düşmez; onun çok derin bir çukura yuvarlanma ihtimali vardır.97 Farklı bir tabirle Everest Tepesi’nin zirvesinden düşenler, Lût Gölü’nün derinliklerine gömülürler.
Çoğu zaman en yüksek ile en alçak yan yana durur.
Eğer en yükseğin hakkını verirse insan, orada kalır; hakkını vermediği takdirde ise tepe taklak oradan aşağıya düşer.
* * *
95Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.791 (Lemaât) .
96Bkz.: Bakara sûresi, 2/25, 82, 277; l-i İmrân sûresi, 3/57; Nisâ sûresi, 4/57, 122, 173…
97Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.204 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).
Dinî Duygu ve Düşüncede Derinlik
Soru: Dinî duygu ve düşüncede derinleşme ne demektir? Böyle ulvî bir hedefe nasıl ulaşılır?
Cevap: İnsanlarda dinî duygu ve düşünce, öncelikle telkinle başlar, sonra da taklitle benimsenir ve yaşanmaya devam eder.
Belki hepimizin mebde-i hayatına inilse, çocukluk dönemine gidilse bir ilmihal bilgisi mahiyetinde Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere imanın yanında kelime-i şehadet getirmek, namaz, oruç, zekât ve hac gibi dinin temel rükünlerinin bizlere telkin edildiği, bizim de onları taklitle alıp zamanla benimsediğimiz görülür.
Usûlüddin uleması (kelâmcılar), bu şe kilde taklitle kazanılan inancın bile insanı kurtaracağını söylemiş ve bunu ıstılahî ifadesiyle, “Taklidî iman makbuldür.”98 şeklinde ifade etmişlerdir.
Fakat her ne kadar böyle denmiş olsa da, inkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında imanın ayakta kalabilmesi için taklitle benimsenen bu mülâhazaların, daha sonra altlarının doldurularak sağlam bir blokaja oturtulması ve içte hazmedilip sindirilmesi gerekir.
Zira taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla elde edilenlerin kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.
Mesela anne babalarımız, bize Allah’ın varlığı ve birliğiyle alâkalı ilk nazarî bilgileri telkin etmiştir.
Fakat bizim daha sonra “Allah birdir.” denildiğinde, kâinattaki her bir nesneden, her bir tekvînî emirden aynı hakikati süzüp çıkartabilmemiz gerekir.
Tıpkı bir laborantın laboratuvarda yaptığı tahlil ve tetkiklerle neticeyi ortaya koyma çabası gibi.
Bu mevzuda, “Elli defa bunun aksi iddia edilse hakikat budur.
Riyaziye-i kat’iyede iki kere ikinin dört etmesinde belki şüphem olabilir.
Ancak imana ait hakikatler bende
öyle bir kanaat hâsıl ediyor ki doğruluğunda zerre kadar şüphem yoktur!” diyebilecek şekilde, Richter ölçeğine göre on şiddetinde bir depreme maruz kalınsa bile sarsılmayacak sağlam ve güçlü bir imana sahip olunmalıdır.
Taklitle Elde Edilenler, Ceht ve Gayretimize Emanet
Peki, bunun için yapılması gerekenler nelerdir? Öncelikle atalarımızdan tevarüs ettiğimiz, yetiştiğimiz kültür ortamıyla elde ettiğimiz ve Allah (celle celâluhu) tarafından tabiatımıza mal edilen bu değerler bir emanet olarak alınmalı, “Aman ha bu değerleri kaybetmeyelim!” düşüncesiyle sık sık zemin yoklaması yapılmalıdır.
Onları daha sağlam bir zemine oturtma adına, statik sü rekli kontrol edilmeli, “Acaba bu düşünce zemininde bir çatlama, bir kırılma var mı? Varsa onlara karşı ne yapmamız gerekir?” şeklinde arayışlarla iman esaslarını sürekli tahkim (sağlamlaştırma) peşinde koşulmalıdır.
Bizler çoğumuz itibarıyla Müslüman bir anne-babadan dünyaya gelmiş, Müslüman lığın yaşandığı, minarelerinde gürül gürül Ezan-ı Muhammedî’nin okunduğu, yine camilerinde gürül gürül Kur’ân-ı Kerim’in tilâvet edildiği, vaaz u nasihatlerin yapıldığı bir ortamda neş’et etmişiz.
Böylelikle bütün bu hakikatleri nazarî plânda elde etme imkânını Allah (celle celâluhu) bizlere bahşetmiş.
O hâlde bizim dûnhimmetlik etmememiz, bu önemli kazanımları ilk hâliyle bırakmamamız, daha ileriye taşıma adına sürekli ceht ve gayret içinde olmamız gerekir.
Aksi tutum ve davranış ise o emanetlere karşı nankörlük ve saygısızlık demektir.
Evet Cenâb-ı Hak (celle celâluhu), bütün bunların nazarîsini lütfetmiş ve onun amelîsini hâsıl etmeyi bizim iradelerimize emanet etmişse, bizim de bu mevzuda ceht ve gayretlerimizle o emanetlerin peşinde koşmamız gerekir.
Tahkike Giden Yol ve Yakîn Mertebeleri
Taklitten tahkike giden bu yolda “il me’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn”
kavramları bir projektör vazifesi görebilir.
Şöyle ki, ilme’l-yakîn; ilmin aydınlatıcı tayfları altında eşya ve hâdiseleri analize tâbi tutma; tefekkür yoluyla tekvînî emirlerin hikmet ve mânâlarını süzüp çıkarma ve böylece delil ve burhanlarıyla iman hakikatlerini ispat edebilecek ölçüde bir mârifete erme demektir.
Bu şekilde bir okuma, inceleme, tahlil ve terkip; taklitle elde edilenleri teminat altına alma, ehl-i ilhadın atacağı şüphe, tereddüt, vesvese vb.şeylere karşı onları bir sera gibi koruma vazifesi görecektir.
Ayne’l-yakîn ise, delil ve burhanlarıyla aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanılan nazarî bilgilerin doğrudan doğruya müşâhede edilmesi, insanın bütün latîfelerini o hakikatlere şahit kılması demektir.
Burada üzerinde durulması gereken husus, görmenin bakmadan farklı olduğudur.
Eğer siz, doğru bakış açısını yakalayıp bakmanın ötesinde görme mazhariyetine ermişseniz, tabiat içinde dolaşırken çevrenize
öyle bir nazar edersiniz ki ağaçtan ağaca koşup onları öpesiniz gelir.
Zira onların her birinin çehresinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisini müşâhede edip kendinizden geçersiniz.
Evet, ayne’l-yakîn ufkuna kapı aralayanlar, her bir varlıkta Cenâb-ı Hakk’ın bin bir tecellisini müşâhede eder, yer yer kendilerinden geçer; geçer de duygu ve düşüncelerini Niyazî-i Mısrî’nin ifadeleriyle,
“Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,
Ben beni terk eyledim gördüm ki ağyâr kalmadı.”
şeklinde seslendirmeye başlarlar.
Demek insan kendini terk edince her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerini görme ye başlıyor; başlıyor ve ciddi bir istiğrak, bir heyman, bir kalak hâliyle kendinden geçiyor ve o derya içinde eriyip yok oluyor.
“Sen tecellî eylemezsin, perdede ben var iken”
“Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana...” (Gavsî)
beytinde ifade edildiği gibi, insan hakiki vücut karşısında kendi vücudunu erittiğinde, hakka’l-yakîn ufkuna kapı aralamaya başlıyor.
Vâkıa, bu anlamda bir hakka’l-yakîn mertebesi dünyada kemal ile insana müyesser olur mu, bilemiyoruz.
Bu hususta İmam Rabbânî Hazretleri, Mektubat’ının bir yerinde bunun mümkün olmadığını söylerken, bir başka yerde ise belli ölçüde müyesser olabileceğini ifade eder.
Bu iki mütalâayı beraber değerlendirdiğimizde denilebilir ki, hakka’l-yakînin gölgesi belki dünyada müyesser olabilir ancak asıl hakikati ahirette zuhur edecektir.
Zira kudret-i ilâhiyenin, hikmetinin önünde tecellî ettiği yerde, hakka’l-yakîn de hakikatiyle zuhur edecek ve insan kendi ufkuna göre o hakikati bütün buutlarıyla duyup yaşayacaktır.
İstediğini O’ndan İsteyen Yollarda Kalmaz
Ehl-i tahkik, kısaca ifade etmeye çalıştığımız yakîn mertebelerini bazı misallerle izah etmeye çalışmışlardır.
Mesela bazıları,
bir insanın nazarî olarak, ateşin yakıcı, pişirici, alev hâlindeyken aydınlatıcı olduğunu bilip ona inanmasını ilme’l-yakîn; sobanın içinde kor kesilmiş ateşe nazar ettiğinde onun hem hararet verici hem de aydınlatıcı olduğunu kendi gözleriyle müşâhede etmesini ise ayne’l-yakîn olarak ifade etmişlerdir.
Doğrudan doğruya içerisi ateş dolu sobaya sokulan maşanın âdeta nar gibi kıpkırmızı kesilmesi ve artık ateşten fark edilememesi hâlini ise hakka’l-yakîn’e örnek göstermiş ve akla yaklaştırmaya çalışmışlardır.
Bu son noktada artık ne sen var ne de ben; orada sadece O (celle celâluhu) vardır.
O noktada insan “ben” demeye utanır; sadece “Hû” der ve O’nu soluklar.
O hâlde insan, hel min mezîd (daha yok mu) yolcusu gibi sürekli bir menzilden bir başka menzile koşmalı; sık sık tekrar ettiğimiz bir ifadeyle, her meseleyi sohbet-i cânan’a bağlamalı ve böylece O’nu her gün yeni bir müktesebatla tanımaya çalışmalıdır.
“Elhamdülillâh, bugün de Rabbimizi yeniden tanır gibi olduk.
Efendimiz’i (sallallâ hu aleyhi ve sellem) bir kere daha andık ve âdeta burnumuzun kemikleri sızladı.
O’nun ismini duyunca, ‘h, Sana kurban olayım!’ dedik.
Bu tatlı meclisi, ribat duygusuyla bir kere daha ne zaman gerçekleştiririz mülâhazasıyla dolduk.” demelidir.
Böylelikle insan, ömrünün saniyelerini seneler hâline getirme imkânını elde edebilir.
Evet, insanın o tatlı demleri, onlara ulaşma arzusuyla yaşaması ve onları hayalinde sürekli canlı tutması, hayatının saniyelerini, sâliselerini, hatta âşirelerini ibadet hükmüne geçirecek ve onu ebediyete namzet kılacaktır.
Mademki insan kendisini ebede, Ebedî Zât’a namzet görüyor, Allahu a’lem, onları elde edebilmenin yolu da işte bu mülâhazalara bağlı yaşamakla mümkündür.
Allah (celle celâluhu) bu yolda inayetini bizlere yâr eylesin.
İstediğini O’ndan isteyenler, hiçbir zaman yollarda mahrum kalmazlar.
Biz de istediklerimizi O’ndan istersek; ama bugün, ama yarın, ama öbür gün taleplerimizi O mutlaka verecektir.
Alvarlı Efe Hazretleri, rahat ve sade bir söyleyişle
bunu ne güzel ifade eder:
“Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de, Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,
Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?”
* * *
98Bkz.: et-Teftâzâni, Şerhu’l-Mekâsıd 2/264; Mütercim Asım efendi, Merehu’l-meâli fi şerhi’l-Emâlî s.155.
Allah’ı Hakkıyla Tâzim ve Takdir
ض َجميعــا Soru:
َر وال
دره
قــ
حــق
روا اْ
قــد
َومــا
ح ُانَ ُه
سـب
ْ
نـه
بيميَ
مطويـات
والسـماوات
قيامـة
م ال
قبضتـه يَـو
kudAllah’ın onlar, “Ama وتَعالــى عمــا يُشــركون
ret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tâzimi göstermediler.
Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir.
Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.”99 âyet-i kerimesinin verdiği mesajlar nelerdir?
ومــا قــدروا اهلل حــق başındaki, yetin Cevap:
قــدره ifadesi; “Onlar, celâl ve cemâl sıfatla rıyla Cenâb-ı Hakk’ı lâyıkıyla bilip tanıyamadı, O’nun her şeye gücü yeten mutlak kudretini, kulları üzerine yağdırdığı lütuf ve nimetlerini, sonsuz merhamet ve şefkatini
görmedi, şanına yaraşır şekilde O’na tâzim ve hürmette bulunmadı, dolayısıyla takdirsizlik ve nankörlüğe girdiler.” mânâsına
gelmektedir.
دره ق َق ح ifadesinden, o insanlar
içinde belli ölçüde takdir edenler olsa da onların Zât-ı Ecell u lâ’yı şânına yaraşır ve yakışır şekilde takdir edemediğini anlıyoruz.
Zira “hakkıyla takdir” ile “takdir” birbirinden farklıdır.
Mesela Yüce Rabbimiz, bizi yaratan, ahsen-i takvîme mazhar eden, peygamberlerle bizi doğru yola çağırıp hidayet buyuran, bize güzel şeyler vaat etmek suretiyle iştiyakımızı kamçılayan, gözlerimizi öbür âleme açan ve bizi hiç yalnız bırakmayandır.
İşte bütün bunları bilmek, bu bilgiye göre O’na hürmet ve şükürde bulunmak birer takdirdir.
Aksi ise bir körlük, takdirsizlik ve nankörlüktür.
yetin devamında Zât-ı Ulûhiyet, kendi azamet ve ululuğunu ifade adına bir örnek
“Kıوال َرض جميعــا قبضتــه يَــوم القيامــة vermekte,
yamet gününde arz, kabza-i tasarrufundadır.” buyurmaktadır.
Yani sizin gözünüzde hacmi, cesameti ne olursa olsun, dünya,
Cenâb-ı Hakk’ın kudreti açısından küçücük bir nokta, bir zerre gibidir.
O’nun arz üzerindeki kudretinin ifade edilmesi, orada yaşayanlara, “O’nun kudret-i kâhire ve irade-i bâhiresi karşısında siz de iki büklüm olun, emir ve itaat dairesi içinde hareket edin!” mesajını vermektedir.
“Gökوالســماوات مطويَــات بيمينــه Âyetteki,
ler âlemi de bükülmüş olarak kudret elinin içindedir.” ifadesiyle semavâtı bir kitap gibi düreceği, onu âdeta rulo hâline getireceği bildirilmektedir.
Âyetin
fezlekesini teşkil eden, ســبحانَه
celâluhu) (celle “O’nu ise وتَعالــى عمــا يُشــركون
sebeplerden tenzih ve takdis ederiz.
Zira Allah (celle celâluhu), başkalarının şirk koşageldikleri şeylerden münezzeh ve müberradır.” demektir.
Haşyetin Mârifet ve Vicdan Boyutu
Kâinattaki kudret ve azametin, başımızdan aşağı boşalan nimet ve lütufların ya sathî olarak veya derinden derine duyulup
hissedilmesine göre Cenâb-ı Hakk’ı takdirin farklı dereceleri vardır.
Burada hemen akla, “Bu takdir, sade bir mârifet midir, yoksa bütün organları, insandaki latîfeleri de içine alır mı?” sorusu gelebilir.
Nasıl ki muhabbet, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; sevgi, bilmeye bağlıdır.
Aynen öyle de şayet kalbde Allah’a karşı haşyet yani saygı eksenli bir korku duygusu oluşmuşsa böyle bir saygı duygusunun arkasında öncelikle bilme vardır.
Sonra bilginin mârifet ve vicdan kültürü hâline dönüşmesi ve neticede tabiata mâl olup insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesi söz konusudur.
Mü’minin bu mertebeden sonra yapacağı ubûdiyetler, onda bir yönüyle iç sâiklerle meydana gelen hâdiseler hâline
سـب ْحان اهلل وَبح َمـْـده سـبحان onun, Yani gelecektir.
اهلل العظيـم، اهلل أكـبــر كبيـرا والحمـد ِهلل كثيرا ْوسـب َحان اهلل
ektürlü her Allah, “Sübhân’dır بـــكرة وأصيــال
siklikten münezzehtir.
Yüce şanına yaraşır şekilde hamd olsun O’na.
Azamet tahtının O yegâne Sultanı, en güzel şekilde tesbihe lâyıktır.
Büyük Allah’tır.
Bütün hamd ü se nalar O’na mahsus ve O’nun hakkıdır.
Sabah-akşam tesbihlerle anılmaya lâyık yegâne Zât O’dur.” demesi sadece emredildiği ve tavsiye buyrulduğu için olmayacaktır; bilakis eşya ve hâdiseleri süzerken, Kudret-i Kâhire’yi, İrade-i Bâhire’yi mütalâa ederken bu takdir ifadeleri, emre itaat duygusunu aşkın bir buudda gönlünün coşmasıyla onun içinden hemen kopup gelecektir.
Bu açıdan denilebilir ki, bir mü’min, nazarî plânda Kudret-i Kâhire’yi, İrade-i Bâhire’yi, Meşiet-i Sübhaniye’yi takdir hisleriyle ifade edebilir.
Fakat asıl mesele, onun, bu takdiri bir iç meselesine dönüştürmesi, onu benliğine mâl etmesidir.
Aksi takdirde o, sadece emredildiği için veya kendisine bir hatırlatma yapıldığı yer ve zamanlarda tazim ve takdir hislerini ifade edecektir.
Tefekkürle vicdanında mârifet peteği oluşturmuş inanan gönüllerdir ki, hayatlarının her safhasında, hatta onların bazıları hayatla rının hemen her ân-ı seyyalesinde tâzim ve takdir hisleriyle dolar dolar boşalırlar.
Mesela ilâhî kudret ve azametin tecellîsini
müşâhede ettiği bir hâdiseyle karşı karşıya
geldiği zaman, o hâdise, ona hemen, سـبحان
اهلل “Allah’ı (celle celâluhu) her türlü eksiklik ve noksanlıklardan tesbîh u takdis ediyorum.” dedirtir.
Yerinde âdeta tepeden tırnağa nimetlerle serfiraz olduğunu görür gibi
اَلحمـد ِهلل حمـدا hemen, zaman o da olur olur;
كثيـرا “Hadsiz hamd ü senalar Allah içindir.”
hamd ü senasıyla gürler.
Yerinde de Allah’ın
(celle celâluhu) azamet ve ululuğuna delâlet eden o icraât-ı azîme-i cesîme, nazarın da tüllendiği zaman, أَكـبـر اَهلل “Yegâne büyük
Allah’tır.” zikriyle soluklanır.
Nitekim Recâizâde Mahmut Ekrem’in dediği gibi, “Bir kitabullâh-ı âzamdır serâ ser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” Yani mü’minin hangi harf karşısına çıkar ve ona Allah’ı nasıl ifade ederse, o da ona göre bir ifade tarzında bulunur.
İşte asıl mesele, asıl takdir de budur.
Burada önemli olan husus, Allah’a karşı hissedilen takdiri, bir vicdan meselesi hâline getirmektir.
Haşyetin Kişiye ve Çevresine Tesiri
Bu konuya ışık tutacak bir hadiste, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), namaz kılarken sakalı ile oynayan
لَــو خشــع قلبــه لَخشــعت جوارحــه görünce, birisini
“Şayet bu adamın kalbi huşû duysaydı, organları da huşû duyardı.”100 buyurur.
Eğer insanın kalbinde Allah’a karşı haşyet duygusu ve derinlemesine bir saygı varsa, bu onun jest ve mimiklerini dahi kapsayacak şekilde tavır ve davranışlarına sirayet eder.
Böyle kalb ehli yüce kâmetlerin jest ve mimiklerine, tavır ve davranışlarına bakıldığında, onlarda haşyetin akis ve alâmetleri görülür ve hissedilir; bu sayede onların huzurunda ciddi bir insibağ banyosu yaşanır, mânevî bir huzura erilir.
Nitekim çocukluğumda Alvarlı Efe Hazretleri’nin huzurunda bulunduğum zamanlar, insanın içine inşirah salan o duyguları yaşardım.
Bu zatlar, “Allah (celle celâluhu), Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ)” derken veya değişik konularda hassasiyet izhar ederken sizin içinize kitap larla ifade edilemeyecek iman ve iz’an ifâzasında bulunurlar.
Alvar İmamı’nın bir hâli bu hususa misal teşkil edecek mahiyettedir.
Bir gün, Alvar İmamı’nın huzuruna gelen birisi, “Efe Hazretleri! Hacca gitmiştim, Medine-i Münevvere’deki köpekler, bakımsızlıktan mıdır nedendir, uyuz olmuşlar.” der.
Bu sözü duyan Hazret, birdenbire gür bir sesle, “Sus! Ben, Medine’nin uyuz köpeklerine de kurban olayım!” der.
Bu sözleri o Hazrete söylettiren, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duyduğu derin sevgi ve saygının kalbinde otağ kurmasıdır.
nında o Hazret bu hassasiyetini ortaya koyar.
İşte asıl mesele, insanın mukaddes değerler karşısında, derin bir hassasiyetle kendisini hemen bir huşû ve haşyet çağlayanına salması, o çağlayan, onu nereye götürürse oraya gitmesidir.
Yitirdiğimiz Önemli Bir Değer
Maalesef bizim yitirdiğimiz en önemli değerlerden birisi, bu hususların vicdanlara mâl edilişidir.
Şeklî Müslümanlığın kur banları olan bizler kalbimizi yitirdik, iç derinliklerimizi unuttuk.
Kısmen dine ait bazı meseleler öğretilmiş olsa da –onları öğretenlerden de Allah ebeden razı olsun– kalbî hayata ait hususları öğrenemeden, dolayısıyla yaşayamadan sadece nazarî ve taklidî bilgilerle, nakilcilikle baş başa kaldık.
Oysaki “Mal ve evlat fayda vermez, o gün ancak kalb-i selim fayda verir.”;101 “İşte bunlar, mükâfatları, içinde devamlı kalacakları altından ırmaklar akan ‘Adn Cennetleri’dir.
(Dahası) Allah onlardan, onlar da Allah’tan hoşnutturlar ve bu rıza makamı da, sadece Rabbine karşı saygılı ve haşyet içinde bulunanlara mahsustur.”102 âyetlerinde de ifade edildiği gibi ötede insanı kurtaracak olan “kalb-i selim” sahibi olması, Rabbisine karşı saygılı ve haşyet içinde bulunmasıdır.
Esef duyulası hâlimizin bir ifadesi de minberi titreten âyetin bizim kalbimizi titretmemesidir.
Mevzumuza esas teşkil eden sorudaki âyeti bir defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) minberde okumuştu da üzerinde bulunduğu minber nere deyse O’nu düşürecek kadar titremişti.103 Kalbimizi yitirmeseydik şayet, minberi titreten o âyet-i celîle, bizim de kalbimizi titretecek, bizi haşyete sevk edecektir!..
Rabbimiz’den niyaz edelim, bizi şekilden sıyrılıp öze, kalıptan kurtulup mânâya kavuşmaya muvaffak kılsın! Hayatımızın her ânında, her türlü tavır ve davranışımızda hükmünü icra edecek şekilde kalblerimizi haşyet duygusuyla doldursun!..
* * *
99Zümer sûresi, 39/67.
100Abdurrezzak, el-Musannef 2/266; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/172.
101Şuarâ sûresi, 26/89.
102Beyyine sûresi, 98/8.
103Bkz.: Müslim, sıfatü’l-kıyâme 25; İbn Mâce, mukaddime 13, 33.
Yakında Uzaklığı Yaşayanlar ve Kesintisiz Aksiyon
Soru: Büyük zatların asrında ve hatta onların yakın çevresinde neş’et ettiği hâlde onlardan istifade edemeyen insanların sayısının tarih boyu küçümsenmeyecek derecede olduğu görülüyor.
Bunun sebepleri nelerdir? Böyle bir duruma dûçâr olmamak için nasıl bir tavır sergilemelidir?
Cevap: İnsan, bazen bakış açısını ayarlayamadığından, bazen bir kısım şartlan mışlık ve önyargılarından, bazen de içine düştüğü kıskançlık ruh hâlinden dolayı yanı başındaki paha biçilmez değerleri görüp takdir edemeyebilir.
Hatta takdir etmek bir yana o değerlere karşı acımasız ve insafsız bir hasım kesilebilir.
Siz isterseniz bunu “yakın körlüğü” olarak isimlendirebilirsiniz.
Hazımsızlık Girdabında Bir Prototip: Ebû Leheb
Bu tür körlüğe dûçâr olan kişiler, en yüce kâmetlerin sürekli yanında bulunsalar, hep onlarla iç içe otursalar, birlikte yiyip içseler, beraber gezip dolaşsalar bile bakış zaviyesindeki kusurdan dolayı görmeleri gereken şeyi bir türlü göremez, onlardan istifade edemezler.
Tıpkı Ebû Leheb örneğinde olduğu gibi.
Ebû Leheb, malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) öz amcası idi.
İnsanlığın İftihar Tablosu’yla aynı ev ortamını paylaşmıştı.
O Yüce Kâmet’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) küçük yaşlarında iken nice kez kucağına alıp sevmişti.
O’na sütannelik yapması için cariyesi Süveybe Hatun’a izin vermişti.
Yıllarca onun evi ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) evleri yan yana olmuştu.
Yolları çoğu zaman aynı sokakta kesişmiş ti.
Ebû Leheb, oğulları Utbe ve Uteybe’yi, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) kerimeleri Hazreti Rukiyye ve Hazreti Ümmü Gülsüm’le nikâhlamak su retiyle de ayrı bir akrabalık bağı kurmuştu.
Kısacası o, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun güzel ahlâkına her döneminde şahit olmuştu.
Ama yakın körlüğüne saplanmış bu tali’siz, Efendiler Efendisi’nin peygamberliğini kabul etmemişti; kabul etmediği gibi O’nun en büyük hasımlarından biri de olmuştu.
Evet, yıldızların kaldırım taşı gibi ayaklarının altına serildiği Kâinatın İftihar Tablosu’nun büyüklüğünü en yakın akrabalarından birisi görmemişti/görmek istememişti.
Bu açıdan bilinmesi gerekir ki, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerini çok büyük hizmetlerde istihdam buyurduğu kişiler de, onca takdir edilecek faaliyetlerine rağmen kimi zaman yakın çevrelerindeki bazı kimseler tarafından tahkir ve tezyif görebilirler.
Hatta onların ihanet ve düşmanlığına da maruz kalabi lirler.
Bunun en önemli sebebi de husumet duyan o kimselerin kaderin hükmüne rıza göstermemeleri, Hakk’ın takdirini kabullenememeleri, hazımsızlık ve çekememezlik girdabına kapılıp gitmeleridir.
Hâlbuki insanın mazhar olduğu bütün imkân ve kabili yetler, Hakk’ın takdiridir.
Bu mevzuda hüküm tamamen O’na aittir.
Küçüklere Büyük Vazifeler
Hem bazen Allah (celle celâluhu), büyük insanlara büyük işler yaptırdığı gibi bazen de çok küçük insanlara çok önemli misyonlar eda ettirip aşkın vazifeler gördürebilir.
Bu mevzuda belki bir davetiye ve çağrı olarak kişinin ortaya koyması gereken husus, kalb safvetiyle O’na teveccühte bulunmak ve asla kimseyi hor-hakir görmemektir.
Zira nice derbeder gibi görünen kimseler vardır ki, onların içleri define doludur.
Bu hakikati İbrahim Hakkı Hazretleri bir şiirinde şöyle ifade eder:
“Hakkı gel sırrını eyleme zâhir Olayım der isen bu yolda mâhir; Harâbat ehline hor bakma Şâkir Defineye mâlik vîrâneler var.”
Rivâyetlere göre İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Şakir ve Zâkir adında iki oğlu varmış.
Zâkir sürekli Hakk’ı zikirle meşgul olan salih bir evlatmış.
Şakir ise o yıllar meyhaneden
çıkmayan, ayık dolaşmayan biriymiş.
Bir gün İbrahim Hakkı Hazretleri Zâkir’i yanına alır ve birlikte yürürler.
Derken yürüdükleri yol üzerinde bir meyhanenin önünden geçerler.
İbrahim Hakkı Hazretleri, oğluna dışarıda beklemesini söyleyip içeri girer.
Oğlu Şakir’i masa başında sızmış olarak bulur.
Mekân sahibine oğlunun ne kadar borcunun olduğunu sorar ve bütün borcunu öder.
Sonra da dışarı çıkar, oğlu Zâkir’le yürümeye devam eder.
Şakir ayılınca borcunu ödeyip çıkmak ister.
Ama mekân sahibi, “Borcun yok, baban hepsini ödedi.” dediğinde âdeta yıkılır, içini müthiş bir hayâ duygusu kaplar.
Hemen babasının peşine düşer, nihayet onu kardeşiyle birlikte bir uçurumun kenarında bulur.
Onların konuşmalarına şahit olur.
Babası İbrahim Hakkı Hazretleri, kardeşi Zâkir’e, “Oğlum, Kırklar’dan biri vefat etti.
Şu uçurumdan atla ki, onun ye rine sen de onlara karışasın.” demektedir.
Ama kardeşi tereddüt eder, bir türlü atlayamaz.
Bu konuşmaya kulak misafiri olan Şakir, “Baba, ben atlasam olmaz mı?” der, sonra da helâllik dileyip atlar, Kırklar’ın ara sına karışır.
Bunun üzerine İbrahim Hakkı Hazretleri, Zâkir’in şaşkın bakışları arasında yukarıdaki meşhur şiirini seslendirir.
Menkıbelerde olayların aslına değil, faslına bakılmalıdır.
Bu olay doğru veya yanlış olabilir ama ifade edilmek istenen hakikat çok önemlidir.
Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mânâyı ifade sadedinde, “Nice saçı-başı dağınık, kapı kapı kovulan ve asla önemsenmeyen kimseler vardır ki (herhangi bir hususla alâkalı) onlar Allah’a yemin etseler, Allah (celle celâluhu) onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz.
Berâ İbn Mâlik bunlardandır.”104 buyurmuşlardır.
Evet, sizin küçük görüp önemsemediğiniz insanlara Allah (celle celâluhu), bazen öyle büyük işler yaptırır ki, yapılan o işin büyüklüğü karşısında dudaklarınızı ısırır kalırsınız.
Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, karıncaların bir türü olan termitlere kendi boylarını çok aşkın binalar inşa ettirir, öyle de sizin karınca misali küçük ve basit gördüğünüz insanla ra da devâsâ kuleler inşa ettirebilir.
Nitekim çöl ortamından çıkıp gelen ve sade birer insan olan Hazreti Ebû Ubeyde İbn Cerrah, Hazreti Ka’ka, Hazreti Sa’d İbn Ebî Vakkas (radıyallâhu anhüm) gibi komutanlar, yıkılmaz zannedilen Bizans ve Pers imparatorluklarını çok kısa bir zaman içerisinde dize getirmiş, onlara gerçek insanlığa giden yolları göstermişlerdir.
Kendinden Bilme ve Şirk Alaşımlı Sözler
ذلِــك فضــل اهلل يُؤتِيــه celâluhu), (celle Allah
يَشــاء مــن “İşte bu, Allah’ın lütfudur.
Onu di lediğine verir.”105 buyurmuştur.
Üstad’ın
yaklaşımıyla nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâdır.106 Biz, küçük insanlar olsak da Allah (celle celâluhu), sonsuz kudret ve inayetiyle bizi çok büyük hizmetlerde istihdam edebilir; bu da tamamen O’na ait bir lütuf ve ihsandır.
Bu mevzuda, “Biz yaptık, biz ettik, başkaları onların rüyasını bile göremezken biz plânladık.” türünden söylenecek her söz şirk işmam eder.
Onun için bu tür iddialardan olabildiğine uzak
durmak gerekir.
Yine Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “nefy-i nefy, isbattır”.107 Dolayısıyla siz kendinizi nefyetmediğiniz müddetçe bir kıymete ulaşamazsınız.
Çokça tekrar edilen bir ifade ile meseleyi tavzih etmek gerekirse Sonsuz olan birdir, başka izafî sonsuzlar yoktur.
Mutlak Sonsuz’un karşısında diğer varlıklara bir değer biçilecekse, onlara düşen hisse sıfırdır.
Dolayısıyla Allah (celle celâluhu) ile insan arasındaki münasebet, sonsuz ile sıfırın münasebeti gibidir.
Sonsuz olan Allah’tır, sıfır olan ise insan.
Fakat sıfır, zatî bir değeri olmamakla birlikte nasıl ki rakamların sonuna geldiğinde bir kıymet kazanır; aynen öyle de insan acz ve fakrıyla Allah’a dayandığında âdeta lafza-ı celâledeki elif’in yanına konulmuş sıfırlar gibi bir iken on, yüz, hatta bin olur.
Zulüm İlelebet Devam Etmez
Sorudaki ikinci hususa geçecek olursak, kendilerini Allah rızası için hizmete adamış samimi ruhlar; tenâfüsü (Allah yolunda yarışı) yanlış anlayan, rekabet hissiyle hareket
eden ve sonra da “Bu âlemde yalnız biz varız!” deyip kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımayan insafsız zalimler tarafından iç içe daireler hâlinde bir kuşatmaya alınabilirler.
Fakat bu durumun ilelebet sürüp gitmesine ihtimal vermek mümkün değildir.
Zira zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır.
Allah, zalimi imhal eder (mehil verir) fakat ihmal etmez.
Hadisin ifadesiyle, Allah, zalime mehil üstüne mehil verir, bir kere de derdest etti mi, iflahını keser onun.108 Evet, “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!”109 Küfür, mahkeme-i kübraya kalır; Allah huzur-u kibriyasında onu cezalandırır; fakat zulüm umumun hukukuna tecavüz, masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı ergeç dünyada cezasını bulur.
Zulmedenler cezalarını bulurlar.
Hem bu yol, Allah yoludur ve bu yolda samimi olarak yürüyen hiç kimseyi Al lah (celle celâluhu) yarı yolda bırakmamış وتِلـك ال َيَــام نُداولُهــا بَيـن Hak Cenâb-ı Ancak tır.
النــاس “Ve bu (sevinçli ve kederli) günleri,
Biz, insanlar arasında döndürüp dolaştırırız.”110 âyet-i kerimesinde buyurduğu gibi değişik hikmetlere binaen bazen muvakkat hezimetler yaşatır, bela ve musibetlerle imtihan eder, murad-ı ilâhî istikametinde dest-i kudretiyle eşya ve hâdiseleri şekillendirir.
Dolayısıyla bugün birilerine bayramsa, yarın başkalarına bayram; bugün birilerine matemse, yarın başkalarına matemdir.
O hâlde, ruhlarının ilhamlarını dünya insanlığına duyurmak isteyen kahramanlar, cahillerin söyleyip ettikleriyle meşgul olmamalı, bilakis akıl ve kalblerini, “Kur’ân’ın elmas düsturlarını, İslâmiyet’in güzelliklerini insanlara en güzel şekilde nasıl temsil edebiliriz?” mülâhazalarıyla doldurmalıdırlar.
Muhatap gönüller, kendi hür iradeleriyle kabul eder ya da etmezler, netice bizi ilgilendirmez, ama bizim kendimize ait bu değerleri, en güzel ambalajlarla paket yapmamız, o değerlere lâyık en alımlı, en albenili etiket ve yazılarla süslememiz, sonra da dünya panayırlarında en cazip şekilde onları teşhir etmemiz gerekir.
Evet, zulme maruz kalınan dönemler bir gece karanlığı şeklinde düşünülmeli; asla ye’se ve karamsarlığa düşülmemelidir.
Zira her kışın bir baharı olduğu gibi, her gecenin de bir sabahı vardır.
Dolayısıyla geceden sonra bir gündüzün geleceği unutulmamalı, gecenin karanlıklarında aydınlık bir geleceğin plânı yapılmalıdır.
Aynı şekilde bir gündüz yaşarken de arkasından başka bir gecenin geleceği hesaba katılmalıdır.
Başka bir ifadeyle mü’min, gündüzün aydın, ferih fahur ikliminde atını mahmuzlayıp sağa sola sürerken, günün arkasında başka bir gecenin olduğunu ve o gece için de ayrı bir plân ve strateji hazırlaması gerektiğini unutmamalıdır.
Zira dünya üzerinde bugüne kadar temerrütler hiç eksik olmadığı gibi bugünden sonra da kimi zaman ilhad ve küfür eksenli, kimi zaman da haset ve kıskançlık yörüngeli mütemerritler çıkacak, bin bir türlü entrika ve tuzaklarla yolları tutup bekleyeceklerdir.
Bu yüzden ne gecenin karanlığına takılıp paniklemeli ne de gündüzün aydınlığına sevinip ferih fahur yaşamalı; gecede gündüzle ilgili plân ve projeler, gündüzde
de geceye dair stratejiler geliştirmelidir.
Sürekli ve Kesintisiz Aksiyon
Böylece inanan gönüller, ömrünün her ânını daimî bir amel-i salih yörüngesinde değerlendirmeli; gecelere gündüz aydınlığı, kışlara bahar sıcaklığı taşımalıdır.
Haddizatında iman, insana her durumda ve her şartta imkân ölçüsünde amel-i salih mükellefiyeti yüklemektedir.
Bu mânâdaki sürekli ve kesintisiz aksiyonu anlama adına Metaf’taki yürüyüşü de hatırlayabilirsiniz.
Malûm olduğu üzere tavaf yapan kişi, ortam müsait olduğu zaman tavafı kısa adımlarla koşar gibi yürüyerek gerçekleştirir (remel), fakat izdiham olduğunda da kimseye eziyet etmemek için yerinde zıplar durur ama her hâlükârda hareket eder, metafizik gerilimini korur.
Allah’ın izni ve inayetiyle de uygun zaman ve zeminde yürüyüşüne devam eder.
Evet, durağanlık bir atalettir.
Eşya tabiatı itibarıyla âtıldır, ona hareket veren ise
Allah’tır (celle celâluhu).
İnsan da fizik âleminin kurallarına tâbidir; yerinde durduğu an, düşüp dağılma sürecine girer.
Tıpkı meteorlar gibi bir boşluk yaşadığında, başka bir câzibe kuvvetine kapılır, sürtünmeyle aşınır, nihayet bir müddet sonra erir ve tükenir.
Ama insan, Güneş, yıldızlar ve Ay gibi, bulunduğu yerde de olsa sürekli dönüp hareket ederse o zaman hem hayati yetini devam ettirir hem de aldığı hakikat ziyasından etrafına ışıklar neşreder.
Cenâb-ı Hakk’ın, yapılması gerekli olan ibadetleri, günün belli zaman dilimlerine taksim ederek tahmil buyurması da kesintisiz ve sürekli hareket esprisini anlama adına çarpıcı bir misaldir.
“Sana ومـن اللَيـل فته َجـد بـه نَافلَـة لَـك ki, Şöyle
mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl.”111 âyeti ışığında siz gecenin belli
bir kısmında kalkar, Kur’ân okur ve teheccüd
namazı kılarsınız.
Yine seher vaktinde, كانُــوا
ّ
قليـال مـن الليـل مـا يَهجعـون ۝ وبالسـحار هم يَسـتغفرون
“Onlar, geceleri az uyurlardı.
Seher vakitlerinde de bağışlanma dilerlerdi.”112 âyetlerinin işaretiyle âdeta istiğfarla gürlersiniz.
Sonra sabah namazı vakti girer; önce sünnetini, sonra da farzını eda edersiniz.
Güneş doğup kerahet vakti çıktığında işrak namazını ve öğle vaktine yakın zamana kadar da duha namazını eda edersiniz.
Öğle namazını, günlük işlerin âdeta sırtınızda olduğu bir vakitte ikame edersiniz.
İkindi namazıyla Allah’ın (celle celâluhu) huzuruna koşmak suretiyle, günün daha da artmış olan o ezici yorgunluğunu âdeta ruh ufuklarında bir seyahate çevirir ve dinlenmiş olursunuz.
Yine akşam ve yatsı namazlarını da aynı duygu ve düşüncelerle îfâ edersiniz de ruhen herhangi bir boşluğa düşmemiş olursunuz.
'İşleyen Demir Işıldar'
Günlük ibadet hayatımız, nasıl Cenâb-ı Hak tarafından böyle bir takvime bağlan mış, bir boşluk bırakılmamışsa; insanlık yolunda yapılacak hizmetlerde de haftalar, aylar, mevsimler ve hatta seneler böyle bir
aksiyon anlayışıyla taksim edilmelidir.
Bu mevzuda, her mü’min âdeta bir strateji uzmanı gibi çalışmalı; kendisi, ailesi ve yaşadığı toplumu adına yapabileceği işleri belirlemelidir.
Böylece o, kendi hayatiyet ve üretkenliğini de korumuş olacaktır.
Zira atalarımız “İşleyen demir ışıldar.” demişlerdir.
O hâlde paslanıp küflenmeden daima parlak kalabilmenin yolu, sürekli faaliyettir.
Kur’ân-ı Kerim, iman edenlerden bah “Saوعملـوا الصالِحـات âyette her hemen settiği
lih amel işlerler.”113 ifadesini de kullana rak onların aksiyon yönüne dikkat çeker.
“Salih amel”, arızasız ve kusursuz yapılan iş demektir.
Namaz örneğinde olduğu gibi; onun kâmil mânâda eda edilebilmesi için, nasıl iç ve dış rükünlerinin yanında huşûuna yani Cenâb-ı Hak’la münasebeti aksettiren iç derinliğine de dikkat edilmesi gerekiyorsa, aynı şekilde mü’minin yaptığı bütün işleri, dâhilî ve hâricî şartlara riayet ederek yapması gerekir.
Böylece mü’min, Allah’a iman edip emin bir insan olma vasfını tescil ettirdikten sonra inancını nazarîde bırakma yacak, onu aksiyonuyla da teyit edecektir.
Râşid Halifeler dönemi başta olmak üzere Selçuklu ve Osmanlıların ilk dönemlerinde olduğu gibi, işlerini gece-gündüz sürekli hareket esprisi çerçevesinde yürüten fert ve toplumlar, Allah’ın izni ve inayetiyle dev rilmeden, yürüdükleri yolda sabitkadem olmuşlardır.
Fakat –şanlı ecdadımıza ta’n ve teşnide bulunma anlamında söylemiyorum, zira onların en küçüğü bile benim başımın tacıdır– bir etemmiyet ve ekmeliyet mülâhazasına bağlı olarak denebilir ki, ne zaman fikir ve aksiyon plânında boşluklar yaşanmışsa işte o zaman idareciler ordunun başında sefere çıkmamışlar, ihtişamlı ve debdebeli saraylarda hayat sürmeye başlamışlardır.
Tabi buna muhazî olarak halk da kendini rahat ve rehavete salmış, yüce bir mefkûre uğrunda koşturup durmayı unutmuş, sıcak döşek arzusuna düşmüştür.
Böylelikle kendilerini dünyevîliğin pençesine salanlar, kendi arzularının gadrine uğramış, dünyevî istek ve bedenî arzularının ağında eriyip gitmişlerdir.
Toplum anlayışının bü tünüyle eksen kayması yaşadığı böyle bir dönemde, her şeye rağmen kendilerinden beklenen duruşun farkında olan Genç Osman ve Dördüncü Murat gibi kimi idareci lerin ise ihtimal devrin iç ve dış mihrakları tarafından çeşitli usûllerle iflahları kesilmiştir.
Hâsılı, kendilerini, dünyevî hayatın ve cismaniyetin rahat ve rehavetine salanlar, hiç farkına varmadan o rahat ve rehavetin gadrine uğramış, onların kurbanı olup gitmişlerdir.
* * *
104Tirmizî, menâkıb 54; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/66; el-Hâkim, el-Müstedrek 3/331.
105Mâide sûresi, 5/54.
106Bediüzzaman, Şuâlar s.424 (On Dördüncü Şuâ).
107Bediüzzaman, Sözler s.228 (On Yedinci Söz, İkinci Makam).
108Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61.
109Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/107.
110l-i İmrân sûresi, 3/140.
111İsrâ sûresi, 17/79.
112Zâriyât sûresi, 51/17-18.
113Bkz.: Bakara sûresi, 2/25, 82, 277; l-i İmrân sûresi, 3/57; Nisâ sûresi, 4/57, 122, 173…
İmanın Yenilmez Gücü
Soru: Ruhlarının ilhamlarını, inandığı değerlerin güzelliklerini başka gönüllere de duyurmak isteyen insanların karşılaşacağı en büyük engeller nelerdir?
Cevap: Dünyevî istek ve arzular beşer için en büyük imtihan unsurlarıdır.
Bu un surların, fertlerin duygu ve düşüncelerini sarıp sarmaladığı, çepeçevre kuşattığı toplumlarda nice zulümler işlenmiş, nice sıkıntılar yaşanmış, peygamberler başta olmak üzere nice hak ve hakikat eri amansız ve imansız saldırılara, çeşit çeşit hakaret ve iftiralara, hatta suikast ve katliamlara maruz kalmıştır.
Nitekim ciğerleri dağlayan ilk hâdise, sağanak sağanak vahyin yağdığı Seyyidina Hazreti dem’in (aleyhisselâm) evinde cereyan etmiş; böyle bir atmosferde neş’et etmiş olmasına rağmen Kabil, dünyalık is teklerine ulaşma adına kardeşi Habil’in kanına girerek onu öldürmüştür.
Şeytanın aldatmasıyla ilk macera böylece başlamış bir daha da aldanışların sonu gelmemiştir.
Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığına göre – Allah’ın izni ve inayetiyle– ezilmekten kurtarıp yeniden ikbale yürüttüğü kavmi tarafından Hazreti Davud (aleyhisselâm), –haşa ve kella– zina ve adam öldürtme gibi sıradan insanlara bile isnat edilmeyecek iftiralara maruz kalmıştı.114 O, kavmi tarafından Tâbut’a (sandık) el basıp yemin etmeye zorlanmış, iki ayağı bir papuca sokulmak istenmiştir.115 İnsanlığın İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem), düşmanları tarafından –hâşâ, yüz bin kere hâşâ– sihirbaz,116 şâir117 ve kâhin118 gibi iftiralara maruz kalmış, anlatacağı hakikatlerin gönüllerle buluşması engellenmeye çalışılmıştır.
Ebedî Olanı Burada Yok Etme!
Benzer hâdiseler bugün de olabilir ve bundan sonra da eksik olmayacaktır.
Önem li olan, bazı şairlerin yaptığı gibi, dertlere destan kesmemek, onları sonraki nesillere birer şikâyetname olarak aktarmamaktır.
Evet önemli olan, başa gelen bütün bu sıkıntıları gönül rızasıyla kabullenmek, halka şikâyette bulunmamak, tenha yer ve zaman dilimlerini kollayıp içini Allah’a dökmek ama feryadından kimseyi haberdar etmemektir.
Zaman ve mekânın yegâne sahibi Allah’tır (celle celâluhu).
Hüküm de O’na aittir.
O hâlde neticeye karışmak bizim işimiz değildir.
O’nun hakkımızdaki hükümlerini takdirle karşılamalı;
“Gelse celâlinden cefâ, Yahut cemâlinden vefa; İkisi de câna safâ,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” (İbrahim Tennûrî)
anlayışıyla hareket edilmelidir.
Bazen celâlden cefa, bazen de cemâlden safâ gelebilir; bunların ikisini de bir bilmeli, ne safâ ile sevinmeli ne de cefa ile yerinmelidir.
İnsan, “Ne yaptım da bunlar başıma
geldi? Bu ızdıraplar, sıkıntılar, dedikodular, çekememezlikler, hazımsızlıklar neden hep beni buluyor?” dememelidir.
Bu konuda Alvar İmamı’nın inciden daha parlak şu ifadeleri ne kadar güzeldir:
“Âşık der inci tenden; İncinme incitenden.
Kemalde noksan imiş, İncinen incitenden.”
Evet ille de ötede bir kemal beklentiniz varsa, dünyevî şeyler açısından burada kemale talip olmak, kemalsizlik emaresidir; halkın alkış ve takdirini bekleme gibi arzular, ahiret adına birer iflas ve kayıp yatırımıdır.
Kur’ân-ı Kerim, bizleri bu konuda uya أَذهبتـم ط ِيباتِكـم فــي حياتِكـم الدنيــا واسـتمتعتم ve rır
بهــا “Dünyadaki hayatınızda bütün güzel
şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz.”119 buyurur.
Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği bütün lütufları öteye bırakmalı, ahiret adına vaat ettiği bütün güzellikleri dünyada yiyip bitirmemelidir.
Konuyla ilgili ibretlik şöyle bir kıssa zik redilir: Allah’ın salih kullarından birisinin hanımı, maişet darlığı yüzünden kocasına dert yanar.
Ondan, bu hâlden kurtulmaları için dua etmesini ister.
Salih zat da hanımını kırmaz, dua eder ve duası kabul olur.
Birden yanlarında altından bir kerpiç belirir.
Salih zat, hanımına, “İşte,” der.
“Bu, bizim Cennet’teki köşkümüzün bir kerpicidir.” Bunun üzerine söylediklerine pişman olan o mübarek hanım, kocasına, “Gerçi çok muhtacız ve ahirette de inşâallah böyle çok kerpiçlerimiz olacak.
Fakat baki bir âlem olan ahirette elde edeceğimiz bir mükâfat, bu fani dünyada zayi olup gitmesin, Cennet’teki köşkümüzden bir kerpiç noksan olmasın.
Onun için sen dua et, bu kerpiç yeri ne gitsin.” der.
Hanımının bu samimi isteği üzerine o salih zat tekrar dua eder, birden o altından kerpiç gözden kaybolup yerine gider.
Evet, kendisini hakka adamış, bir mefkûreye gönül bağlamış, milletinin ikbal yıldızını yeniden parlatmayı kendisine hedef hâline getirmiş insanların yenilmez gücü; dünyayla
aralarına mesafe koymaları, istiğna ruhuyla hareket etmeleri ve kendilerini tamamen başkalarının mutluluğuna adamalarıdır.
Vâkıa, hayatlarını ticaretle sürdüren ve kazandıklarıyla da iman ve Kur’ân hizmetine sahip çıkan bazı insanların, kalben dünyayı terk etmek şartıyla kesben ona talip olmalarında bir mahzur olmasa gerektir.
Fakat temsil konumunda bulunup da kendilerini bu işe adamış hizmet erleri, dünyaya karşı net tavır almalı, hep müstağni davranmalı dırlar.
Zira onların en büyük kredileri istiğnalarıdır.
Onlar müstağni davrandıkça, insanlar onların ağızlarından çıkacak sözlere kulak kesilecek, işaret ettikleri her meseleye gönül rahatlığıyla “evet” diyecek ve zerre kadar şüphe ve tereddüt yaşamadan yapmaları gereken vazifeleri yerine getirecek lerdir.
Olması gereken bu iken, maalesef görünen o ki, adanmışlık ruhuyla yola çıktı ğı hâlde, başlangıçta “Biraz istifadeden bir şey olmaz.” deyip dünyaya meyletmiş ama sonra derinlemesine dalmış ve belini doğ rultamamış, ona yenik düşmüş insan sayısı az değildir.
Alvar İmamı’nın ifadeleriyle “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice Hüsrev gibi hanlar / Ve nice tâcdarlar.” bir bir gelmiş ve maalesef bir bir yıkılıp gitmişlerdir.
Hak erlerinin bu şeytanî telâkkilere kendilerini kaptırmaları, “Ben de kazanıp onlar gibi yaşayayım; benim de evim, servetim olsun…” demeleri, kendi elleriyle kendi kredilerini bitirmeleri demektir.
Kader, onların sahip oldukları nimetlerin de ellerinden alınmasına ve nihayet ayaklarının kayıp devrilmelerine fetva verir.
İşte o zaman da Allah (celle celâluhu), pörsümüş, cansız cesetler hâline gelmiş olanları götürür, onların yerine Kur’ân’ın ifadesiyle yepyeni, yıpranmamış, dünya karşısında diş kırmamış bir topluluğu getirir.120
Mütekebbirleri Dize Getirmenin Yolu
O hâlde adanmışlığın haysiyet ve şerefi, her hâlükârda korunmalıdır.
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), her konuda olduğu gibi bu konuda da zirve yi temsil eden baş adanmıştır.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman zırhı, misafirlerini ağırlayabilmek için aldığı bir ölçek arpaya mukabil bir Yahudide rehin bulunuyordu.121 Ruhunun ufkuna yürüyüp ötelere ulaştığında bu durum öğrenilmiş ve ipotek çözülmüştü.122
Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) anlayışı Allah Resûlü’nden farklı değildir.
Nitekim ruhunun ufkuna yürürken kendisinden sonraki halifeye teslim edilmek üzere bir testi bırakmıştı.
Vefatının ardından emanet, İkinci Halife Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) teslim edilmiş, merakla kırılan testinin içinden hilâfet müddetince ihtiyacından artan paralar ve kısa bir mektup çıkmıştı.
Mektupta şöyle denilmekteydi: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi.
Bunu harcamaktan Allah’a karşı haya ettim; zira bu, halkın malıdır, devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) bu hitabı, Hazreti Ömer’i (radıyallâhu anh) duygulandırmış ve gözyaşları içinde şöyle demiştir: “Allah, Ebû Bekir’e merha met etsin! Arkada kalanlara, yaşanması ne kadar da güç bir hayat bırakıp gitti!”123
Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), halifeliğini aynı anlayışla devam ettirir.
Hiçbir zaman bir tahtı olmamış; mescitte oturmuş ve işlerini orada yürütmüştür.
“Mütekebbire karşı tekebbür; gururlu ve kibirli kişiye karşı mağrurane hareket etmek esastır.” anlayışını, lüks, şatafat ve debdebe içinde yaşamak için bir bahane yapmamış, aksine mütevazi hâliyle o günün dünya devletlerini dize getirmiştir.
Nitekim Mescid-i Aksâ’nın anahtarlarını teslim almaya giderken oranın yöneticilerinin onu gösterişli elbiseler içinde karşılamalarına mukabil o, aynı bineğe kölesiyle nöbetleşe binişi, üzerinde yamalı elbiseyle gelişi ve genel duruşu itibarıyla son derecede mütevazi idi.124 Bu hâdiseden de açık bir şekilde anlaşılacağı üzere devrin mütekebbirlerini dize getirmenin yolu, mahviyet ve tevazudur.
Bu hâl ve bu tavır, kibrin bin bir türünü yerin dibine gömecektir.
Evet, Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) ömür boyu anlayışı bu idi.
Ni tekim hiçbir zaman, çocuklarıma, torunlarıma bir miras bırakayım düşüncesi içinde olmadı.
Çocuklarını sahabe-i kiramın vefalı anlayışlarına emanet etti ve ruhunun ufkuna öyle yürüdü.
Hazreti Osman (radıyallâhu anh) çok zengindi, ticaretle uğraşıyordu.
Ancak o, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, dünyayı kesben değil kalben terk etmişti.125 Nitekim Tebük Seferi’ne gidecek ordunun ihtiyacı söz konusu olduğunda, yüzlerce deveyi yüküyle birlikte, hem de kalbinde en küçük bir pişmanlık hissi duymadan sırf Allah rızası için infak etmişti.126 Eğer Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Senin her şeyini vermen gerekir.” buyursalardı, hiç tereddüt etmeden getirip hepsini verirdi.
Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) hayatı da aynıydı.
Bugünkü Türkiye topraklarının belki yirmi katı büyüklüğünde bir ülkeye hâkimdi.
Sahip olduğu devletin sınırları, bir kısım siyasî çekişmeler, hır gürler olmasına rağmen, o günkü Pers ve Bizans imparator luklarının bütününü içine alabilecek genişlikteydi.
Ne var ki Hazreti Ali, bazen yaz döneminde sadece kışlık elbisesi olduğu için o elbiseyle buram buram terliyor, bazen de kış mevsiminde yazlık eski elbisesi içinde tir tir titriyordu.
Neden böyle giyindiği sorulunca da, “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum.” cevabını veriyordu.127
Müslümanlık Buysa Biz Neredeyiz?
Bugün, “Biz de onların yolundayız.” deyip hayatlarını yazlıklardan kışlıklara seyahatle geçirenlere, “Çoluk çocuğumun, torunlarımın istikbali ne olacak?” diyenlere, “Devletin parası deniz…” anlayışıyla hareket edenlere sormak lazım: Sizin örneğiniz kim? Bir mü’min olarak Karunlara, Ramseslere, Amnofislere ait olan böylesi düşüncelerden bütün bütün uzak durmak ve Allah’tan (celle celâluhu) hicap etmek gerekmez mi? Yüce Allah’tan dileğim odur ki, yüksek bir mefkûreye gönül vermiş insanlar, bu hicap hislerini hep korusunlar; dün yanın çelmesine gelmesin, bir el-enseyle devrilmesin, bir kündeyle yıkılıp gitmesinler.
“Biz burada dişimizi sıkar, sabrederiz, yeter ki ötede hiçbir şeyimiz eksik olmasın.” desinler.
Evet onlar;
Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safâda Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belâda.” (Ziya Paşa)
anlayışıyla, kahr u belâlara razı olsunlar ama başkalarının şatafatlı hayatına imrenmesinler.
Dünyalık şeyleri, ayaklarının ucuna bulaşmış bir pislik olarak görsünler.
Huzura varırken de, kendilerine sorulacak “Ne bıraktın dünyada?” sorusuna; “Aklıma bir şey gelmiyor.” cevabını verecek kadar ötelere yiğitçe yürüsünler.
Zira mesleğimizin esası istiğna, mahviyet ve tevazudur.
Ken dilerini, yıkılmış bir âbideyi yeniden ikame etmeye adamış mefkûre erlerinin başka türlü davranışları, halk nazarında kendilerine olan güven duygusunu sarsacağı gibi Hak nezdinde de itibar kaybına sebep olacaktır.
Tarihte örneklerine çokça rastlandığı üzere haktan haksızlığa, yoldan yolsuzluğa sav rulanlar, Hazreti Harun (aleyhisselâm) gibi ortaya çıkmış olsalar da –hafizanallah– Karun gibi yuvarlanır giderler.
Evet adanmışlık düşüncesi, karşılığında İstanbul’un, Viyana’nın hatta Roma’nın fatihi olma gibi bir paye bile teklif edilse o, hiçbir şeye feda edilmemelidir.
Dünyaya gelirken nasıl hiçbir şeye sahip değilsek, öbür âleme yürürken de bir “sıfır” olarak yürünmelidir.
Tıpkı yukarıda zikredilen örneklerde olduğu gibi.
O örnekleri gören görsün ve takdir etsin; zira takdirleri ahirette kendileri adına şefaate dönüşecektir.
Takdir edemeyenlerin takdirsizlikleri ise, kendi başlarına bir balyoz gibi inecektir.
‘Onlar Kınayanın Kınamasından Korkmazlar!’
“Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib,
Bir hâre baktı, bir güle, zâr oldu andelib” (Nâilî-i Kadîm)
beytinde ifade edildiği gibi, bugüne kadar nice güller hâre düştü, nice bülbüller
feryad ü figan etti.
Bugün de feryad ü figan etmek mefkûre kahramanlarına düştü.
Atılan iftiralar, kınanıp yerilmeler, alay ve istihzalar, nice entrika ve komplolar… Bütün bunlara karşı;
Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var;
Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâ bir ilticamız var.” (Nef’î)
anlayışıyla hareket edilmeli ve vakarlı bir duruş sergilenmelidir.
Sadî’nin ifadeleriyle;
Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse,
Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.
Dolayısıyla eğer siz altın kâse iseniz, varsın taşlasınlar; Allah’ın izni ve inayetiyle size kimse zarar veremeyecektir.
“Onlar ول يَخافــون لَومـة ۤلئِـم Kerim, Kur’ân-ı
kınayanın kınamasından korkmazlar.”128
buyurur ve bize böyle durumlarda sergilenecek tavrı işaret eder.
Diğer taraftan başa gelen her şeyin Hazreti Mahbub’un kurbeti ne vesile birer imtihan olduğunun şuuruyla zâhirî sebepleri aşan bir nazarla hâdiselere bakabilmeli.
Nitekim bu ufkun kahramanı asrın dertlisi, “Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve maruz kaldığım musibetler hep helâl olsun.
Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”129 diyor.
Kendilerini aynı yolun yolcusu bilenler de, Nesimî gibi;
“Bir cefâkeş âşıkem ey Yâr Senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.”
demeli ve söylenen kem sözlere takılıp kalmadan ve zihinlerini onlarla meşgul etmeden bütün himmetlerini yapmaları gerekli olan işe yoğunlaştırarak hak bildikleri yolda dimdik yürümelidirler.
Hiç şüpheniz olmasın, adanmış gönüller, “Mevlâ görelim neyler, / Neylerse gü zel eyler.” deyip yürüyüşlerine bu anlayışla devam ettikleri müddetçe, Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle, O’nun sıyanet kanatları altında hizmetlerine devam edecekler ve hiç kimse de onlara engel olamayacaktır.
* * *
114Bkz.: 2.Samuel, 11:2-27; 12:1-16.
115Bkz.: 1.Samuel, 24:22.
116Bkz.: Yûnus sûresi, 10/2; Sâd sûresi, 38/4.
117Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/5; Sâffât sûresi, 37/36; Tûr sûresi, 52/30; Hâkka sûresi, 69/41.
118Bkz.: Tûr sûresi, 52/29; Hâkka sûresi, 69/42.
119Ahkaf sûresi, 46/20.
120Bkz.: Mâide sûresi, 5/54.
121Buhârî, rikak 17; Müslim, libâs 37.
122et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/359.
123Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/354.
124Bkz.: Mevlânâ Şiblî, Hz.
Ömer ve Devlet İdaresi 1/233-238.
125Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.113 (Habbe).
126Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/231; İbn Asâkir,
Târîhu Dimaşk 39/63.
127Bkz.: İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, elMüsned 1/99.
128Mâide sûresi, 5/54.
129Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.75.
İnsanın Kendini Keşfi ve Kullukta Derinlik
Soru: İnsanın Allah’la irtibat ve kullukta derinleşmesinin kendini bilmesi ve keşfetmesiyle mümkün olacağı ifade ediliyor. İzah eder misiniz?
“detler اَلعــادات ل تتــرك Arapçada Cevap:
terkedilmez.” şeklinde bir söz vardır.
Bun terki “detlerin تَــرك اَلعــادات مــن المهلــكات dan
helâkete götüren sebeplerdendir.” disiplini çıkarılmıştır.
Bu açıdan eğer bir mü’min illa bir şeyi âdet hâline getirecekse, Allah’la (celle celâluhu) münasebeti adına ortaya koyması gereken ibadet ü taatleri asla terk edemeyeceği âdetler hâline getirmelidir.
Şayet insan, ibadet ü taati ve Allah’la sıkı mü nasebetiyle böyle bir keyfiyeti elde eder de onu vicdanının iç derinliği hâline getirebilirse, bir kısım Hak dostlarının “Bir an huzur
gaybûbeti yaşarsam ölürüm.” mülâhazasına ulaşabilir.
Bunun için de onun, her an Allah’ı (celle celâluhu) görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmesi; his, şuur ve iradesiyle sürekli O’nun hoşnutluğunun peşinde olması, gazabına götürebilecek davranışlardan olabildiğince uzak durması; mahiyetindeki sevme ve saygı duyma hislerini O’na tevcih etmesi çok önemlidir.
Böyle bir kıvam, inanan herkes için bir hedeftir, daha doğrusu bir hedef olmalıdır ama o hedefe ulaşmak için insan konum ve duruşunu sürekli gözden geçirmeli ve samimiyetle kendine şu soruları sormalıdır: “Acaba böyle bir ufku yakalama adına gerekli olan kıvamı sergileyebiliyor muyum? Bulunduğum konumu yeterli görmeyip, ‘Bir fasıl daha, bir fasıl daha!’ deyip terakki semalarında sürekli ötelere kanat çırpabiliyor muyum?”
Hakikat Mesleği ve Tevazu
Hakikat yolcusunun kalb ve ruh ufkun da seyahat ederken ulaştığı mertebeyi hiçbir zaman yeterli görmeyip sürekli daha yukarıları hedeflemesi çok önemlidir.
Fakat bu sözümüzle onun, bir kısım harikulâde şeyler sergileyerek kendini ifade etmesini değil, Yüce Allah’ı (celle celâluhu) bilip tanıması ve O’nun huzurunda kendisini bir hiç olarak görmesi adına derinleşmesini kastediyoruz.
Sözün gelişi insan, kendi gücüyle sadece küre-i arzın değil bütün dünyaların hareket yönünü değiştirse bile, Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü ve icraatı karşısında bunun bir “hiç” olduğunu görmesi ve her şeyi O’ndan bilmesi gerekir.
Bu açıdan hakikat mesleğini benimseyenler, suda batmadan yürüme, havada kanatsız uçma, tayy-i mekân yaparak bulunduğu yerde otururken bir anda Kâbe’yi tavaf etme gibi harikulâdeliklere kat’iyen talip olmamalıdır.
Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın, bazı veli kullarına verdiği bu türlü mazhariyetlere talip olma, hakikat mesleğinin ruhuna zıttır.
Hakikat mesleğinde esas olan tevazudur, mahviyettir, nefsini yerden yere vurup kendini hep sıfır görmektir.
Bu arada şunu ifade edeyim ki, bu tür mânevî
makam ve payelere talip olmayan hakikat kahramanları, elbette ki kaymakamlık, valilik, vekillik, bakanlık ve benzeri dünyevî makam ve payelere de hiç talip olmazlar.
Bu ifadelerle idareye ait o makamların hafife alındığı, küçük görüldüğü anlaşılmamalıdır.
Fakat talip olunan yüksek değerlerin büyüklüğü karşısında bu türlü şeylere meyletmek, talip olunan o hakikatlere bir saygısızlık olur.
Yürünen bu yolda eğer “Allah rızası” denmişse, ondan daha büyüğünün olmadığı; “O’nun cemâli” hedeflenmişse, ondan daha müstesnasının bulunmadığı; Firdevs’e talip olunmuşsa, ondan daha önemli bir yerin söz konusu bile ola mayacağı bilinmelidir.
İnsan bir kere bu yüce gayeleri hedeflemişse, artık onlardan dönüp başka şeylere teveccühte bulunmak, onlara karşı saygısızlık olur.
Evet bir hakikat eri, Resûl-i Kibriyâ’nın (aleyhi ekmeletüttehâyâ) bir kapı kulu ve âzât kabul etmez boynu tasmalı bir bendesi olmaya talip olmuşsa, Hazreti Mevlâna’nın ifadeleriyle:
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum!
Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar âzât olunca şâd olur;
Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”
diyerek âdeta avazı çıktığı kadar İslâm’a teslimiyetini ifade mânâsında Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) bende olduğunu haykırmışsa, bunu başka hiçbir şeyle değiştirmez, değiştirmemelidir.
'Ben' Diyene Kapılar Sürmelidir
Ama insan, kendini işin içinden çıkartamamışsa benliğine takılır kalır.
Benliğine takıldığı ölçüde de o, şeytana yakın, Allah’a (celle celâluhu) uzaktır.
“Ben” diyene, hiçbir zaman Allah’a giden yolda kapılar açılmaz.
Her açmak istediğinde o, kapıları sürekli kapalı ve sürgülü bulur, o kapının önünde beyhude bir şekilde bekler durur.
Çünkü bir yerde iki tane “ben” olmaz.
Esasen “ben” demekte kibir emaresi vardır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kapısının tokmağına dokunan sahabîye, “Kim o?” diye
sorar, “Ben!” deyince, kapıyı açar..
açar ancak “Ben, ben!” diyerek de o söze karşı rahatsızlığını ortaya koyar.130 Çünkü ihtimal bu “ben” deyişte bir nevi kibir vardır; âdeta o “Benim kendimi tanıtmaya ihtiyacım yok.” demiş olmaktadır.
Evet sürekli “ben” deme, âdeta bir davul sesi çıkarma demektir.
Malûm olduğu üzere davul, içi bomboş olduğu için ses çıkarır.
Sürekli “ben” diyen kişi de kendisini bomboş, hakir bir varlık seviyesine indirmektedir.
Zira içi dolu olanlar, dışarıya bir davul gibi ses vermezler.
Mevlâna Hazretleri, bu mânâda boş kimseleri, içinde bir-iki tane oyuncak türünden inci-mercan bulunan, sağa-sola döndürüldüğünde tıkır tıkır ses çıkaran kutulara; dolu insanları da içleri cevherlerle dolu olduğu için dışarıya ses ve sır vermeyen cevher kutularına benzetir.
Tevazu, mahviyet ve hacaletin alâmeti sessizliktir.
Bu duygularla hareket ederek ülkesi, milleti ve topyekûn insanlık adına sürekli plân ve proje üretmeye çalışanlar,
aksiyon öncelikli insanlardır ve onların icraatları, tıpkı yıldırımların gök gürültüsünden önce hedeflerine ulaştığı gibi, seslerinin önünde yürür.
Diğer yandan gösteriş ve âlâyiş, içi boş ama gürültülüdür.
Dolayısıyla hayatlarını gösteriş ve âlâyiş üzerine tesis edenler, sadece boş gürültü çıkarmış olurlar.
Hâlbuki esas olan, sözlerin aksiyon öncelikli olmasıdır.
Nitekim Hazreti İbrahim
واجعـل لِـي لِسـان صـدق فـي الخريـن (aleyhisselâm),
“Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana!”131 şeklinde dua ederek gelecek nesillere uzanan kalıcı hizmetler yapmayı Cenâb-ı Hak’tan istemiştir.
Bu, aksiyon öncelikli bir sözdür.
Onun için insan, bildiği ve yapabildiği kadar tarlaya tohumu atıp gerisini Allah’a bı rakmalıdır.
Ancak böyle engin bir mülâhazayla hizmet etme de Allah’ı (celle celâluhu) biliyor ve tanıyor olmakla mümkündür ki O’nu bilip tanıma ise insanın kendini, kendi konumunda bilmesine bağlıdır.
Kendini Bilmeyen Rabbini de Bilemez
م ن ع رف نَفس ه فقد edilen rivayet diye Hadis
ه رب رف ع “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.”132
sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabbini daha iyi bilir.
Bu sözün mefhum-u muhalifi alınacak olursa, “Kendini bilmeyen, Rabbini de bilemez.” demektir.
O hâlde insanın, Rabbini bilmesi için kendisinin ne olduğunu bilmesi lazımdır.
Hazreti Pîr’in ifadesiyle insan, öyle mükemmel bir “fabrika”dır ki133 onun her parçası bir diğeriyle ciddi tenasüp içindedir.
Aynı zamanda bu varlık, kâinatla da çok ciddi bir tenasüp içindedir.
Mesela, insanın ağzı ve onunla yiyeceği şeyler arasında bir münasebet olduğu kadar, gözleri ve onlarla göreceği şeyler arasında da bir münasebet vardır.
Hem öyle bir münasebet ki, onunla değişik tecellî dalga boyundaki varlıkları görüp seçebilir.
İnsanın âzâları arasındaki bu tenasüp, onun içinde bulunduğu kâinattaki diğer var lıklar arasında da söz konusudur.
Fizikçi ve astrofizikçilerin ifadelerine göre, en uzak sistemlerin bile, yeryüzünde çok küçük görülen insanla bir alâkası ve münasebeti vardır.
Ancak bu münasebeti sezip anlayabilmek için işe öncelikle yakın daireden başlamak gerekir.
Mesela insan, yiyeceği maddelerle ağzının, göreceği nesnelerle gözünün münasebetleri açısından kendini tahlil ettiği zaman mutlaka Yüce Yaratan’ın varlık ve birliğini gösteren delillere ulaşacaktır.
Onun için kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak, “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nâil olur; nâil olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez.
Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin..
açlığa alış ki, Beni göresin..
ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin.
Ey insanoğlu, Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir..
nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!” buyurmuştur.
Anatomik Yapıdan Ruhun Derinliklerine
Alexis Carrel, daha 1935 yılında yazmış olduğu İnsan Bu Meçhul adlı eserinde, insan vücudundaki mükemmelliğe ve onun mutlaka bir Yaratıcısı olduğuna dikkat çekmiş, böylece önemli bir çalışmaya imza atmıştı.
Her ne kadar kitabın yazarı, Türkiye’de bazılarının karalamasına maruz kalsa da söz konusu eser, insanımız tarafından okunmuş ve ondan istifade edilmiştir.
İnsanlar –hususiyle doktorlarımız– o kitabı okurken ondaki insan anatomisi üzerine yapılan tahlillere baktığında, o tahlillerin her faslında “Lâ ilâhe illâllah” (Allah’tan başka ilâh yoktur) diyeceklerdir.
Zira O Yüce Yaratıcı’nın (celle celâluhu) kudret eli olmadan insan vücudundaki o harikulâde tenasübü izah etmek mümkün değildir.
İnsan, bu şekilde kendi anatomisi ve fizyolojisi başta olmak üzere onların eşya ile irtibatlarını yani dış âlemini tanıdıktan sonra, iç âlemi de diyebileceğimiz nefsini, vicdan mekanizmasını ve içine doğanları
bilmeye yönelmelidir.
Zaman zaman “içe doğma” şeklinde de ifade edilen “hiss-i kable’l-vukû”ların yaşanması; mesela, insanın sabah vakti aklına gelen birisiyle ikindi vakti karşılaşması; rüyada âlem-i misal ve âlem-i berzaha ait levhaların insanın müşâhedesine sunulması ve sabah olduğunda rüyada gördüğü bazı şeylerin aynıyla, bazılarının da “te’vil-i ehâdîs”e vâkıf olanların tevil ettiği şekliyle zuhur etmesi gibi olaylar, onun iç âleminde yaşadığı olaylardır.
Bunları sebepler çerçevesinde izah etmek de mümkün değildir.
İnsan, bütün bunlardan hareketle kendi iç âleminde yolculuğunu sürdürdüğünde hem kendini icmâlî olarak bilecek hem de Yüce Yaratıcı’nın varlığına ulaşacak ve Rabbisini daha iyi tanıyacaktır.
Gerçek Hürriyet
Kudsî hadis diye rivayet edilen yukarıdaki sözde, “Beni bilen, Beni arar.” buyruluyor.
Bu da bir önceki fasla bağlanabilir.
İnsan, Yüce Yaratıcı’yı tanıdıkça, “Acaba O, benden ne istiyor? O’nun yakınlığına na sıl erebilirim, sinemi O’nun iştiyakıyla nasıl doldurabilirim? Zira sinemi O’nun iştiyakıyla doldurmak benim vazifem, O’nun da hakkıdır.
Bu sinede sadece O tecelli etmeli, O’ndan gayrı her şeyi (mâsiva) çıkarıp atmalı!” diyecek ve arayışını derinleştirecektir.
Fuzûlî, bu hakikati şöyle seslendirir:
“Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;
Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!”
Evet insanın, bu şiirde işaret edildiği gibi, dünya ve içindekileri sinesinden söküp atması, sadece O’nun (celle celâluhu) mülâhazasıyla dolup taşması ve zihnini sürekli O’nunla meşgul etmesi lazımdır.
İnsan, bunları yerine getirdiği takdirde Cenâb-ı Hakk’ı bulmuş olacak; O da kulunun bu samimi gayretlerini karşılıksız bırakmayacak ve kudsî hadis diye rivayet edilen sözün devamında buyrulduğu gibi, onun bütün arzularını, hatta daha da fazlasını lütfedecektir.
Alvarlı Efe Hazretleri bu hakikati ne güzel ifade eder:
“Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de,
Hak rızasın vermez mi?”
'Ben, Ganimet İçin Müslüman Olmadım Yâ Resûlallah!'
İşte bu mertebeye eren mü’min, değişik arzu ve isteklerin vesayetine girmekten kurtularak hakiki hürriyete kavuşur.
Zira merhum Seyyid Kutup’un ifadesiyle “Hakiki hürriyet, Allah’a kul olmaktan geçer.” Evet Allah’a (celle celâluhu) kul olanlar, başkalarına kulluktan kurtulurlar.
O’na hakkıyla kul olmayanlar ise başları secdeye gitse bile makama, mansıba, korkuya, yuvaya, rahata, zevk u sefaya, bohemliğe, alkışa, takdire, çoluğu çocuğu adına da yalıya, villaya kulluk gibi onlarca kulluk çeşidi sergileyeceklerdir ki, herhalde cahiliye dönemi müşriklerinin bile bu kadar çok putu olmamıştır!
Evet başka şeylere kul-köle olmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a hakiki mânâsıyla kul olmaktan geçer.
Bu konuda sahabe efendi lerimizin hayatları ne güzel, ne çarpıcı misallerle doludur.
Mesela askerî ve siyasî bir dâhi olan Hazreti Amr İbnü’l-s (radıyallâhu anh) çok geç Müslüman olmasına rağmen, bu mevzuda dinin ruhunu öylesine güzel kavramıştır ki, o anlayışa hayran olmamak mümkün değildir.
Bilindiği üzere Amr İbnü’l-s Hazretleri, Hudeybiye Sulhü sonrasında Müslüman olmak için Medine’ye gidip Efendimiz’in yüce huzuruna çıkar.
Mahcubiyetinden do layı âdeta tir tir titremektedir.
Çünkü o güne kadar İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi ekmelüttehâyâ) çok kötülük yapmıştır.
Fakat Rahmet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan hiçbir kötülüğü deftere yazmamış, onları çoktan unutmuştu.
Musafaha yaparken Amr İbnü’l-s kendisinden geçmiş, âdeta bir cezbe hâliyle Allah Resûlü’nün mübarek elini sıktıkça sıkmış, bunun üzerine de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ne demek istiyorsun yâ Amr?” diye sormuştu.
Hazreti Amr, “Kusurumu bağışla yâ Resûlallah!” diye mukabelede
bulununca, Allah Resûlü ona, “Bilmiyor musun yâ Amr, ‘Lâ ilâhe illallah Muham medün Resûlullah’ geçmiş bütün günahları siler, süpürür ve temizler…” fermanında bulunmuştu.134 Amr İbnü’l-s Müslüman olduktan kısa bir süre sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu çağırmış, kendisini bir seriyye ile harbe göndereceğini ve neticesinde de ganimet elde edeceğini bildirmişti de o, “Yâ Resûlallah! Ben, ganimet için Müslüman olmadım…” demişti.135
Aynı şekilde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), kaynaklarda ismi zikredilmeyen bir sahabî efendimize ganimetten hissesini vermek istediğinde, o meçhul kahraman: “Yâ Resûlallah! Ben bunu kabul edemem.
Ben –boğazını göstererek– şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş, ganimeti elinin tersiyle itmişti.
Neticede o, arzu ettiği gibi boğazına isabet eden bir okla şehit olup ötelere yürümüştü.136
Yine Mekke’nin fethine kadar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı sında yer almış olan Ebû Süfyan’ın (radıyallâhu anh) gözüne Yermük Savaşı’nda bir ok isabet etmişti.
Ebû Süfyan, çıkan gözünü avucuna aldıktan sonra diğer gözüyle ona anlamlı anlamlı bakmış, “Neye yararsın ki, yetmiş sene kendi sahibini görmedin!” diyerek yere atmıştı.137
Bütün bu misaller;
“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır;
Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş...”
(Niyazî-i Mısrî)
sözleriyle ifade edildiği üzere, insanı yetiştiren muallimin tesirini ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda bir hamlede amudî (dikey) yükselme adına da misal teşkil etmektedir.
İşte günümüzün inanan gönülleri de, kendilerine ashab-ı kiramı örnek alıp hiç bir dünyeviliğe talip olmamalı; hele hele devletin herhangi bir kademesinde görev yapıyorsa, makamının kredisini kullanarak kendisine, çoluk çocuğuna, yakınlarına çıkar sağlamamalı; araba, uçak, yat, gemi..
vb.şeyler peylememelidir.
Meşhur bir atasözünde denildiği gibi o sadece “Allah bes, bâki heves!” deyip Hak rızası istikametinde yürümeli, sadece O’nun rızasına talip olmalı; hedeflediği rıza-i ilâhîyi, cemâlullâhı, iştiyak-ı likâullâhı ve maiyyet-i nebeviyeyi hiçbir şeye değişmemelidir.
Hatta bunlardan vazgeçmesi karşılığında ona cennetler teklif edilse bile, “Allah Allah! Bunlar bende nasıl bir eğrilik gördüler ki bana rıza-i ilâhînin, iştiyak-ı ilâhînin, rü’yet-i ilâhiyenin berisinde bir şeyler teklif ediyorlar.” diyebilme yiğitliğini göstermelidir.
Yüreğini öylesine bu duygularla “lebrîz” etmeli, doldurup taşır malı ki başka şeyleri içine almasın.
Zira bunların yanında gökte uçma, suda batmadan yürüme, insanların içini okuma, çehrelerine bakarak başlarına gelecek şeyleri onlara söyleme gibi şeyler, çer-çöp denecek kadar basit kalır.
Hâsılı, kendini iman ve Kur’ân hakikatlerini i’lâya ve ruhunun âbidesini ikâme etmeye adamış insanlar, bu hususlara çok dikkat etmek mecburiyetindedirler.
Evet onlar, dünya ve mâfîhâ adına her şeyi elle “Sana فاسـتقم ك ۤمـا أُمـرت ve itmeli tersiyle rinin
nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et.”138 âyeti hükmünce, kendi tarz-ı telâkkileri itibarıyla doğru bildikleri şeylere göre değil, doğruluk denilince nezd-i ulûhiyette neye karşılık geliyorsa işte o şekilde doğru olmaya çalışmalıdırlar.
* * *
130Buhârî, isti’zân 17; Müslim, âdâb 38, 39.
131Şuarâ sûresi, 26/84.
132el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343.
133Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.165 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam).
134Müslim, îmân 192; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/204.
135Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/197, 202; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 4/467.
136Nesâî, cenâiz 61; Abdurrezzak, el-Musannef 5/276; Hâkim, el-Müstedrek 3/688.
137Bkz.: İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 6/158.
138Hûd sûresi, 11/112.
Her Şey O’ndan
Soru: Şimdiye kadarki hizmetlerin gerçekleşebilmesi için binlerce vesilenin bir araya gelmiş olması gerektiği ve bunu bütün sebeplerin yaratıcısı ve sahibi Allah’tan başkasının yapamayacağı, dolayısıyla muvaffakiyetleri sahiplenmenin akıl dışı bir davranış olduğu ifade ediliyor.
İzah eder misiniz?
Cevap: Evvela şunu belirtmek gerekir ki elde edilen mazhariyetlerin Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gerçekleştiği hususu, sadece bizimle alâkalı bir mesele değil, her devir için geçerli bir pren siptir.
Mesela Hazreti Nuh (aleyhisselâm),
–tefsirlerdeki yaklaşımla– tufandan Allah’ın izni ve inayetiyle kurtulduktan sonra bir süre daha insanlara hak ve hakikati anlatmıştır.
O, bu süre zarfında ümmetini hayvaniyet ten çıkarıp cismaniyetin dar mahbesinden kurtararak, kalb ve ruhun hayat derecesine yönlendirmiş; onlar da Allah’a yönelerek kulluklarının gereğini yerine getirmeye çalışmışlardır.
Dolayısıyla Hazreti Nuh’un (aleyhisselâm) mücadelelerle dolu hayatına bakıldığında ilâhî inayet apaçık görülür.
Zira sebeplere verildiği zaman, ne onun tufandan kurtuluşunu ne de tufandan sonra halka müessiriyetini izah etmek mümkün بسـ م اهلل مجراهــا de, Kerim Kur’ân-ı Zaten dür.
ومرساها “Geminin hareket etmesi de, durması
da/demir atması da Allah’ın adıyladır.”139 demek suretiyle Hazreti Nuh’un gemisinin hareket etmesinin de, durmasının da ilâhî inayetle gerçekleştiğini beyan buyurmuyor mu?
Yine sebeplere bina edildiği takdirde Seyyidina Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm), Firavun’un zulmünden kurtuluşunu, İsrailoğullarını alıp Mısır’dan çıkararak Tih’te tutmasını, belli bir süre sonra Hazreti Yûşâ İbn Nûn’la (aleyhisselâm) Filistin’e girmelerini düşünmek mümkün değildir.
Zira sebepler
açısından bakıldığında bu hâdiselerin gerçekleşmesi belki de ancak iki milyonda bir ihtimalle mümkün olabilir.
İlâhî Riayet ve Boşa Düşen Komplolar
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ) mübarek hayatlarına ba kıldığında da apaçık ilâhî inayet ve riayet müşâhede edilir.
Zira müşrikler, her köşe başında âdeta bir gulyabani gibi O’nun ve Müslümanların üstüne gelip tepelerine binerek, her gün türlü türlü eziyetler ederek, hatta bazılarını öldürerek ümitlerini yıkmaya çalışıyorlardı.
Ancak O bide Şahsiyet’te hiçbir zaman bir ümit kırılması yaşanmıyordu.
Sanki Süleyman Nazif;
“Ruhum benim oldukça bu imanla beraber;
Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.”
mısralarıyla O’nun ruh hâletini seslendi rir.
“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu
bağlayıp zindana mı atsınlar yahut öldürsünler mi yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar plânlıyorlardı…”140 âyetinde de ifade edildiği gibi Mekkeli müşrikler, Nebiler Serveri’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) hakkında türlü türlü komplolar kuruyorlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) evinin etrafı sarılıp esbap açısından kurtulma imkânı kalmadığında da, Uhud’da mübarek yanağı yarılıp mübarek dişinin kırılması neticesinde başından aşağıya kanlar aktığında da aynı ortak kader yaşanıyordu.
Bu hâdiselerin hiçbirinde sebepler açısından bir çıkış bulmak mümkün değildir.
Ama Allah (celle celâluhu), Sevgili Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) her seferinde mu’cizevî bir şekilde koruyup kurtarmıştı.
Öyle ki evi muhasara edildiğinde, kâfirlerin ve fâcirlerin içinden O’nu çok rahat bir şekilde çıkarmış, sonrasında öyle bir yola sevk etmişti ki dört yüz küsur kilometrelik yolu hiç kimsenin O’nu yakalayamayacağı şekilde kat ettirmişti.
Arkasından O’nu yakalamak için takip eden Sürâka İbn Mâlik bile dize gelip
geriye dönmüş ve O’nu takip edenleri başka tarafa yönlendirmişti.141
Aslında dikkatli bir nazarla bakıldığında, Allah yolunda mücahede edenlerin hepsinin hayatında ilâhî inayet tablolarını görmek mümkündür.
Mesela Târık İbn Ziyad, Ukbe İbn Nâfi gibi devâsâ kâmetler bunlardandır.
Bildiğiniz gibi Ukbe İbn Nâfi, Kuzey Afrika’yı baştanbaşa fethetmiş, Atlas Okyanusu’na kadar atını sürmüş, sonra da, “Allahım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı, Senin nâm-ı celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim.”142 demişti.
Şimdi bu harika insanların örnek hayatlarına bakıldığında onlara bahşedilen bu lütufların, hakikaten ancak birçok ihtimalin bir araya gelmesiyle gerçekleştiği görülür.
Bu misallere, Osmanlı’nın yükselişi, İstanbul’un fethi ve Hazreti Pîr’le başlayıp günümüzde devam eden adanmışlar hizmeti de dâhil edilebilir.
Mesela başlangıç itibarıyla, Hazreti Pîr’in şu an ortaya çıkan seviyede bir açılım ortaya koymasına ihtimal verile mezdi.
Çünkü o, sürekli gözetim altında tutulmuş, âdeta adım adım yakın takibe alınmış, oradan oraya sürgüne gönderilmişti.
Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah’ın izni ve inayetiyle onun tarafından ortaya konulan Kur’ân ve iman nurları her tarafa yayılmıştır.
Bir ümit insanı olan Üstad Bediüzzaman, en olumsuz atmosferde bile “Evet, ümitvar olunuz.
Şu istikbal inkılâbâtı içinde, en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır!”143 deyip ümitle gürlemiş; “Yakinim var ki; istikbal semavât u zemîn-i Asya-bâ / Hem olur teslim, yed-i beyzâ-yı İslâm’a.”144 sözleriyle çevresine hep ümit aşılamıştır.
O günkü konjonktürü düşündüğümüzde bütün bunlar, normal şartlar altında olacak işler değildir fakat belki şimdi olanlar da bir yönüyle o gün verilen müjdelerin tezahürüdür.
Milyonda Bir İhtimal
Günümüzdeki eğitim gönüllüleri de “Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığın dan hiçbir şey kaybetmez.” diyen Hazre ti Mevlâna’nın mesajını alarak, ellerindeki ışık kaynağıyla bütün dünyayı aydınlatmak için yeryüzünün dört bir yanına açılıyor, Allah’ın izni ve inayetiyle gittikleri yerlerde hüsnükabul görüyorlar.
Önceki dönemlerde ortaya konan hizmetler gibi bugünküler de ancak pek çok şartın bir araya gelmesiyle mümkün olabilecek bir hâdisedir.
Mesela 1990’lı yıllardaki o ilk açılım için, dönemin süper güçlerinden birini oluşturan birliğin çözülüp dağılması, tam bu çözülmenin yaşandığı dönemde, oralara gönüllü olarak gidebilecek evsafta çiçeği burnunda genç öğretmen ve belletmenlerin bulunması, bu genç eğitimcilerin adlarını yeni duydukları, dünya haritasındaki yerini bile bulmakta zorlanacakları ülkelere –kendilerini bekleyen zor şartlara rağmen– gitme arzularının olması gerekiyordu.
Çoğu itibarıyla yeni mezun bu insanların kendi ülkelerinde kalıp hizmet etme gibi bir arzuları olabilirdi.
Zira dâussıla çok zordur.
Fakat kadınıyla erkeğiyle bu gençler hayatlarının baharında olmalarına rağmen kendilerine engel olabilecek bu duyguları aşarak örf, âdet, ge lenek ve dillerini bilmedikleri ülkelere dahi herhangi bir panik yaşamadan ve tereddüt göstermeden gittiler.
Yine unutmamak gerekir ki okullarından henüz mezun olan bu adanmışların da onları büyütüp okutan anne-babalarının da bazı beklentileri vardı.
Fakat hayatlarını yaşatmaya adamış bu eğitim gönüllüleri, anne-babalarını nasıl yumuşatıp ikna ettiler? O anne-babalar da nasıl razı olup evlatlarından ayrılabildiler? Bu da ayrı bir meseledir.
Aynı zamanda çeşitli ülkelere giden bu fedakâr insanların bir kısmı nişanlı olmasına rağmen nişanlılarını arkada bırakıp gitmek zorunda kaldı.
Ne giden ne de geride kalıp gidenin yolunu gözleyen, bu hasret ve hicranı yapılacak hizmetlere engel görmedi; “Şu an milletimiz ve insanlık adına yapılması gereken bu!” deyip göz yaşartıcı bir fedakârlık sergiledi.
İşte bütün bunları bir arada düşününce, sebepler dairesinde bunların hepsinin aynı anda bir araya gelme ihtimali âdeta imkânsız gibidir.
Kaldı ki, insanlık adına ortaya konan bu güzel faaliyetler için gerekli şartlar, bunlarla da sınırlı değildi.
Bir de eğitim hizmetlerinin doğruluğuna ve gerekliliğine inanmış fedakâr finansörlere ihtiyaç vardı.
Bu finansörleri bulmak, ikna etmek ve onlardan gönüllü olarak bu ihtiyaçları karşılamaları için talepte bulunmak oldukça zordu.
Burada bir hatıramı arz ederek yaşanmış bir hâdiseyle konuya açıklık getirmek istiyorum.
İzmir’de inşa edilecek olan Yüksek İslâm Enstitüsü için varlıklı iki insanla birlikte fabrikaları gezip sahiplerinden yardım istiyorduk.
Onlar, insanlara meselenin ehemmiyetini anlatmak ve daha kolay inandırıp ikna edebilmek için bir vaiz olarak yanlarında beni de götürüyorlardı.
Bu maksatla gittiğimiz bir tuğla fabrikasında meselenin önemini anlattıktan sonra fabrikanın sahibi, cebinden –hilâf-ı vâki olmasın– sadece elli lira çıkarıp vermişti.
Takdir edersiniz ki bu küçük rakamlarla Yüksek İslâm Enstitüsü’nün kurulması imkânsız denecek kadar zordu.
Bu durum karşısında, ilgili arkadaşlarla ara mızda yaptığımız istişare neticesinde çağrılabilecek durumda, imkânı iyi olan insanların bir mekâna davet edilmesi ve böylelikle onların himmetlerine başvurulmasına karar verildi.
Hatırlayabildiğim kadarıyla ancak bir masanın dört tarafını dolduracak kadar insan gelmişti.
Orada bir konuşma yaptım.
Davete icabet edip gelen insanlar, yüz bin lira, elli bin lira, kırk bin lira, otuz bin lira gibi çeşitli miktarlarda yardım taahhüdünde bulundular.
Fakat oradakilerden birisi, “Herkes bir meseleye inandığı kadar verir, ben iki bin beş yüz lira veriyorum.” diyerek âdeta ordu bozanlık yaptı.
Fakat gün geldi ülkenin değişik yerlerinde onlarca insan, bu tür hayır faaliyetleri için birbirini teşvik etti; öyle ki, himmetlerine müracaat edilecek bir toplantıdan haberdar olmadıklarında, “Ben niye çağırılmadım?” diye sitem ettiler.
Hatta aynı maksat için bir araya gelinen başka bir mecliste konuşmayı yaptıktan sonra bir odaya çekildiğimde astsubay emeklisi bir insan elinde anahtarlar olduğu hâlde odaya girdi, duygulu bir şekilde “Az önce herkes himmet etti, benimse verecek bir şeyim
yoktu, onun için size evimin anahtarlarını getirdim.” dedi.
Tabi ki benim böyle bir teklifi kabul etmem mümkün değildi, teşekkür edip uygun bir dille geri çevirdim.
İşte 90’lı yıllardaki o ilk yurt dışı açılım günlerine gelindiğinde artık insanımızda bu ruh oluşmuştu.
Dolayısıyla mesele sadece öğretmen ve belletmen meselesi değildi.
Anne-babanın razı olması, gidilecek yerlerin ve konjonktürün müsait olması, gidecek insanlara civanmert Anadolu insanının finans desteğinin olması gibi pek çok ihtimalin bir araya gelmesiyle dünya çapındaki bu eğitim faaliyetleri tahakkuk edebilirdi ki ihtimal hesaplarına göre bu, milyonda bir ihtimaldi.
O hâlde milyonda bir ihtimalle gerçekleşen bir meseleyi, hiç kimse kendi dehasına, fetanetine, kiyasetine, yüksek aklına, mantığına, muhakemesine veya stratejik gücüne bağlayamaz; bağlamaya kalktığında büyük bir zulüm ve saygısızlığa girmiş olur.
“Bu Zaferleri Bize İhsan Eden Allah’tır!”
Esasında, her güzel iş ve muvaffakiyet te her şeyin Allah’tan bilinmesi Müslüman inanç ve ahlâkında hassasiyetle üzerinde durulan bir konudur.
Mesela Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), bu mülâhazayla Yermük gibi çok ciddi bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i (radıyallâhu anh) vazifeden almıştır.
Suriye’de Bizans hâkimiyetini sona erdiren ve Müslümanların bölgeye hâkim olmasını sağlayan bu savaşta düşman kuvvetler Müslümanların en az on katı idi.
Ama Allah’ın izniyle Müslümanlar savaş sonun da büyük bir zafer elde etmişlerdi.
Orduya komutanlık eden Hazreti Halid’in bu savaşta ilk defa uyguladığı harp stratejileri, askerî dehası, aynı zamanda cesaret ve yiğitliği herkes tarafından takdir ediliyordu.
Ve işte böyle bir savaş devam ederken Hazreti Ömer, Hazreti Halid’i vazifeden almış ve Koca Halid sarığı boynunda halifenin karşısına çıkmıştı.
O ki, Sasanilerin ve Bizans’ın başına bir balyoz gibi inmişti.
Hazreti Ebû Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ifadesiyle, “Halid gibisini analar doğurmamıştır.”145 Bir Batılının dediği gibi “Biz, Anibal gibi komutanları Halid’in kapısında kuman danlık dilenirken görüyoruz.”
İşte herkesin takdir ettiği böyle yüce bir kâmet olmasına rağmen artık o, Halife-i Rûy-i Zemin’in önünde, sarığı boynunda, kumandanlıktan azledilmiş sıradan bir neferdir.
Hazreti Halid, Hazreti Ömer’in yanına geldiğinde –ruhum ikisine de feda olsun– Hazreti Ömer ona, “Halid! Biliyorsun Allah için seni çok severim.
Fakat halk, elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor.
Hâlbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır.
(Senin bir mit hâline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum.
Azlediş nedenin bu…)” demişti.146 Bu durum karşısında Hazreti Halid (radıyallâhu anh), büyüklüğüne baş döndürücü ayrı bir büyüklük katar, o güne kadar emrinde bir nefer olan Hazreti Ebû Ubeyde İbn Cerrâh’ın (radıyallâhu anh) emri altına girer..
girer ve hayatının sonuna kadar da bir nefer olarak İslâm ordusunun parlak bir kılıcı olarak mücadele eder.
Hâsılı, Allah’ın kudret ve inayeti işin
içinde olmayınca, herhangi bir meselenin realize edilmesine imkân ve ihtimal bulunmadığının hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir.
Evet, olan her güzellik ancak Allah’ın izni, inayeti ve riayetiyle olmaktadır.
Onun için bugüne kadar gerçekleşen faaliyetleri Cenâb-ı Hakk’ın riayetinin bir tezahürü, inayetinin ve teveccühünün değişik dalga boyunda bir tecellîsi şeklinde değer lendirmek lazımdır.
Aynı zamanda bunlar, bizim hamd ve şükür duygularımızı tetiklemelidir ki bugüne kadar olan nimetler, yapacağımız şükürlerle artarak devam etsin.
Yoksa elde edilen başarıları –Allah muhafaza!– kendimizden bilirsek, Allah da bizi kendi dar güç, kuvvet ve irademizle baş başa bırakır; bırakır da bize kadar çok hâlisane ellerde gelen bu mübarek emanete hıyanet etmiş oluruz.
Oysaki Kur’ân hakikatlerinin kâinat üzerinde hakkıyla dalgalandırılması ancak her ânımızda tevhid hakikatine bağlı kalmamız, O’nun inayeti olmadan bir yaprağın dahi kımıldamasının mümkün olmadığına inanmamız ve bu inanca bağlı kalarak yaşamamızla mümkündür.
* * *
139Hûd sûresi, 11/41.
140Enfâl sûresi, 8/30.
141Bkz.: Buhârî, menâkıb 25, fezâilü ashâb 2, menâkıbü’lensâr 45; Müslim, zühd 75.
142İbnü’l-Esîr, el-Kâmîl fi’t-tarih 3/451.
143Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.126 (İlk Hayatı).
144Bediüzzaman, Sözler, s.755 (ed-Dâî); Şuâlar, s.739.
145Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/315; İbnü’l-Esîr, elKâmil fi’t-tarih, 2/242.
146Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/266; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/381.
Îsâr Ruhu
Soru: İnsanlığa ait problemlerin çözümünde îsâr hasletinin yeri ve önemi nedir? Îsâr hasleti nasıl kazanılabilir?
Cevap: Başkalarını kendisine tercih etme mânâsına gelen îsâr, yitirdiğimiz en önemli değerlerimizden biridir.
Bugün fert ve toplumlar arasında yaşanan herc ü mercin, ihtilaf ve iftirakların, insanların birbirini kabul edememesinin ve sindirememesinin arkasında îsâr ruhunun ölümü vardır.
Bu ruhun ölmesinin sebebi ise kalbe ait değerlerin bozulmaya yüz tutmasıdır.
Çünkü kalb fesada uğrayınca bütün insanî değerler, insandaki ahsen-i takvîme ait yazılar ve tuğralar silinip gider ve şeytan da insanın düşünce dünyası üzerinde daha rahat oyununu oynar.
Bu açıdan Allah Resûlü (sallal إِ َن الحـ الل بَ ِيـ ن وإِ َن الحـ رام sellem), ve aleyhi lâhu
ِيــن بَ “Helâller bellidir, haramlar da bellidir.”
şeklinde başlayan hadis-i şerifin sonunda
أَل وإِ َن فــي َ الج ْســد مضّغــة إِذا buyurmuştur: şöyle
صلحـت صلـح الجسـد كلـه وإِذا فسـدت فسـد الجسـد كله أل
القلــب وهــي “Dikkat edin! Cesette öyle bir et
parçası vardır ki, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur.
Aklınızı başınıza alın! İşte o, kalbdir!”147
Demek ki insanın, kalbini her türlü toz ve kirden temiz tutması, her gün birkaç defa onu gözden geçirmesi mânevî hayatının korunması adına çok önemli bir faktördür.
Bu konuda insanın çok dikkatli olması ve çok dua etmesi gerekir.
Öyle ki, kalbde çirkin bir kısım izler bırakabilecek olumsuz hayal ve düşüncelerden bile insan uzak durmalıdır.
Çünkü hadisin de ifadesiyle, Allah (celle celâluhu), insanın kalbine bakar ve onu kalbine göre değerlendirir.148 Cenâb-ı Hak, bir insanın kilosuna, rengine, boyuna posuna, neş’et ettiği kültür ortamına göre değil, kalbinin safvet ve nezahetine göre muamelede bulunur.
Öbür tarafta mizanda da kalbin ağırlığına bakılır; kalb ne kadar O’na
teveccüh etmiş ve ne kadar O’nun için çarpmışsa insana o ölçüde değer verilir.
Îsâr Ruhunun Altın Çağı: Asr-ı Saâdet
Kalbi pak ve temiz olan kişiler aynı zamanda insanlığa karşı re’fet ve şefkat hisleriyle dolu olacak ve yaşamadan daha çok yaşatmayı düşüneceklerdir.
Esasen îsâr ruhu
da buna bağlıdır.
Kur’ân-ı Kerim, îsâr has letine şu ifadeleriyle dikkat çekmiştir: ويُؤثِـرون
muhtaç “Onlar, علــى أنفسـهم و َلـو كان بهـم خصاصـة
olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler.”149 Asr-ı Saâdet’te bu ruh ve düşünce çok ileri seviyedeydi.
Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), karnı aç olan bir misafirini hane-i saâdetinde doyurmak istemiş, kendi mübarek hanesinde sudan başka bir şey bulunmadığı söylenince onu bir sahabiye göndermişti.
Onun da evinde sadece bir kişiye yetecek kadar yemek bulunduğundan, karı-koca çocukları uyutmuş, ışığı söndürmüş, kendileri kaşıkla rını tabağa boş getirip götürmüşlerdi.
Böylece kendileri aç kalmıştı ama gelen misafir
karnını doyurabilmişti.150
Mehmet kif, îsâra ait bu yüce ruhu Yermük Muharebesi vesilesiyle gözümüzün önüne sermiştir.
Bu savaşta sahabe efendilerimizden Hâris İbn Hişam, İkrime İbn Ebî Cehil ve Ayyâş İbn Ebî Rebîa (radıyallâhu anhüm) ölümcül yara almıştı.
Şehadetleri beklenirken onlardan Hazreti Hâris su istemiş, hemen bir sahabî efendimiz matarayı eline alıp onun imdadına koşmuştu.
O, son anlarını yaşamaktaydı.
Belki de sadece bir kelime söylemeye gücü vardı.
Tam matarayı dudağına götüreceği sırada Hazreti İkrime’nin su istediğini duymuş, suyun ona götürülmesini işaret etmişti.
Sahabî suyu ona götürmüş, o da tam matarayı dudağına götüreceği esnada bu sefer de Hazreti Ayyâş su istemişti.
Hazreti İkrime, suyun ona götürülmesini işaret etmişti.
Sahabî, Hazreti Ayyâş’a matarayı götürdüğünde onun şehit olduğunu görmüştü.
Diğerlerine suyu yetiştireyim diye yanlarına vardığında onların da çoktan şehit olduklarını anlamıştı.151
Buca kampındayken hiç unutmadığım buna benzer bir hâdise yaşanmıştı.
Yemek yerken tabağıma bir et parçası düşmüştü.
Ben de onu hemen yanımda oturan misafir bir hocanın önüne itmiştim.
O da yanındakine itti; derken et parçası belki on iki tane insanın önünde dolaştıktan sonra yine onun tabağına gelmişti.
Nüktedan bir insan olan hoca da, Yûsuf Sûresi’nde geçen bir âyet-i
“Bidâa بضاعتنــا ر َدت إِلَينــا okuyarak, kerimeyi
döndü dolaştı ve yine bizi buldu.”152 de mişti.
İşte insanlar arasında bu duygu ve düşüncenin yaygınlaşması toplumun huzuru, kardeşlik ruhunun tesisi adına çok önemlidir.
Makam ve Mansıpta Kardeşini Tercih
Bütün bunlar îsâr adına önemli misaller olsa da, îsârı sadece yeme-içme, giyme gibi hususlardan ibaret görmemek gerekir.
Belli bir makam, mansıp ve paye elde etme söz konusu olduğunda kardeşini kendine tercih etme de îsâr adına çok önemlidir.
Bu konuda Hazreti Ömer’in şu tavrı ne kadar çarpıcı
ve güzel bir misaldir: İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, vahdet-i ruhiye bozulmasın ve İslâm toplumu dağılmasın diye sahabe hemen bir imam etrafında ittifak etmek üzere bir araya toplanmışlardı.
Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer’in faziletlerini anlatarak ona biat etmek istediğini ve onun halife seçilmesi gerektiğini ifade etmişti.
Ama Hazreti Ömer hemen Hazreti Ebû Bekir’in elini tutmuş ve “Allah Resûlü’nden sonra başa geçecek birisi varsa o da Ebû Bekir’dir.” diyerek ona biat etmişti.153 İşte, amirlikte, önde bulunmada kendini geriye çekip kardeşini ileriye sürmek îsârın çok önemli bir çeşididir.
Bu arada şunu ifade edeyim ki biz, Hazreti Ebû Bekir’le Hazreti Ömer Efendilerimizin büyüklüklerini kıyas edebilecek durumda değiliz.
Çünkü elimizde onların kendi kâmet-i kıymetlerine göre ağırlıklarını tartacak bir kantar yok.
Zannediyorum ahiretteki mizan bile Ebû Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı ve Ali’yi (radıyallâhu anhüm) sevaplarıyla
tartmaya kalksa, kırılır.
Onların hepsi birbirinden kıymetlidir.
Hatta onlar, öyle at başı gitmişler ki, bir paye olarak önlerinde sadece peygamberlik kalmış, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra peygamberlik olmadığı için bu payeyi ihraz edememişler.
Eğer İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra bir peygamber gelecek olsaydı, onlar olurdu.
Evet, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer’i halifeliğe lâyık görürken, o da diğerini lâyık görmüştü.
Kat’iyen hiçbiri “Ben bu işi daha iyi beceririm.
Ben bu işe daha lâyığım.” dememişti.
İşte maddî menfaatlerin yanında belirli makamları elde etme söz konusu olduğunda başkalarını kendine tercih edebilme, belki maddî menfaatlerin ötesinde bir îsâr hasletidir.
Bu haslete sahip bir insan yaşamayı değil, yaşatmayı tercih edecek ve “Gerekirse ben ölüp gideyim, önemli olan âlemin yaşamasıdır.
Eğer bir milletin ayakta durması benim kurban edilmeme bağlıysa, Cenâb-ı
Hak tez elden bunu bana nasip etsin!” diyecek kadar yürekli davranacaktır.
Bunun aksine kendisini arzın altındaki öküz yerine koyan kendisi çekildiğinde yerin yıkılacağını, kıyametin kopacağını vehmeden insanlar ise bu ruhtan nasipsiz bedbahtlardır.
Cennet’in Kapısının Önünde Bile
Îsâr hasletinin nereye kadar ulaşabileceğini göstermesi açısından ahirete ait şu tablo ne kadar dikkat çekicidir.
Rivayet edildiğine göre Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm zenginler ile âlimlerin Cennet kapısında karşılaşmalarını gayb-bîn gözüyle görerek bize haber vermiştir.
Buna göre –biraz açarak ifade etmek gerekirse– cömert zenginler âlimlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz.
(Çünkü siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvînî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helâlinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle ha yırlı bir iş uğrunda sarf edemezdik.
Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız.
Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz.)” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler.
Fakat âlimler, “Aslında biz size borçluyuz.
(Çünkü eğer servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkânları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık.
İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz.
Dolayısıyla öncelik hakkı size aittir, buyurunuz!)” mukabelesinde bulunacaklar.154 Bu tatlı muhavereden sonra cömert zenginler öne geçecek ve âlimlerle ard arda Cennet’e dâhil olacaklar.
limlerle cömert zenginler arasındaki bu konuşmayı sadece ileride vuku bulacak bir hâdisenin nakledilmesi şeklinde anlamamak gerekir.
Bilakis burada aynı zamanda îsârın enginliği de anlatılmaktadır.
Düşünün ki, Cennet’in kapısının önüne gelinceye kadar
o insanların arkada bıraktıkları ağır hesaplar ve zor geçilen bir köprü vardır.
Önlerinde ise gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir hatıra gelemeyen Cennet’in cezbedici ve baş döndüren güzellikleri vardır.
İnsan o güzellikleri gördüğünde âdeta zevkten başı dönüp bayılacak hâle gelir.
Düşü nün ki, böyle bir manzara karşısında bile îsâr ruhu sergilenmektedir.
İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) çizmiş olduğu bu resimle bize îsâr ruhunun bu noktaya kadar yolu olduğunu göstermektedir.
Çağımızın nadide fıtratı ve peygamber vârisi olan zatın, “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum; ömrüm hep, harp meydanlarında, esaret zindanlarında ve çeşitli çilehanelerde geçti.
Çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı… Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım, çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur…”155 sözlerini duyan bir insan, bu ses ve soluğun
âdeta on dört asır öteden geldiğini zanneder.
Zannediyorum toplumumuzun hava dan ve sudan ziyade böyle engin bir îsâr ruhuna ihtiyacı vardır.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç yolculuğunda görülmezleri görmesi, erilmezlere ermesi, aşılmazları aşmasından sonra tekrar bu mihnet yurduna dönmesi îsâr ufkunun ulaşabileceği son noktayı anlama adına çok önemlidir.
Nebiy-yi Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yolculuğunda Hazreti Mesih, Hazreti Musa, Hazreti İbrahim ve Hazreti dem (aleyhimüsselâm) ile karşılaşmış, bu mübarek zatlar tarafından teşrif, tekrim ve tebcil edilmiş, sonra Cennet’e girerek oranın baş döndüren güzelliklerini görmüştü.156 Ardından da Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemalini müşâhede buyurmuştu.
Kim bilir insan ruhu Müşâhedetullah’ı nasıl duyuyor ve nasıl hissediyordur! Bed’ü’l-emâlî’de, Rü’yetullah’la müşerref olan mü’minlerin Cennet nimetlerini bile unutacakları söylenmiştir.157 Yani bu esnada Cennet’in bütün köşk ve yalıları,
bir tanesinin bile cemâlinin dünyaya aksetmesiyle bütün dünyanın nura gark olacağı huriler, meyveler, yiyecekler vs.
hepsi görülmez hâle geliyor.
İşte bütün bunlara mazhar olan ve vücûp ve imkân arası bir noktaya ulaşan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüğü, duyduğu ve hissettiği nimetleri ümmetine de duyurmak için gözü kamaşmadan tekrar insanlığın içine dönmüştür.
Büyük veli Abdülkuddüs Hazretleri, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir yolculuktan geriye dönüşünü anlattıktan sonra, “Vallahi, billâhi ben o makamlara erseydim, geriye dönmezdim.” demiştir.
Bir başka büyük zat da onun bu sözüne şu yorumu yapmıştır: “İşte Peygamberle en büyük veli arasındaki makam farkı budur.” Evet, Peygamberler tamamen yaşatmak için vardır.
Veliler ise bir yönüyle yükselmeyi ve mânevî zevklere ulaşmayı isteyebilir.
Ayrıca, daha dünyada iken böyle bir
ufka ulaşan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin elinden tutmak için yine onların arasına döndüğü gibi ahirette de ümmetinden Cehennem’e gidenlerin çığlıklarını duyduğu zaman, kim bilir, onun kenarına kadar gidecek, onlara el uzatacak ve onları Cehennem’den çıkarmak isteyecektir.
Bunların hepsi peygamber ufkunda îsârın değişik tecelli dalga boyundaki zuhurlarıdır.
Çatışma ve Vuruşmaların Panzehiri
İmanla, kalbî hayatla, Allah’a yakın olmakla, şefkatle, yaşatma duygusuyla çok yakından irtibatı bulunan îsâr ruhuna bugün çok ihtiyacımız vardır.
Evet, günümüzde heva ve hevese bakan yönü itibarıyla dünyayı içindekilerle birlikte elinin tersiyle itebilecek, sadece yaşatmak için yaşayacak ve “Allahım! Başkalarını yaşatmaya vesile olacaksam yaşamamın bir kıymet-i harbiyesi olabilir.
Yoksa ben başkalarına bir yararı olmayan ve onlarda bir diriliş duygusu hâsıl etmeyen bu anlamsız hayattan tiksin ti duyuyor, Sana sığınıyorum.
Beni bu ağır vebal altından kurtar.” diyecek babayiğitlere ihtiyacımız var.
Çünkü “ben” diyen ve her şeyi benlik ve egoizmaya bağlayan kişiler, hep insanla rı birbiriyle vuruşturmuş, hasetleri, kıskançlıkları, çekememezlikleri ve rekabetleri harekete geçirmiş ve toplumu yaşanmaz hâle getirmişlerdir.
Oysaki falanın, filânın yapacağı işleri yapacak binlerce insan vardır.
Ne olurdu azıcık Allah’a itimat olsaydı; ne olurdu sahabe ve Peygamberden bahsederken azıcık onların yolunda yürümeye karar verilseydi; ne olurdu yeri geldiğinde bir adım geri atılsa ve “Al bu işi biraz da sen götür.” denilseydi!
İşte birbirinden kopmuş ve parçalanmış toplumu yeniden bir araya getirecek olan bir iksir varsa, o da gönüllerde yeniden yeşerecek olan bu îsâr ruhudur.
Yoksa günümüzdeki problemlerin tam olarak ne diplomasi, ne siyasî oyunlar, ne ayak oyunları, ne de think tank kuruluşlarının stratejileriy le çözülebilmesi mümkün değildir.
Çözülseydi dünden bugüne değişik inkılaplar ve metamorfozlar yaşamış toplum şimdiye kadar çoktan ileri bir ufka adım atmış olurdu.
Ama görüldüğü üzere hâlâ canavarlık devam ediyor ve hâlâ insanlar tıpkı yamyamlar gibi birbirlerini yiyor.
Allah aşkına, insanların üzerine bomba yağdırmanın, zehirli gaz kullanmanın, başkalarına hayat hakkı tanı mamanın, İslâm-fobya ile hareket etmenin, cemaat fobisiyle türlü zulümler yapmanın yamyamlıktan ne farkı var! Bunların hepsi değişik türde canavarlıktan başka bir şey değildir.
Bütün bunları bertaraf etmenin yolu ise, yeniden insan olmaya yönelmek ve îsâr ruhuyla ahsen-i takvîme mazhariyetin gereklerini yerine getirmeye çalışmaktır.
* * *
147Buhârî, îmân 39; Müslim, müsâkât 107.
148Bkz.: Müslim, birr 34; İbn Mâce, zühd 9; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/284, 539.
149Haşir sûresi, 59/9.
150Buhârî, menakıbu’l-ensar 10, tefsîru sûre (59) 6; Müslim,
eşribe 172, 173.
151el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084.
152Yûsuf sûresi, 12/65.
153Bkz.: Buhârî, fezâilü ashâb 5, cenâiz 3, meğâzî 83; Nesâî,
cenâiz 11; İbn Mâce, cenâiz 65.
154el-Bursevî, Rûhu’l-beyân 3/314.
155Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).
156Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 6, enbiyâ 43, menâkıbü’lensâr42; Müslim, îmân 259, 264.
157el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.41.
İrşad Yolcuları İçin En Büyük Kredi: Beklentisizlik
Soru: Gönüllerin hak ve hakikatle buluşturulması vazifesinde olmazsa olmaz di yebileceğimiz temel disiplinler nelerdir?
Cevap: İnanmış bir insanın, Mâbud-u Mutlak’a karşı ortaya koyduğu ubûdiyeti, ubûdet-i mutlaka mülâhazasıyla olmalıdır.
Yani o, kulluğunun içine başka hiçbir şey karıştırmamalıdır.
Çünkü biz, O’nun boynu tasmalı kullarından ibaretiz.
Aczimiz, fakrımız, zaaflarımız, tutarsızlıklarımız, tutmak istediğimiz her şeyin elimizden kaçıp gitmesi, yakaladık derken tekrar kaçırmamız, arzu ladığımız şeylere bir türlü ulaşamayışımız da bunu göstermektedir.
Belli ki biz, biz olarak kendimize sahip ve malik değiliz.
Üzerimizde mutlak bir hâkimiyet var.
Vâkıa insan, her zaman bu hakikatleri hissedemeyebilir.
O, bazen belirli bir frekansa kalibrasyon yapar ama ayar tam olmayınca işin içine sağdan soldan şerareler girer.
Bu da insanın şahsî mülâhazalarını işin içine katması demektir.
Dolayısıyla insanın çok ciddi kalibrasyonlarla doğru sesi bulmaya çalışması lazımdır.
Evet o, düşüncelerini, mülâhazalarını, sözlerini önce vicdanın kadirşinas terazilerinde tartmalı, sonra ortaya koymalıdır.
Bunca cehd ü gayretten sonra yine de işin içine bize dair bir şeyler karışırsa işte o zaman Allah’ın (celle celâluhu) bu zaaflarımızı affedeceğini ümit ederiz.
Yoksa sanki bütün sorumluluklarımızı mükemmel yapıyormuşuz gibi lâkayt ve lâubalice tavırlar kulluk şuuruyla bağdaşmaz.
Balyoz Balyoz Üstüne
Mesela namaz kılarken secdeye kapandınız, beş on dakika içinizi Allah’a döktünüz.
Fakat o esnada şeytan, nefis mekanizması vasıtasıyla size, “İyi bir kulluk yapıyorsun.” gibi bir şey fısıldayıverdi.
Şayet böyle bir
düşünce size kelâm-ı nefsî ile geldiyse, yine hemen bir kelâm-ı nefsî ile, “Ey yalnızca kendisine ibadet edilen Allahım, Sana hakkıyla kulluk edemedik! Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan Allahım, şanına lâyık zikri yapamadık! Ey her dilde kendisine şükredilmesi gerekli olan Rabbim! Sana gereğince şükredemedik! Ey her türlü eksiklikten münezzeh olan Allahım, Seni hakkıyla tesbih u takdis edemedik!” demeli, O’nun rızasına uymayan her türlü düşünce ve mülâhazanın başına, bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmelidir.
Fakat onun başına en ağır balyozları indirseniz de, yine de bilmelisiniz ki şeytanın vesvesesi ve nefs-i emmârenin de tesvilât ve tezyinatıyla (kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma) beslenen bu tür duygular hiç umulmadık yerlerde yedi canlı varlık gibi daha sonra yeniden hortlayıverir.
Öyle ki, insan Kâbe’yi tavaf ederken de Arafat’ta Allah’a el kaldırıp dua dua yalvarırken de Müzdelife’de geceyi değerlendirirken de hatta Mi na’da kendi arzularının başını taşlıyor gibi şeytana taş yağdırırken bile nefis ve şeytan hiçbir zaman boş durmayacak, sürekli onun ayağını kaydırmaya çalışacaktır.
İşte bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerim’de,
dosgibi “Emrolunduğun فاســتقم ك ۤمــا أُمــرت
doğru ol!”158 buyrulmuştur.
Aynı şekilde
biz, her gün kıldığımız namazlarımızda, اِهدنَا
nezdinSenin bizi “Allahım, الصـ راط المسـ تقيۙم
de, yolun doğrusu hangisi ise ona hidâyet eyle!”159 diyoruz.
Eğer sünnetleriyle birlikte bütün namazlarımızı kılıyorsak, günde kırk defa bunu tekrar ediyoruz.
İşrak, duha, evvâbîn ve teheccüd gibi diğer nafileleri de kılıyorsak belki günde altmış kere Allah’tan sırat-ı müstakim talebinde bulunuyoruz.
Çünkü O, bizim elimizden tutup da bizi doğru yola ulaştırmazsa, çok defa nefs-i emmârenin patikalarında iflahımız kesilir.
Evet O (celle celâluhu), elimizden tutmazsa, o kadar çok trafik kazasına sebebiyet veririz ki, daha sonrasında meydana gelen bu yıkılma ve kırılmaları kolay kolay tamir edemeyiz.
Hizmetlerini Bir Bedele Bağlayanlar Asla BaşarılıOlamazlar
Öte yandan eğer biz, sürekli O’nu heceler ve O’nunla gecelersek, düşünmemiz gerekli olan yerlerde hep “O” der ve “Hüve” ile soluklanırsak, mukteza-i beşeriyetin tesirinde kaldığımız zamanlarda da, O’nunla irtibatımız devam eder.
Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yatsı namazını kıldıktan sonra teheccüde kalkma ve geceyi ihya etme düşüncesiyle yatağına giren bir kimsenin, uykusu ağır basıp da kalkamadığı zaman bile uykusunun Rabbisinden ona bir sadaka olduğu müjdesini vermiştir.160 Bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğinden bize lütfettiği bir armağandır.
Evet Rahmeti Sonsuz, bizi bütün bütün altından kalkılmaz vazifelerle sorumlu tutmamış, ancak götürebileceğimiz kadar mükellefiyet
“Allah ل يُك ِلــف اهلل نَفســا إِ َل وســعها yüklemiştir.
hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz.”161 âyetinin de işaret ettiği üzere dinde teklif-i mâ lâ yutak yoktur.
O hâlde engin lütuf ve sonsuz rahmetiyle nimetlerini başımızdan aşağı sağanak sağanak yağdıran Rabbimize karşı bizim de O’nun rızasından başka bir arzumuz olmamalıdır.
Çünkü bunun ötesinde bir şey yoktur.
Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) Cennet’ten mübarek cemâlini göstermesinden (Rü’yetullah) sonra mü’minlere olan en büyük armağanı, “Ben sizden hoşnudum.” buyurmasıdır.
O’ndan gelen böyle bir nefha-i ilâhîyenin insan ruhunda hâsıl edeceği engin zevki, burada kestirmemiz mümkün değildir.
Belki Şah-ı Geylânî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, Muhammed Bahauddin Nakşibend, Mevlâna Hâlid Bağdâdî, İmam Rabbânî ve Hazreti Pîr-i Mugân gibi hak dostları, bu dünyanın müsaade ettiği ölçüde zılliyet plânında böyle bir zevki duymuş olabilirler.
Benim böyle bir şeyi ne anlatmaya ne de tasvir etmeye gücüm yetmez.
Çünkü bizzat
Sahib-i Şeriat, Cennet nimetlerini anlatır أَعـددت لِعبــادي الصالِحيــن مــا ل عيـن رأَت ول أُذن ken,
kullasalih “Ben, سـمعت ول خطـر علَــى قلـب بَشـر
rıma, ötelerde öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de kimsenin
hayaline gelmiştir.”162 buyurmuştur.
Burada çizilen çerçeveden, bunun insan ihatasını ve idrakini çok aşan bir mesele olduğunu anlıyoruz.
Bu açıdan hem dünyada hem de ukbâda, O’nu dilemeden ve aynı zamanda başka larında da O’nu dileme arzusu uyarmadan daha büyük ve daha kıymetli bir şey yok tur.
Bunun içindir ki, enbiya-i izâm, hayat-ı seniyyelerini sadece Allah’ı (celle celâluhu) tanıtma, Allah’ı sevdirme ve insanların Allah’la olan irtibatlarını güçlendirme temel disiplinine bağlamışlar ve bunun karşılığında kimseden ne bir şey istemişler ne de beklemişlerdir.
Çünkü bu, ihlâsa zarar verir ve ameli de zayi eder.
Ayrıca yaptığı hizmetleri bir bedele bağlayan insanların başarılı olduğu görülmemiştir.
Onlar, muvakkaten başarılı olmuş olsalar bile, esen muhalif bir rüzgâr her şeyi bir harman gibi savurmuştur.
Bütün Peygamberlerin Dilinde Aynı Hakikat
Yüce Allah, Şuarâ Sûresi’nde art arda Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (aleyhimüsselâm) gibi enbiya-i izâmı zikrettikten sonra bunların hepsinin ortak sözü olarak şöy و ۤمــا أَســأَلُكم علَيــه مــن أَجــر إِن أَجــري إِ َّل buyurur: le
vazifesi tebliğ yaptığım “Ben علـى ر ِب العالميـن
karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum, ücretim ve mükâfatım münhasıran lemlerin Rabbi Allah’a aittir.”163 Onlar, vazifelerini sadece Allah (celle celâluhu) için yapmış, nazarlarını sürekli Allah’a çevirmiş ve yaptıkları hizmetler karşılığında da başkalarından zerre miktarı bir beklentiye girmemiş lerdir.
Devir değişmesine, şartlar başkalaşmasına ve farklı zaman dilimleri farklı yorumlar ortaya koymasına rağmen zikri geçen peygamberlerin hepsi de bu meselede kelimesi kelimesine aynı şeyi söylemiştir.
Hazreti Nuh ne demişse, Hazreti Hûd da, Hazreti Salih de, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb da (aleyhimüsselâm) onu demiştir.
Oysaki onların gönderildikleri her bir toplumun kendi sine göre farklı problemleri vardı.
Demek ki problemler farklı da olsa onları halletmenin yolu ihlâs ve beklentisizlikten geçmektedir.
Mesela Hazreti Nûh’un (aleyhisselâm) kavmi, büyük insanları ilâh edinmiş ve bu ilâhlara da Ved, Yeğûs, Yeûk ve Nesr gibi isimler vermişlerdi.
Onlar, yerin altında gömülü olan insanlara temenna duruyor ve onlardan bir şeyler bekliyorlardı.164 Bir yönüyle bu her devirde karşılaşılabilecek bir tehlikeydi.
Âd kavmi ise, büyüklükleriyle övünüyor, taşları oyarak içlerine evler yapıyor lardı.
Onlar, kibirlerine öyle yenik düşmüşlerdi ki yerden veya gökten gelecek hiçbir zararın kendilerine dokunamayacağına inanıyorlardı.
Onlara göre bütün faylar, altlarında toplansa ve bir anda kırılmaya başlasa, yine de oturdukları sağlam binalarını yıkamazdı.
Dolayısıyla onların problemi, Hazreti Nuh’un (aleyhisselâm) kavminin probleminden farklıydı.
Hazreti Hûd (aley hisselâm), onların tehditlerine aldırmadan,
başına gelebilecek bütün tehlikeleri de göze alarak, ısrarla onların nasıl bir yanlış içinde olduğunu vurgulamış ve aynı zamanda istiğnasını dile getirmişti.165
Hazreti Salih’e (aleyhisselâm) geçtiğimizde, o dönemdeki insanların da yine farklı problemleri olduğunu görüyoruz.
Onlar da bağlarda bahçelerde, meyvelikler arasında dünyaya dalmışlar, muhkem binalarda ferih ve fahur bir şekilde yaşamaya başlamışlardı.
Peygamberleri olan Hazreti Salih, bütün zorlukları göğüsleyerek, karşılığında hiçbir şey beklemeden tebliğ vazifesini yerine getirmiş, onları tevhide çağırmış; müsrif ve müfsit bir toplum olmamaları konusunda uyarmıştı.166
Daha sonra gelen Hazreti Lût (aleyhisselâm) döneminde de, insanlar insanlığa yakışmayacak müstehcenliklere dalmış, sapık ve ahlâksız bir toplum olmuşlardı.
Diğer peygamberler gibi Hazreti Lût da, kovulma ve tecrit edilme tehditlerine aldırmaksızın onları tevhide ve doğru yola çağırmış ve
bunun karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişti.167
Hazreti Şuayb’a (aleyhisselâm) gelince, o dönemde de çarşı ve pazarda ölçü ve tartılar altüst olmuştu.
Terazinin ne sağ ne de sol kefesi belliydi.
Ticarî hayat spekülasyonlarla doluydu.
Hortumlar sadece güç ve iktidarı elinde bulunduranların kendi çıkarları istikametinde akıyor ve onların depolarını dolduruyordu.
Hazreti Şuayb, “Ölçeği tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın! Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın! Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın.”168 sözleriyle onları ikaz ediyor ve bu uyarıları karşılığında onlardan hiçbir şey istemediğini bildiriyordu.
Şuarâ Sûresi’nde bu beş peygamberin sıralandığı yerde İnsanlığın İftihar Tablosu zikredilmez.
Fakat başka bir sûrede geçen O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beya nının
da onların
َ
sözünden bir farkı yoktur: ۤل
ربـى
فـي الق
مـودة
جـرا إِل ال
عليـه أ
سـألُكم
أ “Benim (bu
risalet ve irşad hizmetinden ötürü), sizden akrabalık sevgisinden/yakınlığın hatırından başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur.”169 Bu sözüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) on üç sene Mekke’de kendisine çektirmedik sıkıntı bırakmayan, neş’et ettiği yerden O’nu göçe zorlayan, O’na hicran ve hasret yaşatan kavminden hiçbir ücret istemediğini ifade etmişti.
Evet O, muha taplarının hem dünya, hem ahiret saadetine vesile olduğu hâlde onlardan hiçbir şey istememiş; hasır üzerinde yatıp kalkmış, aç kaldığı günler olmuş fakat O, bu tavrını hiçbir zaman değiştirmemişti.
Sıfırlanan İtibar ve Sarpa Saran Yollar
Esasında güven telkin etmenin ve muhatabı inandırmanın biricik yolu da budur.
Çünkü yaptıkları hizmetler karşılığında bir kısım beklentilere giren ve menfaatler gözeten insanlar, kendilerine yönelen teveccühleri kırmış ve muhatapları nazarında itibar kaybına uğramış olurlar.
Bu açıdan eğer siz, “Vira bismillâh!” deyip bir hizmet yoluna
girmişseniz, peygamber yolundan ayrılmamalısınız.
Size bakanlar, çok rahat, “Bunlar işin içine girdikleri zaman yüz liraları vardı.
Ayrıldıklarında baktık, doksan liraları kalmış.
Demek ki, sahip oldukları parayı bile koruyamamış ve bu yolda harcamışlar.” diyebilmeliler.
Müstağni olma ve beklentiye girmeme prensibi, köy muhtarından devlet başkanına kadar bütün idareciler için gerekli bir vasıf olduğu gibi, kendilerini hak ve hakikati anlatmaya adamışlar için de geçerlidir.
Zira onların en büyük dinamiği, beklentisizlik ve adanmışlıktır.
Kendini insanlığa hizmete adamış insanların kalıcı eserler bırakmaları da peygamber yolunda yürümelerine bağlıdır.
Yoksa Harun olarak yola çıkıp sonra Karunlaşan kimseler bir gün gelir hazineleriyle birlikte yerin dibine batar ve lânet ile yâd edilirler.
Eğer dilimin azıcık bir yerinde tel’in ve bedduaya yer olsaydı, millete hizmet etme iddiasıyla ortaya çıktıkları hâlde kendi menfaatlerini düşünen, meselelerini çıkar çarkına bağlayan, ihalelerde kendilerine pay ayıran, ken dilerine pay verenleri mâbeyn-i hümâyûn insanı hâline getirenlere şöyle derdim: “Allah, sizi çoluk çocuğunuzla, beklentilerinizle, ümitlerinizle yerin dibine batırsın, mahvetsin!” Ama dilimde böyle bir bedduaya açık bir yer olmadığından dolayı ben, İkbal’in dediği gibi, dua dua yalvardım, tel’in ve bedduaya “âmin” demedim.
Bu açıdan hiç olmazsa kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adamış olan bir müba rek daire içinde bulunan insanlar, yaptıkları hizmetleri kendi hesaplarına değerlendirmeyi asla düşünmemelidirler.
Onlar, hatır ve itibarlarını kullanarak hakları olmayan ne bir ihale almalı ne de başka bir menfaatin peşine düşmelidirler.
Onlar, kendileri için en büyük birer dinamik olan adanmışlık ve beklentisizliklerini dünyaya ait böyle bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler.
Zaten meşru dairede dünya için uğraşan insanlar var.
Cenâb-ı Hak, onlara ticarî hayatlarında büyük kazançlar lütfetmiş, lütfediyor ve onlar da kazançlarını, servetlerini Allah yolunda kullanıyorlar.
Rehber konumun da bulunan adanmışlara gelince onların en büyük zenginliği ise hasbîlikleri ve beklentisizlikleridir.
Eğer onlar bunu bırakıp başka şeylerin arkasına düşerlerse, çoğu bırakıp aza talip olmuş olurlar.
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), ruhunun ufkuna yürü yüp bu dünyaya gözlerini kapadığı zaman, ailesinin rızkını temin etmeye matuf olarak mübarek zırhı bir Yahudinin elinde rehin bulunuyordu.170 Hazreti Ebû Bekir, O’ndan farklı değildi; kendisine verilen maaşın fazla gelen miktarını bir testinin içine atmış ve bunu kendisinden sonra gelen halifeye emanet etmişti.171 Hazreti Ömer Efendimiz’in elinde avucunda bir şey yoktu.
Çok defa Mescid-i Nebevî’de kum üzerinde yatıyordu.
Yolsuzluğu Yol Edinenlerin Hazin Sonu
Örnek alınması gereken büyükler bunlardır.
Doğru olan yol ve yöntem de onla rın yolu ve yöntemidir.
Onların yolunun dışındaki bir yola, “yolsuzluk” denir.
Doğru
yoldan çıkan böyle bir insan da hiç farkına varmadan elli türlü yolsuzluğa kaymış olur.
Yapılan bu yolsuzluklar, başta insanı güldür se bile,
bir gün
ْ
öyle bir ağlatır ki insana, “يَــا
toprak keşke olurdu, ne ‘Ah ليتنــي كنــت ترابــا
olsaydım’172 da bunları duymasaydım!” dedirtir.
Bu açıdan en azından bu heyet-i âliye içindeki insanlar, hevâ ve heveslere bakan yönü itibarıyla sinek kanadı kadar kıymeti olmayan bu dünyaya, fazla değil, itibar edilmesi gerektiği kadar itibar etmelidirler.
Hadis diye rivayet edilen bir sözde, dünya bir cife yığınına benzetilmiş ve bütün işlerini, plânlarını, çarklarını onu elde etmek için kullanan insanların da o cifeye koşan kelpler mesabesinde oldukları ifade edilmiştir.173
Keşke şu aldatıcı dünyayı, bakılması gerekli olan yanlarının dışında unutabilseydik.
Unutmayanlar ise hem kendilerine, hem millete hem de tarihe yazık ettiler.
Topkapı Sarayı, sahabenin hemen arkasında yerini alan mübarek bir milleti dünya hâkimiye tine götürdü.
Orası bizim ruh dünyamızın dışarıya aksedişiydi.
Orada Fatih’in, İkinci Bayezid’in, Koca Yavuz’un ve Kanuni Sultan Süleyman’ın mefkûresi vardı.
Onlar yollara düşmüş, uzak diyarlara gitmiş, dünya muvazenesi için yapılması gerekenleri yapmış, zalimleri dize getirmiş, mazlumlara soluk aldırmış ama geriye döndüklerinde sade ve mütevazi Topkapı Sarayı’nda vazifelerine devam etmişlerdi.
Aksine Dolmabahçeler, Yıldızlar ise bütün şaşaa ve debdebelerine rağmen bizim yıldızımızı söndürdüler.
Bunlar bir yönüyle dünyayı bize Cennet gibi gösterseler de, bize Cennet’i ve Allah’ı unutturdular.
* * *
158Hûd sûresi, 11/112.
159Fâtiha sûresi, 1/5.
160Bkz.: Nesâî, kıyâmu’l-leyl 63; İbn Mâce, ikametü’s-salât 177.
161Bakara sûresi, 2/286.
162Buhârî, tevhid 35; Müslim, cennet 4, 5.
163Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180.
164Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/105-111; Nûh sûresi, 71/23.
165Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/122-140; Fussilet sûresi, 41/15-16.
166Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/141-159.
167Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/160-175.
168Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/176-191.
169Şûrâ sûresi, 42/23.
170Buhârî, rikak 17; Müslim, libâs 37.
171Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/354.
172Nebe sûresi, 78/40.
173Bkz.: el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/492-493.
Kötülükleri Savmada Bazı Ölçüler
Soru: Kötü muamele ve tavırlar karşısında Müslüman ahlâkına yaraşır mukabele tarzı nasıl olmalıdır?
Cevap: Kinin kin, nefretin de nefret doğuracağı herkes tarafından bilinen bir gerçektir.
Sertliğe sertlikle, şiddete şiddet ve hiddetle mukabele etmek, öyle fasit dairelerin oluşmasına vesile olur ki hiç kimse onun altından kalkamaz, toplum paramparça olur ve o hâdiseler içinde herkes boğulur gider.
Dolayısıyla mü’minin sinesi çok engin olmalı, en negatif şeyleri dahi hazmedip sindirebilmeli ve böylece o kötülüğe karşı, kötülük yapanların dahi kurtuluşuna vesile olacak bir mücadele tarzı ortaya koymalıdır.
En Güzel Uzaklaştırma!
Kur’ân-ı Kerim’de konuyla alâkalı bir
أُۨولۤئــك يُؤتَــون أَجر ُهــم م َرتَيــن ب َمــا kerimede, âyet-i
صبـروا ويَــدرءون بالحسـنة السـيئة وممــا رزقناهـم يُنفقــون
“İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar.
Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar.”174 buyrulmak suretiyle mü’minlerin bed muameleler karşısında nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiği ifade edilir.
Vâkıa âyet-i kerimenin Ehl-i Kitap’la ilgili nâzil olduğu rivayet edilir; fakat sebebin hususiliği, hükmün umumiliğine mâni değildir.
Dolayısıyla âyet-i kerime herkese hitap ettiği gibi günümüz mü’minlerine de hitap etmektedir.
Âyet-i kerimede kendilerine iki kat ecir
ve mükâfat vaat edilen insanlar, صبروا بما ifa desinin sarih mânâsından anlaşılacağı üzere dişlerini sıkıp eza ve cefa karşısında sabredenler; başlarına gelen belâ ve musibetleri sinelerinde eriterek onları âdeta maytaplara çevirenler ve böylece tıpkı şehrâyinler gibi insanlara baş döndürücü manzaralar su nanlar olduğu ifade edilmiştir.
Evet, onlar en olumsuz hâdiseleri bile olumlu şekle çe işaret ifadeleriyle و َيــدرءون بالحســنة الســيئة virip
edildiği üzere kötülüğe iyilik ve güzelliklerle
mukabelede bulunurlar.
Bu âyet-i kerimeyi hayatına hayat kılan bir mü’min, maruz kaldığı çirkin ve nâhoş muamelelerden dolayı, içinde birine veya birilerine karşı kin ve nefret duygusu hâsıl olmuşsa, hemen onu hilm ü silm duygusuy la silip eritmeye
ّ
çalışır.
Nasıl ki, ســنات
إِ َن الح
iyi“Şüphesiz يُذهبـن السـيئات ذلِـك ذكرى لِلذاكريـن
likler kötülükleri siler-süpürür götürür.
Bu, neyin nasıl anılması gerektiğini bilen insanlar için çok önemli bir hatırlatmadır.”175 âyetinin fehvasınca, bir mü’min, olumsuz (negatif) bir iş yapsa ve bu, onun ibadet ü taatine dair bir kusur teşkil edecek hâle gelse, hemen bir keffaret ödeme mülâhazasıyla onu gidermeye çalışır, ayrıca üzerine bir de amel-i salih işleyerek onu taçlandırır.
Evet, hakiki bir mü’min bir kötülük işlediğinde o kötülük, bir zıpkın, bir mızrak ya
da bir kılçık gibi sinesine saplanır ve onun içinde bir burkuntu hâsıl eder.
Bunun üzerine o, bu kötülüğünün hemen arkasından bir iyilik yapmak suretiyle onu gidermeye gayret eder.
O, ister bir söz, ister bir davranış, isterse bir bakış, hatta bir imayla dahi olsa bir kötülük yaptığında, hemen ardından onu giderecek, zihninde bıraktığı izleri silecek olumlu bir davranışta bulunur.
Böyle bir tavır, esasında Allah’a (celle celâluhu) karşı kulluk tavrının bir gereğidir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Muaz’a (radıyallâhu anh) nasihatinde, “Ey Muaz! Nerede olursan ol, Allah’tan kork.
Kötülüğün arkasından iyilik yap ki onu imha etsin ve insanlara da güzel ahlâkla muamele et.”176 buyurmuştur.
Evet iyilikler, kavlî amelleri Allah’a yükselten birer helezon vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda kötülük leri yok edip giderici bir etkiye de sahiptir.
an“Bu, ذلِـك ذكـ رى لِلذاكريــن sonundaki, yetin
masını bilen, neyin nasıl anılması gerektiğini çok iyi bilen insanlar için çok önemli bir hatırlatmadır.” ifadelerini de, kötülükleri iyi likle giderme mevzuunun, Kur’ân’ın sürekli hatırda tutulması gerekli bir hatırlatması olduğu şeklinde anlamak mümkündür.
Esasında, ister ferdî isterse içtimaî olsun yapılan tüm kötülükleri ve olumsuzlukları insanların zihinlerinden silip onları unutturacak olumlu her davranış, onların aynı zamanda nezd-i ulûhiyette de silinmesine vesile olur.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, o olumsuzlukların ötede bir eziyet ve zahmete vesile olmamalarını, bir iç ızdırabına dönüşmemelerini gerektirir.
Evet, mü’minin hadsiz nimet, sınırsız ihsan ve namütenahî iltifat yurdunda, “Ben Rabbim’e, dinime, Efendim’e ve temel disiplinlerime karşı bu saygısızlığı yapmamalıydım.” deyip sürekli onları hatırına getirmesi, onun için bir iç ız dırabına vesile olacaktır.
Bu yüzden Cenâb-ı Hak, rahmetinin farklı bir tecelli dalga buudu olarak, orada onları unutturacak ve kuluna o sıkıntıyı yaşatmayacaktır.
Ancak insanın dünyada iken, yaptığı günahları unutması ve onları zihninden silme si doğru değildir; zira elli sene evvel işlemiş olsa bile onu her hatırlayışında bir kere daha “estağfirullah” diyorsa, bu durum onu, hem bir kez daha aynı günaha düşmekten koruyacak hem de onun amel defterine sürekli sevap yazılmasına vesile olacaktır.
Bu şekilde dile getirilen her istiğfar, yokluğa âdeta bir tırpan sallar ve böylelikle bütün kötülükleri alır götürür.
Götüreceği bir kötülük kalmadığında da öyle şeylere vesile olur ki onlar ahirette kulun karşısına çıktığı zaman kul, hayret ve sevincinden şaşırır kalır.
O hâlde insan, kendi günahını hiçbir zaman unutmamalı, ötede onun ızdırabına maruz kalmamak için burada en küçük hatasını bile sürekli zihninde canlı tutmalı ve ruhunda duyduğu ızdırapla “estağfirullah, elfü elfi estağfirullah” deyip Hazreti Gaffâr’dan (celle celâluhu) bağışlanma dilemelidir.
Diğer yandan mü’min yaptığı iyilikleri ise unutmalıdır.
Velev ki o iyilik, İstanbul’un fethi gibi çağ açıp çağ kapatacak, yeni bir medeniyetin inşasına vesile olacak bir iyilik olsun.
Evet, böyle devâsâ bir hizmet ken disine hatırlatıldığında bile o, “Allah Allah! Ben öyle bir şey yapmış mıydım, hatırlamıyorum.” diyecek kadar kendini o işin dışında görmelidir.
Şayet insanlar ille de “Bu işi sen yapmışsın.” diyorlarsa, o zaman da tahdis-i nimet mülâhazasıyla, “Demek Allah (celle celâluhu) benim gibi bir mücrime de bazı şeyler yaptırtmış.
Bu, tamamen O’nun rahmetinin enginliğinin farklı dalga boyu tundaki tecellilerindendir.” şeklinde duygularını ifade etmelidir.
Kötülüğe İyilik Er Kişinin Kârı
Konuyla irtibatlı bir başka âyet-i kerimede ise,
سـن
هي أَح
َ َ
تـي
بالَ
َ
دفـع
اِ ة
سـَيئ
ول ال
ح َسـ َنة
وي ال
سـت
ول تَ
حميم
ولِـي
ة كأنـه
عـداو
نـه
وبَي
نـك
فـإِذا الـذي بَي
“İyilikle kötülük bir olmaz.
O hâlde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak.
Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!”177 buyruluyor ve yukarıdaki âyetin işaret ettiği benzer bir husus dile
getiriliyor.
Buna göre kıskançlık ve çekememezlikle düşmanlığa kilitlenmiş biri âdeta gayz ve nefretle köpürüyor, sürekli karşısındakini tahrik ediyor ve onda bir öfke meydana
والكاظميـن الغيـظ والعافيـن عـن istiyorsa, getirmek
النـاس “O müttakiler, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.”178 âyetinin ifadesiyle o da ona karşı öfkesini yutmakla mukabelede bulunmalıdır.
yet-i
öfkesini, ifadesi; والكاظميــن الغيــظ kerimedeki
hiddetini, şiddetini zorla bile olsa yutanlar, derdini dışarıya vurup izhar etmeyenler ve bu mevzuda yutkunup duranlar demektir ki onların bu tutumları, lisan-ı Nebevî’de bir fazilet olarak zikredilir.179 Birisi bir kusur işlediğinde ona af ile muamelede bulunma; bir kötülük işlediğinde bir daha aynı kötülüğü yapmaması için ona iyilikte bulunma..
evet, bütün bunlar, yapılan kötülüğe iyilikle mukabelede bulunma adına örneklerdir.
Bir başka ifadeyle, başkaları elleri, dilleri, gözleri, kulakları hatta jest ve mimikleriy le hep kötülük döktürüp dururken mü’min, onların bütününe iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle bunun bir fasit daire hâline gelip devam etmesine meydan vermemelidir.
Bir Türk atasözünde manzum hâlde bu durum, “İyiliğe iyilik her kişinin kârı / Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” ifadeleriyle dile getirilir.
Dolayısıyla bir mü’mine, münkere mârufla karşılık verip “er kişi” olmak yakışır.
Diğer türlü mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimanesine girerek, “Onlar kötülük adına şunları dedi, bunları etti; ben de karşılık olarak şunları yaptım.” demesi gibi, ancak acûze-i şemtâların dillendirecekleri güft ü gûlara girmesi ve bir yönüyle sevap yolunda günahlara yelken açması ona yakışmaz! Böyle bir anlayışın aynı zamanda günümüz meselelerinin çözümüne hiçbir faydası olmayacaktır.
Dolayısıyla bu mevzuda herkesin, özellikle de yüce bir mefkûreye gönül vermiş insanların çok hassas davranması gerekir.
İyilikle Mukabele ve Güzergâh Emniyeti
“Kenاِتَق شـ َر من أَحسـنت إِلَيه atasözünde Bir
disine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın.”180 denir ki bunun hodbince ve saygısızca söylenmiş bir söz olduğu kanaatindeyim.
Zira yapılan iyilik, değil insanları, kobraları bile raks ettirip oynatıyor.
Belgesellerde görmüşsünüzdür; çalınan neyle kobralar raks ediyor.
Haddizatında kobra sağır bir hayvan olduğu için çalınan ney sesini duymaz, ancak neyzenin parmaklarının bir ağaç üzerinde hareket ettiğini ve kendisine zarar verilmediğini görünce o da raks edip oynamaya başlıyor.
Ona raks ettirecek espride kusur edildiği zaman, muhtemelen ısırdığı da oluyordur ama bu davranışları çok nadir olsa gerek.
Zira ney karşısında kobraların ısırmaları çok sık yaşanılan bir vaka olsaydı, zannediyorum o işe bu ölçüde teşebbüs edilmezdi.
Sözün özü, Allah (celle celâluhu) hayvanlarda bile kendilerine yapılan iyiliklere karşı böyle bir teveccüh hissi ihsan etmişse, insan kendinde bulunan kabiliyetleri değer “Şerrinأَحسـن إِلَـى مـن اتَقيـت شـره ve lendirmeli
den korktuğun kimseye iyilikte bulun.” anlayışıyla hareket etmelidir.
Elbette ki, böyle bir tavır, umum toplumun huzur ve ahengini koruma, kin, nefret ve fitne ateşini söndürme adına iradî olarak ortaya konması gereken bir tavırdır ve çerçevesi de şahsî haklarda fedakârlıkla sınırlıdır.
Yoksa umumun hukukunun söz konusu olduğu yerde zulme sessiz kalma, sessiz kalıp zulme ortak olma insanı dilsiz şeytan konumuna düşürür ve kesinlikle mü’mine yakışmaz.
Ancak gerektiği yerde; mızrağını eline almış, süngüsünü takmış, öldürmek için sizin üzerinize yürüyen bir gözü dönmüş karşısında bile, “Gel kardeşim, seni bir kucaklayayım.” deyip, bununla onun o öldürücü mızrak ve süngüsünü tekrar kınına sokmak mümkünse, işte mü’minin ortaya koyması gereken tavır budur ve bir kez daha ifade edeyim ki, böyle bir davranış şekli, günümüzdeki problemlerin çözümü adına hayatî derecede önem arz etmektedir.
* * *
174Kasas sûresi, 28/54.
175Hûd sûresi, 11/114.
176Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/228.
177Fussilet sûresi, 41/34.
178l-i İmrân sûresi, 3/134.
179Bkz.: Ebû Dâvûd, edeb 3; Tirmizî, birr 74, sıfatü’l-kıyâme 48; İbn Mâce, zühd 18.
180Aliyyülkârî, el-Masnû’ 1/45; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/44.
İnsanı Allah’tan Uzaklaştıran İlim
Soru: İlim hakkında rivayet edilen, مــن
ازداد علمــا ولـ م يَـ زدد فــي الدنيــا زهـ دا لـ م يَـ زدد َمـ ن اهلل
بعــدا إِل “Dünyada kimin ilmi arttıkça zühdü
de artmazsa, onun sadece Allah’tan uzaklığı artar.”181 hadis-i şerifinin vermiş olduğu dersler nelerdir?
Cevap: İnsanı Allah’a ulaştıran yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır.
Çünkü her bir insan farklı istidat ve kabiliyetlere sahiptir.
Buna göre bazı hassas tabiatlar, Hakk’a ulaştıran yollar içinde en önemli güzergâhın aşk olduğunu söylemişlerdir.
Bu aşk yolcularından kimi;
“Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşina beni, Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni!” (Fuzûlî)
deyip inlemiş, bir başka gönül eri;
“Öyle bir dildâre dil ver, eyleye dilşâd seni,
Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” (Alvarlı Efe)
sözleriyle aşk yolunu nazara vermiş, bir diğer aşk kahramanı ise;
“Zahidin gönlünde Cennet’tir temenna ettiği,
Ârif-i dilhastenin gönlündeki dildârıdır.” (Şeyh Galip) mısralarıyla âşığın iç dünyasının resmini
ortaya koymuştur.
Ancak hak ve hakikat yolcularından bazıları da zühd yoluyla Allah’a ulaşmaya çalışmış ve diğerlerine nazaran bu yolun daha önemli olduğunu düşünmüşlerdir.
Zühd bir yönüyle dünya ve içindekileri terk etme ve dünyadan istifadeyi ihtiyaç ölçüsüyle sınırlama demektir.
İnsan elbette mevcudiyetini devam ettirebilme adına yeme, içme, uyuma gibi bedene ait ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır.
Fakat hayatını zühd çizgisinde
yaşamak isteyen bir insan, gaflete sürükleyeceği düşüncesiyle dünyanın bu tür nimetlerinden doyuncaya kadar istifade etmek istemez.
O, “Tatmaya izin var, doymaya izin yok.”182 sözünü kendine rehber edinir.
Tedebbür, tezekkür ve tefekkür yoluyla Allah’ı tanımaya çalışan bazı mütecessis ruhlar ve kemal erbabı ise, sürekli eşya ve hâdiseleri hallaç etmiş, kâinat kitabını okumuş, bu kitapla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân arasında koordinasyonlar kurmuş ve bu iki kitabı sürekli birbirinin merceği, projektörü veya rasathanesi altında temâşâ etmeye çalışmışlardır.
Taklit Vadilerinde Yolunu Şaşıranlar
Bütün bunların dışında henüz surî ve şeklî yaşamaktan sıyrılamamış, taklidin esiri kullar vardır ki, bunların yol alması, mesafe katetmesi oldukça zordur.
Atalarında gördüklerini taklit etmeleri açısından onla “Atalarıحسـبنا مـا وجدنَـا علَيـه ابَۤاءنَۤـا durumu, rın
mızı ne yol üzerinde bulmuşsak, o bize yeter!”183 diyen kâfirlerin durumu gibidir.
Bu
hâlde bulunan bir insan ise kendi kendine “Acaba bir kilisenin haziresinde neş’et etmiş olsaydım, akıl, mantık ve muhakememi kullanarak şu hâlihazırdaki yarım yamalak Müslümanlığı elde edebilir miydim?” diye sorması gerekir.
Gerçi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağlanarak taklidî imanın da makbul olduğunu; yani atalarında gördüğünden dolayı “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyen, babası gittiği için onun yanında camiye giden, Ramazan ayında babaannesi oruç tuttuğu için oruç tutan insanların da kurtulacağını söylemişlerdir.184
Mehdi Enflasyonu
Aslında taklit adına söylenen bu hususlar bizim neslimizi resmetmektedir.
Çünkü hiçbirimiz bugün inandığımız hakikatlere, “öz beynimizi burnumuzdan kusarak” ulaşmadık.
Hiçbirimiz geceleyin yataklarımızı terk edip delice koridorlarda dolaşıp Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) amcası Zeyd İbn Amr gibi, “Allahım seni istiyorum.”185
demedik.
O’nu bulma adına delice bir takibe koyulmadık ve hep taklitle avunduk.
Hele bir de bazıları kalkıp bizim Müslümanlığımızı alkışladı ve biz de kendimizi bir şey zannettiysek işte o zaman bütün bütün aldandık.
Hatta bir kısım zavallılar alkış ve takdirler karşısında kendilerini popülizme saldı ve bunun sonucunda her yerde bir sürü mehdi zuhur etti.
Asrımızda o kadar çok mehdi zuhur etti ki, “mehdi enflasyonu”nun yaşandığını söylesek mübalâğa etmiş olmayız.
Evet kimileri, kendilerinin sıradan bir mü’min olup olmadığının dahi muhasebesini yaparken, bazıları da kendilerini bir hamlede insanlığı kurtaracak, bir nefhada Kayserleri, Kisraları yere serecek kahramanlar olarak gördüler.
Gerçekte ise bunların her birisi Allah’ı hakkıyla tanımayan, Pey gamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilmeyen, Râşid Halifelerden ve sahabe efendilerimizden habersiz yaşayan taklidin zavallı kullarıydı.
Bunlar nerede olduklarını, düz yolda dahi nasıl yaya kaldıklarını bilmediklerinden ötürü, yol almaları da çok zordu.
Hâlbuki inanan bir gönül, Zât-ı Ulûhiyet’i bilme, mârifet ve muhabbet deryala rına yelken açma adına sürekli tefekkür ve tezekkürde bulunmalı ve hiç doyma bilmeden yoluna devam etmelidir.
Kendisine sunulan mârifet kâseleri karşısında;
“Bak şu gedânın hâline, Bende olmuş zülfün teline, Parmağım aşkın balına,
Bandıkça bandım, birsu ver!” (Gedâî) demelidir.
Deniz suyu içerek susuzluğu nu gidermeye çalışan bir insan gibi, içtikçe
içmelidir.
Ayrıca o, bir taraftan derinlemesine mârifete yelken açarken diğer taraftan da şu mülâhazalardan hiç ayrılmamalıdır: “Eğer ben gerçekten duyulması gerekli olan şeyleri duysaydım; ‘Biliniz ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur ve itminana kavuşur.’186 hakikatini idrak etseydim; ‘Ne mutlu iman edip de makbul ve güzel işler yapanlara! Eninde sonunda dönüp gidilecek güzel yurt onların olacak.’187 müjdesini rasat edebilseydim, Cenâb-ı Hak ile daha derin bir irtibata erecek, sürekli aşk u iştiyak
nağmeleri seslendirecek, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirecek ve bütün mahlûkata engin bir şefkatle nazar edecektim.
Demek ki ben hâlâ yerlerde sürüm sürümüm.”
Sığ Görün Derin Ol!
Zaten gerçek kulluk, fevkalâde yüksek gayretle fevkalâde tevazuu cem edebilmek tir.
Evet insan, bir taraftan öyle yukarılara çıkmalıdır ki, melekler ona baktıkları zaman, “Hayret! Cisim ve bedenden mürekkep bir varlık ama nasıl oluyor da meleklerle aynı ufku paylaşıyor veya onların önünde kanat çırpıyor!” demelidir.
Ama aynı zamanda bu kişi kendisini hiçlerden hiç görebilmelidir.
Ona, “İmzanı at!” dediklerinde hiç düşünmeden çok rahatlıkla “hiç” yazabilmelidir.
Kemali bihakkın idrak etme açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha büyük bir insan yoktur.
Buna rağmen O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’a (celle celâluhu) şöyle yal اَ ّللهـم اجعلنـي فـي عينـي صغيـرا وفـي أَعيـن varmıştır:
gözümde benim beni “Allahım, النــاس كبيــرا
küçük göster! (Misyonum itibarıyla) beni insanların nazarında ise büyük göster.”188
Bir hak dostu, bu duayı biraz değiştirerek
اَ ّللهــم اجعلنــي فــي der: şöyle hesabına kendi
bebeni “Allahım, عينـ ي صغيــرا وفــي دينــي كبيــرا
nim gözümde küçük, dinimde ise derin kıl!”
İnsan bir taraftan kendisini minnacık, bir sinek kanadı kadar görmeli ama dinî derinlik açısından da şöyle demelidir: “Allahım, beni öyle bir dinî mükemmeliyete ve öyle bir dinî donanıma ulaştır ki, dinime ait varidatım, bütün insanlığa dağıtıldığında hepsinin Cennet’e girmesine kâfi gelsin!” Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mâiz hakkında, “Öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi.” buyurmuştu.189 Çünkü o, hiç kimsenin bilmediği ve görmediği bir yerde bir günah işlemiş, bu günahın pişmanlığı neticesinde Allah Resûlü’ne gelerek, aklanmak istediğini söylemişti.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu dört defa geri çevirdiği hâlde o, her defasında ölümü göğüsleme
pahasına tekrar geri gelmiş ve aynı isteğini tekrar etmişti.
Kendisine had tatbik edildikten sonra da, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem bir hakikati beyan hem de onun hakkında suizan edilmesinin önüne geçme adına, yukarıdaki sözlerini söylemişti.
Evet insan, iman, mârifet, muhabbet, zevk-i ruhani, aşk u iştiyakta sabitkadem olma mevzuunda sürekli derinleşmeye çalışmalıdır.
Fakat bunun yanında insan, kendisini sığlardan sığ görmelidir.
Zaten insan gerçekten bir kalb derinliğine ulaşmışsa, kendisini insanların en hakiri görecektir.
Bunun mefhum-u muhalifi ise şudur: Şayet bir insan kendisini insanların üstünde görüyorsa, gerçekte o, insanların en bayağısı ve zavallısıdır.
Bu kişi ister mü’min, ister münafık, isterse de kâfir olsun, netice değişmez.
'İlim Kendin Bilmektir'
Hayalinde kendisi için yüce payeler kurgulayan, “Ben galiba önemli bir misyonu eda etmek ve insanlığın elinden tutarak onla rı evc-i kemalâta çıkarmak için dest-i kudret tarafından hususi bir donanımla gönderilen özel bir insanım.” mülâhazasını taşıyan bir insanın gerçekte sinek kanadı kadar bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Çünkü büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir.
Küçüklüğün alâmeti ise tekebbürdür.
İşte asıl mârifet de insanın sahip olduğu ilmini bu mülâhazalarla taçlandırabilmesidir.
Bu da, kemal yudumlamış, olgunluğa ermiş ve nazarî bilgisini aksiyon hâline getirebilmiş insanların işidir.
Alvarlı Efe Hazret leri, günde altı saat minderde oturup ilimle, sohbet-i cânan’la meşgul olmasına, Zât-ı Ulûhiyet’in nâm-ı celîli anılınca beti benzi atmasına rağmen yine de,
“Ne ilmim var ne a’mâlim
Ne hayr u tâate kaldı mecâlim, Garîk-i isyanım, çoktur vebâlim, Aceb rûz-i cezâda nola hâlim.” derdi.
Yunus Emre de;
“İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsen,
Ya nice okumaktır.” demiştir.
Yoksa meseleyi elin-âlemin takdirine bağlayan insanların, bulunduğu yerin bir adım ötesine geçebilmeleri mümkün değildir.
Böyle insanlar hakkında başkalarının, “Falan kişinin maşallahı var! Nasıl da insanlara yardımcı oluyor, yol gösteriyor ve onları içine düştükleri bataklıktan çıkarıyor.” türünden sözler söylemelerinin de onlara hiçbir faydası olmayacaktır.
Sorudaki hadis-i şerif muvacehesinde değerlendirecek olursak, şayet bir mü’min ilmi ve bilgisi arttığı hâlde dünyayı ve içindekileri elinin tersiyle itemiyor, hâlâ dünya ile oturup kalkıyor, dünya deyip onun arkasından koşuyor, bir paye elde ettiğinde hemen gözünü daha yukarısındaki bir payeye dikiyor ve ihraz etmiş olduğu dünyalıkları elinden kaçırmamak için ölüp ölüp diriliyorsa o, başka değil ancak Allah’tan uzaklaşmış demektir.
* * *
181el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 6/52.
182Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.38 (Sekizinci Söz); Nur’un İlk Kapısı s.17.
183Mâide sûresi, 5/104.
184Bkz.: et-Teftâzâni, Şerhu’l-Mekâsıd 2/264; Mütercim Asım Efendi, Merehu’l-meâli fi şerhi’l-mâlî s.155.
185Bkz.: Buhârî, menâkıb 24; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/54.
186Ra’d sûresi, 13/28.
187Ra’d sûresi, 13/29.
188el-Bezzâr, el-Müsned 10/315; ed-Deylemî, el-Müsned 1/473.
189Bkz.: Müslim, hudûd 24; Ebû Dâvûd, hudûd 24, 25.
Gönül Kapılarının Sırlı Anahtarı: Muhatabı Tanıma
Soru: Sevgi ve diyalog düşüncesiyle dünyanın dört bir yanına açılım gerçekleş tiren mefkûre muhacirleri çok farklı kültür ortamlarıyla karşılaşıyorlar.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: İnsanlığın huzur ve sulhuna kendini adamış ve bu uğurda gayret gösteren insanların, duygu ve düşüncelerini muhataplarına rahatça anlatabilmeleri için, öncelikle gittikleri yeri doğru okumaları, yöre halkı ve kültür ortamını çok iyi tanımaları gerekir.
Denilebilir ki bu durum, temsil edilen duygu ve düşüncenin kutsiyeti ölçüsünde mühim bir vazifedir.
Zira mefkûre insanı, içinde yaşadığı çevreyi ne kadar iyi tanıyabilirse, ruhuna ait ilhamları çevresindeki in sanlara aktarması da o kadar kolay olacaktır.
Maalesef günümüzde bazı insanlar, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e bağlı oldukları nı, nübüvvet davasının mümtaz ve muallâ mirasçılarını örnek aldıklarını ifade ve iddia etmelerine rağmen bir kısım üslup hatalarından dolayı değişik olumsuz tepki ve reaksiyonlara sebebiyet vermekte, İslâm’a karşı da şer cephelerinin teşekkülüne sebep olmaktadırlar.
Hâlbuki en güzel yemekleri takdim ederken dahi, girilen bir kısım üslup hatalarından dolayı, insanların midelerinin bulandığı bir gerçektir.
Elbette ki vahye, din ve diyanete ait hakikatlerin hiçbir çirkin yanı yoktur, –hâşâ– onlarda mide bulandıracak en ufak bir şey bulunamaz.
Aksine Kur’ân’ın her disiplini, her düsturu ilâhîdir.
O ilâhîliğin hiçbir yanıltıcı ve insanların zihinlerinde şüphe uyandırıcı yanı yoktur.
Aynı şekilde bu esasların birer açıklaması olan Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait sözler, selef-i salihînin temsil adına ortaya koyduğu tavır ve davranışlar da çok mü kemmeldir.
Fakat her yönüyle mükemmel olan bu esaslar, insanlara takdim edilirken muhataplar iyi tanınmaz, hissiyatları tam olarak anlaşılmaz ve empati yapılamazsa ciddi tepkilere sebebiyet verilebilir.
Evet, doğrunun doğruluğu müsellemdir ve onun gökten inmiş semavî bir mesaj ol duğunda şüphe yoktur.
Fakat muhatapların hâl, tavır ve davranışlarının, yetiştikleri ortam ve kültürün o semavî hakikatleri dinleyip anlamaya ve onları kabullenmeye uygun olup olmadığının çok iyi hesap edilmesi gerekir.
Unutulmamalıdır ki, ilaç, hastaya göre verilir.
Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Her dediğin doğru olmalı.
Fakat her doğruyu demek doğru değildir.”190 Olur ki o yörenin insanları, dile getirilen ve temsil adına ortaya konan yüce hakikatleri yetiştikleri ortam ve kültüre bağlı olarak yanlış algılayabilir, on ları kendi başlarına inmiş birer balyoz gibi hissedebilirler.
Esasında bu durum, sadece gidilen ülkelerin insanları için değil, kendi insanımız için
de geçerlidir.
Bugün, bir makuliyet çizgisinde buluşan insanların, –tanıma konumunda olmayan ve tanımak istemeyen insanlar müstesna– kendi ülke insanları tarafından bile çok iyi tanındıkları kanaatinde değilim.
Zira onlar, zaten görmüyor ve bir yönüyle “uzak körlüğü” yaşıyorlar.
Ancak aynı safta onlarla birlikte omuz omuza namaz kılan ve aynı seccadeye baş koyan insanların da onları yeterince tanımadıkları kanaatindeyim.
Bazen sanki yapılan onca güzellikleri hiç görmemiş, onlara dair yazılan eserleri hiç okumamış, anlatılan hikâyeleri hiç dinlememiş ve onların arka plânını analiz edip bir sonuca varmamış gibi davranıyorlar.
Yapılan güzelliklerin, dünya insanının gündemi hâline geldiği, farklı millet ve halkları bir araya getirmeye başladığı bir dönemde, kendi ülke insanımızın da bu güzelliklerden yeterince haberdar edilmesi gerek tiğine inanıyorum.
Bunu yaparken de kırıp incitmeden, ürkütüp kaçırmadan, “hizmetimiz, camiamız” deyip aidiyet mülâhazasına girmeden, tıpkı camiye gidişteki duygu ve düşüncelerde olduğu gibi, sadece fasl-ı
müşterekler, ortak noktalar göz önünde bulundurularak karşılıklı güzelliklerin paylaşımı sağlanmalıdır.
Nitekim her anlayış ve düşünceden insan, camiye büyük bir coşkuyla gelir, imamın arkasında saf bağlar ve kemerbeste-i ubûdiyet içinde Allah’a (celle celâluhu) kulluğunu arz eder.
İnsanı Tanımada Bazı Ölçüler
Hak ve hakikatin gönüllerle buluşturulmasında bu kadar önem arz eden “Muhata bı tanıma hususunda ölçü ve kıstas nedir?” denilecek olursa, insanı tanımada Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hâdise bize bir bakış açısı verebilir:
Şöyle ki, yaşanılan bir hâdiseden dolayı şahitlikte bulunmak isteyen kimseye Hazreti Ömer: “Ben seni yeterince tanımıyorum.
Fakat benim seni tanımamam sana zarar vermez.
Dolayısıyla seni tanıyan birisini getir.” der.
Orada bulunanlardan birisi: “Ben onu tanıyorum ya Emîre’l-mü’minîn!” deyince, Hazreti Ömer: “Onu neyiyle tanıyorsun?” diye sorar.
O da, “Onu adalet ve faziletiyle
biliyorum.” cevabını verir.
Bunun üzerine Hazreti Ömer, adama üç soru daha sorar: “O adam, gecesini-gündüzünü bildiğin ve girip-çıktığı yerden haberdar olduğun çok yakın bir komşun mudur? O adam, kişinin takvasını ortaya koyan, dinar ve dirhemle alış-veriş yaptığın bir kimse midir? O adam, insanın güzel ahlâkını anlamayı sağlayan bir yolculukta arkadaşlık ettiğin biri mi?” Bütün sorularına, “Hayır.” cevabını alan Hazreti Ömer: “Sen onu tanımıyorsun.” der ve adama dönerek: “Git, seni tanıyan birisini getir.” buyurur.191
Bu hâdiseden de anlaşılacağı üzere birinci olarak, bir insanı tanıdığını söyleyebilmek için evvela onun gündüzleri ne işle meşgul olduğunu, gecelerini nasıl değerlendirdiğini; her gün yaptığı işlerin muhasebesi adına nasıl yanıp tutuştuğunu, hayaline gelip bulaşan ve hakikatte öyle olmasa bile onun “olumsuz” saydığı şeyler karşısında dahi bin kez “estağfirullah” deyip inlediğini bilebilecek kadar beraber bulunmak lazımdır.
İkinci olarak, onunla birlikte yolculuğa çıkmalı, yolculuğun meşakkatine beraber katlanılmalıdır.
Bir mefkûre uğruna dünyanın çeşitli yerlerine birlikte seyahat etme ve haccın zorluklarına birlikte göğüs germe de bu çerçeve içinde değerlendirilebilir.
Zira insanların ne kadar halim selim davranabildikleri ya da zorluklara dayanamayıp öfkeye kapıldıkları, muvazenelerini kaybedip bir kısım depresyonlara girdikleri veya metanetlerini korudukları ancak böylesi yolculuklarda ortaya çıkabilir.
Aksi hâlde, söz konusu meşakkatlere birlikte göğüs germeden, o insanların yeterince tanındığı söylenemez.
Üçüncü olarak, alış-veriştir ki insanlar, kılı kırk yararcasına ihkâk-ı hak etmeye matuf müspet veya menfi düşüncelerini ancak ticarette gösterebilirler.
Dolayısıyla insanlarla bu anlamda bir ticaret yapılmamışsa, onların bu husustaki hassasiyetleri bilinmiyor ve yeterince tanınmıyorlar demektir.
Bir insanı tanıma adına burada sayılan lara ilâve olarak, hapishane gibi kapalı alanlarda hayatı paylaşma hususu da zikredilebilir.
Zira insanların küçücük meselelerde dahi nasıl birbirleriyle tartıştıkları, en akıllı ve ağırbaşlı insanların bile yapılan muameleler karşısında nasıl depresyonlara girip âdeta felç geçirdiklerinin açıkça görülebileceği yerlerden birisi hapishane ortamıdır.
Bunu, o ortamı yaşama tecrübesi olanlar iyi bilir.
Dolayısıyla böyle bir ortamı paylaşmadan insanları yeterince tanımak mümkün değildir.
Söz konusu kriterler olmadan, insanlar hakkında, “Biz onları tanıyoruz, iyi insanlardır.” türünden sözler, en hafif ifadesiyle hilâf-ı vâki beyandır.
Çünkü insanları tanımak ve onlarla ilgili bir hüküm verebilmek, mücerret sözden ziyade, ancak yukarıda sayılan disiplinler çerçevesinde mümkün olacaktır.
Dolayısıyla bu prensiplere riayet edildiğinde onlara karşı nasıl davranılaca ğı, hangi lâl ü güher sözlerin onları reaksiyona sevk edip etmeyeceği, hangi tavır ve davranışların onların duygularını okşaya cağı bilinebilir.
Aksi hâlde, insanların önüne âdeta semavî sofralar kurarken bile hiç farkına varılmadan onlar nefret ettirilmiş ve o değerlere karşı antipati uyarılmış olabilir.
Âzami Gayret ve Merdiven Basamakları
Dine ait esasları hayata hayat kılma noktasında, tıpkı Nebiler Serveri’ne (sal “Arفاصـ دع بمــا تؤمـ ر sellem), ve aleyhi lallâhu
tık Sana emrolunanı (başlarını çatlatırcasına) anlat.”192 âyetiyle emir buyrulduğu ve O’nun da bu emri yerine getirmek için gecesiyle gündüzüyle ölesiye bir gayret sarfettiği gibi, fedâkârâne bir gayret sergilenmelidir.
Ancak o hakikatler başkalarına anlatılırken Kur’ân’ın indirilişindeki tedriciliğe uygun hareket edilmelidir.
Dolayısıyla konuyla alâkalı sürekli tefekkür, tedebbür ve tezekkür yörüngeli belirli disiplinler geliştirilerek neyin, kime, nerede, ne kadar, nasıl söyleneceği iyi belirlenmeli ve ona göre hareket edilmelidir.
Bu açıdan bir kez daha ifade etmek isterim ki, çevreyi ve muhatap larımızı tanımak, mesajın kudsiyeti ölçüsün de mukaddes bir vazifedir.
Zira ruhumuzun ilhamlarını sinelerine boşaltmak, onları tanıyabildiğimiz nispette kolay olacaktır.
Aksi durumda ise insanların rencide edilebileceği, semavî hakikat ve yüce değerlere karşı onlarda antipati uyandırılabileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Sevdirmek maksadıyla anlatırken üsluba dikkat edilmediğinden dolayı insanları Allah ve Resûlü’ne düşman hâline getirmek ne acı! Dini, imanı yeni öğrenen insanlara, ilk önce Cehennem’in dehşetinden bahsederek onların dimağlarında tamir edilmez yaralar açmak, böylelikle onları dinden-diyanetten uzaklaştırıp bir daha da gönüllerini kazanılamaz hâle getirmek ne hazin bir durum! Allah (celle celâluhu), hak ve hakikatleri anlatırken üslupsuzluğumuz sebebiyle rencide ettiğimiz ve kaçırdığımız insanlardan ötürü bizleri muaheze etmesin! Bizleri affetsin ve mağfiret eylesin!
190Bediüzzaman, Mektubât, s.
300 (Yirmi İkinci Mektup (Dördüncü Vecih).
191el-Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebîr 16/180.
192Hicr sûresi, 15/94.
Zulmün Yeni Bir Versiyonu ve Şeklî Müslümanlık
Soru: Zulüm ve haksızlıklara sessiz kalmayıp insanları kötülüklerden sakındırmaya çalışan kişiler iftira, tehdit, baskı gibi saldırılara maruz kalıyor.
Bunlara karşı Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e uygun davranış tarzı nasıl olmalıdır?
Cevap: Cenâb-ı Hak; ت
أُ ْخرج ة
أُ َم ر
كن َت م خيْــ
لِلنـاس تَأمـرون بالمعـروف وتَنهـون عـن المنكـر وتؤمنون باهلل
“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.”193 âyetiyle, insanlar içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmetin ümmet-i Muhammed olduğunu beyan buyurmuştur.
Bu en hayırlı olma vasfını da mârufu emretme ve münkerden alıkoymaya; diğer bir tabirle, iyiliği yaygın laştırma ve kötülüğün zararlarından da insanları korumak için çalışmaya bağlamıştır.
Bu açıdan mü’min, melekleri bile imrendirecek örnek bir nesil oluşturmak için, bir taraftan mârufu emrederek insanların iyilik ve güzelliklerle serfiraz olmalarını sağlamalı; diğer yandan da Allah’ın (celle celâluhu), Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), akl-ı selimin ve tabiat-ı beşeriyenin çirkin gördüğü şeylerden insanları alıkoyma gayreti içinde olmalıdır.
Hissettirmeden İyilik
Kötülüklerden sakındırma işinin çerçevesinin çok iyi ortaya konulması ve sınırlarının da çok iyi belirlenmesi gerekir.
Öncelikle kötülüklerden sakındırmada, tavrın şahsa değil, o şahısta bulunan kötü sıfatlara yönelik olduğu unutulmamalıdır.
Farklı bir ifadeyle kötü sıfatların her biri insanlara bulaşmış birer virüs gibidir.
Asıl gaye virüsün giderilmesi, böylece şahsın tekrar sıhhat ve afiyete, emniyet ve huzura kavuşturulmasıdır.
Dolayısıyla bir mü’min, olumsuz sıfat lara karşı tavır alsa, hatta onlara karşı ilan-ı harp etse bile o, bu sıfatları taşıyanlara karşı olabildiğince merhametli olmalı, elinden geldiğince onlara karşı yumuşak bir dil ve üslup kullanmalıdır.
Öyle ki siz, kötülük yapanları kötülükten sakındırırken onlar kendilerine karşı bir tavrınızın olup olmadığının bile farkına varmamalıdır.
Evet, siz üslubunuzdaki inceliğinizle öyle hareket etmelisiniz ki, onlar tıpkı elbiselerini sırtlarından çıkarıp attıkları gibi, hiç farkına varmadan sahip oldukları bu kötü sıfatlardan sıyrılıvermelidirler.
Böyle hareket etmek, peygamberane bir tavrıdır ve peygamber yolunda olmanın bir gereğidir.
Olumsuz tavır ve davranışlara karşı siz de farklı bir olumsuzlukla mukabelede bulunursanız, olumsuzlukları önleme bir yana onları daha da katlamış olursunuz.
Özellikle insanlara sürekli menfiliğin pompalandığı ve bunun etkisiyle onların da pek çok menfi tavır ve davranışın içine girdiği günümüzde bu mesele daha bir önem arz etmektedir.
O hâlde siz, –Hazreti Mevlâna’nın yaklaşımıyla ifade edecek olursak– şefkat ve merhamette herkesin başını okşayan Güneş gibi, tevazu ve alçak gönüllülükte ayaklar altındaki toprak gibi, cömertlik ve yardımda yeşilliklere hizmet eden yağmur gibi, başkalarına faydalı olmada gölgelerinde başkalarını yararlandıran ağaçlar gibi, ayıpları örtmede her şeyi görünmez kılan gece gibi, hiddet ve asabiyette hareketsiz duran ölü gibi, hoşgörüde uçsuz bucaksız deniz gibi olmalısınız.
Hususiyle aynı kıbleye yöneldiğiniz, aynı yere secde ettiğiniz hâlde şeytanın dürtüleri veya nefs-i emmarenin yönlendirmesiyle bir kısım hata ve yanlışlıklara sapan ve sizden uzaklaşan insanlar karşısında aynı tavrınızı korumalısınız.
Onlar, sizden uzaklaşsa da siz yerinizde durmasını bilmelisiniz.
Çünkü onlar, sizden on kilometre uzaklaştığında siz de on kilometre uzaklaşırsanız, aradaki uzaklığı yirmi kilometreye çıkarmış olursunuz.
Fakat siz olduğunuz yerde durursanız, aradaki uzaklığı yarıya indirirsiniz.
Bu uzaklaşma da onlara ait bir hata olur.
Şayet onlar, bir gün pişman olur ve dönüp
gelmek isterlerse, o zaman çok zahmet çekmez, işledikleri hataları değişik diyalektik ve demagojilerle telâfi etme gayreti içine girmezler.
Fitneyi büyütmek iş değil, önemli olan, fetanet kalkanıyla ona karşı çıkmak ve Allah’ın izniyle onu bitirmektir.
İzzet ve Haysiyet Duygusuyla İmtihan
Bazıları, bu tür insanlara karşı tavır almayı, şeref, haysiyet ve izzetlerini korumanın bir gereği sayabilirler.
Fakat şeref ve haysiyetini âdeta başında bir taç gibi taşıyan ve bu konuda zirveyi temsil eden İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra elde edeceği kazanımları düşü nerek yeri geldiğinde kritik bazı noktalarda bir adım geriye çekilmiştir.
Böylece yeri geldiğinde geri çekilmenin Müslümanca bir strateji olduğunu bize göstermiştir.
Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de bulunan ashabını, umreye gö türmek üzere yola çıkarmış, onlarla birlikte atın ve devenin sırtında yaklaşık 400 kilometrelik yol kat etmişti.
Fakat Mekke’ye
altmış yetmiş kilometrelik bir mesafe kaldığında, karşılarına Mekkeli müşrikler çıkarak onları Mekke’ye girmekten menetmişlerdi.
O gün itibarıyla henüz gözü hakikate açılmayan fakat askerî dehası herkesçe müsellem bulunan Halid İbn Velid, emri altındaki askerî birlikle Müslümanları kuşatmıştı.
Buna karşılık İnsanlığın İftihar Tablosu ses çıkarmamıştı.
Hâlbuki orada sahabe efen dilerimiz, O’nun bir işaretiyle ölesiye bir mücadelenin hakkını verir; Allah’ın izniyle Halid İbn Velid’i de, Amr İbnü’l-s’ı da aşar ve Kâbe’ye girerlerdi.
Kendi haysiyet ve şerefinin yanında, arkasına aldığı insanların şeref ve haysiyetlerini de kendisine emanet kabul eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabına söz vermiş olmasına ve onların da hissiyatlarını bilmesine rağmen, Müslümanların o sene Mekke’yi ziyaret etmeksizin döne ceklerine dair anlaşma maddesini kabul etmişti.
Anlaşma yapıldıktan sonra umre vazifesini yerine getirmeden ashabıyla beraber Medine’ye dönmüştü.
Aynı şekilde O
(sallallâhu aleyhi ve sellem), anlaşma metninin başına yazılan “Allah Resûlü” ifadesini müşriklerin itirazları üzerine sildirtmişti.
Keza Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’de zâhiren Müslümanların aleyhinde gibi görünen “Mekke’den Medine’ye gitmek isteyen olursa kabul edilmeyecek; aksine Mekke’ye dönen kimselere de engel olunmayacak.” vb.anlaşma maddelerini de kabul etmişti.
Hatta anlaşma esnasında Ebû Cendel Hazretleri gibi Mekke’de işkence gören bazı Müslümanlar kaçarak Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) sığınmış, fakat müşriklerin diretmeleri üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istemeyerek de olsa onları iade etmişti.
Bütün bu hâdiseler, bir yönüyle onurun, itibarın bittiği bir noktadır.
Yaşananlar karşısında sahabe efendilerimizin çektiği ızdırap ve acıların tamamını vicdanında yaşayan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu olup bitenleri sineye çekmişti.
Bir yönüyle bakıldığında, bunlar geri adım atma olarak değerlendirilebilir.
Fakat
aynı zamanda bunların her birisi, metafizik gerilime geçme ve daha sonra ileriye adım atma adına çok önemli birer hamledir.
Nitekim buradaki geriye bir adım atma, daha sonra Kâbe’nin fethinin zemin ve şartlarını oluşturmuş ve konjonktürü öyle müsait bir hâle getirmiştir ki, Müslümanlar, oluşan bu atmosferde rahatça Mekke’nin fethini gerçekleştirmişlerdi.
Aktif Sabır ve İnayet Tecellilerinin Eseceği An
Günümüze gelince bizim de onurumuza dokunulabilir, gururumuz kırılabilir ve rencide edilebiliriz.
Yaptığımız en makul ve güzel işlere bile karşı çıkılarak bunların şeytanî işler olduğu ithamına varacak kadar kin, nefret ve hasede maruz kalabiliriz.
Belli bir dönemde size, dinî duygu ve düşünceye tahammül edemeyenler taarruz ediyor, iğneden ipliğe her şeyinizi tetkik ediyor ve mercek altına alıyorlardı.
Aradan yıllar geçti ama değişen çok fazla bir şey olmadı.
İnanmayan insanlardan sonra onların ye rine a’raftakiler geldi ve bu zulmü devam ettirdiler.
Onlar da gittikten sonra bu sefer belli güç ve imkânları eline geçiren bir kısım Müslümanlar geldi.
Onlar da bir zamanlar dindarlığınızdan dolayı size zulmedenlerin yaptığını reva görmeye başladılar.
Anadolu insanının bin bir emek ve gözyaşıyla açılmasına vesile olduğu üniversiteye hazırlık kurslarına, yurtlara ve okullara hiç kimseye yapmadıkları şekilde garazkâr bir üslupla tavır aldılar.
“Bir açık bulabilir miyiz?” diye bazı insanları o eğitim yuvalarının üzerine saldılar.
Zira hazımsızlık ve haset, bazen insana, kâfirin yapmadığı kötülükleri yaptırır.
Fakat biz, bütün bu kötülükler karşısında hiç sarsılmamalı, onurum gururum de memeli, bilakis, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı hikmetlerden ötürü kötülüklere izin verdiğini ve eğer izin vermese hiç kimsenin zarar veremeyeceğini mülâhazaya almalı, hikmetine ve rahmetine itimat içinde O’na yönelmeli;
“Gelse celâlinden cefâ, Yahut cemâlinden vefâ, İkisi de câna safâ;
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”
demeli ve Hak’tan inayet tecellilerinin eseceği ânı beklemeye durmalıyız.
Zulüm ve haksızlıklar din düşmanlarından da gelse, a’raftakilerden de gelse, hasede yenik mü’minlerden ya da şeklen Müslüman gözüken ve alnını yere koyan kimselerden de gelse biz, bu konudaki duygu, düşünce ve temel disiplinlerimizden kat’iyen fedakârlıkta bulunmamalıyız.
Bağrımız her zaman herkese açık olmalı, herkese sevgi buketleri göndermesini bilmeliyiz.
Bize ok atanlara karşı, oklarımızın ucuna birer gül takmalı, onların dünyalarına güller yağdırmalıyız.
Onlar ister bunu anlasın ister anlamasınlar.
Biz, usûl ve üslup adına Kur’ân ve Sünnet’ten ne anlıyorsak son nefesimizi verinceye dek ona sadık kalmaya devam etmeliyiz.

193l-i İmrân sûresi, 3/110.
* * *
Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl
Soru: Çözülmez gibi görülen devâsâ problemlerin çözümü adına başvurulması gereken dinamikler nelerdir?
Cevap: Kalbleri ölmüş, hissiyatı sönmüş ve Allah’la (celle celâluhu) münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların, büyük problemlerin altından kalkması düşünülemez.
Bu sebeple maruz kalınan problemlerin çözümünde en başta mefkûre aşk ve heyecanının olması gerekir.
Evet, insan dinme bilmez bir aşk u iştiyakla hedefine kilitlenmeli, baskı ve zulümler karşısında yılgınlık göstermeden sürekli mücadele azmi içinde olmalı ve elli defa bozguna uğrasa, yine de hiçbir şey olmamış gibi doğrulup yoluna devam etme kararlılığı sergilemelidir ki, aşılmaz gibi görülen tepeleri aşsın; mağlubiyet yaşasa bile,
hezimetten dahi zaferler çıkarmasını bilsin.
Sadakatle Aşkın Birleşik Noktası
Bu konuda Seyyidina Hazreti dem (aleyhisselâm) bizim için ne güzel bir misaldir.
O, nezd-i ulûhiyet ile kendi arasındaki münasebet açısından safiyyullah ufkunda hata sayılabilecek bir “zelle”de bulunmuştu.194 Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendisine bir şey hatırlatıldığında o, bunu unutmuştu.195 Fakat önemli olan hata ettikten veya unuttuktan sonra ümitsizliğe kapılmadan hemen O’na (celle celâluhu) yönelip, “Banabirdaha bu hatayı yaptırma Allahım!” diyebilmektir.
Hazreti dem, işte bunu yapmıştı.
Sıhhatli hadis kitaplarında yer almasa bile, yine de itimat edilebilecek kaynaklarda, onun, işlediği hatadan dolayı kırk sene başını semaya kaldırmadan hicap içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardığı rivayet edilir.196 Hata eden bir insanın asâ gibi iki büklüm olması; “Ben O’nu bildiğim, her şeyimle O’ndan olduğum hâlde O’na karşı böyle bir hatayı nasıl yaparım! Neden her şeyimi O’na ema net etmedim!” deyip hatasını kabul etmesi ve daha sonra gözünün ağyara kaymasın dan dolayı Mahbub-u Hakiki’nin kapısında bağışlanma dileyip kendini affettirmeye çalışması çok önemlidir.
İnsanın gönlünde aşk ateşi tutuşmuş, benliğini de aşk bürümüşse, yaşanan çok değişik imtihan ve meşakkatlere rağmen o, maşukunun kapısından ayrılmayı asla düşünmeyecektir.
Aşk, insanın Allah’la irtibatının unvanıdır; kalbinin sürekli O’nunla ittisalidir; vuslat arzusuyla burnunun kemiklerinin sızlamasıdır.
Hele sadakatle taçlandırılan bir aşkta, insan, vuslat arzusuyla içten içe yanıp kavrulsa da her şeye rağmen emre itaatteki inceliği kavrayarak bir adım geriye atıp, “Sen, gel demediğin için ben şimdi gelmeyi talep etmiyorum.
Senin yolunda Sana karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmek istiyorum.” der ki, böyle bir ufuk aynı zamanda sadakatle aşkın birleşik noktasıdır.
Hezimetten Zafer Çıkarmanın Yolu
Aşkın yanında, onun farklı bir buudunu veya açılımını ifade eden cesaret de aşılmaz gibi görülen problemleri aşma adına önemli bir faktördür.
Uhud’da baş döndüren bir cesaret örneği sergileyen Mus’ab İbn Umeyr Hazretleri, bir kolunun kesilmesi karşısında “Bir kolum daha var ya o bana yeter!” demiş, ona da bir darbe vurulduğunda, “Hâlâ boynum yerinde duruyor ya, şimdi de bir kalkan olarak onu kullanırım.”197 diyerek ölümün ekşi yüzünü bile güldürmüştür.
İşte cesaret timsali böyle bir zatın çözemeyeceği hiçbir problem yoktur.
Evet, elbette ki ölümün yüzü ekşidir.
Fakat siz ona gülerseniz o da size güler.
Öyle ki Allah (celle celâluhu) alacağı emaneti, aradaki vasıtalara bile vermeden doğrudan kendisi alır.
Nitekim Şah-ı Geylânî ve Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî gibi büyük zatlar, “Allahım canımı kendi elinle al!” dileğinde bulunmuşlardır.198
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli vasıflarından birisi de şecaat ve cesaretiydi.
Mesela Allah Resûlü, stratejide hiçbir hata yapmaması na rağmen Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa savaşı yapmak istemesi, Okçular tepesine okçuları yerleştirmesi, uyguladığı taktikle düşmanı yanıltması, belki onları birbirine düşürmesi gibi stratejiler tastamam yerindeydi.
Fakat Kur’ân-ı Ke “Yapإِنَمـا اسـتزلَهم الشـيطان ببعض ما كسـبوا rim’in,
tıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.”199 ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi.
yet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir.
Evet, bazı sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı.
Fakat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti.
Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu.
Fakat
bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı.
Ancak bu arada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu.
Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören ve yeni bir taarruza niyetlenen Ebû Süfyan’ı bu düşüncesinden Safvan İbn Ümeyye vazgeçirecekti.
Onun, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım.
Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” demesi üzerine tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememiş ve Mekke’nin yolunu tutmuştu.200 İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabı, cesaret isteyen bu önemli hamleyle yaşanan hezimeti yeniden zafere çevirmişti.
Huneyn’de yaşananlar da bundan farklı değildir.
Ok atmada çok başarılı olan Sakîf ve Hevâzin kabileleri, Müslümanları bir vadi girişinde ok yağmuruna tutmuş bunun sonucunda da Müslüman saflarında bir kısım
kırılmalar olmuştu.
Fakat böyle bir anda İnsanlığın İftihar Tablosu, atını düşman saf larına doğru mahmuzlamış ve O’nun أَنَــا
Allah’ın “Ben النبـ ي ل كـذب أنَــا ابـ ن عبـد المطلـ ب
Resûlü’yüm, bunda şüphe yok.
Ben Abdülmuttalib’in torunuyum!” sesi duyulmuştu.
Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), o anda O’nun bineğinin zimamını zor tuttuğunu ifade etmiştir.201 Daha sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrine binaen Hazreti Abbas, Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etmiş.
Allah Resûlü’nün sesini ve çağrısını duyan bütün ashap da Allah Resûlü’nün etrafında toplanarak, düşman üzerine yürümüşlerdi.
Netice itibarıyla mağlubiyet aşılmış ve zafere ulaşılmıştı.202
Bu açıdan bir mü’minin yaşanan sıkıntılar karşısında asla yılgınlık göstermemesi, şecaat ve cesaretle problemlerin üzerine gitmesi çok önemlidir.
Mü’min öyle bir metafizik gerilim içinde olmalıdır ki, “Murad-ı
sübhanî tecelli ederse, Allah’ın izni ve inayetiyle, ben arzın yörüngesini bile değiştirebilirim.” diyebilmelidir.
Evet, Allah’ın havl ve kuvvetini arkasına aldıktan sonra yüreği cesaretle dopdolu bir mü’minin üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur.
Aşk ve Cesaret, Ortak Aklın Teminatı Altına Alınmalı
Aşk u iştiyak, şecaat ve cesaret gibi duygular devâsâ problemlerin hallinde çok önemli olsa da, bu ulvi duyguların daha baştan çok ciddi bir mantıkla stratejik bir zemine oturtulması, yerli yerinde kullanılması ve sağlam bir projeye bağlanması gerekir.
Siz, yüreğinizden kopup gelen sımsıcak ve samimi nefesinizle, karşınıza çıkan buzdan dağları bile eritebilecek bir gerilime sahip olabilirsiniz.
Fakat problemlerin çözülmesinde sadece bu da yeterli değildir.
Bunun yanında karşı tarafı iyi tanımanız, onun sahip olduğu güç ve imkânları hesaba katmanız ve ona göre projeler üretmeniz de gerekir.
Aksi takdirde, bütün zihnî, kalbî ve fikrî
emeğiniz heba olur gider.
Hele bir de sizin etrafınızda mütedahil daireler şeklinde düşmanlıkla hırlayıp duran insanlar varsa, siz, koskocaman hasım bir cephe ile karşı karşıya bulunuyorsunuz demektir.
Her bir düşmanlık cephesinin kendilerine göre çok ciddi hesapları ve size karşı mahvedici projeleri varsa, bunların bazısı bazısıyla anlaşıyor, bu projelerin bir kısmı diğeriyle örtüşüyorsa, sizin çok daha temkinli olmanız ve teyakkuzla hareket etmeniz gerekecektir.
Çünkü kendi aralarında bir saff-ı vahid teşkil eden iç içe geçmiş düşmanlık daireleri, siz farkına varmadan hiç beklenmedik şekilde balyoz gibi tepenize inebilir.
Bu açıdan aşk, heyecan, metafizik gerilim, şecaat ve cesaret mutlaka muhakeme-i umumiye ile teminat altına alınmalıdır.
Siz bunu bir binanın statiği gibi düşünebilirsiniz.
Şayet siz inşa edeceğiniz bir binayı sağlam bir blokaj üzerine oturtmazsanız, çok küçük bir fay kırılması karşısında her şeyiniz altüst
olur ve siz de yaptığınız şeylerin altında kalır ezilirsiniz.
İşte bütün bu emeklerin zayi olmaması için, heyecan ve dinamizminizi mantık, muhakeme ve en önemlisi ortak akla müracaat ile teminat altına almalısınız.
İki, üç veya dört tane mantık ve muhakemeleriyle dünyanın coğrafyasını değiştirecek dâhinin bulunmasındansa, meseleleri beş on kişi ile istişare eden insanların bulunması onun çok daha üstündedir.
Bir kere Cenâb-ı Hak, insanlara olan teveccühünü istişareye bağlamışsa, bunu değiştirmeye sizin gücünüz yetmez.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden insanın pişmanlık yaşamayacağını ifade buyurmuştur.203 Kaldı ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, belki de istişare etmediği hiçbir vak’a yoktur.
Öyle ki gökteki meleklerden bile daha nezîh ve daha afif olan Hazreti işe Validemiz’e bir kısım şom ağızlar tarafından iftira atıldığında, İnsanlığın İftihar Tablosu bu meseleyi bile ashabından bazı kimselerle istişare etmiştir.
Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşiy le alâkalı mahrem bir meseleyi bile, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve daha başkalarıyla görüşmüştü.
Onların tamamı da iffet ve ismet âbidesi Validemiz hakkında Allah Resûlü’nün temiz ve nezih mülâhazalarını takviye edici güzel beyanlarda bulunmuşlardı.
Aslında vahiyle müeyyet olan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sel lem) büyük küçük hiçbir meseleyi başkaları ile istişare etmesine ihtiyacı yoktu.
Eğer bunun aksini düşünürseniz, O’na karşı saygısızlık yapmış ve vahiy esprisini kavrayamadığınızı göstermiş olursunuz.
Allah (celle celâluhu), hayatı boyunca hiçbir zaman O’na boşluk yaşatmamıştı.
Hâşâ ve kellâ, fiyasko diyebileceğimiz bir duruma hiçbir zaman O’nu maruz bırakmamış, sürekli O’nun
“Tasalanل تَحـزن إِ َن اهلل معنــا olmuştu.
yanında
ma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.”204
âyetinden de anlaşılacağı üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli bir teminat atmosferi içinde hayatını sürdürdü
–O hayata canlarımız kurban olsun–.
Buna
rağmen O, en küçük meselelerini bile, hep istişare ederek çözmüş ve ümmetine de nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda rehberlik yapmıştır.
Bu açıdan diyoruz ki, özellikle umumu alâkadar eden meseleleri ortak akla müracaat ederek çözüme bağlamak, dâhi olmanın kat kat üstündedir.
Bazen de siz üzerinize düşen her şeyi yaparsınız.
Bir tek problem karşısında bile A’dan Z’ye her şeyi hesaba katarak alternatif plânlar geliştirirsiniz.
Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Z’nin ötesinde hiç hesaba katmadığınız problemler karşınıza çıkabilir ve kısmen kırılmalar yaşanabilir.
İşte böyle bir durumda da asla ye’se düşülmemelidir.
Şu an itibarıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyada, maalesef hazımsızlık ve çekememezlikten kaynaklanan, her an kırılmaya müheyya bulunan faylar bulunmaktadır.
Bu açıdan bazı durumlarda siz hesabınızı ne kadar sağlam yaparsanız yapın, yine de bir kısım beklenmedik olumsuzluklarla karşılaşabilirsiniz.
İşte bu durumlarda asla ye’se düşmemeli, “Bundan öte yapılacak bir şey
yok.
Biz bittik artık.” gibi iradeyi felç eden menfi mülâhazalara girilmemelidir.
Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle ye’s, mâni-i her kemaldir.205
Mehmet kif de;
“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşa yan la r;
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…
En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!”
ifadeleriyle bu hakikate dikkatleri çektiği şiirinin başında ümitsizliğe düşene şöyle hitap ediyor:
“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki
süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”
Hâsılı, başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı kimseler sizin en masumane hizmetle rinize engel olmak isteyebilir ve tekerleğe çomak sokabilirler.
Fakat elli türlü komplo kurulsa da, Allah’ın izni ve inayetiyle, kat’iyen ümitsizlik yaşamamalı, sarsılmamalı ve hep elif gibi dimdik durmalıdır.
Uhud’u, Huneyn’i yeniden zafere çevirmenin yolları aranmalı ve fevç fevç dehâletlere vesile ola bilecek inanç Kâbe’sine, inanç Mekke’sine doğru yürümeye devam edilmelidir.
Maruz kalınan komplolar karşısında yılmamalı; çıkan engeller, tıkanan yollar karşısında “Vira bismillâh!” deyip meselenin farklı alternatifleri aranmalıdır.
Hak yolunda bulunuyor olsa ve samimiyetle talep etse de, insanın her istediği, her arzuladığı kendisine hemen verilmeyebilir.
Yaşanan sıkıntıların hikmetini bilemeyiz.
Fakat kim bilir belki de çekilen bu sıkıntılar neticesinde, Cenâb-ı Hak, bu necip Anadolu milletine daha önce lütfettiği güzelliklerin kat katını lütfedecektir.
Gün
doğmadan gecenin bereketli döl yatağında neler doğar, aktif sabır içinde bekleyip görelim!
* * *
194Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/121.
195Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/115.
196Bkz.: es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 1/141-142.
197Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/121.
198M.F.Gülen, el-Kulûbu’d-dâria s.308.
199l-i İmrân sûresi, 3/155.
200Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/54-55; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/51.
201Buhârî, cihâd 52, 61, 97, 167, meğâzî 54; Müslim, cihâd 78-80.
202İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/326 vd; İbn Hacer, elİsâbe 7/180.
203et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365; el-Kudâî, Müsnedü’şŞihâb 2/7.
204Tevbe sûresi, 9/40.
205Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı).
Basiret Yâ Hû!
Soru: Sohbet ve yazılarda sıklıkla üzerinde durulan “basiretle hareket etme” meselesini nasıl anlamalı ve hayatımıza nasıl tatbik etmeliyiz?
Cevap: Basiret; ilim ve tecrübe yanında meseleleri kalbin kadirşinas kıstaslarıyla ele alma, analiz ve senteze tâbi tutma ve böylece onları başı ve sonuyla, önü ve arkasıyla değerlendirebilecek idrak genişliğine ulaşma demektir.
Basar, maddî gözle eşya ve hâdiseleri okumak ise, basiret kalb gözüyle eşya ve hâdiseleri kavrayıştır.
Bu açıdan basiret, insanın hem hak ve hakikati bulmasında hem de başkalarını hak ve hakikatle buluşturmasında ışıktan bir rehber konumundadır.
Onun nurundan mahrum olan bir insanın, sağlıklı bir şekilde eşya ve hâdiseleri değerlendirebilmesi, terkip ve
tahlillerde bulunması ve onlar hakkında doğru kararlara varabilmesi mümkün değildir.
Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle böylelerinin kalbleri vardır ama onlarla idrak edemezler, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla duyamazlar.206 Hâlbuki her uzuv “mâ hulika leh”inde (ne için yaratılmışsa o istikamette) kullanılmalıdır.
Göz, görmesi gerekli olan şeyleri görmesi, kulak işitmesi gerekli olan şeyleri işitmesi ve akıl da idrak etmesi gerekli olan şeyleri anlaması için yaratılmıştır.
Fakat basireti olmayan insanlar kalb kapılarını vahiy nuruna ve peygamber mesajına kapattıklarından dolayı varlık içinde yokluk yaşarlar.
Evet, onların gözleri, ağızları, kulakları, akılları, elleri, ayakları vardır fakat bunları yaratıldıkları istikamette kullanamazlar.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet, varlığın bağrındaki mu ammaları çözebilecek sırlı birer anahtardır.
Fakat onlar, bu iki anahtarı ellerinde bulundurmadıklarından, ne kâinatın sırlı kapılarını açabilir ne de fert ve toplum hayatındaki problemleri çözebilirler.
Çok Alternatifli Çözüm Projeleri
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aley hi ve sellem) bir hadis-i şeriflerindeki, كلُكــم
râî birerleriniz “Her راع وكلكـم مسـؤول عـن رع َيتـه
(çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz.”207 sözleriyle, insanların sorumluluklarına dikkat çekmiştir.
Herkesin, şahsî, ailevî ve içtimaî hayatı itibarıyla farklı farklı vazifeleri vardır.
Birisi aile, birisi mahalle, birisi nahiye, birisi şehir, bir diğeri de kocaman bir ülke genişliğinde sorumluluğa sahip olabilir.
Bu açıdan her bir fert, derecesine göre farklı alanlarda sorumlu olduğu insanları idare etme, yönlendirme, onlara rehberlikte bulunma vazifesiyle karşı karşıyadır.
Üstlenilen mesuliyetin hakkıyla yerine getirilmesi ise yukarıda bir nebze izah etmeye çalıştığımız basiret ışığını yanına alarak hareket etmeye bağlıdır.
Biraz daha açacak olursak, belli bir konumda bulunan insanlar, sahip oldukları bu konumun hakkını vermek ve işlerinde başarılı olmak istiyorlarsa, aldıkları bütün karar ları akıl, mantık ve muhakemenin yanında, kalb ve vicdan süzgecinden geçirmelidirler.
Onlar, düşüncenin hakkını vermekle beraber çevrelerine merhamet ve muhabbet nazarıyla bakmalı, hiçbir canlıyı şefkatten mahrum bırakmamalı, hiç kimsenin hakkını yememeli, insaf ve adaletten de asla ay rılmamalıdırlar.
Bizim için numune-i imtisal olan Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ha yat-ı seniyyeleri gözden geçirilecek olursa, O’nun tavır ve davranışlarında basar ve basirete aykırı hiçbir hususun bulunmadığı görülecektir.
Hem bu hakikati bize bildirme hem de bizim O Rehber-i Ekmel’i örnek almamız adına Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem)
قـل هـذه سـبيلي أَد ۤعـو emrediyor: demesini şöyle
beİşte ki: “De إلـى اهلل علـى بَصيـرة أنَـا ومـن اتبعنـي
nim yolum! Ben, Allah’a –körü körüne değil– basiret üzere davet ediyorum..
bana tâbi olanlar da öyle…”208
Burada Allah (celle celâluhu), hem Pey gamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem de adım adım O’nun yolu nu takip edenlerin davetlerini basiret üzerine yaptıklarını/yapmaları gerektiğini ifade buyurmuştur.
Bunun anlamı ise, yapılacak çağrının bilerek, görerek, duyarak yapılması ve karşılaşılması ihtimal dâhilinde olan problemlerin hesaba katılarak bunların her birisi için alternatif çözümler oluşturulması demektir.
Öyle ki ortaya çıkan bir problem için sadece bir çözüm üretmekle iktifa edilmemeli, duruma göre iki, üç, dört ve daha fazla alternatif çözümler bulunmalıdır.
Zira çözüm yolları ne kadar çoğaltılırsa, mesele o ölçüde selâmetle ele alınmış, yani akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-u selim ve hiss-i selimin gereğine göre hareket edilmiş olur.
Sahabenin Basiret Ufku
Bu âyet-i kerime, Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanı sıra O’na ittiba edenlerin de, çağrısını basiret üzere yaptığını, yapması gerektiğini ifade buyurmaktadır.
İttiba, birine uyma, adım adım
onu izleme ve takip etme demektir.
Efendimiz’e hakkıyla tâbi olanların başında ise Hulefa-i Râşidin efendilerimiz gelir.
Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların bu müstesna konumuna dikkat çek me adına
şöyle
buyurmuştur: تي
بســن
َ
كــم
فعلَيَ
وسـنة الخلفـاء الراشـدين المهديِيـن عضـوا عليهـا بالنواجـذ
“Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin.
Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.”209
Ancak şunu da ifade edelim ki, yaşadıkları hayat itibarıyla Hulefa-i Râşidin ile diğer sahabe-i kiram arasında ciddi bir benzerlik vardır.
Zaten onlar arasında uyum olmayacak şekilde ciddi bir farklılık olsaydı, içinde yaşadıkları heyet-i umumiye bünyesi Hulefa-i Râşidin’i hazmedemezdi.
Demek ki, Hulefa-i Râşidin’le, aşere-i mübeşşere arasında olsun, onlarla ilk safı teşkil edenler arasında olsun ve sırasıyla diğer sahabe-i kiram arasında olsun ciddi bir mânevî gen uyumu söz konusuydu.
Bu uyum da temelde, Allah’la irtibata, O’nun Peygamberini kabule, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’in emir lerini içe sindirmeye dayanıyordu.
Bu açıdan bakıldığında başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere daha sonra ona ittiba eden sahabe-i kiram efendilerimizin hayatlarını ciddi bir basiret içinde geçirdiklerini söyleyebiliriz.
Öyle olmasaydı gerek Asr-ı Saadet’te gerekse Hulefa-i Râşidin’in hilâfetleri döneminde ortaya çıkan onca problemin üstesinden gelmek mümkün olmazdı.
Basiretle Üstesinden Gelinen 11 İrtidat Hâdisesi
O dönemde ortaya çıkan problemlerin büyüklüğünü ve bunlarla nasıl başa çıkıldı ğını anlayabilmek için, günümüzle mukayeseler yapmak gerekir.
Biz, bugün yılların ihmal ve gafletiyle ortaya çıkan bir terör hâdisesinin üstesinden gelemiyoruz.
Fakat o gün, üç tanesi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında, sekiz tanesi de Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) döneminde olmak üzere tam on bir tane irtidat hâdisesinin üstesinden gelinmiştir.
Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde yüz bin sahabinin hayatta olduğu ifade ediliyor.
Fakat bunların da bir kısmını, çocuklar, hastalar, yaşlılar ve henüz İslâm’la yeni tanışmış insanlar oluşturuyordu.
Nitekim en çok sahabî ismi zikredilen İbn Hacer’in el-İsâbe’sinde, on bin sahabîden bahsedilmektedir.
O dönemin insanları, günümüzün terör problemi gibi tam on bir tane büyük problemi halletmişlerdir.
Bu hakikati göremeyen kör gözler, işitemeyen sağır kulaklar, meselenin analiz ve sentezini yapamayan kalbsizler kendi idraksizliklerine yansınlar!
Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) ortaya koyduğu işlere bakıldığında, bunların yapılmasının en azından on beş, yirmi sene isteyeceği muhakkaktır.
Fakat onun hilâfeti iki seneden biraz fazla sürmüş, bütün bu işleri de bu kısa zamana sıkıştırmıştır.
Bu ne firasettir, bu ne basirettir ve bu ne kiyasettir Allah aşkına!
Evet sahabe efendilerimiz, yüksek basi ret erbabı olduklarından, hâdiseleri doğru görmüş, doğru değerlendirmiş ve –Allah’ın izniyle– onlar hakkında doğru karar vermişlerdir.
Muhtemel bir problem karşısında bile on tane alternatif çözüm yolu oluşturmuşlardır.
Dolayısıyla da sorumlu oldukları vazifelerini arızasız kusursuz yerine getirmişlerdir.
Ah Basiret! Nerdesin?
Elbette ki Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tâbi olanlar sadece sahabe ile sınırlı olmadığından, arkadan gelen ümmet-i Muhammed’in de, –âyet-i kerimede ifade buyrulduğu üzere– insanları basiretle Allah yoluna çağırmaları ve bütün işlerini basiretle ele almaları gerekmektedir.
Zira meseleler, akl-ı selim, kalb-i selim ve hiss-i selim ile ele alınmadığı takdirde, problemlerin üstesinden gelmek mümkün değildir.
Nitekim günümüzde, pek çoğumuz basiret nurundan mahrum bulunduğundan, çoğu zaman karşı karşıya kaldığımız problemle rin üstesinden gelemiyoruz.
Çözüm diye
yola çıkıyoruz fakat ele aldığımız meseleleri problemler yumağı hâline getiriyor ve âdeta çok bilinmezli bir denkleme dönüştürüyoruz.
Mesela, fitne ve kaos ateşinin düştüğü bir bölgede, problemin üzerine balyoz gibi indiğimiz zaman insanları hizaya getireceğimizi zannetmiş ve aldanmışız.
Zira biz onları balyozladıkça onlar daha da sertleşmiş.
Bugün de iç içe girmiş, giriftleşmiş pek çok mesele, üstesinden gelinmez, altından kalkılmaz noktaya doğru kaymaktadır.
Evet, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk ittiba edenler, bu ittibayı hakiki mânâsıyla realize etmişlerdir.
Arkadan gelen bizlere de aynı hedef gösterildiğine göre, ferdî, ailevî, içtimaî problemleri halletmek istiyorsak, mutlaka basiretle hareket etmek zorundayız.
Eğer biz, mütemadi basirete, mütemadi hassasiyete ve mütemadi teyakkuza sahip olursak, karşımıza çıkan problemler granitten bile olsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, bunları yumuşatıp çözer ve yolumuza devam ederiz.
Hâsılı, Kur’ân-ı Kerim, bizi her bir hâdisede basiretle harekete davet ettiğine göre, bizler insanların tabiatlarını okuyarak, karakterlerinin tahlilini yaparak, her yönüyle onların durumlarını iyi tespit ederek otuz sene sonra zuhur edebilecek hâdiseleri şimdiden görmeye çalışmalıyız.
Gerekirse meseleleri think tank kuruluşlarında, strateji merkezlerinde analiz ettirmeli ve onların bu mevzuda ortaya koydukları neticeleri mukayeseli okumaya tâbi tutmalıyız.
Eğer biz, bu konuda beyin sancısıyla şakaklarımızı zonk zonk zonklatırsak, Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle öz beynimizi burnumuzdan kusarsak, Allah da bizim bu gayretlerimizi karşılıksız bırakmayacak, bize en isabetli ve en doğru yolu gösterecektir.

206Bkz.: A’râf sûresi, 7/179.
* * *
207Buhârî, cum’a 11, istikrâz 20, ıtk 17, 19, vesâyâ 9, nikâh 81, 90, ahkâm 1; Müslim, imâret 20.
208Yûsuf sûresi, 12/108.
209Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.
Tevazu Kanatları Yerde, Mükemmelliğin Peşinde
Soru: Mü’minin bir taraftan iradesini son kertesine kadar kullanması ve sürekli mükemmeliyetin peşinde olması fakat diğer yandan da başarılar karşısında nefis muhasebesi yapması ve tevazuu elden bırakmaması gerektiği ifade ediliyor.
Bu iki hususun arası nasıl cem edilebilir?
Cevap: Hakiki mü’min, aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah’a inanmış, en onulmaz hâdiseler karşısında bile ümidini yitirmeyen azim ve irade insanıdır.
Bu sebeple o, bütün yolların tıkandığı durumlarda bile asla ye’se kapılmaz, hep dimdik durur ve önüne çıkan engeller karşısında kendisine yeni bir yol bulup hedefine doğru yürümeye devam eder.
Zira o bilir ki Cenâb-ı Hak, Kendi yolunda yürüyenleri hiçbir za man yolsuz bırakmamıştır.
Mesela Mekke’de yaşama imkânının kalmadığı bir dönemde, Allah (celle celâluhu) Habib-i Zişan’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) için göklere doğru öyle bir yol açmıştır ki, enbiya-i izâmın her birisi bu yolun menzillerinde O’na selâm durmuşlardır.
Hatta Allah Resûlü öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Cibril-i Emin (aleyhisselam) dahi, “Bir adım daha atarsam mah volurum.” demiştir.210
Mükemmele Talip Olma İlahî Ahlâkla Ahlâklanmanın Gereği
Evet, Allah (celle celâluhu), kendi yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yol mağduru etmemiştir.
En umulmadık yerlerde bile onların elinden tutmuş ve onları sahil-i selâmete çıkarmıştır.
Siz, bir kuyunun dibine düşebilirsiniz.
Fakat hiç beklemediğiniz bir anda birdenbire kuyuya güçlü bir ip salınıverir ve siz de ona tutunarak yukarı çıkarsınız.
Yeri gelir üç beş tane kardeşin gadr, haset ve çekememezliğine uğrarsınız fakat bir müddet seyr u sülûk-i ruhani geçirdikten sonra bak mışsınız bir anda Cenâb-ı Hak sizin için gönüllerde tahtlar kurmuş.
Bu açıdan hangi ağır şartlarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar Allah’ın yardım ve inayetini her zaman arkasında hisseden mü’minler büyük işlere talip olur, o büyük işleri kendi kâmet-i kıymetine göre yapma adına iradelerinin hakkını ver meye gayret eder ve böylece en mükemmel eserler ortaya koymaya çalışırlar.
Zira bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlere Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmayı emretmiştir.211 Bu konuda اَلََــ ۤذي أَحســن َك َل شــيء âyette bir ahlâk, ilâhi ki
الـذي أتقـ ن كل شـ يء213 âyette bir diğer خلَقــه212
ifadeleriyle belirtilerek, O’nun, yaptığı her şeyi en iyi, en güzel, en sağlam, en mükemmel şekilde vücuda getirdiği beyan edilmiştir.
O, ibdâ, inşâ ve ihyâ etmiş, görenlere de, “Dahası olamaz.” dedirtmiştir.
Hazreti Pîr
de, bununla ilgili olarak İmam Gazzâlî’nin
mevcut “Kâinatta لَيـ س فــى المـ كان اَبـدع م َمــا كان
olandan daha güzeli mümkün değildir.”214 sözünü nakletmiştir:215 Evet, kâinata kuşatıcı bir nazarla bakan ve tığını sebep-sonuç arasında götürüp getirebilen bir kimse şu
itirafta bulunmak zorunda kalacaktır: “Allah, kâinatı öyle güzel yaratmıştır ki, bana bin sene ömür verilseydi ve ben, mevcudatın küçük bir parçasını inşa etmekle memur kılınsaydım, asla bunu yapamazdım.” İşte ilâhî ahlâk bize şunu göstermektedir: Mü’min, Allah yolunda koştururken bütün cehdini ortaya koyup işlerini en güzel ve en sağlam şekilde yapmaya çalışmalıdır.
Amellerinizi Allah’a ve Resûlüne Arz Ediyor Gibi Yapın
Mü’minin Allah rızası yolunda yaptığı işlerde mükemmele talip olmasıyla alâkalı Tevbe Sûresi’nde ise şöyle buyrulmuştur:
والمؤمنــونُ
عملَكـ م ورســولُه
سـ يرى اهلل
وقـ ل اعملـ وا ف
كـم بمــا ك ُنتـم
والشـهادة فين ِبئ
عالِـم الغيـب
ر ُدون إِلــى
وسـت
تَعملــون
“Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecekler.
Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız.
O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını ve recektir.”216
Cenâb-ı Hak, burada bir fiil ortaya koy ma mânâsına gelen اِفعلــوا fiilini kullanma mış, bunun yerine اِعملوا buyurmak suretiyle
mü’minlere amelde bulunmalarını emretmiştir.
Amel etme ise –başka âyet-i kerimelerde sıkça “salih amel” ifadesiyle nazara verildiğinden anlaşılacağı üzere– neticesini hesap ederek belirli bir plân dâhilinde pozitif ve arızasız iş yapma demektir.
yet-i kerimenin devamında, amellerin Allah’ın (celle celâluhu), Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minlerin teftişine arz etme mülâhazası içinde yerine getirilmesi emredilmiştir.
Yani bir mü’min öyle bir amel ortaya koymalıdır ki Allah, “Bu iş, işte böyle olur!” buyursun, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bârekallah benim ümmetime!” desin, mü’minler de yapılan amele baktıklarında, “Keşke biz de böyle güzel bir iş yapmaya muvaffak olsaydık!” desinler.
Söz buraya gelmişken, asıl konumuz ol masa da bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum: Yaptığı amellerde mükemmelliğin peşinde olan bir mü’minin amacı, başkalarının beğeni duygusunu harekete geçirip onu gıptaya sevk etmek değildir.
Bilakis o, yapılan işin hakkını vermek suretiyle rıza-i ilâhiyi tahsil etmeye çalışır.
Bu açıdan böyle birisine imrenmek, ona benzemeye çalışmak, uhrevî güzellikleri elde etme noktasında ondan geri kalmamak için gayret etmek gibi düşünceler makbul olsa da, kıskançlık ve rekabet duygusuyla meseleye yaklaşmak asla bir mü’min sıfatı olamaz.
Melekler Bizim İçin Ne Güzel Örnek!
Kur’ân-ı
Kerim,
ْ
melekler hakkında, ل
asla “Onlar يَعصـون اهلل مـا أمرهـم ويَفعلـون مـا يُؤمـرون
Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler.”217 buyurmuştur.
Yani onlar, Allah’ın her bir emrini kılı kırk yararcasına yerine getirir ve bir milim ölçüsünde bile O’nun emirlerine muhalefet etmezler.
Bu özellikleri itibarıyla onlar bizim için önemli birer
örnektir.
Dolayısıyla mü’minler de işlerini, Cebrail (aleyhisselâm) çizgisinde dengeli, yerinde ve takdir-i ilâhiye mazhar olacak şekilde yerine getirmelidirler.
Gerekirse Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu iradenin hakkını verme ve sorumlu oldukları vazifeleri mükemmel bir şekilde yerine ge tirme adına göbeklerini çatlatmalı, şakaklarını zonklatmalıdırlar.
Zira güzel bir sözde ifade buyrulduğu gibi, kim bir işin arkasına düşer, onu yerine getirme adına bütün ceht ve gayretini ortaya koyarsa, Allah da ona istediğini lütfeder.218
Başarıyla Gelen Ağır İmtihan
Bu ölçüde bir cehd ü gayret ortaya koyan bir insan Allah’ın izni ve inayetiyle hakikaten çok güzel neticelere muvaffak olabilir.
Belki binler, yüz binler böyle güzel bir faaliyet etrafında kümelenerek onu yapana teşekkürler, medh u senalar yağdırabilir.
İşte insan için en büyük imtihan da bu noktada başlamaktadır.
Şahıs, ortaya çıkan neticeleri kendinden mi bilecek yoksa hakiki sa hibine mi verecektir? Başarılar onda şükür duygularını mı tetikleyecek, yoksa baş dönmesine, bakış bulanmasına mı yol açacak? Bu ağır imtihanı başarıyla geçenler, nefsini terbiye istikametinde onun başına sürekli balyozlar indirip duran, mahviyet ve tevazu mülâhazasına kilitlenmiş gönül erleridir.
Onlar kazanma kuşağında insana kayıplar yaşatacak böyle kritik bir noktada hadlerini bilirler.
Nasıl ki işin başında iradenin hakkı verildiyse, burada da vicdanlarının hakkını verir ve durması gerekli olan yeri doğru tayin ederler.
Bu bakış açısına göre onlar, asla nefislerine pay çıkarmaz, “Yapan O’ydu, eden O’ydu, eyleyen O’ydu!..” der, yılandan-çıyandan kaçar gibi gurur, kendini beğenme gibi zaaflardan kaçar, yapıp ettiklerini beğenmek bir yana kendi muhasebe ufukları açısından işin eksik kalan taraflarını görür, onlara üzülür ve daha mükemmelini ortaya koyamamanın ızdırabını yaşarlar.
Biraz daha açacak olursak, hayatın değişik alanlarında görev yapan insanlar, vazifeli oldukları alanla ilgili farklı başarılara
imza atabilirler.
Yaptıkları her işin üzerine mele-i alânın sakinlerinde hayranlık uyaracak ölçüde güzellik mühürleri basabilirler.
Kimisi yaptığı konuşmalarla, kimisi yazdığı yazılarla, kimisi sevk ve idare kabiliyetiyle, kimisi de sanat kabiliyetiyle mükemmel işler ortaya koyabilirler.
Fakat bütün bu muvaffakiyet ve zaferler karşısında hakiki mü’min, “Benim yerimde aklı başı yerinde ve vicdanı engin bir başkası olsaydı, muhtemelen çok daha mükemmel ve verimli iş ortaya çıkarırdı” der/demelidir.
Hatta farz-ı muhal onun bir parmak işaretiyle, Ay ikiye yarılsa, Güneş’in yörüngesi değiştirilse, dünyadaki bütün insanlar yüce bir hakikat etrafında bir araya getirilse, Cibril-i Emin’in (aleyhisselam) ameli ölçüsünde bir başarı sergilense yine de vicdanının sesi şunu söylemelidir: “Benim yerimde bir başkası olsaydı, kim bilir bu işi nasıl daha sağlam ve güzel yapardı! İşin doğrusu bu işler benim kirli elimden ortaya çıktığı için olması gereken yerin oldukça gerisinde, perişan, derbeder ve güdük kaldı.”
Kıyamet ve Kendini Kınayan Nefis
Mü’minin nefsini yerden yere vurması niçin bu kadar önemlidir? Zira işin sonun da kazanma kuşağında en büyük kaybı yaşama vardır.
Bakın Cenâb-ı Hak, Yüce Be yan’ında;
َوامة
س اللَ
سم بالنف
و ۤل أُق
قيامة ۝
سم بيوم ال
ۤل أُق
“Kıyamet gününe kasem ediyorum.
Nefs-i levvâmeye kasem ediyorum.”219 buyurmak suretiyle kıyamet gününe yemin ettikten sonra, nefs-i levvâmeye yemin et miştir.
Bilindiği üzere önem verilen, kıymetli olan şeylere yemin edilir.
Kıyamet günü önemlidir.
Çünkü o gün, insanların gözlerinde büyüttükleri bütün kehkeşanlar, samanyolları, güneş sistemleri Allah’ın ilm-i muhiti, irade-i müthişesi ve tasarrufat-ı azimesi karşısında herc ü merc olacaktır.
O gün, her şey âdeta bir saman çöpü gibi savrulup hallaç edilecektir.
İşte burada kıyamet gününe yemin edilerek Allah’ın bu tasarrufat-ı sübhaniyesinin çok büyük bir hâdise olduğu nazara veriliyor.
Bunun arkasından ise nefs-i levvâmeye yemin ediliyor.
Nefs-i levvâme ise, yaptığı işleri beğenmeyen, sürekli kendisini sorgulayan ve kınayan nefis demektir.
Bu yönüyle o, nefis yoluyla terakkide ilk basamaktır.
Bu basamağı çıkamayan bir insanın nefs-i mülhemeye, nefs-i mutmainneye, onun iki farklı kanadı olan nefs-i râdiye ve mardiyyeye, hele nefs-i sâfiye veya nefs-i zâkiyeye ulaşması mümkün değildir.
Nefs-i levvâme, insanı bu nefis mertebelerine ulaştıracak bir merdiven, bir helezon ve bir asansör gibidir.
Bu sebepledir ki, insanın sürekli kendisiyle yüzleşmesi, meydana gelen olumsuzlukları kendisinden bilmesi, her zaman kendisini kınaması çok önemlidir.
Günahlardan Temizlenmenin En Emin Yolu
Zafer ve başarılar sonucunda ortaya çıkacak nefsanî tuzaklar karşısında nasıl bir mücadele sergilenmesi gerektiğine dair Hazreti Pîr’in yaklaşımı da oldukça dikkat çekicidir.
O, bir yerde âdeta nefsini karşısına alır ve
ona şöyle hitap eder: “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma.
ki ‘Muhakkak إِ َن اهلل لَيؤيِـد هـذا الديـن بالرجـل الفاجـر
Allah, bu dini fâcir adamla da teyit ve tak viye eder.’220 sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.”221
Onun nefsin tezkiye edilmesi adına ortaya koyduğu disiplin ise, nefsin tezkiye ve tebrie edilmemesidir.
Buna göre kendisini kirli görmeyen, arınmaya ihtiyacı olduğunu düşünmeyen bir insan nefsini tezkiye etmiş olmayacağından müzekkâ da olmaz.
Müzekkâ olmadığından dolayı da nefsin, bütün olumsuz ve negatif şeyleri kendinden bilmesi gerekir.
Eksik ve kusurları insan kendinden bilirse ne olur? Böyle bir kişi Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve O’ndan hidayet talebinde bulunur.
Aynı zamanda Allah (celle celâluhu) onun bu tür mülâhazalarını, bir iç nedamet ve tevbe olarak kabul buyurur ve ona affa giden yolları açar.
Bu tür mülâhazaları
olmayan bir insan ise hiç farkına varmadan elli türlü hata işler ama yine de kendisini bir şey zanneder.
Tıpkı günümüzün pek çok insanının lâ şey (hiçbir şey) oldukları hâlde kendilerini bir şey zannetmeleri gibi.
Düşünün ki, kendi dönemindeki süper güçleri dize getiren, sabahtan akşama, ak şamdan sabaha kadar Allah karşısında el pençe divan duran, sürekli kemerbeste-i ubûdiyet içinde O’na inkıyatta bulunan ve aynı zamanda günahın semt-i nasutiyetine sokulamadığı bir insan olan Hazreti Ömer, kuraklık olduğu bir dönemde bir harabenin içinde başını yere koymuş ve “Allahım, ne olur benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştır.222 Başka bir gün kendisine, “Ey Emire’l-mü’minin, bir yağmur duasına çıksan!” dediklerinde, muhtemelen kendi kendine, “Ben kim, el kaldı rıp Allah’tan yağmur istemek kim!” demiş ve böyle bir mülâhazayla Hazreti Abbas’ın elinden tutup onunla bir tepeye çıkmıştır.
Daha sonra da onun elini yukarı kaldırıp,
“Allahım, bu senin Habibi’nin amcasının elidir.
Bunun hürmetine bize yağmur ver!” diyerek kendini nefyedip Hazreti Abbas’ı şefaatçi kılarak isteyeceğini istemiştir.
Siyer kaynakları diyor ki, bunun üzerine şakır şakır yağmur yağmaya başladı.223
İşte kâmil insanın tavrı bu olmalıdır.
O, yaptığı işleri mükemmel yapmanın, her zaman işin en mükemmeline talip olmanın ve iradesini son kertesine kadar kullanmanın yanı başında, yaptığı işlerde kendine göre türlü türlü eksiklikler görmeli ve sürekli kendisini sorgulamalıdır.
Hazreti Ömer’e nispet edilen bir sözde yer aldığı üzere o, sîgaya çekilecek gün gelmeden önce kendisini sürekli sîgaya çekmelidir.224
Hâsılı, Zat-ı Ulûhiyet’e arz edildiğinde bir mahcubiyet duymayacağı ölçüde mü kemmel iş yapan bir insanın aynı zamanda kendi kusurlarını görmesi ve “Bu işleri bir başkası daha iyi yapardı.
Ben ise bunu elime yüzüme bulaştırdım.” mülâhazasıyla oturup kalkması, Allah’ın izni ve inayetiy le tepeden tırnağa onun bütün kusurlarını âdeta âb-ı hayatla, zemzemle yıkanıp arınmış hâle getirecektir.
* * *
210Aliyyülkârî, Şerhu’ş-Şifa, 1/431, 434-435.
211Bkz.: el-Kelâbâzî, et-Taarruf 1/5; el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’ddîn 4/306; el-Cürcânî, et-Ta’rifât 1/564.
212Secde sûresi, 32/7.
213Neml sûresi, 27/88.
214Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/258.
215Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s.254 (On Dokuzuncu Söz, On Üçüncü Reşha); Mektubat, s.229 (On Dokuzuncu Mektup, Birinci Zeyl).
216Tevbe sûresi, 9/105.
217Tahrîm sûresi, 66/6.
218Bkz.: İbnü’l-Cevzî, el-Müdhiş s.490; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethu’l-bârî s.14.
219Kıyâmet sûresi, 75/1-2.
220Buhari, cihad 182; Müslim, îmân 178.
221Bediüzzaman, Sözler s.
515 (Yirmi Altıncı Söz, Dördüncü Mebhas).
222İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/319-320.
223Buhârî, istiska 3; ashâbu’n-Nebî 11; Hâkim, el-Müstedrek, 3/377.
224Tirmizî, kıyâmet 25; İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd 1/103; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/96.
Fitne Ateşi ve Dua
Soru: Mümtahine Sûresi’nde yer alan,
ربَنـا ل تَجعلنـا فتنـة لِلَذيـن كفـروا واغفـر لَنا ْربَ ۤنـا إِنَك أَنت
edenlerin inkâr bizi “Rabbimiz, العزيـز الحكيـم
elinde bir fitne, bir imtihan unsuru yapma (bizi onların baskı ve işkencesi altına düşürme), bizi bağışla.
Rabbimiz, yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!”225 âyetinden almamız gereken dersler nelerdir?
Cevap: Bundan bir önceki âyet-i kerimede Hazreti İbrahim’in (alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm) isminin açıkça zikredilmesinden bu duanın Hazreti İbrahim’e ait olduğunu anlıyoruz.
Önceki âyette Cenâb-ı Hak, Hazreti İbrahim ve onunla beraber olan mü’minler hakkında şöyle buyurur:
ۤه مع
ذين
والَ
راهيم
ۤفي إِب
حسنة
سوة
كم أُ
ت لَ
قد كانَ
“İbrahim’de ve onunla beraber olanlar da size güzel bir örnek vardır.”226 Meallerle, hele düz, basit ve sathî şekilde verilen meallerle Kur’ân-ı Kerim’in gerçek derinlik ve enginliğinin anlaşılması mümkün değildir.
Bu sebeple meseleyi biraz daha açarak âyetin muhtevasını şu şekilde idrak aynamıza yansıtmaya çalışalım: “Hazreti İbrahim ve onunla birlikte olanların sözleri, hâlleri, tavırları ve davranışları itibarıyla yaşadıkları o mükemmel hayatları içinde, yaşama adına arayabileceğiniz örneklerin hepsini bulabilirsiniz.
Zira onlar, âdeta mücessem birer örnektirler.”
İşte Cenâb-ı Hak, önce Hazreti İbrahim’in müstesna konumunu vurguladıktan sonra, onun hayat-ı seniyyelerinden örnek alınabilecek davranışlardan bir tanesi olarak da sonraki âyette bu duayı nazara vermiştir.
Geniş Kapsamlı Bir Kelime: Fitne
Hazreti İbrahim’in duasının anlaşılması biraz da “fitne” kelimesinin iyi anlaşılmasına bağlıdır.
Bu sebeple öncelikle “fitne”
kelimesi üzerinde bir nebze durmak gerekmektedir.
Arapların “altını taştan-topraktan ayırma” ameliyesi için kullandığı “fitne” kelimesi genel anlamı itibarıyla “deneme, test etme, potadan geçirme, hası hamdan tefrik etme”227 mânâlarına gelmektedir.
Ancak dinî literatürde fitne kelimesinin bu aslî mânâyla irtibatlı geniş bir kullanım sahası vardır.
Mesela kargaşa çıkarma, bozgunculuk yapma, hercümerce sebebiyet verme ve insanları birbirine düşürmeye fitne dendiği gibi, insanın ahiret hayatını kaybetmesine yol açabilecek bedenî ve cismanî arzuları, mal-mülk, evlad ü iyal, sıhhat, gençlik, makam-mansıp gibi imtihan vesileleri de fitne olarak isimlendirilmiştir.
Ayrıca inanan in sanların, inandıkları değerlerden dolayı zulüm, işkence ve baskılara maruz kalması; değişik dayatmalarla dine-diyanete aykırı şeylere zorlanması; Müslümanca yaşamadan ötürü mahkemelerde süründürülmesi, zindanlara atılması, sürgünlere gönderilmesi de birer fitnedir.
Söz konusu âyette geçen fitne kelimesinden anlaşılan işte bu son tarif çerçevesinde ifade edilen fitnedir.
Zaman zaman fitne kelimesinin yerine kullanılan “imtihan” kavramı da fitne mef humunun anlaşılması adına önemlidir.
Bilindiği üzere imtihan “mihnet”ten gelir.
O da gümüşün ateşte eritilip saflaştırılması ameliyesi için kullanılmaktadır.228 Bu açıdan meseleye bakıldığında, yüce bir mefkûreyi omuzlarına alan insanlar çeşit çeşit fitne ve mihnetlere maruz kalacak; din, diyanet, ahlâk ve fazilete savaş açanlar, onların kendi değerlerine bağlı bir hayat yaşamalarını istemeyecek, onları inandıkları yoldan geri döndürmeye ve kendileri gibi bir hayat yaşamaya zorlayacaklardır.
Hazreti İbrahim ve onunla beraber olanlar da, ihlâs, samimiyet ve kararlı duruşlarından dolayı kâfir ve fâcirler tarafından zulüm ve işkencelere maruz kalmış, yurtlarından yuvalarından sürülmüş, ateşlere atılma gibi ağır tazyiklere uğramışlardır.
Bütün bunlar karşısında Hazreti İbrahim, rehberliğinin bir gereği olarak ellerini açmış ve yanındaki mü’minlerle be raber
نـا
ربَ
نْـا
غفـر لَ
ْ
َوا
كفـروا
ذيـن
فتنـة لِلَ
جعلنـا
ل تَ
نـا
ربَ
kâfirler bizi “Rabbimiz, إِنــك أنـت العزيــز الحكيــم
için bir imtihan yapma (bizi onların elinde
ateşe sokulan, dövülen, ardından örsler üzerine konulan ve sonra da üzerinde çekiçlerin inip kalktığı bir şey hâline getirme!).
Rabbimiz bağışla bizi! Yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!” diyerek Cenâb-ı Hak’tan zalimlerin zulmünden selâmet ve kurtuluş talebinde bulunmuştur.
Böyle bir duayla esasen insanın fıtrat ve cibilliyetindeki âcizlik ve zayıflık dile getirilmektedir.
Zira imtihan çok zordur.
İnsan, örs üzerinde durmaya, çekiçler altında ezilmeye ve ateşin içinde kalmaya dayanamayabilir.
Bu açıdan Hazreti İbrahim yüksek firasetiyle böyle bir belâ ve musibetten Allah’a sığın mıştır.
Hak Yolunun Cilvesi
Esasında hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler.
Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün hedefi hâline gelir.
Şayet siz, sahip olduğunuz iman, dava düşüncesi ve ortaya koyduğu nuz kıvam ile karşı taraf için endişe verici bir insan hâline gelmişseniz, onlar sizin yakanızı hiçbir zaman bırakmazlar.
Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aley Resûlal“Yâ أَ ُي النــاس أَشــد بَــالء sellem), ve hi
lâh! Belânın en şiddetlisine maruz kalan insanlar kimlerdir?” diye sorulduğunda O
(aleyhissalâtü vesselâm) şöyle cevap ver “Peygamberler, اَلْنبيــاء ثـم الْمثـل فالْمثـل mişti:
ondan sonra da derecesine göre diğer insanlardır.”229 Bu hadis-i şeriften de açıkça anlaşılacağı üzere, belânın en şiddetlisi, en çetini, en altından kalkılmazı peygamberlere gelir.
Ondan sonra da derecesine göre diğer mü’minlere.
Bu açıdan diyebiliriz ki, eğer biz peygamberlerin maruz kaldığı imtihanların aynısına maruz kalsaydık, bunların altından kalkabilmemiz mümkün değildi.
İmtihanları Doğru Okuma
Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) fitneden kurtuluş ve selâmet talebinin hemen aka bizi!” bağışla “Rabbimiz واغفـ ر لَنــا ربَنــا binde
diyerek mağfiret talebinde bulunmuştur.
Zira mü’min, sırf hak yolunda bulunuyor olduğundan dolayı hedef hâline gelse, belâ ve fitnelere maruz kalsa da, o, her türlü belâ ve musibet karşısında bunun kendi hata ve günahlarından kaynaklanma ihtimalini düşünür, bundan dolayı da Allah’tan (celle celâluhu) af ve mağfiret talebinde bulunur/ bulunmalıdır.
Evet, insan, başına gelen belâ ve musibetlere bir Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) felsefesiyle yaklaşmalıdır.
Bilindiği üzere o, yaşanan kıtlığı kendi günahlarına bağlamış, başını yere koymuş ve “Allahım! Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” demiştir.
İşte bu, kâmil mü’min tavrıdır.
Bir yere bir yıldırım düşse veya bir yeri sel bassa insan, “Acaba benim günahla rım yüzünden mi bu oldu?” demelidir.
Evet mü’min, maruz kaldığı bütün belâ ve musibetleri kendi günahlarından bilmeli, aynı zamanda bunların kendisi için bir keffâretü’z-zünûb (günahlardan arınma) vesilesi olduğunu düşünmelidir.
Diğer yandan mü’minlerin, Allah’ın (celle celâluhu) ihsan etmiş olduğu bir kısım nimetleri kendilerinden bilme ve meydana gelen bir kısım güzellikleri kendilerine bağlama şirkine girmeleri de onların başına bir kısım musibetlerin gelmesine sebep olabilir.
Zira Cenâb-ı Hak, Kendi yolunda yapılan hizmetlerin içine şirkin girmesini asla istemez.
Tevhid adına yapılan işlerin içine şir kin sokulması kadar nezd-i ulûhiyette ağır bir günah ve çirkin başka bir davranış yoktur.
Şirk dediğimizde sadece taştan, odundan yapılan bir kısım putlara, totemlere Allah’ı ortak koşma; Lât, Menat veya Uzza’ya kulluk yapma aklımıza gelmemelidir.
Bu açık olan bir şirktir.
Bunun yanında bir de şirkin gizlisi vardır.
Konuyla ilgili hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi
إِ َن أَخـوف مـا أَخـاف علَيكـم اَلشـرك ال َصغـر sellem), ve
“Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey
küçük şirktir.” demiş, sahabe-i kiram efen ne şirk “Küçük ومــا الشــرك ال َصغــر dilerimizin
demektir?”sorusuna da الريَــاء “O, riyadır.”
cevabını vermiştir.230
Böyle bir şirk, başka bir hadiste ise şöyle bir benzetmeyle açıklanmıştır: “Şirk, karanlık bir gecede karıncanın taşın üzerinde gezinmesinden daha gizlidir.”231 Demek ki riya o kadar sinsi ve gizli bir şirktir ki, çoğu zaman insan onun farkına varamamakta, varamadığından dolayı da ibadet ü taati ve hak yolundaki hizmetleri berhevâ olup gitmektedir.
Allah yolunda koşturan insanlar yaptıkları işlere şirk bulaştırdığı zaman Cenâb-ı Hak, cebr-i lutfî olarak onlara yer yer ehl-i dalâleti musallat edip kulaklarını çekebilir.
Eserlere baktığımızda Hazreti Üstad’ın gerek “Şefkat Tokatları” bahsinde gerekse Lâhikalarda bu konuyla alâkalı çok sayıda misal serdettiğini görmekteyiz.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, maruz kalınan belâlar, işlenen cinayet ve cürmün büyüklüğüyle doğru orantılıdır.
Hata ve günahın büyüklüğüne göre gelen tokatlar, şefkat tokadı olabileceği gibi, nıkmet/azap tokadı da olabilir.
Kader Adalet Eder
Bu itibarla yapılan işlere egosantristçe mülâhazalar karıştırılması, mesela yazılan bir yazının beğenilmesi veya bânisi olunan bir inşaat karşısında takdir beklentilerine girilmesi tokat yenilmesine sebebiyet verebileceği gibi, onca emeğin, terlemenin, yorulmanın hepsini uçurup götürebilir.
Üstelik bütün bunlar neticesinde Allah, mü’minleri fitneye tâbi tutarak onları kâfirlerle te’dip edebilir.
Her ne kadar ehl-i dalâlet zulüm işlese de, kader adalet eder.
Böyle bir sıkıntıya maruz kalmak günahlara keffarettir.
Fakat bilinmesi gerekir ki bu tür fitne ve imtihanların günahlara keffaret olması da belli şartlara bağlıdır.
Eğer mü’minler, maruz kaldıkları sıkıntıların kendi hatalarından kaynaklandığının farkına varır, tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelir, “Tevbeler tevbesi yâ Rabbi! Milyon kere milyon estağfirullah!” diyerek ciddi bir pişmanlıkla O’na yalvarıp yakarırlarsa başlarına gelen fitneyi kendileri hakkında ya rarlı hâle getirebilir ve günahlarının affına vesile kılabilirler.
Nitekim Hazreti Pîr, ehl-i dalâlet ve ehl-i dünyanın kendisine yapmış olduğu zu lümlerin sebebini anladığını ifade etmiş ve bunu, iman ve Kur’ân hizmetini, maddî ve mânevî terakkisine âlet etmesine bağlamıştır.232 (Onun, iman ve Kur’ân hizmetini maddî-mânevî terakkisine âlet ettiğine dair en ufak bir şey bilmiyorum.
Ama o, kendi muhasebe ufku açısından meseleyi böyle değerlendirmiştir.) Demek ki insan, Allah yolunda yapmış olduğu hizmetler karşılığında ne dünyevî ne de uhrevî herhangi bir beklentiye girmemelidir.
Evet o, değil takdir ve alkış beklentilerine, “Ben şu işleri yapayım ki, seyr ü sülûk-i ruhânîde mertebe kat edeyim; bir basamak daha yukarıya çıkayım; Cennet’e gireyim; Firdevs’e nâil olayım.” gibi uhrevî beklentilere bile girmemelidir.
Aksi takdirde çekilen çile, sıkıntı ve meşakkatler günahlara keffaret olmayabilir.
Mesela fitneye maruz kalan bir insan, “Ben, Allah yolunda koşturup duruyorum.
Ne yaptım ki bunlar başıma geldi!” der, bir taraftan kendisinde eksik ve kusur görmez, diğer yandan da hâlinden şikâyet ederse, bu defa çektiği sıkıntıları beyhude çekmiş olur.
Üstelik böyle bir kişi –hafizanallah– kadere taş atma ve Allah’ın kazasına rıza göstermeme günahına girmiş olur.
Rabbim, son nefesimize kadar Kendi yolunda hizmet etmeyi, tevbe ve istiğfar şuuruyla hayatımızı nurlandırmayı, arınmış ve tertemiz bir hâlde ötelere yürümeyi hepimize nasip eylesin!
* * *
225Mümtahine sûresi, 60/5.
226Mümtahine sûresi, 60/4.
227Bkz.: İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab 13/317.
228Bkz.: ez-Zebîdî, Tâcü’l-arûs 36/154.
229Bkz.: Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67.
230Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/428, 429; et-Taberânî, elMu’cemü’l-kebîr 4/253.
231el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 4/147.
232Bkz.: Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2, s.73-74.
Kaynakların Tespitinde Faydalanılan Eserler
• Abdurrezzak, Ebû Bekir Abdurrezzak b.Hemmam (v.211 h.); el-Musannef, I-XI, [Tahkîk: Habiburrahman el-zamî], elMektebü’l-İslâmî, Beyrut, 1403 h.
• el-Aclûnî, İsmail b.Muhammed (1087-1162 h.); Keşfü’l-hafâ ve müzîlü’l-ilbâs, I-II, Müessesetü’r-risale, Beyrut, 1405 h.
• Ahmed İbn Hanbel, Ebû Abdillah Ahmed b.Muhammed eşŞeybanî (164-241 h.); el-Müsned, I-VI, Müessesetü Kurtuba, Mısır, tsz.
• Aliyyülkârî, Ebu’l-Hasan Nureddin Ali b.Sultan Muhammed (v.1014/1606); el-Masnû fî mârifeti hadîsi’l-mevdû’, [Tahkik: Abdülfettah Ebû Gudde], Mektebü’l-matbûati’l-İslâmî, Kahire, 1984.
• Şerhu’ş-Şifa li’l-Kâdı Iyâz I-II, Dâru’l-kütübi’lilmiyye, Beyrut, tsz.
• el-Bağdâdî, el-Hatîb Ebû Bekir Ahmed İbn Sabit (v.463 h.); Tarîhu Bağdad ev Medinetü’s-Selâm; I-XIV, Dâru’l-kütübi’lilmiyye, Beyrut, tsz.
• Bediüzzaman, Said Nursî (1877-1960); Emirdağ Lâhikası, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2012.
• Hutbe-i Şâmiye, [Sadeleştirme ve açıklama: Abdullah Aymaz], Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2010.
• Lem’alar, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2012.
• Mektubat, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2012.
• Mesnevî-i Nuriye, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2012.
• Münazarat, [Sadeleştirme ve açıklama: Abdullah Aymaz], Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2006.
• Sözler, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2012.
• Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2012.
• el-Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed İbnu’l-Hüseyin (384-458 h.); es-Sünenü’l-kübrâ, I-X, Mektebetü dâri’l-bâz, Mekke, 1414/ 1994.
• el-Bezzâr, Ebû Bekir Ahmed b.Amr b.Abdilhâlık (215-292 h.); el-Müsned, I-IX, [Tahkîk: Mahfûzurrahman Zeynullah], Müessesetü ulûmi’l-Kur’ân/Müessesetü’l-ulûmi ve’l-hikem, Beyrut-Medine, 1409 h.
• el-Buhârî, Ebû Abdillah, Muhammed İbn İsmail (v.256 h.); Sahîhu’l-Buhârî, I-VIII, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul, 1979.
• et-Târîhu’l-kebîr, I-VIII, [Tahkîk: es-Seyyid Hâşim en-Nedvî] Dâru’l-fikr, Beyrut, 1986.
• Bursevî, İsmail Hakkı (v.1137 h.); Tefsiru Ruhu’l-Beyan, I-X, el-Mektebetü’l-Mahmudiyye, İstanbul, tsz.
• el-Cürcânî, Ali b.Muhammed es-Seyyid eş-Şerîf (v.816 h.); et-Ta’rîfât, [Tahkik: İbrahim el-Ebyârî], Dâru’l-kitabi’l-Arabî, Beyrut, 1405 h.
• ed-Dârimî, Abdullah b.Abdirrahman (181-255 h.); es-Sünen, I-II, Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1407/1987.
• ed-Deylemî, Ebû Şucâ’ Şîreveyh b.Şehredâr (445-509 h.); elMüsnedü’l-firdevs bi me’sûri’l-hitâb, I-V, [Tahkîk: Muhammed es-Saîd Besyûnî ez-Zağlûl], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1406/1986.
• Ebû Dâvûd, Süleyman b.Eş’as es-Sicistânî (202-275 h.); esSünen, I-V, Çağrı Yayınları, 2. baskı, İstanbul (1413/1992).
• Ebû Ya’lâ, Ahmed b.Ali b.Müsennâ el-Mevsılî et-Temîmî (v.307 h.); el-Müsned, I-XIII, [Tahkîk: Hüseyin Selim Esed], Dâru’l-Me’mun li’t-türâs, Dimaşk, 1404/1984.
• el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b.Muhammed (450-505 h.); İhyâu ulûmi’d-dîn, I-IV, Dâru’l-ma’rife, Beyrut, tsz.
• Gülen, M.Fethullah, Kırık Mızrap, Nil Yayınları, İstanbul, 2011.
• el-Kulûbu’d-dâria, Nil Yayınları, İstanbul, 2010.
• Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Nil Yayınları, İstanbul 2012.
• el-Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed b.Abdillah en-Neysâbûrî (v.405 h.); el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, I-IV, [Tahkîk: Mustafa Abdülkadir Atâ], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1990.
• el-Hakîm et-Tirmizî, Ebû Abdillah Muhammed b.Ali b.Hasan (v.360 h.), Ne vâ diru’l-usûl fî ehâdîsi’r-Resûl, I-IV, Dâru’l-cîl,1.baskı, [Tah kîk: D.Abdurrahman Umeyre], Beyrut, 1992.
• el-Heysemî, Nureddin Ali b.Ebî Bekr (v.807 h.); Mecmeu’zzevâid ve menbeu’l-fevâid, I-X, Dâru’r-reyyân li’t-turâs, Kahire, 1407.
• İbn Abdilberr, Yusuf b.Abdullah b.Muhammed (v.463 h.); el-İstîâb fî ma’rifeti’l-ashab, I-IV, Daru’l-cîl, Beyrut, 1412.
• İbn bidîn, Muhammed Emîn (v.1258/1842); Hâşiye Raddi’lMuhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr, I-VIII, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1421/2000.
• İbn Asâkir, Ebu’l-Kasım Sikatüddîn Ali b.Hasan b.Hibetillah (v.571/1176); Târîhu Dimaşk, I-LXX, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1417/1996.
• İbnü’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec Abdurrahman b.Ali b.Muhammed (508/510-597 h.); el-Müdhiş, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1415/1985.
• İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah b.Muhammed (v.235 h.); el-Musannef fi’l-ehâdîs ve’l-âsâr, I-VII, [Tahkîk: Kemal Yusuf el-Hût], Mektebetü’r-Rüşd, Riyad, 1409 h.
• İbnü’l-Esîr, İzzüddin Ebu’l-Hasen Ali b.Muhammed el-Cezerî; Üsdü’lgâbe fî mârifeti’s-sahabe, I-VII, Kahire, 1970.
• el-Kâmil fi’t-târih, I-IXII, Daru sâdır, Beyrut, 1967.
• İbn Hacer, Ebu’l-Fazl Şehabeddin Ahmed b.Ali el-Askalanî (773-852 h.); İsâbe, I-VIII, Dâru’l-cîl, Beyrut, 1412 h.
• Mukaddimetü Fethu’l-bârî, [Tahkik: Muhammed Fuad Abdülbâkî, Muhibbüddin el-Hatîb], Dâru’l-ma’rife, Beyrut, 1379 h.
• İbn Hişâm, Abdülmelik b.Hişâm b.Eyyûb el-Himyerî (v.213/828); es-Sîratü’n-nebeviyye, I-VI, [Tahkik: Tâhâ Abdurrauf Sa’d], Dâru’lcîl, Beyrut, 1411.
• İbn Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed b.Ebî Bekir Eyyûb ez-Züreî (691-751 h.); Medâricü’s-sâlikîn, I-III, [Tahkîk: Muhammed Hamid el-Fakî], Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1393/1973.
• İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmail b.Ömer b.Kesîr ed-Dimaşkî (v.774 h.); el-Bidâye ve’n-nihâye, I-XIV, Mektebetü’l-meârif, Beyrut, tsz.
• İbn Mâce, Muhammed b.Yezîd el-Kazvînî (207-275 h.); esSünen, I-II, Çağrı Yayınları, 2.baskı, İstanbul, 1413/1992.
• İbn Manzur, Ebü’l-Fadl Cemaleddin Muhammed b.Mükerrem b.Ali b.Ahmed el-Ensârî (v.711 h.); Lisanü’l-Arab, I-IV, Dâru sâdir, Beyrut, 1990.
• İbnü’l-Mübarek, Abdullah (v.181 h.); ez-Zühd, Dâru’lkütübi’l-ilmiyye, Beyrut, tsz.
• İbn Sa’d, Ebû Abdillah Muhammed b.Sa’d ez-Zührî (v.230 h.), et-Tabakâtü’l-kübrâ, I-VIII , Dâru sâdır, Beyrut, tsz.
• İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünneti’n-Nebeviyye, (I-IIIV), [Tahkîk: Dr.Muhammed Reşat Salim, Müessesetü Kurtuba 1406.
• el-Kudâî, Muhammed b.Selâme b.Ca’fer (v.454 h.); Müsnedü’ş-Şihâb, I-II, Müessesetü’r-risâle, Beyrut, 1407/1986.
• el-Kelâbâzî, Ebû Bekir Muhammed b.İbrahim (v.380/990); et-Taarruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1400 h.
• Mâlik b.Enes, Ebű Abdullah el-Esbahî (93-179 h.); elMuvatta’, I-II, Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1985.
• el-Münâvî, Zeynüddin Muhammed Abdürraûf b.Tacilârifîn b.Ali (v.1031/ 1622); Feyzu’l-Kadîr şerhu Câmii’s-sağîr, I-VI, elMektebetü’t-ticâriyyetü’l-kübrâ, Mısır, 1356 h.
• Müslim, Ebu’l-Hüseyin el-Haccâc en-Neysâbûrî (206-261 h.); Sahîhu Müslim, I-V, [Tahkîk: Muhammed Fuad Abdulbakî], Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, tsz.
• en-Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b.Şuayb (215-303 h.); es-Sünen, I-VIII, Çağrı Yayınları, 2.baskı, İstanbul, 1413/1992.
• es-Sünenü’l-kübrâ, I-VI, [Tahkîk: Abdulğaffâr Süleyman el-Bündârî], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1411/1991.
• es-Süyûtî, Abdurrahman b.el-Kemal Celâleddîn (849-911 h.); ed-Dürru’lmensûr, I-VIII, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1993 h.
• Şiblî Nu’manî (1332/1914); Bütün Yönleriyle Hz.Ömer ve Devlet İdaresi, I-II, (Terceme: Talip Yaşar Alp), Hikmet yay., İstanbul, 1986.
• et-Taberânî, Ebu’l-Kasım Süleyman b.Ahmed (260-360 h.); el-Mu’cemü’l-evsat, I-IX, [Tahkik: Tarık b.Ivazillah b.Muhammed, Abdülmuhsin b.İbrahim el-Huseynî], Dâru’lHarameyn, Kahire, 1415.
• et-Taberî, Muhammed İbn Cerîr İbn Yezîd İbn Hâlid (224310 h.); Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk (Tarîhu’t-Taberî), I-V, Dâru’lkütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1407h.
• et-Tayâlisî, Ebû Dâvûd Süleymân b.Dâvûd (v.204 h.); elMüsned, Dâru’lma’rife, Beyrut, tsz.
• et-Teftâzânî, Sa’düddin Mesud İbn Ömer İbn Abdillah, (v.792/1390); Şerhu’l-Mekâsıd, Dâru’l-meârifi’n-nu’mâniyye, Pakistan, 1041/1981.
• et-Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b.Îsâ b.Sevre (209-279 h.); el-Câmiu’s-Sahîh, I-V, Çağrı Yayınları, 2.baskı, İstanbul, 1413/1992.
• el-Ûşî, Ebu’l-Hasan Siraceddin Ali b.Osman Fergani (575/1179); Bed’ü’l-emali, İFAV, İstanbul, 2008.
• ez-Zebîdî, Ebu’l-Feyz Murtazâ Muhammed b.Muhammed b.Muhammed (v.1205/ 1790); İthâfü’s-sâdeti’l-müttakîn bi Şerhi İhyâ ulûmi’d-din, I-X, Dâru’l-fikr, tsz.

Ruhumuzun Heykelini Dikerken Ruhumuzun Heykelini Dikerken - 1
Takdim........................................................................................................................................7
Döl Yatağındaki Dünya...............................................................................................................13
Yeryüzü Mirasçıları.....................................................................................................................16
Çizgimizi Bulma Yolunda............................................................................................................22
Yarınki Dünyaya Doğru..............................................................................................................28
Kendi Dünyamıza Doğru............................................................................................................34
Ruhumuzun Heykelini İkâme Ederken.........................................................................................39
Şûrâ..........................................................................................................................................50
Aksiyon ve Düşünce..................................................................................................................64
Düşünce ve Aksiyon İnsanı........................................................................................................71
Bizim Dünyamıza Doğru............................................................................................................88
Ruh Mimarları Rabbânîler..........................................................................................................93
Sorumluluk Şuuru......................................................................................................................99
Kargaşadan Nizama................................................................................................................104
Milletimizin Ana Davası...........................................................................................................113
İdeal Nesiller..........................................................................................................................118
Bir Yere Kadar Muayyeniyet..................................................................................................124
Hayat Felsefemiz....................................................................................................................129
Ümit Nesilleri.........................................................................................................................137
Kendimize Yönelirken............................................................................................................145
Karma İndeks.......................................................................................................................153
Kendi Dünyamıza Doğru Ruhumuzun Heykelini Dikerken - 2
Takdim Yerine................................................................................................................7
Gönül Sultanlığına Doğru................................................................................................19
Kendi Medeniyetimize Doğru.........................................................................................26
Kültür Problemimiz ya da Kendimiz Olma......................................................................36
Yaşatma İdeali...............................................................................................................49
İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği............................................................................61
Aklın İki Yüzü ve Mâkuliyet...........................................................................................72
Kültür Mirasımızın Temel Kaynakları..............................................................................85
1. Kitap.......................................................................................................................91
2. Sünnet.....................................................................................................................94
3. İcmâ........................................................................................................................95
4. Kıyas.......................................................................................................................96
5. İstihsan.....................................................................................................................97
6. Maslahat...................................................................................................................98
7. Tasavvuf...................................................................................................................99
8. Kelâm......................................................................................................................101
9. 10. 11. Örf, Âdet, Teâmül........................................................................................102
İslâm Ruhu...................................................................................................................104
Dar Bir Zaviyeden Düşünce Sistemimiz..........................................................................112
Allah ve Hâdiseler Karşısında Peygamberâne Duruş.......................................................119
Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız...........................................................................128
Allah-Kâinat-İnsan ve Nübüvvet....................................................................................140
...Ve Gaybın Son Habercisi...........................................................................................149
O Bir İman ve Aksiyon Abidesiydi.................................................................................159
İslâm’a İcmâlî Bir Bakış.................................................................................................175
Karma İndeks...............................................................................................................195
Ruhumuzun Heykelini Dikerken Ruhumuzun Heykelini Dikerken - 1
Takdim
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserine tak dim yazmanın, benim için ne büyük bir anlam ta şıdığını ve ne ölçüde heyecan verici olduğunu anlatamam.
Böyle bir va zife bana tevdi edildi ğinde, muhterem hocamızın eserine la yık bir yaz ı kaleme alamayaca ğımın s ıkıntısını ve ızdırabını duydum.
Bu sebeple, yazd ıklarımın dağınıklığını ve sığlığını aczime ve heyecanıma vermenizi, eğer varsa güzelliklerini bu eserin ve müellifinin ışıklarının yansıması olarak görmenizi is tirham edeceğim.
“Ruhumuzun Heykelini Dikerken” , bir dergide sistema tik olarak yayımlanan “Başyazı”lar arasından seçilmiş maka lelerden oluşuyor.
Yayımlandıkları derginin, benim gibi pek çok okur taraf ından sab ırsızlıkla beklenmesini sa ğlayan bu yazıların kitapla şması ayrıca bir sevinç ve heyecan kayna ğıdır.
Uzun aral ıklarla ve ba şka ba şka zamanlarda yaz ılma sına ra ğmen eseri olu şturan yaz ıların bütünü, ayn ı ana dü şünce etrafında dönüyor ve etrafl ıca bu dü şünceyi besliyor.
Dolayısıyla eser, sadece farkl ı zamanlarda yaz ılmış “dergi yazıları”nın bir araya getirilmesiyle oluşan bir kitap olmaktan öte, önceden planlanm ış bir dizi dü şüncenin sistematik ola rak yazıya geçirilmesinden olu şuyor ve “dü şüncede ve aksi yonda yeniden diriliş”in çerçevesini çiziyor.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin fikir dünyas ını yakın dan takip edenler, onun 15-20 sene önce yaz ıp söyledikle riyle bugün ortaya koydu ğu düşünceler arasında, özde hiç bir farklılığın ve tenakuzun olmad ığını, aksine yazılı ve sözlü bütün eserlerinin birbirini açarak, merhale merhale bir ana düşünceye doğru yol aldığını göreceklerdir.
Ta Çağ ve Nesil 1’den, bugün elimizdeki “Ruhumuzun Heykelini Dikerken”e değin yazılmış bir kütüphanelik eser; temelde İslâm dünyası nın, özelde bu ülke insan ının son iki üç as ırdır yaşadığı sar sıntılar, yıkımlar; İslâm’ın gereği gibi temsil edilemeyi şi, bu nun sebepleri; İslâm dünyasında bir yeniden varolu şun ger çekleşmesi, İslâm’ın evrensel çapta bir kere daha temsil edil mesi ve bu temsili gerçekle ştirecek neslin temel dinamikleri ile vasıfları gibi temalar üzerinde yo ğunlaşmaktadır.
Bu aç ı dan bakıldığında, hocamızın eserleri tek tek, bir büyük senfo niyi oluşturan düzenli ve muazzam seslerden başkası değildir.
“Ruhumuzun Heykelini Dikerken”, bana göre müellifin yeni den diriliş ve bunu gerçekle ştirme çabası üzerine uzun y ıllar seslendiregeldiği düşüncelerin son bir kere çok daha somut, sistematik ve çaplı bir biçimde ortaya konması anlamını taşı maktadır.
“Ruhumuzun Heykelini Dikerken” bu bak ımdan, yeniden dirili ş neslinin yahut müellifin ifadesiyle “yeryüzü mirasçıları”nın el kitabı niteliği taşımaktadır.
Eser, bize önce İslâm dünyas ının hâlihaz ırdaki görün tüsünü ‘okuma’ f ırsatı veriyor.
Bu ‘okuma’larda görüyoruz ki Müslüman co ğrafyalar üzerinde paradoksal bir hayat ya şanmaktadır.
Bir yanda bunal ımlar, zaaflar; cehalet ve hu rafelerle zulmet ve hüsran uçurumlar ına sürükleni ş, kimlik sizlik ve bencillik...
Di ğer yanda ise Allah’a yöneli şin hızlan ması, hemen her yerde verilen yepyeni dirili ş mücadeleleri; insanların, İslâm’ın vaadettiği huzur ve itminana susayışları...
Müellifin “inkıraz günleri” dediği bunalım, son birkaç asırdan beri İslâm dünyasının onulmaz yarası olmuştur.
Bir zamanlar dünyay ı ‘Cennet’in bir buudu’ hâline geti ren Müslümanlar, asıl güç kaynakları olan dini, dünyaya feda etmiş ve kâinat, insan ve hayat aras ında kurdukları mükem mel dengeyi de yitirmişlerdir.
Böylece sahip oldukları bin se nelik mirası reddedip onun yerine mukavemetsiz, insan fıtratı na uymayan yeni blokajlar ikame etmeye çalışmışlardır.
Fakat şu da bir gerçektir ki inkıraz günlerinin bütün bu kırılmalarına, bunalım ve f ırtınalarına rağmen diriliş düşüncesi, kuytularda hep bir kor parçası olarak, bir gün ateşlenmeyi beklemiştir.
Yeniden diriliş için, başka bir deyişle, sarsılan Müslüman mantığını yeniden tamir ederek, ya şanan inhiraflar ı gider mek ve yepyeni, sa ğlıklı bir hayat ın tesisi için, bütün İslâm dünyasının bir “ba’sü ba’de’l-mevt”e ihtiyacı vardır.
Bu diriliş, “Dinin orijinini koruyarak nasların esnekliğinin vaadettiği genişlik ve evrensellikte, her zaman ve her mekânda, her sınıf insanın ihtiyacını karşılayacak ve bütün hayatı kucaklayacak olan bir diriliş...”
demektir.
İnsana, hayata ve kâinata İslâmî perspektifle yaklaşmayı; İslâmî mantık, düşünce ve tasavvuru bir kenara iten İslâm toplumlarının, “iman anlayışı, İslâm telakkisi, ihsan şuuru, aşk u şevki, akl ı, mantığı, düşünce tarzı, kendini anlatma üslûbu ve ona bu hususları kazandıracak müesseseleriyle ele alınmasının ve her kesimiyle yenilenmeye tevcih edilmesinin bir zaruret olduğuna” işaret ediyor eser.
Bu çaplı, çapı ölçüsünde ağır yükü omuzlayacak ve sözü edilen evrensel dönüşümü gerçekleştirecek olan ise ‘yeni bir insan tipi’ olmal ıdır.
Müellif, bu insan tipini “yeryüzü miras çıları” olarak adlandırıyor ve onların vasıflarını etraflıca tarif ediyor: “İlmî hayatları itibarıyla sistemli, iş ve davranışlarında güvenli, nefsanî arzuları karşısında pes etmeyecek kadar ka rakterli, kalb ve kafa izdivacına sahip salih kullar...”
K ısaca, Muhammedî ruhu ve Kur’ânî ahlâkı temsil edenler...
Ruhumuzun Heykelini Dikerken, aslında bugün bir ucun dan yaşamaya durduğumuz Rönesansımızı tarif ve tahlil edi yor.
Bu Rönesans, bütünüyle bu milletin kendi ruh köklerine dönmesiyle gerçekle şecek bir süreçtir.
Bugüne kadar birkaç defa yeniden varolu şu ya şamış olan milletimiz, üzerine çö reklenen “ihtiras, tembellik, şöhret arzusu, bencillik, dünya perestlik, dar görü şlülük, kaba kuvvete tevessül” gibi hasta lıklarının önüne geçebilir; bunlar ın yerine, isti ğnayı, cesareti, mahviyeti, diğergâmlığı, ilim ve fazileti, evrensel düşünebilme yeteneğini kazanırsa “Kur’ân buudlu ve f ıtrat huylu” bu bü yük dönüşümü gerçekleştirecektir.
Söz konusu “ba’sü ba’de’l-mevt” yahut bu büyük Röne sans, millet fertlerinin bütünüyle aynı diriltici ruhu taşımasıy la gerçekleşecektir.
Böylelikle milletimiz, çok uzun yıllar önce yitirdiği emaneti yeniden eline alacak ve dünyayı bir kere da ha “Cennet’ten bir köşe” yapmaya soyunacaktır.
Ruhumuzun Heykelini Dikerken , bir yandan bir ufku idealize edip seslendiriyor, öbür yandan da İslâm dünyasının hâlihazırdaki bunalımları ile İslâmî düşüncenin yeniden yapı lanmasının önünde duran sosyolojik ve tarihî engelleri tahlil ediyor.
Fakat müellif, yeniden dirilişin korunu içinde taşıyan millete ve onun ruhunda var olan “millî romantizm”e olan inancını bir an bile olsun yitirmiyor ve ona s ınırsız bir ümitle bağlı bulunuyor.
Eser hakk ındaki mülâhazalar ımızı böylece özetledikten sonra haddim olmayarak k ısaca Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinin diline değinmek istiyorum.
Milletine ve onun tarihî dinamiklerine duydu ğu sevgi ve hayranlığını bildiğimiz Muhterem Hocaefendi, bu büyük mil letin tarihi içinde oluşup gelişen edebiyat, mûsıkî, mimarî ve diğer bütün sanat eserlerine kar şı da derin bir ilgi ve vukufi yete sahiptir.
Milletin ruh köklerine ve temel dinamiklerine duyduğu hayranlığın izlerini, o kültür ve medeniyetin bir mi rasçısı olarak kaleme ald ığı eserlerinin tamam ında görmek mümkündür.
Hocaefendi’nin dili, Türk milletinin ‘büyük mil let’ olduğu günlerdeki haşmet ve celâdetini, kuşatıcılığını, bir çok unsur ve iklimi bünyesinde taşıyan o muazzam bütünlü ğün hatırasını taşımaktadır.
Bu hat ıra, Hocaefendi’nin dilini, Türkçenin en zengin şekliyle temsil edildi ği zamanlardaki halkaya ba ğlamaktadır.
Dolayısıyla onun eserlerindeki Türkçe, yaslandığı kültürel di namiklerin zenginlik ve çeşitliliğine paralel olarak “haddeden geçmiş”, selâsetli, zengin; eşya, insan ve kâinatı tasvir ve tah lil etmeye müsait bir hususiyete sahiptir.
Bu itibarla onun di lini, Kur’ânî bir üslûbun potas ında erimiş; İslâmî hayat tarzı nın ve ona rengini veren unsurların tesiriyle zenginleştirilmiş, aynı zamanda büyük Türk sanatkâr ve ediblerinin halkas ı na bağlanabilecek bir Türkçe olarak değerlendirmek gerekir.
Türk tasavvuf geleneğinin izlerini de taşıyan bu dil, Türkçenin bu asrın başlarında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Âkif Ersoy, Yahya Kemal, Refik Halid, Reşat Nuri ve Yakup Kadri gi bi temsilcilerinin elinde ulaştığı seviyenin devamı gibidir.
Bu da sanırım Hocaefendi’nin, zengin bir medeniyetin, gelece ğe ancak onu ifade etme kudretine mâlik bir dil ile ta şınabi leceği yolundaki titiz inanc ının ürünüdür.
Bunlar ın yanında, Hocaefendi’nin, Türkçede kendine özgü tasarruflar ı, terkip leri, sıfat ve isimlendirmeleri de vardır.
Buradan yola çıkarak ben, yine haddim olmayarak öteden beri bir Fethullah Gülen Hocaefendi sözlüğünün çıkarılması gerektiğine inanmışımdır.
Onun bütün eserlerini titizlikle ele alıp inceleyecek müdakkik bir dilci, son derece özgün tasarruflarla ve zengin bir kelime kadrosuyla karşılaşacaktır.
Bu sözlük, Ho caefendi’nin kültü rel birikiminin temel dayanaklarını ve düşünce dünyasını ay dınlatmada önemli bir hizmeti de görecektir.
Yazımızı, eserin ana dü şüncesini özetledi ğini dü şündü ğüm Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin mısralarıyla bitirelim.
“Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağızım.
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”
Ali Çolak
Takdim Yerine
İnsanlık tarihinde de ğişik dönemlerde farkl ı milletler ya şadıkları çağa yeni bir dünya görüşü, yeni bir medeniyet de koru ve kültür dokusuyla kendi renklerini vermişlerdir.
Dün den bugüne böyle oldu ğu gibi kim bilir ortaya ç ıkacak da ha niceleri var.
Tarihin farklı dönemlerinde Roma, Mısır, Yu nan, Çin, Hindistan ve de ğişik medeniyetlere be şik olmas ı itibarıyla da Türkistan, bu genel dantelâda önemli birer na kış teşkil etmi ştir.
Bizim insan ımız da, as ırlar boyu evrensel insanî de ğerlerin seviyeli temsil ve korunmas ında insanl ığa unutulmaz hizmetler vermişti.
Ne var ki bu dünya sanayi in kılâbı karşısında kendini yenileyemeyip daha do ğrusu sahip olduğu inanç ve kültür de ğerlerinin yenileyici dinamikleri ni iyi okuyup do ğru yorumlayamayınca ufkunun ve ça ğının vâridâtının gerisinde kalmaya ba şlamıştı.
O dönemden gü nümüze kadar birçok gelişme bizde şok üstüne şok etkisi ya parak felç edici tesirler bıraktığı gibi, ilimciliğin yanlış telakkisi ve modernizm havaîliği de bir hayli başımızı döndürmüş, ba kışlarımızı bulandırmıştı.
Bunun en önemli sebeplerinden biri Cenâb-ı Allah’ın kâinatta cari olan kanunlarına, tekvinî esas lara uygun hareket edemeyişimiz, varlık kitabını düzgün oku yup do ğru yorumlayamay ışımızdı.
Kur’ân-kâinat iç içeli ğini bir diğer ifadesiyle tenzilî ve tekvinî esaslar iç içeli ğini doğru okuyarak, elde edilecek bilgiyi pozitif ilimlere ve teknolojiye dönüştürememiştik.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kâinat kitabında ki şifrelerini çözme yolunda yaya kalmıştık.
Böylelikle tekvînî emirlere uymaman ın karşılığı çoğunlukla dünyada görüldü ğünden, dünyan ın çarklar ı altında ezildik ve hâlâ o ezilme devam ediyor.
En ac ısı da bu şok, bu ezilme bizi biz yapan dinî ve millî de ğerlerimize, itimad ımızı, teslimiyetimizi sars mış; dinî duygu ve düşüncede de kırılmalar olmuştu.
İşte elimizdeki kitap Muhterem Fethullah Gülen Hocaefen di’nin, inanç, düşünce ve kültür dünyamızın biriken problem lerinin hem bir teşhisi, hem bir tedavisi hem de kendi dünya mızı kurma istikametinde çok zengin ve ufuklu “bir yol harita sı”, “bir düşünce atlası”dır.
Bu makalelerde ele alınan konular, mücerret bilgi naklinden ibaret olmay ıp inanç dünyamızın te mel değerleri, ruh, kalb, akıl ve mantık sistemleriyle rafine edi lerek çağın sesiyle sunulmaktadır.
Bir taraftan ulaşılması gere ken ufuklar i şaretlenmekte, di ğer taraftan da onlara götüren yollar gösterilmektedir.
Hemen şunu itiraf etmeliyim ki; bu kitab ı tanıtma gaye sine matuf benim k ırık dökük ifadelerim olsa olsa bir anla ma hecelemesinden ibarettir.
Makalelerde anlatılan yüce ha kikatleri, gösterilen engin ufukları kadirşinas okuyucu çok da ha iyi anlayacaktır.
Ehlinin çok iyi takdir edece ği üzere çok farkl ı ve zengin perspektifler getiren makalelerin pek ço ğu ba şlı başına bir doktora, bir kitap çalışması konusudur.
Bu kitapta yer alan makalelerde bir yandan tevarüs etti ğimiz değerlerin, dinamiklerin ne kadar zengin ve ufuklu ol duğuna dikkat çekilmekte, diğer taraftan da bu değerlerimiz le bütünleşerek zamanın yorum ve vâridâtlar ını da yanımı za alarak kendi dünyam ızı kurmamız için nas ıl bir yol takip etmemiz gerekti ği enfes bir beyan ve kompozisyonla ifade edilmektedir.
Milletler t ıpkı ağaçlar gibidir.
Bir a ğacın kökleri ne ka dar sa ğlamsa ve a ğaç, kökleri vas ıtasıyla ne ölçüde rantabl besleniyorsa o kadar hayatiyetini, canl ılığını devam ettire bilir, meyve verebilir.
Köklerinden kopuk bir a ğacın meyve vermesi şöyle dursun, ayakta kalması bile mümkün değildir.
Toplumlar da mânevî dinamikleri, kendi geçmişleri, tarih bo yu kazandıkları ve nesilden nesile tevarüs ettikleri değerlerine bağlı kalıp, yaşadıkları çağın getirdiği zenginliklerden istifade ederek köklerine bağlı inkişaflar gerçekleştirdikleri müddetçe ayakta kalıp meyve verebilirler.
Bunun için her şeyden önce milletlerin kendi durumlar ını muhafaza etmeleri ve istikbale yürümeleri, sahip olduklar ı değer ve dinamiklerin yeterlili ği ne inan ıp güvenmelerine ve içinde bulunduklar ı zamanı ve onun getirdiklerini iyi de ğerlendirmelerine ba ğlıdır.
De ğişik yazılarında bu hayatî noktayı vurgulayan Hocaefendi, bu ha kikati çok veciz bir ifadeyle âdeta bir formül gibi şu şekilde seslendirmektedir: “Biz yarınki hayatımızın bütün unsurlarını maziden getir miş bulunuyoruz.
Onları dinin ruhu ve ilminışığıyla kendi kül tür potamızda yoğurabilirsek, kendi ebediyetimizin macunu nu hazırlamış oluruz.”
“Bizim bir taraftan özü korurken diğer taraftan da zama nın tefsirlerini yanımıza alarak, çağın sesini bulmaya çalışma mız gerekir.”
Esasen muhterem müellifin pek çok yaz ısında İslâm di ninin evrensel değerlerini, güzelliklerini, zenginliklerini sevgi, adalet ve merhametiyle hâs ılı kalbinin soluklar ıyla as ırlarca yürekten temsil etmi ş bir milletin bugün lây ık olduğu konu mu ihraz edemeyişinin sancısı ve ızdırabı vardır.
Genel mânâda insanlığın aradığı, muhtaç olduğu şey ile özel olarak da bizim dünyamızın birkaç asırdan beri yaşadığı şokun, derbederliğin sebebi teşhis ediliyor: “...Topyekün insanl ığın gerçek açl ık ve susuzlu ğunun temelinde İslâm’ın ruhundan uzakla şma yatıyordu.
İslâm’ın ruhu derken elbette ki bu, şimdilerde bakış zaviyemiz ve de ğerlendirmelerimiz açısından matlaşmış, renk atmış ve semavî cazibesi itibar ıyla bu ğulanmış İslâm ruhu de ğildi; O, kendi renk ve desenleriyle hâlâ bir k ısım temiz ruhlarca duyulup zevk edilen, Saadet Asrındaki insanın hissedip yaşadığı İslâm ruhuydu.
Bu ruh, hemen her dönemde tertemiz, dupduru ve hiçbir zamana ve mekâna ait dü şünce kirlerinin buland ıra mayacağı kadar hep derin deryalar gibi dalgalan ıp durmuş tu.
Ne var ki, ona ula şmak ve ondan tam istifade edebilmek için belli bir niyet ve nazara, belli bir cehd ve gayrete, belli bir teveccüh ve güvene ihtiyaç vardı.
Bu ruh, ne kadar mükemmel, lâhutî ve dinamik de ol sa, onun müntesip ve temsilcilerinde sa ğlam ve mütemadî bir niyet, isabetli bir bak ış ve değerlendirme, kararlı bir keşif ve içtihat azmi ve arad ığı her şeyi onun içinde bulabilece ği inanç ve güveni yoksa, onca zenginlik ve aşkınlığına rağmen, ondan tam istifade etmeleri mümkün olmayacakt ır.
Dahası, ömür boyu bu semavî hazine ile iltisaklar ını devam ettirseler de, açlık, sefalet ve türlü türlü ihtiyaç ve illetleri aşmada zorla nacaklardır; zorlanacaklardır zira, her zaman Kur’ân ve Sün net’le beslenegelen bir dünyanın başka şeylerle tatmin olma sı mümkün değildir.”
Böyle bir teşhisten sonra reçete sunuluyor: “Ben şahsen, Kur’ân ve Sünnet’in, ilk as ırlardaki muhataplar ı seviyesin de ele alınıp değerlendirilebildiği takdirde, çağımızın pek çok kemikleşmiş problemlerinin çözülebilece ğine ve gelecekteki muhtemel bunalım dalgalarının da k ırılacağına, hiç olmazsa zararsız hâle geleceğine inanıyorum.”
Zaten, İslâm, her zaman analar ımızın sütü gibi birinci be sin kaynağımız olmuş..
duygu, dü şünce ve de ğerlendirmeleri mizde hep belirleyici bir rol oynam ış..
evlerimizin içinde hep bizimle beraber olmu ş, kesintisiz bütün hayat ımızda soluklan mış..
ve ona karşı hiç mi hiç yabancılık hissetmemişizdir.
Bizim kendi dünyamızı yeniden inşa etmemiz için ilk ön ce kendi dinamiklerimize güvenme, sahabe safveti çizgisinde onlara teveccüh etme gelmektedir.
Bu iman ve teveccühün peşinden kendi değerlerimizle bütünleşme gelmelidir.
Bugün Müslümanların temel problemi, inand ığı değerlerle bütünle şememeleri, onlar ı tabiatlarının bir yan ı, bir derinli ği hâline getirememeleridir.
Bunun çaresi ilk önce imanî ve insanî de ğerlerimizin vicdanlarda kendi resmini çizmesi ve vicdan ek senli bir oluşum meydana getirmesi ve sonra da bu iç resmin insanın her türlü tavır ve davranışında ibadetten-muamelata ondan kültür ve sanat faaliyetlerine kadar kendi derinli ğini ve rengini soluklamas ıdır.
Bu husus, “İslâm Dü şüncesinin Ana Karakteristiği” yazısında çok enfes bir şekilde şöyle ifa de edilmektedir: “Düşünceler, tasarılar, sanat gayretleri, evvelâ insan için de doğup, şekillenip, sonra da geli şme ortamını bulunca in kişaf ve inbisat ettiği gibi, ibadet, ahlâk, ruhî hayat, kültür ve topyekun beşerî münasebetler de, ilk önce insan derûnunda, iman ve iz’an şeklinde belirirler; derken geli şip umum haya tı kuşatır ve bütün beşerî davranışlara boyalarını çalarak, her hamle, her hareket ve her faaliyetin temel belirleyicisi olur ve her konuda kendilerini hissettirmeye başlarlar.”
“Aslında, iç dünyam ızda kök salan iman gerçe ği de an cak, yaşanan hayatın içine girdiği ölçüde inkişaf ederek var lığını devam ettirebilir...
Evet o, gönüllerimizde çimlendikten sonra, davranışlarımızda da doğruluk ve güvene dönüşebili yor; namazlarımızda saygı ve huşûa inkılâp edebiliyor; sos yal ili şkilerde hakkaniyet ve istikamet dü şüncesine kaynak lık yapabiliyorsa, gelişip inkişaf etme adına önü sonsuza ka dar açık demektir.
İşte insanda böyle bir iman, hiç bitmeyen bir güç ve enerji kayna ğı olduğu gibi, hilâfet unvan ıyla e ş yaya müdahale etme, duygu ve dü şüncelerine göre çevresi ni şekillendirme, kendi tabiîliği içinde sanat ruhu ve estetizm mülâhazalarıyla tevhid ve tecrid eksenli sonsuza aç ılmanın da biricik rampasıdır.”
Analarımızın sütü gibi birinci besin kaynağımız olan İslâm dininin dünden bugüne kültür ve medeniyetimiz ad ına öne mi vurgulanarak “Kültür Mirasımızın Temel Kaynakları” baş lığı altında semavî öze ba ğlı inkişaf ettirilip geli ştirilen kültü rümüzün temel disiplinleri çok özlü ifadelerle anlat ılıyor ve okuyan insana “Me ğer ne hazinelere sahipmi şiz de fark ında değilmişiz.”
dedirtiyor.
Bu makalede Kur’ân ve Sünnet’ten başlayıp kelam ve ta savvufa kadar ana ba şlıklar halinde kültür miras ımızın temel kaynakları işleniyor ve birbirinden ayrı gibi görünen bu dina mikler arasında ciddî bir organik birliğin var olduğu da vurgu lanıyor.
Her biri ayrı bir kıymet ve öneme sahip olan bu kül tür kaynaklarımız arasında Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh ile ilgili şu al tın tespit ne kadar manidardır: “...Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh (Fıkıh Metodolojisi), hem ciddî bir mesainin ürünü olmalar ı, hem de insanlık tarihinde emsalsizlikleri itibarıyla o kadar engin ve zenginleşmeye açık kaynaklardır ki, bu kaynaklara sahip olan milletler en hayatî şeylere sahip olmu ş sayılırlar.
Her mede niyetin iftihar ettiği, nev’i şahsına münhasır bazı değerler var dır.
Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh da, bizim medeniyetimizin en belir gin değerlerindendir.
Öyle ki, eğer geçmişimiz itibarıyla bizim medeniyetimize bir isim bulmak icap etseydi, ona “Fıkıh” ve ya “Usûl-ü Fıkıh” medeniyeti demek uygun olurdu.”
Bizim kültür ve medeniyet dünyam ızın semavî özünün kaynağı olan önemli konular ından biri de “Nübüvvet” yani peygamberlik müessesesidir.
Günümüzde gerek birkaç as ır dan beri ya şadığımız şokun tesiriyle olsun gerekse de pozi tivizm ve materyalizmin az çok her yerde etkili olmas ından kaynaklansın teveccüh ve sayg ı aşınmasına maruz kalan en hayatî iman ve kültür de ğerlerimizden biri, peygamberlik hakikatidir.
Fevkalâde donanımlı, duygu ve düşüncelerimizin mantık ve muhakemelerimizin bize kazandırdığı/kazandıraca ğı müktesebatın çok çok üstünde, en sa ğlam, en duru lâhûtî natürel bilgilerin en zengin hazinedarları; iman, mârifet, mu habbet, aşk u şevk ve zevk-i ruhanî yolunun en emin rehber leri ve insanları Hakk’a ulaştırmanın da en güvenilir kılavuz ları olan, arkasına düşenleri asla aldat ıp yanıltmayan, arka sına düşenler de böyle bir ittibadan ötürü kat’iyen pi şmanlık duymayan peygamberlik hakikati “Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız” ve “Allah-Kâinat-İnsan ve Nübüvvet” ma kalelerinde üzerinde pek çok çalışma yapılabilecek/yapılması gereken ufuklar işaretlenerek seslendiriliyor.
Tekniğin, teknolojinin, modern bilimlerin çok süratli ge liştiği günümüzde bütün ilim ve insaf dünyas ı şu hakika te çağrılıyor: “Bugün modern bilimlerin ortaya koydu ğu ni ce gerçekler var ki, çok önceleri, icmâlî birer fezleke halinde de olsa, peygamberler, bunlar ın hemen hepsini vahye aç ık o engin ledünniyatlar ına ve müstesna fetanet derinliklerine dayanarak küllî (bütüncül) bir nazarla, de ğişik şekillerde or taya koymu şlardı.
Günümüzün, modern laboratuvarlar ı ve çok ileri teknolojilerle çal ışan ara ştırma merkezleri, onlar ın ortaya koydukları gerçeklerin neresinde bulunurlarsa bulun sunlar, hâlâ bugün milyonlarca insan her şeyi onlar ın me saj ve yorumlar ı çerçevesinde de ğerlendiriyor; hususiyle de insan-kâinat-Allah münasebetinde bilâkayd u şart onları ta kip ediyor ve onlar ın arkasından gidiyor.
Buna mukabil, bi lim ve felsefe ad ına ortaya atılan en yeni faraziyeler ise, her gün farklı bir kısım nazariyelerle yer de ğiştiriyor; yani şimdi lerin ilim adamları dünkü meslektaşlarını sorguluyor ve tabiî bu arada y ıkılmaz ve sars ılmaz gibi görülen pek çok hipotez yerlerini bir bir daha farklı görüşlere bırakıyor ve bilim adına başlarda gezen en sa ğlam tespitler birer birer geldikleri gibi birer birer de yıkılıp gidiyorlar.
Nebilerin getirdikleri gerçekler ise –bir kısım dar idrakli müntesiplerin tâli’siz yorumları müs tesna– her zaman müracaat edilegelen sabit esaslar olarak dünkü k ıymetlerini şimdilerde dahi devam ettiriyorlar; de vam ettiriyorlar çünkü, onların ortaya koydukları esaslar bü tünüyle varlığı bir meşher gibi tanzim eden, bir kitap gibi ya zan, bir saray gibi düzenleyen Yüceler Yücesi bir Zât’ ın me sajlarına dayanıyor.
Bu sebepledir ki, insan, varlık ve Yaratıcı hakkında bilgi lendirme vazifesi, söz söyleme salâhiyeti, özel donan ımlı ve Kudreti Sonsuz’la hususî münasebetleri bulunan bu zatlara bırakılmalı ve varlığın perde önü, perde arkası mânâ ve ma hiyetiyle alâkalı açıklamaları da sadece onlar yapmalıdırlar.”
Ve peygamberlik hakikati Sultanü’l-Enbiya Peygamber Efendimiz ile hem zirveleşiyor hem de son nokta konuluyor; “Ve bu hususta son sözü, varlık ağacının çekirdeği, kâinat kitabının ille-i gâiyesi ve Hakk’a davetin en gür sesi olan Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiştir.”
Evet, “...Ve Gaybın Son Habercisi” başlığı altında Pey gamber Efendimiz’i (aleyhi ekmelüttehaya) anlatan bir sa nat şaheseri var ki, o, peygamber sevgisiyle, a şkıyla ya nıp tutuşan bir gönlün Kur’ân, Sünnet ve Siyer’de “Sonsuz Nur”u tan ıtan nuref şan beyan ve kareleri ruh, kalb, gönül, akıl ve his dünyas ında yo ğurarak “O’nu bir tan ısalar tirya kisi olurlar” ızdırabıyla insanl ığa tan ıtma ve sevdirme ad ı na her türlü enstrüman ı, argümanı ney gibi inleyen bir ses le sinelerimize duyuran bir “Nesrin Na’t ı” d ır.
Her cümlesi Kâinatın Efendisi’ni (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıma, sev me ve itaat etme istikametinde yepyeni bir ufuk açan bu ya zıda özellikle bir yaklaşımın gözden kaçmaması gerekir.
O da Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmî olmasının hikmetini anlatan enfes yorum; “O bir beyan sulta nıydı; söz cevheri gerçek de ğerini O’nda bulmuştu.
Eline ne hokka ne de kalem almamış, hiçbir kitapla tanışmamış, kim senin tedris rahlesi önünde oturmamış, kimseye üstad deme mecburiyetinde kalmam ış ve üstad- ı küll oldu ğuna asla toz kondurmamıştı.
Bu, ilâhî emirlerin yorumunda zihnî mükte sebat ve yabanc ı malumatın konuyu buland ırmaması, ayr ı bir renk ve kal ıba ifrağ etmemesi adına, Allah’ın evvelen ve bizzat kendi emirlerini, saniyen ve bilaraz O’nun f ıtrî mele kelerini haricî tesirat ve mülâhazalardan s ıyaneti demekti..
ve i şte O bu mânâda ümmîydi –O ümmîye canlar ımız fe da olsun– ama dünya ve ukbâ i şleriyle alâkal ı hemen her alanda üstad-ı küll olarak öyle sözler söylemiş, öyle hükümler vaz’etmiş ve yerinde öyle kararlar alm ıştı ki, en mütebahhir âlimlerden en seçkin dâhilere, en mütefelsif dima ğlardan en münevver ruhlara kadar hemen herkes o sözler, o hükümler, o kararlar karşısında hayret ve dehşet yaşıyordu.
Tarih şahit, hiç kimse, O’nun beyan gücüne kar şı bir şey söyleyememiş, hiçbir hükmünü sorgulayamam ış, hiçbir icraat ını da tenkide cesaret edememiştir.”
Bu yaklaşım hem İslâm dinini layıkı vechiyle anlama hem de bizim kendi dünyamızı inşa adına çok önemlidir.
Muhterem Hocam ızın kendi dü şünce dünyam ızı, kendi medeniyetimizi kurma ve dünya ile entegre olma adına temel bir kriter olarak tavsiye ettiği şu hayatî hakikat da çok önem lidir.
Özellikle değişik kültür ve düşüncelerin bombardımanı na maruz kaldığımız günümüzde belki de en önemli mesele lerimizden birisidir.
“Bir Müslüman, ne olursa olsun kat’iyen kendi de ğerleri ni ihmal etmemeli, yabanc ı kaynaklardan istifadeyi de kendi temel disiplinlerinin vizesine ba ğlamalı ve dıştan alacağı her şeyi onlarla filtre ederek almal ıdır.
Yanlış anlaşılmasın, İslâm kimya, matematik, astronomi, tıp, hendese, idare, işletme ve ziraat bilimleri...
gibi konuları öğrenmekten alıkoymaz; aksine onları bu konularda uzmanla şmaya teşvikte bulunur ve kim den olursa olsun, bunlar ın al ınıp de ğerlendirilmesini tavsiye eder.
Ne var ki o, hiçbir hususta sürekli ba şkalarına bağımlı olmayı da hoş görmez; inananların bir an evvel ne yap ıp ya pıp yabancılardan almaları gerekli olan şeyleri alarak dilenci likten sıyrılmalarını ve teşriî emirlerde olduğu gibi tekvînî hu suslarda da kendi hususî dünyalarını kurmalarını salıklar.”
Özellikle İslâmiyet denince ilk akla gelen kavramlar “İs lam’a İcmâlî Bir Bak ış” makalesiyle çok özlü bir şekilde ele alınıp işlenmiş ve çok önemli bir dikkat çekmeyle noktalan mıştır: “İslâmî terminolojide, “İslâm”, “Müslüman”, “dindar” sözcükleri vardır; ama, yabancılar tarafından kasıtlı olarak di limizin içine soku şturulan ve cahillerin kulland ığı “İslâmcı”, “dinci” diye bir tabir yoktur.
Ba şka din veya din şeklindeki organizasyonlarda bu kabil ifadeler söz konusu olsa da, bi zim dinimizde, bu çağa gelinceye kadar bu tür yaklaşımlara asla rastlanmamıştır/rastlanmamaktadır.
Dine göre, günah iş leyen veya yanlış şeyler yapan bir Müslüman günahkâr olur; ama yine mü’mindir.
İslâm esaslarını inkâr etmemek şartıyla, onlardan baz ılarını terk eden de yine müslimdir.
Bu iti barla, dini bütünüyle yaşamak isteyene “İslâmcı” veya “din ci” demek ne kadar münasebetsiz bir ifade ise, baz ı İslâmî emirleri yapmayan veya yapamayan kimselere de “küfürcü”, “dalâletçi”, “f ıskçı”...
demek o kadar sayg ısızca bir sözdür.
Bence herkes nezahet-i lisaniyesini korumal ı, insan gibi dü şünmeli, insan gibi konu şmalı ve mutlaka herkese kar şı say gılı olmasını bilmelidir.”
Esasen bu aç ıdan bu kitaba ve Muhterem Hocam ızın, diğer eserlerine bakt ığımızda bir Müslüman ın inanç ve kültür dünyasını inşa eden/etmesi gereken Kur’ân ve Sünnet’ten özünü alan kavramlar ın, yerinde sayk ıllanarak, yerinde ye ni yorum ve aç ılımlar getirilerek, yerinde de orijinal ve yep yeni ifadelerle kullan ıldığını görmekteyiz.
Düşünce ve kültür dünyamıza her biri birer mücevher madeni olarak emanet edilen bu zenginlik, değişik disiplinlerdeki vefal ı ilim adam larının de ğerlendirip kendi dünyam ızı kurma ad ına samimî gayretlerini beklemektedir.
Haddimiz olmayarak hocam ızın yaz ılarında yüksek dil, üslûp ve kompozisyon ile ilgili olarak bir iki cümle söylemek cüretinde bulunmak istiyoruz.
Kim bilir belki bizim bu cüre timiz, beyan deryas ının kaptanlarını kalb ve kalem erbab ını harekete geçirir de sahip oldu ğumuz zenginlikten istifade et meye vesile olacak çal ışmalar yap ılır.
Zira “Cevahir kadrini cevherfüruşan olmayan bilmez.”
Muhterem hocamız makalelerinde ele alıp işlediği konu ları, semavî kriter ve perspektiflerin özünü ve ruhunu esas alarak kendi duygularını, iç zenginliğini, engin yorum karihasını ve tefsir ufkunu sergileyerek, aynı zamanda hem varlığı ve ta biatı, hem de varlık ve tabiatın mâverâsını bir iç sezi prizma sından geçirerek, beyanın bütün argüman ve enstrümanları nı kullanarak sunmaktadır.
Zaten böyle de olmas ı gerekmez mi? Zira yüce ve yüksek hakikatler kendilerine layık bir üslûp ile seslendirilmelidirler.
İşte olması gereken bu üslûp hocamız tarafından Türkçenin geçmi şten günümüze bütün zenginlik lerinden istifade edilerek, ça ğının ses ve solu ğunu da yan ı na alarak geçmi şi geleceğe bağlayan köprü olacak bir üslûp şaheseri olarak ortaya konulmaktad ır.
Böylelikle Türkçenin, düşünce, edebiyat ve metafizik dünyamızın enginliğini akset tirmesi adına ne kadar zengin bir potansiyele sahip olduğunu fark ettirmekte ve insana “Meğer Türkçede ne cevherler var mış!” dedirtmektedir.
Hâsılı, görebildi ğimiz, idrak edebildi ğimiz kadar ıyla yaz ı lar, “nesr-i manzum ve bir nazm-ı mensur”dur, nesir formatın da yazılmış olmakla birlikte bir şiir ahengiyle çağlayıp akmakta dır.
Bu mücevher ve altın deryasından Söz Sultanı Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlat ıldığı yazıdan pırlanta bir ke sit sunmak istiyoruz: “Varl ığı bir ilk nur ve nüve oldu ğu ayan lardan ayan; O’nunla ilk harekete geçmi ştir kutsal kalem, O’nunla gerçekleşmiştir beşerî plan ve O’dur nübüvvet silsile sinde vücud-u Hakk’a en açık burhan.
O’dur Hazreti Zât’ın ilk mir’at-ı mücellâsı; O’dur ilâhî s ıfatların en şeffaf mahall-i teza hürü; O’dur kâlî ve hâlî Hakk’ ın en fasih tercüman ı, Allah’ ın cihanda mücessem rahmeti ve bizlere lütuf ve nimetlerini ta mamlamasının remzi...”
Yüce Mevlâ’dan Muhterem hocam ıza sa ğlık, s ıhhat ve afiyet ihsan etmesini, bizlere de bu anlat ılan hakikatleri mü talaa ve müzakerelerle gönüllerimize duyurmas ını niyaz edi yoruz.
Ergün Çapan İstanbul–2005

Türkiye de sadece bu yıllar değil yakın tarih itibariyle de pek çok haksızlık ve zulümler işlenmiş.
İşlen(miş)dememin sebebi ,bazı gerçekleri sonra dan öğrendiğim(iz)için.
Bu ülkede, ne zaman birileri kabiliyeti, yeteneği, başarısı, çalışması ve gayretiyle ön plana çıktıysa , güya bu ülkenin kaderini yönlendirenler bir bahane uydurup ‘’biz varken sen de kim oluyorsun ki’’ dercesine ,önlerine çıkanı ,tabiri caiz se pataklayıp refüze etmişler.
Ya da derenin yukarısından su içen kuzuyu yemeğe niyet etmiş kurt gibi ‘’Niçin suyumuzu bulandırıyorsun?’ ’gibi sudan sebeplerle gözlerine kestirdiklerinin hakkından gelmişler.
Her halükarda kendini bu ülkenin sahibi olarak gören bu anlayışın zihni yapısını anlatmak için bir zaman şöyle bir şey anlatılırdı.
Bu kimseler şöyle derler’’ Bu ülkeye şeriat gelecekse onu da biz getiririz!’’
Bir dönem buna irticacı dedikleri saf Anadolu Müslümanları, bir dönem alevi diye anılan ehl-i beyt vatandaşları, bir dönem ermeni vatandaşları, başka bir dönem okuyan düşünen hakiki vatansever solcular, bir dönem kürtler , bir dönem de cemaat ve tarikatlar maruz kalmış bu insafsız muamelelere.
Halbuki ülke mozaiğinin ekserisini oluşturan, vatanın gerçek evlatları, vatandaşları, zaten bunlardan ibaret değil mi? O halde bunlara bu eza ve cefayı reva görenler kim? Bu nasıl bir insanlıktır ki, türlü türlü oyunlarla , iki de bir, bu milletin bir parçası olan uzuvları kesip atabiliyor?
Bu anlayış ,bu işi ,son dönemde eline geçirdiği bir maşa ile yapıyor. Hem de istediğinden daha fazla bir şekilde .
Maalesef şimdilerde o maşa ,o elin kendisi haline dönüştürülmüş gibi duruyor.
Eskiden tağut (şeytanın sistemi) olarak andığı devleti, şimdiler de kutsayacak bir hale geldi.
İnsanın nereden nereye diyesi geliyor içinden.
Allah’ın bir nimet bir fırsat olarak verdiği imkanları, ,birlik ve kardeşlik içinde ferağat ve fedakarlıkla , yine O’nun yolunda kendilerini , dünyevi menfaatlerini düşünmeden değerlendirmek varken ,gurur, kibir rekabet, kıskançlık, hükmetme duyguları ile onları, kendileri ve dünyevi maksatları için kullandılar.
Bütün bunlara da ‘’din yolunda’’ süsü verdiler.
Hatta bu uğurda dini hayata hizmet etmiş bir kurumu yani Diyaneti, tarikat ve cemaatleri, ilahiyat camiasını da alet ederek ,meseleyi , samimi müslümanlar aleyhine , halkı iğfal etmeye kadar götürdüler.
Birkaçı müstesna , aklı başında birkaç insanda çıkıp ‘’Bu yaptıklarınız doğru değildir’’ kadar bile diyemedi maalesef.
Birilerinin farz-ı muhal bir hatası olmuş olsa bile bu hataları idare etmek, düzeltmek, düzeltmek için çözüm yolları bulmak, zemin oluşturmak , ıslah etmek öncelikle ve evvelen bizzat idareye ve idareciye ait bir vazife değil midir? Fakat mesele maalesef ıslah değil, ifsaddı.
17/25 Aralıktan 15 Temmuz a , oradan da bu güne kadar, bu süreç içinde kimler ne sıkıntılar yaşadı? Yıllardan beri her gün sosyal medya da duyduğumuz, gördüğümüz, şahit olduğumuz olayları bilmem ki burada sayıp dökmeye imkan olur mu? Hani yaşanan bu sıkıntıların bittiği de söylenemez.
Bu süreç, içinde, binlerce insanı etkileyen ne zulümlerin ne haksızlıkların işlendiği bir dönem oldu.
15 Temmuz darbe iftirasıyla kendilerine fırsat oluşturan bu anlayış , maşa olmaya dünden razı ve mahkum olan AKP zihniyeti , 28 Şubatçıların düşünüp planlayıp da cesaret edemedikleri her şeyi yaptılar.
Gelecekte bu dönem ,dışta dindarlığın köpürtüldüğü , içte ise dinin, dini duygu düşüncenin boşaltıldığı bir dönem olarak anılacak.
Keşke anılmakla kalsa , maalesef bu dönemde yetişen dindar görünümlü ,fakat ekseriyet itibariyle dine ve dini hayata uzak nesiller , güya dindar bir iktidarın eseri olarak arkada kalacak..
Maalesef Türkiye’de hatırı sayılır bir oran , dindar görünümlü bu anlayışın yanlışlıklarından dolayı dine, imana, inanan insanlara olan inanç ve güvenlerini yitirmiş durumdalar.
Hatta toplumun geniş bir kesiminde haşa’’müslümanlık bu ise ben …..’’-yazmaya kalemim varmıyor- demekteler.
Dindarlık iddiasında olan bir partiye, günah olarak tek başına dine ve inanca olan güveni,,saygıyı yıkmak yeter de artar bile.
Boş bir darbe iftirası ile binlerce insanın yollarda hapishanelerde vefat etmesi, mallarına çökülmesi ,KHK ile işten çıkarmalar, annesiz babasız büyüyen ,hapishanelerde hayatı geçen çocuklar, başörtülü bacılar(!),tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan devletin milletin malını gulül(yolsuzlık)yolu ile yemeler, sırf haksızlığını örtmek için saf temiz masum müslümanlara atılan iftira, yalanlar, milyonlarca insanın huzurunda on binlerce insanın binlerce defa yaptığı ve halen yapmaya devam ettikleri zulüm , toplu gıybetler ,su-i zannı vs vs … ,evet ,bunlar da var fakat bunlar kadar hatta daha önemlisi , onlarca yıldır milyonlarca insanın emeği ile yetişmiş ve sadece Türkiye için değil bütün bir dünya adına ümit ,umut olmuş , terörün panzehiri olan bir nesli, terörist ilan etmeye yeltenerek millet ve din adına büyük bir cinayete imza attılar.
Bu kadar büyük veballeri üstlenmenin siyasi, politik, dünyevi bir kısım sebepleri olabilir ,mutlaka vardır.
Fakat bunu yapanların İslamcı geçinen ,propagandalarında dini argümanlar kullanan, dini hedefleri olduğunu iddia eden ve dini kullanarak inanmış kitleleri aldatan bir parti olması söz konusu olunca, ister istemez ,meseleleri , dini ve imani sorumluluk açısından da ele alma gereği ortaya çıkıyor.
Konu, dini ,çok farklı açılardan ele alınabilir, alınıyor da zaten.
Burada -objektif veya değil- biraz hissi biraz da manevi bir hususu söylemek geliyor insanın içinden.
Herkes bir derece günahkardır.
Hemen herkes günahlarından dolayı üzülür pişman olur, tevbe eder.
Bozulmamış kalpler için küçük bile olsa her günahın kalpde bir ağırlığı, bir pişmanlığı vardır.
Sıradan bir mümin için bile durum aynıdır.
Her hangi bir müminde bile , bu günahların binde biri olsa onun derdi ızdırabı, hacaleti, utanması ,pişmanlığı hal ve tavırlarına yansır.
Hele hele bu günahlar ,kul hakkını ilgilendiriyorsa .Kimsenin günahını tespit, tecessüs peşinde değiliz.
Fakat bütün olaylar o kadar aşikar, elalemin gözü önünde cereyan ediyor ki..
Sıradan bir insanın vicdanı bile bazen ,hiç kimsenin bilmediği bir günahını veya suçunu itiraf etmesine sebep olur.
Gider ve’’ ben şunu yaptım der’’ itiraf eder.
İtiraf da suçun tespitinde bir delildir .Aynı zamanda cezayı hafifletici bir yönü de vardır.
Ama , dedik ya ,bu sıradan , normal insanlar için böyledir.
Bir de vicdanı bozulmuş , acıma ,merhamet, insaf gibi insani hisleri , her şeyini kaybetmiş , tefessüh etmiş , adeta kalpleri kaskatı kesilmiş bir insan türü vardır.
Bunlar etten kemikten insan görünümlü olabilirler fakat insani bütün değerlerini kaybetmişlerdir.Onun için dir ki ,işledikleri ,yapageldikleri kötülük ve günahlar onların vicdanlarını sızlatmaz.’ ’Kalbi taş kesilmiş’’ denir ya, tam da öyle, fakat ,bu da -Kuranın taşlardan bahsine bakarsanız -taşlara karşı hakaret olur.
Çünkü, hiç olmazsa onlardan bazen tıpkı gözyaşı gibi sular fışkırır, onlardan bazıları da vardır ki Allah korkusundan ,dağların başından , aşağılara yuvarlanırlar.
Üst üste birikmiş , isin, pasın kalın bir kir tabakası oluşturarak, altındaki maddeyi kapladığı , su , ışık gibi şeyleri geçirmediği olur ya.İşte , tam da böyle.Birbiri ardına, ısrarla ,fütursuzca , alenen işlenen günahlara, kötülüklere, onlara keffaret olacabilecek, layıkıyle bir tevbe ,bir nedamet ortaya konulamadığından , bir de , üstüne üstlük, aynı günahlar, sürekli , hem de televizyon ve sosyal medyada ,gözler önünde işlenmesi…İşte -hadisin ifadesine göre(Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/297)- bu günahlardan oluşan siyah noktalar ve bu siyah noktaların oluşturduğu manevi is, pas, günah tabakası, kalblerde ,insanın söz ve davranışlarında imanın kendini ifade etmesine müsaade ve imkan bırakmıyor.
Kalbdeki imanın ,aslında insanın ruhuna ,aklına,fikir ve davranışlarına hükmetmesi onu yönlendirmesi gerekiyorken , açıkça işlenen bu katmerli günahlar kalp kaynaklı ne kadar insani ve imani duygu varsa onları işlevsiz, fonksiyonsuz hale getiriyor.
Onun içindir ki tevbesiz sürekli aynı günahları işlemek, -- eğer günahın günah olduğu inkar edilmiyorsa, insanı küfre sürüklemese de -insanı ehl-i kebair(büyük günahları işleyen)haline getirir.
,Bunun bir sonra ki adımı,günahın niçin günah olduğunu sorgulama ,bir sonraki adımı , onu günah olarak tayin eden zat’a(Allah’a) karşı iç de bir öfke , kızgınlık ,daha bir sonraki adımı da inkar ve küfürdür.‘’Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır’’sözü bu hakikatı ifade eder.
“Zina eden, mü’min olduğu sürece zina etmez; içki içen, mü’min olduğu sürece içki içmez; hırsızlık yapan, mü’min olduğu sürece hırsızlık yapmaz.” (Buhari, Esribe, 1) Bu hadis, inanan bir insanın, imanın şuurunda iken zina, hırsızlık yapmayacağını, içki içmeyeceğini anlatıyor.
Başka bir ifadeyle, hadis-i şerif; zina eden, hırsızlık yapan, içki içenin en azından bu günahları irtikâp ettiği esnada hakikî mü’min olmadığına dikkat çekiyor.’’ Bir kişi günah işlerken, iman , adeta ondan uzaklaşıyorsa ,ya sürekli günahlarla yatıp kalkanın hali nasıl olur acaba?
Günahın günah olduğunu inkar etmedikçe büyük günah işlemenin insanı küfre sokmadığı bilinen bir hakikat olsa da sürekli aynı günahları işleyen kimselerin, imani ve insani pek çok değerleri kaybetttikleri, adeta insanlıktan çıktıkları da bir gerçektir.Evet inkar etmediği sürece , günahkar biri , mümin olarak kalabilir fakat , sürekli , toplu ,katmerli bir şekilde işlenen günahların , bir kişinin söz ve davranışlarında küfür kasırgaları/tesiri oluşturduğu da bir gerçektir.
Evet musibet zamanı uzundur.İnsan ise acalecidir..Hakikatlerin anlaşılması açığa çıkması- beklemek zor olsa da -zamana vabestedir.İşler ise ,başına göre değil ,sonuna göre değerlendirilir.Akıbet ise gerçekten Allah’a saygılı olanlarındır.

Hizmet Hareketinin Temel Değerleri
İlahiyatçılardan, hukukçulardan ve çeşitli akademisyenlerden meydana gelen bir grup arkadaşımız Hizmet Hareketinin Temel Değerleri üzerinde güzel bir çalışma yaptılar. Bu arada ayrıca 16 ülkeden ayrı ayrı kurumların da katkılarıyla bu değerler tesbit edilip neşredildi. Neşredilmeden önce M. Fethullah Gülen Hocaefendiye de takdim edildi. Benim de bulunduğum bir topluluk içinde takdim edilenler hakkında şöyle bir değerlendirmede bulundu:
“Bu DEĞERLER çalışması, gelecek adına, istikbal vadeden güzel bir çalışma olmuş. Hizmet gönüllülerinin bu temel değerlere bağlılık içinde, yaşatma yörüngeli, Rızâ-i İlâhî hedefli faaliyetlerinin, barış ve huzur tüten daha yaşanılır bir dünyanın oluşumuna önemli katkılar sağlayacağı inancımı ve ümidini taşıyorum. Cenab-ı Hak, emeği geçenlerin sâyini meşkûr etsin.”
Hizmetin vizyonu olarak, Hizmet mensupları: Cenab-ı Hakkın, ahsen-i takvim üzere en güzel surette ve mükemmel kıvamda yarattığı insanların aziz tutulduğu ve herkesin kendi konumunda kabul edildiği; insan haklarının korunduğu ve bunlara aykırı olmayan her türlü çeşitliliğin zenginlik sayıldığı; insanlığın karşılaştığı problemlere hassasiyet gösterildiği; farklı din, kültür ve dünya görüşlerine sahip insanların birbiriyle diyalog içinde olduğu ve birbirine empati yapabildiği; paylaşma ve dayanışmanın hâkim olduğu; barış ve huzur içinde birlikte yaşayan bir topluma ulaşmayı hedefler ve bu VİZYONU PAYLAŞAN FARKLI KESİMLERLE birlikte çalışırlar.
Temel Değerlere gelince,
1-İnsana Ve İnsan Haklarına Saygı: Hizmet mensupları yanında her insan, insan olması itibariyle, değerlidir be her insan aziz tutulmalıdır. Bütün insanlar insan olarak eşit oldukları gibi, hukuk karşısında da eşittirler. Hizmet mensupları Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinde yer alan bütün insan haklarına ve hürriyetlerine saygılıdır sosyal adâlet ve fırsat eşitliği de insanların eşitliliğinin bir gereğidir.
2-Hukuka Ve Kanunlara Saygı: Hizmet mensupları hukuka saygılıdır, hiç kimseyi hukukun üzerinde görmezler, faaliyetlerini her zaman insan izzetini koruma hassasiyeti, yaşadıkları ülke kanunları ve evrensel hukuk prensipleri çerçevesinde yaparlar. Kurdukları organizasyonları yaşadıkları ülkelerin şeffaflık ve denetlenebilirlik normlarına uygun bir şekilde yürütürler.
(Hz. Ali’nin bir Yahudi ile Fatih Sultan Mehmed’in bir Rum mimar ile eşit şartlarda hâkim önünde yargılanmaları onlar için en güzel örnektir.)
3-Barışçı Ve Müsbet Hareket: Hizmet barışçı bir harekettir. Şiddeti; siyasî bir araç olarak kullanmayı reddeder. Hizmet mensupları müsbet ve yapıcı hareket yollarını tercih ederler, şiddet içeren ve yıkıcı eylemleri reddederler.
(11 Eylül meşum olayı olur olmaz, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, ama lâkin falan olmadan doğrudan Müslümanın terörist olmayacağını teröristin de Müslüman olmayacağını bütün dünyaya deklare etmişti.)
4-Kadınların Toplumsal Rolünün Güçlendirilmesi: Hizmet katılımcıları kadınlara eşit fırsatlar tanınmasını, onların toplumsal hayatın bütün alanlarında rol alabilir bir konuma gelmelerini hedef olarak benimser ve faaliyetleriyle destekler.
(Hizmet bunun için hem Türkiye’de hem Orta Asya ve Afrika’da hatta Afganistan’da Kız Kolejleri açmış ve yüksek tahsillerini tamamlamaları için yurtlar ve evler hazırlamıştır.)
5-Etik Ve Ahlâkî Çerçevede Hareket: Hizmet katılımcıları, faaliyetlerinde hem evrensel etik normları hem de ahlâkî ilkeleri gözetirler. Dürüstlük (sıdk), emniyet, hakkaniyet gibi temel ahlâkî prensiplere riâyet ederler. Meşru ve hak olan hedeflere ulaştıran yollarında hak ve meşru olması gerektiğine inanırlar.
(Doğru hedefin vasıtaları da doğru olmalıdır. Eğri yollardan doğruya ulaşılamaz.)
6-Çoğulculuk, Farklılıklara Ve Kutsallara Saygı: Hizmet katılımcıları, temel insan haklarına aykırı olmayan toplumsal ve bireysel çeşitliliği bir zenginlik olarak kabul ederler. Farklı inanç, din ve kültürlerin kutsallarının çatışma sebebi haline gelmemesi için gerekli hassasiyeti gösterirler.
(İki akıl bir akıldan üstündür. Akıllı insan, başka akılların ürünlerinden de istifade etmesini bilen kişidir. İstişare ile, kollektif şuur ve ortak akılla hareket edenler çok az yanılırlar. Farklılıkları, sosyal bir zenginlik olarak görenler huzurlu bir toplumun temellerini atmış olurlar.
7-Gönüllü Katılımcılık Ve Fedâkârlık: Hizmet gönüllüsü olmak, faaliyetlere katılmak ve ayrılmak tamamen kişinin bireysel tercihidir. Hizmet gönüllüleri temel değerlerini hayata taşıyan, insanlığın gelişmesine faydası olan projelere kendi imkânları ölçüsünde maddi yardımlar veya gönüllü çalışmalarıyla katkı yaparlar.
(Hiç kimse, herhangi bir meselede zorlanamaz. Akıllara kapı açılır, güzellikler sergilenir, tercih etmek şahıslara bırakılır.)
8-İstişare Ve Ortak Akıl Hizmet katılımcıları farklı perspektif ve düşüncelerin müzâkeresi ile oluşan ortak akıldan istifade ederler.
(İstişare eden, zarara uğramaz. İşleri aceleye getirip başka görüşlere değer vermeyenler hep pişmanlık yaşarlar.)
9-Sivillik Ve Bağımsızlık: Hizmet Hareketi sivil bir harekettir ve bağımsız hareket eder. Herhangi bir devletin veya siyasî oluşumun uzantısı değildir. Hizmet gönüllüleri aktif, katılımcı vatandaşlığa ve demokratik kültürün özümsenmesine önem verirler, katılımcıların bireysel siyasî tercihlerine saygı duyarlar. Dinin siyasî bir ideoloji haline getirilmesini veya siyasete âlet edilmesini reddederler.
(Dinin, siyaset ve ticaretten uzak kalması gerekir. Yoksa, insanlık için zararlı olması her zaman mümkündür.)
10-Aktif Vatandaşlık Ve Toplumsal Katkı: Hareket katılımcıları, içinde yaşadıkları topluma katkı yapmayı ve toplumsal problemlere çözüm üretmeyi sosyal sorumluluğun gereği olarak kabul ederler. Kendilerini insanlık ailesinin bir ferdi olarak görür ve insanlığın problemlerine karşı duyarlılığı, insanlığa hizmeti hedeflerler.
(İslamiyete göre, gülümsemek sadaka vermek gibi sevaptır. Yoldan bir engeli kaldırmak, elinde bulunan kovadan başkasına su vermek küçümsenmeyecek hayırlardandır.)
11-Çevrenin Korunması: Hizmet gönüllüleri dünyanızı içindeki bütün eko-sistemleri ile birlikte gelecek nesillere temiz bırakılması gereken bir miras olarak görür ve çevreyi korumaya önem verirler.
(İslamiyet israfı ve kaynakları hor kullanmayı günah sayar.)
12-İnsana Bütüncül Bakış (Akıl-Kalb Bütünlüğü): İnsan hem maddi /fizikî hem de mânevî boyutu olan bir varlıktır. Hizmet katılımcıları insanın bu her iki boyuttaki ihtiyaçlarının karşılanması, maddi ve mânevî varlığının gelişmesi için akıl ve bilimsel araştırma yollarıyla mânevî disiplinlerden birlikte istifade edilmesini destekler.
(Böylece insan iki kanatlı olur. Yoksa tek kanatla uçulamaz.)
Hizmet mensupları şimdiye kadar üzerinde durduğumuz Hizmet değerlerini 6 yolla hayata geçirmeye çalışırlar:
1-Eğitim: Hizmet katılımcıları ferdî ve ictimaî gelişme, topluma ait barış fırsat eşitliği ve sosyal adalet gibi değerleri hayata geçirmeye yönelik olarak okullar, üniversiteler, etüt merkezleri, yurtlar, kurslar, seminerler, hafta sonu okulları, okul sonrası eğitim programları gibi faaliyetler organize eder. Eğitim programlarında bulundukları ülkenin eğitim müfredatı ve standartlar çerçevesinde fen ve sosyal bilimler, insanî bilimler, sanat, spor ve dil eğitimi gibi alanların hepsine yer verirler. eğitim faaliyetlerinde bulundukları toplumun her kesiminin katılımını aktif olarak teşvik ederler.
2-Manevî Beslenme Ve Geliştirme Faaliyetleri: Hizmet gönüllüleri, Hareketin temel değerleri çerçevesine fertlerin mânevî varlığının geliştirilmesine yönelik, yaygın eğitimin bir şekli olan; sohbetler, seminerler, paneller, rehberlik programları gibi dini, sosyal ve kültürel faaliyetler düzenler ve destekler.
3-Diyalog (Ve Toplum İçi Barış / henk): Hizmet gönüllüleri toplum içi veya toplumlar arası birbirini daha iyi tanıma, empati geliştirme, herkesi kendi konumunda kabul etme, toplumsal barış ve uygun değerlerini / hedeflerini hayata geçirmeye yönelik olarak toplum içindeki farklı din, ırk, gelenek, kültür ve dünya görüşlerine sahip insanlar arasında diyalog, iletişim ve etkileşime zemin teşkil edecek faaliyetler organize ederler. Bu faaliyetler; sempozyumlar, paneller, seminerler gibi entelektüel içerikli olduğu gibi aile buluşmaları, geziler, festivaller gibi kültürel içerikli, ortak iftar ve dua programları gibi mânevî içerikli veya sosyal sorumluluk hedeflerine de hizmet eden insanî yardım faaliyetlerini içerir.
4-İnsani Yardım, Sosyal Refah: Hareket gönüllüleri, insanlığa hizmeti bir sosyal mesuliyet gereği ve mânevî gelişme pratiği olarak görür. fetler, savaşlar ve yoksulluğa maraz kalmışlara, kimliğine bakılmaksızın insanî yardım kampanyalarıyla gıda ve barınma hizmetleri götürürler. Gönüllü sağlık uzmanları ve bunların kurmuş olduğu sağlık ağlarıyla ihtiyaç duyulan yerlere sağlık hizmetleri götürür. İnsanî yardım ve sosyal sorumluluk projelerini kendi kendine yetecek şekilde planlar. Sürdürülebilir kalkınmaya yönelik projeleri organize eder ve destekler.
(Zaten Hizmet ta baştan beri, insanlık için üç düşman tesbit etmiştir. a)Cehalet, b)Fakirlik, c)Tefrika, çatışma. Bunlarla mücadelede: a)Eğitimi, b)Çalışma, sanat ve meslek edinme, c)Sulh-u umûmî için her türlü gayreti gösterme… Zaten Birleşmiş Milletlerin, sürdürülebilir 17 kalkınma hedefleri zaten Hizmetin ortaya koyduğu üç çarenin TÜREVLERİNDEN İBARETTİR.
5-Kültür Ve Sanat: Kültür ve sanat faaliyetleri evrensel bir dil olarak toplum içi ve toplumlar arası iletişim, barış ve uyuma katkı yapar. Aynı zamanda şahsî istidat ve kabiliyetlerin inkişafının ve ifadesinin önemli bir vesilesidir. Bu sebeple, Hizmet katılımcıları sanat eğitimi, sanat icrası, dil ev kültür festivalleri gibi faaliyetleri düzenler ve destekler.
6-Yayınlar: Hizmet gönüllüleri, yaygın eğitimin bir yolu olarak ictimaî barışın, kalb-kafa bütünlüğü, çevre koruma bilinci gibi evrensel insanî değerlerin teşviki / yayılması için yayınlar yaparlar. (Bu maksatlı, Sızıntı, Yeni Ümit, Yağmur, Gonca, Çağlayan, Nevbahar gibi Türkçe; Fountain ve Fontane gibi İngilizce, Almanca, Hira gibi Arapça dergiler neşretmişlerdir. Radyo ve TV faaliyetleri de bu maksada matuftur. )
Kitap Okuma
Kitap okumaya zorlayıcı faktörler nelerdir? Okuma alışkanlığını nasıl kazanabiliriz?

Kitap okumak çok önemlidir;
hususiyle de insanı Rabb'ine ulaştıracak,
onu gâye-i hayâl saydığı neticeye bağlayacak,
kâinatın gerçek mânâda fethine vesile olacak,
kendisi için kapalı meseleleri açacak;
dahası kara delikleri cennetin birer koridoru haline çevirecek
ve en zulmetli noktalarda dahi sürçmeden yürüyebilmesini temin edecek kitapları okumak çok önemlidir.
Yukarıda belirtilen türden kitapları okumakla metafizik gerilim,
birbirini destekleyici mâhiyette sâlih daire' teşkil ederler.
Zira iyi bir kitap,
metafizik gerilime;
metafizik gerilim de o kabil kitapları okumaya sevk eder.
Evet,
insan kitap okudukça ondaki gerilim daha da artar ve o,
gerilim arttıkça fırsatları kitap okuyarak değerlendirir.
Bu sayede inançla gerilmiş aydınlık ruhlar,
küfür ve dalâlete karşı hep donanımlı olur,
aydınlanır ve başkalarını da aydınlatırlar.
Asrımızda,
küfür ve ilhada sürükleyen kitaplar okutulmak suretiyle masum dimağlar baştan çıkarılmış
ve büyük ölçüde Allah'tan uzaklaştırılmışlardır.
Komünizm,
ateizm,
nihilizm vb. gibi
küfür ve anarşiyi besleyen zararlı cereyanların yedeğinde
hep bu menfûr ideolojiler ve hareketler vardır. -bunlara da ideoloji denecekse-
Bunlara karşı insanları Allah'a yaklaştırmanın ve ona yönlendirmenin yolu,
onlara bizim dünyamıza ait kitapları okutma olmalıdır.
İnanan herkes,
şuurlu bir şekilde ve lüzumunu ruhunda derinlemesine hissederek mutlaka kitap okumak mecburiyetindedir.
Zira bizi dinsizliğe zorlayan millet ve çevreler,
aynı zamanda bizi doğruya götüren vesilelerden de mahrum etmek istemektedirler.
Şimdiye kadar bu hasım ruhlar,
böylesi hain emellerine ulaşabilmek için değişik yolları denemiş
ve belli ölçüde de olsa neticede nesilleri birbirinden koparmayı başarmışlardır(!).
Böyle bir talihsizliğe maruz kalan günümüzün zavallı insanı
tabiî olarak kendi ruh köküyle alâkalı değerleri bilememekte
ve bundan dolayı da her geçen gün biraz daha kendisinden uzaklaşmaktadır.
Bu itibarla,
millî değerlerimize gönül vermiş muhabbet fedâilerinin okuma mevzuunda da,
umumî seferberlik ilan edercesine kendilerini okumaya vermeleri gerekmektedir.
Devlet başta olmak üzere gönüllü sivil toplum kuruluşları
ve vakıflar tarafından bu önemli meselenin gerektiği şekilde ele alınıp alınmadığı meselesinin her zaman münakaşası yapılabilir;
ama,
okumak bizim için artık bir zaruret halini almıştır.
Vâkıa okullarda insanlara okuyup yazma öğretilmektedir;
ancak esas önemli olan husus,
öğrencilere kitap okuma şuurunun kazandırılması ve faydalı kitapların okutulmasıdır.
Eğer o körpe dimağlara sadece boş,
fuzûlî ve onu onları baştan çıkaran romanlar,
hikâyeler okutuluyor,
fakat bizi asırlarca yücelten
ve büyük insanların yetişmesine vesile olan yayınlar hep ihmal ediliyor
ve neslimize iyi bir rehberlik yapılmıyorsa,
onların bir şey okumuş oldukları söylenemez.
Nihilist ve anarşist nesillerin yetişmesinde kötü yayınların okutulması,
faziletli nesillerin yetiştirilmesinde de millî ruh eksenli yayınların okutulmasının tesiri büyüktür.
Binâenaleyh her ferdin,
evvelâ bu mevzuda,
neyi bilmesi gerektiğini çok iyi belirlemesi,
daha sonra da,
başta kendi aile efradı olmak üzere ulaşabildiği herkese iyiyi,
doğruyu ve güzeli öğrenme yollarını göstermesi gerekmektedir.
Bir mü'min,
İslâm'a,
imana ve Kur'ân'a ait meselelere sahip çıktığını söylediği halde kendi nesline anlatacak kadar bu yüce hakikatleri bilmiyorsa,
onun samimî olduğunu söylemek çok zordur.
Oysaki içte ve dışta dine karşı olan kimselerden hangisine kulak verilirse verilsin,
kendilerine ait meseleleri çok iyi bildikleri görülecektir.
Meselâ bir nihilist,
bir anarşist,
bir din düşmanının.., vb.
fikirlerinden istifade ettiği kişilerin eserlerini çok iyi takip ettikleri ve rahat anlatabildikleri açıktır.
Aynı zamanda onlar,
demagoji ve diyalektiği de fevkalâde iyi bilmekte
ve karşılarına aldıkları körpe dimağları ezip yoğurarak balmumuna çevirmektedirler.
Evet bâtıl yolun talihsiz yolcuları,
kendi ideolojileriyle alâkalı bilmeleri gereken her şeyi çok iyi bilirler.
Bir şahsın hayat serencâmesini bilmek bir ilim ve irfân değildir ama ruhları karbonlaşmış bu talihsizler,
kendi dâvâlarında bayraktarlık yapmış pek çok dinsizin hayat serencâmesini çok iyi bilirler.
Ne acıdır ki,
yüce bir dâvâya gönül vermiş mü'minlerin pek çoğu Efendimiz'in (sav),
Hulefâ-i Râşidîn'in (ra) hayat-ı seniyyelerine ait bir şey bilmedikleri gibi dinin temel felsefesinden de habersizdirler.
Bilmedikleri için de o yüce şahsiyetlerin hayatlarından ve kıymetli sözlerinden habersizdirler.
Bunlar bir yana,
akıl ve mantık ölçüleri içinde müspet ilimlerden de istifade ederek anlatma imkânı varken Allah'ı,
Peygamber'i,
Kitab'ı
ve ahireti bile tam olarak anlatamamaktadırlar.
Onlar,
fünûn-u müsbetenin henüz yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikatten Kur'ân-ı Kerim sayesinde,
belli ölçüde de olsa haberdarken,
bütün bunlardan gerektiği gibi istifade edememektedirler.
Nitekim Kaptan Kusto,
Cebel-i Târık boğazında Atlas Okyanusu ile Akdeniz'in sularının birbirine karışmadığını tespit edip
bunu büyük bir buluş olarak neşrettiğinde onun niyeti ne olursa olsun hepimizde bir hayranlık hissi uyardı.
Zira o,
bizim kitabımızın bir faslını dile getiriyordu: 'İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.
Aralarında bir engel vardır,
birbirine geçip karışmazlar.'[1] Biz bunları yabancıların,
çarpıtarak vermelerinden mi öğrenecektik? Kur'ân'da bunun gibi daha pek çok ilmî hakikatler vardı ama,
maalesef Müslümanlar bunlardan habersizdi.
İşte bütün bu sebeplerden ötürü kendi değerlerinden habersiz Müslüman nesillere mutlaka kitap okutmak suretiyle,
Müslümanlığı anlama ve anlatma kâbiliyeti kazandırılmalıdır.
Evet en az,
bir ateist ve materyalistin kendisine ait meseleleri anlattığı kadar,
bir mü'minin de kendisine ait meseleleri anlatması onun için bir vecîbedir.
Biraz olsun onur ve gurur sahibi her mü'min,
başkalarının kendi batıl ilhad ve küfürlerini anlattıkları kadar,
her mevzuyu akla ve mantığa dayalı,
o tertemiz,
dupduru ve gönüllere inşirah veren iman esaslarımızı anlatabilmek için okuyup ve okutmalıdır.
Öyle ki o,
'-inşallahinşâallah- elime aldığım her insanı,
duygu ve düşüncem altında yoğurarak onun kafasına ilim,
kalbine iman yerleştirmek suretiyle,
hem onun cennete gitmesini;
hem de kendimin kurtulmasını sağlayacağım.' gibi..
duygu ve düşüncelerle harekete geçerek, kitapları,
cennete yükselten merdivenin birer basamağı olarak kabul edip,
bol bol okuyacak ve okuduklarını da başkalarına anlatmaya çalışacaktır.
Okumak bu kadar önemli iken bir mü'min yine de okuyup düşünmüyor ve okuyup düşünenlere destek olmuyorsa,
onun dînî değerlere karşı alâkası da işte o kadar demektir.
Yani Allah'ın (cc),
Kur'ân'ın,
Efendimiz'in (sav)
ve O'nun güzîde Ashabının (ra) anlatılıp-anlatılmaması sanki onun nazarında müsâvîdir.
Bir seçim,
bir spor müsâbakası kadar bu meselelere alâka duymayan bir mü'min,
sevip alâka duyduğunu söylediği zevatla işte o kadar alâkalı demektir.
Hele bir mü'min,
bütün âlemleri ve kendisini hiçten,
yoktan yaratan Hz. Allah (cc) hakkında bir insanı aklen ikna edecek kadar malumâta sahip değilse
ve Rabb-i Kerîm ü Rahîm'ini anlatamıyorsa,
-ben diyemem ve dememeliyim de-
fakat o kendi kendine 'Yazıklar olsun.' demelidir.
Evet kitap okumama,
kanaat-i âcizânemce,
bizim neslimizin en büyük eksikliklerinden biridir.
Bu eksikliği gidermek için devamlı ve çok okumalı,
her gün bir şeyler öğrenmek için çalışmalı,
ev ve iş yerlerinde,
hiç olmazsa belli bir süre de okumaya ayırmalıyız.
Neslimize bu mevzuda da iyi bir örnek olmalı,
değişik vesile ve metotlar geliştirerek onlara okuma yollarını açmalı ve onların,
İslâm'ı anlama-anlatma aşk ve şevklerini geliştirmeliyiz.
[1] Rahmân,55/19, 20

Kitap okunurken dikkat edilecek hususlar nelerdir?
Kitap okuma zamanı, pozisyonu ve vakti hakkında neler söylersiniz? Bir de yazarlık hususundaki tavsiyelerinizi alabilir miyiz?
Her okuduğunu anlayamayacak seviyede olanların,
öncelikle anlayabilecekleri bir kitap
veya herhangi bir kitabın rahat anlaşılabilen bölümlerinden başlamaları isabetli olur.
Bu şekilde bir ilk okumayla kitabın usûlü,
üslûbu ve takdim şekline de vukufiyet kazanan okuyucu,
daha sonra kitabı iyi anlayabilmek için baştan başlayarak bir kere daha okuması yararlı olur.
Bu tür okumayla kişi okuduğunu bilir
ve okuduğu malzemeyi rahatlıkla kullanabilir.
Evet,
insan bu şekilde bir okuma ile malzemeyi hafızasına iyice yerleştirmiş olur
ve yerinde onları değerlendirebilir.
Bazen çok kitap okuyan biri,
okuduğu kitapların farkında olmayabilir.
Her kitap bir yönüyle onun kafasına dağınık bir şeyler bırakır ve gider.
Bu bilgiler zihinde sistemli bir istife tâbi tutulmasa da,
insan farkına varmadan herhangi bir zamanda bazı meseleleri değerlendirirken,
değişik mülâhazalar,
irade dışı olarak onun hafızasına uğrayan,
dimağında kalan o düşüncelerle beslendiği olur.
Evet,
çok okuyan kişinin beyninde gizli bir teyp varmış gibi hiç farkına varmadan pek çok şey kaydolmaktadır.
Bu gizli disk ve diskteki malzemenin kullanılabilir hâle gelme meselesi çok okumakla doğrudan alâkalıdır.
Eskiler bir kitaba başlarken,
üç şeyi bilmenin vacip,
dört şeyi bilmenin de caiz olduğunu söylerlerdi.
Vacip olan şeyler:
a) Besmele (Bismillahirrahmanirrahim demek).
b) Hamdele (Elhamdülillah demek)
c) Salvele (sallallâhu aleyhi ve sellem vb.ifadelerle Peygamberimiz'e salât ü selâm okumak).
Caiz olan şeyler olarak da şunları söylerlerdi:
a) İsm-i kitap: Burada isim ile müsemma arasında münasebet var mı?
Yani kitabın ismi,muhteviyatını aksettiriyor mu,gibi konular üzerinde dururlardı.
b) Fenn-i kitap: Kitap hangi daldan ve konudan bahsediyor? Veya o ilim dalının hangi yanından bahsediyor?
c) Ta'dât-ı fusûl: Kitapta meselelere kaç fasılda yaklaşılmış?
d) Tebyîn-i garaz: Bu kitabı yazmaktan maksat yani kitabın telifindeki gaye nedir?
Zannediyorum bu düşünceyi bugün de değerlendirmek mümkündür..
tabiî kitabın muhtevasında sistem söz konusu ise.
Bu itibarla kitabı yukarıda ifade edilen dört bir yanıyla kavramak ve o mülâhazalar çerçevesinde anlamak,
kitabı gerçekten okumak demektir.

Yani isimle müsemma arasındaki münasebeti kavrama,
ilgili olduğu fenne dair o kitabın yazılmasındaki espriyi anlama,
sonra fasıl,
mukaddime ve bölümlerinde eksik,
gedik veya fazlalık olup olmadığını,
nerelerde teferruata girildiğini öğrenme,
kitap okumada esas olan unsurlardır.
İfade ettiğimiz bu hususu Nur Risalelerini okuyan bazı ilk Nur talebelerinin gerçekleştirdiği söylenebilir.
Eskiden temkinli oturarak kitap okumak tavsiye edilirdi.
Ben de bazı kitapları okurken öyle yapmışımdır.
Fakat daha sonraları bende,
yatarak okuma âdeti hâsıl oldu.
Dört-beş saat üst üste kitap okuyacaksam,
yatmak suretiyle okuma bana daha kolay geldi.
Masada kitap okumanın bir müddet sonra beni sıktığını gördüm.
Ama masa başında okuyamadığım kitaplarda önemli yerlerin altını çizerken çizgilerde kaymalar olduğunu da söylemeliyim.
Hatta çizgilerin bazen satırın içine bazen de dışına çıktığı oluyordu.
Bir dönemde,
sadece kitabın önemli yerlerini çizmekle yetinmeyip,
onun kenarlarına,
"Bu mütalâa başka yerdeki şu zatın dediği ile uyum içinde veya şurada mantıkî bir boşluk var.
Burada bir tenakuz söz konusu,
şurada hissî bir boşluk var,
burada demagoji yapılmış."
şeklinde kendi mütalâalarımı not ediyordum.
Bir de kitap okuma vakti çok önemlidir.
İnsan dinç iken kitap okumalı.
Sabah kalktığım zaman
veya kaylûleden sonra kitap okumanın istifadeli olduğunu gördüm.
Aslında kitap,
gece vakti daha iyi okunur.
Çok defa benim de gece okuduğum olurdu.
Fakat benim genel kanaatim şu:
İnsan gece vakti biraz dinlenmeli,
biraz da gecesini evrâd ü ezkârla ihya etmeye çalışmalıdır.
Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şöyle ifade edilir:
"Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir ve Kur'ân da okuyuş adına daha düzgün,
daha sağlam bir tilavet sağlar."[1]
Geceler,
insanın ne dediğini ve ne anladığını en iyi şekilde ifade edebileceği bir zaman dilimidir.
Bu zaman diliminde insanoğlu,
Rabbisiyle münasebete geçmeli ve O'nu duymaya çalışmalıdır.
Bu açıdan,
gecenin içinde insanın mutlaka Rabbisine ayıracağı bir zamanı olmalıdır.
Türkiye'de az sayıda da olsa çok ciddî kitap okuyan kimselerin bulunduğu da bir gerçek.
Esasen okumak bir yönüyle bir kültür ve tiryakilik meselesidir.
Meselâ,
çantada sürekli kitap taşıma,
durakta beklerken okuma,
arabaya binerken okuma,
hatta arabayı kullanan kişinin bile eğer onda da bir merak varsa bazı şeyleri bantlara okutturup seyahat esnasında banttan dinleme,
hep okuma kültürü ile alâkalıdır.
Şu da unutulmamalıdır ki,
bizim insanımız büyük çoğunluğu itibarıyla okuma fakiri ve düşünce özürlüdür.
Yazar olmayı düşünen bir insanın mutlaka çok yazması gerekmektedir.
İstidadı olan da olmayan da yazmalıdır.
Zira istidat varsa,
ancak yazmak suretiyle ortaya çıkar.
İnsan yazmayınca istidadının da var olup olmadığı belli olmayabilir.
Hatta –kanaat-i âcizanemce– insan her alanda bir şeyler yazmalı ve tashihe de açık olmalıdır.
Bence bu işe gönül verenler roman,
tiyatro veya küçük oyunlar türünden eserler yazmayı bile denemelidirler.
İleride o işi devam ettirmeseler de mutlaka yazmalıdırlar.
Yazmanın yolu,
değişik şeyler okumaktan geçer.
Oku­nu­lan eserler,
bazen birbirine yakın,
bazen de birbirine zıt şeyleri çağrıştırır:
Shakespeare okuma insana Jonben'i çağrıştırır;
Nedim'i okuma da Bâki'yi hatıra getirebilir.
Önemli olan eli alışıncaya kadar yazmaktır.
Daha sonra yazılan şeyleri yırtıp atmakta bir zarar yoktur.
Ömer Nasuhi Hoca'nın birkaç roman yazdığı ve sonra yırtıp attığı söylenir.
Bir kitabın,
ondan bazı şeyler çıkarıp yazabileceğimiz mülâhazasıyla okunması çok iyi olur.
O kitabın içinde önemli noktaları,
önemli yerleri çizmek
veya derkenar yapmak yahut bir haşiye koyarak belirtmek
ve sonra bir kere daha gözden geçirmek çok faydalıdır.
Anlaşılması zor ve ciddî olan ağır eserleri ise üç veya beş defa okumak az sayılır.
Ben bunu bir ifrat olarak görmüyorum.
İnsan,
eseri her okuyuşunda aklına geleni derkenar etmeli,
eğer gerekiyorsa veya isterse o istikamette bir şeyler karalayabilir.
Yazmanın önemli yanlarından bir diğeri de,
eseri yazdıktan sonra ifadesinden,
üslûbundan o türlü düşünceleri takdim keyfiyetinden alın da,
muhteva zenginliğine kadar kemal-i dikkatle bir fikrî eseri okuyor gibi birkaç defa okumak..
tıpkı bir şiiri tashih ediyor ve onu gerçek yörüngesine oturtuyor,
şiiriyetiyle buluşturuyor gibi beş on defa onu tenkitçi gözüyle okumaktır.
İnsanoğlu hatalarla mâlul olduğundan
ve söylediği sözlerin pek çoğunun uzun zaman hacaletini yaşadığından,
bu hataların en asgarî seviyeye indirilmesi çok önemli olsa gerek…

Soru: Hocam,
çok kitap okumak mı esas olmalı,
yoksa belli kitapları çokça okumak mı?

Cevap: Bazı kitaplar vardır ki,
onlar temel ve esastır.
Onları sürekli okumak lâzım.
Bu seneki anlayış ve idrakinizle bir şey anlarsınız;
iki sene sonra o günkü seviyenizle okursanız,
o kitaplarda çok daha derin mânâlar görürsünüz.
Mesela,
Kur’ân-ı Kerim’i böyle bir okuma hususunda diğer kitaplarla beraber değerlendiremeyiz;
ama malûmunuz,
onu ayda bir hatmetmeyene seleflerimiz Kur’ân’ı terk eden adam nazarıyla bakmışlardır.
Ayrıca,
Risaleler sürekli ve çok okunmalıdır.
İhlas Risalesi gibi on beş günde bir okunması çok faydalı olacak bölümler de vardır.
Bazen çok farklı kitaplar okuma insanı ukalâlaştırır.
O insan farklı davranmaya başlar,
malûmatfüruşluk yapar,
bilgiçlik taslar.
Bir başkası da önüne gelen her kitabı vize sormadan okur;
çoğu zaman mâlâyânî şeylerle vaktini tüketir,
zihnini dağıtır.
Önemli olan,
çok okumadan ziyade,
kayda değer kitapları okumaktır.
Diğer taraftan,
okurken,
im’an-ı nazar;
yani,
mevzulara derinlemesine bakma,
okuduğu mesele üzerine odaklanma ve yoğunlaşma çok önemlidir.
Kitapta anlatılan şeyler üzerinde ısrarla durma;
ele alınan konular arasındaki münasebetlere,
o kitaptaki belli bahislerin başka yerlerdeki işleniş tarzına da bakma;
yapılan ima ve göndermeleri,
seçilen kelimelerdeki incelikleri yakalamaya çalışma da çok istifadeli olur.
Bir başka husus da özet çıkarmaktır.
Üstad Hazretleri,
okunan risaleleri talebelerine özetletirmiş.
Zaten bu özetleme gayretlerini Lâhikalar’da açıkça görebilirsiniz.
Mesela,
Hulûsî Efendi ve Hoca Sabri Efendi gibi insanların özetlemeleri öyle hoştur ki,
pek beğenirsiniz.
Eserlere çok vakıftırlar,
dilleri de çok güzeldir.
Fakat sadece onlar değil;
Üstad âdet edinmiş,
bu yolla pek çok talebe yetiştirmiş.
Onlar,
okudukları yerlerden ne anladıklarını çok iyi kompoze etmişler.
Bu sayede hem kendileri öğrenmişler hem de başkalarına risaleleri okutup öğretmişler.
Evet,
okunan kitapların özetlenmesi,
en azından okunan her bahisten sonra insanın kendi kendine “Ben buradan ne anladım?” deyip zihnen özetlemesi azamî derecede istifadeyi sağlar.

Bediüzzaman Hazretleri, Vehabbilik meselesini detaylı olarak ele aldığı, Yirmi Sekizinci Mektup’ta, ehl-i dünya ve maddî tarih bakış açısına göre, insanlık âleminde, toplumların siyasi hayatlarında yaşanmış olan devirlerin sırasıyla, vahşet ve bedevîlik devri, memlûkiyet devri, esir devri, ecir devri ve malikiyet ve serbestiyet devri olmak üzere beş grupta sınıflandırıldıklarına dikkat çekmektedirler:



“Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdil edilmiş, nim-medeniyet devri açılmış. Fakat, nev-i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûklar dahi bir intibâha düşüp gayrete gelerek o devri esir devrine çevirmişler; yani, memlûkiyetten kurtulup fakat el-hükmü li'l-ğâlib olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri zayıflarına esir muâmelesi yapmışlar. Sonra, İhtilâl-i Kebîr gibi çok inkılâplarla, o devir de ecîr devrine inkılâp etmiş. Yani, zenginler olan havas tabakası, avâmı ve fukarayı ücret mukabilinde hizmetkâr ittihaz etmesi, yani sermaye sahipleri ehl-i sa'yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukabil istihdam etmeleridir.


Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki, bir sermayedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir biçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte'l-arz madenlerde çalışıp, kut-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa ilân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya'yı zîr ü zeber edip geçen Harb-i Umumîden istifade ederek, her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref herşeyi kırmak için bir cesaret vermiş.”


İnsanlar yaşadıkları vahşet ve cehalet döneminden, peygamberler ve kurulan devletlerin yardımıyla yarı medeni bir hale gelebilmiş olmalarına rağmen, o dönemdeki güçlü ve zeki insanların meydana getirdiği kast benzeri sistemlerle memlûkiyet dönemi başlamış, yani insanlar mal ve hayvan gibi kabul edilerek sahiplenilmişlerdir.


Sonra bu memlûklar uyanarak buna son verebilmişler, ama bu sefer de güçlülerin insanları esir hale getirmeleri başlamış ve insanlık esaret dönemine girmiştir.


Yirminci asra kadar bu durum böyle devam etmiş ve bizzat devletler eliyle insanlar köleleştirilmiş, ticarete konu edilerek büyük sermayeler elde edilmiş ve bu insanlar hızla gelişen sektörlerin ihtiyacı olan ucuz iş gücü talebini karşılamakta kullanılmışlardır. Günümüz Batı Dünyasındaki çok büyük ve köklü şirketlerin bir kısmı bu köle ticaretinden elde ettikleri sermayelerle büyümüşlerdir.


Sonra meydana gelen özgürlük ve hürriyet akımlarının etkisiyle, insanlık bu esaretten kurtulabilmiş ama bu seferde ücretle çalışan işçiler haline gelmişlerdir. Sermaye sahipleri bunları çok ağır şartlar altında ve birçok haklardan mahrum olarak çalıştırmışlardır. Bu haksızlıklar çok ileri boyutlara vardığından dolayı, fakir halkta zenginlere, elit kesimlere karşı şiddetli düşmanlıklar meydana gelmiş ve oluşan bu ortam komünizm gibi akımların geniş halk kitleleri tarafından kabul edilmesine sebebiyet vermiştir.


Günümüzde, verilen mücadelelerin neticesinde yeryüzünün belli bölgelerinde mâlikiyet ve serbestlik dönemleri başlamış olsa da hala ekseriyetinde buna muvaffak olunamadığı görülmektedir.


ENANİYET ASRI
Neticede, beşerin bu geçirdiği evrelerin etkisiyle, günümüz insanlarında sermaye veya makam sahiplerine karşı bir kin, adavet ve düşmanlık meydana gelmiştir. Bu durum, sadece maddi alanla sınırlı kalmamış, manevi makam sahiplerine karşı da aynı tutum sergilenmiştir. İnsanlar, başkalarının manevi makam sahibi olmalarını, kendilerinden üstün olabilecekleri düşüncesini kabul etmek istemediklerinden, bunları inkâr yoluna gitmekte ve onlar eliyle temsil edilen düşüncelere ve değerlere karşı da bir mücadele içerisine girebilmektedirler.


Günümüzde bilim ve teknolojide yaşanan büyük gelişmelerin de bunlara eklenmesiyle, insanlarda enaniyet damarı çok güçlenmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, bu asrı enaniyet asrı olarak nitelendirerek bu hakikate parmak basmakta ve irşad ve tebliğde bu hususun nazara alınarak hareket edilmesi gerektiğinin tahşidatını yapmaktadırlar. (Bu hassasiyetin ele alındığı “Hizmet Hareketi başarısız mı oldu?” ve “Hocaefendi gibi insanlar hata yapmazlar mı? 2” yazılarına bakılabilir.)


Günümüzdeki, Haricilik, Vehabbilik, A’li Beyt düşmanlığı, Sahabeleri, A’li Beyt ve Mezhep imamlarını ve diğer manevi liderleri kabullenememelerin arkasında da bu yaşanmış sürecin etkileri olmuştur.


ASRI- SAADET DÖNEMİNDEKİ İDARE SİSTEMİ, ANCAK SAHABE KIVAMINDAKİ VEYA ONLARA YAKIN İNSANLARA UYGULANABİLECEK BİR SİSTEMDİR


Asr-ı Saadet’in yaşandığı dönemlerde, yeryüzünün kimi yerlerinde memlûkiyet ve kimi yerlerinde ise esaret dönemi yaşanıyordu. Kur’an’ın ve Allah Rasûlü’nün (SAV) sahabe toplumu üzerinde gerçekleştirdikleri inkılaplar ve yaptıkları terbiye ve talim sayesinde, o güzide toplum, beşerin ancak günümüzde yeni yeni ulaşabildiği ve hala da tamamiyetine de eremediği malikiyet ve serbestiyet devrinin de ötesinde bir kıvama kavuşmuşlardır.


Dolayısıyla, bu dönemde ortaya konan idare sistemi bulunduğu zamanın çok ötesindeydi ve ne zaman ve ne de mekân olarak yeryüzü böyle bir idare sistemini kabul edip devam ettirebilecek bir yapıya sahip değildi.


HİLAFETİN SALTANATA DÖNÜŞMESİ


Asr-ı Saadet sonrasında hilafet yerini saltanata bırakmıştır. Çünkü, toplum çok kozmopolit bir hale gelmişti. Farklı milletler, dinler ve kültürlere mensup insanlar çoğunluktaydı. Bunların idaresinin Raşid Halifeler dönemindeki gibi olması artık mümkün olmaktan çıkmıştı. Bütün dünyada yönetimler saltanat olarak devam ediyordu. Bu realitelerin zaruri bir neticesi olarak, Emeviler döneminde hilafet saltanata dönüşmüştür.


Asr-ı Saadet hep bir prototip olarak, hedeflenen bir ideal olarak ortada duruyor olmasına rağmen, sonra gelen devletlerden hiçbirisi de Raşid Halifeler dönemine dönelim dememişlerdir. Bunun bir istisnası olarak, Ömer bin Abdülaziz Hazretleri, istişareye dayalı bir hilafet sistemini geri getirmek istemişse de buna muvaffak olamamıştır.


Beşerin geçirdiği bu devreler hesaba katılmadan geçmiş hakkındaki yapılan değerlendirmeler eksik olacaktır. Fethullah Gülen Hocaefendi “İslâm Her Devirde Yaşanmıştır” başlıklı yazısında, Allah Resûlü’nün beyanlarından hareketle bu hakikate şöyle işaret etmektedirler:


“Evet, en sahih ve sağlam hadis kitaplarında şöyle buyurur Allah Resûlü: "Benden sonra hilâfet yetmiş sene devam edecektir." Bir başka ifadelerinde ise otuz sene olacağını ifade eder. Zannediyoruz hadisin her iki rivayetinin de kendisinden şerefsudur olduğu tarih nazar-ı itibara alınırsa, önce yetmiş seneyi söylemiş, aradan bir süre geçtikten sonra da, "Benden sonra hilâfet otuz sene devam edecektir." buyurmuşlardır. Seyyidina Hz. Hasan'ın 6 aylık muvakkat ve çok ağır şartlar altındaki hilâfeti de hesap edilecek olursa Raşid Halifeler dönemi 30 sene yapar. Öyleyse Efendimiz'in önceki söylediği yetmiş sene nedir?


İhtimal eğer daha sonra da Müslümanlar, yani Hz. Hasan'dan sonra, ilk dört halifenin idare safveti ile idare edilebilseydi o zaman hilâfet -Allahu a'lem- 70 sene sürecekti; 70 sene, gökteki meleklerin yerdeki saltanatı ve idaresi gibi bir idare olacaktı. Ne var ki, belli bir devreden sonra o safvetin bozulacağı Muhbir-i Sadık'a haber verilmiş olmalı ki, daha sonra Aleyhissalatü vesselâm, o safvet dönemini -Cenâb-ı Hakk'ın atâsını değiştirmesi üzerine- 30 sene deyivermişti.


"30 sene hilâfet olacak" demek, Hakikat-ı Ahmediye, 30 sene temsil edilecek ve Kur'ân özüyle, arızasız olarak 30 sene yaşanacak anlamındaydı. Eskilerin ifadesiyle, kurt koyunla 30 sene beraber dolaşacaktı. Ondan sonra ne olacaktı? Ondan sonra Efendimiz'in ifadeleri çerçevesinde, "Melikler zuhur edecek." Bunlar, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) halifeleri seviyesinde âdil olmayacak/olamayacaklardı.


Ne var ki, Emevi meliklerinin içinde dahi zalimlerin ve çok hata yapanlarının yanında Ömer b. Abdülaziz gibi adalette Hz. Ömer'e ulaşacak kadar âdil idareciler de olmuştu. Ancak bunlar meliklerdi. Abbasiler, hilâfeti temsil etmiş, İslâmiyet için güzel şeyler yapmış fakat ilklerin seviyesinde bir idare ve bir temsil durumu ortaya koyamamışlardı. Bunun gibi, Osmanlılar da hilâfeti maddî-mânevî her yönüyle alıyor ve kendi imkânları nispetinde temsil ediyorlardı ama bazılarının eksiklerinin olduğu da bir gerçekti...”
İnşaallah sonraki yazıda kaldığımız yerden devam edelim.




REALİTELER IŞIĞI ALTINDA HADİSELERİ YORUMLAMAK 2



Toplumlar başlarına gelecek idareciler kendileri gibi olduklarında onları kabullenirler ve onlara tabi olurlar. Bu realite, Allah Rasûlü’nün beyanlarında “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” olarak ifade edilmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi “Mevsim Hazan Değil!..” başlıklı Bamteli’nde, bu nebevi beyanın ışığı altında şu önemli tespitleri yapmaktadırlar:


“Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur. Osman Tarı beyin -ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi’den naklen- ifadesiyle, “Sütün kaymağı, süt olur. Yoğurdun kaymağı, yoğurt kaymağı olur.” Varsa balın kaymağı, bal kaymağı olur; şerbetin kaymağı, şerbet kaymağı olur; zehrin kaymağı oluyorsa, o da zehir olur. Evet, tabanda ne var ise, tavana akseden, odur.


Bir toplum, kesb-i istikâmet edeceği âna kadar baştakilerin birdenbire düzelmeleri ancak Enbiyâ-ı İ’zâma mahsus bir şey olmuştur. Tamamen şirazeden çıkmış, darmadağınık, hiçbir hakikat ile irtibatı kalmamış insanları, onlar, Cenâb-ı Hakk’ın önlerine serdiği proje/planlar ile, sonra o plan ve projeye göre gönderdiği mesajlar ile yeniden hizaya getirmişlerdir. Allah’ın izni-inayeti ile, en vahşî, en canavar insanlardan, bir yönüyle, insanlığın iftihar edebileceği bir topluluk oluşturmuşlardır. Onların dışında -esasen- taban ne ise, tavanın olacağı da odur.


Bir dönemde, mesela Emevî döneminde tabanda bozulma, şirazeden çıkma oldu. Allah, onlara Abdülmelik’i musallat etti, Velid’i musallat etti, Süleyman İbn Abdülmelik’i musallat etti. Bir dönemde Abbasîler -belki- istikameti korudular ama bozuldukları zaman, başta Seffâh vardı. Daha sonra da niceleri geldi; onlar da Emevîler dönemindeki Haccâc ve Yezîd gibi oralarda birer gadrin, zulmün, kahrın kahramanı (!) oldular, onun ile yâd edildiler hep. Evet, şeytanlara yakışır şekilde bir yâd edilme!.. Lanet ile anılan küstah cebâbireye rahmet okuttular.


Belki bizim kökümüzde de “kısmen” aynı şeyler yaşandı, “tam” diyemeyeceğim; Şecere-i Numâniye ile çatışmak istemiyorum; onun ile çatışmak, Muhyiddin İbn Arabî ile çatışmak demektir. O, onlar için “Râşid halifelerden sonra en istikamette olan idare sistemi” filan diyor… Kılı kırk yararcasına yaşayan insanlar vardı. Taban öyle idi, tavan da ona göre oluşuyordu.”


Esas olan toplumun sahip olduğu istikamettir. Buna uygun olarak başlarına idareciler gelmektedir. Bunun tek istisnası peygamberler eliyle gerçekleştirilen mucizevi inkılaplarda gerçekleşmiştir.
Diğer taraftan, konumlarına uygun kıvamı koruyamadıkları için istikamette bozulma yaşayan topluluklara acil bir ceza olarak, başlarına zalim idarecileri musallat etmesi de Allah’ın (CC) kanunlarından bir tanesidir.




ESAS OLAN, İDARE EDİLEN İNSANLARIN AHL KÎ YAPILARIDIR


Fethullah Gülen Hocaefendi “Sonsuz Nur” adlı eserindeki, “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” hadis-i şerifine getirdiği ve üzerinde ciddi müzakereler yapılması gereken orijinal yorumları bu konuyu çok güzel açıklamaktadırlar:


“İçtimaînin de kendine göre değişmeyen prensipleri vardır. Nasıl ki fiziğin, kimyanın, astronominin kendine göre değişmeyen ve adına “şeriat-ı fıtriye” kanunları denilen prensipleri var, öyle de içtimaînin de kendine göre prensipleri vardır ve bunlar kıyamete kadar da değişmeyecektir. Onun içindir ki, insanlar, şerre, şirretliğe yol veriyor, bağırlarında kötülüklerin barınmasına açık yaşıyorlarsa, o insanları kötüler ve şirretler idare edecektir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur. Evet, şirretlik, insanların bünyelerinde neşv ü nema buluyor mu? Bu bünyelerde fenalıklar yeşeriyor mu? O zaman Allah (celle celâluhu) onların başına, aynı çamur ve aynı hamurdan insanlar getirir, onları işte bu insanlar idare eder.


Yine bu hadis ifade ediyor ki, kanunlar, nizamlar, satırlardaki şeylerdir. Ve bunların çok tesiri de yoktur. İnsanlar kafa kafaya verip, en muhkem kanunnameler dahi hazırlasalar, önemli olan onun ihtiva ettiği hususlara riayet edilip edilmemesidir. Binaenaleyh, esas olan, idare edilen insanların ahlâkî yapılarıdır. Eğer onlar, ahlâklı, kendilerine düşen problem ve meseleleri halletmiş insanlarsa, onların başına geçecek kimseler de asla problem insanı olmazlar…


Haccac ’a, Hz. Ömer’in adaletinden bahseden şahsa Haccac’ın verdiği cevap, meselemize vuzuh kazandırması bakımından mühimdir. Haccac, cevabında şöyle demektedir: “Siz Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, hiç şüphesiz ben de Ömer olurdum...”


Her insan suçu kendinde aramalıdır. Herkes kendinin avukatı olduğu, suçu hep dışarıda aradığı müddetçe, müsbet mânâda mesafe katetmek mümkün değildir... İnsanlar, iç âlemlerinde, özlerinde kendilerini değiştirmedikçe, Cenâb-ı Hak onları değiştirmez. Eğer içte bir bozulma olursa, bu mutlaka zirvelere kadar her tarafa yansır. İnsanların iç istikameti için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Demek oluyor ki, idare edilenlerin durumlarının, idare edenlerin durumlarına, âdeta sebep-netice münasebeti içinde bir müessiriyeti var.”


Toplum hayatını ele alan sosyal bilimlerin de pozitif ilimlerdeki gibi, Allah’ın (CC) koyduğu değişmeyen kanunları vardır. “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” de o kanunlardan bir tanesidir.


“Esas olan, idare edilen insanların ahlâkî yapılarıdır” tespiti çok önemlidir. Anayasalar, kanunlar, yönetmelikler ne kadar mükemmel olursa olsun, eğer insanlarda onları uygulayabilecek ahlak ve kıvam yoksa, hiçbir şey ifade etmezler. Bu açıdan, bireyler gerekli maddi ve manevi kıvama sahip olmadan toplumların gelişmeleri mümkün değildir. Buna binaen, bireylerin ıslahı ve gelişimini merkeze almayan her türlü girişim başarısız olmaya mahkumdur.
İnşaallah sonraki yazıda konuya devam edelim.




REALİTELER IŞIĞI ALTINDA HADİSELERİ YORUMLAMAK 3

“O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (43/54) ayeti kerimesinde de “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” hakikatine işaretler vardır. Firavun halkına tepeden bakıp köleleri gibi muamele etmesine rağmen, halkı ona itaat ediyorlardı. Bunun temel sebebi ise onların yoldan çıkmış fâsık bir toplum olmalarıydı. Bu bozulup kokuşmuş yapı Hazret-i Musa’nın (AS) getirdiği halis dini kabul edebilecek bir bünyeye sahip değildi.

DEJENERE OLMUŞ TOPLUMLAR TEMİZLERİ İSTEMEZLER
Böyle dejenere olmuş toplumlar her zaman temizlerden rahatsız olmuşlar ve onlara karşı cephe almışlardır. Hazret-i Lût’un kavminin “Lût’u ve etrafındakileri şehrinizden kovun, çünkü onlar çok temiz insanlar, yanımızda kirlenmesinler(!)” (27/56) demelerinde olduğu gibi, onlardan kurtulmak istemişlerdir.
Bunun bir örneğini Türkiye’de yaşanan süreçte de gördük. Topluma ve insanlığa yaptıkları onca hizmetlere rağmen Hizmet insanlarına ülke çapında toptan bir cephe alınmış olmasının arkasında da bu tahammülsüzlüğü görmek mümkündür.
Zamanın Tiran’ı tarafından başlatılan ve her türlü hak ve hukukun çiğnendiği, kadın, çocuk, genç, yaşlı, hasta demeden herkese karşı uygulanan linç kampanyası ve hiçbir canlıya uygulanamayacak olan zulümler karşısında toplumun genelinin suskun kalması ve hatta desteklemesi, ülke çapındaki dejenerasyonun ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.
Böylesi topluluklar, başta firavunların ve tiranların bulunmasını kabul ederler, çünkü onlar toplumun asıl suretini gösteren aynalardırlar. Çünkü bunlar, onlardan süzülerek ortaya çıkan kaymak gibidirler. Yani kendilerindendirler.
TÜRKİYE VE YAŞANAN SÜREÇ AÇISINDAN BİR DEĞERLENDİRME
Süreç öncesi Türkiye’sinde Hizmet Hareketi ve Hizmet İnsanları, bütün toplum çapında, bir ihya hareketine girişmişlerdir. Fakat, toplumun genel yapısı ve kıvamı, bu ıslah çalışmalarının neticeye ulaşmasına ve toplumda topyekûn maddi ve manevi bir dirilişin gerçekleşmesine hazır halde değildi. İnşâ edilmeye çalışılan binaya göre bir alt yapı bulunmamaktaydı.
Hocaefendi, bu hususa “Mevsim Hazan Değil!..” başlıklı Bamteli’nde, şöyle vurgu yapmaktadırlar: “Taban bozulunca, blokaj bozulunca, siz, o binanın duvarlarını demir ile yapsanız, bakır ile yapsanız, bilmem ne ile perçinleseniz bile -bir yönüyle blokaj/taban bozuk olduğundan dolayı, zemin bozuk olduğundan dolayı- Richter ölçeğine göre üç şiddetindeki bir zelzele ile yerle bir olur. Böyle bir duruma kaldık…”
Toplumun umumi seviyesi, bu işe hazır değilse, gerekli maddi ve manevi değerlere sahip bulunmuyorsa, toplum nezdinde gerçek bir kabul görmeyeceğinden dolayı, siz ortaya en mükemmel sistemleri de getirip ortaya koysanız, bu işte yine başarılı olamazsanız. O bünye kendisine uymayan yapıları, en harika değerler sistemlerini, ne kadar mükemmel olduklarına bakmadan reddedeceklerdir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin Emirdağ Lahikasındaki, günümüz Türkiye’sinde İslâm’ı temsilen kurulan bir partinin başa gelmesinin zarar vereceğini ifade eden tespitlerinde de ifade edilen temel espriyi görmek mümkündür:

“İttihad-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete âlet etmemeye, belki siyaseti dine âlet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır.”
Zikredilen şartlar gerçekleşmeden, yapılacak girişimler başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdurlar. Yani, tepeden devleti ele geçirerek bir topluma İslâm’ı getirmek imkân dahilinde değildir. Fertlerin kıvamı ne ise başa gelenler de onlar içerisinden süzülüp gelenlerden olacaktır.
Hazır olmayan bir toplumda, İslâm bir idare ve hukuk sistemi olarak dayatıldığında önemli problemlerle karşılaşılacaktır. Bir taraftan, keyfiyetsiz idareciler elinde din siyasete alet edilerek menfaat temini adına kullanılacak, diğer taraftan toplumun önemli bir kesimi hakiki dindar olmadıkları için dayatmalar karşısında bir nevi münafık olma durumuna düşebileceklerdir.
Asr-ı saadette sahabelerin sahip olduğu kıvamlarına uygun olarak harikulade bir toplum ve idare sistemi ortaya çıkmıştı. Daha sonraki dönemlerde yaşanan kıvam kayıpları neticesinde toplumun bünyesi böyle bir yapıyı kaldıramayacağı için bu sistem devam ettirilememiştir.
Bu realiteye binaen, sonra kurulan devletlerde, hatta İslâm’ı temsil ve kıvam adına çok başarılı olunduğu dönemlerde bile, yönetimde asr-ı saadet modeli bir daha hayata geçirilememiştir. Bununla beraber, asr-ı saadet, sonra gelenler için her zaman ulaşılması hedeflenen ve ulaşılmaya çalışılan bir ideal toplum örneği olmaya devam etmiştir.
(“İslam devlet eliyle mi temsil edilmeli? [Siyasal İslam-2]” ve "Dinde Reform Peşinde Olanlar 1" başlıklı yazılarda bu konu daha detaylı olarak ele alınmaktadır.)


İnşaallah sonraki yazıda konuya devam edelim.



REALİTELER IŞIĞI ALTINDA HADİSELERİ YORUMLAMAK 4

Hazret-i Ali’nin (RA) savunduğu adalet-i mahza düşüncesinde haklı olduğu, buna mukabil onun karşısında adalet-i izafiyeyi savunanların haksız oldukları Ehl-i Sünnet alimlerince kabul edilen bir husustur. Hazret-i Ali’nin (RA) yaşadığı dönemde hala adalet-i mahzanın uygulanması mümkün olduğu için böyle bir hükme varılmıştır. O dönemde, daha önceki Raşid Halifelerde olduğu gibi hilafetin ve adalet-i mahzanın devam etmesi hala mümkündü.
Sonrasında, hilafetin saltanata dönüşmesi, bütün Müslümanlar açısından hoşlanılmayan bir durum olsa da toplumun hızla değişen yapısı, bütün dünyada hâkim olan yönetim anlayışının saltanata dayalı olması ve neredeyse bu saltanatların tamamının hanedanlar etrafında şekillenmiş olmasına binaen hilafetin devam etmesi mümkün değildi. Er ya da geç hilafet yerini saltanata bırakacaktı.


Hazret-i Ömer’e (RA) bile sahabelerden “Halife olarak kendi yerine oğlun Abdullah’ı düşünmez misin?” diyen sahabeler vardı. Benzer şekilde, Hazret-i Ali’den (RA) sonra yerine Hazret-i Hasan’ın (RA) seçilmesinde ve daha sonra da hilafetin A’li Beyt üzerinden devam etmesi gerektiği düşüncesinde bile bu hâkim anlayışın izlerini görmek mümkündür. Elhak, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin efendilerimiz bu işe diğerlerinden daha fazla liyakat sahibiydiler.


Bulunduğumuz asra gelinceye kadar, insanlık umumi olarak demokrasi ile yönetilebilecek bir kıvama ulaşamamıştır. Hala günümüzde bile, yeryüzünün ekseriyetinde gerçek anlamda demokrasi bir yönetim şekli olarak kabul edilip uygulanmamaktadır.
Dolayısıyla, insanlık tarihi boyunca ülkelerin idaresinde hanedanların hâkim olduğu realitesini görmek ve İslâm coğrafyasında hilafetin yerini saltanata bırakmış olmasına çok da şaşırmamak gerekir.
Bu realiteleri hesaba katmadan, şimdi bulunduğumuz zamanda oturup önceki asırlarda yaşananları kritik etmek istediğimizde hem olayları doğru anlayamayacak hem de verdiğimiz hükümler isabetli olamayacaktır.


DEVLETLERİN BEKALARI İLE HANEDANLARIN ÖMÜRLERİ ARASINDAKİ GÜÇLÜ İLİŞKİ


Tarih boyunca, bir devletin bekası, sürekliliği veya yıkılması ile hanedan üyelerinin hayatları arasında çok güçlü bir ilişkinin var olduğu görülmektedir. İnsanlar kendilerini yönetecek olanlarda, onların nezdinde meşru olan bir hanedana mensup olmaları şartını arıyorlardı.


Bu şekilde, insanlar hanedandan bir fert etrafında kenetlenip bir birlik oluşturabiliyorlardı. Bu bağlılığın azalması durumunda veya daha güçlü hanedan üyelerinin bir alternatif olarak ortaya çıkması durumunda ise devletler zayıflıyor, toplumlarda saltanat mücadeleleri sebebiyle büyük mağduriyetler yaşanıyor veya devletler parçalanıp gidiyorlardı.


Bütün dünya üzerinde durum böyleydi. Saltanatta olanlar ister şahsi iktidarlarının devamı için olsun isterse de devletlerinin bekasını koruma adına olsun hakimiyetlerinde asla şerik kabul etmeye yanaşmamışlardır.
Bu realiteyi, Hazret-i Bediüzzaman 23. Lema’da ve 30. Lema’da şöyle ifade etmektedirler: “Hâkimiyetin en esaslı hassası istiklâldir, infiraddır. Hattâ hâkimiyetin zayıf bir gölgesi, âciz insanlarda dahi, istiklâliyetini muhafaza etmek için, gayrın müdahalesini şiddetle reddeder”, “Çok padişahlar, bu redd-i müdahale haysiyetiyle mâsum evlâtlarını ve sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakikî hâkimiyetin en esaslı hassası ve inşikâk kabul etmez bir lâzımı ve daimî bir muktezası istiklâldir, infiraddır, gayrın müdahalesini reddir.”


Saltanat mücadeleleri yüzünden, tarih boyunca çok büyük acılar ve zulümler yaşanmıştır. 14. ve 15. asır Orta Çağ Avrupa’sında, hanedanlar ve hanedan üyeleri arasındaki mücadelelerin yol açtığı büyük kıyımları görmek için 116 yıl süren Yüzyıl Savaşları ile Güller Savaşına bakmak yeterlidir. Bu savaşlarda üç milyon civarında insan hayatını kaybettiği rivayet edilmektedir.


OSMANLI DEVLETİ
Selçuklu ve Osmanlı gibi İslâm devletlerinde de hanedan üyeleri arasındaki savaşlardan dolayı büyük acılar yaşanmıştır. Buna binaen, ülkede bir iç savaşı başlatma potansiyeline sahip olan veya ayaklanmış olan hanedan fertlerinin öldürüldüğü görülmektedir.
Bu yaşanan felaketlerin boyutu, Osmanlı padişahlarının kardeş katli uygulamalarını kanunlaştırmalarını netice vermiştir. Osmanlı padişahları, hanedan savaşlarında devletin yıkılmasının ve vatandaşlarının topluca katledilmelerinin engellenmesi adına, vicdanların kabulde çok zorlanacağı ve adalet-i mahzaya da aykırı bulunan, mâsum evlâtlarının ve sevdikleri kardeşlerinin katledilmesine evet demeye kendilerini mecbur bilmişlerdir.
Onlar kendilerini, iki zulümden birisine evet demek mecburiyetinde görmüşler ve Alem-i İslâm’ın temsili ve himayesi vazifesi işini üzerine almış devletlerinin ve halklarının katledilmelerinin yerine kardeşlerinin ve evlatlarının katledilmesini kabul etmişlerdir. Tarihçi Eyüp Ensar Uğur, Orta Çağ Avrupa’sında, yukarıda örnek olarak verdiğimiz Yüzyıl Savaşları ve Gül Savaşları’nda hanedan fertleri yerine halkların katledilmesinin tercihi yoluna gidildiğinin tespitini yapmaktadır.


Şüphesiz ki, birtakım yönlendirmeler ve bazı olayların etkisiyle uygulamada yapılan yanlışlıklar veya fertlerin hatalarından kaynaklanan bazı tutarsızlıklar, aslı zulüm olan bu olayın şiddetini daha da arttırıcı etki yapmışlardır.


Yukarıda zikredilen realitelerden ayrı olarak, bu kadar ağır ve ciğersûz bir işe evet demelerinde, Osmanlı Devleti’nin yerine getirdiği misyona olan inançlarının önemli bir payı bulunmaktaydı.


Bu misyonu Hazret-i Bediüzzaman Mektubat’ta, şöyle tarif etmektedirler: “Eskidenberi î’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslam için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini yekvücud olan âlem-i İslama fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslamiye…”


Fethullah Gülen Hocaefendi ise bu hakikate şöyle şehadette bulunmaktadırlar: “Osmanlı’nın büyüklüğe yürümesindeki asıl sâik, i’lâ-yı kelimetullah aşkı ve dini ihya sevdasıdır. Osmanlı Devleti’nin temel gayesi î’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslamdır ve bu uğurda kendilerini İslama feda etmeye vazifeli görmüşlerdir.”


Sonuç olarak diyebiliriz ki, geçmişin analiz ve tahlillerini yaparken ve bunlardan hükümler çıkarırken, içinden bulunduğumuz zaman diliminden sıyrılarak, hadiselerin yaşandığı zaman dilimine giderek, o zamanın sosyokültürel altyapısının, maddi ve manevi değer yargılarının, gereklerinin, şartlarının ve anlayışlarının farkında olarak hareket edilmelidir ki doğru analizler yapılıp sağlıklı hükümler elde edilebilsin.
Şüphesiz ki, geçmişte her dönemde yapılan güzellikler ve doğru şeylerle beraber yapılan yanlışlıklar, hatalar ve çirkinlikler de vardır. Önemli olan, her zamanın kendi şartları içerisinde ele alınarak kritiğinin yapılması, her şey çok güzeldi ya da her şey çok kötüydü gibi genellemelere girmemek, yapılan yanlışlar kadar yanlışları konuşurken ortaya konan güzellikler kadar da onlardan da bahsedilmesidir.


Fakat her nedense, bu tespite katılan ve hatta dillendiren insanların ekseriyeti dahi, daha çok menfiliklere yoğunlaşıp hep onlardan bahsetmektedirler. Bazıları sadece felaket tellallığı yapmakta, bazıları da on dört asır gibi çok geniş bir zaman dilimi ve çok geniş bir coğrafya içerisinde yaşanan problemleri her fırsat bulduklarında dile getirip genellemeler yapmak suretiyle geçmişi karanlığa mahkûm etmekte ve yapılan güzelliklerin üstünü örtmeye çalışmaktadırlar.
Bu menfi bakış açısıyla meseleye yaklaşanların böyle bir malzemeyi bulmaları ise doğal olarak çok kolaydır. Bu konuya daha önceki yazılarda da temas edilmiştir.
Şüphesiz, Osmanlı hakkında yapılan bu tespitler, Müslümanlar eliyle inşa edilen diğer devletler ve medeniyetler için de aynen geçerlidir.

Allah ve Hâdiseler Karşısında Peygamberâne Duruş
Kendini Hakk’a adayıp da Allah’a dayanan insan,
yürür vazifeve sorumlulukları istikametinde dönüp arkasına bakmadan.
Bilir o nasıl bir kuvvete dayandığını
ve kimin hesabına hareket ettiğini.
Emindir hedefinden,
yürüdüğü yolun doğruluğundan
ve yol boyu bir lâhza olsun yalnız bırakılmadığından/bırakılmayacağından.
Bu itibarla da o,
hiç mi hiç fikrî,
hissî dağınıklığa düşmez,
teşevvüş ve tereddüt yaşamaz;
mükellefiyetlerini derin bir şuur
ve hassasiyetle yerine getirmeye bakar;
sonra da ciddî bir iç huzuruyla
neticeyi Allah’tan beklemeye koyulur;
koyulur
ve şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmamaya fevkalâde özen göstererek
hareket
ve faaliyetlerini sadece
ve sadece Hak hoşnutluğuna bağlar.
O’nun rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek
elinden geldiğince bunun dışındaki bütün değerlere karşı kapanır
ve sürekli nefsinin isteklerinden uzak durmaya çalışır.
Bir gün gidip yollar bütünüyle sarpa sarınca
ve ufuklar kararıp her yanda telâş
ve endişe uğultuları duyulunca da,
ne yürüdüğü yola kahreder,
ne panikler ne de geriye döner;
“Hakk’a dayanır,
sa’ye sarılır,
hikmete râm olur.”
ve Hazreti Nuh gibi
“Yâ Rab yenik düştüm;
nusretinle teyit et.”[1] der
ve bütün samimiyetiyle O’nun hıfzına,
riâyetine sığınır
ve O’nun lütfedeceği çıkış anını
ve çıkış noktasını beklemeye koyulur.
Hak yolunda bulunmak,
herkese Hakk’ı anlatıp Hakk’ı duyurmak
ve yoldakilere yol âdâbıyla alâkalı rehberlikte bulunmak
bir ibadet olduğu gibi her şeyi Allah’tan beklemek,
beklenmesi gereken hususlarda zamanın çıldırtıcılığına karşı
dişini sıkıp sabretmek de bir ibadettir.
İnsan bazen,
daha ilk hamle,
ilk hareket
ve ilk şahlanışta hemen tevfîke mazhar olur
ve aradığını bulur.
Bazen de bir ömür boyu küheylan gibi koşar durur da
görünürde hiçbir şey elde edemez.
Ne var ki o da sonuçta sabrıyla,
ikdâmıyla
ve niyetiyle kurtulur…
Bazen dünyevî hâdiseler
ve dünyalılar yol vermezler insana;
bazen de başa gelenler,
altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder;
eder de yıllar hep Muharrem gibi gelir geçer
ve yollar gider Kerbelâ’ya takılır.
Ne var ki,
Hak’tan fermanlı gönüller,
görüp duydukları bu şeyler karşısında
ne sarsılır,
ne sendeler
ne de tereddüde düşerler.
Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek,
başa gelenleri imtihan sayar,
imtihanları tevekkül
ve teslimiyetle göğüsler,
yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir,
her hareket
ve davranışını
ötelerden gelen emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir;
bir gözü kendi tavırlarında
diğeri o müteâl kapının aralığında
yürür himmetini dağıtmadan yücelerden yüce hedefine doğru
–Hak rızası olan o hedefe canlarımız kurban olsun–
ve hayallerini bile her zaman pâk tutar ağyâr düşüncesinden.
İşte bu çerçevedeki bir sadakat erinin sevda ölçüsünde tek bir derdi vardır;
o da,
herkesin Allah’ı bulup O’na yönelmesi,
değişik kulluklardan kurtulup sadece O’nun bendesi olması..
dur-durak bilmeden dolaşır çarşı-pazar
ve sesi-soluğu gönlüne tercüman,
bozulmamış her vicdanın kabulüne açık bir üslûpla sürekli inler durur;
inler durur
ve önüne gelen herkese:
“Vatandaşlarım,
gelin yalnız Allah’a ibadet edin;
edin ki sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.
Bunu yapmazsanız müthiş bir günün azabının gelip tepenize ineceğinden korkarım.”[2] (Bu iniltiler Nuh Nebi’ye ait nevhalardan sadece bazıları..);
“Ey kavmim,
sadece ve sadece Allah’a kullukta bulunun;
sizin O’ndan başka bir mâbudunuz yoktur.
Hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”[3]
(Bunlar da Hûd Pey­gamber’in çığlıkları..);
“Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim;
şimdi Allah’a karşı gelmekten sakının da beni dinleyin!
Ben bu hizmetimden ötürü de sizden herhangi bir ücret istemiyorum.
Benim ücretimi verecek olan Rabbülâlemin’dir.”[4]
(Bu samimî ifadeler de o adanmış ruhların müşterek beyanı..) der,
her zaman gönlünün nağmelerini duyurur
ya da duyuranların yardımına koşar;
koşar da:
“Ey kavmim,
uyun o elçilere,
uyun ki,
hizmetleri karşılığında sizden bir ücret istemiyorlar
ve kendileri de dosdoğru bir yoldalar.
Hem ne oluyor ki bana,
ibadet etmeyeyim o beni Yaratana?
ve zaten hepimizin dönüşü de O’na.
Ben,
Cenâb-ı Hak dilemeyince,
hiçbir zarar vermeyecek olan
ve şefaatleri de bir işe yaramayan,
nihayet beni kurtaramayan kimseleri mâbut edinir miyim?.
Edinirsem,
o zaman apaçık bir sapıklık içindeyim demektir.
Şimdi iyi dinleyin;
ben o herkesin Rabbi Rabbimize iman ediyorum.” der
ve ardından ona “Haydi buyur Cennet’e.” fermanı gelir (şehit edilir).
O ise (derin bir civanmertlik hissiyle)
“Âh keşke halkım,
Rabbimin beni affedip ikramlara mazhar kıldığını bilselerdi!”[5]
şeklinde mırıldanarak,
Allah ve onlar karşısında tavır
ve duruşunu ortaya koyar.
(Gökte meleklerin soluklarına denk bu gönül çığlıkları da,
menkıbelerin “Habibüneccâr” diye naklettiği koçyiğite ait.)
Bir de firavun hanedanı içinde meçhul mü’min vardır ki,
ben onun o gürül gürül sesini ne zaman duysam yüreğim hoplar.
Bu aslan yürekli yiğit:
“Ne o,
yoksa bir insan (Musa Aleyhisselâm) Rabbim Allah’tır dediği için onu öldürecek misiniz?”[6]diye söze başlar..
en beliğ nasihatlerle insanî duygu
ve düşünceler üzerinde sûr sesi gibi tesir icra edecek beyanlarda bulunur..
sinelere haşyet salar..
bazı ruhlar üzerinde korkunç bir ürperti,
bazıları üzerinde de inşirah hâsıl eder..
ve sonra da söylemesi gerekli en önemli hususu yiğitçe haykırır:
“Şüphesiz,
sizin beni tapmaya çağırdığınız putların,
böyle bir çağrıya değer hiçbir yanları yoktur.
Hepimizin dönüşü Allah’adır (ve o gün) haddi aşan mütecavizler Cehennem’i boylayacaktır.
Zamanı gelince benim bu söylediklerimi hatırlayacaksınız.
Artık ben şimdilik işimi Allah’a havale ediyorum;
şüphesiz Allah kullarını görüp gözetendir.”[7] ifadeleriyle de sözlerini noktalar.
Onun/onların bu çerçevedeki civanmertliklerine bazen dalâlet
ve sefahet diyen,
bazen onları yurtlarından yuvalarından çıkarma ile korkutan,
bazen intisap edenlerin ellerini,
ayaklarını kesme tehdidinde bulunan,
bazen inananları toptan hor
ve hakir gören,
bazen nebilerin peygamberâne tavırlarını putlar tarafından çarpılmaya bağlayan,
bazen bu mürşitleri taşa tutacaklarından söz eden
ve hemen her zaman
“Siz de bizim gibi birer insansınız..”
diyerek onları hafife alan olabildiğine
azgın,
küstah,
saygısız,
mağrur
ve bencil o kin,
nefret,
öfke yığınlarına karşı
bu azim
ve irade insanları,
hep kararlı davranmış
ve gürül gürül konuşmuşlardır:
“Ey kavmim,
eğer aranızda bulunmam
ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa,
bilmiş olun ki ben yalnız Allah’a güvenip dayanmışım.
Şimdi siz,
Allah’a ortak koştuğunuz bütün putlarınızı da toplayıp bir karar birliğine varın (varın da,
yapmak isteyip yapamadığınız) şeyler içinize dert olmasın..
sonra da aman vermeyin bana,
ne yapacaksanız yapınız.”[8]
(Bu duruş ve bu gürül gürül ses Tufan Peygamberi’ne ait..);
“Allah bizi,
sizin o bâtıl
ve sapık anlayışınızdan kurtardıktan sonra,
kalkar da tekrar sizin o çarpık tefekkürlerinize dönersek,
Allah’a karşı apaçık bir iftira yolunu seçmiş oluruz.
Allah göstermesin,
böyle bir şeyi yapmamız asla söz konusu değildir.
Biz yalnız Allah’a güvenir,
Allah’a dayanırız.
Şimdi ey Rabbimiz,
Sen bizimle kavmimiz arasındaki problemi çöz;
hakkı izhar buyur.
Sen problemleri en iyi çözensin.”[9]
(Bu meydan okuyuş da nebiler hatibi Şuayb Peygamber’den..);
“Ben Allah’ı şahit tutuyorum,
siz de şahit olunuz ki
ben sizin Allah’a eş-ortak koşageldiğiniz putların hiçbirini tanımıyorum.
Şimdi hepiniz birden,
hem de hiç göz açtırmadan bana ne isterseniz yapınız.
Ben,
sizin de,
benim de Rabbim olan Allah’a güvenip dayandım.”[10]
(Bunlar da Hûd Nebi’nin tavırlarını aksettiren beyanlar);
“Ey kavmim,
şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam;
O da nezdinden bana güzel bir rızk
ve nasip lütfetmişse,
(sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmam mı?
Hem ben sizi nehyettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum.
(Aslında) benim istediğim bir tek şey var o da,
gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir.
(Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır.
Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor
ve O’na yöneliyorum.”[11]
(Bu da Şuayb Peygamber’den belâgat örneği bir ikaz…);
“Onların peygamberlere
“Siz de bizim gibi birer beşersiniz.” demelerine karşılık,
onlar da:
“Evet (dediler),
biz de sizin gibi beşerden başka bir şey değiliz;
ne var ki Allah,
peygamberlik nimetini kullarından dilediğine ihsan eder.
Biz,
Allah’ın izni olmayınca
bir harika gösteremez
ve bir mucize de izhar edemeyiz.
(Bizim gibi) iman edenler
sadece Allah’a dayanıp O’na güvenirler.
Hem biz,
neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki,
yürüdüğümüz bu doğru yolu bize O gösterdi.
Öyle ise biz de,
sizin vereceğiniz her türlü sıkıntıya sabredip katlanacağız.
Zaten,
tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül ederler.”[12]
(Bu da,Nuh,Hûd,Salih gibi yüce nebilerin o ulü’l-azmâne duruşlarından bir kesit).
İş bütün bütün tahammül-fersâ bir hâl alınca,
bu defa da bütün benliğiyle Allah’a yönelir ve:
“Ey Yüce Rabbimiz,
biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık.
Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik
ve sonunda Senin huzuruna varacağız.
Ey Ulu Rabbimiz,
bizi kâfirlerin imtihanına mâruz bırakma,
affet bizi;
Sen Azîz
ve Hakîm’sin.”[13]
(Bunlar da peygamberler babası Hazreti İbrahim’den yoldakilere bir demet teslimiyet mesajı).

[1] Kamer sûresi,54/10.
[2] A’râf sûresi,7/59
[3] A’râf sûresi,7/65
[4] Şuarâ sûresi,26/107-109
[5] Yâ-Sîn sûresi,36/20-26
[6] Mü’min sûresi,40/28
[7] Mü’min sûresi,40/43-44
[8] Yûnus sûresi,10/71
[9] A’râf sûresi,7/89
[10] Hûd sûresi,11/54-56
[11] Hûd sûresi,11/88
[12] İbrahim sûresi,14/11-12
[13] Mümtehine sûresi,60/4-5

Allah ve Hâdiseler Karşısında Peygamberâne Duruş-2

Aslında,
iradeleri sağlam,
duruşları
da yerinde bu gönül insanlarının hemen bütünü hep aynı hedefi kollamış,
aynı çiz­gide hareket etmiş
ve aynı değerlere saygı duymuşlardır.
On­ların duygu, düşünce ve davranışlarında hep aynı şeyler nü­mâyan,
mesajlarında da aynı dava ve davet birliği göze çarp­maktadır.
Ayrı ayrı devir ve ayrı ayrı coğrafyalarda neş’et etmiş olmalarına rağmen,
hemen hepsinin de aynı misyonun temsilcileri olduğu açıkça müşâhede edilmektedir.
Bunların en bariz özellikleri ise,
hemen bütün faaliyetlerini Allah’ın rızasına bağlı götürmeleri,
mücadelelerinde sadece ve sadece O’nun kudret ve inayetine dayanmaları
ve O’nun sıyanetine sığınarak O’nun namına hareket etmeleridir.

Bu kudsîlerin asıl vazifelerine gelince,
o da insanları küfür ve dalâlet karanlıklarından kurtararak imanın aydınlığına çıkarmak,
ruhları uyararak gönüllere Hakk’ı duyurmak,
eşyanın perde önü ve perde arkasını olduğu gibi göstererek dimağlardaki şüphe ve tereddütleri gidermek,
varlığın yüzüne nurlar saçarak onun bir kitap gibi okunmasını,
bir meşher gibi temâşâ edilmesini sağlamak,
bir sanat eseri olarak onu yorumlayıp resmetmek,
sonra da çağın idrak ufkuna göre seslendirmek
ve bu fâni güzergâhı,
bâki âlemlerin
bir basamağı,
bir köprüsü,
bir mezraası,
bir pazarı
hâline getirmektir.

Bu hususların bir bölümünü ifade sadedinde Kur’ân,
Efendiler Efendisi’ne:
“Bu Kur’ân,
Rabbinin izniyle insanları,
karanlıklardan nura çıkarman ve o üstün kudret sahibi olan,
her icraatıyla övgüye layık bulunan Allah yoluna iletmen için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”[1] ferman etmekte ve bize peygamberlik misyonunun bir çerçevesini sunmaktadır.
Bu konuda Efendimiz yalnız da değildir;
Hazreti Âdem’den Hazreti Musa’ya,
O’ndan da Hazreti İsa’ya kadar hemen her nebi aynı hizmeti görmüşlerdir.
Kur’ân aynı sûrede mevzuu Hazreti Musa’ya bağlayarak şöyle buyurur:
“Doğrusu Biz,
milletini karanlıklardan aydınlığa çıkarsın
ve onlara Allah’ın (gelecekteki farklı ve önemli) günlerini hatırlatsın diye Musa’yı
da âyetlerimizle gönderdik.”[2]

Gerçi,
çok ciddî bir sorumluluk duygusu,
sarsılmaz bir irade ve sağlam bir karakter isteyen bu yüce misyonun temsilcileri de tıpkı
bizim gibi birer beşerdirler;
ama azimli,
imanlı,
olabildiğine doğru;
son derece emin,
vazifelerinin şuurunda,
Hak rızası konusunda fevkalâde hırslı,
günahlara karşı her zaman dimdik ve kararlı
ve insanları doğru yola çağırmayı
da tutku şeklinde yaşayan farklı
birer beşerdirler..
dur-durak bilmeden “irşad” der koşar,
her zaman vazifelerini derin bir iştiyakla yerine getirir,
bıkma, usanma nedir bilmez,
sorumluluklarını fevkalâde bir hassasiyetle yerine getirmenin yanında,
kat’iyen şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmaz;
neticenin hesabıyla asla meşgul olmaz,
sadece ve sadece Rabbin teveccühünü beklerler.
Hidayeti de,
dalâleti de Allah’tan bilir –şart-ı âdî plânında iradenin müessiriyeti mahfuz–
fermanın O’na ait olduğunu itiraf eder,
O’nun hükmüne ve kazasına bin can ile inkıyatta bulunurlar.
Bunlar,
şer’î ve tenzilî hususlara olabildiğince riayetin yanında,
tekvinî emirleri görüp gözetmede de fevkalâde titiz davranırlar.
Bunların;
hem Kur’ân,
hem kâinat,
hem muhatapları
hem de Rabbileri karşısında olabildiğine sağlam ve tutarlı
bir duruşları vardır;
bu duruş,
fevkalâde “ulü’l-azmâne”
ve seçkinlere has bir duruştur.

Bu seçkin kimselerin himmetleri öylesine yüksektir ki,
ne elde ettikleriyle yetinirler
ne de kaçırdıkları
fırsatlarla ye’se düşer
ve paniğe kapılırlar.
Başarılarını
Allah’tan bilir,
falsolarını
nefislerine verir,
her zaman düz durur ve devrilmemeye çalışırlar.
Ezkaza bir sarsılma söz konusu olursa,
hemen doğrulur ve yollarına devam ederler.
Ne dünyevî imkânlardan kazandıklarıyla aşırı sevinip çılgınlığa girer
ne de kaçırdıkları imkânlardan ötürü tasa ve keder yaşarlar.
Bütün mazhariyetlerini Hak’tan bilir
ve bir yandan imtihan ediliyor olabilecekleri mülâhazasıyla tir tir titrerken,
diğer yandan da bütün iyilikleri, güzellikleri O’na bağlayarak,
O’nun huzur-u mehabetinde her zaman saygıyla iki büklüm bulunurlar.
Onların bu sağlam duruşları karşısında da Allah,
bu seçkinlerden seçkin kimseleri asla yalnız bırakmaz;
onları
dünyada
nusretiyle teyit ederek “Yeryüzü Mirasçıları” olmakla şereflendirir;
ahirette de,
“Cennetü’l-Firdevs”in vârisleri kılar.
İşte şahidi:
“Şu bir gerçektir ki Biz,
zikirden (Tevrat) sonra Zebur’da da:
“Dünyaya salih kullarım vâris olacak.”
(ve dünya onların rengine boyanacaktır şeklinde) yazdık.”[3];
“İşte gerçek mirasçılar bunlardır..
ve bunlar Firdevs cennetlerinde ebedî kalacak olanlardır.”[4]

Bu yüce kâmetlerin iç dinamikleri ve misyonlarının çerçevesi ayrı
bir makaleye konu teşkil edecek kadar geniş olduğundan
ve müstakillen tahlil edilmesi gerektiğinden konuyu şimdilik burada noktalamak istiyorum.

[1] İbrahim sûresi, 14/1
[2] İbrahim sûresi, 14/5
[3] Enbiyâ sûresi, 21/105
Oct 5,
2021
Kurandan İdrake Yansıyanlar Sesli Kitap M. Fethullah Gülen
Kurandan İdrake Yansıyanlar Sesli Kitap M. Fethullah Gülen

12 hr 3 min
playlist_add_check
Oct 5, 2021
ORUÇ ''GUFRANLA TÜLLENEN İBADET'' SESLİ KİTAP M.FETHULLAH GÜLEN
ORUÇ ''GUFRANLA TÜLLENEN İBADET'' SESLİ KİTAP M.FETHULLAH GÜLEN

6 hr 13 min
playlist_add_check
Oct 19, 2021
İstikamet Çizgisi Sesli Kitap M. Fethullah Gülen
İstikamet Çizgisi Sesli Kitap M. Fethullah Gülen


Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı;
varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı.
hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb'in iradesine inanmış ve dengeli.
ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes'ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.
müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli;
yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.
bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli;
önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.
uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.
Sızıntı, Ağustos 1983, Cilt 5, Sayı 55
Bizim en büyük pâyemiz ve Allah katında en çok hora geçen yanımız, İslâm hizmetinde, her türlü beklenti ve iddiadan uzak birer fert olmamızdır.
Ölesiye çalışmak, kalb ve ruh erleri veliler kadar performans göstermek, civanmertlik sergilemek, fakat sıradan bir insan kadar bile beklentiye düşmemek..
Evet, saflardan saf, durulardan duru bir gönüle sahip olmak, herhâlde Kur’ân’ın hedef kabul ettiği selim kalbe ulaşmak da bu olsa gerek.
Bütün dünyada İslâmî hizmetler inkişaf ediyor.
Ama olanlar hep Rabbimiz’in inayet ve lütfuyla oluyor.
O, lütuf ve keremini üstümüzden eksiltmediği, inayetini kesmediği sürece de bu inkişaflar devam edecek ve insanlığın mâkus tali’i mutlaka değişecektir.
Ne var ki, bu dönemde hizmet edenleri bekleyen bir hayli de handikaplar var.
Bana göre bu handikapların en zorlusu, kişilerin bütünüyle birer ilâhî lütuf olan inkişaf ve gelişmeleri kendilerine mâl ederek gizli şirke düşmeleridir.
Bu, hizmet insanı için öylesine korkunç karanlık bir girdaptır ki, o girdaba düşenlerin akıbetlerinden endişe etmemek mümkün değildir.
Durum böyle olunca, ihtimal, Cenab ı Hak, bu tür insanlara bir çeşit merhamet murat buyurarak, onların ellerinden bu İslamî hizmetleri alır ve başkalarına verir.
Böylece o insanlar, bütün bütün kaybetme gibi korkunç bir girdaptan kurtulmuş olurlar.
Evet, bu durum bir mânâda onlar adına büyük bir rahmettir.
Çünkü onların şirkten kurtarılması, hizmet etmelerinden çok daha önemlidir.
Ben şahsen bu düşünce ve mülâhazaların, bütün hizmet edenler tarafından bir şuur hâline getirilmesinin lüzumuna inanıyorum.
Hele önümüzdeki dönemlerde, fevç fevç İslâm’a dehaletler olurken, bu şuura her zamandan daha fazla ihtiyaç duyacağız diye düşünüyorum.
Her devirde nebilerin dizinin dibinde bile olsa, kalbinde marazı olan hasta ruhlar bulunagelmiştir.
Günümüzde de, kalbinde maraz bulunan bir hayli böyle ruh vardır.
Şöhrete talip olma, "benim yaptığım" deme, yalnız kendiyle alâkalı şeylere alkış tutma.
işte bütün bunların hepsi ihlâssızlık belâsıdır ve hizmette ayak bağıdır yani marziyat-i ilâhiyeye kilitlenememe ve ihlâssızlık problemidir.
evet bu durum, insan için en büyük bir belâ ve problemdir.
Hem öyle bir belâ ve problemdir ki, bir yerde ihlâssız böyle bir adamın bulunması, genel âhenk ve havayı bozmaya yeterlidir.
Zira bir cemaati teşkil ettiren fertlerin her biri, âdeta bir çark hükmündedir.
Çarkların birinde bir balanssızlık varsa bu, bütün çarkların âhengine tesir eder.
Bu itibarla iman ve Kur'ân hizmeti yolunda her fert kendisine terettüp eden işe talip olmalı ve asla inhiraf da göstermemelidir.
Bunun için de, iman ve Kur'ân hizmetini bir beyin gibi kabul edip bütün bencil ve egoist duygulardan sıyrılıp genel hedef istikametinde kalma adına Allah'tan hep ihlâs ve samimiyet murad etmek gerekir.
İman hizmetinin, genel hedeflerine ve kurgusuna tâbi olmayıp kendi bencilliğini aşamamışlara fırsat vermek ise, Allah (celle celâluhu) davasına ihanet etmek demektir.
Bir hizmet insanı şunu gönlünden gele gele her zaman rahatlıkla söyleyebilmelidir:
"Ben, arkadaşlarım olmadan Cennet'e bile gitmemeliyim."
Bizim hizmet ahlâkımız hasbîlik, diğergâmlık ve fedakârlığa dayanmaktadır.
Zaten bu dava bir körük gibidir;
er geç ihlâssızları süpürüp atar.
Bu tür insanlar, bulundukları müddetçe âhenksizliğe sebebiyet verir, problem çıkarır ve diğer fertleri de meşgul ederler.
Fakir, şu anda kâfir ve münafık olacağından korktuğum çok kimse var.
Onun için onları kendi dünyaları içinde tutarak İslâm ve toplum adına ordubozanlık yapmalarına ve telef olmalarına mâni olmaya çalışıyorum.
Bunlardan dolayı çok defa oturup hıçkıra hıçkıra ağladığım da az değildir.
Bu insanlar her zaman kendilerine biraz teveccüh edilince, hemen bencilliklerine takılıp önü alınmaz problemlere sebebiyet verebilmektedirler.
Hz.Mesih, on iki havarisinden Yahuda'nın önünü alamadığı gibi, bu insanları engellemek de zorlardan zor olsa gerek.
Bunlar, teveccühü hazmedemeyen egoist ruhlu insanlardır.
Aslında mü'min, meyve yüklü ağaçlar gibi her zaman toprağa doğru eğilmesini bilmelidir.
Bu tür insanlarsa, onlara azıcık bir imkân verildiğinde, kendi bildiğince gittikleri, kendince ekip yapıp grup kurmaya kalktıkları ve bir de bu imkânlarla caka yaptıkları görülmektedir.
Onun için milletin başındakiler çok basiretli ve uyanık olmalıdırlar.
Bu insanlar, tarih boyu bir imtihan olarak hep var olmuş öyle habis ruhlulardır ki, hemen her fırsatta hizmete giden yolları tıkayan birer belâ olagelmişlerdir.
Allah bu ümmeti böyle belâlardan korusun!
Peygamberlerin bile kendi dönemlerinde böyle belâların önünü alamadıkları, sadece dondurabildikleri görülmektedir.
Bir insan, hangi heyetle olursa olsun, o heyet ve toplum için esas sayılan hususlara mızıkçılık etmeden uymasını bilmelidir.
Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud'da her şeye rağmen heyetin aldığı karara tâbi olmuştur.
Evet, vahiy ile müeyyed olan bir Zât bile eğer istişare kararına uyuyorsa, dar akıllı ve dar ufuklu bir insanın itirazda bulunmaya hiçbir hakkı olmamalıdır.
İnsan, istişare meclisinde, şayet bir düşüncesi varsa onu seslendirmelidir.
Bu düşünce kabul gördüyse mesele yok.
ancak kabul görmediyse ondan sonra o kişiye susmak ve alınan karara uymak düşer.
Allah milletçe hepimize insaf ve istikamet versin!
Evet, Numan b.Mukarrin, harp meydanında ölmeyi, bir yerde vali olmaya tercih ediyor.
Zira, o ve onun gibi olanlar hep birer hizmet insanıydılar.
c. Hizmet İnsanının Vasıfları
Hizmet insanı, gönül verdiği dava uğrunda bütün zorlukları aşıp gitmeye azimli ve kararlı…
Varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı...
Muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri putlaştırmayacak kadar Rabbin iradesine inanmış ve dengeli...
Hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tesbih..
Ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel mesul ve vazifeli..
Hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı da hürmetkâr ve insaflı...
Müesseseleri yıkılıp planları bozulduğu, birliği dağılıp kuvvetleri tarumar olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli..
Yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevazi ve müsamahalı...
Bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli..
Önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve yüksek himmetli...
Uğruna baş koyduğu davanın kara sevdalısı olarak, canı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin bütününü bir daha hatırına getirmeyecek kadar da hasbî olmalıdır.
Onun nazarında gerçek hürriyet, Hakk'a esarettedir.
Bu itibarla, Hak uğrunda nefsine çektirecekleri her şeyi bir ibadet neşvesi içinde yapar ve bundan da sonsuz bir zevk duyar.
Böyle yapar, zira o, beşerî istek ve arzularını bütün bütün aşmış ve gönülde varlığa ermiş birisidir.
O, hüsnüzannın verdiği makamlara bel bağlamayacak kadar nefsiyle hesaplaşma içinde ve kendini müdriktir.
Ne başardığı işlerin azameti ne de çevrenin onda görüp saygı duyduğu yüce mertebeler asla onu şımartmaz.
O, kudsî vazifeyi üzerine aldığı ilk günde nasıl bir tevazu ve mahviyet içinde ise, her bucakta dalgalanan bir bayrak hâline geldiği gün de aynı asalet ve soyluluğu gösterir.
Şimdi, liderleri böyle olan bir teb'a ile bu lider arasındaki münasebeti, uhuvvet ve kardeşliği ve bunların omuz omuza verip bütün zorlukları göğüsleyişini bir düşünün...
Acaba böyle bir toplumda çözülmedik problem, halledilmedik mesele kalır mı? Ve yine böyle bir toplumda yaşayanlar, daha dünyada iken Cennet'e girmiş olmazlar mı?
Gelirken Yoldan Dönenler
Kitap:Prizma 7 (Zihin Harmanı)
Başlangıçtaki şevk ve gayretin kaybolarak yerini birtakım ferdî ve içtimaî arızalara bırakması çok sık karşılaşılan durumlardan olduğuna göre, bir mü’minin hizmet ömrü birkaç seneden mi ibarettir? Arkadan gelenler aynı akıbetin tasavvuruyla rencide olmazlar mı?
Bir hizmetin başında, o işi başlatan fertler henüz bir imtihana tâbi tutulmamış
ve hizmet dışı mülâhazalara dalmamışlarsa, onlar fevkalâde bir aşk ve şevkle vazifelerini yerine getirirler.
Ne var ki, bazen bir süre sonra şevk, yerini bedbinlik ve karamsarlığa;
canlılık da atalete bırakabilir.
Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, bu durum herkes için söz konusu da değildir.
Vazifeye başladığı ilk günkü aşk ve heyecanını sonuna kadar koruyan pek çok insan vardır.
Eski devirlerden de bunun pek çok örneğini göstermek mümkündür.
Meselâ Hz.Nuh'un yanında yerini alan kimseler,
her zaman yerlerini koruyarak gemiye bininceye kadar onunla beraber olmuşlardır.
Çocukluğundan itibaren her zaman Hz.Musa'nın yanında bulunan Hz.Yuşa b.Nun,
daha sonraki yıllarda Hz.Hızır'la olan beraberliğinde,
Tîh sahrasında kırk sene İsrailoğulları'nın kalbî ve ruhî hayata yükseltilme ameliyesinde
ve Amelikalılara karşı verilen mücadelelerde hep Hz.Musa'nın yanında olmuştur.
Bununla birlikte zamanla şevkini kaybeden,
bir mânâda huzurla müşerref olduğu hâlde geriye dönenler de az değildir.
İsrailiyattan olmakla beraber derin bir hakikati ders vermesi bakımından
Hz.Musa'nın (aleyhisselâm) başından geçen şu hâdise oldukça dikkat çekicidir:
Hz.Musa, kendisinden Tevrat'ı dinleyen, yıllarca arkasından koşan bazı kimselerin,
zamanla geriye dönüp dağıldıklarını,
dünyevî şeyler karşısında çözüldüklerini görür
ve bu manzara karşısında üzülür;
üzülür zira peygamberliğine inanan bazı kimseler
onu terk edip yürüdükleri yoldan geriye dönmektedirler.
Hz.Musa inkisar içinde
ve bu işin hikmetini öğrenme sadedinde Cenâb-ı Hakk'a şöyle bir soru sorar:
"Yâ Rabbi! Nasıl oluyor da bir insan Seni bilip öğrendikten sonra geriye dönebiliyor..?"
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona şöyle bu­yu­rur:
"Yâ Musa! Onlar gerçekten Beni bilenler değil, gelirken yoldan dönenlerdir."
Evet, her dönemde bu şekilde yollarda dökülüp kalan pek çok insan olmuştur.
Bunlar, tama, makam-mansıp sevdası, korku, tenperverlik, kalb ve ruhu maddiyata kaptırma
gibi mülâhazalarla yolda takılıp kalmış ve gerisin geriye dönmüşlerdir.
Bu sayılan hususlar, her devrin insanı gibi günümüzün hizmet insanları için de söz konusudur.
Bu konuda diğer bir faktör de "teşettüt-ü ârâ" diyeceğimiz hizmet sâbikûn-u evvelûnunun fikir ihtilafına düşmeleridir.
Bu çok önemli bir husustur;
zira önde bulunanlar arasındaki düşünce ihtilafı,
arkadakilerinin de ihtilafa düşmelerine yol açar.
Ki bu durum, arka saflarda bulunanların ümitlerini sarsar,
yıpratır ve onların geriye dönmelerine sebebiyet verir.
Bundan dolayıdır ki,
önde yürüyenlerin çok kararlı olmaları fevkalâde önemlidir.
Bu itibarla da,
yapılacak iş ve hizmetler,
evvelâ çok iyi istişare edilmeli,
iyi-kötü rizikoları
ve faydaları
nazar-ı itibara alınarak çok iyi planlanmalıdır.
Yani herhangi bir dünyevî iş gibi
o işin teknisyenleri tarafından her şey çok iyi gözden geçirilmeli,
mutabakat sağlanmalı
ve sonra teşebbüs edilmelidir.
Bu mevzuda kesinlikle herhangi bir kusur yapılmamalıdır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
bir işin mukaddematında,
esbaba tevessülde kusur etmemeyi talim maksadıyla,
mescide devesini bağlamadan girip "Allah'a tevekkül ettim." diyene:
"Önce deveni bağla, sonra tevekkül et!" buyurarak bu hakikati ifade eder.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bununla şöyle demektedir:
Bütün zarar yollarını tıkayıp kâr yollarını açtıktan sonra işe koyul ki,
neticede kaderi tenkit etme.
İşin başında esbaba riayette kusur etme ki,
sonunda da "Keşke!" demeyesin.
İşin başında kusur yapıldığı takdirde, sonunda:
"Keşke şöyle bir toplantı yapmasaydık!"
türünden ifadelere sebebiyet verilir ki,
bu da kaderi tenkit olur.
Çünkü mazi ve musibetlere kader açısından bakmak icap eder.
Bu mevzuda yapılan herhangi bir tenkit ise kadere taş atmak demektir.
Kadere taş atan ise kendi başına taş atmış olur.
Bu itibarla, hizmet öncüleri
kat'iyen kusur etmemeye bakmalı
ve mutlaka istişareye riayet etmelidirler.
Zira her geriye dönüş,
bir kısım fikir ayrılıklarına sebebiyet verir.
Bunu bölünmeler takip eder
ve o güne kadar yapılanlar bir bir yıkılır gider.
Allah, yapacağı işlerle alâkalı her şeyi
Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) önüne ayân beyan sermiş,
O da her şeyi açık seçik olarak görüp adımını ona göre atmıştır.
Bunda, kimsenin zerre kadar şüphesi olmamalıdır.
Bununla beraber O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Bedir, Uhud ve Hendek'te ashabıyla istişare etmiş
ve onların reyinin ağır bastığı istikamette tercihte bulunmuştur.
Bu, O'nun bir prensibiydi.
O, bir cephede kendiyle bulunan kimselerin ruhlarının da orada bulunmasını arzu ediyordu.
Zira ruhu O'nunla beraber olmayan bir insanın bedenini götürmesinin de bir mânâsı yoktu.
Bu mânâda Allah Resûlü, İbn Cahş'ı seriyenin başında askerî bir operasyon için
Mekke yakınlarında bir yere gönderirken ona sıkı sıkıya tenbihatta bulunuyor ve
yanına aldığı adamlarla Mekke'nin önüne kadar gitmesini, beraberindekileri hiçbir
şekilde zorlamamasını ve isteyenin evine dönebileceğini söylüyordu…
Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istişareye çok önem verirdi;
Uhud savaşı öncesinde de ashabını toplayıp istişarede bulunmuşlardı.
Ashab-ı kiramın gençleri,
"Yâ Resûlallah!
Bedir'de olduğu gibi dışarıya çıkalım.
Onlarla göğüs göğüse çarpışalım.
Bizi bu şereften mahrum etme!" demişlerdi.
Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) niyeti müdafaa harbi idi.
Aslında bu, Allah Resûlü'ne,
gördüğü bir rüya ile gösterilen bir stratejiydi.
O, rüyasında zırhının içine girdiğini,
bir kısım sığırların boğazlandığını
ve kılıcının ağzında bir kırılma olduğunu görmüş
ve bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurmuşlardı:
"Bu zırh bizim için Medine'nin içidir,
gelin müdafaa harbi yapalım.
Onlar bize saldırsınlar,
biz onları burada karşılarız.
O boğazlanan sığırlar, benim ashabımdır;
gelin oraya gitmeyelim.
Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması,
yakınlarımdan birinin ölmesi demektir."
Evet, Allah göstermiş, tenbihte bulunmuş ve Habib'ine bir sinyal vererek,
"Onlara karşı müdafaa harbi yapın!" demişti.
Ancak, bütün bunlara rağmen Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
istişarede genelin görüşünü esas alarak zırhını ve silahlarını kuşanmıştı.
Sonra ashabın büyükleri meselenin farkına varıp gençleri ikna etmiş ve Efendimiz'e gelerek,
"Yâ Resûlallah! Gençlerimiz ısrarlarından vazgeçtiler.Siz, nasıl emir buyurursanız öyle yapalım." demişlerdi.
Ama Allah Resûlü, "Bir Peygamber, bir meselede karar verdikten sonra artık geriye dönmez."
diyerek istişarede alınan kararı uygulamaya koymuştu.
Şüphesiz bunda da pek çok hikmet vardı…
Evvelâ, Efendimiz dışarıya çıkmayıp da Medine'nin içinde müdafaa savaşı verseydi,
bunun üzerine de müşrikler, Hendek'te olduğu gibi etraflarını muhasara etselerdi,
bazıları "Peygamber dışarıya çıksaydı, Bedir'deki gibi biz de ganimet alırdık."
diyebilirlerdi.
Efendimiz'in tedbiri mevzuunda akıl vermeye kalkma,
O'nun tedbirini tenkit etme de –İmam Şafiî'nin nokta-i nazarına göre– küfre girme demekti.
O, tedbirinde kat'iyen tenkit edilemezdi.
Allah Resûlü istişare neticesine göre karar verip Medine dışına çıkmıştı.
Karar verdikten sonra geriye dönseydi,
ihtimal teşettüt-ü ârâya sebebiyet verilecekti
ve sahabe arasında fikir ayrılıkları olacaktı.
Bazıları, "Peygamberimiz, fikrinden vazgeçirildi." diyeceklerdi.
Hâlbuki karar verdikten sonra fikrinden vazgeçmek,
bir irade zaafı ifadesidir
ve O pâk dâmen, bu tür şeylerden fersah fersah uzaktır.
Bunlar, basit hareketler değildir
ve İslâm tarihinde çok mühim hâdiselerdendir.
Bu itibarla, işin başında çok iyi düşünmek,
isabetli karar vermek ve daha sonra da geriye dönmemek asıl olmalıdır.
Zira her geriye dönüş, bir kısım insanların da dökülmesi demektir.
Netice itibarıyla diyebiliriz ki,
şayet hizmet kervanı içinde dökülen insanlar varsa,
öncelikle bunlar bu meseleyi çok iyi hesap edememiş
ve sonra da dayanmasını bilememiş, darılmış, geriye dönmüş kimselerdir.
Ne var ki, hizmet öncülerinin hesapsızlığı bununla da kalmaz;
o, bazen bir ülkeyi bütün bütün alır götürür.
Bu sorunun sonunda, insanın içinde inkisar hâsıl eden şöyle bir ifade de var:
"Bir hizmet insanının hizmet ömrü birkaç seneden mi ibarettir?
Böyle ise arkadan gelenler aynı akıbetin tasavvuruyla sarsılmazlar mı?"
Evet, hizmet ömrü, birkaç seneden ibaret olanlar vardır.
Bu faaliyetler –Allah'ın tevfik ve inayetiyle– ihlâs ve Allah'ı hoşnut etme esasları üzerine planlanmıştır.
Bu itibarla da bu yolda samimiyet ve ihlâsla yürüyemeyenler döküleceklerdir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere için
"Medine, tıpkı bir körüğün cürufu ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır." ifadelerini kullanmaktadır.
Medine'nin hususiyeti mahfuz, konu umumîdir;
günümüzde de imana ve Kur'ân'a hizmeteden kimseler arasında
ihlâsını koruyamayanlar zamanla elenecek ve döküleceklerdir
ve bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.
Ancak niyazımız odur ki,
Rabbimiz, bir adımlık dahi olsa imana ve Kur'ân'a hizmet edenlerin ayağını kaydırmasın
ve onları her zaman muhafaza buyursun!
Cenâb-ı Hak, her büyük davanın, temellerinin atıldığı dönemlerde
ham ruhların elenmesi için o dava müntesiplerini değişik imtihanlara maruz bırakır.
Çünkü temelde elenmeyen ham ruhların,
daha sonra meydana gelebilecek çetin imtihanlar karşısında elenmeleri söz konusu olacaktır ki,
bu da tam felaket demektir.
Bu sebeple işin bünyesini esas teşkil edecek insanların,
dönmeyenlerden olması için bir kısım elenmelerin olması zarurîdir.
Bediüzzaman'ın, etrafındakilere eleneceklerini,
hasların hamlardan ayrılacağını söylemesini hatırlatmakta da yarar var.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında da bu tür elenmeler olmuştur.
Meselâ Ureyne kabilesinden bir grup insan
Medine'ye gelip bir tür mide rahatsızlığından dolayı hasta olduklarını söyleyip
şifası için Efendimiz'den yardım etmesini istemişler;
Allah Resûlü de, "Sadaka develeri var. Gidin, onların sütlerinden için." demişti.
Onlar da Efendimiz'in işaret buyurduğu yere gidip dediklerini yerine getirip şifa bulmuşlar;
ama ardından da develerin çobanlarına türlü türlü işkenceler yapmış,
hatta gözlerini çıkarıp öldürmüş sonra da çekip gitmişlerdi.
Bu haberi alan Allah Resûlü hemen bunları kısa bir süre içinde yakalatmış,
"kısas" uygulatmış ve bunun üzerine
"Medine, tıpkı bir körüğün cürufu ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır." buyurmuşlardı.
Medine tıpkı bir körük gibidir.
Nasıl ki, körük, kömür ve demirin isini pasını silip temizler,
aynen onun gibi Medine de pis ruhlu insanları temizleyip bünyesinden atıverir.
Medinemisal aynı misyonu taşıyan şehir ve toplumların da aynı hususiyetlere sahip olması her zaman mümkündür.
Elenenlere örnek olması açısından Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inanmış,
O'nun yanında bulunmuş Reccâl isimli şahsı da hatırlatalım;
bu şahıs, daha sonraki yıllarda Yemame'de yalancı peygamber Müseylimetü'l-Kezzab'ın saflarında mürtet olarak öldürülmüştür.
Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.
Evet, bunun gibi her dönemde elenen pek çok insan olmuştur.
Bugün olduğu gibi yarın da olmaya devam edecektir.
Bu hususta kimsenin teminatı yoktur.
(Allah bizi muhafaza buyursun!)
Bu mevzuda "Ön saflarda koşuyoruz." türünden düşüncelere kapılmamak gerekir.
Böyle bir düşünce yerine,
"Birer nefer olarak bu işe intisap ettik.
Gelecekte yeşerecek bir bahçeyi suluyoruz." demeli
ve "Rabbim, sağlam ellere teslim edeceğimiz ana kadar bizi takatimizin fevkinde imtihanlara tâbi tutmasın!" dileğinde bulunmalıyız.
Şimdi meselenin esasına gelelim.
Bu tür hareketlerde şevk ve gayretin kaybedilip yerini birtakım ferdî ve içtimaî arızalara bırakması çok sık karşılaşılan bir durumdur.
Bu durum, insanın içine âdeta bir tortu gibi oturmakta ve zayıfların ümitlerini kırmaktadır.
Bunun önüne geçebilmek için şu esaslara dikkat etmek gerekir:
Her şeyden evvel, buraya kadar arz edilen meseleleri nazar-ı itibara alarak,
imana ve Kur'ân'a hizmet yolunda asla ümitsizliğe düşülmemelidir.
İnanan bir insan, tek başına da kalsa:
"Allah benimle beraber olduktan sonra, O'nun tevfikiyle her işin üstesinden gelirim." duygu ve düşüncesi içinde olmalıdır.
Nitekim Kur'ân-ı Kerim Hz.İbrahim'e "Tek başına bir ümmetti."[1] demektedir.
Haddizatında Hz.İbrahim tek bir fertti ama onun himmeti, bütün insanlığı içine alacak kadar genişti.
O, bütün dünyayı kucaklama azm ü gayreti ve cehdi içindeydi.
Ateşe atılırken tek başınaydı.
Tek bir insan çıkıp da bu zulme "Dur!" dememişti.
Hz.Musa'ya eza ve cefa edilirken saraydan birisi ileriye atılıp,
"Ne o, siz bir insan "Rabbim Allah'tır." dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz?"[2] demişti.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zuhur ettiği zaman,
aynı sözler o zattan intikalen Hz.Ebû Bekir tarafından ifade edilmişti.
O, müşrikler, Allah Resûlü'nün üzerine atıldığı zaman kendisini O'na siper etmiş,
"'Allah bir' dediği için onu öldürecek misiniz?" demişti.
Ama Hz.İbrahim, mancınığa konup ateşin içine atılırken yanında hiç kimse yoktu;
yoktu ki, gökler harekete geçti.
Cibril (aleyhisselâm) geldi ve "İstersen Rabbim sana yardım edecek." dedi.
Hz.İbrahim ise buna karşı sadece "Hasbî, hasbî!" demişti.
Bu, bir büyüklüğün, olabildiğine bir derinliğin, Rabbe karşı bir vefanın ve fevkalâdeden O'na itimadın ifadesidir.
İşte bizim yolumuz da, Halîliyye yolu, Hz.İbrahim'in, hasbîlerin;
yani maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlığa âmâde olanların yoludur.
Bu sebeple bu yola baş koyanlar tek başlarına kalsalar bile yılmadan, darılmadan, dayanmasını bilmeli ve
hep kapıyı dövmeye devam etmelidirler.
İşte bu anlayışta olan bir ferdin, ümitsizliğe düşmesi kat'iyen düşünülemez.
Çünkü o bilir ki, muvaffakiyet Allah'tandır.
Hidayet edecek ve gönülleri yumuşatacak da O'dur.
Bütün şartların olumsuzluğuna rağmen hak ve hakikate ait bir kısım tohumların
çeyrek veya yarım asır evvel toprağın bağrına atılan bir kısım tohumların
rüşeymler hâlinde başlarını dışarı çıkarmaları tamamen Allah'ın lütfu ise,
bundan sonra bunu koruma, muhafaza etme ve geleceğe ait fonksiyonunu eda ettirme de Allah'a aittir.
Dolayısıyla bu, bizi çok fazla ilgilendirmez.
Hem şe'n-i Rubûbiyetin gereğine karışmak bir suiedeptir.
Binaenaleyh, bizim için ümitsizliğe düşmek ve inkisara kapılmak da söz konusu olmamalıdır.
İkinci olarak, mü'minler nerede olurlarsa olsunlar,
sık sık birbirlerini ziyaret etmeli
ve birbirlerinin meziyetlerinden yararlanmalıdırlar.
Bence bugün mü'minlerin buna çok ihtiyaçları var.
Çünkü maddî ve kemmî genişleme ölçüsünde,
mânevî rabıtalar da ona denk bir kuvvet kazanmazsa,
muhit hattı korunamaz.
Bu itibarla genişleme arttıkça irtibat daha da kuvvetli olmalıdır.
Bunu sağlamak için de mü'minlerin
sık sık birbirlerini ziyaret etmeleri,
görüşmeleri,
meziyetlerini birbirlerine duyurmaları,
beraber bir bütün olduklarını sık sık birbirlerine hatırlatmaları gerekir.
Bu da lafla yani ittihat havarisi iddiası ile değil, fiilen göstererek olmalıdır.
Kat'iyen "Bana gel!",
"Birleşelim, güç birliği yapalım!" türünden sözler kullanmamalı,
birleşmeyi fiilen göstermeli,
onu/onları sevdiğini söylemeli,
şayet bir yerde başkalarına ait bir hizmet görürse onu alkışlamalı
ve devamlı müsamahalı olmalıdır.
Mü'minler birbirlerine karşı o denli müsamaha içinde bulunmalıdırlar ki,
onların müsamaha atmosferi içine giren bütün kinler, nefretler,
küre-i arzın atmosferine çarpan şahaplar gibi eriyip gitmelidirler.
Bütün bunların nasıl bir neticeye götüreceğine gelince, o Allah'a aittir.
Son üç çeyrek asırdan bu yana,
milletçe ondan evvelki iki asırlık ölmeye, sönmeye ve hâk ile yeksan olmaya mukabil,
her yerde çok değişik şekilde gürül gürül bir canlılık baş göstermeye başladı.
Hatta belli bir seviyede kemale erdi de denebilir.
Şimdi belli bir neslin yetişmesi ve onun kuhûlet çağını idrak etmesi beklenmektedir.
Kendini bize Rahmân u Rahîm olarak tanıtan Hz.Allah, hikmetiyle, rahmetiyle ve
inayetiyle bu dönemde ekilen tohumları inşâallah koruyacak, başakları muhafaza edecek,
civcivlerin palazlanmasını ve kuşların kanat çırpıp pervâz etmesini de temin buyuracaktır.
Ve inşâallah hiçbir zaman bütün bütün şevkimiz sönmeyecektir.
En çok bedbin, karamsar ve şevksiz olanınız eğer ben isem, benim düşüncem budur.
Etrafımda öyle canlı arkadaşlar var ki, ben şahsen onları görünce kendimden utanıyorum.
Evet, onlara bakınca içimden şöyle geçiyor:
"Bunlar bizi ak saçlı, yaşlı görüyorlar.
Belki onlara engel oluyoruz.
Bu sebeple kendilerine düşen vazifeyi de tam olarak eda edemiyorlar.
Dünyadan çekip gitsek, ihtimal daha canlı, daha samimî bu işin altına gireceklerdir."
Ufuk böyle görünmektedir.
Ufku böyle görmeyenler ise karamsar ruhlardır.
Soru: Dünyevîlik ve menfaat düşüncesi gibi bulaşıcı hastalıkların, toplumun bütün katmanlarına, hayatın her tarafına sirayet ettiği günümüzde bir peygamber ahlâkı olan istiğna disiplinini hayatımıza nasıl tatbik edebiliriz? Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap:
İstiğna;
insanın Allah’tan başka hiçbir kimseye el açmaması, yüzsuyu dökmemesi;
aç ve susuz kaldığı zamanlarda dahi halka arz-ı ihtiyaçta bulunmaması ve hayatını hep gönül zenginliği, gönül tokluğuyla iffet dairesi içinde sürdürmesi demektir.
İstiğna, peygamberlik mesleğinin çok önemli bir düsturu ve Allah ahlâkı ile ahlâklanmanın da bir tezahürüdür.
Çünkü Allah (celle celâluhu) Samed’dir;
her şey O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir.
Evet, O, Ganiyy-i alel’ıtlak, Müstağni-i Mutlak’tır.
İnsana gelince onun bir kısım şeylere ihtiyacı vardır.
Bu sebeple insan için mukayyet istiğna tabirini kullanmak daha doğru olur zannediyorum.
İşte insanlık âleminin medar-ı iftiharları enbiya-yı izam efendilerimiz, müstağni-i mukayyet olarak, hayatları boyunca hep istiğna ruhuyla yaşamış;
isteyeceklerini yalnız Allah’tan istemiş,
dertlerini yalnız O’na açmış;
eda ettikleri risalet vazifesi,
yaptıkları hizmet ve fedakârlıklar karşısında da hiç mi hiç beklentiye girmemiş, ücret talebinde bulunmamışlardır.
Kur’ân-ı Kerim pek çok yerde bu hususa dikkat çeker ve enbiya-yı izamın ağzından
وَمَۤا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
"Ben yaptığım tebliğ vazifesi karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum, ücretim ve mükâfatım münhasıran Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (Şuarâ sûresi, 26/109) hakikatini ilan eder.
Meselâ Şuarâ sûresinde Hz.Nuh, Hz. Hud, Hz.Salih, Hz.Lut ve Hz.Şuayb’ın (ala nebiyyina ve aleyhimüssalâtü vesselâm) sergüzeşt-i hayatları, maceraları, misyonları, konumları silsile hâlinde anlatılırken, her seferinde o büyük peygamberlerin lisan-ı mübareklerinden bu husus bir kez daha dile getirilir."
Bu açıdan peygamberlik mesleğinin hakiki mirasçıları, dava-i nübüvvetin vârisleri de son nefeslerini verinceye dek hep istiğna ruhuyla hareket etmeli, müstağni yaşamalı ve asla Allah’tan başka hiç kimse karşısında bel kırmamalı, boyun bükmemeli, minnet altına girmemelidir.
Çünkü –Rabbim muhafaza buyursun– hizmet insanı, minnet altına girerse, altına girdiği minnetin diyetini çok ağır bir şekilde ödemek zorunda kalabilir.
Bu sebeple iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlar, bir ömür boyu iktisat ve kanaat düsturlarına sımsıkı sarılmalı, icabında aç kalmalı, gerekirse günde bir öğünle iktifa etmeli, fakat kat’iyen başkalarına diyet ödeyecek bir duruma düşmemelidir.
Evet, onlar ister şahısları, isterse aile ve yakınları itibarıyla el âleme el açmaktan, tese’ülde bulunmaktan uzak kalmalıdır.
Zira her el açış, her tekeffüf Allah’ın inayet ve rahmetinden, O’nun tutup kaldırmasından bir adım uzaklaşma ve kazanma kuşağında bir kayıp, bir hüsran yaşama demektir.
Adanmış Bir Ruh Her Zaman Hür ve Azat Olmalı
Burada bir haşiye düşerek meseleyi biraz daha açmak istiyorum:
Meselâ ilminiz, irfanınız, aşk u heyecanınız itibarıyla sizin topluma faydalı olabileceğinizi düşünen insanlar, değişik programlara sizi davet edebilir, arabalarıyla alıp bir yerden bir yere götürmek isteyebilir veya “şununla uçak bileti alır, yol masraflarınızı karşılarsınız” vs. diyerek size bir şeyler vermeyi teklif edebilirler.
Fakat eğer imkânınız varsa, gücünüz yetiyorsa, gönüllü olarak gittiğiniz bir programa katılmak için dahi bir yerden bir yere intikalinizi kendi imkânlarınızla yapmalı;
kimseye bâr olmamaya bakmalısınız.
Aksi halde, yapılan hizmet ve faaliyetlerden dolayı bir beklenti içine girilirse, hem peygamber mesleğine muhalefet edilmiş, hem de adanmışlık ruhuna halel getirilmiş olur.
Böyle bir tavır aynı zamanda adanmış bir ruhun kendi tesirini kendi eliyle kırması demektir.
Evet, istiğna disiplinine bağlı hareket edilmezse, belki kendisinden ciddi mânâda istifade edilebilecek bir donanım ve konumu olsa dahi o insan, hiç farkına varmaksızın, bir nev’i vesâyet altına girmiş, kendi eliyle, kendi el ve ayağına zincir vurmuş olur.
Dine hizmet yolunda koşturan bir insan, belki kendi el emeği ve alın teriyle, bazen yazarak, bazen çizerek, bazen de öğretmenlik yaparak zaruri ihtiyaçlarını temin edecek seviyede bir şeyler kazanabilir.
Ancak, “hizmet yapıyorum”, “hizmet yolunda koşturan bir ferdim” diyerek belli imkânlara kavuşmayı düşünme, zengin olmaya çalışma ve hele konumunu kullanarak çevresini, yakınlarını kayırma gibi bir niyet ve teşebbüs içinde bulunma, asla unutulmaması gerekir ki tepeden tırnağa kadar izzet, itibar ve istiğnaya dayalı adanmışlık ruhuna aykırı tavır ve davranışlardır.
Bu açıdan hak ve hakikat yolcuları, hiçbir zaman bir başkasına bel kırma, boyun bükme, medyuniyet hissetme şeklinde diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdır.
Evet, dine hizmet eden, kendini evrensel değerlere adamış bulunanlar kat’iyen vesâyet yaşamamalı;
her zaman hür, serbest ve azat olmalıdır.
Gel gör ki, belli bir dönem biz de, vaaz ederken, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesinde bulunurken maalesef maaş aldık.
Rabbim taksiratımızı affetsin.
Vâkıa, fukaha imamlık yapacak kimse kalmadığı zaman, bu vazifenin bütün bütün terke uğramaması için imamların maaş almasına ruhsat vermiştir.
Fakat asıl olan maaş almadan imamlık, maaş almadan müezzinlik ve maaş almadan vaizlik yapmaktır.
Ama neylersin ki, fakir ailenin çocuklarıydık.
Maaş almadan iaşeyi temin etmek pek mümkün görünmüyordu.
Fakat belki de, bir yerde taş kırıp amelelik yaparak alın teri ile kazanıp daha sonra da vaaz u nasihat yapabilirdik.
Verdikleri maaşı da el sürmeden fakir fukaraya dağıtabilirdik.
Ne yazık ki, böyle olmamıştır ve itiraf etmek gerekir ki, bunlar da bizim hatalarımızdır.
Gönüllerde Kalıcı Müessiriyetin Yolu
Sözün başında mutlak ve mukayyet istiğna tabirlerinden bahsetmiştik.
Eğer, enbiya-i izamın istiğnasına mukayyet istiğna diyecek olursak, günümüzde Kur’ân’a dilbeste olmuş adanmış ruhlar da, onlara tâbi olmanın bir gereği olarak, elden geldiğince mukayyedin mukayyedi bir istiğna içinde olmalıdır.
Biraz önce ifade edildiği gibi bir öğüne güçleri yetiyorsa bir öğünle iktifa etmeli;
günde üç bardak çay içmenin altından kalkamayacaklarsa bir bardakla yetinmeli;
yetinmeli ve hep müstağni yaşayarak kredilerine asla toz kondurmamalılar.
Bütün bunlar, elbette ki falanın filanın öyle bilmesi için yapılmaz.
Fakat insanların, ortaya konan hakikatleri kabullenip benimsemeleri, hakkınızda suizan etmemelerine, size güvenip itimat etmelerine bağlıdır.
Öyle ki kırk yıl boyunca beraber olduğunuz insanlar neticede şunu demelidir:
“Biz otuz-kırk senedir bu insanları takip ediyoruz.
Gördük ki, hiçbiri bir yerlerden bir şey aparıp da biriktirmiş değil, ne borsada ne de başka bir yerde hisse senetleri var.
Dünyada bir dikili taşları dahi mevcut değil.
Yakınlarından herhangi birini kayırdıklarına da şahit olmadık.
Belli ki, bu insanlar sadece “rıza”ya kilitlenmişler ve ondan başka bir mülâhazaları da yok.
Âdeta kendilerini ve sahip oldukları her şeyi Cenâb-ı Hakk’a satmış ve bununla Cennet’i peylemişler.”
Bir kez daha ifade edelim ki, Hakk’a adanmış bir gönül elbette ki bu türlü demelere, görmelere, söylemelere bağlı bir hayat yaşamaz/yaşamamalıdır.
Fakat bu disiplinlere bağlı bir hayat çizgisinin de gönüllerde çok önemli ve kalıcı bir tesirinin olacağı muhakkaktır.
İstiğna konusunda dikkat edilecek önemli hususlardan biri de “Başkaları hassas davranmıyor, o hâlde ben de bu mevzuda biraz daha esnek hareket edebilirim.” anlayışıdır.
Bu anlayış, insanın kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir.
Zira musibette herkesle beraber olmak ötede hiçbir mânâ ifade etmez, ahirette insana hiçbir fayda sağlamaz.
Dolayısıyla, “başkaları bu konuda hassasiyet göstermiyor, bu mesele artık belva-yı âmm olmuş, öyleyse biz de belli ölçüde yiyebilir, içebilir ve daha geniş imkânlara sahip olabiliriz.” şeklinde düşünmek insanı helâke sürükleyecek yanlış bir bakış açısıdır.
Bilakis her fert çevresine bakarken şöyle düşünmelidir:
“Arkadaşlarımın kıvamını koruma, istiğna mevzuunda onlardaki hassasiyet şuurunu ve metafizik gerilimi muhafaza adına elimden gelen gayreti göstermeli ve böylece onların, dünyanın cazibedar güzelliklerine kapılarak mahvolup gitmelerine engel olmaya çalışmalıyım.”
Bilhassa sevk ve idare konumunda bulunan kimseler, bir taraftan çok ciddi bir hassasiyet ve titizlikle bu konuda çizgilerini koruyup örnek olurken, diğer taraftan da çevresindeki insanlara bu ruhu aşılamalı, onları sürekli rehabilite etmeli ve bu konuda herhangi bir boşluk ve zaafın meydana gelmesine fırsat vermemelidir.
Makam-Mansıp Mevzuunda da İstiğna
Diğer yandan istiğna sadece maddî ücretlerle alâkalı bir mesele değildir.
Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşettiği akıl, zekâ, mantık ve muhakeme kabiliyeti, sevk ve idaredeki yüksek performans gibi donanımlar da bir imtihan vesilesidir.
İşte bu tür mazhariyetler sonucunda elde edilebilecek maddî-mânevî makam ve mansıplar, ad ve unvanlar, nam u nişan, teveccüh ve iltifatlar mevzuunda da insan beklentiye girmemeli ve hep istiğna ruhuyla hareket etmelidir.
Üstad Hazretleri bir yerde sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete, tabiiyetin tercih edilmesi gerektiğini hatırlatıyor. bk. Lem'alar, Yirminci Lem'a.
Yani varsın, önümüze başkaları geçsin, başkaları imam olsun.
Meselâ, mihraba geçtik ve insanlar da arkamızda saf bağladı.
Tam o esnada gördük ki, arkamızda imamet vazifesini yapacak birisi var.
Hemen geriye çekilmesini bilmeli ve onun imamete geçmesini temin etmeliyiz.
Ve yine diyelim ki, yirmi-otuz sene değişik yerlerde hak ve hakikate hizmet ettik, işin tabiî seyri içerisinde insanların imreneceği, teveccüh göstereceği bir konumu bize emanet ettiler.
İşte bu noktada her zaman kendimizi diken üstünde duruyor gibi görmeli ve:
“Acaba bana ne zaman ‘gel’ diyecekler;
diyecek de beni bu vebalden kurtaracaklar!” mülâhazasını taşımalıyız.
Evet, çok rahatlıkla, bir dönem önünde yürüdüğümüz insanların arkasına geçebilmeli ve onları takip edebilecek kıvamda olmalıyız.
Eğer insan bu türlü bir niyet safveti ve mülâhaza duruluğu içinde değilse, yaptığı işe heva u hevesini karıştırıyor ve dolayısıyla halisane davranmıyor demektir.
Evet, bir hizmet insanının, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği bir konumu sanki onun ebedî hakkıymış gibi korumaya çalışması ve bu konuda bir ceht ve gayret içinde bulunması onun samimiyetsizliğine delalet eder.
İhlâs ve samimiyetten mahrum böyle insanların arasında ise, her zaman münazaa ve münakaşa çıkabilir.
Hâlbuki Kur’ân talebelerinin arasındaki münasebet kardeşlik münasebeti olmalıdır.
Yaş, baş, bilgi, kıdem meselesi esas ölçü ve kıstas değildir.
Dünyevî hedef ve maksatlarda pek çok makam bulunabilir.
Ama kardeşlik söz konusu olunca, artık herkes aynı çizgi üzerinde yan yana gelmiş fertler gibidir.
Dolayısıyla kendini iman ve Kur’ân hizmetine adamış bir fert, hangi sahada olursa olsun, hangi konumda bulunursa bulunsun her zaman iki adım geriye çekilmeye hazır olmalıdır.
Aksi takdirde, hayırlı bir iş için yola çıkmış insanlar arasında dahi, enaniyet ve bencillikten kaynaklanan kavgalar, vuruşma ve didişmeler kaçınılmaz olur.
Bunun neticesinde de ihtilaf ve iftiraklar ortaya çıkar, tevfik-i ilâhî kesilir.
Rabbim hepimizi böyle feci bir akıbete sebebiyet vermekten muhafaza buyursun! Her birimizi ihlâsa kilitlenmiş ve ihlâsa erdirilmiş kullarından eylesin!
Bir mü’min için metafizik gerilim çok önemli bir unsurdur.
Bir mânâda, müspette sebat, menfiye karşı da boykot diyebileceğimiz metafizik gerilim, bir taraftan hizmete ait yolları işletme, bir mekanizma kurma ve onu daima işler durumda tutma, diğer taraftan da günah ve tahrip cephesine karşı devamlı ve ısrarlı bir direniş içine girme mânâlarını taşır.
Diğer bir ifadeyle metafizik gerilim, Allah ve Resûlü’ne ve Resûlün getirdiği sisteme sımsıkı sarılıp, küfür ve küfrandan yılandan, çıyandan kaçıyor gibi kaçma demektir.
Zaten bir hadis de bu hususu izah eder.
Üç haslet vardır.
Bunlar kimde bulunursa, o insan imanın tadını tatmıştır:
Allah ve Resûlü’nün her şeyin üstünde sevilmesi, insanlara Allah’tan ötürü muhabbet duyulması ve imanı bulduktan sonra yeniden küfre dönüşün ateşe atılıyor gibi kerih görülmesi.1
Sen “âşık” olacaksın Allah ve Resûlü “mâşuk” olacak.
İnsanları sadece Allah için seveceksin.
Bunlar meselenin müsbet yönüdür.
Bir de meselenin menfi yönü var ki, o da küfür ve küfran yoluna karşı bir tavır belirlemenin gerekli olduğudur.
Evet, hakikî mü’min iman sevgisi kadar dalâlet yoluna girmemede kararlı ve gerilimi tam olmalıdır ki, kendi olarak kalabilsin.
Ne var ki gerilimi muhafaza etmek, elde etmekten çok daha zordur.
Onun içindir ki bu mevzuda sebat ve azim birer ön şarttır.
Gerilim yer yer ünsiyet ve ülfetle gevşeyebilir.
Davaya karşı bir alışkanlık olur.
Bazen de araya bencillik, hırs, tamâ, makam sevgisi, rahat ve rehavet düşkünlüğü gibi şeyler girer, hizmet aşk ve şevkini söndürür, ruhu yozlaştırır ve iradeyi de felç eder.
Bir devre gece gündüz demeden hak davası uğruna koşup duran biri, daha sonra her arandığında ayrı bir bahane ile hizmetten kaçıyorsa, gerilim gevşemiş ve o da kokuşmaya yüz tutmuş demektir.
Hâlbuki çok ciddî bir metafizik gerilim isteyen böyle bir mevzu, gerilimini kaybetmiş insanlarla tahakkuk ettirilemez.
İmanla kanatlanmış mü’minler, her mevzuda olduğu gibi, metafizik gerilim ve aksiyon hususunda da çok dikkatlidirler.
İçlerinde, alnından öpülmeye lâyık niceleri vardır ki, her an arkadaşlarına misal teşkil edecek şekilde metafizik gerilim örnekleri vermektedirler.
Hatta bunlardan birisini hiç unutamıyorum.
Bir gün kendisine “İki-üç gece evde kal da şu işi yapıver.” demiştim.
Verdiği cevap aynen şu olmuştu:
“Salih amel adına yapmaya azmettiğim şu son işten sonra ben hiç evimde kalamıyorum ki...”
İşte bu gerilimin gevşememesi gerekir.
Biz, Resûlullah’a ve O’nun güzide dostlarına ancak bu gerilimle ulaşabiliriz.
Hekimler bazı rahatsızlıklarımıza karşı bize bir kısım tavsiyelerde bulunur ve bu tavsiyelere kayıtsız şartsız itaat etmemizi isterler.
Hoşlanmasak bile onların verdikleri hapları yutar, iğneleri vurdururuz.
İşte en az maddî hastalıklarımıza gösterdiğimiz bu hassasiyet ölçüsünde, bu meselenin hekimlerinin sözlerine uymakta da hassasiyet gösterilmesi lâzımdır.
Ta ki, gerilim muhafaza edilmiş olsun.
Şimdi de mevzu ile alâkalı tavsiye edilebilecek bazı hususları arz etmeye çalışalım:
Birincisi:
Yalnız kalmamaktır.
Sürüden ayrılanı kurt yer.2 Topluluktan ayrı kalan, arkadaş ve dostlarından uzaklaşan bir kişinin akıbeti de nefis ve şeytan tarafından parçalanıp yutulmak olur.
Önceleri kendi yapamadığına hayıflanmakla işe başlar.
Bu esasen iyidir ancak yeterli değildir ve devamlılık arz etmez.
Sonra arkadaşlarının yaptıklarını hafife almaya;
derken, basamak basamak ilerleyen bu tavrıyla en sonunda bütünüyle, dava düşünce mefkûresini inkâra ve yapılan işlerin lüzumsuzluğunu iddiaya başlar.
İşte mahvolmaya namzet bir zavallı.
İlk başta onu bu hâle getiren yalnızlık ve topluluktan uzak kalış hemen telâfi edilmedikçe onun bu kötü akıbetten kurtulması düşünülemez.
Öyleyse böyle bir neticeye götürmesi muhtemel kapılar, ta baştan kapalı tutulmalıdır.
İkincisi:
Bilgi ve mârifet planında daima yenilenme yolları araştırılmalı ve bu hususta ısrarlı olunmalıdır.
Allah (celle celâluhu) kâinatı bir kitap gibi önümüze sermiş, sonra da bunları bizlere talim edecek kitap ve peygamberler göndermiştir.
Daha sonra yetişen binlerce evliyâ, asfiyâ ve âlimler, hep aynı hâle etrafında pervâz etmiş, istidat, kabiliyet ve meşreplerinin renk ve durumuna göre, her iki kitabı (şeriat-kâinat) şerhe koyulmuşlar ve bir arı gibi çiçekten çiçeğe kona kalka nice mârifet peteğinde şifa dolu bal hüzmelerine iştirak etmişlerdir.
Bütün bu olup bitenler bir gaye ve hedefe bağlı olarak ilâhî hikmetin muktezası şeklinde değerlendirilip ihtimamla mütalâa edilmelidir ki, ilâhî hikmete uygun bir karşılıkta bulunduğumuzdan söz edebilelim.
Bu fıtrî seyre ayak uyduramayan ve kâinatta her an meydana gelen teceddüt ve yenilenmeye mârifet adına iştirak edip aynı kanaviçeyi dokuyamayan bir insan, yavaş yavaş bilgi planında hayatiyetini kaybeder ve beklenmeyen bir hızla kokuşma devresine giriverir.
Derken bir müddet sonra da işe yaramaz hâle gelir.
Üçüncüsü:
Râbıta-i mevt,3 dediğimiz daima ölümü düşünme de gerilimimizi muhafazada önemli faktörlerden biridir.
Ölmeden evvel ölme, hakikî hayata ermenin bir başka adıdır.
Bizi bitirip tüketen tûl-i emeller, ancak, ölümle kesilip atılabilir.
Hele, bütün dostların kabrin öbür tarafında bizi bekledikleri düşüncesi, hele gerçek saadet ve bahtiyarlığın, kabir koridorunun öbür ucunda bulunduğu inancı...
Zaten bir dava adamının idealini süsleyen en son nokta ve ufuk mefkûre, yârâna kavuşup onlarla beraber Cennet ve Cemalullah’ı müşâhede değil midir? Öyleyse bizi o neticeye götürücü yolda bizler de birer küheylan kesilmeli ve çatlayıncaya kadar da durup dinlenmeden yolumuza devam etmeliyiz.
Evet, bir küheylan gibi..
Çünkü o yorulma bilmez, mazeret ileri sürmez.
Dermanının bitim noktasına kadar koşar, çatlar ve ölür.
Ancak ona ölüm mazeret olur.
Bu yönüyle ben atı çok severim.
Ve her dava adamının ona benzemesini isterim.
Dördüncüsü:
Kendimize, mutlaka, bizi ikaz edecek ve bizde bir gevşeme müşâhede ettiğinde hayırhâhlık yapacak bir arkadaş seçmeliyiz.
Bu da, yollardan biridir.
İlk bakışta böyle bir şey nefsimize ağır gelebilir, ancak, dinî hayatımız adına çok mühim ve müspet neticeler doğuracağı şüphesizdir.
İyi dost Hızır çeşmesi gibidir.
Kendinizde biraz gevşeklik ve kalbinizde biraz sarsıntı, hatta heyecansızlık hisseder etmez hemen ona koşup “Bana bir şeyler anlat!” deyin ve derdinizi söyleyin ve hiç şüpheniz olmasın ki, böyle bir dost sizi elinizden tutacak, hayatın çeşitli girdap ve labirentlerinden geçirecek ve yeniden aydınlık iklime kavuşturacaktır.
Zâhiren onun sözlerinde bir ekşilik ve iç burkuntusu duyabilirsiniz;
fakat mühim olan işin neticesidir.
İlk neşter darbesine katlandıktan sonra, her an onun yüz misli size ızdırap veren yaraların sancılarından kurtulacak ve dinen ızdırabınız bir cihetle ruhanî bir zevkle yer değiştirecektir.
Ben şahsen bir devrede önüme oturmuş ve benden ders okumuş bir arkadaşıma bu mevzuda birçok defa müracaat ettim.
O da kendine göre bana bir şeyler söyledi.
Hiç zarar görmedim, aksine istifade ettim ve yararlandım.
Sizin de aynı çareye başvurmanıza bir mâni yoktur.
Yeter ki mesele hasbîlik çerçevesinde ele alınmış olsun.
Beşincisi:
Ecdadımız, işleyen demirin pas tutmayacağını en veciz ve en tonlu keyfiyetiyle ifade etmişler ve “İşleyen demir pas tutmaz.” demişlerdir.
Aynı ifade hizmet insanı için de geçerlidir.
Onun içindir ki gerilimi muhafazanın başka bir yolu olarak da bu mevzuun ele alınmasında yarar görüyoruz.
Psikolojik olarak insan, içinde bulunduğu işle daha yakından alâkadardır.
Diğerlerinin yaptığı şeyler, kendi yaptığından mühim olsa da onu dolayısıyla ilgilendirir.
İşte insandaki bu zaafı iyi kullanmak gerekir.
Her mü’minin, dine ve millete hizmet etmeye ait bir meselenin ucundan tutarak işe sahip çıkması ve bunun yaygın hâle getirilmesi, terki caiz olmayan bir zarurettir.
Baştan beri saydığımız maddeler tatbik edildiği müddetçe –inşâallah– bizde gökkuşağı gibi bir gerilim meydana gelecek ve bizler de birer aksiyoner dava adamı olma ufkuna ereceğiz.
Tûl-i emel: Bitmez, tükenmez, sonu gelmeyen arzu ve istekler.
Kerih: İğrenç, çirkin, tiksindirici.
Mâşuk: Sevilen, âşık olunan.
Pervaz etmek: Uçmak, kanatlanmak.
1 Buhârî, iman 9, 14; ikrah 1; edep 42; Müslim, iman 67; Nesâî, iman 2-4.
2 Bkz.: Ebû Dâvûd, salât 46; Nesâî, imamet 48; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/196.
3 Bkz.: Tirmizî, zühd 4; Nesâî, cenâiz 3; İbn Mâce, zühd 31.
Soru:
Üstad Hazretleri hizmet insanı için en büyük tehlikelerden birinin de “meylürrahat” olduğunu belirtiyor;
onu, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvas ı olarak vasıflandırıyor.
Rahata düşkünlüğün umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olması ne demektir? Bu tehlikeye karşı alınabilecek tedbirler nelerdir?
Cevap:
Bediüzzaman Hazretleri yeis, acelecilik ve bencillik gibi değişik tehlikelere temas ettiği yerde bir de “meylürrahat”a değinmektedir.
Soruda da ifade edildiği gibi, “Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat gelir.
Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar.” 1 diyerek, bu felâkete dikkat çekmektedir.
“Meylürrahat”, meyil ve rahat kelimelerinden meydana gelen bir tabirdir;
bazen, tembellik ve tenperverlik kelimelerinin yerinde de kullanılan bu ifade, çalışmayı sevmeme, iş görmeyi istememe, sıkıntıya katlanmaya hiç yanaşmama ve hep rahat etme, dinlenme, eğlenme peşinde olma mânâlarına gelmektedir.
Hazreti Üstad, Risaleler’in pek çok yerinde farklı yanlarıyla hep bu mesele üzerinde durmuş;
tasrîf yaparak konuyu değişik vesilelerle farklı zaviyelerden defalarca ele alıp açıklamış, onu şeytanın desiselerinden biri olarak saymış ve ondan kurtulma yollarını göstermiştir.
Rahat Zahmettedir
Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz “meylürrahat”, aynı zamanda, dünyanın cazibedar ve zahirî güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hâsıl olması demektir.
Bu hastalığa yakalanan bir insan, artık cismanî varlığı hesabına hareket etmeye, ömrünü bedenine bağlı olarak sürdürmeye başlar;
hayata sadece yeme içme, gezip tozma, eğlenip dinlenme, yatıp uyuma, böylece gününü gün etme, sürekli zevk alma ve hayatın keyfini çıkarma mülâhazasıyla yaklaşır.
Aslında bu düşüncedeki bir insan, zamanla öyle bir hayattan da bıkar;
bir süre sonra, yapıp ettiği hiçbir şeyin tadı, tuzu kalmaz.
Başlangıçta severek yaptığı ve peşinden koştuğu işler bile artık ona zevk vermez ve o ardı arkası kesilmeyen şikâyetlerin, öldüren sıkıntılı hâllerin ağına düşer;
sürekli ondan bundan şikâyet eder ve devamlı buhranlar içinde yaşar.
Şikâyetler ve bunalımlar kısır döngüsünde kıvranır durur;
zira, Risalelerde tafsilâtıyla ifade edildiği gibi, şerlerin ve günahların aslı ve mayası ademdir, yani yokluktur.
Adem bizâtihî şerdir, karanlıktır.
Yeknesak istirahat, sükûnet ve durgunluk gibi hâletler, ademe, hiçliğe yakın oldukları için ademdeki karanlığı hissettirip sıkıntı verirler.
2 Evet, kendilerini sadece zevk ve eğlenceye veren, çalışmaya yanaşmayan ve yararlı işler ortaya koyamayan kimseler, derin bir karamsarlığa ve felç eden bir bedbinliğe yakalanırlar.
Hem iş yapamamanın karamsarlığı, hem bir işe yaramıyor olma mülâhazasının karamsarlığı, hem de arkadaşlarından ayrı düşmenin, herkesin ardında kalmanın, çıtayı aşağı düşürüp işi aşağıdan götürmenin karamsarlığı ile iç içe sıkıntılara ve bunalımlara girerler.
Her bunalım, içlerindeki çalışma gücünü biraz daha kırar ve onları bütün bütün bedbinliğe sürükler.
Onca zevk ü sefaya rağmen rûhen bomboş bir hâle ve kalben de bir tatminsizlik içine gömülürler;
bir hayalet gibi kendilerini kovalayan streslerden ve anguazlardan bir türlü kurtulamazlar;
kurtulmak bir yana, ruh boşluğundan sıyrılalım derken aldatan bir oyundan öldüren başka bir eğlenceye, cismanî bir çukurdan nefsânî başka bir gayyaya yuvarlanır dururlar.
Ömürleri sürekli böyle bir fâsit daire içinde geçip gider de bir türlü bunu fark edemez ve o kötü gidişin önüne geçemezler.
Cenâb-ı Hak, bütün mevcudâtın bağrına hareket etme ve çalışma meyli koymuştur;
“sünnetullah” dediğimiz bu sırdan dolayıdır ki, topyekün canlılar hareket hâlinde olduğu gibi, bir bakıma cansız eşya bile, şevkle ve lezzetle kendi vazifelerini yapmaktadır.
İşte, Yüce Yaratıcı’nın bu ilâhî âdetini görmezlikten gelerek işsiz, tembel ve rahat döşeğine bağlı yaşayanlar, çoğunlukla çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler.
Çünkü, onlar bir taraftan ademe yakınlığı itibarıyla işsizliğin ve tembelliğin hâsıl ettiği bunalımlara düşerken, diğer taraftan da çalışarak elde edemediklerine, başka yollarla ve genellikle gayrimeşru vasıtalarla ulaşmaya çalışırlar.
Rahat yaşama ve hayattan kâm alma düşüncesinde olan kimseler meşru dairede çalışıp helâl dairesinde geçimlerini sağlayamayınca bin bir türlü gayrimeşruluğa bulaşır ve belki helâl kazanan insanlardan kat kat fazla zahmet ve meşakkati rahatlık aradıkları o çirkin yollarda çekerler.
Bu açıdan da, darbımesel hâline gelmiş şu cümle çok doğrudur:
“Rahat zahmette, zahmet rahattadır.” Gerçi, bizim ülkemizde hırsızlık, kapkaççılık ve soygunculuk gibi şeytanî işler, ahlâkın tefessüh etmesini ve toplum yapısındaki dejenerasyonu da kullanan bazı güçler tarafından organize ediliyor.
O türlü cürümlerin neredeyse yüzde sekseni bir kısım şer şebekeleri tarafından plânlanıp sahneye sürülüyor.
Ülke ve millet düşmanı bazı güç odakları, insanları güvende olmadıklarına inandırmak, toplumu kaosa sürüklemek, böylece mevcut iktidarı zor duruma düşürmek ve ülkede istikrar kalmadığını iddia ederek anti-demokratik bir kısım müdahalelere zemin hazırlamak gibi değişik mülâhazalarla bu adi suçları bile büyük plânlarının bir parçası olarak profesyonelce kullanıyorlar.
Bazıları da, onlara bakarak ve nasıl olsa onlara fatura edileceğini düşünerek mafyalaşıyor;
kimi masumların kollarını kırıyor, kimilerini elsiz ayaksız bırakıyor ve kendi hesaplarına dilenmeye ya da hırsızlık yapmaya mecbur ediyorlar.
İşte, bazı ülkelerdeki belli bir plâna matuf bu türlü gayrimeşru faaliyetleri hususî mahiyette değerlendirmek gerekse de, umumi mânâda bu suçları işleyenlerin de olmadık zahmetlere katlandıkları görülüyor.
Kolay bir şekilde para kazanma ve kısa yoldan zengin olup rahata kavuşma peşinde koşan bu mücrimler de çok büyük meşakkatlere giriyorlar.
Meselâ, bankaların paralarını –kendi ifadeleriyle– hortumlayan ve milletin servetini başka kanallara akıtanlar, çok ciddi bir fikir cehd ü gayreti sergiliyorlar;
öyle ki, aldatma, kandırma, dolandırma hesabına zonklayan şakaklarını meşru dairede ağrıtacak kadar helâl yolda çalışsalar, belki yine çok kazanacak, herkesten rahat yaşayacak, saygı duyulan insanlar olacak ve kendileri de vicdan huzuru içinde bulunacaklar.
Günah arkasında koşturup kendilerini tehlikeye attıkları kadar, meşrû dairede de koştursalar, zannediyorum, başkalarının elde edemeyeceği imkânlara ulaşacaklar.
Bu itibarla, hırsızların ve soyguncuların işleri de çok rahat değil;
onların yaptıklarında da bir sa’y ve gayret var;
fakat, onlarınki yanlış yolda bir sa’y ü gayret.
Aslında, Hazreti Üstad’ın ortaya koyduğu, “Helâl dairesi keyfe kafidir;
harama girmeye ihtiyaç yoktur.” 3 disiplini her alanda geçerlidir.
Yeme, içme, dinlenme gibi ihtiyaçların, sair beşerî arzuların ve cismanî iştihaların hepsi Allah’ın meşru kıldığı dairede tatmin edilebilir, kat’iyen harama girmeye gerek yoktur.
Haram şeytanın işidir;
o insandaki iştihayı kabartır, meşrunun dışında başka şeylere karşı insanın içinde arzu uyarır.
Arzularının esiri olan insanlar da maddî gözleri gördüğü hâlde kör gibi yaşarlar;
kulakları vardır ama hakikatleri duyamazlar;
akıllı gibi görünseler de eşya ve hâdiseleri değerlendiremezler.
Dolayısıyla da insanlık onur ve haysiyetiyle asla bağdaşmayacak işler yaparlar.
Bütün Rezilliklerin Yuvası
Bu açıdan, meylürrahat, aynı zamanda umum rezaletin yuvasıdır;
bütün utanç verici hâller, maskaralıklar ve rezillikler onun gölgesinde boy atıp gelişirler.
Hayırlı faaliyetlerin içinde yer almayan kimseler şeytanın ağına yakalanırlar.
Şeytan onları mutlaka bazı şeylerle meşgul eder, nefsanî ve cismanî bir kısım işlere yönlendirir.
Meselâ, biraz gezip stres atayım, bir yerde az eğleneyim, internet siteleri arasında dolaşayım, şöyle bir film seyredeyim..
mülâhazalarıyla lâubâli ve mâlâyâni şeylere girmelerini fısıldar.
Bu fısıltıları takip ederek günah deryasına yelken açan insanlar hem en değerli zamanlarını boş yere tüketirler hem de bazen bir lokma, bir bakma ya da bir tutma ile olmadık günahlara, rezilliklere ve maskaralıklara girerler.
Kendilerini tembelliğe, tenperverliğe ve lâubâliliğe salmış insanların dünyada başardıkları hiçbir şey yoktur.
Nitekim, beşinci asırdan bu yana rahat yaşama sevdasına tutulan ve zevk ü sefaya düşen bizim zavallı ve bahtsız dünyamız ilmî müesseselerini, araştırma aşkını ve yeni keşiflere ulaşma cehdini başkalarına kaptırmıştır;
dolayısıyla da ezilmeye, yenilmeye ve mahkum yaşamaya dûçâr olmuştur.
Geçmişin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle bizim üzerimizde hakimiyet kurmuşlardır ve bizi dilenci hâline getirmişlerdir.
Getirmişlerdir;
zira belgesellerde hayranlıkla seyrettiğimiz kâşiflerin her birerleri belki senede ancak bir-iki defa evlerine gitme imkânı bulabilmişlerdir.
Bazıları ömürlerinin yirmi senesini kobraların hayatını araştırmaya adamış, bir ormanda yatıp kalkmış ve bugün çoklarının din adına bile katlanmayacakları mahrumiyetlere katlanmışlardır.
Dolayısıyla, tembelliğin ve rahata düşkünlüğün, her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerinden olduğuna en güzel şahit bizim hâlihazırdaki durumumuzdur.
Zaten, kendini rahat ve rehavetin kucağına salıveren ölü ruhların, kalkıp laboratuvarlarda uzun süreli çalışmaları, kendilerini o işe vermeleri ve her şeyi didik didik etmeleri düşünülemez.
Bu rahat ve rehavete düşkünlüğe bir de aşırı hâneperestlik de eklenince, artık mücahede hattının terk edilmesi ve ferdin ruhta bir felç yaşaması mukadderdir.
Bu itibarla, şayet dünyanın en tembel ve araştırma aşkından mahrum insanları bizim dünyamızdaysa, işte bu bizim için bir zillet ve bir ayıptır.
Evet, fert plânında rahata meyletme, toplum plânında da böyle kötü bir tablo meydana getirir;
neticede hem fertler hem de o fertlerin oluşturduğu toplum esaret ve zillete mahkum olur.
Haddizatında, toplumları mahveden sebeplerin başında, fertlerin kendi rahatlarının ve keyiflerinin peşine düşmeleri, başkalarının sırtından geçinmeyi istemeleri ve kendileri tok olduktan sonra diğer insanların hâlini hiç düşünmemeleri gelmektedir.
Ömrünü istirahatte geçiren, başkasının sırtından geçinen, bedavadan yiyen içen ve tufeylîliği hayat felsefesi hâline getiren böyle kimseler hem bu dünyada kronik sarhoş olarak yaşarlar, hem de ötede şeytan tarafından çarpılmış gibi kalkarlar.
Merhum Hamdi Yazır, “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptı ğı kimsenin uykudan kalkışı gibi kalkarlar.” 4 mealindeki âyet-i kerime münasebetiyle onların hâlini çok güzel resmeder:
“Bunlar ribâ ile, emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürününü âdeta gasp edip onunla geçindiklerinden sürekli tembellik içinde yatarlar;
kalkma vaktinde de rahat ve hızlı bir şekilde uyanamaz ve hemen doğrulamazlar;
pek çoğu şeytan çarpmış gibi saatlerce ağzını, yüzünü buruşturarak yataklarında sağa sola dönüp durur ve sendeleye sendeleye kalkarlar.
Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını riba ile doldurduklarından dolayı bir hadis-i nebevîde de beyan olunduğu üzere kabirlerinden kalkarken umumiyetle saralı veya mecnun hâlinde kalkacaklar ve bu hâl onların alâmet-i fârikaları olacaktır.” 5
Felâkete Sebep Olan Şımarıklar
Kur’ân-ı Kerim, yemesinde-içmesinde, yatmasında kalkmasında aşırı aristokrat davranan, şan şöhret, makam mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkânlar sebebiyle zamanla doğru yoldan saparak hayâsızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve onları helâke götüren hususları nazara vermiştir.
Gazab-ı ilâhî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gaye-i hayal hâline getirmiş bu insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir.
Nitekim, bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:
قَرْيَةًنُھْلِكَأَنْأَرَدْنَۤاوَإِذَۤا
“Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde.”;
مُتْرَفِیھَاأَمَرْنَا
“Oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmış aristokrat s ınıfına iyilikleri emrederiz.”;
فَفَسَقُوافِیھَا
“Buna rağmen onlar dinlemez, fısk u fücura devam ederler, kulluk adına takdir edilen çerçevenin dışına çıkarlar, kendileri için mukadder olan fıtratın s ınırlarını aşarlar.”;
الْقَوْلُعَلَیْھَـافَحَـق َّ
“Bu sebeple, o belde hakkında ceza hükmü kesinleşir, onlar Allah’ın vereceği o hükme müstehak olurlar”;
تَدْمِیرًافَدَم َّرْنَاھَا
“Biz de orayı yerle bir ederiz, oranın altını üstüne getiririz.” 6 Her devirde ve her toplum içinde az da olsa yer alan mütrefîn güruhu, akıl, mantık, muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismanî arzular istikametinde hareket ederler;
hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdürür ve davranışlarını hayvanî içgüdülere göre belirlerler.
Bu densizler, ne edep hissinden haberdardırlar ne de hesap endişesinden;
insanî değerlere saygı nedir bilmez, yerinde en rezilane davranışların bile müdafaasını yaparlar;
fazilet-rezalet ayrımını, hayır-şer farklılığını bir telâkki ürünü gibi görüp gösterir ve ahlâkî hiçbir endişe taşımazlar.
Öyle bir gaflet içindedirler ki, hâlleri Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom ve Godom sefillerini hatırlatır.
Bunlar, cismanî ve nefsânî arzular arkasından koşarken hayattan kâm alma ve kadın-erkek birbirinden yararlanmadan başka bir şey düşünmezler.
Her şeyi ve herkesi sadece hayvanî iştihaları hesabına kullanır;
yalnızca yaşama tutkusu ve rahat etme arzusu ile nefes alıp verirler.
Hatta, kendilerini o derece yiyip içmeye, zevk ü sefaya ve eğlenceye kaptırırlar ki, âdeta şehevânî hislerini ve cismanî arzularını tatmin etmek için yaşarlar.
Meselâ, Eski Roma’nın aristokratları en leziz içecekleri içer, en nefis yiyecekleri yer, tıka-basa doyarlardı;
fakat, hedefleri doymak değil de lezzet almak olduğu için, safrayı ve mideyi boşaltmayı kolaylaştıran bir şurup içer;
az rahatlar ve tekrar yiyip içmeye durur, bir kere daha –Üstad’ın ifadesiyle– kapıcıya bahşiş verir, dil ve damak zevkini tatmine çalışırlardı.
7 Evet, Eski Roma’nın mütrefîni, ataları ve torunları gibi, âdeta yemek, içmek, eğlenmek ve dinlenmek için yaşar;
ölümü ve ölüm sonrasını hiç düşünmek istemez ve zevk ü sefa ile unutmaya çalışırlardı.
Aynı hayat çizgisini şöyle-böyle varoluşçuluk felsefesi içinde de görmek mümkündür.
Onun bazı temsilcileri en kritik anlarda bile zevklerini tatmin etmeyi düşünebilmişlerdir.
Meselâ, Fransa âdeta bomba yağmuru altındayken, Almanlar kat’iyen aşılamaz sanılan lejyonları bir gecede aşıp Fransızların cesetleri üzerinde yürürken, bu felsefenin tabilerinden,
“Bu adamlar bizi iflâh etmeyecek, nasıl olsa öleceğiz;
bari bu gece keyif adına ne varsa hepsini yapalım, bir güzel eğlenelim!” mülâhazalarıyla dolanlar olmuştur.
Ne tuhaf bir düşüncedir!.
Gece boyunca eğlenecek olsalar bile cenaze evinde düğün alayı oluşturmanın âlemi nedir? İstedikleri kadar yeseler, istedikleri kadar içseler, gönüllerince eğlenip levsiyâta balıklamasına gömülseler de, ne yararı var onlara?.
Hele tadıp, duyup, zevk ettikleri bir geceden sonra o zevk ufkundan yok olma gibi bir acının bağrına düşmeleri acılarını, ızdıraplarını ve eseflerini katlamaz mı? Evet, kat’iyen mantıkî değildir yaptıkları.
Fakat o telkin edilmiştir ve buna bazıları “varoluş” demişlerdir.
Güya, bu şekilde kendilerini ifade etmiş, herhangi bir kimsenin takyid ettiği bir kayıtla mukayyet olmadıklarını göstermiş, gönüllerince yaşayabileceklerini isbat etmişlerdir.
Tabiî, bütün mütrefîn gibi onların âkıbeti de hüsran olmuştur.
Ötede Meşakkat Çekmemek İçin
Rahata düşkünlüğün sebep olduğu en büyük sefalet ve rezalet ise, tembelliğin, insana bu dünyada acı ve ızdırap çektirdikten sonra onu bir de ahirette azaba dûçar etmesidir.
Burada “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullah” hakikatine sığınmayan ve ruhlar âleminden mahşer meydanına, oradan da daha ötesine kadar uzanan yolculuk için azık edinmeyen tembel kimseler zâhiren bazı yüklerden kurtulmuş olacaklar ama her durakta önlerine çıkan tehlikeler karşısında tir tir titreyecek ve sürekli bin bir türlü ihtiyaç içinde kıvranıp duracaklardır.
Tembellik ve tenperverlikten dolayı burada namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerden kaçanlar, görünüşte onların yükünden kurtulmuş olacaklar;
fakat, daha sonra her köşe başında kendilerini bekleyen şeytanî tuzaklara hazırlıksız yakalanacak ve dünyada razı olmadıkları azıcık meşakkate karşılık her durakta çok büyük zahmetler çekeceklerdir.
Allah’a iman eden ve kulluk görevini yerine getiren kimseler ise, dünyadaki az bir meşakkate bedel, hem burada Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ederek rahat bir ömür sürecek, hem de hayatta iken biriktirdikleri namaz, oruç, hac gibi sermayeleriyle ötede de yol boyu önlerine çıkabilecek tehlikelere ve ihtiyaçlara karşı azık hazırlamış olacaklardır.
İşte, bunlardan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zararlı ve istenmeyen şeylerden Allah’a sığınırken tembelliği de zikretmiş “Rabbim, tembellikten Sana sığınırım.” 8 demiştir.
Dahası, huzuruna gelip Müslümanlığını ilân edenlerden Allah’ın emir ve yasaklarına riâyet edeceklerine dair söz alırken, 9 bazılarından tembellikte bulunmayacakları hususunda da biat etmelerini istemiştir.10
Sa’y ü Gayret
Bediüzzaman Hazretleri, “meylürrahat”ın nasıl bir tehlike olduğunu belirttikten sonra, ona karşı alınması lâzım gelen tedbiri de nazara vermiş;
“Siz de, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardı r.” 11 (mealindeki) mücâhid-i âlicenâbı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.” 12 buyurmuştur.
Evet, insanın tabiatında yeme, içme ve dinlenme ihtiyacı var olduğu, cismanî istekler ve nefsanî arzular bulunduğu gibi rahat etme isteği de mevcuttur.
Rahata düşkünlük de insan tabiatının bir yanını teşkil etmektedir.
Fakat, Cenâb-ı Allah insana bir de irade gücü bahşetmiştir.
Şayet o, iradesinin hakkını verirse, meşru dairede bütün isteklerine nâil olabileceği ve ihtiyaçlarını giderebileceği gibi, rahat etme duygusunu da dengeleyebilir.
Öyleyse, meylürrahat türlü türlü ayak oyunları yapan bir sihirbaz gibi onun ayaklarını kaydıracağı, çalışma aşk u heyecanını kıracağı ve himmet ü gayretini bağlayıp onu sefalete sürükleyeceği zaman, insan hemen iradesiyle kıyam etmeli, bir hamlede ayağa kalkıp üzerindeki tembellik tozunu silkelemeli ve çalışmaya koyulmalıdır.
Eğer, kendi iradesi bu şekilde ayağa kalkmasına yeterli olmuyorsa, “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.
Çalışmasının semeresi ise ileride mutlaka görülecektir.
Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” 13 mealindeki âyet-i kerimeye tutunmalı ve bu müjdeyle iradesini takviye etmelidir.
Beyan-ı ilâhideki, “İnsan sa’yinin karşılığını mutlaka görür.” 14 sözünü sadece öbür âleme ait bir mükâfat müjdesi, bir ahiret semeresi ve Cennet meyvesi şeklinde anlamamak lâzımdır.
Cenâb-ı Allah, çalışan insanı daha dünyadayken de ödüllendirir;
bazen bir inşirah ve rahatlama, bazen de yeni hizmetlere karşı arzu ve iştiyak şeklinde mükâfat verir.
Her çalışma ve gayret aynı zamanda ruhânî bir zevk ve yüksek bir moral olarak geri döner.
Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri, “Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfatını hizmet içinde derc etmiştir.
Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuştur.” 15 der.
Evet, sen sa’y ettikçe Allah senin moralini yükseltir, kıvamına kıvam katar, metafizik gerilimini güçlendirir.
Seni daha güzel işlere muvaffak eder.
Vâkıa, insan hayr ü hasenâtının listesini tutmamalı, yaptığı işlerle övünmemeli, başarılarından dolayı fahirlenmemelidir.
Bununla beraber, her başarı mü’min için iki hayrı daha beraberinde getirebilir.
Bir yandan, insan, aczine, fakrına ve kusurlarına rağmen salih kullar arasında bulunuyor ve iman hizmetinin bir ucundan tutmaya çalışıyor olma duygusuyla, kendisini o daireye dahil eden Cenâb-ı Allah’a karşı hamd ü senâ hisleriyle dolar.
Diğer taraftan da, her başarının sonunda insan için farklı bir mücadele zemini de oluşur.
Muvahhid mü’min, yapılan işleri ve başarıları sahibine verme hususunda çok hassas davranır;
nefsine pay çıkarmamaya azami özen gösterir.
“Hayır! Şu perişan hâlimle ben bu başarıların binde birini bile elde edemezdim.
Şu, şu, şu esaslardan dolayı bunları lütfeden Allah’tır.
Başarılar O’ndan, hata ve kusurlar nefsimdendir.” der ve bir de o mücadelenin sevabını kazanır.
Kâr içinde kâra muvaffak olur;
hem sa’yin sevabını alır, hem hamd ü senânın mükâfatını görür ve hem de başarıları asıl sahibine verip Allah’a bağlılığını ifade ederek hasenâtını katlar.
Böylece aynı zamanda bir salih daire oluşturmuş olur;
hayır, başka bir hayrı tevlid eder;
o diğer bir iyiliğe vesile olur;
o da başka bir haseneyi doğurur.
Böylece, rahat düşüncesine bir anlık karşı koyma ve iradenin hakkını verme neticesinde Allah Teâlâ insana çok şey kazandırır.
Şeytanın Düğümlerini Çözün!.
Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki,
“Bir insan (gece) uyuyunca şeytan onun boyun köküne üç düğüm atar.
Her düğümle beraber, “Önünde uzun bir gece var, rahat uyu!” der.
O kimse gece uyanıp abdest alırsa, bir düğüm çözülür.
(Kur’ân okuyarak, tesbih ve tehlîl ederek) Allah’ı anarsa, bir düğüm daha çözülür.
Bir de namaz kılarsa, şeytanın düğümlerinin hepsi çözülür.
Böylece insan, canlı ve hoş bir hâlet-i ruhiye ile sabaha erer.
Aksi hâlde içi kararm ış ve uyuşuk bir hâlde sabahlar.” 16 Evet, bir taraftan nefis diğer yandan da şeytan sürekli insanın kulağına fısıldar dururlar;
“Rahat et, hele azıcık daha yat, keyfine bak, biraz daha dinlen!” derler.
İnsan, bu nefsî ve şeytanî çağrılara uyup biraz daha uyusa ve dinlenme vaktini uzatıp dursa da, o fısıltıların ardı arkası kesilmez.
Tembellik, biraz daha rahat etme duygusunu tetikler ve bütün bütün uyuşukluğa sebep olur.
Dolayısıyla, ilk şeytanî fısıltı anında iradenin hakkını verip doğrulmak, kalkıp yataktan uzaklaşmak bir tepeyi aşmak gibidir;
o tepeyi aşan insan işin gerisini de yavaş yavaş getirir.
Bazen üzerinize aldığınız bir sorumluluk, altından kalkılmaz gibi olur da çok zorlanırsınız;
o işe başlamada biraz çekimser davranır, az sıkılır ve hatta bunalımlar yaşarsınız.
Bir vaaz, bir konferans ya da bir yazı vakti gelip kapıya dayanınca dünyanın yükü omuzunuza binmiş gibi olur, mesuliyetin altında ezilirsiniz.
Fakat, o meselenin bir köşesinden başlar, projesini yapar, ana noktalarını belirlerseniz, işin temel atkılarını örgülemiş sayılırsınız.
Sonra onu güne veya saatlere taksim edersiniz;
on saatlik bir işin bir saatliğini bile yaptığınız zaman, içinizde bir rahatlama hissedersiniz, o kadarcık bir sa’y içinize bir miktar inşirah salar.
On fasılda bir faslı halletmiş olma düşüncesi, on faslı da halledebilecek duygu ve düşünceyi tutuşturur içinizde.
Ondan sonra iğnenizle, tığınızla veya cağınızla yavaş yavaş işlemesi kalır geriye.
Bir zaman sonra da karşınıza büyük bir nakış çıkıverir.
Hepsini hallettiğiniz zaman ise, öyle bir rahatlarsınız ki, zaferyâb olmuş bir komutan, işini başarıyla noktalamış bir iş adamı ya da irşad ettiği insanların hepsi üzerinde şöyle–böyle müessir olmuş bir mürşid gibi inşirah yaşarsınız.
Bu açıdan da, meylürrahat hücum ettiği zaman hemen pes dememek, ona karşı mücadele etmek ve iradenin hakkını vermek zor olsa da, netice itibarıyla onu aşmak insana öyle bir zevk verir ki, rahatta ya da istirahatte o zevki yakalamak mümkün değildir.
İnsanın Rahatı Çalışmadadır
Haddizatında, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır.
O, çalışırken de dinlenirken de hareketi hayatına esas yapmalıdır.
Mesâisini çok iyi tanzim etmeli ve hayatında boşluğa hiç yer bırakmamalıdır.
Gerçi, beşerî bir ihtiyaç olarak tabiî ki o da dinlenecektir;
ama zarurî uyku haricinde onun dinlenmesi de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmeli ve onun istirahati bir işten bir başka işe intikal şeklinde olmalıdır.
Meselâ, kitap mütalâa ederken zihni yorulursa, kendini evrâd ü ezkâra vermeli;
vakti gelince namazla nefeslenmeli, bir kere de kıyam, kıraat, rüku ve secde lisanıyla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli;
sonra sâir işleriyle meşgul olmalı, onları yaparken bedenî yorgunluğa düşerse, o yorgunluğu atmak için hemen kapının önünde hazır bekleyen ikinci bir namaza kalkmalı.
ve böylece, “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla dinamik bir hayat tarzı ortaya koymalıdır.
Üstad Hazretleri bu mevzuyu noktalarken, “Evet, size meşakkatte büyük rahat var.
Zira, fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidaldedir.” 17 der.
Üstad’ın bu sözündeki cidal, Kur’ân-ı Kerim’in 18 مِرَاءٌ olarak ele aldığı başkasının sözüne itiraz edip onunla mücadeleye tutuşmak ve galip gelmek için gerekirse içindekinin aksini söylemek demek olan cidalden çok farklıdır.
İnsanın başkalarıyla uğraşması, söz kavgası yapması ve galip görünmek için çekişip durması mânâsına gelen cidal, İslâm ahlâkında çirkin bir huy olarak kabul edilmiştir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.” 19 buyurarak, bir ümmetin içinde mirâ zuhur ederse, o ümmetin vahyin bereketinden mahrum kalacağını belirtmiştir.
Dolayısıyla, fıtrat itibarıyla heyecanlı ve coşkulu bir yapıya sahip olan insan için önemli bir huzur bulma ve rahat etme vesilesi olan cidal, çalışıp çabalama, gayret sarfetme ve bir maksadın hâsıl olması için elden geleni yapma mânâsına gelen sa’y ü gayrettir.
Evet, bir ferdin kalbinde öldükten sonra dirilme inancı varsa, o, bu inanç çizgisinde ameller ortaya koyacak;
Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik Cennet nimetleri hâlinde ötede mutlaka bulacağını düşünerek sürekli salih ameller işleyecektir.
O her an başka hayırlı bir işin peşinde olacak ve ahiret azığı tedarik edebilmek için dur durak bilmeden çalışacaktır.
Böyle bir çalışma, zâhiren dünya için de olabilir;
o işe asıl değer kazandıracak olan husus niyettir.
Şayet insan, “Cenâb-ı Allah bana versin, ben de onu değişik şekillerde Rabbime iade edeyim.
Rabbim sağanak sağanak başımdan yağdırsın, ben onları baraj gibi bir merkezde biriktireyim;
sonra da kanallarla kuvve-i inbatiyesi olan arazinin bağrına salayım.” düşüncesindeyse, onun dünyalık gibi görünen işleri bile Bâkî’ye müteveccihtir ve beka televvünlüdür.
Meselâ, günümüzde, eğitim ve diyalog faaliyetleri adına dünyanın beş yüz yerinde ocak tüttürülüyorsa bu sayıyı bine çıkarma niyetiyle çalışıp didinen insanların gayretleri sadece dünyalık olarak kabul edilemez.
Beş yüz yere daha birer meşale ulaştırıp oraları da aydınlatma meselesi imkâna vâbeste bir iştir.
Bu iş için, bir taraftan o meşaleleri tutuşturup uzak diyarlara götürebilecek insanlar yetiştirmek gerekirken, beri taraftan da o insanları istihdam edebilecek çalışma alanları hazırlamak icap etmektedir.
İşte, bu gayeye matuf olarak hem istihdam alanları oluşturma hem de o alanları dolduracak rehberleri yetiştirme niyetiyle oturup kalkan bir insan dünya işleriyle meşgul olsa bile, niyeti hâlis kaldığı müddetçe hep ahiret hesabına çalışıyor demektir.
O Allah’tan alıp yine Allah’a veren bir dağıtım memuru gibidir.
Alvar İmamı, “Allah’tan al, Allah’a ver!” derdi.
Şayet ahiretin varlığına inanıyorsan ve kendini burada bir misafir, bir emanetçi kabul ediyorsan, Allah Teâlâ sana bir nimet verir, sen de onu farklılaştırır, yine Allah’a iade edersin.
Cenâb-ı Hak sana varlık verir, vücud verir, insanlık verir, sıhhat verir.
sen de bunları engin bir kulluk şuuruyla karşılar, Allah’a karşı vefa, sadâkat ve ibadet olarak değerlendirir ve O’na iade edersin.
Allah sana malî imkânlar verir, çalışma gücü verir, canlılık verir, aşk u iştiyak verir.
sen de bunları O’nun yolunda değerlendirir ve Allah’ın adını i’lâ şeklinde O’na iade edersin.
ve böylece bir emanetçi gibi davranırsın.
O’ndan alırsın;
fakat bir emanetçi şuuruyla alırsın.
Emanette emin bir insan olarak senin uhdene verilen her şeyi tam değerlendirir, hatta geliştirip nemalandırır ve sahibine iade edersin.
“Ben bu mevzuda sadece bir hizmetçiyim.
Esas mal sahibi Sensin, benim sahibim de Sensin, Mâlikim de Sensin, Melikim de Sensin;
ben hem Senin milkinim, hem de mülkünüm.” dersin.
İşte, bu niyetle ortaya koyacağın bir sa’y ü gayret hangi alanda olursa olsun makbul bir çalışma ve mukaddes bir hareketliliktir.
Sözün özü;
–Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadeleriyle– bu kâinatta zerreden seyyarata, atomdan galaksilere kadar her şey, her an hareket hâlinde ve alabildiğine bir faaliyet içerisindedir;
bütün varlıklar var güçleriyle harıl harıl çalışmakta ve kendileri için takdir edilen tekvinî emirleri yerine getirmek için şevkle ve lezzetle vazifelerini yapmaktadırlar.
İnsanın, “sünnetullah” olarak varlığın bağrına konulan bu hareket kanununu görmezlikten gelmesi ve ona muhalif davranması düşünülemez.
Çünkü, sürekli istirahat, monotonluk ve yeknesaklık, keyfiyet itibarıyla adem ve yokluğu çağrıştırır.
Hatta en büyük bir lezzet yeknesaklık içinde hiçe iner.
Bundan dolayıdır ki, tembel ve işsiz adam, en bedbaht, en muzdarip ve en sıkıntılı insandır.
Zira, atalet ademin biraderzadesi, yani yokluğun yeğenidir.
Dahası, atalet sıkıntıyı, sıkıntı sefaheti, sefahet de fakirliği ve bedbahtlığı doğurur.
Hareket ve tahavvül ise, vücuttur ve vücudu ihsas eder.
Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur.
Bu itibarla da, çalışan insan huzur bulur, şikâyet hissiyle değil şükür duygusuyla dolu olur.20
1 Bediüzzaman, Münazarat s.132-133.
2 Bediüzzaman, Sözler s.44 (On İkinci Mektup, Üçüncü Sual).
3 Bediüzzaman, Sözler s.29 (Altıncı Söz).
4 Bakara sûresi, 2/275.
5 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili 2/957.
6 İsrâ sûresi, 17/16.
7 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.175 (On Dokuzuncu Lem’a, İkinci Lem’a).
8 Buhârî, cihâd 74, et’ime 28, daavât 36, 40; Müslim, zikir 50.
9 Bkz.: Buhârî, menâkibü’l-ensâr 43, ahkâm 43; Müslim, hudûd 41-44.
10 Bkz.: Buhârî, îmân 42, mevâkît 3, zekât 2, şurût 1; Müslim, îmân 97.
11 Necm sûresi, 53/39.
12 Bediüzzaman, Münazarat s.133.
13 Necm sûresi, 53/39-41.
14 Necm sûresi, 53/40.
15 Bediüzzaman, Lem’alar s.153 (On Yedinci Lem’a, Sekizinci Nota).
16 Buhârî, teheccüd 12, bed’ü’l-halk 11; Müslim, salâtü’l-müsafirîn .
17 Bediüzzaman, Münazarat s.133.
18 Bkz.: Kehf sûresi, 18/22.
19 Tirmizî, tefsîru sûre (43) 1; İbn Mâce, mukaddime 7; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/252.
20 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.514 (Yirmi Altıncı Söz, Dördüncü Mebhas).
Soru:
Tasavvufla alâkalı kitaplarda, insanı en çok tesir altına alan kötü huylardan birinin riyâset tutkusu olduğu ifade ediliyor.
Bu tehlikeli istek belli seviyedeki idarecilerle mi alâkalıdır yoksa herkes için mi söz konusudur? İdarî bir vazife ile karşı karşıya kalma durumunda düşünce istikameti nasıl olmalıdır?
Cevap:
“Riyâset” kelimesi, bir işin idaresini üstlenmek, önde bulunmak, başkanlık yapmak, reis olmak ve başı tutmak gibi mânâları ihtiva etmektedir.
Aslında riyâset denilince, genellikle devlet başkanlığı, başbakanlık, bakanlık, valilik, kaymakamlık gibi idarecilikler akla gelmektedir.
Fakat, dünden bugüne Hak dostları, tanınan, bilinen ve herkes tarafından anılan ünlü, namlı ve makbul bir insan olmayı da riyâset çerçevesinde değerlendiregelmişlerdir.
Değerlendirmiş ve baş olma sevdasını Allah dostları için çok büyük bir tehlike olarak görmüşlerdir.
Hatta, önde olma ve başı tutma isteğini “riyâset şehveti” olarak ifade etmiş ve onu diğer beşerî zaaflardan daha helak edici bulmuşlardır.
Bundan dolayıdır ki, selef-i salihîn arasında “Evliyânın kalbinden en son çıkan kötü huy riyâset tutkusudur!” sözü pek meşhur olmuştur.
Tanınan, bilinen ve sözü dinlenen bir insan olma isteği, hemen herkeste az- çok bulunur.
Fakat bazıları mülâhaza ufuklarını daha önemli meselelerle donatır, nazarlarını daha kıymetli hedeflere bağlar, sürekli daha yükseklere bakar ve bu sayede o hissi baskı altına alırlar.
Evet, şayet insan meâlîye müştaksa, zihnini yüce fikirlerle aydınlatmış ve gönlünü ulvî hakikatlerle mamur kılabilmişse, bu âlemin geçici lezzetlerine değil de ahiretin ebedî güzelliklerine meftun olmuşsa, onun için dünyevî makam ve mansıplar çok önemsiz kalır.
Meselâ, Hakk’a kulluğu en büyük pâye kabul eden, Allah’ın rızasını kazanmayı yegâne hedef olarak belirleyen ve o hedefe ulaşmanın biricik yolunun da i’lâ-yı kelimetullah olduğuna inanan, dolayısıyla rıza-yı ilâhîyi tahsil istikametinde i’lâ-yı kelimetullaha ve nâm-ı celîl-i Muhammedîyi bütün cihana duyurmaya kilitlenen bir kul, kendisine riyasetlerin en büyüğü bile teklif edilse, asla dönüp bakmaz, ona kat’iyen meyletmez ve yürüdüğü yolu değiştirmeyi hiç düşünmez.
Ne var ki, böyle bir istiğnâ ve ferâgât ancak ehl-i iman için söz konusudur.
Dünya tâliplerine gelince, onların hemen hepsi, en küçük bir makam için hayatını feda edecek kadar şöhretperestlik hissiyle dopdoludur.
Gerçi, idarecilik de toplum hayatı açısından zarurîdir;
bazı kimselerin önde bulunmaları, insanları hayra sevk etmeleri, beşerî münasebetleri düzenleyip halkın nizam ve intizamını sağlamaları lâzımdır.
Tabiî ki, bir köy muhtarsız, bir kasaba kaymakamsız, bir il valisiz ve bir devlet başkansız olmaz.
Bu açıdan, en küçük bir topluluğu idare etmekten dünya devletler muvazenesini sağlamaya kadar her sahada reislerin, başkanların, idarecilerin olması şarttır.
Şu kadar var ki, bu zarureti kabul etme ve işi ehline vererek onun gereğini yerine getirme başka bir meseledir, insanın kendisini bazı mevkilere ehil görmesi ve onu elde etmek için yanıp tutuşması çok daha başka bir meseledir.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Şu emirlik (idarecilik) hususunda insanların en hayırlıları, idareci olmazdan evvel idareciliği pek fena gören ve onu hiç arzu etmeyen kimselerdir.” 1 buyurmuştur.
Bu itibarla, insan riyâseti bir zaruret olarak kabul etse bile, şahsı adına onu hiç istememeli, bu konuda çok hakperest davranarak meseleyi emin ellere teslim etme gayreti içinde bulunmalıdır.
İmametin Kureyş’e Ait Oluşu
İstidradî olarak ifade edecek olursak;
Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer başta olmak üzere bazı sahabe efendilerimiz, halifenin, Mekke’deki topluluğun ceddi kabul edilen Kureyş kabilesinden seçilmesini istemiş ve bu konuda ısrarcı davranmışlardı ama onların bu talebi kat’iyen kendi şahıslarıyla alâkalı değildi.
Kureyş üzerindeki ısrarları hem “İmamet Kureyş’tedir.” 2 hadis-i şerifine bağlı bir mülâhazaydı, hem de Kureyş’in bilinen, kabul edilen ve güvenilen bir kavim olmasından dolayıydı.
Mekkeliler, ticaret için yazın kuzey tarafına, Şam’a gidiyor;
kışın da güneye doğru, Yemen’e kervanlar düzenliyorlardı.
O koca coğrafyada hemen her kabile ile münasebetler tesis ediyorlardı.
Kâbe’ye hizmet ettikleri için de diğer Araplar onlara hususî saygı duyuyorlardı.
Fil hâdisesinden sonra bu güven ve saygı daha da artmıştı.
Bunlar ufukları açık insanlardı;
güzel konuşma kabiliyetlerini ve şiire olan istidatlarını vicahî kültürle iyice beslemiş ve birer entelektüel hâline gelmişlerdi.
Dolayısıyla, Şam, Yemen ve Kahire halkları başta olmak üzere bölgedeki herkes Kureyş’i iyi tanıyor ve onları kabule açık duruyordu.
Daha çok çiftçilikle iştigal eden ve ziyadesiyle içe dönük yaşayan Ensar ise, diğer topluluklarla çok fazla münasebete geçmemişlerdi ve Mekkelilere nazaran çok az tanınıyorlardı.
İşte, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (radıyallâhu anhüma), meseleyi Peygamber Efendimiz’in irşadı istikametinde Kureyş’in bu üstünlüğü zaviyesinden ele almışlardı.
İslâm’ı temsil etme meselesinde Kureyş’in itibar ve kredisini de değerlendirmeyi düşünmüş;
insanların tabiatını da hesaba katarak Kureyş’in şan u şöhretini bu hususta kullanma ileri görüşlülüğünü sergilemişlerdi.
Aslında, onlar, Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in “Size idareci olarak tayin edilen insan saçları kıvırcık, üzüm gibi siyahî bir köle dahi olsa, dinleyin ve itaat edin.” 3 dediğini biliyorlardı.
Tarihî gelenekleri itibarıyla Kureyşli bir efendi için, siyahî bir köleye itaat mümkün olmasa bile, Efendimiz üstünlük iddiası gibi bütün Cahiliye âdetlerini ortadan kaldırmak için gelmişti.
Ayrıca, O’nun bu ifadeleri, “İmam mutlaka Kureyş’ten mi olacak, yoksa Habeşli bir köle de imam olabilir mi?” meselesine de cevap teşkil ediyordu.
Demek ki, Habeşli bir köle de halife olabilirdi.
Ne var ki, o zamanki şartlar ve konjonktür, –Müslümanlar mutlaka kendisine biat edecek olsalar bile– Habeşli bir kölenin ya da Ensar’dan birinin bölgede hüsnükabul ile karşılanmasına müsait değildi.
Bunu herkes sezemese de Hulefâ-yı Raşidîn efendilerimiz, o engin ufuklarıyla meseleye yaklaşmış ve halifenin Kureyş’ten seçilmesi hususunda ısrar etmişlerdi.
Bu itibarla da, onların bu talebi şahısları adına değil umum ümmetin maslahatı hesabına bir talepti.
Riyâset, Hak İddia Etmeyenindir!.
Evet, Allah Resûlü’nün bu vefalı dostları hiçbir zaman emirliği düşünmemiş ve riyâset sevdasına asla düşmemişlerdi.
Öyle ki, İbn Sa’d ve İbn Esîr gibi müelliflerin naklettiklerine göre, Ebû Bekir efendimiz, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilâfeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi;
bozgunculuktan ve ihtilâflardan korkmuştum.
Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti.
İnsanlar hep bir ağızdan “Biz sana biat ettik, seni bırakmayız!” deseler de, Hazreti Sıddık daha sonra da birkaç defa minbere çıkıp bu görevi kabul etmediğini bildirmiş;
yerine başka birisini seçmelerini istemiş ve ısrarlar sonrasında vazifeyi mecburen üstlenmişti.4
Zaten, sadâkat burcunun kahramanı olan o zattan, başka türlü bir davranış da beklenemezdi.
Zira o, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in riyâset konusundaki ikazlarını pek iyi biliyordu.
Nitekim, Ebû Zerr (radıyallâhu anh) “Yâ Resûlallah! Beni bir göreve tayin etmez misin?” diyerek idarecilik isteyince, Sevgili Peygamberimiz, mübarek ellerini onun omuzuna koyarak şöyle buyurmuştu:
“Ebû Zerr! Sen zayıfsın, bu vazifeyi kaldıramazsın.
Oysa, vazife bir emanettir ve kıyamet gününde rüsvaylık sebebidir.” 5 Bir başka defasında, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Abdurrahman İbn Semüre’ye (radıyallâhu anh) hitaben, “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme;
eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla baş başa bırakıl ırsın.
Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.” 6 demişti.
Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiya”da temas ettiği üzere, riyâset mevzuundaki bu nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazreti Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), onları Hazreti Ali’ye de hatırlatmış ve mevzuyla alâkalı şu ölçüyü dile getirmişti:
“Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der.
Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.” 7
Makam Hırsının Akıbeti
Ebû Musa –radıyallâhu anh– da idarecilik vazifesi talep eden bir insana Resûlullah’ın (aleyhisselâm) şu cevabı verdiğini rivayet etmiştir:
“Allah’a yemin olsun ki, biz bu işe onu talep eden veya ona hırs gösteren bir kimseyi tayin etmeyiz.” 8 Evet, riyâset, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmez.
Çünkü, riyâset talep eden kimsede hırs var demektir.
Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sevkedebilir.
Onun için, siyasette bir yere yükselme, bir mevkî ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar.
Çünkü, yükselme sevdalısı kimseler, sürekli daha üst bir rütbeyi ya da makamı düşünür ve o anki kredilerini hep yarınları hesabına harcarlar;
o sermayeyi sadece hakkı tutup kaldırma adına kullanamazlar.
Kullanmak isteseler bile bir yerde durmak zorunda kalırlar;
zira, bir taraftan vazifenin hakkını vermeye çalışsalar da, diğer taraftan da sürekli ferdî ikballeri için yatırım yapma hususunda kendilerini mecbur hissederler.
Kalemin bir yanıyla hak ve hakikate hizmet yolunda bazı şeyler çizseler de, diğer yanıyla da şahsî istikballerini garanti altına alabileceğini zannettikleri hususlarla alâkalı imzalar atarlar.
Dolayısıyla, tam bir hizmet insanı olduklarını söyleseler de, bu takıntıları sebebiyle hep yarım bir insan olarak yollarına devam etmeye mahkumdurlar.
Oysaki, insanın bir aklı ve bir kalbi vardır;
bunlar ne kadar sâlim olursa olsun, şayet insan bunları böler, bir kısmıyla başka şeyleri peylemeye kalkarsa, sermayesinin bir parçasını başka yerlere sarfetmiş ve asıl gayesinden uzaklaşmış olur.
Meselâ;
bir milletvekili bakan olmak ya da bir bakan başbakanlığa sıçramak arzusuyla yanıp tutuşuyorsa ve bu yolda bir kısım hırslara girmişse, tekyeden, zaviyeden hiç çıkmasa, sürekli halvetî yaşasa ve elinden tesbihini hiç düşürmese de, kalbinin ve aklının bir kısmını o türlü beklentilerle meşgul ettiğinden dolayı gerçekten önemli olan meseleleri gerektiği gibi ele alamaz, değerlendiremez.
Her ne kadar “Biz hakka hizmet ediyoruz, Allah için çalışıyoruz.” dese de, ileriye matuf herhangi bir beklentisi olan ve bir üst makama yürüme gibi bir hedefi bulunan böyle biri, bir kısım hesaplarını da o istikamette yapıyor ve adımlarını ona göre atıyordur;
artık aklının ve faaliyetlerinin yarısını o işe emanet etmiştir.
Dolayısıyla, o eksik bir adam sayılır ve hayatî bir meselede emanete ne derece riayet edeceğini sadece Allah bilir.
Bu açıdan da, ehlullaha göre, siyasetin içinde bulunanlar arasında Müslümanlığı dörtte dörtlük yaşamayı ancak başta Râşid Halifeler olmak üzere çok az insan başarabilmiştir.
Bu denge kahramanları, riyâsetle beraber kalbî ve ruhî hayatın gereklerini de gözetmiş;
dünyevî işlerde dehayı bütün buudlarıyla temsil ederken ahiret hayatını nazar-ı itibara almayı da ihmal etmemişlerdir.
Aklın yanında kalbe de değer vermiş;
hisle beraber muhâkemeyi de değerlendirmişlerdir.
Bir gözleriyle bu dünyaya bakmışlarsa bile, diğer gözleriyle de hep ahirete müteveccih yaşamışlardır.
İşte, bu ölçüde istikamet üzere olmak herkese müyesser değildir.
Çünkü, idare ile alâkalı işler kısmen de olsa insanı dağıtır ve onun kulluğundaki mükemmelliğe dokunur.
Riyâset tutkusu, en sağlam kimseleri bile aşındırır, karakter kırılmalarına sebebiyet verir.
Öyle hırslı bir şekilde baş olma arzusu içinde bulunan kimse, hırsla üzerinde durulması gerekli olan çok önemli mevzularda dağınıklığa düşer.
Bu açıdan, akıl, kalb ve his selâmetiyle kalmanın ve dağılmamanın tek yolu, idareciliği ve önde bulunmayı vazife şuuruyla ele almaya, onu mesuliyeti büyük bir emanet olarak görmeye ve riyâset mevzuunda istekli olmaktan, arzu izhar etmekten uzak durmaya bağlıdır.
Ara sıra, başka mülâhazalar buğu buğu gelip zihni ve hayali saracak olsa, hemen seccadeye koşup “Allahım, bağışla beni;
boş hülyalara daldım, özür dilerim.
Ben Seninim ve Sana döneceğim.
Gerektiğinde her şeyimi al ama beni Sensiz etme!” diyerek sadece Allah’ın rızasına talip olmaya, aklı, kalbi ve hissi bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna tevcih etmeye vâbestedir.
Hizmet Erlerinin Riyâsetle İmtihanı
Diğer taraftan, riyâset dediğimiz mesele sadece cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ya da herhangi bir seviyedeki resmî idarecilikle sınırlı değildir.
Önde olma ve başı tutma isteği, bazen “abilik” unvanı altında da kendini hissettirir;
kimi zaman “kıdem” itibarıyla önde gelme ve turnikeye önce girmiş olma ambalajıyla da insanı esir edebilir;
bazen de bir yönetim kurulunda söz sahibi olma ya da onun başında bulunma isteği şeklinde gönüllere girebilir.
İşte, bu türlü duygular da, insanın ruh dünyasında tesir icrâ eder;
kalbe yerleştiği ölçüde de onu bütün bütün baskı altına alır.
Hep sözünün dinlenmesini arzu eden ve baş olmayı isteyen bir insan, iman ve Kur’ân hizmeti dairesinde de olsa, bazı hakları çiğneyebilir, bir kısım hakikatları gözardı edebilir, kimi haklara karşı saygısızlıkta bulunabilir ve kendi haksızlıklarını hak gibi görebilir.
Bu itibarla, insan riyâsetin en küçüğüne bile asla tâlip olmamalı;
şayet, başkaları tarafından öyle bir vazifeyle görevlendirilirse, o zaman da kerhen kabul edip emanet olarak ele aldığı o işin hakkını vermeye çalışmalıdır.
İstemeye istemeye o işin altına girerken kendisini liyakatli görüp vazife tahmil edenlere,
“Ben bu işin ehli değilim, ama ille de benim yapmamı istiyorsanız, bu vazifeyi kerhen üstleneceğim.
Fakat, rica ederim, her zaman benim yanımda bulunun;
yanlışlarımı hemen düzeltin.
Bir kıblenümâ gibi bana doğruyu gösterin.
Ne olur, kıblemi ve mihrabımı korumama yardımcı olun;
beni tutun, destekleyin ve devrilip gitmeme müsaade etmeyin!” diyecek kadar mert olmalı ve öyle bir vazifeye razı olmayı şarta bağlamalıdır.
Haddizatında, insan böyle bir meselede kararı kendi tercihine değil de onun durumunu daha objektif değerlendiren ve meselelere daha bütüncül bir nazarla bakan kimselerin tayinine havale etmelidir.
Kendisinin ne yapıp ne yapamayacağını dostlarının, büyüklerinin ya da âlî bir heyetin takdirine bırakmalı ve her türlü istihdama hazır olmalıdır.
Aynı zamanda, onun belli bir vazifeyi götürebileceğine inanan ve onu istihdam eden insanların hüsnüzan edip yanılmış olabileceklerini de daha baştan kabullenmelidir.
Evet, bir heyetin yanılma ihtimali ferdî kararlardaki yanılma nisbetine göre daha azdır;
fakat, icmada da küçük çapta dahi olsa yanılma payı vardır.
Dolayısıyla, kendisine bir iş teklif edilen insan, o takdirde bulunan kimselere hitaben “Hakkımda hüsnüzan edip beni bu vazifeye getirdiniz;
ama şayet bu işi götüremediğimi görürseniz, vazife değişikliğini işaret etmekte lütfen gecikmeyin;
ne olur beni kırmamayı değil, sadece hakkın hatırını gözetin;
beni bu vazifeden almanız icap ederse sakın çekinmeyin.
Nasıl ki bu işin altına sizin tayininiz, yönlendirmeniz ve iş’ârınızla girdim;
aynen öyle de, küçük bir işaretinizle hemen ayrılabilir ve emaneti daha ehil birine tevdî edebilirim.” diyebilmelidir.
İşte, böyle bir düşünce hakperestliğin ifadesidir.
Bu mevzuda gösterilen alınganlıklar ise, hep bencillikten kaynaklanır.
“Görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi...” şeklindeki mülâhazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır.
Böyle bencil kimselere önemli vazifeler yüklemek kat’iyen doğru değildir;
zira, bencillerin isabetli karar vermeleri imkân haricindedir.
Onlar isabetli karar veremezler;
çünkü, onların Hak’la münasebetleri yoktur, varsa da çok zayıftır;
vicdanları duru değildir, his dünyaları bulanıktır.
Dolayısıyla, onlar bulundukları yerde hak ve hakikatin temsilcileri olamaz, sürekli kendi hevâ ve heveslerini seslendirirler;
herhangi bir seviyedeki riyâseti halka ve hakka hizmet vesilesi yapacaklarına daha yukarılara tırmanmak için bir basamak olarak kullanırlar.
Yüz Elimiz de Olsa..
Mevzuyla alâkalı bir hususa daha değinmek istiyorum:
Evet, siyaset sahnesinde rol almak ve idarecilik yapmak da toplum hayatı açısından lâzımdır;
bazı kimselerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmaları içtimaî bir ihtiyaçtır.
Fakat, şayet siz kendinizi iman ve Kur’ân hizmetine adadığınızı söylüyorsanız ve zihninizi, hissinizi, aklınızı, mantığınızı dağıtmadan garazsız-ivazsız kulluk yapmak istiyorsanız, böyle bir tercihte bulunduktan sonra artık siyasete ve dünyevî makamlara teveccüh edemezsiniz.
Edemezsiniz, zira, siz şu zamanda en büyük tehlikenin, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesi olduğuna inanmışsınız;
bütün himmetinizi kalblerin ıslahına teksif ederek bu tehlikeye karşı koymaya kendi kendinize söz vermişsiniz.
Öyleyse, o resmî vazifeleri kim yaparsa yapsın, kim hangi makamı temsil ederse etsin, o konuda kimseyi hafife almaz ve kınamazsınız;
herkesin buradaki niyetine ve amellerine göre ötede mükâfatını alacağına ya da cezasını çekeceğine inanır ve hükmü Cenâb-ı Ahkemü’l- hâkimîn’e bırakırsınız.
Bununla beraber, siz yürüdüğünüz i’lâ-yı kelimetullah yolunda rıza-yı ilâhîden başka hiçbir şeye evvelen ve bizzat yönelemez, sizi asıl vazifenizden koparacak hiçbir şeye dilbeste olamazsınız.
Bu hususa dikkat çeken Nur Müellifi, “İki elimiz var;
eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.” 9 demiştir.
Evet, iman ve Kur’ân davasına gönül vermişseniz, yüz tane eliniz de olsa, kendi vazifenize ancak kifayet edeceğine inanır ve vazifeniz haricinde herhangi bir garaz taşımayı büyük bir aldanmışlık sayarsınız.
Çünkü, i’lâ-yı kelimetullah başka hiçbir işi düşünmeye fırsat vermeyecek kadar büyük ve ağır sorumluluklar yükler insanın omuzuna.
Bu yolda ondan başka şeyler düşünen insan himmetini dağıtmış olur.
Himmetini dağıtan insan da, iki şeyde birden başarılı olamaz.
“Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” atasözü bu hakikati ne de güzel ifade eder!.
Bir Kalbde İki Sevda
Rivayetlere göre, İbrahim Ethem (rahmetullahi aleyh) Belh’in prensiymiş.
Bir gece, yumuşacık yatağına uzanmış yatarken aynı zamanda kendi kendine mırıldanıyormuş;
“Allahım beni maiyyetinden mahrum etme;
şu aciz kulunu Firdevs’inle şereflendir.
Allahım, beni Peygamberine komşu eyle!..” türünden sözler söyleyerek dua ediyormuş.
O sırada çatıda birinin yürüdüğünü fark etmiş, ayak sesleri duymuş.
Hemen, “Kim var orada, sen kimsin?” diye bağırmış.
Çatıdaki adam, “Merak etmeyin efendim;
bir zarar verecek değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum!” demiş.
İbrahim Ethem, “Be adam, çatıda deve aranır mı?” deyince, aklını başına getiren şu cevabı almış:
“A be sersem;
sen Allah’ın maiyyetini yatakta arıyorsun ya!.
Peki yatakta Allah aranır mı, uzanmış yatarken Peygamber aranır mı!” İşte, bu sözler İbrahim Ethem’e yetmiş.
Demek ki, kalbi ölmemiş ve vicdanı felç olmamış bir insanmış;
duyduğu bir iki cümle onu kendine getirmeye kifayet etmiş.
O gün malı-mülkü, makamı-mansıbı elinin tersiyle itmiş, saltanatı terk etmiş ve varıp Mescid-i Haram’a “cârullah” olmuş.
Aslında, “cârullah” tabiri, büyük bir dil üstadı, edebiyatçı, kelâmcı ve müfessir olan İmam Zemahşerî’nin (1075-1143) lakabıdır.
Zemahşerî, Mekke’de Beytullah’ın yakınında uzun süre ikamet ettiği için “Allah’ın komşusu” mânâsına “Cârullah” unvanıyla meşhur olmuştur.
Fakat, İbrahim Ethem de bir cârullahtır;
çünkü, saltanatı arkada bırakıp Kâbe’ye koşmuş, câr-ı Belh olmaktansa, câr-ı Kâbe olmayı yeğlemiş;
cârullah olmayı cârunnâs olmaya tercih etmiştir.
Hani, Rabiâ Adeviye’ye “Dâr!..” deyip Cennet’i hatırlatıyorlar da, o “Câr” diye inliyor;
“Komşu var mı orada;
Dostumu görebilecek miyim? Dostu göremeyeceksem Cennet’in ne önemi var!” diyor.
Yunus Emre de, “Cennet Cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni!” diye içini döküyor.
Gördüğünüz gibi, âşıklarda ses hep aynı çıkıyor, kalb hep “Dost, dost” diye atıyor.
İşte aynı mülâhaza İbrahim Ethem’i de Kâbe’ye taşımış ve onu cârullah yapmış.
İbrahim Ethem Hazretleri bir gün, “Allahım, Senin uğruna her şeyi terk ettim;
burada rahmetinin tecellîlerini ötede de Cemâlini görebilmek için yurdu-yuvayı arkada bıraktım;
artık aşkınla beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacaktır.” mülâhazalarıyla dopdolu olduğu bir sırada, metafta (Kâbe’nin etrafında tavaf yapılan yerde) oğlunu görür.
Nasılsa, oğlu da onu görüp tanımıştır;
göz göze gelir ve bir süre bakışırlar.
Senelerin verdiği hasret, ikisini birbirine koşturur.
İhtimal, onca sene ayrılıktan sonra, öyle bir karşılaşma Hazret’in his dünyasına büyük bir tûfan hâlinde tesir eder, onun gönlünde bir fırtına meydana getirir ve Hak dostu az da olsa içinin aktığını hisseder.
Oğul kendini babasının kucağına atınca, o da yılların hicranıyla oğluna sarılır.
Tam sarmaş dolaş olurlar ki, hâtiften bir ses gelir:
“İbrahim, bir kalbde iki sevgi olmaz!” İşte o an İbrahim Ethem’den bir çığlık kopuverir:
“Muhabbetine mâni olanı al, Allahım!” Az sonra da oğlu ayaklarının dibine yığılır kalır.
Siyasete Meyletmeyi Kendi Adıma Döneklik Sayarım
Evet, İbrahim Ethem bir söz vermiştir Rabbine;
“Beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacak!” demiştir.
O vefa abidesi, mukarrebîndendir.
Mukarrebînin en mümeyyiz vasfı, her an Allah’ın huzurunda olduklarını idrak etmeleri ve bu yakınlığa göre bir duruş sergilemeleridir.
Onların gözleri rahmet tecellîlerinden başka şey görmez, kalbleri rıza-yı ilâhîden başka bir şeyle uzun süreli meşgul olmaz.
Onlar, Cenâb-ı Hak’la münasebetlerine mani olabilecek ne varsa, hepsini Allah için feda edebilirler.
O Hazret de oğluyla meşgul olmayı bile huzurun edebine muhalif görmüş ve aldığı bir ikazla “Araya giren perdeyi kaldır Allahım!” niyazında bulunmuştur.
Bu menkıbeyi hatırlatışımın ve şu sözlerimin mânâsı, tabiî ki “Herkes Allah’a ulaşmak için oğlunu, kızını, eşini-dostunu, evini-barkını terk etmeli!” demek değil.
Fakat, bir ufuktan bahsediyorum;
makam, mansıp, rütbe, pâye, mal, mülk..
gibi dünyalıklar bir yana, Allah’tan alıkoyan her ne olursa olsun ona karşı kalbin kaymamasının lüzumunu, mâsivâya gönül bağlamamanın gereğini anlatmaya çalışıyorum.
Heyhat ki, genel düşüncem bu istikamette olmasına rağmen, bazıları hâlâ siyaset sahnesinde rol alma, devleti ele geçirme ve idareye hâkim olma sevdası gibi isnatlarda bulunuyorlar.
Oysa, ben “kullardan bir kul” olarak Allah’ın rızasını kazanmaktan başka her türlü düşüncenin ve hele fâikiyet (üstünlük) mülâhazasına bağlı olarak idarî, siyasî bir pâye devşirmenin karşısında olduğumu defalarca ifade ettim.
Daha 25 yaşımdayken o fırsatın ayağıma kadar geldiğini ama onu elimin tersiyle ittiğimi kaç kere söyledim.
Değil parlamenterlik, çok küçük bir idarecilik bile istemediğimi belirttim.
Aslında, kanımın delice aktığı o gençlik dönemimde dahî bu ölçüde bir istiğna sergilemiş olmam, genel karakterimi ortaya koyma açısından yeterli görülmeliydi.
o tavır ve tutumum neye tâlip olduğumu, ne istediğimi ve neyin arkasında koştuğumu merak eden ehl-i vicdana kâfî gelmeliydi.
Neylersiniz ki, yüzlerce defa bu duygumu ikrar etmeme rağmen, bir kesim hâlâ duymazlıktan geliyor ya da duymak, anlamak istemiyor.
Belki de o kesimin literatüründe rıza- yı ilâhî ve ebedî saadet gibi kavramlar bulunmadığından dolayı, söylediklerimi anlayamıyorlar.
Fakat, onlar anlamasalar da, ben bir kere daha şu mülâhazamı seslendirerek mevzuyu noktalayacağım:
Teşvikçisi olduğum hizmetlerde dünyevî hiçbir hedefim yoktur;
Türkiye’yi bütün zenginliğiyle ve imkânlarıyla getirip bana teslim etseler de, onu, küçük tahta kulübemdeki hayatıma tercih etmeyi ve makama-mansıba, mala mülke temayülde bulunmayı döneklik sayarım.
Göz ucuyla da olsa, dönüp ona bakmayı Rabbime karşı vefasızlık ve davama da ihanet kabul ederim.
Evet, benim de iki elim var, şayet yüz elim de olsaydı, onları i’lâ-yı kelimetullahtan başka bir gaye için kullanmayı asla düşünmezdim.
Muhalfarz, öyle bir düşünce bir bulut hâlinde zihnime aksa, hemen seccademin başına geçer, tevbe eder ve İbrahim Ethem gibi “Allahım, ya canımı al ya da Senin muhabbetine perde olan mülâhazaları gönlümden söküp at!” diye dua ederdim.
1 Buhârî, menâkıb 25;Müslim, fezâilü’s-sahâbe 199.
2 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/129;İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/402-403.
3 Buhârî, ahkâm 4;Müslim, imâret 37.
4 Bkz.: Abdurrezzak, el-Musannef 11/336;İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 6/82.
5 Müslim, imâret 16;Ebû Dâvûd, vesâyâ 4;Nesâî, vesâyâ 10.
6 Buhârî, ahkâm 5, 6;Müslim, imâret 19.
7 Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya 1/293-294.
8 Buhârî, ahkâm 7;Müslim, imâret 14.
9 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.452 (Emirdağ Hayatı), 673 (Risale-i Nur).


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...