Aylık İlim ve Kültür Dergisi Nov 2022
https://caglayandergisi.com/2022/11/01/bir-demet-yol-mulahazasi/
Derinleşmiş bir ruhun gönül yamaçlarına akseden en canlı ışıklar, daha çok yol mülâhazası ve murâkabe anında kendilerini hissettirirler. Bu dünyanın şartlarına göre yaratılan insanoğlunun, dönüp kendini Var Edene yönelmesi, mesafelere takılmadan sürekli O’na doğru ilerleyebilmesi oldukça dikkat, temkin, titizlik ve kararlılık isteyen bir konudur. Hemen herkesin, böyle önemli bir mevzûda, ibtidâî ve basit bir fikri bulunsa da, yine de böyle birinin, insanlık kafilesinin rehberliğini derpîş etmiş kimselerin yol belirleyiciliğine itimat ederek, her zaman onların arkasında yol alması, onların merkezî hareketlerinin insiyaklarına kendini salarak sürekli hedef arkasında koşması icap eder ki, hedefe ulaşanlar için çok avantajlı, dökülüp yollarda kalanlar için de helâket sayılan böyle hayatî bir seyahatı arızasız gerçekleştirebilsin. Şayet bu rehberler, o sahanın tecrübeli, bilgili, mârifet eksenli ve vicdan ufuklu üstadları iseler, tereddüt etmeden onların rotasına girilmeli ve hep onların yörüngelerinde hareket edilmelidir; edilmelidir, zira onlar, her zaman Hakk’a ulaştıran en kestirme yollarda yürür.. geçit veren veya vermeyen zirveleri çok iyi bilir.. halvete erebilecekleri ufukları kollar.. vuslat koyları etrafında dolaşır durur.. sürekli hedeften aksisadâlar alır.. bu sesleri kırmadan, çarpıtmadan arkalarındakilere intikâl ettirir.. ve bu uzun seyahatte kendi üzerlerine ve takipçilerin başlarına kabarıp boşalabilecek dalgalara karşı da âdeta birer dalgakıran gibi her şeyi göğüslerler.
Işık-karanlık arası sürüp-giden bu uzun seyahatte, her zaman hedeften gelebilecek bir kısım tecelli paketleriyle karşılaşmak mümkün olabileceği gibi, mukadder bütün vâridlerin, yolculuk sonrası bir iltifat teşrifâtına bırakılması da söz konusudur. Öyle ki, her yolcu bu uzun yollarda bazen, uzakta, hayâl-meyâl çakan bir şuâ ile ürperir.. bazen, sadâkat testine tâbi tutuluyormuşçasına ömür boyu bir tek şûle ile dahi karşılaşmaz.. bazen, geçtiği yollarda, her tarafın ışıklarla tüllendiğini temâşâ eder.. bazen, aralanmış bir gaybî panjurdan gizli gizli gözetiliyor olduğunu hisseder gibi olur ve haşyetle göz-kulak, dil-dudak kesilir; kesilir ve imanı sayesinde kendine açılan böyle bir tarassudu, maiyyete yaklaştığının emaresi gibi değerlendirerek göğüsleyeceği ipe iyice yaklaşmış bir koşucu gibi daha bir heyecanlanır ve daha bir şahlanır.. hatta böyle bir seyahatte meleklere iştirak ettiği hissiyle öyle bir coşar ki, kalbinin ritminde bütün göklerdeki âhengin sesini duyabilir.
Bu yolda, basiret ve idrak erbabına, yerinde sağanak sağanak ve yerinde çiseleme ve çiy şeklinde gelen vâridler, hep aynı değer, aynı evsaf, aynı renk, aynı şive ve aynı dalga boyunda gelmezler. Yol boyu her zuhur ve tecelli, inancı ve ihlâsı ilk şart olmak üzere her hizmet erinin, ufkunun berraklığı, gönlünün şeffaflığı, idrakinin enginliği ve metafizik yanının derinliği ölçüsünde sık sık karşılaşacağı birer seyahat armağanıdır. Bu armağanların kimisi, mahfazasından bellidir ve şuurla buluşur-buluşmaz da hemen şükre dönüşür.. kimisi, motif ve sembol ambalajlıdır; ancak dikkat ve basiret nurlarıyla çözülebilir.. kimisi, cismaniyet ve beden ufkuna çarparak simsiyah bir örtüye bürünür ve Hak’la münasebetimizi yenilememizi ve olumlu yorumlara kapıların aralanmasını bekler.. kimisi de günah ve hatalarımızın alacakaranlığında, yer yer Hak rahmetinin enginliği sayesinde ümitlerimizle buluşsa da, çok defa yeis ve hicranlarımızın rengine boyanarak -bunu biraz da havf ve recânın birbirine galebesi belirler ve icabında farklı bir tablo da ortaya çıkabilir- düşünce ufkumuza bir zift gibi akmaya başlar.
Bu armağanlar, davranışlarımızı belli bir çerçeve içine zorlayan tavırlar, tembihler, ikazlar hangi dalga boyunda gelirse gelsin, böyle bir yolda yürümeye muvaffakiyeti vuslata davet sayanlar, en derin uykularda olsalar da, bir gün mutlaka uyanır, ruhlarının, ezelî âşinası bulunduğu Sonsuz’un sesini duyar ve ömürleri vefâ ettiği sürece de hep bu iltifat çağrısı arkasında koşar dururlar. Böyle bir maraton için, eğitimli atletler gibi gerilmiş her gönül eri, bilhassa bâd-i tecellinin estiği geceleri, Hakk’a yürüme mevzuunda birer rıhtım, birer liman, birer rampa kabul ederek, seccâdesiyle hasbihâle geçtiği o en aydınlık dakikalarında, gönlünün heyecanlarını gözyaşlarıyla yoğurup ruhunu besleyen gönül saksısına bir kuvve-i imbâtiye gibi boşaltabilmişse, artık, rahmet arşının, onun adına iltifatlarla boşalmasında şüphe edilmemelidir…
Her ferde, liyâkatinin kat kat üstünde iltifatlarda bulunma âdeti olan Rahmeti Sonsuz, hiç mümkün mü ki, O’na koşan vefalı yolculara -hâşâ!- alâkasız kalsın.. ve harem-i hâssına ihlâs sermayesiyle yönelenleri hususî teveccühleriyle ağırlamasın..! Aslında, böyle bir ilâhî âdet olmasa ve hiç kimseye iltifatta bulunma sözü verilmese bile, herkes o Ezel ve Ebed Sultanı’na intisap etmiş olmayı, önceden alınmış bir avans gibi kabul etmeli ve her nefes alış-verişinde bir sadakat kahramanı gibi sürekli O’nu soluklamalıdır. “İşler yolunda gitmedi, gökten vâridat inmedi” diye çocuklar gibi küsme tavrına girmemeli; rıza bilmez seviyesizler gibi müteessir olmamalı; yolun zorluğunu ve uzunluğunu düşünerek mesafelere yenik düşmemelidir; aksine, hep “sular gibi çağlamalı, Eyyûb gibi ağlamalı” gezip dolaştığı her yerde sadece O’na gönül bağlamalı; O’nu görme, O’nu duyma, O’nu bilme mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır ki, ebediyeti peyleyebilecek kredilerini çocuk oyuncağı türünden bazı şeyleri elde etme yolunda harcamış olmasın; olmasın ve Allah’ın lutfettiği genişlikleri his ve hevesleriyle daraltmasın; rahmetin her şeyin önünde olma esprisine, himmetin her şeyi kucaklayan genişliğiyle mukabele ederek zımnî bir ilâhî mukavelenin gereklerini, tabiî O’nun büyüklüğü ve kendi küçüklüğü ölçüsünde yerine getirebilsin..
O’na doğru uzanan bir uzun yolda herkes, biraz da karakterini teşkil eden hususların sevki ile bazen yer de değiştirebildiğinden; hatta yer değiştirirken kaymalara da mâruz kaldığından her vakit konumunu koruyamayabilir; koruyamayabilir ve bazen gidip dairenin en dış çemberine çarpacak kadar merkezden uzaklaşabilir. Öyle ki, dünya kadar insanın iltifat sağanaklarıyla zevkten zevke girdiği aynı anda o, olup biten inkişafları tıkanma, fütûhâtı inkıbaz, başarı şerhâyinlerini şov, gülbankları da mağlupların tesellisi sayabilir. Hemen her dönemde, muvakkaten kervandan ayrılan böyle mütehayyirler olmuştur ve olacaktır da. Ancak, pek çoğu itibarıyla çok defa böyle geçici kopukluğun ruhlarında hasıl ettiği ürperti ve gerilimle, sıçrayıp bir hamlede merkezdeki yerlerini almış, hatta ayrılık hasretinin sıcaklığı ile, daha farklı bir bütünleşme, bir kıvam sergileyebilmişlerdir. Ne var ki, böyle bir metafizik gerilim elde etme için, irâdî olarak kafileden ayrılmayı tasvip etmek de mümkün değildir; zira her ayrılış, aynı zamanda bir kayma ve durdurulamayan, hatta dönüşü olmayan bir akıntıya kapılma ile de sonuçlanabilir. Bu itibarla da, genel kitle ile aramızdaki mesafe boşluğunu ufkî aşabiliriz mülâhazasıyla, âkıbeti meçhul böyle bir maceraya girilmesi kat’iyen tecviz edilemez. Yukarıda işaret edildiği ölçüde irâdî olmayan ve kasda iktiran etmeyen her sürçme ve devrilmenin “ba’sü ba’del mevt” vadeden bir yanı olsa da, her zaman aynı neticeyi istihsal etmek söz konusu olmayabilir. Muhtemel bir füyûzât hissi ve ruhî kıvam adına, muhakkak gibi görülen böyle bir felâkete vicdanın “evet” demeyeceği kanaatindeyim.
Kafile içinde kalmak, genel çizgiyi korumak, rehberi ve işaretçileri takip etmek sayesinde, insan zaman zaman sarsıntılara düşse ve merkezle irtibatında tezelzüller yaşasa da, her defasında, çekim gücü yüksek bir kısım aydınlık ruhlarla karşılaşabilir ve yolda bulunma şuurunu sık sık bileyerek her zaman canlı, taze ve güçlü kalabilir.. kalabilir ve sürekli yol alan bir toplumla müşterek hareket etme esprisi sayesinde hep zirveden zirveye sıçrayarak, yoldaki işaret ve işaretçilerin gösterdikleri ışık kaynağına karşı hasıl olan iştiyakla, her gün, her saat, her dakika ruhunda köpüren yeni bir diriliş neşvesi duyabilir.
Böyle bir seyahat kahramanı, hiçbir zaman işini, rastlantıların eşdeğerde olmayan akıntılarına bırakmaz. El verdiği kimseler hep, kendini sarpa uğratmayacak merkezî şuuru kullananları arar.. her zaman, ciddi, vakarlı, temkinli ve çizgi çizgi ruhunun derinlikleri çehresinde tebessümleşmiş kafile başlarını takip eder.. sadakat, sorumluluk ve mükellefiyet kahramanı diğergâm ruhların arkasında olur.. ve her işinde ihlâsla hep ilerilere, daha ilerilere geçmek için kalbinin bütün heyecanıyla çırpınır-durur.. çırpınır-durur ve kabiliyetine göre bir taraftan amudî (dikey) veya ufkî (yatay) mesafelerle savaşırken, diğer taraftan da mazhariyetlerinin şuur ve idrakinde olarak, tıpkı Kutup Yıldızı gibi sürekli kendi çevresinde döndüğü hissiyle, aksiyon-düşünce iç içe pek çok zamanı birden yaşar.
Hâsılı, sabredilip yoldan çıkılmaz ve yol mülâhazaları da, hedefe ulaştırma ümidini, yönlendirici rolünü tam oynayabilirse, topyekün kafile ve onun molekülleri sayılan fertler, şuurî, gayr-i şuurî bu kafileler ırmağının ona doğru akıp gittiği ummana, bugün olmasa da yarın mutlaka ulaşır ve azimlerinin alnındaki ter damlalarını kevserlere dönüşmüş olarak yudumlarlar. Evet, dış yüzü itibarıyla, kendi iradeleriyle değil de kitlenin insiyakıyla sürükleniyormuş gibi görünen kalabalıkların yol alışı, şuurlu merkezî hareketin tesiri sayesinde, ferdî aksiyonu çok aşkın pek çok zafer ve vuslat projesinin birden gerçekleştiği şekilde çok vuku bulmuştur.
Yollarda her zaman tekrarlanan, tekrarlandığından ötürü de ancak, şuurlu bakışlarca seçilebilen bu durgunluk görünümündeki aksiyonlar, bu dar mekanlı sıkışık kıpırdanışlar, bu hafif ve sessiz ilerleyişler, bu halk albenili cehdler, gayretler, sığlıklarında ummânların ürperten derinliklerini, sükûtlarında göklerin hareket ve enginliklerini, basitliklerinde ruhanîlerin semâvîliklerini saklamaktadırlar.. saklamaktadırlar ve ümit edilmedik bir yerde, ümit ve beklentileri aşkın sürprizlerle kahramanlarının karşılarına çıkacaklarında da şüphe yoktur. Bütün bu cehdler, gayretler, fedakârlıklar aka aka veya kaynaya kaynaya mevsimi gelince mutlaka kıvama erecek; uğrunda canların feda edildiği hakikat, karşı tepelerin arkasından zuhur eden bir dolunay veya yüzlerce şafak emaresiyle geliyor olduğu müjdesiyle, tulûunu gözlemeye koyulduğumuz bir güneş gibi yavaş yavaş belirecek; gözlerimizin içine gülerek bize ömürlerimizin ikbâlini fısıldayacak, ışık hüzmeleriyle içimize akacak ve çehrelerimize kendi boyasını çalarak, alıp bizi kendi dünyasında eritecektir.
https://caglayandergisi.com/2022/11/01/bir-demet-yol-mulahazasi/feed/ 0
Kaos İçindeki Işıkhttps://caglayandergisi.com/2022/10/01/kaos-icindeki-isik-2/
İçinde bulunduğumuz çağ, vadettiği müspet ve güzel şeylerin yanında, bizim için hep bir ızdırap ve inkisar çağı oldu. Sadece bizim için de değil; onunla tanışırken, henüz kalbî, ruhî, fikrî ve ilmî hazırlığını tamamlayamamış milletler, âdeta, muratlarına ermeden ve umduklarını bulamadan bağırlarından hançerlenen aşıklar gibi, ümitleri ye’se, iştiyakları da hicrana dönmüş ve iki büklüm olmuşlardır. Bilhassa bizim insanımızın hâli bütün bütün yürekler acısıdır.
Evet o, asırlar boyu, devletler muvazenesindeki yerinden koparılıp atılmanın, hep başta yaşamışken ayak olmaya zorlanmanın hafakanları içinde şaşkın ve âdeta bir berzah hayatı yaşadı. Hiçbir millet ve toplum çerçevesine yerleştirilemeyecek kadar gariplikler ve tuhaflıklar içinde sürdürdüğü bu şeâmetli yolculukta, tıpkı kumarda kaybeden birinin, “belki kazanırım” mülâhazasıyla “bir daha, bir daha…” dediği gibi, her şeyi çar-çur etme ruh hâletiyle iflastan iflasa sürüklendi.. bari bunca zaman içinde bir kere kazanabilseydi, ya da küçük bir kazanma ümidi olsaydı..! Ne gezer.. o hep kaybetti ve kaybettikçe de, daha bir hırsla neticesi belirsiz bu oyunun aldanan rekortmeni hâline geldi.
Vaktiyle hep ötelere yönelip semâvîlik arayan başlar, dualarla göklere doğru kaldırılan eller ve O’ndan başkasına karşı, almak için değil vermek için yaratıldığına inanan gönüller, şunun-bunun kapısında zilletle dilenen sergerdanlar hâline geldiler. Bir zamanlar atalarımızın, sonsuza yürüme rampaları sayılan mâbed, rûhânîliği çarmıha gerilerek, Allah’a açık şeffafiyeti merasimlerle karartılarak, mânâ ve muhtevası şekle kurban edilerek pek çok mezar-ı müteharrikin uğradığı bir güzergâha dönüştürüldü. Varlığın bir kitap gibi yorumlandığı, bir meşher gibi temâşâ edildiği ve bir laboratuar gibi her şeyin kurcalandığı mektep, kapkaranlık dogmaların tutsağı ve küflü şablonların kafalara yerleştirildiği bir izbeye döndürüldü.. eşya hor görüldü.. tabiat yanlış yorumlandı.. ekolojik denge bozuldu.. ve dünya yaşanmaz bir cehenneme çevrildi. Mâbedle beslenemeyen, mekteple aydınlanamayan ve kâinatla içli-dışlı olamayan, dolayısıyla da gönle ümitler yağdıracak ufukları bulamayan nesiller, kendilerini değişik çılgınlıklara salarak hezeyanda ve yakıp-yıkmada teselli aramaya başladılar. Evet, pek çoğu itibarıyla günümüzün nesilleri, bütün bütün ebedîliği temâşâ etme istidât ve kabiliyetini kaybetmiş gibi ufuksuz, idealsiz, mâzisiz ve geleceksiz, dar bir zaman dilimine sıkışmışlığın hırçınlığını yaşamakta.
Eski ülke, eski kent, eski mahalle ve eski yuvanın yerini alan iğretilik, ruhsuzluk ve zevksizlik içinde hayata gözlerini açan, açarken de ilk defa para, şöhret, şehvet, riya, rahat tutkusu ve egoizma ile tanışan nesillerin başka türlü olmalarını beklemek de herhâlde hayâl olurdu. Hayatla böyle bir ortamda tanışan bu olabildiğine aç ve kendi ruhî derinliklerine kapalı insanlar, beden ve cismâniyeti her şey saydı ve onların bütün bütün insanî isteklere cevap vereceğine inanarak onlara tıpkı din ölçüsünde bağlandı, hevâ ve heveslerine teslim oldular.
Bu arada İslâm ruhunun, mefkûresiz, aşksız, heyecansız temsilcilerinin, din ve diyanet adına yapıyor gibi göründükleri hemen her şeyde “hakk-ı temettü” aramaları, mübârek dinimizin semâvîliğini bütün bütün kararttı ve mütehayyir kitlelerin metafizik heyecanını ve din-i hakka açık temiz fıtratların insiyaklarını başka arayışlara sevketti.. ve dahası bir kısım yalın kılıç ve palalarla kalblere iman kazacakları vehmine kapılanlar, zaman zaman da dini politize ederek bu Allah ve Cennet yolunun mânâ ve muhtevasını bütün bütün değiştirdiler.
Akıl, ilim ve vahyin meyvesi sayılan bir medeniyete öncülük ettikleri iddiasında bulundukları aynı anda, yer yer düşmanlık, kin, nefret, kıskançlık ve saldırganlığa başvurmayı da ihmal etmediler; hatta böyle davranmayı dinin gereği gibi göstererek bir mânâda mesâvî-i ahlâkı kutsadılar. Zaten böyleleri kat’iyen hüdâ erleri olamazdı; olsa olsa bunlar, cinayetlerini hevâ ve hevesleriyle besleyen caniler olabilirlerdi ki, yaptıkları da böyle bir karakterin gereğiydi. Aslında zaman zaman beyanlarına da akseden düşünceleri, onların tasavvur ve tahayyüllerini ele veriyordu ki, o da bize her meydanda, her sokakta kurulmuş otomatik idam sistemlerini işletmeye hazır, duyguları kanla köpüren, eli kanlı, gözü kanlı bir kısım kanlı delileri çağrıştırmaktaydı.. çağrıştırmaktaydı; zira çok iyi tanıdığımız, gönüllerinde aşkın, vefânın, imanı takdirin ve insana saygının bulunmadığı bu bulanık ruhlardan başka bir şey de beklenemezdi. Evet böylelerinden güven, hakka hürmet, herkese hakk-ı hürriyet beklemek beyhûdedir.
Bütün olumsuzlukların yanında, istediğini istediği zaman göklere çıkaran ve dilediğinde gayyâlara batıran; bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sâhip bulunan bir kısım medya ise, âdeta bu bin bir menfîliğe tuz-biber olmaktadır.. evet bugün genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış, hemen herkes bu devvâr u gaddârın elinde bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr bir piyonu. O, elindeki ruhsuz bir kısım cenazelere güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyor.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor.. bedeni ve cismâniyeti, ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâp döküp insan hissiyatını köreltebiliyor.. gıybet, iftirâ ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirebiliyor.
Bunca mesâvînin önünde, arkasında veya yanında bulunan yarım aydınlar ise, daha çok eski dönemlerin, göğüslerinde sıra sıra madalyaları, sırmalı elbiseleri, kaytanlı urbalarıyla çalım satan saltanat ağalarını hatırlatmaktalar ki, bunların pek çoğunun dili kafasından daha büyük.. muhakemeleri yabancı şablonlara emanet.. insana saygıları burunlarından alıp-verdikleri soluklarının renginde.. ülke meseleleriyle münasebetleri menfaatleri nispetinde.. ve milletin geleceği adına plân ve projelerine gelince, kafaları ve himmetleriyle mebsûten mütenâsip (doğru orantılı). Ancak, dünyadaki umumî değişim ve dönüşümden onların da nasiplerini almaları mukadder gibi görünüyor.
İç içe bunca karanlığın yanında bir de inancı, ümidi, azmi, aşk u iştiyâkı ve kararlılığıyla bir altın nesil var ki, her şeye rağmen, hayatı değerler üstü değerlere taşıma, varlığa rûhanîlerin soluklarından ses katma, herkese meleklerin kanatlarından bir tüy takma gayesi peşindeler.. peşindeler ve bugüne kadar kâbusa teslim olmuş, oturup-kalkıp serap kovalamış yığınlardan ayrılarak kendi ruhlarının âbidesini inşâ etmekteler. Çehrelerinde evliyâ, asfiyâ ve enbiyânın boyası, ruhlarında alev alev ebediyet humması, uğradıkları her yere mesîhî bir ruhla peygamberlerin sevgi, aşk ve muştularını götürüyor ve dört bir yanda tarihin bin senelik ruh ve mânâsını seslendiriyorlar. Ellerinde yeni bir hikmet mâyesi, gönüllerinde Hakikat-ı Ahmediye humması, birkaç asırdan beri bizimle beraber bütün insanlığın da üstünü örten ve her yerde insanî duyarlılığı felç eden cehâlet, gaflet, bağnazlık ve aymazlık perdelerini parçalayıp, rahmetle hakikatin buluşacağı noktaya doğru uzanan yollara su serpip ikbâlimize akan hâdiselerin cereyânını kolaylaştırmaya çalışıyorlar.
Ümit ediyoruz ki, onlar iman ve aşkla Rahmeti Sonsuz’a gönüllerini açtıkları ölçüde, İlâhî inayet de onlara el uzatacak ve onlara semâvîleşme yollarını açacaktır ki, bu da hepimize yetecektir. Heveslerin yüksek duygulara, yüksek duyguların da vahye ve akl-ı selîme ulaşacağı bu nokta, küllî irade ile buluşma noktasıdır ki, mevsimi gelince herkes böyle bir buluşmayı vicdanının derinliklerinde duyacak ve bu ölçüde bir netice için çekilen her şeyin çok önemsiz kaldığını mutlaka anlayacaktır.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/kaos-icindeki-isik-2/feed/ 0 Fâniliklerle Kuşatılan Ruhlarhttps://caglayandergisi.com/2022/09/02/faniliklerle-kusatilan-ruhlar/ https://caglayandergisi.com/2022/09/02/faniliklerle-kusatilan-ruhlar/#respond Fri, 02 Sep 2022 05:07:52 +0000 http://34.207.235.27/?p=221086 Dünyayı sadece fâni yüzü ve kendi darlığı içinde duyanlar, vicdanın onca genişliğine rağmen hayatlarını zindanda geçiriyor gibi onu karartmış sayılırlar. Bunlardan pek çoğu, böyle bir darlığı her hissedişinde, ya daha parlak ve muhteşem kabul ettiği maziye vurgun yaşar, ya da hayâllerinde şekillendirdiği tül pembe bir gelecek rüyasıyla teselli olmaya çalışır. İçinde bulunduğu en eşref gün […]]]>
Dünyayı sadece fâni yüzü ve kendi darlığı içinde duyanlar, vicdanın onca genişliğine rağmen hayatlarını zindanda geçiriyor gibi onu karartmış sayılırlar. Bunlardan pek çoğu, böyle bir darlığı her hissedişinde, ya daha parlak ve muhteşem kabul ettiği maziye vurgun yaşar, ya da hayâllerinde şekillendirdiği tül pembe bir gelecek rüyasıyla teselli olmaya çalışır. İçinde bulunduğu en eşref gün ve saatlere sözünü dinletip onlara gönlünün boyasını çalarak kalb ve ruhun ferah-fezâ iklimlerine yükseleceğine, ya ‘teselli’ deyip hâli ve istikbali görmezlikten gelerek geçmişe sığınır; ya da köksüz, temelsiz bir yalancı âtî tasavvuruyla avunur durur. Bütün bunların teselli adına bir şey ifade etmediği/etmeyeceği açıktır; ama gel gör ki, o bir türlü bunu anlamamaktadır.
Evet, gelecek asla unutulmamalı, o her zaman millî ruh desenimize göre değişik ihyâ ve inşâ projelerine esas kabul edilmeli ve ona saygı duyulmalı; şanlı geçmişimiz de hep hayırla yâd edilmeli, ruh ve mânâ köklerimiz hatırına da her zaman müracaat edilecek bir kaynak sayılmalıdır. Bütün bunların yanında, daha çok da içinde bulunduğumuz zaman üzerinde durulmalı ve evrile-çevrile değerlendirilmelidir ki, bence bazılarını sıkan ve bunaltan darlıktan kurtulmanın yolu da bu olsa gerek.. yoksa, ne ‘her yer karanlık’ deyip geçmiş adına bir kısım ustûrelere sığınmakla ne de eşyânın tabiatını görmezlikten gelerek âtî hesabına tutarsız hülyâlara dalmakla kat’iyen bir yere varılamaz. Şimdiye kadar bu tür hülyâlar hasret, hicran ve inkisarlarımızı artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.
Ama ne acıdır ki, bazı kimseler, bulundukları durumun darlık ve sıkıcılığını iman ve Hak’la münasebetlerini güçlendirerek aşacaklarına, sürekli gel-gitler yaşayarak boş kuruntularla ömür tüketmektedirler.
Böyleleri için hayat çok kısa ve sınırlıdır; onun ne insanın emellerine cevap verecek bir vüs’at ve derinliği ne de hislerinin enginliği açısından ümit vaadeden bir yanı vardır. O fevkalâde vefasızdır; ne yemeye doyar, ne de yedirmeye ‘eyvallah’ eder. Senin olup olmadığı belli değildir; bir ömür boyu sırtında taşırsın da bilinmedik bir dönemeçte ‘Allah’a ısmarladık’ demeden çeker gider. Evet, kimsenin elinde mîâdını gösteren bir senet yoktur. Yaş ortalaması denen sınır kime vefa yüzü gösterir, o da belli değildir. Mukadder gibi görülen ömrü son damlasına kadar yaşayanların sayısı belli şart ve belli ortamlara göre farklı farklıdır: İnsan herhangi bir sabah veya akşam, ya da günün belirsiz bir saatinde, kendi hâlinde, her şeyden gafil, karşısına çıkacak sürprizlerden habersiz, bir yolda yürürken, şu veya bu şekilde bir iş görürken derlenip toparlanma fırsatını dahi bulamadan tutuştururlar eline tezkeresini ve Yunusça ifadesiyle ‘Bindirirler cansız ata/İndirirler zulmete/Ne ana var ne ata/Örtüp pinhân ederler.’ Biter onun için her şey; kopmuştur arkada bıraktıklarından; maldan-menâlden, evlâd u ıyalden. Bir hiçle karşılaşırlar ömür çerçevesinde ağlayıp sızlayanlar veya cenazesine koşanlar.
Ne gariptir ki, bir ömür boyu böyle bir sonun hesabı hiç mi hiç yapılmamıştır. Bu itibarla, o güne kadar devam edegelen ve bir yekûna varması hayâl edilen o bin bir hesaba bağlı kombinezonun bir daha meydana gelmesi de asla mümkün değildir. Ona ait hesaplar defteri kapanmış ve bütün o dar hesapları alt-üst edecek yeni bir muhasebe faslı başlamıştır. Buna her şeye ‘elvedâ’ faslı da diyebiliriz; hayata elvedâ, güzelliklere elvedâ, tadıp doyamadıklarımıza elvedâ, gidip gurûba kapanan bütün ümit ve beklentilere elvedâ faslı… Bütün arzuların sönüp kül olduğu, bütün hülyâların serâba döndüğü, bütün emellerin dibe vurduğu, bütün hüzünlerin daha bir koyulaştığı ve bütün ideallerin yıkık bir rüyaya dönüştüğü böyle bir durumda, kim olursa olsun, o kendini iyiden iyiye sallantıda hisseder; belki de yıkılır dize gelir; ama, artık yapacak fazla bir şey de kalmamıştır.
Devrilip toprağın bağrına gömüleceğini tahayyül ettikçe kara kara düşünmeye durur; her şey gibi fâniliğin onun hakkından da geleceği mülâhazasıyla ecel terleri döker, çaresizlikle inler; inler sırça saraylarının yıkılıp gitmesi, hülyalarının alt-üst olması, gülüp eğlenmenin, sevip sevilmenin ve hayattan kâm almanın sona ermesi karşısında. Artık ruh dünyasında hazan uğultularıyla esmektedir esen her rüzgâr ve hayat boşalma sesleri vermektedir ona göre her yanda. Böyle bir boşluk hissiyle onun nazarında, milyonlarca-milyarlarca insanın müşterek duygu, düşünce ve tecrübesinden örülmüş nizam ve intizam da diyebileceğimiz kültürler, medeniyetler, felsefeler de gidip aynı müphem ve belirsiz boşluklara akmaktadır. Gelenler tıpkı gölgeler gibi gelmekte, gidenlerse hayâllere karışıp yok olmakta.. ve böylece bir zamanlar toz pembe görünen her şeyin ve bütün hayatî aktivitelerin yerlerini bomboş çerçeveler, silik çizgiler ve sopsoğuk yokluklar almaktadır.
Artık, ne o her zaman renklerle tüllenen güzelliklerden bir parıltı, ne o pırıl pırıl simalardan bir eser, ne de o baş döndüren cazibelerden bir iz kalmıştır… Görünmüştür gayrı o yalancı rüyanın dibi ve en sevimli çehreler yokluğun ezip geçtiği yollarda hazan yemiş yapraklar gibidir.
Evet, kimilerince, ölümle insan ruhunda açılan oyuklar öyle derindir ki, böyle bir boşluğa açılan her ruh orada kendi yokluğuyla ürperdiği gibi, diğer insanların, milletlerin, hatta bütün varlık ve kâinatların gidip hiçliğe dökülmesiyle de irkilir ve dehşetler yaşar. Böylelerinin mızraplarından sürekli hasret ve hicran nağmeleri yükselir.. hep âh u vahlar duyulur çevrelerinde ve ‘Şu vahşetzâra geldim ama bin peşîmânım.’ şikâyetleriyle inler o karanlık iklim.
Genç olsun ihtiyar olsun, hayatını beden ve cismâniyetin darlığında yaşayanlar için böyle bir hicran ve inkisar kaçınılmazdır. İçki, kumar, eğlence ve çakırkeyf yaşama iptal-i his nevinden belki bazılarını avutabilir, ama mutluluk adına onların da kat’iyen bir şey ifade ettiği söylenemez; aksine onlara müptelâ olanların her zamanki hâlleri stres, çılgınlık, hafakan ve cinnettir. Kıvranırlar iç içe ızdıraplarla her an; kapkaranlık duygularla soluklanırlar muttarid ve hezeyan yaşarlar sürekli…
İmandır, ümittir, vicdan genişliğidir insanı kendi darlığından kurtarıp kalb ve ruhun ferah-fezâ iklimlerinde dolaştıran.. ilhad, inkâr, şek ve tereddüdün sisini-dumanını silip herkese rahat bir nefes aldıran.. zindanları saraylara çevirip insana Firdevs esintileri yaşatan.. ve bu küçücük insanoğlunu kâinatlara denk, hatta onları da aşkın vüs’ate ulaştıran… Bilmem ki, cismâniyetteki darlığa takılıp ruhundaki genişliği göremeyen günümüzün görme özürlülerine bunları anlatmak mümkün olacak mı..?
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/faniliklerle-kusatilan-ruhlar/feed/ 0
Bir Bakış Açısıhttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/basyazi-bir-bakis-acisi/
‘Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.’ (R. M. Ekrem)
Kendine ve çevresine bakmasını bilenler için her zaman dalga dalga gelip gözlere akan, damla damla gönüllere süzülen varlığın ruhundaki o büyüleyen güzellikler, özündeki âhenk, mânâsındaki şiiriyet; kalbleri sevgiye, aşka, alâkaya uyaran öyle bir güce sahiptir ki, bu ledünnî hazzı duyabilenlerin artık dünyada zevk edecekleri hiçbir şey kalmamıştır dense mübalâğa edilmiş olmaz. Onlara, görüp okudukları her şey kâse kâse muhabbet sunar.. coşturur insanî duygularını ve ruhlarında sönmeyen bir heyecan uyarır.
Farklı bir edâya bürünür böyle bir bakış ve duyuş karşısında bütün kâinat ve içindekiler.. dili çözülür eşyâ ve hâdiselerin.. canlı-cansız her şeyin üzerine bir kısım füsunlu ışıklar yağıyor gibi olur.. mekân âdeta kendi buudlarını aşar ve bir başkalaşır; zaman daha bir derinleşerek uhrevî bir güzelliğe ulaşır. Her şey böyle nefislerden nefis bir edâ ile kendini ifade etmeye durunca, Vareden’e karşı içimizdeki sevgi, aşk ve alâka da debisini artırarak bize vuslat neşîdeleri mırıldanmaya başlar.
Hislerimizin heyecanla köpürdüğü, duyuş ve sezişlerimizin değiştiği, idrak ufkumuzun derinleşip farklılaştığı bu türlü durumlarda çok defa gündelik alâkalardan sıyrılır; bütün bu olup bitenlerin perde arkasına yönelir ve öteleşmenin ruhlarımıza kazandırdığı genişlikle şu her zaman görüp temâşâ ettiğimiz kâinatları, bağrında yaratıldığımız tabiatı, Sevgili’nin kaleminden dökülmüş harfler, kelimeler, şiirler gibi duyar ve mırıldanır; O’nun neyinden dökülen nağmeler gibi dinler ve heyecanlanır; O’nun tığından çıkmış dantelâlar gibi temâşâ eder, hayret ve takdirlerle karşılar; sonra da karşılaştığımız bütün bu şeyleri öper öper başımıza kor, koklar koklar yüzümüze-gözümüze sürer ve bu vuslat koridorunda vuslat demlerine denk unutulmayacak dakikalar yaşarız. Duyarız O’na karşı aşk u alâkanın her şey olduğunu ve bütün cismânî, bedenî hazlara fâik bulunduğunu.
Hele bazı zamanlarda ahvâl ve şartlar gönülleri öylesine yumuşatır, derinleştirir ve semavîleştirir ki, ihtimal böylelerine o esnada ‘Cennet’e giriniz’ diye teklif edilse, iç içe yaşadıkları bu aşk u vuslat atmosferinde kalmayı tercih edecek ve kendilerine yapılan teklife hemen ‘evet’ demeyeceklerdir. Her şeyden evvel onlar burada, gönüllerinin genişliği ölçüsünde bir cennet yaşadıklarından her gün duyup zevk ettikleri bu cennet rüyasından uyanmak istemeyeceklerdir. Sâniyen bu vefalı gönüller, bizzat mahbub, maksud ve matlub olan Zât’a müteveccih yaşadıklarından, Firdevs bile olsa başka bir şeye yönelmeyi ufukları ve mazhariyetleri itibarıyla saygısızlık addedeceklerdir. Zaten, öteki Cennet de, olsa olsa burada mü’min vicdanlarda nüve hâlinde duyulan cennetlerin bir inkişafı olabilir. Onu da icmâlin rahmet buudlu tafsîli sayar ve ‘henüz meyve derme mevsimi değil’ der, her şeyi iman ve ümitlerine emanet ederler.
Aslında hemen hepimizin ruhunun aradığı, belki de çok defa bilmeyerek arkasından koştuğu bir şey varsa, o da, çevremizden aldığımız/alacağımız uyarılarla Hakk’a karşı duyacağımız aşk u alâkadır. Dünyanın, ruhlarımızda hayranlık uyaran güzellikleri; canlı-cansız her varlığın birbiriyle olan içten ve sıcak münasebetleri; bütün sevmeler, sevilmeler, ümitler, tatlı hülyalar, arzular ve iştiyaklar O’nunla olan o sırlı alâkanın bir yansımasından ibarettir. Tadıp duyduğumuz dünya nimetleri, yaşadığımız değişik haz ‘ân’ları gönüllerimizde O’nun teveccühünün birer tecellisidir.
Yaşamayı sevimli ve câzip kılan O’dur; biz, O’nun içimize attığı muhabbet kıvılcımıyla severiz hayatı. Bu itibarla da bize, mûnis, yumuşak ve sıcak görünen her şeyde evvelâ O’nu sever, O’na karşı alâkamızı bir kere daha yeniler, sonra da kendi zevklerimizi, şevklerimizi yorumlamaya çalışırız. O’nunla başlarız her şeye; O’nunla devam ettiririz devam ettirilecek her işimizi: Kendimize karşı duyduğumuz her alâkada O’nun aşk ve muhabbetiyle heyecanlanır; müşahede ettiğimiz her şeyde görüp duyduğumuz değişik işaret ve emarelerle ürperir; ağzımızı açıp bir şeyler mırıldanırken O’nun dilimize armağan ettiği kelimelerle O’nu duyar ve eğer gidip kör bir inada saplanmamışsak, her zaman O’ndan neler ve neler dinleriz. Sonsuzun güzelliklerine bürünmüş ne gül-endam şeylerle karşılaşır; ne çehreleri O’nun ziyasıyla süslü varlıklarla tanışır; ne zevkine doyulmayan temâşâlara erer ve ne sır koylarında dolaşırız.
İşte böyle birine her nasılsa o zamana kadar ihmalinin körlüğüne emanet gibi görülen bütün kapalı kapılar ardına kadar açılır, o âna kadar duyulup hissedilmedik pek çok şey bir sürpriz edâsıyla ortaya çıkar; birdenbire varlığın buudları değişir ve insan âdeta yerini, konumunu bir kere daha keşfeder ve bir kere daha talihinin gülen yüzüyle karşı karşıya gelmiş olur. Bundan sonra onun nazarında esen rüzgârdan yağan yağmura, çağlayan ırmaklardan dalga dalga homurdanan denizlere, gökyüzünü süsleyen yıldızlardan yerdeki güllere, çiçeklere kadar her şey Sevgili’den birer mesaj hâlini alır ve gözlerde, gönüllerde o rengârenk güzellikleriyle tüllenmeye durur.
O, her şeyiyle güzeldir; O’na ait olan ve O’ndan gelenler de güzeldir. Hem öyle güzeldir ki, hüşyar bir gönül, görüp temâşâ ettiği her şey üzerinde O’ndan bir kısım imâ ve işaretler aldıkça damarlarında kanı çekilir gibi olur ve O’nunla bir anlık vuslat adına canını feda etmeyi dahi az bulur.
Elbette ki bu konuda herkesin duyup zevk etme ufku farklı farklıdır. Çevrelerine basiretleriyle bakabilen ve ihsasları itibarıyla derinleşip mârifet ve ruhanî hazların zirvesine ulaşan hassas ruhlar, sathîler sathîliklerinde emekleye dursunlar, kim bilir ne engin hayâller içinde yüzer durur ve talihlerinin sonsuza açık ufuklarında ne sırça saraylar kurarlar.
Ben her şeyi ancak kendi idrak ufkumun darlığı içinde duyup hissedebildim; hissedebildiklerimin de kim bilir kaçta kaçıyla şu anda karşınızdayım!. Kalbî ve ruhî hayat kahramanlarının her şeyi daha farklı zevk edip değerlendirdiklerini/değerlendireceklerini düşünüyorum. Her zaman yer-gök farklılığı kadar farklı istidatların bulunabileceğine ve bunların, varlığı değişik temâşâ rasathanelerinden rasat edebileceklerine inandım. Onları takdir ederken kendi zevk ufkumu sorgulamayı da ihmal etmedim. İmrendim o evirip-çevirip insan olmanın bütün avantajlarından istifade etmesini bilen vicdan kahramanlarına ve onların ekstra mazhariyetlerine…
Onlar nerede dururlarsa dursunlar, ben nerede bulunursam bulunayım, yine de kendimce hayatımın en tatlı rüyalarını, varlık ve hâdiseleri öbür yüzleri itibarıyla okumaya çalıştığım demlerde gördüm; gördüm ve o küçük ölçülerim, ayarsız kriterlerimle ne elde ettiysem onu insan olarak yaratılmış olmama Allah’ın en büyük armağanı saydım.
Bazıları görüp duyduğu şeylerle yetinir ve vardığı nokta her neresi ise orayı mârifet ve ruhanî hazların serhaddi sanır; oysaki o, istidadı müsaitse, bir hamle daha yapıp himmetini bir kez daha şahlandırıverse daha değişik bir çerçeveden kim bilir ne farklı sesler, sözler duyacak, ne göz kamaştıran renklerle karşılaşacak, ne büyüleyici güzelliklerin temâşâsıyla kendinden geçecek ve ‘Meğer serhat orası değilmiş de burasıymış.’ diyecektir. Onunla da iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşahede ettiği şeylerde derinleşiverse, içine akan farklı mânâlar karşısında ‘Hayır hayır, her şey şu anda ulaştığım noktada mündemiçmiş.’ diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır.
Allah’ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümlelerden meydana gelen tekvinî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek ölçüde bir muhtevaya sahiptir. Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik istidatlara, gayretlere emanettir. ‘Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi’ ve herkesin teveccühü kadardır ruhundaki inkişafı…
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/basyazi-bir-bakis-acisi/feed/ 0
Kalblerin Sultanlığına Doğruhttps://caglayandergisi.com/2022/07/01/kalblerin-sultanligina-dogru/
Son bir-iki asırdan beri insanlık hep ızdıraptan ızdıraba sürüklendi, hep ölüm çukurlarının çevresinde dolaştı ve kurtuluş ararken de hep felaket buldu ve felaketlerle yoğruldu. Bu meş’ûm zaman diliminde, dünyanın hemen her yerinde toplumları idare eden güç, devletlerden, hükûmetlerden daha ziyade, şahısların, grupların, sınıfların, holdinglerin, mafyaların kazanç hırsı ve ikbal arzusu oldu. Tabiatiyle, böyle bir dünyada, her şeyin kıymet hükmünün para ve yaşama seviyesiyle ölçüleceği de bir gerçekti.
Evet gerçek değerlerin alt-üst olduğu böyle bir dünyada, insanların itibarlarının, onların paralarıyla, servetleriyle, yazlık-kışlık villalarıyla ölçülmesi gayet tabiiydi.. ve öyle de oldu; maddî varlık ve imkânlar küstah bir glâdyatör gibi ellerini yukarıya kaldırarak, ilim, fazilet, düşünce ve cesaretin üzerinde tepindi ve onları yendiğini ilân etti. Oysa ki, servet u sâmân, ilim, akıl, fazilet ve cesaretle birleşince bir değer ifade etse de, tek başına kaldığında bir şeye yaradığını söylemek oldukça zordur.. hatta ondan da öte bazen bir canavarlık vesilesi haline gelmesi bile söz konusu olabilir. Ne acıdır ki, günümüzde, toplumların gerçek hayat dinamikleri sayılan bilgi, düşünce, ahlâk ve cesaret gibi hususlar, şayet maddî imkân ve kazanca dönüştürülemiyorsa fantezi ve aptallık emâresi sayılmakta.
Halbuki eğer, bir toplumu teşkil eden fertler, hayat projelerini beden ve cismâniyete göre plânlıyor, ömürlerini zevk u sefâ vadilerinde sürdürüyor, zenginlik ve refahtan başka bir şey düşünmüyorsa, böyle bir toplumda, çalışkan, azimli, mâhir ve sağlam karakterli insanlar kadar, hatta onlardan da fazla, gayesizler, düzenbazlar, çıkarcılar, heyecansızlar, iki adım ötesini göremeyen miyoplar ve cahiller hâkim duruma gelir. Bu da, ahlâk ve fazilet telakkisinin, sanat düşüncesi ve tecrübenin, dolayısıyla da ülke ve millet için yararlı karakterlerin ve yüksek performansların dışlanması demektir. Şimdilerde ülkemiz dahil, dünyanın hemen her yerinde böyle bir çarpıklığın yaşandığı da bir gerçek.
Bugün büyük ölçüde insanlık, geçmiş asırlarda olduğundan daha zengin ve daha geniş imkânlara sahiptir, ama bunun yanında onun, hiçbir dönemde maruz kalmadığı ölçüde, ihtirasların, ihtiyaçların, fantezilerin ve tiryakiliklerin esiri haline geldiği de bir vak’adır. Bugün o, cismaniyet ve bedenini yaşadıkça daha bir yaşama arzusuyla çıldırmakta; içtikçe susamakta, yedikçe oburlaşmakta, daha fazla kazanma hırsıyla akla hayale gelmedik spekülasyonlara girmekte, en hasis çıkarlar karşısında ruhunu şeytana peylemekte ve gerçek insanî değerlerden âdeta uzaklaşmaktadır.
Evet, ömrünü gelip-geçici bir kısım maddi değerler peşinde koşmakla tüketen günümüzün modern insanı, aslında daha çok kendini tüketmekte ve ruhunun derinliklerindeki yüksek duygularını kaybetmektedir. Öyle ki, böyle birinin ufkunda, ne iman enginliğine, ne marifet zenginliğine, ne de muhabbet, aşk, zevk-i rûhâni televvünlerine rastlamak mümkündür. Nasıl olur ki o, yaptığı hemen her işin neticesini, maddî kazanç, cismâni rahat ve bedeni hazlar açısından değerlendirmekte ve bütünüyle uhrevîlikleri, ledünnilikleri es geçmektedir. Onun düşünce ve faaliyet ufkunu dolduran hususlar sadece ve sadece: Nasıl çalıp-çırpacağı, ne alıp-ne satacağı, nerelerde nasıl eğleneceği ve nasıl keyif çatacağı.. gibi şeylerdir. Tabii, bütün bu arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için meşru yollar ve meşru dairedeki kazançlar yetmiyorsa, gayr-i meşru vesileler değerlen-dirilecek, spekülasyonlara girilecek.. ve şayet yer üstü dünyalar bu korkunç iştihaları tatmine kifayet etmiyorsa yer altı dünyalarına inilerek köstebekçe yollara girilecektir. Bence, günümüzün insanı, insani yolculuğunu böyle bir inde sürdürmektedir ve o, mutlaka bu açmazdan kurtularak kendi çizgisini bulma mecburiyetindedir. Yoksa handikaptan handikaba sürüklenecek ve kat’iyen kendi olamayacaktır. Komünizmden kurtarsanız gidip anarşizme yuvarlanacak, ateizmden uzaklaştırsanız koşup monizme sarılacak, Darvinizm’den koparsanız neo-Darvinizm’e yapışacak.. ve her zaman kimliksiz, şabloncu ve yükselip serkâr olma yerine başkalarına kuyruk olmanın mücadelesini verecektir. Ve işte bunlardan ötürüdür ki o, birkaç asırdan beri ömrünü hep buhranlar ağında tüketmekte; siyasi ve idâri buhrandan kurtulsa, gidip ahlâki buhrana aborde olmakta, ondan sıyrılsa ekonomik bunalımların ağına düşmekte, toparlanıp ondan da kurtulabilse, bu defa da kendini askeri buhranların arenasında bulmakta ve kendi olumsuzluklarıyla kendini yiyip-bitirmektedir. Bu tersliklerden kurtuluşun çaresi de, bir kere daha yeni baştan inanmak gibi, sevmek gibi, ahlâk gibi, metafizik düşünce gibi, aşk gibi, ruh terbiyesi gibi dini, milli ve tarihi dinamikleri gözden geçirme olsa gerek.
İnanmak, hakikati olduğu gibi tanıma, sevmek ise bu bilginin hayata geçirilmesi demektir. İnanmayanlar mutlak hakikati ne bulabilir ne de bilebilirler. Onların inandım demeleri iç dünyalarıyla bir zıtlaşma, buldum demeleri de bir mugalatadır. Aslında inanmayanlar tâlihsiz, sevmeyenler de cansız cesetlerdir. İnanma en önemli bir aksiyon kaynağı ve ruhun bütün varlığı kucaklaması ve tabiatı kuşatması ise, muhabbet de gerçek insani düşüncenin en esaslı unsuru ve lâhûtî bir buududur. Bu itibarladır ki, önümüzdeki yıllarda, dini ve milli kültürümüzün fidelerini dikme ve yetiştirme misyonunu yüklenenler, evvelâ inanç mihrabına yönelmeli, sonra da sevgi minberine yürüyüp, muhabbet soluklarını dünyanın her tarafına duyurmaya çalışmalıdırlar. Bunu yaparken de müessiriyetlerini, ahlâk ve fazilet anlayışlarının derinliklerinde aramalıdırlar.
Ahlâk, dinin özü, esası ve ilâhi mesajın da en önemli bir umdesidir. Ahlâklı ve faziletli olmak eğer bir kahramanlıksa -ki öyledir-; bu meydanın gerçek kahramanları da peygamberler ve onları yürekten takip edenlerdir. Hakiki Müslüman olmanın en bariz vasfı ahlâklı olmaktır. Akıl ve hikmet gözüyle bakabilenler için Kur’ân ve Sünnet, âyet âyet, fasıl fasıl ahlâktır. “Müslümanlık huy güzelliğidir.”[i] buyuran Mücessem Ahlâk ve Yüce Kâmet bu gerçeği en veciz şekilde ortaya koymuştur. Millet olarak biz, bir ahlâk sisteminin mensupları ve bir ahlâk destanının çocuklarıyız. Hiçbir düşünce, hiçbir fantezi bizim ahlâkımızı sarsamaz ve sarsmamalı; biz onunla dünyaları aşıp ebedlere ulaşmayı düşlüyoruz.. ve Allah ihsanlarının ayrı bir derinliği sayılan metafizik gücümüzle de bunu gerçekleştireceğimize inanıyoruz.
Metafizik düşünce, aklın topyekün varlığa açılması ve onu perde-önü, perde-arkasıyla kavrama cehdidir. Aklın veya ruhun, varlığı bu şekildeki kucaklaması söz konusu olmasa, her şey paramparça olur ve cansız cesetler haline gelir. Bu itibarladır ki, metafizik düşüncenin yok olması veya yok kabul edilmesi bir bakıma aklın da tükenişi demektir. Bugüne kadar her büyük oluşumun, metafizik düşüncenin kolları arasında geliştiğini söyleyebiliriz.. Hint ve diğer doğu ülkelerinde bu böyle olduğu gibi; bizim dünyamızda da, Kurân’ın dünya görüşü çerçevesinde bu hep böyle olagelmiş ve bu sayede üst üste değişik medeniyetler gerçekleştirilmiştir. Metafizik düşünce, insan ruhunun varlığa açılması, tabiatı istilâsı ve her şeyi kucaklaması ise, metafiziği ilimlerle çarpıştıranlar, galiba, kaynakla o kaynaktan fışkıran çağlayanı birbiriyle çarpıştırdıklarının farkında değiller.
Metafiziği, varlık gerçeğinin aşkla sezilip duyulması şeklinde de yorumlayabiliriz ki, buna göre aşk, topyekün kâinatı, bütün varlık ve hadiseleri, tam bir bitevilik içinde görüp duymanın, sezip sevmenin adı olur.. evet gerçek aşıklar, ne servet u sâmân ne de şöhret ü nâm peşindedirler. Onlar, aşkın, kendi kendini yakıp kavuran ve kül edip savuran fırtınaları arasında berd ü selâm soluklar ve yok oluşların çehresinde sevdiklerinin simasını okuma, varlıklarının savrulan külleri arasında mâşuklarını duyma ve seven-sevilen, arayan-aranan vahdetine ulaşma peşindedirler. Tasavvufî ifadesiyle, onlar hep fenâ fillah vadilerinden bekâ billah yamaçlarına doğru bir seyahat içinde ve sürekli aktiftirler. Elbette ki böyle bir ufka kavuşmak, ciddi bir ruh terbiyesine bağlıdır.
Ruh terbiyesi, kısaca insanın yaratılış gayesine yönlendirilmesi demektir. Aynı zamanda ona, ruhun bedeni ve cismani baskılardan sıyrılarak kendi özüne, kendi kaynağına yönelmesi ve yaratılışının gayesi istikâmetinde bir seyr-i rûhâni gerçekleştirmesi de diyebiliriz ki, konumuz şimdilik öyle bir bahse açık değil.
Günümüzde bütün rûhi dinamiklerini yitiren ve kendi özünden uzaklaşan talihsiz nesiller, kendi akıl ve kendi muhakemelerinin kurbanı, perişan ve derbederdirler. Ne olursa olsun bizler, bu neslin bakış zaviyesini ve temâşâ ufkunu değiştirme mecburiyetindeyiz.. ve değiştireceğimize de inanıyoruz. Bu mevzudaki gayretlerimiz hafife alınsa da biz olabildiğince ümitliyiz. Elverir ki iradelerimizi ibadetle besleyip nefis muhasebesiyle kontrol altında tutabilelim. Bize bu yolda sadece yürümek düşer. Biz nereye yönelirsek kemmiyetsiz, keyfiyetsiz- Allah oradadır. Gözlerimizi yumup geleceğin altın yamaçlarına tohum saçma bize, saçılan bu tohumların hayata yürümesi de O’na aittir.
Bizim, şuurlu bir hizmet ve ihatalı gayretlerle, bu dünyanın içinde, huzurla, emniyetle, sevgiyle esen bir başka dünyanın meydana geleceğine ve hayatın gerçek saadet çizgisini bulacağına inancımız tamdır. Ve tabii, gelecekteki nesillerin, para, ikbal, şöhret, makam ve her türlü iştihanın çok üstünde bir büyük sevgiye müteveccih olacağına da.. işte bu kalplerin sultanlığı sevgisidir.
Dipnot
[i] Et-Taberânî, El-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/182.
https://caglayandergisi.com/2022/07/01/kalblerin-sultanligina-dogru/feed/ 0
Kur’ân’ın Sihirli Ufku-2https://caglayandergisi.com/2022/06/01/kuranin-sihirli-ufku-2/
Kur’ân, indiği dönemdeki ilk muhatabları olan hedef kitlenin bütün muarazalarını onların yüzlerine çalmış ve onlardan, benzer muhtevada bir kitap, bir sure, hiç olmazsa bir ayet getirmelerini istemişti. Bu ilk muarızlar O’nun beyan gücüyle büyülenmiş, yer yer O’na sihir demişler; bedî’ üslûbuna çarpılıp şiir demişler ve eşyanın perde arkasından verdiği haberler karşısında aptallaşıp, onu kehanete bağlamak istemişlerdi; ama, kat’iyen O’nun benzerini getirememişlerdi. Nazım, nesir sözün her türlüsünü konuşan, konuşmayı seven konuşma üstadı o günkü muarızlar, dillerini yutup, kuyruklarını kısıp inlerinin bir köşesinde sessizlik ve hacalet murakabesine daldıkları gibi, bu ifrit çağın inatçı münkirleri de, eskilerden tevarüs ettikleri muaraza rûhunun yanında, onca demagoji, diyalektik ve karşı çıkma taktiklerine rağmen, acz ve öfke içinde yutkunup durmaktan başka hiçbir şey yapamamışlardır. Zaman değişip durmuş, asırlar başkalaşmış, telâkkîler farklılaşmış, muaraza ve mücadele hissi daha bir hararetlenmiş ama, Kur’ân, bunca muaraza yolları ve muarızlar karşısında hâlâ dağlar gibi metin, deryalar gibi zengin ve gökler gibi de derin o vakur ve müessir hâliyle gönüllere ürpertiler salmakta ve başları döndürmektedir. O, ruhlarımıza taht kurduğu günden bu yana geçen bin dört yüz küsur sene içinde, değişik dönemler itibarıyla pek çok söz sultanları yetişmiş, beyan saltanatları kurulmuş; farklı sistemler, farklı ekoller, farklı fikir cereyanları sözlerin en sihirlileri, beyanların en büyüleyicileriyle kendilerini ifade etmek ve Kur’ân’ı yıkmak için bütün cephanelerini kullanmış, her tabyaya başvurmuş ve sürekli bu Kitap’la savaşmışlardır; ama, O’nun kâinat, eşya ve insanla alâkalı ortaya koyduğu esaslardaki tenasübü, izahlardaki derinlik ve inandırıcılığı, vâkî istifhamları cevaplamadaki ilmîliği karşısında hep yenik düşmüşlerdir.
Evet Kur’ân, kâinata, eşya ve insan hakikatına fevkalâde çarpıcı bir uslûpla farklı bir bakış ortaya koymuştur ki, bu bakışla O, topyekün varlığı ve varlık içinde insanı bir bütün olarak ele alır ve tek bir noktayı bile ihmal etmeden her şeyi yerli yerine oturtur. Parçaların bütünle münasabetlerini, bütünün kendi cüzleri karşısındaki yerini en ince özellikleriyle sergiler.. ve bu koskoca ‘kitap’ ve muhteşem meşherle alâkalı insanın içinden geçen en küçük sorulara dahi değişik cevaplar verir. O, varlığın perde önü ve perde arkası esrarını en ince teferruatına kadar tahlil ederken, zihinlerde herhangi bir şüpheye kat’iyen mahal bırakmaz; evet Kur’ân, o inceden inceye tafsillerinde, ne akıllarda, ne mantıklarda, ne kalblerde, ne de hislerde herhangi bir boşluğa meydan vermez; O, insanın akıl, şuur, his ve idrakini öyle bir kuşatır ve dediklerini öyle bir kabul ettirir ki, O’nun bu aşkın tesiri karşısında âdeta insan, sıfat dairesini aşmış da Hazreti Zât’a açılmış hak yolcuları gibi hayretten dehşete, dehşetten kalaka yürür, haşyetle iki büklüm olur ve kendi kendine, ‘Rabbin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta ona bir misli daha ilâve edilseydi, denizler bitip gidecekti ama, onun (teşriî ve tekvînî emirleriyle alâkalı) kelimeleri bitmeyecekti’[1] diye mırıldanır. Kur’ân, işte bu tükenmez kelime hazinelerinin altın anahtarı; iman da, bu esrarlı anahtarın dişleri ya da şifreleridir. Ben, bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat, eşya ve insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına ihtimal vermiyorum.
Kimse, benim, bu perişan sözlerimle Kur’ana methiye düzdüğüm vehmine kapılmamalıdır. Evvelâ, ben kim oluyorum ki, O’nu methedeyim.
Onu vasfederse vasfeder Hazreti Vassaf;
Dün ve bugün melekûtta rûhanîler saf saf.
Bir ta’zim ederler ki O’nu, sanırsın tavaf.
Ondaki bu harikulâde mazhariyetleri mücerret söz cevherleri açısından göremeyenler çıkabilir; ancak vicdanlarını kullananların, hiçbir zaman yanılmadıkları da açıktır. Hele bir de şimdiye kadar O’nun cihan çapındaki o müthiş tesirine bakabilmişlerse…
Kur’ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki, O’nun o ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti, O’nun hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına vukufları ve marifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir. Doğrusu Kur’ân, o çağda, Sahabe unvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki, bu nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. Aslında O, bugün bile, yürekten kendine yönelenlerin gönüllerini aydınlatmakta ve O’na ruhunu açabilenlere varlığın en mahrem sırlarını fısıldamaktadır. Öyle ki, kalb, şuur, his ve idrakleriyle O’nun atmosferine girenlerin birden bire duyguları, düşünceleri değişmekte ve herkes belli ölçüde de olsa kendini, bir farklı âlemde hissetmektedir. Evet, insan O’na bir kere yürekten yönelebilse, bir daha da tesirinden kurtulamaz. Kur’ân, atmosferine çekebildiği talebesini öyle yumuşatır, öyle inceltir, öyle yoğurur ve şekillendirir ki, insan kendi kendine bir şey olacaksa, ancak bunun sayesinde olur; hatta çok defa, olmazlar bile O’nun gölgesinde tabiî bir oluşum sürecine girer; girer ve herkesi dehşete sevkeder. Kur’ân; ‘Eğer dağlar yürütülecek olsaydı, bu Kur’ân’la yürütülürdü, yeryüzü paramparça olup ve ölüler konuşturulabilseydi, o da yine bu Kur’ân’la olurdu’[2] der; der zira O, kalblerde, şuurlarda, hislerde, akıllarda öyle bir tesir icra etmiştir ki, O’nun bu müessiriyeti, dağları yürütmekten, yerküreyi paramparça etmekten, ölüleri konuşturmaktan ve nice bin seneden beri çürümüş cesetlere can vermekten daha geri değildir.
Her biri birer kalb ve ruh kahramanı olan Sahabî topluluğu, Kur’ân’ın feyyaz ve bereketli ikliminde neş’et etmiş aşkın bir cemaattir. Onlar, arzın büyük bir bölümünde ve insanlığın beşte biri üzerinde o denli derin bir tesir icra etmişlerdir ki, dağları söküp atma, cansız cesetlere hayat olma ve arzı semaya bağlama ölçüsündeki bu harika işte, onlarla boy ölçüşecek bir başka toplum göstermek mümkün değildir. Kur’ân’a gönül veren, O’nun semavî disiplinleriyle yoğrulup şekillenen, daha doğrusu, ruhta, mânâda Kur’ân’laşan bu insanlar, o Furkan’la olmazları oldurmuş; ölü ruhlara ebedî varolmanın yollarını açmış; arzın şeklini değiştirmiş; temas ettikleri toplumlara ötelerin zevkini duyurmuş; düşünceler üzerindeki zincirleri kırmış; ağızlardaki fermuarları çözmüş; hilkatteki müstesna yeri açısından insanoğlunu yeniden Allah’ın oturttuğu tahta oturtmuş; ona yitirdiği itibarını iade etmiş; kâinat, eşya ve insanı yeni baştan yorumlamış; tekvînî emirlerle teşriî kurallar arasındaki o derin ve sırlı münasebeti bir kere daha vurgulamış; kalb, irade, his ve şuurun nihaî gayelerini belirleyip ortaya koyarak, insan rûhundaki izafî, nisbî ve potansiyel değerlerin inkişaf ettirilme usûl ve esaslarını harekete geçirip düz insanı, insan-ı kâmil olmaya yönlendirmiş ve böylece ona, gözünün iliştiği, duygularının ulaştığı, kalbinin hissettiği her şeyde Kudret ve İradesi Sonsuz’un mevcudiyetini duyurmuş ve her şeyi götürüp, gerçek sahibine bağlamıştır.
Bir mü’min, bu ölçüde gözü-gönlü açık, duyguları ve rûhu uyanık, düşünce ve zihni de Allah’a bağlı ise, o kimse, cismaniyete ait bütün basitliklerden uzaklaşmış; hayatı daha bir başka şekilde duymaya başlamış ve duygular dünyasının sınır ötesine uyanmış sayılır ki, böyle bir hakikat eri, her nesnede, varlığın her parçasında Allah’ın ilminin dalgalandığını, Kudret elinin işlediğini hisseder ve bir ürperti duygusu, bir yakınlık şuuruyla ümit ve haşyeti iç içe yaşar; dünyevîliği içinde öbür alemin en son noktalarında dolaşır. Nefes alırken ümit ve beklentilerle alır, verirken de mehafet ve mehabetle verir. Hep Kur’ân’ın haritalandırdığı çerçeve içinde ve çizgiler arasında gezinir, gezinir ve hayatını sürekli maiyyet televvünlü yaşar.
Dipnotlar
[1] Kehf sûresi, 18/109.
[2] Bkz. Ra’d sûresi, 13/31.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/kuranin-sihirli-ufku-2/feed/ 0 Kur’ân’ın Sihirli Ufku -1-
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kuranin-sihirli-ufku-1/
Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığıdır Kur’ân. İns u cinnin duygu, düşünce ve his atlasında melekutun sesi-soluğudur Kur’ân. Gün gelip de O, en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz sarraflarının gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir güzellikle buluştu. Kur’ân, ziya olup varlığın çehresine yağacağı güne kadar, her yanıyla ayrı bir renk, desen ve ahenk meşheri olan şu koca kâinat bir gulyabanîler ülkesi; her satırı, ‘Mele-i A’lâ’nın farklı bir sırrına sadef sayılan bu varlık kitabı da bir kısım evrak-ı perişandan ibaretti. Kur’ân bir güneş gibi doğunca -hiç olmazsa olumsuz ön yargıları olmayanların nazarında- o güne kadar bütün ufukları karartan küme küme bulutlar dağılıp gitti ve varlığın o güzellerden güzel endamı ortaya çıktı; çıktı ve bütün eşya, okunup zevk alınan bir kitabın paragraf, cümle ve kelimelerine dönüştü.. O’nun sesinin duyulmasıyla gönül gözlerine nurlar indi.. ve ruhlarda köpüren duygular da, o duygulara tercüman olan diller de, ışık türküleri söylemeye başladı.
Evet, gözlerin, gönüllerin onunla aydınlandığı günden itibaren, kâinat ile alâkalı nice bin seneden beri çözüm bekleyen bilmeceler, iç içe problemler, birer birer çözülür hâle geldi ve insan-varlık-Yaratıcı münasebeti ayın on dördü gibi ortaya çıktı; derken, bütün muammalar mânâ urbaları giyerek hikmet yörüngelerine oturdular.
Sağlam bilgi ve sağlam düşüncenin başı Kur’ân; doğru ifadenin, mantikî beyanın esası da yine Kur’ân’dır. O’nun ilk muhatab-ı zîşânı, bütün peygamberlerin efendisi; o Furkan-ı Zîşan da bütün semavî, gayri semavî kitapların sultanıdır.. öncekiler, O’nun gelip geçeceği yollara işaretler koymak ya da bayraklar dikmek için gelmişlerdir; sonrakiler de -biraz da kendi ruhlarının desenine göre- O’na şerh, haşiye ve dipnot düşmek için… eskiler, misalî fotoğraflarında, yeniler de, O’nun vücudî resimlerinde, meydana getirdiği büyük tesir ve inkılâplarda O’nu görmüş, O’nu tanımış; O’na ‘Söz Sultanı’ diyerek saygıyla dillerini tutmuş ve karşısında el pençe divan durmuşlardır. Kur’ân, değişik dalga boyundaki ışık ve renklerini yeryüzüne salarken, kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç ayırmamış ve bütün gönülleri ile O’na yönelmişlerdir.. evet O, bir çağlayan gibi göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sîneler de, bağırlarını O’na açıp, damlasını bile zayi etmemeye çalışmışlardır.
O, bir hamlede en kuytu yerlere bile sesini duyurmuş ve şerare yapan bütün uğursuz hırıltıları bastırmış.. ön yargılı olmayan her düşüncede kevser çağıltıları duygusu uyarmış.. ve fethettiği sînelerde hicran ateşlerini söndürerek, bütün ruhlarda vuslat arzu ve ümidini coşturmuştur. Sopsoğuk tabiatlar onunla hararetlenmiş, ebet arzusuyla yanıp tutuşan gönüller de onunla serinlemişlerdir.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fani dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da Kur’ân’dır. Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır. Bundan dolayıdır ki Kur’ân, ne zaman kendi lisanıyla heyecan köpüren sînelerden yükseliverse, ruhlarımızda âdeta semadan henüz inmiş bir ilâhî sofra ve Cennet’ten gelmiş bir demet turfanda hurma hissini uyarır; ne zaman O, özündeki cevherleri etrafa saçsa, inanmış gönülleri bütün dünyevî servetlere karşı istiğna ufkuna yükseltir. Kur’ân, ilâhî sözlerden nazmedilmiş bir beyan gerdanlığı, ilim feyezanlı beşer idrakinin son durağı ve lâhûtî ibrişimlerden örülmüş bütün varlığın haritasını resmeden incelerden ince bir danteladır. O’nun sesinin duyulduğu bucaklarda söz şeklindeki bütün ifadeler birer hırıltıya dönüşür; onun bayrağının dalgalandığı burçlarda inananların ruhlarına ışık, şeytanların başlarına da taşlar yağar ve oralarda ruhanîler iç içe şehrayinler yaşarlar.
Kudreti Sonsuz, iki cihan mutluluğunu O’nun kılavuzluğuna bağlamıştır. O’nun rehberliğine başvurulmadan kat’iyen hedefe ulaşılamaz; O’nun vesayetine sığınmayan yolcular da dökülür, yollarda kalırlar. Arkasına aldıklarını, şaşırtmadan, yanıltmadan maksada ulaştıran en son, en kâmil söz O’dur.. her zaman, herkes tarafından gayet kolaylıkla tilâvet edildiği hâlde, söylenmesi imkânsız olan da yine O’dur. O’nu kendi derinlikleriyle sînelerinde duyanlar, duyulması gereken her şeyi duyup hissetmiş olurlar. O’nu tam tadıp zevk edenler de, birer “arş-ı Rahman” sayılırlar. Ve onların sesleri, her zaman meleklerin solukları ile iç içedir.
Kur’ân’ın yeryüzünü şereflendireceği güne kadar, gelmiş-geçmiş her nebî, kendi çağını aydınlatacak çerağı O’nun ışık kaynağından tutuşturmuş ve çevresindeki amansız çölleri O’ndan birkaç damla ile cennetlere çevirmiştir.
Hatta, O’nun gölgesinin gezindiğı en karanlık devirler bile, birer altın çağ hâline gelmiştir. Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından farksızdır. O’nun eşiğine başkoymuş olanlar meleklere eş, O’nun aydınlık ikliminde canlı-cansız her varlık da kardeştir.
Kur’ân’ı tam duyabilmiş bir sînenin ilhamları karşısında koca deryalar damla gibi kalır ve O’nun nuruyla aydınlanmış bir dimağ yanında güneş bir mum ışığına dönüşür. O’nun gönüllerimizde duyulan nefesi canlarımıza can ve eşyanın yüzüne çaldığı ziya ile bütün varlık da iç içe Hakk’a bürhandır. O’nun soluklarının duyulduğu en kuytu yerler bile İsrafil’den sur sesi almış gibi birden bire dirilir; O’nu kendi şivesiyle duyan gönüller Cebrail’den nağmeler duymuş gibi gerilir; dirilir ve gerilir, zira ‘Bu Kitap, iman edenler için, onların Rabbleri tarafından basiretleri açan bir hidayet ve bürhandır..’ Evet O, insanî melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet kaynağıdır.
Kur’ân, kat’iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde mahallî risaletler çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutlarını aşmayan, aşamayan diğer beyanlar gibi değildir; O, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikaddan en küçük âdâbına kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir ve O, bu derinliğiyle bugün dahi herkese ve her şeye meydan okuyabilecek güçtedir.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kuranin-sihirli-ufku-1/feed/ 0
Hususî Bir Açıdan İman-2https://caglayandergisi.com/2022/04/01/hususi-bir-acidan-iman-2/
Hakikî mü’mini kendi derinlikleriyle görebilenler, onda Hakk’ı hatırlar.. onun nefeslerini duyan, İsa Mesih’e uğramış gibi canlanır ve onun gönlünden yükselen sesleri dinleyenler, Beyan Sultanı’nın meclisine ermiş gibi söz şarabıyla mest ü mahmur hâle gelir. Evet, iman ve imanın vaad ettikleriyle donanımını tamamlamış bir ruhun, artık başka herhangi bir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Allah’a intisabı sayesinde o, aczi içinde Hakk’ın kudretiyle güçlü, fakirliğiyle beraber O’nun servetiyle zengin ve küçüklüğüne rağmen de ululardan bir uludur. Çünkü o, ihtiyar ve iradesinin yetersiz kaldığı noktada, Efendisinin sonsuz iradesine dayanır. Üstesinden gelemeyeceği konularda O’nun kudretine itimat eder.. dünyevî hayatı itibarıyla sarsıldığında, ebedî hayatının bağ ve bahçelerine sığınır.. ufkunu ölüm endişeleri sardığında, kendini ebedî hayatın ferah-feza iklimlerine atar.. akıl ve idrakiyle çözemediği problemler karşısında da, Kur’ân’ın “hall ü fasl” eden aydınlık iklimine müracaat eder.. ve hiçbir zaman yeis yaşamaz, boşluk hissetmez; karanlığın mütemadî olanıyla karşılaşmaz; hayatını bir zevk zemzemesi şeklinde duyar, yaşar ve ömrünü Yaradan’a şükürlerle yedi-yetmiş-yedi yüz veren başaklara çevirir.
Mükemmel bir mü’min, sadece kendi donanım ve şahsî kıvamına da bağlı kalmaz; o, peygamberâne bir azimle herkese açılır, herkesi kucaklar ve kendini ihmal edecek ölçüde hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî mutluluğuna bağlar ve hep bir sahabi gibi yaşar; yaşar da, tıpkı mumlar gibi özündeki aydınlatma usâresiyle sürekli çevresini nura gark eder ve kendine rağmen bir yol izler.. evet o hep gece gibi karanlık iklimleri kollar.. zulmetlerle yaka paça olur.. her zaman par par yanar.. yandıkça içi “cız” eder boynu bükülür ama, ne sürekli yanması, ne de yanıp tükenmesi, onu başkalarını aydınlatmadan alıkoyamaz.
İman yolunun başına sancağını sağlamca saplayabilmiş iman eri, bir hamlede arzı aşar.. gider semalara ulaşır.. yıldızlarla hasbihâl eder.. güneşle münasebete geçer.. ayla arkadaşlık kurar.. ve yürür fezanın derinliklerinde “Refîk-i A’lâ”ya doğru. Yürürken de, her zaman tevazu içinde yüzü yerde ve mahviyet soluklamaktadır.. evet o, gönlüne meleklerin kanadından tüyler takmış gibi, her zaman akıl almaz irtifalarda kanat çırpar durur; kanat çırpar durur ama ne irtifaların baş döndürücülüğü, ne de ruhanîlerle at başı hâle gelme, onun o durulardan duru düşüncelerini bulandıramaz. Başı her zaman bir Âdem Nebi duygusuyla sinesi üzerinde buruk, dudaklarında hiç dinmeyen bir efgan ve ümitleriyle de kıpkırmızı güller gibidir. Güneşe bakar gibi Hakk’a yönelince renklerle köpürür; O’nun mehabetini duyunca da, Sûr sesi almışçasına sabahın şebnemli yaprakları gibi terler.
Onu temâşâ edenler, onun her hâlinden Hakk’ı müşâhedeye menfezler bulur, sonsuza yönelir ve dünyalarını bir sevda yuvasına çevirirler. O, ışığa hasret en karanlık gecelerde ve hazanla sarsılmış bağlarda-bahçelerde çeşit çeşit ışık oyunları gösterir ve çevresine gönlünün mânâlarından demet demet güller, çiçekler sunar.
Bazen duygularını heybet ve mehafetle yoğurur, kavrulmuş sinesini gözyaşlarıyla serinletir; bazen de ümit ve beklentilerinin yollarına su serpiyor gibi yaş döker, hülyalarının çarçabuk gerçekleşeceği tefe’ülü ile sevinç murakabesi yaşar. Ne var ki, imanının enginliği ölçüsünde, her zaman ötelere açık bulunur. Kalbinin ritmine ayak uydurur, mantığını kalbinin kanatlarından tüylerle kanatlandırır; düz akıl ve dünyevî idrakin takılıp yolda kaldığı aşılmaz gibi görülen engebeleri bir hamlede aşar ve mânâ dünyasının şâhikalarına ulaşır.
İman erleri gam ve keder sâikleriyle kuşatıldıkları zamanlarda bile hep huzur içindedirler. Onlar ne devamlı gam çeker ne de kederin süreklisini bilirler. Allah’a intisap ve O’na dostlukları sayesinde, rahatlıkla gamın boynunu kırar; kederi, kendi küdûreti içinde boğar; varsa tasalarını “hüzn-ü mukaddes” renkleriyle bezer ve sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzelliklerin tül pembe renklerini temaşa ile, elemleri lezzetlere, ızdırapları da doğum sancılarının vaad ettiği inşirahlara bağlayarak, dudaklarından dökülen “of”ları ânında “oh”lara çevirir ve en muzdarip hâllerinde bile çevrelerine kalblerinin diliyle sevinç neşideleri dinletirler. Bir kere de bu çizgiyi yakalayıp ilk nefeslerini böyle uhrevîleştirince, ikinci kez soluklanmada, kalblerini dimağlarına bağlar, akıllarını gönül diliyle konuşturur ve seslerini ta yıldızlar ve yıldızlar ötesi âlemlere duyurarak, vicdanlarının zirvelerinden bütün ruhanîlere, bugüne kadar duymadıkları ne ezanlar ne ezanlar dinletirler. Bu ezanları mü’minin kendisi de duyup zevk edebilir; elverir ki ufkunu dalâlet kirlerinden temiz tutabilsin…
[1] Bediüzzaman, Sözler s.159 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam); Şualar s.470 (On Dördüncü Şua).
[2] Bediüzzaman, Sözler s.155 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam).
[3] Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye s.38 (Lâsiyyemalar).
[4] Bkz.: Bediüzzaman, Şuâlar s.658 (On Beşinci Şuâ, İkinci Makam).
[5] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.16 (İkinci Söz).
[6] Bediüzzaman, Sözler s.334 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta).
[7] Bediüzzaman, Sözler s.335 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta).
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/hususi-bir-acidan-iman-2/feed/ 0 Hususî Bir Açıdan İman
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/hususi-bir-acidan-iman/
Tarifler çerçevesinde veya bilim ve marifet nazariyesi açısından iman; “emn ü eman” kökünden türetilmiş, inanmak, güven vaad etmek, başkalarının emniyetini temin etmek.. ya da emin, güvenilir ve sağlam olmak mânâlarına gelen bir kelime. Allah’a inanmak, O’nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdanî itiraf ve kalbî iz’anda bulunmak da, dil geleneği açısından bu mübarek kelimeye yüklenen mânâlardan sadece birkaçı.
İman edene mü’min denir. Mü’min; tarifler çerçevesinde yukarıda gördüğümüz hususların tam bir tasdikçisi ve temsilcisidir. –Burada amel-iman münasebeti, amelin imanın tarifine girip girmemesi konuları üzerinde de durulabilir ama, biz şimdilik onları geçiyoruz– Evet mü’min; sağduyusu, basiret ve firaseti, vahiy ile aydınlanmış dupduru ve tertemiz aklı, engin ve objektif anlayışı, sağlam ve kuşatıcı görüşü, sorumlulukları adına titizlik ve duyarlılığı, kötülüklere karşı azim ve kararlılığı, bütün bir ömür boyu yücelikler peşinde olması ve yüksekleri kollaması, her zaman dipdiri tutabildiği hissi, şuuru ve iradesi, her şeyin özüne nüfuz edebilme hususundaki tecessüsü ve hâdiseleri yorumlamadaki derin idraki, Allah’a itimat edip güvenmesi ve insanlar arasında bir güven insanı olarak tanınıp bilinmesi, Hakk’ı gönülden tasdik edip her zaman O’na karşı vefalı kalabilmesi, emanette emin olarak tanınması ve herkesin her zaman başvuracağı bir emniyet insanı şeklinde hatırlanması, hatırlanıp maşerî vicdanca kabul görmesi, duyulup görüldüğü her yerde Hakk’ın yâd edilmesine vesile olması ve semtine uğrayanları hâliyle, diliyle O’na yönlendirmesi açısından “Mutlak zikir kemâline masruftur.” esasına binaen tam bir tasdik, iz’an ve temsil kahramanıdır.
Her inanan insan, aynı seviyede bir iman ve İslâm kahramanı olmasa da, her fert için inanma hissinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Bir kere bu his, yaratılışı itibarıyla insanın tabiatında var olan en yüksek değerdir. İnanmayanlar, cismanî ve bedenî zevk u safayla doymaya, tatmin olmaya, daha doğrusu avunmaya çalışsalar da, kendilerini sürekli bir boşlukta hissederler. Boştur onların nazarında bütün zamanlar ve mekânlar, bugünler ve yarınlar.. ruhunda derinden derine böyle bir boşluğu hisseden biri, hezeyana dönüşen hafakanlarını;
Bütün boşluk; zemin boş, âsuman boş, kalb ve vicdan boş;
Tutunmak isterim, bir nokta yok pîş-i nigâhımda.
(Tevfik Fikret)
şeklinde dile getirir. Küfrün ürperticiliğini ve imanın vaad ettiği huzuru, itmi’nanı haykıran bir mü’mine gelince: “İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.” (M. Âkif) der ve kestirir atar. Bu paslı yüreklerin pasını çözmeye karar vermiş bir gönül eri ise: “Hakikî zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç yalnız imanda ve iman hakikatleri dairesindedir;”[1] öyle ise, “Hayatın zevk ve lezzetini isteyenler, onu imanla hayatlandırmalı, farzları yerine getirmekle bezemeli ve günahlardan uzak durmakla korumalıdırlar;”[2] zira, “Bir kimse bâkî hayata tam yönelebildiği takdirde, dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa; o, bu dünyayı Cennet’in bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye katlanır ve şükreder.” (Az bir tasarrufla Bediüzzaman’dan)[3] der; reçete mahiyetindeki sözleriyle ufkumuzu aydınlatır ve imanın büyüsünü gönüllerimize duyurur.
Muhteva ve özü itibarıyla iman; can âleminden koparılıp ruhlarımıza sunulmuş bir yemiş, duygularımıza içirilmiş bir kevser, gönül dudaklarımızla emilen bir mânâ, his, şuur, idrak pergeli ve cetveliyle sinelerimizde şekillendirilmiş nurdan bir âbidedir. Gönlünü ve duygularını imanla, mârifetle onarıp ihya eden bir iman kahramanı, düşünce dünyasını Cennetlere çevirmenin sırrını keşfetmiş, ebedî mutluluk yoluna girmiş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir. Zira, “Her zaman imanda mânevî bir Cennet’in, küfür ve dalâlette de mânevî bir Cehennem’in mevcudiyeti söz konusudur..[4] evet, iman mânevî bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıdığı gibi, küfür de içinde mânevî bir Cehennem tohumu saklamaktadır.” (Siyakın üslûba tesiri çerçevesinde küçük bir değişiklikle Bediüzzaman’dan).[5]
Aslında bir ruh imanla kanatlanmışsa, artık o ne başka eşiğe baş koyar, ne de başkalarına dilencilik yapma zilletine düşer.. kimseden korkmaz, kimseye baş eğmez ve imanın gücü ölçüsünde her şeye karşı yiğitçe davranır. Evet, “İman hem nurdur, hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve hâdiselerin tazyikatından kurtularak her zaman mutlu olabilir.”[6] Çünkü, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni (dünya-ahiret mutluluğu) netice verir.” (Bir-iki kelime değişikliğiyle Üstad Bediüzzaman’dan.)[7] Böyle bir iman âbidesi, her zaman gönlünü, gökler ötesi âlemlere ulaşmak için bir helezon gibi kullanır ve onunla meleklerin, ruhanîlerin iç içe bulunduğu melekûtî derinliklerde kanat çırpar durur. Zaman olur, melekler ve ruhanîler onun kulaklarına bir şeyler fısıldar ve zaman gelir o, ruhanîlerin boyunlarına mârifet gerdanlıkları takar ve bulunduğu âlemin müşârun bil-benânı (parmakla gösterilen) olur. Hele bir de o, imanını irfanla derinleştirip irfanını da ruhanî zevklerle bezeyebilmişse.. evet işte o zaman, melekleri bile imrendiren ufuklarda pervaz etmeye başlar.. hep Hakk’ın hoşnut olacağı zirveleri kollar.. sürekli Cennetliklerle oturur kalkar ve “a’lâ-yı illiyyîn” rüyaları görür. Nûr-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne yükselip Cennet’e lâyık bir kıymet almak hakikî mü’minin kaderi; küfrün zifirî dünyasında aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) düşüp Cehennem’e ehil hâle gelmek de kâfirin mâkus tâli’idir. (İkinci şık başlı başına bir konu ama zannediyorum tahliline bu sahifeler yetmez…)
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/hususi-bir-acidan-iman/feed/ 0
Huzur Ufkuhttps://caglayandergisi.com/2022/02/03/huzur-ufku/
İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden beri hep huzur rüyaları görmüş, huzur sayıklamış, huzur arkasından koşmuş ve huzur uğrunda ne kavgalar ne kavgalar vermiştir. Bazen onu, çok çalışıp çok kazanmada ve maddî refahta; bazen gönlünce yaşamakta ve sınırsız hürriyette; bazen geniş teknolojik imkânlara sahip olmada ve konforda; bazen de yeme-içme ve cinsî arzularını tatminde görmüş ve hayatını bunları elde etmeye ve bunlara sahip olmaya bağlamış.. böyle sisli, dumanlı yolda yer yer ümitlenmiş, zaman zaman da hayal kırıklığı yaşamış ve yeisle kıvranıp durmuş, ama hiçbir zaman o mahbub-u muntazara ulaşamamıştır; ulaşamazdı da, zira onun arkasından koşup durduğu huzur, imanlı faziletin bir meyvesiydi ve ancak mükemmel bir imanla elde edilebilirdi. Bu aynı zamanda peygamberlerin çağrısının da esasıydı.
İşte bu huzur çağrısının özünü, ferdin bütün benliği ile Allah’a yönelip O’na teslim olması teşkil etmektedir ki, bu ölçüde teslimiyete muvaffak olmuş bir mü’minin, ne sürekli nefsanî arzularına esir olup kalması, ne de Allah’tan başka herhangi bir şeyden korkup endişe duyması söz konusudur. Çünkü artık o, sevip gönül bağlayacağı maksud ve mahbubunu bulduğu gibi, her zaman ululuğu karşısında mehabet ve saygı duyacağı bir Kudreti Nâmütenâhî’nin himayesine de girdiğinden huzur içindedir; huzur içindedir, zira o bilmektedir ki, o Sonsuz Kudret ve İnayet, kim olursa olsun kendisine yönelenleri hiçbir zaman yüzüstü bırakmaz ve perişan etmez.
Bundan dolayı mü’min, hep üfül üfül huzur içindedir ve emindir. Her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde bulunacağından ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından, o, gönlünde imanın vaad ettiği güven, his ve şuurunda teslimiyet esintileri, iradesinde ilâhî meşîetin yönlendirmeleri ile aşar nefsanîliğin bütün gayyalarını, hevâ ve heveslerin azgın iştihalarını ve yürür Kur’ân’ın rehberliğinde varlığın gayesine doğru. Evet, Kur’ân’ın atmosferine girip O’nun rehberliğine sığınanlar, her zaman ruhlarında derin bir itminan ve sarsılmayan bir güven duyar ve sürekli emniyet soluklarlar. Vicdanlarını dinlerken, varlık ve eşyayı temaşa ederken, uzak-yakın yarınları, yani sonsuza kadar bütün bir istikbali düşünürken, hatta Berzah’ı, Mahşer’i, Sırat’ı, Cehennem’i, Cennet’i mülâhazaya alırken, fevkalâde bir vazife şuuru ve sorumluluk duygusu taşımalarının yanında, derin bir recâ hissiyle de dopdoludurlar ve recâ duyguları da gönüllerindeki imanın derinliği ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı)’tir. Onlar, inançlarının enginliği ölçüsünde her şeyi öyle farklı bir rahmet aralığından temaşa ederler ki, eğer perde açılıverse, ötede görüp yaşayacakları şeyleri, burada duyup hissettikleri bütün müteşâbihi bulacak veya dünyevî darlığın gereği icmalen duyduklarının tafsilleriyle karşılaşacak ve tâli’lerine tebessümler yağdıracaklardır.
Evet iman, dünyevî-uhrevî mutluluğun bir sihirli anahtarıdır ve ömrünü onun gölgesinde geçiren herkese hayırla çene kapama vaad eder.. apaydın bir berzah hayatı sözü verir.. yumuşak ve ılık bir mahşer muştusunda bulunur.. ruhlarımıza sevindiren bir Mizan serencâmesi fısıldar.. ümit ve temkin derinlikli Sırat maceramızı gönüllerimize duyurur.. Cennet, rıdvan ve rü’yet unvanlarıyla tasavvurları aşkın değişik sürprizlere kapılar aralar ve en sıkıntılı, en ızdıraplı anlarımızı bile unutturacak ölçüde Tûbâ-i Cennet’ten neler ve neler sunar bize.!
Aslında mü’min, bütün benliğiyle Allah’a yönelince, O’ndan gayrı her şey gözünden silinir gider. Bütün yalancı güçler kudretler, havası alınmış balonlar gibi söner. Zaman zaman sahte ziyalarıyla gözlerimizi kamaştıran bütün fâni ışıklar, gelip gönüllerimize vuran O’nun nuru karşısında birer birer kararır ve her tarafta: “Bugün mülk ve milk, O mutlak ve galip olan Allah’ındır.” (Mü’min sûresi, 40/16) sözü duyulmaya başlar ki; böyle bir noktaya ulaşmış gönül, bütün sahte güçlerin, kuvvetlerin, rahmetlerin, inayetlerin aldatıcı vaadlerinden kurtulur, sadece ve sadece O’na teveccüh eder ve imdadı da O’ndan bekler.. zorda kaldığında veya musibetlerle sarsıldığında O’na güvenir, O’na dayanır.. her çeşit tehdit karşısında, bütün varlığı kuşatan O’nun inayet, rahmet ve nusretinin serasına sığınır.. zayıf düştüğünde, O’nun o aşkın kuvvetinin vesayetine girer.. ezkaza günahlarla kirlenince, hemen O’nun mağfiret kurnaları altında arınmaya koşar.. zaman zaman ufkunu saran sis ve dumanı O’na iman, itimat ve teslimiyetle darmadağın eder. Dolayısıyla da hiçbir hâdise karşısında dize gelmeden yürür istikbale.. ferdî, ailevî, içtimaî her bir problemini, vicdanında O’nunla irtibata geçerek çözer ve hiçbir zaman ruhunda aşılmayacak bir vahşet, bir yalnızlıkla karşılaşmaz.. yer yer halk içinde muvakkat bir kısım gurbetlere maruz kalsa da, iman ve teslimiyeti sayesinde her zaman kendini “üns esintileri” içinde hisseder; başına gelenleri kaderden atılan ikaz taşları şeklinde değerlendirir.. ve böyle bir alışverişi de hep rıza ve sabırla karşılar.
Allah’a imanı ve imanda marifeti ona, her şeyle muarefe ufkunu açar.. ve bu sayede o, canlı cansız bütün varlığı âdeta kardeşleri gibi görür.. onlarla münasebete geçer.. eşyaya müdahale eder ve vicdanında kendine bahşedilmiş bulunan hilâfet payesini bütün enginliğiyle duyar.. her şeyin kendisi için yaratılmış olduğunu idrak ederek minnetle iki büklüm olur.. meleklerin şuuru ve kâinatların ruhuyla el ele olduğunun farkına varır.. ayağını bastığı zemini, içinde dolaşıp durduğu ovayı-obayı ata ocağı gibi sımsıcak bulur ve annesinin kucağındaymışçasına kendini rahat hisseder.. varlığı maddeci ve natüralist mülâhazaların resmettiği gibi değil, her şeyi Allah’a nispet eden bir mü’min gözüyle değerlendirir ve herkesten, her nesneden bir muarefe karşılığı görür.. münasebete geçtiği her şeyden emniyet mesajları alır ve emniyet ifade eden tavırlarla karşılık verir.. kimseden ürkmez, kimseyi ürkütmez; herkesi kardeşi gibi kucaklar.. bütün eşyaya tebessümler yağdırır; suyu, havayı ve daha değişik nimetleri Hak’tan gelmiş birer armağan gibi yudumlar.. toprağı ve onun yetiştirdiklerini misk ü amber gibi koklar.. bağı-bahçeyi, dağı-taşı, otu-ağacı, gülü-çiçeği âdeta canlı varlıklarmışçasına gönül diliyle selâmlar.. rast geldiği canlıları, bu misafirhanede refakatine tahsis edilmiş arkadaşları gibi okşar.. ve her hâliyle yeryüzüne, bir uzlaşma ve uzlaştırma çağrısı ile geldiğini ortaya koyar.
İşte herkesi ve her şeyi o engin imanıyla bu çerçevede gören bir mü’min, her zaman kendini bütün insanları kıskandıracak ölçüde çok buudlu bir huzur atmosferi içinde hisseder ve imanlı yaşamanın tariflere sığmayan zevkleriyle kendinden geçer.. evet, ne kavga ne nizâ; bütün enerjisini duyup zevk ettiklerini başkalarına da duyurma ve o derûnî hislerini herkesle paylaşma, gücü yettiği nispette ufukların körlüğünü açarak bütün insanları bu zevk zemzemesine ulaştırma istikametinde çırpınır durur.. ve yaşatma gayretiyle her zaman birkaç adım yaşamanın gerisinde bulunur. O, oturur kalkar Cenâb-ı Hakk’a sonsuz bir güven duyar ama, halkı da karşısına almaz. Evet o, bir yandan kendi izafî gücünü Allah’ın kudretiyle beslerken; diğer yandan da mü’minlerin himmetlerini yanına almayı ihmal etmez.. ve kendisine karşı çıkması muhtemel bütün güçleri kendi iktidarının birer derinliğine dönüştürerek, hiçbir şeye takılmadan yürür uçuyormuşçasına hedefine.. imanla huzura erme, inandırıp Hakk’ın hoşnutluğunu kazanma hedefine.
Doğrusu, fertleri bu ölçüde doygunluğa ulaşmış, birbirini seven-sayan ve birbirine gönülden bağlı bulunan böyle bir toplum, huzura namzet bir toplumdur. Huzura namzettir, zira artık onun fertleri arasında insanları huzursuzluğa ve ayrılıklara sürükleyecek faktörler silinip gitmiştir. Zaten onların arasında asalet, soy sop, bölge, muhit farklılıkları ve imtiyazları gibi hususlar kat’iyen söz konusu değildir. Herkesi ve her şeyi mutlak bir menşein vesayetinde gören, kabul eden bu insanlar tam mânâsı ile birer kardeştirler. Kur’ân, “Mü’minler, başka değil, birbirlerinin kardeşidirler.”(Hucurât sûresi, 49/10) derken, işte bu derin gerçeği hatırlatır. Aynı zamanda bu, sûrî bir kardeşlik de değildir; Nebi ifadesiyle, birbirlerine karşı sevgide, merhamette, gönülden davranmada bir vücudun uzuvları ölçüsünde kavi bir irtibat içindedirler ve her zaman birbirlerinin acılarını ruhlarında duyar, müteellim olur, sevinçlerini de paylaşır ve onlarla aynı mutluluğu beraber yaşarlar. (Bkz. Buhârî, edeb 27; Müslim, birr 65-67)
Evet onlar, birbirlerinin gözü-kulağı, dili-dudağı, eli-ayağı gibidirler. Bu toplumda her fert, hayatını diğerini yaşatmaya bağlamış, onun mutluluğu adına oturup kalkmaktadır. Dolayısıyla da onların arasında yalnızlığa düşme ve perişan olma kat’iyen söz konusu değildir. Birinin canı yansa hepsinin ciğeri “cız” eder. Birinin sevinç şölenine herkes neş’eyle katılır. Yine bu toplum içinde anneler-babalar, azizler gibi ihtiram görür; çocuklarsa, saksılardaki çiçekler gibi ihtimamla büyütülür. Eşler, ötedeki ebedî beraberlik mülâhazasıyla, en ileri yaşlarda bile birbirlerine karşı hep ilk günün neşvesiyle davranırlar. Ve hayatlarını hissî münasebetlerin çok çok ötesinde, kalbî ve mantıkî bir çizgide devam ettirmeye çalışırlar. Bunlar, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmeyecek kadar da birbirlerine karşı vefalıdırlar.
Aile içindeki bu ahenk, geniş bir aile sayılan millet için de aynen geçerlidir; böyle ailelerden müteşekkil bir millette herkes birbirini sever-sayar, birbirine şefkatle bakar.. herkes için iyilik düşünür ve elinden geldiğince kötülükleri savmaya koşar. Kimseye suizanda bulunmaz, kimseyi zan altında tutmaz.. kimsenin ırzıyla, namusuyla, şerefiyle uğraşmaz.. tahminlere, ihtimallere binaen insanları takibe almaz, tutuklamaz.. ve fertleri birbirlerine karşı casus olarak kullanmaz.. ve o toplumun bir kesimi, varlığını diğer kesimi yıkmaya bağlamaz.. hele hiç kimse, bir kısım aşağı insanların işi olan komploya, yalana, tezvire, iftiraya kat’iyen başvurmaz. Çünkü bu huzur toplumunda her fert, insanî değerleri korumaya ant içmişçesine bütün olumsuzluklara karşı savaş vaziyetindedir.. ve bu toplum, bir vicdan ve huzur toplumudur.
Ortasayfa – Çağlayan DergisiHayâhttps://caglayandergisi.com/2022/11/01/haya/
Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofîye ıstılahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise, böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek.
Evet, yukarıdaki işaretlerden de anlaşıldığı gibi hayâyı ikiye ayırmak mümkündür:
1) Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
2) İmandan gelen hayâdır ve İslâm dîninin önemli bir derinliğini teşkil eder.
Fıtrî hayâ, İslâm dîninin rûhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır. İnsan bunlardan biriyle tek başına kaldığı zamanlarda ise, bazı ahvâl ve şerâit altında sarsılır, devrilir, hatta bazen bütün bütün yıkılabilir..
Evet, insan tabiatında bulunan bu sıkılma ve çekinme hissi,أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرَى”O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?”[1] gibi âyetlerle anlatılan iman şuuruyla..
إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا”Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir.”[2] misillü beyânlarla ifâde edilen ihsan anlayışıyla beslenmezse, uzun ömürlü olamaz; olamaz, zira hayânın hem var olup gelişmesi hem de devam ve temâdisi imana bağlıdır. Bu münasebeti Hz. Seyyidü’l-Enâm (s.a.s.), ashâbından birinin diğerine, hayâ ile alâkalı nasihatlerini duyunca: دَعْهُ فَإِنَّ الْحَيَاءَ مِنَ اْلإِيمَانِ “Bırak onu, hayâ imandan gelir..”[3] diğer bir ifâdelerinde:
اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً… وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيمَانِ”Îmân yetmiş şu kadar şûbeden ibarettir, hayâ da imandan bir şûbedir.”[4] buyururlar.
Bu itibarla diyebiliriz ki; fıtrî hayâ, tıpkı insan tabiatında saklı bulunan diğer iyilik nüveleri gibi, insanı insan yapan mârifet dinamikleriyle beslendiği ve takviye edildiği ölçüde gelişir, kalbî ve rûhî hayatın bir buudu hâline gelir ve nefsin pek çok bâlâpervâzâne isteklerine set çeker ve engeller. Aksine bu duygu, iman ve mârifetle geliştirilemez, ihsan şuuruyla takviye edilemez; takviye edilmek şöyle dursun nefsânîlik gayyâlarında açılıp-saçılarak köreltilecek olursa, fert ve toplum plânında insanı insanlığından utandıran yırtıklıklar ve sürtüklükler kaçınılmaz olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz, bu hususa temas eder veإِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ”Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!”[5] buyurur. Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde, onun hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür. Evet hayat kendi dinamikleriyle, hayâ da kendi dinamikleriyle var olur ve yaşar; yoksa her ikisi için de inkıraz kaçınılmazdır.
Hz. Cüneyd’e göre hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki maddî-mânevî nimetlerini idrâk etmenin yanında eksiklerimizin ve kusurlarımızın endişesini yaşamaktır.
Zünnûn’a göre, sürekli gönüllerimizde olumsuz davranışların dehşetini duymak, duyup yönümüzü bir kere daha kontrol etmektir.[6]
Bir başkasına göre insanın, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim edip onun kendisine olan muâmelesini esas alarak yaşamasıdır ki, bir ilâhî eserde bu husus hatırlatılarak şöyle buyurulmaktadır:يَا ابْنَ آدَمَ! إِنَّكَ مَا اسْتَحْيَيْتَ مِنِّي أَنْسَيْتُ النَّاسَ عُيُوبَكَ”İnsanoğlu! Sen Benden hayâ ettiğin sürece insanlara ayıplarını unuttururum.”[7] Bu arada Cenâb-ı Rabbi’l-İzzet’in, Hz. Îsâ’ya:
يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحِ مِنِّي “Yâ İsa, evvelâ nefsine nasihatte bulun, o bu nasihati kabul ederse halka va’zet; yoksa benden utan!”[8] şeklindeki sözünü de hatırlatmakta yarar var…
Hayâ mevzuunda daha değişik tasnifler de vardır. Bu cümleden olarak: Affına ferman geleceği âna kadar, Hz. Âdem’in tavırlarından dökülen “suçluluk” hayâsı.. gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettikleri halde:مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ “Sana hakkıyla ibâdet edemedik.”[9] diyen meleklerin “taksîr” hayâsı.. mârifet erbâbının onca derinliklerine rağmen:مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ”Seni hakkıyla bilemedik.”[10] sözleriyle solukladıkları “iclâl” hayâsı.. hayatlarını kendi arzu ve isteklerinden tecerrüd ufkunda seyahatle sürdüren ruh ve kalb insanlarının her zaman duyup hissettikleri “heybet” hayâsı.. her an kurb içinde bu’d; bu’d içinde de kurb televvünüyle, sonsuz uzaklıklarında sonsuz yakınlığı duyan yakîn insanlarının “minnet” hayâsı.. Hz. Mahbûb’u, sevilmesi gerektiği ölçüde sevememe endişesinden kaynaklanan “vefâsızlık” hayâsı.. duâ ve talep makamında istediklerini iyi seçememiş olma tedirginliğini taşıyanlarda “ihlâsı ihlâl” hayâsı.. her zaman ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin şuurunda olan yüksek ruhların, mazhariyetleriyle telif edemedikleri ‘pes’ işler karşısında hissettikleri “gayret” hayâsı sayılabilir..
Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır.
İkinci mertebe; kurbet ve maiyyet şuuruyla mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılı) ve:وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.”[11] ufkunda seyahat edenlere müyesserdir ki, bu hususla alâkalı Efendiler Efendisi’nin şöyle buyurduğunu naklederler:
اِسْتَحْيُوا مِنَ اللهِ تَعَالَى حَقَّ الْحَيَاءِ، مَنِ اسْتَحْيَى مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ فَلْيَحْفَظِ الرَّاْسَ وَمَا وَعَى وَلْيَحْفَظِ الْبَطْنَ وَمَا حَوَى وَلْيَذْكُرِ الْمَوْتَ وَالْبِلَى، وَمَنْ أَرَادَ اْلآخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنّْيَا، فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَى مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ
“Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dûr etmesin! Âhireti dileyen, dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. işte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.”[12]
Üçüncü mertebe;وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى”En son durak Rabbindir.”[13] hedefine ulaşma yolunda, rûhî ve kalbî hayatın şuhûd enginliklerinin sezilmesiyle gerçekleşir ve seyr-i rûhânînin kanatları altında sonsuza kadar sürer gider.
Bir insanın gerçek insanlıktan nasîbi, hayâdan hissesi ölçüsündedir. Eğer hak yolcusu, menfî-müsbet bütün teşebbüslerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşayamıyorsa, onun mevcûdiyeti bir bakıma kendisi için ar, başkaları için de bârdır. Bu mülâhazaya binâendir ki:
فَلاَ وَاللهِ مَا فِي الْعَيْشِ خَيْرٌ
وَلاَ الدُّنْيَا إِذَا ذَهَبَ الْحَيَاءُ
“Hayır hayır Allah’a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır.”[14] demişler.
Hayâ, ilâhî bir ahlâk ve bir Allah sırrıdır. Eğer insanlar onun nereye taalluk ettiğini bilselerdi daha temkinli olur ve daha titiz davranırlardı. Bu hususu tenvir edecek şöyle bir vak’a naklederler:
Cenâb-ı Hak mahşerde hesâba çektiği bir ihtiyara:
“Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hz. Erhamürrâhimîn:
“Öyle ise onu cennete götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsâr ederek:
“Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara:
“Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim” fermân eder. Kenz’in rivâyetine göre; Cibrîl bu haberi Efendimiz’e iletince, o şefkat ve hayâ insanının gözleri dolar, ağlar ve şöyle buyurur: “Cenâb-ı Hak ümmetimin ak sakallılarına azap etmekten hayâ ediyor da ümmetimin ak sakallıları günah işlemekten utanmıyorlar.”[15]
Hâsılı:
إِنَّ الْحَيِيَّ مِنْ أَسْمَاءِ اْلإِلَهِ وَقَدْ
جَاءَ التَّخَلُّقُ بِاْلأَسْمَاءِ فَاحْظَ بِهِ
“Hayiy, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sâbittir. Öyleyse gel, sen de bundan nasîbini al!”
اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ دُعَاءٍ لاَ يُسْمَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى خَيْرِ خَلْقِكَ مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ
Sızıntı, Mart 1994, Cilt 16, Sayı 182
[1] Alak sûresi, 96/14
[2] Nisâ sûresi, 4/1
[3] Buhârî, iman 16; Müslim, iman 59; Ebû Dâvûd, edeb 6
[4] Müslim, iman 57-58; Nesâî, iman 16. (Az farkla: Buhârî, iman 3; Ebû Dâvûd, sünnet 14)
[5] Buhârî, enbiyâ 54, edeb 78; Ebû Dâvûd, edeb 6; İbn Mâce, zühd 17
[6] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.342
[7] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/150; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 34/150
[8] İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd s.54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382; ed-Deylemî, el-Müsned 1/144
[9] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/183
[10] Bkz. el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2/410; Mer’î b. Yûsuf; Ekâvîlü’s-sikât s.45
[11] Hadîd sûresi, 57/4
[12] Tirmizî, rekaik 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/387
[13] Necm sûresi, 53/42
[14] Ebû Temmâm, Dîvânü’l-hamâse 2/26
[15] el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl c.15, Hadis no: 42680
https://caglayandergisi.com/2022/11/01/haya/feed/ 0
Tevâzu-2https://caglayandergisi.com/2022/10/01/tevazu-2/
İnsanlığın İftihar Tablosu, bu mevzuyla alâkalı şu incileri saçar gönül gözlerimizin önüne:
1- Allah bana, tevâzu ve mahviyet içinde bulunmanızı.. ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini emretti.[12]
2- Size ateşin kendine ilişmeyeceği insanı haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve rahat insanlara dokunmaz.[13]
3- Allah için yüzü yerde olanı, Allah yükseltir ha yükseltir; aslında o kendini küçük görmektedir ama, halkın gözünde asıl büyük olan da odur.[14]
4- Allahım, beni benim gözümde küçük göster![15] Ve daha niceleri… Zaten O, hayatını hep bu çizgide geçirmemiş miydi:
a. Çocuklara uğrar, onlara selâm verir;[16]
b. Herhangi biri elinden tutup bir yere götürmek isteyince, tereddüt etmeden kalkıp gider;[17]
c. Ev işlerinde hanımlarına yardım eder;[18]
ç. Herkes bir iş görürken, O da iştirâk ederek, onlarla beraber olmaya çalışır;[19]
d. Ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir;[20]
e. Sofraya hizmetçisiyle beraber oturur;[21]
f. Meclisini her zaman fakirlere açık tutar;[22]
g. Dul[23] ve yetimleri görür-gözetir;[24]
h. Hastaları ziyaret eder, cenazelerde hazır bulunur ve kölelerin davetine icabet ederdi…[25]
Allah Rasûlü’nden Hz. Ömer’e, ondan Ömer b. Abdülaziz’e, ondan da dünya kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve çağın devâsâ gönül erlerine kadar, binler-yüzbinler hep aynı çizgide: “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevâzu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emâresi de kibir ve enâniyettir.” demiş, ilk mevhibelerini yitirmemiş olanlara insan-ı kâmil olma yolunu göstermiş ve hep tevâzuu yeğlemişlerdir.
Gerçek tevâzu; Hakk’ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nisbetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce ve bu tesbiti benliğine tam mâl etmesinden ibarettir. Bu anlayış tabiatına işlemiş ve bu işleyişle ikinci fıtrata ulaşmış olgun insanlar, halkla münasebetlerinde mütevâzi, mahviyet içinde ve olabildiğince de dengelidirler. Evet, Allah’a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dînî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, hususî murakabelerinde de hep muvazene içindedirler.
1- Dine karşı tevâzu ve mahviyet içindedirler; onun ne menkûlüyle ne de ma’kûlüyle hiçbir çelişkileri yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânât-ı neyyiresi, sünnet-i sahîha ve hasene ile sabit olan her hususa karşı teslimiyet ve iz’ân içinde bulunurlar. Rasûlullah tarafından tebliğ edilen, bilhassa temsil edildiği bilinen hiçbir meseleye, akla, kıyasa, zevke, siyasete -aslında, dînin ruhunda müstakim akla, sahih kıyasa, selim zevke, şer’î siyasete aykırı hiçbir mevzu yoktur- muhalif görseler bile karşı çıkmazlar.
Bu itibarla, “akıl-nakil çatıştığında, aklı nakle tercih ederiz.” sözü tevâzudan nasipsiz, sözün gerçek mahmilini bilmeyen bencillerin lâkırdısı olduğu gibi, “re’y ve kıyas nassların önünde gelir” düşüncesi bir inhiraf ve sünnet yolunun dışındaki zevkler, keşifler, kerametler de birer istidracdır.
2- Ve yine onlar, tebliğle tanıyıp, temsil ile en küçük farklı alternatiflere bile geçit verilmemesi lâzım geldiğine inanarak, Hz. Şâri’in beyânının dışında her şeye karşı kapanır; zevk ve idrâklerine açılan farklı mülâhazaları da:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا
وَآفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ
“Nice sağlam ve kusursuz sözleri ayıplayanlar vardır ki, kabahat onların sakat idrâklerindedir.”[26] sözüyle karşılar ve kendi yetersizlikleriyle yorumlarlar.
3- Yine onlar, Kitap ve Sünnet’e muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idrâki içindedirler. En büyük güç kaynaklarını da Allah’a kullukta ararlar. Zaten, Allah’a kul olanın başkasına kulluk yapması mümkün olmadığı gibi, başkalarına kulluk zilletinden kurtulamayanların da, O’na sağlam bir kul olmaları düşünülemez. Hz. Bediüzzaman bir yerde meâlen ne hoş söyler: “Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.”[27]
4- Onlar, sa’ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah’ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi ve kim bilir, hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa’y ü gayreti başkalarına karşı aslâ üstünlük vesilesi saymazlar. Halkın hüsn-ü zan ve teveccühlerine bel bağlamaz ve bedel arayışına girmezler. Sevilip sayılmalarını bir ibtilâ kabûl ederek, Allah’ın kendilerine olan lütuflarını etraflarına karşı minnet ve ezâ vesilesi görüp, Hakk’ın ihsanlarını halka karşı sebeb-i istibdat yapmazlar.
Hâsılı, tevâzu hulukullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir. Gül toprakta biter. İnsan semâlarda değil, yerde üremiştir. Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.[28] Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’e yapılan gökler davetiyesinin başında, O’nun tevâzu ve mahviyetinin remzi olan ” عَبْدُهُ “[29] kelime-i mübeccelesi yazılmıştır.
اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَاضِعِين
Dipnotlar
[12] Müslim, cennet 64; Ebû Dâvûd, edeb 48; İbn Mâce, zühd 16
[13] Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 45
[14] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/172; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/129; el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 2/110
[15] ed-Deylemî, el-Müsned 1/473; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 10/181
[16] Buhârî, isti’zân 15; Müslim, selâm 15
[17] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131, 133
[18] Buhârî, nafakat 8, edeb 40; Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 45
[19] Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/383; İbn Hişâm, es-Siretü’n-nebeviyye 3/24
[20] et-Tirmizî, eş-Şemâil 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/256
[21] Buhârî, et’ime 55; Müslim, eymân 42
[22] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131
[23] Buhârî, nafakat 1; Müslim, zühd 41
[24] Buhârî, talâk 25; Müslim, zühd 42
[25] Buhârî, tefsîru sûre (9) 12; Müslim, münâfıkîn 3
[26] İbn Kays, Kıra’d-dayf 1/258; el-Hamevî, Hızânetü’l-edeb 1/192
[27] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 17. Lem’a 2. Nota
[28] Bkz. Müslim, salât 215; Nesâî, tatbîk 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/421
[29] “O’nun (Cenab-ı Hakk’ın) kulu” (İsrâ sûresi, 17/1)
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/tevazu-2/feed/ 0 Tevâzu-1
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/tevazu/
Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Onu; insanın Hak karşısında gerçek yerinin şuurunda olup, ona göre davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zâviyesinden değerlendirip, kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul etmesi şeklinde de yorumlayabiliriz. İster öyle ister böyle, insan tevâzu ruh ve düşüncesiyle kendini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı, başakların samanı kabul etmiş ve Alvar İmamı edasıyla:
“Herkes yahşi men yaman,
Herkes buğday men saman.”
diyebilmişse, o kimse, başı göklerde en yüce kametlerin dahi bûsegâhı hâline gelmiş demektir. Zaten, Hz. Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde de:
مَنْ تَوَاضَعَ ِللهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”[1] denmiyor mu? Demek ki, büyük görünmekle büyük olma ve küçük görünmekle küçük olma ma’kûsen mütenâsip şeyler…
Bazıları tevâzuu, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmeme.. bazıları, insanları, insana yakışır saygıyla karşılayıp onlarla muamelesinde mahviyet içinde bulunma.. bazıları ilâhî inayetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, kendini halkın en şerlisi görme; bazıları da benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti şeklinde tarif etmişlerdir ki, her birinin kendine göre hem bir mahmili, hem de tarz-ı telâkkisi vardır. Ancak, bunlardan sonuncusu daha çok mukarrabîn ve muhlasîni alâkadar etmektedir.
Halifeler halifesi Hz. Ömer’i (r.a.) omuzunda kırba, su taşırken gören biri sorar: “Bu ne hâl ey Allah Rasûlü’nün halifesi!” Mukarrebliğin mukimi Ömer: “Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim; -hâşâ ki o, bizim anladığımız mânâda bir bulanıklık olsun- o hissi kırmak istedim.” der.[2] Onun sırtında un, taşıması minberde kendini levmetmesi,[3] levmedenlere ses çıkarmaması[4] hep bu kabil hazm-ı nefisle alâkalı hususlardan olduğu gibi.. valiliği döneminde Ebû Hureyre’nin, şuna-buna sırtında odun taşıması;[5] Zeyd b. Sâbit’in kadı olduğu bir dönemde İbn Abbas’ın elini öpmesi; buna mukabil Tercümânü’l-Kur’ân’ın da onun atının üzengisini tutması;[6] Hz. Hasan’ın, ekmek kırıklarıyla oynayan çocuklarla oturup, onların yediğinden yemesi[7] ve Hz. Ebû Zerr’in başını Bilâl-i Habeşî’nin ayağının altına koyması[8].. gibi hadiseler hep birer mahviyet ve tevâzu örneğidirler.
Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadîm’inde, Rasûlullah da sünnet-i mutahharasında, tevâzu etrafında o kadar tahşidat yaparlar ki, onları duyup-işitenin, gerçek kulluğun tevâzu ve mahviyet olduğunda şüphesi kalmaz. Kur’ân’ın: وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى اْلأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا “Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler. Cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.”[9] beyânı onlardan sımsıcak bir ses; أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Onlar mü’minlere karşı şefkatli ve mahviyet içindedirler.”[10] beyânı da onların gönüllerinden kopup gelen ve davranışlarına akseden yumuşak bir nefestir. Hele: رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا “Onlar, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet timsâlidirler; her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!”[11] fermanı ise onlara tasavvurları aşan bir iltifatın unvanı gibidir.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/tevazu/feed/ 0 İhlâshttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/kalbin-zumrut-tepeleri-ihlas/ https://caglayandergisi.com/2022/08/01/kalbin-zumrut-tepeleri-ihlas/#respond Mon, 01 Aug 2022 11:01:45 +0000 http://34.207.235.27/?p=220919 İhlâs; doğru, samimî, katışıksız, dupduru; riyâdan uzak olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, kapalı yaşama.. veya gönül safveti, fikir istikameti içinde Allah’la münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalma ve tam bir sadâkatle kullukta bulunma şeklinde yorumlanmıştır ki, daha sonra, meşâyih-i kirâmın, onun tarifi ile alâkalı söyledikleri sözlerin hemen büyük bir bölümü; sunmaya çalıştığımız bu […]]]>
İhlâs; doğru, samimî, katışıksız, dupduru; riyâdan uzak olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, kapalı yaşama.. veya gönül safveti, fikir istikameti içinde Allah’la münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalma ve tam bir sadâkatle kullukta bulunma şeklinde yorumlanmıştır ki, daha sonra, meşâyih-i kirâmın, onun tarifi ile alâkalı söyledikleri sözlerin hemen büyük bir bölümü; sunmaya çalıştığımız bu tarif etrafında cereyan etmektedir.
İhlâs; ferdin, ibadet ü tâatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, abd ve Ma’bud münasebetlerinde sır tutucu olması, yaptığı şeyleri Hakk’ın teftişine arz mülâhazasıyla yapması, tabir-i diğerle; vazife ve sorumluluklarını, O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi ve O’nun uhrevî teveccühlerine yönelmesinden ibarettir ki, saflardan saf sâdıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.
Bu itibarla, sadâkat bir asıl ve kaynak, ihlâs da ondan nebeân eden bir “mâ-i zülâl” sayılmıştır. Kırk gün bu mâ-i zülâli içen birinin kalbinden lisânına hikmet kanallarının açıldığı ve açılacağı, sözleri “lâl ü güher” Söz Sultanı’nın beyânı.[1]
Sadâkat, peygamberlik âleminin en birinci vasfı, ihlâs ise en nûrânî buududur. Başkalarının hayat boyu elde etmek için uğraşıp durdukları ihlâsa onlar doğuştan mazhardırlar. Kur’ân-ı Kerîm nebî ihlâsını anlatma sadedinde: إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا “Şüphesiz o ihlâsa erdirilmişti.”[2] fermân-ı sübhânîsiyle bu önemli mazhariyeti ihtar eder.
Sadâkat ve ihlâs, enbiyâ-i izâm için hayatî birer sıfat oldukları kadar, da’vâ-yı nübüvvetin temsilcileri için de su kadar, hava kadar önemli birer vasıftırlar. Bu iki hususiyeti elde etmek ve bu nûrânî iki kanatla kanatlanmak, onların en ehemmiyetli güç kaynaklarındandır. Birinciler, ihlâssız bir adım atamayacaklarına inanırlar; ikinciler de atamayacaklarına inanmalıdırlar.
Gerçekten de, sadâkat ve ihlâs bir ucu insan gönlünde, diğer ucu Hakk’ın inayet katında öyle bir derinliktir ki, o derinliklere yelken açmış ve o kanatla kanatlanmış bir babayiğidin takılıp yollarda kaldığı görülmemiştir. Zira onlar, Allah tarafından teminat altındadır.. ve Allah, çok iş ve çok semereden daha ziyade, her işte rızâsının gözetilmesine önem verir. Evet O’nun nazarında “Bir dirhem ihlâslı iş, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”[3]
İhlâs, bir kalb amelidir. Ve Allah da, kalbî temâyüllerine göre insana değer verir.. evet;
إِنَّ اللهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَامِكُمْ وَلاَ إِلَى صُوَرِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ (fehvâsınca) “O, sizin sûret, şekil ve dış görünüşlerinize değil; kalblerinize ve kalbî temâyüllerinize bakar.”[4]
İhlâs, Allah tarafından temiz kalblere bahşedilmiş, azları çok eden, sığ şeyleri derinleştiren ve sınırlı ibadet ü tâatı sınırsızlaştıran öyle sihirli bir kredidir ki, insan onunla dünya ve ukbâ pazarlarında en pahalı nesnelere talip olabilir ve onun sayesinde âlemin sürüm sürüm olduğu yerlerde, hep elden ele dolaşır.
İhlâsın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Rasûlü: أَخْلِصْ دِينَكَ يَكْفِكَ الْقَلِيلُ مِنَ الْعَمَلِ “Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.”[5] buyurur.. ve: أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ ِللهِ فَإِنَّ اللهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا خَلَصَ “Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin; zira Allah, sadece amelin hâlis olanını kabul eder.”[6] diyerek amellerin ihlâs yörüngeli olmasına tembihte bulunur.
Amel bir cesetse ihlâs onda can, amel bir kanatsa ihlâs da diğer kanattır. Ne ceset cansız olabilir, ne de tek kanatla bir yere varılabilir:
بَايَـدَتْ إِخْـلاَص دَرْ جُملَه عَمل
تَـا پَذِيـرَد طَاعَتَتْ رَبِّ أَجَـل
چُونْكِه إِخْلاص مُرغِ طَاعَترا جَنَاح
بِي جَنَاح كُيْ مِي پَرِي أَوجِ فَلاَح
“Sana bütün davranışlarında ihlâs gerektir; ta ki, Rabb-i Ecell senin amelini kabul ede; zira ihlâs tâat kuşunun kanadıdır. Siz, kanatsız felâh semtine nasıl uçabilirsiniz ki..!” deyip inleyen Mevlânâ ne hoş söyler! Bir hoş söz de Bâyezid-i Bistâmî’den: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan: ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gâyen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol’ sesini duydum ve tembihini aldım…”[7]
Bazılarına göre, ibadet ü tâatta, halkın görüp hissetmesinden kaçınmak ihlâs.. bazılarına göre ise, halk mülâhazasını bütün bütün unutmak.. bazılarına göre de, ihlâsı dahi hatırlamamak.. evet bunlara göre ihlâs; ameli her türlü mülâhazadan uzak bulundurmak ve sürekli murâkabe ile maddî-mânevî bütün hazları unutmaktır.
İşin daha doğrusu ihlâs, kul ile Ma’bud arasında bir sırdır ve bu sırrı Allah, sadece sevdiklerinin kalbine koymuştur[8]. Kalbi ihlâsa uyanmış bir insanın nazarında, medh ü zem, tâzim ü tahkir ve yaptığı işlerle bilinip bilinmemesi, hattâ sevap ve mükâfat mülâhazası kat’iyen söz konusu değildir; değildir ve böylelerinin gizli-açık her halleri aynı çizgidedir…
اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى قُدْوَةِ الْمُخْلَصِينَ وَآلِهِ الْمُخْلِصِينَ
[1] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/80; ed-Deylemî, el-Müsned 3/564; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 5/189, 10/70.
[2] Meryem sûresi, 19/51.
[3] Bedîüzzaman, Lem’alar, 17. Lem’a 13. Nota 3. Mesele, 20. Lem’a 4. Sebep.
[4] Müslim, birr 33.
[5] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/342; ed-Deylemî, el-Müsned 1/435.
[6] ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/51; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/336; ed-Deylemî, el-Müsned 5/271; el-Makdisî, el-Ehâdîsü’l-muhtâra 8/90. (Lafız, el-Ehâdîsü’l-muhtâra’dan alınmıştır)
[7] Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.215.
[8] Bir kudsî hadisten alınan bu ifade için bkz. ed-Deylemî, el-Müsned 3/187.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/kalbin-zumrut-tepeleri-ihlas/feed/ 0 İbâdet, Ubûdiyet ve Ubûdet
https://caglayandergisi.com/2022/07/01/ibadet-ubudiyet-ve-ubudet/
Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’na kullukta bulunma ve kulluğunun şuurunda olma mânâlarına gelen ibâdet ve ubûdiyet; bazılarına göre aynı mânâya hamledilmiş ise de, büyük çoğunluğun nokta-i nazarı, bu kelimelerin lâfızları gibi mânâlarının da ayrı ayrı olduğu merkezindedir.
İbâdet, “Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelmesine mukabil; ubûdiyet, kul olma ve kölelik şuuru içinde bulunma” şeklinde yorumlanmıştır. Zaten, ibâdette bulunana “âbid”, ubûdiyette bulunana “abd” denmesi de açıkça bu farkı göstermektedir. “Fâtiha Üzerine Mülâhazalar”ın ilgili bölümü,[1] daha farklı şeyler de ihtivâ etmektedir.
Ayrıca, ibâdet ve ubûdiyet arasında şöyle ince bir fark daha söz konusudur: Meşakkat ve külfetle edâ edilip, havf ve recâ derinlikleri bulunan niyet ve ihlâs yörüngeli bütün mâlî ve bedenî mükellefiyetler birer ibâdet; îfâsında bu türlü buudların söz konusu olmadığı iş ve vazifeler de birer ubûdiyettir. Zannediyorum İbn-i Fârıd da:
وَكُلُّ مَقَامٍ عَنْ سُلُوكٍ قَطَعْتُهُ
عُبُودِيَّةٌ حَقَّقْتُهَا بِعُبُودَتِي
“Seyr u sülûkte aştığım mertebelerde her ubûdiyeti, ibâdet-i hâlisemle gerçekleştirdim.” sözleriyle bu farka işaret etmektedir.
Ayrıca sofîlerden bir kısmı, ibâdeti avamın kulluk hizmeti, ubûdiyeti şuur ve basîret insanlarının îfa ettiği vazife, ubûdeti de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir ki; birincisi, mücâhede insanının işi, ikincisi aşılmaz zorlukları göğüsleyen civanmertlerin tavrı, üçüncüsü de, kalb ve ruhlarının enginlikleri ile Hakk’a müteveccih olanların hâli olarak yorumlanabilir.
Bir diğer tevcihle, yukarıda sözü edilen hususların hemen hepsini “ibâdet-i zâtiye-i mutlaka” ve “ibâdet-i sıfâtiye-i mukayyede”ye ircâ edenler de olmuştur. Bunlardan birincisi; sürekli, Hâlık-mahlûk, abd-Ma’bûd, görüp/gözeten-görülüp/gözetilen münasebetlerinin şuurunda bulunma; duygu, düşünce, tavır ve davranışlar itibarıyla hep bu ruhu temsil etme ve hep bu mânâya kilitli kalma; ikincisi de, bu icmâli tafsil etme, bu mânâyı canlandırma ve bu duyguları, bu düşünceleri irade ile renklendirme diye ifade edebiliriz ki; bu da irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:
1) Sırf cennet arzu ve iştiyakıyle îfâ edilen ibâdetler.
2) Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.
3) Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla edâ edilen vazifeler.
4) Abd-Mâbûd, Hâlık-mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler..
Bazıları, bunlardan birincilere “tâcirân”, ikincilere “bendegân”, üçüncülere “sâdıkân”, dördüncülere de “âşıkân” demişlerdir. Bir ölçüde bu tasnife ışık tutması bakımından, Râbiatü’l-Adeviyye’nin: “Yâ Rab, kurb-i cemâline yemin ederim ki, ben Sana ne cehennem korkusu ne de cennet arzu ve iştiyakıyle ibâdet etmedim.. ben, Sen Sen olduğun için Sana ibâdet ettim.”[2] sözleri bu konuda ölçü gibidir.
Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Esasındaki sürekliliği itibarıyla onu aşan ve onun önüne geçen, fakat sürekli olmayan en büyük ilâhî pâyelere bile bir mânâda fâikiyeti vardır; fâikiyeti vardır ki, Allah O Rehber-i Küll ve Muktedâ-yı Ekmel’ini, sözlerin en ekmeli içinde anarken, önce “عَبْدُهُ” demiş, sonra “رَسُولُهُ” sözüyle bu mübarek cümleyi taçlandırmıştır. Kezâ, O “Şeref-i Nev-i İnsan” ve O “Ferîd-i Kevn ü Zaman”ı miraç adı altında, gökleri şereflendirmeye dâvet ederken, dâvetiyenin başına: [3]أَسْرَى بِعَبْدِهِ iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubûdiyetinin bu hususî fâikiyetine işaret buyurmuştur. Hele, bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekân olduğu, cânânın o mübârek cisme can olduğu ve “sübühât-ı vech” şualarının hoş-âmedî televvünüyle her yanı sardığı o muhteşem istikbâlde, bin bir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى “Kuluna vahyetti ha vahyetti.”[4] denmesi ne mânidardır!..
Hz. Mevlânâ, söz sultanlığı, zamanı aşmışlığı ve baş döndüren derinlikleriyle değil, kulluğuyla övünür, kulluğuyla coşar ve şöyle haykırır:
مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ
مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ
هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ
مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”
Bazıları ibâdet ve ubûdiyete daha farklı mânâlar da yüklemişlerdir:
* Kulluğunu tam tekmil yerine getirirken bile, kusurlarının şuurunda olup onlarla ürperme.
* Başlangıçta kusursuz bir teşebbüs ve iradenin hakkını verme, neticenin değerlendirilmesinde de kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Allah’ın ezelî ve ebedî rubûbiyetine karşı hayatın bütün sâniye ve sâliselerini kulluk şuuru ile bezeme.
* Bütün vücudî şeyleri, O’nun varlığının ziyâsının gölgesi bilip ona göre davranma ve onları gasp ve temellük edip övünmeme, üzerindeki Hakk’ın ihsanlarını görmezlikten gelerek de miskinleşmeme.
* Ayrıca, her zaman vicdanda O’na intisap şerefinin duyulması ve başka pâyelerle şeref ahz ü atâsının da nisbetsizlik ve nesepsizlik sayılması.. gibi hususlar bunlardan bazılarıdır.
Bu itibarla, diyebiliriz ki, kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur. Eğer varsa, o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir. Mübtedîler için duyulup hissedilen, müntehîler için yaşanıp zevk alınan, Allah’la münasebetlerin ve O’nunla irtibatlanıp mukayyet bulunmanın dışında her şeyden kalben tecerrüd etme mânâsına hürriyet. Zannediyorum insanın mücehhez bulunduğu değerler itibarıyla da gerçek hürriyet, işte bu hürriyettir.
Bu ince hususa dikkati çeken bir Hak dostu:
بَندْ بَكُسِل بَاشْ آزاد اُى پَسَر
چَندْ بَاشِي بَندِ سِيمُ وبَندِ زَر
“Ey oğul, zincirleri çöz ve âzad ol! Altın ve gümüş ağı içinde daha ne kadar zaman kalacaksın!” der.
Ayrıca Cüneyd-i Bağdâdî de: “Kul, Allah’tan başkalarının esâretinden sıyrılmadıkça gerçek kulluğa eremez.” tembihinde bulunur.
Bir başkası, bir adım daha atarak; duygu, düşünce, tavır ve davranışların müstetbeâtının bile ağyâra kapalı olmasını salıklar ve şöyle seslenir:
كُوس نَامُوس اَرْ زَنِي اَز چَرخِ اَنْجَمْ بَر گُزَر
چُون دَفِ رُسْواييست إِين پُر جَلال چَنْبرست
“Eğer nâmus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira, bu zillerle mâlemâl çember, bir rüsvaylık defidir.”
اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضَى وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْوَفَاءِ
Sızıntı, Ağustos 1993, Cilt 15, Sayı 175[1] Bkz. M.Fethullah Gülen, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar s.170-194.
[2] Muhammed Haccâr, el-Hubbu’l-hâlid s.57. Yakın mânâda bir ifade için bkz. Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.125.
[3] “(Tüm kusur ve noksanlıklardan münezzeh ve müberradır o Zât ki) gece vakti kulunu (Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya) seyr ü sefer ettirdi.” (İsrâ sûresi, 17/1)
[4] Necm sûresi, 53/10.
https://caglayandergisi.com/2022/07/01/ibadet-ubudiyet-ve-ubudet/feed/ 0
Hüzünhttps://caglayandergisi.com/2022/06/01/huzun/
Hüzün; gam, keder, gussa mânâlarına gelen Arapça’daki “hazen”den alınmıştır. Sofîye bu kelimeyi; sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz.
Evet, derecesine göre her kâmil mü’min, dört bir yanda Rûh-i Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl-i İslâm’ın âh ü efgânı dineceği, Kur’ân’ın canlara can olacağı ve fert plânında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gâilelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayerân-ı ervâha uçacağı “ân”a kadar da onunla oturup kalkacak, ona bağlı zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu tâ; اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ”Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır.”[1] müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.
Hüzün, insanın insanlığı idrâkinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basîretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek hususları her duyup hissettikçe, O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “çâre! çâre!” çığlıklarıyla O’na dehâlet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.
Ayrıca, ömrü kısa, iktidârı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü’minin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir.. ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hep hüzün televvünlü geçiren İnsanlığın İftihar Tablosu’na -o tabloya canlarımız fedâ olsun!- “Hüzün Peygamberi” denmesi ne kadar mânidardır![2]
Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve Hakk’a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer “erbâin”lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini, bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.
Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ” Ben kalbi kırıklarla beraberim.”[3] sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir.
Süfyân b. Uyeyne: “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.”[4] der. Zirâ hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyâya, süm’aya kapalı bir başka davranış yok gibidir.
Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdânın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.
Tevrat’ta: “Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğzedince de çalgı neşvesiyle..”[5] buyrulur.
Bişr-i Hâfî de: “Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…”[6] der. Sultan ve hükümdârın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harâbedir. Zaten, O kalbi en ma’mur olanın hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?
Yakup aleyhisselâm, Yûsuf’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı. Bu itibarladır ki, hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd ü ezkârlarına, zâhidlerin takvâ ü vera’larına denk tutulmuştur.
Günah ve ma’siyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffâret olacağını Hazret-i Sâdık u Masdûk söylüyor..[7] hele bu, ukbâ buudlu ve Allah hesabına olursa..!
Hüzün vardır, ibadet ü tâatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubudiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır, bu da bir havâs hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsût âleminde, diğer ayağı da lâhût âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvâzene ve temkine riâyet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvâzeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki, bu da asfiyânın hüznüdür.
İlk Nebî, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki zaafın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visâl ve maruz kalınmış firak hüznüne.. o, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu…
Hazret-i Nuh, peygamberliğiyle kendini bir hüzün cenderesinde buldu. Onun sînesinde köpüren hüzün dalgaları, adeta okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki onun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken o da bir tufan peygamberi oldu.
Hz. İbrahim âdetâ, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü.. ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi…
Hz. Mûsâ, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahyâ, Hz. Mesih hemen hepsi de, hayatı adeta bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar. Ve, hele en büyük Nebî, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler…
رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَ ِلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِاْلإِيمَانِ وَلاَ تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُفِ الرَّحِيمِ
[1] Fâtır sûresi, 35/34.
[2] Peygamber Efendimizin (sas) hep hüzün ikliminde yaşadığı ile ilgili olarak bkz. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 22/156; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/155.
[3] Bkz. Beyhakî, Kitabü’z-Zühdi’l-kebîr 2/162; İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd 1/75; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/234.
[4] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s. 231.
[5] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.230.
[6] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.230.
[7] Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 52; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/157.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/huzun/feed/ 0
Tevbe, İnâbe ve Evbehttps://caglayandergisi.com/2022/05/02/tevbe-inabe-ve-evbe/
Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhâlefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zâviyesinden, yeniden O’nunla muvâfakat ve mutâbakata ulaşma gayretidir. Tevbe, sırf bir şeyin vicdanda kerih görülmesinden dolayı, o şeye karşı tiksinti duyulması, terk edilmesi değildir. O, Allah’ın sevmediği, istemediği şeylerden -aklın zâhirî nazarında güzel görünse, yararlı olsa da- uzaklaşıp Hakk’a rücû etmektir.
Bir de “tevbe” sözcüğüne “nasûh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasûh” şeklinde kullanılır ki, o da, bir tevcihe göre, “en hâlis, en sâfi, en içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran tevbe” mânâsına gelir. Yukarıdaki hususların bütününü birden nazara alınca “tevbe-i nasûh”; “hüsn-ü niyet, hulûs-u kalb ve hayır mülâhazasıyla, ferdin kendi adına ve tabiî seviyesine göre, hâlis, ciddî, yürekten tevbede bulunması, dolayısıyla da başkalarına, tıpkı nasihat ediyor gibi hüsn-ü misâl teşkil etmesi” mânâlarına gelir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de, gerçek tevbeden söz edilirken: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin.”[1] buyrularak böyle bir tevbeye işâret edilmektedir.
Tevbe, tevbe edenlerin durumu itibarıyla üç bölümde mütâlaa edilmiştir:
Hakikatlara kapalı avam halkın tevbesi ki, Hakk’a muhalefetin, kalbinde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve onun günahını idrâk şuuruyla gönlünde buğulaşan bu duyguyu, bütün benliği ile Hak kapısına yönelerek, tevbe ve istiğfarla alâkalı malum sözlerle ifâde etmesidir.
Perde arkası hakikatlara yeni yeni uyanmaya başlamış havâssın rücûu ki, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, kalbde yoğunlaşıp basîret ufkunu saran büyük-küçük her gaflet karşısında, himmet kanatlarını açıp Hakk’ın rahmet ve inâyetine sığınma cehd ü gayretidir. Böyle bir performans gösteren ruh:
اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ، ثُمَّ تَلاَ: {إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ}، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا عَلاَمَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ: النَّدَامَةُ.
“Resûlullah: ‘Günahtan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir; Allah bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.’ dedi ve şu meâldeki âyeti okudu: ‘Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.’[2] Tevbenin alâmeti nedir diye sorulunca da: ‘Gönülden pişmanlıktır’ buyurdular.”[3] hakikatının tam mazharı bir ruhtur.
Yaşayışlarını “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.”[4] ufkunda sürdüren has üstü hasların teveccühüdür ki, kalblerine, sırlarına, ahfâlarına perde olan mâsivâ (Hak’tan gayri her şey) ile alâkalı her ne varsa, bütününü benliklerinin derinliklerinden söküp hiçliğin gayyâlarına atarak, yeniden “nûru’l-enver” (bütün ışıkların hakikî menbaı) ile münasebetlerinin şuuruna ulaşmaları demektir ki, “O ne güzel kuldu! Zira o, sürekli (Allah’a) rücûdaydı.”[5] gerçeğini gösterir ve “evb” yörüngesinde hareket ederler.
Ferdin, bir kısım iç deformasyonlardan sonra yeniden safvet-i asliyesine dönüp özüyle bütünleşmesi veya sık sık kendini yenilemesi mânâsında tevbe, hemen her mertebesiyle:
1- Gönülden nedâmet etmek,
2- Eski hataları ürperti ile hatırlamak,
3- Haksızlıkları gidermek, hakkı tutup kaldırmak,
4- Sorumlulukları yeniden gözden geçirip fevt edilen mükellefiyetleri yerine getirmek,
5- Hata ve inhiraflarla ruhta meydana gelen boşlukları ibadet ü tâat ve gece yamaçlarında seyahatla doldurmak,
6- Ve haslar, haslar-üstü haslar itibarıyla, zikr u fikr u şükrün dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak; duygu ve düşüncelerine kasdî olarak mâsivâ bulaşmış olabileceği endişesiyle sarsılıp inlemek..
gibi hususları ihtiva eder.
Hatanın seviyesi ne olursa olsun, tevbe ederken, yeni günah tasavvurlarına karşı pişmanlık ve tiksinti ile inlemeyen, her şeye rağmen bir kere daha istikamet çizgisinin altına düşebileceği endişesiyle ürpermeyen, Hak’tan uzak kalmanın sonucu olarak, içine düştüğü yanlışlık ve inhiraflardan kurtulmak için Hakk’a kulluğa, kullukta samimiyete sığınmayan, tevbe adına yalan söylemiş sayılır…
Mevlânâ bir yerde gerçek tevbenin sembolü ‘nasûh’u şöyle konuşturur:
تُوبه اى كَرْدَمْ حَقِيقَتْ بَا خُدا
نَشْكَنَمْ تَا جَانْ شُدنْ اَزْ تَنْ جُدا
بَعْدَ ازان مِحْنَتْ كِرا بارِ دِگر
پا رَود سُـوى خَطَر إِلا كه خَر
“Cenâb-ı Hudâ’ya bir hakikî tevbe ettim ki, can tenden ayrılıncaya kadar onu bozmayacağım. Aslında o mihnetten sonra, merkepten başka kim ayağını bir kere daha helâk ve hatar tarafına atar ki..?”
Tevbe bir fazilet yemini, onda sebat ise bir yiğitlik ve irâde işidir. Usûlünce tevbe edip sebat edenin şehitler mertebesinde olduğunu Hz. Seyyidü’l-evvâbîn söylüyor.[6] Tabiî sürekli tevbe ettiği halde, bir türlü günah ve inhiraflardan kurtulamayanın tevbe ve istiğfârının, tevvâbların, evvâbların yöneldikleri kapıyla alay olduğunu da…[7]
Evet, “Cehennemden korkarım.” deyip günahlardan kaçınmayan, “Cennete müştâkım.” deyip amel-i sâlih işlemeyen, “Peygamberi severim.” deyip sünnetlere karşı alâkasız kalan biri, iddialarında ciddi olamayacağı gibi, ömrünü kat’î günah ve sûrî tevbeler arasında sürdüren, dolayısıyla da, Hakk’a dönüşlerini isyanlar arası molalara benzeteceğimiz böyle vefânâşinasların samimiyet ve hulûslarını kabul etmek de oldukça zordur.
Sâlikin ilk menzili, tâlibin ilk makamı tevbe, ikinci makamı ise inâbedir. Sofîler arasında, herhangi bir mürşide intisâb etme merâsiminde temsil edilen usûl, âdâb ve töreye de “inâbe” denildiğini hatırlatıp geçelim… Tevbede, duygu, düşünce ve davranışların, muhâlefetten muvâfakata, muârazadan mutâbakata yönlendirilmesine karşılık, inâbede mevcut mutâbakat ve muvâfakatın sorgulanması bahis mevzuudur. Tevbe, “seyr ilallah” ufkunda bir seyahat ise, inâbe “seyr fillâh”, evbe de “seyr minallah” kuşağında bir miraçtır.
Bu üç teveccühü şöyle de anlatabiliriz: Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir inâbe; O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün mü’minlerin hâlidir ve ezanları da: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının!”dır.[8] İkincisi evliya ve mukarrabînin vasfıdır; kâmetleri de, mebde’ itibarıyla وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe ediniz.”[9], müntehâ itibarıyla da: وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi.”dir.[10] Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetleridir. Şiarları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.”[11] şeklindeki ilâhî takdîr ve iltifattır.
Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur. Onlardan sâdır olan tevbe mânâsındaki sözler ya inâbe veya evbe mânâlarını ifâde etmektedir. Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın, “Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim.”[12] sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir. Ayrıca tevbe, “kurb” ve “maiyyet”i bilmeyenler içindir. Hayatlarını kurb ufuklarında geçirenler, her tasarruflarına hâkim, her işlerine nigehbân ve onlara her şeyden daha yakın olan Cenâb-ı Hakk’a herhalde, avamî mânâda rücûu gaflet sayarlar. Bu mertebe ehl-i vahdet-i vücûdun değil, ehl-i vahdet-i şuhûdun, onlardan daha çok da Mişkât-ı Muhammed ve Sünnet-i Hazret-i Ahmed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Hazretleri’nin zıllinde seyr u sülûk yapanların mertebesidir. Seviyesi bu mertebeye ulaşmayan ve makam-ı tabiatta vücudla uğraşanlar için evb ve inâbeden ve hele bu makamların müntehâsından söz etmek takliddir ve bâlâ pervâzâne sayılır.
اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَابُوا وَأَصْلَحُوا إِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ
[1] Tahrîm sûresi, 66/8
[2] Bakara sûresi 2/222
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.168; el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 4/261, hadis no: 10438 (İbn Neccâr’dan naklen). Kuşeyrî, hadisi senediyle zikretmektedir. Hadis kitaplarında da bu hadisin değişik kısımları farklı lafızlarla parça parça yer almaktadır. Örnek olarak bkz. İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387, 439; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/349
[4] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 125
[5] Sâd sûresi, 38/30, 44
[6] Bkz. ed-Deylemî, el-Müsned 2/76
[7] Bkz. el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/436; ed-Deylemî, el-Müsned 2/77
[8] Nûr sûresi, 24/31
[9] Zümer sûresi, 39/54
[10] Kaf sûresi, 50/33
[11] Sâd sûresi, 38/30, 44
[12] Buhârî, deavât 3; Müslim, zikir 41, 42; Tirmizî, tefsîru sûre (47)
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/tevbe-inabe-ve-evbe/feed/ 0 Marifet
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/marifet-2/
Herkesin elinden gelmeyen ustalık, maharet; her yerde ve herkeste görülmeyen hususiyet, hüner ve hususî bir bilme diye mânâlandıracağımız marifet; hak yolunun yolcularınca, bilmenin bilenle bütünleşip onun tabiatı hâline gelmesi ve bilenin her hâlinin bilinene tercüman olması mertebesidir. Marifeti, vicdanî bilginin zuhur ve inkişafı şeklinde tarif edenler de olmuştur ki, böyle bir zuhur ve inkişaf, aynı zamanda insanın kendine has değerleriyle zuhur ve inkişafı da sayılır. “Nefsini bilen Rabbini bilir.”[1] sözünün bir mahmili de bu olsa gerek.
Marifetin ilk mertebesi, dört bir yanımızda çakıp duran isimlerin tecellilerini görüp sezmek ve bu tecellilerle aralanan sır kapısının arkasında, sıfatların hayret verici iklimini temaşa etmektir. Böyle bir seyahat esnasında sürekli, hak yolcusunun gözünden, kulağından lisanına nurlar akar; onun kalbi, davranışlarına hükmetmeye başlar; davranışları Hakk’ı tasdik ve ilan eden birer lisan kesilir ve bu lisan da âdeta bir “kelime-i tayyibe” disketi hâline gelir.. derken her an vicdan ekranına إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “O’na ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da amel-i salih yükseltir.”[2] pür-envâr hakikatinden ayrı ayrı ışıklar akseder durur. Artık böyle bir ruh bütün kötü duygu ve tutkulara karşı kapanır ve böyle bir gönül, öteden esintilerle sarılır; sarılır da, ruhuna açılan bir sırlı menfezden, kalblerde kenzen bilinene
“Sığmam dedi Hak arz u semaya,
Kenzen bilindi dil madeninde”
mealiyle anlatılmak istenen مَا وَسِـعَنِي سَـمَائِي وَلَا أَرْضِي وَلٰكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ bir müteşabih beyanda[3] ifade edildiği gibi ışıktan koridorlar açılır ve insan bir daha da ayrılıp geriye dönmeyi düşünmeyeceği bir temaşa zevkine erer.
Hak yolcusunun bütün bütün ağyâra kapandığı, tamamıyla nefsanîliğe karşı gerilime geçtiği ve kendini huzurun gel-gitlerine saldığı işte bu nokta, marifet noktasıdır. Bu nokta etrafında dönüp durana “irfan yolcusu”, başı bu noktaya ulaşana da “ârif” denir.
Marifet mevzuunda söylenen sözlerin farklılığı, istidat ve meşrep ayrılıklarından kaynaklandığı gibi, seviye farklılığıyla da alâkalı olabilir: Kimileri, marifeti, sadece tecelligâhta aramış ve ârifteki heybet hissini marifetin tezahürü sanmış.. kimileri, marifetle sekîneyi birbiriyle irtibatlandırmış ve ikincisinin vüs’ati ölçüsünde birincisinin derinliğine hükmetmiş.. kimileri onu, bütün bütün kalbin mâsivâya (Allah’tan gayri her şeye) kapanması şeklinde anlamış.. kimileri de onu, ilâhî tecellilerin gel-gitleri arasında kalbin hayret ve hayranlıkları olarak yorumlamışlardır ki, böylelerinin –bulundukları makamın gereği– gönülleri her zaman hayretle atar, gözleri hayranlıkla döner ve dillerinde: لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلٰى نَفْسِكَ “Zatını sena ettiğin ölçüde Seni sena etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.”[4] sözleri.. zuhur ve tecellîlerin ağında takdir soluklarlar…
Marifet ikliminde hayat, cennet bahçelerinde olduğu gibi dupduru ve âsûde; ruh, sonsuza ulaşma duygusuyla hep kanatlı; gönül, itmi’nana ermişliğin hazlarıyla bir çocuk gibi pür-neş’e fakat tedbirli ve temkinlidir.. لَا يَعْصُونَ اللهَ مَۤا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Allah’a, emrettiği şeylerde isyan bilmez ve emrolundukları şeyleri yerine getirirler.”[5] ikliminde sabahlar-akşamlar ve hep meleklerle atbaşı olurlar. Duyguları tomurcuk tomurcuk marifete uyanmış bu ruhlar, günde birkaç defa cennetlerin cuma yamaçlarında seyahat ediyor gibi, yaprak yaprak açılır ve her an ayrı bir buudda Dost’la yüz yüze gelir, O’nunla hemhâl olmanın hazlarına ererler. Gözleri Hak kapısının aralığında olduğu sürece, her gün, belki her saat birkaç defa visal neşvesiyle mest ü mahmur hâle gelir ve her an ayrı bir tecelli ile köpürürler.
Âlim geçinenler ilimleriyle emekleye dursun, felsefeden dem vuranlar hikmet hecelemeye devam etsin, arif, nurdan bir menşur içinde hep huzur yudumlar ve huzur mırıldanır. Hatta mehâfet ve mehâbetle sarsıldığı anlarda bile o, sonsuz bir haz duyar ve âdeta gözleri ağlarken kalbi sürekli güler.
Bu müşterek hususiyetlerin yanında, mizaç ve meşrep farklılığıyla bir kısım ayrılıklar da göze çarpar ârifler arasında. Bazıları sessizlik ve derinlikleriyle girdapları andırırken; bazıları çağlayanlar gibi gürül gürüldür. Bazıları bir ömür boyu günahına-sevabına ağlar; ağlar da ne âh u vâhdan ne de Rabbini sena etmekten doymaz. Ve doymadan göçer gider bu dünyadan. Bazıları da hep heybet-hayâ-üns atmosferinde seyahat eder durur ve bu deryadan ayrılıp sahile ulaşmayı asla düşünmez. Bazıları tıpkı toprak gibidir; gelip geçen herkes basar geçer başına. Bazıları bulut gibidir; salih-talih alır herkesi şemsiyesi altına ve ona damla damla rahmet sunar. Bazıları da hava gibidir; her zaman duygularımız üzerinde bin bir râyiha ile eser durur.
Marifet ehlinin kendine göre emareleri de vardır; ârif, Mâruf’tan başkasının teveccüh ve iltifatını beklemez.. O’ndan gayrisiyle halvet olmaz.. göz kapakları ve kalb kapılarını O’ndan başkasına açmaz. Gerçek ârifin başkasına teveccühü, başkasıyla halvet arzusu ve gözlerinin içine başka hayalin girmesi, onun için en büyük azaptır. Bu ölçüde marifete eremeyen, yârı-ağyârı tefrik edemez; Yâr’la hemdem olmayan da hicrandaki azabı bilemez…
İsterseniz bu faslı şu sözle noktalayalım:
Ârifin can gözlerinde nûr-u irfân var olur
Ârifle avn-i Hudâ, sırr-ı maârif yâr olur.
(M. Lütfî)
اَللّٰهُمَّ كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا وَأَعِنَّا وَلَا تُعِنْ عَلَيْنَا
وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمَبْعُوثِ فِينَا وَعَلٰى اٰلِه وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ
[1] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343.
[2] Fâtır sûresi, 35/10.
[3] Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd s.81; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2/608.
[4] Müslim, salât 222; Tirmizî, daavât 75, 112.
[5] Tahrîm sûresi, 66/6.
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/marifet-2/feed/ 0
Hulukhttps://caglayandergisi.com/2022/02/03/huluk/
Huy, tabiat, seciye de diyebileceğimiz huluk; yaratılışın en önemli gayesi, cebr-i halkînin gerçek buudu ve insan iradesinin “halk” hakikati üzerinde ilâhî ahlâk hedefli tasarrufudur. Bu tasarrufu iyi kullanıp, “halk”a huluk urbası giydirebilen kimseye iyi işler bütünüyle kolaylaşır.
Evet, halk da huluk da aynı kökten gelir ve temel yapıları itibarıyla birbirinden farkı yoktur. Ancak halk, gözle görülen, dış duyularla idrak edilen suret, hey’et, şekil ve heykel ile alâkalı madde ağırlıklı mânâ olmasına mukabil; huluk, gönül ile idrak olunup hislerle duyulan ve ruhla temsil edilen bir öz, bir muhteva ve bir mânâdır.
Dış yüzü itibarıyla bilinmez bir meçhul olan insan, gerçek kimliğini ancak huyu, seciyesi ve tabiatıyla ortaya koyar. İnsanlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, huyları ve karakterleri bir gün onları mutlaka ele verir. Cahiliye şairinin şu arifâne sözü ne manidardır:
وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ وَإِنْ خَالَهَا تَخْفٰى عَلَى النَّاسِ تُعْلَمِ
“Herhangi bir kimsenin gizli bir huyu varsa, varsın o huyunun gizli kalacağını zannededursun, o er-geç ortaya çıkar ve bilinir.”[1]
Bir başka ifadeyle, şekil ve şemailin aldattığı yerlerde, huy bütün yanılmaları tashih eder ve insanın özündeki gizliliklere tercüman olur. Gerçi “huluk” dediğimizde güzel ahlâkı hatırlamakla beraber, bazı huyların zamanla meleke hâline gelmesi esasına binaen, hem hayrın hem de şerrin tabiatımızın birer derinliğine dönüşmesi ve “ahlâk-ı hasene”, “ahlâk-ı seyyie” diye diğer bir taksimden de söz edilebileceği bahis mevzuu olsa da, bizim burada “huluk” sözcüğüyle ifade etmek istediğimiz sadece güzel ahlâktır.
Tasavvufun en sağlam kriteri, huluk (iyi huy)’dur. Hulukta birkaç kadem önde bulunan, tasavvufta da ileride sayılır. Fevkalâde hâller, baş döndüren makamlar ve beşer üstü tasarruflar, iyi huy zemininin gülü, çiçeği, meyvesi olması itibarıyla makbul sayılsa da, ahlâk-ı haseneye iktiran etmedikleri zaman hiçbir kıymet ifade etmezler ve üzerinde durmaya da değmez.!
Zaten Hz. Sahib-i Şeriat da; “Hangi mü’min imanı itibarıyla daha faziletlidir?” sorusuna: أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا “Huyu en güzel olandır.” Demiyor mu? [2]
Niye olmasın ki, bir kere Allah, en mümtaz kulunu tesliye, te’min ve sena makamında, O’nun üzerindeki onca nimet ve lütuflarına rağmen وَإِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Her hâlde Sen, ahlâkın –Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla– ihatası imkansız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” [3] diyerek O’nu, bu yüce ahlâkı ve ruhî mezâyâsıyla, yani hilkatinin gayesi, hedefi ve gerçek mânâsı sayılan hulukuyla nazara vermektedir; ilk insanla başlayıp Işık Çağı’na kadar tekemmül edegelen ve O’nunla noktalanan Kur’ân buudlu hulukuyla..
Esasen huluk dediğimiz gerçeğin, dinin derinlemesine yaşanması ve Kur’ân’ın arızasız temsil edilmesi mânâsına geldiğini, Sa’d b. Hişam’ın, Hz. Âişe Vâlidemiz’e, Efendimizin ahlâkına dair sorduğu suale cevaben Hz. Âişe’nin: “Kur’ân okumuyor musunuz?”; “Okuyoruz” deyince de: “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” [4] şeklindeki sözleri de teyit etmektedir.
Ayrıca bu mevzuda şeref-nüzûl olan âyet de [5], âyeti teşkil eden kelimelerle bu ahlâkın ilâhî, Kur’ân orijinli ve idrak üstü olduğunu hâsseten hatırlatmakta ve onun tecellî ve zuhurunu, Muhatab-ı Mükerrem’e mahsus görmenin ötesinde, “huluk” kelimesindeki tefhîm tenviniyle, O’nun Kur’ân derinlikli ve lâhut enginlikli hulukunun hiçbir ahlâk sistemiyle kabil-i kıyas olmadığına ve bu yüce ahlâkın nâkabil-i idrak bulunduğuna bilhassa işaret etmektedir ki, bu da O’nun gelmiş-gelecek bütün insanlar arasında eşi-menendi olmayan bir güzeller güzeli huy peygamberi olduğunu gösterir.
Evet O, maddesi-mânâsı, zarfı-mazrufu, halkı-huluku itibarıyla bütün sâlihâta açık, hayrın her çeşidini elde etmeye namzet ve büyüklüğün her türlüsüne mazhar olabilecek fıtrat, seciye ve melekelerle serfirâz kılınmış; sonra da bu ilk mevhibelerini en iyi şekilde değerlendirerek “a’lâ-i illiyyîn-i kemalât”a yürümüş; sadece yürümekle de kalmamış; bilasale kendisinde tecelli eden bütün lütufları, bütün akdes ve mukaddes feyizleri: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ “Şânım hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır…”[6] gerçeğiyle uyanmış o saflardan saf muasırı temiz ruhlara ulaştırmış, ellerinden tutup onları da tebaiyetlerine terettüp eden şahikalar üstü şahikalara çıkarmıştır. Dilinde:
“İmanı en kâmil mü’minler ahlâken de en güzel olanlardır.” [7]
“İnsan, ibadet ü taatle kat edemediği mesafeleri ahlâk-ı hasene ile alır.” [8]
“Teraziye ilk konulacak şey güzel ahlâktır.” [9]gibi pırlanta sözler.. ve elinde insan-ı kâmil olmanın sırlı formülü, arkasına düşenleri hep meleklerin dolaştığı vadilerde dolaştırmıştır.
Hüsn-ü hulukun alâmetini, kavlî-fiilî kimseye eziyette bulunmama.. kendine eziyet edenleri görmeme, görse de unutma.. ve fenalıklara iyilikle mukabelede bulunma… cümleleriyle hulâsa etmişlerdir ki, وَإِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ [10] hakikatiyle serfirâz olan zât, buna en canlı ve çarpıcı misaldir. O, ne karşısına dikilip ‘Âdil ol!’ diyene [11] ne arkasından cübbesini çekip eziyet edene [12] ne başına toz-toprak saçıp yüzüne hakaret savurana [13]ne de muallâ zevcesine iftira edene [14] gönül koymuştur. Gönül koymak şöyle dursun, hastalandıklarında gidip onları ziyaret etmiş, [15] öldüklerinde de cenazelerini teşyide bulunmuştur [16]; bulunmuştur; zira ahlâk-ı hasene O’nun tabiatının rengi, varlığının da bir buuduydu.
Nice güzel huylu, yumuşak ve hümanist görünenler vardır ki, onların hayatlarında ahlâk-ı hasene ve mülâyemet plastize bir yalan ve hemen kırılacak bir kristal gibidir. Küçük bir öfke, az bir şiddet, hafif bir damara dokundurma, onların gerçek yüzlerini ve hakikî düşüncelerini ortaya çıkarmaya yeter.
Güzel ahlâkla donanmış bir sine, ihtimal Cehennem’e konsa bile tavrını değiştirmez.. orada da hilm ü silm çizgisinde yaşar; zebânilerle hasbıhâl eder, başına gelenleri geniş bir yürekle karşılar.
Güzel ahlâka açık bir gönül, geniş bir mekâna benzer ki, dünya kadar gaile dolsa da o yine öfkesini, şiddetini gömebilecek bir yer bulabilir. Huyu kötü, sinesi de dar kimselere gelince, bunlar kargadan bile aptal öyle “Kabil”lerdir ki, koskocaman arzda bile kötü duygularını, hiddet ve nefretlerini gömebilecek bir mezar bulamazlar. [17]
Biz,
“Ahlâk iledir kemâl-i âdem
Ahlâk iledir nizâm-ı âlem.”
deyip şimdilik bu faslı da kapatalım…
اَللّٰهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَاٰلِهِ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ
[1] Züheyr İbn Ebî Sülmâ, Dîvân s.6.
[2] Buhârî, edeb 38; Tirmizî, radâ 11; İbn Mâce, zühd 31.
[3] Kalem sûresi, 68/4.
[4] Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 139; Ebû Dâvûd, tatavvu’ 316; Nesâî, kıyâmü’l-leyl 2.
[5] Bkz.: Kalem sûresi, 68/4.
[6] Ahzâb sûresi, 33/21.
[7] Tirmizî, radâ 11; Ebû Dâvûd, sünnet 16; İbn Mâce, zühd 31.
[8] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/260; el-Mu’cemü’l-evsat 6/236.
[9] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 5/212; Abd b. Humeyd, el-Müsned s.452.
[10] Kalem sûresi, 68/4.
[11] Buhârî, menâkıb 25, edeb 95, istitâbe 4; Müslim, zekât 148.
[12] Buhârî, libâs 18, farzu’l-humus 19; Müslim, zekât 128.
[13] Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 8/14; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 20/342, 22/438.
[14] Buhârî, şehâdât 15; Müslim, tevbe 56.
[15] Ebû Dâvûd, cenâiz 4; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/201.
[16] Buhârî, cenâiz 78, tefsîru sûre (9) 12, libâs 8; Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 2-3.
[17] Burada telmihte bulunulan âyet-i kerime için bkz.: Mâide sûresi, 5/31.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/huluk/feed/ 0 Fakr u Gınâ
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/fakr-u-gina/
Fakirlik, yoksulluk, muhtaç bulunduğu şeylere sahip olamama mânâlarına gelen fakr; erbabınca, kalben bütün varlıktan vazgeçip sadece ve sadece abd ve Mâbud münasebeti içinde bulunma, yalnız Allah’a muhtaç olduğunu duyma ve varlığa karşı ihtiyaç alâkalarından kurtulma şuuruyla yaşamaya denir ki, tasavvufçuların “fakr”dan anladıkları da işte budur. O, halkın anladığı mânâda fakirlik ve yoksulluk olmadığı gibi, insanlara karşı ihtiyaçlarını izhar ederek dilencilikte bulunmak da değildir.
Fakr; varlığı kendinden olmayan her şeyden alâkayı kesip, doğrudan doğruya Hazreti “Ehad ü Samed”e teveccühten ibarettir. Bu itibarladır ki; insan bütün fâniyat ve zâilâtı kalben terk edip, sıfât ve zât-ı ilâhîde fâni olduğu ölçüde fakra ulaşmış ve اَلْفَقْرُ فَخْرِي “Fakirlik iftihar vesilemdir.”[1] fehvasınca fahre ermiş sayılır. Bir kudsî sözde de ifade edildiği gibi fakr, iman ve iz’anın bir buudu hâline gelince, bütün iradeler, bütün meşîetler ve bütün havl ü kuvvetler silinir gider de, sadece ve sadece Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvveti kalır… Böyle birisinin dünyalar dolusu serveti de olsa, fâni ve zâil olması itibarıyla her şeyi vehm ü hayal farz ederek, sadece O’nu görür, O’nu bilir, O’nu düşünür.. ve acz ü fakr şuuruyla sadece ve sadece O’na güvenir, O’na dayanır ve O’ndan başka her şeye karşı bütün bütün kalben bigâne hâle gelir. Nâbi merhum ne hoş söyler:
“Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbi,
Fakr, âyinesidir suret-i istiğnânın.”
Fakr ile alâkalı bir hoş söz de Hz. Mevlâna’dan:
اَلْفَقْرُ جَوْهَرٌ وَسِوَى الْفَقْرِ عَرَضُ وَالْفَقْرُ شِفَاءٌ وَسِوَى الْفَقْرِ مَرَضُ
اَلْعَالَـمُ كُلُّهُ صُـدًى وَغُـرُورُ وَالْفَقْرُ مِـنَ الْعَالَمِ سِرٌّ وَغَرَضُ
“Fakr, her şeyin özü; onun gayrısı ise suret ve şekildir. Fakr bir şifa, başkası ise marazdır. Bütün âlem bir hevâ, bir çalım ve gurur; fakr ise varlığın sırrı ve özüdür.”
Aslında insan, kendi acz, fakr ve ihtiyacını iman şuuruyla görüp sezemese bile, bir realite olarak o hep âciz, fakir ve muhtaçtır. Cenâb-ı Hak onun bu tabiî durumunu hatırlatma sadedinde şöyle buyurur: يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَۤاءُ إِلَى اللهِ وَاللهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ “Ey insanlar, siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir Ganiyy ü Hamîd’dir.”[2] Evet insan “mümkinü’l-vücud” iken vücuda gelebilmek için O’nun tercih, takdir ve meşîetine muhtaç olduğu gibi, varlığını devam ettirebilmek için de yine her lahza O’nun feyz-i vücuduna muhtaçtır.
İnsanın fakr ve ihtiyacı O’nun zilletine sebep değildir. Aksine, fakrının şuurunda olduğu ölçüde izzetine vesiledir. Zira “Ganî-yi Mutlak” olan Allah’a karşı fakr u ihtiyaç şuuru, gınânın ta kendisidir. Evet insan, vicdanındaki nokta-i istinad ve nokta-i istimdadı duyup hissedip O’na yöneldiği nispette “başka şeylere muhtaç olmadığı” şuur ve idrakine ulaşır ki, böyle birisi tam bir fakir olduğu hâlde, hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı ihtiyaç hissetmez. Ve yine böyle bir fakir, kendi varlığı dahil her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilir ve sahip olduğu şeyleri O’nun vücudunun ziyasının bir gölgesi sayar ki, tevhid şuurunun bu seviyeye ulaşmasına “fenâ fillâh” denir.. ve iki adım ötede de “beka billâh” vardır. Bu mânâ ile alâkalı olarak Hayâlî merhum şöyle der:
“Hayâlî, fakr şalına çekenler cism-i üryânı,
Ânınla fahrederler, atlas ü dîbâyı bilmezler.”
Fakr; evliyânın şiârı, asfiyânın hâli ve Hak sevgisinin de en bariz emaresidir.
Fakr; Cenâb-ı Hakk’ın, dostlarının kalbine koyduğu öyle bir sırdır ki, onunla nurlanan gönüller mamur olur.
Fakr; insanın kalb gözünü, Hakk’ın tükenmez hazinelerine açan nurdan bir anahtardır; bu anahtara sahip olan, dünyanın en zengini sayılır.
Fakr; gınânın kapısıdır; o kapıdan geçebilenler vicdanlarında “Mâlikü’l-Mülk”ün sonsuz definelerine ulaşırlar; ulaşırlar da, fakrı ayn-ı gınâ bulurlar. Bu itibarla da, Hz. Cüneyd’in de buyurduğu gibi, diyebiliriz ki: “Gınâ, fakrın kemale erme keyfiyetinden başka bir şey değildir.”[3]
Evet, Allah’a karşı iftikar tamamlanınca, mutlak gınâya ulaşılır; gınâya ulaşılınca da, insan ruhu başka bir şeye ihtiyaç hissetmez ki, halk arasındaki: “Asıl zenginlik kalb zenginliğidir.” sözünün mânâsı da bu olsa gerek…
Evet insan, böyle bir zenginliğe erince âdeta her yerde geçerli bir kredi kartını elde etmiş gibi olur. Böyle sırlı bir sermayeye sahip olan ise ne güçsüzdür ne de fakir. Bir eski söz, bu yeni gerçeği, hiç yoktan iyidir ölçüsünde şöyle anlatır:
Kuvvet O’nun, biz güçlüyüz
O’nun namıyla ünlüyüz
Zirveler aşar yürürüz
Zorluklar âsândır bize.
Malımız yok, pek ganîyiz
O’nun ile olduk aziz
Tefekkürdür mesleğimiz
Yaş-kuru irfandır bize.[4]
اَللّٰهُمَّ تَمَّ نُورُكَ فَهَدَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ
عَظُمَ حِلْمُكَ فَغَفَرْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ
بَسَطْتَ يَدَكَ فَأَعْطَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ
رَبَّنَا وَجْهُكَ أَكْرَمُ الْوُجُوهِ وَجَاهُكَ أَعْظَمُ الْجَاهِ وَعَطِيَّتُكَ أَعْظَمُ الْعَطِيَّةِ وَأَهْنَاهَا
تُطَاعُ رَبَّنَا فَتَشْكُرُ وَتُعْصٰى فَتَغْفِرُ وَتُجِيبُ الْمُضْطَرَّ وَتَكْشِفُ الضُّرَّ وَتَشْفِي السَّقِيمَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَسَيِّدِ الْعَالَمِينَ مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ
[1] Kadı İyaz, Şifa 1/146.
[2] Fâtır sûresi, 35/15.
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.273.
[4] M.F. Gülen, Kırık Mızrap s.66.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/kaos-icindeki-isik-2/
İçinde bulunduğumuz çağ, vadettiği müspet ve güzel şeylerin yanında, bizim için hep bir ızdırap ve inkisar çağı oldu. Sadece bizim için de değil; onunla tanışırken, henüz kalbî, ruhî, fikrî ve ilmî hazırlığını tamamlayamamış milletler, âdeta, muratlarına ermeden ve umduklarını bulamadan bağırlarından hançerlenen aşıklar gibi, ümitleri ye’se, iştiyakları da hicrana dönmüş ve iki büklüm olmuşlardır. Bilhassa bizim insanımızın hâli bütün bütün yürekler acısıdır.
Evet o, asırlar boyu, devletler muvazenesindeki yerinden koparılıp atılmanın, hep başta yaşamışken ayak olmaya zorlanmanın hafakanları içinde şaşkın ve âdeta bir berzah hayatı yaşadı. Hiçbir millet ve toplum çerçevesine yerleştirilemeyecek kadar gariplikler ve tuhaflıklar içinde sürdürdüğü bu şeâmetli yolculukta, tıpkı kumarda kaybeden birinin, “belki kazanırım” mülâhazasıyla “bir daha, bir daha…” dediği gibi, her şeyi çar-çur etme ruh hâletiyle iflastan iflasa sürüklendi.. bari bunca zaman içinde bir kere kazanabilseydi, ya da küçük bir kazanma ümidi olsaydı..! Ne gezer.. o hep kaybetti ve kaybettikçe de, daha bir hırsla neticesi belirsiz bu oyunun aldanan rekortmeni hâline geldi.
Vaktiyle hep ötelere yönelip semâvîlik arayan başlar, dualarla göklere doğru kaldırılan eller ve O’ndan başkasına karşı, almak için değil vermek için yaratıldığına inanan gönüller, şunun-bunun kapısında zilletle dilenen sergerdanlar hâline geldiler. Bir zamanlar atalarımızın, sonsuza yürüme rampaları sayılan mâbed, rûhânîliği çarmıha gerilerek, Allah’a açık şeffafiyeti merasimlerle karartılarak, mânâ ve muhtevası şekle kurban edilerek pek çok mezar-ı müteharrikin uğradığı bir güzergâha dönüştürüldü. Varlığın bir kitap gibi yorumlandığı, bir meşher gibi temâşâ edildiği ve bir laboratuar gibi her şeyin kurcalandığı mektep, kapkaranlık dogmaların tutsağı ve küflü şablonların kafalara yerleştirildiği bir izbeye döndürüldü.. eşya hor görüldü.. tabiat yanlış yorumlandı.. ekolojik denge bozuldu.. ve dünya yaşanmaz bir cehenneme çevrildi. Mâbedle beslenemeyen, mekteple aydınlanamayan ve kâinatla içli-dışlı olamayan, dolayısıyla da gönle ümitler yağdıracak ufukları bulamayan nesiller, kendilerini değişik çılgınlıklara salarak hezeyanda ve yakıp-yıkmada teselli aramaya başladılar. Evet, pek çoğu itibarıyla günümüzün nesilleri, bütün bütün ebedîliği temâşâ etme istidât ve kabiliyetini kaybetmiş gibi ufuksuz, idealsiz, mâzisiz ve geleceksiz, dar bir zaman dilimine sıkışmışlığın hırçınlığını yaşamakta.
Eski ülke, eski kent, eski mahalle ve eski yuvanın yerini alan iğretilik, ruhsuzluk ve zevksizlik içinde hayata gözlerini açan, açarken de ilk defa para, şöhret, şehvet, riya, rahat tutkusu ve egoizma ile tanışan nesillerin başka türlü olmalarını beklemek de herhâlde hayâl olurdu. Hayatla böyle bir ortamda tanışan bu olabildiğine aç ve kendi ruhî derinliklerine kapalı insanlar, beden ve cismâniyeti her şey saydı ve onların bütün bütün insanî isteklere cevap vereceğine inanarak onlara tıpkı din ölçüsünde bağlandı, hevâ ve heveslerine teslim oldular.
Bu arada İslâm ruhunun, mefkûresiz, aşksız, heyecansız temsilcilerinin, din ve diyanet adına yapıyor gibi göründükleri hemen her şeyde “hakk-ı temettü” aramaları, mübârek dinimizin semâvîliğini bütün bütün kararttı ve mütehayyir kitlelerin metafizik heyecanını ve din-i hakka açık temiz fıtratların insiyaklarını başka arayışlara sevketti.. ve dahası bir kısım yalın kılıç ve palalarla kalblere iman kazacakları vehmine kapılanlar, zaman zaman da dini politize ederek bu Allah ve Cennet yolunun mânâ ve muhtevasını bütün bütün değiştirdiler.
Akıl, ilim ve vahyin meyvesi sayılan bir medeniyete öncülük ettikleri iddiasında bulundukları aynı anda, yer yer düşmanlık, kin, nefret, kıskançlık ve saldırganlığa başvurmayı da ihmal etmediler; hatta böyle davranmayı dinin gereği gibi göstererek bir mânâda mesâvî-i ahlâkı kutsadılar. Zaten böyleleri kat’iyen hüdâ erleri olamazdı; olsa olsa bunlar, cinayetlerini hevâ ve hevesleriyle besleyen caniler olabilirlerdi ki, yaptıkları da böyle bir karakterin gereğiydi. Aslında zaman zaman beyanlarına da akseden düşünceleri, onların tasavvur ve tahayyüllerini ele veriyordu ki, o da bize her meydanda, her sokakta kurulmuş otomatik idam sistemlerini işletmeye hazır, duyguları kanla köpüren, eli kanlı, gözü kanlı bir kısım kanlı delileri çağrıştırmaktaydı.. çağrıştırmaktaydı; zira çok iyi tanıdığımız, gönüllerinde aşkın, vefânın, imanı takdirin ve insana saygının bulunmadığı bu bulanık ruhlardan başka bir şey de beklenemezdi. Evet böylelerinden güven, hakka hürmet, herkese hakk-ı hürriyet beklemek beyhûdedir.
Bütün olumsuzlukların yanında, istediğini istediği zaman göklere çıkaran ve dilediğinde gayyâlara batıran; bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sâhip bulunan bir kısım medya ise, âdeta bu bin bir menfîliğe tuz-biber olmaktadır.. evet bugün genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış, hemen herkes bu devvâr u gaddârın elinde bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr bir piyonu. O, elindeki ruhsuz bir kısım cenazelere güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyor.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor.. bedeni ve cismâniyeti, ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâp döküp insan hissiyatını köreltebiliyor.. gıybet, iftirâ ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirebiliyor.
Bunca mesâvînin önünde, arkasında veya yanında bulunan yarım aydınlar ise, daha çok eski dönemlerin, göğüslerinde sıra sıra madalyaları, sırmalı elbiseleri, kaytanlı urbalarıyla çalım satan saltanat ağalarını hatırlatmaktalar ki, bunların pek çoğunun dili kafasından daha büyük.. muhakemeleri yabancı şablonlara emanet.. insana saygıları burunlarından alıp-verdikleri soluklarının renginde.. ülke meseleleriyle münasebetleri menfaatleri nispetinde.. ve milletin geleceği adına plân ve projelerine gelince, kafaları ve himmetleriyle mebsûten mütenâsip (doğru orantılı). Ancak, dünyadaki umumî değişim ve dönüşümden onların da nasiplerini almaları mukadder gibi görünüyor.
İç içe bunca karanlığın yanında bir de inancı, ümidi, azmi, aşk u iştiyâkı ve kararlılığıyla bir altın nesil var ki, her şeye rağmen, hayatı değerler üstü değerlere taşıma, varlığa rûhanîlerin soluklarından ses katma, herkese meleklerin kanatlarından bir tüy takma gayesi peşindeler.. peşindeler ve bugüne kadar kâbusa teslim olmuş, oturup-kalkıp serap kovalamış yığınlardan ayrılarak kendi ruhlarının âbidesini inşâ etmekteler. Çehrelerinde evliyâ, asfiyâ ve enbiyânın boyası, ruhlarında alev alev ebediyet humması, uğradıkları her yere mesîhî bir ruhla peygamberlerin sevgi, aşk ve muştularını götürüyor ve dört bir yanda tarihin bin senelik ruh ve mânâsını seslendiriyorlar. Ellerinde yeni bir hikmet mâyesi, gönüllerinde Hakikat-ı Ahmediye humması, birkaç asırdan beri bizimle beraber bütün insanlığın da üstünü örten ve her yerde insanî duyarlılığı felç eden cehâlet, gaflet, bağnazlık ve aymazlık perdelerini parçalayıp, rahmetle hakikatin buluşacağı noktaya doğru uzanan yollara su serpip ikbâlimize akan hâdiselerin cereyânını kolaylaştırmaya çalışıyorlar.
Ümit ediyoruz ki, onlar iman ve aşkla Rahmeti Sonsuz’a gönüllerini açtıkları ölçüde, İlâhî inayet de onlara el uzatacak ve onlara semâvîleşme yollarını açacaktır ki, bu da hepimize yetecektir. Heveslerin yüksek duygulara, yüksek duyguların da vahye ve akl-ı selîme ulaşacağı bu nokta, küllî irade ile buluşma noktasıdır ki, mevsimi gelince herkes böyle bir buluşmayı vicdanının derinliklerinde duyacak ve bu ölçüde bir netice için çekilen her şeyin çok önemsiz kaldığını mutlaka anlayacaktır.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/kaos-icindeki-isik-2/feed/ 0 Tarih Nedir?
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/tarih-nedir/
Bilimin modern anlamda sınıflandırılmasının ilk kez Yunanlı filozof Aristoteles tarafından yapıldığı bilinmektedir. Onun yaptığı bilim sınıflandırmasında tarih bilimi de bulunmaktadır. Aristo’dan günümüze Doğu’da ve Batı’da yapılan bilim tarihi çalışmalarında tarih her zaman bir bilim olarak yerini almıştır.
İslam dünyasında bilimin tasnif çalışmaları Abbasi devrinde başlamıştır. Fârâbî ile başlayan bu tür çalışmalara; İbn-i Sina, İbnü’l-Ekfânî, Hârizmî, İbn-i Haldun ve İbn-i Hazm gibi bilim insanları katkıda bulunmuştur. Osmanlı Döneminde bu alanda ilk çalışmaları yapan Taşköprülüzade ve Kâtip Çelebi gibi isimler zikredilebilir.
Ne yazık ki yaklaşık 2400 yıldan beri bir bilim dalı olarak bilinen tarih, yer yer Doğu’dan Batı’ya, genellikle diktatörlük sistemlerinde, bilimden efsaneye, efsaneden mitolojiye, mitolojiden âdeta tartışılmaz ve anlaşılmaz bir “din” anlayışına savrulmuştur. Siyasetin tarihe müdahalesi ile de çift taraflı tuhaf bir çıkar ilişkisi ortaya çıkmıştır. Bu durum, tarihin siyaset tarafından kullanılmasına, siyasete bulaşmış tarihçinin de bilim yerine siyasi tercihi ile mazideki gerçekliği çarpıtmasına yol açmıştır. Tarihin siyasileşmesi, istismarına da kapı açtığından, tarihî olay ve olguların çarpıtılmasına ve siyasi hedeflere yönelik manipülasyonlara dönüşmektedir.
Dünya çapında güçlenen popülist hareketler, toplumları etkilemek için “yalan haberler” kadar “yalan tarihler”e de başvuruyor. Bunlar da genellikle demokrasi karşıtı siyasi gündemlerle ve dışlayıcı eğilimlerle el ele gidiyor. Anılan bu ilmî gerçekler ortada dururken tarih biliminin âdeta genetiği ile oynanıp nasıl tehlikeli bir hikâyeye dönüştürüldüğünü yine tarihin kendisinden öğreniyoruz.[1]
İlmî çerçeveden çıkarılarak ötekileştirmenin ve diktatörleşmenin bir aracı hâline getirilen tarih anlayışının önemli metotlarından biri geleneğin icadıdır (olmayan geleneği inşadır). Dünyanın farklı yer ve zamanlarında, genellikle sosyoekonomik ve kültürel seviyesi, içinde bulundukları toplumdan aşağı sınıflar arasında geçmişi diriltme eğilimleri görülür. Hatta geçmişlerinde sahip olmadıkları değerleri yeniden inşa etmeye çalışıp geleneğin icadını oluşturmaya girişirler. Avrupa’da Neo Roma ve Türkiye’de Neo Osmanlı gibi oluşumlar bu konuda bilinen örneklerdir. Geçmişe özlemin, problemi çözmede (ibret alma teorisi ile) bazı pozitif yönleri de vardır. Fakat bu ibret ve geçmişe özlem ilişkisinin dengesi bozulduğu zaman problemlerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Maalesef günümüzde bu geleneğin icadı yaklaşımı siyasetten mimariye, eğitimden hayat tarzına kadar uzanmıştır. Mimaride, sanatta, müzikte ve benzer alanlarda bile replika (eski sanat eserlerinin legal kopyası) yolu tercih edilmiştir. Bu tercih, bir taraftan medeniyetlerin günümüz temsilcileri tarafından yeni değerlerle üretim yapamadıklarına, diğer yandan da bu eksikliklerini görmezden gelip mazideki üstünlüklerini öne çıkarıp yüzlerce yıl önceki eserlerin kötü birer kopyalarını yaparak toplumsal meşruiyet peşinde olduklarına şahit olmaktayız. Bu kısır döngüde, muhafazakâr politikacılar, hâl-i hazırdaki problemleri çözemediklerinde, halkı mazideki büyüklükleri ile meşgul ederler. Nitekim başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de yapılan büyük camilerin, 16. yüzyıl Osmanlı mimarisinin kötü birer kopyaları olduğu uzmanlar tarafından tespit edilmiştir.
Neo Osmanlıcılığın temeli İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü olan 1953 yılında atılmıştır. Demokrat Parti, toplum karşısında siyasi meşruluğunu pekiştirmek için başta Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere dönemin önde gelen muhafazakâr entelektüelleri ile birlikte çalıştı. İdeal ve kristalleştirilmiş bir Osmanlı ve II. Abdülhamid figürü ile geleneğin icadına giriştikleri görülmektedir.[2] Böylece tarih, muhafazakâr siyasetin yoğun bir şekilde kullandığı bir alan hâline gelmiştir. Şimdilerde ise sınır tanımadan hırpalanan tarih, hiç olmadığı kadar siyasetin çıkar aracı olarak kullanılmaktadır. “Temsilde ve itibarda israf olmaz.” teorisiyle “tüyü bitmemiş yetimin hakkı” gayriahlakî ve sorumsuzca harcanarak olağanüstü maliyetlerle saraylar yaptırılıp adına “külliye” ismi verildiğine şahit olmaktayız. Oysa Osmanlı öncesi ve Osmanlı İslam mimarisinde saray merkezli hiçbir külliye yapılmamıştır. Külliye, cami merkezli olup çeşitli sosyal mekânları içinde toplayan bir yapı topluluğudur. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı İslam Ansiklopedisi’nde külliyenin “cami, medrese, türbe, mektep, tabhâne, imaret (yemekhane, mutfak, kiler, fırın), dârüşşifa, han, çarşı, dükkânlar, hamam, sebil, çeşme, muvakkithâne, evler, odalar, ahır vb.” yapılardan oluştuğu belirtilmektedir.[3]
Yine bu Neo Osmanlı düşüncesi ile toplumun bir kısmı ile alay edilip çoğunluğunu bir şekilde ikna ederek yapılan sarayın iç merdivenlerinde, partizanlarına şuuraltı mesajlar iletmek için gülünç kıyafetler giydirilmiş askerler sergilendiğini hepimiz biliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık 100 yıllık devlet geleneğinde olmayan bir uygulamayla, atlı askerlerle yabancı devlet başkan ve misyonları karşılanıp bu merasimlerde, evrensel protokol simgesi kırmızı halı yerine turkuaz renkli halı ve asker kıyafetleri icat edildi. Başta Osmanlı Devleti olmak üzere bilinen geçmişteki medeniyetimizin geleneğinde olmayan bu uygulamalar, inanmadıkları hâlde Cumhurbaşkanının ifadesiyle “ulema” tarafından da göz yumularak onaylandı. Öte yandan vatandaşların vergileri ile devlet tarafından yaptırılan büyük yatırımların açılış törenlerinden market açılışlarına kadar kullanılan mehter takımı, ortak bir tarihî değer iken politik grup ve kişiler tarafından çıkar elde etmek için değersizleştirildi.
Bütün vatandaşların vergisi ile yayın yapan devlet televizyonunda ve yine bu vergilerle ödenen yüksek maliyetli dizi ve filmlerle bazı ülke yöneticilerinin çeşitli tarihî sima ve kurumlara benzetildiğini görmekteyiz. Neo Osmanlıcılığın istismar ettiği II. Abdülhamid ve algısı kullanılarak “Halife III. Abdülhamid” figürü icat edilmeye çalışılmaktadır. Fakat bu tür girişimler devletler ve toplumlararası barışın yerine savaşın bir aparatı olmaktan öteye geçmez. Nitekim senaryosunu Muhammed Süleyman Abdul Malik’in yazdığı, yönetmenliğini İngiliz yönetmen Peter Webber’in yaptığı, 40 milyon dolar bütçeli ve Tunus’ta çekilen Memâlikü’n-Nâr (Ateş Krallıkları) adlı dizi, Suudi Arabistan tarafından finanse edilip Birleşik Arap Emirlikleri’nden yayın yapan ve Arap dünyasının film ve diziler konusunda iddialı kanallarından MBC’de yayımlanmıştır. Osmanlı Devleti’ni Arap dünyasında işgalci gösteren dizi film, Türkiye’deki politik niyetlerle çekilmiş tarihî dizilere karşı âdeta diziler savaşını başlatmış görünüyor. Her kim tarafından çekilirse çekilsin tarihteki olayların çarpıtılıp buradan bir siyasal çıkar elde etme yarışı başladığında yarışı kimin kazanacağı bilinmez ama kaybedenin mazideki gerçeklik ve bu yarışa muhatap halkların olacağı kesin.
“Halife III. Abdülhamid” algısı aynı zamanda uluslararası alana yayılmaya çalışılmaktadır. Hemen her alanda çözülmesi gereken problemler varken vatandaşın ödediği vergiler, bu “sözde halife” algısı ile bazı Asya, Afrika ve Doğu Avrupa ülkelerine maddî ve siyasi destek amacıyla peşkeş çekilmektedir. Sadece bir çıkarcı grubun geçici menfaatine katkı sağlasa da bu anlamsız girişimlerin ne yurt içinde ne de uluslararası politikada daimî bir etkisinin olmadığı görülmektedir. Esasen yukarıda sayılan politikalar, “yumuşak güç” (soft power) denilen modern kamu diplomasisi için iyi örneklerdir. Fakat bu uygulamaların ülke menfaatine olabilmesi için yöneticilerin, devletin kurumlarını şahsî çıkarları için kullanmayıp uluslararası bir ciddiyete ve güce sahip olmaları gerekir. Aksi takdirde bu tür uygulamaların, devlet ciddiyetinin ortadan kalkmasına sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Oysa ülke insanlarının kıt maddî imkânlarıyla pek çok ülkede açtığı çeşitli eğitim kurumları tarafından yapılan kültür faaliyetleri, Türkiye ile bu ülkelerin aralarında dostluk bağlarının kurulmasını sağlamış ve bu sayede kültürel, ekonomik ve politik alanlarda önemli katkılarda bulunulmuştur. Fakat ülke menfaatinden ziyade, gayrihukukî bir şekilde, grup ve şahısların menfaati öne çıkarılıp hem yapılan yatırımlar talan edilmiş hem de kurulan sevgi köprüleri yıkılmıştır.
Sonuç olarak, tarihî değerler toplumun ortak mirasıdır. Bu mirasın devlet eliyle toplumun bir kısmını ötekileştirip diğer kısmına hukuk ihlal edilerek sunulması ne topluma ne de devlete fayda sağlar. Bu bakış açısı ile, toplumları mazideki pozitif değerleriyle manipüle ederek onları yönlendirip çıkar amaçlı niyetlerle tarih bilimini değersizleştirmek, maziye ve tarih bilimine vefasızlık olduğu gibi, maziden koparılan hafızasız kişiler ve toplumlar yetiştirmek de en azından insanlığa ve bilime karşı işlenmiş bir suçtur. Mazi, geçmiş zamandır. Tarih bilimi, maziyi evrensel metotlarla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Geçmişin geleceğe aktarılmasını intikam aracı, insanların ve toplumların farklılıklarını savaş sebebi, mazi ile uğraşıp mazide kalarak hâl-i hazırı ve geleceği okuyamayan veya gelecek tasavvuru için hiçbir geçmişe ihtiyaç duymayan tarih anlayışı, bilimden ziyade hastalıklı bir vâkıadır. Bu hastalıktan kurtulmak için siyaset, elini tarihin üzerinden çekmelidir.
Dipnotlar
[1] Oktay Özel, “Siyaset ve Tarih: Nasıl bir ilişki?” tr.boell.org/tr/tarihin-siyaseti-siyasetin-tarihi.
[2] Edhem Eldem, “Osmanlı’dan Günümüze Tarihin Kullanılması ve İstismarı” tr.boell.org/tr/tarihin-siyaseti-siyasetin-tarihi.
[3] Ahmet Vefa Çobanoğlu, “Külliye”, DİB., İslam Ansiklopedisi, c. 26. s. 542.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/tarih-nedir/feed/ 0 Ağız Sağlığı ve Alzheimer
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/agiz-sagligi-ve-alzheimer/
İlmî araştırmalar geliştikçe bir taraftan mikroâlem olan hücre seviyesinde, diğer taraftan makroâlem olan uzayın derinliklerinde gezinti yapan insanlık, hayret ufkunda Rabbimizin sanatını temaşa etmektedir. Kâinatın fihristi ve normoâlem olan insan üzerindeki nakışlarla ilgili tıbbî araştırmalar, her gün yeni keşif ve tespitlerle mükemmel yaratılışı vurgulamaktadır. Bu çerçevede yapılan son araştırmalardan birinde, Peygamber Efendimizin misvak kullanma ve diş sağlığına verdiği ehemmiyet yeniden nazara sunulmaktadır.
İnsan ağzı, diş eti hastalığına sebep olabilenler de dâhil olmak üzere yaklaşık 700 bakteri türüne ev sahipliği yapar. Diş eti hastalığı, dişleri yerinde tutan ağız dokularının enfeksiyonundan kaynaklanır. Diş eti kanaması, diş sallanması ve hatta diş kaybı, bu hastalığın temel neticesidir. Bakteriler ve sebep olduğu iltihaplı moleküller, ağızdaki enfeksiyonlardan kan dolaşımı yoluyla beyne gidebilir. Önceki laboratuvar çalışmaları, bunun demansa (bunamaya) yol açan bir seri olayı tetikleyen bir mekanizma olduğunu öne sürmüştür, ancak bu münasebeti doğrulamak için henüz çalışmalar yapılmamıştır.
Bir çalışmada, Alzheimer ile her türlü bunama ve ölüm vakaları arasında bir münasebet kurmak için ağızdaki en yaygın 19 bakteriye karşı antikorlar analiz edilmiş ve bunlardan diş eti hastalığının en yaygın suçlusu olan Porphyromonas gingivalis üzerinde durulmuştur. Önceden yapılmış bazı araştırmalarda, diş eti iltihabı ile diyabet, böbrek hastalığı ve kardiyovasküler hastalıklar arasında münasebet kurmaya yönelik çalışmalar mevcuttur.
Yakın tarihli bir çalışmada, Alzheimer hastalığının önemli bir özelliği olan beta-amiloid protein plaklarının, bu diş eti enfeksiyonlarına cevap olarak üretildiği düşünülmektedir. Diş eti hastalığı ve Alzheimer hastalığı arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bu inceleme, Efendimizin diş sağlığının önemi konusundaki ikaz ve tavsiyelerinin haklılığını tıp otoritelerine bir kere daha göstermektedir. Diş Hekimliğinde çalışan araştırmacıların tespitine göre, periodontal hastalığa sebep olan bakteriler hedef alınırsa, yakın bir zamanda Alzheimer’ın ilerlemesi yavaşlatılabilecek ve belki de durdurulabilecektir.
Fusobacterium nucleatum, bilhassa diş eti hastalığında çoğalan yaygın bir bakteri türüdür. Diş etlerine ve çene kemiğine zarar vererek yapısını bozan ve tedavi edilmediğinde dengesiz dişlere ve diş kayıplarına sebep olan bu bakteri, bilhassa son yıllarda, kolorektal kanserden bebeklerin erken doğumuna kadar değişen sıkıntılı durumlar için şüpheli bir münasebete işaret etmektedir.
Nitekim en son olarak Tufts Üniversitesi bilim insanları tarafından yapılan araştırmada, F. nucleatum bakterisi ile Alzheimer hastalığı arasında bir bağlantı olduğu öne sürülmektedir. Periodontoloji profesörü Jake Chen, F. nucleatum’un tip-2 diyabet ve Alzheimer hastalığı da dâhil olmak üzere birçok kronik hastalığın bir belirtisi olan şiddetli genelleştirilmiş inflamasyona sebep olabileceğini belirtmektedir. Buna delil olarak da bakterinin veya toksinlerinin sinir sistemi dokularına sızabildiğini ve Alzheimer hastalığının belirtilerini şiddetlendirdiğini göstermiştir.
Chen ve meslektaşlarının tahminlerine göre, F. nucleatum bakterisini kontrol altına alıp faaliyetini engelleyebilirsek, 30 yaş üstündeki ABD’li yetişkinlerin %47’sinin mârûz kaldığı, neredeyse salgın gibi ilerleyen diş eti hastalığının ve hâlen altı buçuk milyon Amerikalının sıkıntısı olan, 2060 yılına kadar 14 milyon kişiyi etkilemesi beklenen Alzheimer’ın yayılmasının önüne geçilebilecektir.
nucleatum ve Beyindeki Bağışıklık Hücreleri
Beynimizin yapısında bulunan 80–100 milyar hücrenin (nöron) bazıları zaman zaman kafaya alınan darbeler gibi çeşitli sebeplerle arızalanınca, bu hasarlı hücreleri ortadan kaldırıp enfeksiyona sebep olabilecek parçacıkları temizleyerek, merkezî sinir sisteminin sağlığını korumaya yardımcı olan diğer bir hücre grubu da mikroglial hücreler ordusudur. Farelerde yapılan bir araştırmaya göre, diş eti hastalığına sebep olan bakteri, mikroglia hücrelerinde aşırı çoğalmaya sebep olmaktadır. Aslında beynin bağışıklık sistemini teşkil eden bu mikroglia hücreleri, sinir sisteminin genel sağlığını korumaya yardımcı olmak üzere vazifelendirilmiş olmalarına rağmen, sayıları aşırı şekilde artınca beyin dokusunda iltihabî bir cevap meydana geldiği gösterilmiştir. Giderek kronikleşen bu enfeksiyonun şuur bozukluğunda ve kapasite gerilemesinde, dolayısıyla Alzheimer hastalığının ortaya çıkışında önemli bir faktör olduğuna inanılmaktadır. Bu konuda bir delil olarak F. nucleatum’un belirli sinyal yolları aracılığıyla farelerin hafıza ve düşünme performanslarında güç ve kabiliyet azalmasına yol açtığını söylemektedirler.
Şu anda diş eti hastalığının kesin olarak Alzheimer’a yol açtığını söylemek mümkün olmasa da geçmişte bilim insanları tarafından periodontal hastalık ve Alzheimer arasında muhtemel bir bağlantı olabileceği öne sürülmüştür. Chen ve arkadaşlarının yeni araştırması da F. nucleatum bakterisinin sebep olduğu diş eti hastalığının doğrudan Alzheimer hastalığına yol açtığını göstermese de tedavi edilmeyen veya kötü tedavi edilen periodontal hastalığın, Alzheimer hastalığının semptomlarını şiddetlendirebileceği öne sürülmektedir. Ayrıca erken dönem Alzheimer hastalarında diş eti hastalığının ciddi bir şekilde tedavi edilmesi, Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlatabilir.
Araştırmacıların ikinci safhada yapmak istedikleri, bakteri yükünün diş eti hastalığına ve Alzheimer semptomlarına hangi derecelerde sebep olabildiğini ölçmek için mümkün olduğunca objektif bazı testler geliştirmektir. Ayrıca diş eti hastalığında bakterinin sebep olduğu iltihaplanmanın vücudun tamamında yaptığı hasarın yanı sıra, bizzat diş etinde meydana getirdiği iltihabı giderecek potansiyel ilaçlar, araştırma gündemine girmiştir.
Ağız Enfeksiyonları ve Sistemik Hastalıklar
Keşifler bu kadarla da kalmıyor. Chen ve meslektaşları, diş eti iltihabının sadece Alzheimer’la değil, tip-2 diyabet de dâhil olmak üzere birçok iltihabî hastalıkla bağlantılı olabileceği üzerinde duruyor ve çok sayıda hastalığın diş temizliği ile önlenebileceğini ifade ediyorlar.
Hücrelerimizin protein sentez merkezi olan ribozoma gelen mRNA’nın sadece %2’si proteinlere çevrilir. Evrimcilere göre RNA’nın %98’i “kodlayıcı değildir” ve yanlış bir tabirle “önemsiz genler” olarak ifade edilir. Ancak Chen de dâhil olmak üzere giderek daha fazla bilim insanı, kodlanmayan bu genlerin sahip oldukları önemli fonksiyonları ortaya çıkarmaktadır.
Bu maksatla iki tip “kodlamayan” RNA üzerinde çalışmaya odaklamışlardır. Bunlardan biri, hücredeki proteinlerin üretimini düzenlemede iş gördürülen mikroRNA’lar, diğeri de genlerin okunmasını düzenlemek için gerekli ek fonksiyonları yerine getiren IncRNA’lar olup nihayetinde aterosklerozun (atardamarların sertleşmesi) yanı sıra diş eti hastalığı, diyabet, kanser ve diyabetik kemik hastalığını tedavi etmek için kullanılabilir.
Laboratuvarda yapılan araştırmalar, mikroRNA-335-5P adlı bir molekülün, diş etini tahrip eden patojenler tarafından yapılan hasarı engelleyebileceğini göstermiştir. Molekül ayrıca beyinde üretilen ve Alzheimer’a yol açan patolojik molekülleri hedef almada güçlü bir tesire sahip olabilir. Araştırmalar, “mikroRNA’nın genel olarak gen ifadesini bastırdığını ve belirli proteinlerin üretimini durdurabileceğini, bilhassa mikroRNA-335-5P’nin Alzheimer hastalığı ile alâkalı olduğuna inanılan üç ‘kötü’ geni (DKK1, TLR-4 ve PSEN-1) hedefleyebileceğini” söylemektedir.
En son safhada laboratuvarda güçlü anti-inflamatuar (iltihap sökücü) özelliklere sahip adipoAI adlı bir molekül tasarlanmış durumda olup tip-2 diyabet, Alzheimer hastalığı ve diş eti hastalığı da dâhil olmak üzere bir dizi iltihabî hastalığın tedavisinde tesirli olup olmadığını araştırmak için klinik bir araştırmaya başlanmak üzeredir.
“Ey Allah’ın kulları! Tedavi yollarını araştırın. Zira, Allah bir hastalık vermişse mutlaka ilacını ve tedavi yollarını da bahşetmiştir.” (Ebû Dâvûd, Tıp, 1) mealindeki hadis-i şerifin müjdelediği gibi, belki de bu tür araştırmalar, bir süre sonra Alzheimer gibi kanser hastalıklarının da çaresinin bulunmasıyla neticelenecektir.
Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) misvak kullanmadaki hassasiyeti ve diş temizliği hususunda Ashâbını ikaz etmesi, koruyucu hekimliğin en başta gelen düsturlarındandır. Misvak kullanmanın diş eti hastalıklarını önlemesi bakımından sahip kılındığı üstün vasıflar hakkında dergimizin Eylül 2019 tarihli sayısında çıkan, “Eskimeyen Bir Sünnet: Misvak” başlıklı makaleye bakılırsa, Efendimizin çağlar üstü ifadelerinin bugün söylenmiş gibi, taptaze durduğu görülecektir. Efendimizin insanlığa hediye olarak ifade buyurduğu sağlıkla ilgili mükemmel beyanlarını delillendiren ve dünyaya tanıtanların Müslümanlar arasından çıkması temennimiz olsa bile, bu durumun henüz tahakkuk etmemesi bizim için bir üzüntü kaynağıdır. Keşke İslâm dünyası içine düştüğü bilimden uzak kalma felaketinin büyüklüğünü bir an önce anlayıp Efendimizden nakledilen zengin koruyucu hekimlik mirasını araştırmayı perspektifine alabilse…
Kaynaklar
Chang-Kai Chen ve ark. “Association between chronic periodontitis and the risk of Alzheimer’s disease: a retrospective, population-based, matched-cohort study”, Alzheimer’s Research & Therapy, 9/56. 2017, Springer.
Jake Chen ve ark. “The Periodontal Pathogen Fusobacterium nucleatum Exacerbates Alzheimer’s Pathogenesis via Specific Pathways”, Front. Aging Neurosci, 2022, 14:912709. doi: 10.3389/fnagi.2022.912709
Julie Rafferty, “Studying the Link Between Gum Disease and Alzheimer’s Disease. Researchers at the School of Dental Medicine hope that targeting the bacteria that cause periodontal disease will one day slow the progress of Alzheimer’s”, 2022, now.tufts.edu/2022/07/11/studying-link-between-gum-disease-and-alzheimers-disease
May A. Beydoun ve ark. “Clinical and bacterial markers of periodontitis and their association with incident all-cause and Alzheimer’s disease dementia in a large national survey”, Journal of Alzheimer’s Disease. 2020; 75(1): 157–172. doi: 10.3233/JAD-200064.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/agiz-sagligi-ve-alzheimer/feed/ 0 Yetişkin Eğitimi
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/yetiskin-egitimi/
Yetişkin eğitimi, bugün eğitim camiasının üzerinde durduğu en önemli konulardan biridir. Yetişkin eğitimi, camilerde dinlediğimiz hutbelerden, çay muhabbetlerine, iş yerindeki eğitim programlarından televizyonlarda yayımlanan pek çok programa kadar hayatımızda yer alır. Özellikle gelişen teknoloji ve sosyal medya sayesinde bilginin çok hızlı yayıldığı günümüzde, yetişkin eğitimi daha da önem kazanmıştır. Zira eskiden olduğu gibi belli bir yaşa kadar eğitim alıp sonrasında belli bir işte çalışmak, bugünün şartlarında yeterli olmamaktadır. Bu yüzden pek çok üniversite veya benzeri kurum, akşam kursları veya internet üzerinden uzaktan eğitim programları açmakta ve toplumun ihtiyaç duyduğu kendini geliştirme imkânları sunmaktadır. Bu programlara ilginin fazlalığı, konunun önemine işaret etmektedir. Peki, yetişkinlere eğitim verenlerin dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?
Konuya Vâkıf Olma
Anlatılan veya öğretilmek istenen meselelere vâkıf olmak her öğretmenden beklenen öncelikli bir husustur. Lakin özellikle küçük çocukların veya gençlerin eğitiminde, öğrencinin öğretmene bakış açısından ötürü bu husus çok önem arz etmeyebilir. Zira o yaştaki çocuklar, öğretmenlerinin bilgi seviyesini pek sorgulamazlar. Yetişkin eğitiminde bu durum farklıdır. Öğrenciler, öğretmenin anlattıklarını farklı kaynaklardan tahkik ederler. Bu konuda kendi keyfiyetini ispatlayamayan öğretmenler öğrencinin gözünden düşmektedir. Bu yüzden özellikle yetişkin eğitiminde konuya vâkıf olma, hayatî bir ehemmiyet taşır.
Üslup
İkinci olarak dikkat edilmesi gereken husus, muhataplar ile kurulan ilişkidir. Yetişkin eğitiminde en çok bu hususta hata yapıldığı söylenilebilir. Bir öğretmen konusuna ne kadar hâkim olursa olsun eğer muhataplarına yaklaşmada yanlış bir yöntem seçiyorsa, başarılı olması çok zordur. Mesela en sık yapılan hatalardan biri, yetişkin eğitiminde öğrencilere imalarla “Ben biliyorum, siz bilmiyorsunuz.” mesajının verilmesidir. Bu tür bir yaklaşım, aksü’l-amel yapmakta ve öğrencilerde derse ve öğretmene karşı bir antipati uyandırmaktadır. Hâlbuki mütevazı bir tavır ve üslup, öğrencilerin hoşuna gidecek ve iştiyakını artıracaktır.
Yapılan bir diğer yanlış da muhatapların yetişkin olduğundan yola çıkarak onların her sorumluluğu eksiksiz olarak yerine getireceklerini bekleme hatasıdır. Çocuklarda olduğu gibi, farklı sebeplerle yetişkinlerin, bazen mesuliyetlerini yerine getirmedikleri görülmektedir. Zira çoğu çalışan veya aile sahibi olan yetişkin öğrenciler, yoğunluklarından veya başka meselelerden ötürü üzerlerine düşen sorumlulukları unutabilirler. Bunları önlemek adına, verilen ödevin son tarihi veya sınavın tarihi yaklaştıkça onlara hatırlatılabilir ve konunun ehemmiyeti onları sıkmayacak şekilde tekrar edilebilir.
Kendini Yenileme
Benzer bir husus sohbetlerde de gözlenmektedir. Yıllarca bu tür programlara katılanlarda bir ülfet oluşmakta ve anlatılan meselelere karşı ilgi azalmaktadır. Katılımcıların yaşı ve tecrübesi ile doğru orantılı olarak bu sohbetleri yapanların gayreti, hazırlığı ve kendilerini yenilemeleri çok mühimdir. Aksi takdirde aynı cümleleri, örnekleri ve yorumları duyan katılımcılarda meselelere karşı soğukluk olacaktır.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususa şöyle dikkat çeker: “Bazıları 20–30 senedir insanlık yolunda koşturan bir dairenin içinde bulunabilir. Fakat beslenme mekanizması sağlam işletilmemişse turnikeye önce girenlerin bilgileri diğerlerinin on sene gerisinde kalabilir. Daha da acısı turnikeye önce girenlerin bunun farkında olmamalarıdır. Bu açıdan bir kere daha kefeni yırtıp bir kere daha yeniden gömlek giyip, bir kere daha vira bismillah diyerek meseleyi yeniden ele alma, yeniden anlama ve yeniden tahlil etmeye koyulmamız iktiza ediyor. Yoksa hiç farkına varmaksızın pek çok yanlışlık içine girilir. En çok yanlış yapanlar da kıdemine güvenenlerdir. Mübtediler onlara göre daha az yanlış yaparlar. Çünkü onlar bir gözüyle yapacağı işe odaklanırken diğer gözüyle de önlerindeki rehberlere bakarlar. Fakat ne zaman ki insanın zihninde ‘Bunca yıldır işin içindeyim. Ben de bir şeyler biliyorum.’ mülâhazası oluşmaya başlarsa, bilmelidir ki, o çoktan işin dışına çıkmıştır, olup bitenlerin farkında değildir. İşte böyle bir duruma düşmemek için herkesin her sene bir iki defa bir araya gelerek, müktesebatını, işin neresinde durduğunu, ne tür hatalar yaptığını gözden geçirmesi, aynı hataları bir daha yapmamak için alınması gereken tedbirleri ve gelecekte yapılması düşünülen iş ve projeleri müzakere masasına yatırması gerekir.”[1]
“Meseleler her defasında bir format değişikliği ve farklı bir şive ile sunulabildiği takdirde, bu durum beraberinde farklı bir neşve getirir; o da insanda farklı bir inşiraha sebebiyet verir. Evet, eğer siz meselelerinizi hep bir farklılık içinde sunabilirseniz, onları sürekli kendi derinlik ve enginliğiyle sunmuş ve dikkatleri de bu hakikatlere çekmiş olursunuz. Bu da temsil ettiğiniz meselelere karşı gönüllerde saygı uyarır.”[2]
Gönüllere Hitap Etme
Her öğretmenden beklendiği gibi, yetişkin eğitiminde de öğretmenden beklenilen vazife, gönüllere hitap edebilmektir. Anlattığı konuya hâkim, işini severek yapan eğitim gönüllüleri, yaşlarına ve konumlarına göre muhataplarına en uygun metotlarla hitap edip derslerini verebilirler.
Öğretmenlerin derslere hazırlıklı ve erken gelmeleri çok önemlidir. Bu sayede öğrencilerle hususî olarak ilgilenilebilir. Teneffüslerde veya okul sonrası müsait olan öğrencilerle merak ettikleri hususlar müzakere edilebilir. Öğrencilere dua etmek de onların gönüllerine girmek için mühim bir vesiledir.
Öğrencilere ufuk kazandırma da özellikle yetişkin eğitiminde önemli bir rol oynar. Bilhassa sıkıntılarına çözüm arama, gönüllerine hitap etme adına müracaat edilecek yollardan biridir. Bu tür yaklaşımlar öğretmen-öğrenci ilişkisini kuvvetlendirir ve takdim edilen ulvî hakikatlerin benimsenmesini temin edebilir.
Dipnotlar
[1] M. Fethullah Gülen, “Sıradanlık Duygusu ve Tasrif Üslûbu”, Kırık Testi, 5 Aralık 2011, www.herkul.org/kirik-testi/siradanlik-duygusu-ve-tasrif-uslubu/
[2] A.g.e.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/yetiskin-egitimi/feed/ 0
Zeytin Çekirdeğinin Duasıhttps://caglayandergisi.com/2022/10/01/zeytin-cekirdeginin-duasi/
Tespihler türlü türlüdür, yalnız bir çeşidi var ki her tanesine, dört duvar arasının bütün çaresizliği, sancısı, hasreti siniverir: Zeytin çekirdekli tespihler…
Her sayılı zeytinden kalanın nasibi değildir bir tespih olabilmek. Küçükler, çok iriler, şekli bozuklar ayrılıp diğerleri konur güneşin altına. Güneş de sadece temmuz güneşidir ki her daim ne yakıcılığı tükenir ne de eziyeti.
Çekirdeğin bile küçüğüne, bozuk olanına dokunulmazken yüzlerce küçüğün, hastanın, yaşlının temmuz ateşinde yakılması; gönül taşıyana, vicdanı olana ayrı bir ızdıraptır. Nemrutların bitmediğine ayrı bir delil…
Kimse düşünmez matkabın, zımparanın hiçbir âlet edevatın olmadığı yerde o sert çekirdek nasıl delinir diye. Zeytin çekirdeğinin ucu sürtülür avludaki betona; bir defa, iki defa, on defa, yüzlerce defa… Eski zaman mahpuslarının geçen her günü duvara çiziktirmesi misali, sanki geçen her saat çizilir soğuk betona. Aynı anda onlarca çekirdek, bir arı kovanının vızıltısıyla doldurur âdeta küçücük avluyu. O ses belki de zeytin çekirdeğinin duasıdır, kim bilir…
Taş gibi çekirdek direnir önce, sonra sürtüne sürtüne rıza yoluna giriverir, o çilenin değmediklerinin yeri ise çoktan çöpün dibidir. Çekirdeği tutanın eli yorulur, uyuşur bazen. Bazen parmakları da nasibini alır betonun hışmından ve kanar. Bazen de dayanamaz çekirdek, kırılıverir tam da delik vermişken nasibine ayaz düşüp de kırılıveren fidanlar gibi.
Demir kapı gıcırdayıp da kantinden sipariş edilen tespih ipi nihayet gelince, artık vuslat vakti gelir sabır tanelerinin, birkaç tanesi birleşip imame olur, eğer sayıları 99’u bulmuşsa, kimi de nişane.
Mahpushane tespihi artık hazır olmak üzeredir. İpe defalarca düğüm atılır imamenin hemen üzerinden. Kimi düğümden sonraki ipi biraz daha uzun tutup imamenin püskülüne de birkaç küçük zeytin çekirdeği daha konduruverir, kaç tane zeytin gözlü bekliyorsa kendisini. Bu en küçüğü temsil eder, bu ortancayı… Ah çocuklar, niye hiç bırakmazsınız ki anne babaları.
Zaman kezzabının donup kaldığı mahpus damlarında, mazlum konukların yarasına tuz basar zeytin çekirdekleri. Bir virüsün dünyayı kasıp kavurduğu pandemi günlerinde Kâbe’de bile Cuma namazı kılınamazken, onlar şahittir, samimi, kardeşçe ve dünyevî telaşların hepsinden vâreste namazlara… Zaten Ramazan’da da ülkede cemaatle kılınan tek teravihlere onlar şahit olmamış mıdır? Daha hızlı kıldırıyor diye daha uzaktaki camiye giden tembellerin arsızlığına inat, uzun, upuzun namazlar doldurmuştur daracık koğuşu. Daha uzun tespih namazları aralamıştır belki de bambaşka âlemlere uzanan kapalı kapıları. Bayram namazlarını en kalabalık cemaatle kılmak, bayram neşesinin en az olduğu yere nasip olur ya, bu da kaderin ayrı cilvesi.
Her hücrenin bir çekirdeği var âlemde. Tespihler de “hücre çekirdeksiz olmaz” dercesine yoldaş olurlar mazlumlara. Kimse hakkında zerre kadar kötülük düşünmeyen insanlar tanışır bir duvarın en kötü, insana en yakın ve en gaddar hâliyle. Ensiz, boysuz, arsız, acımasız hücreler… Zeytin çekirdekleri yoldaş olur o an, kimi zaman elinden tutarlar mazlumun, “Geçen her dakika biraz daha yaklaşıyorsun kurtuluşa.” diye fısıldayarak, kimi zaman da tespihi olurlar Tefriciyelerin, İhlasların, Ayete’l-Kürsîlerin ve daha nicelerinin…
Bazen zeytin çekirdeklerinin tıkırtısı tek ses olur hücrede. Bazen de mazlumun dualarının yankısı çarpar sert duvarlara. Duaları inletir daracık mekânı.
Mazlumhanelerin en son misafirleri, Yusuflar medresesinin eski zaman mezunlarının bir çekirdek gerisinde kalmamak için uğraşıyor. Zalimler de tarihin çöplüğündeki meslektaşlarına taş çıkartıyor modern zamanlarda … Zeytin çekirdeklerinin duası ise hâlâ sürüyor, çekirdek kadar adaletin kalmadığı memlekette…
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/zeytin-cekirdeginin-duasi/feed/ 0
Yanık Tedavisinde Balık Derisihttps://caglayandergisi.com/2022/10/01/yanik-tedavisinde-balik-derisi/
Maria Ines o sabah işe geldiğinde kendisini neyin beklediğinden habersizdi. Restoranın mutfağında görevliydi. Çalışmaya başlayalı çok olmamıştı ki korkunç bir patlama sesi duydu. En son hatırladığı şey her yanı saran alevlerdi. Yangında ağır bir şekilde yaralanan 36 yaşındaki Maria, Dr. José Frota Enstitüsü Yanık Ünitesine getirildiğinde şuuru kapalıydı. Her iki kolu, göğsü, boynu ve yüzünün bir kısmı yanmıştı ve yanıklarının çoğu ikinci derecedendi. Doktorları ona iki yıldır üzerinde çalıştıkları, ancak henüz insanlarda uygulanmamış olan bir tedavi yöntemini tavsiye ettiklerinde, buna hayır diyemeyecek kadar çaresizdi. Yaralarına Tilapia balığı (Oreochromis niloticus) derisi yerleştirilirken hissettiği duyguyu, daha sonra verdiği bir röportajda, “Kendimi bilim kurgu filminde gibi hissettim. İlk başta balık derisi çok soğuk geldi, ama birkaç dakika içinde artık acı hissetmiyordum, serin ve rahatlatıcı bir his veriyordu. Kötü kokmadığı için de gerçekten çok şaşırmış ve buna sevinmiştim.” diyerek anlatacaktı. Tedavisi 11 gün süren Maria Ines Candido da Silva, Tilapia derisi tekniği ile tedavi edilen ilk 50 hastadan biriydi. Bu çalışma Aralık 2016’da tamamlandı ve sonuçları birçok dergide, makale ve vaka takdimleri şeklinde yayımlandı.[1] Yaratılış kanunlarını doğru okuyan Brezilyalı hekimler, yanık tedavisinde gelecek vaat eden ve birçok yönden avantajlı olan yeni bir tedavi usulünü insanlığın hizmetine sunmuşlardı.
Yanık acısını hepimiz biliriz. Sobalı evlerde büyüyen bizim nesil, çoğunlukla bu acıyla çok erken yaşlarda tanışmıştır. Ev kazalarının başında gelen ve genellikle ufak tefek yaralanmalara yol açan küçük yanık olaylarının yanı sıra, hızlanan hayat temposu ve değişen iş şartları ile birlikte derin yanık sıklığı da giderek artmaktadır. Geniş doku kaybına sebep olan ağır yanıklar, hastalar ve aileleri için çok ciddi neticeler doğurur. Zorlu tedavi süreçleri psikolojik ve maddî sıkıntıları da beraberinde getirir.
Yanıkların Sınıflandırılması
1- Birinci Derece Yanıklar: Yalnızca derinin üst tabakasının zarar gördüğü, ciltte kızarıklık ve hafif ağrıyla karakterize olan yanık tipidir. Buna en iyi örnek basit güneş yanığıdır.
2- İkinci Derece Yanıklar: Yanık olan deride kızarıklığa ek olarak içi su dolu kabarcıklar da vardır. Çok ağrılı, enfeksiyona açık yanıklardır. Yanığın tesirinde kalan vücut alanının büyüklüğü bu türde önemlidir. Geniş alanlı yanıklarda, hastanın deri yolu ile sıvı ve mineral kaybı riski vardır.
3- Üçüncü Derece Yanıklar: Deri tabakalarının tamamı yanıktan ağır derecede etkilenmiştir. Sinir uçları da hasar gördüğü için, yanığın şiddetine rağmen hasta ağrı duymaz.
4- Dördüncü Derece Yanıklar: Deri tabakalarına ek olarak, altta yatan kas, tendon ve kemik dokuları da yanmıştır.
Yanık Tedavisi
İnsan vücudunun en büyük organı olarak kabul edilen cildimiz, vücudumuzu dış dünyanın zararlı tesirlerinden koruyan, ısı ve sıvı kaybını engelleyen bir bariyer görevi görür. Bu bariyerin ortadan kalkması, bir taraftan enfeksiyonlara davetiye çıkarırken, diğer yandan da bedenin ısı ve sıvı dengesinin bozulmasına sebep olur. Bu özellikleri ile deri, yokluğu hayat ile bağdaşmayan önemli bir organımızdır. Basit ve sathî yanıklarda, yanık bölgesini temiz tutup antibakteriyel ve iyileştirmeyi hızlandıran kremler sürmek yeterli iken, derin yanıkların tedavisi çok komplekstir. Bu hastaların tedavisinde, standart yara bakımının yanı sıra, yara yatağının nekroze olmuş (ölü) dokudan temizlenmesi ve ardından oluşan bozulmaların, deri greftleri (yamaları) veya flepler (komşu derinin özel bir yöntemle kesilip çevrilerek yarayı kapatacak şekilde dikiş atılması) ile kapatılması gerekmektedir. Vücut yüzeyinin büyük bir kısmını ilgilendiren birçok yanık vakasında, tamirde kullanmak üzere hastanın vücudunda yama alınacak uygun saha bulmak bile zordur. Yama alınacak yeterli saha mevcut olsa bile, uygulanan işlem sonrası deri yamasının alındığı bölgedeki doku hasarına bağlı olarak, enfeksiyon ve ağrı riski de artar.[2] Hastanın kendi derisinden alınan yamaların (otogreft) yanı sıra, organ nakli yöntemi ile başka bir insandan (allogreft) veya farklı bir canlı türünden (ksenogreft) de yamalar alınabilir.[3] Birçok yanık hastası, yaralanmadan sonra yıllarca çok sayıda cerrahî müdahaleye mârûz kalır, bu yüzden iyileşmeleri ve normal fonksiyonlarına geri dönmeleri zaman alır.
Yanık tedavisi, özel şartlar gerektiren; eğitimli uzman ve yardımcı personel desteğine ihtiyaç duyulan; zaman, emek ve sabır isteyen pahalı bir süreçtir. Geleneksel yöntemler, beklentileri karşılama konusunda yetersizdir. Bu yüzden hastanın kendisinden veya başka bir insandan deri nakli yoluyla elde edilen yamalar yerine, iyileşen dokuya kolayca dâhil olabilen, fonksiyonel ve estetik olarak da görüntüyü çok bozmayacak, biyomateryallerin üretilmesi, yara iyileşmesini desteklemede önemli bir çığır açmıştır. Bu biyomedikal malzemeler, dokuları veya organları yenilemek ve tamir etmek için, geçici olarak hasarlı dokuların yerini alan, hücrelerin tutunmasını, çoğalmasını ve işleyişini düzenleyen ve hastanın dokusu ile yüksek biyouyumluluk ve düşük immünojenite (hastanın uygulanan yamayı reddetme ihtimalinin düşük olması) gibi mükemmel özelliklere sahip ürünlerdir. Doğrudan bir hücre veya doku grubundan elde edilen ürünler, gelişmiş yara bakımı tedavisinde son dönemde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Bunlar, insan yavrusunu rahim içinde saran koruyucu örtüler olan chorion ve amnion zarları, sığır derisi ve küçükbaş hayvan midesi gibi dokulardan da elde edilir.[4]
Bu materyallerin bir kısmı, hücre ihtiva etmeyen, kafes şeklinde dokunun iskele görevini gören liflerden (kolajen, retiküler ve elastik lifler) ve hücreler arası boşluğu dolduran organik moleküllerden (hiyalüronik asit, proteoglikan vb.) müteşekkil ürünlerdir. Hücre ihtiva etmediği için başka bir insandan ya da hayvandan elde edilen yamalara göre immün sistem tarafından reddedilme ihtimali daha düşüktür. Vücuda entegre olarak, hasarlı bölgede yeni damarların meydana gelmesini, hücre yapışması ve çoğalmasını teşvik eden, hücre göçünü düzenleyen ve böylelikle dokunun yeniden biçimlenmesini destekleyen bir yatak görevi görürler.
Ancak şap hastalığı, deli dana hastalığı gibi hayvanlardan geçen bir hastalık riski taşımaları, dinî gerekçelerle bazı hastalar tarafından reddedilmeleri ve yüksek üretim maliyetleri, memeli hayvan orijinli bu doku ürünlerinin pratikte kullanılmalarını kısıtlamaktadır. Sonuç olarak, daha geniş bir kaynak yelpazesine, daha yüksek güvenilirliğe ve daha düşük üretim maliyetine sahip olan balık, yeni bir alternatif kolajen doku kaynağı olmuştur. Nil nehri Tilapia balığının yanı sıra, soğuk su balıklarından Atlantik morina balığı da (Gadus morhua) deri yaması elde etmek için güzel bir imkândır. İlginç bir şekilde, Kuzey Atlantik morinasından insanlara bulaşabilecek, bilinen hiçbir prion (hastalık yapabilen küçük protein parçacıkları), bakteriyel veya viral hastalık yoktur; dolayısıyla, çok az bir işlemle kullanılmaya hazır hâle gelir.
Balık derisi yaması, insan amniyon zarı ve diğer memeli hayvanlardan elde edilen deri yamalarına kıyasla insan derisine daha çok benzemektedir. Deri yamasının hazırlanması sırasında, balık derisinin yapısını ve yağ bileşimini koruyan özel bir yöntem kullanılır. Balık derisi ayrıca sağlık açısından birçok faydası olan Omega-3 yağ asitleri bakımından da zengindir. Bu özellikleri ile yanık bölgenin tamiriyle beraber, diyabetik ayak tedavisi; kronik ağız yaralarının tedavisi, fıtık yırtıklarının tamiri, kulak zarı onarımı, meme hasarının düzeltilmesi, diş eti çekilmelerinde doku yenilenmesi ve beyin zarı tamiri gibi alanlarda da yaygın olarak kullanılmakta ve iyi sonuçlar elde edilmektedir.[5], [6]
Çeşitli çalışmalar, tip 1 kolajen bakımından zengin olan balık derisi malzemelerinin; hücrelerin tutunmasına, çoğalmasına ve gerekli yerlere kolayca göç etmesine izin veren, iyi gözenekli biyomedikal iskele yapısına, mekanik mukavemete, biyouyumluluğa, yüksek biyolojik çözünürlüğe (doku içerisinde zamanla eriyebilme özelliğine) sahip olduğunu göstermiştir. Dondurularak kurutulmuş Tilapia derisinin hücrelerinden arındırılmış, lifler ve organik moleküllerden müteşekkil yapısı, büyük miktarda su veya biyolojik sıvıyı emebilir. Bu da yara bölgesinin nemli kalmasını sağlar. Cilt yaralarının tamiri; bu süreci başlatan anahtar moleküllerin salınımı, hücrelerin çoğalması ve büyümesi, kan damarlarının yeniden oluşması ve dokunun tamirini içine alan dinamik bir süreçtir. Bu tamir sürecinde sadece fibroblastların (tamirden sorumlu hücreler) çoğalması yeterli değildir, diğer yandan kan damarları ve sinirlerin oluşumu da bir o kadar önemlidir. Aksi takdirde geniş ve derin bir yanığa bağlı cilt hasarının onarımı sağlıklı bir biçimde gerçekleşmez ve belirgin bir yara izi (nedbe) dokusu oluşumu ile sonuçlanır.[7]
Balık derisi yamasını benzersiz kılan diğer önemli özellikler şunlardır:
İnsan derisindeki bütün tabakaları ihtiva eder. Yapısında hücre ve doku yenilenmesini uyaran, iltihaplanmayı azaltan, bakterilerle savaşan ve sinir uçlarını koruyan çok çeşitli amino asitler, özel iyileştirici peptitler (tilapi piscidin-3 veya TP3) ve omega-3 yağ asidi mevcuttur. Kullanım kolaylığı açısından hastayı uyutmaya gerek olmaması ve pansuman ve bandaj değişimi gibi zor ve yorucu prosedürlere ihtiyaç duyulmaması önemlidir. Yaraya sıkıca yapışması, dokudan sıvı ve protein kaybını engellemesi ve nemi çok iyi bir şekilde tutması ve yüksek mekanik mukavemete sahip olması, yaraların büyük ölçüde korunmasını sağlar.
Steril bir şekilde paketlendikten sonra oda ısısında saklanabilmesi, raf ömürlerinin uzun oluşu, aynı zamanda Müslüman ve Yahudiler için dinî kaidelere uygunluğu, ticarî açıdan da tercih sebebi olmaktadır. Zaten ABD’de ilaç ruhsatlarının verildiği enstitü (FDA) tarafından da kabul belgesi alan hücresiz balık derisi yamalarının, yara tedavisinde avantajlı bir alternatif olduğu artık ispatlanmış durumdadır ve yapılan araştırmalar bunu desteklemeye devam etmektedir.[8], [9]
Dipnotlar
[1] “The revolutionary method developed in Brazil to treat severe burns with tilapia skin”, comepez.com/en/the-revolutionary-method-developed-in-brazil-to-treat-severe-burns-with-tilapia-skin
[2] Randolph Stone ve ark. “Accelerated Wound Closure of Deep Partial Thickness Burns with Acellular Fish Skin Graft”, Int J Mol Sci, 2021 Feb 4;22(4):1590.
[3] Robert S Kirsner ve ark. “Fish skin grafts compared to human amnion/chorion membrane allografts”, Wound Repair Regen, 2020 Jan;28(1):75–80.
[4] Kangning Lv ve ark. “Application of Tilapia Skin Acellular Dermal Matrix to Induce Acute Skin Wound Repair in Rats”, Front Bioeng Biotechnol, 2021; 9: 792344.
[5] Eric J Lullove ve ark. “A Multicenter, Blinded, Randomized Controlled Clinical Trial Evaluating the Effect of Omega-3–Rich Fish Skin in the Treatment of Chronic, Nonresponsive Diabetic Foot Ulcers”, Index Wounds 2021;33(7):169–177. Epub 2021 April 14.
[6] Kenan Nazaroğlu ve ark. “Treatment of Root Surface Covering By Acellular Dermal Matrix”, Bezmialem Science, 2018; 6(3): 206–211.
[7] Zhang Hu ve ark. “Marine Collagen Peptides from the Skin of Nile Tilapia (Oreochromis niloticus): Characterization and Wound Healing Evaluation”, Mar Drugs, 2017 Apr; 15(4): 102.
[8] Cod Fish Skin Graft, jorvet.com/product/cod-fish-skin-graft
[9] Edmar Maciel Lima-Junior ve ark. “Innovative treatment using tilapia skin as a xenograft for partial thickness burns after a gunpowder explosion”, J Surg Case Rep. 2019;2019(6):rjz181.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/yanik-tedavisinde-balik-derisi/feed/ 0
Bir Peygamber Kızının Hikâyesihttps://caglayandergisi.com/2022/10/01/bir-peygamber-kizinin-hikayesi/
“Medyen’in su kuyularına varınca orada davarlarını suvaran bir grup insan buldu. Onların gerisinde de, kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki kadın gördü, ‘Siz niçin bekliyorsunuz?’ diye sordu. Onlar da ‘Çobanlar hayvanlarını suvarıp ayrılmadıkça, biz suvarmayız. Babamız da hayli yaşlı olduğundan iş bize kalıyor.’ diye cevapladılar.” (Kasas, 28/23).
İlahî Beyan’da anlatılan o muhteşem kıssada, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) Medyen kuyularının başında karşılaştığı iki kız kardeşten büyüğü sendin. Adının Safura olduğunu yazıyor kaynaklar. Hem bir peygamber kızı hem de ulü’l-azm bir peygamberin eşiydin. Fakat nasibinin büyüklüğüyle değil, ferasetinle kazındın hâfızalara…
Bekleyiş
Bana hep oradaymışsın gibi geliyor. Medyen kuyusunun başına varsam seni bulabilirmişim gibi…
İşte hurma, akasya ve badem ağaçları ile çevrili şehir meydanının bir köşesinde kız kardeşinle bekliyorsunuz.
Çobanların işlerini bitirip çekilmeleri hayli vakit alıyor. Siz o sırada koyunlarınızı zapt etmeye çalışıyorsunuz.
Çobanların duyarsızlığı ürkütüyor beni. Sosyal hayatın içinde kadınları görmezden gelen erkeklerin kabalıklarını sembolize ediyor gibiler.
Siz peygamber bir babadan aldığınız terbiye gereği erkeklerin arasına sokulmuyorsunuz. Onlar da medeniyet görmemişliklerinin gereği olarak sizi öteliyor, yokmuşsunuz gibi davranıyorlar.
Kim bilir bu kaçıncı şikayetsiz bekleyişiniz… Öyle sanıyorum nicedir, aslında çobanların çekilişini değil, Hazreti Musa’nın gelişini bekliyor; çobanlardan değil, Rabbinizden bir necat istiyorsunuz.
Karşılaşma
İlahî takdir Hazreti Musa ile yolunuzu o kuyu başında kesiştiriyor. Hazreti Musa, Firavun’un sarayında, Hazreti Asya (Asiye) tarafından büyütülmüş, saray terbiyesi görmüş bir centilmen. Kadınlarla nasıl konuşulacağının bilgisi ile yanınıza yaklaşıyor. Nezaketle size niçin beklediğinizi soruyor. Sesi sana güven veriyor. Sen çobanlara yaklaşmadığın hâlde ilk defa karşılaştığınız bu “yabancı” ile konuşuyor ve ona koyunlarınıza su vermek için beklediğinizi söylüyorsun. Babanızın yaşlı olduğunu ilave ediyorsun sözlerine. Yardıma olan ihtiyacınızın bir güne mahsus olmadığına işaret eder gibisin.
Hazreti Musa yaklaşık sekiz günlük yoldan aç ve yorgun olarak gelmiş olmasına rağmen tereddütsüz sürünüzü önüne katıp suvarıyor. Ardından sizden teşekkür bile beklemeden bir ağaç gölgesine çekiliyor.
Siz sürünüzle evinizin yolunu tutarken o, yüzünü Rabbine çevirmiş, “Yâ Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” (Kasas, 28/24) diye dua ediyor. Böylece peygamber yolunun yolcularına sadece centilmenlik dersi değil, dergâh-ı ulûhiyete ihtiyaçların nasıl arz edileceğine dair de bir edep dersi veriyor. Elbette hiçbir iyiliği küçümsememek gerektiği konusunda da… Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allah’tan korkun ve iyiliklerden hiçbir şeyi küçük görmeyin!”[1] hadis-i şerifini âdeta cisme büründürüyor.
Davet
O gün eve her zamankinden daha erken dönüyorsunuz. Babacığınız şaşırıyor sizi görünce, seviniyor. Siz heyecanla anlatıyorsunuz. Hazreti Şuayb (aleyhisselâm) emeğe saygılı, kadirşinas. İyiliğe iyilikle cevap vermek istiyor. İhtimal o da bir süredir Hazreti Musa’nın yolunu gözlüyor. Onu davet etmen için seni gönderiyor.
Kur’ân-ı Kerim senin Hazreti Musa’nın yanına “utangaç bir tavırla yürüyerek çıkageldiğini” vurgulayarak hayâ duyguna dikkat çekiyor.
“Bize sunduğun hizmetin ücretini vermek üzere babam seni davet ediyor.” (Kasas, 28/25) diyorsun.
Hazreti Musa, belki içine bir şey düşer de kendisini meşgul eder diye (hâşâ ki öyle bir şey olsun), senin önde yürümeni istemiyor. Sen yolu tarif ederken o iffet âbidesini takip ediyorsun.
Hazreti Musa, başından geçen olayları anlatınca babacığın ona, “Endişe etme, o zalimlerin elinden artık kurtuldun!” (Kasas, 28/25) diyor.
Feraset
İbn Mesud Hazretleri, insanlar içinde en ferasetli olanların üç kişi olduğunu söylüyor:
İlki eşine, Hazreti Yusuf için: “Ona güzel bak ve hoş tut! Ümit edilir ki bize faydası dokunur veya evlat ediniriz.” diyen Mısır Azizi…
İkincisi, Hazreti Musa’yı ırmakta bulunca: “Sana ve bana göz aydınlığı… Öldürmeyin; bize faydalı olacağı ümit edilir ya da onu evlat ediniriz.” diyerek ferasetini gösteren Firavun’un zevcesi Asya validemiz…
Üçüncüsü de sensin.[2]
Hazreti Musa hakkında: “Babacığım! Bunu işçi olarak tut, zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.” (Kasas, 28/26) diyorsun.
Böylece biz, bir erkekte aranması gereken temel vasıfları senin vasıtanla öğreniyoruz: Güven, güç ve beceri, centilmenlik, fedakârlık ve yardımseverlik, saygı ve iffet.
Söz
O, “taşa ağaca bile kendini dinlettiren peygamberlerin hatibi Hazreti Şuayb”,[3] Hazreti Musa’ya, “Kızlarımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Buna karşılık sen de sekiz yıl yanımda çalışırsın; şayet süreyi on yıla çıkarırsan, o da senin ikramın olur. Ben seni zahmete sokmak istemem. İnşaallah benim dürüst bir insan olduğumu göreceksin.” (Kasas, 28/27) diyerek bir teklifte bulunuyor.
Hocaefendi’nin ifadesi ile Hazreti Şuayb, bir nebi feraseti ile Hazreti Musa’ya 8–10 sene sonra vahiy geleceğini anlıyor ve torunlarının nebi çocuğu olmasını arzu ettiğinden dolayı da Hazreti Musa’ya, yanında kalıp hizmet etmeyi şart koşuyor.[4]
Hazreti Musa, “Bu seninle benim aramızdaki bir sözleşmedir. Bu iki müddetten hangisini yerine getirirsem buna itiraz edilemez. Yaptığımız bu sözleşmeye Allah da şahit olsun.” (Kasas, 28/28) diyor. Bu davranışı ile de o yüce nebi bize, “Bir işe başlarken şartların net olarak ortaya konulduğu bir sözleşme yapın.” nasihatinde bulunuyor.
Adına ister nişanlılık diyelim ister söz, 10 yıl bekliyorsun Hazreti Musa’yı. O süre zarfında o kutlu peygamber, koyunlarınızı güderken aynı zamanda sevgili babanın rahle-i tedrisinde nübüvvet mesleğinin sırlarını da öğreniyor. Sen de marifet ve muhabbette derinleştikçe derinleşiyor, ulü’l-azm bir peygambere eş olma kıvamına erişiyorsun.
10 yılın sonunda Medyen’den ayrılıyorsunuz. Bu senin ilk hicretin. Babana ve kız kardeşine veda ediyorsun.
Yolculuk
Yolculuk sırasında Hazreti Musa’nın sana olan şefkati dikkati çekiyor. Âdeta üzerine titriyor.
“Hani o çölde, gece yol alırken, bir ateş gördü uzaktan. ‘Durun!’ dedi, ailesine: ‘Bir ateş ilişti gözüme. Oraya doğru gideyim. Belki oradan bir kor alıp size getiririm. Belki orada yolu bilen birini bulurum.” (Taha, 20/10).
Üşüdüğünüz için, mevsim kış olmalı diyor müfessirler. Hazreti Musa’nın kurduğu çoğul cümlelerden senin hamile olduğun neticesini çıkarıyorlar. İşaret ettikleri bir şey daha var: Hazreti Musa’ya peygamberlik verilişinin, ailesini ısıtabilmek için ihtiyaç duyduğu ateşi bulmak üzere yola çıkmasıyla gerçekleşmesi. Yaşatma idealini en yakınlarından başlatması… İbnü’l-Arabî Hazretleri bu muhteşem tablonun altını çizerken, “Hazreti Musa ailesine ateş aramak için yola çıktığında vahyi bulmuştu. Yani Hakk’a, halka hizmet ederek ulaşmıştı!”[5] diyor.
İz
Öyle görünüyor ki Hazreti Hatice gibi sen de eşine ilk iman eden olmakla şerefleniyorsun. Kur’ân senin hakkında daha fazla bilgi vermiyor bize. Hazreti Musa güvenliğinizi sağlamak için sizi babanın yanına mı bırakıp döndü, yoksa onunla birlikte Mısır’a mı gittiniz? Aile birleşimi için kaç yıl beklediniz, bilmiyoruz. Kızıldeniz’den geçerken Hazreti Musa’nın yanında mıydın? Ya sonrasında, kavmiyle mücadele ederken? Gökten bıldırcın ve kudret helvası yağarken, İsrailoğulları Sâmirî’nin yaptığı puta taparken, Karun serveti ile yerin dibine batarken, Hazreti Musa Tur Dağı’ndan vahiy levhaları ile döndüğünde orada mıydın? Ümmetin kadınlarına rehberlik etmiş miydin? Kaç çocuğun olmuştu? Onların arasında peygamberlikle şereflendirilen var mıydı? Bilmiyoruz…
Ama bildiğimiz kadarı bile sana hayran olmaya yetiyor. Çizgini koruduğun ve ömrünün sonuna kadar bir iffet ve feraset âbidesi olarak yaşadığın konusunda tam bir kanaat besliyoruz. Tarihî dedikodulara ihtiyaç duymadan, vahyin aydınlığında hayran olabiliyoruz sana. Bunun için bir tek âyet bize yetiyor. Hazreti Musa’nın hikâyesi ile kesişen hikâyen, kadınlık âleminin başına taç… Varlığınla şakirâne iftihar ediyoruz.
Allah bizi de sana, hakikat yolunda izini takip ettiklerine bağışlasın.
Dipnotlar
[1] Ahmed ibn Hanbel, El-Müsned, 5/63; En-Nesâî, Es-Sünenü’l-Kübrâ, 5/486; Et-Taberânî, El-Mu’cemü’l-Kebîr, 7/63.
[2] Ebu’l-Berakât Abdullah ibn Ahmed ibn Mahmûd en-Nesefî, Nesefî Tefsiri: Medârikü’t-Tenzîl ve Hakâikû’t-Te’vîl, www.islamilimleri.com/Tefsir/Tefsir/Fihrist.htm
[3] M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-1, İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 219.
[4] A.g.e. s. 218–219.
[5] Ekrem Demirli, Şair Sufiler, İstanbul: Sufi Kitap, 2018.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/bir-peygamber-kizinin-hikayesi/feed/ 0
James Webb Uzay Teleskobuhttps://caglayandergisi.com/2022/10/01/james-webb-uzay-teleskobu/
Bulutsuz gecelerde uzay, Allah’ın sanatından yansıyan manzaraları bizlere gösterir. Aslında bu parıl parıl gökyüzünde çıplak gözle gördüğümüz sadece Samanyolu galaksimizdir. Dünya’ya yakın beş gezegen (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn) teleskopsuz görülebilir. Bir derin uzay teleskobuyla alınan görüntüde, karanlık fon üstündeki parlak bir nokta ise, çok uzaklardaki tek bir galaksiye (yüz milyarlarca yıldız barındıran bir gök adasına) karşılık gelir. Spiral, eliptik veya düzensiz şekilli olabilen bir galaksinin gözümüze küçük spiral bir nohut veya mercimek tanesi gibi gözükmesi için aradaki mesafenin akıl almayacak kadar büyük olması gerekir.
Dünya, Güneş’in etrafında saniyede 30 km; Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksi merkezindeki süper ağır ve yoğun (dört milyon Güneş kütlesindeki) kara delik etrafında saniyede 200 km; Samanyolu Galaksisi de içinde bulunduğu galaksi kümesi (Lokal Grup) merkezinin etrafında saniyede 583 km hızla hareket etmektedir. Lokal Grup ise, Virgo Kümesi içindeki yörüngesinde daha yüksek bir hızla döner. Mesafeler çok uzun, kütleler çok büyük, hızlar çok yüksek… Sürekli genişleyen kâinatın ne kadar büyük olduğu, tahmin edilenden daha fazla galaksi kümesi barındırdığı ancak derin uzay teleskoplarıyla anlaşılabilmektedir.
Yakın geçmişte Hubble Uzay Teleskobu kendinden çok söz ettirdi. Alçak Dünya yörüngesine 1990’da fırlatılan, tamirat, sistem değiştirme ve kapasite artırmaya yönelik uzay mekiği işlemleriyle beş defa müdahale edilen ABD projesi Hubble’ın 2040’a kadar hizmet vermesi planlanıyor.
Aralık 2021’de gönderilen ve hâlen uzaydaki en büyük optik teleskop olan James Webb Uzay Teleskobu (JWST) ise, Hubble’dan daha büyük, daha masraflı bir proje olarak bütün dünyanın gündemine girmiştir. Hubble görünür ve morötesi ışık bandında ölçüm yaparken bu yeni James Webb teleskobunun hedefi, gök cisimlerini yaydıkları kızılötesi (infared) ışınlarla belirlemek ve tanımaktır. Atmosferdeki su buharı, kızılötesi ışınların büyük kısmını soğurması sebebiyle, yeryüzündeki kızılötesi teleskoplar sağlıklı bilgi sağlayamadığı için, bu tip teleskopların Dünya atmosferi dışında çalışması gerekmektedir.
Uzay Teleskopları
İlk uzay teleskobu 1983’de gönderilen ve 10 ay çalışan Kızılötesi Astronomik Uydu Teleskobu’ydu (IRAS, Infrared Astronomical Satellite). ABD, Hollanda ve Birleşik Krallık ortak projesi olan bu teleskop 12, 25, 60 ve 100 mikron[1]dalga boylu kızılötesi ışın yayan 250 binden fazla gök cismi gözlemledi.
İkincisi, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından tasarlanan, Japonya–ABD ortaklı Kızılötesi Uzay Gözlemevi’ydi (ISO, Infrared Space Observatory). 1995–1998 arasında hizmet veren bu teleskop, 2,5–240 mikron dalga boylu kızılötesinde, uzak gezegenleri gözlemledi.
“Uzay teleskobu” kavramını 1940’larda ortaya atan Lyman Spitzer onuruna isimlendirilen ve 2003–2020 arası faaliyet gösteren Spitzer Uzay Teleskobu üçüncü önemli projeydi. Bu teleskobun görev süresi iki buçuk yıl olarak planlanmıştı. Bütün cihazlarının mutlak sıfıra (0 Kelvin = –273,15°C) yakın derecelerde tutulması için kullanılan sıvı helyum[2]2009’da tükense de teleskop çok kısa dalga boylu kızılötesi kamerasının çalışmaya devam etmesiyle 2020’ye kadar faaliyette kaldı.
Dördüncü önemli proje 2009’da gönderilen ve 2018’de emekliye ayrılan Kepler Uzay Teleskobu’ydu. Hedefi Samanyolu’ndaki yaklaşık 100 milyar yıldızdan kaçının etrafında Dünya gibi yaşanabilir gezegenlerin olabileceğini tespit etmekti. Alman astronom, matematikçi ve müzik yazarı Johannes Kepler (1571–1630) dört asır önce keşfettiği üç evrensel kanunla hatırlanır. Allah inancından taviz vermeden yaşamış, mahrumiyetleri göze almış, hayatı sürgün ve hastalıklarla geçmiş Kepler’in ismiyle anılan teleskop, 530 binden fazla yıldız gözlemledi ve 2600’den fazla gezegen tespit etti.
2009 yılına kadar uzaya gönderilmiş olan teleskopların en büyüğü olarak yörüngeye yerleştirilen Herschel Uzay Teleskobu ise üç buçuk metre çapında aynasıyla, uzak kızılötesi ve milimetre altı dalga bandında (55–672 mikron) gözlem yapıyordu. Teleskoba, kızılötesi spektrumun ve Uranüs gezegeninin kâşifi İngiliz astronom ve besteci Frederick William Herschel (1738–1822) ile astronom kızkardeşi Caroline Herschel’in (1750–1848) ismi verilmişti. Soğutucu malzemenin tükenmesi sebebiyle 2013’te faaliyeti sona eren Herschel, uzaydaki en soğuk ve tozumsu cisimleri, yıldızların yaratıldığı soğuk kozaları ve yeni yıldızlarla şekillenen galaksileri görebiliyor, su moleküllerinin yaratılma sürecini araştırıyordu.
James Webb Uzay Teleskobu
Yapımı 2016’da tamamlanan ve 10 milyar dolara mal olan James Webb Teleskobu’nun ağırlığı 6,200 kg, teleskobu taşıyan uzay aracı ise 350 kg’dır. Grafit kompozitten yapılı taşıyıcı sayesinde, teleskop hassas dokunmalarla yönlendirilmekte ve en küçük titreşimler bile sıfırlanabilmektedir. Araç, kendisini uzaya taşıyan Ariane 5 roketinden ayrılıp yörüngeye oturduktan sonra vazife sırasında kullanmak üzere, sahip olduğu bir çifti yedek olmak üzere iki çift roket motoruyla yol alıp konumunu koruyabilmektedir. Ayrıca gerektiğinde konumunu kontrol ve düzeltme için sekiz küçük itici motor eklenmiş olup bunlar da yakıt olarak inorganik bileşik olan hidrazin (N2H4, 159 litre), oksijen kaynağı olarak dinitrojen tetroksit kullanmaktadır (79,5 litre).
Teleskobun altına monte edilen Entegre Bilim Cihazları Modülü’nde, teleskobun elektriğini, bilgisayar işletimini, soğutmayı ve ana yapının gücünü sağlayan dört cihaz ve kamera bulundurmasının yanında, aynaları ayarlama ve 10 nanometre hassasiyetle düzeltmek için 132 küçük motor da eklenmiştir. Güneş’ten doğrudan, Dünya ve Ay’dan yansıyarak gelen ışıkla teleskobun ısınmaması için, her biri insan saçı kalınlığında beş tabakadan yapılmış bir ısı kalkanı vardır ve –269°C’den + 400°C sıcaklığa kadar dayanıklıdır.
Dünya’dan 1,5 milyon kilometre uzaklıkta Güneş etrafındaki bir yörüngede Güneş–Dünya L2 Lagrange noktası[3]yakınına yerleştirilen araç, bu nokta etrafında periyodik olarak dönmektedir. L2 Güneş ve Dünya’nın çekimlerinin birbirini dengelediği, ikisinin arasındaki bir sıfır çekim noktası olduğundan, uzay aracı aslında Güneş etrafında Dünya ile aynı sürede dönmekte ve böylece Dünya’ya yakın kalarak hızlı bir veri alışverişi sağlanmaktadır.[4]
Bu yeni teleskop çok yüksek hassasiyet ve çözünürlüğüyle, Hubble için çok uzak, dolayısıyla çok yaşlı, ışığı 100 kat zayıf ve sönük kalan galaksileri bile net görebilmektedir. James Webb Teleskobu’nun altı buçuk metre çapındaki ana aynası (Hubble’ınki 2,4 metre), altın kaplı berilyumdan yapılı 18 altıgen aynadan teşkil edilmiştir. Bu şekilde teleskobun ışık toplayıcı alan kapasitesi, Hubble’ın altı katı olarak 25 m2’yi bulmaktadır. Hubble Teleskobu yakın morötesi, görünür ve yakın kızılötesi spektrumda gözlem yaparken, James Webb Teleskobu görünür ışığın kırmızı bandında ve orta kızılötesinde (0,6–28,3 mikron) çalışmakta, aşırı soğuk şartlarda (–223°C) tutularak, kendisinden kızılötesi ışık yayılması ve bunun uzaydan gelen kızılötesi ışıkla karışıp parazit yapması önlenmiş olmaktadır.
En az 10 yıl çalışması planlanan, 20 yıla kadar faaliyet göstermesi beklenen JWST’nin ana hedefleri şunlardır:
Büyük Patlama sonrasında yaratılan ilk yıldızları ve galaksileri araştırmak.
Galaksilerin nasıl değiştiğini belirlemek.
Yıldız sistemlerini, merkezde yıldızın oluşumundan, etrafında gezegenlerin şekillenme safhasına kadar gözlemlemek.
Güneş Sistemi dâhil, yıldız sistemlerinin fizikokimyasını, Güneş Sistemi’nin dışındaki gezegenlerin atmosferlerinde hayat için gerekli kimyayı araştırmak.
Bu hedeflere ancak kızılötesi ölçümlerle ulaşılabilmektedir. Teleskobun yakın ve orta kızılötesi gözlem için tasarlanması şu sebeplerden dolayı önemlidir:
– Kâinatın tahmini yaratılış dönemlerine ait bilgiler gönderen çok uzak ve yaşlı gök cisimleri, aslında görünür ışık da yayar, fakat bu ışık kırmızıya kaydığı[5] için ancak kızılötesi astronomiyle gözlemlenebilir.
– Kızılötesi ışık, nebulalardan görünür ışığa göre daha kolay geçer.
– Bazı yıldızların etrafında dolanan toz kırıntı halkaları[6] ile gezegenler kızılötesi ışık yayar.
– Kızılötesi ışığın yeryüzünden incelenmesi zordur. Çünkü atmosferdeki su buharı, karbon dioksit ve metan, bunu engeller. Aynası ancak 15°C’de tutulabilen ve James Webb Teleskobu gibi yeterince soğutulamayan Hubble gibi bir uzay teleskobu ise, bizzat kendisi radyasyon yaydığı için bu kızılötesi bantları incelemekte yetersizdir.
Kâinatta en uzak yerleri, Güneş Sistemi’ndeki gezegenleri, uyduları, kuyruklu yıldızları, asteroidleri, Kuiper kuşağındaki cisimleri gözlemleyen bu yeni teleskop, süpernova ve gama ışını patlaması gibi planlanmamış, ani gelişen hedefleri de verilecek bir kararla 48 saat içinde inceleyebilecektir.
Teleskobun C3 ayna bölümüne mayıs sonunda büyükçe bir toz zerresi olan bir mikro meteorit çarptı. Fırlatıldıktan sonra beşinci ve en büyük olan bu çarpmanın verdiği hasar, 10 Temmuz’da tamir edilerek çalışmalara hazır hâle getirildi.
Hubble’dan farklı olarak, gerektiğinde uzay aracı ve astronot gönderip müdahale etmek mümkün olmayan James Webb Teleskobu için NASA sadece uzaktan kumanda ile yakıt depolarına, çıkarılabilir ısı koruyucularına ve kenetlenme noktalarına müdahale edebilmektedir.
İlk Görüntüler
NASA, teleskobun tespit ettiği ilk kızılötesi görüntüleri 12 Temmuz 2022’de kamuoyuna açtı. Bir gün önce Başkan Joe Biden en heyecan verici kızılötesi görüntüyü yayımladı. Webb’in bu ilk derin alan görüntüsünde, Dünya’nın Güney Yarımküresi’nden görülebilen 4,6 milyar ışık yılı uzaklıkta binlerce galaksinin oluşturduğu bir galaksi kümesi ile bu kümenin çekim kuvvetinin etkisiyle yol açtığı mercekleme (büyütme) sonucunda arka fonda 13,1 milyar ışık yılı uzaklıkta kırmızıya kayan dalga boylu ışık yayan galaksiler görülmektedir. 12 Temmuz’da yayımlanan bazı görüntüler şunlardır:
Karina Bulutsusu’nda yıldızların doğduğu NGC 3324 bölgesinde, Dünya’dan 8500 ışık yılı uzakta, parıldayan yıldızlar, “kozmik uçurumlar”, “dağ” ve “vadi” benzeri yapılarla dolu renkli bir manzara.
Dünya’dan 1120 ışık yılı uzaktaki bir yıldızın etrafında dönen dev bir gaz gezegenin su ihtiva eden atmosferinin analizi (WASP-96b).
Dünya’dan 2500 ışık yılı uzaklıkta ölen bir yıldızın dışarı attığı gaz ve toz bulutları (Güney Halka Bulutsusu).
Dünya’dan 290 milyon ışık yılı uzaklıkta, gaz ve toz bulutlarının çarpışmasıyla yeni yıldızların yaratıldığı beş galaksinin fotoğrafı (Stephan Beşlisi).
NASA 14 Temmuz’da, yüksek çözünürlük ve hızda alınmış yeni görüntüler yayımladı. Bunlar arasında Güneş Sistemi’nin içindeki ve dışındaki bazı gezegenler ve diğer gök cisimleri de bulunmaktadır. Ayrıca galaksi merkezi yönünde kara delik çekim tesiri sebebiyle, kütlece daha yoğun bir alanda yüzlerce yıldızın spektrumu eş zamanlı olarak elde edildi. Bu konuda çalışan bilim insanlarının kaleme aldığı, teleskobun performansının beklenenden daha iyi olduğunu anlatan bir makalede, ulaşılan diğer hedefler şöyle sıralanmaktadır:
Arka arkaya çok kısa süreli poz alarak gök cisimlerinin hareketini dondurmaya dayanan tekniğin uzayda ilk defa uygulanmasıyla net görüntülenen çok küçük kütleli AB Doradus C yıldızı.
Jüpiter ve uyduları Europa, Thebe ve Metis ile isim verilen sekiz asteroid.
Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen: HAT-P-14b.
Parlak bir M-cüce yıldız etrafında dönen, Dünya’dan büyük, çok sıcak bir dev gezegen (L168-9b).
Webb teleskobunun ilk görüntülerini takip eden iki hafta içinde, birçok taslak makalede, Büyük Patlama’dan 235–280 milyon yıl sonra yaratıldığı düşünülen ilk galaksiler tanımlanmıştır.
Bitirirken
Belli sıcaklıkta her cisim bir ısı enerjisine (atom hareketi) sahiptir. Dolayısıyla kızılötesi ışık yayar. Bu, o cismin âdeta parmak izidir. Böylece ilk yaratılış sonrasında uzayın genişlemesine ve sıcaklığın düşmesine bağlı ilk cisimler (ki bunlar en yaşlı, en uzak olanlardır), ayrıca yeni yıldız ve gezegenlerin yaratılma safhaları veya yaşlı yıldızların ölümü takip edilebilir.
Bugün astrofiziğin vardığı sonuç şudur: Uzayda ne kadar uzağa gidersek gidelim, her nokta merkez gibi davranmakta olduğundan, kâinata sınır biçmek bugün için imkânsız görünmektedir. Gelecekte daha gelişmiş bir teleskop belki 20 milyar ışık yılı uzaktan kızılötesi ışık alabilirse, kâinatın yaşı daha geriye çekilebilir ve büyüklüğünün ölçülemeyeceği bir kere daha gösterilebilir. Ancak uzay ne kadar derin gözlemlere konu olsa da değişmeyen tek kanun “yıldız ve galaksi sistemlerinin iç içe dairelerden yapılı ve parçaları birbirine bağlı tek bir sistem olduğudur.”
Kızılötesi Astronomi
İngiliz astronom Frederick William Herschel 1800 yılında yıldız ışıklarının dalga boyu dağılımlarını ölçmek için geliştirdiği uzay spektrofotometri metoduyla yaptığı deneyde, Güneş ışığını optik prizmadan geçirip farklı renklerine ayırdı ve bunların altına termometre koydu. Termometrede en yüksek sıcaklık artışı, görünür ışığın dışında, kırmızı rengin hemen ötesindeydi. Herschel, Güneş’ten görünür ışığın yanı sıra, gözle görülemeyen bir ışığın daha geldiği sonucunu çıkardı. Bu, 0,7–1 milimetre dalga boylu kızılötesi radyasyonu “ısıl ışımalar” olarak adlandırdı (gece görüş veya termal kamera sistemi). Herschel ayrıca, Mars’ın kendi ekseni etrafındaki dönme süresini daha yüksek hassasiyetle ölçtü ve kutup bölgelerindeki buzul örtülerinin mevsimlere bağlı olarak değiştiğini belirledi (Mars’ın kuzey ve güney kutuplarında kışın buzul hâlde %70 oranında su ve %25–30 oranında CO2 bulunduğu ve bu oranların yazın azaldığı bugün biliniyor ve takip ediliyor). Uranüs’ün bugün bilinen 27 uydusundan en büyük olan Titan ve Oberon’u, Satürn’ün Enceladus ve Mimas uydularını keşfetti.
James Webb
2002 yılında NASA, Hubble’dan sonra gönderilecek uzay teleskobuna, Apollo programındaki başarılarından dolayı James Webb adını verdiğini açıkladı. James Edwin Webb (1906–1992) NASA’nın 1961–1968 arasındaki ikinci başkanı olarak kritik bir rol almıştı. Webb, Başkan Truman hükümetinde 1949–1953 yılları arasında müsteşarlık görevinde bulunmuştu. Bürokrasiyi iyi biliyordu, Washington’da çarkların nasıl döndüğünü bizzat tecrübe etmişti ve organizasyon konusunda kabiliyetliydi. Bundan dolayı, Başkan John F. Kennedy’nin yardımcısı (ve daha sonra ABD Başkanı olacak olan) Lyndon B. Johnson, 1961’de Webb’i NASA’ya Başkan Yardımcısı olarak atadı. Ruslar’ın 1957’de uzay çağının başlangıcını simgeleyen ilk uyduyu (Sputnik) göndermesi üzerine ABD 1958’de NASA’yı kurdu. Nisan 1961’de Rus kozmonot Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu. Bunun üzerine Mayıs 1961’de bizzat Başkan Kennedy ABD’nin uzay hedefini açıkladı: 10 yıl içinde Ay’a insan indirmek. NASA’nın Apollo programının (1961–1972) başarısında Webb’in büyük rolü oldu. Ocak 1967’de ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirmesi planlanan, fakat üç astronotun yanarak can verdiği Apollo 1 faciasına rağmen Webb kurum içinden ve Amerikan yönetiminden gelen tepkileri yumuşatmayı becerdi. Fakat 1968’de, insanlı ilk Apollo uçuş misyonu (Apollo 7) öncesinde, Başkan Johnson’ın seçimlerde tekrar aday olmayacağını açıklaması üzerine emekliye ayrıldı.
Dipnotlar
[1] Mikron, metrenin milyonda biridir.
[2] Süperakışkan helyum, sıfır viskoziteye sahiptir, bu yüzden herhangi bir kinetik enerji kaybı olmaksızın akış göstermesi için soğutularak sıvılaştırılır ve sistemin soğutulmasında kullanılır.
[3] Gök mekaniğinde Lagrange noktaları, iki büyük gök cisminin (Güneş ve Dünya) çekim kuvveti altındaki küçük nesneler (teleskop) için denge noktalarıdır. Normalde bu iki kütle, belli bir noktaya eşit olmayan kütle çekim kuvveti uygular. Bu durum, o noktada eğer bir cisim varsa onu yörüngesinden saptırır. Beş Lagrange noktasında ise iki büyük kütlenin kütle çekim kuvvetleriyle o noktalardaki cisimlerin yörünge merkezkaç kuvvetleri birbirini dengeler. Bu yüzden uzay araçlarının ideal lokasyonlar olan Lagrange noktalarından birine yerleştirilip yörüngesinde sapma yapmadan veya sapsa da küçük düzeltmelerle dönmesi sağlanır. Bu noktalarda yörüngeye yerleştirilen JWST gibi küçük kütleli bir cisim, büyük kütlelerin kütle merkeziyle en az iki yönde dengelenir.
[4] L2 etrafındaki yörüngede aracın konumunu korumak için itici sistemle yılda 2,5 m/s gibi bir düzeltme gerekir ki bu, kontrollü bir sürüklenmedir. İticiler aracın Güneş’e bakan tarafında bulunduğundan, konum koruma operasyonları, JWST’yi aşırı değil, gerekli itme kuvvetinin biraz altında itecek şekilde tasarlanmıştır (aksi takdirde teleskop L2 noktasının ötesine, Güneş Sistemi dışına doğru itilmiş olur).
[5] Kırmızıya kayma, gözlemciye göre çok uzakta olan ve giderek uzaklaşan bir gök cisminin yaydığı ışığın foton enerjisi ve frekansındaki azalmaya bağlı olarak dalga boyundaki artışı ifade eder.
[6] Bu halkalar asteroid ve kuyruklu yıldızların çarpışma kalıntılarıdır; Güneş Sistemi’nde Neptün’ün etrafındaki Kuiper Kuşağı gibi… 2001 itibariyle, 900’den fazla yıldızın enkaz halkası olduğu biliniyordu. Yıldız sistemi kızılötesi ışıkta incelenir ve yıldızın yaydığı radyasyonun ötesinde bir radyasyon fazlası aranır. Bu fazlalık, halkadaki toz tarafından emilen ve ardından kızılötesi enerji olarak yeniden yayılan yıldız radyasyonudur.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/james-webb-uzay-teleskobu/feed/ 0
Hakikati Anlamada Zıtların Rolühttps://caglayandergisi.com/2022/10/01/hakikati-anlamada-zitlarin-rolu/
Her yeni kavram, ortaya konduğu dönemde önce farklı karşılanır, üzerinde tartışılır, tecrübe edilir ve hakikate muhalif olmadığı ölçüde kalıcı olur. Tarih sahnesine çıkan her yeni düşünce, bu rutini yaşar, ama bazı kavramlar vardır ki tadını hiç kaybetmez. Hakkındaki her tecrübe, her fikir; mânâsının fıtrî kemâline hizmet eder.
“Zıtlık” kavramı, insan için hep böyle bir arayış olmuştur. Bunun sebebi, kâinatı ve insanı ayakta tutan ilahî mizanda zıtlar için takdir edilen vazifedir. Diğer yandan zıtlık ilkesi, hakikatin tek tarafa çekiştirilmesini, dolayısıyla mutlaklaştırmayı önler. İnsan davranışlarında gerekli denge de bununla mümkündür. Goethe’nin dediği gibi, “İnsan davranışlarında denge ne yazık ki yalnız zıtlıklar sayesinde sağlanabilir.”[1]
Mümkün mevcutlar için kullanabileceğimiz “Her şey zıddıyla bilinir.” hükmü, meşhur bir kaidedir.[2] Hakikati arama gayretinde, zıtların hem eritici gücü hem tamamlayıcılığı, fıtrata yol gösterir. Zıt kavramlar herhangi bir tarafgirlikle bakıldığında ikilik gibi görünse de büyük planda tektirler; her biri sahası farklı, birbirini tamamlayan hakikat hizmetkârıdır. Halil Cibran bu gerekliliği ve hikmeti şöyle ifade eder: “Aramızdan birileri mürekkep, birileri de kâğıt gibidir. Birilerinin siyahlığı olmasa, öbürleri dilsiz olurdu. Birilerinin de beyazlığı olmasa, öbürleri kör olurdu.”[3]
Nefes almak ve vermek birbirinin zıddıdır. Nefes alındığı esnada verilemez, verilirken de alınamaz. Sırasıyla vazifelerini yapıp hayatın devamına hizmet ederler. Kıymetlerinin bilinmesi, diğerine nispet etmekle olur. “Meselâ sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazileti, soğuğun tesiriyledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin tesiriyledir. Onlar gitse, bunlar da azalır.”[4]
Mevlânâ Hazretleri, “Geceyle gündüz görünüşte birbirine zıttır, düşmandır; fakat her ikisi de bir hakikatin etrafında dönmekte, ağ kurmaktadır. İşini gücünü başarıp tamamlamak için her biri, canciğer gibi öbürünü ister. Çünkü gece olmayınca insanın geliri, kuvveti olmaz. Bu gelir olmayınca da gündüzler neyi harceder?”[5] derken bu bütünlükten bahseder.
“Dirilik, zıtların birbirleriyle uzlaşmasıdır. Aralarında savaş belirdi mi, bu da ölümdür.”[6] der Mevlânâ. Burada bahsedilen zıtların uyumu, meselenin her yönüyle ele alınmasını sağlayan bir müzakereyi gerektirir. Farklı fikirlerde uyumun yakalanması, hakperestlikle mümkün olur. Çünkü hakikatin perdesinin aralanmasına vesile olan bir müzakere, meseleyi her yönüyle ele almayı lüzumlu kılar. Farklı fikirlere ciddiyetle ve samimiyetle kulak verilir. Değişik görüşler, hakikatin kendine bakan yönünü ortaya koyar ve vazifesini eda etme rahatlığıyla sükûn bulur. Kutlu bir sükûnettir bu. Hakikat, centilmen fedakârlıklarla parlar ve çoğunluğu tatmin eder. Hakikatin perdesini bu terbiyeyle arayabilmek, zıt veya farklı olanın varlığına müsaade etmeyi ve hür düşünceye saygıyı gerektirir.
Bu sağlanmazsa müzakereler gerginliğe ve çekişmeye döner. İnsanın benlik damarı, esas olana odaklanma kabiliyetini kör eder. Kirli bir camdan bakan, manzarayı kötü zanneder. Penceredeki kiri, havanın pusu sanır, dışarıdaki gökkuşağını göremez. “Hava puslu değil, camın isli.” diyene de kulak vermez. Aslında hakikati dillendiren kişi, ona güzellikleri kaçırmaması için gönderilen kıymetli bir fırsattır. Ya iddiasından vazgeçerek güzellikten mahrum kalmayacak veya fikrine itiraz edilmesini benlik meselesi hâline getirip kirden başka şeyi gözü görmeyecektir.
İnsanı üretken yapan sır, zıt olanların birlikteliğinde saklıdır. İnsan bu muammaları çözerek yol alırken hizmetine verilen mevcudat ve kâinat, hakikati haykırır durur. Tabiî duymasını bilene, hakikate ermeye niyet edene…
“O, ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır ve toprağa ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız.” (Rum, 30/19).
Dipnotlar
[1] Johann Wolfgang von Goethe, Wilhelm Meisters Lehrjahre, VII, 7.
[2] Et-Taberî, Câmiu’l-beyân 19/19. Ayrıca bkz. El-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4/321; İbni Kayyim,
Medâricü’s-Sâlikîn, 3/188; Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 257.
[3] Halil Cibran, Bütün Eserleri-1 (Kum ve Köpük), İstanbul: Sufi, 2013, s. 179.
[4] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 674.
[5] Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Tercemesi ve Şerhi (3–4), Ankara: Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları, 1973, s. 211.
[6] A.g.e. c. 1, s. 171.
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/hakikati-anlamada-zitlarin-rolu/feed/ 0
Tevâzu-2https://caglayandergisi.com/2022/10/01/tevazu-2/
İnsanlığın İftihar Tablosu, bu mevzuyla alâkalı şu incileri saçar gönül gözlerimizin önüne:
1- Allah bana, tevâzu ve mahviyet içinde bulunmanızı.. ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini emretti.[12]
2- Size ateşin kendine ilişmeyeceği insanı haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve rahat insanlara dokunmaz.[13]
3- Allah için yüzü yerde olanı, Allah yükseltir ha yükseltir; aslında o kendini küçük görmektedir ama, halkın gözünde asıl büyük olan da odur.[14]
4- Allahım, beni benim gözümde küçük göster![15] Ve daha niceleri… Zaten O, hayatını hep bu çizgide geçirmemiş miydi:
a. Çocuklara uğrar, onlara selâm verir;[16]
b. Herhangi biri elinden tutup bir yere götürmek isteyince, tereddüt etmeden kalkıp gider;[17]
c. Ev işlerinde hanımlarına yardım eder;[18]
ç. Herkes bir iş görürken, O da iştirâk ederek, onlarla beraber olmaya çalışır;[19]
d. Ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir;[20]
e. Sofraya hizmetçisiyle beraber oturur;[21]
f. Meclisini her zaman fakirlere açık tutar;[22]
g. Dul[23] ve yetimleri görür-gözetir;[24]
h. Hastaları ziyaret eder, cenazelerde hazır bulunur ve kölelerin davetine icabet ederdi…[25]
Allah Rasûlü’nden Hz. Ömer’e, ondan Ömer b. Abdülaziz’e, ondan da dünya kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve çağın devâsâ gönül erlerine kadar, binler-yüzbinler hep aynı çizgide: “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevâzu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emâresi de kibir ve enâniyettir.” demiş, ilk mevhibelerini yitirmemiş olanlara insan-ı kâmil olma yolunu göstermiş ve hep tevâzuu yeğlemişlerdir.
Gerçek tevâzu; Hakk’ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nisbetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce ve bu tesbiti benliğine tam mâl etmesinden ibarettir. Bu anlayış tabiatına işlemiş ve bu işleyişle ikinci fıtrata ulaşmış olgun insanlar, halkla münasebetlerinde mütevâzi, mahviyet içinde ve olabildiğince de dengelidirler. Evet, Allah’a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dînî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, hususî murakabelerinde de hep muvazene içindedirler.
1- Dine karşı tevâzu ve mahviyet içindedirler; onun ne menkûlüyle ne de ma’kûlüyle hiçbir çelişkileri yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânât-ı neyyiresi, sünnet-i sahîha ve hasene ile sabit olan her hususa karşı teslimiyet ve iz’ân içinde bulunurlar. Rasûlullah tarafından tebliğ edilen, bilhassa temsil edildiği bilinen hiçbir meseleye, akla, kıyasa, zevke, siyasete -aslında, dînin ruhunda müstakim akla, sahih kıyasa, selim zevke, şer’î siyasete aykırı hiçbir mevzu yoktur- muhalif görseler bile karşı çıkmazlar.
Bu itibarla, “akıl-nakil çatıştığında, aklı nakle tercih ederiz.” sözü tevâzudan nasipsiz, sözün gerçek mahmilini bilmeyen bencillerin lâkırdısı olduğu gibi, “re’y ve kıyas nassların önünde gelir” düşüncesi bir inhiraf ve sünnet yolunun dışındaki zevkler, keşifler, kerametler de birer istidracdır.
2- Ve yine onlar, tebliğle tanıyıp, temsil ile en küçük farklı alternatiflere bile geçit verilmemesi lâzım geldiğine inanarak, Hz. Şâri’in beyânının dışında her şeye karşı kapanır; zevk ve idrâklerine açılan farklı mülâhazaları da:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا
وَآفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ
“Nice sağlam ve kusursuz sözleri ayıplayanlar vardır ki, kabahat onların sakat idrâklerindedir.”[26] sözüyle karşılar ve kendi yetersizlikleriyle yorumlarlar.
3- Yine onlar, Kitap ve Sünnet’e muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idrâki içindedirler. En büyük güç kaynaklarını da Allah’a kullukta ararlar. Zaten, Allah’a kul olanın başkasına kulluk yapması mümkün olmadığı gibi, başkalarına kulluk zilletinden kurtulamayanların da, O’na sağlam bir kul olmaları düşünülemez. Hz. Bediüzzaman bir yerde meâlen ne hoş söyler: “Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.”[27]
4- Onlar, sa’ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah’ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi ve kim bilir, hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa’y ü gayreti başkalarına karşı aslâ üstünlük vesilesi saymazlar. Halkın hüsn-ü zan ve teveccühlerine bel bağlamaz ve bedel arayışına girmezler. Sevilip sayılmalarını bir ibtilâ kabûl ederek, Allah’ın kendilerine olan lütuflarını etraflarına karşı minnet ve ezâ vesilesi görüp, Hakk’ın ihsanlarını halka karşı sebeb-i istibdat yapmazlar.
Hâsılı, tevâzu hulukullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir. Gül toprakta biter. İnsan semâlarda değil, yerde üremiştir. Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.[28] Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’e yapılan gökler davetiyesinin başında, O’nun tevâzu ve mahviyetinin remzi olan ” عَبْدُهُ “[29] kelime-i mübeccelesi yazılmıştır.
اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَاضِعِين
Dipnotlar
[12] Müslim, cennet 64; Ebû Dâvûd, edeb 48; İbn Mâce, zühd 16
[13] Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 45
[14] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/172; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/129; el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 2/110
[15] ed-Deylemî, el-Müsned 1/473; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 10/181
[16] Buhârî, isti’zân 15; Müslim, selâm 15
[17] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131, 133
[18] Buhârî, nafakat 8, edeb 40; Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 45
[19] Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/383; İbn Hişâm, es-Siretü’n-nebeviyye 3/24
[20] et-Tirmizî, eş-Şemâil 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/256
[21] Buhârî, et’ime 55; Müslim, eymân 42
[22] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131
[23] Buhârî, nafakat 1; Müslim, zühd 41
[24] Buhârî, talâk 25; Müslim, zühd 42
[25] Buhârî, tefsîru sûre (9) 12; Müslim, münâfıkîn 3
[26] İbn Kays, Kıra’d-dayf 1/258; el-Hamevî, Hızânetü’l-edeb 1/192
[27] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 17. Lem’a 2. Nota
[28] Bkz. Müslim, salât 215; Nesâî, tatbîk 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/421
[29] “O’nun (Cenab-ı Hakk’ın) kulu” (İsrâ sûresi, 17/1)
https://caglayandergisi.com/2022/10/01/tevazu-2/feed/ 0
Şair Gözüyle Tabiat ve Haiku Şiirihttps://caglayandergisi.com/2022/09/02/sair-gozuyle-tabiat-ve-haiku-siiri/
Vaktiyle “Suskunlar Meclisi” adıyla kurulan bir toplulukta, âlimler ve şairler toplanıp az konuşup çok düşünürlermiş. Meclis 30 kişiden oluşur, kaide gereği bu 30 kişiden biri vefat etmedikçe bu meclise yeni bir kişi alınmazmış.
Bir gün bu meclisin üyelerinden biri vefat edince halkada bir kişilik yer açılır. O zamanın meşhur âlim ve şairi olan Molla Câmî (1414–1492) haberi duyar ve meclise kabul edilmek için dergâhın kapısına gider. Kapıyı açan dervişe ismini yazdığı kâğıdı verir. Lakin daha birkaç gün önce vefat eden kişinin yerine birini almışlardır. Bunun üzerine meclisin önderi ağzına kadar dolu olan bir bardak suyu Câmî’ye gönderir. Câmî, bilge kişinin “Bir damla daha olsa bardak taşacak.” demek istediğini anlar. Bunun üzerine o da bir gül yaprağı koparıverir ve su ile dolu olan bardağın içine koyar. Tekrar önlerine gelen bardağın içinde gül yaprağını gören bilginler bu zarif cevap karşısında Câmî’yi aralarına almak isterler ve ismini listeye eklerler. Yani 30 sayısının yanına bir sıfır daha ekleyerek 300 yazarlar. Bu ifadeyle Câmî’nin sayesinde, “meclisin kıymetinin on misli arttığını” beyan ederler. Listenin son hâlini gören Câmî denilmek isteneni anlar ve kendini mahcup hisseder. Sağdaki sıfırdan birini siler ve başa ekler. “030” ile kendisinin bir kıymet ifade etmediğini ve kendini sıfır olarak gördüğünü söyler.
Eskilere baktığımızda neredeyse tek kelime bile etmeden karşılıklı anlaşan feraset sahibi insanlar görürüz. İncelik; Recâîzade’nin Ta’lîm-i Edebiyat’taki tarifine göre, “Zevâhirinden ziyâde mânâları muhtevî olan efkâra âid meziyyettir. Bu makule efkârın nüktelerini anlamak insana zevk verir.” (Dış görünüşten daha çok anlamları içeren fikirlere ait vasıflardır. Bu tür fikirlerin inceliklerini anlamak insana zevk verir.) şeklinde ifade edilir. Bu, gerek nesirde gerekse şiirde aranan bir özelliktir, ama şiirde bu inceliği daha çok görmek isteriz. Lirik, epik ve didaktik kadar pastoral (kır hayatını işleyen) şiirler de hem Türk hem de dünya edebiyatında beğeniyle okunur. Şiirin tabiatla olan ilişkisi neredeyse insanın tabiatla olan ilişkisi kadar eskiye dayanır.
Sanatçı eserini oluştururken dış dünyadan yararlanır. Hayaller ve düşünceler yoluyla sanatçı, dünyayı ve tabiatı yorumlar. Lakin “Haiku” şiir türünde, bu imajlara gerek olmadığı söylenebilir. Haiku, diğer adıyla “kısa şiir sanatı” birçok farklı kültürden şairi etkileyerek dünya şiiri biçimini almış, Japon edebiyatı kökenli bir şiir türüdür. 5-7-5 ölçüsü ile yazılan Haiku, dünyadaki en kısa şiir biçimi olma özelliğine sahiptir. Bu şiir türü; asırlar boyu Japonların şiir anlayışını, mevsimlerin dönüşümünü ve tabiatı anlatagelmiştir. Japon kültüründe ilkbaharda tepelerin gülümsediği söylenir. Bu, ilkbaharda açan çiçekler ve cıvıl cıvıl kuşlar gibi insanı cezbeden canlılara doğrudan bir referans olarak kabul edilir.
Matsuo Basho, Yosa Buson ve Masaoka Shiki; haiku tarihinde önemli rol oynamış şairlerdir. Aynı zamanda bu şiir türünde; okuyucuya şiiri tamamlama fırsatı verilir.
Kumo no mine Bulutun tepesi
Ikutsu kuzurete Birkaçı dağıldı
Tsuki no yama Dağ gibi ay
Basho
Yukarıdaki şiirde şair manzaranın nasıl olduğunu ve kendinde uyanan hissi açık bir şekilde ifade etmemektedir. Haikunun güzel bir tarafı da budur. Okuyucu ortamı hayalinde canlandırıp hususî bir zevk alabilir.
Haiku sadece Japonya ile sınırlı kalmaz, dünyanın dört bir tarafında ilgiyle karşılanır. Türk şiirine haikunun Orhan Veli ile girdiği yolunda bir kanaat vardır. Orhan Veli, Kikaku adlı Japon ozanına ait, Fransızcadan çevirdiği yirmi “haika”yı 1937’de Varlık dergisinde yayımlar. Şair, Japon kültürünün incelikle yansıtıldığı haikunun ilk temsilcisi değilse bile en önemli taşıyıcısıdır. Haikuyla Fransızcadan yaptığı çeviriler vasıtasıyla tanışır. Orhan Veli’nin haikunun 5-7-5 kurallarına sadık kalarak yazdığı en başarılı şiirlerinden biri şu şekildedir:
“Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.”
Şiir, 1941 yılında neşrettiği Garip isimli şiir kitabının giriş sayfasında tek başına verilmiştir. Orhan Veli, girişe bu şiiri koymakla hem okuru şaşırtmak hem de diğer şiirlerinin de aynı doğrultuda olduğu izlenimi vermek istemiş olabilir. Zira bu şiir, Türk şiirinin yabancı olduğu yeni bir forma ve söyleyişe sahiptir. Şiir, yolculuk esnasında oluşmuş bir anlık algı ve düşünceyi yansıtır. Şiirde mevsimi belirten denizdir ve yaz mevsimini çağrıştırır. Orhan Veli’nin de bu haikusunu bir yolculuk sırasında yazmış olması muhtemeldir. Elbette bu, gerçek gözlemlere dayalı bir seyahat olabileceği gibi hayalî bir yolculuk da olabilir.
Tabiat teması sadece Japon edebiyatında ele alınmamıştır. İnsanın var olduğu her yer, dil ve kültüre konuk olmuştur.
Türk edebiyatında dilin sadeliğini gösteren en güzel örneklerden biri de mânilerdir. Mâniler sözlü halk edebiyatının da bir parçasıdır. Dört mısradan meydana gelir ve aşk, tabiat, ayrılık ve gurbet gibi konular işlenir.
Gene geldi türlü baharlar bağlar
Bülbül figan edip kamuyu dağlar
Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
Ulu dağlar yol olduğu zamandır
Karacaoğlan
Kur’ân-ı Kerim’de insanın vazife ve mesuliyetlerini anlatan, tabiat ve varlıklarla olan münasebetini tanzim eden pek çok âyet görmemiz mümkündür. Birçok âlim ve şair, tabiatı incelerken Yaradan’ın işaretlerini bulmaya ve eserlerinde izah etmeye çalışırlar. Hayâlî, dizelerinde şöyle nakleder:
Hâb-ı gafletde iken oldı göz açup bîdâr
Kudret-i Hakka nazar kıldı uyûn-ı ezhâr
Her şükûfe dehen ü berg zebândur gûyâ
Zikr ider Hâlıkını hâl diliyle eşcâr
(Çiçeklerin gözü gaflet uykusunda iken bu uykudan uyanıp Hakk’ın kudretine baktı. Yaradan’ı hâl diliyle zikretmesi için ağaçların her çiçeği ağız ve her yaprağı âdeta dildir).
Şeyh Gâlib, “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” yani; “Ey insan! Kendine saygıyla hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü/ göz bebeği olan insansın.” dizeleriyle insanın önemini vurgular. Âlemdeki her şeyin misali insanda mevcuttur. İnsan küçük bir kâinat, kâinat da büyük bir insandır.
Dünyanın her yerinde ve her kültüründe şairler fıtrî olarak tabiattan etkilenip şiirler yazmışlardır. Göz penceresinden tabiatı temaşa eden bir insanın edebî eserleri genellikle iki hissi uyandırır. Bunlardan biri hüzün diğeri ise neşedir. Hüzün iki türlüdür. Biri yalnızlıktan kaynaklanan, tabiatperestlik ve gaflet doğuran bir hüzün, diğeri ise sevdiklerine kavuşma iştiyakına vesile olan bir hüzündür. Neşe de iki türlüdür. Biri hevâ ve hevese bağlı süflî bir neşe, diğeriyse ötelere açık ulvî bir neşedir.
Rabbimizin muhteşem eserlerine şahit olan kalb, hakikatlere uyandığında, O’nu yâd etmek ve O’na minnettarlığını göstermek ister. Buradaki en önemli nokta ise insanın kendine, hayata ve kâinata hangi pencereden baktığıdır.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/sair-gozuyle-tabiat-ve-haiku-siiri/feed/ 0 Ebeveynin Geçmişi Çocuklara Miras Kalır mı?
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/ebeveynin-gecmisi-cocuklara-miras-kalir-mi/
Scientific American dergisinin Temmuz 2022 tarihli sayısında, “Aile Ağacında Travma” başlığı ve “Ebeveyn Travmaları Çocuklarda Nasıl Biyolojik İzler Bırakır?” alt başlığıyla yayımlanan makalede, anne ve babanın yaşadığı travmaların nasıl bir epigenetik yolla nakledildiği hususu ve kodlanmış genetik potansiyelimizin gelecek nesillerde nasıl değişebileceği tartışılmaktadır.[1]
11 Eylül 2001’de ABD’deki İkiz Kuleler’in büyük bir dehşet hâsıl ederek yıkılmasından sonra, Manhattan’daki Icahn Tıp Fakültesindeki klinisyenler, o bölgede bulunan herkese, mârûz kaldıkları zehirli maddeler açısından incelemede bulunmayı teklif etmişlerdi. Değerlendirme için gelenler arasında şokun hâlen tesiri altında olan 187 hamile kadın da bulunmaktaydı. Bu kadınlar aynı zamanda travma sonrası stres bozukluğu riski altında olup kâbuslar, hissî uyuşukluk veya diğer psikiyatrik semptomlar yaşıyorlardı. Acaba fetüsler ne durumdaydı? Her şeyden habersiz büyürlerken annelerinin yaşadıkları onlara ne kadar tesir ediyordu?
Hamileler ciddi bir takibe alındığında, Dünya Ticaret Merkezi saldırısı sonrası travmanın ilk işareti olarak bebeklerin doğduğunda normalden daha küçük oldukları görüldü. Dokuz ay sonra incelenen 38 kadın ve bebeğin psikolojik değerlendirmelerinde, travma sonrası stresle ilgili olarak, çoğu annenin kortizol hormonunun alışılmadık derecede düşük olduğu tespit edildi. Şaşırtıcı bir şekilde, bu kadınların dokuz aylık bebeklerinin tükürüklerinde de kortizol seviyesinin düşük olduğu görüldü. Bu olumsuz tesirin, en ağır olarak hamileliğinin son üç ayında olanlarda görüldüğü rapor edilmiştir. Bu annelerin dokuz aylık bebeklerinin alışılmadık şekilde endişeli olduğu ve yabancılardan korktuğu tespit edildi.
Yahudi Soykırımı’ndan kurtulanların çocuklarında da düşük kortizol seviyeleri bilinmekteydi, fakat bunun sebebi olarak ciddi travmanın uzun vadeli sonuçlarına mârûz kalmış ebeveynler tarafından büyütülmekle bir ilgisi olduğu düşünülmüştü. Şimdi ise yaşanan travmanın, yavrularda daha doğmadan iz bırakmış olduğu gösterilmekteydi.
Hitler’in zulmü nesilleri etkilemiştir. Araştırma ekibi, Yahudi Soykırımı’ndan kurtulan ve Cleveland’da yaşayan çocukların arasında çok yüksek seviyede travma sonrası stres bozukluğu tespit etmiştir.
Soykırım, harp, kıtlık ve salgın hastalıklar gibi geniş kitlelerin çok ciddi zorluklara ve zulümlere mârûz kaldığı durumlarda, farklı ülkelerde yapılan mülakatlar ve tıbbî tetkikler, hep benzer yönde neticeler vermektedir. Bosna Savaşındaki “etnik temizlik” mağdurlarından birisinin oğlu, her gün korkunç bir şey olacağı hissi ile yaşadığını, yirmili yaşlarının başından beri yakın dövüş dersleri aldığını, nakit parasını ve mücevherlerini hemen kaçacak gibi el altında tuttuğunu, panik ataklar ve kâbuslar yaşadığını belirtmiştir.
Auschwitz’deki toplama kampından kurtulanların çocukları üzerinde yapılan psikolojik araştırmalar da bu çocukların, neredeyse her gece gördükleri kâbuslar sebebiyle korku çığlıkları atarak ailelerini uyandırdığı, endişe, keder ve suçluluk hisleri yaşadıkları, faydasız işlerle meşgul oldukları ve travma sonrası stres bozukluğuna sahip oldukları görülmüştür. Vietnam gazilerinin çocukken istismara uğramaları durumunda travma sonrası stres bozukluğu geliştirme ihtimallerinin daha yüksek olduğu daha önce tespit edilmiştir.[2]
Yapılan benzer araştırmalar, ruhumuza ve bedenimize tesir eden bütün travmaların, genetik mirasımızı oluşturan yumurta ve spermlerde değişikliklere yol açtığını, bazen gebe kalmadan yıllar önce bile rahim ortamına tesir ettiğini göstermektedir. Nazilerin Hollanda’ya gıda tedarikini engelleyerek yaygın bir açlığa sebep olduğu II. Dünya Savaşı’nda, altı ay süren Hollanda kıtlığı sırasında hamile olan kadınların çocukları üzerinde yapılan çalışmalarda, bu kıtlığa rahimde mârûz kalan embriyoların, doğumdan sonra, aşırı stres ve beslenme yetersizliğinin bir neticesi olarak erişkinlerde görülmesi gereken metabolizma eksiklikleri ile kalb ve damar hastalıklarına yatkınlık gibi sıkıntılar yaşadıkları gösterilmiştir.
Epigenetik ve Kader
Bu tespitler, yaşanmış kötü olayların insan zihnine kazıdığı tecrübelerin bir sonraki nesle birden fazla yoldan tesir edebileceğini göstermektedir. Daha çok bilinen yol, çocukların doğduktan sonra mârûz kalacağı ebeveyn davranışları olmakla beraber, araştırmalarda hamilelik sırasında, hatta yumurta ve sperm durumunda bile yavrunun kaderine tesir edilebileceği görülmektedir. Kısacası insanın yaşadıkları, hangi döneminde olursa olsun genlerin çalışma biçimine tesir eden değişiklikleri göstermektedir. Epigenetik dediğimiz bu çevreye ait faktörler, yakın tehdit ortadan kalksa bile, menfî tesirin “serpintileri” farklı şiddetlerde gelecek nesillere aktarılmaktadır.
1990’lı yılların başından beri bilim insanları, genlerde yazılı olan programın doğrudan uygulamaya konulmadığını, bazı çevre ve davranış faktörlerinin genetik kütüphanemizdeki bilgilerin bir kısmının okunmasını ve “ifadesini” değiştirebileceğini göstermişlerdir. Genler, protein üretimi için bilgiyi ve şablonları ortaya koyar, ama tıpkı aynı malzemelerin kullanıldığı kek, börek veya kurabiye gibi hamur işlerinin yapılmasında fırın sıcaklıklarının farklı derecelerde ayarlanmasına benzer şekilde, hücrede de bu proteinlerin ne kadar üretildiği veya ifade edildiği çevre şartlarına bağlı olarak değişmektedir. Genlerin ifadesini değiştiren epigenetiğin keşfi, hem travmaya mârûziyetin hem de cinsiyetin şekillenmesindeki nörobiyolojik faktörlerin tesirlerini daha iyi anlamamızı sağlamıştır.
Genlerdeki potansiyel bilginin canlıda görünür hâle gelmesinde, metilasyon adı verilen kimyevî bir mekanizma çalıştırılır. Gıdalarla aldığımız metil grupları, bazı özel enzimlerle DNA zincirindeki veya protein kompleksi içindeki anahtar bölgelere bağlanabilir. Bu metil grupları, bir otoyoldaki barikatlar gibi bu bölgeleri işgal ederek DNA’daki bilginin okunarak ifade edileceği RNA parçasındaki tercümesini (transkripsiyonunu) değiştirebilir. Artan metilasyon, genellikle RNA’nın ifadesini engellerken daha az metilasyon, ifadenin gücünü artırır. Geri alınması için özel enzimler gerektiği için bu değişiklikler çoğunlukla kalıcı olur.
Kişi travmadan kurtulsa bile bu epigenetik değişiklikler onların çocuklarında da bulunabilir mi? Önceleri travmayı yaşayanların davranışlarının ev ortamındaki diğer insanlara yansıdığı düşünülüyordu. Bu doğruydu, ama şimdi travma geçiren bir kadının rahim ortamının da bir rol oynadığı görülmektedir. Anne ve babası travma sonrası stres bozukluğu yaşayanlar, daha düşük kortizol seviyelerine ve daha hassas glukokortikoid reseptörlerine sahipken anneleri değil de sadece babaları stres bozukluğuna sahip olanlarda ise kortizol ve glukokortikoid reseptörler açısından tam tersi bir durum vardır. Bu bulgular, anne ve babalarda travma sonrası stres bozukluğu olan çocuklarda epigenetik değişiklikler görülebileceğine işaret etmektedir.
2016’da başlayan bir dizi çalışmada, hem travmaya mârûz ebeveynlerde hem de çocuklarında aynı genin metilasyon kalıpları bulunmuştur. 2020 yılında, babaları değil de sadece anneleri çocukluk döneminde soykırıma mârûz kalmış kişilerde, aynı proteinle ilgili gende daha düşük metilasyon seviyeleri bulunmuştur. Araştırma ilerleyince annenin henüz çocukken ve hamile olmadan, dolayısıyla soykırıma mârûz kalmadan yıllar önce bile yumurtalarının etkilenmiş olabileceği görülmüştür.
İnsan nesilleri üzerinde bu tip araştırmalar yapmak zor olduğundan bilim insanları epigenetik aktarımı araştırmak için genellikle hayvanlar üzerinde çalışmalar yaparlar. 2014 yılında, Emory Üniversitesi Tıp Fakültesinden Brian Dias ve Kerry Ressler, spermlerle iletilen, nesiller arası bir epigenetik değişiklik tespit ettiler. Kiraz çiçeği koklatılan bir erkek fareye hafif bir elektrik şoku verilerek farede kokuya karşı korku tepkisi uyandırıldı. Farenin beyninde ve sperminde epigenetik değişiklikler meydana geldi ve şaşırtıcı bir şekilde, şoka uğrayan farelerin erkek yavruları da kiraz çiçeği kokusuna mârûz kalmadıkları hâlde benzer bir korku sergilediler. Bu korkunun iki nesil boyunca aktarıldığı görüldü. Fare dedenin kiraz çiçeği kokusunun tehlike anlamına geldiğine dair aldığı ders, oğluna ve torununa nakledilmişti.
Soykırım sonrası tıbbî araştırmaya alınanlarda en önemli bulgu, düşük kortizol seviyesi olduğundan, kortizol ve stres bozukluğu arasındaki münasebeti çözmek için araştırmacılar seferber oldular. 1920’lerde tanımlanan klasik “savaş veya kaç” durumuna mârûz kalındığında, adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarının salınımı tetiklenir. Hormonlar, tehdit altındaki kişinin odaklanmasını ve acil tehlikeye tepki vermesini sağlamak için nabzı hızlandırmak ve duyuları keskinleştirmek gibi bir dizi değişiklik başlatır.
Allan Munck ve Dartmouth’daki Geisel Tıp Fakültesindeki diğer araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırmada,[3] stres hormonları arasında kortizolün düzenleyici bir rol oynadığı belirlendi. Yüksek seviyede stres hormonları, uzun süre devam ederse, bağışıklık sistemini zayıflatma ve hipertansiyon benzeri problemlere hassasiyeti artırma gibi, vücuda çeşitli şekillerde zarar verir. (Hapishane veya gaybubetteki kanser ve kalb krizi vakalarında görüldüğü gibi). Ancak akut travma durumunda, yani beklenmedik bir zulme mârûz kalındığında, kortizolün paradoksal olarak koruyucu bir tesire de sahip olduğu, bütün stres hormonlarının salınımını durdurarak organlara ve beyne gelebilecek muhtemel hasarı azalttığı görülmüştür. Anlaşıldığı kadarıyla, böyle bir travma kaynaklı geri besleme döngüsü, kortizolün “termostat” gibi iş gördüğüne delil olabilir.
Acil servise gelen yaralılar arasında daha düşük kortizol seviyelerine sahip olanların, saldırı veya kazadan sonra travma sonrası stres bozukluğu geliştirme ihtimallerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Acaba bu kişilerin yaşadıkları olaydan önce zaten kortizol seviyeleri düşük olabilir miydi? Düşük kortizollü biri, travmatik bir saldırıya mârûz kaldıysa, belki de stres reaksiyonunu bastırmak için kortizol seviyeleri düşmüş olabilirdi. Adrenalin seviyeleri daha sonra hızla yükselebilir ve yeni travmanın hâtıraları, kâbuslar olarak ortaya çıkabilirdi. Dolayısıyla düşük kortizol, travma sonrası stres geliştirmeye karşı sigorta olabilir miydi? Nitekim soykırıma mârûz kalanların çocukları üzerine yapılan çalışma, bu varsayımı desteklemiştir. Neticede soykırımdan kurtulanlar, travma sonrası stresi atlatmış veya hafif geçiriyor olsalar dahi, çocukları düşük kortizole sahip olma eğilimindeydi. Bu durumda, musibete mârûz kalan bir insana Rabbimizin hususî bir lütfu olarak, kortizol seviyesinin düşük olması, travma sonrası stres bozukluğuna karşı vücudun bir korunma tedbiri olarak görülebilir.
Görüldüğü kadarıyla, vücutta stres tepkisi, karmaşık bir geri bildirim mekanizması vasıtasıyla düzenlenmekte, travma yaşayan kişilerde, stres sistemleri hassaslaşıp kortizol seviyeleri düşmekte; bu da daha fazla adrenalin ile travmaya tepki vermeye sebep olmaktadır. Ancak Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olarak, kötü yöndeki epigenetik değişiklikler, farklı davranışlarla geriye döndürülürse, geri besleme döngüsünün yeniden ayarlanabildiği gösterilmiştir. Diğer bir deyişle, travma sonrası stres bozukluğunun uzun vadede, sabırla tedavisi mümkündür.
Soykırımdan kurtulanlar ve onların çocuklarında yapılan çalışmalara göre, diğer bir enzim (11-beta-hidroksisteroid dehidrojenaz tip 2) bu kişilerde, soykırımı yaşamamış olanlara göre daha düşük seviyedeydi. Bu enzim normalde karaciğer, böbrekler ve beyinde yoğunlaşır. Bununla birlikte, gıda kıtlığı altında, ilahî Rahmetin bir tecellisi olarak hayatta kalmayı teşvik etmek maksadıyla metabolik yakıtı artırmak için enzimin seviyeleri düşmektedir. Yetişkinlerde, açlık olmadığında enzim seviyesi eski hâline dönerken çocuklarda düşük seviyede kalabilir. Ölçümlere göre, çocukluk döneminde soykırımdan kurtulanların uzun süre yetersiz beslenmeye mârûz kalarak değişen düşük enzim seviyeleri, yaşlılığa kadar devam etmektedir. Ancak soykırımdan kurtulan kadınların çocuklarında bu enzimin seviyeleri, kontrol deneklerinden daha yüksekti. Çelişkili gibi görünen bu ölçümün bir mantığı vardır. Bu enzim, hamilelik sırasında, plasentaya da etki ederek fetüsü, gelişmekte olan beyin için toksik (zehirli) olabilen, anneden gelen kortizole mârûz kalmaktan korur. Özellikle hamileliğin son üç ayında aktif olan enzim, anneden gelen kortizolü tesirsiz bir forma dönüştürerek bebeği hormonun zararlı tesirlerinden koruyan, plasentada bir tür kimyevî kalkan teşkil eder. Soykırımdan kurtulanların çocuklarında bu enzimin yüksek seviyede olması, fetüsü annesindeki düşük enzim seviyesinden korumak için ilâhî bir ikramda bulunulduğuna işaret etmektedir.
Bütün bunlar, çocukların her zaman ebeveynlerinin yaralarının pasif alıcıları olmadığı anlamına gelir. Tıpkı bir ebeveynin biyolojik adaptasyonlar yoluyla travmadan kurtulabilmesi gibi, çocuklar da bazen ebeveynlerinin travmasının biyolojik etkisine uyum sağlayabilir. Travma yaşayan ebeveynlerin çocuklarıyla münasebetleri, elbette onların gelişimine de tesir eder. Şu anda araştırılan bir soru şu şekildedir: Stresle alâkalı genlerdeki, özellikle de travma geçirmiş ebeveynlerin çocuklarına yansıyan epigenetik değişiklikler, acaba onların zorluklarla başa çıkması için mi gereklidir? Yoksa bu, kaçınılmaz bir yıkıcı süreç midir?
Travmanın epigenetik kalıtımla kalıcı hasara yol açtığı şeklinde bir yorum, özellikle mesuliyetten kurtulmak isteyenler için cazip gelmektedir. Hâlbuki epigenetik tesirlerin, çocukların vücudunu ebeveynlerinin karşılaştığı zorluklara benzer durumlara karşı hazırladığı da gündemdedir. Ayrıca, bu stresle ilgili ve nesiller arası değişikliklerin bazılarının tersine çevrilebileceği keşfedilmiştir. Yukarıda bahsi geçen farelerin, kiraz çiçeği kokusundan kaynaklı korkularını yenmek için birkaç müdahale yapıldığında düzeldikleri görülmüştür. Bu tedaviden sonra doğan yavrulardaki epigenetik değişiklik ve kokudan korkma davranışı ortadan kalkmıştır. Derdi veren sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz, dermanını veya telafi imkânını da verir. Başlangıç olarak, bu tür veriler, psikiyatride önemli bir sınırı temsil eder ve tedavi için yeni yollar tavsiye edebilir. Nitekim bu tür değişikliklerin, travma geçirmiş ebeveynlerin çocuklarının ileride benzer sıkıntılarla başa çıkmalarına yardımcı olabilecek bir adaptasyon rolü oynadığına dair bazı deliller de vardır.
Batı dünyasında yapılan bu çalışma, soykırım gibi zulümlerin sebep olduğu travma ve stres hakkında olduğu için, yapılan yorumların büyük kısmı bu seviyede kalmış, helal, haram ve diğer bazı günahların anne babalarda yaptığı tahribat üzerinde durulmamıştır. Meşhur bir menkıbede rivayet edildiği gibi, annesinin hamileyken hakkı olmadığı hâlde canı çektiği için başkasına ait bir nara iğne batırıp buradan birkaç damla emdiği için, bu kadarcık bir haramın bile ileride olumsuz bir davranışa sebep olabileceği ifade edilmektedir. İnsanın maneviyatı ile ilgili olan böyle bir durumun, genetik ve biyolojik bir yönü yok gibi gözükmektedir. Ebeveyne ait kötülüklerin çocuklarda herhangi bir iz bırakıp bırakmayacağı konusunda şahit olunan pek çok vakaya rağmen bu tespitin objektif kabul edilmediği ve ilmî bir dayanağı olmadığı için bugüne kadar pek üzerinde durulmamıştır, ancak bu çalışmalara göre, travma denildiğinde sadece dayak, işkence, hapis ve sürgün gibi sıkıntılar anlaşılmamalıdır.
Yenilen haram lokmalar, eşlerin evde yaptıkları kavga ve tartışmalar, gizli veya açıktan işlenen günahlar sonrasında, genlerin okunması veya proteinler olarak ifadesi sırasında, epigenetik bir sarsıntı ile gelişen embriyo acaba bu tür durumlardan nasıl etkilenmektedir? Müslüman bilim insanlarının da artık bunlar üzerinde araştırma yapması gerekmiyor mu?
Dipnotlar
[1] Rachel Yehuda, “Trauma in the Family Tree”, Scientific American, July 2022, 327, 1, 50–55.
[2] J. D. Bremner ve ark. “Childhood physical abuse and combat-related posttraumatic stress disorder in Vietnam veterans”, The American Journal of Psychiatry, 1993, 150 (2), 235–239.
[3] A. Munck ve ark. “Physiological Functions of Glucocorticoids in Stress and Their Relation to Pharmacological Actions. Endocrine Reviews,” Endocr Rev., 1 January 1984, 5/1:25–44.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/ebeveynin-gecmisi-cocuklara-miras-kalir-mi/feed/ 0
Hedeflerimiz Ne Kadar Özgün?https://caglayandergisi.com/2022/09/02/hedeflerimiz-ne-kadar-ozgun/
İnsanlar, Cenab-ı Hakk’a kulluk yapmaları için yaratılmış, yerler ve gökler bu gayeye hizmet etmek için muhteşem bir âhenkle döşenmiştir.[1] Gözümüzün önünde her an gerçekleşen bu muhteşem yaratılış, bizlere başıboş olmadığımızı ve kendi hayatımızı da belli hedefler yörüngesinde tanzim etmemiz gerektiğini ders veriyor.
Bir gemi rotasını çizmeden limandan ayrılır mı? Bir tüccar ne kadar satış olacağını hesaplamadan ürün alır mı? Bir aşçı, hazırlayacağı yemeğin kaç kişi için olduğunu sormaz mı? Hedefi önceden belirlenen bir hareket ile istenilen menzile ulaşılır. Bir işe gayesiz ve hedefsiz başlamak, pusulasız yola çıkmak gibidir. Çıkacağımız her yolun başında, soracağımız beş basit soru ile rotamızı aydınlatabiliriz.
Sistemli Hareketin İlk Adımı: Hedef Belirleme
Bir araştırmaya göre, insan kaynağı, süreçlerin yönetimi ve iletişim gibi temel faktörlerdeki arızalar sebebiyle çoğu proje başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.[2] IBM’in yaptığı bir çalışmada, projelerin sadece %40’ı bütçe, zaman ve kalite hedeflerine ulaşabilmektedir.[3] Harcanan emek, zaman ve yatırım maliyetleri düşünüldüğünde, faturanın ne kadar ağır olduğunu tahmin etmek zor değildir. Çok ince hesapları, detaylı planları ve büyük bütçelerine rağmen dünya devi şirketler bile bu konuda problem yaşıyorsa, stratejik hedefleri ve başlangıçta bir yol haritası olmayan kurumların veya şahısların uzun vadede başarılı olma ihtimali, sebepler planında çok düşüktür.
Bir işe başlamadan önce bazı önemli soruları cevaplamalıyız. Niçin bu hedefe ulaşmak istiyoruz ve tam olarak ne yapacağız? Zaman sermayemizi nasıl kullanacağız? Şartlar ve imkânlar ölçüsünde ne kadar gerçekçiyiz? Hedefimize ulaştığımızı nereden bileceğiz? Gayemizin büyüklüğü ölçüsünde ve sorumluluklarımız perspektifinde soracağımız bu gibi sorular, fikrî bir hazırlığın yanında sistemli bir hareket tarzının da ilk adımı olacaktır.
George Doran, 1981 yılında yayımlanan bir makalesinde, şirket yöneticilerinin hedeflerini daha etkili bir şekilde belirleyebilmeleri için kolayca akıllarda kalabilecek bir kısaltma teklif etti: SMART yani “akıllı” hedef belirleme. Sırasıyla özel (specific), ölçülebilir (measurable), atanabilir (assignable), gerçekçi (realistic) ve zamana bağlı (time-related) kelimelerinin baş harflerinden ürettiği bu tek kelimelik strateji, farklı varyasyonları ile bütün dünyaya yayıldı. Zamanla, gerçekleştirilebilir, gerekçeli ve ilgili eklentileriyle beraber kullanımı yaygınlaştı.
Bu kelimeleri birer cümle ile izah edelim: Bir hedef belirlerken tam olarak ne yapacağımızı, bunu neden yapmak istediğimizi ve nasıl yapacağımızı özel olarak, yani kesin ve açık bir şekilde ifade etmeliyiz. Hedefe ulaştığımızı gösteren somut ve nicel kriterler belirlemeliyiz. Belirli kişileri bu göreve tayin edebilmeliyiz. Ayaklarımız yere basmalı, yani gerçekçi olmalıyız. Son olarak, yapacaklarımızı zamana bağlı olarak ifade etmeliyiz.
Ö.Z.G.Ü.N. Hedef Nasıl Belirlenir?
Biz SMART ifadesini, biraz adapte ederek, yine beş anahtar kelimenin baş harflerinden oluşan Ö.Z.G.Ü.N. kısaltmasıyla kullanabiliriz: Ö.Z.G.Ü.N. yani Özel, Zamana bağlı, Gerekçeli, Üretilebilir ve Nicel (ölçülebilir) hedefler koyma şeklinde ifade edeceğimiz bu metot ile yol haritamız belli olacak, hayalperestliğin getirdiği israftan korunacak, başarımız somut verilerle ölçülebilecek ve gelecekte atacağımız adımları tashih veya iyileştirme adına fikir verecektir.
Mesela, sadece “zayıflamak istiyorum” şeklindeki bir ifade, makul bir hedeften ziyade içimizden geçen bir temenniye benzer. Onun yerine zayıflama isteğinin sebebi ve bunun nasıl yapılacağı özel olarak “daha sağlıklı bir hayat için haftada üç gün spor salonuna gitmek” şeklinde ifade edilebilir. Bunu daha belirgin, ulaşılabilir ve ölçülebilir yapma adına, “Daha sağlıklı bir hayat için haftada en az üç gün, üniversitedeki spor salonuna giderek üç ay içinde sekiz kilogram zayıflamak istiyorum.” diyerek baştaki temenniyi ÖZGÜN bir hedef hâline çevirmiş oluruz.
Sosyal sorumluluk projesi yürütmek isteyen bir okul idaresi, bu temenniyi, “Sorumluluk ve yardımlaşma duygusunun gelişmesi için, lise öğrencilerimizle, 10 çeşit gıda ürününden oluşan en az 300 hediye paketini, en yakın mülteci kampına, şubat ayı sonunda ulaştırmayı hedefliyoruz.” şeklinde ifade ederse, muhataplarını ortak ve ÖZGÜN bir amaca yönlendirmiş olur. Özellikle bu tür çalışmalarda yapılması gerekenler, bir faaliyet planı şeklinde belirtilebilir. Bu planda; yapılacak işler küçük adımlara bölünerek her birini kimlerin, ne zamana kadar yapacağı listelenebilir. Bu adımların başarı kriterleri ve belirlenen süre sonunda tamamlandığının teyidi de olmalıdır ki sorumlulukların dağılımı ve sürecin takibi yapılabilsin.
Aynı yöntemi şahsî veya meslekî hayatımızda da tatbik edebiliriz. Mesela, sınıf içi yönetiminde problem yaşayan bir öğretmenin, bir türlü ulaşamadığı iki öğrenciyle ilgili olarak, veliye şikâyet etme, cezalandırma veya idareye rapor etme gibi bir türlü sonuç alamadığı eylemler yerine “Sınıfımdaki bu iki öğrenciyle 2×10 stratejisi[4] uygulayarak bağ kurmak istiyorum. Bu öğrencilerin her biriyle konuşmak istedikleri herhangi bir şey hakkında, önümüzdeki 10 gün boyunca, günde iki dakika sohbet edeceğim.” demesi ÖZGÜN ve yapıcı bir yaklaşıma adım atmak demektir.
Doğru Hedefle Başlamanın Kazandırdıkları
Kurumların hedeflerinin ölçülebilir bir şekilde ifadesinin pek çok faydası vardır. Böyle bir çalışmayla beklentiler en baştan, net bir şekilde belirlenmiş olur; bu da ilerde doğabilecek yetki kargaşasının ve performans yönetimi şikayetlerinin önüne geçer. Zira insanlar, duyduklarından ve gördüklerinden etkilenerek aceleci hükümler verebilir. Hedeflerin en baştan ölçülebilir ve herkes tarafından aynı tarzda anlaşılacak bir şekilde görüşülmesi hem ön yargılı değerlendirmelere set çeker hem de bizleri haksızlık yapmaktan korur. Ayrıca kişilere yaptıklarının sorumluluğunu alma erdemini kazandırır.
Kısaca şahsî ve kurumsal girişimlerimizde, ÖZGÜN hedefleri gözetmemizin pek çok faydası vardır. Stratejik düşünme, sürekli gelişim anlayışı, hadiselere bütüncül bakabilme, muhataplarla ortak dil oluşturma becerisi, ferdî hedeflerin müşterek stratejilerle örtüşmesi, paylaşılan liderlik anlayışının yerleşmesi gibi pek çok kazanım, planlama esnasında harcanılan emek ve zamanın ne kadar verimli olacağına işaret eder. Böyle bir fikrî hazırlığın, insanı vâsıtalara takılıp kalmaktan kurtaracağını ifade eden Fethullah Gülen Hocaefendi, “Her iş ve hamlede önce hedef ve maksadın tayin edilmesi lâzımdır ki insan, vesilelere bağlanıp kalmasın. Millet yolunda verilen hizmetlerde, ruha yön verilip hedef gösterilmezse, düşünceler girdaplaşır, hizmet edenler de bunların zebûnu olarak kalır giderler… Düşünce platformunda hedef ve maksat daima belirli ve birinci yeri işgal etmelidir. Yoksa, çokluğa gidilmiş ve dolayısıyla da şaşkınlığa düşülmüş olur. Nice çalımlı hamleler vardır ki gaye ve vasıta karmaşıklığı yüzünden semeresiz kalmış; hiçbir hayırlı neticeye ulaşamadığı gibi, arkada da bir sürü kin ve nefret bırakmıştır.”[5] diyerek yolumuzu aydınlatacak önemli bir ölçüyü ifade etmekte ve “Her hamle ve hareket adamının perspektifinde, her şeyden evvel, Yüce Yaratıcı ve O’nun hoşnutluğu olmalıdır.” diye eklemektedir.
Her işi hikmetle yapan Allah’a (celle celâluhu) saygının bir ifadesi olarak bizler de hedeflerimizi en güzel şekilde planlamalı ve neticesini O’na bırakmalıyız. Gaye-i hayallerimizin peşinde koşarken nereye doğru koştuğumuzu unutmamamız; daha sistematik, gerçekçi, açık ve hesabı verilebilir hedeflerle hayatımızı tanzim edebilmemiz temennisiyle.
Dipnotlar
[1] “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56).
[2] Shiven Sompura ve James Roessling, “How to Recognize Project Failure and Initiate Project Recovery”, PM World Journal, 8/9, 2019.
[3] “The True Cost of Project Failure”, gurnet.com/the-true-cost-of-project-failure/
[4] R. J. Wlodkowski, The M.O.S.T. program: motivational opportunities for successful teaching”, Phoenix, AZ: Universal Dimensions, 1983. (Wlodkowski, bu metot uygulandığında, bir öğrencinin davranışında yüzde 85’lik bir gelişme olduğunu ve sınıftaki diğer öğrencilerin davranışlarının iyileştiğini tespit etmiştir).
[5] M. Fethullah Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 135.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/hedeflerimiz-ne-kadar-ozgun/feed/ 0 Hocaların Hocası Yahya Alkın
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/hocalarin-hocasi-yahya-alkin/
“Yahya Hoca samimi bir insandı. Kestanepazarı’na gittiğimde o ayrılmıştı; daha doğrusu onu ayırmışlardı. Sonra benim yanıma geldi. Kalb temizliğinde, dünyevî bir beklentiye girmemede, makam sevdasına düşmemede az bulunur bir insandı. Hizmetimizin üzerine iftiralarla gelindiğinde, Yahya Hoca Hizmet’e sahip çıkmış, karakterinin gereğini sergilemişti. Kendisi birisine rüyada, ‘Ben hesaptan bu kadar kolay sıyrılacağımı tahmin etmiyordum!’ demiş. Onlar kendilerine bir şey ayırmadan yaşayıp gittiler.”
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait bu ifadeler, 2022 yılının mart ayında kendisini ziyaret eden gazeteci Ekrem Dumanlı tarafından nakledilmiştir.
Yahya Alkın, 1942 yılında Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı Yenice köyünde, Dehri Mustafa’nın oğlu olarak dünyaya gelir. İlkokuldan sonra babasıyla fırında çalışmak için İzmir’e taşınır. Bu sırada Kestanepazarı Kur’ân Kursunda hafızlık yapma imkânı bulur. Hafızlık icazetinden sonra İzmir İmam Hatip Lisesinde okumaya başlar.
Risale-i Nur Külliyatı ile Tanışması
1959 yılının yaz aylarında Ankara’daki ağabeyini ziyarete giden Yahya Hoca, orada Risale-i Nur Külliyatı ile tanışır. Nur talebelerinin arasındaki samimi muhabbet ona “İşte insanlık bu!” dedirtir ve böylece eserleri okumaya başlar. Ancak o tarihlerde bu eserleri okumak ateşten gömlek giymek gibidir. Abdullah Aymaz Hocamızın Risale-i Nur Külliyatı ile tanışmasına vesile olan Yahya Hoca’nın bu eserleri okula getirdiğini bilen okul idaresi, “suçüstü yakalama” maksadıyla aniden sınıfa baskın yapar. İhlâs ve Uhuvvet risaleleri çantasında olmasına rağmen bu eserleri bulamazlar.
O günlerde Halide Nusret Zorlutuna, “Nur ve Nurdan Ürkenler” başlıklı bir makale yazar. Yahya Hoca, bu yazıyı teksir ederek dağıtınca, “Bu Nurcudur, propaganda yapıyor.” diyerek şikâyet edilir. Geceleyin evi basılarak mahkemeye sevk edilen Yahya Hoca hakkında, insaflı bir hâkim takipsizlik kararı verir. Okul idaresi bu gelişmeyi bahane ederek “İzmir’in hiçbir yerinde okuyamaz.” şeklinde bir tasdikname hazırlar.
Kestanepazarı Öğrenci Yetiştirme Derneğinin Başkanı Ali Rıza Güven, kendisine 200 lira vererek İstanbul’a gitmesini tavsiye eder, ancak İstanbul İmam Hatip Lisesi müdürü, “Risale-i Nur okuyanların bu okulda yeri yok.” der ve onu okula kabul etmez. Yahya Hoca, Zeynep Sultan Câmiinde müezzin olan arkadaşına durumu anlatır. Müezzin, Yahya Hoca’yı yakından tanıdığı Sakarya İmam Hatip Lisesi müdürüne bir mektupla gönderir. Müdür; “Doğru söyle, sana niçin tasdikname verdiler?” diye sorar. O da “Risale-i Nur okuduğum için.” deyince müdür; “Seni okula alacağım, ama o kitapları burada okuma, evinde istediğin kadar oku.” der. Bu şekilde yarım kalan tahsilini birincilikle tamamlar. Daha sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne kaydolur.
Askerliği ve Müftülük Yılları
Enstitüyü bitirdikten sonra evlenir ve 1968’de askere gider. Askerde namaz kıldığını fark eden komutanı seccadesini yırtarak ona ağır hakaret eder. Bu durum çok ağırına gider; sürekli Cevşen okur ve “Ya Rab, beni bu adamın tasallutundan kurtar ve ölünceye kadar İslâm’a hizmet etmeyi nasip et.” diye dua eder. Dokuz yaşındayken sol kolunda oluşan kısmî sakatlık sebebiyle Gülhane Askerî Tıp Akademisi tarafından kendisine verilen, askerlik yapamayacağına dair rapor vesilesiyle erken terhis olur.
Erzincan’a ve daha sonra Muğla’ya müftü olarak tayin edilir. İstanbul Haseki Eğitim Merkezinin kursunu birincilikle bitirince Tayyar Altıkulaç kendisine orada öğretim görevlisi olarak vazife verir. Emekli oluncaya kadar burada çalışır. Daha sonra Rize’deki, Müftü Yusuf Karali Eğitim Merkezinde ders verir.[1]
Hakkın Hatırını Âlî Tutması
Yahya Alkın, 2014 yılında Diyanet tarafından düzenlenen “Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreninde, isim vermeden Hocaefendi’ye çok ağır iftira ve ithamlarda bulunan dönemin başbakanına, Diyanet ve ilahiyat câmiasından cevap veren birkaç kişiden biridir. Bu iftiralara karşı, “Bu yalandır, söylemeyin; bu zulümdür, haddi aşmayın.” diye haykırmıştır. Onun bu duruşu, hakkın hatırını ne derece âlî tuttuğunun bir göstergesidir.
Bu iftiralardan sonra katıldığı bir TV programında Hocaefendi’yi şöyle savunmuştur: “Bütün dünyanın gözü önünde ve ulema topluluğu içinde bu ağır hakaretler kime yapılıyor? Yüz altmış devlette, milyonlarca insanın hidayetine vesile olan, bütün dünyanın, özellikle İslam âleminin hayranlıkla izlediği ve gıpta ile takip ettiği Hocaefendi’ye söyleniyor. Allah rızası için söyleyin, bu büyük aksiyon adamı bu ağır hakaretleri hak etmiş midir? Hocaefendi ki İslam tarihinde çok nadir görülen, belki de hiç görülmemiş büyük ve küllî bir hizmetin öncüsüdür. Hiç vurmadan, kırmadan, kargaşaya prim vermeden, Bediüzzaman’ın, “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur… Medenîlere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbâr ile değildir… Bizim vazifemiz, müsbet hareket etmektir.” sözlerini rehber edinen, gönülleri fetheden büyük bir âlim ve Allah dostudur.”[2]
Yahya Hoca sözlerine şöyle devam eder: “Bediüzzaman: ‘Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.’ der. Hele bu canavara bir de kin ve intikam hisleri eklenirse, işte böyle hakaret içeren kelimeler dökülür ağızdan. Hakkı ve doğruyu arayan samimi kimseler, Hocaefendi’nin âlim olup olmadığını sormaya muhtaç değildir. Eserleri, konuşmaları ve talebeleri ortadadır. Alır, okur, dinler ve karşınızda muhakeme gücü büyük bir âlim olduğunu müşahede edersiniz. Allah, bu mümtaz kullarına büyük bir ilim, zirvede bir takva, fedakârlık, İlahî aşk, sonsuz bir Peygamber muhabbeti, varlığını Kur’ân havuzunda eritme gibi büyük meziyetler ihsan etmiştir.”[3]
Yahya Alkın, imanın verdiği o müthiş cesaretiyle sözünü hiç eğip bükmeden konuşmaya devam ederek Hocaefendi’nin, insanlığın hidayeti ve imanla dirilmesi için her türlü imkânı kullandığını, bu hususta dünya çapında büyük başarılar elde ettiğini, şayet böyle büyük bir zat Avrupa ve Amerika’da zuhur etseydi ona mutlaka Nobel Ödülü verileceğini ifade ettikten sonra, “Hoş, bu zat kendisine verilecek bu ödülü de kabul etmez.” diyor ve şunu ilave ediyor: “O izah edilemeyecek kadar hasbî olup onun hedefi sadece Allah’ın rızasıdır.”[4]
Yahya Hoca, bahsi geçen iftiralara aldanma ihtimali bulunan insanları ikaz sadedinde, Hizmet ve Hocaefendi ile ilgili mühim noktalara dikkat çekerek sözü şöyle bağlıyor: “Bu Hizmet topluluğuna o kadar hakaretler yapılmaktadır ki insan hayretten kendini alamıyor. Amerika’da Hizmet’in okullarını ve kültür merkezlerini dolaştık. Buralarda hizmet edenlerin lisan-ı hâli diyor ki ‘Biz Kur’ân terbiyesi aldık, İslam suyuyla yıkandık, imanın ışığıyla aydınlandık.’ Karıncaya basmaktan sakınan bu merhametli, kültürlü ve imanlı topluluğu, İslam tarihinde görülen en zalim ve gaddar bir örgüte benzetmek akılla izah edilir gibi değildir. Son sözüm şudur: Bu büyük fitneye kimler sebebiyet verdiyse Allah (celle celâluhu) onlara merhametiyle değil, adaleti ile tecelli etsin! Âmin.”[5]
Yahya Hoca, o gün hakkın yanında tavır almakla tarihe not düşmüştür. Bir gün gelecek hakperest insanlar, “İman ve Kur’ân davasını bayraklaştıran bu insana bunca hakaret edilirken siz neredeydiniz? Sizin diliniz yok muydu? Hem devâsa bir İslam Ansiklopedisi hazırlamakla övünecek hem de İslam’ın dırahşan çehresini yeryüzünde temsil eden bir topluluğu yerin dibine geçirircesine hakaret eden birisini alkışlayacaksınız. Bunun akıl ve mantıkla izah edilir bir yanı yok.” diyecektir.
Hakkın hatırını âlî tutup tavır belirlediği için Yahya Hoca da birçokları gibi zalimin zulmüne maruz kaldı ve ülkesini terk etmeye mecbur oldu. Diyanet câmiasında “Hocaların Hocası” olarak bilinen Yahya Hoca, Hizmet Hareketi’nin en zor zamanlarında, Hocaefendi’nin yanında bulundu ve hakkı gürül gürül haykırdı. 14 Aralık 2020 tarihinde, 78 yaşında, cebrî hicret diyarında ruhunun ufkuna yürüdü. Biz onun dik duruşuna ve hakikati gürül gürül haykırışına şahidiz.
Dipnotlar
[1] F. Çakır, “Hemşehrimiz Yahya Alkın Hoca ile Sohbet-Senoz Deresi”, 26 Ekim 2009, www.senozderesi.com
[2] Yahya Alkın, “Vahyin Aydınlığında Olaylara Bakış”, 21 Nisan 2014, www.insanidegerler.org
[3] A.g.e.
[4] “Yahya Alkın: Başka ülkede olsa Hocaefendi’ye Nobel verilirdi!”, www.samanyoluhaber.com
[5] Yahya Alkın, “Vahyin Aydınlığında Olaylara Bakış”, 21 Nisan 2014, www.insanidegerler.org
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/hocalarin-hocasi-yahya-alkin/feed/ 0
Tevâzu-1https://caglayandergisi.com/2022/09/02/tevazu/
Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Onu; insanın Hak karşısında gerçek yerinin şuurunda olup, ona göre davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zâviyesinden değerlendirip, kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul etmesi şeklinde de yorumlayabiliriz. İster öyle ister böyle, insan tevâzu ruh ve düşüncesiyle kendini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı, başakların samanı kabul etmiş ve Alvar İmamı edasıyla:
“Herkes yahşi men yaman,
Herkes buğday men saman.”
diyebilmişse, o kimse, başı göklerde en yüce kametlerin dahi bûsegâhı hâline gelmiş demektir. Zaten, Hz. Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde de:
مَنْ تَوَاضَعَ ِللهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”[1] denmiyor mu? Demek ki, büyük görünmekle büyük olma ve küçük görünmekle küçük olma ma’kûsen mütenâsip şeyler…
Bazıları tevâzuu, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmeme.. bazıları, insanları, insana yakışır saygıyla karşılayıp onlarla muamelesinde mahviyet içinde bulunma.. bazıları ilâhî inayetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, kendini halkın en şerlisi görme; bazıları da benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti şeklinde tarif etmişlerdir ki, her birinin kendine göre hem bir mahmili, hem de tarz-ı telâkkisi vardır. Ancak, bunlardan sonuncusu daha çok mukarrabîn ve muhlasîni alâkadar etmektedir.
Halifeler halifesi Hz. Ömer’i (r.a.) omuzunda kırba, su taşırken gören biri sorar: “Bu ne hâl ey Allah Rasûlü’nün halifesi!” Mukarrebliğin mukimi Ömer: “Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim; -hâşâ ki o, bizim anladığımız mânâda bir bulanıklık olsun- o hissi kırmak istedim.” der.[2] Onun sırtında un, taşıması minberde kendini levmetmesi,[3] levmedenlere ses çıkarmaması[4] hep bu kabil hazm-ı nefisle alâkalı hususlardan olduğu gibi.. valiliği döneminde Ebû Hureyre’nin, şuna-buna sırtında odun taşıması;[5] Zeyd b. Sâbit’in kadı olduğu bir dönemde İbn Abbas’ın elini öpmesi; buna mukabil Tercümânü’l-Kur’ân’ın da onun atının üzengisini tutması;[6] Hz. Hasan’ın, ekmek kırıklarıyla oynayan çocuklarla oturup, onların yediğinden yemesi[7] ve Hz. Ebû Zerr’in başını Bilâl-i Habeşî’nin ayağının altına koyması[8].. gibi hadiseler hep birer mahviyet ve tevâzu örneğidirler.
Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadîm’inde, Rasûlullah da sünnet-i mutahharasında, tevâzu etrafında o kadar tahşidat yaparlar ki, onları duyup-işitenin, gerçek kulluğun tevâzu ve mahviyet olduğunda şüphesi kalmaz. Kur’ân’ın: وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى اْلأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا “Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler. Cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.”[9] beyânı onlardan sımsıcak bir ses; أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Onlar mü’minlere karşı şefkatli ve mahviyet içindedirler.”[10] beyânı da onların gönüllerinden kopup gelen ve davranışlarına akseden yumuşak bir nefestir. Hele: رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا “Onlar, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet timsâlidirler; her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!”[11] fermanı ise onlara tasavvurları aşan bir iltifatın unvanı gibidir.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/tevazu/feed/ 0 Bir Miraç Hikâyesi: Altın Kol
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/bir-mirac-hikayesi-altin-kol/
Yükseldi de yükseldi…
Izdırapla gelmiş yükseliş. Rahat yatağında yatana değil, ızdırapla iki büklüm olana nasipmiş.
14 asır öncesini hatırlatan bir dönem… O ilk kahramanların izinden gitme hayaliyle yaşayanlar, günümüzün Bilallerini, Habbablarını, Yasir ailelerini anıyor.
Zalimin zulmü azgınlaşırken fevç fevç gelenler artık Daru’l-Erkam’a sığmıyor. Boykot arttıkça Hazreti Hatice’nin (radıyallâhu anha) himmeti artıyor, bütün servetiyle beraber en nihayetinde canını da veriyor. Kayıp giden her bir yıldıza mukabil Mus’ablar, Hamzalar, Ömerler (radıyallâhu anhüm) geliyor, sayılar artıyor da artıyor.
Karanlığın tehdidi büyüdükçe Hazreti Osman’ın (radıyallâhu anh) himmeti de büyüyor; “yükleriyle birlikte yüz deve”yi iki yüze çıkarıyor. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) malının yarısını, Hazreti Ebubekir (radıyallâhu anh) tamamını getiriyor.
Zalim çukurlaştıkça Kâinatın Efendisinin himmeti artıyor; Burak yükseldikçe yükseliyor ve O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dilinden “Ümmetî ümmetî!” iniltileri dökülüyor. Davetini bütün insanlığa ve bütün âlemlere duyuruyor.
***
Hamiyetperver insanların doldurduğu salonda maddî değeri belki çok az, ama manevî değerine paha biçilemeyecek eşyalar müzayedede.[1] Yükseldi de yükseldi rakamlar: Beş yüzler, binler, beş binler… Yiğitler…
İsimleri tespit edilen 793 mazlum anılıyor; tespit edilemeyen belki binlerin adına…
“İş adamı Turan Bozkaya anısına…”
Haksızca esir edilmiş ve içeride görme kabiliyetini kaybetmiş bir mazlumun çerçeve yapılmış hattı: “Ben beni unuttuğumda Sen beni yâd et.”
“Doktor Rümeysa Berrin Şen anısına…”
Esir edildiği beş yıl boyunca hiç kimsenin ziyaretine gitmediği, kendi anne babasının dahi arayıp sormadığı bir yiğit kadının yaptığı bez bebek…
“Fizik öğretmeni Dilek Aksoy anısına…”
İçeride en basit ihtiyaçlardan bile mahrum edilen bir Hizmet gönüllüsünün, yan koğuşlardaki katil ve hırsızlardan rica ederek yaptırdığı tahta bir gemicik…
“Gazeteci Mevlüt Öztaş anısına…”
Yine bir mazlum annenin, hasret kaldığı kızı için ördüğü bir mutfak önlüğü…
“Sınıf öğretmeni Atilla Yalçıntaş anısına…”
Asrın dertlisinin odasını yıllarca süslemiş “Sabr” yazılı altın renginde bir rölyef…
“Yönetmen Fatih Terzioğlu anısına…”
Nabızlar gittikçe yükseldi; yükseldi de yükseldi. Gönüller hüzünlendi, gözyaşları döküldü, himmetler ise arttıkça arttı.
“Prof. Dr. Haluk Savaş anısına…”
***
Altın gönüller…
Amerikalı bir dost çıkıyor sahneye. Onun dilinden işte bir mazlumun başından geçenler:
“Türkiye’de bulunduğumuz yıllarda bütün çevremiz, Hizmet’ten arkadaşlardan oluşuyordu. Çocuklarımız Hizmet okullarında okudular. Coşkun, Kasımoğlu… Şimdi bir kızım evleniyor. Damat da Amerikalı, ama kız istemeye geldiklerinde damada Türk kahvesi ikram ettik. Dört yıldır yazıştığım bir arkadaşım var. Kendisi ve kocası Orta Asya’da Hizmet okullarında öğretmendi. Yaz tatilinde ailesini ziyaret geldiğinde hemen gözaltına aldılar. Daha sonra ev hapsine çıktı. Orta Asya’daki eşi, güvenliğinden endişe ederek Avrupa’da bir ülkeye geçti ve ilticaya başvurdu. Fakat aradan geçen uzun yıllar arkadaşıma dayanılmaz gelmişti. Bir gün mesajında, ‘Oğlum babasını görmeye gidiyor.’ diye yazınca şaşırdım. ‘Nasıl olacaktı ki bu?’ Daha sonra kendisinin Yunanistan’a geçmeye çalışacağını, oğlunu da uçakla babasının yanına göndereceğini anladım.
Meriç…
Karşıya varmak üzereydiler, ama delinen botlarının havası iyice azalmıştı. Çok az bir mesafe kala bot tamamen söndü ve bir anda buz gibi Meriç’in sularında buldu kendisini. Gurbette bekleyen sevgili eşi, uçağa emanet ettiği evladı, geride bıraktığı vatanı bir an zihninden geçiverdi. Bu dünya serüveni buraya kadarmış dediği ve kaderine teslim olduğu bir anda ‘Ya Rab, kurtar beni!’ diye haykırıverdi. Derken, ister inanın ister inanmayın, yukarıdan altın renginde bir kolun suya daldığını gördü; kol ona uzandı ve tutup çıkardı. Suyun karanlıkları arasından yükseldi de yükseldi ve çıktı sahil-i selamete.”
“Öğretmen Halime Gülsu anısına…”
Amerikalı dostun eşi alıyor mikrofonu bu kez ve yaşanan zulmü özetliyor:
“Türkiye’de bu zulüm başlayınca, olan bitenlere bir anlam veremedim. İngilizcede bir deyim vardır: ‘Yüzüne kızıp burnunu kesmek.’ Türkiye bu zulümle sadece burnunu değil, âdeta sağ kolunu da kesiyor.”
Ülke insanını karanlıklardan çıkarıp yükseltmeye çalışan bir koldu kesilen.
Hemen hepsi kariyerli, mesleklerinde en önde öğretmenler, doktorlar, yazarlar… Bugünkü rejimin zulmüne mârûz kalmak için bütün vasıfları haiz masumlar!
“Polis memuru Zekeriya Altınok anısına…”
***
Boykot altında, açlık ve zulümle geçen seneler… En yakınlarını kaybetmişti. Çocukluğundan beri ona kol kanat geren amcası Ebu Talib; varını yoğunu onun yoluna vermiş sevgili eşi Hazreti Hatice (radıyallâhu anha). Hüzün senesi ve Taif’teki zulüm… Izdırapla sığındığı Kabe’nin sinesinde iken açılan gök kapıları, Hazreti Cebrail ve yanında Burak… Altın bir kâse içinde bir kalb ameliyatı ve iman ve hikmetle arınma. Burak’la bir hamlede Mescid-i Aksa’ya, sonrasında altınla kaplı bir kubbenin süsleyeceği mübarek mekâna. Oradan da öteler ötesine bir seyahat için yükseldi de yükseldi, yükseldi de yükseldi…
“Prof. Dr. İbrahim Erkul anısına…”
Miraç Şehsuvarı’nın peşine takılan yiğitler yine sahnede. Yüksek bir meblağ ile alınan altın rengindeki rölyef, altın renginde kolun hikâyesini anlatan Amerikalı dostlara hediye…
Altın gönüller, Altın Nesli hayal edenler…
Dipnot
[1] twitter.com/silencedturkey/status/1497926766962384902 (Advocates of Silenced Turkey – Susturulan Türkiye’nin Savunucuları), “Kaybedilen 793 canı asla unutmayın” başlıklı anma programı, New Jersey, 24 Şubat 2022.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/bir-mirac-hikayesi-altin-kol/feed/ 0 Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Talimi
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/hazreti-muhammedin-s-a-s-talimi/
“Hazreti Muhammed Mekke’de tebliğe başladığında, Arabistan’ın tamamı müzmin bir ihtilaf içindeydi. Yarımadada bulunan çok sayıda Bedevî kabilenin her birinin kendine has kanunları vardı ve kabileler birbiriyle daimî bir savaş hâlindeydi. Araplar için bir birlik oluşturmak imkânsız gibi görünüyordu ve bu da dünya sahnesindeki yerlerini almalarını sağlayacak bir medeniyet ve devlet kuramayacakları mânâsına geliyordu. Hicaz, vahşi bir barbarlığa mahkûm görünüyordu ve medeniyetten uzak düşmüştü. Ancak 23 yıl sonra, Hazreti Muhammed 8 Haziran 632’de vefat ettiğinde, hemen hemen bütün kabileleri, yeni bir Müslüman toplum olarak birleştirmeye muvaffak olmuştu. Bu biraz istikrarsız bir dönemdi. Hazreti Muhammed’in de çok iyi bildiği gibi, birçok Bedevî, gizli bir şekilde, eski putperestlik inançlarını sürdürüyordu. Ancak her şeye rağmen, bu Arap birliği devam etti. Hazreti Muhammed’in çok yüksek seviyede yönetim kabiliyeti vardı. Halkının şartlarını tamamen değiştirmiş, onları faydasız şiddet ve ihtilaflardan kurtarmış ve onlara iftihar edecekleri yeni bir kimlik kazandırmıştı. Artık kendi eşsiz kültürlerini kurmaya hazır bir hâldeydiler ve Hazreti Muhammed’in talimi öyle büyük bir güç kaynağının kilidini açmıştı ki 100 yıl içinde Arapların imparatorluğu Cebelitarık’tan Himalayalar’a kadar uzandı.”[1]
Dipnot
[1] Karen Armstrong, Muhammad: A Biography of the Prophet, New York: HarperCollins, 1992, s. 46.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/hazreti-muhammedin-s-a-s-talimi/feed/ 0
Resim Olarak Algılanan Kelimelerhttps://caglayandergisi.com/2022/09/02/resim-olarak-algilanan-kelimeler/
Georgetown Üniversitesi Tıp Merkezi araştırmacıları, beynimizin özel bir bölümünün, kelimeleri, mânâlarından önce basit resimleriyle algıladığını tespit ettiler. Başka bir ifadeyle, yaptıkları çalışmada, öğrendiğimiz kelimelerin beynimizde ses ve anlamlarından önce, onları temsil eden suretleriyle algılandığını ortaya koydular.[1]
Araştırmacılar, fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) ile 12 katılımcı üzerinde incelemeler yaparak sol kulağın hemen arkasında “kelime görüntüleme bölgesi” adı verilen küçük bir sahaya odaklandılar.
Kelime görüntüleme bölgesi.
Bu alanın bilhassa ilgi çekici özelliği, beynin sağ yarım küresindeki simetriğinde yer alan benzer bir bölgenin, “iğ şeklindeki, yüzleri tanıma bölgesi” olarak isimlendirilen kısmın, beynin insan yüzlerini tanıma ile vazifeli kılınmış bölgesi olarak bilinmesidir. Okuma yazma bilmeyen çocuk ve yetişkinlerde bu yüz tanıma ve kelime görüntüleme bölgesi, yüz tanıma fonksiyonunda kullanılmaktadır. Okuma yazma öğrendikçe kelime görüntülenme bölgesi sadece kelime tanımada kullanılmaya başlanır. Âşina olduğumuz yüzler hafızamızda (yüz tanıma bölgesi) yer ettiği gibi, öğrendiğimiz kelimeler de bu görsel kelime sözlüğünde birer birer yerini almaktadır.
Yazılı Kelime, Düşünülen Kelime ve Seslendirilen Kelime
Tam bu noktada aklımıza buradaki kelimelerin yazılı kelimeler olduğu ve telaffuz edilen, yani ses dalgaları ile ortaya çıkan kelimeler olmadığı gelebilir. Acaba işitmenin, okuma sırasında nasıl bir rolü vardır?
Bu konuda çalışan sinir bilimci Lorenzo Magrassi ve meslektaşları, 16 katılımcı üstünde, beynin Broca’s alanı[2]olarak bilinen, dil ve konuşma işleme/üretim merkezi üstündeki nöral faaliyetler üzerinde yoğunlaştılar. Bu deneyin en enteresan taraflarından biri, sadece “uyanık cerrahî” olarak isimlendirilen, yani katılımcılar uyanıkken ve kafatası kısmen açıkken yapılabilmesidir.[3] Beynin kendisi acı duymadığından kafatası açıkken bu tür araştırmalar yapılabilmektedir.
İnsanların herhangi bir konuşmada dinledikleri kelimeler, kulaktan beyne ulaşan ses sinyali veya ses dalgalanması olarak iletilir ve elektromanyetik dalgalar halinde beyinde bir nöral aktiviteye ve dalgalanmaya sebep olur. Sesin bu dalga paketi halindeki birimi, “ses zarfı” veya “ses kılıfı” olarak isimlendirilmektedir. Dolayısıyla her bir kelimenin karşılığı olarak bir ses zarfı ve buna karşılık beyinde bir nöral aktivite ve elektrik dalgalanması olduğunu kabul edebiliriz.
Magrassi ve ekibi, sesli okumada veya bir kelimeyi duyduğumuzda ortaya çıkan ses zarfı ile nöral elektromanyetik dalgalanma eşleşmesinin, sessiz okuduğumuzda da aynı şekilde vücut bulduğunu, yani sanki kelimeler duyulmuş gibi Broca alanında nöral aktivitelerin görüldüğünü tespit etti. Burada ilgi çekici bir nokta vardı: Biz henüz konuşmaya başlamadan, hatta konuşmaya niyetlenip planlamadan, sadece kelimeyi düşünsek bile, kelimeye ait ses zarfı, beyinde hazır oluyordu. Bu tespit, sadece düşündüğümüzde bile kelimeleri niçin içimizde duyuyormuş gibi hissettiğimizi de açıklamaktadır. Bunun üzerine araştırmacılar konuşmadan da düşünülen kelimeleri beyinden dışarıya iletme konusunda insan-bilgisayar uyumunu sağlayacak bir arayüz yazılımı için çalışmalar yapmaya başlamışlardır.[4] Bu sayede, konuşma organları düzgün çalışmayan insanlar, sadece düşünerek zihninden geçirdiklerini, özel yazılım ve donanımlar yardımıyla muhataplarına iletebileceklerdir.
Özetle; düşünülen, sessizce okunan veya telaffuz edilen bir kelime, önce beynimizdeki kelime görüntüleme bölgesinde ve ses zarfı-nöral aktivite olarak Broca alanında temessül ettirilmekte, yani bu kelimeye belirli bir suret verilmekte, sonra da eğer konuşursak simetrik bir süreçle dinleyicilerin beyinlerinin aynı bölgelerinde yansımaktadır. Diğer bir ifadeyle, beynin bu bölgeleri, kelimenin mahiyeti ile aksedeceği birer “ayna” hükmünde yaratılmıştır denilebilir.[5]
Kelimeler hissiyatımızı da taşıdığından dolayı, seçtiğimiz bir kelime mahiyeti ile aktarıldığında, muhatapta da benzer hisler uyanmakta mıdır? Bu konuda yapılan başka bir araştırmada,[6] telaffuz edilen kelimelerdeki ses perdesi değişikliklerinin, beyinde farklı nöronların cevap vermesine, yani farklı yansımalara sebep olduğu görülmüştür. Konuşan kişinin ses tonundaki perdelere dikkat ederek samimi olup olmadığını tahmin etmek mümkündür. Yalan söyleyen bir kişinin gözleri genellikle başka tarafa kayar, zira telaffuz ettiği kelimenin mahiyeti ile beynindeki kelime görüntüleme bölgesi birbirine uymamaktadır.
Bütün bu araştırmalar neticesinde; insan beyninin, kelimelerin mahiyetlerine ayna olacak şekilde yaratıldığını ve kelimelerin havadaki herhangi bir ses dalgasından farklı olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada, Bediüzzaman Hazretlerinin şu tespitini hatırlayalım:
“Hem nasıl ki kâinattaki san’atı, kemâl-i intizamından kitap şekline girdi. İnsandaki sıbgatı (boyası) ve nakş-ı hikmeti dahi hitap çiçeğini açtı. Yani, o san’at, o derece mânidar ve hassas ve güzeldir ki o makine-i zîhayattaki cihazatı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvim içinde bir sıbga-i Rabbâniye vermiş ki o maddî, cismanî, câmid (cansız) kafada manevî, gaybî, hayattar olan beyan ve hitap çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kabiliyet-i nutuk ve beyana o derece ulvî cihazat ve istidat verdi ki Sultan-ı Ezelîye muhatap olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakki verdi. Yani, fıtrat-ı insaniyedeki sıbga-i Rabbâniye, hitab-ı İlâhî çiçeğini açtı. Hiç mümkün müdür ki kitap derecesine gelen bütün mevcudattaki san’ata ve hitap makamına gelen insandaki o sıbgaya Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin? Hâşâ!”[7]
Acaba bazı mübarek kelimelerin temessülü yanında tecessümü (cisimleşmesi) de mümkün müdür? Yine Üstad Hazretleri’ne kulak verelim:
“Dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin ‘Elhamdülillah’ kelimesi, cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada ‘Elhamdülillah’ yersin. Ve nimette ve taam içinde in’am-ı İlahîyi ve iltifat-ı Rahmanîyi gördüğünden, o lezzetli şükr-ü manevî, cennette gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadîsin nassıyla, Kur’ân’ın işârâtıyla ve hikmet ve rahmetin iktizasıyla sabittir.”[8]
En alttaki resim shutterstock’dan değil o resimdeki alttaki kırmızı ile boyanmış yuvarlak alanı (visual word form area) kesip veya kopyalayarak bu beyin şeklinin üzerinde işaretlersek telif vermeden kurtuluruz. Veya ortadaki şekilde de kırmızı yuvarlağı aynı yere koyabilirseniz olur, ama ortadaki şekil sola bakıyor. İyi hesaplarsanız aynı bölgeye yapıştırılabilir. Yahut ikisi de sola bakan beyin şeklinde bu işlem daha kolay olur.
Dipnotlar
[1] “After Learning New Words, Brain Sees Them as Pictures”, gumc.georgetown.edu/news-release/after-learning-new-words-brain-sees-them-as-pictures/
[2] “Broca’s area”, en.wikipedia.org/wiki/ Broca’s_area
[3] “Why you can ‘hear’ words inside your head”, www.bbc.com/future/article/20200929-what-your-thoughts-sound-like
[4] “The Long Search for a Computer That Speaks Your Mind”, www.wired.com/story/the-long-search-for-a-computer-that-speaks-your-mind/
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 767.
[6] “How the human brain detects the ‘music’ of speech”, www.sciencedaily.com/releases/2017/08/170824141234.htm
[7] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 265.
[8] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 705.
https://caglayandergisi.com/2022/09/02/resim-olarak-algilanan-kelimeler/feed/ 0
Ey Nebi!https://caglayandergisi.com/2022/09/01/ey-nebi-3/
Hasret, hicran yaşadı Sensiz asırlar, çağlar
Meyveyi tanımadı garip bahçeler, bağlar
Kubbe kubbe devrildi saraylar, sırça köşkler
Karanlık ufuklarda yorgun düşmüştü gözler
Anlamsızdı yaşanan günler, aylar, seneler
Sararmış yaprak gibi düşüyordu takvimler
Girdap olup yutardı insanlığı yokuşlar
Hâlsizdi, çaresizdi zümrüt gagalı kuşlar
Her şey tarumar idi, yoktu ne han ne hancı
Üç beş hanif çekerdi sancı üstüne sancı
Yürüyordu yığınlar bir bela tünelinde
Kalbi kırıklar vardı dünyanın her yerinde
Yükten farksızdı hayat, kambur gibi bellerde
Garipti, kimsesizdi insanlar yâd ellerde
Sırra kadem basmıştı arılar, bal yapmazdı
Odunlaşmış ağaçlar meyveyi tanımazdı
Güdülüyordu beşer, şeytanlar ensesinde
İnim inim inlerdi yokluğun pençesinde
Kapkaranlık geceler, gündüz nedir bilmezdi
Kan kokuyordu toprak, zulmün sonu gelmezdi
Bir güneş gibi doğdun üstümüze Hira’dan
Seni rahmet olarak göndermişti Yaradan
Yırtıldı karanlıklar, cihanı nurlandırdın
Kapaklanmış beşeri ayağa Sen kaldırdın
Rahmetin çeşmesinden âb-ı hayat sağdın Sen
Kafalara kalblere damla damla yağdın Sen
Huzur geldi, aşk geldi Sen gelince dünyaya
Sevdiler birbirini insanlar doya doya
Ey Nebi! Ellerini uzat bizim sahile
Sensiz gayretler boştur, Sensiz hayat nafile
https://caglayandergisi.com/2022/09/01/ey-nebi-3/feed/ 0
Vefalı Bir Dost, Sadık Bir Yol Arkadaşı: Hayati Yavuzhttps://caglayandergisi.com/2022/09/01/vefali-bir-dost-sadik-bir-yol-arkadasi-hayati-yavuz/
“Biz geldik gidiyoruz. Allah üzerimizdeki bu musibet gibi görünen hâdiseleri bir an evvel kaldırsın. Geçecektir, geçici şeylerdir bunlar, ilk defa yaşamıyoruz biz bunları. Daha önce de benzerlerini; 71’de, 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta yaşadık. Her seferinde Hizmet’i bitirdik zannettiler, ama inanın bana daha gür bir şekilde yola devam edildi. Çünkü bu dava Allah’ın davasıdır. O ‘Tamam, bu kadar.’ dediyse bu kadar… Kimse bunu ilerletemez. ‘Devam.’ derse hiç kimse O’na mâni olamaz. Biz kavgadan uzağız ve hiçbir beklentimiz de yok. Böyle dertleri olanlar düşünsünler. Ben görmesem de Allah’ın izniyle sizler göreceksiniz.”[1]
Bu ifadelerin sahibi, vefalı dost, sadık yol arkadaşı Hayati Yavuz’dur. Kendisi 1945 yılında Konya’nın Ilgın ilçesine bağlı Aşağıçiğil nahiyesinde dünyaya gelir. İlk okuldan sonra Nazilli’ye gelerek bir tuğla fabrikasında bir müddet çalışır. Daha sonra İzmir’de kunduracılık yapmaya başlar. Askerlik sonrası İzmir Kemeraltı’nda başladığı işportacılık işini Hisar Câmii yakınlarında açtığı bir dükkân ile devam ettirir. Sattığı ürünler çakı, çakmak ve o günlerde ülkemizde pek bulunamayan elektronik eşya türünden şeylerdir.
Esnaf olması hasebiyle cuma namazına çoğu zaman câminin hariminde, son dakikada yetişir. O cuma da öyle olmuştur. Fakat hutbeden yükselen ses, daha önceki sese benzemiyordur. Söylenen sözler, kalbin en derin noktasından gelen ve gönülleri rikkate getiren ifadelerdir. Namazı bitirince müezzin mahfiline koşar ve “Bu hoca da kim Allah aşkına?” diye sorar. İsmini orada duyduğu Hocaefendi’nin her hafta vaaz vereceğini öğrenince, “Allah’a çok şükür Hisar Câmii nihayet bir imam gördü.”[2] der.
Vurulduğu bu sesin sahibi ile tanışmayı çok arzu etse de fırsat bulamaz. Bu arzusu dua yerine geçmiş olmalı ki bir gün şadırvanda abdest alırken bir genç gelir. Abdest hazırlığı yapan bu genç, onu Hocaefendi’nin davet ettiğini ve isterse kendisini çarşamba akşamı götürebileceğini söyler. Bu davete şaşırır, fakat arzu ettiği bir şey olduğu için “Peki.” der. Gün gelip davet edildiği eve varınca bakar ki Kemeraltı’ndan tanıdığı herkes oradadır. “Böyle şeyler oluyor da benim niye haberim olmuyor.” deyince onlar da gülüşerek “İşte haberin oldu ve sen de geldin.” derler.
Bu arada epeydir kafasını meşgul eden bir soruyu Hocaefendi’ye sorar: “Efendim, aynı inanca sahip olmamıza rağmen niçin farklı cemaatler var?” Hocaefendi, hiçbir grubun aleyhinde konuşmadan tatmin edici bir cevap verir.
1968 yılında yaşadığı bu günlerden sonra Hizmet’e gönül verir. 12 Eylül sonrası hakkında çıkartılan yakalama kararı kalkınca (1986) Hocaefendi, hacca gitmeye niyet eder. O da bu fırsatı ganimet bilir ve onunla beraber yola koyulur. Haccın bittiği günlerde Hocaefendi’yi Diyarbakır’daki Mehmet Özyurt davasıyla ilişkilendirerek hakkında tekrar yakalama emri çıkartırlar. Bundan haberi olan Hocaefendi, Suriye üzerinden gitmenin daha uygun olacağını düşünür. Hayati Bey, beraber gitmeyi teklif etse de Hocaefendi, onun teklifini kabul etmez.
Hocaefendi’nin bir dediğini iki etmeyen Hayati Bey, normal yoldan İzmir’e dönmüştür ve tanıdığı herkes ziyaretine gelir. Misafirlerin yoğun olduğu bir gün, telefonu çalar. Telefondaki ses Hocaefendi’dir ve kendisine, “Acilen Suriye vizesi al ve şu adrese gel.”[3] demektedir. İşte o gün, dostun vefa ve sadakatini göstermesi gereken gündür. Yaklaşık bir aydır dükkânı kapalıdır, ama o, hiç vakit kaybetmeden yola koyulur.
İlk olarak Ankara’ya giderek vize işini çözmelidir. Bir arkadaşının yardımıyla çok kısa sürede vizeyi alır. Ankara’dan uçakla Adana’ya, oradan da otobüsle gece yarısından sonra saat üç civarı Antep’e varır. O saatte Kilis’e gidecek araç yoktur. Bir taksi tutar ve sabah ezanında Kilis’e ulaşır. Yeni inşa edilmiş bir câmide sabah namazını eda ettikten sonra, işi icabı tanıdığı bir arkadaşından yardım almaya niyetlenir ve onu nasıl bulabileceğini düşünmeye başlar. O esnada birisi, “Hayırdır Hayati abi, senin burada ne işin var? Sen o dükkânı bırakıp nasıl buralara kadar geldin?” der. Bu harikulade durum karşısında ne diyeceğini bilemez. Henüz her yer kapalıdır, sadece câmiye yakın bir dükkânın ışıkları yanmaktadır. Küçük yerlerde dükkân sahipleri sabahları erkenden çay demleyip ziyarete gelenlere ikram eder. Arkadaşıyla birlikte hem çay içmek hem de geliş sebebini izah etmek için bu dükkâna girerler.
Hayati Bey, arkadaşına meseleyi anlatır ve elindeki adresi gösterir. Arkadaşı adrese bakar ve “Bu adreste benim bir akrabam çalışıyor, ona telefon açayım, sen normal yoldan bu adrese git.” der. Hayati Bey, sınırdan geçer ve iki katlı, ahşap bir otelin bulunduğu bu adrese ulaşır. Hızlıca çıktığı ikinci katta Hocaefendi’yi Kur’ân okurken bulur. Hocaefendi onu fark edince, yerinden fırladığı gibi onun boynuna sarılır. Hocaefendi’ye arkadaşının ismini verdiği Osman’dan bahseder. Hocaefendi, “Evet, o burada bize hizmet ediyor.” diye cevap verir. Hayati Bey, “Hocam, o bizi geçeceğimiz yere kadar götürecek ve orada Ahmet’le buluşacağız.” der. Hazırlıklar tamamlanır ve gece vakti Ahmet’in akrabasının evine ulaşırlar. Ev sahibi Hocaefendi’nin hacdan döndüğünü öğrenince, gelinini ve çocuklarını başka bir yere gönderir ve Ahmet gelinceye kadar onları misafir eder. İki gün sonra Ahmet gelir ve bu arada kullanacakları güzergâhı kontrol ettiğini ifade eder.
Hava kararmaya başlayınca evden ayrılarak bir tepeye tırmanırlar. Ses çıkarmamak için ayakkabısız yürürler. Yaklaşık bir kilometre uzunluğunda, dikenli bir araziyi bu şekilde geçerler. Mayınların döşendiği bir bölgede yürümektedirler. Hocaefendi, dizlerine kadar yüzlerce dikenin battığı o günü şöyle anlatır: “Halep’te 11 gün kaldım. Sonra dağdan geçmeye karar verdik. Bir rehber bulduk. Dağda yer yer mayınlar patlıyordu, ama gözümde Türkiye öyle bir tütüyordu ki başımda bomba patlasa duracak gibi değildim. Köyde bir evde kaldık, ertesi gün bir başka eve geldik, ondan sonra da hududu geçtik.”[4]
Türkiye tarafında Ahmet’in babasının evine ulaşıp orada biraz dinlendikten sonra Kilis’e gitmek için anayoldan geçen bir minibüsü durdururlar. İçerisi koyun doludur. Aracın şoförü: “Binebilirseniz, buyurun.” der. Kontrol noktasını geçmek için bu iyi bir fırsattır. Koyunların arasına gizlenerek Kilis’e ulaşırlar. İstanbul’da iş adamı olan Kilisli Hüseyin Dövme’nin evinde misafir olurlar.[5]
Hayati Bey, 1991 yılında Hocaefendi’nin teşvikiyle Kazakistan’a esnaf olarak gider ve orada hizmetlerine devam eder. Muhacir olarak gittiği Kazakistan’ın Almatı şehrinde, 6 Temmuz 2016 tarihinde, ruhunun ufkuna yürür. Hocaefendi bir sohbetinde onun için şöyle diyecektir: “Benim candan sevdiğim Hayati kardeşim vardı, Kazakistan’da defnedildi. Arandığım dönemde Türkiye’ye kaçak olarak girmiştim; yanımda bizden tek insandı o. Yedi sekiz kilometrelik bir yolu beraber yürüdük. Tir tir titriyordum soğuktan. ‘Hocam, sırtını sırtıma ver benim!’ demişti. Ama gitti Kazakistan’a… Hasta idi, ‘Türkiye’ye dön! Hastanede tedavi olursun!’ dedim. ‘Hizmet için geldim, dönemem!’ dedi.”[6]
“Biz geldik, gidiyoruz” dedi ve hepimizin gideceği o bâki âleme sadık bir nefer olarak gitti. Rabbim makamını âlî, mekânını Firdevs eylesin. Hocaefendi, bu yol arkadaşı için şöyle bir taziye verdi: “Hizmete ilk günden beri sahip çıkmış, vefalı bir dost, sadık bir yol arkadaşı, aziz kardeşim Hayati Yavuz Bey’e Cenab-ı Hak’tan rahmet ve mağfiret niyaz eder, ailesi ve yakınlarına, bulunduğu hicret yurdundaki Hizmet gönüllülerine sabr-ı cemil dilerim.”[7]
Dipnotlar
[1] “Geçmişten İzler Hayati Yavuz.” www.youtube.com/watch?v=ERmoKK-Fwcc
[2] A.g.e.
[3] A.g.e.
[4] Faruk Mercan, Allah Yolunda Bir Ömür, New Jersey: Süreyya Yayınları, 2019, s. 164.
[5] Hayati Yavuz ile ilgili bu hâtıraların hepsi “Geçmişten İzler Hayati Yavuz” videosundan alınmıştır.
[6] M. Fethullah Gülen, “Yol, Çile ve Akıbet”, Bamteli, 6 Ekim 2019.
[7] M. Fethullah Gülen, “Hayati Yavuz için verdiği taziye mesajı”, fgulen.com/tr/hayati-tr/taziyeleri/hayati-yavuz-icin-verdigi-taziye-mesaji
https://caglayandergisi.com/2022/09/01/vefali-bir-dost-sadik-bir-yol-arkadasi-hayati-yavuz/feed/ 0
Ağustos – Çağlayan Dergisi
Ağustos – Çağlayan DergisiBir Bakış Açısıhttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/basyazi-bir-bakis-acisi/
‘Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.’ (R. M. Ekrem)
Kendine ve çevresine bakmasını bilenler için her zaman dalga dalga gelip gözlere akan, damla damla gönüllere süzülen varlığın ruhundaki o büyüleyen güzellikler, özündeki âhenk, mânâsındaki şiiriyet; kalbleri sevgiye, aşka, alâkaya uyaran öyle bir güce sahiptir ki, bu ledünnî hazzı duyabilenlerin artık dünyada zevk edecekleri hiçbir şey kalmamıştır dense mübalâğa edilmiş olmaz. Onlara, görüp okudukları her şey kâse kâse muhabbet sunar.. coşturur insanî duygularını ve ruhlarında sönmeyen bir heyecan uyarır.
Farklı bir edâya bürünür böyle bir bakış ve duyuş karşısında bütün kâinat ve içindekiler.. dili çözülür eşyâ ve hâdiselerin.. canlı-cansız her şeyin üzerine bir kısım füsunlu ışıklar yağıyor gibi olur.. mekân âdeta kendi buudlarını aşar ve bir başkalaşır; zaman daha bir derinleşerek uhrevî bir güzelliğe ulaşır. Her şey böyle nefislerden nefis bir edâ ile kendini ifade etmeye durunca, Vareden’e karşı içimizdeki sevgi, aşk ve alâka da debisini artırarak bize vuslat neşîdeleri mırıldanmaya başlar.
Hislerimizin heyecanla köpürdüğü, duyuş ve sezişlerimizin değiştiği, idrak ufkumuzun derinleşip farklılaştığı bu türlü durumlarda çok defa gündelik alâkalardan sıyrılır; bütün bu olup bitenlerin perde arkasına yönelir ve öteleşmenin ruhlarımıza kazandırdığı genişlikle şu her zaman görüp temâşâ ettiğimiz kâinatları, bağrında yaratıldığımız tabiatı, Sevgili’nin kaleminden dökülmüş harfler, kelimeler, şiirler gibi duyar ve mırıldanır; O’nun neyinden dökülen nağmeler gibi dinler ve heyecanlanır; O’nun tığından çıkmış dantelâlar gibi temâşâ eder, hayret ve takdirlerle karşılar; sonra da karşılaştığımız bütün bu şeyleri öper öper başımıza kor, koklar koklar yüzümüze-gözümüze sürer ve bu vuslat koridorunda vuslat demlerine denk unutulmayacak dakikalar yaşarız. Duyarız O’na karşı aşk u alâkanın her şey olduğunu ve bütün cismânî, bedenî hazlara fâik bulunduğunu.
Hele bazı zamanlarda ahvâl ve şartlar gönülleri öylesine yumuşatır, derinleştirir ve semavîleştirir ki, ihtimal böylelerine o esnada ‘Cennet’e giriniz’ diye teklif edilse, iç içe yaşadıkları bu aşk u vuslat atmosferinde kalmayı tercih edecek ve kendilerine yapılan teklife hemen ‘evet’ demeyeceklerdir. Her şeyden evvel onlar burada, gönüllerinin genişliği ölçüsünde bir cennet yaşadıklarından her gün duyup zevk ettikleri bu cennet rüyasından uyanmak istemeyeceklerdir. Sâniyen bu vefalı gönüller, bizzat mahbub, maksud ve matlub olan Zât’a müteveccih yaşadıklarından, Firdevs bile olsa başka bir şeye yönelmeyi ufukları ve mazhariyetleri itibarıyla saygısızlık addedeceklerdir. Zaten, öteki Cennet de, olsa olsa burada mü’min vicdanlarda nüve hâlinde duyulan cennetlerin bir inkişafı olabilir. Onu da icmâlin rahmet buudlu tafsîli sayar ve ‘henüz meyve derme mevsimi değil’ der, her şeyi iman ve ümitlerine emanet ederler.
Aslında hemen hepimizin ruhunun aradığı, belki de çok defa bilmeyerek arkasından koştuğu bir şey varsa, o da, çevremizden aldığımız/alacağımız uyarılarla Hakk’a karşı duyacağımız aşk u alâkadır. Dünyanın, ruhlarımızda hayranlık uyaran güzellikleri; canlı-cansız her varlığın birbiriyle olan içten ve sıcak münasebetleri; bütün sevmeler, sevilmeler, ümitler, tatlı hülyalar, arzular ve iştiyaklar O’nunla olan o sırlı alâkanın bir yansımasından ibarettir. Tadıp duyduğumuz dünya nimetleri, yaşadığımız değişik haz ‘ân’ları gönüllerimizde O’nun teveccühünün birer tecellisidir.
Yaşamayı sevimli ve câzip kılan O’dur; biz, O’nun içimize attığı muhabbet kıvılcımıyla severiz hayatı. Bu itibarla da bize, mûnis, yumuşak ve sıcak görünen her şeyde evvelâ O’nu sever, O’na karşı alâkamızı bir kere daha yeniler, sonra da kendi zevklerimizi, şevklerimizi yorumlamaya çalışırız. O’nunla başlarız her şeye; O’nunla devam ettiririz devam ettirilecek her işimizi: Kendimize karşı duyduğumuz her alâkada O’nun aşk ve muhabbetiyle heyecanlanır; müşahede ettiğimiz her şeyde görüp duyduğumuz değişik işaret ve emarelerle ürperir; ağzımızı açıp bir şeyler mırıldanırken O’nun dilimize armağan ettiği kelimelerle O’nu duyar ve eğer gidip kör bir inada saplanmamışsak, her zaman O’ndan neler ve neler dinleriz. Sonsuzun güzelliklerine bürünmüş ne gül-endam şeylerle karşılaşır; ne çehreleri O’nun ziyasıyla süslü varlıklarla tanışır; ne zevkine doyulmayan temâşâlara erer ve ne sır koylarında dolaşırız.
İşte böyle birine her nasılsa o zamana kadar ihmalinin körlüğüne emanet gibi görülen bütün kapalı kapılar ardına kadar açılır, o âna kadar duyulup hissedilmedik pek çok şey bir sürpriz edâsıyla ortaya çıkar; birdenbire varlığın buudları değişir ve insan âdeta yerini, konumunu bir kere daha keşfeder ve bir kere daha talihinin gülen yüzüyle karşı karşıya gelmiş olur. Bundan sonra onun nazarında esen rüzgârdan yağan yağmura, çağlayan ırmaklardan dalga dalga homurdanan denizlere, gökyüzünü süsleyen yıldızlardan yerdeki güllere, çiçeklere kadar her şey Sevgili’den birer mesaj hâlini alır ve gözlerde, gönüllerde o rengârenk güzellikleriyle tüllenmeye durur.
O, her şeyiyle güzeldir; O’na ait olan ve O’ndan gelenler de güzeldir. Hem öyle güzeldir ki, hüşyar bir gönül, görüp temâşâ ettiği her şey üzerinde O’ndan bir kısım imâ ve işaretler aldıkça damarlarında kanı çekilir gibi olur ve O’nunla bir anlık vuslat adına canını feda etmeyi dahi az bulur.
Elbette ki bu konuda herkesin duyup zevk etme ufku farklı farklıdır. Çevrelerine basiretleriyle bakabilen ve ihsasları itibarıyla derinleşip mârifet ve ruhanî hazların zirvesine ulaşan hassas ruhlar, sathîler sathîliklerinde emekleye dursunlar, kim bilir ne engin hayâller içinde yüzer durur ve talihlerinin sonsuza açık ufuklarında ne sırça saraylar kurarlar.
Ben her şeyi ancak kendi idrak ufkumun darlığı içinde duyup hissedebildim; hissedebildiklerimin de kim bilir kaçta kaçıyla şu anda karşınızdayım!. Kalbî ve ruhî hayat kahramanlarının her şeyi daha farklı zevk edip değerlendirdiklerini/değerlendireceklerini düşünüyorum. Her zaman yer-gök farklılığı kadar farklı istidatların bulunabileceğine ve bunların, varlığı değişik temâşâ rasathanelerinden rasat edebileceklerine inandım. Onları takdir ederken kendi zevk ufkumu sorgulamayı da ihmal etmedim. İmrendim o evirip-çevirip insan olmanın bütün avantajlarından istifade etmesini bilen vicdan kahramanlarına ve onların ekstra mazhariyetlerine…
Onlar nerede dururlarsa dursunlar, ben nerede bulunursam bulunayım, yine de kendimce hayatımın en tatlı rüyalarını, varlık ve hâdiseleri öbür yüzleri itibarıyla okumaya çalıştığım demlerde gördüm; gördüm ve o küçük ölçülerim, ayarsız kriterlerimle ne elde ettiysem onu insan olarak yaratılmış olmama Allah’ın en büyük armağanı saydım.
Bazıları görüp duyduğu şeylerle yetinir ve vardığı nokta her neresi ise orayı mârifet ve ruhanî hazların serhaddi sanır; oysaki o, istidadı müsaitse, bir hamle daha yapıp himmetini bir kez daha şahlandırıverse daha değişik bir çerçeveden kim bilir ne farklı sesler, sözler duyacak, ne göz kamaştıran renklerle karşılaşacak, ne büyüleyici güzelliklerin temâşâsıyla kendinden geçecek ve ‘Meğer serhat orası değilmiş de burasıymış.’ diyecektir. Onunla da iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşahede ettiği şeylerde derinleşiverse, içine akan farklı mânâlar karşısında ‘Hayır hayır, her şey şu anda ulaştığım noktada mündemiçmiş.’ diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır.
Allah’ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümlelerden meydana gelen tekvinî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek ölçüde bir muhtevaya sahiptir. Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik istidatlara, gayretlere emanettir. ‘Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi’ ve herkesin teveccühü kadardır ruhundaki inkişafı…
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/basyazi-bir-bakis-acisi/feed/ 0
Canlıları Taklit Etme: Biyomimetikhttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/canlilari-taklit-etme-biyomimetik/
İnsanların balıkları görünce gemileri, kuşları görünce uçakları yapmaları çok uzun yıllar boyunca süren bilgi birikimi ve atölyelerde yapılan çalışmalarla gerçekleşmiştir. Canlıları incelemede kullandığımız gözlem ve deney araçları geliştikçe tabiat ismini verdiğimiz harika sanatlar mecmuasının sayfalarını daha dikkatli araştırdık ve akılları durduracak incelikler, estetik, mimarî ve mühendislik uygulamalarına ilham verecek eserler gördük. Araştırmacıların tabiatı taklit ederek yaptıkları ürünlerin, mekanizmaların ve çalışma şekillerinin toplamını ifade eden biyomimetik teriminin Türkçe karşılığı “biyotaklit”tir (Yunanca bios=hayat, mimesis= taklit etmek).
Yüzyıllar boyunca insanlar tabiattaki eserlerden ilham alarak ihtiyaçlarına çözüm aradılar. Biyomimetik disiplininde de Rabbimizin El-Bâri isminin tecellisiyle kusursuz ve uyumlu yaratılmış canlıları taklit etmek; teknoloji, sistem ve tasarım geliştiren AR-GE (araştırma ve geliştirme) uzmanlarına kılavuzluk yapar. Kusursuz tasarım için rehber olarak hikmetlerle yüklü tabiatı kullanırlar. Yeryüzü sadece bizim için yaratılmış olmasa da tabiattaki her şey insanoğlunun ihtiyaçlarına cevap verebilmek için programlanmış gibidir. Rahman sûresinin hemen başında (7.–9. âyetler) arka arkaya geçen “mizan” tabiri, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini sergileyen kâinatın, mükemmel bir nizam ve ölçü içerisinde yaratıldığını vurgular.
Bitki veya hayvanlar, incelendikçe insanı hayrete düşüren birçok sanatla bezenmiş vücut yapılarına sahiptir. Bazı hayvanlar suda hareket etmelerini sağlayan ideal hidrodinamik şekle, bazıları bize çok yabancı gelen özel duyulara sahiptir. Bir canlının sadece bir özelliğini taklit edebilmek için bazen bilgisayar teknolojisi, makine mühendisliği, elektronik, matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi alanlarda önde gelen bilim insanlarının bir araya gelmesi gerekir. “Fihriste-i sanat-ı Rabbâniye olan ilâhî kanunlara yanlışlıkla ‘tabiat’ namını verip eşyanın icadını ona tahmil ederek öylece ahmakâne bir bâtıl yola girerler ki ahmaklığın müntehasında en büyük ahmaklık nişanını göğüslerine kendi elleriyle takarlar.”[1]Kâinattaki İlâhî icraatların hikmetleri bilinmezse, sebepler perdesi aşılamaz. Bu yüzden Rabbimizin her bir canlıyı, ilâhî isim ve sıfatlarının tezahür ve tecellisiyle, harika bir şekilde, mucizevî nakışlarla yarattığı hatırlanmalıdır.
Biyomimetiğin Tarihi
İnsanoğlunun tabiattaki canlıları belki de ilk taklidi, “Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. ‘Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben?’ dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.” (Maide, 5/31) âyetinden de anlaşılacağı üzere, Hâbil’i öldüren Kâbil’in, cesedi ne yapacağını bilmediği esnada, karganın toprağı eşelediğini fark etmesiyle gerçekleşmiştir.
“Biyomimetik”, ilk defa Amerikalı yazar Janine M. Benyus tarafından kullanılmış bir terimdir. Temeli gözlem yapmaya dayanan biyomimetiğin bir bilim dalı olarak tanınması ise George de Mestral’ın (1940), “velcro” bandını geliştirmesine dayanır. Tarihî süreçte, 10. yüzyılda Müslüman matematikçi ve fizikçi İbn-i Heysem, pencere kepenklerindeki delikten ışığın nasıl geçtiğini fark ettikten sonra ilk iğne deliği kamerayı icat etti. Abbas ibn Firnâs (810–888), Farablı İsmail Cevherî (940–1002), Hezarfen Ahmed Çelebi (1609–1640) ve Lagâri Hasan Çelebi (17. asır) gibi âlimler, kuşları taklit ederek uçuş denemeleri yaptılar. Orta Çağ Avrupasında, Leonardo Da Vinci (1452–1519), kuşları ve kanat yapılarını inceledi; uçma mekanizmaları üzerine çizimler yaparak uçabilme hayalini şekillendirdi. Yaklaşık beş asır sonra, Wright kardeşler, kısmen kuşların kanatlarına benzer yapıları kullanarak uçaklarını havalandırmayı başardılar. Uçmak, kuşlardan alınan ilhamla yapılan en önemli taklitlerdendir. Üstlerinde kuşların saf saf dizilip kanatlarını açıp yumarak dolaşmalarını hiç görmüyorlar mı? Onları havada Rahman’dan başka tutan yoktur. O elbette her şeyi görür.” (Mülk, 67/19) mealindeki âyet-i kerime, insanların henüz havacılık veya uçmayla ilgili bilgi sahibi olmadığı dönemde, göğe ulaşılabileceğini bildirmiştir.
Biyomimetik ve Teknolojik Gelişmeler
Japonya’nın hızlı treni Şinkansen de iyi bir biyomimetik örneğidir. Trenlerin hızını artırmak için ilgili tasarım ekibi, 1990’lı yıllarda trenin burnunu yalıçapkını kuşunun aerodinamik gagasından modellemiştir. Bu kuş, avlanmak için yüksek hızlarda suya dalıp neredeyse hiç dalgalanmaya sebep olmaz. Mühendisler, trenin burnunun uzunluğunu artırıp yalıçapkını gagasına benzetince bir ses patlamasına sebep olmadan tünellere daha iyi girip çıkabildiklerini buldular. Sonuçta yakıtta yüzde 13 tasarruf sağlanırken tren saatte 350 km gittiğinde bile çıkan gürültüde belirgin bir azalma oldu.[2] Diğer bir örnek, özellikle kedilerin gözlerindeki gece ışığını yansıtarak görüşlerini güçlendirmeleridir. Kedilerin gözlerindeki tapetum lucidum adı verilen özel pigment tabakası, geceleri ışığı yansıtarak gece görüşünü güçlendirir. Geceleri avlanan hayvanlara bahşedilmiş olan bu siyah renkli pigmentlerden ilham alınarak ışığı güçlendirerek yansıtan “kedi gözü” adı verilen özel camların geliştirilmesi ve sürücülerin karanlıkta yol güzergahını daha iyi görmeleri sağlanmıştır. Dalgıç paletlerinde ördeklerin perdeli ayaklarından, denizaltıların seyr ü seferinde yunusların sonar sistemlerinden, LED ışıklarında ateş böceklerinin parlak ve sıcak olmayan ışıklarından ilham alınmıştır.[3] Helikopterin kuyruk tasarımı, kütle merkezinin konumu, uçuş stili ve denge sistemi yusufçuk böceğinden; pürüzsüz ve dik yüzeylere tırmanabilme özelliği ise geko kertenkelesinin ayaklarındaki ince yaprakçık şeklindeki pullardan örnek alınmıştır.[4]
Biyomimetik ve Mimari
Canlıların yaralandığında iyileşmesi, ısılarını koruması, enerjilerini verimli kullanması, dayanıklılık ve oksijenlerini tazeleme gibi faaliyetleri yanında hidro veya aerodinamik formları ve malzemelerin hafifliği, bilim insanlarının dikkatini her zaman çekmiştir. Apaçık görülmektedir ki akılsız ve şuursuz canlıların, hayatları için gerekli en mükemmel donanımla teçhiz edilmesi, ancak sonsuz bir ilim ve hikmet Sahibi’ni gösterir. Güneş panellerinin tasarımı, ağaç yapraklarının güneş enerjisini absorbe etmesi taklit edilerek yapılmıştır. Yenilenebilir enerji ve rüzgâr üretmek için sentetik malzemeden yapılan ve yaprağa benzeyen ürünlerde, ışık emici pigmentler ve karbon fiber malzemeler kullanılarak düşük maliyetle yüksek enerji elde edilir.
Hem ısıyı koruyucu hem de kir tutmayan dış cephe tasarımı da diğer bir biyomimetik örneğidir. Bazı ağaçların meyvesini veya içindeki tohumları koruyan dikenli veya lifli kabuklardan ilham alınarak inşa edilen Singapur’daki Esplanade Tiyatrosunun cephesi, dikenlerle kaplı Durian bitkisinin yarı sert kabuğu taklit edilerek tasarlanmıştır. Böylece binanın dış cephesi, gün boyunca iç mekânı çok ısıtmayacak şekilde güneş ışığının geçişine izin vermektedir. Zimbabwe’deki Eastgate alışveriş merkezinde ise benzer bir düşünce, bu defa termitler taklit edilerek uygulamaya konulmuştur. Termitlerin havalandırma sisteminde, dış sıcaklık gece 1,6°C ile gündüz 40°C arasında değişirken yuva sisteminin 30°C’de sabit kalması gerekir. Termitler bunu, tepecik şeklindeki yuvalarının yüzeyindeki binlerce ısıtma ve soğutma deliğini sürekli açıp kapatarak gerçekleştirir. Termitler hassas duyu kıllarıyla algıladıkları ısıya göre, sürekli olarak yeni havalandırma delikleri kazar ve sistemde ince ayar yapmak için eskilerini tıkar. Eastgate binasındaki hava, üstteki bacalardan önce alt katlara ve ofislere girer. Bu sistemle, enerji tüketimi düşürülür.[5] Bazıları başarılmış, bazıları ise henüz tamamlanmamış olan bu tür örneklerin uzun bir listesi vardır. Mimarlar, daha verimli projeler geliştirmek için canlılara bahşedilen özellikleri araştırmaya devam etmektedir.
Tekstil Sanayiinde Biyomimetik
Canlılarda, tasarımcılara ilham veren birçok renk kombinasyonu, desen ve simetrik nesne örneği sunulmuştur. Kâinat kitabına bu mânâda bakabilen, lüzumsuz ve gereksiz hiçbir yapı ve malzemenin olmadığını anlayacak ve bütün canlıları bu tefekkürle inceleyecektir. Biyomimetik, tekstil endüstrisine uygulandığında, kendi kendini tamir eden, temizleyen, enerjiyi koruyan ve hidrofobik (suyun tutunamadığı) özelliklere sahip ürünler geliştirilmiştir. Çinliler M. Ö. 4000’de ipek böceğinin kozasından ilham alarak ipek kumaş dokumayı öğrenen ilk medeniyettir ve bu dokuma stratejisi hâlâ dünya çapında kullanılmaktadır.
Tekstil alanında ilk patentli ürün, elektrik mühendisi olan George de Mestral’ın köpeğiyle ormanda gezerken yaptığı gözlem sonucunda geliştirilmiştir. Ormandaki dikenlerin kıyafetlerine ve köpeğinin tüylerine yapıştığını görünce incelediği dikenlerin yüzeyinin birçok küçük kancayla döşenmiş olduğunu fark eder. Bu minik kancalı yüzeyi taklit ederek ve küçük halkalarla kaplı bir başka yüzeyle birlikte velcroyu (cırt cırt) icat eder.[6]
Giysi ve diğer tekstil malzemelerinin kendi kendini temizlemesi ve su tutmaması, birçok tekstil mühendisi ve araştırmacısının hedefi olmuştur. Nilüfer ve zambak gibi su bitkilerinde, su damlaları bitkiye yapışmaz ve yuvarlanırken yapraktaki bütün kiri toplayarak temizler. Bu tip bitkilerin gösterdiği bu özellik, suyu itici özel bir mum ile kaplanmış yaprak yüzeyindeki mikro tümseklerden kaynaklanmaktadır. Yaprak yüzeyindeki hücreler su ile temas ettiğinde havayı hapseder ve itici bir yüzey oluşturmaya yardımcı olur. Bu yapıdan alınan ilhamla polyester kumaşın silikonla kaplanması neticesinde, suya dayanıklı kumaşlar elde edilmiştir.[7]
Köpekbalıklarının ucu sivri ve arkaya dönük pullarla kaplı derilerinden yola çıkarak mayolar,[8] memelilerin kürkünü taklit ederek yağmurdan koruyan ve terlemeyi önleyen kumaşlar, bakterilerin fermantasyonuyla solmayan boyalar, mantar misellerinden sentetik deriler, kalamarın renk değiştirişini taklit eden ürünler gibi pek çok yenilik, hayvanlardan yola çıkarak geliştirilmiştir.[9]
“İşte bazı gerçekleri anlatmak için, Biz bu kabil temsiller getiriyoruz, ama bunları, ancak ibret almasını bilenler anlar.” (Ankebut, 29/43) mealindeki âyet gibi çok sayıda âyet, insanoğluna bu yolda ışık tutar. Tabiattaki bütün bu mükemmel tasarımlar, “içgüdü” gibi kelimelerle değil, ancak ilahî bir program ve âlemlerin Rabbi’nin isimlerinin yeryüzündeki tecellileri olarak izah edilebilir.
Dipnotlar
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 489.
[2] “Amazing technology inspired by birds, bees and beetle”, www.theglobeandmail.com/partners/ge-innovation/amazing-technologies-inspuired-by-birds-bees-beetles/article26474261/
[3] “Nature-inspired discoveries and inventions”, www.dawn.com/news/1297127
[4] “Biomimicry: 7 Clever Technologies Inspired by Nature”, www.livescience.com/28873-cool-technologies-inspired-by-nature.html
[5] “How Biomimicry Enhances Creativity in Architecture”, www.arch2o.com/biomimicry-enhances-architecture/
[6] cfda.com/news/biomimicry-how-nature-influences-innovation
[7] S. Das S ve ark. “Application of Biomimicry in Textiles”, Current Science, 2015, 109(5): 893–901.
[8] Nicola Davies, “Biomimicry and Textiles: Inspiration from Nature”, AATCC Review, 2019.
[9] “Biomimicry in Textiles – shaping the future”, www.fibre2fashion.com/industry-article/6975/biomimicry-in-textiles-shaping-the-future
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/canlilari-taklit-etme-biyomimetik/feed/ 0 Ders Dışı Eğitim Faaliyetleri ve Hizmet Okulları
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/ders-disi-egitim-faaliyetleri-ve-hizmet-okullari/
Ders (veya müfredat) dışı eğitim faaliyetleri, özellikle 90’lı yıllardan sonra eğitim bilimciler tarafından ele alınan önemli bir konudur. Eğitim ve öğretim faaliyetlerinin sadece okulla sınırlandırılmaması üzerine bina edilen bu anlayışa göre, öğrencilerin okul dışında da kendilerini geliştirmeleri hedeflenir.[1]
Piknik, gezi, sanat ve spor aktiviteleri gibi ders dışı sosyal faaliyetlerden farklı olarak, ders dışı eğitim faaliyetlerinde asıl hedef öğrencilerin akademik başarısını artırmak ve onların derslerindeki performanslarına katkı sağlamaktır. Bu tür destekler hem öğrenmeyi cazip ve eğlenceli hâle getirir hem de okulda çeşitli sebeplerden ötürü değinilemeyen noktalar üzerinde durulma imkânı sağlar. Dolayısıyla ders dışı eğitim faaliyetlerine katılan çocukların daha başarılı olacağı bazı eğitim bilimciler tarafından vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, son yıllarda yapılan uluslararası bir araştırmada, Hizmet okullarının dünyanın dört bir tarafında bu anlayışı uyguladığı gözlemlenmiştir.[2] Araştırmanın sonuçlarına göre, Hizmet okulları bu tür faaliyetleri üç farklı şekilde gerçekleştirmektedir:
1. Dershanecilik ve Ders Takviyesi
Hizmet Hareketi’nin kurumsal eğitim faaliyetleri, küçük eğitim merkezleri, sonradan yaygınlaşan tabirle “dershanecilik” ile başlamış ve Türkiye’de kayda değer bir başarı göstermiştir. Bu tecrübelerini sonraki yıllarda okullara taşıyan Hizmet gönüllüleri, özellikle fen bilimleri derslerinde küçük gruplara ek dersler vermek suretiyle öğrencilerin eksikliklerini kapatmayı hedeflemiştir. Bu dersler, okul derslerine nazaran daha yavaş işlenmiş ve bu grupların başındaki rehberler, öğrencilerle bire bir ilgilenmişlerdir. Afrika’daki okulların, bu faaliyetleri akşam saatlerinde veya cumartesi günleri organize ettiği görülürken Avrupa’daki okulların, veliler ve bulundukları illerdeki özel dershaneler ile koordineli olarak faaliyetleri organize ettikleri gözlemlenmiştir. Amerika’da ise bu uygulama, okulun durumuna göre çeşitlilik göstermektedir.[3] Sonuç olarak, bu tür ders dışı eğitim faaliyetleri hem öğrenciler hem de öğretmenler için kolaylıklar sağlamakta ve büyük bir eksiği kapatmaktadır.
2. Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık
Hizmet okullarında gözlenen ikinci ortak ders dışı eğitim faaliyeti, rehberlik ve psikolojik danışmanlık alanındadır. Rehberlik ve danışmanlık hizmetleri okuldaki her öğrenci için sunulmakta ve öğrencilerin her türlü problemi üzerinde durulmaktadır. Bu bağlamda Hizmet okullarında, psikolojik danışmanlar görevlendirilmekte ve sınıf öğretmenleri ile koordineli olarak bu danışmanlar öğrencilere ders dışında yardımcı olmaktadır.
Sınıf öğretmenleri ve psikolojik danışmanlar, öğrencilerle bire bir ya da küçük gruplar hâlinde görüşmeler yaparlar. Aktif olarak dinlenilen öğrenciler şahsî kabiliyetlerine göre motive edilir, farklı öğrenme metotlarından yararlanılır. Aynı zamanda belli hedefler belirlendikten sonra, kariyer planlamalarında öğrencilere yardımcı olunur. Görüldüğü gibi, Hizmet okullarında hem şahsî kemâlat hem de meslekî planlama açısından rehberlik ve danışmanlık faaliyetleri yapılmaktadır.[4]
3. Bilim Olimpiyatları ve Diğer Yarışmalar
Hizmet okullarının en dikkat çekici hususlarından biri de çok başarılı ve zeki öğrencileri için özel ders dışı eğitim faaliyetleri düzenlemesidir. Geleneksel eğitimde çoğu zaman başarılı öğrencilere gerekli alaka gösterilmemektedir. Bahsi geçen araştırma çerçevesinde ziyaret edilen dokuz Hizmet okulunun hepsinde, bu tür öğrencilerin başarılı oldukları alanlara göre gruplandırılıp ulusal ve uluslararası yarışmalara hazırlandıkları gözlemlenmiştir. Mesela fizik alanında yetenekli olan öğrenciler üç veya dört kişilik gruplarda, bir öğretmenin rehberliğinde bir araya gelip fizik olimpiyatlarına hazırlanmaktadırlar. Bu tür çalışmalarla ulusal ve uluslararası yarışmalarda Hizmet okulları pek çok başarı elde etmiştir. Araştırmanın saha çalışması esnasında, gerek okulların internet sitelerinde gerekse ziyaret edilen binalarında, bu başarılara dair haberlerin ve ödüllerin sergilendiği gözlemlenmiştir.[5] Mesela, Washington DC’deki bir okul, Amerika’da binlerce okulun katıldığı “Geleceğin Şehri” adlı bir yarışmada ikinci olmuş ve Amerika Birleşik Devletleri eski Başkanı Barack Obama tarafından Beyaz Saray’a davet edilerek projelerini sunmaları istenmiştir.[6]
Hizmet okullarındaki başarılı öğrenciler, okul müfredatıyla belirlenen sınırların hâricinde, ciddi eğitim faaliyetleriyle geleceğe hazırlanmaktadır.
Ders Dışı Eğitim Faaliyetlerinin Faydaları
Söz konusu metotlar, sadece Hizmet okullarında uygulanmamaktadır, ancak bahsi geçen üçlü ders dışı eğitim faaliyeti konsepti, özgün bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir. Bunun farkında olan okul yönetimleri en zor dönemlerde bile, bu tür faaliyetler için ayırdıkları kaynaklardan feragat etmemiş bu çalışmaların devamını sağlamışlardır.[7]
Özellikle 80’li yıllarda Türkiye’de kurulan ve 90’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bütün dünyaya yayılan Hizmet okullarının bu konsepti, yaklaşık 30 yıldır farklı ülkelerde uygulanmaktadır. Bu süre zarfında, ilgili ülkelerin eğitim bakanlıklarının teftişinden başarı ile geçen Hizmet okullarının sayısı gün geçtikçe artmıştır. Hizmet okulu öğrencilerinin, farklı ülkelerde yapılan merkezî sınavlardaki başarıları, söz gelimi ABD’deki SAT sınavları veya Afrika’daki üniversiteye giriş sınavlarında elde ettikleri dereceler veya bilim olimpiyatlarında kazandıkları ödüller, okullardaki adanmışlığın ciddi bir göstergesidir.
Sonuç
Hizmet okulları, ders dışı eğitim faaliyetlerini başarıyla gerçekleştirmekte ve öğrencilerin motivasyonunu ve donanımlarını artıracak imkânlar sunmaktadır. Tabiî ki Hizmet okullarının başarısı, sadece bahsi geçen faaliyetlere bağlı değildir. Hizmet Hareketi’nin ortaya koyduğu eğitim modeli; fedakârlık, fırsat eşitliği ve adanmışlık gibi çok farklı vasıflarıyla da diğer okullardan ayrılmaktadır.
Dipnotlar
[1] J. S. Renzulli, Schools for Talent Development: A Practical Plan for Total School Improvement, Mansfield Center, Conn.: Creative Learning Press, Inc., 1994, s. 203.
[2] M. E. Altın, “Internationalization Through Localization: Gülen Inspired Schools”, PhD Dissertation on Faculty of Philosophy of Heinrich Heine University of Düsseldorf, Düsseldorf: HHU Universität, 2020, s. 166–170.
[3] M.E. Altın, a.g.e. s. 226.
[4] A.g.e. s. 169.
[5] A.g.e. s. 38.
[6] “Beyaz Saray Bilim Fuarı`ında Geleceğin Şehri”, www.solar-academy.com/menu_detay.asp?id=473
[7] M.E. Altın, a.g.e. s. 170–174.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/ders-disi-egitim-faaliyetleri-ve-hizmet-okullari/feed/ 0
Hizmette Ümit, Azim ve Kararlılıkhttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/hizmette-umit-azim-ve-kararlilik/
Birkaç asırdan beri kaybettiğimiz değerlerimizle açılan mesafeyi kapamak çok zor olsa da bir kere daha iradelerimizin hakkını vererek yeni bir ümit ve azimle, tıpkı havariler ve Sahabe efendilerimiz gibi, yeniden ciddi bir hamle yapmalıyız.
Bugüne kadar dünyanın her yerinde insanlar; yıllar evvel ülkesini, anne baba ve sevdiklerini bırakarak birçok mahrumiyete katlanıp Hizmet adına hicret eden bu hasbîleri Hızır gibi karşıladılar. Şimdi zahiri musibet, neticesi hayır olan hâdiselerle kader, arkadaşlarımızı tahammülü zor bir kısım zorluklar ve sû-i istimallere rağmen, ilk gidenlere destek için dünyanın her yerine tohum gibi saçtı.
Bugün yeryüzünde hemen herkes böylesine samimi, fedakâr ve adanmış ruhlara ve gönüllere muhtaçtır. Onlar, her türlü mahrumiyete rağmen gittikleri ülkelerde kısa zamanda güven telkin ettiler ve Hizmet’e itibar kazandırdılar.
İmanın olmadığı kalbi, küfür işgal eder. Şefkat, merhamet ve sevginin olmadığı kalbi; gayz, kin, nefret, kıskançlık ve düşmanlık işgal eder. Binâenaleyh, ölümle sona erecek dünya ve içindekilere hayranlık duyup kalben bağlanmaktansa, insanı ve saat gibi çalışan kalbini yaratan Allah’a ve rızasına kalbi kilitlemeli, meşru dairede olma kaydıyla dünyada olanları da Allah’tan ötürü sevmeliyiz. Böylece O’nu hoşnut ve razı edecek salih amellerle ve hizmet-i imaniye ve Kur’âniye ile hâlisâne meşgul olmalıyız.
Dünyada Allah ve Resûlullah’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) habersiz, imandan, ahlaktan ve faziletten mahrum nice insan var. Bunlar sevgiden, insanî değerlerden yoksun durumdadırlar. Onları tutup kaldıracak fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Onun için müminler, kalblerini her zaman sevgiye, müsamahaya, hukuk ve insan haklarına açık tutmalı, Allah’ın sanat harikası olarak yarattığı insanları kabullenmeye, onlarla insanî değerleri paylaşmaya ve onların kabiliyetlerinin inkişafına yardımcı olup Rabbimizin tanıtılması ve sevdirilmesi mevzuunda gayret göstermelidirler.
Bugüne kadar dünyanın en büyük mürşitleri olan peygamberler, insanların önce gönüllerini kazanmışlardır. Onlar, inandıkları ve tebliğ ettikleri değerleri yaşayarak insanlara örnek olmuşlar, böylece dünya barışına ve huzuruna destek olmuşlardır. Milletlerarası kültür farklılıklarının, her zaman bir zenginlik olarak değerlendirilmesi mümkündür ve umumî sulh adına da önem arz etmektedir. Önemli olan, insanî ve manevî değerlerin korunmasıdır.
Hizmet insanları; kalbi iman ve inançla dolu, hayatı ahlak-ı İslamiye ile müzeyyen, edepli, dengeli, toplum içinde muvazene unsuru, ümitli, azimli ve kararlı olmalıdır; ifrat ve tefritten, gönül verdikleri dava uğruna, gayz, kin ve nefretten uzak durmalı, muhtaç olanlara hakikatleri duyurabilme adına, yaşamadan daha çok yaşatmayı ideal edinen, mütevazı, müsamahalı ve hasbî olmalıdırlar.
Onlar; peygamberlerle, hususiyle Efendimizle (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’nun rahle-i tedrisinde yetişen Ashab-ı Kiram’la temsil edilen, yüce ve kutsî bir davayı, ihsan-ı ilahî olarak omuzlarında taşıyan fedakâr ve vefalı gönül erleri olarak, iman ve inancını, Hizmet anlayış ve mantığını Kudreti Sonsuz’a göre ayarlamalı, ruhunda meknuz dinamizmle varlıklarını göstermeli ve hissettirmelidir. Kaderlerini insanlığın mutluluk ve saadetine adayan bu hasbiler, ölümle sona erecek dünyanın her türlü eza ve cefasına katlanmalı, sabretmeli ve esbapta kusur etmemek kaydıyla, kaderin verdiği hükme razı olmalıdırlar.
İnançlı ve ümitli insanlar, imanları sayesinde yolunun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul ederler. Yaşadıkları dünyanın, kendi şartları içinde bir imtihan dünyası olduğunun farkındadırlar. O zaman ne fırtınalar ne de zelzele ve tsunamiler onları etkiler. Yazlar kışlar, geceler gündüzler, acılar tatlılar birbirini takip eder, ama onlar her mevsimde, her iklimde hep canlı, hep ümitli ve hep pırıl pırıl, ceyyit kalmasını bilirler.
Hayatını hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’ye adayan hasbî ve fedakâr müminler; güçlü imanları sâyesinde hayatlarını aşk ve şevkle, ümit ve güvenle sürdürmenin gayreti yanında, üzüntü ve burkuntularla, gayz, kin, nefret ve iftiralarla karşılaştıkları zaman, hariçte sebepler arama yerine Müsebbil-ül Esbab olan Allah’la (celle celâluhu) irtibatını gözden geçirirler. Böylece Allah’a dayanır ve güvenirler.
Gönüllerini imanla, azimle, ümitle ve aşkla donatmış, kalb balansını ötelere göre ayarlamış ve metafizik gerilim içinde bulunanlar, Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) gibi, hayatlarını iffet ve irade kahramanı olarak, arkadan gelenlere örnek olacak bir olgunlukla sürdürürler.
Bugün iç içe karanlığın, helâket ve felâketlerin beşeriyeti zillet ve sefalete mahkûm hâle getirdiği, insanlığın nefis ve şeytana esir olduğu bir dönemde, büyük çoğunluğu itibarıyla hayatlarının baharında yaşamalarına rağmen imanı, ümidi, azmi, aşkı ve iştiyakıyla kabına sığmayan altın bir nesil vardır ki yağmur gibi başlarına musibetler yağarken, yuvaları dağılıp aile fertleri birbirine hasret bırakılırken bile iman ve ümitlerini kaybetmeden, azim ve kararlılıkla muhtaç gönüllere hakikatleri duyurabilmek için her sıkıntıya katlanmakta, aktif sabırla aydınlık günlerin geleceğini gözlemektedirler.
Yıllar var ki harap olmuş bir memleketin, kalb ve ruhu öldürülmüş bir milletin yeniden ihyası adına, ceyyit ve cedit bir nesil bekleniyordu. Bu nesil, Anadolu’nun bağrından fışkırıp çıkmış, bütün ülkeyi sarmış ve çeyrek asırdan bugüne dişlerini sıkıp iman, ahlak, kültür ve geleneklerini koruyarak, ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle, Allah ve Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yâdını, güneşin doğup battığı her yere, tatlı dil, güler yüzle duyurmaya çalışmışlar ve çalışmaya devam etmektedirler. Allah, ümitle şahlanmış bu gönülleri –inşallah- inkisara uğratmaz, uğratmasın.
Müminler gerçek mânâda inanarak, amel-i salih ile hayatlarını tezyin ederek, hakkı tutup kaldırma, onu şerefle omuzlarında taşıma gayreti içinde olmalıdırlar. Bu yolda karşılaştıkları engellere takılmadan, sabırla, metanetle, ümit, azim ve kararlılıkla, insanlığın huzuru adına, dünya barışına katkıda bulunmayı gaye edinmelidirler.
Müminler farklı metot ve sistemlerle Hakk’a hizmet edenlere karşı saygı duymanın yanında, kendi mutluluk ve huzurlarını, başkalarının mutluluk ve huzuru içinde görmelidirler. Hizmetle bütünleşen insanlar yemeyip yedirmeyi, giymeyip giydirmeyi gaye edinen, emanette emin insanlar olarak, öyle nezih bir hayat yaşamalıdırlar ki haramlar ve günahlarla niyetlerini ve rüyalarını bile kirletmemelidirler.
Müminler kıyametler kopsa bile iman ve ümitlerini kaybetmemelidirler. Bununla beraber, bir o kadar da azimli, kararlı ve dengeli yaşamayı ihmal etmemeli ve her türlü başarılarını Allah’tan bilmelidirler. Akıl ve iradesiyle sorumlu bulunduğu sebeplere riayette kusur etmeden, Allah’ın takdirine rıza gösteren, tevekkül eden ve teslim olan, muvazene unsuru bir insan olma gayreti içinde bulunmalıdırlar.
Hizmet’e gönül vermiş bütün hasbî ve fedakâr kişiler, milletin ve toplumun güvenini sarsan hiçbir faaliyette bulunmadıkları gibi, hiçbir zaman ve hiçbir yerde insanlığın huzurunu bozacak, karışık ve karanlık işler çeviren bir cemaat de olmamışlardır.
Bilakis; dünya barışına, huzuruna ve güven ortamının oluşmasına katkıda bulunma gayreti içinde, her türlü fedakârlığı gösteren bir Gönüllüler Hareketi olarak, yarım asrı aşan bir süredir hizmet vermişler ve vermeye devam etmektedirler.
Allah (celle celâluhu), insanı yüksek duygularla donatmış, istidatlı, faziletli ve ebediyete meftun bir varlık olarak yaratmıştır. Ebediyet düşüncesi, güzellik aşkı ve fazilet hissi her insanda mevcuttur. Bazı insanlar bu değerleri ölümle sona erecek dünya hayatı adına kullanırken, bazıları da ölümsüz ebedî hayatı nazara alarak bu kabiliyetlerini değerlendirmektedirler.
İnsanların ölümsüzlüğü görebilmeleri ve istidatlarının gelişmesi, Allah’ı tanımalarına, O’na iman edip emirlerine saygı duymalarına bağlıdır.
“Gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28). Çünkü ruhu ihmal edilen insanın, bedeniyle hiçbir zaman tatmin edilmesi mümkün değildir. İnsanın gerçek mahiyeti, kalbinde ve ruhunda aranmalıdır.
Hakiki hayat, gönül seviyesinde sürdürülen hayattır. İnsanın gönlüyle var olması, kalbin ve ruhun derece-i hayatını idrak etmesine bağlıdır. Bu seviyede bir hayat süren insanlar, dünyada mutlu, huzurlu ve ümitle yaşamanın yanında, geleceği de Cennet bahçelerine açılan bir cadde-i kübrâ olarak görürler. O zaman o âlem için, azim ve kararlılık içinde gayret eder, huzur ve güven içinde ebedler âlemine göçer giderler.
Allah (celle celâluhu) kâinatta sırr-ı teklifin gereği olarak zıtları cemettiği gibi, insan ruhunda bir fasit daire, bir de salih daire yaratmıştır. Davranışlarıyla ruhun emrinde olan bu salih daireyi temsil eden talihliler, Allah’ın hoşnutluğuna, insanlık ve fazilete doğru yol alırlar. Bu hayatı idrak edemeyen, küfür ve dalâlet içinde bulunan talihsizler ise, ortalığı fesada vermek suretiyle, ölümden daha beter bir ruh hâleti içinde hayatlarını sürdürürler.
Hakikat ve gönül erleri, iyileri iyilikleriyle alkışlar, kötülüklere de iyilikle mukabele etmek suretiyle, nefislerine karşı sert, başkalarına karşı da yumuşak ve insanca davranarak, şefkat ve merhametle muamelede bulunurlar.
Alçak gönüllülük, hemen bütün güzel huyların anahtarı mesabesindedir. Onu elde edenler, diğer güzel huylara da sâhip olurlar. Ululuk, Zât-ı Ulûhiyetin sıfatlarından olduğu için, büyüklük taslayıp şımarıklık yapanlar, O’nun Kahhâr ismiyle yakalanır ve cezalandırılırlar.
Gerçek müminler, nefislerinin hoşlanmadığı bir muameleden, başkalarının da hoşlanmayacağını hesap ederler ve kimseyi rencide etmemeye çalışırlar. Onlar kötülük gördüğü kimseler hakkında dahi insanca davranışlardan ayrılmazlar.
Hâlis müminlerin, diğer insanlara karşı en büyük iyiliklerinden biri, onların uygunsuz davranışlarına mukabil, en makul bir yolla, onları içinde bulundukları küfür ve dalaletten, insanlık dışı tavır ve davranışlardan kurtarma gayreti içinde bulunmalarıdır.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/hizmette-umit-azim-ve-kararlilik/feed/ 0
Kalbin Şifresihttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/kalbin-sifresi/
Büyük bir metropolde yaşıyordu. Arada bir görüşüyorduk. Birlikte geçirdiğimiz zaman dilimleri berekete vesile oluyordu. Hayatın çemberinden geçmiş, ticaretin zirvelerinde dolaşan, felsefeyi seven, hikmetli sözlerden etkilenen biriydi. Aynı zamanda çok dertliydi. Gençliğin uçuruma doğru sürüklenişi karşısında bazı duyarsız tavırlar onu rahatsız ediyordu. Çözüm arıyordu esasında. Arayınca da bulmuştu: Fertleri tek tek ele almadan, kalblere, ruhlara ve akıllara tesir etmeden, “Kimsin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” gibi soruları cevaplamadan, kendisinin ve evrenin sırlarını keşfetmeden, üç düşmanı (cehalet, fakirlik ve ihtilaf) yenmeden bir çözümün mümkün olmadığını biliyordu. Hayatı çok hareketliydi. Farklı kesimlerden dostları vardı.
Bir gün yine beni davet etmiş, ben de ziyaretine gitmiştim. Derin konulardan sohbet açılmıştı. Söz sözü açıyor, muhabbet koyulaşıyordu. Bir anda gözler kapıya çevrildi. İçeriye genç bir akrabası girdi. Üniversiteyi yeni bitirmiş, yiğit bir delikanlıya benziyordu. Ümit bahşeden bir siması vardı. “Tanıştırayım hocam.” dedi, ama delikanlı hemen söze başladı: “Benim adım Şakir.” “Çok güzel bir isminiz varmış, sonunda “t”si de var mı?” dedim. “Olacak inşallah.” diye cevap verdi.
Mütebessim bir çehresi vardı. Yeni bir şeyleri keşfetmiş havasını hissettim kendisinde. “Üniversiteyi yurt dışında okudum, yeni bitirdim.” dedi. Gözleri ışıl ışıldı. Söze başladı: “15 gün öncesine kadar bazı şeylerden habersizdim. Hatta eserlerini okudukça sevdiğim bir zata düşmandım.” dedi. “İnsan tanımadığı birine niçin düşman olur ki?” diye sordum. “Her gün ‘Düşmanınız budur!’ diye telkin edilirse, düşman gibi görüyorsunuz işte.” deyiverdi. “Ne oldu da bir anda işler değişti?” diye sorunca, “Anlatayım.” dedi.
“İki hafta önce dayımı ziyarete gelmiştim. Ziyaretine gelen biri vardı yanında. Beni onunla tanıştırdı. Belli ki okuyan, düşünen, sözünü bilen ve yaşayan, dertli mi dertli birisiydi o. Konuşmaya başlayınca çok etkilenmiştim. O kadar tatlı anlatıyordu ki gözümü ayıramıyordum kendisinden. Konu bir anda düşman gibi gördüğüm o zata geldi. ‘Bana ondan sakın bahsetmeyin.’ dedim. O zatın dünya barışına katkısından, onun teşvikiyle kurulan okullardan bahsedince merakım uyandı.
‘Herhangi biri kitabını okudun mu?’ diye sordu. ‘Hayır, onun kitabı mı var?’ dedim. ‘100’e yakın eseri var.’ dedi ve hemen birisini çantasından çıkarıp uzatıverdi. Teşekkür ederek okuyacağımı söyledim. O gece kitabı bitirmeden uyumadım. Ertesi gün hemen aradım kendisini. ‘Ağabey, başka bir kitabı varsa lütfen bana ulaştırabilir misin?’ dedim. Sağ olsun, ulaştırdı. Bugün 15 gün oldu. Tam 14 kitabını bitirdim. Meğer ben neleri kaybetmişim! Farkında olmadan nasıl düşmanlık beslemişim bu Allah dostuna! Kırık Testi’den ne tatlı mânâlar sızıyormuş. İnsanlığın derdi satır aralarından kalbime doğru damlamaya başlamıştı. Okudukça okuyasım geliyordu. Her bir eserden ayrı bir feyiz aldım.”
Heyecanla bunları anlatırken dayanamayıp söze girdim: “Okuduğun bu 14 kitabın sende uyandırdığı hisleri merak ediyorum.” dedim. Şakir Bey tebessümle şöyle cevap verdi:
“Her insanın bir kalbi, her kalbin bir şifresi varmış. Bazı şifreler rakam, bazıları harf, bazıları da özel işaretlerden ibaretmiş. Bazısında bütün karakterlerden örnekler varmış. Birtakım şifreler ise kaybolmuş, unutulmuş.” deyince yine dayanamadım, “O zaman ne yapmak gerekiyormuş?” diye sordum. “Ellerimizi açıp gözyaşlarıyla yalvarıp ‘Allahım bu şifresi kaybolan, unutulan kalbin sahibine yeni bir şifre lütfet ki o kalbe girelim. O kalbin içine nurunun yerleşmesine vesile olalım. O kalb de Sen’in olsun, Sen’in için atsın ve her an Sen’i ansın, Sen’in aşkınla yansın.’ diye dua etmemiz gerekiyormuş.”
Yıllarca tanıdığımı zannettiğim o zatı meğer tanıyamamış, bilememişim. Bu şekilde okuyamadığım için kendi kendime hayıflandım. Keşke ibretle bakıp hikmetle konuşabilseydim. Satır satır, hece hece anlayarak okusaydım. Yeniden başladım okumaya. Meğer okunacak ne kadar çok şey varmış. İnsan, kâinat, Kur’ân ve ondan süzülen Sözler, Lem’alar, Mektubat, Şuâlar ve kıymetini bilemediğimiz, bize emanet edilen Pırlantalar.
Geç kaldığımı fark ettim. Ne kadar isterdim bütün topraklar yağmurla tanışsın, bütün insanlık sevgi kahramanlarıyla buluşsun, herkes âdeta beklediği bayramı yaşasın…
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/kalbin-sifresi/feed/ 0
Namazla Telkin Edilenlerhttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/namazla-telkin-edilenler/
Bugüne kadar namazla ilgili pek çok şey yazılıp çizildi. Onu değişik yönleriyle anlatan makaleler, kitaplar, konferanslar, vaazlar, sohbetler sayılamayacak kadar çoktur. Namaza bu kadar ehemmiyet gösterilmesinin temelinde Cenab-ı Hakk’ın ona verdiği değer yatar. Namazın Arapça karşılığı olan “salât” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 99 yerde geçer. Kur’ân’da yer alan ifadelerden, ilahî dinlerde namaz ibadetinin mevcut olduğu anlaşılır.
Namazın önemine dair ne kadar söz söylesek azdır. Ne var ki biz bu yazımızda namaza verilen ehemmiyetten ziyade onun insan ruhuna yaptığı olumlu telkinlerden bahsedeceğiz.
Telkin Nedir?
Sözlükte telkin, “açıkça veya üstü kapalı bir şekilde sözle etkileyerek bir düşünceyi benimsetme”, “birine bir şey anlatıp zihnine koyma, fikir aşılama, öğretip benimsetme” şeklinde tanımlanmıştır.
Kısaca telkin, kişinin ifade yoluyla etkilenmesini sağlamaya çalışmaktır. Kişi, bu etkileme gayretinin farkında olabileceği gibi bundan hiç haberi olmayabilir de. Telkinde bir kişinin hatalı davranışlarını düzeltme amaçlanabileceği gibi ona yeni bir fikir veya davranış tarzı kazandırma da hedeflenebilir.
Telkin, bir fikrin zihne sokulması ve bunun zihin tarafından kabullenilmesi şeklinde de tanımlanmaktadır. İkna olunup kabullenilen bu düşünceler zamanla davranışlara dönüşür. Özellikle inanç ve davranışla ilgili konularda kişiler ikna ve kabule daha yatkındır.
Telkinin birçok çeşidi olsa da özellikle ikisi üzerinde durulur:
Kendi Kendine Telkin: Kişinin şuurlu ya da şuursuz bir şekilde bizzat kendine yönelik yaptığı telkindir. Telkinde; bir fikri benimseme, bir davranışa özenme ve bir düşüncenin zihne yerleşmesi durumu vardır. Kendi kendine telkinde kişi, belli bir duygu, düşünce ya da fikri kendi zihnine yerleştirir. Bu sebeple her düşüncede bir gerçekleşme eğiliminin bulunduğu düşünülür.
Düşünce ve bilinçaltı, beraber hareket eden iki önemli dinamik olarak görülebilir. Önemli olan husus, yapılan telkinin bilinçaltı tarafından kabul edilmiş olmasıdır. Kabul edilmiş telkinler sayesinde zihnî, bedenî ve hissî değişimler sağlanabilir.
Başkası Tarafından Yapılan Telkin: Bu telkinde kişiye, bir başkası tarafından, bir düşünce veya inancı benimsemesi, bir tutumu değiştirmesi veya bir fiili yapması telkin edilir. O kişinin telkine açık olup olmamasına göre ilerleme kaydedilebilir. Buna, atasözlerimize kadar girmiş olan, “Bir adama kırk gün deli dersen deli, akıllı dersen akıllı olur.” sözünü örnek olarak verebiliriz.
Mârûz Kaldığımız Telkinler
İnsan, hayatının her anında sürekli bir kısım telkinlere mârûz kalmaktadır. Anne baba evde evladına, öğretmen okulda öğrenciye, imam camide cemaate, tezgâhtar malını satabilmek için müşteriye, komutan kışlada askere, hâsılı hemen herkes bir şeyleri gerçekleştirebilmek için birilerine telkinde bulunmaktadır. Bunlar çoğu zaman iyiye ve güzele yönlendiren pozitif telkinler olmasına karşın azımsanmayacak derecede de olumsuz telkinlere mârûz kalırız. Kimilerinin benliğinde yer etmiş vurdumduymazlık ve tembellik gibi özellikler, bu insanların ifadelerine de yansır. Dolayısıyla karşılaştığımız bu insanlardan, sık sık şu tür sözleri duyarız: “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?”, “Gemisini kurtaran kaptan.”
İnsan, açıkça anlayabileceği telkinlerin yanında bazen şuuraltını hedef alan telkinlere de mârûz kalabilir. Beynimizin, dolayısıyla duyu organlarımızın algılama sınırları vardır. Duyu organlarımız yetersiz kalsa da beyin, henüz tam olarak keşfedemediğimiz bir şekilde, etrafımızda cereyan eden hâdiseleri algılamaya devam eder. Bunun yanında kalb, ruh, sır, hafi ve ahfa olarak isimlendirilen latifelerden de bahsedilir. Bu fakültelerin de insan uykudayken bile birtakım algılara açık oldukları ifade edilir. Nitekim Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz.” sözünü bu mânâda anlayabiliriz.
Namazın Çağrıştırdıkları
Namaz, Allah’ın azamet ve kudreti karşısında acz ve fakrını anlayan kulun, bu hakikati O’nun huzurunda ilan etmesidir. Sahip olduğu her şey insana Allah tarafından verilmiştir. Bir insanın herhangi bir şey üzerinde hak iddia etme durumu yoktur. Zira her şeyin hakiki sahibi Allah’tır. Cenab-ı Hak istemese, insan kılını dahi kıpırdatamaz, sahiplendiği dünyalıklar bir anda elinden gider de hiçbir şey yapamaz. İşte bunun farkında olan kul, Allah’a şükür ve kulluğunu namazla ifade eder.
Namazı, yapılan hareketler ve namazda okunanlar olmak üzere başlıca iki kısımda ele alabiliriz.
Namazda Yapılan Hareketler
Kul, kıyamda el pençe divan dururken, izzet ve azamet sahibi bir Zat’ın karşısında olduğunu hisseder. Huşu içinde, korkuyla karışık bir hürmet hissi yaşar. Allah’ın huzurunda bulunmanın edebine muhalif her türlü hareketten uzak durur.
Rükû, insana belini büküp yüzünü yere çevirmek suretiyle benliğinden sıyrılmayı, Allah’ın mutlak hâkimiyetini kabul etmeyi çağrıştırır.
Secdede ise benlikten sıyrılma ve Cenab-ı Hakk’ı Rab olarak kabul etme duyguları zirvededir. Secdeye başını koyan bir insan, benliğini bütünüyle Allah’a teslim etmiş ve bundan sonra da başka kimseye kul olmayacak demektir.
Hâsılı, namazda yapılan her bir hareket insana, Allah karşısında kulluğunu bir kere daha hatırlatır. Kıldığı beş vakit namazla her gün 40 kere kıyam, 40 kere rükû ve 80 kere de secde yapan bir insanda bu duygu ve düşünceler iyice pekişir. 15 yaşında namaza başlayıp 60 yaşında vefat eden bir insan, ömrü boyunca yaklaşık olarak 650.000 kere kıyam ve rükû, 1.300.000 kere de secde yapmış demektir. Bu açıdan insanın bazen içinden gelmeyerek bile olsa kılacağı namazların, o insanın ruhuna yapacağı telkinler önemlidir. Zira bu telkinler o insanın ruhunda ve benliğinde kulluk şuurunun ve Allah’ın azamet ve hâkimiyetinin kabulünün oturaklaşmasını temin eder.
Okunan Âyet, Dua ve Zikirler
Beş vakit namazını kılıp ardından tesbihatını yapan bir insan her gün, asgarî olarak 380 âyet-i kerime okur. Bu da Kur’ân-ı Kerim’den yaklaşık 12 sayfa demektir.
“Subhaneke, Kunut, Allahümme Salli-Barik, Rabbena ve Tahiyyat” dualarını, her birini muhtelif sayılarda olmak üzere toplam 80 kere okur. Ömrü boyunca yaklaşık 1.300.000 kere dua etmiş olur. Yapılan bu kadar duanın hem dünya hem de âhiret adına ne büyük bir kazanç olacağını izaha gerek yoktur.
“Subhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber, subhane rabbiyel a’lâ, subhane rabbiyel azim, Rabbenâ lekel hamd, esselamu aleyküm ve rahmetullah, semiallahu limen hamideh” gibi zikir ifade eden kelimeleri, her gün toplamda 1300 kere zikreder. Bu da ortalama bir ömürde yaklaşık 21 milyon kere Allah’ı zikretmek mânâsına gelir.
Günde en az 15 kere “euzu billahi mineşşeytanirracim” diyerek şeytanın şerrinden Allah’a sığınır; 40kere “bismillahirrahmanirrahim” demek suretiyle Allah’ın Rahman ve Rahîm isimlerine ilticada bulunur; 40 kere “âmin” demek suretiyle yapmış olduğu duaların kabulünü Allah’tan diler.
Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir. Duanın şe’ni, terdad ile takrirdir.”[1]Tekrar tekrar okunan âyet, dua ve zikirlerin; kalbimizdeki hakikatleri oturaklaştırması, ruhumuzu aydınlatması ve ulvî mânâları tekit etmesinin önemi büyüktür.
Namaza bağlı yaptığımız dua ve zikirlerde genel olarak, Allah’tan yardımını, günahlarımızı bağışlamasını, razı olduğu ve Kendisine yaklaştıracak şeylere hidayet etmesini, Cehennem azabından kurtarıp Cennet’e almasını, dünya ve âhirette güzel bir hayat yaşamayı, günahlarımızın affını ve doğru yoldan ayrılmamayı dileriz.
Ayrıca Allah’a inanıp güvendiğimizi, O’na daima hamdettiğimizi, nimetlerin O’ndan geldiğinin farkında olduğumuzu, yalnız ve yalnız O’na kulluk edeceğimizi ve azabından korktuğumuzu ikrar ederiz.
Cenab-ı Hak, namaz vasıtasıyla bazı hakikatlerin ruhumuzda oturaklaşıp benliğimize mal olmasını dilemiştir. İnsan psikolojisi açısından bunun vesilesi, bu hakikatlerin insana muhtelif zamanlarda hatırlatılmasıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim’e baktığımızda, belli hakikatlerin belirli aralıklarla sürekli işlendiğini ve bunların zihinlere ve kalblere kazındığını görmek mümkündür.
Tekrarların Önemi
Telkin edilecek düşüncelerin uygun zaman aralıklarıyla sık sık tekrar edilmesi önem taşır. Yapılan tekrarlar ilk başlarda fazladan gibi gözükse de şuuraltımızın çalışma prensiplerine uygundur. Şuuraltımız, duyduğu telkinleri zamanla kabullenmeye ve onları kendisine mal etmeye başlar. Kabullenilen bu düşünceler daha sonra insanın davranışlarına yansır.
Farklı zaman ve mekânlarda ancak özü itibarıyla aynı olan düşünceler, üslûp değiştirilerek sık sık ifade edilmelidir. Bu tekrarlar hem zihinleri uyanık ve canlı tutması hem de Kur’ânî bir metot olması bakımından önemlidir. Kur’ân-ı Kerim’de belli konular ve belli kıssalar bilhassa çokça zikredilmektedir. Bunlardaki ana fikir benzerdir, ancak ifade biçimi ve üslup her seferinde değişiklik arz eder. Mesela tasrif usulüyle Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın kudreti, isim ve sıfatları, âhiret günü, dünya hayatı, Cennet ve Cehennem, aklı kullanma, kâinatın yaratılışı, melekler, şeytan, kâfirler, münafıklar, müşrikler, namaz ve bazı peygamber kıssaları çokça tekrar edilen ve üzerinde durulan konulardır. Değişik yönleriyle ele alınan bu konularda ana fikir genellikle değişmemekle birlikte üslupta farklılıklar görülmektedir. Bazen de aynı ifadelerin hiçbir değişikliğe uğramadan tekrar edildiği görülür.
Telkinde en etkili yöntemlerden biri de telkinin bir grup içinde yapılmasıdır. Cemaate yönelik gerçekleştirilen telkin, kişinin tek başına olduğu zamankinden daha etkilidir. Kişi bir topluluğun içindeyken iradesi kuvvetlenir ve idrak gücü artar. Etrafındakilerin ortak duygu, düşünce ve hareketlerinden etkilenerek telkine daha açık hâle gelebilir. Dolayısıyla cemaatle namaz kılan bir insan, tek başına kılacağı namaza göre, duygu ve düşünce dünyası adına bu namazdan daha fazla istifade eder.
Netice
Namaz başta olmak üzere bütün ibadetler sırf Allah emrettiği için yapılır. Maddî veya manevî bir beklentiye bağlı olarak ibadet yapılmaz. Ne var ki yapılan ibadetlerin neticesi olarak gelen bazı faydaları da Allah’ın fazlına bağlayıp kabul etmek gerekir. İnsan, psikolojik olarak bir kısım düşüncelerin telkinine açık bir varlıktır. Namazda da uhrevî bazı duygu ve düşüncelerin, sürekli tekrar edilerek ruhlara telkin edildiği ve âdeta insanın şuuraltına işlendiği görülür. Âhiret âleminde insanların şuuraltı müktesebatıyla hareket edecekleri düşünüldüğünde namazın, insan için ne büyük bir kazanç vesilesi olduğu ortaya çıkar.ayet
Dipnot
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 257.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/namazla-telkin-edilenler/feed/ 0 Bütün ve Parça
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/butun-ve-parca
Varlık aslında bir bütün iken biz onu canlı veya cansız varlıklar şeklinde parçalayarak algılıyoruz. Bunda beynimizin ve hislerimizin rolü vardır, fakat temele inildiğinde, bunun bizim sonlu ve sınırlı fertler olmamızdan kaynaklandığı görülür.
“Kâinat bir bütündür.” derken maddî nesneler olarak algıladığımız masa, sandalye, kitap, kalem, ağaç ve kuş gibi şeylerin aslında temel parçacıklardan yapıldığını, bu parçacıkların da belli bir yerde olmayıp bütün kâinata yayılmış dalga fonksiyonları şeklinde, birbirileriyle iç içe ve sürekli etkileşim hâlinde olduklarını kastediyoruz. Daha da önemlisi, bir parçanın ne olduğu ve özellikleri, diğer parçalara ve bu parçanın onlarla karşılıklı münasebetine göre belirlenmektedir. Aslında parçalara bölmek, aynı zamanda bir şeyleri daha iyi ve daha kolay anlamak için fizikte ve diğer bilimlerde kullanılan bir metottur. “İndirgemecilik” denilen bu metodun karşısında bütüncül bakış diyebileceğimiz “holistik anlayış” vardır. Bu görüşün temelinde de bütünün, onu oluşturan parçaların toplamından daha fazla bir şey olduğu gerçeği yatar. Mesela insan bir atom yığını olmayıp atomların toplamından çok daha fazla bir varlıktır. Aynı şekilde Sultanahmet Camii de onu oluşturan taş ve toprağın toplamından fazla ve farklı bir mânâ ifade eder. Mesnevî-i Şerif, içindeki kelimelerin veya harflerin toplamından ibaret değildir, çok derin anlamlar içerir. Netice olarak parçalar bütünü teşkil ederken tek tek parçalarda bulunmayan yeni özellikler ortaya çıkmaktadır.
Öyleyse parçadan yola çıkarak bütünü anlamak ve bütünden yola çıkarak parçayı anlamak tarzında iki tür yaklaşımdan söz edilebilir. Bir şairin uygun kelimeleri metnin içinde kafiye veya hece sayısı bakımından en uygun yerlere koymaya çalıştığını fark ederiz. Bunu elbette maksadını en veciz ve estetik şekilde ifade etmek için yapar. Öyleyse bir edebî eseri değerlendirirken bütünden yola çıkıp parçayı anlamaya çalışmak daha öncelikli ve daha anlamlıdır denilebilir. Kâinatı ve içindeki her şeyi bir sanat eseri olarak gören anlayışta, fizik kanunları ve bunlara uyarak maddî nesnelerin yaratılmasında istihdam edilen temel parçacıklar, bu muhteşem sanatların Yaratıcısının veya Sanîinin muradı bilinirse daha iyi anlaşılacaktır. Mesela Yaratıcımız, Kur’ân’da bu kâinatı, akıl ve irade sahibi varlıkların imtihanı için ve marifeti ve muhabbetine vesile olması maksadıyla yarattığını söylüyorsa, fizikî sabitlerin ve bütün parametrelerin canlıların barınmasına uygun bir ortam teşkil edecek şekilde seçilmesi ve belirlenmesi gerektiği açıktır. Bugün bilim ve özellikle de fizik, tam da bu noktaya gelmiş ve buna Antropik Kozmolojik Prensip adını vermiştir. Bu müthiş gerçeği hakkıyla ele alabilmek müstakil bir eser yazmayı gerektirir.[1]
Bütün ve parça ikilemine ilahiyat perspektifinden bakarsak, Zât’ında bir olan Allah’ın 99 (Cevşen’de 1001) isim ve sıfatla anılması, İbn-i Sina gibi felsefecilerin “Birden bir sudûr eder (kaynaklanır).” kaidesinin eleştirisi,[2] “Bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlık’ına has ve Kadîr-i külli şey’e mahsus bir nişandır, bir âyettir.”[3]ilkesini düşündüğümüzde, “vahdet ve kesret ikilemi” diye bilinen, nazarî tasavvufun en önemli meselesi ile karşı karşıya kalırız. Bu ikilemin çözülmesi, bugün fizikte “her şeyin teorisi” denilen büyük birleşik teori ile fiziğin birleştirilmesi adına bazı ipuçları sağlayabilir.
Kuantum fiziği ve özellikle kuantum alan teorisi, asıl olanın temel parçacıklar değil, bütün kâinata yayılmış alanlar olduğunu ortaya koymuştur. Bütün temel parçacıkların enerjiden oluşabileceği gösterilerek modern fiziğin araştırma konusu olabilecek “Her şeyin nurdan yaratılması” gerçeğine ışık tutulmuş, ayrıca kuantum boşluk denilen kâinatın ana maddesinin süper akışkan bir ortam olduğu gibi fikirler öne sürülmüştür.[4] Öyle ki bütünün, parçacıklarının bu ortamda ortaya çıkan girdaplarından, temel kuvvetlerin de bu kuantum sıvı tarafından iletilen etkileşimlerden ortaya çıktığı fikri öne sürülmüştür.[5] Bu fikirler henüz gelişmemiş durumda olup ileride gözlem ve deneylerle test edilmeyi beklemektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’ın Arşının su üzerinde olduğu ve bütün canlıların sudan yaratıldığı açıkça bildirilmiştir. Hûd sûresinin 7. âyetinde kâinatın yaratılışına dikkat çeken Rabbimiz, “Bundan önce ise Arşı su üstünde idi.” buyurmuştur. “Su” olarak tercüme edilen “mâ” kelimesinin, “sıvı madde, akışkan, akıcı, akışkan sıvı, hareketli sıvı” anlamları da mevcuttur. Kâinatın nasıl yaratıldığını anlamak üzere 41 ülkeden 1800 araştırmacının yer aldığı ALICE araştırma grubunun Büyük Hadron Çarpıştırıcısında yapmış olduğu deneyde, Xenon çekirdekleri çok büyük hızlarda çarpıştırıldı. Bu çalışmayla kâinatın muhtemel ilk anları ile ilgili çok büyük bir keşfe imza atıldı. Deney neticesinde ortaya çıkan tahmini sonuç şu idi: Kâinat, Büyük Patlamadan bir mikrosaniye (saniyenin milyonda biri) sonra, henüz hiçbir atom yaratılmadan önce, akışkan bir sıvı hâlinde olmalıydı ve bu sıvı, atomlardan değil, kuarklar (maddenin temel bileşenlerinden biri olan parçacıklar) ve gluonlardan (kuarklar arasındaki etkileşimi sağlayan temel parçacıklar) oluşmaktaydı. “Kuark-gluon plazması” denilen bu akışkan sıvının sıcaklığının, 4 ile 6 trilyon santigrat derece arasında olduğu düşünülmektedir.[6] Özetle, atomlar yaratılmadan önce, kâinat muhtemelen akışkan bir sıvı davranışı gösteriyordu. Bediüzzaman Said Nursî bu âyeti şu şekilde yorumlamıştır: وَكاَنَ عَرْشُهُ عَلَي الْمَٓاءِ (Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi) âyeti, şu madde-i esîriyeye işarettir ki Cenâb-ı Hakk’ın Arşı su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk îcadlarının tecellisine (ortaya çıkmasına) merkez olmuştur.”[7]
Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatları, bizim idrak dünyamıza inildiğinde, pek çok farklı kavramla ifade edilebilmekte, bu kavramlar ne kadar çok olursa olsun o Zât’ı kuşatamadığı bilinmektedir.
Asıl olan bütün, izdüşümleri alındığında, birçok farklı şekilde kendini göstermektedir. Bu da yüksek boyutlardan aşağı boyutlara inmenin gerektirdiği bir sonuçtur. Tek bir hakikatin farklı farklı algılanması, bir filin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışan körlerin meşhur hikâyesinde olduğu gibi görülebilir.[8] Biz de hakikati asıl hâliyle bir bütün olarak kavrama kapasitesine sahip değiliz; parçalamak, bölmek veya iz düşümü almaya mecbur olduğumuzdan dolayı parça-bütün ikilemi doğmakta ve bu ikilem kolay kolay çözülememektedir. Gerçi böyle bir yetersizliğin farkında olmak da bir çeşit bilgeliktir. Hak dostları O’nu anlatırken, “Cenab-ı Hak akla gelen her şeyden müberrâdır.” demişler ve O’nun Zât’ını düşünmek yerine, O’nu sıfatları ve isimleri yardımıyla tanımak gerektiği üzerinde durmuşlardır. Zira sınırlı yaratılan ve üç boyutlu âlemde yaşayan bir varlığın, mutlak ve münezzeh sıfatları olan Yaradan’ı tam mânâsıyla tanıması mümkün değildir. O’nu tanıma adına her denemesinde, O Zât’ı kendi sınırlı ve üç boyutlu âlemine indirgemek isteyecek ve her denemede başarısız olacaktır.
Hâsılı, bütün ve parça ilişkisi, pek çok bilimsel gerçeği anlama adına kullandığımız önemli bir yaklaşımdır. Bu sayede Cenab-ı Hakk’ın bir tecellisi olarak nitelendirebileceğimiz kâinatı anlayabilir, eserlerini ve fiillerini tefekkür ederekO’nun sıfatları hakkında bilgi sahibi olabilir ve bu sayede O’nu sevebiliriz. O’nu Zâtı ile bilebilmek ise bizim için mümkün değildir ve bunun idrakinde olmak da ayrı bir nimettir. Rabbimizden daimî ümidimiz, âhirette bizi bütün güzelliklerin menbaı olan cemâlini görebilme şerefi ile şereflendirmesi ve bizi vuslatına erdirmesidir.
Dipnotlar
[1] John D. Barrow, Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, New York: Oxford University Press, 1986
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 590.
[3] A.g.e. s. 40.
[4] K. P. Sinha ve ark. “Aether as a superfluid state of particle-antiparticle pairs”, Foundations of Physics, 1976, 6 (1): 65–70.
[5] K. Huang, A Superfluid Universe, Singapore: World Scientific, 2016.
[6] Susmita Acharya ve ark. “Anisotropic flow in Xe–Xe collisions at √sNN =5.44 TeV”, Physics Letters B, 784 (2018) 82.
[7] Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 190.
[8] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî, Nazmen Tercüme: Ahmet Metin Şahin, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2011, s. 304.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/butun-ve-parca/feed/ 0
İhlâshttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/kalbin-zumrut-tepeleri-ihlas/
İhlâs; doğru, samimî, katışıksız, dupduru; riyâdan uzak olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, kapalı yaşama.. veya gönül safveti, fikir istikameti içinde Allah’la münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalma ve tam bir sadâkatle kullukta bulunma şeklinde yorumlanmıştır ki, daha sonra, meşâyih-i kirâmın, onun tarifi ile alâkalı söyledikleri sözlerin hemen büyük bir bölümü; sunmaya çalıştığımız bu tarif etrafında cereyan etmektedir.
İhlâs; ferdin, ibadet ü tâatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, abd ve Ma’bud münasebetlerinde sır tutucu olması, yaptığı şeyleri Hakk’ın teftişine arz mülâhazasıyla yapması, tabir-i diğerle; vazife ve sorumluluklarını, O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi ve O’nun uhrevî teveccühlerine yönelmesinden ibarettir ki, saflardan saf sâdıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.
Bu itibarla, sadâkat bir asıl ve kaynak, ihlâs da ondan nebeân eden bir “mâ-i zülâl” sayılmıştır. Kırk gün bu mâ-i zülâli içen birinin kalbinden lisânına hikmet kanallarının açıldığı ve açılacağı, sözleri “lâl ü güher” Söz Sultanı’nın beyânı.[1]
Sadâkat, peygamberlik âleminin en birinci vasfı, ihlâs ise en nûrânî buududur. Başkalarının hayat boyu elde etmek için uğraşıp durdukları ihlâsa onlar doğuştan mazhardırlar. Kur’ân-ı Kerîm nebî ihlâsını anlatma sadedinde: إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا “Şüphesiz o ihlâsa erdirilmişti.”[2] fermân-ı sübhânîsiyle bu önemli mazhariyeti ihtar eder.
Sadâkat ve ihlâs, enbiyâ-i izâm için hayatî birer sıfat oldukları kadar, da’vâ-yı nübüvvetin temsilcileri için de su kadar, hava kadar önemli birer vasıftırlar. Bu iki hususiyeti elde etmek ve bu nûrânî iki kanatla kanatlanmak, onların en ehemmiyetli güç kaynaklarındandır. Birinciler, ihlâssız bir adım atamayacaklarına inanırlar; ikinciler de atamayacaklarına inanmalıdırlar.
Gerçekten de, sadâkat ve ihlâs bir ucu insan gönlünde, diğer ucu Hakk’ın inayet katında öyle bir derinliktir ki, o derinliklere yelken açmış ve o kanatla kanatlanmış bir babayiğidin takılıp yollarda kaldığı görülmemiştir. Zira onlar, Allah tarafından teminat altındadır.. ve Allah, çok iş ve çok semereden daha ziyade, her işte rızâsının gözetilmesine önem verir. Evet O’nun nazarında “Bir dirhem ihlâslı iş, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”[3]
İhlâs, bir kalb amelidir. Ve Allah da, kalbî temâyüllerine göre insana değer verir.. evet;
إِنَّ اللهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَامِكُمْ وَلاَ إِلَى صُوَرِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ (fehvâsınca) “O, sizin sûret, şekil ve dış görünüşlerinize değil; kalblerinize ve kalbî temâyüllerinize bakar.”[4]
İhlâs, Allah tarafından temiz kalblere bahşedilmiş, azları çok eden, sığ şeyleri derinleştiren ve sınırlı ibadet ü tâatı sınırsızlaştıran öyle sihirli bir kredidir ki, insan onunla dünya ve ukbâ pazarlarında en pahalı nesnelere talip olabilir ve onun sayesinde âlemin sürüm sürüm olduğu yerlerde, hep elden ele dolaşır.
İhlâsın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Rasûlü: أَخْلِصْ دِينَكَ يَكْفِكَ الْقَلِيلُ مِنَ الْعَمَلِ “Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.”[5] buyurur.. ve: أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ ِللهِ فَإِنَّ اللهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا خَلَصَ “Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin; zira Allah, sadece amelin hâlis olanını kabul eder.”[6] diyerek amellerin ihlâs yörüngeli olmasına tembihte bulunur.
Amel bir cesetse ihlâs onda can, amel bir kanatsa ihlâs da diğer kanattır. Ne ceset cansız olabilir, ne de tek kanatla bir yere varılabilir:
بَايَـدَتْ إِخْـلاَص دَرْ جُملَه عَمل
تَـا پَذِيـرَد طَاعَتَتْ رَبِّ أَجَـل
چُونْكِه إِخْلاص مُرغِ طَاعَترا جَنَاح
بِي جَنَاح كُيْ مِي پَرِي أَوجِ فَلاَح
“Sana bütün davranışlarında ihlâs gerektir; ta ki, Rabb-i Ecell senin amelini kabul ede; zira ihlâs tâat kuşunun kanadıdır. Siz, kanatsız felâh semtine nasıl uçabilirsiniz ki..!” deyip inleyen Mevlânâ ne hoş söyler! Bir hoş söz de Bâyezid-i Bistâmî’den: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan: ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gâyen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol’ sesini duydum ve tembihini aldım…”[7]
Bazılarına göre, ibadet ü tâatta, halkın görüp hissetmesinden kaçınmak ihlâs.. bazılarına göre ise, halk mülâhazasını bütün bütün unutmak.. bazılarına göre de, ihlâsı dahi hatırlamamak.. evet bunlara göre ihlâs; ameli her türlü mülâhazadan uzak bulundurmak ve sürekli murâkabe ile maddî-mânevî bütün hazları unutmaktır.
İşin daha doğrusu ihlâs, kul ile Ma’bud arasında bir sırdır ve bu sırrı Allah, sadece sevdiklerinin kalbine koymuştur[8]. Kalbi ihlâsa uyanmış bir insanın nazarında, medh ü zem, tâzim ü tahkir ve yaptığı işlerle bilinip bilinmemesi, hattâ sevap ve mükâfat mülâhazası kat’iyen söz konusu değildir; değildir ve böylelerinin gizli-açık her halleri aynı çizgidedir…
اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى قُدْوَةِ الْمُخْلَصِينَ وَآلِهِ الْمُخْلِصِينَ
[1] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/80; ed-Deylemî, el-Müsned 3/564; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 5/189, 10/70.
[2] Meryem sûresi, 19/51.
[3] Bedîüzzaman, Lem’alar, 17. Lem’a 13. Nota 3. Mesele, 20. Lem’a 4. Sebep.
[4] Müslim, birr 33.
[5] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/342; ed-Deylemî, el-Müsned 1/435.
[6] ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/51; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/336; ed-Deylemî, el-Müsned 5/271; el-Makdisî, el-Ehâdîsü’l-muhtâra 8/90. (Lafız, el-Ehâdîsü’l-muhtâra’dan alınmıştır)
[7] Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.215.
[8] Bir kudsî hadisten alınan bu ifade için bkz. ed-Deylemî, el-Müsned 3/187.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/kalbin-zumrut-tepeleri-ihlas/feed/ 0
Tüy Deyip Geçmeyinhttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/tuy-deyip-gecmeyin/
Halk arasında bazen kolay, basit ve önemsiz işler için kullanılan “tüy gibi hafif” ve “tüy (veya kıl) kadar değeri yok” gibi tabirlerde adı geçen “tüy”ün ne kadar hayatî önemler taşıyabileceği, son zamanlarda yapılan bir araştırmayla ortaya çıkmıştır.[1]
Canlıların hayatta kalmalarında, kendilerine ihsan edilen çok sayıda donanımın rolü vardır. Bir canlıya hayatta karşılaşacağı güçlüklerin neler olacağını ve ona neyin gerekli olduğunu, ancak sınırsız bir ilim ve kudret sahibi ve her şeyi tedbirli şekilde yaratan Müdebbir Rabbimiz bilir. Aşağıda sadece bir tüyün, hayatta kalma adına ne kadar önemli olduğunu gördüğümüzde, şuursuz ve ilimsiz bir tabiatın böyle bir yaratmayı yapamayacağını anlayabiliriz.
Kuş Tüylerinin Yapısı
Kuşların tüyleri; uçma, vücut ısısını koruma ve dokunma duyusunu alma gibi farklı işler için farklı özelliklere sahiptir. Tüyler “keratin” isimli kükürtlü bir proteinden yapılmıştır. Bizim tırnak ve saçlarımız gibi bütün kıllarımız da aynı maddeden yapılmıştır. Keratin, alt derideki hücrelerin yukarıya doğru bölünüp çoğalırken ölmeleri sırasında sentezlenir. Çok dayanıklı ve esnek, aşınmaya ve kimyevî maddelere karşı dirençli olan keratin, tüyler için en uygun madde olup tesadüfî evrim süreçleriyle açıklanamayacak özelliktedir.
Tüylerin mikroanatomisi, mikroskopta çok ince bir nakışla işlenmiş dantela gibi görülür. Tüylerin ortasında “eksen” ismi verilen uzun ve sert bir boru ve bundan çıkan yüzlerce yan dal, yine bunlardan çıkan daha ince yan dalcıklar, en sonda da bu yan dalcıkları birbirine kenetleyen çengeller bulunur (1. Şekil-A). Bu kancalar sayesinde her tüycük birbirine tıpkı bir fermuar gibi geçerek kenetlenir ve tüyün su sızdırmaz, geniş bir yüzey hâlindeki bütünlüğünü sağlar. Çengeller herhangi bir şekilde birbirinden ayrılırsa, kuşun silkinmesi veya gagasıyla tüylerini düzeltmesi, tüylerinin eski hâline dönmesi için yeterlidir. Kuşlar hayatlarını sürdürebilmek için tüylerini daima temiz, bakımlı ve her an kullanmaya hazır tutmak zorundadırlar. Tüylerin bakımı için de kuyruklarında bulunan yağ keselerini kullanırlar. Gagalarıyla bu yağdan biraz alarak tüylerini temizleyip parlatırlar. Bu yağ, yüzücü kuşlarda suyun içinde veya yağmur altındayken suyun derilerine ulaşmasına engel olur. Dahası kuşlar tüylerini kabarttıklarında aralarına giren havanın izolasyonu ile soğuk havalarda vücut ısılarının düşmesine engel olurlar. Sıcak havalarda ise tüylerini kendilerine yapıştırıp aradaki havayı azaltınca vücutlarının serin kalmasını sağlarlar.
Tüy Tipleri
Vücutlarının çeşitli bölgelerindeki tüylerin her birinin ayrı bir özelliği ve vazifesi vardır. İri ve geniş yüzeyli olan kanat tüyleri açılarak yüzeyi genişletip kaldırma kuvveti meydana getirirler. Aynı yapıdaki kuyruk tüyleri ise uçma esnasında dümen ve fren görevi görürler. Kuşun kanadını aşağıya doğru çırpması esnasında tüyler, birbirine yakın duruma gelerek aralarından hava sızmasına engel olurlar. Kanatların yukarıya doğru kalkışı sırasında ise tüyler iyice açılıp aralarından havanın geçmesi için elverişli pozisyona gelirler. Kuşlar, uçabilme kabiliyetlerini koruyabilmek için belirli zamanlarda tüy dökerler. Yıpranmış veya yırtılmış olan tüyler görevlerini tam olarak yerine getiremedikleri için hızla yenilenmektedir. Temel olarak üç tür tüy vardır.
Telekler, Kontur Tüyleri:
Büyük ve uzun yapılı olan bu tüyler, kanatlar ve kuyruk gibi vücutların dış kısmında bulunurlar ve kuşun vücut tipini ve duruş şeklini belirlerler. Uçma ve yön değiştirme işini gören bu teleklerde yukarıda saydığımız bütün kısımlar bulunur.
Hav Tüyleri:
Bu tüylerin gövdesinde kancalar bulunmadığından, dik duramayıp püskül gibi dağınıktırlar. Teleklerin arkalarında ve altında bulunan bu tüyler, ısı yalıtımı için yaratılmıştır ve göğüs ve karın bölgelerinde bolca bulunurlar. Yavru kuşların vücudu da genellikle bunlarla sarılmıştır.
Kıl veya Ayva Tüyleri:
Kısa bir kök kısımla ince ve uzun bir eksen kısmının ucunda çok az sayıda, küçük kancasız dalcıkların bulunduğu bu tüyler, bazı türlerde ağız ve burun kenarında duyu almaya yararlar. Yaşa, mevsime, cinsiyete ve üreme dönemine göre değişik tüy çeşitleri görülebilmektedir. (2. Şekil).
Antarktika penguenleri, çok çetin iklim şartlarında yaşayacak şekilde yaratılırlar. İmparator penguenler (Aptenodytes forsteri) gezegendeki en soğuk habitatlardan birinde altı ay kış geçirir ve hava sıcaklıklarının – 40°C’nin altına düştüğü ve rüzgarların bazen saatte 100 km’ye ulaştığı Antarktika’da ürer. Penguenlerin hayatta kalmaları için hediye edilmiş tüyleri, sebepler açısından en önemli faktördür. Penguen tüyleri hakkında yapılan bu makalede ele aldığımız son çalışmaya kadar, bildirilenlerin çoğunun asılsız veya çelişkili olduğu görülmektedir. Yavrularını beslemek için, – 1,8°C’lik sularda diğer dalıcı kuşlardan daha uç noktalarda, 500 m’yi aşan derinliklere dalarlar. İmparator penguenlerin 38°C’lik temel vücut sıcaklığının korunmasında %80–90 oranında bu tüy örtüsü, %10 kadar da kan dolaşımının özel donanımı rol oynar. Tüylerin soğuk geçirmez yapısı, muhtemelen 560 metrelik dalış derinliklerinde bile devam eder.
Kontur (telek) tüyleri, kuş derisinin en dıştaki sert ve kalın, güçlü bir yalıtkan tabakası olarak su geçirmez bir örtü sağlar. Penguen türlerinin tüy yoğunluğu değerleri konusunda fikir birliği yoktur. Raporlarda, cm2’de 11–46 arasında, yaklaşık dört kat değişiklik gösterecek şekilde rakamlar verilmektedir.
Penguenin telek tüylerinin miktarını, hav tüyleri ve ayva tüylerinin olup olmadığını ve nasıl bir dağılım modeli gösterdiklerini açıklamak için yapılan çalışmada, ölmüş penguenler incelenmiştir. Bunun için derileri kesilerek soyulmuş ve önce büyük kontur tüyleri çıkarılmış sonra sırasıyla bunlara bağlı daha küçük ve farklı tiplerdeki tüyler dikkatlice çıkarılmış ve her birinin yeri kâğıt üzerine işlenmiştir.
Başlangıçta sadece gövde tüyleri üzerinde durulurken daha sonra baş, bacaklar ve kanat altları dâhil olmak üzere, detaylı tüy şeması çıkarıldığında tesadüflerle izah edilemeyecek bir ısı yalıtım sisteminin inşa edildiği görülmüştür. Bu durum kâinatta her şeyde câri olan merhamet ve şefkatin, ilim ve akıldan yoksun mahlûkatın hayatını sürdürmesi için Rahmeti Sonsuz’un buzullar arasında nasıl tecelli ettiğinin bir göstergesidir.
İmparator penguenlerinin tüy tipleri: 1. Kuyruk tüyü, 2. Kuyruğun sırt ve dip kısmı, 3. Bacak üst ve dip kısmı, 4. Bacakların alt ve dip kısmı, 5. Sırta şekil veren tüyler, 6. Karın şekillendirici tüyler, 7. Yumurta ısıtıcı kenar tüyler, 8. Çift tabakalı, birinci derecede sırt ve karın tüyleri, 9. Birincil sırt tüyü, 10. Birincil karın tüyü, 11. Birincil sırt tüyü, 12. İkincil sırt tüyü, 13. İkincil karın tüyü, 14. Sırt örtü tüyü, 15. Karın örtü tüyü, 16. Ön kısım kenar örtü tüyü, 17. Kafatası örtü tüyü, 18. Kulak sınırlayıcı ek tüyü, 19. Sırt, boyun şekil tüyleri, 20. Karın boyun şekil tüyü, 21. Sırt yumuşak tüy, 22. Karın yumuşak tüy.
Tüy Dağılım Modeli
Tüy yoğunluğunu ölçmek için deriden sökülen tüyler tek tek kâğıt üzerine işlenmiş, daha sonra fotoğrafları çekilmiş ve özel bir programla bu dizilişin modellemesi yapılmış, matematik denklemler hâlinde hikmetleri ifade edilmiştir. Büyük kontur tüyleriyle daha küçük olan diğer hav ve ayva tüylerinin belli sayılarda ve belli aralıklarla tekrarlanması, aradaki boşlukların miktarı ile tüy yoğunluğu ve ısı tutma kapasitesi arasındaki korelasyon, mükemmel bir ilahî icraattaki bütünlüğü ifade etmektedir. (3. Şekil).
Vücuttaki toplam tüy sayısının (baş, kuyruk, bacaklar ve kanatlar hariç) kaba bir tahminini belirlemek için, imparator penguenlerin vücut ölçümlerinin yanı sıra tüy yoğunluğu ve dağılım kalıpları kullanılarak bir model geliştirilmiştir. Bu modelde iki kesik koni şeklinde bir gövde biçiminin ideal olduğu; bu gövdenin yüksekliği, yüzey alanı ve yarıçaplar arasındaki denklemlere dayanarak gösterilmiştir. (4. Şekil).
Her penguen üzerinde boy, kütle ve üç çevre (g) ölçümü yapılmıştır. Yarıçap (r) g÷2 πolarak alınmıştır. Bütün çevre, yükseklik ve yüzey alanı ölçümleri santimetre olarak gösterilmiştir. Vücut tüyü sayılarını belirlemek için yanal yüzey alanı, tüy yoğunluğu ile çarpılmış, birim alan ve kütle başına tüy hesaplamaları, toplam tüy sayısının, penguenin kütlesine bölünmesiyle yapılmıştır.
Tüy Dağılım Modeli ve Toplam Vücut Tüyü Sayıları
İmparator penguen derisi üzerindeki bütün tüy tiplerinin dağılım modelini göstermek için sökülen her tüyün işlenmesiyle bir çizim yapılmıştır. Kontur tüyleri penguen gövdesi boyunca eşit olarak dağılmış olsa da diğer tüy tiplerinin farklı bir denklemle dizildikleri anlaşılmaktadır. (3. Şekil). Bu formüle göre, her kontur tüyü dokuz hav tüyü ile çevrilidir.
Şekil: Tüy dağılım deseninin çizimi. Ayva tüyleri çok küçüktür, görülmesi zordur. Hav tüyleri kontur tüyleri arasında bulunur. Dokuz hav tüyünün (1–9 numaralı) her biri, kontur tüyüne bitişiktir. Hav tüylerinden üçü (1, 4 ve 7), komşu diğer iki kontur tüyü ile paylaşılır (mesela 1. hav tüyü; A, B ve C kontur tüyleri ile paylaşılır). Diğer altı hav tüyü (2–3, 5–6, 8–9), başka bir kontur tüyü tarafından paylaşılır (mesela 2. hav tüyü 2, A ve B kontur tüyleri tarafından, 9. hav tüyü ise A ve C kontur tüyleri tarafından paylaşılır). Kontur tüyü başına dört hav tüyü vardır.
Penguen derisindeki tüylerinin tek tek sayılmasından sonra, 24.000–30.000 kontur tüyüne ve 120.000–150.000 yalıtkan tüye sahip olduğu görülmüştür. Hav tüyleri ana yalıtım kaynağıdır, çünkü bu tüyler kontur tüylerinin altında yoğun bir örtü oluşturur ve diğer vücut tüylerinden dört kat daha fazladır.
Tüylerin özel bir modelle dizilmesinin diğer bazı hikmetleri olarak, penguenlerin su altından hızla yükselişini ve sudan deniz buzu üzerine sıçramalarını kolaylaştırdığı, tüylerin teşkil ettiği tabakanın içinde sıkışan havanın sürtünmeyi azalttığı ve penguenlerin sudan çıkmadan önce yüksek bir hız kazanmalarına imkân verdiği ileri sürülmektedir. Tüylerin dalları ve dalcıklarının yapısı, su içinde küçük kabarcıklar oluşmasına sebep olmakta, bu da kuşun hızla yüzerken kabarcıklardan oluşan bir iz bırakmasını sağlamaktadır.
İmparator penguenlerin karın tarafında, sırtına kıyasla kontur tüylerinin daha yoğun olması, buz üzerinde kızak gibi kayma, sudan çıkma ve buz üzerinde dinlenme için önemli olabilir. Göğüsteki daha yüksek yoğunluk, karda pürüzlü kenarların üzerinden kayma ve sudan sıçrayarak çıkışlardan sonra göğsüne iniş için daha fazla yastıklama sağlar. Ayrıca daha yüksek karın tüyü yoğunluğu, buz üzerinde yüzüstü yatarken daha fazla yalıtım temin eder.
Bütün bunlara rağmen vücut tüy yoğunluğu sabit değildir. Yazın ve kışın tüy yoğunluğu değişir. Penguenler, ocak ayında hızla tüy döküp üreme mevsimine hazırlanmak için beslenmeye başlarlar. Üreme mevsiminin başlangıcı olan nisan ayında, penguenler 30–40 kg ağırlığındadır ve yağ kütlesi, vücudun %25’ini oluşturur. Bu zamanda tüy yoğunluğu en düşük dönemde olup artan deri altı yağı daha fazla yalıtım sağlar. Gelecek üç ay boyunca, kuluçkadaki yumurtaya erkek baktığı için ava çıkamaz ve oruç tutar. Bu süre zarfında vücut kütlesi %35–50 düşebilir; bunun %80–90’ı, deri altı yağının eksilmesiyle ortaya çıkar. Bu durumda çevre ve yüzey alanında azalma olacağından, tüy sayısını değiştirmeden tüy yoğunluğunu artırmış olmaktadır. Erkeklerin orucunun sonunda, sıcaklık en düşük seviyeye düşmekte, yağ kütlelerinin çoğunu kaybettiği dönemde ise tüy yoğunluğu en yüksek oranda olmaktadır. Sadece konik şekilli vücut geometrisinin bir fonksiyonu sebebiyle tüy yoğunluğunun artırılması önemli bir avantajdır.
Tüylerin deri içindeki kök kısımlarında bulunan ve “mekanoreseptör” adı verilen alıcılar, en hafif titreşimi bile algılayıp beyine iletecek hassasiyettedir. Hava veya su akımındaki en küçük bir değişiklikten bile haberdar edilen penguen, gerek balık yakalamada, gerek kendisine saldıran foklardan kaçmada, tüylerindeki bu alıcılar sayesinde muvaffak olur.
Kâinat kitabını okuyarak insanlığın faydasına hikmetli bilgiler elde etmenin birinci şartı, her şeye iman nazarıyla bakmak, diğer önemli bir şartı da varlıklarda sergilenen sanatı didik didik edecek bir merak sahibi olmaktır. Penguen tüyünün ince yapısının ve moleküler mimarisinin, ısı transferini engelleyecek şekilde inşa edilmesinin kazandırdığı özelliklerden hareketle, ısı yalıtım teknolojisinde yapılacak yenilikleri modelleyen çalışmalarda, penguen tüylerinin yapı ve çeşitliliğinden istifade etmek mümkündür.
Dipnot
[1] C. L. Williams ve ark. “Hidden keys to survival: the type, density, pattern and functional role of emperor penguin body feathers”, Proc. R. Soc. B, 2015, 282: 20152033.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/tuy-deyip-gecmeyin/feed/ 0
Batı’yı Büyüleyen İslamhttps://caglayandergisi.com/2022/08/01/batiyi-buyuleyen-islam/
“Osmanlı devletinin her türlü dinî düşünceye gösterdiği müsamaha, Pierre Bayle (1647–1706) ve diğer birçok yazar tarafından Hristiyanlara örnek diye sunuluyordu. İki asır önce de İspanya Yahudileri Osmanlı İmparatorluğuna sığınmışlardı. Şimdi de Macaristan ve Transilvanya Kalvinistleri, Silezya Protestanları, Rusya’nın eski dinine bağlı Kazaklar Katolik veya Ortodoks zulümden korunmak için kapağı Devlet-i Âliyye’ye atıyorlardı. İslamiyet akla uygun (rasyonel) bir din olarak görülüyordu… Üstelik İslamiyet, bir yandan insanları ahlâkî bir yaşayışa çağırırken bir yandan da bedenin, duyuların, toplum hayatının ihtiyaçlarını da kabul ediyordu… Tarih düzeyinde İslamiyet’in medenileştirici rolü bir kat daha yüceliyordu.
Leibniz’in (1646–1716) kanaati da bu merkezdeydi. 1720’de Hazreti Muhammed Bir Yalancı Değildir[1] başlıklı bir risale neşredildi… 1730’da Boulainvillers’li Henri, İslam peygamberini yücelten Muhammed’in Hayatı isimli kitabı yayımladı. Voltaire, İslam medeniyetinin hayranıydı. Çağın zihniyeti, üniversite dışındaki yazarları da etkileyecekti. Hukukçu ve Arabist George Sale (1697–1736) bunlardan biridir. Bu zat 1734’te Kur’ân’ın İngilizce tercümesini yayımladı. Eserin başına da daha sonra birçok yazarın faydalanacağı, uzunca bir giriş koydu. Öncülerden biri de Alman âlimi Reiske’dir (1716–1774). Kendi kendini yetiştiren bu zat, Arap edebiyat ve tarihinin, zamanında benzeri olmayan parlak bir araştırıcısıydı. Yorulma nedir bilmeyen Johann Jakob Reiske, hocaları Schultens ve Michaelis tarafından çok hırpalandı, çünkü onlar Arapça ile ilgili incelemeleri, ‘dinî filoloji’ ve Kitab-ı Mukaddes tefsirleri içinde tutmak istiyorlardı. O büyük ilim adamı da İslam’ın temelinde ilahî bir yön olduğunu anlamıştı. Oxford’da hoca olan Simon Ockley (1678–1720) Arapların Tarihi’ni yazarken (1708) Müslüman Doğuyu Batı karşısında göklere çıkarıyordu.[2] (Eser, oryantalizm araştırmalarının neticelerini geniş okuyucu kitlelerine tanıtmak için girişilen ilk teşebbüstü). Bu âlimler derin araştırmalarıyla ortaya yeni düşünceler getirmişlerdi. Voltaire gibi yazarlar bu yeni düşüncelerin terkibini yaptılar. Edward Gibbon (1737–1794) insanlığın kültür ve fikir tarihinde İslam dünyasına yüksek bir yer ayırdı.”[3]
Dipnotlar
[1] Norman Daniel, Islam and the West: The Making of an Image, Edinburgh: University Press, 1980. s. 288.
[2] Bkz. Paul Hazard, La Crise de la conscience européenne (1680–1715), Paris, 1935, c. I, s. 22. Türkçe tercümesi: Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, tr. Erol Güngör, İstanbul: Tur Yayınları, 1981.
[3] Maxime Rodinson, Batı’yı Büyüleyen İslam, tr. Cemil Meriç, İstanbul: Pınar Yayınları, 1983, s. 52–53.
https://caglayandergisi.com/2022/08/01/batiyi-buyuleyen-islam/feed/ 0 Temmuz – Çağlayan Dergisi
Kalblerin Sultanlığına Doğruhttps://caglayandergisi.com/2022/07/01/kalblerin-sultanligina-dogru/
Son bir-iki asırdan beri insanlık hep ızdıraptan ızdıraba sürüklendi, hep ölüm çukurlarının çevresinde dolaştı ve kurtuluş ararken de hep felaket buldu ve felaketlerle yoğruldu. Bu meş’ûm zaman diliminde, dünyanın hemen her yerinde toplumları idare eden güç, devletlerden, hükûmetlerden daha ziyade, şahısların, grupların, sınıfların, holdinglerin, mafyaların kazanç hırsı ve ikbal arzusu oldu. Tabiatiyle, böyle bir dünyada, her şeyin kıymet hükmünün para ve yaşama seviyesiyle ölçüleceği de bir gerçekti.
Evet gerçek değerlerin alt-üst olduğu böyle bir dünyada, insanların itibarlarının, onların paralarıyla, servetleriyle, yazlık-kışlık villalarıyla ölçülmesi gayet tabiiydi.. ve öyle de oldu; maddî varlık ve imkânlar küstah bir glâdyatör gibi ellerini yukarıya kaldırarak, ilim, fazilet, düşünce ve cesaretin üzerinde tepindi ve onları yendiğini ilân etti. Oysa ki, servet u sâmân, ilim, akıl, fazilet ve cesaretle birleşince bir değer ifade etse de, tek başına kaldığında bir şeye yaradığını söylemek oldukça zordur.. hatta ondan da öte bazen bir canavarlık vesilesi haline gelmesi bile söz konusu olabilir. Ne acıdır ki, günümüzde, toplumların gerçek hayat dinamikleri sayılan bilgi, düşünce, ahlâk ve cesaret gibi hususlar, şayet maddî imkân ve kazanca dönüştürülemiyorsa fantezi ve aptallık emâresi sayılmakta.
Halbuki eğer, bir toplumu teşkil eden fertler, hayat projelerini beden ve cismâniyete göre plânlıyor, ömürlerini zevk u sefâ vadilerinde sürdürüyor, zenginlik ve refahtan başka bir şey düşünmüyorsa, böyle bir toplumda, çalışkan, azimli, mâhir ve sağlam karakterli insanlar kadar, hatta onlardan da fazla, gayesizler, düzenbazlar, çıkarcılar, heyecansızlar, iki adım ötesini göremeyen miyoplar ve cahiller hâkim duruma gelir. Bu da, ahlâk ve fazilet telakkisinin, sanat düşüncesi ve tecrübenin, dolayısıyla da ülke ve millet için yararlı karakterlerin ve yüksek performansların dışlanması demektir. Şimdilerde ülkemiz dahil, dünyanın hemen her yerinde böyle bir çarpıklığın yaşandığı da bir gerçek.
Bugün büyük ölçüde insanlık, geçmiş asırlarda olduğundan daha zengin ve daha geniş imkânlara sahiptir, ama bunun yanında onun, hiçbir dönemde maruz kalmadığı ölçüde, ihtirasların, ihtiyaçların, fantezilerin ve tiryakiliklerin esiri haline geldiği de bir vak’adır. Bugün o, cismaniyet ve bedenini yaşadıkça daha bir yaşama arzusuyla çıldırmakta; içtikçe susamakta, yedikçe oburlaşmakta, daha fazla kazanma hırsıyla akla hayale gelmedik spekülasyonlara girmekte, en hasis çıkarlar karşısında ruhunu şeytana peylemekte ve gerçek insanî değerlerden âdeta uzaklaşmaktadır.
Evet, ömrünü gelip-geçici bir kısım maddi değerler peşinde koşmakla tüketen günümüzün modern insanı, aslında daha çok kendini tüketmekte ve ruhunun derinliklerindeki yüksek duygularını kaybetmektedir. Öyle ki, böyle birinin ufkunda, ne iman enginliğine, ne marifet zenginliğine, ne de muhabbet, aşk, zevk-i rûhâni televvünlerine rastlamak mümkündür. Nasıl olur ki o, yaptığı hemen her işin neticesini, maddî kazanç, cismâni rahat ve bedeni hazlar açısından değerlendirmekte ve bütünüyle uhrevîlikleri, ledünnilikleri es geçmektedir. Onun düşünce ve faaliyet ufkunu dolduran hususlar sadece ve sadece: Nasıl çalıp-çırpacağı, ne alıp-ne satacağı, nerelerde nasıl eğleneceği ve nasıl keyif çatacağı.. gibi şeylerdir. Tabii, bütün bu arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için meşru yollar ve meşru dairedeki kazançlar yetmiyorsa, gayr-i meşru vesileler değerlen-dirilecek, spekülasyonlara girilecek.. ve şayet yer üstü dünyalar bu korkunç iştihaları tatmine kifayet etmiyorsa yer altı dünyalarına inilerek köstebekçe yollara girilecektir. Bence, günümüzün insanı, insani yolculuğunu böyle bir inde sürdürmektedir ve o, mutlaka bu açmazdan kurtularak kendi çizgisini bulma mecburiyetindedir. Yoksa handikaptan handikaba sürüklenecek ve kat’iyen kendi olamayacaktır. Komünizmden kurtarsanız gidip anarşizme yuvarlanacak, ateizmden uzaklaştırsanız koşup monizme sarılacak, Darvinizm’den koparsanız neo-Darvinizm’e yapışacak.. ve her zaman kimliksiz, şabloncu ve yükselip serkâr olma yerine başkalarına kuyruk olmanın mücadelesini verecektir. Ve işte bunlardan ötürüdür ki o, birkaç asırdan beri ömrünü hep buhranlar ağında tüketmekte; siyasi ve idâri buhrandan kurtulsa, gidip ahlâki buhrana aborde olmakta, ondan sıyrılsa ekonomik bunalımların ağına düşmekte, toparlanıp ondan da kurtulabilse, bu defa da kendini askeri buhranların arenasında bulmakta ve kendi olumsuzluklarıyla kendini yiyip-bitirmektedir. Bu tersliklerden kurtuluşun çaresi de, bir kere daha yeni baştan inanmak gibi, sevmek gibi, ahlâk gibi, metafizik düşünce gibi, aşk gibi, ruh terbiyesi gibi dini, milli ve tarihi dinamikleri gözden geçirme olsa gerek.
İnanmak, hakikati olduğu gibi tanıma, sevmek ise bu bilginin hayata geçirilmesi demektir. İnanmayanlar mutlak hakikati ne bulabilir ne de bilebilirler. Onların inandım demeleri iç dünyalarıyla bir zıtlaşma, buldum demeleri de bir mugalatadır. Aslında inanmayanlar tâlihsiz, sevmeyenler de cansız cesetlerdir. İnanma en önemli bir aksiyon kaynağı ve ruhun bütün varlığı kucaklaması ve tabiatı kuşatması ise, muhabbet de gerçek insani düşüncenin en esaslı unsuru ve lâhûtî bir buududur. Bu itibarladır ki, önümüzdeki yıllarda, dini ve milli kültürümüzün fidelerini dikme ve yetiştirme misyonunu yüklenenler, evvelâ inanç mihrabına yönelmeli, sonra da sevgi minberine yürüyüp, muhabbet soluklarını dünyanın her tarafına duyurmaya çalışmalıdırlar. Bunu yaparken de müessiriyetlerini, ahlâk ve fazilet anlayışlarının derinliklerinde aramalıdırlar.
Ahlâk, dinin özü, esası ve ilâhi mesajın da en önemli bir umdesidir. Ahlâklı ve faziletli olmak eğer bir kahramanlıksa -ki öyledir-; bu meydanın gerçek kahramanları da peygamberler ve onları yürekten takip edenlerdir. Hakiki Müslüman olmanın en bariz vasfı ahlâklı olmaktır. Akıl ve hikmet gözüyle bakabilenler için Kur’ân ve Sünnet, âyet âyet, fasıl fasıl ahlâktır. “Müslümanlık huy güzelliğidir.”[i] buyuran Mücessem Ahlâk ve Yüce Kâmet bu gerçeği en veciz şekilde ortaya koymuştur. Millet olarak biz, bir ahlâk sisteminin mensupları ve bir ahlâk destanının çocuklarıyız. Hiçbir düşünce, hiçbir fantezi bizim ahlâkımızı sarsamaz ve sarsmamalı; biz onunla dünyaları aşıp ebedlere ulaşmayı düşlüyoruz.. ve Allah ihsanlarının ayrı bir derinliği sayılan metafizik gücümüzle de bunu gerçekleştireceğimize inanıyoruz.
Metafizik düşünce, aklın topyekün varlığa açılması ve onu perde-önü, perde-arkasıyla kavrama cehdidir. Aklın veya ruhun, varlığı bu şekildeki kucaklaması söz konusu olmasa, her şey paramparça olur ve cansız cesetler haline gelir. Bu itibarladır ki, metafizik düşüncenin yok olması veya yok kabul edilmesi bir bakıma aklın da tükenişi demektir. Bugüne kadar her büyük oluşumun, metafizik düşüncenin kolları arasında geliştiğini söyleyebiliriz.. Hint ve diğer doğu ülkelerinde bu böyle olduğu gibi; bizim dünyamızda da, Kurân’ın dünya görüşü çerçevesinde bu hep böyle olagelmiş ve bu sayede üst üste değişik medeniyetler gerçekleştirilmiştir. Metafizik düşünce, insan ruhunun varlığa açılması, tabiatı istilâsı ve her şeyi kucaklaması ise, metafiziği ilimlerle çarpıştıranlar, galiba, kaynakla o kaynaktan fışkıran çağlayanı birbiriyle çarpıştırdıklarının farkında değiller.
Metafiziği, varlık gerçeğinin aşkla sezilip duyulması şeklinde de yorumlayabiliriz ki, buna göre aşk, topyekün kâinatı, bütün varlık ve hadiseleri, tam bir bitevilik içinde görüp duymanın, sezip sevmenin adı olur.. evet gerçek aşıklar, ne servet u sâmân ne de şöhret ü nâm peşindedirler. Onlar, aşkın, kendi kendini yakıp kavuran ve kül edip savuran fırtınaları arasında berd ü selâm soluklar ve yok oluşların çehresinde sevdiklerinin simasını okuma, varlıklarının savrulan külleri arasında mâşuklarını duyma ve seven-sevilen, arayan-aranan vahdetine ulaşma peşindedirler. Tasavvufî ifadesiyle, onlar hep fenâ fillah vadilerinden bekâ billah yamaçlarına doğru bir seyahat içinde ve sürekli aktiftirler. Elbette ki böyle bir ufka kavuşmak, ciddi bir ruh terbiyesine bağlıdır.
Ruh terbiyesi, kısaca insanın yaratılış gayesine yönlendirilmesi demektir. Aynı zamanda ona, ruhun bedeni ve cismani baskılardan sıyrılarak kendi özüne, kendi kaynağına yönelmesi ve yaratılışının gayesi istikâmetinde bir seyr-i rûhâni gerçekleştirmesi de diyebiliriz ki, konumuz şimdilik öyle bir bahse açık değil.
Günümüzde bütün rûhi dinamiklerini yitiren ve kendi özünden uzaklaşan talihsiz nesiller, kendi akıl ve kendi muhakemelerinin kurbanı, perişan ve derbederdirler. Ne olursa olsun bizler, bu neslin bakış zaviyesini ve temâşâ ufkunu değiştirme mecburiyetindeyiz.. ve değiştireceğimize de inanıyoruz. Bu mevzudaki gayretlerimiz hafife alınsa da biz olabildiğince ümitliyiz. Elverir ki iradelerimizi ibadetle besleyip nefis muhasebesiyle kontrol altında tutabilelim. Bize bu yolda sadece yürümek düşer. Biz nereye yönelirsek kemmiyetsiz, keyfiyetsiz- Allah oradadır. Gözlerimizi yumup geleceğin altın yamaçlarına tohum saçma bize, saçılan bu tohumların hayata yürümesi de O’na aittir.
Bizim, şuurlu bir hizmet ve ihatalı gayretlerle, bu dünyanın içinde, huzurla, emniyetle, sevgiyle esen bir başka dünyanın meydana geleceğine ve hayatın gerçek saadet çizgisini bulacağına inancımız tamdır. Ve tabii, gelecekteki nesillerin, para, ikbal, şöhret, makam ve her türlü iştihanın çok üstünde bir büyük sevgiye müteveccih olacağına da.. işte bu kalplerin sultanlığı sevgisidir.
Dipnot
[i] Et-Taberânî, El-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/182.
https://caglayandergisi.com/2022/07/01/kalblerin-sultanligina-dogru/feed/ 0
Haziran – Çağlayan Dergisihttps://caglayandergisi.com/2022/06/01/kuranin-sihirli-ufku-2/
Kur’ân, indiği dönemdeki ilk muhatabları olan hedef kitlenin bütün muarazalarını onların yüzlerine çalmış ve onlardan, benzer muhtevada bir kitap, bir sure, hiç olmazsa bir ayet getirmelerini istemişti. Bu ilk muarızlar O’nun beyan gücüyle büyülenmiş, yer yer O’na sihir demişler; bedî’ üslûbuna çarpılıp şiir demişler ve eşyanın perde arkasından verdiği haberler karşısında aptallaşıp, onu kehanete bağlamak istemişlerdi; ama, kat’iyen O’nun benzerini getirememişlerdi. Nazım, nesir sözün her türlüsünü konuşan, konuşmayı seven konuşma üstadı o günkü muarızlar, dillerini yutup, kuyruklarını kısıp inlerinin bir köşesinde sessizlik ve hacalet murakabesine daldıkları gibi, bu ifrit çağın inatçı münkirleri de, eskilerden tevarüs ettikleri muaraza rûhunun yanında, onca demagoji, diyalektik ve karşı çıkma taktiklerine rağmen, acz ve öfke içinde yutkunup durmaktan başka hiçbir şey yapamamışlardır. Zaman değişip durmuş, asırlar başkalaşmış, telâkkîler farklılaşmış, muaraza ve mücadele hissi daha bir hararetlenmiş ama, Kur’ân, bunca muaraza yolları ve muarızlar karşısında hâlâ dağlar gibi metin, deryalar gibi zengin ve gökler gibi de derin o vakur ve müessir hâliyle gönüllere ürpertiler salmakta ve başları döndürmektedir. O, ruhlarımıza taht kurduğu günden bu yana geçen bin dört yüz küsur sene içinde, değişik dönemler itibarıyla pek çok söz sultanları yetişmiş, beyan saltanatları kurulmuş; farklı sistemler, farklı ekoller, farklı fikir cereyanları sözlerin en sihirlileri, beyanların en büyüleyicileriyle kendilerini ifade etmek ve Kur’ân’ı yıkmak için bütün cephanelerini kullanmış, her tabyaya başvurmuş ve sürekli bu Kitap’la savaşmışlardır; ama, O’nun kâinat, eşya ve insanla alâkalı ortaya koyduğu esaslardaki tenasübü, izahlardaki derinlik ve inandırıcılığı, vâkî istifhamları cevaplamadaki ilmîliği karşısında hep yenik düşmüşlerdir.
Evet Kur’ân, kâinata, eşya ve insan hakikatına fevkalâde çarpıcı bir uslûpla farklı bir bakış ortaya koymuştur ki, bu bakışla O, topyekün varlığı ve varlık içinde insanı bir bütün olarak ele alır ve tek bir noktayı bile ihmal etmeden her şeyi yerli yerine oturtur. Parçaların bütünle münasabetlerini, bütünün kendi cüzleri karşısındaki yerini en ince özellikleriyle sergiler.. ve bu koskoca ‘kitap’ ve muhteşem meşherle alâkalı insanın içinden geçen en küçük sorulara dahi değişik cevaplar verir. O, varlığın perde önü ve perde arkası esrarını en ince teferruatına kadar tahlil ederken, zihinlerde herhangi bir şüpheye kat’iyen mahal bırakmaz; evet Kur’ân, o inceden inceye tafsillerinde, ne akıllarda, ne mantıklarda, ne kalblerde, ne de hislerde herhangi bir boşluğa meydan vermez; O, insanın akıl, şuur, his ve idrakini öyle bir kuşatır ve dediklerini öyle bir kabul ettirir ki, O’nun bu aşkın tesiri karşısında âdeta insan, sıfat dairesini aşmış da Hazreti Zât’a açılmış hak yolcuları gibi hayretten dehşete, dehşetten kalaka yürür, haşyetle iki büklüm olur ve kendi kendine, ‘Rabbin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta ona bir misli daha ilâve edilseydi, denizler bitip gidecekti ama, onun (teşriî ve tekvînî emirleriyle alâkalı) kelimeleri bitmeyecekti’[1] diye mırıldanır. Kur’ân, işte bu tükenmez kelime hazinelerinin altın anahtarı; iman da, bu esrarlı anahtarın dişleri ya da şifreleridir. Ben, bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat, eşya ve insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına ihtimal vermiyorum.
Kimse, benim, bu perişan sözlerimle Kur’ana methiye düzdüğüm vehmine kapılmamalıdır. Evvelâ, ben kim oluyorum ki, O’nu methedeyim.
Onu vasfederse vasfeder Hazreti Vassaf;
Dün ve bugün melekûtta rûhanîler saf saf.
Bir ta’zim ederler ki O’nu, sanırsın tavaf.
Ondaki bu harikulâde mazhariyetleri mücerret söz cevherleri açısından göremeyenler çıkabilir; ancak vicdanlarını kullananların, hiçbir zaman yanılmadıkları da açıktır. Hele bir de şimdiye kadar O’nun cihan çapındaki o müthiş tesirine bakabilmişlerse…
Kur’ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki, O’nun o ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti, O’nun hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına vukufları ve marifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir. Doğrusu Kur’ân, o çağda, Sahabe unvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki, bu nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. Aslında O, bugün bile, yürekten kendine yönelenlerin gönüllerini aydınlatmakta ve O’na ruhunu açabilenlere varlığın en mahrem sırlarını fısıldamaktadır. Öyle ki, kalb, şuur, his ve idrakleriyle O’nun atmosferine girenlerin birden bire duyguları, düşünceleri değişmekte ve herkes belli ölçüde de olsa kendini, bir farklı âlemde hissetmektedir. Evet, insan O’na bir kere yürekten yönelebilse, bir daha da tesirinden kurtulamaz. Kur’ân, atmosferine çekebildiği talebesini öyle yumuşatır, öyle inceltir, öyle yoğurur ve şekillendirir ki, insan kendi kendine bir şey olacaksa, ancak bunun sayesinde olur; hatta çok defa, olmazlar bile O’nun gölgesinde tabiî bir oluşum sürecine girer; girer ve herkesi dehşete sevkeder. Kur’ân; ‘Eğer dağlar yürütülecek olsaydı, bu Kur’ân’la yürütülürdü, yeryüzü paramparça olup ve ölüler konuşturulabilseydi, o da yine bu Kur’ân’la olurdu’[2] der; der zira O, kalblerde, şuurlarda, hislerde, akıllarda öyle bir tesir icra etmiştir ki, O’nun bu müessiriyeti, dağları yürütmekten, yerküreyi paramparça etmekten, ölüleri konuşturmaktan ve nice bin seneden beri çürümüş cesetlere can vermekten daha geri değildir.
Her biri birer kalb ve ruh kahramanı olan Sahabî topluluğu, Kur’ân’ın feyyaz ve bereketli ikliminde neş’et etmiş aşkın bir cemaattir. Onlar, arzın büyük bir bölümünde ve insanlığın beşte biri üzerinde o denli derin bir tesir icra etmişlerdir ki, dağları söküp atma, cansız cesetlere hayat olma ve arzı semaya bağlama ölçüsündeki bu harika işte, onlarla boy ölçüşecek bir başka toplum göstermek mümkün değildir. Kur’ân’a gönül veren, O’nun semavî disiplinleriyle yoğrulup şekillenen, daha doğrusu, ruhta, mânâda Kur’ân’laşan bu insanlar, o Furkan’la olmazları oldurmuş; ölü ruhlara ebedî varolmanın yollarını açmış; arzın şeklini değiştirmiş; temas ettikleri toplumlara ötelerin zevkini duyurmuş; düşünceler üzerindeki zincirleri kırmış; ağızlardaki fermuarları çözmüş; hilkatteki müstesna yeri açısından insanoğlunu yeniden Allah’ın oturttuğu tahta oturtmuş; ona yitirdiği itibarını iade etmiş; kâinat, eşya ve insanı yeni baştan yorumlamış; tekvînî emirlerle teşriî kurallar arasındaki o derin ve sırlı münasebeti bir kere daha vurgulamış; kalb, irade, his ve şuurun nihaî gayelerini belirleyip ortaya koyarak, insan rûhundaki izafî, nisbî ve potansiyel değerlerin inkişaf ettirilme usûl ve esaslarını harekete geçirip düz insanı, insan-ı kâmil olmaya yönlendirmiş ve böylece ona, gözünün iliştiği, duygularının ulaştığı, kalbinin hissettiği her şeyde Kudret ve İradesi Sonsuz’un mevcudiyetini duyurmuş ve her şeyi götürüp, gerçek sahibine bağlamıştır.
Bir mü’min, bu ölçüde gözü-gönlü açık, duyguları ve rûhu uyanık, düşünce ve zihni de Allah’a bağlı ise, o kimse, cismaniyete ait bütün basitliklerden uzaklaşmış; hayatı daha bir başka şekilde duymaya başlamış ve duygular dünyasının sınır ötesine uyanmış sayılır ki, böyle bir hakikat eri, her nesnede, varlığın her parçasında Allah’ın ilminin dalgalandığını, Kudret elinin işlediğini hisseder ve bir ürperti duygusu, bir yakınlık şuuruyla ümit ve haşyeti iç içe yaşar; dünyevîliği içinde öbür alemin en son noktalarında dolaşır. Nefes alırken ümit ve beklentilerle alır, verirken de mehafet ve mehabetle verir. Hep Kur’ân’ın haritalandırdığı çerçeve içinde ve çizgiler arasında gezinir, gezinir ve hayatını sürekli maiyyet televvünlü yaşar.
Dipnotlar
[1] Kehf sûresi, 18/109.
[2] Bkz. Ra’d sûresi, 13/31.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/kuranin-sihirli-ufku-2/feed/ 0 Işığın Büyüleyici Özelliği: Dalga-Parçacık İkiliği
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/isigin-buyuleyici-ozelligi-dalga-parcacik-ikiligi/
Işık dalga mıdır, tanecik mi? Güneş ışınları veya genel anlamda ışık nasıl yayılıyor? Birçok bilim insanı, yaptıkları deneyler ile bu soruya cevap aramıştır. Bir grup fizikçi, ışık dalgalar hâlinde yayılır ve dalganın bütün özelliklerini taşır tezini savunurken diğer bir grup ise ışık tanecikler hâlinde yayılır, kütle ve hızından dolayı da enerji taşır tezini savunmuştur.
Işık Nedir?
“Hayatımın geri kalanını ışığın ne olduğunu düşünerek geçireceğim!”[1] Albert Einstein
Işık, insan gözünün algılayabildiği elektromanyetik dalgadır.[2] İsminden de anlaşıldığı gibi, elektromanyetik dalgalar, birbirine dik olarak salınan elektrik alan ve manyetik alandan oluşur. Elektrik alanındaki değişiklik manyetik alanın, manyetik alandaki değişiklik de elektrik alanının vücuda gelmesine vesile olur ve bu alanların birbirine dönüştürülmesiyle elektromanyetik dalga ortaya çıkar. Elektromanyetik dalgalar, mekanik dalgalardan farklı olarak yayılmak için bir ortama ihtiyaç duymadıkları için, yalnızca hava ve katı maddeler aracılığıyla değil, uzay boşluğunda da yayılabilir.[3]
İnsan gözünün algılayabileceği ışığın dalga boyu 400 nm ile 780 nm arasındadır. Görünür ışığın dalga boyu, kızıl ötesinden kısa (780 nm – 1 μm), mor ötesinden uzundur (100 nm – 400 nm).[4] Işığın boşluktaki hızı yaklaşık 300.000 km/s’dir. Işık, dalga boyuna göre göze farklı renklerde gözükür. Temel ışık renkleri; kırmızı, yeşil ve mavidir. Diğer renkler bu üç rengin karışımıyla elde edilir. Üç rengin bir arada olması, beyazın varlığına vesile olur. Hiçbir ışığın olmaması durumundaysa siyahın ortaya çıkması takdir edilir.[5]
Işık Dalgadır
Christiaan Huygens (1629–1695), 1678 yılında “Huygens ilkesi”ni tanımlamış ve ışığın dalga olduğu hipotezini savunmuştur. Huygens ilkesine göre, bir dalganın çarptığı her nokta, dairesel veya küresel yeni bir dalganın başlangıç noktasıdır. Bir dalga sınırı üzerindeki her bir nokta, başka bir başlangıç dalgasının merkezini oluşturmaktadır. Bu küresel dalgacıklar, tekrar yeni bir dalga sınırı oluştururlar ve dalgalar bu şekilde yayılarak ilerler.[6] Huygens ayrıca ışığın doğrusal yayılması gerektiğini ifade etmiştir. Ona göre ışınlar, dalgalar hâlinde çıkıp doğrusal olarak yayılırlar. Huygens ilkesiyle birlikte dalgalı ışık modeli, optikte yerini almıştır.[7]
Işık Parçacıktır
Isaac Newton (1643–1727) bir prizma ile gerçekleştirdiği deneyleri delil göstererek ışığın bir parçacık akışı şeklinde yayıldığı tezini savunmuştur. Buna “ışığın parçacık teorisi” ismini vermiştir. Işık parçacıklarının her biri kırılana, yansıtılana ya da saçılana kadar düz bir yolda ilerlemektedir.[8] Newton, ışığın kırılma ve yansıma özelliğinin, ancak ışığın parçacıklardan oluşması ile açıklanabileceğini savunuyordu. Newton, teorisini kesin olarak ifade etse de ortada henüz izah edilemeyen iki önemli detay vardı:
Eğer ışık tanecik olarak yayılıyor ise o hâlde ışık kaynağının, bu parçacıkları yaydığı zaman bir kütle kaybına uğraması gerekirdi.
Eğer ışık gerçekten parçacıklardan oluşuyorsa, iki ışın birbirinin içinden geçtiği zaman parçacıklardan bazıları birbiriyle çarpışmalı ve birbirlerinin yolunu saptırmaları gerekirdi, ancak böyle bir sapmanın gerçekleşmediği, yapılan gözlemlerle ortaya konulmuştur.[9]
Thomas Young ve Çift Yarık Deneyi
1803 yılında, Thomas Young (1773–1829), Newton’un ışığın parçacık teorisini tekrar ele aldı. Maksadı, bu deneyin izah edilemeyen kısımlarını netliğe kavuşturmaktı. Bunun için “çift yarık” adıyla bilinen deneyini yaptı. Bu deney için çok basit üç şey kullandı:
İğne deliğinden geçen güneş ışığı.
Ortasında iki yarık olan bir tabaka (bundan dolayı deneye çift yarık deneyi denilmiştir).
Işığın yansıyacağı bir projeksiyon ekranı.
Young, ortasında iki yarık olan bir tabakaya ışığı gönderdi. Young’a göre, ışık bir tanecik ise, tabakanın arkasındaki, ışığın yansıyacağı projeksiyon ekranında parçacıkların çarpmasıyla oluşan iki paralel çizgi görünecekti. Bu durumu, bir silahtan iki yarığa kurşun atılması gibi düşünebiliriz. Yarığın arkasında kurşunların değdiği yerlerde iki paralel çizgi oluşmalıydı. Fakat Thomas Young projeksiyon ekranında, ancak dalgaların oluşturabileceği bir desen oluştuğunu gördü. Bu desende, ortada dalgaların yığılmasından dolayı koyu bir şerit, hemen yanında, dalgaların birbirini yok etmesinden dolayı beyaz bir şerit ortaya çıktını fark etti ve daha sonra bu desenin tekrar ettiğini gözlemledi.[10] Young’ın bu deneyi, ışığın belirli özelliklere sahip bir dalga olduğunu ispatlıyordu.
Tam da ışığın dalga olarak yayıldığı ispatlanmışken, Albert Einstein (1879–1955), 1905 yılında yapmış olduğu fotoelektrik etki deneyi ile tartışmanın seyrini bir kez daha değiştirecekti.
Albert Einstein ve Fotoelektrik Etki
Einstein, deneyinde daha önce ışık üzerinde çalışmış iki fizikçinin bilgilerini kullandı. Bunlardan birincisi; Elektromanyetik dalgalar üzerindeki çalışması ile elektrik teorisinin temellerini atan James Clerk Maxwell (1831–1879) idi. Maxwell’in klasik dalga teorisine göre, yayılan elektronların enerjisi, çarpan ışığın şiddeti ile orantılı olmalıydı.[11] Diğer bir fizikçi ise Quantum fiziğinin kurucusu olarak kabul edilen Max Planck (1858–1947) idi. Max Planck’in foton hipotezine göre, ışık “foton” olarak adlandırılan belirli enerji paketlerinden oluşuyordu.[12] Ayrıca Planck, “Planck Sabiti” ile ışığın frekans ve enerjisi arasındaki matematiksel ilişkiyi tespit etti.
Einstein, yaptığı deneyde, bir ışık kaynağından bir metal yüzeye mor ötesi ışınlar göndermiş ve belli frekanstaki ışınların, belli hızlarda elektronların kopmasına sebep olduğunu, metal yüzeyine düşen ışığın frekansı ile kopan elektronların hızı arasında matematiksel bir ilişki bulunduğunu tespit etmiştir.[13] Yani ışın veya başka herhangi bir elektromanyetik dalga, bir metal yüzeye çarptığı zaman, enerjinin ve impulsun (itme) korunumu kanununa göre, foton enerjisini ve itme gücünü elektronlara aktarıyordu. Belli bir enerjiye sahip fotonlar, metal yüzeyden elektronları sökebiliyordu.[14] Bu durumu, bir misketin diğer bir miskete çarpması sonucunda, çarpan misketin büyüklüğü ve hızına bağlı olarak duran misketi savurması gibi düşünebiliriz. Bu da ışığın parçacık karakteri taşıdığının ispatıydı. Bu deneyi ile Albert Einstein, 1921 yılında Nobel Fizik Ödülünü aldı.
Louis de Broglie ve Madde Dalgaları
Yine başa dönülmüş ve ışığın parçacık olduğu tezi güçlenmişti. Tam da bu dönemde atom fiziği ve kuantum mekaniği alanındaki çalışmalarıyla tanınan Louis de Broglie (1892–1987), 1924 yılında dalga ve parçacık özelliğini taşıyan “madde dalgaları”[15] kavramını ortaya attı. Einstein’ın fotoelektrik etki ve Max Planck’ın kuantum mekaniğindeki çalışmalarını birleştirerek ışığın yayılırken dalga özelliği, bir ölçüm aleti ile gözlemlenirken parçacık özelliği gösterdiğini ispat etti. De Broglie, “De Broglie denklemi”[16] ile dalga özelliği olan “dalga boyu” ve tanecik özelliği olan “impuls” kavramlarını bir araya getirmiştir. De Broglie, bu istisnaî durumu, “dalga-parçacık ikiliği” olarak tanımlamış, iki tarafın da tatmin olacağı bir izah getirmiş ve tartışmaya bir süre için son vermiştir. Louis de Broglie, 1929 yılında “Madde Dalgaları” çalışması ile Fizik Nobel Ödülüne layık görülmüştür.[17]
Işıktaki Hikmetler
Işık, her şeyi sayısız hikmetle yaratan Rabbimizin harikulade icraatlarından biridir. Işıktaki en önemli hikmetlerden biri fotosentezdir. Fotosentez, klorofile sahip bazı canlıların ve bitkilerin, kendilerine ihsan edilen mekanizmalar vesilesiyle, karbondioksit ve suyu kullanarak organik madde ve oksijen üretmesidir. Fotosentezin gerçekleşebilmesi için ışığa ihtiyaç duyulur.[18] Işığı oluşturan fotonların, bitkinin yaprağına ulaşması ile belli tepkimeler sonucu oksijen açığa çıkarılır. Bu da bitkilerin ve hayvanların solunum yapmasını sağlayan atmosferdeki oksijenin temel kaynaklarından biridir.
Kendini tanıttırmayı ve sevdirmeyi murat eden Rabbimizin takdiriyle, meyvelerin olgunlaşması, bizim için harika güzelliklere bürünmesi ve eşsiz lezzetleri almasında güneş ışınları istihdam edilir.[19] “Allah’a halife olduğunun şuuruna varan bir insan, baktığı her yerden kendisini Allah’a ulaştıracak menfezler açar, şehrahlar oluşturur. Allah’a götüren yolların mahlûkatın nefesleri sayısınca çok olmasının anlamı da budur.”[20] Kâinattaki her varlık, lisan-ı hâliyle, “Beni ancak Allah (celle celâluhu) yaratabilir.” demektedir.
Dipnotlar
[1] “Memorable Albert Einstein Quotes“, www.asl-associates.com/einsteinquotes.htm
[2] “Light”, www.britannica.com/science/light
[3] “Anatomy of an Electromagnetic Wave”, science.nasa.gov/ems/02_anatomy
[4] “Licht – Physikalische Eigenschaften”, www.vision-doctor.com/physial-eigenschaften-licht.html
[5] “Işık Nedir?”, isikvesiz.weebly.com/i351305k-nedir.html
[6] “Das huygenssche Prinzip”, www.lernhelfer.de/schuelerlexikon/physik-abitur/artikel/das-huygenssche-prinzip
[7] “Huygens İlkesi Nedir”, www.muhendisbeyinler.net/huygens-ilkesi-nedir/
[8] “Isaac Newton ve Işığın Parçacık Teorisi – Işık Dalga mı, Yoksa Parçacık mı?”, bilimintarihi.org/bilim-tarihi/isaac-newton-ve-isigin-parcacik-teorisi-isik-dalga-mi-yoksa-parcacik-mi/
[9] A.g.e.
[10] “Echoes of the past: Young’s experience at the heart of the new method of X-ray spectroscopy”, sudonull.com/post/3181-Echoes-of-the-past-Youngs-experience-at-the-heart-of-the-new-method-of-X-ray-spectroscopy
[11] “James ClerkMaxwell”, physik.cosmos-indirekt.de/Physik-Schule/James_Clerk_Maxwell
[12] “Quantenhypothese”, de.wikipedia.org/wiki/Quantenhypothese
[13] “Fotoelektrik Etki”, www.turkcebilgi.com/fotoelektrik_etki
[14] “Particle and wave-like behavior of light measured simultaneously”, www.sciencedaily.com/releases/2012/11/121101141107.htm
[15] “Wave Nature of Particle MCQs”, www.quickstudyhelper.com/wave-nature-of-particle-mcqs.html
[16] “Louis de Broglie Kimdir?”, cilginfizikcilervbi.com/louis-de-broglie-kimdir/
[17] “Liste der Nobelpreisträger für Physik”, dewiki.de/Lexikon/Liste_der_Nobelpreistr%C3%A4ger_f%C3%BCr_Physik
[18] “Işık Miktarının Fotosenteze Etkisini Gözlemleyelim”, bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/isik-miktarinin-fotosenteze-etkisini-gozlemleyelim
[19] “Wieso gibt es rote, grüne und gelbe Äpfel?”, www.simplyscience.ch/kids/wissen/wieso-gibt-es-rote-gruene-und-gelbe-aepfel
[20] M. Fethullah Gülen, “İnsanın Hilâfet Sorumluluğu”, fgulen.com/tr/eserleri/kirik-testi/insanin-hilafet-sorumlulugu
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/isigin-buyuleyici-ozelligi-dalga-parcacik-ikiligi/feed/ 0 Belâgat ve Mantık
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/belagat-ve-mantik/
Bediüzzaman Hazretlerinin ilk eserlerinden Muhâkemat’ın “Unsuru’l-Belâgat” bölümünde; yerinde, tesirli ve güzel söz söyleme sanatı olan belâgatin ruhuyla alâkalı meseleler ele alınır. Aşağıdaki iktibasın yer aldığı birinci meselede, belâgat ile mantık ilişkisi tasvir ve tahlil edilir:
“Efkâr ve hissiyatın mecrâ-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir. Mantıkın üslûbu ise, müteselsil olan hakâike müteveccihtir. Hakâike giren fikirler ise, karşısında olan dekâik-i mâhiyatta nâfizdirler. Dekaik-i mahiyat ise, âlemin nizam-ı ekmeline mümid ve müstemmiddirler. Nizam-ı ekmelde her bir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise, mezâyâ ve letâif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinân-ı hilkatte cilveger olan ezhara perestiş eden ve şair denilen bülbüllerin nağamâtıdır. Bülbüllerin nağamâtına âheng-i rûhanî veren ise, nazm-ı maânîdir.”[1]
Üstad Hazretlerine göre, fikirler ve hisler için en uygun akış yolu, “nazm-ı maânî”dir. Nazm-ı maânî, mânâların intizamlı, sistematik, takip edilmesi kolay ve zihne, kalbe ve ruha hoş gelen bir tarzda inşa ve tanzim edilmesidir.
“Büluğ” kelimesiyle aynı kökten gelen ve “olgunlaşma” anlamına da gelen belâgatte[2] üç unsura dikkat çekilir: kelimeler, mânâlar ve nazım.[3] Nazım; maksada, ele alınan konuya ve muhataba en uygun kelime ve mânâları seçip inci gibi dizerek kavramlar arasında bir bağ teşkil etmek, “su gibi akma” anlamına da gelen “insicam”ı gerçekleştirmek, zihinler ve kalbler arasında sağlam bir kanal inşa ederek mânâ akışının sürekliliğini sağlamaktır. İnsicam, bir edebîkompozisyondaki fikirlerin birbiriyle mantıklı bir irtibat kurup intizamlı bir bütün teşkil etmesi demektir.[4]
Belâgatin en önemli unsuru nazımdır, sadece kelimeler veya mânâlar değil.[5] Maddî ve manevî olanı bir arada tutan ve perçinleyen nazımdır. Nazım; nurani bir sütun veya şeffaf ama sağlam bir çerçeve gibidir.[6] Lafız ve mânâlar bu görünmez, muhkem ve zarif yapıyla ayakta durur, birbirine bağlanır ve bir nakış teşkil eder. Bu yönüyle nazım, yaratılışı tanzim eden kader kalıpları gibidir.
Nazım, kelimeler, cümleler ve anlamlar arasındaki tenasübün ötesindedir. Nazım, bir metnin zarafetle nescedilmesi, güçlü bir şekilde dokunması, her unsurun yerli yerinde olmasıyla eksiksiz bir bütünlüğün his ve zevk edilmesidir.[7]
Nazım; bir cümlenin, bir önceki ve bir sonraki cümleyle, diğer alâkalı cümlelerle, metnin ana fikriyle, diğer metinlerle, metnin dışındaki zihnî tasavvurlar ve tasdiklerle ve hâricî hakikatlerle irtibatta olmasıdır. Akıl bu rabıtaları kurar, zihin fikreder, kalb hisseder, latifeler masseder ve ruh zevk eder. Mânâlar, nurlar ve feyizler özümsenir.
Kur’ân-ı Kerim öyle bir kitaptır ki ondan bir kelime çıkarılsa ve bütün Arap lisanı altüst edilse, ondan daha münasip bir kelime bulunamaz.[8] Kitabullah’ın taklit edilemezliği, benzerini telif etmede insanları ve cinleri âciz bırakan mucizeliğini ifade eden “i’caz”ın en mühim veçhelerinden biri, mahiyetindeki İlahî nazımdır.[9] Bu nazım öyle bir ruhtur ki insanların robotlara can verememesini akla getirir.
Kur’ân-ı Hakîm’in manevî tefsiri olan, yani mânâlarını bir arkeolog gibi açığa çıkaran, nurunu Kur’ân güneşinden alan Risale-i Nur Külliyatı’nı dikkatle okuduğumuzda, kalbleri ve akılları tasaffi etmiş asfiyada görüldüğü gibi, Üstad Hazretlerinin de böyle bir nazmın ve i’cazın cilvelerine mazhar olduğu fark edilebilir. Lüksemburg’daki özel bir lisede görev yapan bir arkadaşımız, öğretmenler odasında Sözler’in tercümesini okurken İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında doktora yapmış olan bir İngiliz öğretmen merak ederek kitabı incelemek ister. Bir süre okuduktan sonra şöyle der: “Bu eser, İngilizceye yeni bir ruh kazandırmış.”
Nazımdaki anlam sürekliliği, mantık yardımıyla tesis edilebilir. Bilinenlerden bilinmeyenlere gitme metodu veya aklı hatalardan uzak tutma yolu olan mantık, zihinde tasavvur edilen önermelerle tasdik edilen hükümlerin ve zihnin hâricindeki hakikatlerin birbiriyle uyumlu olup olmadığını kontrol eder. Dil bilgisi hatasız beyanın, mantık da doğru düşünmenin kurallarını verir.[10]
Mantık; farklı tasavvurlar arasında ilişkiler kurarak hükümleri tasdik ederken yapılan akıl yürütmelerin sıhhatini teftiş eder. Zihinde tasavvur edilen kavramlar, başka kavramlara ve zihnin dışındaki gerçeklere işaret eder. Tefekkür, hâricîhakikatlere tekabül ederse tahkik gerçekleşir. Mevcudata Allah hesabına, mânâ-yı harfî nazarıyla bakarak, kalbe bağlı selim aklı kullanarak tahkik edilen mefhumlar ve mânâların nurları kalbe yerleşir, iz’an gerçekleşir.
İlim bir gıdadır. Aceleci zihin, hakikatin sadece kaymağını yemeye meyillidir. İlmin hazmedilmesi, dikkat ve tahkikle gerçekleşir. Hazmedilen ilim doyurur, paylaşılınca rahatsız etmez ve bereketlenir. Nurlu mantık kaideleri, zihni sathînazardan uzak tutar ve dikkate teşvik eder.[11]
Mânâ akışında kesintinin yaşanması; nazımda, insicamda ve mantık örgüsünde düğümler ve darboğazlar olduğuna işarettir. Anlamsızlık ve tutarsızlığın hissedildiği böyle bir durumda, bir metnin sathî yapısında, yani söz diziminde; dil bilgisi bakımından bir sıkıntı görülmese de metnin semantik boyutunda veya satır aralarındaki derin yapısında, mânâ akışını sekteye uğratan, gözle görülmeyen unsurlar mevcuttur. Mânâsı kapalı cümlelerde, muhatapların düşünce ve tahminlerini bölüp dağıtan, mânâsı açık cümlelerde ise hedefe ulaşmayı kolaylaştıran işaretler bulunur.[12]
Eşya ve hadiseler, canlı ve cansız şeyler, hâller ve sıfatlar, vakıalar ve münasebetler; zihne sembollerle yansır. Dil bu intikale aracılık eder. Talim-i esmâ, bir bakıma talim-i beyandır.[13] Rahman Rabbimiz, insana, işaretlerden işaret edilene intikal etme, sembollerle düşünebilme kabiliyetini ihsan etmiştir.
Bu ihsan sayesinde insan, hâricî hakikatleri enfüsüne sembolik olarak aktarabilme istidadına sahiptir. Kalbine doğan ve zihnine yansıyan mânâları da sözlü veya yazılı kelamla, hâl diliyle veya davranışla, sanat eserleri, mimarî yapılar veya tasarlanan herhangi bir nesneyle görünür ve paylaşılır hâle getirebilir. Beyan sıfatı olmasaydı ilim paylaşılamazdı. Fikirler ve hisler akacak bir mecra bulamazdı. Mânâlar hapsedilmiş hâlde kalır, kabiliyetler inkişaf etmezdi.[14]
Mantığın işleyiş tarzı, birbirini zincirleme takip eden hakikatlere dayanır. Zaman bir akıştır, hayat bir sürekliliktir, mânâ daimî bir hakikattir. Kelimeler fâni, anlamlar ölümsüzdür. Mânâlar, zamansız Zat’ın (celle celâluhu) şuunat, sıfat ve esmasının cilveleri olarak muhafaza edilir. Bu âlemde eşyanın hakikati sabittir, şeyler gelip geçicidir.[15]
Kutsî hakikatlerin cilvelerini okuyan ve latif nüktelere intikal etmeyi başaran, zahirden bâtına geçen fikirler, hakikate girer,[16] ele alınan konuların iç yüzlerindeki inceliklere nüfuz eder. Mevzuların derunundaki nükteler, âlemdeki kusursuz nizam (sistem) ile uyum ve yardımlaşma içindedir. Zat-ı Akdes’in lahutî cilveleri, ruhlarda, kalblerde, akıllarda, zihinlerde, kelimelerde, nesnelerde ve hadiselerde, birbirine ayna olacak, birbirini şerh edecek şekilde yansır. Nizamsız tekvin olmaz. Yaratılış, mantığı gerektirir.
Kusursuz nizamda yer alan her somut güzellikte, soyut bir güzellik gizlidir. Görülenin cemali, görülmeyenin hüsnünü aksettirir.
Mücerret güzellik; “ulvî keyfiyetler, üstün nitelikler ve çok ince hisler” şeklinde tarif edebileceğimiz belâgat çiçeklerinin bahçesidir. Bu bahçede salınan çiçeklere gönüllerini kaptıran şairler ve müellifler bülbül gibi şakırlar. İşte iki misal:
“Şimdi hayatının saadet içindeki kemâli ise: Senin hayatının aynasında temessül eden Şems-i Ezelî’nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak O’na şevk göstermektir. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nûrunu yerleştirmektir.”[17]
“Tabiatta mimarî, semalarla iç içe gibidir. Dağların, o mehîb edalarıyla başlarını semanın eteklerine dayamış gibi görünmeleri; göklerin, bu şiddetli vuslat arzusuna karşı kendilerini salıvermeleri, evet bu mimarî, bütünüyle ne tatlı bir remizdir! İnsan hayali, çiçeklere konup kalkan arılar gibi, onun güzelliğinin akislerine kona kalka ufka kadar ilerler… Oraya ulaşınca da yeniden başlayacak bir seferle, yolların gökler ötesi sonsuza doğru uzayıp gittiğini sanır. Sanır da ruhunun derinliklerinde ötelere ait nağmeler duymaya başlar. Hülyalarıyla bu âlemde uzun süre kalmayı başaranlar; sevdasıyla yanıp tutuştukları, hasretini vicdanlarında duydukları hakikî Sevgili’nin vuslatına erer ve bu tatlı rüyadan uyanmak istemezler.”[18]
Bülbüllerin nağmelerine ruhanî âhenk ve tenasüp veren şey, nazm-ı maânidir.
Hayırlı ve semereli bir hayat; O’nun adına tekrar tekrar başlamak, seyahate çıkılan yere dönüp yeni bir sefere çıkmak, bütün seferlerin sonunda iştiyakla O’na dönmektir.
Dipnotlar
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemât, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 63.
[2] Semira Karuko, El-Câhız ve Belâgat, İstanbul: Etkileşim Yayınları, 2014; Rasim Soylu ve Mehmet Emin Kahraman, “Asar-ı Bediiyye’de Belâgat ve Göstergebilim”, Ekev Akademi Dergisi, yıl: 19, sayı: 64 (Güz 2015), s. 228.
[3] Hamid Naseem Rafiabadi, World Religions and Islam: A Critical Study Part-1, New Delhi: Sarup & Sons, 2003, s. 248.
[4] Nouman Ali Khan, Sharif Randhawa, Divine Speech: Exploring the Qur’an as Literature, Euless, TX: Bayyinah Institute, 2016, s. 281.
[5] Abdülkâhir el-Cürcanî, Delailu’l- İ’caz, tashih ve haşiye: M. Reşid Rıza, Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1988, s. 398; Prof. Dr. Şadi Eren, “Kur’an Kelimelerindeki Mu’cizelik (İşârâtü’l-İ’câz Örneği)”, Katre: Kur’ân’ın İ’câzı Sayısı, Sayı: 2, 2016, s. 149–165.
[6] Hamîdüddîn el-Ferâhî ve Emîn Ahsen Islâhî, sûrelerde “amûd” (direk) olarak adlandırdıkları bir ana temanın bulunduğunu belirtirler. (Rafiabadi, a.g.e., s. 249). Seyyid Kutub bunu “mihver”, İbn Tabâtabâ ise “garaz” olarak isimlendirir. (Mustansir Mir, Coherence in the Qur’an. Washington: American Trust Publications, 1986, s. 68). Beyan tahlili uzmanı Teun van Dijk ise, metinlerde ana fikirlerin “makroyapılar” ile inşa edildiğini öne sürer. (Teun A. van Dijk, Macrostructures: An Interdisciplinary Study of Global Structures in Discourse, Interaction, and Cognition, New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates, Publishers, 1980).
[7] Hamid al-Din Farahi, Exordium to Coherence in the Qur’an, ter. Tariq Mahmood Hashmi, Lahore: Al-Mawrid, 2013, s. 14.
[8] Celaleddin Suyutî, El-İtkan fi Ulumi’l-Kur’ân, Mısır, 1398/1978, II/78; Dr. Faruk Tuncer, “Kur’ân-ı Kerim’de Bütünlük”, Yeni Ümit, Ekim-Kasım-Aralık 1998, sayı: 42.
[9] Rachel Anne Friedman, Clarity, “Communication, and Understandability: Theorizing Language in al-Bāqillānī’s Iʿjāz al-Qurʾān and Uṣūl al-Fiqh Texts”, doktora tezi, University of California, Berkeley, 2015, s. 165.
[10] İbrahim Emiroğlu ve Hülya Altunya, Örnekleriyle Mantık Sözlüğü, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2018, s. 211.
[11] Bediüzzaman Said Nursî, Kızıl Îcâz, ter. Prof. Dr. Niyazi Beki, İstanbul: Tenvir Neşriyat, 2020, s. 236.
[12] Ebû Ya’kûb es-Sekkâkî, Miftâhu’l-Ulum: Belâgat, Ter. Zekeriya Çiçek, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2018, s. 498–499.
[13] “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 2/31). “Rahman ona (insana) konuşmayı öğretti.” (Rahman, 55/4).
[14] Abdülkâhir el-Cürcanî, Esrâru’l-Belâgat: Belâgatin Sırları, ter. Zekeriya Çiçek, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2018, s. 31–32.
[15] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 332.
[16] “Unsuru’l-Belâgat”tan yaptığımız iktibasta yer alan “hakâike giren” tabiri dikkat çekicidir. Üstad Hazretleri, külliyatında, “Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz.” gibi cümleler kullanır. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 586). Hakikate girmek, bir bakıma latifelerle İlahî isimlerin nuranî cilvelerine kök salmaktır: “Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metin bir hakikate girmiş, kopmuyor.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 111).
[17] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 137.
[18] M. Fethullah Gülen, Zamanın Altın Dilimi (Çağ ve Nesil-4), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 125.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/belagat-ve-mantik/feed/ 0 Korona Virüsü Evrimleşiyor mu?
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/korona-virusu-evrimlesiyor-mu/
COVID-19 salgını uzadıkça ve ölenler çoğaldıkça insanların sabırları tükenmekte ve değişik senaryo ve komplo teorileriyle hastalığın âkıbetine dair bazıları moral bozucu ve ümitsizlik ima eden tahminlerde bulunulmaktadır. Bu arada evrimi ispatlanmış ve kesin bir olgu olarak kabul eden ve tabu hâline getiren bazıları, SARS-CoV-2 virüsünün mutasyon geçirerek farklı varyantlar hâlinde yeniden salgın patlaması yapıp yapmadığı iddialarını tartışırken virüsün mutant tiplerinin ortaya çıkışını, evrime bir delil olarak görmeye ve göstermeye çalışmaktadırlar.
Gerçekten virüsün mutasyon geçirerek yeni formlar hâlinde arz-ı endam etmesi evrim midir? Bu soruyu cevaplamak için mutasyon ve evrim arasındaki farkı açıklamamız gerekmektedir.
Virüs Ne Kadar Değişebilir?
Virüsler gibi çok yüksek nüfus yoğunluğuna ve çok yüksek mutasyon oranına sahip canlılarda, normal çekirdekli ve kompleks hücrelere göre bazı değişikliklerin görülme ihtimali daha yüksektir, çünkü canlı bir sitoplazmaları olmayan virüslerin organizasyon planları, bir bitki veya hayvan hücresine göre çok daha sade ve basit konumdadır.
Michael Behe, Evrimin Sınırı adlı kitabında, herhangi bir türde ne kadar “değişim” görmeyi bekleyebileceğimizi açıklamaktadır. Belirli bir genom boyutuna sahip bir hücrede, mutasyon oranı ve popülasyon büyüklüğü göz önüne alındığında, belirli bir zaman aralığında herhangi bir mutasyonun meydana gelme ihtimali tahmin edilebilir. Mesela sıtma parazitinde (Plasmodium falciparum), sıtma önleyici ilaçlara karşı bir direncin gelişmesi için ne kadar süre geçmesi gerektiği konusunda hesaplar yapılmıştır. Bu sebepten pek çok ilaç bir müddet sonra tesirini kaybetmekte ve sıtma âmili olan paraziti öldürememektedir. Bu durumlarda ilacı tesirsiz kılmak için sadece bir mutasyon bile yetebilmektedir. Fakat klorokine karşı direnç gelişebilmesi için en az iki mutasyona ihtiyaç vardır. İstatistik olarak hesaplandığında 1020’de bir (100 kentilyon parazit içinde bir) tane gerekli mutasyona sahip P. falciparum olduğu tahmin edilebilir. Sıtmanın yaygın olduğu bölgelerde teorik olarak toplamda bir milyar enfekte insanda bu parazitlerden yaklaşık 1021 tane olacaktır. Böylece, nadir miktarda da olsa klorokin direnci ortaya çıkmış olmaktadır. Riyazî hesaplar, beklentilerimiz dâhilinde bu tip değişikliklerin mümkün olabileceğini göstermektedir.
İnsan gibi çok hücreli ve kompleks canlılarda, birden fazla mutasyonun aynı doku veya organda tesadüfen DNA’nın en uygun noktasında ortaya çıkarak işe yarayacak ve daha mükemmel hâle getirecek mutasyonlara dayanan bir evrim mümkün olmadığı gibi, aksine bu mutasyonlar kanser gibi hastalıklara sebep olabilir. Ancak virüsler gibi çok yüksek popülasyon büyüklüğüne ve mutasyon oranlarına sahip varlıklarda, kısa sürelerde değişiklikler ortaya çıkabilir ve virüsü daha bulaşıcı hâle getirebilir.
Mutasyon ile Evrim Aynı Şey midir?
Bu sorunun cevabı hayırdır. DNA hassas bir moleküldür. Su, oksijen ve radyasyon bir taraftan sürekli olarak hücre içindeki enzimlerde hasarlar meydana getirip DNA’yı parçalarken hücrenin bu çok hassas moleküllerde ortaya çıkan hataları sürekli olarak taraması ve düzeltmesi için DNA’daki mükemmel tamir sistemi çalıştırılır ve mutasyonların tahribatı düzeltilir.
Mutasyonların varlığı bir gerçektir. Virüs gibi sitoplazması olmadığı için hücre olarak kabul edilmeyen, ancak kendisine göre mükemmel bir moleküler yapıya sahip olan varlıklarda bazı moleküllerin eklenmesi veya çıkarılması gibi mutasyonlar, tabiî ki virüsün özelliğinde de değişikliklere sebep olur. Fakat bu değişiklikten hareketle, canlıların virüsler veya RNA gibi moleküllerden evrimleştiği söylenemez. Canlılarda bir değişim olması, çeşitlenme ve yeni tiplerin yaratılması, Allah’ın (celle celâluhu) bir kanunudur. Fakat bir türün aynı mahiyetteki genom havuzuna dâhil olan fertlerinin evrimleşerek başka bir türe dönüşmesi için DNA’daki basit değişmeler yeterli değildir. İnanılmaz derecede karmaşık biyokimyevî yolları, özel hücre gruplarından inşa edilmiş dokuları ve organları, evrimleşerek ortaya çıkaracak büyük miktarda yeni bilgiyi üretecek bir dönüşüm mekanizması yoktur.
Tabiî Seleksiyon Çözüm Değil
Virüsün daha hızlı yayılmasına yardımcı olan mutasyonların ortaya çıkması, virüsün geliştiği mânâsına gelmez. Bu virüsler devamlı olarak insanın bağışıklık sistemi ile savaş hâlindedir. Sadece en güçlülerin hayatta kalacağı bir savaşta, diğerleri kadar güçlü olmayan herhangi bir virüs, başka bir kişiye bulaştırmak için bağışıklık sisteminden kurtulmakta zorlanır ve immün sistem hücrelerince öldürülür. Başka bir kişiye ulaşsa bile, bir virüs diğerleri kadar hızlı çoğalmazsa üreme yarışında geride kalacağından elenecektir.
SARS-CoV-2 pandemisi ilk ortaya çıktığından beri virüslerin genomunda meydana gelen bütün mutasyonlar bilinmektedir, fakat bu virüs yaklaşık iki yıldır dolaşımdadır, bu yüzden virüs başına toplam mutasyon sayısı hâlâ düşüktür. Araştırmalara göre, korona virüsünün genomunda yaklaşık 25 tek harf değişikliği ve ara sıra küçük bir ekleme veya silme tespit edilmiştir. Aslında muhtemel her basit mutasyon zaten meydana gelmiştir. Büyük mutasyonlar çoğunlukla virüsün yapısını bozduğundan kaybolur. Ancak herhangi bir mutasyon, virüsün bir bölgesinde molekül değişikliğine sebep olarak virüsü daha bulaşıcı hâle getirirse, dolaşımdaki virüsler arasında (Delta varyantı gibi), daha baskın olma eğiliminde mutant virüsler bulunacaktır.
Mutasyon Nasıl Gerçekleşiyor?
Virüs, içine girdiği insan hücresinin enzimlerini kullanarak kendi kopyalarını çıkarırken genetik kodunda, tamamen kaderî bir plana bağlı olarak hatalar ortaya çıkmakta ve neticede korona virüsünün hücrelere tutunduğu dikensi proteinin yapısında değişiklikler görülmektedir. Bu hatalardan bazıları virüsün avantajına, bazıları da dezavantajına olabilir. Mesela bu dikenlerin hücrelere girme ve tutunma özelliği artarsa virüsün lehine, hastanın aleyhine; tutunma dikenleri bozuk yapıda ve tutunma özelliği zayıf olursa virüsün aleyhine, hastanın lehine olmaktadır. Dezavantajlı hâle gelen virüsler hastanın immün sistemine daha kolay yakalanıp yok edilirken avantajlı olanlar daha fazla kopyalanır, immün sistemden kaçabilir ve hastayı ölüme kadar götürebilir.
COVID-19’un Yeni Çeşitleri Evrime Delil Olamaz
Basit tek harfli mutasyonel değişiklikler yoluyla, “Delta varyantı” neslinde, dördü diken şeklindeki çıkıntıların proteininde olmak üzere 13 amino asit farklılığı tespit edilmişken[1] “Delta plus” varyantı denilen bir çeşitte ise bu tutunma dikenlerinin proteininde sadece bir amino asit değişikliği mevcuttur. Delta, orijinal virüsten çok daha bulaşıcıdır. Bu virüsle hastalanan insanlar daha fazla viral parçacık yayar ve daha genç insanlar çok daha yüksek nispette enfekte olur. Dünya ülkelerinin bugüne kadar kullandığı aşılar, orijinal koronadaki kadar tesirli olmasalar da Delta’ya karşı da hâlâ koruyucudur. Ancak yapılan aşıların meydana getirdiği antikorlardan etkilenmeyen yeni bazı mutasyonların, özellikle önceden enfekte olmuş kişilerde bulunması ve yeni bir virüs tipini tetiklemesi ihtimali vardır.[2]
Bunun gibi daha başka değişiklikler de beklenebilir, fakat bu virüsün “geliştiği” mânâsına gelmez. Aslında, Genetik Entropi teorisine göre, virüsün bulaşıcılığı ve hastalık nispeti zamanla azalmalı ve dolaşımdaki her virüs varyantı giderek daha fazla mutasyona uğradıkça daha zayıf hâle gelmelidir. Nitekim “insan H1N1 grip virüsü”nde bunun gerçekleştiğini gördük. Buna rağmen H1N1 gribindeki sürecin onlarca yıl sürdüğü unutulmamalıdır. Genetik entropi, virüsü bozar mı? Evet, bozar; fakat bunun ne zaman olacağını söylemek zordur. Hatta bozulurken, Allah korusun, daha hızlı yayılmasını sağlayan veya daha ölümcül hâle getiren bir mutasyon da ortaya çıkabilir.
Korona virüsünün varyantlarının yükselişinden birçok insan endişe duyarken meseleye ideolojik gözlükle bakanlar, bunun evrimi perçinlediğini düşünmektedir. Ancak buradaki “evrim”de, bir üst kategorideki canlı seviyesine yükselme olmayıp tam aksine bir virüs türünün kendi içinde çeşitlenmesi vardır.
Virüslerin Çoğu Faydalıdır
Birçok insan için ilk duyulduğunda çok ters gelse de çoğu virüs insanlar için iyidir. Vücudumuzda kendi hücrelerimizden daha çok bakteri olduğunu duymuşsunuzdur. Ancak bağırsaklarımızdaki bakterilerden çok daha fazla virüs olduğu da doğrudur! Aslında, bu virüs topluluğu (“virome” olarak adlandırılır)[3] hikmetsiz olmayıp vücudunuzdaki bakteri sayısını ve türlerini düzenlemede önemli bir rol oynar.[4] Bu virüsler olmasaydı bağırsaklarımızda yaşayan milyarlarca aç bakteri, hızla ölümümüze sebep olabilirdi.
Hiç okyanusta yüzmeye gittiniz mi? Aslında okyanus suyu çok çeşitli türleriyle konsantre bir bakteri çorbasıdır. Ancak tıpkı bağırsağınızda olduğu gibi orada da bakterilerden daha fazla virüs vardır ve muhtemelen bu virüsler, okyanus sularındaki bakteri popülasyonunu koruma ve dengelemede rol oynarlar. Virüsler olmasaydı acaba denizlerde balık bulabilecek miydik? Bu, bilim insanlarının cevap araması gereken ilginç bir sorudur.
Hiç bir gölde yüzmeye gittiniz mi? Burası da bakteri ve virüslerden oluşan bir çorbadır. Gölde yüzen ördek, kuğu veya kazlarla beraber grip virüsleri de bol miktarda bulunmaktadır. İşte aslında bu su kuşları, insanlara bulaşmayanlar da dâhil olmak üzere muhtemel bütün grip virüsü türlerini taşır. Bu virüsler kuşların dışkılarıyla suya karışır. Ancak genellikle bu kuşlarda hastalık üretmediği gibi,[5] yüzen insanların da gözlerinden, kulak, burun ve ağızlarından girse bile, normal şartlarda insanda da hastalık yapmazlar.
Kuşların (genellikle) hasta olmamalarının sebebinin, virüslerle milyonlarca yıldır savaşmış olmaları ve kuşların immün sistemleriyle tanışıp âdeta bir ateşkes düzenlemiş oldukları söylenebilir. Ancak İlahî hikmetler açısından bakıldığında, grip virüsünün muhtemelen kuşlar için henüz keşfedemediğimiz faydalı bir rolü de olabileceği düşünülmelidir.
Bazı Virüsler, İnsan Genomundan Ayrılmış İsyankâr Parçalar Olabilir mi?
Bu soru aklımıza nereden geldi? Hücrelerimizin normal faaliyetleri olarak ürettikleri malzemelerin çoğu, aslında virüslerin yapısında bulunan moleküllerdir. Hücrelerimizde proteinler üretilir, DNA ve RNA kopyalanır. DNA’yı genomun farklı kısımlarına taşıyıcı moleküler mekanizmalar vardır. Bu sebepten bazı araştırmacılar, bir kısım virüslerin hücrelerin normal işleyişleri sırasında ortaya çıkabileceğini söylemektedirler.[6] Zira bir virüsün inşaası için gereken parçaların hepsi mevcut durumdayken bazen bu parçalar virüs gibi görünen molekül birimlerine monte edilebilir. Tabiî bunların viral bir hastalık âmili olması için hücre içi kontrolden ve immün sistemin saldırılarından kaçmış olmaları gerekir. Bu henüz tam olarak ispatlanmamış olsa da en azından insan genomuna benzeyen virüsler konusunda açık kapı bırakmak gerekir.
Bütün virüslerin genom benzeri olmadığını da belirtmemiz gerekir. Hastalık üreten birçok virüs vardır, fakat aslında bunlar da bir denge içinde bulunurken dengeden çıkmaları sebebiyle hastalık yapmaya başlarlar. Bir bakterinin, pirenin, hamam böceğinin, farenin veya bir insanın hücrelerini enfekte etmek için yaratılmış bir virüs varsa, bu taşıyıcı canlıların sistemlerinde de kontroller ve dengeler vardır. Bu kontrollerden birisi bozulursa, virüs orijinal hâlinden çok daha hızlı üreyebilir ve bu da bir hastalık ile sonuçlanabilir. Böylece, “faydalı” bir virüs, tehlikeli bir virüse dönüşebilir. Sadece birkaç küçük mutasyon bile bu kontrol sistemlerindeki dengeleri bozabilir. Mesela virüsün hücrelerimizce tanınmasına sebep olan yüzey moleküllerindeki bir değişiklik, immün sistemimizi aldatarak hastalığa yol açabilir.
Tür Atlayan Virüsler
Virüslerin bazısı sadece belli bir türe ait olup başka bir canlı türüne geçmez, çünkü orada tutunamaz. Asıl tehlikeli olan virüsler, “zoonotik” olarak isimlendirilen ve hayvan türlerinin birinden diğerine geçen virüslerdir. Bu virüsler; influenza,[7] korona virüsü ailesi ve HIV (AIDS’e sebep olan) virüsüdür. Bunların hepsi insanlarda hastalığa sebep olur. Bazıları çok uzun bir süre ölümlere sebep olurken bazıları da zamanla zayıflar. Çoğaldıkça mutasyon sayıları artar ve bazen bu mutasyonlar onları artık bulaşamayacakları bir noktaya kadar zayıflatır. Fakat bu her zaman böyle değildir ve HIV gibi bazı virüsler, birçok faktöre bağlı olarak mutasyona uğramalarına rağmen yayılmaya devam edebilir.
Korona Virüsünün Geleceği
Virüsler de Allah’ın yarattığı ekosistemin bir parçasıdır. Bu virüs salgını öncekilerin seyrini takip ederse, 1917’de dünyaya gelen ve milyonlarca insanı öldüren H1N1 grip virüsü gibi bir zaman sonra tarihe karışacak, sahneden çekilecektir. Fakat bu grip virüsü kaybolmadan önce yaklaşık 40 yıl hüküm sürmüştü. H1N1 grip virüsü, 1976 yılında depolanmış bir laboratuvar örneğinden tekrar piyasaya sürülmüş ve 2009–2010 yıllarında, bu defa “H1N1 domuz gribi” ismiyle tekrar salgın yapmış ve bu sefer hâkimiyeti 33 yıl sürmüştür. Bu aslında ölümcül bir virüs değildi. Daha sonra ortaya çıkan versiyonları da ölümcül bir tabiatta değildi. Nitekim H1N1’in artık devam edememesi, genetik entropiye mârûz kaldığının bir delilidir. Aslında H1N1grip virüsü, aktif hâldeyken yılda on dört civarında mutasyona uğruyordu ve genomunun %10’undan fazlası nesli tükenmeden mutasyon geçirmişti.[8]
Ancak korona virüsü, grip değildir. Yarasalardan geldiği söylenmesine rağmen, nereden veya nasıl kaynaklandığından emin değiliz. Her iki durumda da çok dikkatli bir şekilde, aşı ile korunmayı hızlandıracak şekilde, sağlık sistemlerimiz virüsü ciddi ve acil bir tehdit olarak kabul etmelidir. Onlarca yıl genetik entropinin gelişmesini beklemek çok ciddi kayıplara sebep olabilir.
Birçok kişi aşıyla veya hastalığı geçirerek bağışıklık kazanmışken geçtiğimiz aylarda bu bağışıklığa cevap vermeyen yeni bir çeşit olarak “Mu” varyantı, Dünya Sağlık Teşkilatının takip listesine eklendi. Mu varyantının Türkiye dâhil bugüne kadar 40 ülkede görüldüğü rapor edilmiştir.
Dünya Sağlık Teşkilatının salgınlar hakkındaki haftalık bültenine göre, Mu varyantının bağışıklık sisteminden kaçabilecek şekilde özellikler gösteren bir mutasyonlar kümesine sahip olduğu ve Güney Afrika’da keşfedilen Beta varyantına benzer şekilde bağışıklık sistemini aldatarak tahribat yapabileceği öne sürülmektedir.
Varyant şimdilik küresel olarak COVID-19 enfeksiyonlarının binde birinden daha azını teşkil ediyor, ancak Kolombiya ve Ekvator’daki vakaların yüzde 39 ve yüzde 13’ünü teşkil etmeye başladığı ve bu ülkelerde zemin kazanmakta olduğu görülmektedir. Bilim insanları ve halk sağlığı uzmanları, Mu varyantının dünyanın çoğunda baskın olan Delta varyantından daha bulaşıcı olup olmadığını veya daha ciddi hastalıklara sebep olup olmayacağını araştırıyor.
Daha ciddi endişeye yol açan Alpha ve Delta varyantları sebebiyle ağustos ayında yayınlanan bir risk değerlendirmesinde, Mu varyantının aşılamadan kaynaklanan bağışıklığa karşı en az Beta varyantı kadar dirençli olduğunu gösteren laboratuvar çalışmaları olduğu belirtiliyor. Ancak hangi varyant olursa olsun hepsi de korona virüsü ailesinden olup hiçbir zaman evrimleşerek başka bir türe dönüşmemiştir ve yaratılıştaki virüs formatlarına uygun olarak devam etmektedirler.
Dipnotlar
[1] Stanford University Coronavirus Antiviral & Resistance Database, covdb.stanford.edu/page/mutation-viewer/#sec_delta
[2] K. Katella, “5 things to know about the Delta variant”, 15 Temmuz 2021; yalemedicine.org/news/5-things-to-know-delta-variant-covid.
[3] “Human Virome”: sciencedirect.com/topics/immunology-and-microbiology/human-virome.
[4] J.W. Francis ve ark. “Bacteriophages as beneficial regulators of the mammalian Microbiome”, Proc. Int. Conf. Creationism 8:152–157, 2018; creationicc.org.
[5] M.R. Barber ve ark. “Association of RIG-I with innate immunity of ducks to influenza”, PNAS, 107(13):5913–5918, 2010.
[6] P. Terborg, “The ‘VIGE-first hypothesis’—how easy it is to swap cause and effect”, J. Creation, 27(3):105–112, 2013.
[7] W. Ma ve ark. “The pig as a mixing vessel for influenza viruses: human and veterinary implications”, J. Mol. Genet. Med., 3(1):158–166, 2008.
[8] R.W Carter ve J.C. Sanford, “A new look at an old virus: mutation accumulation in the human H1N1 influenza virus since 1918”, Theoretical Biology and Medical Modelling, 9:42, 2012.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/korona-virusu-evrimlesiyor-mu/feed/ 0 Yaşanan Badireler ve Aralanan Kapılar Müslümanlarla Diyalog
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/yasanan-badireler-ve-aralanan-kapilar-muslumanlarla-diyalog/
Hizmet Hareketi gönüllüleri son yıllarda bazı ciddi sıkıntılar yaşıyor. Hizmet insanlarının kayda değer bir kısmı ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve hicret ettikleri yeni diyarlarda hayata tutunmaya gayret ediyorlar. Son dönem muhacirlerinin pek çoğu, yeni yurtlarında anavatanlarında yapageldikleri hizmetler ölçeğinde önemli işler yapamamaktan muzdaripler. Ne var ki değişen ve gelişen şartlar, Hizmet insanları için küresel ölçekte etkisi olabilecek bazı fırsatları sunuyor. Bunların ilk sırasına diyalog hizmetlerini koyabiliriz.
Dünden Bugüne Hizmet ve Diyalog
Diyalog hizmetleri, insan merkezli bir faaliyettir; insanların birbirini daha iyi tanıması ve anlaması, bunun bir sonucu olarak da birbirine sevgi beslemesi, karşılıklı etkileşime geçmeleri ve birbirinin güzelliklerinden istifade etmelerine kapı aralar. Bu yönüyle diyalog, ilk dönemlerden beri Hizmet’in ana faaliyetlerinden biri olagelmiştir. Hizmet Hareketinin diyalog ve hoşgörü söylemi, Türkiye’de 1990’ların ilk yarısında, Batılı ülkeler başta olmak üzere dünya genelinde ise 2001 sonrasında daha bilinir bir hâl almıştır.
Hizmet’in diyalog ve hoşgörü söylemini hayata geçirecek gönüllüler, bulundukları ülkelerdeki her düşünce ve inançtan kişilere yaptıkları ziyaretler, karşılıklı saygı ve diyaloğu esas alan çok sayıda program ve yayın ile tarihe geçen muazzam bir gayret ortaya koydular. Böylece hem farklı düşünce ve inanç gruplarını tanıma ve anlama hem de bu kesimlerde İslam’a ve Müslümanlara karşı oluşan ön yargıları giderme doğrultusunda kayda değer neticeler elde ettiler. Avrupa ve Kuzey Amerika başta olmak üzere dünyadaki pek çok ülkede inançlar arası diyaloğun öncüsü hareketlerden biri oldular.
Yaşanan Badireler ve Aralanan Diyalog Kapıları
Günümüzde dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeler ve Hizmet’in içinden geçtiği vetire, diyalog hizmetleri adına yeni kapılar aralıyor. Hizmet daha önceki dönemlerde yaptığı gibi bu kapıları açar ve ortaya çıkan ortam ve fırsatları iyi okuyabilirse insanlık için küresel ölçekte katkıda bulanabilecek işler yapabilir. Yapılması gerekenlerin ilkini, son yıllarda yaşadığı hadiselerin etkisiyle Hizmet’e karşı dünya çapında oluşan ilgiyi değerlendirmek, yıllardır yapılagelen diyalog hizmetlerini yeniden ve daha fazlasıyla canlandırıp bu ilgi üzerinden Hizmet’in evrensel mesajlarını duyurmak oluşturuyor. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu ilgiyi “evrensel merak” olarak tanımladı ve Hizmet gönüllüleri bu merakı hayra dönüştürmek için gayret ediyorlar. Bu yazı, bu yöndeki çalışmaların gereklilik ve önemini teyit etmekle birlikte, küresel şartların ve Hizmet’in yaşadıklarının ortaya çıkardığı başka bir diyalog konusunu nazar-ı dikkatlere sunmayı amaçlıyor: Müslümanlarla diyalog.
Müslümanlarla Diyalog
Günümüzde Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerin pek çoğunda demokrasi, çoğulculuk, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar ne hakkıyla anlaşılabiliyor ne de hayata geçirilebiliyor. Bu kavramları mazlumken dillerine dolayan hareketler, gücü ele geçirdiğinde, öncekileri mumla aratan baskıcı yönetimler kurabiliyorlar. Daha da acısı, İslam’ın ve İslamî kavramların, bu hareketlerin iktidarlarını kurma ve güçlendirme doğrultusunda araçsallaştırılmış olması… Bütün bu gelişmeler, geleneksel kavramlar ve söylemler ile Müslüman ülkelerin ve toplumların gelişme gösteremeyeceği hakikatiyle bizleri yüzleştiriyor. Yani Müslümanların bir aydınlanma ihtiyacı içinde olduğu açık bir gerçek. Şu an Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu ülkelerin içinde bulundukları sosyal, ekonomik ve siyasî kısır döngüyü düşündüğümüzde, bu ülkelerden böyle bir aydınlanmayı beklemek hayalci bir iyimserlik olur.
Hizmet gönüllüleri, böyle bir dönemde Türkiye’de ve başka bazı ülkelerde özgürce yaşama ve hizmet etme imkânları kalmadığından dolayı pek çok Batılı ülkeye göç ettiler. Gittikleri bu ülkelerde hayata tutunmanın zorluklarını yaşamakla birlikte Batı toplumu ve Batılı değerleri daha iyi tanıma ve anlama fırsatı buldular. Hizmet insanları, kendilerine kucak açan bu ülkelerdeki ileri demokrasi ve kalkınmışlık seviyesine ulaştıran değerleri şimdi çok daha iyi idrak ediyorlar. Bu ülkelere kendilerinden daha önce gelmiş olan pek çok başka Müslüman grup ile de tanışıyorlar.
Müslümanlarla diyalog hizmeti, başlangıcı itibarıyla Türkiye’deki iktidarın emrindeki bazı din adamlarının Hizmet’e yönelik “fırak-ı dâlle” iftirasıyla Hizmet’i diğer Müslümanlar nazarında sapkın bir hareket olarak gösterme girişimine karşı bir cevap hüviyetinde başladı. Hizmet insanları, inançlar arası diyalog alanında çok önemli gayretler sarf etmiş ve mesafeler kat etmişken dindaşlarıyla da diyalog içinde olmaları gerektiğinin şuuruyla, diğer diyalog alanlarındaki tecrübelerinin avantajını kullanarak Müslüman kardeşleriyle diyalogda çok hızlı mesafe aldılar. Müslümanlarla diyalog hizmeti, bugün geldiği nokta ve gelecek adına vaadettikleri itibarıyla çok daha geniş bir diyalog ve müspet etkileşim imkânını bünyesinde barındırıyor. Hizmet insanlarının bulundukları ülkelerdeki diğer Müslümanlardan alacağı, onlara vereceği ve ortaklaşa üretebilecekleri çok sayıda değer bulunuyor.
Müslümanlarla Diyaloğun Vaadettikleri
Hizmet gönüllüleri nasıl ki inançlar arası diyalog faaliyetlerinde ön yargılarını ve çatışma sebebi olabilecek meseleleri bir kenara bırakıp müşterek hususlardan başlıyorlarsa, aynı yol Müslümanlarla diyalogda da takip edildiğinde tanıma, anlama ve samimane kucaklaşma ile pek çok kapı aralanacaktır. Bu durum, ortak problemlere el birliği ile çözümler üretmenin de zeminini hazırlayacaktır.
Batılı ülkelerdeki Müslümanların çoğunluğu, Hizmet insanlarından çok daha önce göç etmiştir ve entegrasyon ve yeni bir nesil yetiştirme gibi konularda kayda değer tecrübeye sahiptir. Mesela Afrika kökenli Amerikalı Müslümanların ABD’de İslam’ın bilinmesi ve yayılmasında çok önemli katkıları vardır. Hizmet gönüllülerinin bulundukları ülkelerdeki diğer Müslümanların tecrübelerinden istifade etmeleri ve bunu kendilerine özgü deneyim ve birikimleriyle birleştirmeleri, hem Hizmet’in yapacağı eğitim, rehberlik ve entegrasyon faaliyetlerinin kalitesini artıracak hem de başka Müslüman gruplar için de örnek teşkil edecektir.
Batılı ülkelerdeki Müslüman gruplarda yer yer Batı karşıtlığı, aşırılık ve reaksiyoner yaklaşımın izleri görülmektedir. Hizmet insanları ise büyük çoğunluğu itibarıyla Batı ve Batılı değerler ile daha barışık bir hâldedir. Batılı ülkelere hicretleriyle birlikte bu barışıklığı daha da pekiştirip içselleştirmişlerdir. Aynı zamanda daima müspet hareketi benimseyen ve reaksiyoner tutum ve davranışlardan uzak durmayı başaran Hizmet insanları, Müslüman gruplarla etkileşimlerinde bu yönüyle güzel bir örnek sunmayı başarabilirler. Dinî değerlere vâkıf, modern dünyayı bilen ve sosyal hayatta aktif olan Hizmet insanları, geleneksel yorumların tatmin edici açıklamalar getirmeyi başaramadığı din-bilim ilişkisi ve kadının statüsü gibi konularda kucaklayıcı ve tatmin edici yaklaşımlar geliştirebilirler.
Müslümanlar arasındaki diyalog ve etkileşim sürecinin, orta ve uzun vadede iki önemli sonucu daha olacaktır:
Birincisi, Hizmet gönüllüleri diyalog faaliyetleri ile misyonerlik yapmıyorlar, ancak dinlerine ve değerlerine karşı olan ön yargıları gidermeyi hedefliyorlar. Bu gayenin, sadece bir Müslüman grubun güzel temsili ile gerçekleşmeyeceği açıktır. Bu hedef, ancak Müslüman grupların çoğunluğunun sergileyecekleri güzel bir temsil ile mümkün olacaktır. Mesela ABD’de yaşayan Müslümanlar arasında gelişen Amerikalı Müslüman kimliği etrafında örgülenen değerler, böylesi bir temsil için öncü bir rol oynayabilir. ABD’deki Müslümanların önemli bir kısmı, özellikle ikinci ve üçüncü nesil, daha açık zihin yapıları ve iyi eğitimleri ile bu sürece değerli katkılarda bulunabilir. Elbette bu değerlerle bağdaşmayan bazı radikal akımlar ve gruplar olacaktır. Bu tür kişiler, her din ya da toplum içinde az ya da çok vardır; önemli olan, çoğunluk etrafında böyle müspet bir zihniyet ve girişimin gerçekleşmesidir.
İkincisi, Hizmet insanları ve Batılı ülkelerdeki Müslüman grupların, Müslüman nüfusun çoğunluğu teşkil ettiği ülkelerdeki toplumları etkileme potansiyelleridir. Bugün itibarıyla Müslüman ülkeler böyle bir etkiye kapalı gözükmektedir. Ancak tarih, değişen sosyal ve siyasî şartlar içinde toplumların sorgulamaya girdiği, içeriden ve dışarıdan sivil etkiye daha açık olduğu dönemleri fırsat olarak sunmaktadır. Yine tarih, Müslüman ülkelerde yaşanan zihnî ve sosyal değişim süreçlerinde dış etkinin önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Dolayısıyla, Batılı ülkelerdeki Müslümanların demokrasi, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk gibi prensipleri içselleştiren fikir, değer ve uygulamalarının, şartlar elverdiğinde Müslüman ülkeleri de etkilemeleri muhtemeldir.
Şüphe yok ki Müslüman gruplarla diyalog ve etkileşim süreci, sadece diyalog kurumlarında vazifeli kişiler tarafından değil, bütün Hizmet gönüllüleriyle yürütülmelidir. Özellikle eğitimci ve akademisyenlerin bu sürecin fikir ve proje üretme kısmında çok daha aktif ve öncü bir rol üstlenmeleri ve bunun hayatın her alanından nitelikli Hizmet insanlarının katılımıyla zenginleşmesi çok önemlidir. Diğer bir mühim husus ise, Hizmet’in Müslümanlarla diyaloğunun tek taraflı bir verme zemininde değil, hem alma hem verme hem de ortaklaşa inşa etme biçiminde, çok yönlü bir zeminde gerçekleşmesidir.
Bakalım değişen ve gelişen şartlar Hizmet insanları için hangi hizmet kapılarını aralayacak. Yeter ki Hizmet insanları kıvamlarını ve şevklerini canlı tutabilsin…
Kaynaklar
Ahmet Kurucan, Niçin Diyalog: Diyaloğun Temelleri, İstanbul: Işık Yayınları, 2006.
Fethullah Gülen, Toward a Global Civilization of Love & Tolerance, New Jersey: The Light, 2006.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/yasanan-badireler-ve-aralanan-kapilar-muslumanlarla-diyalog/feed/ 0 Güneş Sistemindeki Gezegenlerin Dizilişi
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/gunes-sistemindeki-gezegenlerin-dizilisi/
Dünyamız başta insan olmak üzere, milyonlarca canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegendir. Birçok gök cisminin dünyamızla birlikte oluşturduğu sisteme “Güneş Sistemi” denir.
Güneş Sistemi, merkezde Güneş’in bulunduğu, gezegenler, düzinelerce uydu, milyonlarca asteroit, kuyruklu yıldız ve göktaşından meydana gelir. Referans noktası olarak Güneş alınırsa, bu gezegenler ve diğer gök cisimleri Güneş’in etrafında dönerler. Güneş ayrıca, etrafındaki cisimlerle Samanyolu galaksisinin etrafında döner. Bu hareket modeline “sarmal model” denir.
Güneş Sistemi’ndeki gezegenler Güneş’e yakınlık sırasına göre Merkür, Venüs, Dünya, Mars (terrestrial [kara hâlindeki] gezegenler), Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün (jovian [gaz hâlindeki] gezegenler) ve cüce gezegen olarak kabul edilen Plüton’dur.
Terrestrial gezegenler Güneş’e daha yakındır. Jovian gezegenlerden daha küçük ve daha yoğundurlar. Kayalık yüzeyleri vardır ve çekirdekleri erimiş durumdadır. Venüs, Dünya ve Mars’ın atmosferleri vardır. Merkür’ün bir atmosferi yoktur, çünkü yüzey yer çekimi atmosferik gazları tutmak için yeterli değildir. Merkür, Güneş’e en yakın gezegendir; ancak Venüs’ün yoğun atmosferi, ortalama yüzey sıcaklığının Merkür’ünkinden daha yüksek olmasına yol açar (sera etkisi). Bu sebeple Venüs, güneş sistemindeki en sıcak gezegendir.
Jovian gezegenler, terrestrial gezegenlerden daha büyüktür. Gaz hâlindedirler, yoğunlukları düşüktür ve kayalık yüzeyleri yoktur. Küçük, sıvı ve katı bir çekirdeğe sahiptirler. Atmosferleri terrestrial gezegenlerle aynı elementlerden oluşur. Satürn’ün yoğunluğu santimetreküp başına 0,687 gramdır. Bu da onu Güneş Sistemindeki sudan daha az yoğun olan tek gezegen yapar. Neptün ve Uranüs, Güneş sisteminin en soğuk, buz devi gezegenleridir.
Plüton küçük ve soluktur, gözlemlenmesi çok zordur. Buzlu ve kayalıklıdır; ince bir atmosfere ve çok düşük yer çekimine sahiptir.
Görüldüğü gibi Güneş Sistemindeki her bir gezegen, bir teoriye göre hepsi aynı yıldızdan, yani Güneş’ten kopmuş olmalarına rağmen, âdeta ayrı bir âlemdir. Rabbimizin muhteşem sanatını bu devasa kütlelerde de açıkça görmekteyiz.
Güneş Sistemindeki en büyük nesne olan Güneş, bu sistemin merkezinde bulunur ve sistemin toplam kütlesinin %99,86’sını oluşturur. Geriye kalan %0,14’lük kütle, diğer gök cisimlerine (gezegenler, asteroitler, uydular, gök taşları vb.) aittir. Güneş, Dünya’nın yaklaşık 333.000 katı ağırlığındadır. O kadar büyüktür ki içine yaklaşık 1,3 milyon Dünya sığabilir.[1] Ancak Güneş, Samanyolu Galaksisindeki yüz milyarlarca yıldız arasında orta büyüklükte bir yıldızdır. Güneş Sistemindeki %99,86 kütlenin Güneş’e ait olması gibi, atomun kütlesinin %99,9’u da atomun çekirdeğine aittir. Geriye kalan %0,1’lik kütle, atom çekirdeğinin etrafında dolaşan elektronlarındır. Makro âlem ve mikro âlemin birbirlerine olan bu muhteşem benzerliği, hepsinin bir elden çıktığının açık bir göstergesidir. Sineğin kanadındaki gözle görülemeyecek kadar küçük atomu kim yaratmışsa, muazzam galaksileri de O yaratmıştır.
Güneş’in kütlesi, Ay’ın kütlesinden yaklaşık 27 milyon kat daha fazladır.[2] Tam güneş tutulması sırasında Ay, Dünya ile Güneş arasından geçer. Bu sırada Güneş’in ışığı, Ay tarafından engellenir. Ay’ın çapı Güneş’in çapından yaklaşık 400 kat daha küçüktür ve Dünya’ya Güneş’ten yaklaşık 400 kat daha yakındır.[3] Ay’ın böyle mükemmel bir noktaya yerleştirilmesi, tam güneş tutulması sırasında Güneş’in ışıklarını tamamen engellemesine sebep olur. Kütlece kendisinden 27 milyon kat küçük bir gök cisminin Güneş’in ışıklarını tam olarak engelleyecek şekilde ince hesaplarla yerleştirilmesi, bu olayın bir tesadüf sonucu olmadığını göstermektedir.
“Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semavatın kelimat-ı tesbihiyesi güneşler, aylar (uydular), yıldızlar olduğu gibi; bir tayr-ı müsebbih ve hamit olan şu zeminin dahi elfaz-ı tahmidiyesi hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır.”[4]
Dünyadaki hayvanlar, bitkiler ve ağaçlar kendi vazifelerini yaparak, balıklar denizde yüzerek kendi lisanlarıyla Allah’ı (celle celâluhu) tesbih eder. Tesbih taneleri gibi dizilmiş gök cisimleri de belli yörüngelerde dönerek, yani uzay denizinde yüzerek Rabbimizi tesbih etmektedir.
Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve iradesiyle Güneş, Dünya’yı ısıtır; onu ve diğer gezegenleri çekim alanında tutar; gece, gündüz ve mevsimlerin oluşmasına vesile olur. Diğer gök cisimleri gibi Güneş de kendisine verilen vazifeyi yaparak Allah’ı tesbih etmektedir.
Şu âyet de bu hakikate dikkat çeker: “Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” (Nahl, 16/12).
Evrendeki mesafeler ve boyutlar o kadar büyüktür ki gök bilimciler uzaydaki mesafeleri tanımlamak için özel ölçü birimleri kullanırlar. Uzay için ortak ölçüm birimleri arasında astronomik birim (AU), ışık yılı ve “parsek” bulunur.
Astronomik birim, Dünya’nın Güneş’e olan ortalama mesafesidir. Dünya’nın yörüngesi eliptiktir ve Güneş tam olarak merkezinde değildir. Yarı ana eksen boyunca Dünya ile Güneş arasındaki minimum mesafe yaklaşık 147 milyon km ve maksimum mesafe yaklaşık 152 milyon km’dir. Bu mesafelerin ortalaması 1 AU olarak adlandırılır ve yaklaşık 149,6 milyon km’dir.[5]
Bir ışık yılı, ışığın uzayda bir yılda kat edebileceği mesafedir ve 9,46 trilyon km’dir. Işığın boşluktaki hızı saniyede yaklaşık 300.000 kilometredir (299.792,458 km/s). 1 parsek takriben 3,26 ışık yılıdır.
Gezegenlerin Güneş’ten uzaklıkları rastgele değildir; “Bode dizisi” adı verilen matematiksel bir dizinin takip edildiği görülmektedir. Bu dizi, ilk olarak 1766’da Alman gök bilimci Johann Daniel Titius (1729–1796) tarafından duyuruldu. Johann Elert Bode (1747–1826) tarafından 1772’de popüler hâle getirilen ve o zamanlar bilinen altı gezegenin Güneş’e olan uzaklıklarıyla eşleşen bu dizi, o tarihte astronomi camiası arasında meşhur oldu.[6] Gezegenlerin dizilişinin, bu diziye oldukça uygun olduğu görüldü. 1781’de Uranüs’ün keşfedilmesiyle Bode dizisi daha çok önem kazandı. Çünkü Uranüs’ün Güneş’ten uzaklığı bu diziye uyuyordu. Bode’un gezegenlerin Güneş’ten uzaklıklarına göre dizilimini matematiksel olarak açıklamak maksadıyla ortaya çıkardığı bu dizi, 0’dan başlar, ardından 3 gelir ve sonra gelen her ardışık sayı bir öncekinin iki katıdır:
0; 3; 6; 12; 24; 48; 96; 192; 384; …
Gezegenlerin Güneş’e olan gerçek uzaklıkları:
Merkür
Venüs
Dünya
Mars
Jüpiter
Satürn
Uranüs
Neptün
Plüton
0,387 AU
0,723 AU
1 AU
1,524 AU
5,203 AU
9,539 AU
19,18 AU
30,06 AU
39,52 AU
Bode bu sayı dizisini gezegenlerin dizilişine uyarlamak maksadıyla sayılara önce 4 ekleyip sonra 10’a bölmüştür. Bode tarafından yapılan bu değişiklikler, ana dizilime zarar vermemektedir. Buna göre Bode dizilimindeki sayılara 4 eklersek:
0+4=4; 3+4=7; 6+4=10; 12+4=16; 24+4=28; 48+4=52; 96+4=100; 192+4=196; 384+4=388
Daha sonra üstteki işlemlerin sonucundaki sayılar 10’a bölünürse:
0,4; 0,7; 1; 1,6; 2,8; 5,2; 10; 19,6; 38,8 (AU) bulunur.
Gezegenlerin Güneş’ten uzaklıklarına tekrar bakarsak, yukarıda yapılan basit matematiksel işlemlerden sonra mesafeler Bode sayı dizisine çok benzer:
Merkür
Venüs
Dünya
Mars
Ceres
Jüpiter
Satürn
Uranüs
Neptün
Plüton
Güneş’ten gerçek uzaklıklar
0,387 AU
0,723 AU
1 AU
1,524 AU
2,7 AU
5,203 AU
9,539 AU
19,18 AU
30,06 AU
39,52 AU
Bode Dizilimi
0,4
0,7
1
1,6
2,8
5,2
10
19,6
38,8
Bu diziye göre, Güneş’ten 2,8 AU mesafede, bildiğimiz gezegenlerden biri yoktur. Güneş sistemindeki 2,2 AU ile 3,2 AU arasındaki bu noktaya baktığımızda, bir asteroit kuşağının bulunduğunu görürüz. Bode kanunu, Mars ve Jüpiter arasında dönen bir gezegen arayışı sonucunda asteroidlerin keşfine vesile olan bir sayı dizisidir. Güneş’ten 2,7 AU uzaklıkta, en büyük astronomik nesne Ceres’tir. Ceres, Mars ve Jüpiter’in yörüngeleri arasında, ana asteroit kuşağındaki en büyük gök cismidir. Ceres’in genişliği Ay’ın yarısı kadar olmakla birlikte kütlesi Ay’ın kütlesinin %1’i kadardır, yani yoğunluğu çok düşüktür. Kendi yer çekimi sebebiyle yuvarlak bir şekle sahip, Güneş Sistemindeki en büyük asteroittir. Birçok astronomik kaynakta Ceres cüce gezegen olarak da kabul edilir.
Neptün, Güneş’ten uzaklığı Bode dizisine uymayan tek gezegendir.
Görüldüğü gibi, gezegenler Güneş’in etrafında rastgele sıralanmamıştır. Bu gezegenlerin özel bir matematiksel dizilime göre yerleştirilmesi tesadüf değildir. Dev kütlelerin uzayda hareketleri ve yörüngelerinden sapmadan dolaşmaları, mutlak bir emre itaat ettiklerini göstermektedir.
Dipnotlar
[1] “How large is the Sun compared to Earth?”, coolcosmos.ipac.caltech.edu/ask/5-How-large-is-the-Sun-compared-to-Earth-
[2] “Currents: NOAA’s National Ocean Service Education”, oceanservice.noaa.gov/education/tutorial_currents/welcome.html
[3] “Coincidence that sun and moon seem same size?”, earthsky.org/space/coincidence-that-sun-and-moon-seem-same-size/
[4] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 175.
[5] “Solar System Math”, www.nasa.gov/pdf/622144main_SSML1Stdnt.pdf
[6] “Bode’s law”, www.oxfordreference.com/view/10.1093/oi/authority.20110803095514752
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/gunes-sistemindeki-gezegenlerin-dizilisi/feed/ 0
Hüzünhttps://caglayandergisi.com/2022/06/01/huzun/
Hüzün; gam, keder, gussa mânâlarına gelen Arapça’daki “hazen”den alınmıştır. Sofîye bu kelimeyi; sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz.
Evet, derecesine göre her kâmil mü’min, dört bir yanda Rûh-i Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl-i İslâm’ın âh ü efgânı dineceği, Kur’ân’ın canlara can olacağı ve fert plânında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gâilelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayerân-ı ervâha uçacağı “ân”a kadar da onunla oturup kalkacak, ona bağlı zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu tâ; اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ”Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır.”[1] müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.
Hüzün, insanın insanlığı idrâkinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basîretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek hususları her duyup hissettikçe, O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “çâre! çâre!” çığlıklarıyla O’na dehâlet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.
Ayrıca, ömrü kısa, iktidârı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü’minin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir.. ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hep hüzün televvünlü geçiren İnsanlığın İftihar Tablosu’na -o tabloya canlarımız fedâ olsun!- “Hüzün Peygamberi” denmesi ne kadar mânidardır![2]
Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve Hakk’a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer “erbâin”lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini, bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.
Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ” Ben kalbi kırıklarla beraberim.”[3] sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir.
Süfyân b. Uyeyne: “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.”[4] der. Zirâ hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyâya, süm’aya kapalı bir başka davranış yok gibidir.
Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdânın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.
Tevrat’ta: “Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğzedince de çalgı neşvesiyle..”[5] buyrulur.
Bişr-i Hâfî de: “Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…”[6] der. Sultan ve hükümdârın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harâbedir. Zaten, O kalbi en ma’mur olanın hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?
Yakup aleyhisselâm, Yûsuf’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı. Bu itibarladır ki, hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd ü ezkârlarına, zâhidlerin takvâ ü vera’larına denk tutulmuştur.
Günah ve ma’siyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffâret olacağını Hazret-i Sâdık u Masdûk söylüyor..[7] hele bu, ukbâ buudlu ve Allah hesabına olursa..!
Hüzün vardır, ibadet ü tâatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubudiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır, bu da bir havâs hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsût âleminde, diğer ayağı da lâhût âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvâzene ve temkine riâyet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvâzeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki, bu da asfiyânın hüznüdür.
İlk Nebî, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki zaafın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visâl ve maruz kalınmış firak hüznüne.. o, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu…
Hazret-i Nuh, peygamberliğiyle kendini bir hüzün cenderesinde buldu. Onun sînesinde köpüren hüzün dalgaları, adeta okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki onun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken o da bir tufan peygamberi oldu.
Hz. İbrahim âdetâ, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü.. ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi…
Hz. Mûsâ, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahyâ, Hz. Mesih hemen hepsi de, hayatı adeta bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar. Ve, hele en büyük Nebî, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler…
رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَ ِلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِاْلإِيمَانِ وَلاَ تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُفِ الرَّحِيمِ
[1] Fâtır sûresi, 35/34.
[2] Peygamber Efendimizin (sas) hep hüzün ikliminde yaşadığı ile ilgili olarak bkz. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 22/156; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/155.
[3] Bkz. Beyhakî, Kitabü’z-Zühdi’l-kebîr 2/162; İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd 1/75; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/234.
[4] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s. 231.
[5] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.230.
[6] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.230.
[7] Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 52; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/157.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/huzun/feed/ 0
Gölgeden Nurahttps://caglayandergisi.com/2022/06/01/golgeden-nura/
Gölge; psikolojiden sanata, tasavvuftan felsefeye kadar birçok alanda karşımıza çıkan, içinde derin mânâları barındıran bir mefhum ve metafor olagelmiştir. Fizikte, “aydınlatılmış bir nesnenin arkasında oluşan karanlık alan” şeklinde tarif edilen bu kelime, Tevrat’ta, “sığınma yeri ve güvenlik” anlamında kullanılır.[1]
Analitik psikolojide kişiliğin karanlık yönünü, yani nefs-i emmareyi sembolize eder.[2] Resim sanatında ise daha çok koyu bir rengin gittikçe açılarak bir kabartma etkisi meydana getirmesi için kullanılır.[3]
Gölgenin Farsçadaki karşılığı olan “saye” kelimesi, mecazen lütuf ve ihsan anlamına gelir. Tasavvuf ehli, muvaffak olduğu bir işi anlatırken hiçliğini dile getirmek için, “Rabbimin sayesinde”, “saye-i erenlerle”, “pir sayesinde” gibi ifadeleri kullanır.[4]
Felsefecilerin eserlerinde görülen gölge, Platon’un ifadelerinde de karşımıza çıkar. Platon, mağara benzetmesinde, duygularımızla hissedebildiğimiz dünya ve içindekileri, daha yüksek ve daha kâmil fikirler dünyasıyla (ideler âlemi) münasebetlendirerek gölge metaforunu kullanır.[5]
Gölge kavramını; âyet, hadis ve onlardan nebean eden İslam âlimlerinin eserlerinde de görürüz. Furkan sûresinin 45. âyetinde şöyle buyurulur: “Bakmaz mısın Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil kılıyoruz? Sonra da nasıl tutup onu azar azar Kendimize doğru dilediğimiz yere alıyoruz.” Diğer âyetlerde ise gölge (zıl) kelimesinin şu şekilde kullanıldığı görülür: “Üzerinize bulutları gölge yaptık.” (Bakara, 2/57), “yayılmış gölgeler” (Vâkı’a, 56/30), “gölge ile sıcak” (Fâtır, 35/21), “gölge gününün azabı” (Şu’arâ, 26/189).
Hadis-i şeriflerde ise, “arşın gölgesi”, “melek kanatlarının gölgesi”, “ağaç gölgesi” şeklinde dile getirilir.[6] Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen, sonra orayı terk edip yoluna devam eden bir yolcu.”[7]
Fethullah Gülen Hocaefendi gölge metaforunu sıkça kullanır: “Bir hadis-i şerifte, âhirette Cenâb-ı Hakk’ın gölgesinden başka gölgenin olmadığı ifade edilmektedir. Evet, orada ziya da gölge de O’na aittir. ‘Cenâb-ı Hakk’ın gölgesi’ sözcüğüyle anlatılan gerçeği, yakıcı şeylere karşı nurunun ayrı bir televvünü ve ayrı bir buudu şeklinde izah etmek mümkündür.”[8]
İbnü’l-Arabî, âlemi Cenab-ı Hakk’ın (celle celâluhu) gölgesinden ibaret görür ve topyekûn bir zıldan ibaret olarak tanımladığı mevcudatın vücut bulmasını Nur ismi ile irtibatlandırır.[9] İmam Rabbânî de mahlûkatı gölgeden ibaret görür. Hakikatte, mutlak mânâda var olanınsa Allah (celle celâluhu) olduğunu söyler.
Gölge mefhumu, Üstad Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’nda da karşımıza çıkar. Ona göre varlık, Vâcibü’l-Vücud’un vücuduna nispeten gayet zayıf ve kararsız bir zıl;[10] Hâlık’ın nurunun gölgesidir.[11] İnsanın mahiyeti, bâki bir ismin sabit bir nevi gölgesidir.[12]
Üstad Hazretleri ve Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre, gölgeye benzeyen mevcudatın zihnimizin haricinde sabit bir hakikati vardır. Onlar, “Varlığın hakikati sabittir.”[13] prensibini esas alırlar. Eşyanın hakikati kendi çerçevesinde bir gerçektir; Hakikî Vücûd’a nisbet edildiğinde ise izâfîlikten öte bir kıymet-i harbiyesi yoktur.[14] Mevcudatın bizatihi bir varlığı yoktur. Her şey, Allah’ın (celle celâluhu) yaratması, hayat lütfetmesi ve bu hayatı daimî kılmasıyla vardır. Mevcudat Hay ve Muhyi isminin tecellisi ile hayata mazhar olur, Kayyum isminin tezahürüyle bu hayat hediyesi devam ettirilir.
Şehristânî, gölgeyi “anlamlandırma” ile ele alır: “Gölge bizzat yoktur, ancak varlığı mânâlandırma bağlamında ona ihtiyaç duyulur.[15] Gölge, O’nun (celle celâluhu) isim ve sıfatlarının tecellilerinin açığa çıkmasında ve bu yüce hakikatlerin mânâlandırılmasında önemli bir yere sahiptir.
Mahiyeti itibariyle gölge, karanlık görünse de ışığa delil olması, onu göstermesi bakımından mühim bir role sahiptir. Kâşânî bu realiteyi, “İzafî varlık, Nur ismi ile gölge olduğundan kendi nefsine bakan yönüyle yok olmasından dolayı gölge (zıl) ile tabir olundu.”[16] şeklinde ifade eder.
Sonuç olarak ışıksız gölge olamayacağı gibi, Allah’ın (celle celâluhu) Nur ve diğer kutsî isimlerinin tecellisi olmadan, gölge mahiyetindeki maddî ve manevî mevcudat da varlık sahasına asla çıkamayacaktır. Miskin, âciz, hiç hükmündeki gölge; kesintisiz tecelli eden İlahî Nur’a muhtaçtır.
Sanatlı ve fevkalade düzenli olan gölgenin de ayrı bir yeri vardır. Mevlâna Hazretleri, “Hiç hayâl olmaz O’nun bir gölgesi.”[17] sözüyle bu gerçeğe atıf yapıyor olsa gerektir. Varlığı kendinden olmayan gölge, bütün zaman ve mekânları nurlandıran Rabbimize işaret eder.
Dipnotlar
[1] jf. fx Sl. 17, 8 og 63, 8; denstoredanske.lex.dk/skygge
[2] Anders Smith, Finn Stefánsson, Pia Skogemann, skygge; lex.dk, Den Store Danske, 2009.
[3] Toscano dell’Arts del Disegno, Floransa, 1681’den aktaran E. H. Gombrich, Düşen Gölgenin Özellikleri, çev. Ülkü Tamer, Sanat Dünyamız, sayı 77, Güz 2000, s. 177–191.
[4] Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, İstanbul: Ağaç Kitabevi Yayınları, 2009.
[5] Smith, Stefánsson, Skogemann, a.g.e.
[6] Buhari, Zekât, 16, Rikak, 24, Hudûd, 19; Müslim, Zekât, 91, Buhari, Cihâd, 20; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 129.
[7] Tirmizî, Zühd, 44; İbn Mâce, Zühd, 3; Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, 1/301.
[8] M. Fethullan Gülen, Fasıldan Fasıla 4, İstanbul: Nil Yayınları, 2003, s. 59.
[9] Ahmed Avni Konuk, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî‘nin Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, yayına hazırlayanlar: Doç. Dr. Mustafa Tahralı, Yard. Doç. Dr. Selçuk Eraydın, İstanbul: M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2017, s. 243.
[10] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 89.
[11] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 199.
[12] Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 55.
[13] Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille fî Usûli’d-Dîn, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 2012.
[14] M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-2, İstanbul: Nil Yayınları, 2011.
[15] C. G. Cereti ve D. N. MacKenzie, “Except by Battle: Zoroastrian Cosmogony in the 1st Chapter of the Greater Bundahišn ,” C. G. Cereti, M. Maggi, E. Provasi, ed., Religious Themes and Texts of Pre-Islamic Iran and Central Asia, Studies in Honour of Professor Gherardo Gnoli on the Occasion of His 65th Birthday on 6th December 2002, Wiesbaden, 2003, s. 31–59; Mehmet Alıcı, Kadîm İran’da Din, İstanbul: Milel ve Nihal, 2021, s. 221–236.
[16] Kâşânî, Istılahatu’s-Sufiyye, s. 184, (Selami Şimşek, Tasavvuf Edebiyat Terimi Sözcüğü, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, s. 395).
[17] Mevlâna, Mesnevi, nazmen tercüme: Ahmet Metin Şahin, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006.
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/golgeden-nura/feed/ 0
Su Altında Gece Görüş Dürbünühttps://caglayandergisi.com/2022/06/01/su-altinda-gece-gorus-durbunu/
Nur isminin tezahürüyle ateş böcekleri gibi mahlûkatının karanlıklardaki ışık ihtiyacını karşılayan Rabbimiz, su altının karanlık derinliklerinde yaşayanları da ihmal etmeyerek ışık üretme özelliği ile donatmıştır. Güneş ışığının ulaşamadığı okyanus derinliklerinin zifirî karanlığı, yer yer ışık saçan canlılarla şenlendirilmiştir.
Bu canlılar, kendilerine lütfedilen hususî ışık kaynaklarının lisanı ile bir taraftan maddî âlemi aydınlatırken, diğer yandan da maddenin ardındaki mânâya ışık tutarlar. Onlarla tanışmak için her zaman derinlere inmemize gerek kalmaz. “Yakamoz” ismi verilen ışımayı denizlerin kıyı bölgelerinde de görebiliriz. Sandalla gezerken küreğin suda meydana getirdiği çalkantının uyarmasıyla bile tek hücreli deniz canlıları (Noctiluca miliaris), parıldayan ışıklarıyla bizleri selamlar.
Biyolojik ışıma mânâsına gelen biyolüminesans reaksiyonları ile ışık çıkarma, 800 farklı cinsten yaklaşık 10.000 türde görülmüştür. Işık çıkarmanın biyokimyevî temeli, lüsiferin maddesinin lüsiferaz enzimi tarafından oksitlenmesine dayanır.[1] Biyolüminesans mekanizmasında farklı türlerde, molekül yapıları farklı luciferaz enzimlerinin kullanıldığı ve bu şekilde 30 farklı lüsiferin-lüsiferaz sisteminin bulunduğu anlaşılmıştır. Enteresan olan bir husus ise akıldan ve ilimden mahrum bu canlıların hangi ortamda, hangi çeşit ışık gerektiğini biliyormuş gibi davranmalarıdır. Tabiî ki böyle bir şey mümkün değildir, ama karada yaşayan ateş böceği gibi türlerde kırmızı ve kırmızıya yakın tonlarda ışıma görülürken denizlerde yaşayan türlerde mavi ışık üretilmesinin hikmetli tercihi ancak ilmi ve kudreti sonsuz bir Yaratıcının eseri olabilir. Suyun mavi ışık için daha geçirgen olduğunu, kırmızı ışığın ise hava ortamında daha uzaklara yayılabileceğini, bu âciz mahlûkların bilmesine imkân yoktur.
Her bir canlıda ayrı bir tasarrufla sergilenen bu harika fonksiyona örnek olarak verebileceğimiz fener balığında, gözlerin altına yerleştirilmiş küçük cepler içinde yaşayan bakterilerin neşrettiği ışık etrafa yayılır. Ayrıca bu ceplerin ağzına yerleştirilen küçük kapakların açılıp kapanması ile şimşekli fenerlerde olduğu gibi ışık açılıp kapatılır.[2] Işıldak balığında ise ışık çıkaran organlar gövdenin alt kısmına yerleştirilmiştir. Bu tür de yukarıdan gelen ışıkla uyum sağlayabilecek şekilde ışıldamasını azaltıp çoğaltabilir.
Su altı dünyasının korkunç görünümlü sakinlerinden fener balığı ise genelde tropik suların deniz seviyesinden 1000 metreye kadar derinliklerinde yaşar. Sırt ortasından çıkıp ön kısımda, ağzın yakınına doğru uzanan bir uzantı, avını kendisine doğru çeken bir olta görevi görür.[3] Uzantısının uç kısmına yerleşmiş olan simbiyotik bakterilerin faaliyeti ile üretilen ışığın cazibesine kapılarak gelen küçük balıklar, bir anda kendilerini fener balığının kocaman ağzının içinde bulurlar.
Derin deniz ejder balıklarından gevşek çene balığı (Malacosteus niger) ise, âdeta bir trafik lambası gibi donatılmıştır. Her bir gözünün altına yerleştirilmiş özel ışıklı organlardan birisi, diğer ışıklı balıklardaki gibi mavi/yeşil ışık üretirken asıl hayretengiz olan diğeri ise kırmızı ışık üretir. Işık organları; bir yandan balığın avını görme ve avlanma kabiliyetini arttırırken diğer yandan da trafik ışıklarını hatırlattığından, “kırmızı ışıklı gevşek çeneli balık” olarak anılmasına sebep olmuştur.
Gevşek çeneli balığın yaşadığı, denizin 500–4000 metre arasındaki derinliklerinde çok az ışık bulunur. Balığın bu karanlık ve gıdanın az bulunduğu ortamda hayat sürebilmesi için özel bir donanıma ihtiyacı vardır. İhtiyaç duasına cevaben lütfedilen cihazat içinde, özellikle kırmızı ışıklı organı çok değerlidir ve kendisine derin denizde büyük avantaj sağlar, zira su altındaki türlerin çoğu kırmızı ışığı göremez. Bu yüzden kırmızı ışığı, çok uzağa yayılmasa da balığın avını ve diğer yırtıcıları uyarmadan yakın çevresini görebilmesini sağlar. Yani balık, sanki sadece kendisine aydınlık sağlayan “görünmez bir ışıkla” donatılmış gibidir. Kolaylıkla avlanabilmesi için kendisine, âdeta özel bir gece görüş dürbünü bahşedilmiştir.[4] Mesela avlayacağı bir kabuklu, onun kırmızı ışığını göremezken, balık kabukluyu görüp yakalayabilir.
Balığın bu özel lütuftan yararlanabilmesi için iki şey gereklidir; kırmızı ışığın üretilmesi ve bu ışığı kendisinin görebilmesi. Hâlık-ı Rahman, sebepler zinciriyle perdelenmiş, hikmet dolu yaratma sırrıyla, bu iki önemli hadiseyi de muazzam şekilde gerçekleştirir.
Kırmızı Işığın Üretilmesi
Gevşek çene balığı, kırmızı ışık üretmek için filtreler ve floresan malzemenin bir kombinasyonunu kullanır. Bu hadisede, Rabbimizin harikulade bir tasarrufu sergilenir: Işık organında kimyevî olarak üretilen ışık, başlangıçta koyu kırmızı renkte değildir ve dalga boyu kısadır. Oysa kırmızı ışık, uzun dalga boyludur. Başlangıçtaki ışık, önce organın içindeki floresan pigment tarafından emilir ve enerjisi alınır. Böylece dalga boyu 626 nm’ye ulaştırılarak kırmızı ışık olarak yeniden yayılır. Denizde parlamadan önce de yaklaşık 705 nm dalga boyuna ulaşana kadar filtrelenir. Bu hikmetli sürecin sonunda, canlının avlanmak için tam ihtiyaç duyduğu hâle getirilir.
Kırmızı Işığın Görülmesi
Genelde balıkların, kırmızı (705 nm) ışığa hassas bir görme pigmenti yoktur. Bu yüzden gevşek çene balığı da kırmızı ışığa duyarlı hâle gelmesi için ek bir donanıma ihtiyacı vardır. Bunun için balığın kırmızı bölgede ışığı alabilen ilave fotoreseptör (ışık alıcısı pigmentli hücre) takımı taşıması gereklidir. Fakat Malacosteus cinsindeki balıklar, bu özel fotoreseptörlere sahip değildir. Yapılan incelemelerde, balığın göz retinasında, en büyük değerleri 520 nm ve 540 nm civarında olan rodopsin ve porfiropsin pigmentleri bulunmuştur.[5] Yani gözlerinde, diğerlerindeki gibi sadece mavi ve yeşil ışığı algılayabilen pigmentlerle karşılaşılmış, canlının uzun dalgaya duyarlı görme pigmentinin olmadığı anlaşılmıştır. Böylece kırmızı ışığı görme sisteminin daha farklı ve kompleks yaratıldığı ortaya çıkmıştır.
Balıktaki görme sistemi şöyle özetlenebilir: Rabbimiz balıkta bir tür “ters floresan” sistemi işleterek kırmızı ışığı tekrar görünür ışığa dönüştürür ve böylece balığın görmesini sağlar. Bu hadise şu şekilde gerçekleştirilir: İlk olarak, balığın yaydığı kırmızı ışık, anten görevi gören ve ışığa hassaslaştıran özel bir molekül tarafından emilir ve enerjisi alınır. Sonra da mavi ve yeşil ışığa hassas olan görme pigmentlerine aktarılır. Aktarımda vazifeli olan, ışığa hassaslaştırıcı bu anten pigmenti, bitkilerdeki fotonlardan enerji alan klorofildekine benzer bir fonksiyonu gerçekleştirmiş olur. Zaten bu pigmentin de bir klorofil türevi olduğu tespit edilmiştir.
Işığa hassaslaştırıcı bu pigmentin yerinin tespiti ve orijini üzerine de pek çok araştırma yapılmıştır. Bu maddenin ışık alıcı fotoreseptör hücrelerine bitişik farklı yapılar içinde ortaklaşa yaşayan bakteriler tarafından üretilip üretilmediği incelenmiştir.[6] Ancak retinaya yerleşmiş bu tür bakterilere dair bir delil bulunmamış, bunun yerine ışığa hassaslaştırıcı molekülün retina tabakaları boyunca dağıtıldığı ortaya çıkmıştır. Balığın retinasının her bir tabakasının hususî bir tasarrufla yaratıldığı ve bu akılsız moleküllerin her bir tabakaya çok hassas ölçülerle yerleştirildiği keşfedilmiştir.
Su altının karanlıklarında çırpınıp duran, akıl ve şuurdan yoksun, ne gözünden ne retinasından ne de onun ışık enerjisini alıp görülebilir ölçülere taşıyan özel moleküllerle donatılan katmanlarından haberdar olan bir balık, bu akıllara durgunluk veren sırlarla dolu ışıma ve görme hadiselerini nasıl gerçekleştirilebilir? Böylesine hassas ölçülerde yaratılan bir sistemin, art arda gelen mutasyonlarla meydana gelmesi hiç mümkün müdür? Bu mucizeleri, külli bir düzen içinde, çok ince ve hassas ölçülerle, âhenkle çalışan tezgâhlar gibi işleten Hakîm-i Âdil yapabilir. Her bir safhası, O’nun sınırsız ilmine, emrine, kudretine ve iradesine dayanır; O’nun mizanıyla ölçülür ve yaratılır.
Gevşek çene balığının ışık sistemi, yalnızca kırmızı ışıklı büyük, damla biçimindeki organından ibaret olmayıp kırmızı organın arkasında mavi ve yeşil ışık yayan oval bir organı ve göz ile büyük kırmızı organ arasında da küçük ve yuvarlak bir ışıklı organı daha bulunur.[7] Ayrıca balığın yanlarında ve karın kısmında, küme hâlinde, birkaç sıra mavi ışıklı yapı ve baş ve gövde üzerinde dağılmış, beyaz ışıklı dokulardan oluşan küçük fotoforlar ve aksesuar alanları vardır. Yani bu küçük balık, görmek isteyen gözlere ışıl ışıl bir dünya sergileyerek Hâlıkının Nur ismini fısıldar.
Dipnotlar
[1] “Bioluminescence”, www.nationalgeographic.org/encyclopedia/bioluminescence/
[2] Elizabeth Dalby, Doğanın Gizemleri ve Harikaları, Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2010.
[3] “How Do Anglerfish Hunt”, How It Works Book of Amazing Animals, Woodbridge: Imagine Publishing, 2102.
[4] “The Black Dragonfish”, biolum.eemb.ucsb.edu/organism/dragon.html
[5] Ronald H. Douglas ve ark. “Enhanced retinal longwave sensitivity using a chlorophyll-derived photosensitiser in Malacosteus niger, a deep-sea dragon fish with far red bioluminescence”, Vision Research, 1-8-1999, 39(17):2817–2832.
[6] Ronald H. Douglas ve ark. “Localisation and origin of the bacteriochlorophyll-derived photosensitizer in the retina of the deep-sea dragon fish Malacosteus niger”, Scientific Reports, Aralık 2016.
[7] “Stoplight loosejaw”, en.wikipedia.org/wiki/Stoplight_loosejaw
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/su-altinda-gece-gorus-durbunu/feed/ 0 Hakperest Düşünürlerin Tasdikleri
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/hakperest-dusnurlerin-tasdikleri
Hz. Muhammed (S.A.S.)
Ecelinin yakın olduğu içine doğmuştu
Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu
Sanki Cenneti görmüş, İlahî aşkı bulmuştu
Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
Boynu, gümüş bir testinin boynuydu sanki
Tufanın sırlarını bilen Nuh’un hâli vardı
Ona danışmaya gelenlere adil davranırdı
Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı
Boş durmaz, koyunlarını sağardı
Oturur yere, elbisesini kendi dikerdi
Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
Yine de herkesten daha fazla oruç tutardı
Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
Kutsal Kitap Kur’ân’ı bir kez daha okudu
Sonra sancağı, Zeyd’in oğluna teslim etti
Onlara, “Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
Allah birdir, hep O’nun yolunda mücahede et.” dedi
Mahzundu, bakışlarında yurdundan zoraki
Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
Yine her günkü vaktinde mescide geldi,
Ali’ye tâbi olanlar da arkasından geliyordu
Ve kutsal sancak rüzgârda dalgalanıyordu.
Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi:
“Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
Biz karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O’dur
Ey insanlar, O’ndan başka rehberim yoktur
Onsuz bir değerim olmazdı.”
Bir zat ona, “Ey müminlerin gerçek Sultanı!
Seni dinler dinlemez herkes inandı sözüne
Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzünde
Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi.” dedi
O da “Melekler ölümümü müzakere etti
Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
Ben ölmeden, gelsin hakkını alsın şimdi
Kime vurmuşsam, o da bana vursun.” dedi
Ve uzattı usulca asâsını oradan geçenlere
Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
Ona “Allah yardımcın olsun!” diye seslendi
Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
Dalgındı, birden şöyle dedi: “Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa’nın getirdiği dini tamamlamaya geldim
Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan bir bakireden doğdu
Unutmayın, ben de etten kemikten bir fâniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim
Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı
Çektiğim çilelere yol olsa dayanmazdı
Baskı ve işkenceden şu bedenim çok çekti
Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
Bize dar eder, Cehenneme çevirirdi orayı
Tekrar tekrar bedenlenir Cehennem ehli
Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
Böylece defalarca tükenir ve yeniden dirilir
Ben kutsî mücahedelerin mütevazı meydanıyım
Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
Kelamım tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir
Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
Karşıma alıp insanı aldatıp yeniden dalalete
Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
Çoğu zaman Yakup gibi, karanlıklar içinde
Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle
Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
Ben ise asla hak davamdan vazgeçmedim
Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
Savaş boyunca “Bırakın yapsınlar!” diyordum
Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
Zira sağ ellerine Ay’ı, sol ellerine Güneş’i
Versem de düşmanlarım vazgeçmezdi asla
Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
İşte böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
Şimdi Allah’a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım
Greklerin Hermès’i, Yahudilerin de Lévi’yi
Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
Bu soğuk, ıssız geceye elbet güneş doğacak
Müminler asla ümidinizi kesmeyin O’ndan
Zira dağları aslan yuvası yapan,
Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda
Sonra “O’na inanıp teslim olun.” diye ekledi
İnanmayan, ancak inkâr da etmeyenlerin yeri
Cennet ile Cehennemi ayıran duvarın üzeri
Kararmıştır kalbleri, günah işlemek tek işleri
Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
Ama çabalayın ki Allah cezalandırmasın sizi
Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
Zira o dayanılmaz Cehennem ateşi sadece
O’nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar
Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
Yedi semayı geçmek için altın eyerli atlar
Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
Cehennem ateş ehlini bekler, vay hâllerine!
Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde
Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
Cennet ehli ise, pek neşeli ve mübarek olacak.”
Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
Sonra ağır adımlarla yürümeye devam etti
Ardından “Ey insanlar! Size sesleniyorum
Vakit geldi, ebedî bir âleme gidiyorum
Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin.” dedi
Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
Gitti ve kuyuda sakalını yıkadı
Biri ondan üç dirhem istedi, çıkardı verdi
“Şimdi mezara bırakmaktan daha iyi.” dedi
Herkesin bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
Bakıp kendilerini hep kollayan o yüce insana
Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
“Ben artık kalkamıyorum, dedi Ebu Bekir’e
Kitap’ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı.”
Eşi Âişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
Ebu Bekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
Nihayet okuduğu âyetleri usulca bitiriyordu
O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
Ve Ölüm Meleği çıkageldi akşama doğru
“İçeri girebilir miyim?” diye müsaade istedi
“Gelsin.” dedi dünyaya gözlerini açtığı o ilk günkü gibi
Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri
Ve Melek ona, “Allah seni bekliyor.” dedi
Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
Kaynak: Victor Hugo, “L’an neuf de l’hégire” (Hicrî Dokuzuncu Yıl), La Légende des siècles (Asırların Destanı), Hetzel, 1859, s. 59–65; Türkçeye çeviren: Yakup Yaşa, www.antoloji.com/muhammed-peygamber-idi-o-siiri (Not: Tercümede bazı tasarruflarda bulunulmuştur).
https://caglayandergisi.com/2022/06/01/hakperest-dusnurlerin-tasdikleri/feed/ 0
Mayıs – Çağlayan DergisiKur’ân’ın Sihirli Ufku -1-https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kuranin-sihirli-ufku-1
Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığıdır Kur’ân. İns u cinnin duygu, düşünce ve his atlasında melekutun sesi-soluğudur Kur’ân. Gün gelip de O, en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz sarraflarının gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir güzellikle buluştu. Kur’ân, ziya olup varlığın çehresine yağacağı güne kadar, her yanıyla ayrı bir renk, desen ve ahenk meşheri olan şu koca kâinat bir gulyabanîler ülkesi; her satırı, ‘Mele-i A’lâ’nın farklı bir sırrına sadef sayılan bu varlık kitabı da bir kısım evrak-ı perişandan ibaretti. Kur’ân bir güneş gibi doğunca -hiç olmazsa olumsuz ön yargıları olmayanların nazarında- o güne kadar bütün ufukları karartan küme küme bulutlar dağılıp gitti ve varlığın o güzellerden güzel endamı ortaya çıktı; çıktı ve bütün eşya, okunup zevk alınan bir kitabın paragraf, cümle ve kelimelerine dönüştü.. O’nun sesinin duyulmasıyla gönül gözlerine nurlar indi.. ve ruhlarda köpüren duygular da, o duygulara tercüman olan diller de, ışık türküleri söylemeye başladı.
Evet, gözlerin, gönüllerin onunla aydınlandığı günden itibaren, kâinat ile alâkalı nice bin seneden beri çözüm bekleyen bilmeceler, iç içe problemler, birer birer çözülür hâle geldi ve insan-varlık-Yaratıcı münasebeti ayın on dördü gibi ortaya çıktı; derken, bütün muammalar mânâ urbaları giyerek hikmet yörüngelerine oturdular.
Sağlam bilgi ve sağlam düşüncenin başı Kur’ân; doğru ifadenin, mantikî beyanın esası da yine Kur’ân’dır. O’nun ilk muhatab-ı zîşânı, bütün peygamberlerin efendisi; o Furkan-ı Zîşan da bütün semavî, gayri semavî kitapların sultanıdır.. öncekiler, O’nun gelip geçeceği yollara işaretler koymak ya da bayraklar dikmek için gelmişlerdir; sonrakiler de -biraz da kendi ruhlarının desenine göre- O’na şerh, haşiye ve dipnot düşmek için… eskiler, misalî fotoğraflarında, yeniler de, O’nun vücudî resimlerinde, meydana getirdiği büyük tesir ve inkılâplarda O’nu görmüş, O’nu tanımış; O’na ‘Söz Sultanı’ diyerek saygıyla dillerini tutmuş ve karşısında el pençe divan durmuşlardır. Kur’ân, değişik dalga boyundaki ışık ve renklerini yeryüzüne salarken, kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç ayırmamış ve bütün gönülleri ile O’na yönelmişlerdir.. evet O, bir çağlayan gibi göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sîneler de, bağırlarını O’na açıp, damlasını bile zayi etmemeye çalışmışlardır.
O, bir hamlede en kuytu yerlere bile sesini duyurmuş ve şerare yapan bütün uğursuz hırıltıları bastırmış.. ön yargılı olmayan her düşüncede kevser çağıltıları duygusu uyarmış.. ve fethettiği sînelerde hicran ateşlerini söndürerek, bütün ruhlarda vuslat arzu ve ümidini coşturmuştur. Sopsoğuk tabiatlar onunla hararetlenmiş, ebet arzusuyla yanıp tutuşan gönüller de onunla serinlemişlerdir.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fani dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da Kur’ân’dır. Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır. Bundan dolayıdır ki Kur’ân, ne zaman kendi lisanıyla heyecan köpüren sînelerden yükseliverse, ruhlarımızda âdeta semadan henüz inmiş bir ilâhî sofra ve Cennet’ten gelmiş bir demet turfanda hurma hissini uyarır; ne zaman O, özündeki cevherleri etrafa saçsa, inanmış gönülleri bütün dünyevî servetlere karşı istiğna ufkuna yükseltir. Kur’ân, ilâhî sözlerden nazmedilmiş bir beyan gerdanlığı, ilim feyezanlı beşer idrakinin son durağı ve lâhûtî ibrişimlerden örülmüş bütün varlığın haritasını resmeden incelerden ince bir danteladır. O’nun sesinin duyulduğu bucaklarda söz şeklindeki bütün ifadeler birer hırıltıya dönüşür; onun bayrağının dalgalandığı burçlarda inananların ruhlarına ışık, şeytanların başlarına da taşlar yağar ve oralarda ruhanîler iç içe şehrayinler yaşarlar.
Kudreti Sonsuz, iki cihan mutluluğunu O’nun kılavuzluğuna bağlamıştır. O’nun rehberliğine başvurulmadan kat’iyen hedefe ulaşılamaz; O’nun vesayetine sığınmayan yolcular da dökülür, yollarda kalırlar. Arkasına aldıklarını, şaşırtmadan, yanıltmadan maksada ulaştıran en son, en kâmil söz O’dur.. her zaman, herkes tarafından gayet kolaylıkla tilâvet edildiği hâlde, söylenmesi imkânsız olan da yine O’dur. O’nu kendi derinlikleriyle sînelerinde duyanlar, duyulması gereken her şeyi duyup hissetmiş olurlar. O’nu tam tadıp zevk edenler de, birer “arş-ı Rahman” sayılırlar. Ve onların sesleri, her zaman meleklerin solukları ile iç içedir.
Kur’ân’ın yeryüzünü şereflendireceği güne kadar, gelmiş-geçmiş her nebî, kendi çağını aydınlatacak çerağı O’nun ışık kaynağından tutuşturmuş ve çevresindeki amansız çölleri O’ndan birkaç damla ile cennetlere çevirmiştir.
Hatta, O’nun gölgesinin gezindiğı en karanlık devirler bile, birer altın çağ hâline gelmiştir. Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından farksızdır. O’nun eşiğine başkoymuş olanlar meleklere eş, O’nun aydınlık ikliminde canlı-cansız her varlık da kardeştir.
Kur’ân’ı tam duyabilmiş bir sînenin ilhamları karşısında koca deryalar damla gibi kalır ve O’nun nuruyla aydınlanmış bir dimağ yanında güneş bir mum ışığına dönüşür. O’nun gönüllerimizde duyulan nefesi canlarımıza can ve eşyanın yüzüne çaldığı ziya ile bütün varlık da iç içe Hakk’a bürhandır. O’nun soluklarının duyulduğu en kuytu yerler bile İsrafil’den sur sesi almış gibi birden bire dirilir; O’nu kendi şivesiyle duyan gönüller Cebrail’den nağmeler duymuş gibi gerilir; dirilir ve gerilir, zira ‘Bu Kitap, iman edenler için, onların Rabbleri tarafından basiretleri açan bir hidayet ve bürhandır..’ Evet O, insanî melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet kaynağıdır.
Kur’ân, kat’iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde mahallî risaletler çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutlarını aşmayan, aşamayan diğer beyanlar gibi değildir; O, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikaddan en küçük âdâbına kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir ve O, bu derinliğiyle bugün dahi herkese ve her şeye meydan okuyabilecek güçtedir.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kuranin-sihirli-ufku-1/feed/ 0
“Kötü” Bir Kadının İyilik Hikâyesihttps://caglayandergisi.com/2022/05/02/kotu-bir-kadinin-iyilik-hikayesi/
Bilmiyorum, ne tür zorlamalar veya komplolarla kendini o vadide bulmuştun! Kim bilir kimlerin ne tür bir gadri ile bu kötü yola itilmiştin, bilmiyorum… Fakat bir zulüm toplumunun şekillenişine safha safha şahitlik ettikçe, o batağa nasıl sürüklendiğini tahmin edebiliyorum. Galeyana gelmiş nefisler, kadın bedenini metalaştırdıkça, şehveti kutsadıkça… Zayıf ve çaresizler ateşe doğru itildikçe… Irzlar, namuslar payimal edildikçe… Sana “kötü kadın” diyenler seninle aynı eylemin içinde olmalarına rağmen “kötü erkek” diye anılmadıkça… Sürekli kötülüğü emreden nefislerinin yüzüne tüküremeyenler, çelme takıp düşürdüklerini aşağıladıkça…
Hazreti Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) hikâyeni bize anlatmasaydı seni tanıyor olmayacak, belki de seninle aynı güzergahta yürüyen birinin yolunun Cennet’e çıkabileceğine ihtimal vermeyecektik.
O şefkat Peygamberinin (aleyhissalâtü vesselam) vahiyle biçimlenen kelimelerinde yer bulduğun için biliyorum hikâyenin her asırda yaşanabilir olduğunu. Kendi asrımın karanlığında, ızdırabını daha derinden duyabiliyorum.
Kuyu
Güneş tam tepede, sen gölgesiz bir kuyu başındaydın. Şehrin uzağı, günahın uzağıydı senin için. Toprağın çoraklığı, yüreğinin çoraklığı… Sığınacak limanın yoktu, ama yine de kaçmak istiyordun. Şehirden uzaklaştıkça zulümden de uzaklaşıyor, ama çaresiz, aynı batağa geri dönüyordun.
O suyu kurumak üzere olan kuyuda kendini buluyordun.
Köpek
Her zamanki gibi kahırla indin kuyuya, hararetini dindirebilmek için. Nicedir makûs talihini değiştirecek bir fırsat, belki bir mucize bekliyordun.
Onunla kuyudan çıkınca karşılaştın. Henüz mevcudata Hazreti Mevlâna gibi bakamıyor, “Bütün köpekler Kıtmir’in kardeşleridir.” diyemiyordun.
“Güzel işler insandan uzak olmayan günahları silip giderir. Bu, düşünen ve ibret alanlara bir nasihattir.” (Hûd, 11/114) âyetinin ikliminde olduğunu da bilmiyordun. Yüreğini kaplayan derin bir sızı… Hepsi o kadar…
Köpek suya susamıştı, sen merhamete…
Onun dışarı sarkan dili, sana kendi çaresizliğini hatırlattı. Kusmak istedin. Köpeğin incecik boynuna sarılıp ağladın. Sana reva görülen şeyi haykırmak istedin çölün yalnızlığına. Sessiz çığlıkların boğazına düğümlendi. Çok zahmetliydi kuyuya inip su çıkarmak. Yine de inmek istedin.
İnsanlar sana merhamet etmedi, ama sen bir köpeğe merhamet ettin.
Tevbe
Kendi kalbine yol bulmuş gibiydin. Otuz arşın derinliğe indiğinde bir dala tutunmuş imdat isteyen hayalinle karşılaştın. Siyah beyaz iki fare gördün, tutunduğun dalı kemiren.
“Ey bu yerlerin hâkimi, bahtına düştüm!” diye inledin. Sesin vicdanında yankılandı. Ürperdin. Yeniden, yeniden yalvardın:
“Ey bu yerlerin hâkimi, bahtına düştüm! Ey bu yerlerin hâkimi!”
Kuyudan su çıkarırken içindeki saflık ve temizliği de nefsinin kuyusundan dışarı çıkardın.
Terk
O günah şehrine geri dönmedin.
Bir köpek ki Allah ona seninle imdat etmişti, elbet sana imdat etmek için de bir kulunu görevlendirirdi. Medyen kuyusunun başında Şuayb aleyhisselâmın kızlarının davarlarını sulayan Hazreti Musa gibi, sen de bir gölgeye çekildin ve “Ya Rabbi! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” (Kasas, 28/24) diye dua ettin. Kıtmir’i ve bütün pişmanlıklarını yanına alıp Allah’ın rahmetine doğru yürüdün. Ömrünün sonuna kadar sadık kalacağın imana, itaate ve kulluk şuuruna doğru…
O günden sonra seni bir daha gören olmadı…
İkinci Hikâye
Senin hikâyeni tersinden yaşayan bir kadından daha söz ediyor bize Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). İbadet eden, namaz kılan, ama yaptığı ibadetin, kıldığı namazın onu günahtan alıkoymadığı zalim bir kadının hikâyesi bu.
Senin hikâyen kuyundan çıkışsa, onunki dipsiz bir kuyuya düşüş hikâyesi…
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o kadının bir kediyi hapsettiği için Cehennemlik olduğunu haber veriyor bize. Tıpkı senin bir köpeğe su verdiğin için Cennetlik olduğun gibi…
Ama senin hikâyen köpeğe su vermekle bitmediği gibi, onun hikâyesi de kediyi hapsetmekle başlamıyordu.
“Belki”ler
Belki o da seninle aynı nefs-i emmare şehrinde yaşıyor ve yapılan haksızlıklara alkış tutuyordu.
Belki sırtını kendi zamanının muktedirine yaslamış, meclis kürsüsünden kıyamete kadar lanetle anılacak cümleler kuruyordu.
Belki mazlumlara reva görülen işkenceleri yetersiz bulup “çok merhametli gidiliyor.” diyordu.
Belki komşusunu türlü iftiralarla ihbar ediyor, belki sıfatlar takıp düşmanlaştırdığı kendi öz kardeşinin malına mülküne konmaya çalışıyordu.
Kim bilir?
Bildiğimiz, bir kediyi hapsedip ölümüne sebebiyet verme merhametsizliğine bir kalbin bir anda erişemeyeceği…
Kedi
Ne kediyi bıraktı ki gidip rızkını arasın, ne de ona bir lokma yemek, bir yudum su verdi.
O kedinin miyavlamalarını duymayan bir kalb nasıl olur da mazlumun çığlıklarını duyabilirdi?
O kediyi karanlık bir bodruma kilitleyen, kendi nefsinin zindanından nasıl kurtulabilirdi?
Senin köpeğe verdiğin su, rahmetin bam teline dokunmaktı; onun kediye vermediği su gadabın bam teline dokunmak oldu. Bardak bu son damla ile taştı.
Merhametsizliğin kuruttuğu bir kalbi ruhsuz amelleri yeşertemedi.
“De ki…” diye yankılandı âyet, “İşleri yönünden âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları işlerin karşılıkları hep boşa gidecektir. Hâlbuki kendilerinin güzel güzel işler yaptıklarını sanırlar.” (Kehf, 18/103–104).
Sen ve O
Sen karanlık bir kuyudan çıkmaya çalışanlara örnek oldun, o kendini emniyette sananlara ibret oldu.
Seninle düşene el uzatmayı, Allah’ın rahmetine itimat etmeyi öğrendik; onunla şeklî ve sûrî ibadetlere bel bağlamamayı, adaletten ayrılmamayı…
Anladık dünyayı merhametin kurtaracağını…
O yüzden hikâyelerinizi birbirine ekledik.
Mazhariyetinin büyüklüğünü göstersin diye sizi birlikte yâd ettik.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kotu-bir-kadinin-iyilik-hikayesi/feed/ 0 Talim-i Esmâ ve Tıp
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/talim-i-esma-ve-tip/
Acil dâhiliye nöbetlerine başladığım ilk günlerden biriydi. Acil hastalara yaklaşım ile ilgili epey makale okumuştum, ama gerçek hayat tecrübem olmadığı için heyecanlıydım. Acil servisin kapısı hızlı bir şekilde açıldı ve ağzından kan gelen, genç bir hasta sedye üzerinde içeri girdi. Soğukkanlı olmaya çalışarak hastanın şikayetlerini öğrendim; göğüs ağrısı ve nefes darlığını tarif ediyordu. Tansiyon ve nabız değerlerini öğrendim ve hastayı muayene ettim. Temel kan testlerini, elektro ve akciğer grafisini kontrol ettim. Akciğer filminde, düzgün, sınırlı bir kitle vardı, ama neye bağlı olduğuna bir türlü karar veremedim. Genel olarak tecrübe eksikliğinden, biraz da panik hâlinden, okuduğum bilgileri bir araya getirip bir sonuca ulaşamıyordum. Benden daha kıdemli olan bir doktora danışmaya karar verdim. Hastaya ağız ve genital bölgesinde yara, vücudunda sivilce benzeri lezyonların olup olmadığını sordu. Olumlu cevap alınca, “Bu, Behçet hastalığına bağlı, akciğer ana damarında genişleme ve balonlaşma (pulmoner arter anevrizması).” dedi. Servise yatırdığımız hastanın tedavisine başlandı ve şikayetleri geriledi. Benden kıdemli olan doktor arkadaşın, o kadar bulguyu özetleyip teşhisi koyması, tecrübesiz bir hekim olarak beni etkilemişti.
Sonraki yıllarda çok saygı duyduğum, kalb cerrahı olan bir büyüğümüz, kendi sahasında iyi bilinen bir ders kitabından bahsetmişti. Kitabın ön sözünde, Hristiyan bir yazar, hastaların bulgularının bir araya getirilerek teşhis konulmasının ve buna göre tedavi planlanmasının Cenab-ı Hak tarafından Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) bahşedilen “talim-i esmâ” mucizesinin bir tezahürü olduğunu ifade ediyordu.
Aslında tıptaki birçok gelişme, hastalarda ortaya çıkan bulguların ve tedavi sonuçlarının, tıbba kendini adayan doktorlar tarafından yorumlanması ile elde edilmiştir. Bir örnek verecek olursak, 1940’li yıllarda ilk olarak Hintli bir bilim adamı olan Subbarow tarafından folik asit dediğimiz vitamin izole edilmiştir. İnsanda folik asit eksikliğinin kansızlığa yol açtığı ve folik asit tedavisi ile bulguların düzeldiği gösterilmiştir. Daha sonra, çocukluk çağındaki lösemi hastalarında folik asit eksikliğine benzer bulgular görülmesinden dolayı bu hastalarda da folik asit tedavisi denenmiştir. Fakat sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuştur, zira hastalığın ilerleme hızı, folik asit tedavisi sonrası dramatik bir şekilde artmıştır. Ancak Boston Çocuk Hastanesinde patolog olarak çalışan ve kendini bir yönüyle bu hastaların tedavisine adayan Dr. Sidney Farber, bu trajediyi akılcı bir yaklaşımla bir fırsata dönüştürmüştür. Farber’e göre, folik asit tedavisi, kanser hücrelerinin gelişimini hızlandırıyorsa, folik asidi azaltan bir tedavinin, kanser hücrelerini durdurması gerekirdi. Folik asit aslında hücrenin yaşaması ve çoğalması için kritik önemi olan DNA ve RNA sentezinde temel rol oynayan bir moleküldür ve hızlı bölünen kanser hücreleri için çok lüzumludur. Farber’in teşvikiyle Subbarow, folik asidin sentezini durduran bir molekülü ilaç hâline getirmiştir. Farber ilk olarak 1947 yılında bu ilacı, lösemili çocuklarda kullanmış ve folik asit açlığı oluşturulduğunda, hızla çoğalan kanser hücrelerinin bölünmesinin bozulduğunu ve birçok hastanın iyileşmeye başladığını göstermiştir.[1] Folik asit sentezini durduran ilaçlar hâlen tıpta belli kanser türlerinin ve iltihaplı romatizmaların tedavisinde kullanılmaktadır. Yukarıda anlatılan hastalıklara ve şifaya bakış açısının günümüzde tekrar değerlendirilmesi adına, hastalığı da şifayı da verenin Rabbimiz olduğunu unutmadan kısa bir tefekkür penceresi açmak faydalı olabilir.
Talim-i Esmâ
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, Bakara sûresinin 31. âyetinde geçen “talim-i esmâ” hakikatini tefsir eder.[2] Bir önceki âyette Cenab-ı Hak, insanı yeryüzünde halife olarak yaratacağını ifade buyurmuş, melekler de “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın?” diye sorarak olayın aslını anlamaya çalışmıştır.[3] Üstad, talim-i esmâ mucizesinin, insanın bu hilafete liyakatini meleklere kabul ettirmeye matuf olduğunu zikreder. İnsana bahşedilen hilâfet, Allah’ın (celle celâluhu) hükümlerini icra ve kanunlarını yeryüzünde tatbik etmesi içindir, bu da ilme, dolayısıyla talim-i esmâya bağlıdır. Cenab-ı Hak, Hazreti Âdem’e âlî bir fıtrat, yüksek bir istidat, ulvî bir vicdan vermiş ve onu ihâtalı duygularla donatmıştır. Ayrıca onu bütün eşyanın hakikatini anlamaya namzet olarak hazırlamış ve bütün isimleri kendisine öğretmiştir. Böylece Hazreti Âdem ve nesli, sonrasında gelişecek bütün ilimlerin neşvünema bulmasına uygun bir istidatta ve kabiliyette yaratılmıştır. Talim-i esmâ ile eşyanın hakikatine vâkıf olma kabiliyeti kazanan insan, Allah’ın kâinata koyduğu kanunları keşfedebilmiş, mekanizmaları çözebilmiştir. Bu sâyede çok değişik ilim dalları gelişmiş ve insanlık maddî ve manevî anlamda terakki etmiştir.
Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar adlı eserinde M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hadisede muhatabın sadece Hazreti Âdem değil, bütün insanlık olduğunu ve ona öğretilen şeylerin hepsinin bir nüve mahiyetinde olduğunu ifade eder. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın onun özüne yerleştirdiği ihtiyaç ve zaruret hisleri ve benliğine koyduğu öğrenme arzusu sayesinde hem isimleri hem de onların müsemmalarını, yani tekabül ettikleri şeyleri belleme kabiliyetinin olduğunu dile getirir.[4]
Kur’ân-ı Kerim’de “talim-i esmâ” şeklinde anlatılan ve Hazreti Âdem’in meleklere rüçhaniyetine ve halifeliğine sebep olarak gösterilen hâdisenin, insanın bilgileri ve olayları birleştirip sonuca gitme ve devamlı yenilikler geliştirme özelliğine işaret ettiği söylenebilir. Cenab-ı Hakk’ın Hazreti Âdem’e lütfettiği bu kabiliyet sayesinde insan hem nesnelerin isimlerini öğrenmiş hem de kâinatta cereyan eden olayların sebep netice münasebetini, oluş mekanizmalarını anlayarak yeni terkiplere ulaşmış ve sürekli yenilikler ortaya koymuştur. Neticede, kâinatta geçerli olan tekvinî emirlerin ve kanunların insanlar tarafından keşfedilmesi ve bunlara dayanarak teknolojik yeniliklerin geliştirilmesi, bu mucizenin bir yansımasıdır. Buna göre insan yerçekiminin varlığını ve suyun kaldırma kuvvetini bulurken veya uzaya giderken aslında hep bu mucizenin gölgesinde seyahat etmiştir. Bediüzzaman, insanın mazhar olduğu bütün ilmî ve fennî gelişmelerin, “talim-i esmâ” ile ifade edildiğine dikkat çeker.[5]
Elmalılı Hamdi Yazır ise talim-i esmâ hâdisesinin, terbiye sırrı hükmünce, birdenbire değil, tedricî olarak cereyan ettiğini ifade eder. İsimlerden maksadın ise sadece lisan değil, eşyanın özellikleri ve onlardan hâsıl olan ilim olduğunu belirtir. Hazret kendi yorumunda, ilmin yanında kelâm-ı nefsi olan zihnin de kastedildiğini dile getirir. Ayrıca talim-i esmânın, Hazreti Âdem’in yeryüzündeki hilâfetinin eseri değil, sebebi olduğunu vurgular.[6]
Cenab-ı Hak, mükemmel sanatlarıyla tezyin ettiği kâinatı, takdir ve tefekkür edecek mütalaacıları ister.[7] Bunun sonucu olarak diyebiliriz ki kâinata ve insana yerleştirilen sırlar, hakikati arayan âlimler ve bilim insanları tarafından büyük ölçüde keşfedilecektir ki değeri anlaşılsın, takdir edilsin. Kur’ân bu durumu anlatırken insanlığın bir gün âfâkî ve enfüsî tefekkürleri sayesinde kâinata yerleştirilen âyetleri göreceğini ve Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunu haykıracağını zikreder.[8]
Peygamber Efendimize (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen ilk vahyin “Oku!” olması da bu meyanda dikkat çekicidir. Bir yönüyle Cenab-ı Hak, ilk peygambere öğrettiği isimlerin, rüçhaniyet ve halifelik sırrına mazhariyet için ihsan ettiği bütün istidatların, son peygamber olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından kâmil mânâda okunmasını ve hayata geçirilmesini emretmektedir.
Dipnotlar
[1] Anand N. Malaviya, “Landmark papers on the discovery of methotrexate for the treatment of rheumatoid arthritis and other systemic inflammatory rheumatic diseases: a fascinating story”, Int J Rheum Dis, 2016, 19:844–51.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 207.
[3] M. Fethullah Gülen, “Şeytanî Bir Mırıltı: ‘Ben kendime yeterim!’, 24 Haziran 2013, Herkul Nağme, www.herkul.org/herkul-nagme/340-nagme-seytani-bir-mirilti-ben-kendime-yeterim/
[4] M. Fethullah Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 54.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 279.
[6] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul: Eser Neşriyat, 1992, s. 297–312.
[7] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 187.
[8] Fussilet, 41/53. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-4, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 162.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/talim-i-esma-ve-tip/feed/ 0
Küllî Kaidelerhttps://caglayandergisi.com/2022/05/02/kulli-kaideler/
Fark etmek, yeni bir dil öğrenmek gibidir. Sembollerin neye işaret ettiğini bilenler, şekillerin ötesine geçerek anlam dünyasına ulaşır, mesajları alır, işaretleri okur ve iletişim kurarlar. Fark etmek bir nakşı, deseni, mânâyı ve özü görmektir. Zaman ve mekânla sınırlı olmayan kalbimiz ve ruhumuzu tatmin eden şey nur, feyiz, öz ve mânâdır.
Bedenimiz bir kelime, ruhumuz ise onun mânâsıdır. Dünya bir kabuk, ahiret onun özüdür. Madde beden, nur ise maddenin ruhudur. Beden ruhsuz yaşayamaz, ama ruh bedenden bağımsız da varlığını devam ettirebilir.
Mânâsız lafızlardan, ruhsuz bedenlerden, özsüz kabuklardan ve nursuz maddelerden sıkılan kalbimiz ve ruhumuz; insan, hayat ve kâinata ve bunlar arasındaki ilişkilere bir anlam vermek ister. Bu anlamla hayat kıymet kazanır ve fâni dünyanın yükleri hafifler.
Küllî kaideler, zaman ve mekânla kayıtlı olmayan hükümlerdir. Bu yüzden selim bir kalb ve ruhta hemen karşılıklarını bulurlar. Bu bedihî kaidelerin geçerliliğini her zaman ispat etmeye de gerek yoktur, zira hükümleri aşikârdır. İnsan olmak, insaflı olmak ve vicdan sahibi olmak; bu ilkelerin hükümlerini tasdik etmek için yeterlidir.
Prensip merkezli yaşamak, yaratılış kanunlarına uygun yaşamaktır. İnsanî hakikatimiz ancak semavî, fıtrî ve müşterek değerler ve prensiplerle tadil edildiği zaman aşırılıklardan kurtulur, dinamik bir dengeye kavuşur ve huzur bulur. İlkesiz bir hayatta sükûnet ve bereketten bahsedilemez.
Mesela vicdanî bir düstur olan “iktisatlı yaşama”, ferdî ve içtimaî hayatın dengeli ve sağlıklı olması için elzemdir. İktisat; mânâyı, hikmeti, hürmeti ve kıymeti çağrıştırır. İsraf ise ciddiyetsizliği, saygısızlığı ve hor görmeyi… İktisatlı olanlar kanaatkârdır; nimetin kadrini bilir ve her mevsim meyve verirler. Müsrif fertler ve toplumlar ise ömürlerini heder ederler.
“İktisat” gibi düsturları benliğe mal etmek, küçük yaşta kazanılmaya başlayan ve ömür boyu devam eden alışkanlıklara vâbestedir. Çocukluk yaşlarında kaynak ve malzemeleri iktisatlı kullanmaya alışan kişiler; gençlik ve yetişkinlik çağlarında da bütçelerini, zamanlarını, enerjilerini, entelektüel sermayelerini ve bilgi kaynaklarını bereketlendirmeye gayret ederler. Sünnet-i Seniyyenin hikmetlerinden biri de insana küllî kaidelere riayet etme alışkanlığı kazandırmasıdır.
Küllî kaidelerden farklı alanlarda istifade edilir. Mesela Fıkıh ilminde ve hukukta, bu kaideler bilhassa nazara alınır. Mecelle’deki hükümler bu tür kaidelerdir: “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.” “Şek ile yakîn zâil olmaz.” (Şüphe, kesin bilginin yerine geçmez); “Berâet-i zimmet asıldır.” (Aksine bir delil bulunmadığı müddetçe kişi suçlu ve yükümlü olmaz).[1]
Bu kaidelerin vazedilmesinde öncelikli hedef, istidlâl (delillere dayanarak hükme varmak) değil, kaideler vesilesiyle meselelere âşina olmak ve onları zihinde tutmaktır.[2] Bu yüzden Osmanlı mahkemelerinde, bir kanun maddesi gösterilmeden yalnız Mecelle’nin küllî kaidelerine dayanılarak verilen hükümlerin temyizde bozulduğu da kaydedilir.[3]
Küllî kaidelerin istisnaları olabilir. Bu istisnalar, ya başka bir kaidenin ruhuna daha uygundur veya fert ve cemiyetlerin menfaat ve ihtiyaçlarına istinat eden hususiyetler söz konusudur.[4]
Her doğruyu her yerde söylemek doğru olmadığı gibi, her kaideyi her konuda icra etmek de doğru olmaz.
Küllî kaidelerin mutlak değil genellikle geçerli olmaları ve bazen istisnalarının bulunması, onların değerini azaltmaz. Çünkü bu kaideler olmasaydı, fıkhî hükümler çok defa zihinde temel bir esasa dayanmaksızın, görünüşte birbiri ile tearuz etmiş karışık fürû meseleler olarak kalacaktı. Aynı zamanda toplayıcı bir illet olmayacak ve hükümler arasında mukayese imkânı bulunmayacaktı.[5]
Kısacası küllî kaideleri, parçaları bütün içinde değerlendirmemize, bütüncül bir bakış açısıyla hükümler vermemize yardımcı olan düsturlar olarak görebiliriz.[6]
Tefsir ilminde istifade edilen çok sayıdaki kaideye birkaç misal ise şu şekildedir:
“Tefsirde tek doğru yoktur. Kur’ân âyetlerinin taşımış oldukları mânâlar, Arapçanın zenginliği sebebiyle, farklı yorumlanmalara müsaittir. Aslında bu yorumlar genellikle şekil yönüne bakan ihtilâfa girer. Yorumlar da birbirini nakzedici değil, tamamlayıcı özelliktedir.
Modern bilimler Kur’ân’ı tefsir eder. Çünkü her ikisi de Cenab-ı Hakk’ın eseri olarak birbirini tamamlar. Bu itibarla Tefsir, tabiat bilimleri ve beşerî bilimlere hizmet eder, bu bilimler de Tefsir’e.”[7]
Küllî kaidelere benzeyen düsturlar da istikamet içinde bir ömür geçirmek için rehberlik yapar. Mesela Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin şahsî düsturlarından bir kısmı şu şekildedir:
Kanaat
İktisat.
Şefkat.
Hürriyet.
Hilesizlik
İstiğna (gönül tokluğu; minnet altına girmeme).
Siyasetten uzak durma ve asayişe ilişmeme.
Kazaya rıza, kadere teslim ve Cenab-ı Hakk’a tefviz-i umûr.
“Sırran tenevverat” hareket etme (gürültü çıkarmadan, gıpta damarlarını tahrik etmeden, acelecilik ve hırs göstermeden, fıtrî süreçlere hürmet ederek ve aktif sabırla sebeplere riayet ederek gelişme).[8]
Sözlü veya riyazî kaideler, İlahî isimlerin ve Sünnetullah’ın cilvelerini yansıttığı için değişik sahalara tatbik edilebilir. Mesela mimar ve tasarım teorisyeni Christopher Alexander, farklı sanat eserleri yanında Selçuklu kilimlerindeki nakışlardan ve tenasüp kaidelerinden de ilham alarak “isimsiz keyfiyet” kavramını öne sürmüş ve bu minvalde mimarî tasarımlar yapmıştır.[9] Daha sonra bu uygulamasından ilham alınarak yazılım mimarisinde optimizasyon çalışmalarının yapıldığı da görülmüştür.[10]
Yatırımcı ve hayırsever John Templeton (1912–2008) servetinin önemli bir bölümünü maneviyat çalışmaları ve ilmî araştırmalara vakfetmiştir. 1973’ten beri her yıl yaklaşık 1,5 milyon dolarlık Templeton Ödülü, ciddi bir vukuf geliştirerek, keşifte bulunarak veya uygulamalı çalışma yaparak hayatın manevî buudunun tasdik edilmesine sıra dışı katkıda bulunan bir şahsiyete verilmektedir.
John Templeton’un, Hayatın Âlemşümûl Kanunları: 200 Daimî Manevî Düstur isimli eserinden bazı prensipler:
Şükür, nimete vesile olur.
İnsan anlamadığı şeyden korkar.
Hikmet hatalardan doğar. Kusurlarınla yüzleş ve öğren.
Güzel düşünceler, güzel bir ruh doğurur.
Şevk başarıyı kolaylaştırır.[11]
Stephen Covey (1932–2012), başarılı kişi ve kuruluşları inceleyerek kaleme aldığı Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı isimli eserinde bahsettiği prensiplerin ziraat kanunlarına benzediğini vurgular:
Sorumluluk alarak müspet hareket et.
Akıbeti düşünerek işe başla.
Öncelikleri tespit et.
Hayatı cidal olarak görme.
Anlaşılmak istiyorsan, önce anla.
Ekip dayanışması içinde ol.
Kendini yenile.
Daha sonra neşrettiği bir kitapta, sekizinci alışkanlığı, “kendi sesini (her insanın dünyadaki eşsiz kıymetini ve fıtrî vazifesini) keşfetmek ve başkalarının da bu sesi keşfedebilmesi için onlara ilham vermek” olarak tanımlar. Alışkanlıklara sahip olmak için şevk içinde olmak gerektiğinin de altını çizer.[12]
“Sistem Düşüncesi” alanında ciddi eserler veren Peter Senge’in, kurumların “öğrenen kurum” hâline gelmesi için dikkat çektiği 11 kanun ise şu şekildedir:
Bugünün problemleri, dünün çözümlerinden kaynaklanır.
Ne kadar sıkı yüklenirseniz, sistem de size benzer bir direnç gösterecektir.
Davranışlar, kötü sonuçlardan önce iyi sonuçlar doğurur.
Bir problemin kök sebeplerine inmeden, kısa yollar kullanarak o problemi çözmeye çalışmak, sorunu büyütür.
Bazı çözüm girişimleri, mevcut sorunu daha da kötü bir hâle getirebilir.
Daha hızlı olmaya çalışmak, sonucu geciktirebilir. (Acil bir durumda, kalabalığın paniğe kapılması, binayı terk etme süresini uzatabilir).
Sebep ve sonuç, zaman ve mekânda, mutlak bir determinizm şeklinde ilişki içinde değildir.
Küçük değişiklikler büyük sonuçlar doğurabilir, ancak en yüksek kaldıraç gücüne sahip olanlar, çoğu kez en az göze görünür olanlardır.
Hem pasta yapabilir hem de onu yiyebilirsiniz, ama aynı anda değil. (Tohum ekme ile hasat aynı anda olmaz, sabırlı olmak gerekir).
Bir fili ikiye bölmekle iki küçük fil elde edilmez.
Başkalarına kabahat yükleyerek sorumluluktan kaçılmaz. (Biz, problemlerimizle birlikte tek bir sistemin parçasıyız).[13]
Yeni çalışma kültüründe, her zaman daha çok maaşın, daha çok motivasyon ve tatmin anlamına gelmediği görülmektedir. Bilhassa şu üç prensibin, kıdemli çalışanları motive ettiği tespit edilmiştir:
Müstakil olma: Talimat alma yerine, iç dünyasından kaynaklanan bir sevk ve şevkle, bir problemi çözme veya ciddi bir katma değer üretme. (Bazı şirketler, mühendislerini mesailerinin %20’sinde tamamen serbest bırakır. Yeni buluşların yaklaşık yarısı, bu dönemlerde yapılır).
Uzmanlık: İhtiyaç duyulan, mühim bir konu hakkında derin bir vukufa sahip olma ve bu alanda kabiliyetleri geliştirme.
Gaye: Şahsi menfaat ve maksatların ötesinde ulvî bir hedefe kilitlenme.
Bu prensiplere riayet edildiğinde, üretkenliğin arttığı, çalışanların kendilerini daha fazla adadığı, daha çok tatmin söz konusu olduğu için iş değiştirenlerin sayısının azaldığı görülmektedir.[14]
Babasının Montreal’deki tekkesinde anlatılan hikâyeleri dinleyerek büyüyen Kanadalı yazar Emily Esfahani Smith, Mânânın Gücü isimli kitabında, süflî arzuları tatmin ederek kendini iyi hissetme yerine, manevî istidatların inkişafına ve hayatın mânâsına, yani faziletli olma ve ahlaklı davranmaya öncelik vermenin önemini anlatır.[15] Smith, daimî bir itminan ve memnuniyet için dört şeye bilhassa dikkat çeker:
Aidiyet: Yabancılaşma ve yalnızlaşmayı önleyen bir “birliktelik ruhu” hissetme.
Gaye: İnsanın manevî buudunu inkişaf ettiren önemli ve kıymetli bir mefkûreye gönül verme.
Aşkınlık: Benliğin ötesine geçebilmeye yardımcı olan hisleri canlandırma (Mesela, 100 metrelik okaliptüs ağaçlarını bir dakika seyreden öğrencilerin, daha az “ben merkezli” ve daha çok cömert davrandıkları tespit edilmiştir).
Hikâye anlatımı: Her insanın hayatı farklı bir hikâyedir. İnsan, ömrünü gözden geçirerek hikâyesini defalarca anlatır ve yaşadıklarını mânâlı bir bütün olarak görmeye çalışır.[16]
Özetle, insaniyet; vahyin feyzinden, kolektif şuurdan ve ilmî çalışmaların tespitlerinden istifade ederek fıtrata ve vicdana uygun olduğu için hemen herkesin benimsediği kurallar ve prensipler geliştirmiştir.
İnsan, hayat ve kâinat ilişkisindeki bütün küllî kaidelerin özüne vâkıf olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her kaideyi yerli yerinde kullanmıştır: “Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere bağlayan O’dur (sallallâhu aleyhi ve sellem).”[17]
Dipnotlar
[1] Kuyucaklızâde Mehmed Âtıf Efendi, Mecelle-i Ahkam-ı Adliye: Küllî Kaideler Şerhi, İstanbul: Hikmetevi Yayınları, 2020.
[2] Ali Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye), İstanbul: Hikmet Yayınları, 1982, s. 18.
[3] Prof. Dr. Mustafa Baktır, “İslâm Hukukunun Genel Prensipleri”, Ekev Akademi Dergisi, sayı: 34, 2008, s. 210.
[4] Ali Himmet Berki, Hukuk Tarihinden İslâm Hukuku, Ankara: Diyanet İşleri Reisliği Yayınları, 1955, s. 56.
[5] Ahmed b. Şeyh Muhammed ez-Zerkâ, Şerhu’l-Kavâidi’l-Fıkhiyye, Dımeşk, 2012, 2:949; Prof. Dr. Mustafa Baktır, “İslam Hukukunda Küllî Kâideler”, Yeni Ümit, sayı: 68, 2005.
[6] Ali Ünal, Risale-i Nur’da Küllî Kaideler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2012, s. viii.
[7] Prof. Dr. Suat Yıldırım, “Tefsirde Küllî Kaideler Kitabı”, Yeni Ümit, sayı: 102, 2013; Doç. Dr. A. Cüneyt Eren, Tefsir Okumalarına Giriş: Küllî Kaideler, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013.
[8] Bediüzzaman Said Nursî, Hizmet Rehberi, İstanbul: Envar Neşriyat, 2006.
[9] Christopher Alexander, A Foreshadowing of 21st Century Art: The Color and Geometry of Very Early Turkish Carpets, Oxford: Oxford University Press, 1993.
[10] ‘Leg kwaliteit van software vooraf vast!’, www.agconnect.nl/artikel/leg-kwaliteit-van-software-vooraf-vast
[11] John Templeton, Worldwide Laws of Life: 200 Eternal Spiritual Principles, London: Templeton Foundation Press, 1998.
[12] Stephen R. Covey, The 8th Habit: From Effectiveness to Greatness, New York: Simon & Schuster, 2007.
[13] Peter Senge, Beşinci Disiplin, çev. Ayşegül İldeniz, Ahmet Doğukan, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993.
[14] Dan Pink, “The Puzzle of Motivation”, TEDGlobal, Temmuz 2009, www.ted.com/talks/dan_pink_the_puzzle_of_motivation
[15] Emily Esfahani Smith, The Power of Meaning: Crafting a Life That Matters, New York: Crown, 2017.
[16] Emily Esfahani Smith, “There’s more to life than being happy”, www.ted.com/talks/emily_esfahani_smith_there_s_more_to_life_than_being_happy
[17] M. Fethullah Gülen, “Vilâdetin Çağrıştırdıkları”, 18 Kasım 2018, www.herkul.org/kirik-testi/kirik-testi-viladetin-cagristirdiklari-3
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kulli-kaideler/feed/ 0 Nebevî Tebliğ Metodu: İhsan, Tebliğ ve Alâka
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/nebevi-teblig-metodu-ihsan-teblig-ve-alaka/
Spot: Nebevî ahlakın temel esprisi, çevremizdeki her insana ayırım gözetmeksizin ihsanda bulunma, İslâm’ın güzelliklerini başkalarına doğru kaynaklardan anlatma ve herkesle tek tek ilgilenmedir. Tebliğde “ihsan ufkunu yakalamak için bire bir alâka” diye de özetleyebileceğimiz üç önemli hakikat; ihsan, tebliğ ve ferdî alâkadır.
Peygamberlerin, asfiya ve evliyanın hayatlarının bir döneminde mağara, hapishane veya farklı bir eğitim dönemi vardır. Bu dönem, yüklenecekleri büyük vazifeye hazırlıktır. Allah Teâlâ (celle celâluhu) o büyük insanları toplumun içinde bulunduğu menfi inanç ve ahlaktan uzaklaştırarak adeta bir uzlete alıp manevî beslenmeye tâbi tutar. Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında bu dönem “tahannüs” olarak adlandırılan Nur Dağı dönemi iken, Hazreti Musa (aleyhisselâm) için kayınpederinin yanında geçirdiği eğitim dönemi, Hazreti İsa (aleyhisselâm) için de gaybubet günleri denebilir. Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) için de hapishane, sonradan îfâ edeceği vazifeler için hazırlık dönemidir.
Yusuf sûresi, Kur’ân-ı Kerim’de bir peygamberin hayatının kronolojik olarak anlatıldığı tek sûredir. Kur’ân, Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) kıssasını, “kıssaların en güzeli” olarak tavsif ederek dikkatlerimizi bu peygamberin hayatına çeker. Ancak onun hayatı, sıradan bir biyografi olmayıp her dönemin insanı için pek çok açıdan alınması gereken dersler ve ibretlerle doludur. Şüphesiz ki bunlardan biri de Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm), inandığı güzellikleri etrafındaki insanlara tebliğde bulunması ve bu vazifeyi yaparken kullandığı usuldür.
Sûrenin 36–42. âyetlerinde anlatılan Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hapishanedeki arkadaşlarına tebliği, kıyamete kadar gelecek Müslümanlara tebliğ yöntemi açısından önemli prensipleri içerir. Hazreti Yusuf’un hapishanedeki arkadaşları iki gençtir. Bunlar, bir vakit gördükleri rüyalarını, güvendikleri ve yakın hissettikleri Hazreti Yusuf’tan yorumlamasını isterler ve bu taleplerinin sonunda da “Çünkü biz seni iyilik yapan bir kimse olarak görüyoruz.” derler.
Hazreti Yusuf ve arkadaşları arasında geçen diyaloglara dikkat edildiğinde anlaşılan odur ki Hazreti Yusuf (aleyhisselâm), hapisteki arkadaşlarıyla çok iyi geçinen, ahlak ve davranışlarıyla müspet anlamda onların dikkatlerini çeken, güven ve sempatilerini kazanan ve onlara hep iyiliklerle yaklaşan bir “muhsin”dir.
Yukarıdaki âyetlerden önceki konu ise, vezirin hanımının Mısır kadınlarını saraya davet edip dillere düşen tavrının altında yatan sebebi göstermek istemesidir.
Kadın, sarayda mükellef bir sofra kurdurur. Daha sonra da Hazreti Yusuf’u kadınların huzuruna davet eder ve “İşte beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan kâm almak istedim, ama o iffetli davrandı.” der.
Kur’ân’ın karakterleri konuşturmasından anlaşılacağı üzere, Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) hapse girerken vezirin hanımı, o iffet timsalinin suçsuz olduğunu ikrar etmişti. Bu gerçeğin de hapiste bilinmemesi mümkün değildi. Bütün hapishane, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hapse suçsuz yere girdiğinde müttefik idi. Hem saraydan gelmiş olması hem de suçsuzluğunun vezirin hanımının ikrarı ile teyidi, hapishanede Hazreti Yusuf’u (aleyhisselâm) çok önemli bir konuma getirmiş olsa gerektir. Aynı zamanda Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hapishane arkadaşlarına, maddî ve manevî ihsanlarda bulunmasından anlaşılıyor ki Kur’ân aslında bu iki genci, hapishanedeki diğer arkadaşlarının temsilcisi olarak konuşturmuştur.
Burada ilk karşımıza çıkan arkadaşlarının Hazreti Yusuf’a (aleyhisselâm) hitap ederken kullandıkları “muhsin” ifadesidir. H-S-N (güzel olmak) kökünden gelen bu kelime, bir şeyi güzel ve iyi kılmak anlamına gelen ihsan kelimesinden türemiş bir sıfattır. Bir şeyi iyi ve en güzel şekilde yapan ve yerine getiren demektir. Bu kelime, fizikî ve ahlakî güzellik ile birlikte iyiliği ifade eder. Dinî literatürde ise muhsin, “ihsan eden, iyilik eden, kerim, cömert” anlamlarına geldiği gibi, aynı zamanda “Allah’ı görür gibi O’na ibadet eden” mânâsına da gelir. Burada birinci mânâ daha öncelikli olsa da hapishane arkadaşları Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hapishanedeki durumuna muttali olabileceklerinden, ikinci mânâ da düşünülebilir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm), “Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub’un (aleyhimüsselâm) dinine tabi oldum.” demesi de onun aynı zamanda bir peygamber oğlu olarak dinini tastamam yaşadığının da farklı bir göstergesidir.
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Bir Sorgulama” başlıklı makalesinde, Allah’ın ihsan ettiklerinin ihsan edilmesi gerektiğini veciz bir şekilde anlatır:
“Allah’ın sana ihsan ettiklerini sen de saç cömertçe etrafına; saç ki insanı insanlara, Cennet’e ve Allah’a yaklaştıran en sırlı formül civanmertliktir. Bu formülü ruhuna mal edip kullanabilirsen, mezhebi kin, nefret, düşmanlık olan en kaba ruhlar bile, bir gün mutlaka senin atmosferine girebilmek için kuyruklar oluşturup bekleyeceklerdir.”[1]
Hapishanedeki iki genç, gördükleri rüyalarının yorumunu Hazreti Yusuf’tan (aleyhisselâm) sorarlar. Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) ise doğrudan sorularına cevap vermeden önce, bizlere nebevî tebliğ metodunu öğretir. Sorunun cevabına geçmeden önce Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) muhataplarına nasihatte bulunur, aklî ve naklî delillerle onları tevhide davet eder, şirkten sakındırır ve Kur’ân’ın “ed-dînu’l-kayyim” olarak adlandırdığı dosdoğru dini tarif eder. Hazreti Yusuf (aleyhisselâm), nebevî ahlakın bir yansıması olan “muhsin” sıfatının muhatapları tarafından tasdik edilmesinden sonra tebliğe başlar.
Âyetin devamında, üçüncü sırada yapılması gereken çok önemli bir husus daha karşımıza çıkmaktadır ki o da problemlerin bire bir çözümüdür. Kur’ân “ahadüküma” ifadesini kullanır ki bu da “sizden biri” demektir. Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) muhataplarının isteklerine tek tek cevap verir. Âdeta her fidana can suyu verir.
Kur’ân’da verilen sıra; ihsanda bulunma, tebliğ ve ardından problemleri tek tek çözme şeklindedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve bütün peygamberlerin hayatlarının satır aralarında aynı sırayı görmemiz mümkündür.
Bu üç kavramı düzgün bir hat şeklinde düşünmek yerine, birbirini takip eden bir daire gibi düşünmek daha gerçekçidir. Yani ihsandan sonra tebliğ, tebliğden sonra da fert fert ilgilenme ve tekrar ihsanda bulunma…
Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) hapishaneden çıktıktan sonra insanların hayatına doğrudan tesir eden bir vazifeye talip olmuştur. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) vazifesini hayatta icra ettiğini âyetlerden hissederiz. Yani o, sahada ve işin tam ortasındadır. Sûrenin satır aralarında Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) odasına çekilip emir veren bir vezir değil de işin bizzat ortasında bir idareci olarak karşımızda durur.
Dünyada bazı hadiseler zahiren çirkin ve istenmeyen durumlar gibi gelse de aslında hepsinin arka planında pek çok hikmet vardır ve anlaşılmaları da zaman alır. Hatta bunların bazılarının hikmetlerini Allah dünyada değil de âhirette gösterir. Çünkü hikmet ağacının kökü, gayb alemlerinde olup meyveleri şehadet alemine dökülür; meyvelerin olgunlaşıp dökülmeye yüz tutması için de zaman gerekir.
Ashab-ı Kehf de dışarı çıkacağız diye o mağaraya girmişti. Allah aktif hizmet ettikleri dönemdeki gibi onların sevaplarını hasenat defterlerine yazmıştı. Aynen öyle de günümüzde hapishanede, gaybubette veya bulunulan beldelerde kısıtlı imkânlarla bir şey yapılmıyor denilebilir. Allah sonsuz rahmetiyle o pasif zannedilen zamanlar için, en aktif olduğunuz dönemlerdeki sevapları verebilir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken önemli nokta, içinde bulunulan zaman ve şartların en uygun biçimde değerlendirilmesidir.
Müminler için Kur’ân ve onun açılımı olan Sünnet temel rehberdir. Kur’ân’ın haber verdiği ve üzerinde önemle durduğu gerçekler, kıssalar, emir ve yasaklar ne kadar doğru ve net bir şekilde anlaşılıp tatbik edilirse, dünya ve âhiretteki saadet ve başarı da o nispette olur. Kur’ân ve Sünnet’ten habersiz bir hayat asla başarı sağlayamaz; dünyevî başarı sağlar gibi gözükse de sonuçları itibarıyla kadük kalacağı unutulmamalıdır.
Evrensel hakikat olan Kur’ân ve onun açıklayıcısı olan Sünnet, her zaman ve mekânda, her türlü durumda kulaklara neler neler fısıldar. Ancak bunun için şüphesiz, Kur’ân’ın bütünü, sûreleri, âyetleri ve kelimeleri, hatta harflerine gizlenmiş zengin mânâların dikkatlice okunup anlaşılması gerekir. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri dahi kalbin süveydasıdır.”[2]
İlahî mesajlar azamî dikkat ister; mânâların merkezi ise kalbdir. İnsanın görmesini sağlayan iki farklı aracı vardır. Bunlardan biri basar, diğeri de basirettir. Basar gözün görmesi, basiret de kalbin görmesidir. Kur’ân, nazeninlerden nazenindir. Kur’ân mehcur bırakılmaz, azamî dikkat edilirse, içinden bize hayat rehberi olacak, inci ve mercan gibi birçok düstur çıkacaktır.
Nebevî metotlar en parlak işaret levhalarıdır. Bu levhaları takip ettiğimizde kendimizi sırat-ı müstakim üzere ve aynı zamanda diğer insanlara rehberlik yapacak ümmet-i vasat olacak kıvamda bulabiliriz.
Zaman ve şartlar değişse de semavî ve fıtrî hakikatler değişmez. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hayatından zaman ve mekânın eskitemediği hakikatleri bize Kur’ân haber vermiştir. Kolaycı bir yaklaşımla “Ben söyledim, vazifemi yaptım.” değil; “Vazifem yeni başlıyor. Mademki bir şeyler anlattım, takip etmeliyim; insanların sıkıntılarını çözebilmek için çaba sarf etmeliyim.” anlayışı tebliğde esas alınmalıdır.
Dipnotlar
[1] M. Fethullah Gülen, Işığın Göründüğü Ufuk (Çağ ve Nesil-7), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 250.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemât, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 61.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/nebevi-teblig-metodu-ihsan-teblig-ve-alaka/feed/ 0 Hakperest Düşünürlerin Tasdikleri
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/hakperest-dusunurlerin-tasdikleri-2/
Ve Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun Peygamberidir
Annemarie Schimmel
“Araplar hitabette ne kadar mahir de olsalar ve zengin edebiyatları ne denli mükemmel de olsa, Kur’ân ile mukayese edilebilecek bir söz söylemeleri mümkün değildi.”[1]
“Sünnet sayesinde İslamî hayat tarzında birlik sağlandı ve bu birlik güçlendi, çünkü “doğruluğun ışığı” diye adlandırılan Peygamber’e uymak, Müslümanların asıl karakteristik vasfı olmuştur. Kendisine model olarak Hazreti Muhammed’i almış ve ona benzemeye kendini adamış olan bir Müslüman Allah’a şöyle yakarır: ‘Kulun ve Resûlün Muhammed Senden ne dilerse onu dileriz; o Sana nasıl sığındıysa biz de Sana öyle sığınırız.’”[2]
“Fiziken ideal güzelliğin sembolü olarak Allah tarafından mükemmel olarak yaratılan Hazreti Muhammed’deki güzellik, huy güzelliğinin dışa yansımasıydı. Peygamber’in ahlakının nasıl olduğu sorulduğu zaman eşi Aişe şöyle cevap vermişti: ‘Onun ahlakı Kur’ân’dı.’ … İslam Peygamberine karşı asırlarca olumsuz duygular besleyip önyargılı olan Avrupalı okur, bütün kaynaklarda onun ne kadar alçak gönüllü ve yumuşak huylu olduğunun vurgulanması karşısında muhtemelen hayrete düşecektir.”[3]
“Hazreti Muhammed bütün varlıklara karşı sevgi doluydu. Özellikle çocukları sever, sokakta rastladığı çocukları öper ve onlarla oynardı.”[4]
“Bütün modernleşme çabalarına rağmen, Peygamber’in doğumunu terennüm eden o eski zarif şarkılar söylenmeye devam etmekte ve Hazreti Muhammed’in yüceltilmesi bahsinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu manzumeler daha çocuk yaşta iken ruhlara aşılanmakta ve Müslümanların iman dünyasının dokunulması imkânsız bir kısmını oluşturmaktadır.”[5]
“Hem halk ozanları hem de elit zümrenin edebiyatçıları onlara ebedi hayatın kapısını açacak olanın Peygamber olduğunu iyi bilmektedirler. Mevlâna Celaleddin Rumî’nin şu ibaresi buna bir delildir:
‘Bütün dünyanın gururu olan Mustafa bizim kervanımızın başıdır.’
İndus vadisindeki ve Anadolu’daki ozanlar kendilerine Mekke yolunda önderlik edecek olan kervancı başını veya kırılgan hayat gemisini bütün derinliklerden ve girdaplardan aşırtarak huzur ve barışın uzak sahiline yanaştıracak olan kılavuza methiyeler yağdırmaya devam ettiler. Bengalli bir halk ozanı da duygularını şöyle ifade ediyor:
Bir daha asla senin gibi
Merhametli bir dostum olmayacak.
Sen Allah’ın dostusun, ve
Hakikatin uzak sahiline giden
Geminin dümeni sendedir.
Sen olmasaydın eğer,
O kıyıdaki dünyayı asla göremezdik…”[6]
Dipnotlar
[1] Annemarie Schimmel, Ve Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun Peygamberidir: Peygamber’e İslam inancında Gösterilen Hürmet, İstanbul: Profil Yayıncılık, 2008, s. 30.
[2] A.g.e. s. 37.
[3] A.g.e. s. 46.
[4] A.g.e. s. 51.
[5] A.g.e. s. 157.
[6] A.g.e. s. 219.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/hakperest-dusunurlerin-tasdikleri-2/feed/ 0 Böcekleri Küçümsemeyelim
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/bocekleri-kucumsemeyelim/
Hayvanlar âleminin en kalabalık grubu olan böceklerin yeni keşfedilen bazı özelliklerinden bahsetmeden önce bir menkıbeyi hatırlatmak faydalı olacaktır. Objektif bir şey olmasa bile hikâyenin ortaya koyduğu mânâ önemlidir. Geçmiş çağlarda kendi hâlinde, mübarek ve muvahhid olmakla beraber, kâinat kitabının hikmetlerini anlamakta zayıf olan bir zat, bir gün tarlasında otururken, önünden hayvan pisliğini yuvarlayarak yürüyen siyah bir tezek böceğini görünce, zihninden “Ey Allahım, bu çirkin böceği yaratmaktaki muradın nedir? Acaba hangi hikmetlerle böyle acayip mahlukatı yaratıyorsun?” şeklinde düşünceler geçer. Bir zaman sonra vücudu cıvık yaralar içinde bırakan kötü bir hastalığa yakalanır ve çaresizlik içinde çırpınırken, tabiatın mânâsını okumakta mâhir bir zat o köyden geçerken hastadan haberdar olur ve ilaç olarak da önceden hakir görülen o tezek böceğini yemesini söyler, gerçekten de tezek böceğini yiyince hastalık geçer.
Şimdi bu menkıbenin aslına değil de faslına bakarsak kanser hücrelerini bile öldürücü tesirleri görülen ve bir milyon türü olan böcekler dikkatleri çekmektedir. Tabiatın bağrında yaratılmış bitki ve hayvanlardan elde edilmiş ürünlerin kimyevî yapısının ve çeşitliliğinin, insanların laboratuvarlarda para ve emek harcayarak ürettiklerinden çok daha mükemmel ve benzersiz özelliklere sahip olduğu giderek kabul görmektedir. Yüzyıllar boyunca şifa bulmaya ve hayat kurtarmaya vesile olan bu maddeler ilaçlara ilham vermiştir. Haşhaş bitkisinden (Papaver somniferum) morfin, Söğüt (Salix alba) kabuğundan çıkarılan asetilsalisilik asitten aspirin, Penicillium notatum mantarından penisilin antibiyotiğinin çığır açması gibi şimdi sırada böcekler durmaktadır.
1981–2010 yılları arasında onaylanan ilaçların %33’ü ve bütün antibakteriyel ilaçların %68’i tabiattan üretilmiştir. Bununla birlikte, bu ilaçlarda ağırlıklı olarak sadece bitkilere, daha sonra da alglere ve mantarlara odaklanılması, bazı ilim adamlarını düşündürmüştür. Kâinattaki bütün varlıkları hikmetlerle donatan Rabbimiz, acaba sadece bitkilere mi şifa özelliği vermiştir? Diğer mahluklar gayesiz ve abes olarak mı yaratılmıştır? Bizim vazifemiz Allah’ın yarattığı her şeyde ya doğrudan veya dolaylı olarak sağlık, ekosistem veya bilemediğimiz başka dengeler açısından hangi hikmetlerin bulunduğunu anlamaktır.
Minik Bünyede Harika Moleküller
Herkes tarafından bilinmeyen birçok böceğin gövdelerinden, dışkılarından ve salgılarından biyolojik olarak aktif, faydalı bileşikler bilim dünyasında ümit verici neticeler göstermektedir. Hemolenf (böceklerin kanı) içindeki böcek bağışıklığının bir maddesi olan antimikrobiyal peptitler, mantarlara, parazitlere, virüslere ve en önemlisi antibiyotiğe dirençli bakterilere karşı aktivite göstermektedir. Böceklerden elde edilen zehirlerden pederin ve kantaridin, Meloidae’lerin savunma salgılarından izole edilmiş, potansiyel antikanser tedavileri olarak bilimsel ilgiyi zirveye çıkarmıştır.
Bitkiler ve diğer omurgasızlar gibi böcekler de kendileri için zararlı olabilecek bakteri ve mantarların mikrobiyal saldırısına mârûz kalırlar. Dolayısıyla mikroplardan korunmaları için böceklere de özel koruyucu salgılar ihsan edilmiştir. Bu fıtrî ürünleri böceklerden izole ettiğimizde, bakteri ve mantarlara karşı insanlar da kullanabilirler.
Arı, Karınca ve Termitler
Zarkanatlılara (Hymenoptera) dâhil testere sinekleri larvalarından güçlü antimikrobiyal aktiviteye sahip iki küçük molekül izole edilmiştir. Makrokarpal ve Grandinol olarak bilinen bu moleküller, Bacillus subtilis’e karşı etkili olmuştur. Ayrıca bu larvaların kanlarının çok çeşitli kompleks kimyevî bileşikler açısından zengin olduğu bulunmuştur.
Apis ve yaban arılarından Bombus’lar üzerinde yapılan çalışmalar antienflamatuvar tedaviler için etkili olduklarını göstermiştir. A. cerana’nın zehri, antidiyabetik ve kepek önleyici yönünden faydalı bulunmuş, arı sokmasından önce bozuk olan kan şekeri, kolesterol ve trigliserit değerleri, arı sokmasından sonra düzelmiştir. Kepeğe sebep olan bir mikroorganizma üzerindeki tesiri ise bu iş için yapılmış şampuanlardaki aktif maddeden (ketokonazol) iki kat daha tesirlidir.
Brezilya iğnesiz arısından (Melipona orbignyi) üretilen propolis, kimyasal terkibi, antimikrobiyal, antioksidan ve sitotoksik aktiviteleri açısından değerlendirildiğinde insan eritrositlerinde serbest radikalleri temizlediği, kan hücrelerinin parçalanma ve bozulmalarını engellediği, insan glioblastoma, yumurtalık ve kolon tümör hücrelerine karşı yoğun sitotoksik tesir yaptığı gösterilmiştir.
Güney Hindistan’da, bir karınca yuvasının iç kısmındaki çamur, uyuz tedavisi için deriye sürülerek kullanılmaktadır. Kuzey Hindistan’da uyuz, yaralar ve çıbanlar, ezilmiş siyah karıncalardan (Bothroponera rufipes) yapılan bir macunla tedavi edilmekte, tansiyon düşürücü olarak öğütülerek ve su ile karıştırılarak içilmekte, diş ağrılarını gidermek için de günde birkaç karınca yenilmektedir. Başka bir tür (Oecophylla smaragdina); Myanmar, Afrika, Avustralya ve Hindistan’da şiddetli öksürük, soğuk algınlığı ve grip tedavisinde kullanılmaktadır. Tayland kültüründe, kandaki zehirleri temizlemek, düşükler sırasında kanamayı durdurmak, doğumdan sonra rahmin tamiri, nabzın düzenlenmesi ve baş dönmesi için kullanılırlar. Yaprak kesen karınca cinsi Atta, Latin Amerika’da boğaz ve karın ağrısı, kalb ile ilgili çarpıntı ve hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Dinoponera cinsine dâhil bazı türler Latin Amerika’da astım ve kuzeydoğu Brezilya’da kulak ağrısı, romatizma ve sırt ağrısı tedavisinde kullanılmaktayken 2012 yılında bu cinse ait zehrin yapısı ortaya çıkarılmış, ağrı tedavisinde kullanımı uygun bulunmuş ve epilepsi tedavisi için ümit verici olabileceği ifade edilmiştir.
Çin tıbbında kullanılan kırmızı karıncalarda (Tetramorium sp.) bulunan üç yeni bileşiğin B. subtilis ve Escherichia coli’ye karşı antibakteriyel aktivite gösterdiği tespit edilmiştir. Solenopsis invicta ve S. germinate türü ateş karıncalarından izole edilen ve damar gelişimini baskılayıcı aktif alkaloitlerden olan Solenopsin maddesinin, protein kinaz enzimine ait bir mekanizma ile kansere karşı tesirli olabileceği bildirilmiştir.
Demir karınca (Tetraponera rufonigra), kuzeydoğu Hindistan’ın mahallî kabilelerinde sığırların ayak ve ağızlarında yara açan bir hastalığı tedavi etmek için kullanılır. Bunun için birkaç karınca ezilerek toz hâline getirilir ve günde üç defaya kadar sığırlara verilen yemin içine katılır. Bu karıncaların zehriyle ilgili araştırmalar neticesinde, tetraponerinler adı verilen enteresan bir nörotoksik bileşik bulunmuş ve dört farklı kanser hücresi serisinde üremeyi durdurucu ve sitotoksik (hücreyi öldürücü) etki göstermiştir.
Çin siyah karıncaları (Polyrhachis dives), geleneksel olarak romatoid ve osteoartrit, enflamatuar hastalıklar ve merkezî sinir sistemi ile ilişkili bozukluklar dâhil olmak üzere kalb ve damar, nörolojik, kanser ve böbrek hastalıklarının potansiyel tedavisi için iyi neticeler alınmıştır. Ayrıca bileşiklerin immün sistemi baskılayıcı ve iltihap giderici tesirleri, romatoid ve osteoartrite karşı aktivitesinin arkasında T-lenfositlerin çoğalmalarını baskılamasının yattığı, böylece otoimmün hastalıkları önleyici ve iltihap giderici özelliği ile romatizma ve artrit tedavilerinde etkili olabileceği kabul görmektedir. P. dives türünde, yukarıdakilere ilave olarak bulunan 3-hidroksipiridin maddesi, böbrek koruyucu olarak, bazı maddelerin aşırı üretimini önemli ölçüde azaltmıştır.
Yaban ve Eşek Arıları
Latin Amerika ve Kore’de bazı karınca cinsleri, astım ve öksürük için kullanılmaktadır. Apoica ve Protonectarina cinslerinin kabakulak, kanama ve âdet problemlerini iyileştirdiği düşünülmektedir. Polistes cinsi, kuzeydoğu Hindistan’da ve Latin Amerika’nın bazı bölgelerinde soğuk algınlığı ve şiddetli öksürüğü tedavi etmek için kullanılır. Ayrıca P. mandarinus’un ezilmiş özütünün, rahim boynu kanserindeki hücrelere karşı öldürücü olduğu görülmüştür. Malezya dişi yaban arısı (Stenogastrinae) zehrinin B. subtilis’e, E. coli ile Saccharomyces cerevisiae mantarına karşı etkili olduğu görülmüştür. Brezilya yaban arısı Synoeca cyanea’nın zehrinin, Enterococus faecalis ve E. coli bakterilerinin çoğalmasını %93 oranında engellediği bulunmuştur. Arı zehirleri nörotoksik özellikleri yanında birçok durumda tümör hücrelerine karşı da farmakolojik olarak aktiftir. Mesela Polybia paulista’dan (Polistinae) elde edilen polibiyosit zehrinin sinir ârâzlarına karşı aktif olduğu bulunmuştur.
Hint yaban arısının (Apis dorsata) zehri, antienflamatuar olarak ağrıyı, eklem iltihabını, ödemi ve artritik bozulmaları azalttığı gibi, sırt esnekliğini, hareket kısıtlılığını ve merdiven çıkarken görülen ağrıları da dindirmiştir. Ham zehir özlerinin, E. coli, Salmonella typhimurium ve Xanthomonas subtilis’e karşı ampisilin kadar, Klebsiella pneumonia’ya karşı ise ampisilinden daha yüksek oranda tesirli olduğu gösterilmiştir.
Scaptotrigona postica’dan elde edilen propolisin terkibindeki pirolizidin alkaloitler ve C-glikozil flavonların, herpes virüslerine karşı etkili olduğu tespit edilmiştir. Brezilya iğrenç arısı olarak isimlendirilen Tetragonisca fiebrigi’den elde edilen propolisin, antimikrobiyal, antioksidan ve antienflamatuar olarak çeşitli bakteri ve mantarlara karşı aktif olduğu, Gram-pozitif bakterilere karşı ise çok tesirli olduğu, insan eritrositlerinde serbest radikalleri temizlediği ve sitotoksik aktivite olarak lösemi hücrelerine karşı konsantrasyona bağlı olarak tesirde bulunduğu gösterilmiştir.
Kınkanatlı Böcekler
Böceklerin en büyük takımı olan kınkanatlılar (Coleoptera), böceklerin yaklaşık %62’sini oluşturur. Latin Amerika halk tıbbında yaygın olarak yaprak böcekleri olarak bilinen yetişkin Chrysomelid’ler epilepsi için, tırtılları da kulak ağrısı, felç, ödem, yaralar, seboreik dermatit, iltihaplanma ve tromboz tedavisi için kullanılır.
Blaps japanensis, Çin tıbbında ateş, öksürük, romatizma, kanser ve iltihaplı rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bu böcekten elde edilen dört yeni bileşiğin patojenik enflamasyonu tedavi etmek için kullanımının doğru olduğu gösterilmiştir. Arjantin’de kullanılan aynı familyadan Ulomoides dermestoides isimli böceğin Parkinson hastalığı, diyabet, artrit, HIV ve kanser hastalıklarında, akciğer karsinomu epitel hücrelerine karşı sitotoksik olduğu gösterilmiştir. Fakat bu özüt hem tümör hem de sağlıklı hücrelerde önemli DNA hasarına sebep olduğu için çalışmalar, böcekteki müessir maddenin doğrudan tümör hücrelerine hedeflenmesi ve sağlıklı hücrelere zarar verilmemesi üzerine yoğunlaştırılmaktadır.
Doğu Asya’da Holotrichia parallela türü; geleneksel ilaç olarak gut, tetanoz, erizipel ve yüzeysel enfeksiyonların tedavisi için antioksidan aktiviteleri bakımından değerlendirilmiştir. Hindistan’ın kuzeydoğusundaki tezek böceği türü Catharsius sp., bir macun hâline getirilir ve ishal tedavisi için ağızdan alınır. Aynı cinsten C. molossus ise Çin tıbbında bayılma ve havale geçirmelere, kan akımını hareketlendirmek, bağırsakları gevşetmek ve toksinlerle mücadele etmek için kullanılır. Geleneksel Çin tıbbında Holotrichia diomphalia larvaları, kronik karaciğer sirozu, şuur bulanıklığı, ödem, çıban tedavisi için kullanılmaktadır. Aynı familyadan Gergedan böceği (Allomyrina dichotoma) larvalarının özleri, güçlü bir radikal süpürme aktivitesine sahiptir ve standart askorbik asitten (C vitamini) 1,7 kat daha verimli, karaciğer hasarlarına ve kansere karşı aktiviteye sahip olduğu gösterilmiştir. Toz hâline getirilmiş larvaların ağız yoluyla verilmesi, karaciğerleri zehirlenmiş farelerde zehrin zararını azaltmış, çeşitli kanser hücrelerine karşı tesirli olmuştur.
Avrupa’nın Orta Çağ dönemine ait bir belgede, Meloid’lerin Çin’de siğil ve muhtemelen kanser tedavisi için kullanıldığından bahsedilmektedir. Hâlen İspanya’nın bazı bölgelerinde, kırmızı çizgili yağ böceği (Berberomeloe majalis) yağı, yara ve siğil tedavisi için ve analjezik olarak uygulanmaktadır. Aynı familyadan Palembus dermestoides, Latin Amerika halk tıbbında cinsî iktidarsızlık, göz problemleri, romatizma ve güçsüzlük tedavisinde kullanılır. Kore tıbbında Meloid’lerin hâricî olarak çıbanlara, iyileşirken aşırı büyüyen dokulara, mantar enfeksiyonu ve yüz felcine, dâhilî olarak da bel soğukluğuna, lenfanjite, kuduza, frengi ve ödeme karşı kullanılmaktadır. Meksika’da da alkol ile yumuşatılarak kellik tedavisi için kafaya sürülür.
Bu böceklerden elde edilen Cantharidin, genellikle apoptoz ve hücrenin bölünme devresini baskılamakta ve reaktif oksijenleri ve kalsiyum yoğunluğunu artırmakta, bu yüzden akciğer, deri ve mide kanseri hücrelerine karşı potansiyel bir antikanser ilaç olarak görülmektedir. Bu maddenin eriptoz ismi verilen özel bir hücre intiharına sebep olduğu, enfekte veya kusurlu eritrositleri ortadan kaldırarak sıtmada parazitlerin üremesine karşı koyduğu, metabolik sendrom ve diyabet, malignite, kalb ve böbrek yetmezliği, hemolitik üremik sendrom, sepsis, mikoplazma enfeksiyonu, sıtma, demir eksikliği, orak hücre anemisi, Talasemi, glukoz 6-fosfat dehidrojenaz eksikliği ve Wilson hastalığı gibi çeşitli klinik bozuklukların patofizyolojisine müspet katkıda bulunduğu belirtilmiştir. Son gelinen noktada alerjiler, transplant organların reddinin önlenmesi veya otoimmün hastalıklar gibi istenmeyen immün cevap bozukluklarının tedavi edilebileceği veya önlenebileceği görülmektedir.
Kanser hücrelerini beş kat daha güçlü şekilde öldürmeleri sevindirici olsa da bazı sağlam organlara da zarar verme durumu ortaya çıkınca araştırmalar, yan tesiri önlemeye yönelmiştir. Bu yapılabilirse insan kolon, göğüs, yumurtalık, akciğer, deri, prostat kanserleri ile nöroblastoma ve glioblastoma hücrelerinin öldürülmeleri çok kolaylaşabilir.
Çok fazla böcek ve hastalık ismine boğmamak için özetleyerek söylersek: Hamam böcekleri ve termitler, mide ekşimesi, astım, bağırsak koliği, epilepsi, kusma, kanama, bronşit, ishal, rahim problemleri ve kansere, romatizmal hastalıklara, iskemik kalb hastalığına, karaciğer hastalıklarına, göz hastalıkları ve diyabete karşı Hindistan’da kullanılmaktadır. Kanatlı termit, şeker ile kavrularak veya yağda kızartılıp toz hâline getirildikten sonra ağızdan verilir. Brezilya’da çeşitli termit cinsleri astım, öksürük, grip, boğaz ağrısı, sinüzit, bademcik iltihabı ve ses kısıklığı için kullanılmaktadır.
At sineği (Tabanidae), geleneksel Kore tıbbında, âdet düzensizliği için kullanılır. Karasinekler, Meksika’da kusma ve ishali gidermek için, Çin’de, karasinek larvalarının ve erginlerin dış iskeletinden elde edilen kitosan maddesi, osteomiyelit ve yatak yaralarına karşı, Lucilia sericata (Calliphoridae) larvalarından elde edilen dışkılar, bakterilere ve kanser hücre hattına karşı, pis kokan böceklerden Çin’de bulunan bir tür olan Aspongopus chinensis (Pentatomidae); kolorektal, akciğer, prostat, melanom dâhil olmak üzere kanser hücrelerine karşı önemli aktivite göstermiştir. Çekirgeler ve cırcır böcekleri, mesanedeki taşların ve ödemin atılması, lenfanjit ve kırıkların iyileşmesi, uyuz, astım, egzama, taş düşürme, kulak ağrısı, romatizma, idrar kaçırma ve göz problemlerinin tedavisinde, Teksas çekirgesi Brachystola magna’dan (Romaleidae) çıkarılan bir madde kalb ve damar koruyucusu, bağışıklık düzenleyici, antienflamatuar ve antikanser olarak kullanılmaktadır.
Kelebeklerden (Papilionidae) yeni keşfedilen Papilistatin’in, kolon ve pankreas kanseri hücrelerine karşı, ipekböceğinin (Bombyx mori) kozalarının ham özütünün, yüksek kolesterol, damar sertliği, diyabet, kanser ve yüksek tansiyona, ipek böceği dışkılarından yapılan çayların mide ülserlerine karşı meşhur ülser ilacı Ranitidin’den daha güçlü olduğu gösterilmiştir.
Böceklerle tedavi (entomoterapi), çoğu zaman şifalı bitkilerle birlikte pratikte kullanılmaktadır. Allah’ın muhteşem sanatı olan tabiat kitabının, böcekler sahifesinden, sağlık için bitkilerden daha fazla işe yarayan moleküllerin çıkacağı tahmin edilmektedir. Son birkaç yıl içinde keşfedilen biyoaktiviteye sahip yüzden fazla harika molekül bunların sadece bir kısmıdır. Bu keşiflere rağmen böcekten elde edilen ürünler, bitkilerden türetilen muadillerinin tanınmasına ve pazar başarısına henüz ulaşamamıştır. Bu, kısmen böceklere yönelik menfî kültürel tutumlardan kaynaklanmaktadır, ancak halkın zihnindeki “kötü ve çirkin” böcek algısı, ilim adamlarını bu kaynakları araştırmaktan alıkoymamalıdır.
Kaynak
Seabrooks, L. Hu, “Insects: an underrepresented resource for the discovery of biologically active natural products”, Acta Pharm. Sin. B. 2017, Jul; 7 (4): 409–426.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/bocekleri-kucumsemeyelim/feed/ 0 Kemal Ural’ı Unutamadık
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kemal-urali-unutamadik/
“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler şu heyulayı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak… Ebediyet budur, amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?” dedi Mehmed Âkif, ama o unutulmadığı gibi, mahviyet ve tevazu timsali Kemal Ural’ı da unutmadık. O hep yalnız yaşasa, unutulmak istese de biz onu anacağız. 1927 Erzincan doğumlu. Babası Rizeli olup Osmanlı dönemi hâkimliğinden sonra Cumhuriyet döneminde de hakimlik yapmış. Annesi Erzincanlı bir muallime ve ev hanımı.
1947’de Ziraat Fakültesinde okurken yurt mescidinde Abdullah Yeğin ve Mustafa Sungur ile tanışıp onlarla güzel bir irtibat kurar. Daktilo ile yazılmış Küçük Sözler’i Erzincan Lisesindeki kardeşi Âtıf’a gönderir. Ertesi yıl Hukuk Fakültesine kaydolur. Dershanede kalıp dikkate değer bir manevî yükseliş yaşar. 1956’da Üstad Bediüzzaman, Sözler’in yeni harflerle yayın yetkisini Âtıf Ural’a verir.
Kemal Ural, Bediüzzaman’ı ilk olarak 1952’de İstanbul’da Gençlik Rehberi kitabının mahkemesinde görür, Abdurrahman Şeref’in muhteşem savunmasını izler. Sonraki yıllarda defalarca ziyaretinden sonra, 1959’da Ankara Beyrut Palas otelinde, son olarak duasını alır. İlk resmî görev yeri Kütahya Altıntaş ilçesinde, kardeşi Âtıf Bey ile akrabalığı bahanesiyle tutuklanır. Abdurrahman Şeref’in taksi tutarak İstanbul’dan gelip savunmasıyla tahliye edilince, ücret ödeme isteği karşısında o, “Kardeşim, sen bu yola canını koymuşsun, bırak ben de mesleğim ve malımla mücahede edeyim.” der; bundan çok etkilenir.
1957’de Üstadı Emirdağ’da ziyaretini şöyle anlatır: Otobüs şehre yaklaştığında birden yolcular, “Bediüzzaman! Bediüzzaman!” diye bağrıştılar. Hemen şoföre “Dur!” deyip indim. Yol kenarında, on-on beş metre geride, Üstad yapayalnız. Beş altı adım yaklaştım, bakmadı. Bir şey söylemem lazım. “Ben Âtıf’ın ağabeyiyim.” deyince başını kaldırıp baktı. Hemen sonra şoförü geldi, onunla Üstad’ın koluna girip arabaya bindirdik. Arka koltukta, beni de yanına aldı. Bolvadin’den onu görmek için geliyordum. Sormadan beni Bolvadin’e bıraktı. Daha önceki ziyaretlerimde bana “Kâmil” derdi. İlk defa “Kemal” diye hitap edip birkaç şey söyledi; bunlar bende mahfuz kalsın.”
Üstad’ın hanım talebelerinden Şahide Yüksel’in kızı Ülker’e çok evlenme teklifi gelmiş, kendisine danışınca hiçbirine rıza göstermemişti. 17. talip Kemal Bey’i uygun bulunca 1956’da evlenirler. Nuriye ile Ali Abdürrahim’in adlarını Üstad koymuş olup daha sonraki yıllarda iki kızları daha dünyaya gelir. Mezun olduktan sonra 12 yıl boyunca iman hizmetinden ötürü dünya yönünden sıkıntı çekip yıllarca işsiz kalır. Bu dönemde ailesini baba evine bırakmaya mecbur olur. 1961’de kırk gün tutuklu kaldığında şu şiiri yazar:
Beşerin böyle zulmü
Kaderin adil hükmü
Ӏstırap ruha yük mü?
Yaşasın hapishane!
Dilsiz ağız, gözsüz baş
Köle ceset sanki taş
Olmaktansa ruhsuz yaş
Yaşasın hapishane!
Bir devirden beridir
Niyet vahşiyanedir
Yemin etsem yeridir
Yaşasın hapishane!
“Avukatlığımı Bekir Berk yaptı. Vefatından önce (1994), kırgınlık kalmasın, Allah hatalarımızı affetsin diye ziyaretine gittim, çok yakınlık gösterdi. Kâ’be’nin örtüsünden bir parça hediye ediverdi. Kader değerlendirmede dikkatli olmayı, gıybet sınırına girmemeyi, kimseyi kırmamayı, insanlara yanılma payı bırakmayı öğretiyordu.” Bu hazm-ı nefsine, bu özeleştirisine hayran kalmamak mümkün değil (Şûle dergisine muhalifliği sebebiyle 30 yıl öncesi kırgınlığını aşmaya çalışıyordu).
Şûle Dergisi
“Bolvadin hapsinden sonra ailemi kayın pederimin yanından İstanbul’a getirdim. Ayda bize 300 lira gönderiyordu. (Kemal Ağabey’in adı bu tarihten sonra 1962’de başlattığı Şûle dergisi ile eşleşir). Koca Mustafa Paşa’daki evden Cağaloğlu’ndaki dergi bürosuna (iktisat için bir saat yürüyerek) gidiyordum. Dergi adı olarak “Zemzem” düşünüyordum. Âtıf “Şûle” deyince onu tercih ettim. Malî hazırlığım yok. Bu sırada bir gün telefon çaldı: “Ben Bursalı Arife Teyze. Hac için üç bin lira ayırmıştım; mecmuaya vermek istiyorum.” Allah’ın hikmetinden, lütfundan gelen bu sese, cevabım sadece hıçkırıklarım oldu. Onunla dergiyi çıkardık. Daha sonra Ankara’da memuriyete geçince ona ödedim, haccını da yaptı.
“Şûle idealimizi anlayıp yazı veren mahdut gönüldaşlar oldu: Nurettin Topçu, Re’fet Kavukçu, İsmail Özmel, Ömer Okçu, Ertuğrul Düzdağ. Savcı Âtıf, Prof. Feyyazoğlu müstear adıyla yer alırdı. Bir gün Süleymaniye müezzini Ziya Bey, hanımından bir zarf getirdi. Açtım ki içinde bir altın bilezik ve bir not: “Şûle için!” Hıçkırıklara boğuldum, kabul edemeyeceğimi söyledim. Bilal-i Habeşim dediğim Ahmet Şahin Hocamı da anmalıyım.”
Hayatta tanıdığım en hassas insan olan Kemal Ağabey iyilik, güzellik, doğruluk için yaratılan yeni nesillerin önlerini kesen haramîler sebebiyle heder oluşlarına kendi çocuğu gibi üzülüp, onları kurtarmak için şefkatle çırpınan bir ruh taşıyordu, ama içinde bulunduğu camia, yakın kardeşleri bile onu anlayamadılar, sahip çıkmadılar, üstelik tenkit ettiler. O zaman üniversite talebesi olup söz sahibi olmayan İbrahim Canan, İbrahim Erkul, Fikret Sönmez, Fuat Yılmaz, Oktay, “Fahrî Avukat” denilen Mehmet Kutlular gibi parmakla sayılacak kadar az kişi hâriç, “Risale-i Nur adını koymuyor. Risale’yi tahrif ediyor.” dediler. Bunu daha altı yıl önce Üstad’ın Sözler’i yayınlama yetkisini verdiği Âtıf ve Kemal Ağabey için söylediler.
“Dünyanın ve insan ruhunun aradığı ışık”, “Bir neslin feryadı”, “Hakikate giden yol”, “Allah’ı arayan kâinat yolcusu”, “Yok mu bu sabah şuurumda uyanacak bir yenilik”, “Hep ışığa gideceklerdi” gibi başlıklarla, şefkat, sevgi, hikmetle yeni neslin elinden tutmak istedi. Risale-i Nur’un anlatmak istediklerini anlam olarak ulaştırmak istiyordu. Mesela Âyetü’l-Kübrâ’nın vermek istediğini resimlerle “Allah’ı arayan kâinat yolcusu” dizisinde canlandırıyordu. (Bu konuda mahir ressam Hüseyin Mumcu’ya önerdiği resimleri çizdirmek için İstanbul’dan, Ankara’ya gidiyordu. İnternette dergi sayılarına ulaşmak mümkün). Daha sonra çıkan Sızıntı gibi bazı dergilere örnek oldu. Türkiye’de dergiler kâğıt zarflara konurdu. Şeffaf naylon poşete koymayı ilk olarak Şûle başlattı. Derginin ön ve arka kapağını, yazı ve resimlerini göstermesi yönünden güzel bir yenilik oldu.
Dergi sekiz ay sürebildi. Geniş bir ekip ve yeterli bir sermaye gerektiren ağır bir yükü, bu hassas ruh, tek başına ancak bu kadar götürebildi. Son sayısının arka kapağında: “Yeni doğuşlara hazırlanan dünyada her sabah yeni bir Şûle parlayacak!” diyerek veda etti. Vedadan sonra 60 küsur yıl, hep çıkaracakmış gibi ilginç resim ve belge toplamaya devam etti. Hassasiyeti yazım üslubuna yansıdığından, kendisini iyi tanıyan -adını koymasa bile- yazısından çıkarabilirdi. 1980 öncesi, karışık sosyal ortamda, Tercüman gazetesinde bir makale okumuş ve çarpışmadan figan eden bu satırlarda kendisinin üslubunu görmüştüm. Bir zaman sonra yanına gittiğimde, susma orucunu bozduğunu, makalenin kendisine ait olduğunu ikrar etmişti. 50 yıllık uzletten sonra toplumda görünmesi de 2010 sıralarında Sultanahmet Kitap Fuarında oldu. Kızı Nuriye Akman, oğlu Ali Ural ile mutlu, fakat mahcup bir görünümle kitaplarını imzalıyorlardı. (Kitapları: Küçük Şey Yoktur, İnançsızlığın Anatomisi, Bir’in Sırrı, Tohumların Valsi). Kendisini bir iki senede bir ziyaret etmeme rağmen: “Gelmenle benim seni aramadığımı, vefasızlığımı hatırlatıyorsun.” derdi. Bunda samimi olduğunu bildiğimden evine nadiren giderdim. 2014’te evimize ilk defa teşrif ettiler. “Veda ziyaretine geldim.” dedi. Gerçekten benim için veda oldu. 2015’te kendimi ülkemden çıkmış buldum. Gurbette iken, 2016’da dünyaya veda haberini aldım.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin farklı zamanlarda onu takdirle andığını duymuşumdur. Kemal Ağabey’in vefatından bir hafta kadar önce, katıldığım sohbet meclisinde, söz Şûle dergisine geldi, onun ve Âtıf Ağabey’in müstesna bir yeri olduğunu, bazı yurt ve dernek gibi kurumlara isimlerini tavsiye etmiş olduğunu söyledi. Hocamızın Şûle hakkında önemli bir notu var: “Konya’da bulunuyordum. O ayın mecmuasını alayım diye bir kitapçıya girdim. İslamî konularla ilgili görünmeyen bir kız geldi. Heyecanla: “Şûle geldi mi?” dedi. Gözlerim doldu. Sızıntı dergisini çıkarmaya o gün karar verdim”[1]
Kemal Ağabey de her görüşmemizde Hocaefendi’yi sevgi ve takdirle anardı. Onun şu sevincini hiç unutamam: 1994’te Nuriye Hanım Sabah gazetesinde röportajlarıyla ön planda bir isim olup Hocaefendi’den kapsamlı bir röportaj istemişti. Kemal Ağabey çok sevinmiş, kabul etmesini çok önemli görmüştü. Yaptığı onlarca röportajı referans olarak bana getirerek Hocamızın ikna edilmesinin son derece önemli olduğunu belirtmişti. Nitekim günlerce süren röportaj, Hizmet’in ilk önemli tanıtımı olmuştu. Aynı günlerde Hürriyet de röportaj için ısrar etmişti. Hocamız Sabah’tan hemen sonra, Hürriyet’i de kabul ederek o ekibe de röportaj vermişti.
Kemal ve Âtıf Ağabeylerimizi rahmetle anıyor, ebedî Cennetinde bizi onlarla buluşturmasını Rabbimizden umuyoruz.
Dipnot
[1] Abdullah Aymaz, “Şûle Dergisi ve Kemal Ural Ağabeyimiz”; Yusuf Bayram, “Geçmiş ve Gelecek Aynaları Arasında Çağlayan”, Çağlayan, Aralık 2021, s. 19.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kemal-urali-unutamadik/feed/ 0
Hem Gıda Hem Şifa: Süthttps://caglayandergisi.com/2022/05/02/hem-gida-hem-sifa-sut/
Merhameti sonsuz Rabbimiz, her canlının rızkını en uygun şekilde ihsan ettiği gibi, bebeklerin ve memeli hayvan yavrularının gıdasını da doğar doğmaz süt olarak göndermektedir. Süt, muhteviyatının oranları sürekli değişen, bebekler için gerekli olan bütün gıda maddelerini ihtiva eden, anneler vasıtasıyla ulaştırılan harikulade bir nimettir.[1] Mesela beyin ve gözün gelişmesinde çok önemli olan taurine aminoasidi, anne sütünde bol miktarda bulunur. Normal şartlar altında steril olan süt, aynı zamanda pratik bir besindir, hemen kullanılabilir.
Anne Sütünün Önemi
Avustralya’da yapılan bir araştırmaya göre,[2] hazır mamalarla beslenen yeni doğan bebekler, anne sütüyle beslenenlere kıyasen daha çok hasta olmakta ve Âni Bebek Ölümü Sendromu’na %85 oranında daha çok yatkındır. Anne sütünün en önemli hususiyetlerinden biri, bebeğin gelişmesine ve ihtiyacına bağlı olarak, muhteviyatının dinamik ve hassas ölçülerle, dışarıdan bir tesir olmadan ayarlanmasıdır.
Halk arasında “ağız” da denen ilk gelen süt (kolostrum), yoğun ve açık kahverengi rengindedir. Bu süt; antikor, vitamin ve mineral bakımından çok zengin ve besleyicidir. Bebeğin ilk besininin kolostrum olması, onu ileride özellikle mide ve bağırsak hastalıklarından koruyacaktır. Daha sonra, 4–7. günlerde, ağız sütünün yapısı süratle değişmekte, yavrunun gelişmesine uygun olarak normal süt hâline getirilmektedir.[3]
Sütte harika ayarlar vardır, mesela emmenin başlangıcı ve sonundaki yağ oranları farklıdır. Beslenmenin sonuna doğru yağ oranı giderek artar, böylece çocuğun doyumu sağlanır. Hatta yağ miktarı akşama doğru azalır ki geceleyin hazmı kolay olsun.
Anne sütündeki ortalama yağ miktarı ve verdiği enerjinin aylara göre değişimi:[4]
1–12 ay
12–18 ay
18–24 ay
24 ay
Yağ (gr/L)
34,6
49,1
57,7
79,5
Enerji (kkal/L)
657,6
783,4
857,8
1065
Brezilya’da yapılan bir araştırmaya göre,[5] anne sütünün zekâ gelişmesine de olumlu tesir yaptığı tespit edilmiştir. Bebeklerde zekâ gelişmesine tesir eden onlarca faktör vardır, anne sütü bunlardan önemli bir unsurdur. Bebekler, genetik faktörler ve çevre şartları açısından sağlıklı bir ortamda büyütüldüğünde, anne sütünün zekâ gelişmesine pozitif tesiri daha iyi gözlenmektedir.
Tavsiye Edilen Emzirme Süresi
UNICEF ve Dünya Sağlık Teşkilatı, anne sütü ile beslenmenin iki yıl kadar olması gerektiğini tavsiye eder.[6] Kur’ân-ı Kerim’de bu sürenin iki sene olduğunun buyurulması dikkat çekicidir: “Anneler, çocuklarını tam iki sene emzirirler.” (Bakara, 2/233). “Ve Biz, insana anne ve babasına (bakmasını) vasiyet ettik. Onu, annesi zorluk üzerine zorlukla taşıdı. Ve onun sütten kesilmesi iki yıldır.” (Lokman, 31/14).
Sütte İlahî Adalet
İyi beslenen annelerin sütlerinin daha kaliteli olması beklenir, ancak dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan araştırmalar, önemli mineraller ve iz elementler bakımından bunun doğru olmadığını ortaya koymuştur.[7] Bu araştırmalarda, anne sütünün terkibinin, annenin serumundaki ve vücut depolarındaki mineral ve iz element konsantrasyonlarından bağımsız olarak ayarlanmakta olduğu gösterilmiştir. Yani fakir ve zengin annelerin çocukları arasında anne sütü ile beslenme konusunda bir ayrım yoktur. Merhameti sonsuz Yaradan’ın ilahî adaleti, masum ve âciz yavrular üzerinde de tecelli etmektedir.
Bir araştırmada[8] Nepalli fakir ve zayıf annelerin serumlarındaki kalsiyum konsantrasyonları düşük olduğu ve diyetle de kalsiyum almadıkları hâlde, anne sütündeki kalsiyum konsantrasyonları, sağlıklı ve dengeli beslenen annelerinki ile aynı seviyede bulunmuştur. Çinko, demir, bakır, manganez ve krom için de aynı durum söz konusudur. Anne sütündeki mineraller, annenin beslenme şartlarından bağımsız olarak homeostatik[9] mekanizmalarla perdelenmiş bir şekilde, Allah’ın sonsuz merhameti ve şefkatiyle ayarlanmaktadır. Kısacası, meme hücrelerine yerleştirilmiş düzenleyici mekanizma, serumdaki element konsantrasyonlarından etkilenmemektedir. Hâlbuki normal şartlarda sisteme giren madde miktarı, üretilen madde miktarını da belirleyici bir rol üstlenir, ama bu model anne sütü salgılayan hücreler için geçerli değildir.
Memeli Hayvanlardaki Durum
Yukarıda bahsedilen “ağız sütü” gibi çoğu husus, hayvanlar için de geçerlidir. Süt, dişi memeli hayvanların yavrularını besleyebilmek için, süt bezlerinden salgılanan, içinde yavrunun ihtiyacı olan bütün gıda maddelerini yeterli miktarda bulunduran harikulade bir sıvıdır. Adl (mutlak âdil olan) ve Hakîm (hikmetli yaratan) Rabbimiz, hayvan yavrularının sütlerindeki yağ oranını da onların ihtiyacı olan enerjiyi karşılayabilecek miktarda ve yaşadıkları iklime göre ihsan eder.
Bazı hayvan sütlerindeki yağ oranı:
Mavi Balina
Kutup Ayısı
Bufalo
Deve
Keçi
Yağ (%)
35–50
31–35
7–8
1,2–6,4
0,6–2,6
Irklara göre değişmekle birlikte ineklerin sütündeki yağ oranı %3,7–4,9 arasındadır. Dünyadaki süt ihtiyacının yaklaşık %85’i ineklerden elde edilir. Montofon, Simental ve Holstein gibi türleri olan süt inekleri çeşitli otlar, mısır, saman, küspe ve arpa ile beslenir. En fazla sütü Holstein cinsi verir, fakat bu cinsin sütündeki yağ oranı diğerlerine göre düşüktür.
Günlük 30 litre kadar süt veren inekler, ağırlıklarının 40’ta biri kadar yem yemeleri ve yaklaşık 40 litre su içmeleri gerekir. Biz inek diye bilsek de dört aylık olana kadar buzağı, bir yaşına kadar dana, daha sonra ise düve adını alırlar. Ortalama 30 yıl kadar yaşayan inekler yılda 10 ay süt verir. Süt aslında diğer memelilerde de olduğu gibi yavru içindir. İnekler doğum yapmadan süt vermez. Onun için besicilik yapanlar, ineklerin sürekli hamile kalmalarını sağlar. Bu sayede her yıl bir de buzağı sahibi olurlar.
Yavruların Hakkını mı Alıyoruz?
Aklımıza “Yavruların hakkını mı kullanıyoruz?” diye bir soru gelebilir. Buzağıların günlük 4–6 litre süt ihtiyacı vardır, yani annenin verdiği sütün yaklaşık %20’si yeterlidir. Ayrıca enteresan bir şekilde, üretilen sütün ortalama üçte biri, süt sağılırken yaratılır. Sağım esnasında salgılanan “prolaktin ve oksitosin hormonları”, milyonlarca süt bezinin faaliyete geçmesini sağlar. Yani sağma hareketleri süt üretimine tesir eder. İnsanlarda da benzer bir mekanizma vardır; bebeklerin emme hareketi de daha çok süt üretilmesi için uyarı niteliğindedir. Ancak bu süt bezlerinde, sütün imal edilme süreci, akılları hayrette bırakacak sırlı noktalarla doludur. Bilim insanları bu harikulade hadiseyi “dünyanın en mükemmel, rafine edilmiş, fıtrî ve karmaşık üretimi” olarak tanımlanmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Doğrusu davarlarda da size deliller vardır: Zira size onların karınlarındaki işkembe ile kan arasından, hâlis bir süt içiriyoruz ki içenlerin boğazından afiyetle geçer.” (Nahl, 16/66).
Besin Değeri
Süt, beslenme uzmanları tarafından temel gıda maddesi olarak kabul edilir.[10] Özellikle kalsiyum olmak üzere sodyum, potasyum, magnezyum, klor ve fosfor mineralleri ile A, B2 ve D vitaminleri sütteki temel maddelerdir. Hayatî önemi olan ve dışarıdan almamız gereken bütün aminoasitleri ve yağ asitlerini ihtiva eder. Sadece sütte bulunan bileşenler; laktoz, süt yağı, kazein, laktoalbümin ve laktoglobülindir. Sütün enerji değeri, terkibine göre farklılık gösterir. Terkibindeki maddeler ve özellikleri sebebiyle süt koruyucu bir gıdadır; zehirli ağır metalleri bağlar. Bu yüzden kimya endüstrisi, kömür ocakları, hava gazı fabrikaları ve kazan dairelerinde çalışan işçilere zehirlenmelere karşı korumak için sürekli süt ve yoğurt verilir.
Basit bir yapısı varmış gibi görünse de atomik seviyede analiz yaptığımız zaman sütün yaklaşık 100 bin çeşit farklı molekülden meydana geldiğini görürüz. Mesela, dört ana çeşidi olan kazein proteini[11] 18 farklı aminoasidin yüzlercesinin belirli bir sırayla birleşiminden oluşur. Bir aminoasidin yeri farklı olsa o protein meydana gelmez. Bütün bu çok hassas faaliyetler meydana gelirken bunların yavru ve insanlar için hem lezzetli hem de faydalı olması gerekmektedir.
Sütün Sentezi
Bugün bile bilim insanları, tıpkı bal gibi, sütü de laboratuvar ortamında yapamıyor. Bu harika rızık, âciz canlıların vücudunda teknik aletlere, kimyevî maddelere ya da özel ortamlara ihtiyaç olmadan yaratılmaktadır. Kudreti sonsuz Rabbimiz öyle bir sistem kurmuş ki bir litre süt için yaklaşık 450 litre kanın memelerden geçmesi gerekmektedir. Bu hesapla, bir ineğin bir günlük sütü için ortalama 7,5 ton kanın memelere girip çıkması lazımdır.
Süt harika bir mekanizma ile yaratılır.[12] Önce hayvanların yedikleri bitkiler, kademe kademe parçalanarak moleküler seviyeye indiğinde bağırsaklarda emilerek kana geçer. Süt üretimi için gerekli olan maddeler kan yoluyla memelere ulaştırılır. Kalan artık maddeler ise dışkı olarak atılmak üzere bağırsaklardaki yolculuğuna devam eder. Hayvanın memelerindeki süt bezleri, doğumdan sonra salgılanan hormonlarla harekete geçer. Bu bezler kanın taşıdığı mikroskobik paketlerden, gerekli olan maddeleri gerekli miktarlarda alır, işler ve süte çevirir. Böylece hammaddesi ot, yan ürünleri ise kan ve dışkı gibi iki necasetten ibaret olan süt; beyaz renkte, tertemiz ve çok değerli bir besin olarak ortaya çıkar. Kan ile dışkı arasından Rabbimizin ihsan ettiği değerli bir nimet olan süt, insan başta olmak üzere bütün âciz yavruların en temel gıdası olarak imdadına yetiştirilir.
[1] “Taurine”, www.sciencedirect.com/topics/medicine-and-dentistry/taurine
[2] “Breastfeeding and the Risk of Sudden Unexpected Death in Infancy”, rednose.org.au/article/breastfeeding-and-the-risk-of-sudden-unexpected-death-in-infancy
[3] Jacqueline C Kent ve ark. “Volume and frequency of breastfeeds and fat content of breastmilk throughout the day”, Pediatrics, 2016, 117(3):e387–95.
[4] Matylda Czosnykowska-Łukacka ve ark. “Breast Milk Macronutrient Components in Prolonged Lactation”, 2018, Nutrients, 10(12):1893.
[5] “Breastfeeding ‘linked to higher IQ’”, www.bbc.com/news/health-31925449
[6] “Infant and young child feding”, 9-6-2021, WHO, www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/infant-and-young-child-feeding
[7] Dr. Selim Aydın, “Anne Sütünde Keşfedilen Yeni Hikmetler”, Sızıntı, Ocak 2001.
[8] B. Lönnerdal, “Regulation of Mineral and Trace Elements in Human Milk: Exogenous and Endogenous Factors”, Nutrition Reviews. 2000, 58(8):223–229.
[9] “Homeostaz veya dengeleşim, çevresinde gerçekleşen olumsuzluklar karşısında hücrenin kendi dengelerini koruma çabası, değişen koşullarda iç dengenin aktif düzenlemesidir.” tr.wikipedia.org/wiki/Homeostaz
[10] Ayşe Gürsoy, “Süt Kimyası ve Biyokimyası”, acikders.ankara.edu.tr/course/view.php?id=5685
[11] Proteinler, amino asitlerin zincir hâlinde birbirlerine bağlanması sonucu oluşan büyük organik bileşiklerdir.
[12] Hayvan, ağzına aldığı ot veya yemi tükürük yardımıyla iyice öğüttükten sonra doğruca işkembesine gönderir. Burada 80 ile 100 litre arasında su mevcuttur. İşkembenin iki önemli vazifesi vardır: Gelen besinleri, yeniden geviş getirerek öğütmek üzere stok etme ve mayalama. Mayalama odasındaki mikroorganizmalar, hazmedilemeyen bitki hücrelerini parçalar (selüloz). Burada çürütme vazifesini gören bakteriler, selülozu iyice işlerler ve sütün ihtiva ettiği protein ve diğer elementleri üretirler. Bu hâlleriyle besinler, midenin ikinci kısmı olan börkeneğe aktarılırlar ve kabarcık şeklini alarak son kez öğütülmek üzere hayvanın ağzına gönderilirler. Son öğütme işi de tamamlandıktan sonra kırkbayıra (midenin üçüncü kısmı) ulaşır. Burada iyice mayalandıktan sonra hemen altındaki şirdene (midenin son kısmı) geçerek ince bağırsağa gelir ve hazmı hiç mümkün olmayan arta kalan kısım, dışkı hâlinde vücuttan atılır. Esas besleyici maddeler ve bir miktar su doğrudan kana karışır. Kan dolaşımı vasıtasıyla da milyonlarca küçük kabarcık hâlinde süt bezlerine ve çeşme vazifesi yapan memelere ulaşır.
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/hem-gida-hem-sifa-sut/feed/ 0
Tevbe, İnâbe ve Evbehttps://caglayandergisi.com/2022/05/02/tevbe-inabe-ve-evbe/
Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhâlefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zâviyesinden, yeniden O’nunla muvâfakat ve mutâbakata ulaşma gayretidir. Tevbe, sırf bir şeyin vicdanda kerih görülmesinden dolayı, o şeye karşı tiksinti duyulması, terk edilmesi değildir. O, Allah’ın sevmediği, istemediği şeylerden -aklın zâhirî nazarında güzel görünse, yararlı olsa da- uzaklaşıp Hakk’a rücû etmektir.
Bir de “tevbe” sözcüğüne “nasûh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasûh” şeklinde kullanılır ki, o da, bir tevcihe göre, “en hâlis, en sâfi, en içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran tevbe” mânâsına gelir. Yukarıdaki hususların bütününü birden nazara alınca “tevbe-i nasûh”; “hüsn-ü niyet, hulûs-u kalb ve hayır mülâhazasıyla, ferdin kendi adına ve tabiî seviyesine göre, hâlis, ciddî, yürekten tevbede bulunması, dolayısıyla da başkalarına, tıpkı nasihat ediyor gibi hüsn-ü misâl teşkil etmesi” mânâlarına gelir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de, gerçek tevbeden söz edilirken: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin.”[1] buyrularak böyle bir tevbeye işâret edilmektedir.
Tevbe, tevbe edenlerin durumu itibarıyla üç bölümde mütâlaa edilmiştir:
Hakikatlara kapalı avam halkın tevbesi ki, Hakk’a muhalefetin, kalbinde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve onun günahını idrâk şuuruyla gönlünde buğulaşan bu duyguyu, bütün benliği ile Hak kapısına yönelerek, tevbe ve istiğfarla alâkalı malum sözlerle ifâde etmesidir.
Perde arkası hakikatlara yeni yeni uyanmaya başlamış havâssın rücûu ki, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, kalbde yoğunlaşıp basîret ufkunu saran büyük-küçük her gaflet karşısında, himmet kanatlarını açıp Hakk’ın rahmet ve inâyetine sığınma cehd ü gayretidir. Böyle bir performans gösteren ruh:
اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ، ثُمَّ تَلاَ: {إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ}، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا عَلاَمَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ: النَّدَامَةُ.
“Resûlullah: ‘Günahtan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir; Allah bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.’ dedi ve şu meâldeki âyeti okudu: ‘Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.’[2] Tevbenin alâmeti nedir diye sorulunca da: ‘Gönülden pişmanlıktır’ buyurdular.”[3] hakikatının tam mazharı bir ruhtur.
Yaşayışlarını “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.”[4] ufkunda sürdüren has üstü hasların teveccühüdür ki, kalblerine, sırlarına, ahfâlarına perde olan mâsivâ (Hak’tan gayri her şey) ile alâkalı her ne varsa, bütününü benliklerinin derinliklerinden söküp hiçliğin gayyâlarına atarak, yeniden “nûru’l-enver” (bütün ışıkların hakikî menbaı) ile münasebetlerinin şuuruna ulaşmaları demektir ki, “O ne güzel kuldu! Zira o, sürekli (Allah’a) rücûdaydı.”[5] gerçeğini gösterir ve “evb” yörüngesinde hareket ederler.
Ferdin, bir kısım iç deformasyonlardan sonra yeniden safvet-i asliyesine dönüp özüyle bütünleşmesi veya sık sık kendini yenilemesi mânâsında tevbe, hemen her mertebesiyle:
1- Gönülden nedâmet etmek,
2- Eski hataları ürperti ile hatırlamak,
3- Haksızlıkları gidermek, hakkı tutup kaldırmak,
4- Sorumlulukları yeniden gözden geçirip fevt edilen mükellefiyetleri yerine getirmek,
5- Hata ve inhiraflarla ruhta meydana gelen boşlukları ibadet ü tâat ve gece yamaçlarında seyahatla doldurmak,
6- Ve haslar, haslar-üstü haslar itibarıyla, zikr u fikr u şükrün dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak; duygu ve düşüncelerine kasdî olarak mâsivâ bulaşmış olabileceği endişesiyle sarsılıp inlemek..
gibi hususları ihtiva eder.
Hatanın seviyesi ne olursa olsun, tevbe ederken, yeni günah tasavvurlarına karşı pişmanlık ve tiksinti ile inlemeyen, her şeye rağmen bir kere daha istikamet çizgisinin altına düşebileceği endişesiyle ürpermeyen, Hak’tan uzak kalmanın sonucu olarak, içine düştüğü yanlışlık ve inhiraflardan kurtulmak için Hakk’a kulluğa, kullukta samimiyete sığınmayan, tevbe adına yalan söylemiş sayılır…
Mevlânâ bir yerde gerçek tevbenin sembolü ‘nasûh’u şöyle konuşturur:
تُوبه اى كَرْدَمْ حَقِيقَتْ بَا خُدا
نَشْكَنَمْ تَا جَانْ شُدنْ اَزْ تَنْ جُدا
بَعْدَ ازان مِحْنَتْ كِرا بارِ دِگر
پا رَود سُـوى خَطَر إِلا كه خَر
“Cenâb-ı Hudâ’ya bir hakikî tevbe ettim ki, can tenden ayrılıncaya kadar onu bozmayacağım. Aslında o mihnetten sonra, merkepten başka kim ayağını bir kere daha helâk ve hatar tarafına atar ki..?”
Tevbe bir fazilet yemini, onda sebat ise bir yiğitlik ve irâde işidir. Usûlünce tevbe edip sebat edenin şehitler mertebesinde olduğunu Hz. Seyyidü’l-evvâbîn söylüyor.[6] Tabiî sürekli tevbe ettiği halde, bir türlü günah ve inhiraflardan kurtulamayanın tevbe ve istiğfârının, tevvâbların, evvâbların yöneldikleri kapıyla alay olduğunu da…[7]
Evet, “Cehennemden korkarım.” deyip günahlardan kaçınmayan, “Cennete müştâkım.” deyip amel-i sâlih işlemeyen, “Peygamberi severim.” deyip sünnetlere karşı alâkasız kalan biri, iddialarında ciddi olamayacağı gibi, ömrünü kat’î günah ve sûrî tevbeler arasında sürdüren, dolayısıyla da, Hakk’a dönüşlerini isyanlar arası molalara benzeteceğimiz böyle vefânâşinasların samimiyet ve hulûslarını kabul etmek de oldukça zordur.
Sâlikin ilk menzili, tâlibin ilk makamı tevbe, ikinci makamı ise inâbedir. Sofîler arasında, herhangi bir mürşide intisâb etme merâsiminde temsil edilen usûl, âdâb ve töreye de “inâbe” denildiğini hatırlatıp geçelim… Tevbede, duygu, düşünce ve davranışların, muhâlefetten muvâfakata, muârazadan mutâbakata yönlendirilmesine karşılık, inâbede mevcut mutâbakat ve muvâfakatın sorgulanması bahis mevzuudur. Tevbe, “seyr ilallah” ufkunda bir seyahat ise, inâbe “seyr fillâh”, evbe de “seyr minallah” kuşağında bir miraçtır.
Bu üç teveccühü şöyle de anlatabiliriz: Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir inâbe; O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün mü’minlerin hâlidir ve ezanları da: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının!”dır.[8] İkincisi evliya ve mukarrabînin vasfıdır; kâmetleri de, mebde’ itibarıyla وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe ediniz.”[9], müntehâ itibarıyla da: وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi.”dir.[10] Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetleridir. Şiarları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.”[11] şeklindeki ilâhî takdîr ve iltifattır.
Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur. Onlardan sâdır olan tevbe mânâsındaki sözler ya inâbe veya evbe mânâlarını ifâde etmektedir. Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın, “Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim.”[12] sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir. Ayrıca tevbe, “kurb” ve “maiyyet”i bilmeyenler içindir. Hayatlarını kurb ufuklarında geçirenler, her tasarruflarına hâkim, her işlerine nigehbân ve onlara her şeyden daha yakın olan Cenâb-ı Hakk’a herhalde, avamî mânâda rücûu gaflet sayarlar. Bu mertebe ehl-i vahdet-i vücûdun değil, ehl-i vahdet-i şuhûdun, onlardan daha çok da Mişkât-ı Muhammed ve Sünnet-i Hazret-i Ahmed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Hazretleri’nin zıllinde seyr u sülûk yapanların mertebesidir. Seviyesi bu mertebeye ulaşmayan ve makam-ı tabiatta vücudla uğraşanlar için evb ve inâbeden ve hele bu makamların müntehâsından söz etmek takliddir ve bâlâ pervâzâne sayılır.
اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَابُوا وَأَصْلَحُوا إِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ
[1] Tahrîm sûresi, 66/8
[2] Bakara sûresi 2/222
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.168; el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 4/261, hadis no: 10438 (İbn Neccâr’dan naklen). Kuşeyrî, hadisi senediyle zikretmektedir. Hadis kitaplarında da bu hadisin değişik kısımları farklı lafızlarla parça parça yer almaktadır. Örnek olarak bkz. İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387, 439; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/349
[4] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 125
[5] Sâd sûresi, 38/30, 44
[6] Bkz. ed-Deylemî, el-Müsned 2/76
[7] Bkz. el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/436; ed-Deylemî, el-Müsned 2/77
[8] Nûr sûresi, 24/31
[9] Zümer sûresi, 39/54
[10] Kaf sûresi, 50/33
[11] Sâd sûresi, 38/30, 44
[12] Buhârî, deavât 3; Müslim, zikir 41, 42; Tirmizî, tefsîru sûre (47)
https://caglayandergisi.com/2022/05/02/tevbe-inabe-ve-evbe/feed/ 0 Nisan – Çağlayan Dergisi
Hususî Bir Açıdan İman-2https://caglayandergisi.com/2022/04/01/hususi-bir-acidan-iman-2/
Hakikî mü’mini kendi derinlikleriyle görebilenler, onda Hakk’ı hatırlar.. onun nefeslerini duyan, İsa Mesih’e uğramış gibi canlanır ve onun gönlünden yükselen sesleri dinleyenler, Beyan Sultanı’nın meclisine ermiş gibi söz şarabıyla mest ü mahmur hâle gelir. Evet, iman ve imanın vaad ettikleriyle donanımını tamamlamış bir ruhun, artık başka herhangi bir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Allah’a intisabı sayesinde o, aczi içinde Hakk’ın kudretiyle güçlü, fakirliğiyle beraber O’nun servetiyle zengin ve küçüklüğüne rağmen de ululardan bir uludur. Çünkü o, ihtiyar ve iradesinin yetersiz kaldığı noktada, Efendisinin sonsuz iradesine dayanır. Üstesinden gelemeyeceği konularda O’nun kudretine itimat eder.. dünyevî hayatı itibarıyla sarsıldığında, ebedî hayatının bağ ve bahçelerine sığınır.. ufkunu ölüm endişeleri sardığında, kendini ebedî hayatın ferah-feza iklimlerine atar.. akıl ve idrakiyle çözemediği problemler karşısında da, Kur’ân’ın “hall ü fasl” eden aydınlık iklimine müracaat eder.. ve hiçbir zaman yeis yaşamaz, boşluk hissetmez; karanlığın mütemadî olanıyla karşılaşmaz; hayatını bir zevk zemzemesi şeklinde duyar, yaşar ve ömrünü Yaradan’a şükürlerle yedi-yetmiş-yedi yüz veren başaklara çevirir.
Mükemmel bir mü’min, sadece kendi donanım ve şahsî kıvamına da bağlı kalmaz; o, peygamberâne bir azimle herkese açılır, herkesi kucaklar ve kendini ihmal edecek ölçüde hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî mutluluğuna bağlar ve hep bir sahabi gibi yaşar; yaşar da, tıpkı mumlar gibi özündeki aydınlatma usâresiyle sürekli çevresini nura gark eder ve kendine rağmen bir yol izler.. evet o hep gece gibi karanlık iklimleri kollar.. zulmetlerle yaka paça olur.. her zaman par par yanar.. yandıkça içi “cız” eder boynu bükülür ama, ne sürekli yanması, ne de yanıp tükenmesi, onu başkalarını aydınlatmadan alıkoyamaz.
İman yolunun başına sancağını sağlamca saplayabilmiş iman eri, bir hamlede arzı aşar.. gider semalara ulaşır.. yıldızlarla hasbihâl eder.. güneşle münasebete geçer.. ayla arkadaşlık kurar.. ve yürür fezanın derinliklerinde “Refîk-i A’lâ”ya doğru. Yürürken de, her zaman tevazu içinde yüzü yerde ve mahviyet soluklamaktadır.. evet o, gönlüne meleklerin kanadından tüyler takmış gibi, her zaman akıl almaz irtifalarda kanat çırpar durur; kanat çırpar durur ama ne irtifaların baş döndürücülüğü, ne de ruhanîlerle at başı hâle gelme, onun o durulardan duru düşüncelerini bulandıramaz. Başı her zaman bir Âdem Nebi duygusuyla sinesi üzerinde buruk, dudaklarında hiç dinmeyen bir efgan ve ümitleriyle de kıpkırmızı güller gibidir. Güneşe bakar gibi Hakk’a yönelince renklerle köpürür; O’nun mehabetini duyunca da, Sûr sesi almışçasına sabahın şebnemli yaprakları gibi terler.
Onu temâşâ edenler, onun her hâlinden Hakk’ı müşâhedeye menfezler bulur, sonsuza yönelir ve dünyalarını bir sevda yuvasına çevirirler. O, ışığa hasret en karanlık gecelerde ve hazanla sarsılmış bağlarda-bahçelerde çeşit çeşit ışık oyunları gösterir ve çevresine gönlünün mânâlarından demet demet güller, çiçekler sunar.
Bazen duygularını heybet ve mehafetle yoğurur, kavrulmuş sinesini gözyaşlarıyla serinletir; bazen de ümit ve beklentilerinin yollarına su serpiyor gibi yaş döker, hülyalarının çarçabuk gerçekleşeceği tefe’ülü ile sevinç murakabesi yaşar. Ne var ki, imanının enginliği ölçüsünde, her zaman ötelere açık bulunur. Kalbinin ritmine ayak uydurur, mantığını kalbinin kanatlarından tüylerle kanatlandırır; düz akıl ve dünyevî idrakin takılıp yolda kaldığı aşılmaz gibi görülen engebeleri bir hamlede aşar ve mânâ dünyasının şâhikalarına ulaşır.
İman erleri gam ve keder sâikleriyle kuşatıldıkları zamanlarda bile hep huzur içindedirler. Onlar ne devamlı gam çeker ne de kederin süreklisini bilirler. Allah’a intisap ve O’na dostlukları sayesinde, rahatlıkla gamın boynunu kırar; kederi, kendi küdûreti içinde boğar; varsa tasalarını “hüzn-ü mukaddes” renkleriyle bezer ve sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzelliklerin tül pembe renklerini temaşa ile, elemleri lezzetlere, ızdırapları da doğum sancılarının vaad ettiği inşirahlara bağlayarak, dudaklarından dökülen “of”ları ânında “oh”lara çevirir ve en muzdarip hâllerinde bile çevrelerine kalblerinin diliyle sevinç neşideleri dinletirler. Bir kere de bu çizgiyi yakalayıp ilk nefeslerini böyle uhrevîleştirince, ikinci kez soluklanmada, kalblerini dimağlarına bağlar, akıllarını gönül diliyle konuşturur ve seslerini ta yıldızlar ve yıldızlar ötesi âlemlere duyurarak, vicdanlarının zirvelerinden bütün ruhanîlere, bugüne kadar duymadıkları ne ezanlar ne ezanlar dinletirler. Bu ezanları mü’minin kendisi de duyup zevk edebilir; elverir ki ufkunu dalâlet kirlerinden temiz tutabilsin…
[1] Bediüzzaman, Sözler s.159 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam); Şualar s.470 (On Dördüncü Şua).
[2] Bediüzzaman, Sözler s.155 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam).
[3] Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye s.38 (Lâsiyyemalar).
[4] Bkz.: Bediüzzaman, Şuâlar s.658 (On Beşinci Şuâ, İkinci Makam).
[5] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.16 (İkinci Söz).
[6] Bediüzzaman, Sözler s.334 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta).
[7] Bediüzzaman, Sözler s.335 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta).
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/hususi-bir-acidan-iman-2/feed/ 0
Hangi Deizm?https://caglayandergisi.com/2022/04/01/hangi-deizm/
Deizm, ferdin sadece akıl ve gözlem yoluyla Tanrı’ya olan inancını esas alan felsefî bir görüştür. Bunun sonucu olarak deizm, vahye dayalı her şeyi reddeder. Deistlere göre kâinat yaratılmıştır, ama Yaratıcı her şeyi kendi hâline bırakmıştır!
Deizm kavramı ilk olarak 17. yüzyılda İngiltere’de Kiliseye bir tepki hareketi olarak başlamıştır. Kilise saltanatın yanında yer alarak halkların ezilmesine göz yummuştu. Buna tepki olarak halk Allah’ı inkâr etmedi, ama Kiliseye olan tepkisi, dini deist bir anlayışla yorumlaması ile sonuçlandı. Görüldüğü gibi, bu felsefe bir tepki hareketi olarak başlamıştır.
Deizmi günümüzde sadece ateizmden kopanların sarıldığı bir inanç olarak değerlendirmek eksik olacaktır. Üç grup deist vardır:
Birincisi, ateizmden deizme kayanlardır ki bunlar; “Kâinattaki bu kadar mükemmellik sahipsiz olamaz. Biz istediğimiz her şeyi yapıp dünyadan kâm alalım. Allah’a da inanalım, ne olur ne olmaz.” kanaatinde olup ateizme daha yakın duran deistler. Aslında deizm, mesuliyetten uzak, kulluğun olmadığı bir din arayışının sonucudur.
İkincisi, daha ziyade İslam dünyası içinde neşet edip insanlardaki eksikleri dine mal edip dinde eksiklik varmış gibi değerlendirerek tamamen bir tepki hareketi olarak deizme kayanlar.
Üçüncü grup ise “farkına varılmayan deizm” diye de adlandırabileceğimiz, ferdin fiillerinin kendine ait olduğunu zannedip olan biten her şeyi, determinist bir anlayışla sadece sebep ve sonuçlara bağlayarak izah etme gayreti içinde olanlar.
Bu sınıflamayı kısaca özetlersek:
Ateizm kaynaklı deizm
Tepkisel deizm
Farkına varılmayan deizm (determinist anlayış).
Tıp ilmi ile uğraşan bir doktor olarak tedavide önemli bir kuralı hatırlatmak isterim. Hastalığı tam tedavi edebilmek için öncelikle doğru teşhisin konulması gerekir. Şayet doğru teşhis konulamazsa tedavi de eksik kalacaktır. Bazen yapılan eksik tedavi hastalığın daha da büyümesine sebep olabilir. Sosyolojik süreçler insan ve kâinat kitabının birer yansımasıdır. Bu süreçleri Allah’ın varlık aleminde koyduğu kanunlar perspektifinden değerlendirmek ve yorumlamak çok önemlidir. Etkili tedavi için doğru teşhis gerektiği gibi, sosyolojik problemlere çözümler üretirken esas sebeplerin ortaya konulup tedavi metotlarının geliştirilmesi gerekir.
Ateizm kaynaklı deizm probleminin çözümü, hakiki mânâda tevhit akidesinin zihinlerde yerleştirilmesi ile izale olabilir. Bu problemle ilgilenirken tevhit akidelerinin anlatılması ile tepkiselliğin izale edilmesi eş zamanlı kullanılabilir.
Tepkisel deizmin yayılmasının sebeplerini ise dört maddede sınıflayabiliriz:
Dindar olarak kendini ifade eden insanların din anlayışı, hayat tarzı, davranışlarıyla gösterdikleri derin çelişkiler, yani yanlış Kur’ân ve Sünnet yorumları neticesinde bazı hurafelerin yaygın bir şekilde yaşanıyor olması.
Birinci maddede verilen söylem ve fiil çelişkisinin, kendini dinî sivil toplum örgütü olarak tanıtan kurumlarda göstermesi ve bunun sonucu olarak da yaşanan tutarsızlıklar, cahillikler ve ahlaksız davranışlar.
Çağın getirdiği problemlere yeterli, yeni ve ikna edici cevap ve fikirler üretemeyen dogmatik ilahiyatçılar ve aydınlar.
Toplumu hızla dönüştüren dijital devrimin beraberinde getirdiği sığlık, içe kapanıklık, maddiyatçılık ve gerçek ötesi yeni bir hayat formuna doğru insanların yönlendirilmesi ve bu konunun çözümü ile ilgili henüz yeteri kadar çalışma olmaması.
Birinci madde söylem ve fiil uyumsuzluğunun ferdî tarafı, ikinci madde ise bu uyumsuzluğun toplumsal tarafıdır. Ferdî ve içtimaî problemler ve çözümler birbirine benzer, sadece sayısal olarak farklıdır, yani ferdî çözümler üretirseniz aslında toplumu da düzeltmiş olursunuz. Bu yüzden ilk iki maddenin çözümü birlikte değerlendirilebilir.
İlahî beyanda söylemlerle fiillerin uyumlu olması sadedinde birçok âyet vardır. Bu âyetlerin bir kısmı, Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçen peygamberler (aleyhimüsselâm) konuşturularak verilir. Bir kısmı da evrensel kaideler olarak tarif edilir.
Evrensel kaide olarak söylem ve fiil uyumunu anlatan, âlimlerin kitaplarına serlevha yaptığı şu âyettir: “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız (veya yapmayacağınız) şeyleri söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2). Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de dikkat çektiği gibi, bu âyeti, “Yapmıyorsanız, söylemeyin.” şeklinde anlamak eksiklik olur. Anlaşılması gereken mânâ, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.”[1] demektir, tesir etmenin en önemli âmili de budur. Söylediklerimizin muhataplar tarafından kabul edilmesi, söylediğimiz şeyleri yapmamıza vâbestedir.
Kur’ân-ı Kerim, Hazreti Şuayb’ı (aleyhisselâm), “Sizi menettiğim konularda muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” (Hûd, 11/88) sözleriyle konuşturur. Yine Kur’ân, söylem ve fiillerin uyumunu, bir toplumu ikaz ederek bizlere öğretir: “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara, 2/44).
İşte bu âyetler ışığında en küçük yapı taşı olan aileden en büyük toplum hareketlerine kadar söz ve fiil uyumuna dikkat edilmelidir. Aile hayatımızda çocuklarımızın bizde gördüğü tutarsızlıklar, onlarda tepkisel karşılık olarak yansıyacaktır. Düzeltilmesi gereken, söylem ve fiil tutarsızlığıdır. Çocuğumuz söylem ve fiillerde tutarsızlık görmüyorsa, yavaş yavaş bu tepkiselliğinden vazgeçecektir. Tepkisel deizme kayan bir fert, çevresindeki insanlarda gördüğü ahlakî olmayan hâlleri, dinin kendisi ile eşleştirmeye çalışır ve kötülüklerin yaratılma sebeplerini izah ederken zorluklar yaşar.
Üçüncü maddeyle ilgili olarak, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, vaiz ve hatiplerin etkili olmamalarını belli şartlara bağlar. Nasihat edenlerde üç vasfın olması gerektiğini vurgular:
İlim sahibi ve tahkik edici olmalı ki dinî meseleleri ispat ve muhatapları ikna edebilsin ve her anlattığını sağlam kaynaklarla desteklesin.
Dikkatli hikmet erbabı olmalı ki dengeleri bozmasın, ifrat ve tefritlerde gezinmeden her şeyi dengeli bir şekilde anlatsın.
Güzel bir dille ikna edici olmalı ki hâlin ve zamanın gereklerine uygun söz söylesin.[2]
İslamî bilgilendirmede, hükümlerin nasıl elde edildiğinin, muteber kaynaklara ve usule dayandırılarak anlatılması çok önemlidir. Dini derinlemesine bilmeyen, dinî hükümler arasındaki dengeden habersiz olan ve içinde yaşadığı çağın kültürüne vâkıf olmayan nâsihlerin tebliğ ve irşat vazifesini hakkıyla yerine getirmeleri söz konusu değildir. Nasihatler Kur’ân’ın ruhuna ve muhatabın seviyesine uygun, makul ve dengeli olmalıdır.
Dördüncü maddeye gelince: Yapılması gereken, insanları dijitalliğin sığlığından ve geçiciliğinden çıkarıp tekrar kitap kokusu ile buluşturmaya çalışmaktır. Evet, bu zor bir meseledir, fakat bu konuda çok fazla fikir üretimine ihtiyaç vardır. Hâlâ ne kendi içimizde ne de toplum boyutunda bu probleme çözümler üretebildiğimizi söyleyebiliriz.
Bize düşen, tevhit delillerini insanlara en uygun zamanda ulaştırma fırsatlarını değerlendirme olmalıdır. Klasik, uzun anlatımlar yerine veciz ve tesirli ifadeler kullanarak sohbet etme, detayları kaynaklara havale etme prensibi üzerinde durulabilir. Muhatabın kafasındaki ana soruya odaklanma ve o problemin tatmin edici bir şekilde izale edilmesine çalışılabilir. Problemleri çözerken muhatapları iyi tanıma, en önemli meselelerden biridir. Bir arkadaşımıza bir kitap okutmak istiyorsak, önce o arkadaşımızı iyi okumamız gerekmektedir.
Farkına varılmayan deizmin, yani inancın hayattaki etkisinin zayıflamasına sebep olan determinist yaklaşımın tedavisi ise iman hakikatlerinin, bilhassa kader anlayışının kalblere yerleştirilmesiyle mümkün olabilir.
Deizmi karşımıza “belirsiz bir inanç karşıtlığı” şeklinde, âdeta bir heyula olarak koyup ideoloji olarak kabul etmeden, parçalara bölerek iyi tanımlamamız gerekir. İdeoloji olarak tanımlanan her şey taraftar ister. Aslında deizm tepkisel bir kaçışın adıdır. “Hastalık yoktur; hasta vardır.” kuralınca, muhatabı iyi tanıyıp şahsa özel çözümler üretilebilmek en önemli marifet olsa gerek.
Dipnotlar
[1] M. Fethullah Gülen, “Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselâm”, 29/12/2019, www.herkul.org/kirik-testi/ornek-bir-mursid-suayb-aleyhisselam/
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri, İstanbul: Yeni Asya, 2017, s. 61–62.
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/hangi-deizm/feed/ 0
Müziğin Fizyolojik Etkilerihttps://caglayandergisi.com/2022/04/01/muzigin-fizyolojik-etkileri/
Ses, titreşim yapan bir kaynağın, hava basıncında yaptığı dalgalanmalar ile yaratılan ve insanda işitme duyusunu uyaran fizikî bir hadisedir. Sesi vücudumuzdaki bazı kaslar, akciğerler, ses telleri gibi organlarımızın yardımı ile üretiriz. İnsanoğlu algılayabildiği sınırlı frekanslardaki (20 Hz–20 kHz) sesleri kullanarak konuşur.
Seslerin sanat haline getirilmesi ile keşfedilen müzik ise duygu, düşünce ve sembolleri tek ya da çok sesli olarak anlatma sanatı olarak tanımlanır. Bilim insanları müziğin her şart ve ortamda insan bedeninde olumlu veya olumsuz etkilerinin olduğunu, bedenimizin farklı müzik ve ses türlerine farklı tepkiler verdiğini tespit etmişlerdir. Bu etkinin mahiyeti, insanın duygu durumu, zaman ve mekân gibi parametrelere bağlı olarak değişebilir.
Müzikle tedavi, modern tıbbın müstakil bir uzmanlık alanıdır ve antik dönemden bu yana kullanılagelmiştir. İslam Medeniyetinde Sufiler zihnî ve nörolojik rahatsızlıkların tedavisinde müzikten istifade edilebileceğinden bahsetmiş, Fârâbî (870–950) ve İbn-i Sina (980–1037) gibi âlimler, müziğin tedavideki esaslarını belirlemişlerdir.
Bilim insanlarına göre müzik, hastalıkların tedavisinde etkili biçimde kullanılabileceği gibi, seçilecek uygun ritim, ses ve müzik türleri ile stres, yoğun kaygı gibi psikolojik problemlere karşı koruyucu olarak da kullanılabilir. Son yıllarda müziğin insanda psikolojik ve fizyolojik tesirleri üzerinde yapılmış çok sayıda çalışma mevcuttur.[1] Bu çalışmalara göre müzik, insan beynini anatomik olarak ölçülebilir seviyede etkilemektedir ki üretilen müzik eserlerinin bir toplumun kültür ve sanat anlayışını değiştirmesi bu şekilde açıklanmaktadır.[2]
Müzik, insanın duygu durumunun değişimine tesir eden serotonin, dopamin, adrenalin ve testosteron gibi hormonların seviyelerini değiştirerek solunum, kalb ritmi ve vücut ısısını düşürmeye, kan basıncı ve beyin kanlanmasını dengeleyerek derin seviyede gevşeme ve rahatlamaya ve hayat kalitesini yükseltmeye vesile olabilir.[3] Hastaların dikkatlerini başka bir sahaya çekerek kaygısını ve bulantıyı azaltır, uykusuzluğu hafifletir. Bu fonksiyonu ile son dönem kanser hastalarının hayat kalitesini artırmada önemli rol oynar.[4] Müziğin özellikle ağrı ve anksiyete üzerindeki müspet tesirleri çok belirgindir.
Müzik Beynin Hangi Alanında Algılanır?
Bazı müzik terimlerinin ne anlama geldiğini bilmek bu konuyu anlayabilmemiz için önemlidir. Tını bir cismin titreşiminden çıkan sesi, farklı bir cismin aynı yükseklikte çıkan sesinden ayırt ettiren özelliktir. Ritim bir mısrada veya bir notada; vurgu, uzunluk veya ses özelliklerinin ve durakların belli biçimde tekrarlanmasından kaynaklanan ses uyumudur. Melodi ise belli bir kurala göre oluşturulan ses dizisidir.
Bahsedilen terimleri ifade eden seslerin beyinde algılandığı alanlar farklı, ancak birbirine yakındır. Bu alanlarda travma gibi hasara sebep olan durumlar, ilgili sesin algılanamaması veya ayırt edilememesine yol açabilir. Mesela sağ temporal bölgedeki işitme korteksi hasarında, hasta düzenli tempo tutamama durumundan muzdarip olurken beyincik ve bazal gangliyon hasarları, ritim algısında bozulma ve ritim üretememe ile sonuçlanabilir. Tınının algılanması işitme alanında, ritmin algılanması ise motor alanında olmaktadır. Beynimizin sol yarım küresinin (sol hemisfer) konuşma analizinde önem arz eden, zamana bağlı çözünürlüğü daha iyi iken, işleme hassasiyeti için önemli olan frekans çözünürlüğü sağ hemisferde daha iyidir.
Tınılar sağ işitme korteksini, müzik provası yapmak dorsolateral ve inferior frontal korteksi aktive eder. Melodiler beyinde soyut olarak temsil edilir ve duygusal melodiler beynimizin fronto-oksipital bölgesini aktifleştirir. Enstrüman ve hız değişimleri superior temporal kortekste algılanır. Müziği hayalimizde canlandırdığımızda sekonder işitme korteksimiz, sevilen bir müzik parçası dinlendiğinde de yine farklı bir duyu alanımız aktive olur.[5]
Temporal lob rahatsızlıklarında bazı kimselerin melodileri çalabilme, tanıyabilme, şarkı söyleme ve ritim takip edebilme gibi belli müzik kabiliyetlerinin kaybolabildiği bildirilmiştir. 20. yüzyılın önemli bestekârlarından Ravel, sol hemisferi etkileyen beyin felci geçirdikten sonra, müzik parçalarını dinleyebildiği hâlde beste çalışmaları yapamamıştır.
Gürültünün İnsan Fizyolojisine Tesirleri
Gürültü, insanlar üzerinde olumsuz etki gösteren, anlamsız ve hoşa gitmeyen seslerdir. Bazı insanların müzik olarak nitelendirdiği sesler, diğerleri için gürültü olarak algılanabilir ve rahatsızlık duyma eşiği, insandan insana değişir.
Gürültünün insan fizyolojisi üzerindeki tesirleri, etki süresi bakımından gürültünün kesilmesi ile ortadan kalkan kısa süreli etkiler ve saatler hatta günlerce sürebilen uzun süreli etkiler olarak ayrılır. Gürültü çoğu kimsede stres, kalb atışı, solunum hızı ve kan dolaşımı değişimleri, kas spazmları, irkilmeler ve uykusuzluk gibi kısa süreli tesirlere sebep olur. Bahsedilen bu yan etkiler, uyku esnasında daha şiddetli hissedilmekte, âni ve yüksek seslere otomatik tepkiler verilmektedir. Ayrıca gastrit, ülser, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon ve migren rahatsızlıkları, gürültünün sık rastlanan uzun vadeli etkilerindendir. İnsanın gürültüye alıştığını düşündüğü durumlarda bile bahsi geçen yan tesirler önlenememektedir.[6]
Müzik intoksikasyonu olarak tanımlanan, aşırı yoğun ve yüksek sesli müziğe mârûz kalma durumunda, beyin elektrik aktivitesindeki alfa dalgalarının yüksekliğinde artış meydana gelmektedir. Fertler arası farklılık gösteren bu durumda toksik dozun bile bazı fertlerde normal kabul edilebildiği bildirilmiştir. Bu durum, müziğin şahıslar arasında farklı algılandığı ve işlendiği, fakat aynı kişide, karakter ve müzik algısının paralellik gösterdiği şeklinde açıklanmaktadır.
Müzikojenik Epilepsi
Günümüzde teknolojik gelişmeler her tür müziğe erişimimizi artırmıştır. Dinlenilen müziğin türü ve ses seviyesine göre bazı rahatsızlıkların tetiklenebildiğini gösteren çalışmalar bildirilmiştir. Epilepsi bu rahatsızlıkların en başında gelir. Gün ışığı veya 16–25 Hz aralığında yanıp sönen veya titreşen ışıklara mârûz kalmanın, epileptik nöbetleri tetikleyebildiği iyi bilinmektedir. Nöbet sırasında müzik dinletilen bazı hastaların, müzikten fayda görerek nöbetleri sonlanırken bazılarının nöbetleri şiddetlenmiştir.[7] Müziğin epileptik ataklar üzerindeki bu çift yönlü tesirinin sebebi henüz tam olarak anlaşılamamıştır.
Müzikojenik Epilepsi, ilk defa 1937 yılında tanımlanan, epileptik nöbetlerin müzikle tetiklendiği, nadir bir epilepsi formudur. Modern orkestraya büyük katkıları olan Fransız bestekâr Berlioz, müzikojenik nöbet hastasıdır. Bir milyon kişide bir görülen bu nöbetler, çoğu zaman müzik, bazen müzik formundaki uyaranları dinlemekle, oynamak, düşünmek veya müzik hayal etmekle ortaya çıkmaktadır. Hatta bazı hastaların nöbetlerinin, dinledikleri müzik türüne, enstrümana ve bestekâra göre tetiklenebildiği gösterilmiştir. Kilise çanları, La Marseillaise melodisi (Fransa’nın millî marşı), bazı ilahilerin, hatta kısık, boğuk veya metalik bir sesle söylenen bazı şarkıların, bu nöbetleri tetiklediği görülmüştür.[8] Uzmanlar, bu epilepsi türünün mekanizmasının anlaşılmasıyla müziğin tedavi edici tesirinin sınırlarının çizilebileceğini ifade etmektedir.
Müzik Farmakolojisi
Müzik terapisi alanında yapılan çalışmalarda müzikal farmakoloji olarak tanımlanan yöntem ile hastalık teşhis edildikten sonra, çeşitli müzik protokolleri, tablet benzeri cihazlara yüklenerek hastanın evine gönderilir. Hastanın tercihleri doğrultusunda dinlediği müzikler analiz edilerek aktif kısımlar elde edilir ve harmanlanıp dengeli tıbbî bileşiklere dönüştürülür. Bu tür tıbbî bileşiklerin sıkça kullanıldığı alanların başında psikosomatik bozukluklar, ağrı, anksiyete, depresyon, uykusuzluk ve belirli kalb aritmileri gelmektedir.[9]
Müzik terapisinin hamilelik dönemindeki tesirlerini araştıran çalışmalar, hamile bakımını yürüten hemşire ve ebelerin müziğin olumlu etkilerinden faydalanmalarının akılcı olacağını ifade etmektedir. Preeklampsili hamilelerde müzik, kan basıncını düşürerek fetüs hareketlerini ve kalb atımlarını normal seviyelerde tutmaya yardımcı olur.[10]
Yeni doğan bebekler, özellikle prematüreler, stres ve ağrı algılarının azaltılması, işitme duyularının gelişmesi bakımından müzikten en ciddi istifade eden popülasyondur.[11] Kültürümüzde yaygın olan ağlayan veya uykuya dalmada sıkıntı yaşayan bebekleri sakinleştirmek için ezan ve ninnilerin söylenmesiyle istenen neticenin çoğu zaman hâsıl olması bu tezi desteklemektedir. Bebeğe isim koyarken kulağına ezan okunmasının, yeni doğan üzerinde ne tür etkilere vesile olduğu, ilgi çekici bir araştırma konusudur.
Japonya’da yapılan bir çalışma, hamile anneler gürültüye mârûz bırakıldıklarında, annenin gürültüye verdiği tepkinin bebek tarafından hissedildiğini, gürültünün düşük doğum ağırlıklı bebek görülme sıklığında artışa sebep olduğunu göstermiştir. İşitmenin önemli bir bileşeni olan insan kohleası, gebeliğin 24. haftasına kadar gelişmesini tamamlar ve 26. haftadan itibaren fetüs, ses uyaranlarına cevap verebilir. Gebeliğin 35. haftasından itibaren fetüs, 250–500 Hz frekansındaki sesleri, “ba” ve “bi” sesleri arasındaki ayrımı yapabilmektedir. Bu bilgiler, bebeklerin işitme algılarının, doğumdan önce önemli seviyede geliştiğini göstermektedir.[12]
Görüldüğü gibi, insanın müziğe ve sese ilgisi anne karnında başlamakta ve ölünceye kadar devam etmektedir. Ruh hâlimize uygun bir müzik eseri dinlerken farkında olmadan beyin dalgalarımız, kalb ritmimiz, nefes alışverişimiz ve hissi durumumuzla ritme ayak uydururuz. Her şahsın müziğe ve sese verdiği tepki farklıdır. Bu durum müziğin çift yönlü tesirinden kaynaklanmaktadır. İnsanların hoşnut olduğu veya olmadığı müzik çeşidi, dinlenen müziğin bedenimizde vesile olacağı tesirlere göre belirlenir. Bu netice, kısmen anatomik, fizyolojik ve psikolojik fonksiyonlarımızın temelinde, kişiye özel ortaya çıkar.
Konuşma sırasında beynin sol yarım küresinde bulunan Broca ve Wernicke alanları, zihnî olarak faaliyet gösteren kısımlardır. Bu alanların his ve heyecanları temsil eden bir cephesinin daha olabileceğine inanılır. Bu cephe; melodi, tonlama ve jestler dâhil olmak üzere, konuşmanın duygusal bileşenlerini algılar. Bu hassas algılama sistemleri ile donatılmış bir insanın maddî ve manevî sağlığının muhafazası noktasında, “Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” (Hucurat, 49/12) gibi âyetlerde gıybet, dedikodu ve yalanın kat’î surette yasaklanması, bu bakımdan çok mühimdir. Çünkü insan ses, söz, jest ve mimiklerden etkilenen bir varlıktır.
Zaman zaman dokunaklı bir sesle okunan ezandan ve Kur’ân-ı Kerim’den etkilenerek Müslüman olanlardan bahsedildiğini duyarız. Aynı şekilde, Kur’ân okumanın ve bilhassa Fatiha sûresinin hastalıklarda şifa niyetiyle okunması hakkındaki bilgilerin doğruluğunu, pek çoğumuz müşahede ve tecrübe etmiş olabiliriz. Dolayısıyla güzel bir sesle ve mânâsına uygun bir şekilde Kur’ân okumanın, insanın sinir ve endokrin fizyolojisinde ne gibi tesirler uyarabileceği, ayrı bir araştırma konusudur.
İnsan organizmasını, eşsiz bir sanat eserine ve akort edilebilen, hassas enstrümanlar topluluğuna benzetebiliriz.[13] Herkesin kendi bedeninin fizyolojisine uygun müzik ve ritimleri keşfetmesi, gelişigüzel müzik türleri ve seslerle bedenini akort etmemesi gerekir. Bu yönüyle bedenimizi şuurlu bir orkestra şefi edasıyla yönetmeye çalışmak akıllıca olacaktır. Fıtratımıza uygun müzik türlerini bulmak, haram olan gıybet, dedikodu ve yalandan uzak durmak, maddî ve manevî sağlığımızı korumak için çok önemlidir.
—
dorsolateral frontal korteks: Beynin çalışma hafızası, dikkat ve motor hareketlerin planlanması gibi fonksiyonlarla alâkalı bölgesi.
inferior frontal korteks: Beynin âhengin tanınmasında işlev gören bölgesi.
preeklampsi: Yüksek tansiyon ile seyreden önemli bir gebelik komplikasyonu.
Dipnotlar
[1] F. S. Ünal, “Müziğin ses olarak insana fizyolojik etkisi”, Kültür Evreni Dergisi, 6(22), 2014, s. 118–125, www.kulturevreni.com/22-118.pdf.
[2] S. A. Azizi, “Brain to music to brain!”, Neuroscience Letters,459, 2009, s. 1–2.
[3] N. Karamızrak, “Ses ve Müziğin Organları İyileştirici Etkisi”, Koşuyolu Heart Journal, 17(1), 2014, s. 54–57.
[4] H. Covington, “Therapeutic music for patients with psychiatric disorders”, Holist Nurs Pract, 15, 2001, s. 59–69.
[5] A. J. Blood ve R. J. Zatorre, “Intensely pleasurable responses to music correlate with activity in brain regions implicated in reward and emotion”, Proc Natl Acad Sci US, 98(20), 2001, s. 11818–11823.
[6] MEB. Gürültünün Etkileri. Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Tüketici Hizmetleri, 2012, s. 1–25.
[7] A. T. Berg ve ark. “Revised terminology and concepts for organization of seizures and epilepsies: report of the ILAE Commission on Classification and Terminology”, 2005–2009; Epilepsia, 51, 2010, s. 676–685.
[8] S. E. Brien ve T. J. Murray, “Musicogenic epilepsy”, Can Med Assoc J, 13, 1984, s. 1255–1258.
[9] İ. Ün, “Farmakoloji ile müzik arasında olası etkileşimlerin araştırılması”, Lokman Hekim Dergisi, 6(3), 2016, s. 159–164.
[10] E. Toker ve N. Kömürcü, “Effect of Turkish classical music on prenatal anxiety and satisfaction: A randomized controlled trial in pregnant women with pre-eclampsia”, Complementary Therapies in Medicine, 30, 2017, s. 1–9.
[11] J. Loewy ve ark. “Sleep/ sedation in children undergoing EEG testing: a comparison of chloral hydrate and music therapy”, Am J Electroneurodiagnostic Technol, 46(4), 2006, s. 343–355.
[12] S. E. Trehub, “The developmental origins of musicality”, Nat Neurosci, 6(7), 2003, s. 669–673.
[13] D. Campbell, Mozart Etkisi, İstanbul: Kuraldışı Yayıncılık, 2002, s. 156–343.
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/muzigin-fizyolojik-etkileri/feed/ 0
Fatihhttps://caglayandergisi.com/2022/04/01/fatih/
Fatih…
Çocukluğumun en favori ismi… Bunun birkaç sebebi var. Birincisi doğup büyüdüğüm yer İstanbul’un Fatih ilçesi. Rahmetli babamın az uzakta bir misafirliğe gidip de ayrılma vakti geldiğinde anneme dönüp “Hanım, hadi İstanbul’a dönelim.” dediği Fatih…
“Fatih” ismini sevmemin başka bir sebebi daha var: Fethin destanlarıyla büyüyen her Türk gencinin gönlünde aslan payına sahip Fatih Sultan Mehmet. Banisi olduğu muazzam mabedin avlusundaki devasa çınarların ibadete gelenleri yüzyıllarca gölgelediği gibi, son bir iki asırdır tevarüs ettiğimiz ezilmişliği baskılamak için beş yüz yıl öncesine gidip manen gölgesine sığınma ihtiyacı hissettiğimiz Sultan Fatih.
Heybetiyle bir an evvel müteveccih olmak için Fevzipaşa Caddesi tarafından merdivenlerini hızla çıktığım muazzam Fatih Camii… Küçük bir çocuğu bile büyüleyen bir mabet idi bu ecdat yadigârı. Çocukluk işte… O muhteşem uhrevî yapıyı bir miktar süzdükten sonra, cenazelerin teşyi edildiği kıble tarafına yönelir, birkaç nefeste üç İhlas bir Fatiha okuyup Sultan Fatih’in ruhuna hediye ettikten sonra türbesinin önünden caminin Haliç tarafına bakan avlusuna koşardık. Kalabalığa ve bastonunu kaldırıp bize bağıran yaşlı dedelere aldırmadan top oynadığımız Fatih Camii… Vefat eden akraba ve ahbabımızın neredeyse tamamını dâr-ı bekâya uğurladığımız ve son altı yıldır babamın cenaze merasimi de dahil olmak üzere hiçbirinde hazır bulunamadığım Fatih Camii… Ayrıca ismimi unutan hemen hemen herkes beni “Fatih” diye çağırırdı, ne hikmetse…
Şimdi geriye dönüp bakınca, yukarıdakileri gölgede bırakan ve hayatıma gerçek yönünü veren asıl başka bir Fatih vardı ki yedi yıl boyunca kapısından içeri girdiğim ve bugün hep hayırla yâd ettiğim okulun adı. Şimdilerde kimlerin gaspıyla, kimlere peşkeş çekildiğini bilemediğim Fatih Koleji…
Fatih Kolejinin adını ilk kez benden bir yaş büyük olan mahalle arkadaşım Cüneyt’in ilkokulun ardından girilen Anadolu Lisesi sınavını kazanmasıyla duymuştum. Çok sevdiğim bir arkadaşım olduğu için ben de bu okula gitmeyi kafama koydum. Bütün niyetim Cüneyt’le daha çok vakit geçirebilmekti. Sınavın neticesi geldiğinde dünyalar benim olmuştu. Artık, Fatihli oluşum, aynı isimli bir okulun öğrencisi olarak katmerleşmişti. Fatih semtinin çocuğu, Fatih Kolejinin öğrencisi… Ha bir de Balkan göçmeni olduğumuz için evlad-ı Fatihan…
İnsan doğup büyüdüğü yerlerin gerçek değerini içinde yaşarken pek de takdir edemiyor. Bu sebepten olsa gerek, Fatih’in şuurlu sakinlerine sanki zaman tünelinde yaşıyorlarmış hissini veren havasını artık fizikî olarak değil ruhen sakini olduğum şu son yıllarda daha çok hissediyorum. Fatih, yakın tarihte geçirdiği kentsel dönüşümlere (“kültürel katliamlara” demek daha mı doğru olurdu?) rağmen neredeyse adım başı bir tarihî abideyle arzıendam eder ve aslî kimliğini hatırlatır gelip geçenlere. Yedi yıl boyunca koleje her gidiş gelişim böyle bir zaman tünelinden geçiş gibiymiş aslında. Yıllar sonra geriye dönüp bakınca, o tarihî derinlik daha bir belirginleşiyor hafızamda.
Evimiz Yavuzselim semtindeydi. Kolej, yürüyerek 20 dakika kadar uzaklıkta bulunan, ama daha önce hiç gittiğimi hatırlamadığım, Draman semtindeydi. Eve yakın olması da aileme cazip gelmişti. Koleje giderken izlediğimiz güzergâh, tarihle günümüzün iç içe geçtiği dokularla doluydu: Akşemseddin Caddesinden Mesih Ali Paşa Camii tarafına doğru, sola dönersiniz. Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek hırkasını ağırlayan Hırka-ı Şerif Camiinin arkasından, gelinlik mağazaları ve cıvıl cıvıl ticarî hayatıyla Atikali’ye, oradan Fevzi Paşa Caddesini geride bırakıp yokuş yukarı Çarşamba’ya çıkarsınız. Çukurbostan’a gelmeden önce, Türkan Şoray, Gülşen Bubikoğlu, Melihat Gülses gibi birçok meşhur ismin mezun olduğu Fatih Kız Lisesinden sola dönüp Darüşşafaka Caddesinin birden daraldığı İsmailağa Camii semtine girersiniz. Girer girmez de Pennsylvania’daki Amişleri ilk kez görenlerin yaşadığına benzer bir şekilde, zamanda birkaç asır öncesine ışınlanmış gibi hissedersiniz!
Daracık cadde ve sokakların arasından Draman’a doğru bir müddet daha ilerledikten sonra ulaşılırdı koleje. Kız lisesinden sola dönmeyip Balat’a inerseniz, başta Fener Rum Patrikhanesi olmak üzere çok sayıda kilise ve İstanbul’un fazlasıyla unutulmuş ve ihmal edilmiş tarihiyle karşılaşırsınız. Sahil boyunca sıralanmış tarihî işkembeciler hâlâ ayaktadır. Kısacası, tarihî surlar içindeki bu bölgede dolaşırken kılık kıyafete fazlasıyla akseden yorumlarıyla birlikte İslam’ı ve Ortodoks Hristiyanlığı, tarihi olarak fetih öncesi Bizans’ı, zihniyet olarak samimi ve masum dindarlıkla taassubu aynı anda görebilmek mümkündür. Herkesin aradığı ne ise onu bulabildiği bambaşka bir dünyadır burası. İlim ve irfan arayanların ve bu arayışı yaparken o daracık sokakları aşarak dünyaya yelken açma azminde olanların da bir adresi vardı: Fatih Koleji.
“Kolej”
“Kolej”, 1960’lardan itibaren mantar gibi çoğalan apartmanların arasında var olmaya çalışan Fatih gibi semtlerin zihniyet mücadelesi ve kimlik arayışındaki sakinleri için fazlasıyla yeni bir kelimeydi 1980’li yıllarda… Bu kelimenin ardındaki vizyon, resmiyetteki adıyla Özel Fatih Erkek Lisesi (ÖFEL) için öyle bir atmosfer sağlıyordu ki doğalgaz henüz gelmediği için üst üste yığılı binalardan çıkıp bu basık semtin üzerine kümelenen kömür dumanı ve henüz temizlenmemiş Haliç’in septik kokusu dahi nüfuz edemiyordu kampüsüne. Kapısından giren herkes bir manyetizmanın etkisi altına girer, kendini bir anda bambaşka ufuklarda bulurdu.
Özel okulların yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı o dönemlerde Fatih Koleji, kulağa İstanbul Erkek, Kadıköy Anadolu, Robert gibi havalı gelmese de bu elit okulların çok daha ötesinde, köklü bir mirasa, ruha ve vizyona sahip olduğunu hemen hissettirirdi.
Büyük bir binamız vardı; eski Doğu Bloku ülkelerindeki yekpare apartman komplekslerini andıran, kuşbakışı bakıldığında “U” harfi şeklinde bir binaydı. Duvarlarındaki bazı delik ve hasarlı yerlerin, 1970’li yıllardaki anarşi döneminden kaldığı anlatılırdı. Büyük asfalt bahçe ve binanın ortasındaki avlu, merasimlerle birlikte beden derslerinin de yapıldığı, teneffüslerde ise gazoz kapağı ya da bantla yumak hâle getirdiğimiz kâğıt gibi her malzemeyi top niyetine kullanıp deşarj olduğumuz yerlerdi.
Okula cazibesini veren, günümüzde çok da bir hususiyet arz etmeyen bu mimarî özellikleri değildi. Müstahdeminden belletmenine, öğretmen ve idarecilerine kadar okuldaki her görevli, bize öyle bir nazarla bakarlardı ki sanki bu insanlar bir ömür boyu yolumuzu gözlemişler gibi bir hisse kapılırdık. Asil duruşu ve beyefendiliğiyle tanıdığımız okul müdürümüz Mustafa Bey, her cuma günü okul bahçesindeki merasimde “Bizim için her biriniz bir pırlantasınız.” der ve bizi evlerimize hoş sözlerle uğurlardı. Elbette herkesin alâkasını ve sevgisini gösterme yöntemi farklıdır; nitekim her öğretmenimiz ve idarecimiz, Mustafa Hoca gibi “cemalî” değildi, kimisi de “celalî” meşrepti. Ancak en sert mizaçlılarının bile nazarları hep ufukta, gönüllerinde de bir “Altın Nesil” intizarı vardı.
Sonuçta burası bir “erkek” lisesiydi; çocukluktan ergenliğe geçişin en hararetli dönemlerinin yaşandığı bu yıllarda belli bir disiplinin temin edilmesi elbette gerekliydi. Bu hususta “iyi polis, kötü polis” rollerini üstlenmek zorunda kalan bazı hocalarımız olmuş olsa da disiplini sağlayan esas unsur “edep kültürü”nün okula hâkim olmasıydı. Okula başladığımız ilk gün, sınıf öğretmenimiz çantasını masaya koymuş, içinden bir davul sopası çıkarıp çantanın kapağı açık kalsın diye dayamıştı. Öğretmenimizin gerçek niyetini bilemiyorum; sopanın bütün fonksiyonu çantanın kapağını açık tutmaktı belki de! Ancak, bu kadarcık bir davranış bile 11 yaşındaki bizler için yetmiş de artmıştı. Günümüz şartlarında bu sembolik davranış tenkit edilebilir, ama hocamızın o sopasını kullandığını ne gören ne de duyan oldu.
Bu edep kültürünün önemli bir ayağı da “abi” anlayışıydı. Üst sınıflardakiler, sadece bir yaş bile büyük olsalar, alttakilerin abileriydi. Şimdi bile bizden bir iki yaş büyük olan mezun arkadaşlara denk gelsem, onlara “abi” demekten kendimi alamıyorum. Bu anlayış sayesinde başka liselerde görülen kavgalara, gürültülere bizim kolejde pek rastlanmazdı. Çünkü bu anlayış, öğretmenlerin ve belletmenlerin rehberliğinde, bir sıyanet serası oluşturuyor ve öğrencilere kendi aralarında bir kontrol mekanizması sağlıyordu. Yüzlerce öğrencinin bir arada bulunduğu bir ortamda elbette zaman zaman bazı problemler çıkıyordu; ancak bunlar istisnaî idi ve başka okullara göre dikkate değmeyecek miktardaydı. Mesela merhum Hacı Kemal Erimez Abimiz, Kolejin başka okullardan farkını göstermek için, yanında getirdiği bütün heyetlere sıraların üzerini iftiharla gösterirdi. Çünkü eskiden Türkiye’de çoğu okulda sıraların üstü karalama defterinden farksızdı; ama Kolejde bir çizik bile bulmak neredeyse mümkün değildi.
Bu yazı sadece bir girizgâh; Fatih Koleji hakkında yazılacak hususlar, hatıralar çok fazla: Biz öğrencilerini neredeyse kendi öz ailesinden daha çok seven ve onlara alâka gösteren, benim gözümde her biri birer manevî abide olan, şimdilerde bazıları dâr-ı bekâda, bazıları zindanda, bazıları gurbette olan genç ve idealist eğitim kadrosu, “Türkiye için dünyayla yarışıyor.” vizyonu, nice kutluların teşrifiyle şenlenen, her biri birer ışık ev olan misafirhaneleriyle âdeta bir mabede dönen kampüsü, olimpiyat ve üniversite giriş dereceleriyle en önde bir bilim yuvası olması ve mezun olur olmaz değişik hizmetlerde vazife alan mezunları… Bunların her birini erbabının yazacağı başka yazılara havale ediyoruz.
Fatih Camiinin devasa çınarları artık yok. O çınarları doğrayan balta, insanımıza gölgelik yapıp bir nebze nefes aldırmış olan Fatih Koleji ve ülkemizdeki diğer bütün mübarek Hizmet müesseselerini de doğradı. Mekân ve objelerin, hafızalara ve gönüllere kazınan derin kodları mevcuttur. Ancak o baltanın sapını tutan ve itibarını saray ve köşklerle ölçen maddeperest elin kavrayamayacağı hakikat şudur: Hizmet, binalardan öte bir şuurdur; ağaçlarını kesebilir, kurumlarını yıkabilirsiniz. Balta zahirde keser, ama vurduğu her darbeyle o ağacın tohumlarını dünyaya saçar. Sonra o tohumlar, Hizmet şuuruyla, her türlü mekân ve zamandan Münezzeh Olan’a (celle celâluhu) tam teslimiyetle ve “Fatihler”e vefa hissiyle, iklim neye elverişliyse, bazen altında herkesin gölgelendiği bir çınar, bazen ucu arşa değen bir servi, bazen de kokusu bütün insanlığı büyüleyen Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gül olarak yine tezahür eder… Eder de eder… Eder de eder…
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/fatih/feed/ 0
Ekosistemde Oksijenin Yerihttps://caglayandergisi.com/2022/04/01/ekosistemde-oksijenin-yeri/
Biraz sonra ağaçlar ve ormanlar hakkında okuyacaklarınız sizi şaşırtabilir, fakat sakın ağaçlara gerek yokmuş, bütün ormanları kesebiliriz gibi yanlış bir mânâ çıkmasın. Sadece bazı bildiklerimizin eksik olduğunu veya önem sıralarında kaymalar olabileceğini vurgulamak isteriz.
Canlılığın devamı için olmazsa olmaz faktörlerden birisi oksijendir. Antik felsefeden itibaren “anâsır-ı erbaa” olarak bilinen dört elementin mahiyeti bugün de değişmemiştir. Hayatın devamı için gerekli olan ve toprak, hava, su ve ateş olarak bilinen unsurlardan, topraktaki elementlerin, havadaki oksijen ve azotun, sudaki oksijen ve hidrojenin ve ateşten de Güneş’in kastedildiği bugün ilkokul seviyesinde bile bilinmektedir.
İlk Yaratılıştaki Oksijenin Kaynağı Ne Olabilir?
Dünyanın şartları insan için bir yurt ve beşik olmak üzere hazırlandığında, yeryüzünün ilk zamanlarında sahip olduğu yüksek sıcaklık azaltılıp yeterince soğutulduktan sonra yaratılan mavi-yeşil algler tarafından büyük miktarlarda üretilen oksijen miktarı ile biyolojik oksidasyonlarda tüketilen miktar arasında bir denge kurulmuştur.
Jeolojik yaş tayinleri ve fosil araştırmaları açısından bazı yönleri spekülatif olsa bile Devoniyen Çağından önce yeryüzünde ağaç olmadığı, zira ağaçların Devoniyen’de, kara hayvanlarının da bundan sonra yaratıldığı düşünülürse, her canlı şeyin sudan yaratılması âyetine de uygun olarak, önce suda yaşayan fitoplanktonların yaratılması ve onlara ürettirilecek oksijen ile önce kara bitkilerine ve sonra da kara hayvanlarına uygun bir atmosferin inşa edilmesi sürecinin gelmesi daha mantıklı olmaktadır. Tabiî ki bu süreç, akılsız ve şuursuz bir evrim değil, küllî bir ilim ve kudretle inşa edilen hikmetli bir ekosistemin belli bir sıra ve program içinde yaratılmasıdır.
Ekosistemdeki Oksijen Dengesi
Bitkileri, hayvanları, toprağı, suyu ve havasıyla bir bütünlük içinde yaratılmış ekosistem içinde farklı seviyelerde, çok mükemmel dengeler kurulmuş olup hangi perspektiften bakarsak bakalım, sanki hassas iplerle hepsi birbirine bağlanmış gibi görünmektedir. En basit gibi görülen bakteriler âlemindeki dengeler, biosferin en üst tabakalarındaki canlılar arası münasebetlere tesir edecek derecede önem arz eder.
Nefes aldığımız havanın içindeki oksijen miktarı %21 olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla karada hayat süren bütün canlılar, bu seviyedeki oksijene uygun solunum fizyolojisine sahiptir. Diğer bir deyişle, akciğerlerimizi alacağımız havanın basıncı, damarlarımızdaki oksijen miktarı, akciğerlerimizde karbondioksitle değişim yapılabilmesi için gereken basınçlar, hep havadaki oksijen miktarına göre ayarlanmıştır. Vücudumuzdaki biyolojik reaksiyonların yürütülmesi için gerekli enerji, gıda maddelerinin oksijenle yanmasıyla elde edilir. Organik gıdaların oksijenle yakılması neticesinde şeker moleküllerinin karbon bağlarında depolanmış Güneş enerjisi açığa çıkarken bütün yangınlarda olduğu gibi karbondioksit gazı çıkar.
Hayvanlar havaya karbondioksit verirken bitkiler bunu alır ve Güneş enerjisini kullanarak şekere çevirirlerken (fotosentezle) havaya da oksijen verirler. Bu mükemmel alışveriş, hayatın yaratılmasından itibaren çok dengeli bir şekilde sürdürülmektedir. Zaman zaman büyük volkanik patlamalar, orman yangınları, belki büyük göktaşlarının sebep olduğu dev yangınlar gibi afetlerle bu dengelerde bazı sapmalar olsa bile kısa zamanda îlâhî hikmet gereği sisteme yerleştirilmiş telâfi ve tamir mekanizmalarıyla ekosistem kısa zamanda tekrar hayata uygun hâle getirilir.
Oksijenin Günümüzdeki Yolculuğu
Oksijenin hikmetli yolculuğunun hikâyesi çöllerde başlar. Çöl fırtınalarının savurduğu kum taneleri, topluca gökyüzüne yükseltilerek kıtalararası bir yolculuğa çıkarlar. Çöl tozlarındaki fosfor, sanki gübreleme yapılıyormuş gibi ormanlara ulaştırılır ve buradaki canlılık tetiklenir, gürleşip canlanan ormanlar daha fazla yağmuru celbeder. Artan yağmurlar, topraktaki minerallerin nehirlere ve ardından deniz ve okyanuslara taşınmasını sağlar. Nehirler, sanki insanın kan damarlarının dokularını beslemesi gibi, yüklendikleri minerallerle okyanusları besler. İşte bundan sonra vazife okyanuslarda bu mineralleri bekleyen diatomeler gibi fotosentez yapan mavi-yeşil alglere ve bakterilere devredilir. Zengin mineral yağmuru içinde coşan bir hücreli bitkiler hızla çoğalır ve fotosentez yaptıkça oksijen üretir. Üretilen oksijen daha sonra okyanustan atmosfere girer.
Ağaların ve Ormanların Ekosistemdeki Yeri
Oksijenin en büyük kaynağı olarak halk arasında genellikle ormanlar bilinir ve en büyük ormanların bulunduğu Amazon havzasına da ayrı bir önem atfedilir. Dünyayı daha temiz ve yaşanılır kılmak için çalışan çevreci dernek ve vakıflar, en büyük oksijen kaynağı olarak Amazon ormanlarının korunması için kereste tüccarlarına ve tarla açmaya çalışan çiftçilere karşı mücadele verirler. Gerçekten de ormanlar kesildikçe dünyanın oksijeni nereden gelecek sorusu, herkesi meşgul edecek bir meseledir.
Şimdi halkın çoğunu hayrette bırakacak bir gerçekten bahsedersek; “Dünyadaki oksijenin ana kaynağı ormanlardır.” hükmü doğru değildir! Dünyada tek bir ağaç kalmasaydı bile havadaki oksijen nispeti yine %21 civarında olurdu. Yanlış anlaşılmamak için hemen vurgularsak, bu bütün ormanları keselim demek değildir. Sadece panik yapmamak ve Allah’ın ekosistem dengeleri için koyduğu prensipleri iyi anlamak gereklidir.
Ağaçlar ve dolayısıyla ormanlar, sadece bir karbon deposudur ve kalıcı bir oksijen üreticisi değildirler. Ağaç öldüğünde veya sonbaharda yaprakları döküldüğünde, bakteriler tarafından ayrıştırılıp çürütülerek toprağa karışırlar. Bakteriler, hayvanlar ve mantarlar daha önce ağaç tarafından salınan havadaki oksijeni kullanırlar. Bir hesap yaparsak, ömrü boyunca 10 ton karbonu CO2 şeklinde bağlayarak havaya yaklaşık altı ton oksijen salan bir ağacın, bakteriler tarafından çürütülüp hayvanlar tarafından yenilmesi veya yanması durumunda yine önceden ürettiği aynı miktarda oksijen kullanılacaktır. Dolayısıyla ağaçlar havadan sadece bir miktar karbonu geçici olarak depolamış olurlar.
Bütün ağaçlar aniden yok olsaydı bile atmosferdeki oksijen nispeti değişmeyecek, bu durumda hatta yüz yıl sonra bile hâlâ havada %21 oksijen olacaktı. Peki atmosferde ne gibi bir bozukluk olacaktı? Ağaçların teşkil ettiği depo veya tampon olma özelliği ortadan kalkacağı için yaz ve kış arasındaki dalgalanmalar biraz daha büyük olacak, mevsim değişikliklerindeki soğuklar ve sıcaklar daha keskin olacaktı. En önemlisi oksijenle birlikte havadan toz hâlinde çok miktarda kirleticiyi de alacaktık. Ormanların havanın tozunu temizlemesi, gürültüyü önlemesi ve iklimi yumuşatması gibi faydaları hiçbir zaman göz ardı edilemez. Vurgulamak istediğimiz husus, ormanların birinci oksijen kaynağı olmadığıdır.
Peki O Zaman Oksijenin Asıl Kaynağı Nedir?
İşte şimdi “küçük şeylere verilen büyük vazife” konusuna gelmiş bulunuyoruz. Her bir canlının harcadığı ve ürettiği oksijen, bugün basit şekilde hesaplanabilmekte, bir litre deniz suyundaki yaklaşık bakteri ve alg sayısından hareket edilerek yapılan hesapları, okyanuslar çapında genişletebiliriz. Amerikan Milli Oşinografi ve Atmosfer İdaresinin, bilim insanlarından aldığı bilgilerin değerlendirmesine göre, dünyadaki oksijen üretiminin %50–80’inin okyanuslardan geldiği tahmin edilmektedir. Bu üretimin çoğu, okyanuslarda plankton (su içinde dalgaların hareketine bağlı şekilde serbest olarak dolaşan mikroskopik canlılar) olarak bilinen algler (yosunlar) ve fotosentez yapabilen bazı bakterilerden gelmektedir. Bunlar içinde en iyi bilinenlerden birisi olan Prochlorococcus bakterisi, fotosentez yapabilen en küçük organizmadır. Gözle görülmeyen cirmine rağmen bu mikroskopik canlılara, bütün biyosferimizdeki oksijenin %20’si ürettirilir. Bu, karadaki bütün tropikal yağmur ormanlarının üretiminden daha yüksektir.
Çok şaşırdınız değil mi? Dev ormanların ürettiği oksijenin, aslında mikroskopik bakterilerin ürettiğinin yanında ne kadar az kaldığını düşününce insanın hayreti daha çok artıyor. Dünyada üretilen oksijenin en az yarısının okyanustan ve çoğunlukla fotosentez yapan planktonlardan gelmesi, ekosistemin devamlılığı ve dengeler için çok önemli bir esastır.[1]
Bu tek hücreli bakterinin, hiç aralıksız çalıştırılmasının diğer bir hikmeti de gündüz vakti Güneş ışığını kimyevî enerjiye dönüştürürken geceleri de sanki fazla mesai yaptırılarak ay ışığını kullanmasıdır. St. Louis Washington Üniversitesindeki araştırmacılar, gündüz fotosentez ile geceleri azotu bağlama arasında geçiş yaptığı bilinen bir tür siyanobakteri (mavi-yeşil alg) olan Cyanothece’de günlük ritimler hakkında ilk ayrıntılı bilgiyi elde ettiler.[2]
Dünyadaki oksijenin ne kadarının okyanuslar ve ormanlar tarafından üretildiğini düşündüğümüzde, her zaman akılda tutulması gereken bir şey, bu ekosistemlerin aynı zamanda oksijeni de çok fazla tükettiğidir. Mesela tropikal bir yağmur ormanının zemini, hızla çürüyen maddelerin kompostudur ve çürüme aynı zamanda oksijen tüketen bir süreç olduğundan, ormanın yeşillikleri tarafından üretilen oksijen dengelenir. Deniz hayatında da hücre solunumu ve parçalanma sürecinde aşağı yukarı aynı miktarda oksijen kullanılır. Neticede ağaçlar ve fitoplanktonlar, sadece oksijen üreten fotosentez yapmazlar; aynı zamanda bütün insan ve hayvanların yaptığı gibi oksijen tüketen aerobik solunum yaparlar.
Bu durumda okyanuslar ve ormanlar gibi farklı ekosistemlerin (otlaklar, tundralar) atmosfere serbest oksijen katkısı, brüt olarak önemli ölçüde farklıdır. Mesela Amazon yağmur ormanlarının dünyanın atmosferik oksijenine net katkısının sıfır olduğu düşünülmektedir. Bu durumda Amazon yağmur ormanları, dünyadaki oksijenin %20’sini gerçekten üretmiyorsa, bu ormanlarda patlak veren binlerce yangın hakkında endişelenmenin birçok önemli sebebinden birisinin oksijen kaynağı olmadığı anlaşılabilir.[3]
En büyük miktarda oksijenin denizdeki fotosentetik fitoplanktonlar tarafından salınmasına paralel olarak, canlıların solunumla suya verdiği çözünmüş CO2 ile bir denge kurulmuştur. Deniz hayvanlarından çıkan karbondioksidi alan bitkiler, fotosentez ile bunu şekere dönüştürür. Böylece oksijen devr-i daim dengesi kurulur. Yapılan hesaplamalara göre ilk yaratılmasından sonra yeryüzünde neredeyse hiç yeni oksijen oluşmamakta, sadece devr-i daim yapılmaktadır.
Oksijen üretimi ve tüketimi tek bir ekosistemde bile bölgeden bölgeye, mevsimden mevsime, hatta gece ve gündüz arasında, saatten saate değişir. Öyleyse farazî olarak, bir milyon dönümlük yağmur ormanının yok edilmesi, atmosferdeki oksijenin aynı nispette azalacağı mânâsına gelmez. Zira bu ormanlar gündüzleri oksijen üretirken geceleri solunumla oksijen de tüketmektedir.
Atmosferin oksijen açısından nisbî kazancı ve kaybı ne kadardır? Yağmur ormanlarının yok edilmesi konusunda alarma geçmek için karbon, fosfor, azot ve su dengeleri gibi pek çok sebep vardır ve bunlara bakınca ormanların önemi inkâr edilemez, ancak oksijen üretmesi bunlar arasında çok basit kalmaktadır, zira bu vazife okyanuslara verilmiştir. Massachusetts’teki Woods Hole Araştırma Merkezinde Amazon programını yöneten Michael Coe, “Amazon’u yerinde tutmak istememizin ekosistem sağlığı açısından birkaç sebebi var, ancak oksijen bunlardan biri değil.” demektedir.
Yeryüzündeki dengeler o kadar girift ve iç içedir ki her gün yeni bir keşifle aralanan canlıların sırlı dünyasında hangi varlığa ne gibi kritik roller verildiğini, büyük kısmıyla henüz anlamış değiliz. Ekosistemdeki bu dengeleri keşfettikçe, Rabbimizin ilminin ve kudretinin sonsuzluğunu daha iyi idrak ederken yaratılanları tefekkür ve hayret ufkundan temaşa etmek çok daha fazla zevk verecektir.
Dipnotlar
[1] “How much oxygen comes from the ocean?”, oceanservice.noaa.gov/facts/ocean-oxygen.html
[2] “Single-celled bacterium works 24-7, converting light to energy by day, moonlighting at night”, phys.org/news/2008-04-single-celled-bacterium-energy-day.html
[3] “Why the Amazon doesn’t really produce 20% of the world’s oxygen”, www.nationalgeographic.com/environment/article/why-amazon-doesnt-produce-20-percent-worlds-oxygen
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/ekosistemde-oksijenin-yeri/feed/ 0 Goethe’nin Duası
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/goethenin-duasi/
Goethe (1749–1832), dostu Herder’e yazdığı bir mektupta,[1] “Tanrım, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) Kur’ân-ı Kerim’de geçen, ‘Ya Rabbi, genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü!’[2] duası ile Sana yalvarıyorum,” der.
Goethe’nin kaleme aldığı farklı türlerdeki edebî eserler, bu duasının kabul edildiğine dair bazı ipuçları verecek mahiyettedir. Bahsedilen eserlerden birisi de Faust’tur. 18 yaşında başlayıp 82 yaşında, ölümünden bir sene önce hitama erdirdiği, çok sayıda dünya diline tercüme edilen Faust, dünya klasikleri arasında yer almasının yanında, Goethe’nin dünya görüşünü, felsefî düşüncesini ve söze hâkimiyetini de ortaya koyan nadide eserlerdendir. Dolayısıyla Goethe’yi anlamanın yolu Faust’tan geçer.
Faust, tezini yeni bitirmiş çiçeği burnunda genç bir doktordur. Hukuk, felsefe, ilahiyat ve tıp ilimleri okur. Her şeyi bilmek, dünyayı anlamak, hakikati bulmak için doymak bilmez bir ihtirasla ve iştiyakla çırpınır. Doktorasını tamamlamıştır, ama manevî olarak kendisini boşlukta hissetmektedir, kalbi bir türlü itminana ermez. Bundan dolayı da sürekli arayış içerisindedir. Manevî boşluktan kurtulmanın çaresini büyü yaparak telafi etmeye çalışır. Paskalya kutlamalarının olduğu bir günde peşine takılan bir köpeğin evine kadar geldiğini fark eder, kendisi ile konuşmaya başlayınca onun köpek kılığına girmiş şeytan “Mefisto” olduğunu anlar. Mefisto “Aldatıcı” ile sohbetleri ilerler. Faust’un hâlini gören Mefisto, kendisine ruhunu satması karşılığında ona mutluluğun yolunu göstereceğini söyler. Aynı zamanda ona dünya nimetleri karşısında, “Dur, ey zaman!” dedirteceğini ifade eder. İkili bu konuda iddiaya girer. O günden itibaren Faust ve Mefisto arasında zorlu bir mücadele başlar. Şeytan kendisini aldatmak için fırsat kollar, ona dünya nimetlerini sevdirmeye çalışır. Faust’u dindar, iffetli ve fakir bir kız olan Margarete ile tanıştırır. Uzun süre kendisini aldatmak için çalışır. En sonunda şeytan, Margerete’yi mücevherlerle tuzağına düşürür. Margarete’ye yeni doğan çocuğunu boğdurur, annesini de zehirletmek suretiyle öldürtür. Faust’a da Margarete’nin abisini öldürtür. Margarete zindana atılır, tövbe eder, günlerce pişmanlık içinde gözyaşı döker. Gaipten gelen bir sesle Rahman tarafından affedildiği söylenir. Kendisini tekrar yoldan çıkarmak için zindana gelen Mefisto’nun gerçek yüzünü görür, ondan tiksinir. Faust hâlâ şeytan ile birliktedir. Siyasete girer. Saraya yerleşir. Ülkede adaletsizlik başını almış gitmiş, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve irtikâp hat safhadadır. Devletin hazinesi boşaltılmış, borçlar ödenemez hâle gelmiştir. Faust spekülasyonlarla ekonomiyi yolunda gösterir. Halka kendisini sevdirir, fakat burada da aradığı huzuru bulamaz. Bu defa gemiler alır, filolara sahip olur, denizaşırı koloniler kurar. Yine de vicdanı rahat değildir. Faust şeytanla olan birlikteliğine son vermek suretiyle hürriyetine kavuşacağına inanır. Şeytan, kendisine sözleşmeyi hatırlattığında yere yığılır ve dünyaya, “Gitme kal, öyle güzelsin ki sen!”[3] der. Şeytan, yerde yatan Faust’a yaklaşıp ruhunu ele geçirmek istediğinde melekler cesedini güllerle örter ve şeytanın bunu yapmasına mâni olur. Faust vefat ettiğinde 100 yaşındadır. Şeytan, Faust’un ruhuna sahip olamaz, fakat onu hileleriyle tuzağa düşürür.[4]
Goethe, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) beri süregelen insan ile şeytanın mücadelesini, trajedisinde edebî bir üslupla ortaya koyar. Birçok toplumda ve inançta karşılığı olan bir olguyu eserine konu edinen yazar, iki ezelî düşmanın, dünyanın kuruluşundan bu yana devam eden çekişmesinin kıyamete kadar süreceğini, eserin bugün de elden düşmeden insanlar tarafından ilgiyle mütalaa edilmesiyle gösterir.
Diğer taraftan eserde, küçük bir adımla başlayan cürümlerin, insanı dönüşü olmayan mecralara sürüklemesi, trajik olarak ele alınırken günah sarmalından bir türlü kurtulamayan, nefsinin tesiriyle biteviye savrulan ve aldanan insana dikkat çekilir. Bunun neticesinde aradığı huzura eremeyen, gam ve kederle ruhunu teslim eden insandır trajedinin öznesi.
Goethe aslında adını, ilk olarak Genç Werther’in Acıları (1774) isimli mektup romanı ile duyurmuştur. Eser kısa sürede Avrupa’da tanınır, toplumda geniş yankı bulur, insanlar romanın kahramanı gibi giyinir. Gençler, romanın kahramanı Werther gibi intihar etmeye başlar.[5]
Şairin eserleri kadar kişiliği de dikkat çekicidir. Varlıklı ve kültürlü bir ailede, Frankfurt’ta dünyaya gelen Goethe, “İnsanoğlunun erişebileceği en büyük saadet, şahsiyet sahibi olmaktır.”[6] sözüyle aslında kendisini anlatır. O, dürüstlüğü ve karakteri ile de insanların takdirini kazanmıştır. Kendisi gibi hukukçu olan arkadaşı Christian Kestner, Goethe’yi şu sözlerle anlatır: “Hakiki bir dehaya, muazzam bir hayal gücüne sahiptir. Asil bir duruşu vardır. Baskı ve şiddette boyun eğmez. Kiliseye gitmez, şaraba batırılmış ekmekten yemez. Hristiyanlığa saygısı vardır, fakat dini din adamlarının kabul ettiği gibi kabullenmez. Çocukları sever, tertemiz seciyesi vardır. Hep hakikat peşinde koşar, çok okur.”[7]
Goethe’nin, hakikat peşinde koşması yanında, gerçekleri dillendirmekten korkmayan ilkeli ve cesur bir duruşu vardır. Avrupa’da İslam ile ilgili fikir beyan etmenin çetin olduğu bir dönemde, tetkikatlar neticesinde elde ettiği gerçekleri, tepkilere rağmen, cesurca dillendirir. Kur’ân-ı Kerim’in Cebrail aracılığı ile Efendimize (sallallâhu aleyhi ve sellem) indiğini kabul eder. 70 yaşlarında, “Kur’ân’ın semadan indirildiği bu mübarek geceyi, Goethe niçin tazimle ve hürmetle kutlamasın?” der. Goethe İncil ile ilgili olarak, “Siz benim Hristiyanlık anlayışımın nasıl olduğunu belki bilirsiniz, belki de bilmezsiniz. Günümüzde Îsâ’nın (aleyhisselâm) istediği mânâda Hristiyan kimdir acaba? Belki de sadece benim; her ne kadar sizler beni dinsiz kabul etseniz de.”[8] şeklinde düşüncelerini dile getirir.
Goethe’nin şahsiyetinin şekillenmesinde, İslam medeniyetini ve kültürünü yakından tanımada, Hâfız-ı Şirazî’nin (1317–1390) rolü büyüktür. 1814 yılında Hâfız’ın Divan’ı eline geçer. Hâfızla ilgili düşüncelerini, “Onun şiirleri üzerimde o derece tesir bıraktı ki şair karşısında başarılı olmam gerektiğini düşündüm. Hâfız’ın fikirlerini paylaşmadan kendimi alamıyordum. Konu ve fikir bakımından birçok benzerlikler ortaya çıktı. Onun karşısında benim de güçlü olmam lazım. Yoksa bu güçlü şahsiyet karşısında duramam.” şeklinde dile getirir ve Doğu-Batı Divanı’nı kaleme alır.[9]
Goethe, Doğu-Batı Divanı’nda, kendisini “ikiz kardeş” olarak nitelendirdiği Hâfız’a geniş yer verir. Hâfız’ın akıcı, sade ve etkili dili, Goethe’yi kendisine hayran bırakması yanında, fikirleri şaire ilham kaynağı olur. Hâfız, çengi nağmelerinin sanatkâra işaret ettiğini, sanatkârın kendisine Allah’ı hatırlattığını söyler. Goethe de Hâfız gibi varlığı tefekkürle insanın Allah’a ulaşabileceğine inanır. Bundan dolayı da Allah’ı tabiatta, havada, suda kısaca bütün eserlerinde görebileceğini dile getirir. Mistik yönden Hâfız’ı tertemiz bulur.[10]
Her varlıkta Allah’a giden bir yol olduğunu şiirlerinde ifade eden Goethe, âlemin gerçek ve mutlak sahibinin Allah olduğunu Rahman sûresinden[11] mülhem dile getirir. Âlem, O’nun dest-i kudretinde olmaktan bahtiyardır, zerreden küreye bütün varlık, âdeta huzur soluklamaktadır:
Doğu Allah’ındır!
Batı Allah’ındır!
Kuzey ve Güney
Onun kudretiyle huzur içindedir.[12]
Adını zulmetten alan ve Cahiliye Dönemi olarak tarihe geçen bir zamanda gelip kısa sürede dünyanın en mümtaz şahsiyetlerini yetiştiren Efendimizin (aleyhissalâtü vesselâm) kutlu yolu, Goethe’nin gözünden kaçmaz. “‘Lâ ilâhe illallah’ deyin, kurtuluşa erin.”[13] hadisine atıfta bulunarak Kutlu Mürebbi’nin (aleyhissalâtü vesselâm) cehalet karşısındaki zaferini ve terbiye yönünü sitayişle yâd eder:
Ve böylece hakkın tezahür etmesi lazım,
Ki bunu Muhammed başarmıştır,
Sadece vahdet kavramıyla,
Herkesi apaçık yenmiştir.[14]
Diğer taraftan müşriklerin Efendimize (aleyhissalâtü vesselâm) “şair” demelerine itiraz eder ve “O bir peygamberdir, şair değildir. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim beşerî bir kitap değildir. Onun ilahî bir kitap olarak kabul edilmesi lazım.”[15] demek suretiyle hakkı teslim etme âlicenaplığını gösterir.
Goethe’nin, kendisi gibi şair olan Niyâzî-i Mısrî’ye bir şiirinde destek çıkması manidardır. Divanında Niyâzî-i Mısrî hakkında verilen fetvayı aktarır ve meseleyi şairane değerlendirir: “Niyâzî-i Mısrî’nin şiirlerinin Kur’ân-ı Kerim’e uyup uymadığı hakkında hükümdar, Şeyhü’l-İslam’dan fetva ister. Şeyhü’l-İslam şairin ne demek istediğini Allah ve kendisi bilir, biz bilemeyiz, ama şairin dediği gibi yapanlar mutlaka şiddetle cezalandırılmalıdır. İlahî vecde gelen şairleri cezalandırmak doğru değildir, şairliğine vermek gerek!” der. Goethe “Fetva” başlıklı şiirinde Şeyhü’l-İslam’a hak verir. “Allah, şairlere müstesna kabiliyet vermiştir. O bu istidadı kötüye kullanırsa cezasını Allah vermeli” demek suretiyle Şeyhü’l-İslam’ın fetvasını isabetli bulur.[16]
Sonuç
Alman edebiyatının banilerinden Goethe, ortaya koyduğu birbirinden kıymetli edebî eserlerle çağını aşan ediplerdendir. Bugün dahi eserleri ilgiyle okunur, üzerine çalışmalar yapılır. Onun edebî yönü kadar, kişiliği ve hakperest oluşu da câlib-i dikkattir. İslam’ı, kendisinden dört asır evvel gelen Hâfız’ın zengin, ufuk açıcı, nefret ettirmeyen, sevdiren, dışlamayan ve kuşatıcı eserleri ve fikirleri sayesinde tanıyan ve idrak eden Goethe, bugün Müslümanlara, özellikle de dinimizi tebliğ vazifesi icra edenlere, Batılı bir aydın olarak dikkate şâyân mesajlar verir. Diğer taraftan 21. yüzyılda medeniyetler çatışmasının konuşulduğu, bu minvalde dünyayı felaketlere sürükleyecek kaos senaryolarının üretildiği dönemden yaklaşık iki asır önce, dinimiz hakkında müspet fikir beyan etmenin kolay olmadığı bir devirde, bir Hristiyan olarak İslam mukaddesatı hakkında serdettiği fikirlerle zamanını aşan Goethe, tahkir etmeyen, dışlamayan, dostane diliyle medeniyetler ittifakına katkı sağlayabilecek önemli bir değer ve şahsiyettir.
Dipnotlar
[1] Johann Wolfgang von Goethe, Goethes Briefe, I, Norderstedt: Hansebooks, 2016, s. 132.
[2] Taha, 20/25–28.
[3] “Verweile doch, du bist so schön.”
[4] Johann Wolfgang von Goethe, Faust, ter. İclal Cankorel, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2019.
[5] Cemile Akyıldız Ercan, “Johann Wolfgang von Goethe’nin ‘Iphigenie Tauris’de’ Adlı Tragedyasının Çözümlenmesi”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 23 (4), s. 1481.
[6] Johann Wolfgang von Goethe, West-östlicher Divan, Leipzig: Insel-Verlag, 1937.
[7] Goethes Gespräche, I, Leipzig: F.W. v. Biedermann, 1911, s. 60.
[8] İslam Ansiklopedisi, “Goethe” maddesi.
[9] Melahat Özgü, “Goethe ve Hâfız”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 1, sayı: 4, 1952, s. 90.
[10] Özgü, a.g.e., s. 102.
[11] Rahman, 55/17.
[12] Altan Alperen, “Goethe İslamiyet ve Faust”, Eski Yeni, sayı 14, Yaz 2009, s. 108.
[13] Ahmed ibn Hanbel, El-Müsned, 3/492, 4/63; İbn Ebî Şeybe, El-Musannef, 7/332.
[14] Alperen, a.g.e., s. 109.
[15] Johann Wolfgang von Goethe, West-östlicher Divan, Leipzig: Insel-Verlag, 1937, s. 419.
[16] Özgü, a.g.e., s. 98.
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/goethenin-duasi/feed/ 0 Bediüzzaman Said Nursî ve Heyet İçtihadı
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/bediuzzaman-said-nursi-ve-heyet-ictihadi/
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, çağını en iyi okuyan âlimlerdendir. Onun “Bu zaman cemaat zamanıdır.”[1] sözü zamana mührünü vuran sözlerindendir. O, tefsir başta olmak üzere dinî, idarî, içtihadî her konuda kolektif içtihatla hareket edilmesi gerektiğine inanır ve bunu şiddetle önerir.
Bediüzzaman, I. Dünya Savaşı sırasında kaleme aldığı İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinin başında, Kur’ân tefsirinin heyet hâlinde yapılması gerektiğini ifade eder.[2] Zira bütün zamanlara ve bütün insan seviyelerine ve gruplarına Arş-ı A’lâ’dan gelen ilâhî ve evrensel bir nutuk ve genel, Rabbânî bir hitap olan Kur’ân-ı Kerim’in tam anlamıyla bilinmesi, bir şahsın veya küçük bir topluluğun ihata gücünü aşar. Kur’ân’ın ilmi her şeyi kuşatan Allah’ın (celle celâluhu) ilminden geldiğinden dolayı bütün zamanların bütün ilimlerini içine alır. Kaçınılmaz olarak zaman ve mekâna bağlı ve uzmanlık açısından yetersiz bir kişinin anlayışından çıkan bir tefsir, hakkıyla bir Kur’ân tefsiri olamaz. Aynı zamanda Kur’ân’a muhatap olan bütün milletlerin maddî ve manevî durumlarına, ilimde ulaştıkları noktalara tam vâkıf olmak, bugün bir fert için mümkün değildir. Ayrıca bir ferdin meslek ve meşrep taassubundan kurtulması çok zordur. Bir ferdin anlayışından çıkan bir yorum, kendisine has olduğundan başkalarının o yorumu kabule çağırılabilmesi için bir çeşit icmaın tasdikine mazhar olması gerekir.[3]
Bediüzzaman, bu zamanda yazılacak tefsirin ve onu yazacak yüksek heyetin özelliklerini de açıklar. Bu tefsir, Kur’ân’ın ince, derin anlamlarını, tefsirlerde dağınık bir surette bulunan en güzel yorumları ve zamanın bilimsel buluşları ile ortaya çıkan gerçekleri içinde barındırmalıdır. Bu da ancak her biri birkaç bilim dalında uzman bilim insanlarından oluşan yüksek bir heyetin çalışmasıyla mümkün olur. Heyetin gerekliliğinin aklî delillerini de zikreder Üstad Hazretleri. Kanunlar bir kişi tarafından değil yüksek bir heyetin ürünü olmalıdır ki bütün insanların itimadını kazansın ve böylelikle bir kefalet-i zımniye, yani dolaylı bir genel kabul meydana gelsin ve icma-ı millet delili elde edilebilsin.
Bediüzzaman’a göre, öncelikle müfessir yüksek bir dehâya, çok güçlü bir içtihat kabiliyetine ve kâmil bir velâyete sahip olmalıdır. Bu zamanda bu özellikler ancak yüksek ve büyük bir heyetin oluşmasıyla sağlanabilir. Ama bu heyette fikirler özgürce çarpışacak, bir ruh uyumu oluşacak ve taassuptan uzak hür fikirli bu insanlar tam bir ihlâsla çalışacaklardır. İşte ancak böyle bir şahs-ı manevî, Kur’ân’ı layıkıyla tefsir edebilir. Çünkü “Parçada bulunmayan, bütünde bulunur.” kaidesine göre fertlerde bulunmayan bu özellikler, ancak bir heyette bulunabilir.
Üstad Hazretleri tam da böyle bir heyetin oluşmasını beklerken I. Dünya Savaşı patlak verir. Beklentisi gerçekleşmez. O da vatan savunması için talebeleri ile bizzat katıldığı savaş esnasında kitaplara müracaat imkânı olmadığından kuvvetli hafızasından beslenen sünuhat-ı kalbiyesine dayanarak gelecekte oluşmasını beklediği o yüce heyete bir örnek ve kaynak olmak üzere İşârâtü’l-İ’câz adlı tefsirini kaleme almaya karar verir ve Bakara sûresinin 33. âyetine kadar tefsire muvaffak olur.[4]
Üstad, tefsir yazılmasında olduğu gibi fıkhî içtihadlarda da heyet halinde hareket edilmesi gerektiğini söyler. Bunun dinî, sosyolojik ve psikolojik gerekçelerini de belirtir. Üstad’a göre, bu zamanda içtihat etme şartlarına sahip bir fert, ancak kendisi için içtihat edebilir, ama teşri’ edemez, yani içtihadını başkalarına dayatamaz.[5] Kişinin içtihadının herkesin kabul edeceği bir kanun hükmünde olabilmesi, bir çeşit icmaya veya cumhurun kabulüne bağlıdır. Üstad bu konumdaki bir şeyhülislamın da mânen bu durumu ihraz edebileceğini söyler. Geçmiş İslamî literatüre baktığımızda göreceğimiz gibi, fetvalarda şûrâ, cumhur ve çoğunluk dikkate alınmıştır. Bu zamanda şûrâya olan ihtiyaç her zamankinden daha fazladır. Sebebini de şöyle açıklar: “Şeriat-ı garrâda daima icmâ ve rey-i cumhur medâr-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevzâ-i ârâ için böyle bir faysala lüzum-u kat’î vardır.”[6]
Görüldüğü gibi Üstad Hazretleri, bulunduğu dönemdeki usulsüz içtihatları, “fikir anarşisi” olarak tanımlamakta ve bunun toplumdaki olumsuz yansımalarına dikkat çekmektedir. Parlak ve ışıl ışıl İslam şeriatında fetvalar her zaman kolektif içtihada göre verilmiştir. Günümüzde yaşanan şartlar gereği içtihadın kolektif olması ise kaçınılmazdır.
Üstad, Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesine yakın dönemde, özellikle İstanbul’da şahit olduğu dinî yaşayıştaki gevşeklik, dinin temel esasları olan şeair-i İslamiyedeki lakaytlık ve herkesin kendine göre içtihatta bulunmasından kaynaklanan keşmekeşe çözüm olarak şeyhülislamın şûrâ ile karar alarak sözünü güçlendirmesi ve içtihat karmaşasına son vermesi teklifinde bulunur. Üstad, bu düşüncelerini yarı manzum olarak kaleme aldığı Lemeat adlı eserinde farklı bir üslupla ve biraz daha zenginleştirerek dile getirir:
“İçtihadın şartlarına sahip olan her kabiliyetli kişi, kat’i olmayan hükümlerde nefsi için içtihat eder. Kendisine lâzım olan şeyi başkalarına şart koşamaz. Ümmeti dâvet edip şer’i hüküm veremez. Anlayışı şeriattan olur ama şeriat olamaz. Müçtehit olabilir, fakat şer’i hüküm koyamaz. Çoğunluğun icmaı şeriat mührünü gösterir. Bir fikre dâvette çoğunluğun kabulü ilk şarttır. Yoksa dâvet bid’attır; reddedilir. Ağzına tıkılır; ondan bir daha çıkamaz.”[7]
Üstad Mektubat adlı eserinde, çoğunluğun onayını almayan dinî çağrının bid’at olduğunu da ekler: “Her müstaid (istidatlı) kişi, nefsi için içtihat edebilir, teşri edemez (içtihadını başkalarına dayatamaz). Bir fikre davet, cumhur-u ulemânın kabulüne vâbestedir (âlimlerin çoğunluğunun kabulü gereklidir). Yoksa davet bid’attır, reddedilir.”[8]
Üstad Hazretleri, kararların istişare heyetleri ile alınmasını dinî alanla sınırlamaz. Devlet işleri de istişare ile yürütülmelidir. Padişahın saltanatla hilâfeti birlikte temsil ettiğini, ancak saltanatı başbakanlığın, hilâfeti de din işlerine bakan meşihatın temsil ettiğini ve her ikisinde de şûrânın olması gerektiğini söyler. Böylece modern dönem demokrasilerine öncülük eder.
Üstad, Osmanlı Devleti’nin son dönem idare sistemi üzerinden şûrâ gibi dinî ve evrensel bir prensibi ayağa kaldırmak için onu mantıkî delillerle açıklayarak gelecek nesillere emanet eder: “Sadaret (hükûmet), üç önemli şûrâya bizzat istinat ediyor, yine yeterli olmuyor. Hâlbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış ilişkiler içinde, herkesin kendi başına çekilip yaptığı içtihatlar neticesi korkunç bir anarşi, efkâr-ı İslamiyedeki dağınıklık, fasit medeniyetin girmesiyle ahlâktaki müthiş alçalmayla beraber, meşihat kanadı bir şahsın içtihadına terk edilmiş. Fert, dış tesirlere karşı daha az dayanıklıdır. Dış etkilenmelere kapılmakla pek çok dinî hüküm terk edildi.
Hayatın basit, insanların inançlarının sağlam, dinî emirlere teslimiyetlerinin tam olduğu dönemde bile dinî işler bir şûrâ ile gerçekleşiyor, en azından içtihatlar içtihat ehliyetine sahip kadılar eliyle gerçekleşiyordu. Şimdi ise sosyal hayat çok girift hâle gelmiş, iman zayıflığından, yeterli bilgilenememeden kaynaklanan, dinin emirlerine uymada bir gevşeklik meydana gelmiş. Böyle bir zamanda bir şahıs nasıl yeterli olabilir?”[9]
Üstad, din işlerini temsil eden Meşihat-ı İslamiye gibi kurumların, yalnız İstanbul ve Osmanlılara has olmadığını, bütün İslam’a şamil bir kurum olduğunu, dolayısıyla bu sönük durumuyla, değil koca İslam dünyasının, belki yalnız İstanbul’un irşadına da kâfi gelmeyeceğini hatırlatır. Öyleyse bu kurum öyle bir duruma getirilmelidir ki İslam âlemi ona itimat edebilsin. Hem bir kaynak hem de örnek durumunu kazansın. İşte o zaman İslam âlemine karşı dinî sorumluluğunu hakkıyla yerine getirebilir.[10]
Üstad, bulunduğumuz çağın farklılığına dikkat çeker ve eski zamanda olmadığımızı hatırlatır: “Eskiden hâkim bir şahıs olur ve onun yanında bir müftü bulunurdu. O müftü onun fikrini düzeltir ve doğruya yönlendirirdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevidir ki şûrâlar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de onun gibi olup yüksek bir ilim şûrâsından oluşan bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Ta ki sözünü o hâkime işittirebilsin ve dinî konularda onu doğru yola sevk edebilsin. Yoksa fert dâhi de olsa, cemaatin manevî gücüne karşı sivrisinek kadar kalır. Şu önemli konum, böyle sönük kalmakla, İslam’ın can damarını tehlikeye atıyor.”[11]
Görüldüğü üzere Üstad hem devlet idaresine ait işlerin hem de dinî konuların şûrâ ile, yani bir heyet nezaretinde çözülmesini özellikle bu asır için zarurî görmektedir.
Üstad’a göre, ihtiyaç her şeyin üstadıdır ve böyle bir şûrâya ihtiyaç, bu zamanda çok fazladır. Üstelik bu şûrâ, hilâfetin merkezinde kurulmazsa mutlaka başka bir yerde teşekkül edecektir. Üstad’ın teklifi de Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye’yi sıradan bir komisyon olmaktan çıkarıp Meşihat’taki dairelerin başkanlarıyla beraber şûrânın tabiî azası saymak ve âlem-i İslam’dan dinen ve ahlâken ümmetin güvenini kazanmış şimdilik yirmi kadar âlimi çağırıp bu büyük meselenin esası yapmaktır.[12]
Üstad bu düşüncelerini daha muhkem ifadelerle Münâzarât’ta dile getirir. O, fizik hâdiselerinden örnekler vererek bizi ikna eder: “Bir ince teli rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat toplanıp birbirine sımsıkı bağlanmış hablü’l-metin (sağlam bir urgan) ve urvetü’l-vüskâ (en sağlam tutamak) sarsılmaz. Ümmetin icmaı, şeriatta kesin bir delildir. Cumhurun görüşü, şeriatta bir esastır. Genelin bir fikre yönelişi şeriatta muteberdir.”[13]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, 20. yüzyılın başında “Zaman cemaat zamanıdır.” derken, cemaat hâlinde hareket etmenin; dinî, idarî, kültürel, sosyal ve bilimsel bütün alanlar için bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir. Diğer alanlardaki önemi inkâr edilemese de şüphesiz dinî konularda ve özellikle içtihadî konularda cemaat halinde hareket edilmediğinde, konunun insanlara vereceği zarar, sonsuz hayata da etkisi sebebiyle daha büyüktür. İslam şûrâyı emreder. Bu şûrâ emri, hayata dair konuların çok fazla girift hâle geldiği, imanın zayıfladığı ve fıkıh ahkâmına dair konuların imana dokunduğu şu ahirzamanda daha büyük bir önem kazanmıştır. Bunun farkına varan İslam dünyası; ulusal ve uluslararası heyetler, fıkıh akademileri ve din şûrâları tesis etmiştir. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşvikleri ile İstanbul’da Uluğ Bey Akademi ve Kongre Merkezi de dinî ve sosyal bilimler başta olmak üzere heyet halinde yapılacak ilmî faaliyetler için kurulmuştu. Binası talihsiz bir fetrete maruz kalsa da şimdilerde bu kuruma emanet edilen misyonu, kaderin sevkiyle dünyanın dört bir yanına dağılan Hizmet gönüllüleri, evrensel bir çerçeveye taşımakta ve her yerde bunun tohumlarını atmaktadır. Öyle görülüyor ki İlahî hikmet, onları bütün dünyaya ulaştırmayı murat etmiş. Allah yollarını açık etsin!
Dipnotlar
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 65.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 1.
[3] A.g.e., s. 5.
[4] A.g.e., s. 5–6.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2013, s. 529.
[6] Bediüzzaman Said Nursî, Sünuhat, (Risale-i Nur Külliyatı-II), İstanbul: Nesil Yayınları, 2006, s. 2048.
[7] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2013, s. 768. (Sadeleştirilerek).
[8] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 529.
[9] Nursî, Sünuhat, s. 2048. (Sadeleştirilerek).
[10] A.g.e.
[11] A.g.e. (Sadeleştirilerek).
[12] A.g.e.
[13] Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, (Asâr-ı Bediiyye), İstanbul: Envar Neşriyat, 2012, s. 241. (Sadeleştirilerek).
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/bediuzzaman-said-nursi-ve-heyet-ictihadi/feed/ 0
İlaç olarak İyimserlik ve Kötümserlik Plasebo ve Nosebohttps://caglayandergisi.com/2022/04/01/ilac-olarak-iyimserlik-ve-kotumserlik-plasebo-ve-nosebo/
Plasebo, Latincede “Memnun edeceğim.” anlamına gelen ve gerçek ilaç veya tedavi usulünün taklit edilmesine dayanan bir tedavi şeklidir. Plasebo; şeker hapı, su, tuzlu su enjeksiyonu veya bir cerrahi prosedür olabilir. Plasebo tesiri, plasebonun özelliklerinden ziyade, kişinin tedaviden fayda göreceğine olan inancı ve kendini daha iyi hissetme beklentisiyle tetiklenir. Düşünce şekli, hastalığı artırabilir veya iyileşmeye yardımcı olabilir. Aynı zamanda kişi ilacın işe yaramasını beklemiyorsa veya yan tesirler olmasından endişe ediyorsa (negatif bakış açısı varsa), plasebo yerine nosebo gerçekleşir. “Nosebo”, “Zarar vereceğim.” demektir. Nosebo durumunda hastanın ihtiyaç duyduğu ilacın verilmesi bile hastalığın ilerlemesine sebep olabilmektedir.
Plasebolar genellikle klinik deneylerde yeni bir tedavinin gerçek tesirinin (hem müspet hem de muhtemel yan tesirlerinin) anlaşılmasına yardımcı olmak için kullanılır. Plasebo etkisi çoğunlukla aktif bileşeni olmayan tedavilerle (mesela hap şeklinde şekerle) yapılır. İnsanların analjezikler (ağrı kesiciler) veya antidepresanlar (hormon dengeleri sağlayarak psikolojik rahatsızlıkları önleyiciler) gibi yaygın ilaçlarla elde ettikleri bazı faydalar, kısmen plasebodan kaynaklanır.[1] Bunun sebebi, tedavinin semptomları iyileştireceği beklentisidir.
Dünya Savaşında doktor olarak görev yapan Henry Knowles Beecher, plasebo etkisini şöyle anlatır: “Askerlere yardım edildiğini hissettirmek için, morfin yerine sade bir tuzlu su çözeltisi verildi ve şaşırtıcı bir şekilde, askerlerin %40’ı ağrılarının azaldığını bildirdi.” Dr. Beecher, şu anda “plasebo etkisi” olarak adlandırılan ve tedavinin, ilaca benzer şeker hapı veya aktif olmayan başka bir madde ile yapıldığında bile nasıl fayda sağladığını araştırmaya devam eder. Netice olarak, bazı durumlarda, hasta plasebo aldığını bilse bile bunun işe yaradığı görülür. Araştırmacılar, “Plasebolar, kişinin beklentilerine veya zihniyetine tesir ettiğini ve bunun da vücudunun nasıl tepki vereceğini etkilediğini görüyoruz.” demektedir.[2]
Bediüzzaman Said Nursî, “Deli adama ‘İyisin, iyisin.’ denilse iyileşmesi, iyi adama ‘Fenasın, fenasın.’ denilse fenalaşması nadir değildir.”[3] diyerek müspet veya menfi telkinlerin kişinin ruh hâletine ve sağlığına tesir edebileceğine dikkat çeker. Düşünceleri şekillendirmede kelimeler çok önemlidir. Çünkü kelimeler eylemleri ve vücudun vereceği tepkileri belirlemede müessir bir rol oynayabilir. Ancak inanmadan veya hissetmeden söylenen sözlerin tesiri olmaz. Bu sebeple sadece telkin yolunu seçmenin yetersiz kaldığı durumlarda, hastayı iyileşme ihtimaline inandırabilmek için tıpta plasebo devreye girer. Hastalıkların tedavisinde, en başta doktorun muayenedeki davranışları, hastanın kendini iyi hissetmesinde önemli bir rol oynar. Özellikle yaşlılar veya kronik hastaların, rahatsızlandıklarında hemen ilaç aldıkları ve bunun neticesinde kendilerini daha iyi hissettikleri gözlenir. Klasik şartlanma, zamanla pekişen öğrenme mekanizmasıdır. Plasebo tesiri, zihin ve beden arasında mühim bir bağlantı olduğuna işaret etmektedir.
Olumlu bakış açısının hastalıkları önlemeye yardımcı olabileceği uzun zamandır bilinmektedir. Somatik algı sayesinde, tedavi metotlarının beyinde biyokimyevî bir karşılığı bulunur. Bu algı yardımıyla plasebo tesiri, beklentilere daha kolay karşılık verir. İnsanda ümit duygusunu ve iyileşme beklentisini yüksek tutar. Böylece bağışıklık sistemi dolaylı olarak güçlenirken stres hormonlarında düşüşe veya semptomların azalmasına sebep olarak iyileşme sürecinin hızlanmasına destek olur.
Plasebonun ağrıyı azaltmadaki tesir gücüne plasebo analjezisi denir. Bu etki, “endorfin” adı verilen fıtrî ağrı kesicilerin salınımını başlatarak veya kişinin ağrı algısını değiştirerek gerçekleşebilir. Plasebo verilen hastaların %30–%70’inin kısa süreli olarak ağrılarının geçtiği söylenmektedir. Diğer bir görüşe göre, plasebonun ağrıyı, “endojen opioid” sistemleri (vücutta uyuşturucu maddelerin fıtrî olarak salgılanmasını) tetikleyerek giderdiği düşünülmektedir.[4]
Farmakolojik olarak herhangi bir tesiri olmayan, sadece renk veya şekil olarak ilaca benzeyen tablet, kapsül veya enjeksiyonlar, gerçek bir müdahaleye yardımcı olarak da kullanılır. Yapılan araştırmalara göre plasebolar, Parkinson hastalığı, depresyon, anksiyete ve yorgunluk dâhil olmak üzere, çok sayıda rahatsızlığın semptomlarını azaltmaktadır. Antidepresanların etkisinin büyük ölçüde plasebo tesirine bağlı olduğuna inanılmaktadır.[5] Öksürükteki azalmanın yüzde 85’inin plasebo tedavisi ile alâkalı olduğu ve yalnızca yüzde 15’inin müessir maddeye bağlı olduğu gösterilmiştir.[6]
Dünya genelinde doktorlar, bir dizi hastalık üzerindeki etkileri sebebiyle klinik maksatlar için plasebo kullanmaktadır. Danimarka’da yapılan bir araştırmada, doktorların yüzde 48’inin plasebo reçetesi yazdığı tespit edilmiştir.[7] Plaseboların, kalb atışı hızında veya kan basıncında artış gibi ölçülebilir, fizyolojik değişikliklere vesile olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte plasebolara en güçlü cevabın, depresyon, anksiyete, irritabl bağırsak sendromu (IBS) ve kronik ağrılarda alındığı gösterilmiştir. Plasebo tesiri, kişiden kişiye veya hastalığa göre değişir. Plasebo tesirinin sebepleri tam olarak anlaşılamadığı gibi, alınan cevaplardaki çeşitlilik göz önünde tutulduğunda, birden fazla mekanizmanın olması muhtemeldir.[8]
“Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.” (Şuarâ, 26/80) âyetinin sırrınca, esbaba riayet etmenin gereği olarak doktora gitmek ve şifanın Rabbimizden geldiğini kalben tasdik etmek imanın gereğidir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ey insanlar! Tedavi olun, tedavi yollarını araştırın. Allah bir hastalık vermemiştir ki, karşılığında ilacını da yaratmış olmasın.”[9] buyurmuştur. Sebeplere riayet etmek, tedavi için fiilî duayı yapmaktır. Şifayı ihsan eden, yalnızca Allah’tır (celle celâluhu).
Nosebo etkisinde hasta, tedavisinin olumsuz tesirlere yol açacağını düşünür ve günlük normal semptomları abartılı ve farklı algılar. Sıradan basit ağrılar, yorgunluk, ruh hâlindeki değişiklikler bile hastalık olarak algılanır. Nosebo tesirinin mekanizması tam anlaşılmamış olsa bile, medyada yer alan hastalıklarla ilgili haberler, şikayetleri olan başka hastalarla uzun süre bir arada bulunma gibi durumların nosebo tesirlerini artırdığı anlaşılmıştır. Mesela bir ilaçta, farklı formül güncellemesiyle birlikte medyada yer alan olumsuz haberler, yan tesirlerde 2000 kat artışa sebep olmuştur.[10]
Netice olarak, düşünceler duygulara ve davranışlara tesir eder. Olumsuz düşünceler, olumsuz duygu ve davranışlara sebep olur. Müspet düşünce ve duygular ise, bedende ve davranışlarda olumlu sonuçlar verecek şekilde yansır. Güzel görüp güzel düşünme, şifanın Allah’tan olduğuna inanma ve kadere iman, ruhumuza nefes aldırır ve kalbimizi ferahlatır. Bu tür bir ruh hâletinde olan kişilerde plasebonun müspet tesirlerinin ortaya çıkma ihtimali daha yüksektir.
Dipnotlar
[1] A. F. Leuchter ve ark. “Changes in brain function of depressed subjects during treatment with placebo”, American Journal of Psychiatry, 159(1), 2002, s. 122–129.
[2] “You know medicine’s placebo effect. Now meet the nocebo effect”, www.sydney.edu.au/news-opinion/news/2019/11/20/you-know-medicines-placebo-effect-now-meet-the-nocebo-effect.html
[3] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 534.
[4] L. Colloca ve ark. “Placebo analgesia: psychological and neurobiological mechanisms”, Pain, 154(4), 2013, s. 511.
[5] A. Khan ve ark. “The persistence of the placebo response in antidepressant clinical trials”, Journal of Psychiatric Research, 42(10), 2008, s. 791–796.
[6] R. Eccles, “The powerful placebo in cough studies?”, Pulmonary Pharmacology & Therapeutics, 15(3), 2002, s. 303–308.
[7] A. Hróbjartsson ve M. Norup, “The use of placebo interventions in medical practice—a national questionnaire survey of Danish clinicians”, Evaluation & The Health Professions, 26(2), 2003, s. 153–165.
[8] A. J. de Craen ve ark. “Effect of colour of drugs: Systematic review of perceived effect of drugs and of their effectiveness”, BMJ, 313(7072), 1996, s. 1624–1626.
[9] Tirmizî, Tıp, 2; Ebû Dâvûd, Tıp, 1; İbn Mâce, Tıp, 1.
[10] “The nocebo effect”, bpac.org.nz/2019/nocebo.aspx
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/ilac-olarak-iyimserlik-ve-kotumserlik-plasebo-ve-nosebo/feed/ 0
Dünyanın Hızıhttps://caglayandergisi.com/2022/04/01/dunyanin-hizi/
Uluslararası Otomobil Federasyonunun (FIA) düzenlediği “Formula 1” otomobil yarışları, farklı ülkelerde hazırlanan özel pistlerde yapılır. Aldıkları toplam puana göre pilotlar ve takımlar yıl sonunda derecelendirilir.
2013 yılında geçirdiği bir kayak kazası neticesinde bir süre komada kalan ve şu anda felçli bir durumda olan Michael Schumacher, kaza öncesi elde ettiği yedi şampiyonlukla liderliğini Lewis Hamilton ile paylaşmaktadır.[1] Bugün F1 yarışlarında maksimum hız, saatte yaklaşık 400 km’dir. Yarış boyunca ortalama hız rekoru ise saatte 264,4 km ile Hamilton’a aittir.[2]
Peki, “Sizin rekorunuz nedir?” diye sorsam, sadece otomobile binmiş olanlar saatte yaklaşık 200 km, hızlı tren kullanmış olanlar ortalama 300 km, uçakla seyahat etmiş olanlar ise yaklaşık 1200 km diyecektir.
Aslında hepimiz çok daha hızlı hareket ediyoruz, fakat hissetmiyoruz. Ekvator esas alındığında, Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı saatte 1669 km’dir. Bu dönüşü, basketbolcuların parmakları ucunda topu hızla döndürmesine benzetebiliriz. Dünyamızın bu hızla döndüğünü düşününce ürkütücü geliyor, fakat bundan dolayı ne başımız dönüyor ne de düşüyoruz.
Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş hızı ise saatte yaklaşık 107.000 km’dir. Zahiren endişe verici bu hıza rağmen Âdetullah diye isimlendirilen kanunlar çerçevesinde güvenle yaşarız. Yerçekimi kuvveti ve atmosferle beraber hareket etmemiz bize bu hızı hissettirmez. Uçağın içinde uçak ile aynı hızda hareket ettiğimiz için uçağın hangi hızda hareket ettiğini hissetmediğimiz gibi.
Büyük bir hızla Dünya dönerken biz de Dünya ile beraber hareket etmekteyiz. Dünyamız, “nizam” mânâsına gelen “kozmos” içinde harika yaratılışın bir misali olarak dinamik bir hâldedir. Yıldızlar gibi farklı ve büyük hızlarda hareket eden diğer gök cisimleriyle beraber harikulade sistemin bir parçasıdır.
Aslında hadise daha komplekstir: Dünya, Güneş Sistemi ile beraber yine hareket hâlinde olan Samanyolu Galaksisi içinde hareket etmektedir.
Bütün bunları düşünerek “Durdurun Dünya’yı, inecek var!” desek de inemeyiz; hızını ne yavaşlatabilir ne de artırabiliriz. Çünkü sistem öyle kurulmuştur ki milyarlarca gök cismi onlara verilen hızla hareket etmezse zincirleme problemler meydana gelecektir.
Mesela Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı, saatte sadece 1 km artsaydı neler olurdu? Wisconsin Üniversitesinden Witold Fraczek’in araştırmasına[3] göre, hızın artmasıyla sular kutup bölgelerinden ekvatora doğru hareket eder ve Ekvator bölgesindeki sular kabarmaya başlardı. Bu değişiklik, gelgit hadisesine tesir eder, dolayısıyla ekosistemin ve canlıların iklime karşı uyumlarının değişmesine sebep olurdu. Ayrıca Dünya’nın dönüşünden dolayı meydana gelen merkezkaç kuvvet artacak ve onu dengeleyen yerçekimi kuvvetine baskın hâle gelecekti. Hatta hız saatte yaklaşık 27 bin km’ye çıksaydı, ekvatordaki merkezkaç kuvvet, kütle çekim kuvvetiyle eşitlenecekti. Dolayısıyla yerçekimi diye bir şey kalmayacak, sistem tamamen bozulacak, okyanus ve denizlerdeki sular atmosfere doğru hareket edecek, hayat son bulacaktı.
Hız artışının diğer bir neticesi olarak rüzgârlar ve kasırgalar da daha kuvvetli olacaktı. Dünya hiç dönmeseydi, Kuzey Kutbu’ndan gelen rüzgârlar doğrudan ekvatora eserdi (ve tersi olurdu), fakat Dünya döndüğü için, rüzgârların güzergâhı doğuya doğru sapar.
Hız artışı Dünya’nın kabuğuna da tesir ederek yeryüzünün yavaş yavaş kutuplarda düzleşip ekvator etrafında şişmesine sebep olacak, bu ise tektonik plakalardaki hareketliliği artıracak daha fazla zelzele ve volkanik patlamalar görülmesine yol açacaktı.
Neticede kendi ekseni etrafında, ateşlenen bir mermiden daha hızlı hareket eden bir basketbol topunun üzerindeki mikroskobik canlılar gibiyiz. Bilim insanları, Dünya’nın bugünkü dönüş hızının zahirî sebepleriyle alâkalı şunları düşünmektedir: Dünyamız yaklaşık 4,4 milyar yıl önce çok daha hızlı dönmekteydi. Büyük bir gök cismi Dünya’ya çarptı. Kopan parçadan Ay meydana geldi. Bu sırada gezegenimizin şimdiki şekli ve hızı belirlendi.
Eğer bu teori doğruysa, bu çarpma o kadar hassas ayarlanmıştır ki 1000’de 1’den daha az bir sapma bile düzenin bozulmasına sebep olabilirdi. Bu ince ayarları tesadüflere bağlamak demek, bir zamanlar dünyanın Halley kuyruklu yıldızından[4] korktuğu gibi, endişe içinde yaşamak demektir. Hâlbuki o kuyruklu yıldız, bizden yaklaşık 150 milyon km uzaklıkta olan Güneş’ten daha uzak bir mesafeden geçip gitmiştir.
“Göğü bu âhenkle O yükseltti ve bu mîzânı koydu ki siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız.” (Rahman, 55/7–8) âyetlerinde de açıkça buyrulduğu gibi, kâinatta harikulade bir mizan vardır. O’na inanıyor ve güveniyorsak “Bu harikulade hadiselerin bir Sahibi var.” diye düşünür ve O’na tevekkül ederiz. O dilerse mizanı bozarak kıyametin bu yolla kopmasını da takdir edebilir.
Dipnotlar
[1] “Michael Schumacher”, en.wikipedia.org/wiki/Michael_Schumacher
[2] “These Are F1’s Fastest Speed Records”, wtf1.com/post/these-are-f1s-fastest-speed-records/
[3] “What if the speed of Earth’s rotation suddenly got faster?”, www.popsci.com/earth-spin-faster/
[4] “Halley kuyruklu yıldızı”, tr.wikipedia.org/wiki/Halley_kuyruklu_yıldızı
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/dunyanin-hizi/feed/ 0
Marifethttps://caglayandergisi.com/2022/04/01/marifet-2/
Herkesin elinden gelmeyen ustalık, maharet; her yerde ve herkeste görülmeyen hususiyet, hüner ve hususî bir bilme diye mânâlandıracağımız marifet; hak yolunun yolcularınca, bilmenin bilenle bütünleşip onun tabiatı hâline gelmesi ve bilenin her hâlinin bilinene tercüman olması mertebesidir. Marifeti, vicdanî bilginin zuhur ve inkişafı şeklinde tarif edenler de olmuştur ki, böyle bir zuhur ve inkişaf, aynı zamanda insanın kendine has değerleriyle zuhur ve inkişafı da sayılır. “Nefsini bilen Rabbini bilir.”[1] sözünün bir mahmili de bu olsa gerek.
Marifetin ilk mertebesi, dört bir yanımızda çakıp duran isimlerin tecellilerini görüp sezmek ve bu tecellilerle aralanan sır kapısının arkasında, sıfatların hayret verici iklimini temaşa etmektir. Böyle bir seyahat esnasında sürekli, hak yolcusunun gözünden, kulağından lisanına nurlar akar; onun kalbi, davranışlarına hükmetmeye başlar; davranışları Hakk’ı tasdik ve ilan eden birer lisan kesilir ve bu lisan da âdeta bir “kelime-i tayyibe” disketi hâline gelir.. derken her an vicdan ekranına إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “O’na ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da amel-i salih yükseltir.”[2] pür-envâr hakikatinden ayrı ayrı ışıklar akseder durur. Artık böyle bir ruh bütün kötü duygu ve tutkulara karşı kapanır ve böyle bir gönül, öteden esintilerle sarılır; sarılır da, ruhuna açılan bir sırlı menfezden, kalblerde kenzen bilinene
“Sığmam dedi Hak arz u semaya,
Kenzen bilindi dil madeninde”
mealiyle anlatılmak istenen مَا وَسِـعَنِي سَـمَائِي وَلَا أَرْضِي وَلٰكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ bir müteşabih beyanda[3] ifade edildiği gibi ışıktan koridorlar açılır ve insan bir daha da ayrılıp geriye dönmeyi düşünmeyeceği bir temaşa zevkine erer.
Hak yolcusunun bütün bütün ağyâra kapandığı, tamamıyla nefsanîliğe karşı gerilime geçtiği ve kendini huzurun gel-gitlerine saldığı işte bu nokta, marifet noktasıdır. Bu nokta etrafında dönüp durana “irfan yolcusu”, başı bu noktaya ulaşana da “ârif” denir.
Marifet mevzuunda söylenen sözlerin farklılığı, istidat ve meşrep ayrılıklarından kaynaklandığı gibi, seviye farklılığıyla da alâkalı olabilir: Kimileri, marifeti, sadece tecelligâhta aramış ve ârifteki heybet hissini marifetin tezahürü sanmış.. kimileri, marifetle sekîneyi birbiriyle irtibatlandırmış ve ikincisinin vüs’ati ölçüsünde birincisinin derinliğine hükmetmiş.. kimileri onu, bütün bütün kalbin mâsivâya (Allah’tan gayri her şeye) kapanması şeklinde anlamış.. kimileri de onu, ilâhî tecellilerin gel-gitleri arasında kalbin hayret ve hayranlıkları olarak yorumlamışlardır ki, böylelerinin –bulundukları makamın gereği– gönülleri her zaman hayretle atar, gözleri hayranlıkla döner ve dillerinde: لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلٰى نَفْسِكَ “Zatını sena ettiğin ölçüde Seni sena etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.”[4] sözleri.. zuhur ve tecellîlerin ağında takdir soluklarlar…
Marifet ikliminde hayat, cennet bahçelerinde olduğu gibi dupduru ve âsûde; ruh, sonsuza ulaşma duygusuyla hep kanatlı; gönül, itmi’nana ermişliğin hazlarıyla bir çocuk gibi pür-neş’e fakat tedbirli ve temkinlidir.. لَا يَعْصُونَ اللهَ مَۤا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Allah’a, emrettiği şeylerde isyan bilmez ve emrolundukları şeyleri yerine getirirler.”[5] ikliminde sabahlar-akşamlar ve hep meleklerle atbaşı olurlar. Duyguları tomurcuk tomurcuk marifete uyanmış bu ruhlar, günde birkaç defa cennetlerin cuma yamaçlarında seyahat ediyor gibi, yaprak yaprak açılır ve her an ayrı bir buudda Dost’la yüz yüze gelir, O’nunla hemhâl olmanın hazlarına ererler. Gözleri Hak kapısının aralığında olduğu sürece, her gün, belki her saat birkaç defa visal neşvesiyle mest ü mahmur hâle gelir ve her an ayrı bir tecelli ile köpürürler.
Âlim geçinenler ilimleriyle emekleye dursun, felsefeden dem vuranlar hikmet hecelemeye devam etsin, arif, nurdan bir menşur içinde hep huzur yudumlar ve huzur mırıldanır. Hatta mehâfet ve mehâbetle sarsıldığı anlarda bile o, sonsuz bir haz duyar ve âdeta gözleri ağlarken kalbi sürekli güler.
Bu müşterek hususiyetlerin yanında, mizaç ve meşrep farklılığıyla bir kısım ayrılıklar da göze çarpar ârifler arasında. Bazıları sessizlik ve derinlikleriyle girdapları andırırken; bazıları çağlayanlar gibi gürül gürüldür. Bazıları bir ömür boyu günahına-sevabına ağlar; ağlar da ne âh u vâhdan ne de Rabbini sena etmekten doymaz. Ve doymadan göçer gider bu dünyadan. Bazıları da hep heybet-hayâ-üns atmosferinde seyahat eder durur ve bu deryadan ayrılıp sahile ulaşmayı asla düşünmez. Bazıları tıpkı toprak gibidir; gelip geçen herkes basar geçer başına. Bazıları bulut gibidir; salih-talih alır herkesi şemsiyesi altına ve ona damla damla rahmet sunar. Bazıları da hava gibidir; her zaman duygularımız üzerinde bin bir râyiha ile eser durur.
Marifet ehlinin kendine göre emareleri de vardır; ârif, Mâruf’tan başkasının teveccüh ve iltifatını beklemez.. O’ndan gayrisiyle halvet olmaz.. göz kapakları ve kalb kapılarını O’ndan başkasına açmaz. Gerçek ârifin başkasına teveccühü, başkasıyla halvet arzusu ve gözlerinin içine başka hayalin girmesi, onun için en büyük azaptır. Bu ölçüde marifete eremeyen, yârı-ağyârı tefrik edemez; Yâr’la hemdem olmayan da hicrandaki azabı bilemez…
İsterseniz bu faslı şu sözle noktalayalım:
Ârifin can gözlerinde nûr-u irfân var olur
Ârifle avn-i Hudâ, sırr-ı maârif yâr olur.
(M. Lütfî)
اَللّٰهُمَّ كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا وَأَعِنَّا وَلَا تُعِنْ عَلَيْنَا
وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمَبْعُوثِ فِينَا وَعَلٰى اٰلِه وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ
[1] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343.
[2] Fâtır sûresi, 35/10.
[3] Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd s.81; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2/608.
[4] Müslim, salât 222; Tirmizî, daavât 75, 112.
[5] Tahrîm sûresi, 66/6.
https://caglayandergisi.com/2022/04/01/marifet-2/feed/ 0 Mart – Çağlayan Dergisi
Hususî Bir Açıdan İmanhttps://caglayandergisi.com/2022/03/01/hususi-bir-acidan-iman/
Tarifler çerçevesinde veya bilim ve marifet nazariyesi açısından iman; “emn ü eman” kökünden türetilmiş, inanmak, güven vaad etmek, başkalarının emniyetini temin etmek.. ya da emin, güvenilir ve sağlam olmak mânâlarına gelen bir kelime. Allah’a inanmak, O’nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdanî itiraf ve kalbî iz’anda bulunmak da, dil geleneği açısından bu mübarek kelimeye yüklenen mânâlardan sadece birkaçı.
İman edene mü’min denir. Mü’min; tarifler çerçevesinde yukarıda gördüğümüz hususların tam bir tasdikçisi ve temsilcisidir. –Burada amel-iman münasebeti, amelin imanın tarifine girip girmemesi konuları üzerinde de durulabilir ama, biz şimdilik onları geçiyoruz– Evet mü’min; sağduyusu, basiret ve firaseti, vahiy ile aydınlanmış dupduru ve tertemiz aklı, engin ve objektif anlayışı, sağlam ve kuşatıcı görüşü, sorumlulukları adına titizlik ve duyarlılığı, kötülüklere karşı azim ve kararlılığı, bütün bir ömür boyu yücelikler peşinde olması ve yüksekleri kollaması, her zaman dipdiri tutabildiği hissi, şuuru ve iradesi, her şeyin özüne nüfuz edebilme hususundaki tecessüsü ve hâdiseleri yorumlamadaki derin idraki, Allah’a itimat edip güvenmesi ve insanlar arasında bir güven insanı olarak tanınıp bilinmesi, Hakk’ı gönülden tasdik edip her zaman O’na karşı vefalı kalabilmesi, emanette emin olarak tanınması ve herkesin her zaman başvuracağı bir emniyet insanı şeklinde hatırlanması, hatırlanıp maşerî vicdanca kabul görmesi, duyulup görüldüğü her yerde Hakk’ın yâd edilmesine vesile olması ve semtine uğrayanları hâliyle, diliyle O’na yönlendirmesi açısından “Mutlak zikir kemâline masruftur.” esasına binaen tam bir tasdik, iz’an ve temsil kahramanıdır.
Her inanan insan, aynı seviyede bir iman ve İslâm kahramanı olmasa da, her fert için inanma hissinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Bir kere bu his, yaratılışı itibarıyla insanın tabiatında var olan en yüksek değerdir. İnanmayanlar, cismanî ve bedenî zevk u safayla doymaya, tatmin olmaya, daha doğrusu avunmaya çalışsalar da, kendilerini sürekli bir boşlukta hissederler. Boştur onların nazarında bütün zamanlar ve mekânlar, bugünler ve yarınlar.. ruhunda derinden derine böyle bir boşluğu hisseden biri, hezeyana dönüşen hafakanlarını;
Bütün boşluk; zemin boş, âsuman boş, kalb ve vicdan boş;
Tutunmak isterim, bir nokta yok pîş-i nigâhımda.
(Tevfik Fikret)
şeklinde dile getirir. Küfrün ürperticiliğini ve imanın vaad ettiği huzuru, itmi’nanı haykıran bir mü’mine gelince: “İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.” (M. Âkif) der ve kestirir atar. Bu paslı yüreklerin pasını çözmeye karar vermiş bir gönül eri ise: “Hakikî zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç yalnız imanda ve iman hakikatleri dairesindedir;”[1] öyle ise, “Hayatın zevk ve lezzetini isteyenler, onu imanla hayatlandırmalı, farzları yerine getirmekle bezemeli ve günahlardan uzak durmakla korumalıdırlar;”[2] zira, “Bir kimse bâkî hayata tam yönelebildiği takdirde, dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa; o, bu dünyayı Cennet’in bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye katlanır ve şükreder.” (Az bir tasarrufla Bediüzzaman’dan)[3] der; reçete mahiyetindeki sözleriyle ufkumuzu aydınlatır ve imanın büyüsünü gönüllerimize duyurur.
Muhteva ve özü itibarıyla iman; can âleminden koparılıp ruhlarımıza sunulmuş bir yemiş, duygularımıza içirilmiş bir kevser, gönül dudaklarımızla emilen bir mânâ, his, şuur, idrak pergeli ve cetveliyle sinelerimizde şekillendirilmiş nurdan bir âbidedir. Gönlünü ve duygularını imanla, mârifetle onarıp ihya eden bir iman kahramanı, düşünce dünyasını Cennetlere çevirmenin sırrını keşfetmiş, ebedî mutluluk yoluna girmiş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir. Zira, “Her zaman imanda mânevî bir Cennet’in, küfür ve dalâlette de mânevî bir Cehennem’in mevcudiyeti söz konusudur..[4] evet, iman mânevî bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıdığı gibi, küfür de içinde mânevî bir Cehennem tohumu saklamaktadır.” (Siyakın üslûba tesiri çerçevesinde küçük bir değişiklikle Bediüzzaman’dan).[5]
Aslında bir ruh imanla kanatlanmışsa, artık o ne başka eşiğe baş koyar, ne de başkalarına dilencilik yapma zilletine düşer.. kimseden korkmaz, kimseye baş eğmez ve imanın gücü ölçüsünde her şeye karşı yiğitçe davranır. Evet, “İman hem nurdur, hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve hâdiselerin tazyikatından kurtularak her zaman mutlu olabilir.”[6] Çünkü, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni (dünya-ahiret mutluluğu) netice verir.” (Bir-iki kelime değişikliğiyle Üstad Bediüzzaman’dan.)[7] Böyle bir iman âbidesi, her zaman gönlünü, gökler ötesi âlemlere ulaşmak için bir helezon gibi kullanır ve onunla meleklerin, ruhanîlerin iç içe bulunduğu melekûtî derinliklerde kanat çırpar durur. Zaman olur, melekler ve ruhanîler onun kulaklarına bir şeyler fısıldar ve zaman gelir o, ruhanîlerin boyunlarına mârifet gerdanlıkları takar ve bulunduğu âlemin müşârun bil-benânı (parmakla gösterilen) olur. Hele bir de o, imanını irfanla derinleştirip irfanını da ruhanî zevklerle bezeyebilmişse.. evet işte o zaman, melekleri bile imrendiren ufuklarda pervaz etmeye başlar.. hep Hakk’ın hoşnut olacağı zirveleri kollar.. sürekli Cennetliklerle oturur kalkar ve “a’lâ-yı illiyyîn” rüyaları görür. Nûr-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne yükselip Cennet’e lâyık bir kıymet almak hakikî mü’minin kaderi; küfrün zifirî dünyasında aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) düşüp Cehennem’e ehil hâle gelmek de kâfirin mâkus tâli’idir. (İkinci şık başlı başına bir konu ama zannediyorum tahliline bu sahifeler yetmez…)
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/hususi-bir-acidan-iman/feed/ 0
Tabiatı “Küstürüyor” muyuz?https://caglayandergisi.com/2022/03/01/tabiati-kusturuyor-muyuz/
Yazının başlığını okuduğunuzda şaşırmış olabilirsiniz. Ne demek “tabiatı küstürmek”? Tabiatın aklı, şuuru ve iradesi mi var ki küsecek? Anlaşılacağı gibi, buradaki kastımız mecazîdir. Tabiat bir sanatkâr olmayıp sanat eseri olduğundan, asıl sanatkâr olan Allah’ın, (celle celâluhu) rızasına ve tabiatın yaratılışındaki hikmetlere uygun olmayan davranışlar neticesinde, ekosistemde meydana gelen bozulmalar kastedilmiştir.
Tabiatın fizikî boyutu ile metafizik arka planı arasında bir münasebet olduğu konusu, geçmişten bu yana gündeme gelmiştir. Tabiatın, içinde yaşadığımız ve sebepler dediğimiz fizik-kimya kanunlarının determinist işleyişi olarak gördüğümüz yüzünde, yağmurun yağması, Güneş’in ısıtması, bitkilerin toprağın bağrında çimlenmesi, yerkabuğundaki fayların kırılması gibi görünen hâdiseler ile bunların mânâ âlemindeki veya melekût boyutundaki karşılıkları, objektif bilimin konusu olmasa da vicdan ehli ve kalbî hayatı zengin âlimler arasında hep müzakere konusu olmuştur.
Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur Külliyatı’nın pek çok yerinde,[1] ülkenin başına gelen arzî veya semâvî felâket ve musibetler ile işlenen çeşitli zulümler ve günahlar arasında bir irtibat kurmaktadır. Pozitivist ve determinist zihniyetin kısmen ağır bastığı kimseler bu kanaatimize katılmıyor olabilirler, fakat tarihten çok sayıda örnek vererek zulümlerin arttığı dönemlerde ortaya çıkan salgın hastalıkları veya büyük zelzeleleri, tsunami ve sel felaketlerini sayabiliriz. Bunların arkasında yer kabuğunun dinamiği, virüslerin yayılması ve küresel ısınma gibi jeolojik, ekolojik ve biyolojik faktörleri sebepler zinciri şeklinde ifade edebiliriz. Görünen sebep olarak bu tespitler de bir açıdan doğrudur. Fakat Allah’ın bu sebepleri perde yaparak yürüyen icraatının arkasında acaba herhangi bir muradı yok mudur? Ekosistemin fizikî olarak bozulmasında, salgın hastalıkların ve diğer âfetlerin ortaya çıkmasında, feryatları arşa çıkan masumların ve bunları duymazdan gelen dilsiz ve hissizlerin bir rolü mevcut değil midir?
Şehirleşme, Modernizm ve Ekosistem
Yeryüzü ekosisteminin giderek bozulduğunu hemen hemen bütün ekologlar ve çevreci kuruluşlar söylemektedir. Dünya nüfusunun yarısından fazlasının artık şehirlerde yaşaması ve buna bağlı olarak tabiattan hızla uzaklaşma, elektronik cihazlardaki artış, değişen hayat şartları, hatta çocukların oyun algılarının bile değişmesiyle bağlantılı olarak insanların tabiatla doğrudan temas fırsatları azalmaktadır. Bu sözde modernitenin kontrolsüz gelişmesi, fizikî sağlık, zihin kabiliyetleri ve ruh huzuru üzerinde menfî tesirlerle birlikte insan-tabiat münasebetinin de kesilmesine sebep olmaktadır. Küresel biyoçeşitlilik kaybına ait sinyaller, dünyanın hemen her yerinden gelmektedir.
Güya bitkileri koruma adına üretilen ziraî ilaçlar, böcek öldürücüler, hormonlar, sentetik gübreler, zehirli fabrika atıkları gibi çok sayıda unsurla kirtetilen ekosistemde, zehirlenmiş böceklerle beslenmek zorunda kalan kuşların ömürleri daha kısa olmaktadır. Suların, toprağın ve havanın kirlenmesi, Güneş patlamalarının, atmosferik ve meteorolojik hâdiselerin bazen alışılmışın dışında şiddetlenmesi, hayata beşiklik yapan ekosistemin dengelerinin bozulmasında insanoğlunun rolünü açıkça göstermesi, iklim zirveleri toplantılarında ele alınmaktadır.
Kuşların Şarkıları Bozuluyor mu?
Kuzey Amerika’daki kuş popülasyonlarındaki düşüşün, son 50 yılda üç milyar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Hangi türlerin en büyük düşüşte olduğunu gösteren internet sitelerinde ornitologlar (kuş bilimciler) bunları listelemektedirler. Kuş topluluklarını teşkil eden türler azaldıkça, kuşların yaşadığı çevre de değişmekte, alıştığımız bahar sesleri de tarihe karışmaktadır. Hâlbuki insanın fıtratında olan tabiattaki sesler ve özellikle kuş cıvıltıları, tabiat ile irtibatımızı ve tefekkürümüzü sürdürmede çiçekler ve ağaçlar gibi önemli rolleri olan fenomenlerdir. Kuş sürülerindeki yaygın düşüşler ve belli bir bölgedeki türlerin değişmesi, tabiattaki ses desenlerinin ve akustik özelliklerin değiştiğini de ifade etmektedir.
Yok Olan Türler
Nesli azalan veya tükenen bitki ve hayvanlarla ilgili yapılan araştırmalar, yeryüzündeki canlı hayatının her yönüyle bozulmaya doğru gittiği konusunda neredeyse hemfikirdirler. İşte bunlardan enteresan bir tanesini, 2 Kasım 2021 tarihinde yayımlanan önemli bir makaleden öğreniyoruz.[2] Otuz kadar araştırmacının iştirak ettiği, bütün Avrupa ve Kuzey Amerika’yı içine alan çalışmanın yazarlarından East Anglia Üniversitesinden Simon Butler ve Catriona Morrison’un değişik dergilere verdikleri açıklayıcı özet bilgilerden birisi de 29 Kasım 2021 tarihinde The Conversation isimli dergide neşredilmiştir.[3] Bu makaleye göre, ekoloji bozuldukça kuş popülasyonları da hem dünya ölçeğinde azalmakta hem de tabiattaki ses repertuarından melodi çeşitliliği giderek eksilmektedir. Çalışılan 200.000’den fazla kuş melodisine ait istatistiklere göre, kuşlar bir taraftan sayıca azalmakta, diğer taraftan da yaratılıştan sahip oldukları melodilerin nota zenginliği zayıflamaktadır.
Hâlbuki kuşların yaratıldıkları günden bu yana aynı şarkıları söylemeleri beklenirdi. Bir an için kendinizi bir konserde farz edin ve bildiğiniz bir şarkıyı dinlerken orkestrada nefesli sazların bulunmadığını ve dolayısıyla şarkıdaki melodi zenginliğinin kaybolduğunu düşünün. Son zamanlarda kırlara veya orman içlerine gezmeye gittiğinizde, işittiğiniz kuş seslerinin eski canlılığının olmadığını fark edince, yıllardır dinlediğimiz sesler aynı tadı vermiyorsa, acaba tabiatta neler oluyor diye hiç merak etmez misiniz?
Kuş Sesleri ve Ruha Tesiri
Yapılan araştırmalar biyolojik çeşitliliğin azaldığını söyleyip yeryüzü çapında bir çevre krizi yaşadığımız belgesellerde dile getirilirken, kuş seslerinin de bu olumsuzluk kervanına katılması endişeyle karşılanmaktadır.
Tabiatın bağrında yaşadığımız bütün tecrübeleri duyu organlarımızla idrak ederiz. Elmanın tadını, kavunun kokusunu, üzümün kütür kütür sertliğini, çiçeklerin renk cümbüşünü, hep duyu organlarımızla algılarız. Ancak bunlar arasında bilhassa seslerin ayrı bir yeri vardır. Tabiattaki seslerin ruh halimize tesir ettiği, ağrıları ve stresi azaltıcı yönü olduğu konusunda birçok çalışma vardır. Yağmurun, rüzgârın, yaprakların, deniz dalgalarının ve derelerin seslerinin yaptığı tesirler konusunda frekans, ritim, şiddet ve genlik gibi ses özelliklerinin ölçülmeleriyle ruhtaki tesirleri incelenmektedir. Kuş cıvıltılarının insan ruhunda ortaya çıkardığı sürûr ve âsûde bir bahar iklimine ait tesirlere en iyi örnek, şiirlere konu olmuş bülbül sesleridir.
Ses Kayıt Teknolojisinin Açtığı Çığır
Araştırmacılara göre türlerin yaşamalarına uygun habitatlardaki bozucu değişiklikler, uzun vadede hem kuş çeşitlerinin azaldığını hem de tabiattaki ses manzarasının değiştiğini göstermektedir. Ses kayıt cihazlarının ancak 100 yıllık bir geçmişi olduğu için kuş melodilerinin arşiv şeklindeki kayıtları en fazla 70 seneliktir ve bunlar da profesyonel şekilde, frekans desenlerini elde etmeye uygun değildir. Melodilerin zaman içinde nasıl değiştiklerini takip edebilmek için, kısmen geçmişteki kayıtlardan, büyük çoğunlukla da geriye doğru 25 yıllık kayıtlardan istifade ederek ötücü kuşların geçmişteki ses repertuarlarının yeniden ses ölçüm laboratuvarlarına getirilmesi gerekmiştir.
Bülbül, İngiltere’de hızla azalan türlerden biridir.
Bu araştırmayı çok geniş bir sahada sürdürebilmek için teklif edilen bir proje dâhilinde, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki 200.000’den fazla istasyonda faal olan gönüllü kuş bilimcilerinin, ilkbahar sonu ve yaz başında düzenli olarak yaptığı ölçüm ve kayıtlar toplanarak kuş türlerine ve kayıt alınan fert sayısına göre yıllık tablolar hâline getirilmiştir. İki internet sitesinden[4] alınan yıllık kuş sayısı verileri, tarihî ses desenlerini yeniden oluşturmak için kuş nağme ve şarkılarından oluşan çevrim içi bir veri tabanı olan Xeno Canto’dan 1000’den fazla türün kayıtları ile birleştirilmiştir. Öncelikle indirilen bütün ses dosyalarının 25 saniyesi kesilerek standardize edilmiş, ardından aynı türün tek tek fertlerine ait dosyalar eklenmiş, ayrıca bu türlerin toplu halde çıkardıkları sesler içinde her bir türün katkısı belirlenmiştir. Daha sonra bu ses desenlerinin akustik özellikleri, titreşimlerin enerjisi, frekansları ve zamana göre dağılımını ölçmek için tasarlanmış dört indeks kullanılarak rakamlara dökülmüştür. Bu indeksler, şarkıların kompleksliği ve aynı anda öten farklı türlerin teşkil ettiği orkestradaki enstrümanların çeşitliliği gibi özellikler, bir bütün olarak ölçülmüştür. Dr. Butler, yaptıkları tespiti, “Kuş topluluklarını teşkil eden farklı türlerin terkibindeki değişikliklerden kaynaklanan akustik çeşitliliğin ve tabiî ses desenlerinin yoğunluğunda yaygın bir düşüş bulduk.” şeklinde ifade etmektedir.
Bu spektrogram, ses enerjisinin belirli bir ses ortamına nasıl yayıldığını göstermektedir. Kuş seslerinin genliği, yani enerji veya ses yüksekliği, renklerle gösterilir. Koyu maviler daha düşük genliklere (daha hafif sesler) karşılık gelir ve pembe gibi daha parlak renkler daha yüksek genliklere (daha yüksek sesler) tekabül eder. Y ekseninde görüntülenen frekans, bir şarkının perdesi veya tonu olarak düşünülebilir.
Mecazî olarak ifade edecek olursak, tabiat orkestrası hem oyuncularını hem de enstrümanlarını hızla kaybetmektedir. Genel olarak 10.000 türle temsil edilen kuşların yaklaşık 4000 kadarı ötücü kuşlar takımından olup bunların bazıları ötmese veya karga gibi çirkin sesli de olsa belli bir sahadaki kuş topluluklarının çıkardığı sesleri bir peyzaj olarak görebiliriz. Üreme ve beslenme dönemlerine göre bazı türlere ait şarkıların belli bir yaygınlığı ve öne çıkışı olabilir. Mesela tarla kuşu (Alauda arvensis) veya bülbül (Luscinia megarhynchos) gibi zengin ve kompleks melodi dizileriyle baharda alıştığımız konserleri şenlendirenlerin kaybı, karga ve martı gibi kötü sesli kuşlara göre daha fazla tesir edecektir.
Bu araştırma, son 25 yılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da, türlerin ve fertlerin sayısındaki düşüşle birlikte, akustik çeşitlilik ve ses desenlerinin yoğunluğunda da sürekli bir düşüş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu kayıpların bir sonucu olarak, insanların tabiatla münasebetinin temel yollarından birinin, kronik bir gerilemede olduğunu görmekteyiz. Böylece bahar aylarında, açık bir havada, orman içinde dinlediğimiz musikinin giderek daha fakir ve daha zayıf nağmelerden ibaret, âdeta zayıflamış bir orkestranın icra ettiği müziğe dönüşmüş olduğu gösterilmiştir. Acaba kuşların ve melodilerinin azalıp cansızlaşması sadece biyolojik ve ekolojik bir netice midir? Yoksa dünyada sürdürülen acımasız zulümlerin metafizik ve manevî bir boyutu olarak insanın kendi eliyle yeryüzü ekosistemini bir kıyamete götürdüğünün habercisi midir? Bu husus üzerinde daha derin düşünmeye değmez mi?
Dipnotlar
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 799; Emirdağ Lâhikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 29.
[2] C.A. Morrison, A.Z. Auniņš ve S.J. Butler, “Bird population declines and species turnover are changing the acoustic properties of spring soundscapes”, Nature Communications, vol. 12, article number: 6217, 2021.
[3] S.J. Butler ve C.A. Morrison, “We reconstructed birdsong soundscapes from over 200,000 places: and they’re getting quieter”, The Conversation, theconversation.com/we-reconstructed-birdsong-soundscapes-from-over-200-000-places-and-theyre-getting-quieter-171325, 29-11-2021.
[4] North American Breeding Bird Survey (www.usgs.gov/centers/eesc/science/north-american-breeding-bird-survey) ve Pan-European Common Bird Monitoring Scheme (pecbms.info).
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/tabiati-kusturuyor-muyuz/feed/ 0 Felsefenin Öyküsü veya Hikmetin Yolculuğu
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/felsefenin-oykusu-veya-hikmetin-yolculugu/
Tarihte felsefe kadar tanımı değişen ve istismar edilen başka bir alan yoktur. Felsefenin peşine düşüp bugünden geriye doğru onu tanıma yolculuğuna çıkarsak onun yaşadıkları karşısında şaşırabiliriz. Bu yazıda felsefenin bu şaşırtıcı macerasına şahitlik edeceğiz. Bu sırada tarihin kaydettiği üç büyük tercüme hareketine şahit olacağız. Aynı zamanda felsefeyi üç döneme ayıracak, birinci dönemi olan klasik felsefenin Immanuel Kant ile birlikte eleştirel felsefe dönemine girerek metafizikten kopuşunu ve ardından gelen “vahiyden kopuk felsefe”nin insanlara mutsuzluk getirişini göreceğiz.
“Hikmet sevgisi” demek olan felsefe, bilimlerin kendi alanlarına göre ayrıldığı Batı “aydınlanması”ndan önce ilahiyat dâhil olmak üzere neredeyse bütün bilim dallarını içine alan büyülü bir kavramdı. Felsefe özü itibariyle peygamberlerin öğretisine dayansa ve felsefecilerin büyük çoğunluğu Tanrı’ya inansa da felsefede akıl merkezde durur. Felsefenin herkesin üzerinde ittifak ettiği bir tanımı yoktur. Onu en genel şekliyle, “Var olanların gerçekliğini akla dayalı yöntemlerle keşfedip açıklamayı hedefleyen düşünce biçimi”[1] olarak tanımlayabiliriz.
Felsefede değişmeyen öz ve onu ortaya çıkaran itici güç; hikmet sevgisi, hakikat arayışı ve meraktır. Şüphesiz bu hikmet aşkını, hakikat arayışını içimize yerleştiren ve bin bir güzelliği ile her an bize göz kırpan evreni yaratmakla bu hakikat arayışımızı sürekli tetikleyen, Hakîm isminin sahibi Yüce Rabbimizdir. Zamanla sınırlı, her an yokluğu tadan bedene hapsolmuş, isteklerinin sonsuzluğu ile bu dünyalı olmadığı her hâlinden belli olan ruhumuz, duyular penceresinden keşfe çıkar dünya gemisinin güvertesinde. Varlığı, fark edelim diye sanatlı, hikmetli yaratan Allah (celle celâluhu), mikro ve makro âlemleri keşfedelim diye mikroskop ve teleskopu da bize ilham etmiştir. O (celle celâluhu), vahyettiği kitaplarıyla hem yarattığı varlığın hikmetini açıklamış hem de bu hikmeti öğretecek peygamberler göndermiştir. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, peygamberler kâmil birer mürşit olduklarından sadece manevî alanda değil, maddî alanda da insanların yol göstericileridirler.[2] Kur’ân-ı Kerim yüzlerce âyetiyle duyularımızı ve aklımızı kullanmamızı isterken, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de aklımıza seslenmiş ve “Hikmeti bulduğunuz yerde yitiğiniz kabul edip alın.”[3] buyurmuştur. O’nun sünneti de en büyük hikmettir.
Klasik felsefenin kaynağına inersek, Roger Bacon bilginin, ikisi mükemmel, ikisi eksik olmak üzere dört defa dünyaya ulaştığını söyler: Patrikler, peygamberler ve büyük hakîm Süleyman eliyle mükemmel şekilde; Yunan dilinde Aristo ile, Arapça olarak da İbn-i Sina eliyle eksik olarak.[4] İmam Gazzali de felsefecilerin sözlerinin önemli bir kısmının kaynağının peygamberler olduğunu söyler.[5]
Gerçekten de bir Batı Anadolu şehri olan Milet’te doğan, Yunanistan’da politeist (çok tanrılı) bir toplumda gelişen felsefenin izini sürdüğümüzde, karşımıza doğudan üç nebevî kaynak çıkar: Biri, Hazreti Davud (aleyhisselam) döneminde yaşayan Hazreti Lokman’ın (aleyhisselam) hikmetli derslerini tahsil eden Empedokles, diğeri Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselam) talebelerinden ders alan Pisagor ve onun öğrencisi Hermes’in öğretileri.[6] Yeni Eflatuncu Ammonius “Eflatun, Yunanca konuşan Musa’dır.” der. Hristiyan Yahya en-Nahvî, Eflatun için Hazreti Musa’dan (aleyhisselam) ilham alarak felsefesini geliştirmiş bir filozoftur.” ifadesini kullanır.[7] Ancak felsefe mirası politeist Yunan’a yaptığı bu yolculukta ilahî öğretilerden ve hikmetten ilk kopuşunu yaşar. Daha sonra bu kopuşun olumsuz semptomlarından, bilim mirasını taşıma sırası kendilerine gelen Müslümanlar etkilenecektir. Şükür ki Müslümanların, yolundan şaşan felsefeyi rayına oturtacak Gazzalileri vardır.
İnsanlık tarihinin ilk önemli kültür aktarımı ve etkileşimi (MÖ 600–400 yılları arası) Aristo dönemine karşılık gelir. Aristo bu tercümelerden yararlanır. Batılılarca “Grek mucizesi” olarak adlandırılan dönem aslında bir ilk değil; Sümerler, Fenikeliler ve Mısırlılar gibi medeniyetlerden yapılan çevirilerle elde edilen bir sonuçtur.[8]
Dünya tarihinin şahit olduğu ikinci büyük tercüme hareketi, halifelerin muazzam destekleriyle gerçekleşen Pehlevice, Süryanice ve Grekçeden Arapçaya aktarılan bilgi transferidir. Bu dönem özellikle Bağdat’taki Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) akademisiyle dillere destandır.[9] George Sarton, Bilim Tarihine Giriş kitabında, bu dönemi gıpta ile anlatır ve Müslüman bilim adamlarının gerçekleştirdiği yenilenmeyi “mucizevî” olarak niteler. Her 50 yıla damgasını vuran Müslüman bilim adamlarından yedisi, tarihin 350 yılını (750–1100) kıymetli çalışmalarıyla bilim çağı olarak insanlığa hediye etmişlerdir. Sarton, bilimsel katkıları ile Birûni’nin Aristo’yu aştığını söyler.[10]
Miladî yedinci yılın başlarında, ilahî mesajla karanlıktan kurtulan sahabe efendilerimiz ellerindeki nuru insanlığa ulaştırmak için dünyaya açılırken iki imparatorlukla birlikte kadim kültürlerle de tanışma fırsatı buldular. Fütuhatlardan sonraki yıllarda yerleşik hayata geçen Müslümanlar, politeist bir toplumdan gelse de felsefî mirası tercüme etmekte tereddüt göstermediler. Çünkü onların hikmet sevgileri ve kendi değerlerine güvenleri tamdı. Müslümanlar felsefî mirası insanlığa sadece taşımadılar, ona katkıda da bulundular. Üstelik onu, aydınlanmasını gerçekleştirmesi için İbn Rüşd eliyle Batı’ya hediye ettiler. Bütün bunlardan daha önemlisi Gazzali’nin düşünce dünyasına yaptığı katkı idi ki o, felsefeyi kritik ederek nebevî mirastan sonra ona bulaşan tortuyu temizlemiştir. Sokrat gibi Gazzali de felsefecilere felsefeyi sorgulama yolunu açtı. Böylece filozofların büyüsüne kapılıp haktan sapanları uyandırdı.
İmam Gazzali’nin kendi buhranlı düşünce serüvenini anlattığı El-Munkiz adlı biyografisi hem Doğu hem de Batı için Rönesans’ı tetikleyici bir eserdir. Batılı araştırmacılar Gazzali’nin René Descartes’a etkisini pek aktarmazlar, ancak George Henry Lewes, El-Munkiz ile Metot Üzerine Konuşma kitapları arasındaki şaşırtıcı benzerlik için, “Eğer El-Munkiz’ın Descartes döneminde bir tercümesi olsaydı herkes bu hırsızlığa isyan ederdi.” demekten kendini alamaz.[11] Gazzali’nin aklı kritik etmesi herkesi derinden etkilemiştir. Gazzali, El-Munkiz ve Tehafüt adlı eserlerinde, yaratılan varlık üzerine çalışan felsefenin, Yaratıcı hakkında vahiyden bağımsız düşünmesinin sakıncalarını çok güzel ortaya koymuştur.
Gazzali ilham verici biyografisinde kendi düşünce serüveninde gerçek bilginin peşine düşüşünü anlatır. Felsefe gerçek bilgi için onu iki adrese yönlendirir; duyu organları ve akıl. Yaptığı gözlemlerle duyu organlarının bazen yanılttığını fark eder. Onların sınırlı olduğunu görür. Akla müracaat eder. Rüya görüyoruz der, rüyada uçarız, ama bunu yadırgamayız. Demek ki rüyada rüyaya göre bir akıl vardır. Hadis diye aktarılan “İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar.”[12] ilham verici beyanını hatırlar. Gazzali aklın fizikî dünya ile olan ilişkisini çözmüştür artık. Bize bu dünyada, dünyaya göre bir akıl verilmiştir. Bir şeyin akla ters olması veya aklı aşması, onun olmaması anlamına gelmez. Akıl bir rehbere muhtaçtır. Fakat sorun şimdi daha karmaşık bir hâle gelmiştir. Ne duyular ne de akıl, insana mutlak doğru yolu gösterebilmektedir. Her taraf karanlıktır. Sonunda iman sayesinde “Allah’ın içine attığı nur” ile her taraf aydınlanır ve gerçek bilgiye ulaşır. Gözümüz dünyayı nasıl güneşin ışığı ile görüyor, karanlıktan kurtuluyor ise aklımız da vahiyle ulaştığımız iman nuru sayesinde aydınlanmasını gerçekleştirecektir. Şu âyeti okur: “Allah kimin kalbini İslam’a açarsa, o Rabbinden bir nur üzerinedir.” (Zümer, 39/22). Varlık, vahyin yol göstericiliği ile okunduğunda karanlıklar son bulur. Aklın konusu bilimler vahyin ışığında aydınlanır. Gazzali daha çok dini ilimlerin ihyası ile ilgilenir ve İhyâü Ulûmi’d-Dîn’i yazar. Bu çekirdek düşünceyi daha sonra mânâ-i ismî ve mânâ -i harfî kavramlarıyla sistemleştirmek Bediüzzaman’a nasip olacaktır. Onun ihyası hem dinî ilimleri hem de modern bilimleri içine alacaktır.
Üçüncü büyük tercüme hareketi ise 12. yüzyılda Endülüs ve Sicilya üzerinden Batı’da gerçekleşir. Büyük oranda İbn Rüşd’ün kitaplarıyla Batı’ya intikal eden düşünce mirası, oraya beraberinde Aydınlanma ile birlikte büyük çatışmalar da götürür. Bu arada tarihte görülmeyen bir şaşırtıcı gelişme gerçekleşecektir; bilim teknoloji ile ayrı bir büyü kazanır. Müslüman dünyada felsefe ile yüzleşen Gazzali felsefî düşünceye, kendisini gösteren bir ayna tutmuştu. Filozoflar o aynada vahiyden uzaklaşan aklın aldığı şekli görmüş oldular. Metafizik konularda vahiyden kopma, pasif bir uluhiyet inancını doğurmuş, bu da Allah ile kulları arasındaki münasebete ciddi zarar vermiştir. Batı’da ise durum çok daha farklı olmuştur.
Üçüncü büyük tercüme hareketi ile Batı’ya giriş yapan felsefe, Aydınlanmacı filozoflar ile Kilise’nin kavgasına şahit oldu. Kilise’nin sadece İspanya’da 32 bin insanı yaktığını okuyunca gerilimin ağırlığını hissedebiliriz. İşte Kant bu kavganın kavşağında gelmiştir. Aydınlanmacılarla Kilise arasında kalan Kant, klasik felsefe dönemini kapatıp eleştirel felsefe döneminin başlamasını temsil eder. O zamanlar onun ne yaptığı tam olarak anlaşılmamıştır. Devrinin kafa karışıklığı onun yazılarına da yansımıştır. Felsefeciler Kant’ı anlama yarışına girerler. Herkes onu kendi safına çekmeye çalışır. Gazzali gibi Kant da bilginin sınırları ile ilgilenir. Kant dünyayı, kendi içinde olduğu gibi bilemeyeceğimizi iddia eder. Ona göre ne ideler ne de gerçek dünya vardır. Dindar bir ailede yetişmiş, dinin insanlara kazandırdığı ahlâkı görmüştür. Dinden vazgeçemez, ancak “Tanrı akılla ispat edilemez.” der. Niyetini bilemeyiz, ancak fikirleri ateizmin tohumlarını taşır. Nietzsche’nin sevinç çığlıklarını duymamak mümkün değildir. Felsefe Kitabı’nda şöyle denir: “Eğer Tanrı öldüyse, cesedi tesadüfen bulan Nietzsche olmalıdır; cinayet silahının üzerinde parmak izleri olansa Kant.”[13] Kant, akılla Tanrı bilinmez deyince Nietzsche hemen inkârı bayraklaştırır.
Kant ile birlikte felsefenin üçüncü döneminin harekete geçmesinin işareti verilmiş olur. Bu, insanlık tarihinin en korkunç dönemidir. Pozitivist çağa girilir. Felsefe nur ile buluşamayınca Yunan’dan sonra vahiyden, hikmetten bir kopuş daha yaşar. Fakat bu kırılma, tarihin kaydedeceği en büyük kırılmadır. Bediüzzaman tarihte benzeri görülmedik, bilimle gelen bu inkâr çağının fikirleri ve temsilcileriyle ilk olarak paşaların konağındaki kitaplarla, sonra İstanbul’a giderek bizzat tanışır. Onun ifadesiyle artık “dini tanıyan gerçek felsefeciler” gitmiş, onun yerine “hak yoldan sapmış, şeytanlaşmış, firavunlaşmış felsefeciler” gelmiştir. Bu felsefecilerin insanlara teklif ettikleri yeni din, pozitivizm/bilimperestliktir. Peygamber’i de Comte’dur. Comte hemen “yeni din” pozitivizmin ilmihalini yazar. Ona göre bundan sonra dinlerin vadettiği huzuru bilim getirecektir. O dönemlerde Batı’da her yer “izm”lerden geçilmez. Volter dinin sonunun geldiğini söyler. Nietzsche “Tanrı öldü!” der. Kant zaten aydınlanmayı “Bilmeye cüret edin, kaderin dizginlerini elinize alın.” diye tanımlamıştır. Marx, “Din afyondur, tarihin esas anlamı sınıf mücadelesindedir, komünizme ulaştığımızda tezatlar bitecek, ütopyamız az ileride, cennetimize az kaldı.” der. Freud dindarlığın bir nevroz hâli olduğunu, dinin insanın temel içgüdüsü olan cinselliği bastırmak için tasarlandığını, insanın bilgiye ulaştıkça dini bırakacağını söyler. Evrim teorisi zaten Tanrı’nın yaratmadığını “ispatlamış”, her şey kendi kendine olmuştur!
Bu durum çok uzun sürmez, Batı’nın bu pozitivist rüyası kâbusa dönüşür. Beklendiği gibi bilim umumî bir mutluluk getirmez. Aksine kaos, kan, zulüm, acı ve ölüm de getirir. Batılı tarihçilerin “mega katliam yüzyılı, en uzun yüzyıl, aşırılıklar yüzyılı”, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de bir hadisten hareketle “Şeytan Çağı” olarak tanımladığı 20. yüzyıl, metafizikten kopuşun bedelini çok ağır öder. Hikmetten ve değerden yoksun toplumlar, siyasilerin savaş oyunlarının mahkûmu olur. Bu dönemde savaşlarda öldürülen insan sayısı 187 milyondur. Kalanlar da ruhen yıkılmıştır. Batı II. Dünya Savaşından sonra bir sorgulama diyebileceğimiz postmodern döneme girer ve o sorgulama hâlâ devam etmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri, yarım asırdan fazla bir süre, kan ter içinde, akıl ile vahiy, felsefe ile din ilişkisinde, mektep ve medreseyi buluşturma yolunda, Medresetü’z-Zehra projesini hayata geçirmek için koşmuştur. O bu projeye hayatını adadı. Zira o diyordu ki “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” Fethullah Gülen Hocaefendi de “kendi kıstas ve kriterlerimiz içinde bir felsefe” arayışı içindedir. O, önceki felsefî gelenekten ayrı olarak “kökleri semalara dayanan, ezel kadar eski ve her çağı kucaklayacak kadar da yenilerden yeni bizim hikmetler manzumesi düşünce sistemimiz ve hayat felsefemizin” özlemiyle yaşar. Zira “Böyle bir yorum ve tefsir kendi esprisiyle kavranabildiği takdirde, bugün de kendi düşünce sistemimizi ortaya koymamız mümkün olacaktır ki bu aynı zamanda, dünya çapında en ciddî yenilenmelere vesile teşkil edecek ve çok zengin yollar açacaktır.”[14]
Dipnotlar
[1] Mahmut Kaya, “Felsefe” maddesi, TİA.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 278.
[3] Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 15.
[4] Ali Bulaç, İslam Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi, İstanbul: Çıra Yayınları, 2014, s. 392.
[5] Gazzali, El-Munkiz mine’d-Dalâl, Ter.: Hilmi Güngör, Ankara: Maarif Basımevi, 1960, s. 37–38.
[6] Kaya, a.g.e.
[7] Bulaç, a.g.e., s. 24.
[8] Muhittin Macit, “Tercüme Hareketleri” maddesi, DİA.
[9] Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020, s. 63–83.
[10] George Sarton, Introduction to the History of Science, I-V, Baltimore: Carnegie Institution of Washington, 1927, V. I, s. 520–783.
[11] Mustafa Çağrıcı, “El-Munkiz mine’d-Dalâl” maddesi, DİA.
[12] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 7/52; Aliyyülkârî, El-Masnû’, s. 199.
[13] The Philosophy Book, London: Penguin Random House, 2011, s. 220.
[14] M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 132.
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/felsefenin-oykusu-veya-hikmetin-yolculugu/feed/ 0
Aklın Anne Karnında Seyahatihttps://caglayandergisi.com/2022/03/01/aklin-anne-karninda-seyahati/
“Bir Kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.”
Recaizade Mahmud Ekrem
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Allah’tan başka hak bir ilâhın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğine, bütün gören ve görünen eşyayı” şahit göstererek başladığı Katre Risalesinin Birinci Babında, nazarları aynı hakikatin şahitlerinden biri olan kâinata çeker ve her şeyi mânâ-i harfiyle, yani kendi başlarına değil işaret ettikleri mânâları nazara alarak okuyup okutur. Elli beş lisan üzerinden yaptırdığı bu tevhit okumasıyla inşa edilecek marifet peteğinin, “ballar balı” olan muhabbetullahı netice vermesi için gerekli olan usulün de deliller getirmek olduğuna, daha baştan Yaradan’ın varlığını ve birliğini kabulünü duyurmasıyla işaret etmektedir. Kendisini her bir lisan ile insan, yeryüzü ve kâinat simalarında okutturmakta olan “Allahu lâ ilâhe illâ Hû” hakikatine açılmak için insanın kapsayıcı bir nazara sahip olması gerekmektedir. Böylece yakalanan tevhit vicdanda duyulacak ve her bir simada hep Hû’ya ait izler görülecektir. “Hak’tan ayân (açık) bir nesne yok/Gözsüzlere pinhân (gizli) imiş.” ufkuna erişildiğinde ise “Daha yok mu?” heyecanıyla kâinat bahçesinin rengarenk çiçeklerinde dolaşılacak, marifet petekleri örgülenecek ve onlardan süzülen ballar balında tadılan iman lezzetini müştak ruhlara duyurma adına durmadan koşturulacaktır.
Kuşatıcı bir nazar elde etmeden mevcudat bahçelerine açılan biri için böyle bir neticeye ulaşmak çok zordur. Sözgelimi çiçeklerin kesretini tefekkür ederken nazar dağınıklığına düşülecek, bir şekilde toplanan mânâlar kalbde bir tasdik edici bulamadığından marifete dönüşmeyecektir. Bundandır ki nazar önce kâinatın minik bir modeli olan insana çevrilmeli, bu indekste yapılacak okumadan sonra teleskopik bir bakış elde edilerek kâinat kitabı okunmalıdır. “Çünkü âfâkın doğru okunması, enfüsün doğru okunmasına bağlıdır.”
Ballar Balına Niyetlenmek
Daha önce hücre sarayında yaptığı bir temaşa sonucu, önünde diz çökerek efendiliğini ilan ettiği kalbe refik olma makamını elde eden akıl da Üstadının rehberliğiyle yapacağı tevhit okumalarında işte bu yolu izlemeye karar verir. O da Üstadı gibi yolculuğuna Allah’tan başka hak bir ilahın bulunmadığını kalbin diliyle ilan ederek başlayacaktır. Mülk ve melekut ahalisi buna şahitlik etmek için, bütün bir varlığı kuşatacak kadar genişleme potansiyeline sahip vicdanda toplanır. İki alemin de efendisi kalb, başta biricik dostu aklı ve bağrında birliğe ermiş ahalisini temsilen Allah’tan başka hak bir ilâhın bulunmadığını ilan eder. Bu arada vicdanda elest bezminin yankıları işitilir. Kalb akla yanaşır, toprağa bulanmış elbiselerini silker ve dostuna semalara açılabilsin diye nur ve zümrütten bir çift kanat hediye eder. Akıl, bir arının balı niyet ederek polen toplamak üzere kovanını terk etmesi misali, ballar balına niyetlenerek kalbden kanatlanır ve dostunun gözleriyle kâinatın minik bir modeli olan insanı mütalaaya başlar.
Şevk ve Hayat Hediyesi
Akıl gözünü merakla açıp bedenine nazarını çevirdikçe, en evvel gözüne ilişen umumi ve mükemmel bir nizam, kuşatıcı ve hassas bir mizan olur. Bu mükemmel düzen ve hassas dengenin hayret verici kuruluşunda Nâzım’ı görmeye niyetlenen akıl, yolculuğuna Âhir isminin cilvelerinin Evvel tecellilerine dönüştüğü noktadan başlar. Bu noktada bulundukları bedenlerde talim görerek birer çekirdek mahiyetine bürünen sperm ve yumurta hücreleri yeni bir varlık olabilmek için kendileri kalmaktan vazgeçer, birbirlerinde fena bulurlar. Bu buluşma için sperm büyük bir şevkle zorlu mesafeleri aşar, yumurta zahiren hareketsizliğine rağmen farklı mekanizmalarla spermi kendisine doğru cezbeder. Spermde aşikâr bir faaliyet olarak tezahür eden şevk, yumurtada kendini aktif sabır olarak gösterir. İkisi de şeriat-ı fıtriyelerine uymaktan, emr-i İlahinin imtisalinden öyle bir lezzet duyarlar ki büyük bir şevkle kendilerini çürütür ve hayat hediyesiyle şereflenen tek bir hücre haline gelirler. Böylece şevk, bir kez daha hayat atiyyesine matiyye olur, yani şevk bineği, hayat hediyesini almaya vesile olur. Ruh atiyyesine matiyye olacak insan bedeni ise “zigot” denilen bu tek hücreden inkişaf edecektir.
Nizam
Akıl, içinde sakladığı potansiyel itibariyle Bâtın ismine mazhar olan bu yeni hücrede o mükemmel nizamın kuruluşunun ilk adımlarına şahitlik eder. Zigot yaratıldıktan 12–24 saat sonra, ilahî bir emirle mitoz bölünmeler başlar ve her bölünmeyle bir hücreden iki eş hücre oluşturulur. Büyük bir hızla gerçekleşen bölünmeler ve zigotu çevreleyen örtünün sertleşmesi, yeni hücrelerin büyümesine fırsat vermez. Böylece döllenmenin 96. saatinde hücrelerin sayısı 32’ye ulaşsa da bu hücre yığınının boyutu zigotla aynıdır. Bu noktada hücreler bölünerek çoğalmaya devam ederken farklılaşmaya da başlar.
Dış kısımdaki hücreler, embriyonun anne rahmine yapışmasında önemli bir rol üstlenirken, iç kısımdaki hücreler ise bu hücrelerin bir tarafına bitişik bir şekilde kümelenirler. Embriyonun yaratılmasında istihdam edilecek bu hücre kitlesine “embriyoblast” denir. Altıncı gün civarı, hücreleri çevreleyen sert örtü incelerek kaybolur ve ilk farklılaşması gerçekleştirilen embriyo, rahim duvarına yapışır. Toprağın bağrına gömülen tohumların neşv ü nema bulmaları gibi embriyo da ilerleyen günlerde rahim duvarına iyice gömülecek ve burada inkişaf ederek Zahir isminin bir parıltısına dönüşecektir. –
Nizama doğru atılan bu ilk adımlarda her bir hücrenin hangi konumda, nasıl bir fonksiyona sahip olacağını belirleyen sevk-i İlahiyi seyreden akıl, aynı sevki embriyoblast hücrelerinin kendi kemâlât arşlarına doğru ilerleyişlerinde de temaşa edecektir. Zira “pluripotent kök hücre” olarak adlandırılan bu hücrelerin her birinde, gelişmiş bir insan bedenindeki bütün hücre türlerine dönüşebilme potansiyeli mevcuttur.
Döllenmenin ikinci haftasında farklılaşarak iki tabakaya ayrılan embriyoblast hücrelerinden, üçüncü haftada üçüncü bir tabaka daha yaratılır. “Gastrulasyon” olarak adlandırılan bu safhada ortaya çıkan ektoderm, mezoderm ve endoderm tabakalarının zahirleri gibi bâtınları da birbirinden farklıdır. Bu tabakaların en üstünde yer alan ektoderm, âhirde deri, tırnak, saç, diş, beyin ve sinir sistemini oluşturacak hücrelerin evvelini teşkil eder. Onun altındaki mezoderm, kasların, cinsiyet organlarının, kemikler ve kıkırdağın, kalbin, kan damarları ve bağ dokusunun kökenini oluştururken, pankreas, karaciğer, bağırsak, mide ve akciğerler en iç tabaka olan endodermden neşet eder.
Her organın zahiri, bâtınında işletilen muntazam mekanizmaya uygun estetik bir elbise gibidir. Evvelde bir iken âhire doğru farklılaşarak “şikeste âyineler gibi pâre pâre” (kırılmış bir aynanın parçaları gibi) mahiyetlere bürünen bu hücreler, talim görecekleri organlara göre farklı ilahî isimlerin aynası haline gelir ve “trilyonlarca ayna olarak, aralarındaki birlik, beraberlik, uyum, âhenk, yardımlaşma ve dayanışma gibi hususiyetleri ve farklı ses, farklı nağme, farklı secâlarıyla (karakterleriyle), hep aynı mânâ ve mazmunu (kavramı) ifade ederler.”
Sırat-ı Müstakim Arayışı ve Muntazam Cereyan
Baş döndürücü bir nizamla ve fonksiyonlarına uygun bir formda inşa edilen bu muntazam organların en uygun bir şekilde ve birlikte işleyebilmeleri ise hassas ölçülere bağlanmıştır. Hatta hayat sebepler dairesinde bu dengelerin korunmasıyla devam eder, bozulmasıyla da son bulur. Vücut ısısı, pH dengesi, kan basıncı gibi nice değişken, iç ve dış unsurlara rağmen belli bir değer aralığında sabit tutulur. Zira ifrat ve tefrite kayıldığında çeşitli hastalıklar belirmeye başlar. İnsan vücudundaki bu “sırat-ı müstakim” arayışına “homeostaz” (dengeleşim) denir. Bu noktada akıl, Üstadının başka bir tevhit lisanı olarak tanımladığı intizamı bedeninde okuyabilmek için daha çok dikkat eder. Gözüne ilişen, kendisi ve çevresi sürekli değişim içinde olan bedenindeki hassas dengelerin korunması için sürekli gerçekleştirilen bir düzenleme ve denk getirme söz konusudur. Dostunun gözleriyle sezer ki “Birisi, intizamla o nizamı değiştiriyor ve tartıyla o mizanı tazelendiriyor.” Görür ki adeta âhenkle işleyen bir saat gibidir işler.
Üstadının “ıttırad lisanı” olarak ele aldığı bu hakikati akıl, dinamik bir sistem olan vücudunun periyodik yenilenişlerinde ve muntazam değişikliklerinde okur. Organların bütünlüğü ve mükemmel nizamı bozulmadan hücrelerin belirli zaman aralıklarında tamamen tazelenmeleri, hassas mizanların yeniden yeniye kurulmaları uğrunda “bütün organ, doku ve hücreler, kendilerine düşen vazifeyi hiç aksatmadan, apaçık bir gaye ve maslahat istikametinde ve vücudun yapısına, umumi düzenine, hatta herhangi bir yerindeki işleyişe en ufak bir zarar vermeyecek bir âhenk ve mükemmellik içinde sürdürürler.” Aciz ve şuursuz hücrelerin ve onlardan müteşekkil doku ve organların, büyük vazifeleri şuurluymuş gibi üstlenmeleri, bir nefer gibi bedenin umumî nizamını bilirmiş gibi hareket etmeleri ise, her işi hikmetle yapan, mutlak kudret ve ilim sahibi bir Zât’ın (celle celâluhu) vahdetine şehadet eder. Trilyonlarca hücreden yükselen “Allahu lâ ilâhe illâ Hû” şehadetinin gür sadası, akla bu hakikati dostunun kulaklarına ihtiyaç bırakmadan işittirir.
Aşkın Balına Parmağını Banmak
Yakaladığı tevhidi vicdanında da duymak isteyen akıl, Evvel-Âhir ve Zahir-Bâtın isimleri arasında mekik dokuyarak topladığı “nizam, mizan, intizam ve ıttırad lisanları”nın mânâlarıyla, yani çok hassas düzen ve ölçülere bağlı dinamik bir sistemi fark ederek kalbe döner. Kalb dostunu büyük bir neşeyle karşılayarak onu bağrına basar. Böylece aklın topladığı mânâlar kalbin bağrında petekleşmeye durur. İhsan edilen bu marifet peteklerini, kutsî bir balla dolduran Sultanlar Sultanı Hazreti Vedûd’dur. Ballar balına parmağını banan kalb, “itminana ermişliğin hazlarıyla bir çocuk gibi pür-neşe, fakat tedbirli ve temkinli” bir edayla ahalisini vuslata çağırır. Ahali vicdanda toplanır, ballar balından şerbetler yapılır. Vuslat şerbetiyle ıslanınca dudaklar, yalnız O’ndan bahsedilmeye başlanır. Böylece aklın yakaladığı tevhit, kalbde aşk olarak duyulur. Bazen bu şerbetleri kalbin beyan sâkileri, başka kalblere de sunar. Bir kereliğine de olsa ballar balını tadan kalbler hep aynı nağmelerle coşar:
“Bak şu gedânın hâline
Bend olmuş zülfün teline
Parmağı aşkın balına
Bandıkça bandım, bir su ver!”
Gedâî
Dipnotlar
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/aklin-anne-karninda-seyahati/feed/ 0 Aldırma Gönül
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/aldirma-gonul/
Bu yazı, beş yıldır esarette olup annelerinin cenazesine katılmasına izin verilmeyen iki kardeş olan çok sevdiğim arkadaşlarım eğitimci Sebahattin Bey ve Doktor Ali Bey’le birlikte kör testerelerle körpe dalları budanan, zifirî zindanlara çığlıkları dökülen, küf kokan hücrelerde kefenlere bürünen, ezilmiş bedenlerle Rahman’a yürüyen, Meriç’ten, Ege’den Cennet’e kanat çırpan ve akrebin kıskacında bir ömür geçiren bütün mağdur ve mazlumlara ve aynı zamanda Tevhidname’deki tarifleri ile tutuklanan, hapsedilen ve derdest edilen “mescun” kardeşlerimize, tevkif edilen, işinden alıkonulan ve hürriyeti kısıtlanan “mevkuf” kardeşlerimize, darda bırakılan, kendisine bir yardım elinin uzanmasına muhtaç bırakılacak ölçüde üzerinde baskı kurulan “muzdar” kardeşlerimize, gadre ve haksızlığa uğramış, hak ettiği imkânlar zorla elinden alınmış “mağdur” kardeşlerimize, hak etmediği muameleye tâbi tutulan, zalimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan “mazlum” kardeşlerimize, berd ü selam bulabilmek için hicrete mecbur olan “muhacir” kardeşlerimize, bu sıkıntılı zamanda şehadet şerbetini içen “şehit” kardeşlerimize, kendini bile ifade etme imkânı bulamayan, kimliksiz yaşamak zorunda kalan “gaip” kardeşlerimize ve hayatının dönemlerinde bunların hepsini yaşamış ve hâlâ yaşıyor olan “Asrın Kara Sevdalısı”na ithaf olunur.
Kur’ân-ı Kerim, aldırmadan yolumuza devam etmemiz gerektiğini mealen şu şekilde beyan buyurur: “Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa ‘Selâmetle!’ derler.” (Furkan, 25/63).
Has kulların evsafının anlatıldığı bu âyette kulların tevazu içinde olmaları nazara verilmekte ve onlara adı sanı belli cahil güruhlar sözle sataşırsa “Selametle!” deyip geçip gidilmesi, cahillere bile “Selamette kalın!” dememiz gerektiği beyan buyurulmaktadır.
Gezerken insanlar arasında sevginin yerleşmesini arzu ediyorsanız, tanıdığınıza ve tanımadığınıza selam verin. Selam, muhatapların alakasını celp etmeye vesiledir. “Selâmün aleyküm”ün mânâsı; “Dünya ve âhirette esenlik üzerine olsun. İnşallah kabir azabından kurtulursun. Mizanın hafif olsun, sıratı süratle geç, Cennet’e hızla gir ve Cemalullah’ı müşahede et.” demektir.
Selam; esenlik, emniyet ve güven anlamına gelir, İslam’ı hatırlatır, İslam’ın varlığını gösterme ve iyilik dilemedir, böyle olunca karşı taraf alakasız kalamaz. Selamet, “Benden sana zarar gelmez; dilim, zihnim ve kalbimle sana ancak güzellikler temenni ederim.” demektir. Selamet bir başka açıdan da her yönü ile güzellikleri vaat eden Kur’ân-ı Kerim ile cevap verme anlamına da gelir. Peygamberliğin zirvesi ve hasların hası kul olması hasebiyle yaşanılan en güzel örnekler hep O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) aittir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) bütün engellemelere aldırmadan yoluna devam etti; inkârlara, ilhadlara ve cahilce karşı koymalara sadece Kur’ân’la karşılık verdi; Allah da (celle celâluhu) Resûl-u Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) her mücadelesini zaferle taçlandırdı, hem de binlerce hasmına rağmen.
Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) kardeşleri vasfına namzet olan âhir zaman küheylanları da dünyanın dört bir yanında, aşkla ve şevkle gerilerek kutsî sulh adacıkları oluştururken her köşe başında yollarını kesen gulyabanilere aldırmadan hizmetlerine emin adımlarla devam ederler.
Başkaları ne düşünürse düşünsün, muarızlar ne yaparsa yapsın, âyette anlatılan tevazu ile hareket ederler ve aleyhlerindeki hiçbir şeye aldırmadan ve karşılaşılan sıkıntılar karşısında da telaş etmeden kendi işlerini layıkıyla yaparlar.
Bize yapılan muamele ne olursa olsun inkisara düşmeden, küsmeden, hiçbir şeye takılmadan yolumuza devam etmeliyiz. Elimizden gelebiliyorsa bir kısım insanlardaki kötü hasletler bile baskı altına alınmalı, onlarla da iyi geçinmeli ve ortak paydaları artırma yoluna gitmeliyiz.
Muarızların düşmanlıkları bize geri adım attırmamalı, tam tersine kutsî dava uğruna yapmamız gerekenleri harfiyen yerine getirmek için mücadele etmeliyiz. Ruhen tek başımıza kaldığımız zamanlar olsa bile bu duyguları korumalı ve iman ve Kur’ân hizmetinde yalnız kalsak bile tekrar boyunduruğun altına girmeli, “Vira bismillah!” deyip her şeye yeniden başlamalıyız.
Zindanlara atsalar, sürgünlere gönderseler, her türlü tenkile maruz bıraksalar da hiçbir sıkıntıya aldırmadan hak bilinen yoldan geri durmamalı, Ashab-ı Kehf gibi isyan ahlakının temsilcileri olabilmeliyiz.
Bu aldırmayan gönüller için en büyük hafakan “emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker” yapamama olmalıdır. Hazreti Halid (radıyallâhu anh) gibi yatağında ölme korkusunu içinde yaşayan küheylanlardır onlar. Ruhlarının ufkuna yürüdüklerinde de hep Hizmet kervanına yetişiyor olmanın mücadelesini yaşarlar. Bu gönül koymayan delikanlılar ve hanımlar hiçbir zaman takdir beklemez, esas takdirin ötelerde olduğunun farkındadırlar.
Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’de büyük sıkıntılara mârûz kalmış, tehditler almış ve kendisine ve arkadaşlarına her türlü komplo kurulmaya çalışılmıştı. Bu sıkıntılara aldırmadan kendi doğru yolundan milim inhiraf etmeden sahabesini ötelere taşımıştı. Öyle aldırmıyor ve arkadaşlarının da aldırmaması gerektiğini tavsiye ediyordu ki Beni Haşim ve Abdulmuttalipoğullarının merkezde olduğu üç yıl süren boykot yıllarından çok az bilgi günümüze ulaşmış, bir mânâda Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabesine de aldırmayın demiş ve mesele gizli tutulmuştur. Üç senelik bu hadise ile ilgili siyer tarihinde fazla kaynak yokken daha kısa süren hadiseler için ciltlerce kitaba ulaşabilirsiniz.
Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Taif’te aldırmamış, Mekke’de aldırmamış, Medine’de aldırmamış ve sahabesini de hep bu şuurla yetiştirmiştir. İnsanların yaptıklarına aldırmadığını, tazarru ve niyazının sadece Allah’a olduğunu Taif duasında görürüz: “Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin… Beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftar yahut hoşnutsuzluğuna duçar olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve âhiret işlerinin medâr-ı salâhı Nur-u Vechine sığınırım. Sen razı oluncaya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sendedir.”[1]
Bütün komplolar karşısında hizmet erlerinin görevi “Allah Bize Yeter” demektir. Bu erler yolun en başında bu sıkıntıları peşinen kabul etmişlerdir. Yol ıstırap yoludur, başkalarının ahireti adına dünyada olan hiçbir şeye aldırmama esas düsturudur. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var! O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!” [2]
Sabahattin Ali de Sinop Cezaevinde kaldığı yıllarda, “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül aldırma/Ağladığın duyulmasın/Aldırma gönül aldırma” diyerek dik durulması gerektiğini anlatmaya çalışır. Bu arada, dertler şaha kalkınca bile Allah’a yollanması gerekenin hamd olduğunu hatırlatalım, çünkü Allah’tan ne gelirse gelsin hamd ile yudumlanır.
Bu kutsî dairenin bir ferdi olarak yazının başında ithaf ettiğim sınıfların çoğunun içinde yer almış biriyim. Meriç’te, Ege’de kaybettiğim bir akrabam olmadı, ama bu süre zarfında hapishanelerde, hastanelerde ve hicret yollarında dünya hayatına veda eden bütün kardeşlerimizin ve çocuklarımızın acısını sizin gibi ben de içimde hissettim. Bu kayıpları yaşayanlar da mı aldırmasın, onlar için bir şey diyemeyeceğim, ama ebedî âlemde kazanılacak olanlara baktığımızda burada kaybedilenlerin ötede verileceklerle mukayese edilemeyeceği de âşikârdır. Şayet hayat sadece dünya hayatından ibaret olsaydı, değerlendirmelerimizin makul bir yanı olabilirdi. Hâlbuki insan için dünya hayatı tohumları saçtığı bir yer, âhiret ise bir harman ve hasat, sıkıntılardan kurtulup saadete erme yeridir. Bu dönemde şehitlik mertebesine yükselmiş olan onca kardeşimizin kabirlerinden bizleri seyrettiğini hissedip hepsinin birden “Sabredin, az kaldı!” dediklerini duyar gibiyiz. Ben de bu ifritten dönemde Rabbimden emanetini almasını çok ama çok istedim, bazı hastalıklarla o sınıra geldiğim de oldu, ama dünya çilesini bir miktar daha yaşamamız gerekiyormuş.
Bu yazı, Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Bil ey nefsim!” ifadesiyle nefsime bir ikaz ve tavsiyedir. Yazının başlığı belki de “Aldırma Gönlüm” olmalıydı, ama aynı hisleri taşıyan kardeşlerimin ve her zaman affedici olmamız gerektiğini tavsiye eden muhterem Hocamızın hissiyatını da hesaba kattığımda, yazının başlığını “Aldırma Gönül” olarak değiştirdim. Arzu eden abla ve ağabeylerimiz bu yazıdan kendine hisse çıkarabilir.
Yaşanılanlara aldırmadan yola devam etmek çok zordur. Âyetten anladığımız mânâ ile has kul olabilmek bu yoldan geçer. Hasların Has’ı Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda has kul olmak temennisiyle… Sizler de aldırmayın, vesselam…
Dipnotlar
[1] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, 1/211–212.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 12.
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/aldirma-gonul/feed/ 0 Ağrı Hissinin Hikmeti
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/agri-hissinin-hikmeti/
Hiç ağrımız olmasaydı hayatımız nasıl olurdu acaba? Cevabınız “Çok iyi olurdu.” ise “konjenital analjezi” adı verilen, doğumdan itibaren dış uyarılara bağlı acıları hissetmeme hâlinden ve bu durumun getirdiği sıkıntılardan haberdar değilsiniz demektir. Bu durumda insanın dışarıdan gelen zararlara tepki veremeyeceği veya fark etmeden kendi kendine zarar verebileceği göz ardı edilemez. “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) âyetinin de dolaylı olarak işaret ettiği, şer gibi görünen ve insanlar için bazı sıkıntılara sebep olan ağrı hissi, aslında büyük bir hayırdır, zira bazen günlük hayatımızı olumsuz yönde etkiliyor gibi görünse de vücudumuzda yolunda gitmeyen durumları haber veren Rahmânî bir mekanizmadır. Bu sayede gerekli tepkilerin verilmesi ve daha fazla hasarın önlenmesi sağlanmış olur.
Ağrının Tanımı ve Çeşitleri
Ağrının yaygın şekilde kabul edilmiş tanımı, Milletlerarası Ağrı Araştırmaları Derneği tarafından şu şekilde yapılmıştır: “Gerçek veya potansiyel bir doku hasarından kaynaklanan, hoş olmayan bir hissî tecrübedir.” Zaman içinde “Algoloji” yani “Ağrı Bilimi” ile birlikte oldukça geniş bir terminoloji birikimi oluşmuştur.[1] Nosiseptörler olarak adlandırılan belirli reseptörler, doku hasarını tespit ettiğinde ve hasar hakkında omurilik boyunca beyne bilgi iletildiğinde insanlar ağrı hissederler. Mesela sıcak bir cisme dokunulduğunda, omurilikten bir refleks mesajı gönderilecek ve kaslar aniden kasılacaktır. Bu kasılma ile elimizin sıcak yüzeyden çekilmesi ve ateşin daha fazla hasar yapması önlenir. Bu refleks o kadar hızlı gerçekleşir ki “sıcak cisim mesajı” beyne bile ulaşmadan omurilikten cevap gelmiştir. Ancak ağrı mesajı beyne gitmeye devam eder. Beynin bu sinyalleri yorumlaması ve nosiseptörler ile beyin arasındaki iletişim kanalının faaliyeti, bir ferdin acıyı nasıl tecrübe ettiğini belirler. Beyin ayrıca ağrının nâhoş tesirlerine karşı, dopamin gibi kimyevî maddelerin salgılanmasını tetikler.[2]
Başlama süresine, mekanizmalarına ve kaynaklanan bölgeye göre ağrılar sınıflandırılabilir:
Ağrıların başlama süresine göre akut ve kronik olarak ayrılması, çoğu kişinin bildiği bir husustur. Akut ağrılar, genellikle yoğun ve kısa sürelidir. Kişiyi yaralanma veya lokal doku hasarına karşı uyaran bu tip ağrılar, yaralı dokunun tedavisi ile geçer. Bunların da iltihaplanma kaynaklı (somatik ağrı), mide, böbrek ve safra kesesi ağrıları (viseral) ve yönlendirilen ağrı (kalb krizi sırasında sıklıkla omuz ağrısı yaşanması gibi) şeklinde tipleri vardır. Akut ağrıdan çok daha uzun süren ve çoğu zaman tedavisi de olmayan kronik ağrılar, hafif veya şiddetli olabilir. Ayrıca iltihabî ağrılarda (mesela artrit) olduğu gibi sürekli veya migrende olduğu gibi aralıklı olabilir.[3]
Mekanizmalarına göre ise nosiseptif ve nöropatik olarak ayrılan ağrılar, nosiseptör denilen ağrı algılayıcı hücre bir yaralanmayla uyarılırsa ortaya çıkar ve tedavi edildiğinde geçer. Eklem ağrısı, bel ağrısı, spor yaralanmaları ve ameliyat sonrası ağrılar bu türdendir. Nöropatik ağrı ise elektrik çarpması gibi hissedilir ve hassasiyet, uyuşma ve karıncalanmaya sebep olabilir. Sinir sistemindeki hasarlara bağlı olarak meydana gelen nöropatik ağrı, romatizmal hastalıkların yanı sıra kaslarda görülen hasarlar, kırık, çıkık ve incinme gibi sebeplerle de ortaya çıkabilir.[4]
Kaynaklanan bölgeye göre isimlendirecek olursak, somatik ağrılar; iltihabî durumlar, tekrarlayan travmalar, aşırı aktivite, zorlanma ve kuvvetli gerilme gibi faktörlerden kaynaklandığı için, genellikle aktivite ile artar, dinlenmeyle hafifler ve biter. İç organlar hasar gördüğünde hissedilen yaygın ağrılar ise viseral ağrılar olarak bilinir ve genellikle mide, böbrek, safra ve idrar kesesi ve bağırsaklar gibi organların problemlerinden kaynaklanır. Kaslar, tendonlar veya bizzat çevreye yayılmış (periferik) sinirlerden kaynaklanan ağrılar ise periferik ağrılar olarak isimlendirilir.
Ağrıların Teşhisi
Muhtemel tehlikelere karşı nöbet tutan askerler gibi her an uyanık olan sinir sisteminde, hissettiğimiz ağrıyı veya acıyı tarif etmenin çeşitli yolları vardır. Bazı durumlar ağrıyı tanımlamayı ve tedavi etmeyi zorlaştırabilir. Özellikle ağrı eşiğinin (uyarının en düşük yoğunluk sınırı) herkeste değişken olması, teşhis ve tedavide zorluklara sebep olabileceği gibi, ağrı toleransı (dayanılabilen en yüksek ağrı yoğunluğu) da bu teşhisi zorlaştıran durumlardır. Ağrının türünü belirlemek için gram, metre gibi nesnel bir ölçek yoktur. Ancak ağrının yanma, batma veya bıçak saplanması gibi karakteri, yeri, sıklığı, nerede hissedildiği, nasıl hissedildiği önemlidir. Ağrıyı şiddetlendiren ve hafifleten faktörler, gün boyunca ağrının meydana geldiği zamanlar, teşhisi kolaylaştırır. Doğru teşhiste en önemli faktör, kişinin ve doktorun birbiriyle olabildiğince net iletişim kurmasıdır.[5]
Ağrıların Tedavisi
Tedavi olurken hakiki şifa verenin Rabbimiz olduğuna inanmak, doktorları ve ilaçları sebep olarak kabul etmek gerekir. Her ağrının kişiye özel olduğu, birine iyi gelen tedavinin diğer bir kişiye iyi gelemeyebileceği unutulmamalıdır. Akut ağrıyı tedavi etmek, genellikle ilaç almayı gerektirir. Genellikle bu tür ağrı, altta yatan bir sağlık probleminden kaynaklanır ve bu problemin tedavi edilmesi ağrıyı ortadan kaldırır. Mesela bakteriyel bir enfeksiyon boğaz ağrısına sebep oluyorsa, antibiyotikler enfeksiyonu tedavi edebilir ve neticede ağrıyı hafifletir. Kronik ağrı tedavisinde ise ilaçsız olarak farklı tedavi metotları da ağrıları hafifletmeye yardımcı olabilir. Bu terapilerden bazıları; akupunktur, sinir blokları, psikoterapi, cerrahî müdahale, biyolojik geri bildirim olarak da bilinen nöroterapi (ruh hâletiyle fizyolojik değişiklikler arasındaki ilişkiyi fark ederek vücutta dengeli bir hâle bürünmeye çalışma), gevşeme terapileri ve sujok terapidir (el ve ayaktaki vücudun yansıma noktalarının kullanılarak tedavi edilmesi).[6]
Ayrıca fıtrî ağrı kesiciler olarak uçucu yağları, şifalı otları ve bazı baharatları da kullanmak yaygındır. Lavanta esansiyel yağı, ağrıyı gidermeye yardımcı olabileceği gibi, daha kolay uyumak ve kaygıyı hafifletmek için de kullanılabilir.[7] Biberiye, ağrıyı hafifletebilecek başka bir esansiyel yağdır. Bazı araştırmalar, biberiye bitkisinin (Rosmarinus officinalis L.) baş ağrısı, kas ve kemik ağrıları ve nöbetlerin tedavisine yardımcı olabileceğini göstermektedir.[8] Seyreltilmiş nane yağı (Mentha piperita L.) ve okaliptüs (Eucalyptus sp.) yağı da ağrılı bölgeye sürülerek tedavi için kullanılan yağlardandır.[9] “Capsaisin”, deriden sürülen kremlerin ve yakıların içinde bulunan ağrı kesici olarak etken bir madde olup ağrı giderici ürünlerin çoğu bu maddeyi ihtiva eder. Capsaisin, kırmızı acı biberde yoğun olarak bulunduğu için fıtrî metotlar arasında acı biber de tercih edilen baharatlardandır. Zencefil, zerdeçal ve papatyanın (Tanacetum parthenium); migren, karın ve kas ağrısı tedavilerinde kullanımı yaygındır.[10]
Tedavi metodu nasıl olursa olsun unutmamak gerekir ki Şafii-i Zülcelal, yeryüzü eczanesinde her derde bir deva yaratmıştır. Farklı sebepler, farklı rahatsızlıklara iyi gelse bile şifayı doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilmelidir.
Adı bilinen veya bilinmeyen ağrılar aslında bir nevi sabır testi, belki teslimiyet şuurunun gelişmesine vesile veya günahlara kefaret olarak da düşünülebilir. Resûlullah aleyhissalâtü vesselam şöyle buyurmuştur: “Mü’min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü hatta ufak bir tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle mü’minin günahından bir kısmını mağfiret buyurur.”[11] Dolayısıyla hangi ağrıdan muzdarip olursak olalım hem tedavi için bizi uyarmasına hem günahlarımızın affına vesile olmasına hem daha büyük bir problemi en baştan hissederek tedbir almamıza vesile olduğu için, ağrıların içinde farklı bir şükür boyutunun olduğunu unutmamalıyız.
Dipnotlar
[1] O.N. Aydın, “Ağrı ve Ağrı Mekanizmalarına Güncel Bakış”, ADÜ Tıp Dergisi, 3/2, 2002, s. 37–48.
[2] Patrick B. Wood, “Role of central dopamine in pain and analgesia”, Expert Rev Neurother, 8/5, 2008, s. 781–797.
[3] “Chronic Pain”, www.aans.org/Patients/Neurosurgical-Conditions-and-Treatments/Chronic-Pain
[4] Aydın, a.g.e.
[5] “What is pain, and how do you treat it?”, www.medicalnewstoday.com/articles/145750#causes
[6] “Virtual Reality–Based Biofeedback and Guided Meditation in Rheumatology: A Pilot Study”, onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/acr2.11092
[7] P. Sasannejad ve ark. “Lavender essential oil in the treatment of migraine headache: a placebo-controlled clinical trial”, European Neurology, 67/5, 2012, s. 288–291.
[8] H. Solhi ve ark. “Beneficial effects of Rosmarinus officinalis for treatment of opium withdrawal syndrome during addiction treatment programs: a clinical trial”, Addiction & Health, 5/3–4, 2013, s. 90.
[9] B. Ali ve ark. “Review article essential oils used in aromatherapy: a systemic review”, Asian Packag J Trop Biomed, 5/8, 2015, s. 601–611.
[10] “12 natural ways to relieve pain”, www.medicalnewstoday.com/articles/324572
[11] Buhari, Marda, 1; Müslim, Birr, 52, (2573); Tirmizi, Cenaiz, 1, (966).
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/agri-hissinin-hikmeti/feed/ 0
Fethullah Gülen ve Heyet İçtihadıhttps://caglayandergisi.com/2022/03/01/fethullah-gulen-ve-heyet-ictihadi/
Toplu içtihat, kolektif içtihat da diyebileceğimiz “heyet içtihadı”, Asr-ı Saadet’ten beri icmâ ve daha çok da şûrâ kavramının altında kısmî uygulamalarını gördüğümüz isimsiz bir müsemmadır. 20. yüzyılda heyet içtihadına olan ihtiyaç arttı. Özellikle 20. asrın ikinci yarısından sonra fıkıh alanındaki içtihat ihtiyacı, heyet içtihadı kavramını İslâm âlimlerinin gündemine getirdi. Heyet içtihadı ilk olarak 1961’de, Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi bünyesinde, 1978’de Mekke-i Mükerreme’de ve 1981’de Cidde’de ve daha sonra dünyanın pek çok yerinde kurulan fıkıh akademilerinde kurumlaştı. Bu kurumlar, heyet içtihadını tanımlama ihtiyacını da gündeme getirdi. Tanımlara göre heyet içtihadı, ferdî içtihatta aranan özelliklerin, şûrâ neticesinde bir grup müçtehitte aranmasından ibarettir. İcmadan ayrıldığı nokta ise devrin bütün müçtehitlerinin bulunma şartının olmamasıdır.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de ısrarla heyet içtihadına çağrı yapan âlimlerdendir. O, halktan gelen sorulara cevap verdiği cami sohbetlerinde çok atıfta bulunduğu heyet içtihadını, Fasıldan Fasıla serisinin dördüncü kitabında özlü bir şekilde ifade etmiştir. Hocaefendi, “İslâm Fıkhı” başlığını taşıyan yazısında, klasik fıkıh kitaplarının daha kolay anlaşılacak şekilde yeniden basılması gerektiği üzerinde durur. Bu çerçevede usûl-i fıkhın yeniden gözden geçirilip geliştirilmesinin ve örfe dayalı içtihatların tekrar ele alınmasının gerekliliğine dikkat çeker. Hocaefendi’ye göre içtihadî hükümlere ihtiyaç duyulan alanların çok iyi tespit edilmesi ve bu noktada herhangi bir boşluğa meydan verilmemesi de çok önemlidir. Bütün bunları bir heyetin yapmasının şart olduğunu da ekler. O bu fikri tam 25 yıldır savunduğunu söyler. Neden savunduğunu ise şöyle açıklar:
“Fikir dağınıklığına, merci karışıklığına sebebiyet verir düşüncesi ile de zarurî durumlar hariç, yeni içtihadî hükümler ortaya koymaya karşı olduğumu hep ifade ediyorum. Zira özellikle günümüzde meseleler, o kadar girift ve iç içe bir hâl arz etmektedir ki hayatın bütününe müteallik hususların birden değerlendirilmesi gerekli olan meselelerde, ne kadar uzman da olunsa, herhâlde, dar mânâda “din âlimleri”nin yeterli olamayacakları söylenebilir. Evet, bir din âlimi hem sosyolog hem psikolog hem iktisatçı vb. olamayacağına göre, o zaman bu işi ancak, uzman kişilerden oluşacak bir heyet halledebilir diye düşünüyorum.”[1]
Hocaefendi 1979 yılında cami kürsüsünde kendisine sorulan bir soruya cevap verirken oluşumunu beklediği bu heyetin neden gerekli olduğunu söyler ve bu heyeti oluşturacak fertlerin özelliklerinin neler olduğu üzerinde durur. Ona göre bu heyetin üyeleri, kalbi aklı kadar, aklı da kalbi kadar aydın, fıkhı iyi bilmesinin yanında modern bilimleri de bilen insanlardan oluşmalıdır. Bu heyetin üyelerinin ilmî yeterliliği, füzeleri idare etmede Wernher von Braun, izafiyet teorisiyle kendini kabul ettiren Einstein, fıkıhta Ebû Hanife, Arap dilinin inceliklerini kavramada İbn Mukaffa seviyesinde olmalıdır. Hocaefendi örnek kabilinden verdiği bu isimlerden oluşan yetkin heyet için, “İşte çözemediğimiz meseleleri bu heyet çözecek ve onların vardıkları kararları icmâ sayacağız.” der.
Hocaefendi, içtihat gerektiren yeni meselelerde şimdi münferit konuşmaların olduğunu, kendisinin de bu güçlü omuzlar gelip bu işi omuzlayacakları zamana kadar azamî derecede İslâm’ın ölçülerine riayet ederek fetva işini götürdüğünü, fakat kamu vicdanında itminan hâsıl edebilmesi için bunun bir cumhur ağzından çıkması gerektiğini ifade eder. Çünkü toplumun verilen fetvaları gönül rahatlığıyla kabul etmesi ancak böyle bir heyetin oluşmasıyla mümkündür.[2]
Hocaefendi, bu heyetin, birden oluşmasını beklemenin yanlış olduğunu söyler. Bu heyetin insanları, “bir sünuhat kabilinden, ihtiyaca binaen, zaman içinde hiç farkında olmadan akıp akıp gelecek ve ortaya çıkıverecektir.” Çünkü bu faaliyetin içinde bencillik ve sun’îlik olmamalıdır; sun’îlik, riyakârlıktır.[3] Ayrıca sadece idare ile ilgili meseleler değil bütün problemlerin çözümünde istişare ve kolektif şuur çok önemlidir.[4]
Hocaefendi’ye göre Fıkıh Usulü, İslâm âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’i anlamada geliştirdikleri, dünyada benzeri olmayan ciddi bir ilim dalıdır. Bu metodoloji sayesinde her asrın Müslümanları, Kur’ân ve Sünnet’in kendi zamanlarına bakan yanlarını alabilir ve geliştirebilirler. Ancak içtihada ihtiyaç duyulan meselelerde, sahasının uzmanı şahıslardan bir heyet teşkil edilerek bu içtihatları gerçekleştirmeliyiz. Böyle olduğu takdirde bir kişinin üstesinden gelemeyeceği bu ağır yük, cemaatin omuzlarına yüklenmiş olacak ki onun da her zaman dalâlete düşmeyeceği garantisi söz konusudur.[5]
Hocaefendi, Çizgimizi Hecelerken kitabında, Bediüzzaman’ın “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet şahs-ı manevîye göre olur. Maddî, ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”[6] sözünü açıklarken heyet içtihadının felsefesini ortaya koyar. Aslında Hazreti Âdem’den bu yana zaman hep cemaat zamanıdır. Dinler insanları hep ferdî hareketlerden sakındırıp cemaat halinde harekete teşvik etmişlerdir, ancak günümüzde bu daha önemli hâle gelmiştir. İslâm, ferdin vicdanının cemaate rükün olabilecek hâle gelmesini sağlamış ve bunu da en kâmil şekilde gerçekleştirmiştir. Tarihte mücedditlerin ve müçtehitlerin yoğurdukları hamurdaki bütün ıstıfalar (tabiî ve fıtrî bir ıstıfa olmayıp doğrudan doğruya iradeye bağlı bir ıstıfa, bir seçilme ve bir saflaşma ile cemaat şuuruna varma) oluşa oluşa bugünkü hâlini almıştır ve bu da bir bakıma gayet normaldir. Çünkü günümüzde dünya, bütün devletleriyle âdeta tek bir devlet hâline gelmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insanların iletişim ve ulaşımını o kadar kolaylaştırmıştır ki eskiden köyler arasında cereyan eden iletişim hızında, şimdi dünyanın iki ucu arasında muhabere gerçekleşmektedir.
İşte bu durum, vicdan ve ruhlarda da cemaat şuurunun gelişmesini zarurî kılmaktadır. Ancak bugün, değişik hâdise ve cereyanlar karşısında toplumu yoğurup böyle heyetler oluşturmak, Allah’ın inayetine bağlı bir husustur ve o da bir mânâda vardır. Bu heyetler, Asr-ı Saadet’ten bugüne, Kur’ân-ı Kerim’in potasında, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurduğu esaslar sayesinde yoğrula yoğrula belli bir seviyeye gelmiştir.
Daha evvelki devirlerde insanlar arasında ilmî hayat, değişik doktrinler ve fikrî cereyanlar gelişmediği için, yığınlar, hakkı veya bâtılı temsil eden bir insanın arkasından sürüklenip gitmişlerdi. İnsanlar ayrı ayrı membalardan ders almadıkları, farklı kaynaklardan su içmedikleri, sosyal hayat belli standartlar içinde hapsolduğu için bir fert bütün toplumu arkasından sürükleyip götürebilirdi.
Günümüzde ise herkes farklı kültürlerden istifade edip ayrı kaynaklardan beslenmektedir. Bu kadar kültür farklılığı da hâliyle birçok akımın zuhuruna sebep olmaktadır. Bu itibarla da bugün yığınlar birbirinden kopuktur. Birbirinden kopuk insanlar, tek başına allâme-i cihan, dâhi-i âzam da olsalar fazla bir şey yapamazlar. Ayrıca günümüz insanı, bazı şeylere vukufundan ötürü enaniyete dayalı bir kopukluk içindedir ve hemen herkes aslan gibi müstakil hareket etmek istemektedir.
İşte Hocaefendi bu argümanlarla, günümüzde insanları bir ve beraber hareket etme fikrine çağırmanın çok önem kazandığını söyler. Özellikle de inanmış sineler sağlam bir vahdet teşekkül ettirerek kendilerini ifade etmeye çalışmalıdırlar. Zira böyle bir dönemde inananların sürtüşmesi dalâlettir, tuğyandır ve Allah’ın hakkımızda bir azabıdır.[7]
Hocaefendi, The Muslim World dergisinde içtihatla alâkalı sorulan bir soruda, sözü en sonunda heyet içtihadına getirir: “İçtihat, en son ve evrensel din olan İslâm’ın, farklı zaman dilimleri ve değişik coğrafyalarda sakin insanoğlunun karşısına çıkacak problemlere çözüm üretebilmesi için Kitap ve Sünnet’in sınırlı naslarından sınırsız meselelere uzanmasının farklı bir unvanıdır. Efendimiz döneminde başlayan bu mübarek faaliyet, hususiyle de Hicrî üçüncü ve dördüncü asırlarda, içtihat, re’y, istidlal, kıyas, istinbat unvanlarıyla hep işletilmiş, dinamik bir sistem olan İslâm’ın yaşanmasına bağlı sürekli canlı tutulabilmiş ve çok bereketli olmuştur. (…)
Bugün insanlar büyük ölçüde sadece dünyayı düşünüyorlar. Fikirler ve kalbler bir hayli dağınık, zihinler maneviyata yabancı, din ve diyanet selef döneminde olduğu gibi insanların birinci meselesi olmaktan çıkmış “Olsa da olur, olmasa da” konumunda. (…) Ama bütün bunlara rağmen İslâm dünyasında şimdilerde din ve diyanet adına göze çarpan diriliş, –inşallah– çok yakın bir gelecekte ehil ve liyakati olanların o kapıyı açmalarıyla noktalanacağı ümidini beslemekteyiz.
Mevsimi gelince, o feyyaz ruh ve cins dimağlar, ciddi bir sorumluluk duygusuyla kendi aralarında değişik ilim dallarında uzmanlaşmış kimselerden içtihat heyetleri, din şûraları teşkil ederek o boşluğu dolduracaklarına inancımız tamdır. Hele iman, İslâm ve ihsan yönüyle şu hamuru biraz daha karalım, görelim Mevlâm neyler.”[8]
Hocaefendi sadece içtihat sahasında değil hayatın her alanında ferdî hareketlerden uzak durulmasını tavsiye eder. Hatta veli olan zatlar bile toplulukla bütünleşmeli ve diğer insanlarla uyum içinde yaşamalıdır. Bir cami heyetinden belediye meclisine kadar farklı heyetlerdeki her fert, kendisinin ne kadar makul düşüncesi olursa olsun onu arkadaşlarına anlatıp onları ikna etmeye çalışmalıdır. Hocaefendi’ye göre, “Esas olan kolektif şuurdur. İçtihat yapılacaksa da kolektif şuur… Hadis yorumlanacak, Kur’ân tefsir edilecekse de takım halinde çalışma esastır. Milletine hizmet edecek olanlar da bu kolektif şuura bağlı hareket edenler olacaktır… Çünkü bu asırda şahıs yok, şahs-ı manevî vardır. Hatta o kadar ki velâyet, kutbiyet gibi manevî makamlar bile şahs-ı manevîye verilmelidir. Ama şöyle böyle hizmet turnikesine önce girmiş insanlara saygıda kusur edilmemelidir.”[9]
Sonuç olarak Hocaefendi, “Bugün her şeyden ziyade hür düşünceyi kucaklayabilen, ilme ve ilmî araştırmalara açık olabilen, kâinattan hayata uzanan çizgide Kur’ân ve Sünnetullah arasındaki mutabakatı sezebilen engin sinelere ihtiyaç var. Bunu da şimdilerde ancak dehâ misyonunu yüklenen bir cemaat yapabilir. Vâkıa eskiden bu büyük işler ferdî dehâlarla temsil ediliyordu. Ne var ki her şeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i ferîdlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde, artık dehânın yerini de şahs-ı manevî, meşveret ve kolektif şuur almıştır.”[10] der ve kolektif şuuru, yeryüzü mirasçılarının altıncı adımına dâhil eder.
Dipnotlar
[1] M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-4, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 166–167.
[2] M. Fethullah Gülen, Sorular ve Çıkış Yolları-108, İzmir: Nil Prodüksiyon, 31-08-1979.
[3] M. Fethullah Gülen, Fikir Atlası (Fasıldan Fasıla-5), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 73–74.
[4] M. Fethullah Gülen, Diriliş Çağrısı (Kırık Testi-6), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 224.
[5] Fethullah Gülen, Yol Mülâhazaları (Prizma-6), İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 154.
[6] Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 2.
[7] M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken (Prizma-8), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 52–56.
[8] Akademi Araştırma Heyeti, Sağduyu Çağrısı, (Muslim World Dergisi Röportaj ve Makaleler), İstanbul: Işık Yayınları, 2006, s. 168–169.
[9] M. Fethullah Gülen, Kırık Testi-1, İstanbul: Nil Yayınları, 2010, s. 119–124.
[10] M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, İstanbul: Nil Yayınları, 2010, s. 47.
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/fethullah-gulen-ve-heyet-ictihadi/feed/ 0 Bu Tırtıllar Plastik Yiyor!
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/bu-tirtillar-plastik-yiyor/
Bilim dünyası keşifler açısından bazen ilgi çekici hadiselere sahne olmaktadır. Bazı buluşlar yıllar süren meşakkatli araştırmaların ardından lütfedilirken bazıları ise bilim insanlarının hiç farkında olmadığı ve beklemediği zamanlarda ikram edilebilir. Özellikle ekolojik problemlerin başında gelen plastik kirliliğini ortadan kaldırma adına, balmumu güvesi (Galleria mellonella) tırtıllarının plastiği parçalayıp sindirebilmesi hadisesi, bu ikinci tarzda ihsan edilen hediyelerden biridir.
Dünyamızı tehdit eden ve korkutucu boyutlara ulaşan plastik tehlikesi her geçen gün büyürken gezegenimiz maalesef her yıl 300 milyon tonluk plastik atık kirliliği ile uğraşmak mecburiyetindedir. Plastikler, petrolden üretilen ve biyolojik olarak parçalanmaya karşı büyük ölçüde dirençli sentetik polimerlerdir. Polietilen ve polipropilen, toplam plastik üretiminin yaklaşık %92’sini oluşturur. Her gün üretilen milyarlarca plastik torbayı düşündüğümüzde bile karşı karşıya kalınan atık probleminin büyüklüğü anlaşılmaktadır.
Plastik atıkların hayatımız için tehlike oluşturması, çöpe atıldıklarında biyolojik olarak parçalanamamasından dolayı tabiatta uzun yıllar bozulmadan kalmasından kaynaklanmaktadır. Bu atıklar, özellikle okyanuslarımız başta olmak üzere, bütün ekosistemimizi tehdit etmektedir. Hayatın en kıymetli unsurları olan suyun ve toprağın kirlenmesine sebep olan plastik kirliliği, canlılara ciddi zararlar vermektedir.
İşte bu yüzden plastik maddelerin tabiatta birikimini önleyebilmek, insanlığın önünde çözülmesi gereken ciddi bir problem olarak durmakta ve bununla mücadele edilmektedir. Ülke yöneticileri, plastik kullanımını azaltmaya yönelik tedbirler alıp plastik üretim ve tüketimini azaltmaya çalışırken bilim insanları da dünyamızın temel çevre krizlerinden biri olan plastik atık problemini çözmeye çalışmakta ve bu hususta ciddi araştırmalar yapmaktadırlar.
Rabbimiz Kuddüs ismiyle bizlere, bir fabrika gibi devamlı işleyen, dolup boşalan yeryüzünün atıklarla, enkazlarla ve süprüntülerle daima kirlendiğine ve her an temizlenmesi gerektiğine dikkatlerimizi çekmektedir. Fabrikanın sahibi, daima fabrikasını süpürtüp temizlerken, tanzim ve tanzif ederken, insanoğluna düşen de bu hakikate ayna olmaya çalışmak, bulunduğu çevrenin temizlik ve nezafetine özen göstermektir. Aksi takdirde karşı karşıya kalınan kirlilik, bütün hayat sahiplerinde kötü tesirler meydana getirecektir.[1]
Bir Tevafukla Gelen Büyük İlham
Bilim insanlarının bu probleme çözüm arayışları sürerken 2017 yılında umut ışığı olabilecek çok ilginç bir gelişme olarak harikulade bir tevafuğa bağlı, hususî bir ikramla karşılaşıldı. İspanya’da Cantabria Biyomedikal ve Biyoteknoloji Enstitüsü biyologlarından Federica Bertocchini, arı yetiştiriciliği ile ilgileniyordu. Bir gün kovanlarıyla uğraşırken balmumu güvesi tırtılı (Galleria mellonella) olarak bilinen bal ve balmumu ile beslenen, bu yüzden kovanlara zarar veren tırtılları, polietilen bir poşette topladı. Kısa bir süre sonra, kullandığı poşette delikler açıldığını fark etti. Bu durum çok ilgisini çekti. Hemen Cambridge Üniversitesinden meslektaşları Paolo Bombelli ve Christopher Howe’u aradı.
Bu durum karşısında heyecanlanıp harekete geçen üç araştırmacı, konuya odaklandılar. Laboratuvardaki çalışmalarında balmumu güvesi tırtıllarını, polietilen bir film tabakası üzerine yerleştirdiler. Neticede 100 civarında tırtılın 12 saat içinde, 92 miligram plastiği yiyerek tüketebildiğine şahit oldular. Daha önce de plastiği parçalayan bazı bakteriler keşfedilmiş olsa da kendi gözlemledikleri miktar, daha önceki canlıların performansından oldukça yüksekti. Bu hızdaki biyolojik bozulma oranı göz önüne alındığında, bulguların biyoteknolojik uygulamalar için önemli potansiyele sahip olduğu hemen akla geldi.
Biyolog Bertocchini bu durumu açıklarken balmumunun da bir çeşit tabiî plastik polimer ve kimyevî yapısının polietilenle aynı olduğunu ifade etmektedir. Balmumu, alkanlar, alkenler, yağ asitleri ve esterler dâhil olmak üzere çok çeşitli lipit bileşiklerinin mükemmel özelliklerde bir karışımından yapılmıştı ve en sık görülen hidrokarbon bağı, polietilendeki gibi CH2-CH2 şeklindeydi. Plastik malzemeyi parçalayabilen bu tırtıllar için lezzetli bal petekleri ile plastik torbaların besin değeri eşdeğer sayılabilirdi. İkisinin de yapısında uzun karbon ve hidrojen zincirlerinden yaratılmış olan hidrokarbon molekülleri bulunduğundan tırtıllar, peteklerdeki bu uzun zincirler yerine plastiklerdekini parçalayarak beslenebiliyordu.
Araştırmacılardan Paolo Bombelli de tırtılların polietilen plastikteki polimer bağlarını parçalayarak polietileni, etilen glikole dönüştürdüğünü ifade etti. Tırtılların ya tükürük bezlerinde üretilen kimyevî maddelerle veya bağırsaklarındaki simbiyotik bakterilerle bu kimyevî bağı parçalayabildiklerini belirten Bombelli, bundan sonraki adımların ise, bu reaksiyonun moleküler sürecini tanımlamak ve bu işlem için vazifelendirilmiş enzimi ayrıştırmak olması gerektiğini vurguladı.[2]
Mevcudat Arasındaki Teavün Sırrı
Plastik kirliliğine çözüm arayışları, yukarıdaki tevafuktan sonra da devam etti.[3] Son yıllarda yine bu alanda çalışan Brandon Üniversitesinden biyolog Christophe LeMoine, balmumu güvesi tırtıllarının plastiği sindirebilme mekanizmalarının incelenip modellenebilmesinin, problemin çözümünde iyi bir başlangıç noktası olabileceğini düşündü.[4] LeMoine ve ekibi, tırtıllar üzerinde yaptıkları araştırmalarda, tırtılın bağırsaklarında bulunan bakterilerin plastiği parçalama hususiyeti üzerinde yoğunlaştılar. Bu bakterileri, bağırsaktan izole ederek, laboratuvarda üretmeyi hedeflediler. Fakat çalışmalarının sonucunda şu hayret verici hakikat ortaya çıktı: İşin sırrı sadece bakterilerde değildi. Tırtıl ve bakteriler arasında “çok sıkı ve koordineli bir çalışma” şeklinde dayanışma ve yardımlaşma vardı. İşte yeryüzündeki bu muazzam yardımlaşma ve dayanışma sırrı, plastik sindirimi verimliliğinin kaynağı olmakta, plastikteki biyolojik bozunmaya dayalı olarak tabiatın temizlenmesini hızlandırıyordu. Bu hadise, Sosyal Darwinizm’in “Hayat bir cidaldir, güçlü olan güçsüz olanı ezer.” tezinin aksine, yaratılış ağacında aslında rahmet ve şefkatten gelen umumî bir yardımlaşma, dayanışma ve iş birliğinin hüküm sürdüğünü bir kere daha ilân ediyordu.
Tabiî ki böyle muazzam bir temizlik işini sadece tırtıllara havale edip kurtulmak yeterli değildir, zira milyonlarca ton plastiğin hepsinin tırtıllarca parçalanması için trilyonlarca tırtılın yetiştirilip tabiata salınması mümkün değildir. Ancak tırtıllar ilim insanlarına ilham vermektedirler. Rabbimizin yarattığı mucizelerle dolu mahlukatına bahşettiği harikulade sistemler, bize hem dünya hem ukba hayatımız adına pek çok şey anlatmaktadır. Nazarlarımızı her birine yönlendirdiğimizde, Kendisini bize tanıtan ve sevdiren mesajlar taşıyan ve hayatımızı kolaylaştıracak teknolojik gelişmelerin ilhamlarına vesile olan sanat eserlerini istifademize sunmaktadır.
Tırtılların ve bazı bakterilerin plastiklerdeki kimyevî bağları parçalama mekanizmasındaki koordinasyonun detayları keşfedilebilirse, plastik atık krizinin çözümü için büyük bir engel aşılmış olacaktır. Bu sistemin modellenmesi biyoteknolojik çalışmalara ışık tuttuğunda ise geniş çaplı plastik parçalama sistemleri veya araçları geliştirilebilir.
Dipnotlar
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 379.
[2] Paolo Bombelli, Christopher J. Howe, Federica Bertocchini, “Polyethylene bio-degradation by caterpillars of the wax moth Galleria mellonella”, Current Biology, 27/8, 24-04-2017, s. R292–R293.
[3] “Plastik Yiyen Tırtıllar Kirliliğe Çözüm Olabilir mi?”, Bütün Dünya Dergisi, Eylül 2017, s. 112–114.
[4] Eric Betz, “Scientists Found a Caterpillar That Eats Plastic”, Discover Magazine, 4-3-2020, www.discovermagazine.com/environment/scientists-found-a-caterpillar-that-eats-plastic-could-it-help-solve-our
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/bu-tirtillar-plastik-yiyor/feed/ 0 Muhasebe
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/muhasebe/
Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz muhasebe; mü’minin, her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini ispat etmesi mevzuunda da ciddî bir teşebbüs sayılır.
“Fütûhât-ı Mekkiyye” sahibinin de belirttiği gibi, selef-i salihîn, her günkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hafızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vicdanî ızdıraba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ileride ruhlarında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır.. ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfara sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet eder, nihayet temsil ettiği güzelliklerden dolayı da yüz yere kor ve şükranla iki büklüm olurlardı.
İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, mânâ ve ruh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorumlaması diye de ifade edebileceğimiz muhâsebe, gerçek insanî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır. Ancak böyle bir cehd ve düşünce sayesindedir ki insan, dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, yararlıyı-zararlıyı birbirinden tefrik edip gönül istikametini koruyabilir.
Evet, onun, hâl’i değerlendirip geleceğe hazırlanabilmesi; geçmişte işlediği yanlışları telafi edip Allah nezdinde aklanabilmesi; dünü, bugünü ve yarını itibarıyla kendi kendini sorgulayıp gerçek değerini bulabilmesi; daha önemlisi de Allah’la münasebetleri açısından iç dünyasında sürekli yenilenebilmesi ancak ve ancak sıkı bir nefis muhasebesiyle mümkün görülmektedir. Zira insanın hem zaman üstü muhtevası hem de zamanla mukayyet duyguları, onun kalbî ve ruhî hayatıyla ve kendi ledünniyâtının şuurunda bulunmasıyla çok irtibatlıdır.
Müslüman ne kalbî ve ruhî hayatı ne de umumî davranışları itibarıyla kat’iyen muhasebeden müstağni kalamaz. O, bir yandan dün ihmal ettiği, hatta yıkılmasına göz yumduğu geçmişini, ötelerden gelip vicdanının derinliklerinde yankılanan: وَتُوبُۤوا إِلَى اللهِ “Tevbe edip Allah’a dönün!..”[1] ve وَأَنِيبُۤوا إِلٰى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbede bulunun!..”[2] ümit edalı, rahmet şiveli ilâhî nefehâtıyla onarıp ihya etmeye çalışırken; diğer yandan da: يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ “Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na karşı saygılı olun! Ve herkes yarın için ne hazırlamış ona bir baksın!..”[3] yıldırımlar gibi ürpertici, rahmet gibi inşirah verici uyarılarıyla teyakkuza geçer; kendine çeki düzen verir, elinden geldiğince bütün fenalıklara karşı kapanır.. içinde bulunduğu anı, tıpkı bir döllenme mevsimi, bir bahar faslı gibi değerlendirir ve imanın verdiği şuurla, basîretle o anın her lahzasına ayrı bir derinlik kazandırır. Zaman zaman cismaniyete toslayıp sarsılsa da; إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَۤائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Sineleri her zaman Allah’a karşı saygıyla çarpan müttakiler, şeytandan bir tayf, bir vesvese dokunduğu zaman hemen Allah’ı anarlar ve derken gözleri açılıverir.”[4] ilâhî beyanına göre her zaman tetiktedir.
Muhasebe, mü’minin iç dünyasında bir kandil, vicdanında da bir hayırhah ve nasihatçi gibidir. Her fert onunla hayrı-şerri, güzeli-çirkini, Allah’ın sevdiğini-sevmediğini birbirinden tefrik eder ve hayır soluklu o nasihatçinin rehberliğinde en aşılmaz gibi görünen engelleri aşar ve hiçbir şeye takılmadan gidip hedefine ulaşır.
Muhasebe; iman, kulluk, tevfik, kurbiyet ve ebedî saadete mazhariyet gibi mevzularda, tamamen ilâhî inayet, ilâhî rahmet yörüngelidir.. ve yeis gibi mutlak emniyetin de en amansız hasmıdır. Evet o, her zaman huzur ve itmi’nana açık olmasının yanında, korku, endişe ve ürperti eksenlidir. Muhasebeye açık gönüllerin buğulu yamaçlarında her zaman; لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلًا وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا “Bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”[5] iniltileri yankılanır.. ve onun huzur ve mehâbetin iç içe yaşandığı ikliminde, mesuliyet ve sorumlulukla iki büklüm olmuş en yüce kametlerin; لَوَدِدْتُ أَنِّي كُنْتُ شَجَرَةً تُعْضَدُ “Keşke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım.”[6] inkisarları uğuldar; uğuldar da onlar; ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ “Yer bütün genişliğine rağmen onlar için daraldı ha daraldı.. ve vicdanları da bu daralma altında kaldı.”[7] tesbitinin her an kendileri için vâki ve vârid olduğunu hissederler. Onların beyinlerinin her guddesinde; وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِۤي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللهُ “Siz içinizi dökseniz de gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çekecektir.”[8] tınlamakta.. ve dillerinde, يَا لَيْتَنِي لَمْ تَلِدْنِي أُمِّي “Âh! Keşke, anam beni doğurmasaydı.”[9] çığlıkları nümâyândır.
Bu ölçüde kendi kendini sorgulamanın zor olduğu söylenebilir ama bu seviyede nefsini muhasebeye tâbi tutmayanın da zamanı değerlendirmesi; bugünü dünden, yarını da bugünden farklı yaşaması mümkün değildir. Böylesi zamanzedelerin uhrevîlik performansı göstermeleri ise bütün bütün imkân haricidir.
Nefsin sürekli sorgulanması ve ona itap, imanın kemalindendir. Hayatını “insan-ı kâmil” ufkuna göre planlamış her ruh, yaşadığı hayatın şuurundadır ve ömrünün her dakikasını nefsiyle mücadelede geçirir. Kalbine uğrayan her hâtıraya, kafasından geçen her düşünceye parola sorar ve vize tatbik eder. Şeytana, âsâba, hassasiyete açık her işinde nefsanîliğini yakın takibe alır; çok defa onun en güzel, en makul davranışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular; akşam-sabah elindeki tığını, nefsini levm atkıları arasında dolaştırır ve bu ruh hâleti içinde hayat dantelasını örmeye çalışır. Her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha kontrol eder, her sabah bütün günahlara kapalı ve yepyeni bir azimle hayata açılır.
O, böyle bir sadakat ve vefa, böyle bir tevazu ve mahviyetle iki büklüm olup başıyla ayaklarını aynı noktada birleştirdiği sürece ona gök kapıları ardına kadar açılır ve kendisine: “Gel ey sadık ki, mahremsin, bura mahrem makamıdır; seni ehl-i vefa gördük…” (Nesimî) denir ve her gün ayrı bir semavî seyahatle şereflendirilir. Zaten Cenâb-ı Hak da, وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Hayır hayır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!”[10]diyerek bu saflardan saf ruh adına kasem etmiyor mu..?
اَللّٰهُمَّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ نَجِّنَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الشَّفِيعِ يَوْمَ الدِّينِ وَعَلٰى أَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ
[1] Nûr sûresi, 24/31.
[2] Zümer sûresi, 39/54.
[3] Haşir sûresi, 59/18.
[4] A’râf sûresi, 7/201.
[5] Buhârî, küsûf 2; Müslim, küsûf 1.
[6] Hz. Ebû Zerr’in (radıyallâhu anh), bir önceki hadisi naklettikten sonra söylediği bu söz için bkz.: Tirmizî, zühd 9; İbn Mâce, zühd 19.
[7] Tevbe sûresi, 9/118.
[8] Bakara sûresi, 2/284.
[9] Hz. Ömer ya da Ebû Meysere Amr b. Şurahbil’e isnat edilen bu söz için bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/360; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/98, 152.
[10] Kıyâmet sûresi, 75/2.
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/muhasebe/feed/ 0 Medine’nin Gülü
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/medinenin-gulu/
Andım yine Seni, her şey yâdımdan silindi,
Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi;
Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi..
Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam,
Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam;
Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam..
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam.
Bir bilsem, vuslata ne zaman ferman gelecek?.
Yoksa bu yanan gönlüm durmadan inleyecek;
İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek..
Bir bilsem, vuslata ne zaman ferman gelecek?.
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından,
Ne olur Sana ulaşmam için kanadından
Bana bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından..
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından.
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül;
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül!.
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül!
Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım,
Bir kor saç içime, ocaklar gibi yanayım;
Sensiz geçen bu acı rüyadan kurtulayım..
Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım..
Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta,
Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta;
Göster çehreni ki, güneş gurûba kaymakta..
Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta…
Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun..
Ne olur, hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!
https://caglayandergisi.com/2022/03/01/medinenin-gulu/feed/ 0 Şubat – Çağlayan Dergisi
Huzur Ufkuhttps://caglayandergisi.com/2022/02/03/huzur-ufku/
İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden beri hep huzur rüyaları görmüş, huzur sayıklamış, huzur arkasından koşmuş ve huzur uğrunda ne kavgalar ne kavgalar vermiştir. Bazen onu, çok çalışıp çok kazanmada ve maddî refahta; bazen gönlünce yaşamakta ve sınırsız hürriyette; bazen geniş teknolojik imkânlara sahip olmada ve konforda; bazen de yeme-içme ve cinsî arzularını tatminde görmüş ve hayatını bunları elde etmeye ve bunlara sahip olmaya bağlamış.. böyle sisli, dumanlı yolda yer yer ümitlenmiş, zaman zaman da hayal kırıklığı yaşamış ve yeisle kıvranıp durmuş, ama hiçbir zaman o mahbub-u muntazara ulaşamamıştır; ulaşamazdı da, zira onun arkasından koşup durduğu huzur, imanlı faziletin bir meyvesiydi ve ancak mükemmel bir imanla elde edilebilirdi. Bu aynı zamanda peygamberlerin çağrısının da esasıydı.
İşte bu huzur çağrısının özünü, ferdin bütün benliği ile Allah’a yönelip O’na teslim olması teşkil etmektedir ki, bu ölçüde teslimiyete muvaffak olmuş bir mü’minin, ne sürekli nefsanî arzularına esir olup kalması, ne de Allah’tan başka herhangi bir şeyden korkup endişe duyması söz konusudur. Çünkü artık o, sevip gönül bağlayacağı maksud ve mahbubunu bulduğu gibi, her zaman ululuğu karşısında mehabet ve saygı duyacağı bir Kudreti Nâmütenâhî’nin himayesine de girdiğinden huzur içindedir; huzur içindedir, zira o bilmektedir ki, o Sonsuz Kudret ve İnayet, kim olursa olsun kendisine yönelenleri hiçbir zaman yüzüstü bırakmaz ve perişan etmez.
Bundan dolayı mü’min, hep üfül üfül huzur içindedir ve emindir. Her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde bulunacağından ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından, o, gönlünde imanın vaad ettiği güven, his ve şuurunda teslimiyet esintileri, iradesinde ilâhî meşîetin yönlendirmeleri ile aşar nefsanîliğin bütün gayyalarını, hevâ ve heveslerin azgın iştihalarını ve yürür Kur’ân’ın rehberliğinde varlığın gayesine doğru. Evet, Kur’ân’ın atmosferine girip O’nun rehberliğine sığınanlar, her zaman ruhlarında derin bir itminan ve sarsılmayan bir güven duyar ve sürekli emniyet soluklarlar. Vicdanlarını dinlerken, varlık ve eşyayı temaşa ederken, uzak-yakın yarınları, yani sonsuza kadar bütün bir istikbali düşünürken, hatta Berzah’ı, Mahşer’i, Sırat’ı, Cehennem’i, Cennet’i mülâhazaya alırken, fevkalâde bir vazife şuuru ve sorumluluk duygusu taşımalarının yanında, derin bir recâ hissiyle de dopdoludurlar ve recâ duyguları da gönüllerindeki imanın derinliği ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı)’tir. Onlar, inançlarının enginliği ölçüsünde her şeyi öyle farklı bir rahmet aralığından temaşa ederler ki, eğer perde açılıverse, ötede görüp yaşayacakları şeyleri, burada duyup hissettikleri bütün müteşâbihi bulacak veya dünyevî darlığın gereği icmalen duyduklarının tafsilleriyle karşılaşacak ve tâli’lerine tebessümler yağdıracaklardır.
Evet iman, dünyevî-uhrevî mutluluğun bir sihirli anahtarıdır ve ömrünü onun gölgesinde geçiren herkese hayırla çene kapama vaad eder.. apaydın bir berzah hayatı sözü verir.. yumuşak ve ılık bir mahşer muştusunda bulunur.. ruhlarımıza sevindiren bir Mizan serencâmesi fısıldar.. ümit ve temkin derinlikli Sırat maceramızı gönüllerimize duyurur.. Cennet, rıdvan ve rü’yet unvanlarıyla tasavvurları aşkın değişik sürprizlere kapılar aralar ve en sıkıntılı, en ızdıraplı anlarımızı bile unutturacak ölçüde Tûbâ-i Cennet’ten neler ve neler sunar bize.!
Aslında mü’min, bütün benliğiyle Allah’a yönelince, O’ndan gayrı her şey gözünden silinir gider. Bütün yalancı güçler kudretler, havası alınmış balonlar gibi söner. Zaman zaman sahte ziyalarıyla gözlerimizi kamaştıran bütün fâni ışıklar, gelip gönüllerimize vuran O’nun nuru karşısında birer birer kararır ve her tarafta: “Bugün mülk ve milk, O mutlak ve galip olan Allah’ındır.” (Mü’min sûresi, 40/16) sözü duyulmaya başlar ki; böyle bir noktaya ulaşmış gönül, bütün sahte güçlerin, kuvvetlerin, rahmetlerin, inayetlerin aldatıcı vaadlerinden kurtulur, sadece ve sadece O’na teveccüh eder ve imdadı da O’ndan bekler.. zorda kaldığında veya musibetlerle sarsıldığında O’na güvenir, O’na dayanır.. her çeşit tehdit karşısında, bütün varlığı kuşatan O’nun inayet, rahmet ve nusretinin serasına sığınır.. zayıf düştüğünde, O’nun o aşkın kuvvetinin vesayetine girer.. ezkaza günahlarla kirlenince, hemen O’nun mağfiret kurnaları altında arınmaya koşar.. zaman zaman ufkunu saran sis ve dumanı O’na iman, itimat ve teslimiyetle darmadağın eder. Dolayısıyla da hiçbir hâdise karşısında dize gelmeden yürür istikbale.. ferdî, ailevî, içtimaî her bir problemini, vicdanında O’nunla irtibata geçerek çözer ve hiçbir zaman ruhunda aşılmayacak bir vahşet, bir yalnızlıkla karşılaşmaz.. yer yer halk içinde muvakkat bir kısım gurbetlere maruz kalsa da, iman ve teslimiyeti sayesinde her zaman kendini “üns esintileri” içinde hisseder; başına gelenleri kaderden atılan ikaz taşları şeklinde değerlendirir.. ve böyle bir alışverişi de hep rıza ve sabırla karşılar.
Allah’a imanı ve imanda marifeti ona, her şeyle muarefe ufkunu açar.. ve bu sayede o, canlı cansız bütün varlığı âdeta kardeşleri gibi görür.. onlarla münasebete geçer.. eşyaya müdahale eder ve vicdanında kendine bahşedilmiş bulunan hilâfet payesini bütün enginliğiyle duyar.. her şeyin kendisi için yaratılmış olduğunu idrak ederek minnetle iki büklüm olur.. meleklerin şuuru ve kâinatların ruhuyla el ele olduğunun farkına varır.. ayağını bastığı zemini, içinde dolaşıp durduğu ovayı-obayı ata ocağı gibi sımsıcak bulur ve annesinin kucağındaymışçasına kendini rahat hisseder.. varlığı maddeci ve natüralist mülâhazaların resmettiği gibi değil, her şeyi Allah’a nispet eden bir mü’min gözüyle değerlendirir ve herkesten, her nesneden bir muarefe karşılığı görür.. münasebete geçtiği her şeyden emniyet mesajları alır ve emniyet ifade eden tavırlarla karşılık verir.. kimseden ürkmez, kimseyi ürkütmez; herkesi kardeşi gibi kucaklar.. bütün eşyaya tebessümler yağdırır; suyu, havayı ve daha değişik nimetleri Hak’tan gelmiş birer armağan gibi yudumlar.. toprağı ve onun yetiştirdiklerini misk ü amber gibi koklar.. bağı-bahçeyi, dağı-taşı, otu-ağacı, gülü-çiçeği âdeta canlı varlıklarmışçasına gönül diliyle selâmlar.. rast geldiği canlıları, bu misafirhanede refakatine tahsis edilmiş arkadaşları gibi okşar.. ve her hâliyle yeryüzüne, bir uzlaşma ve uzlaştırma çağrısı ile geldiğini ortaya koyar.
İşte herkesi ve her şeyi o engin imanıyla bu çerçevede gören bir mü’min, her zaman kendini bütün insanları kıskandıracak ölçüde çok buudlu bir huzur atmosferi içinde hisseder ve imanlı yaşamanın tariflere sığmayan zevkleriyle kendinden geçer.. evet, ne kavga ne nizâ; bütün enerjisini duyup zevk ettiklerini başkalarına da duyurma ve o derûnî hislerini herkesle paylaşma, gücü yettiği nispette ufukların körlüğünü açarak bütün insanları bu zevk zemzemesine ulaştırma istikametinde çırpınır durur.. ve yaşatma gayretiyle her zaman birkaç adım yaşamanın gerisinde bulunur. O, oturur kalkar Cenâb-ı Hakk’a sonsuz bir güven duyar ama, halkı da karşısına almaz. Evet o, bir yandan kendi izafî gücünü Allah’ın kudretiyle beslerken; diğer yandan da mü’minlerin himmetlerini yanına almayı ihmal etmez.. ve kendisine karşı çıkması muhtemel bütün güçleri kendi iktidarının birer derinliğine dönüştürerek, hiçbir şeye takılmadan yürür uçuyormuşçasına hedefine.. imanla huzura erme, inandırıp Hakk’ın hoşnutluğunu kazanma hedefine.
Doğrusu, fertleri bu ölçüde doygunluğa ulaşmış, birbirini seven-sayan ve birbirine gönülden bağlı bulunan böyle bir toplum, huzura namzet bir toplumdur. Huzura namzettir, zira artık onun fertleri arasında insanları huzursuzluğa ve ayrılıklara sürükleyecek faktörler silinip gitmiştir. Zaten onların arasında asalet, soy sop, bölge, muhit farklılıkları ve imtiyazları gibi hususlar kat’iyen söz konusu değildir. Herkesi ve her şeyi mutlak bir menşein vesayetinde gören, kabul eden bu insanlar tam mânâsı ile birer kardeştirler. Kur’ân, “Mü’minler, başka değil, birbirlerinin kardeşidirler.”(Hucurât sûresi, 49/10) derken, işte bu derin gerçeği hatırlatır. Aynı zamanda bu, sûrî bir kardeşlik de değildir; Nebi ifadesiyle, birbirlerine karşı sevgide, merhamette, gönülden davranmada bir vücudun uzuvları ölçüsünde kavi bir irtibat içindedirler ve her zaman birbirlerinin acılarını ruhlarında duyar, müteellim olur, sevinçlerini de paylaşır ve onlarla aynı mutluluğu beraber yaşarlar. (Bkz. Buhârî, edeb 27; Müslim, birr 65-67)
Evet onlar, birbirlerinin gözü-kulağı, dili-dudağı, eli-ayağı gibidirler. Bu toplumda her fert, hayatını diğerini yaşatmaya bağlamış, onun mutluluğu adına oturup kalkmaktadır. Dolayısıyla da onların arasında yalnızlığa düşme ve perişan olma kat’iyen söz konusu değildir. Birinin canı yansa hepsinin ciğeri “cız” eder. Birinin sevinç şölenine herkes neş’eyle katılır. Yine bu toplum içinde anneler-babalar, azizler gibi ihtiram görür; çocuklarsa, saksılardaki çiçekler gibi ihtimamla büyütülür. Eşler, ötedeki ebedî beraberlik mülâhazasıyla, en ileri yaşlarda bile birbirlerine karşı hep ilk günün neşvesiyle davranırlar. Ve hayatlarını hissî münasebetlerin çok çok ötesinde, kalbî ve mantıkî bir çizgide devam ettirmeye çalışırlar. Bunlar, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmeyecek kadar da birbirlerine karşı vefalıdırlar.
Aile içindeki bu ahenk, geniş bir aile sayılan millet için de aynen geçerlidir; böyle ailelerden müteşekkil bir millette herkes birbirini sever-sayar, birbirine şefkatle bakar.. herkes için iyilik düşünür ve elinden geldiğince kötülükleri savmaya koşar. Kimseye suizanda bulunmaz, kimseyi zan altında tutmaz.. kimsenin ırzıyla, namusuyla, şerefiyle uğraşmaz.. tahminlere, ihtimallere binaen insanları takibe almaz, tutuklamaz.. ve fertleri birbirlerine karşı casus olarak kullanmaz.. ve o toplumun bir kesimi, varlığını diğer kesimi yıkmaya bağlamaz.. hele hiç kimse, bir kısım aşağı insanların işi olan komploya, yalana, tezvire, iftiraya kat’iyen başvurmaz. Çünkü bu huzur toplumunda her fert, insanî değerleri korumaya ant içmişçesine bütün olumsuzluklara karşı savaş vaziyetindedir.. ve bu toplum, bir vicdan ve huzur toplumudur.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/huzur-ufku/feed/ 0
Uyku ve Alzheimerhttps://caglayandergisi.com/2022/02/03/uyku-ve-alzheimer/
İnsan bünyesi ve metabolizmasının sağlıklı olma yönünde en önemli iki esasından birisi beslenme, diğeri de uykudur. Beslenme konusu daha müşahhas, elle tutulur durumdaki gıda maddeleri ve enzimler laboratuvar deneylerine açık olduğu için, bu sahada çok sayıda araştırma yapılmış, ciddi prensipler ve ölçüler elde edilmiştir. Uyku ise beyin, ruh ve beden arasındaki sırlı münasebetlerin bütün boyutuyla tam bilinememiş olması ve ölçmedeki zorluklar sebebiyle, birçok yönüyle sırlı bir süreç olarak kalmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de ölenlerin ruhunun alındığı gibi, ölmeyenlerin de ruhlarının uyku esnasında bedenle irtibatını koparmadan geçici olarak ayrıldığı ve sonra tekrar geri getirildiğinden bahsedilirken[1] Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Uyku ölümün kardeşidir.”[2] hadis-i şerifiyle bu mânâya işaret etmektedir.
Furkan Sûresinin 47. ve Nebe Sûresinin 9. âyetlerinde ise uykunun dinlenme için yaratıldığı belirtilmektedir.[3] Bu iki âyetin de açıkça belirttiği gibi uyku, başta beynimiz olmak üzere organlarımızın dinlenip tamir edilmeleri için verilmiş büyük bir nimettir. İyi bir gece uykusu, vücudumuzun kendini tamir etmesine ve gerektiği gibi çalışmasına yardımcı olduğu gibi, daha iyi zihin sağlığına, kalb hastalığı ve diyabet dâhil olmak üzere birçok hastalık riskini düşürmeye yardımcıdır. Yeterince uyumamanın zihnî gerileme ve Alzheimer hastalığı gibi durumlarla bağlantılı olduğu da gösterilmiştir. Alzheimer, yaşlı nüfusta zihnî performansın düşmesinin veya bitmesinin ana sebebidir ve bunama vakalarının yaklaşık %70’ini teşkil eder.
Uykusuzluk pek çok insanın zaman zaman yaşadığı, gerçekten beyin-sinir sistemini, zihin fonksiyonlarını ve duyu organlarının işleyişini bozan, reddedilmeyen bir vakıadır. Peşpeşe birkaç gün uykusuz kaldığımızda zihnî işleyişlerde bir gerileme, sinirlilik ve yetmezlik duygularıyla sanki bir işkenceye mârûz kalmış gibi oluruz. Uzun süren uykusuzlukların zihin-beyin sisteminde sebep olduğu bozukluğun, yaşlanmayla birlikte Alzheimer riskini ne kadar artırdığı sorusu henüz tartışılmaktadır.
Tartışılan Uyku Süresi
Sağlık ve Tıbb-ı Nebevî konusundaki merakını ve bu konudaki tavsiyelerini bildiğimiz muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, seneler önce sağlık durumunu sorduğu bazı insanların Alzheimer hastası olduklarından bahsedildiğinde, “Fazla uyku uyumanın Alzheimer’a sebep olabileceğini düşünüyorum, bu konuda dinlediğim ve müşahede ettiğim bazı şeyler var, ama saham olmadığı için sadece doktor arkadaşların dikkatini çekmek isterim.” demişti. Bu ikazı hiç unutmadım; uyku ile ilgili araştırmaları gördükçe okumaya çalıştım. Fakat tam aksine uyku çalışmalarında, hep uykusuzluğun veya az uykunun Alzheimer’a veya diğer bunama çeşitlerine tesiri olduğundan bahsedilmekte, sekiz saat uyumanın çok önemli olduğu vurgulanmaktaydı.
Sonunda yeni yayınlanan üç ayrı çalışmadaki bilgiler, bir anda Hocaefendi’nin yıllar önce söylediği fazla uykunun Alzheimer’ı tetiklediği konusunu gündeme getirdi. Newcastle’deki North Umbria Üniversitesiden uyku araştırmacısı Greg Elder’in “Araştırmaya göre, bir gecede 6,5 saatten fazla uyumak, zihnî gerilemeyle irtibatlandırılıyor; bu aslında ne anlama geliyor?” başlıklı makalesinde,[4] Washington Üniversitesi Tıp Fakültesinden araştırmacıların yaptığı bir çalışmadaki, tıpkı çok az uyumak gibi, çok fazla uyumanın da zihnî gerileme ile bağlantılı olabileceğini gösteren iddialarını[5] merkeze alarak bir tartışma açtı.
Araştırma ekibinin maksadı hangi süredeki bir uykunun zihnî bozulmayla bağlantılı olduğunu anlamaktı. Bunun için, yetmişli yaşların ortalarından sonlarına kadar yaklaşık 100 kişiyi 4–5 yıl boyunca takip ettiler. Çalışmaları sırasında 88 kişi herhangi bir demans (bunama) belirtisi göstermezken, 12 kişi zihnî kabiliyetler açısından bozulma belirtileri (birisi hafif bunama, on biri demans öncesi kısmî zihin bozulması) gösterdi.
Çalışma boyunca katılımcılar, zihnî gerileme veya bunama belirtilerinin fark edilmesi için zihin faaliyetlerini ölçen bir dizi nöropsikolojik teste tâbi tutuldu. Bu testlerden elde ettikleri puanlar daha sonra Preklinik Alzheimer Zihnî Test (PACC) puanı olarak adlandırılan tek bir puanda birleştirildi. Bu puan ne kadar yüksek olursa, kişilerin zihin fonksiyonları zaman içinde o kadar iyi durumdaydı.
Katılımcılar uyurken, alınlarına takılan tek elektrotlu ensefalografi (EEG) cihazı kullanılarak, dört ile altı gece sürecince beyin ve zihin faaliyetleri ölçüldü. Aynı testler üç yıl sonra tekrar yapıldı. Bu özel EEG cihazı, kişinin beyin aktivitesini, ne kadar süreyle uykuda bulunduğunu ve uykunun ne kadar dinlendirici olduğunu doğru bir şekilde ölçüp ifade ediyordu. Ayrıca yaş, genetik özellikler ve bunama ile bağlantılı olan beta-amiloid veya tau proteinleri* taşınıp taşınmadığı gibi, zihnî gerilemeyi tetikleyebilecek diğer faktörler de hesaba katılmıştır. Bütün bu ölçüm ve değerlendirmeler sonrasında araştırmacılar, düşük kaliteli uykunun yanı sıra, bir gecede 4,5 saatten az ve 6,5 saatten fazla uyumanın zaman içinde zihnî gerileme ile irtibatlı olduğunu buldular. Şu sonuç da ilgi çekiciydi: Uyku süresinin zihin fonksiyonları üzerindeki tesiri, en büyük risk faktörü olan yaşın tesiri ile aynı derecedeydi.
Beyin Hücreleri ve Bunama
Alzheimer ve Parkinson gibi diğer birçok nörodejeneratif hastalıkta, normalde sağlıklı beyin hücrelerinin parçası olan proteinler, mikroskobik kümeler halinde birbirine yapışmaya başlar. Agrega adı verilen bu protein kümeleri, hastaların beyin hücrelerini öldürür ve hafıza kaybı gibi arızalara yol açar. Agrega sayısı arttıkça hastalık kötüleşir ve genellikle ilk hafif semptomlardan yıllar sonra ölüme sebep olur. Çeşitli süreçlerin agrega oluşumuna katkıda bulunması muhtemel olduğu için, bunlardan en önemli olanın da uyku süresi olduğu, giderek kabul görmektedir. Beynin bu agregalardan temizlenmesinde uykunun önemi ve agregaların nasıl ve ne kadar hızlı ortaya çıktıkları konusunda çalışmalar devam etmektedir.
Önceki araştırmalardan uyku eksikliğinin zihnî bakımdan gerileme ile bağlantılı olduğu bilinmektedir. Bir çalışmada, uykusuzluk veya gündüz aşırı uykulu olma gibi uyku bozuklukları bildiren kişilerin, bunamaya mârûz kalma risklerinin daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Alzheimer hastalığı olan kişilerin beyinlerinde daha yüksek miktarda beta-amiloid bulunduğu zaten çok öncelerden tespit edilmişken, uyku süreleri 4,5 saatten az olan kişilerde de beta amiloid seviyesinin yüksek çıkması bir anda dikkatleri uyku süresi üzerine çekmiştir.
Ancak araştırmacılar henüz, uyku eksikliğinin neden zihnî gerileme ile bağlantılı olduğunu kesin olarak bilemiyorlar. Bu konudaki tahminlerden birisi, uykunun gün boyunca beynimizde biriken zararlı proteinlerin temizlemesine yardımcı olduğudur. Beta-amiloid ve tau gibi bu proteinlerin bazılarının bunamaya sebep olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden uykuya müdahale etmek, beynimizin bunlardan kurtulma kabiliyetini bozabilir. Deneylerden elde edilen deliller de bunu desteklemektedir. Sadece bir gecelik uykusuzluğun bile sağlıklı insanların beynindeki beta-amiloid seviyelerini geçici olarak artırdığı gösterilmiştir.
Fazla Uykunun Zararı
Peki, aşırı uykunun zihnî gerileme ile nasıl bir münasebeti olabilir? Bu konudaki işleyiş ve mekanizma henüz çok açık olarak netleşmemiştir. Önceki çalışmalarda aşırı uyku ile zihin performansı arasında bir bağlantı bulunmuş, fakat bu bilgiler, katılımcıların gece ne kadar uyuduklarını bildirmelerine dayandığı için pek güvenilmiyordu. Bu yeni çalışmada ise uyku süresini ve kalitesini net ölçen EEG cihazı önemli bir eksikliği gidermiştir.
Bu çalışmanın sonunda, şaşırtıcı olarak optimal uyku süresinin, önceki çalışmalarda söylenilenin aksine, sekiz saatten çok kısa olduğu, bünyeye ve kiloya göre 4,5–6,5 saatlik bir uykunun yeterli olduğu söylenmektedir. En önemlisi, 6,5 saatten fazla uyumanın zamanla zihin fonksiyonlarında gerilemeye sebep olabileceği gündeme gelmiştir.
Uyku Kalitesi
Bunama gelişmesi riski söz konusu olduğunda, önemli olan uykunun uzunluğu değil, kalitesi olabilir. Çalışmaya göre, EEG grafiğinde yavaş sinyallerin göründüğü, uykunun en “derin” hâli olarak bilinen, aynı zamanda beyni tamir edici olan, uyanmanın en zor olduğu yavaş dalga safhası (bu dönemde uyandırılan kişi uyku sersemi olur) yaşanmamışsa zihnî bozulma tetiklenmektedir. Kısacası uzun uyku değil, yavaş dalga safhasının yaşandığı, beynin ve hücrelerin tamir edildiği kısa uyku faydalıdır.
Bu çalışmadaki zorluk, uyku süreleri sadece belli birkaç yıl takip edilen ve 6,5 saatten fazla uyuyan kişilerin zihnî gerilikler gösterdiklerinde, acaba bunlar önceden mârûz kaldıkları başka şartlar sebebiyle (kötü beslenme, uyuşturucu, sigara kullanma, fizikî aktivite eksikliği vs.) bunamaya daha önceden başlamış olabilirler mi sorusunun cevabıdır. Bütün bu faktörler birlikte değerlendirildiğinde, daha uzun uykunun neden zihnî gerileme ile bağlantılı olduğu açıklanabilir.
Genetik yatkınlık gibi bazı faktörler önlenebilir olmasa da bunamaya mârûz kalmamak için iyi bir gece uykusu almanın yanı sıra, egzersiz yapmak ve sağlıklı beslenmek gibi yapabileceğimiz birçok şey vardır. Ancak bu çalışmaya göre, sekiz saatlik uyku süresinden vazgeçmek ve her gece 4,5 ila 6,5 saat arasında bir uyku süresinin yeterli olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Nöroloji profesörü David Holtzman da “Sadece toplam uykunun aksine, uyku kalitesinin anahtar rol olabileceğini” söylemektedir.
Fıtrî Uyku veya “Tatlı Nokta”
Hayattaki diğer pek çok güzel şey gibi, uykuda da ölçülü olmak en iyisidir. Makalenin birinci yazarı Brendan Lucey’e göre, “Kısa ve uzun uyku süreleri, belki de yetersiz uyku veya kötü uyku kalitesi, zihnî performansın kötüleşmesine sebep olmaktadır, elde ettiğimiz bilgilere göre, istikrarlı ve iyi bir zihnî performans için gerekli toplam uyku süresi için, ne az ne de çok olmayan, ortada bir aralık veya ‘tatlı nokta’ bulunmaktadır ve uykuda bu noktayı yakalamak önemlidir.”[6] Bütün bu bilgilerden sonra Lucey, her kişinin uyku ihtiyacının kendisine has olduğunu, kısa veya uzun uyusa bile beyninin dinlenmiş olduğunu hissederek uyanan kişilerin, alışkanlıklarını değiştirmeye mecbur hissetmemeleri gerektiğini, ancak iyi uyuyamayanların, uyku problemlerinin büyük çoğunlukla tedavi edilebileceğinin farkında olmalarını söylemektedir. Ancak oldukça sırlı bir süreç olan uyku konusunda, Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde, daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu da anlaşılmaktadır.
*Tau proteini, hücre iskeletini teşkil eden minik tüpçüklerin düzenlenmesinde rol oynayan bir protein olup yapısına fosfor eklendiğinde iş görür. Beyin hücrelerinde, diğer hücrelere nispetle daha fazla bulunduğu için beynin işleyişinde önemli bir protein olduğu düşünülmektedir. Bilhassa yaşlılıkta yapısına gereğinden fazla fosfor eklenince fonksiyonu bozulur ve beyinde birikmeye başlar. Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklarda tau protein liflerinin nöronlar arasında bir yumak meydana getirerek işleyişi bozduğu bilinmektedir.
Dipnotlar
[1] Zümer, 39/42.
[2] Beyhakî, Şuabü’l-İman, 4/183.
[3] “Size geceyi örtü, uykuyu bir istirahat, gündüzü de dağılıp çalışma vakti kılan O’dur.” (Furkan, 25/47). “Uykunuzu dinlenme yaptık.” (Nebe, 78/9).
[4] Greg Elder, “Sleeping longer than 6.5 hours a night associated with cognitive decline according to research – what’s really going on here?” The Conversation, 5-11-2021.
[5] B.P. Lucey ve ark. “Sleep and longitudinal cognitive performance in preclinical and early symptomatic Alzheimer’s disease”, Brain, 20-10-2021;144(9): 2852–2862.
[6] T. Bhandari, “Hit the sleep ‘sweet spot’ to keep brain sharp. Too little and too much sleep linked to cognitive decline”, Washington University School of Medicine, St. Louis, 20-10-2021.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/uyku-ve-alzheimer/feed/ 0
Hak Mağlup Olur mu?https://caglayandergisi.com/2022/02/03/hak-maglup-olur-mu/
Yaklaşık bir asır önce Bediüzzaman Hazretlerine şu mealde bir soru sorulur: Madem “Hak daima üstündür ve ona galip gelinemez.”[1] doğru bir sözdür, niçin Müslümanlar mağlup hâldedir? Niçin kuvvetli olanlar, haklı olanlara galiptir?
Üstad Hazretleri cevap olarak dört noktaya dikkat çeker:[2]
Birinci noktada, hak ve bâtıl hedef ve vesileler üzerinde durur. Hak; doğruluk, gerçeklik, kesin bilgi, yaratılış kanunlarına uygunluk, adalet ve liyakat gibi anlamlara gelirken bâtıl da bunun zıddı olarak, yalan, fıtrata aykırılık, safsata, abes ve hurafe anlamlarına tekabül eder.
Her faaliyetin hedef ve vesileleri vardır. Hedef, ulaşılmak istenilen sonuç, vesileler de bu sonuca götüren vasıta, süreç ve protokollerdir.
Bu durumda dört ihtimal akla gelir:
Hedef haktır, vesileler de haktır.
Hedef bâtıldır, vesileler de bâtıldır.
Hedef haktır, ancak vesileler bâtıl olabilir.
Hedef bâtıldır, ancak vesileler hak olabilir.
Hedef ve vesilenin hak olması ideal bir keyfiyettir. Hedef ve vesilenin bâtıl olması ise fazla söz gerektirmeyen bir melanettir.
Şimdi diğer iki ihtimal üzerinde duralım:
Bir hedef hak olunca, vesileler de otomatik olarak hak olmaz. Hedefin hak olması yeterli değildir. Akleden kalb yardımıyla tercih gücünü kullanarak hak vesilelere riayet de gereklidir. Mesela insanlara faydalı olacak bir yardım kuruluşu kurmak; hak ve lüzumlu bir hedeftir, salih ve hayırlı bir maksattır. Ancak böyle bir vakfın kurulması ve faaliyetlerine istikrarlı bir şekilde devam etmesi için çok sayıda hak vesilenin yerine getirilmesine ihtiyaç vardır. Projelerin kapsamına göre kalite, zaman ve maliyet optimizasyonun yapılması, bilgi ve nakit akışının yönetimi, entelektüel sermayenin yerinde kullanımı, mizaca ve yetkinliğe uygun istihdam, hukukî şartlara riayet, müşterek vizyon için adanmışlık ruhunun beslenmesi ve güven sermayesinin artırılması bunlardan bir kısmıdır.
Öte yandan, bir hedefin bâtıl olması, vesilelerinin de bâtıl olmasını gerektirmez. Bâtıl bir hedefe, hak vesilelerle ulaşılabilir. Sözgelimi, kamu yararını umursamadan acımasız bir rekabetle kâr maksimizasyonunu hedefleyen bir kuruluş, profesyonel vesileler kullanabilir, piyasa şartları ve müşteri memnuniyetine göre gerekli sebepleri yerine getirebilir ve böylelikle bâtıl da olsa hedefine ulaşabilir. Bu arada vesileler genellikle hak olsa bile, hedef bâtıl olduğu için yetkiyi kötüye kullanma, istismar ve yolsuzluk da kaçınılmazdır. Bu tür bir aldatıcı başarı veya “galibiyet” sürdürülebilir değildir. Ancak bu durumda bile hak vesileler, bâtıl vesilelere galip gelmiş olur. Vesilesiz hedefler, temenniden öteye geçemez. Gayret ve himmet olmadan, boş umutlarla yol alınmaz.
Peki, vesileleri ihmal etmemek için ne gereklidir? Vesileler, belirli hedefler için vasıta olarak takdir edilen belirli sebeplerdir. Vesilelere vâkıf olmak, “iktiran”a vakıf olmaktır. Yani hangi sebeplerin hangi sonuçlarla birlikte yaratıldıklarını keşfetmektir. Vesileleri bilmek, Sünnetullah’ı bilmektir. Bu da ilim, tecrübe, meleke, uzmanlık ve hikmet gibi vasıfları gerektirir. İlim dairesi genişledikçe riayet edilecek sebeplerin dairesi de genişler. İnsan bilmediği vesileyi yerine getiremez. Vesilelerde uzmanlaşmak zor, hedeflerde temennide bulunmak kolaydır. Becerikli olmak, iyi niyetli olmaktan daha fazla himmet gerektirir. Neticede becerikli kötü niyetliler, beceriksiz iyi niyetlilere galip gelir. Aslında galip gelen, bâtıl bir vasıf olan kötü niyet değil, hak bir keyfiyet olan maharettir.
Üstad Bediüzzaman, ikinci noktada “isimler” ve “sıfatlar” üzerinde durur. Bir kişinin isminin Müslüman olması, otomatik olarak bütün sıfatlarının da Müslüman olmasını gerektirmez. Dürüstlük; İslamî bir sıfattır, Allah ahlakını yansıtır, haktır, doğrudur, vicdanîdir ve insan olmanın gereğidir. Ancak şeytan, nefis ve benliğin, insanı dürüstlükten ve diğer hak sıfatlardan mahrum etmesi her zaman muhtemeldir.
Müslüman olmayan bir insanın da bütün sıfatlarının bâtıl olması gerekmez. Bir gayrimüslim, pekâlâ dürüst olabilir. Demek ki ortada bir mağlubiyet söz konusuysa, bunun sebeplerinden biri, isimleri Müslüman olanların bâtıl sıfatlarıdır. Zaten sıfatsız isim, sahte isimdir.
Hedefi ve niyeti hak olan, ahlaklı ve faziletli kişiler salih, vesileleri hak olan, meleke ve uzmanlık sahibi kişiler ise mâhirdir. Dünyevî işlerde, maharet (ustalık) veya salahate (erdemli ve ahlaklı olma) öncelik vermek gerektiğinde, maharet tercih edilir. Aracımız arızalandığında, mahareti olmayan salih bir çırağa değil, salih olmasa da mâhir bir ustaya müracaat ederiz. Elbette hem salih hem de mâhir olan bir usta, tercih edilmeye daha layıktır.
Bu arada Üstad hayat hakikatine dikkat çeker. Rabbimiz hayatı ihsan eder ve canlıların hayatının devam etmesi için gerekli sebepleri yaratır. Hayatın Rahman nezdinde sırlı bir kıymeti olduğu için, sonsuz merhameti ve şefkatiyle, hayat sahibi her yaratılmışa aynı kanunlarını uygular. Havasından, suyundan, türlü türlü nimetlerinden her canlıyı istifade ettirir. Dünyevî hayatta, bir insanın sırf ismi gayrimüslim olduğu için hayatı sekteye uğramaz veya son bulmaz. Rabbimizin sonsuz rahmeti, adaleti ve hikmeti buna müsaade etmez.
Üçüncü noktada, iki türlü ilahî kanuna dikkat çekilir. Birinci tür kanunlar, Allah’ın kudret ve irade sıfatlarından kaynaklanan yaratılış kanunlarıdır. Allah (celle celâluhu), kâinatta belli sınırlar, ölçüler ve münasebetler takdir eder. Sonsuz ilmiyle belirlediği kader kalıplarına göre zerreleri yaratıp sevk ederek maddî âlemi, zaman sayfasına, kudret kalemiyle silsile hâlinde yazar. Her nesne ve vakıayı, bütün keyfiyeti ve etkileşimleriyle vücuda getirir. Mesela yerçekimi, O’nun iradesi ve emriyle bir kanun olarak tezahür eder. Nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve zayıf kuvvet de yine Rabbimiz tarafından sınırları ve ölçüleri tayin edilmiş kanunlardır. “Bilimsel kanun” veya “tabiat kanunları” denilen şeyler, aslında Sünnetullah’tır, mahiyetlerini tam olarak kavramamız mümkün olmayan İlahî emirler ve kanunlardır. O emrettiği için taş serttir, ateş yakar. Yoksa taş kendi başına sert olamaz, ateş tesadüfen yakamaz. “Sert ol!” emrine itaat eden taşlar, köklerin karşısında aldıkları ikinci bir İlahî emirle mukavemetlerini yitirir. Yeşil ve ince yapraklar, “Yak!” emrine itaat eden güneş ışınlarından, farklı bir emirle muhafaza edilir. Yaratılış kanunları doğrudan O’nun emrine bağlıdır. Zaten emirsiz kanun olmaz. Ruh da yerçekimi gibi bir kanun-u emrîdir.
İkinci tür kanunlar, kelam sıfatından neşet eden ve dinin ruhunu ikame eden vahyî ve kitabî kanunlardır. Semavî Suhuf ve Kitaplardaki emir ve yasaklar, insanların ebedî saadeti için rehberlik yapan ve Allah ahlakını yansıtan düsturlardır.
Demek ki kanunlar sadece Kur’ân-ı Kerim’de yer almaz, kâinatta da uyulması gereken kanunlar mevcuttur. Kitabullah ve Sünnet’teki emirlere uyan veya uymayanlar genellikle âhirette mükâfat veya ceza görürken Sünnetullah’a veya Âdetullah’a, yani yaratılış kanunlarına uyanlar veya isyan edenler de umumiyetle bu dünyada hak ettikleri karşılığı alırlar. Takva, bu iki farklı kanuna da saygılı olmaktır.[3]
Fıtrat kanunları ve küllî kaideler evrenseldir. Her zaman, her yerde ve herkes için geçerlidir ve vicdana hitap ettikleri için lüzumları âşikârdır. Sabreden, zafere ulaşır. Atâlete düşen de sefaleti hak eder. Sabredenin gayrimüslim olması, atâlete düşenin de Müslüman olması, kaçınılmaz sonucu değiştirmez.
Bazen bir meselede, kelam ve kudretten gelen iki farklı kanuna bir arada riayet edilir. Kıble tayininde cep telefonundaki bir uygulamayı kullanmak buna bir misaldir.
Maddî sebepler söz konusu olduğunda insan, diliyle “bismillah” diyerek uçamaz. Yaratılış kanunlarını keşfedip Allah’ın muradına ve takdirine hürmet ederek, Sünnetullah’a uygun hareket ederek ve fiili dua yaparak, yani malzeme, aerodinamik, elektronik ve yazılım gibi alanlarda uzmanlaşarak uçmak mümkündür. Allah insanı sınayabilir, ancak insan Allah’ı imtihan edemez. Yaratılış kanunlarına uymayıp Allah’tan sonuç beklemek, O’na karşı saygısızlıktır. Ayrıca sebeplere riayet ettikten sonra, sonuçları “garantilemek” de mümkün değildir. Basit bir kesb anlamında gayret bizdendir, ama muvaffakiyet değil. Allah, sonsuz hikmetiyle dileği gibi yaratır. Hikmetine hürmet eden ve süflî beklentilere girmeyenlere semereler ihsan etmek de O’na (celle celâluhu) yakışır.
Üstad Bediüzzaman’ın üstünde durduğu dördüncü nokta ise şudur: Bir hak, potansiyel olarak kalmış olabilir; güçsüz ve layık olduğu mertebeden uzak bir hâlde bulunabilir. Posalar yüzünden saflığı fark edilmeyebilir. İşte böyle bir durumda kader, hakkı yeniden intizamlı, parlak ve saf kılmak için bâtılı ona musallat eder. Böylelikle hakkın kıymeti fark edilir, âdeta hakkın şahs-ı manevîsi silkinir, tortularından kurtulur ve durulaşır.
Maddî âlemde hedefleri yanında vesileleri hak olan, enfüste isimler yanında hakikî sıfatlar taşıyan, afakî ve enfüsî sistem ve süreçleri takdir ve tespit eden tekvinî ve kelamî kanunlara ehemmiyet veren ve riayet edenler, hakikatlerin tespit ve icrasında istikrarlı olanlar ve aktif sabır ve tevekkülle kadere hürmet edenler inayete mazhar olurlar.
Hakkı sönük göstermeye, hakikatleri gölgelemeye, insanları dünya ve âhiret saadetinden mahrum etmeye kimin hakkı olabilir? Şu anda bütün dünyada kudret ve kelam sıfatından gelen iki kitaptaki kanunlara uymak için ciddi gayret eden adanmışlar, hakları cilalamakla meşgul. Nanoteknolojiden uzay bilimlerine, veri biliminden dil bilimine, hukuktan siyer felsefesine, tasarımdan sanata kadar her alanda hakikatleri keşfeden, uygulayan, billurlaştıran ve dalga dalga yayan bu Sünnetullah mütehassıslarına, salih mâhirlere ne kadar çok ihtiyacımız var! Bu ihtiyacın karşılanması ve bunun kuru bir temenni olarak kalmaması için himmet ve gayret eden herkes muhabbete, iltifata ve teşvike layıktır.
Dipnotlar
[1] Buhârî, Cenâiz, 79; Et-Taberânî, El-Mu’cemü’l-Evsat, 6/128.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 792–793. (Lemaât’ın telif tarihi: 1921).
[3] M. Fethullah Gülen, Gurbet Ufukları (Kırık Testi-3), “Takvanın İki Buudu”, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 152.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/hak-maglup-olur-mu/feed/ 0
Tolstoy ve İtiraflarıhttps://caglayandergisi.com/2022/02/03/tolstoy-ve-itiraflari/
Tolstoy, İtiraflarım adlı eserinde nakleder:
“Çölde bir yolcuya vahşi bir hayvan saldırır. Seyyah, vahşi hayvandan kurtulmak için koşmaya başlar. Korkudan kendisini susuz bir kuyuya atar. Kuyunun kenarında taşlar arasından fışkıran dallara can havli ile tutunur. Tam o esnada kuyunun dibinde ağzını açmış, kendisini bekleyen dev bir ejderha görür. Kolları vücudunu taşıyamaz, yorulmaya başlar, daha fazla dayanamayıp aşağı düşeceğini anlar. O sırada siyah ve beyaz iki farenin asılı kaldığı dalı biteviye kemirdiğini fark eder. Dalın bir süre sonra kopacağını düşünür. Çaresizlik içerisinde sağa sola bakarken dalın yapraklarından damlayan bal dikkatini çeker. Dilini uzatır ve balı yalamaya başlar.”
Tolstoy’un hikâyeye yaklaşımı ve çıkardığı ders manidardır:
“İşte benim hâlim de aynı bu yolcunun durumu gibidir. Ölüm ejderhası beni beklerken, ölümden kurtuluşumun olmadığını bildiğim hâlde ümitle hayatın dallarına sarılıyorum. Ama bu azaba niçin düştüğümü bir türlü anlayamıyorum. O güne kadar ağzımı tatlandıran balı yiyorum, fakat o leziz yiyecek artık bana hiç lezzet vermiyor. Yukarıda vahşi hayvan, aşağıda ejderha, sürekli tutunduğum dalı kemiren farelerden bir an olsun gözümü ayıramıyorum. Üstelik bu masal değil hayatın ta kendisi. Bu aksinin ispatlanamayacağı herkesin algılayabileceği bir gerçektir.”[1]
Dünya edebiyatına nadide eserler kazandıran Tolstoy (1828–1910), hâlet-i ruhiyesini, hikmetâmiz ve etkileyici bu güzel hikâye ile tasvir eder. Üstad Bediüzzaman’ın anlattığı, Suhuf-u İbrahim’de aslı bulunan[2] hikâyeyi[3] Tolstoy, Arap kaynaklarından iktibas eder ve öykünün kahramanı ile kendisini aynîleştirir. Tolstoy’un anlattığı mesel, farkında olsak da olmasak da aslında can taşıyan her faninin dünya hâlinden başka bir şey değildir. Onun, dünyanın bir gölge misali fani olduğunu derinden idrak etmesi ve her an ölüme bir adım daha yaklaştığını hissetmesi, kim bilir, belki de ta küçük yaşlarından itibaren yaşadığı hadiselerdendir.
Tolstoy varlıklı ve kültürlü bir ailede dünyaya gelir; iki yaşındayken annesini kaybeder. Annesinin yüzünü hatırlayamayan Tolstoy, onu muhayyilesinde mitolojik bir varlığa dönüştürür. Üzüntülü hâllerini hayalinde canlandırdığı annesi ile paylaşır, içini ona döker. Her yerde annesinin hayaliyle gezer, teselli bulur.[4] Dokuz yaşına geldiğinde de babası vefat eder, yakınları tarafından büyütülür.[5]
Eğitimini yakınları üzerine alır. 16 yaşında Kazan Üniversitesi, Şarkiyat Fakültesi Arap-Türk Edebiyatı Bölümüne kaydolur. Genç Tolstoy’u üniversiteye meşhur Türkolog Aleksandr Kazanbek hazırlar; ona Tatarca dersleri verir. Kazanbek, genç Tolstoy’un dil öğrenme kabiliyetine hayran kalır. Tolstoy, Almanca, İngilizce, Fransızcanın yanında Latince, Yunanca, Tatarca, İbranice ve Türkçe öğrenir.[6] Fakat Üniversiteye bir türlü intibak sağlayamaz. Üniversitenin, bağımsız çalışmasına ket vurduğunu düşünür; bir türlü resmi eğitime adapte olamaz. Prosedürler onu üniversiteden soğutur ve eğitimini yarıda bırakır.[7] Daha sonra Hukuk Fakültesinde de istikrar gösteremez ve oradan da ayrılır. Ağabeyinin tesiri ile orduya katılır, Kırım Savaşında subay rütbesiyle vazife alır. Orduda da uzun soluklu kalamayan Tolstoy, Petersburg’a döner.[8] Bahsedilen dönemde Kırım ve Kafkaslarda bulunur, bu coğrafyadaki halkları yakından tanır, birçok eser kaleme alır.
Genç Tolstoy, üniversite eğitimini yarıda bıraktıktan sonra babasından miras kalan çiftliğin başına geçer, çiftliği başarı ile idare eder. Aynı zamanda kendisini edebiyata verir. Bahsedilen dönemde dünyanın en uzun romanlarından Savaş ve Barış’ı, yaklaşık yedi yılda tamamlar. Romanda soylu bir ailenin hikâyesi yanında, Rus içtimaî yapısını ve Napolyon’a karşı halkının verdiği mücadeleyi etkili bir dille anlatır. Eserde köylülerle birlikte soyluları, askerlerle beraber subayları, Çar ile Fransız imparatorunun mücadelesini, köy ve şehir hayatını geniş bir panorama içerisinde başarı ile sunar.[9] Ailede kadın ve erkek arasındaki münasebetin doğru kurulmaması durumunda toplumda düzenin bozulacağının vurgulandığı eseri Anna Karenina’yı yazarken bunalıma girer, psikolojik sıkıntılar çeker. Yer yer intiharın eşiğine gelir.[10]
Tolstoy, bunalım döneminde İncil’e yönelir, Hazreti İsa (aleyhisselâm) öğretileri ile meşgul olur. Gençlik yıllarında bir türlü cevabını bulamadığı, “Ben kimim? Dünyaya niçin geldim?” soruları tekrar depreşir. Hristiyanlığı inceler, Kiliseyi ve bazı fikirlerini eleştirir. Diriliş romanı yayımlandıktan sonra eser dünyada büyük yankı uyandırır. Eserinde otokrasiyi eski ve köhne bir sistem olarak değerlendirir. Aynı zamanda Hazreti İsa’yı (aleyhisselâm) Tanrı olarak görmeyi ve ona tapmayı Hristiyan temel prensiplerine aykırı bir fikir olarak nitelendirir. Bunun üzerine 1900 yılında Kilise tarafından aforoz edilir. Aday gösterilmesine rağmen aforoz edilmesinden dolayı kendisine Nobel Edebiyat Ödülü verilmez.[11]
Avrupa’ya birçok defa seyahat eder. Yolculuklarını anlattığı eserleri eleştirilince edebiyattan ve yazmaktan soğusa da yazmaya devam eder. Bu dönemde kaleme aldığı eserlerde toplumdaki ahlakî problemlere temas eder, maddeci toplumların insanın ahlakı üzerindeki menfi tesirini ele aldığı eseri ile dikkatleri üzerine çeker. Memleketinde açtığı okulda köylü çocuklarını devrin şartlarına uygun modern eğitim metotları ile hayata hazırlar.[12]
Tolstoy hayatının farklı dönemlerinde Müslümanlarla temas hâlindedir. Orduda vazife yaptığı yıllarda Kafkas Müslümanlarını yakından tanır. Şeyh Şamil’in mücadelesini, naibi Hacı Murat’ın şahsında ele alır ve anlatır.
Tolstoy, 93 harbinde Ruslara esir düşen Türk askerlerinin Tula’ya getirildiğini öğrenir. Çocuklarına Türk askerlerini göstermek için askerlerin tutuklu bulunduğu kampı ziyaret eder. Esir askerlere sigara ve para verir, kendileriyle sohbet eder. Askerlerin çantalarında Kur’ân-ı Kerim görünce çok etkilenir. Ziyaret dönüşünde “Ne hoş, görkemli yiğitler!” deyince Türk askerlerini Rus askerlerinin katili olarak gören çocukları, babalarının bu tavrı karşısında şaşırırlar.[13]
Bu dönemde de Müslüman ve Hristiyanlar aynı coğrafyayı paylaşırlar ve iç içedirler. Azerbaycan kökenli General İbrahim Ağa ile evli olan Rus asıllı Yelena Velikova, Tolstoy ile mektuplaşır. Bir aydın olarak Tolstoy’dan kendisine yol göstermesini talep eder. Vekilova mektubunda kendisini tanıttıktan sonra çağdaşı ve aksakal olarak gördüğü Tolstoy’a üç çocuğunun olduğunu, kimliklerine hangi dini yazmalarını tavsiye edeceğini sorar. Diğer bir mektubunda da çocuklarına telkin edecekleri dinde karar kılamadıklarını, tereddüt içinde olduklarını bildirir ve kendisinden bu konuda yardım ister. Tolstoy, Vekilova’nın mektuplarına uzun uzun cevap verir. Mektubunda, “Hristiyan öğretisini her şeyden üstün tutan ve kabul eden birisi olarak, bunu söylemek garip de olsa, İslamiyet’in şüphe götürmez bir mükemmelliğe sahip olduğu aşikârdır. İslamiyet, Hristiyanlıktan altı yüz yıl sonra insanların ihtiyaçlarına cevap verecek donanımda gelmiştir.” der. Vekilova’nın oğlu Fariz, tarihî mektupların orijinallerini 1978 yılında Moskova’da Lev Tolstoy adına açılan müzeye verir.[14]
Tolstoy, 1860 yılında Yasnaya Polyana dergisinin ekim sayısında Efendimizin (aleyhissalâtü vesselâm) hadislerinin derlendiği Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) adlı bir kitapçık yayımlar; kitapçığa önsöz ve izah yazar. Eser, Tolstoy’un direktifleri doğrultusunda kız kardeşi tarafından derlenir. Kitabın amacı köy çocuklarına diğer milletlerin inançları ve kültürleri hakkında malumat vermektir. Kitapçıkta Efendimizin (aleyhissalâtü vesselâm) hayatı hakkında bilgiler verilir.[15] Bahsedilen esere, Peygamberimizin (aleyhissalâtü vesselâm) yardımlaşma, kul hakkı, kardeşlik, toplum düzeni ve insan emeği gibi konularda irat buyurduğu hadisler seçilmiştir.
Tolstoy’un sanatı ve renkli kişiliği kadar onun sürekli arayış içerisinde olması ve yaratılış gayesini sorgulaması da dikkat çekicidir. Bir eserinde dünya yolculuğuna çıkan insanın hâlini kendisine has metaforlarla ve yazarlık refleksi ile tasvir eder. O, dünya denizinde yönünü kaybeden, hakikate gönlü bağlı olanların, çoğu zaman başkalarının da yolunu sapıtmasına sebep olabileceğini, hurafelerin, yanlış inanç ve geleneklerin insanı hakikatlerden uzaklaştırmasına vurgu yapar. Vasfettiği çetrefilli ve zorlu dünya yolculuğunda güzel olan ise dünya fikir denizinde, dev dalgaların arasından kurtulup sahil-i selamete ermesidir. İtiraflarım dediği ve eserinin son kısmında kendisine has anlatı ile ele aldığı ve tasvir ettiği hâl, aslında, tefekkür ve izan sahibi her insanın ulaşabileceği; akıl, vicdan ve hissin el ele vermesiyle saadetin kapılarını aralayacak mahiyette harikulade tespitlerdir:
“Ne zamandı bilmiyorum, beni bir sahilde kayığa oturttular ve karşı sahile yönelttiler, kürekleri elime verip tek başıma bıraktılar. Şiddetli akıntıda meçhule doğru sürükleniyordum. Gemilerdeki yolculara bakarken yönümü kaybettim. Yolcular bana başka çıkış yolu yok, diye sesleniyorlardı. Akıntıya kapıldım, sürüklendim. Parçalanmış kayıklar gördüm, dehşetle irkildim. Kurtuluş yolu göremiyordum. Geri döndüm, akıntıya karşı kürek çektim. Sonunda hakikate erdim: Sahil Allah, yön gelenek, kürekler ise bana bahşedilen özgürlük ve irade idi. Aslında bütün bunlar bana, sahil-i selamete ereyim, Allah’a kavuşayım, halas bulayım diye verilmişti. Ne yazık ki geç fark ettim.”[16]
Yazar, hayatının son döneminde ailesi ile fikir ayrılığına düşer. Ailedeki geçimsizliğin sebebi, topraklarının tamamını fakir halka dağıtmak istemesindendir. Bu konuda ailesini ikna edemez. Onların ısrarı karşısında topraklarını yasal mirasçılara bırakır. Ölmeden öce bütün kitaplarının kamuya bağışlanmasını, şatafatlı cenaze merasimi yapılmamasını, basit bir tahta tabutla, sade bir mezara defnedilmesini vasiyet eder.[17] Yakın bir dostuna, “Ben bu evde ölmeyeceğim.” diyen Tolstoy, 1910 yılında doktoru ile birlikte gizlice, yayımladığı dergiyle aynı ismi taşıyan evi Yasnaya Polyana’yı terk eder. Seyahati sırasında daha sonra Lev Tolstoy adı verilen Astopova istasyonunda zatürreden vefat eder. Ölümü sevenlerini yasa boğar.[18]
Netice
Tolstoy bir ömür boyu birbirinden güzel edebî eserler kaleme alır. Babasından büyük bir miras kalmasına ve güzide eserleriyle edebiyat dünyasında göz kamaştırıcı prestij kazanmasına rağmen, ne yazık ki aradığı huzuru bir türlü bulamaz. İtiraflarını kaleme aldığı eserinde Hristiyanların ve farklı inançtaki insanların hayatlarının kendi hayatından farklı olmadığına, onların davranışlarının kendisini cezbedecek temsilden mahrum olmasına vurgu yapar. Diğer taraftan yazar fen bilimlerinin insanın yaratılış gayesini çözemeyeceğini, ancak kendi alanı ile ilgili bazı meselelere aydınlık getirebileceğini ve bu minvalde kaideler ortaya koyabileceğini belirtirken felsefenin de insanı buhranların anaforundan kurtaramayacağını söyler. Bahsedilen alanlarda suallerine cevap bulamayan Tolstoy, Kiliseyi eleştirmesine ve din adamlarının birçok fikrine katılmamasına rağmen, kurtuluşun ve huzurun adresini Hazreti İsa’nın (aleyhisselâm) tebliğ ettiği vahyin gölgesinde bulur ve oraya sığınır.
Dipnotlar
[1] Lev Tolstoy, İtiraflarım, çev. İpek Söylemez, İstanbul: Karbon Kitaplar, 2017, s. 10.
[2] Mücahit Bilici, “Kuyudaki Adam: Tolstoy, Bediüzzaman ve Buda”, www.risalehaber.com/kuyudaki-adam-tolstoy-bediuzzaman-ve-buda-16108yy.htm
[3] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 35 ve 845.
[4] Henri Troyat, Lev Tolstoy, çev. Z. Canan Özatalay, Işık Ergüden, İstanbul: İletişim, 2010, s. 27.
[5] www.culture.ru/persons/8211/lev-tolstoy
[6] Russkiye pisateli XIX veka biobibliografiçeskiy slovar, 1996, s. 304.
[7] licey.net/ biografiya_pisatelya_ln_tolstogo.html
[8] “Lev Tolstoy”, tr.wikipedia.org/wiki/Lev_Tolstoy#Hayat%C4%B1
[9] Ludmila Smanbekova, “Tolstoy’un Ahlak Anlayışı”, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Felsefe Anabilim Dalı, 2002, s. 2.
[10] Ayla Kaşoğlu, “L. N. Tolstoy’un ‘Diriliş’ ve R. N. Güntekin’in ‘Dudaktan Kalbe’ Romanlarının Karşılaştırılması”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Batı Dilleri ve Edebiyatları Ana Bilim Dalı, Rus Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı, 1996, s. 23–24.
[11] Gülcan İnalcık, “Tolstoy’un Romanlarında Kadın Karakterler ve Kadın Sorunsalı”, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Rus Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, 2012, s. 22–23.
[12] Ludmila Smanbekova, a.g.e., s. 2.
[13] “Tolstoy Müslüman oldu mu? Neden Türkiye’ye gelmek istedi? Kaynak: Tolstoy Müslüman oldu mu? Neden Türkiye’ye gelmek istedi?”, www.risalehaber.com/tolstoy-musluman-oldu-mu-neden-turkiyeye-gelmek-istedi-351729h.htm
[14] Lev Nikolayevic Tolstoy, Hz. Muhammed, çev. Arif Aslan, İstanbul: Karakutu Yayıncılık, 2005, s. 50–54.
[15] A. İ. Şifman, “Lev Nikolayeviç Tolstoy ve Türkiye: Türk Edebiyatına Etkisi”, Rusçadan Çev.: İlyas Üstünyer, Karadeniz Araştırmaları, 2021, XVIII/69: 221.
[16] Leo Tolstoy, Confession, çev. David Patterson, New York: W. W. Norton & Company, 1983, s. 75–76.
[17] Henri Troyat, a.g.e., s. 833.
[18] Gülcan İnalcık, a.g.e., s. 25–26.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/tolstoy-ve-itiraflari/feed/ 0 Hizmet Nedir?
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/hizmet-nedir/
Hizmet, ilhamını inançtan alan, evrensel insanî değerler çerçevesinde, renk, dil, din ve ırk farklı olsa da insan olarak birlikte yaşama kültürü oluşturmayı hedefleyen ve gönüllülerden oluşan bir sivil toplum hareketidir. Bu hareket, başta eğitim olmak üzere, insanlığın ortak menfaati ve bahusus dünya barışı adına projeler geliştirmeyi hedef edinmiştir.
Hizmet eğitimle, insanlığın en büyük düşmanı olan cehaleti, kalkınma ile ataleti, meskeneti ve fakirliği, sosyal uzlaşma ile de gayz, kin, nefret ve çatışmayı ortadan kaldırarak huzur ve güven ortamını temin etmeyi hedeflemiştir.
Kaderini Hizmet’e adayan, meşru yolda yaşamanın dışında hiçbir beklentisi bulunmayan Gönüllüler Hareketi mensuplarının, Allah’ın rızasına ulaşmaktan ve O’nu hoşnut etmekten, insanlara Allah’ı tanıtıp O’nu sevdirmeden, dünyaya niçin geldiğinin farkında olmasını sağlamadan başka bir idealleri yoktur.
Hizmet Hareketi’nin en önemli faaliyet alanı eğitimdir. Toprağın bağrına atılan bir tohum gibi, ülkemizde küçük kurumlarla başlayan bu eğitim hareketi artık bütün dünyaya yayılmıştır. Hizmet okulları, insanî değerlerin canlı tutulmasına önemli katkılarda bulunmuş, İslam hakkında insanları ürküten yanlış uygulamaları düzeltmeye gayret etmiş, yüce dinimizin güzelliklerini dünyaya taşımıştır.
Hizmet Hareketi, dünyanın mutlu geleceğini sağlayacak, birbiriyle anlaşıp uzlaşacak, hayru’l-halef nesillerin ve gençliğin yetiştirilmesini esas almıştır. Kendi ülkemizde bile ciğerpare evladı hakkında güven duygusunu kaybetmiş nice ailelere ümit olmuştur.
Ülkede başlayan bu eğitim hareketi, dünyanın her tarafına dalga dalga yayılmış, kültürleri farklı milletlere ümit telkin ederek açmış olduğu kolejlerde insanlığın ortak değerlerini temsil etmiştir.
Hizmet’in en önemli özelliklerinden birisi bağımsız olmasıdır. Muvaffakiyetlerini kendi beyin sancısı ve dinamikleriyle ortaya koymuş, kimseye el açmamış, kendi insanının fedakârlıklarıyla ve Allah’ın yardımıyla başarılı çalışmalar sergilemiştir.
Hizmet Hareketi, kimsenin aleyhinde olmadan, manevî değerlerine kilitlenerek demokrasi ve hukuku öne çıkarıp yaptığı çalışmalar için bir beklenti içine girmemiştir.
Hizmet Hareketi, insanlığın, adaletin ve evrensel hukukun reddettiği her türlü zulme, kin ve nefrete karşı çıkmıştır. Demokratik bir ortamda, devletin kanun ve nizamlarına muhalefet etmeden, bulunduğu ülkedeki vatandaşların huzur, güven ve emniyetine destek vererek amme hizmeti yapan bir sivil toplum hareketi olarak istişare ile faaliyetlerini devam ettirmektedir. Bu hareketin dünyanın her tarafında itibar görmesi, eğitim yoluyla dünya barışına katkıda bulunacak nesillerin yetiştirilmesi maksat ve gayretinin bir sonucudur.
Yaratılan bütün varlıkların en mükemmeli bulunan insanın hislerine sınır konulmamıştır. Kabiliyetlerini müspet mânâda inkişaf ettirirse, insanın melekleri geride bırakacak bir donanıma sahip olduğu görülecektir. Aksi taktirde vahşî hayvanlardan daha çok tahripkâr olduğu da inkâr edilemez. Hizmet Hareketi içinde de bazı kişilerin, gönüllülük anlayışına uymayan tavır ve davranışları olabilmektedir. Bu tür şahsî hata ve kusurlar, Hizmet’e mal edilmemelidir.
Hizmet Hareketi, entelektüel faaliyetler yanında, halkın her kesimiyle, aileler, eğitim ve kültür kurumlarıyla köprüler kurmak suretiyle, dünya barışına katkıda bulunmaktadır. Bu faaliyetler, farklı ülkelerde, birlikte yaşama kültürüne ciddi katkılar sağlamıştır. Kültür Olimpiyatları, gönüllü sağlık hizmetleri ve Kimse Yok mu Derneğinin faaliyetleri buna örnektir.
Yürek hoplatıp göz yaşartan bütün bu faaliyetler, kahraman Anadolu insanının iman, ahlak, fazilet ve fedakârlık ruhundan fışkıran himmetlerinden ve kendilerini insanlık hizmetine adamış olmalarından kaynaklanmaktadır.
Maalesef ülkemizdeki idareciler, dünyanın taktir ettiği Hizmet’in kıymetini bilememiştir. Hukuku tahrip edip devlet gücünü arkalarına alarak düşmanların yapmadığı kötülükleri, bir kıskançlık uğruna, çocuk, kadın, hasta ve ihtiyar demeden acımasızca yapmış ve irtikap ettikleri bu zulüm ve tahribatla yüzbinlerce insanın zarar görmesine sebep olmuşlardır.
Hizmet’e gönül veren insanlar, samimiyet ve ihlaslarını bozmadan, birlik ruhu içinde, kardeşlik şuuruyla, engellere takılmadan, güzel ahlakı temsil eder ve devrin şartlarına göre, yumuşak bir üslup kullanarak hizmetlerini sürdürürlerse, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu hizmetler kıyamete kadar devam edecektir.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/hizmet-nedir/feed/ 0 Kâinattaki Muhteşem Temizlik
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/kainattaki-muhtesem-temizlik/
“Bu kâinat ve yeryüzü, sürekli işleyen büyük bir fabrika ve her vakit dolup boşalan bir han, bir misafirhanedir. Böyle işlek fabrikalar, hanlar, misafirhaneler; pis atıklar, enkazlar ve süprüntülerle çok kirlenip bulaşık hale gelir ve her tarafta kötü kokulu maddeler birikir. Eğer çok dikkatle bakılmaz, kirlerden arındırılmaz ve süpürülüp temizlenmezlerse içlerinde durulamaz, insan oralarda boğulur. Halbuki bu kâinat fabrikası ve yeryüzü misafirhanesi o kadar pak, temiz ve kirsizdir, bulaşık şeylerden ve kötü kokulardan öyle arınmıştır ki içinde lüzumsuz tek bir şey, faydasız tek bir madde ve rastgele bir kir bulunmaz; görünüşte bulunsa da hemen onu dönüştürecek bir makineye atılır, temizlenir.”[1]
Mikro âlemden makro âleme bütün kâinatta daimî bir hareket ve baş döndürücü bir devr-i daim olmasına rağmen, çok sistematik bir temizlik ve geri dönüşüm faaliyetinin görülmesi, düşünen insanlar için muhteşem bir tefekkür vesilesidir. Dev yıldızlardan, tek hücreli bakterilere, akbabalardan akyuvarlara kadar pek çok varlık âdeta bir temizlik görevlisi gibi çalıştırılmaktadır. Bütün bunlar, varlıkları her türlü kirden arındıran Cenab-ı Allah’ın (celle celâluhu) Kuddûs isminin yansımalarıdır.
Hem maddî hem de manevî temizliğin ne kadar önemli bir insanî ihtiyaç ve dinî bir mesuliyet olduğunu “Temizlik imanın yarısıdır.” hadis-i şerifinde görmekteyiz.[2] Ancak, 21. yüzyıl insanı; karaları, denizleri, havayı ve hatta uzayı bile kirletmiş, kendi ürettiği plastik atığın şimdiye kadar ancak %9’unu geri dönüştürebilmiştir.[3] Mevcut durum devam ederse, 2050 yılına kadar çöplüklerde Empire State Binasının 35 bin katı ağırlığında plastik atığın birikmiş olacağı tahmin edilmektedir.[4] Bütün bilgi, maharet ve teknolojisine rağmen insanoğlu, temizlik ve geri dönüşüm konusunda bu kadar âciz kalırken, insan elinin karışmadığı dönemlerde yeryüzü tertemiz bir düzen içindeydi.
Kozmik Temizlik ve Jüpiter’in Önemi
Yıldızların kendilerine takdir edilen bir hayat devresi içinde geçirdikleri safhalar, göktaşlarının gezegenler etrafında âdeta süpürülüp belli yerlerde toplanmaları, ışığın bile çekim etkisinden kaçamadığı kara deliklerin yaratılması gibi örneklerde görüldüğü gibi, bu temizlik ve düzen bütün kâinatta gerçekleşmektedir. 2016 yılında yayımlanan, 100 gökbilimcinin 7 yıl süren bir araştırmasının sonuçları, yıldızların kozmik tozu çekerek kâinatı temizlediğini göstermiştir.[5] Böylece yıldızlar bir elektrik süpürgesi gibi kozmik parçacıkları vakumlamakta ve kâinat zamanla daha temiz, galaksiler daha parlak hâle getirilmektedir.
Bilim insanlarına göre Dünya’dan hacimce 1321, kütlece 318 kez daha büyük olan Jüpiter’e, asteroitleri gezegenimizden uzak tutması için âdeta bir kalkan vazifesi verilmiştir.[6] Bu çekimden kurtulan ve çapı 10 metre kadar olan göktaşları ise sürtünme sebebiyle atmosferde eritilerek temizlenmektedir. NASA raporlarına göre, son bin yılda bu sebeple ölen bir insan kaydedilmemiş, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde büyük bir göktaşının Dünya’ya çarpması çok düşük bir ihtimal olarak hesaplanmıştır.[7] Sebepler planında, yeryüzünde hayat şartlarının olgunlaştırılması ile Jüpiter’in büyüklüğü ve konumu arasında önemli bir münasebet takdir edilmiştir.
Atmosferin Kendini Temizlemesi ve Yağmurla Yıkanan Yeryüzü
Hava kirliliği, insanın her şeye bulaşan eliyle kaynakları nasıl kötü kullandığına çok ibretlik bir misaldir. 2011 yılında yapılan bir araştırmaya göre, atmosferin temizlenme kapasitesinin önceden düşünülenden daha fazla olduğu anlaşılmıştır.[8] Hatta, COVID-19 salgını yüzünden pek çok kişinin evlerinde karantinada olması sebebiyle hava kirliliğinin azaldığı tespit edilmiştir. Nitrojen dioksit oranları ABD’de %30, Roma’da %49 azalmış, yıldızlar daha görünür hâle gelmiştir.[9]
Yeryüzündeki su buharlaşarak içindeki tortulardan arınır, sonra tonlarca suyu taşıyabilen bulutlarda depolanır, ihtiyaç olduğunda yağmurla beraber havada asılı bulunan toz parçacıklarını da süpürerek indirilir ve yeryüzü temizlettirilir. Daha sonra toprağın farklı katmanlarından süzülerek filtrelenir, saflaşır ve içebileceğimiz kalitede, yeraltı suyu olarak insanoğlunun istifadesine sunulur.
Evrensel Çözücü Su
Suyun pek çok mucizevî özelliğinin yanında, onu diğer sıvılardan ayıran bir hususiyet, içinde pek çok maddenin kolayca çözülebilmesidir. Bu sebeple su, bilim literatüründe “evrensel çözücü” olarak nitelendirilir. Su molekülü, pozitif hidrojen iyonunun (H+), negatif hidroksit (OH–) iyonuna bağlanmasıyla yaratıldığından polar (iki kutuplu) bir kimyevî yapıya sahiptir. Bu yapı sayesinde su, çok farklı moleküller tarafından çekilebilir. Bu vesileyle kendisine tutunan mineraller ve gıda molekülleri gibi kimyevî maddeleri beraberinde taşır,[10] dolayısıyla suya hem temizleyicilik hem de nakliyecilik yaptırılır. Vücudumuzdaki hücreler için gerekli olan moleküllerin çözünmesi sağlanır. Böbreklerimizle mükemmel bir uyum oluşturarak metabolik faaliyetler sonucu ortaya çıkan atık maddelerin boşaltım organlarına taşınması ve vücuttan tahliyesi gibi bir vazife yerine getirilir.
Geri Dönüşüm Kahramanı Bakteriler
Çernobil’de radyasyondan beslenen mantarlar, zehirli ağır metalleri toplayan solucanlar ve denize sızan petrolü parçalayan bakteriler, tabiattaki temizlik görevlilerinden sadece bazılarıdır. Bilhassa bakteriler, yeryüzündeki geri dönüşüm kahramanlarıdır. Karbon, azot, kükürt ve fosforun dolaşımının sağlanması, bu elementlerin bitkilerin ve hayvanların tekrar kullanabilecekleri hâle dönüştürülmesi bakteriler vasıtasıyla sağlanır. Kendilerine verilen bu tasfiye ve filtre görevi sayesinde ölü organizmalar parçalanır ve azot elementi amonyak olarak toprağa, denitrifikasyon (nitrat solunumu) yoluyla da atmosfere geri kazandırılır.[11]
Bildiğimiz canlı türlerinin dörtte üçünden fazlasını teşkil eden bakteriler, bu temizlik, ayrıştırma ve geri dönüşüm vazifesini milyonlarca yıldır kusursuz icra etmektedir. Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği gibi, “Eğer o sürekli temizleme, süpürme ve dikkatli bakım olmasaydı, yeryüzünde sadece bir senede yüz binlerce cins hayvan boğulurdu.”[12] Mesela, bir karasinekten çoğalan neslin beş ay sonra bıraktığı yumurta sayısı beş trilyonu geçmektedir. Başka bir ifadeyle, bir gramın %1’i ağırlığındaki bir sineğin devamı olan nesillerden 80 bin ton ağırlığında bir sinek ordusu meydana gelir.[13] Binlerce böcek nev’inden sadece karasineklerin cenazesi ortada kalsaydı, yeryüzü yaşanmaz bir hâle gelirdi.
Temizlik İşçisi Akbabalar
Bu kutsî temizlik emrini dinleyen hayvanlardan biri de akbabalardır. Bir hesaplamaya göre, ömrü boyunca tek bir akbaba, yaklaşık 11.600 dolar değerinde atık imha hizmeti sunmaktadır. Asya kıtasındaki akbabalarının sayılarının azalması yüzünden, Hindistan’ın vahşi köpek nüfusu 5,5 milyon artmış, kuduz hastalığı yayılmış ve yaklaşık 47.300 insan ölmüştür.[14]
Vücudumuzdaki Temizlik Fabrikaları
İnsan vücudunda da sürekli devam eden bir temizlik ve tamir faaliyeti vardır. Her nefes alışverişimiz, kalbimizin her atışı, bu biyolojik ve kimyevî temizlik faaliyetinin bir parçasıdır. Bir akyuvarın bakterilerin peşinden giderek kanı nasıl temizlediğinin mikroskop altında çekilen görüntüsü,[15] avını sabırla takip eden bir avcıya benzemektedir. Gözyaşımız bir dizi patojenik (hastalık yapıcı) organizmayı doğrudan öldürebilen antimikrobiyal molekül ihtiva etmektedir.[16] Derimizin altında dolaşan makrofajlar, hasarlı hücreleri ve bakterileri toplayan çöp kamyonları gibidir.[17] Vücudumuzdaki bu ve benzeri pek çok sistem, Kuddûs isminin akılları hayrette bırakan tecellilerindendir.
Baktığımız her yerde apaçık gösterilen bu harikulâde temizlik fiilini, adı geçen varlıklardaki atomların, sınırsız bir ilimle ve şuurla gerçekleştirdiklerini iddia etmek; aklın, ilmin ve mantığın kabul edebileceği bir şey değildir. Kâinattaki bu muhteşem temizlik faaliyeti, “Cenâb-ı Hakk’ın Kuddûs ismi gibi bir İsm-i Âzam’ının, kâinatın geniş dairesinde görünen büyük bir cilvesidir; doğrudan doğruya O’nun varlığını ve birliğini, esmâ-yı hüsnasıyla beraber, geniş daireleri gören keskin gözlere Güneş gibi gösterir.”[18] Aklın şüphelerden arınması ve kalbin iman nuruyla parlaması, bu temizlik prensibinin insandaki manevî tezahürüdür.
Dipnotlar
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Otuzuncu Lem’a, Birinci Nükte, İstanbul: Ufuk Yayınları, 2014.
[2] Müslim, Tahâret, 1.
[3] Avrupa Uzay Ajansı (ESA), 2017, “Dealing with space debris”, youtu.be/eYVsVRgiS0w
[4] Laura Parker, “Here is how much plastic trash is littering the Earth”, National Geographic, 2018, www.nationalgeographic.com/science/article/plastic-produced-recycling-waste-ocean-trash-debris-environment
[5] Sky News, “Stars Hoover Up Cosmic Dust To Clean Universe”, 2016, news.sky.com/story/stars-hoover-up-cosmic-dust-to-clean-universe-10333797
[6] “NASA’s Mission Juno. Why study Jupiter?” www.missionjuno.swri.edu/origin?show=hs_origin_story_jupiters-influence
[7] “The Probability of Collisions with Earth”, www2.jpl.nasa.gov/sl9/back2.html
[8] “Atmosphere’s self-cleaning capacity surprisingly stable.” ScienceDaily, National Oceanic and Atmospheric Administration, www.sciencedaily.com/releases/2011/01/110106145434.htm
[9] S. Borenstein, “As People Stay Home, Earth Turns Wilder and Cleaner”, APNews, 2020.
apnews.com/article/environment-ma-state-wire-united-states-il-state-wire-az-state-wire-726ff63bb43bdca65e41625b1e223040
[10] “Su”, tr.wikipedia.org/wiki/Su
[11] “Bacterial World”, Museum of Natural History, University of Oxford, 2018, www.oum.ox.ac.uk/bacterialworld/
[12] Nursî, a.g.e.
[13] “Karasinek,” tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Karasinek&oldid=26478227
[14] J. Law, “Why We Need Birds (far more than they need us)”, 2019, www.birdlife.org/news/2019/01/04/why-we-need-birds-far-more-than-they-need-us/
[15] David Rogers, “Neutrophil Chasing Staphylococcus Aureus”, Vanderbilt University, www.youtube.com/watch?v=HToFRGVNap8&ab_channel=Cleu
[16] A. M. McDermott, “Antimicrobial Compounds in Tears. Experimental eye research,” 2013, 117, 53–61. doi.org/10.1016/j.exer.2013.07.014
[17] Repp Kimberly, “Ah: Vücut Savunması ve Onarımı”, çev. Elif Küçük, ASU – Ask A Biologist, 19-8-2019, askabiologist.asu.edu/%C4%B0ncinmi%C5%9F-Organlar%C4%B1-Onarmak
[18] Nursî, a.g.e., s. 307.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/kainattaki-muhtesem-temizlik/feed/ 0 Dikkat Duygusu ve İtkan
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/dikkat-duygusu-ve-itkan/
Mesleği öğretmenlik olan bir baba, evlerinin salonunda, 10. sınıfa giden oğlunun matematik ve 6. sınıf öğrencisi kızının coğrafya derslerine yardımcı oluyordu. Bu arada anne, bahçeyi düzenliyordu. Baba oğluna dikkat kesildiği esnada, kızı okuduğu bazı şeyleri anlamakta zorlandığını ifade etti. O anda anne içeri gelerek eşine, bahçeyle ilgili bir malzemeye ihtiyaç duyduğunu söyledi. Aynı anda üç farklı konuyla karşılaşan baba, o an yapılması gereken şeyi yaptı; işleri sıraya koyarak bitirdi.
Günlük hayatta sık sık karşılaştığımız bu durum, kognitif (idrakî) psikolojinin bir konusu olan “dikkat” ile alakadardır. Zihnî faaliyetlerimizi araştıran kognitif psikoloji; düşünme, hatırlama, problem çözme ve hayal etme gibi süreçler ve yetenekler üzerinde yoğunlaşan bir disiplindir.[1]
Dikkat duygusu; bilgi edinme, yapılan bir işe yoğunlaşma, eşya ve hadiseleri anlamlandırma gibi zihnî işlemlerimizde önemli bir yere sahiptir. Dikkat; bilgi edinme sürecinde, gerekli bilgilerin zamanında ve yeterince ortaya çıkarılıp gereksiz bilgilerin engellemesi demektir.[2] Bu süreçte, zihnin ve hafızanın lüzumsuz bilgilerden muhafaza edildiği söylenebilir.
Dikkatin “odaklanmış” ve “bölünmüş” dikkat diye adlandırılan iki yönü vardır. Birden fazla bilgi kaynağına dikkat edildikten sonra edinilen kusurlu bilgi, bölünmüş dikkatin neticesidir. Bu durum, zihnin; konsantrasyon gerektiren birden fazla şeye aynı anda mârûz kalması sonucunda meydana gelir. Sözgelimi aynı anda iki farklı konu hakkında görüşlerimiz istendiğinde, aynı anda her ikisinin de hakkını vererek bunu yapamayız.[3]
Bir araştırmada, katılımcılara iki video kaydı aynı anda gösterilir. İlk videoda, birbirlerinin ellerine vurmaya çalıştıkları bir oyun oynayan iki insan vardır. İkincisinde üç kişi basketbol oynamaktadır. Katılımcılara oyunlardan birini takip etmeleri söylendiğinde, bir sorun görülmemektedir. Ancak her iki oyunu aynı anda takip etmeleri neredeyse imkânsız olmaktadır.[4]
Sadece bir konuya yoğunlaşıp başka konuları hariç tutmaya, “odaklanmış dikkat” adı verilir.[5] Bu yolla edinilen bilgi veya yapılan bir iş daha sağlıklıdır, zira adından da anlaşılacağı üzere, dikkatimiz tek bir hedefe odaklanmıştır.
İnsanların kemâle ermesi için gönderilen âyetlerde ve Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sünnet-i Seniyyesinde yer alan talim ve terbiye metotlarında da insana ihsan edilen dikkat yeteneğinin önemli rolünü fark ederiz.
İslam’da tedricilik önemli bir yere sahiptir. Kavramın özünde, bir şeyin maslahat ve faydalarına binaen ceste ceste, yavaş yavaş, sırası geldikçe icra edilmesi şeklinde bir mânâ yatar. Nitekim Yâsîn Sûresinde (36/5), tedricen indirme mânâsına gelen “tenzil” tabiri kullanılır.[6] 23 senede indirilen Kur’ân-ı Kerim, ilahî ahlak gereği, muhataplarının ruh hâllerine göre, hükümlerini tam yerinde ve zamanında, hikmetle beyan eder (alkolün yasaklanmasındaki safhalar gibi).
Hayatını vahyî düsturlar çerçevesinde tanzim eden Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sünnet-i Seniyyesinde de bir düzen görürüz. Günlük işlerinde, geceleyin yaptıklarında ve ibadetlerinde bir tertip fark ederiz. Mesela Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ebû Bekir’i (radıyallâhu anh) her gün aynı saatlerde, bir sabah, bir de akşam vakti olmak üzere iki defa ziyaret ettiği rivayet edilir.[7] Gece işlerinde de bir sıra gözeten Nebiler Serveri (aleyhissalâtü vesselâm), bir kısmını Allah’a (celle celâluhu), bir bölümü ehline, arta kalan zaman dilimini ise kendisine tahsis etmiştir.[8] Bu sıralı fiillerini, istisnalar haricinde hiç terk etmemiştir.
“Dikkat” konusunu, itkan hadis-i şerifi ile de ele almak mümkündür. “İtkan”; bir iş, fiil veya ameli sağlam ve kusursuz bir şekilde yerine getirme demektir. Bunun için bir kişinin yaptığı işe odaklanması gerekir. Farklı bir ifadeyle, itkanın odaklanmış dikkat ile sıkı bir münasebeti vardır. Bir işi pürüzsüz yapmak, o işe kendini vermeye, an itibariyle odaklanmış dikkatimizi, farklı yönlerden gelen sinyallere kapatmaya bağlıdır. Bundan dolayı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Allah, yaptığı işi itkan üzere yapan insanı sever.”[9] buyurmaktadır. İmam-ı Gazali, eserlerini nasıl bir çalışma tarzıyla telif ettiğine dair bir soruya şu cevabı verir: “Bir zamanda, yalnız bir mesele üzerinde çalıştım.”[10]
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise, bu mevzuda “teakub” ve “nöbet” mefhumlarına dikkat çeker. Teakub, odaklanmış dikkatte olduğu gibi, yapılacak işleri, öğrenilecek bilgileri sıraya alarak takip etme mânâsına gelir. Üstad Bediüzzaman; insanın dinlemesi, konuşması ve düşünmesinin cüz’î (spesifik) olduğu için, sadece bir parçaya odaklanabildiği gibi, himmetinin de cüz’î olduğuna dikkat çeker. Eşya ve hadiselerle meşgul olmasının, ancak nöbetleşe gerçekleşebileceğini söyler.[11]
Sonuç olarak, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) günlük işlerinde gözettiği sıra ve âhenk, itkan mefhumu ve âyetlerdeki tedricilik prensibi; dikkat yeteneğimizin gelişmesinde, bize rehberlik yapacak çok mühim düsturlardır. Bütün bu nebevî ve vahyî uygulamalar ve hakikatler; yapacağımız fiil ve amellerde sırayı gözetme, onları sistematik olarak ele alma, itkan düşüncesiyle noksansız bir tarzda yerine getirme gibi hususlara odaklanmamız gerektiği ikazında bulunuyor olabilir.
Dipnotlar:
[1] Richard J. Gerrig ve Philip Z. Zimbardo, Psikolojiye Giriş: Psikoloji ve Yaşam, çev. Dr. Öğr. Gamze Sart, Ankara: Nobel Akademi Yayıncılık, 2020, s. 11.
[2] Edward E. Smith ve Stephen M. Kosslyn, Bilişsel Psikoloji: Zihin ve Beyin, çev. Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Şahin, Ankara: Nobel Akademi Yayıncılık, 2017, s. 103.
[3] a.g.e. s. 105.
[4] U. Neisser ve R. Becklen, “Selective looking: Attending to visually, specified events”, Cognitive Psychology, 1975, sayı: 7, s. 480–494.
[5] Zimbardo, a.g.e., s. 105.
[6] Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Et-Ta’rîfât, İstanbul: Bahar Yayınları, 1997, s. 66.
[7] Fethu’l-Bâri, 13/110.
[8] Üsdü’l-Gâbe, 1/32.
[9] Et-Taberânî, El-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 4/334
[10] İbrahim Sarı, Başarıya Giden Yol, İstanbul: Nokta Yayıncılık, 2016, s. 47–48.
[11] Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 75.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/dikkat-duygusu-ve-itkan/feed/ 0 Hukuk Ölürse
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/hukuk-olurse/
Yargının siyasileşmesi adaletin giyotini gibidir. Mer’i kanunlara göre değil de iktidardaki siyasî kliğin istekleri doğrultusunda karar veren mahkemeler, verdikleri her kararla ülkenin kefenine bir ilmek atıp tabutuna bir çivi daha çakarlar. Bu şekilde bağımsızlığını yitirmiş mahkemeler, mülkün temeli olan adalet mekanizmasını harap eder ve oluşan enkaz altında bütün ülke kalır. Mazi dereleri, bu şekilde yok olan ülkelerin misalleriyle doludur. Yargı bağımsızlığı âdeta adaletin kalbi gibidir. Bu kalb durduğunda ülkedeki kurumlar kangren olur ve birer çeteye dönüşür. Zira çete ile devlet arasındaki fark, hukukla yönetiliyor olup olmama gerçeğidir.
Ülkeler adaletle mamur hâle gelir. Siyaset prangasından kurtulmuş bağımsız bir yargı adalet dağıtır ve gerçek adaletin olduğu yerde insanlar kendilerini güvende hissederler. Güvenin olduğu yere ise huzur meskûn olur. Bu hakikate dair tarihten bazı misaller verelim:
Mekke’nin 12 büyük sülalesinden biri olan ve bir dönem şehri idare etmiş olan Mahzumoğulları kabilesinden bir kadın hırsızlık yapar.[1] Yapılan tahkikat ve yargılamadan sonra suç sabit hâle gelir. Aile büyük ve seçkin bir ailedir ve İslam öncesi asabiyet alışkanlığından dolayı bu cezanın tatbik edilmemesini düşünürler, ama bunu Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendileri talep edemezler ve Hazreti Üsame ibn Zeyd’i (radıyallâhu anh) gönderirler. Hazreti Üsame (radıyallâhu anh) Allah Resûlü’nün hürriyetine kavuşturduğu Hazreti Zeyd ibn Harise’nin (radıyallâhu anh) oğludur. Hazreti Üsame (radıyallâhu anh) mevzuyu açınca Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hukukun üstünlüğü ve kanunlar önünde herkesin eşit olduğunun altını çizerek şunları beyan buyurur:
“Sen Allah’ın koyduğu had cezalarından birisinin uygulanmaması için vesile mi oluyorsun?” Derhal minbere çıkar ve cemaate bir hutbe irat eder: “Sizden evvelkiler soylu, itibarlı bir kimse hırsızlık yaptığında suçluyu bırakırlar, soy itibariyle daha zayıf bir kavme mensup insan çaldığında ise haddi tatbik ederlerdi ve onlar bu yüzden helak oldular. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapmış olsaydı, elbette onun da elini keserdim.”[2] Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) burada hukukun üstünlüğü demiş ve bir peygamber kızı da olsa hukuk ne diyorsa gereğinin yerine getirileceğini ifade buyurmuştur.
Diğer misaller Hazreti Ömer ve Hazreti Ali döneminden: Kadı Şüreyh iki halife döneminde kadılık yapmış ve İslam Yargılama Usul Hukukunda çığır açıp içtihatlar oluşturmuş ve kendisinden sonraki hukukçulara muazzam bir miras bırakmıştır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hazreti Ebubekir (radıyallâhu anh) döneminde beldelere tayin edilen vali ya da yöneticiler, idarî vazifeleri yanında uyuşmazlıklara da bakıyorlardı. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği muvazenenin âdeta terazisi olan Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) dönemi, yargı sisteminin oluştuğu ve kadılara maaş takdir edildiği bir dönemdir. O dönemde İslam coğrafyası genişlemiş, Müslümanların sayıları artmış, uyuşmazlıklar çeşitlenmiştir.
Kadı Şüreyh 600 yılında Yemen’de doğmuş ve Hazreti Muaz ibn Cebel vasıtasıyla Müslüman olmuş ancak Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) göremediği için muhadramûndan sayılmıştır. Büyük bir kısmı Kûfe’de olmak üzere 60 yıla yakın kadılık yapmıştır. Medine’de Hazreti Ömer’in de taraf olduğu bir uyuşmazlıkta Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) aleyhine karar vermekten çekinmemiş ve bu hâdiseden sonra Hazreti Ömer (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu Kûfe’ye kadı olarak tayin etmiştir.
Şüreyh’i kadılığa götüren kararın hikâyesi şöyledir: Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), Medine’de pazarlık yaparak bir at satın alır ve atın sırtına kendisinden başka bir kişiyi daha bindirerek yola çıkar. Bir müddet sonra at aksamaya başlar. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), atın kusurunun gizlenerek kendisine satıldığını düşünerek atı iade etmek ister. Fakat satıcı almak istemez. Bunun üzerine Hazreti Ömer, satıcıya “Aramızda hükmedecek bir kişiyi belirle.” der ve satıcı da Şüreyh’in aralarında hükmetmesini ister. Şüreyh olayı dinledikten sonra Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh): “Ey müminlerin emiri, atı sağlam hâlde aldın. Eğer iade etmek istiyorsan sağlam şekilde iade etmen gerekir.” diyerek Hazreti Ömer aleyhinde hüküm verir.[3]
Bir tarafta bir at taciri ile muhakeme olmaktan çekinmeyen bir halife, diğer tarafta bir halife ile yargılanmaktan korkmayan bir fert ve aralarında bir devlet başkanının aleyhinde hüküm vererek hakkı haklı olana teslim eden, yargı bağımsızlığının en güzel örneklerinden birini sergileyen bir hâkim… İşte bu şekilde yöneten, yönetilen ve hukukun üstünlüğüne göre yaşayan toplumlar medeniyetler inşa etmişlerdir.
Diğer örnek ise Hazreti Ali (radıyallâhu anh) döneminden: Hazreti Ali (radıyallâhu anh) Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybeder. Harp bitip Kûfe’ye döndüğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde görür ve zırhın kendisine ait olduğunu iddia eder. Yahudi zırhın kendi elinde olduğunu ve onun kendisinin olduğunu söyleyince mesele Kadı Şüreyh’in önüne gelir.
Hazreti Ali’yi dinleyen Kadı Şüreyh, “Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?” diye sorar. Hazreti Ali (radıyallâhu anh), “Evet, hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan.” der. Bunun üzerine kadı, “Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.” diyerek delil yetersizliğinden Hazreti Ali (radıyallâhu anh) aleyhinde hüküm verir. Bunun üzerine Hazreti Ali (radıyallâhu anh) şöyle der: “Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz? Ben Resûlullah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) bu itirazına Kadı Şüreyh şu cevabı verir: “Ey müminlerin emiri, o âhiret makamıdır ve ben Allah’ın kitabına ve sünnete göre karar veriyorum.”[4]
Bir hukuk adamı olan kadı, yargılama usul hukuku açısından meseleye bakmış ve kanunlara uygun karar vermiştir. Hazreti Ali (radıyallâhu anh) ise yöneticilik sıfatını kullanmadan eşit şartlarda bir Yahudi ile muhakeme olmuş ve toplumu bir arada tutan hukuk zırhının delinmemesi gerektiğini yaşayarak göstermiştir.
Dördüncü örnek ise günümüzden, Almanya’nın 10. Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un “çıkar sağlamak” suçlamasıyla 1 Kasım 2013’te yargılandığı davadan…
Davanın konusu, kendisi de avukat olan Christian Wulff’un, Aşağı Saksonya Eyalet Başbakanlığı sırasında eşiyle birlikte Münih’teki bir festivale yaptığı ziyarette, konaklama ücretlerinin yüksek olduğu bir oteldeki geceleme masrafının, film prodüktörü David Groenewold tarafından üstlenmesidir. Söz konusu meblağ 719,40 avrodur. Wulff, Münih’te ağırlandıktan sonra Siemens ortaklarından birine mektup göndererek Groenewold’un maddî bakımdan desteklenmesi için ricada bulunmuştur.[5] Bu iddialar üzerine 17 Şubat 2012’de Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmiştir.
Hannover savcılığı hazırladığı iddianamede Wulff’u rüşvet almakla suçlamış, ancak mahkeme, çıkar sağlamaktan yargılamıştır.
Eski Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff, para cezası ödemeyi kabul edip “görevini suiistimal” ettiği suçlamasından kendini kurtarabilirdi, ama yapmadı. Wulff, savcılığın uzlaşma önerisini reddederek mahkemede kendini savunma hakkında ısrar etti. Hannover Eyalet Mahkemesi Wulff’u yargıladı ve beraat kararı verdi.
Almanya’da yakasını siyasetin kirli ellerinden kurtaran yargı sisteminde bir savcı, 719,40 avroluk bir haksız edinim iddiasıyla cumhurbaşkanına dava açabiliyor ve eyalet mahkemesi yargılayıp hüküm verebiliyor. Sanık sıfatını taşıyan kişi, eyalet başbakanlığı yapmış olan bir cumhurbaşkanı.
Bugün bir devlet başkanını yargılayan Alman mahkemeleri, daha dün denecek bir zamanda rejim silahına, hukuk insanları ise Hitler’in celladına dönüşmüştür. O dönemde Hukuk Akademisi Başkanı olan Dr. Hans Frank şu sözleri konunun ispatıdır:
“Nasyonal Sosyalizm karşısında hukuk bağımsızlığı yoktur. Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: ‘Benim yerimde Führer (Hitler) olsa nasıl karar verirdi?’ Her kararda şunu söyleyiniz: ‘Bu karar Alman halkının Nasyonal Sosyalist vicdanıyla uyuşuyor mu?’ İşte o zaman, Nasyonal Sosyalist Halk Devletinin birliğine karışmış ve Adolf Hitler iradesinin ölümsüzlüğünü tanımış olarak Üçüncü Alman İmparatorluğunun otoritesini kendi karar alanınızda, her zaman için sağlayacak bir temel buldunuz demektir.”[6]
Hukuk öldüğünde devletler çökerken onu yaşayan ve yaşatan toplumlar aydınlık geleceğe emin adımlarla yürüdüler.
Bugün Türkiye’de binlerce masum insan, zindanlarda hürriyetlerine kavuşmayı bekliyor. Gerek ilk derece mahkemeleri gerekse yüksek mahkemeler, verdikleri kararlarla hukuku katledip demokratik bütün tecrübeleri yok ediyorlar. Siyaset radyasyonuyla genetiği değişen yargı sistemi bir canavara dönüşerek önüne gelenin kanına giriyor.
Siyaset kinle beslenip zulüm kusuyor ve bunu “bağımlı mahkemeler” vasıtasıyla yapıyor. İşte siyasetin üflediği ve bir ağır ceza mahkemesinin verdiği kararın gerekçesinde geçen bir ifade: “Görünürde bir suç unsuru olmasa da…” Esasen böyle bir karar, sanığın suçsuzluğuna en büyük karinedir. Zira bir fiilin suç olabilmesi için kanunla belirlenmiş unsurları ihtiva etmesi gerekir. Bahse konu olan yargılamada mahkeme, yargılama yapmak yerine siyasî cenahın muhalifi olduğu için mağdura, yazdığı sekiz köşe yazısından dolayı 10 yıl 6 ay ceza vermiştir. Bu mağdur gazeteci Mustafa Ünal, yazdığı bir mektupta; “Yargılamanın hiçbir aşamasında adaleti görmedim. Hatta adaletin kokusunu bile almadım.”[7] diyerek adaletin muktedirlerin elinde bir zulüm sopasına dönüştüğünün altını çizmiştir.
Ülkemizde, bir tiyatro oyununu hatırlatan darbe girişiminden sonra yüz binlerce insan hakkında tahkikat yapılmıştır. On binlerce insan mahkûm edilmiştir veya ülkesine terk etmek zorunda kalmıştır. Bu davaların tamamı siyasidir. Ülkeyi yöneten klik, 17–25 Aralık’ta suçüstü yakalanınca yargılanıp kendini aklama yerine adalet mekanizmasını yerle bir etmeyi tercih etmiştir. Darbe girişimi bahanesiyle 4238 hâkim ve savcı usulsüzce ihraç edilmiştir. Bu sayı, yargı mensuplarının yaklaşık %40’ına tekabül etmektedir. İhraç ettiklerinin yerine ise siyasetçilerin esiri gibi hareket eden yargı mensupları tayin edilmiştir.
Bugün Türkiye’de suçu sabit olmuş iktidar mensupları ve aveneleri hakkında iddianame hazırlayacak ve onları yargılayacak bir hukuk insanı yoktur. Bu da hukukun öldüğünün bir delilidir. Hukuk öldükten sonra huzur ve güven ortamı yitirilmiş ve ülke bir felaketin eşiğine getirilmiştir
Yeryüzünde diktatörlerin kurduğu rejimlerin tesiriyle bitkisel hayata giren yargı sistemlerinin tekrar şuurlarına kavuşması, vazifelerini hakkıyla ifa etmeleri ve siyasetin giydirdiği deli gömleğinden kurtulmaları dilek ve temennilerimizle…
Dipnotlar
[1] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 402.
[2] Ebu Davud, Hudud, 4.
[3] Aydın Taş, “Kadı Şureyh”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1996, sayı 1, s. 349–376.
[4] “Adâletin Sembol İsmi: Kâdî Şüreyh”, siyerdergisi.com/?h485/adaletin-sembol-ismi:-kad%C3%AE-sureyh
[5] “Wulff-Prozess steuert auf sein Ende zu”, www.haz.de/Nachrichten/Politik/Deutschland-Welt/Wulff-Prozess-in-Hannover-steuert-auf-sein-Ende-zu
[6] William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, çev. Rasih Güran, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1970, s. 426.
[7] “Gazeteci Mustafa Ünal’ın mektubunu paylaşan Elif Çakır: Görünürde suçu yok ama yine de suçlu!”, kronos34.news/tr/gazeteci-mustafa-unalin-mektubunu-paylasan-elif-cakir-gorunurde-sucu-yok-ama-yine-de-suclu/
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/hukuk-olurse/feed/ 0
Hulukhttps://caglayandergisi.com/2022/02/03/huluk/
Huy, tabiat, seciye de diyebileceğimiz huluk; yaratılışın en önemli gayesi, cebr-i halkînin gerçek buudu ve insan iradesinin “halk” hakikati üzerinde ilâhî ahlâk hedefli tasarrufudur. Bu tasarrufu iyi kullanıp, “halk”a huluk urbası giydirebilen kimseye iyi işler bütünüyle kolaylaşır.
Evet, halk da huluk da aynı kökten gelir ve temel yapıları itibarıyla birbirinden farkı yoktur. Ancak halk, gözle görülen, dış duyularla idrak edilen suret, hey’et, şekil ve heykel ile alâkalı madde ağırlıklı mânâ olmasına mukabil; huluk, gönül ile idrak olunup hislerle duyulan ve ruhla temsil edilen bir öz, bir muhteva ve bir mânâdır.
Dış yüzü itibarıyla bilinmez bir meçhul olan insan, gerçek kimliğini ancak huyu, seciyesi ve tabiatıyla ortaya koyar. İnsanlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, huyları ve karakterleri bir gün onları mutlaka ele verir. Cahiliye şairinin şu arifâne sözü ne manidardır:
وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ وَإِنْ خَالَهَا تَخْفٰى عَلَى النَّاسِ تُعْلَمِ
“Herhangi bir kimsenin gizli bir huyu varsa, varsın o huyunun gizli kalacağını zannededursun, o er-geç ortaya çıkar ve bilinir.”[1]
Bir başka ifadeyle, şekil ve şemailin aldattığı yerlerde, huy bütün yanılmaları tashih eder ve insanın özündeki gizliliklere tercüman olur. Gerçi “huluk” dediğimizde güzel ahlâkı hatırlamakla beraber, bazı huyların zamanla meleke hâline gelmesi esasına binaen, hem hayrın hem de şerrin tabiatımızın birer derinliğine dönüşmesi ve “ahlâk-ı hasene”, “ahlâk-ı seyyie” diye diğer bir taksimden de söz edilebileceği bahis mevzuu olsa da, bizim burada “huluk” sözcüğüyle ifade etmek istediğimiz sadece güzel ahlâktır.
Tasavvufun en sağlam kriteri, huluk (iyi huy)’dur. Hulukta birkaç kadem önde bulunan, tasavvufta da ileride sayılır. Fevkalâde hâller, baş döndüren makamlar ve beşer üstü tasarruflar, iyi huy zemininin gülü, çiçeği, meyvesi olması itibarıyla makbul sayılsa da, ahlâk-ı haseneye iktiran etmedikleri zaman hiçbir kıymet ifade etmezler ve üzerinde durmaya da değmez.!
Zaten Hz. Sahib-i Şeriat da; “Hangi mü’min imanı itibarıyla daha faziletlidir?” sorusuna: أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا “Huyu en güzel olandır.” Demiyor mu? [2]
Niye olmasın ki, bir kere Allah, en mümtaz kulunu tesliye, te’min ve sena makamında, O’nun üzerindeki onca nimet ve lütuflarına rağmen وَإِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Her hâlde Sen, ahlâkın –Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla– ihatası imkansız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” [3] diyerek O’nu, bu yüce ahlâkı ve ruhî mezâyâsıyla, yani hilkatinin gayesi, hedefi ve gerçek mânâsı sayılan hulukuyla nazara vermektedir; ilk insanla başlayıp Işık Çağı’na kadar tekemmül edegelen ve O’nunla noktalanan Kur’ân buudlu hulukuyla..
Esasen huluk dediğimiz gerçeğin, dinin derinlemesine yaşanması ve Kur’ân’ın arızasız temsil edilmesi mânâsına geldiğini, Sa’d b. Hişam’ın, Hz. Âişe Vâlidemiz’e, Efendimizin ahlâkına dair sorduğu suale cevaben Hz. Âişe’nin: “Kur’ân okumuyor musunuz?”; “Okuyoruz” deyince de: “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” [4] şeklindeki sözleri de teyit etmektedir.
Ayrıca bu mevzuda şeref-nüzûl olan âyet de [5], âyeti teşkil eden kelimelerle bu ahlâkın ilâhî, Kur’ân orijinli ve idrak üstü olduğunu hâsseten hatırlatmakta ve onun tecellî ve zuhurunu, Muhatab-ı Mükerrem’e mahsus görmenin ötesinde, “huluk” kelimesindeki tefhîm tenviniyle, O’nun Kur’ân derinlikli ve lâhut enginlikli hulukunun hiçbir ahlâk sistemiyle kabil-i kıyas olmadığına ve bu yüce ahlâkın nâkabil-i idrak bulunduğuna bilhassa işaret etmektedir ki, bu da O’nun gelmiş-gelecek bütün insanlar arasında eşi-menendi olmayan bir güzeller güzeli huy peygamberi olduğunu gösterir.
Evet O, maddesi-mânâsı, zarfı-mazrufu, halkı-huluku itibarıyla bütün sâlihâta açık, hayrın her çeşidini elde etmeye namzet ve büyüklüğün her türlüsüne mazhar olabilecek fıtrat, seciye ve melekelerle serfirâz kılınmış; sonra da bu ilk mevhibelerini en iyi şekilde değerlendirerek “a’lâ-i illiyyîn-i kemalât”a yürümüş; sadece yürümekle de kalmamış; bilasale kendisinde tecelli eden bütün lütufları, bütün akdes ve mukaddes feyizleri: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ “Şânım hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır…”[6] gerçeğiyle uyanmış o saflardan saf muasırı temiz ruhlara ulaştırmış, ellerinden tutup onları da tebaiyetlerine terettüp eden şahikalar üstü şahikalara çıkarmıştır. Dilinde:
“İmanı en kâmil mü’minler ahlâken de en güzel olanlardır.” [7]
“İnsan, ibadet ü taatle kat edemediği mesafeleri ahlâk-ı hasene ile alır.” [8]
“Teraziye ilk konulacak şey güzel ahlâktır.” [9]gibi pırlanta sözler.. ve elinde insan-ı kâmil olmanın sırlı formülü, arkasına düşenleri hep meleklerin dolaştığı vadilerde dolaştırmıştır.
Hüsn-ü hulukun alâmetini, kavlî-fiilî kimseye eziyette bulunmama.. kendine eziyet edenleri görmeme, görse de unutma.. ve fenalıklara iyilikle mukabelede bulunma… cümleleriyle hulâsa etmişlerdir ki, وَإِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ [10] hakikatiyle serfirâz olan zât, buna en canlı ve çarpıcı misaldir. O, ne karşısına dikilip ‘Âdil ol!’ diyene [11] ne arkasından cübbesini çekip eziyet edene [12] ne başına toz-toprak saçıp yüzüne hakaret savurana [13]ne de muallâ zevcesine iftira edene [14] gönül koymuştur. Gönül koymak şöyle dursun, hastalandıklarında gidip onları ziyaret etmiş, [15] öldüklerinde de cenazelerini teşyide bulunmuştur [16]; bulunmuştur; zira ahlâk-ı hasene O’nun tabiatının rengi, varlığının da bir buuduydu.
Nice güzel huylu, yumuşak ve hümanist görünenler vardır ki, onların hayatlarında ahlâk-ı hasene ve mülâyemet plastize bir yalan ve hemen kırılacak bir kristal gibidir. Küçük bir öfke, az bir şiddet, hafif bir damara dokundurma, onların gerçek yüzlerini ve hakikî düşüncelerini ortaya çıkarmaya yeter.
Güzel ahlâkla donanmış bir sine, ihtimal Cehennem’e konsa bile tavrını değiştirmez.. orada da hilm ü silm çizgisinde yaşar; zebânilerle hasbıhâl eder, başına gelenleri geniş bir yürekle karşılar.
Güzel ahlâka açık bir gönül, geniş bir mekâna benzer ki, dünya kadar gaile dolsa da o yine öfkesini, şiddetini gömebilecek bir yer bulabilir. Huyu kötü, sinesi de dar kimselere gelince, bunlar kargadan bile aptal öyle “Kabil”lerdir ki, koskocaman arzda bile kötü duygularını, hiddet ve nefretlerini gömebilecek bir mezar bulamazlar. [17]
Biz,
“Ahlâk iledir kemâl-i âdem
Ahlâk iledir nizâm-ı âlem.”
deyip şimdilik bu faslı da kapatalım…
اَللّٰهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَاٰلِهِ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ
[1] Züheyr İbn Ebî Sülmâ, Dîvân s.6.
[2] Buhârî, edeb 38; Tirmizî, radâ 11; İbn Mâce, zühd 31.
[3] Kalem sûresi, 68/4.
[4] Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 139; Ebû Dâvûd, tatavvu’ 316; Nesâî, kıyâmü’l-leyl 2.
[5] Bkz.: Kalem sûresi, 68/4.
[6] Ahzâb sûresi, 33/21.
[7] Tirmizî, radâ 11; Ebû Dâvûd, sünnet 16; İbn Mâce, zühd 31.
[8] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/260; el-Mu’cemü’l-evsat 6/236.
[9] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 5/212; Abd b. Humeyd, el-Müsned s.452.
[10] Kalem sûresi, 68/4.
[11] Buhârî, menâkıb 25, edeb 95, istitâbe 4; Müslim, zekât 148.
[12] Buhârî, libâs 18, farzu’l-humus 19; Müslim, zekât 128.
[13] Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 8/14; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 20/342, 22/438.
[14] Buhârî, şehâdât 15; Müslim, tevbe 56.
[15] Ebû Dâvûd, cenâiz 4; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/201.
[16] Buhârî, cenâiz 78, tefsîru sûre (9) 12, libâs 8; Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 2-3.
[17] Burada telmihte bulunulan âyet-i kerime için bkz.: Mâide sûresi, 5/31.
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/huluk/feed/ 0
Harikulade Özellikleriyle Dişlerimizhttps://caglayandergisi.com/2022/02/03/harikulade-ozellikleriyle-dislerimiz/
Başta çocuklar olmak üzere hepimizin korkulu rüyasıdır dişçiye gitmek. O zaman anlarız dişlerimizin kıymetini. Hele bir de implant veya köprü gibi masraflı şeyler yaptırmak gerekirse, maddî olarak da ne kadar değerli olduklarının farkına varırız. Çoğunlukla sert şeyleri kırmaya çalışmak, asitli içecekler ve eksik ağız temizliği gibi sebepler neticesinde dişçiye düşer yolumuz.
Temizlenmeyen bir ağızda yiyecek artıkları dişlerde birikerek bakteri plakları oluşturur. Bakteriler bu plaklardaki glikozu kullanarak asit üretir. Asit ise, diş çürümelerine ve diş eti hastalıklarına sebep olur.
Dişlerimizin Yapısı
Mikroskobik olarak incelediğimizde dişlerin üzerinde zikzaklı virajlar, girinti ve çıkıntılar görürüz. Çiğneme ve estetik için varlığı elzem olan ve “tüberkül” adı verilen bu çıkıntılar, her yaş ve dişe göre milimetrik hassasiyette yaratılmışlardır. Alt ve üst çene dişleri, girinti ve çıkıntıları anahtar-kilit uyumu gibi birbirine denk gelecek tarzda dizilmiştir. Hasta ağzına tatbik edilen protezin ideal olma şartlarından biri de bu girinti ve çıkıntıların esasına uygun olarak işlenmesidir.
Koparma, çiğneme ve konuşma fiilleriyle vazifeli olan dişler; estetiği, parlaklığı, rengi ve fonksiyonel sağlam yapısıyla harikulade bir yaratılış örneğidir. El-Musavvir olan (varlıklara en güzel şekillerini veren) Rabbimiz, her dişe vazifesine uygun bir şekil vermiştir. Mesela, ön dişler keskindir, yiyeceği keserek koparır. Köpek dişleri sivridir, et gibi gıdaları yırtar, parçalar. Azı dişleri ise arasına aldığı gıdaları değirmen taşları gibi öğütebilecek yapıda var edilmiştir. Eğer ağzımızdaki dişlerin hepsi aynı tipte olsaydı, mesela 32 köpek dişi veya 32 kesici dişe sahip olsaydık, yemek yememiz hemen hemen imkânsız hâle gelirdi. Dişlerdeki bu mükemmel yapının bir başka örneği de dişlerin diziliminde görülür. Her diş olması gerektiği yerdedir. Kesiciler olmaları gerektiği gibi ön tarafta, azılar ise arka taraftadır. Mesela, ön dişlerimizle azı dişlerimiz yer değiştirseydi, bu mükemmel organ kullanışsız hâle gelirdi.
Dişlerin sert ve dayanıklı yapısında ana rol kalsiyuma (Ca) verilse de fosfor (P), magnezyum (Mg) ve potasyum (K) tuzlarının da büyük önemi vardır. Embriyo safhasında milyonlarca hücre, önce kalsiyum depolayıp ardından çene kemiklerindeki yerlerine gömülü vaziyette yan yana gelerek büyük bir blok meydana getirir. Bu bloğun şeklini de yine onu inşa eden hücreler belirler. Bu sırada alt damakta bulunan hücre grupları ile üst damaktakiler sanki birbirlerini görüyorlarmış gibi hareket ederek en uygun konumlarını bulurlar. Böylece ileride çenelerin doğru kapanma ve çiğneme hareketleri baştan ayarlanmış olur. Neticede ortaya çıkan dişlerin dizilme profili ve şekilleri hususî olup parmak izi gibi benzersizdir.
Bölümleri
Diş; taç ve kök olmak üzere iki temel kısımdan meydana gelmektedir.[1] Ağız içinde görünen beyaz ve parlak porselen gibi olan kısmına taç, dıştan görünmeyen ve dişin çene kemiğine tutunmasına vesile olan bölümüne de kök denir. Taç, dıştan içe doğru sırasıyla; mine, dentin (diş kemiği) ve pulpa (diş özü) dediğimiz tabakalardan yapılmıştır. Dişi çene kemiğine yapıştıran özel bir malzeme olan cement (çimento gibi yapıştırıcı) maddesini de ayrı bir tabaka olarak sayabiliriz. “Diş çimentosu” diyebileceğimiz bu maddenin dağılımı ve kalınlığı, dişlerin ihtiyacına göre farklı olup %65’ini mineraller, %23’ünü organik madde ve %12’sini de su teşkil eder.
Mine tabakası, dentin ve pulpayı örterek koruyan, diş eti seviyesinden sonra inşa edilmiş, %96’sı mineral (kalsiyum tuzları), %2’si organik doku ve %2’si su olan ve bilinen en sert organik madde olup sertlik derecesi 7’dir (elmasınki 10’dur). Bir yaratılış harikası olan dişin, en çok kuvvet alan çiğneyici yüzeylerinde mine kalınlığı 2–2,5 mm iken diş etine yakın bölgelerde bu kalınlık 0,1 mm’ye kadar düşmektedir. Bu hususiyeti ile dişler, üstlerine binen kuvvete daha dayanıklı hâle getirilmiştir.
Diş minesi aslında pürüzsüz bir yapıya sahip değildir. Üzerinde küçük, ancak derin olmayan çatlaklar vardır. Mikroskobik olarak incelendiğinde; mine tabakasının yüzeyden dentine doğru uzanan, aralarında boşluk olmayan, altıgen prizma şeklinde kolonlardan meydana geldiği görülür. Sonsuz bir ilim, hikmet, irade ve kudretle yaratılan bu çatlaklar ve çubuklar şeklindeki yapı, diş minesine uygulanan basıncın dağılmasını sağlayarak dişin kırılmasını engeller.[2]
Dişin büyük kısmını teşkil eden dentin; dişin merkezinde bulunan sinir ve damar paketlerini ihtiva eden pulpa dokusunu çepeçevre saran bir tabakadır. Vücudun diğer kemiklerine benzese de yapısında farklılıklar vardır. Sert bir kemik yapıdaki dentinin %70’i mineral, %18’i organik madde, %12’si de su olup az da olsa bir esnekliğe sahiptir. Dentinin bu sertliği ile beraber esneklik özelliği sayesinde, amortisör (darbe emici) gibi vazife yapmasıyla, hem sert mine dokusundan dişe iletilen basınçlar hafifletilir hem de mine dokusunun kırılganlığı azaltılır.
Dentinin yapısı incelendiğinde, mine tabakası sınırından pulpaya ve cement maddesine doğru boru şeklinde içi kolajen liflerle dolu tüpçüklerden inşa edildiği görülür.[3] Mine tabakasına herhangi bir şeyin temasını veya sıcaklık gibi özelliklerini bu tüpler içindeki çok hassas sıvının iletimiyle anlarız. Dişlerin ince yapısında, malzeme bilimi açısından mühendislere ilham olacak harikulade bir terkip vardır: Bu üç tabakanın da (mine, dentin, cement) ana maddesi olan kalsiyumun içine katılan çok az miktardaki diğer maddelerle, dişlerimiz mine tabakasında elmas gibi sert, dentinde elastik, cementte ise yapıştırıcı bir mahiyet kazanır. Kısacası, dişin mârûz kalacağı kuvvetler ve karşılaşacağı sertlikler nazara alındığında, sonsuz bir ilim ve kudretle inşa edildiği anlaşılır.
Dişin merkezinde bulunan pulpa, içinde kan dolaşımı olan yegâne diş dokusudur. Pulpa yapısı yaşla farklılık gösterir. Yapısında damar ve sinirlerden başka odontoblast adı verilen, henüz farklılaşmamış genç diş hücreleri vardır. Pulpa tabakasındaki sinir hücreleri; sıcak, soğuk ve basınç gibi uyaranların hissedilmesinde rol alır. Pulpa dokusu, damarlar yoluyla beslenerek dişin canlı kalmasını, bunun neticesi olarak da dişin kuru bir ağaç gibi kırılmamasını, yani dayanıklılığını sağlar.
Diş köklerinden, kemiğe ve diş etine uzanan periodontal ligament adı verilen çok sağlam bir bağ yapısı vardır. Amortisör vazifesi gören bu yapı, çeşitli çapraz liflerden meydana gelir. Bu lifler de mikro lif demetlerinden oluşur. Dişlere sağlamlık ve esneklik kazandıran bu lifler, aynı kalınlıktaki çelik halatlardan daha sağlamdır. Lifler çiğneme esnasında dişlerin üzerine gelen 250–300 kg’lık (400 kg’a kadar çıkabilen) kuvvetin baskısını dengeler. Hem dişlerin gömülmemesine hem de üzerlerine sakız gibi bir şey yapıştığında, yani öne doğru çekilme kuvvetine mârûz kaldıklarında, esneyerek normal hâllerine dönmelerini sağlar.
Kusursuz Yaratılış Sırası
Dişlerimizin harikulade bir yaratılış serüveni vardır.[4] Genellikle altı aylık olana kadar dişimiz çıkmaz, damağa gömülü halde vaktini bekler, çünkü bu dönemde dişe ihtiyacımız yoktur. Organlarımız anne sütü haricinde bazı gıdalarla beslenmeye hazır hâle gelince, süt dişlerimiz ihsan edilir. Ancak yaklaşık altı yaşına gelince, kalıcı dişler süt dişlerinin yerini almaya başlar ve bu durum 12 yaşına kadar sürer. El-Bâri (her şeyi uyumlu ve kusursuz yaratan) Rabbimiz, çene yapımız hazır hâle gelince de yirmi yaş dişlerimizi ihsan eder.[5]
Süt Dişleri
Damakta tomurcuklar şeklinde bulunan süt dişleri, yaratılış emirlerine ittiba ederek genellikle altıncı aydan sonra çıkmaya başlar ve “Dur!” emri gelince de durur. Her altı ayda bir, bir grup dişin sürmesiyle, genellikle üç yaşında, süt dişlerinin tamamı çıkmış olur. 6–12’nci ayda kesiciler, 12–18’inci ayda ön azılar, 18–24’üncü ayda köpek dişleri, 24–30’uncu aylar arasında da arka azı dişleri çıkar. Yaklaşık üç yaşına kadar (20 tane) süt dişi tamamlanmış olan çocuklar, altı yaşına kadar bu dişleri kullanır.
Diş yapısının gelişimi için kalsiyuma ihtiyaç vardır. Bebeklerin genellikle tek gıdası olan anne sütü, kalsiyum bakımından çok zengindir. Sütten alınan kalsiyum, dişlerde minenin yapısını oluşturacak hidroksiapatit kristalleri [Ca10(PO4)6(OH)2] şeklinde birikip dişi şekillendirmeye başlar. Anne sütünün dişe dönüştürüldüğü bu süreç, rastgele ve başıboş şekilde ilerlemez. Nerede hangi dişin bulunacağı, ne kadar uzayacağı, bu uzama sürecinin ne kadar devam edeceği, yan yana gelen dişlerin birbirine engel olmadan ne şekilde dizileceği, ağzın ve kafanın büyüklüğü ile uyumu da hesaba katılarak, hepsi DNA’mızda kodlanmış bir program dahilinde gerçekleşir. Bu süreçte ihtiyaç duyulan maddelerin hepsi anne sütünden karşılanır.
Süt dişleri tarafından kaplanan alan, kendilerinin yerine gelecek olan kalıcı dişler için korunur ve kalıcı dişler sürerken onlara rehberlik yapılır. Ayrıca süt dişleri, bulundukları bölgedeki kemik yapıyı da yere çakılmış fore kazıklar gibi destekler. Eğer süt dişleri erken çekilir veya kaybedilirse, bu yer tutuculuk fonksiyonu ortadan kalkmakta ve kalıcı dişler çenede çapraşık olarak yer alabilmektedir. Hatta ilgili bölgedeki kemiğin erimesine, diş eti yapısının değişmesine sebep olabilmektedir.[6]
Yirmi Yaş Dişleri
Evrimcilerin üzerinde çok polemik yaptıkları ve körelmeye yüz tutmuş organlar gibi takdim ettikleri yirmi yaş dişleri, genellikle 15–25 yaşlarında çıkar. Sağlıklı ve yetişkin bir insanda 28 adet (8 kesici diş, 4 köpek dişi, 8 küçük azı dişi ve 8 azı dişi) olan dişlerin sayısı, yirmi yaş dişlerinin çıkmasıyla 32 olur.[7]
Yirmi yaş dişlerimiz ancak mekanik açıdan uygun durum oluştuktan sonra çıkmaktadır. Bu dişler, çene eklemi bağlantısına en yakın yerde bulunduğu için çok önemli ve hassas bir yerde belirmektedir. Yiyecekleri öğütürken dişlerimizin yanı sıra bütün çene yapımız da çok büyük bir mekanik basınç altına girmektedir. Bu yüzden yirmi yaş dişlerimiz daha önce çıksaydı, çene yapımız henüz bu basınca hazır olmadığı için zarar görebilecekti.
Yirmi yaş dişlerinin körelmekte olduğu iddiası ise birçok makalede çürütülmüştür. Bu durum, yanlış beslenmeye bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Çiğneme faaliyetinin giderek azalması, meyveleri ısırarak yemek yerine meyve suyu içmek, yumuşak hazır gıdalar yemek gibi yanlış davranışlar, damak ve çene yapısının gelişimini yavaşlatmaktadır. Bu yüzden, sonradan gelen bu dişler, dışarı çıkmak üzere büyürken komşu oldukları ikinci azı dişine baskı yapmaya başlar ve bu esnada ağrılara sebebiyet verebilirler. Çocukluktan itibaren elma ve ayva gibi sert meyveleri ve etleri ısırarak yiyenlerde çeneler iyi geliştiği için dişler çeneye rahatça sığabilmektedir. Çiğneme faaliyeti azalınca çeneler gelişmediği için yirmi yaş dişlerine yer kalmadığından sıkıntı çıkmaktadır.
Neticede, vücudumuzun başka bir yerinde olmayan, diş gibi çok sert fakat canlı yapıların; olması gerektiği şekil ve sırada, simetrik bir yapıda, alt ve üst çenede birbirleriyle tam uyumlu olacak şekilde ve estetik bir biçimde yaratılmalarının tesadüfen olabileceğini düşünmek akla ve mantığa aykırıdır. Sindirim sistemimizin daha ilk adımı olan çiğneme gibi işlerle görevli olan dişlerimizin muhteşem yapısını, ancak Allah’ın (celle celâluhu) yaratmasıyla izah edebiliriz.
Dipnotlar
[1] Y. R. Zhang ve ark. “Review of research on the mechanical properties of the human tooth”, Int J Oral Sci, 2014, 6, 61–69.
[2] Orhan Eker, “Dişteki Savunma Sanatları”, Sızıntı, Şubat 2013.
[3] “Understanding Your Sensitive Teeth”, www.santamonicadentalpractice.com/blog/2018/2/7/understanding-your-sensitive-teeth
[4] “Teeth facts and figures”, www.nhs.uk/live-well/healthy-body/teeth-facts-and-figures
[5] “When will my baby’s teeth come in?”, www.healthline.com/health/deciduous-teeth#when-will-deciduous-teeth-come-in
[6] “Permanent Tooth Eruption”, discoverykidsdentistry.com/dental-topics/permanent-tooth-eruption
[7] “Yirmi Yaş Dişlerinin Sebebi Nihayet Biliniyor”, popsci.com.tr/yirmi-yas-dislerinin-sebebi-nihayet-biliniyor
https://caglayandergisi.com/2022/02/03/harikulade-ozellikleriyle-dislerimiz/feed/ 0 Ocak – Çağlayan Dergisi
Ruh Mimarları Rabbânîlerhttps://caglayandergisi.com/2022/01/01/ruh-mimarlari-rabbaniler/
Günümüzde ahlâkî değerleri, insandaki iç derinliğini, kalbî ve ruhî hayatın önemini dudak bükerek karşılayanlar olsa da, hakikî insanlığa giden yolun bu değerlerden geçtiğinde şüphe yok. Bazılarımızın tarz-ı telakkisi ne olursa olsun, bugün içtimaî, iktisadî, siyasî, kültürel değişik bunalımlarla iki büklüm ve sırtında birkaç kamburu birden taşıyan çağın insanını, üst üste buhran ve tazyiklerden kurtaracak tek çare de yine bu dinamiklerin hayata geçirilmesi olsa gerek. Böyle hayatî bir misyonun gerçekleşmesi ise ancak, hiçbir zaman kendini düşünmeyen ve düşünecek olursa da, kurtuluşunu başkalarının kurtarılmasında gören rabbânîler sayesinde mümkün olacaktır.
Bize göre –bununla gerçek Müslümanlığı kastediyorum– Allah nezdinde kurtulmuş olmak, kurtarıcı olma cehd ve gayretine bağlıdır. Biz, uzak ve yakın geleceğimizin selâmetini, başka ruhlara melce olmada, başka iradelere fer pompalamada, başka gönülleri şahlandırmada görür ve her zaman yangınları göğüsleyen ve şahsî çıkarlara sırtını dönen kimseler arasında yerimizi almak isteriz. Zaten davranış ve hareketlerimizin ahlâkî olması da, ruhlarımızda mefkûreleşen böyle bir mesuliyet şuuruyla yakından alâkalıdır.
Evet, topyekün varlığı kucaklayan nizamın en hayatî nüvesini teşkil edip evrensel huzurun da en ehemmiyetli kaynağı sayılan ve hemen her zaman ferdiyetimizin sınırlarını aşan böyle bir sorumluluk ruhu, böyle bir yüce himmet azmi ve rehberlik iradesi, hem bizim kurtuluşumuzun biricik esası hem de bütün insanlığa muhtaç olduğu ruh ve mânâyı fısıldayacak en müessir bir ses ve en beliğ bir lisandır.
Umum varlık ve genel nizama arkasını dönüp egonun karanlık labirentlerinde ömürlerini geçirenlerin kurtuluşa erdikleri görülmemiştir. Kurtuluşa ermek şöyle dursun, böyleleri çok defa kendilerine hüsnüzan besleyenlerin de helâk olmalarına sebebiyet vermişlerdir. İnsanlığın ilerilere yürüdüğü dönemler de hep varlıkla el ele olduğu dönemler olmuştur. Şimdilerde de, geleceğe yürümeyi planlayanlar, egoizmayı bırakıp mutlaka herkesle ve her şeyle el ele olmalıdırlar. İradeler ve idealler; hakikî mânâda bütünleşmiş heyetlerin, kenetlenmiş azimlerin ve kolektif şuurların desteğini aldığı ölçüde gerçek değerini bulacaktır. Aslında, başkalarını yaşatmak ve başkalarıyla yaşamak için onların içinde eriyip yok olmak, onlarla kaynaşıp bütünleşmek, fertken cemaat hâline gelmenin, damla iken derya olmanın ve dolayısıyla da ölümsüzlüğe ermenin biricik yoludur.
Değişik bir yaklaşımla, insanın, insanla hedeflenen mânâ ölçüsünde insan olması, onun beden, cismaniyet ve “akl-ı meâş”ına rağmen, kalbinin emrinde olup ruhunu dinlemesine bağlıdır. Yani insanın kendini ve çevresini daha iyi tanıyabilmesi için, her şeye ve herkese biraz da gönül gözüyle bakması ve onları kalbin kadirşinas kriterleriyle değerlendirmesi şarttır. Unutulmamalıdır ki, her zaman ruh safvetini ve kalb tazeliğini koruyamayan, zihnî, fikrî ve hissî zenginliğiyle beraber çocuklar kadar saf ve temiz kalamayan bir kimse, bilgi, görgü ve tecrübeleriyle ne kadar da engin olsa, çevresine güven telkin edemez ve kat’iyen inandırıcı olamaz. Bir kısım politikacılarla, güç ve kuvveti mantık, muhakeme ve kalbin önünde götürenlere –korktuğundan ve sindirildiğinden ötürü inanıyor gibi görünenler müstesna– kitlelerin güven duymaması ve itimat etmemesi işte bundandır. Temiz ruhlar, saf gönüller, her zaman kalb kaynaklı nezih düşünce ve dürüst davranışları takip etmiştir. Evet, fıtrî safvetini koruyan pak kalbler, bir kutlu sözün de işaret ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın kenzen bilindiği O’na ait bir hane sayılmışlardır.[1] Bu hanenin, ötelere ait buudlarının temizlik ve semavîliği ölçüsünde, orada lâhut gerçeği kemmiyetsiz keyfiyetsiz duyulup hissedilebilir. Zaten “gördüm” diyenler de hep bu mânâda gördüklerini söylemek istemişlerdir.. ve zaman üstü bu saf ruhlar, herkesin ötede girmesi muhtemel veya muhakkak olan firdevslere, henüz dünyada iken, kalblerindeki bir “tûbâ-i Cennet” çekirdeği içinde ulaşmış, zerrede kâinatı temaşa etmiş, hatta böyle bir noktanın da ötesinde rü’yet ufkuna vâsıl olmuş sayılırlar.
Aslında, Kur’ân ve Hazreti Sahib-i Kur’ân’ın bize anlattığı kalb adamı da, işte bu, vicdanın bütün fakülteleriyle gören, düşünen, davranan; oturuş-kalkışı merhamet, sözü-sohbeti mülâyemet ve her hâli nezaket bir hakikat eri ve kalb insanıdır. Varlığı içinden tanıma ve sezme sırrını veren, hayatın gerçek mânâ ve gayesini ifade edebilen bir hakikat eri ve kalb insanı. Böyle bir rabbânînin gaye-i hayali, her ruhu ebedî varoluşa taşımak, herkese sonsuzluk iksiri sunmak; kendi nefsinden, şahsî çıkarlarından ve gelecek endişelerinden bütün bütün sıyrılarak hem benliğinin derinliklerinde hem âfâkî âlemde, tabiî hem de kalbî dünyasında ve Rabbinin huzurunda bulunma gibi ayrı ayrı münasebetleri aynı anda koruma ve kollama gibi engin ve önemli hususlardır. O, çok defa, kendi bedenî ve cismanî perişaniyetine rağmen, çevresindeki insanların mutluluğunu planlayan, mensup olduğu toplum için nakış nakış huzur ve saadet projeleri geliştiren, insanlığın, hususiyle de kendi milletinin ızdırap ve sefaletleri karşısında hafakandan hafakana giren nebi gönüllü bir diğergamdır.
Bu itibarla da o, bütün dünyayı ve bilhassa bizim insanımızı saran kötülüklerle yaka-paça olmada, onları savmada “Bâtılı tasvir sâfi zihinleri idlâldir.”[2] çıkmazına girme yerine, sancı sancı üstüne yapması gereken şeylerin projeleriyle oturup-kalkan, onları çözme heyecanıyla yutkunup duran; ciddî bir vazife aşkı, sorumluluk hırsı ve ihsan şuuruyla her zaman problemler üzerine yürüyen bir peygamberâne azim kahramanıdır. Acz ve fakrıyla kanatlanmış, şevk u şükürle gerilmiş, umumî âhenk ve hakikati ihya etme mesuliyetiyle inim inim bir azim kahramanı. Bu öyle bir mesuliyettir ki, ferdin idrak ve şuurlu iradesine giren hiçbir mesele onun dışında kalamaz. Varlık ve hâdiseler karşısında sorumluluk, tabiat ve toplum karşısında sorumluluk.. geçmiş-gelecek, diri-ölü, genç-ihtiyar, okumuş-cahil, idare ve emniyet.. herkesten ve her şeyden sorumluluk.. ve tabiî bütün bu sorumlulukların gönülde bir ızdırap hâlinde duyulması, ruhta çıldırtan hafakanlar hâlinde kendini hissettirmesi, her zaman onun gündeminde birinci sıra yarışı içindedirler. Zannediyorum Allah katında, insanı değerler üstü değerlere ulaştıran ve Rabb’in yakınlığını kazandıran peygamberâne azim ve bu azimle ulaşılan ruhtaki miraç da işte budur!
Evet, mesuliyet şuurundan kaynaklanan ızdırap, hele devam ederse, reddedilmeyen bir dua, alternatif projeler üretmede güçlü bir menba ve temiz kalabilmiş samimî vicdanlar üzerinde de en müessir bir nağmedir. Her ruh insanı, ızdırabının enginliği ölçüsünde kendi gücünü hatta mensup olduğu cemaatin gücünü aşmaya namzet, geçmiş ve gelecek nesillerin güç ve kuvvetinin bir nokta-i mihrâkiyesi hâline gelebilir. Burada, yaşayanlarla yaşatanları birbirinden ayırmak icap ettiğini bir kere daha hatırlatalım: Bizim her zaman ısrarla üzerinde durduğumuz; yaşatmak için kendilerini ihmal edecek kadar ömürlerini samimiyet, vefa ve diğergamlık içinde geçirenler, ruhumuzu kendilerine emanet edeceğimiz tarihî hakikatlerin hakikî mirasçılarıdırlar. Onlar kat’iyen kitlelerin kendilerini takip etmelerini istemezler.. istemezler ama onların mevcudiyeti, önü alınamayan öyle güçlü bir çağrıdır ki, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, bir cazibe merkezi gibi herkes bu rabbânîlere koşar.. ve hatta onların arkasında güle güle ölüme gidebilir.
Gelecek, hem bir mesuliyet manzarası hem de başarı meşherleriyle, bu önemli misyonu temsil edecek olan rabbânîlerin eseri olacaktır. Milletimizin ve milletimizle alâkalı diğer milletlerin varlık ve bekası, yepyeni bir medeniyetin bütün vâridâtı ve zengin bir kültürün diriltici engin dinamizmi, onların nefesleriyle soluklanacak, onların omuzlarında bayraklaşacak ve onların güçlü omuzlarıyla istikbale taşınacaktır.. taşınacaktır; zira onlar, yüce hakikatlerin emanetçileri ve tarihî zenginliklerimizin de mirasçılarıdırlar.
Tarihe mirasçı olmak demek, geçmişin bilinen-bilinmeyen, büyük-küçük bütün birikimine, bu birikimi nemalandırmaya, yeni terkipler meydana getirmeye, sonra da bütün bunları gerçek mal sahibi olan gelecek nesillere intikal ettirmeye vâris olmak demektir. O bugünle yarınla alâkalı bu tarihî misyonu eda etmediği takdirde, bugünü berbat, yarını da zayi etmiş sayılacaktır. Bu öyle bir sorumluluktur ki, mirasçı gaflet ve tekâsüle düştüğü ya da onu havale edecek bir başkasını aramaya durduğu, hatta ahiretin cazibedar güzelliklerine kapılıp öteleri arzu ettiği takdirde, belli ölçüde davaya ve tarihe ihanet etmiş ve dolayısıyla da gelecekle aramızdaki köprüleri yıkmış sayılır. Oysaki varlık ve bekamız adına geleceğe bizim olacağı nazarıyla bakmamız elzemdir. Onu, duygularımızın, düşüncelerimizin, planlarımızın birinci maddesi olarak bir serlevha hâline getirmek, hareket aktivitemiz adına çok önemlidir. Bunun aksi ise, milletimize karşı bir saygısızlık ve ihanettir. Din, ilim, sanat, ahlâk, iktisat ve aile gibi hemen her alanda bize ait kurumlara omuz vermek ve bu müesseseleri, tarihimizdeki gerçek seviyelerine yükseltmek zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bizler, milletçe böyle bir sorumluluğu yüklenecek azim, irade ve cehd insanlarını bekliyoruz.
Bizim, içten ve dıştan gelecek ihsanlara, düşünce sistemlerine değil, topyekün milletimizde mesuliyet ve ızdırap şuuru uyarabilecek ruh ve düşünce hekimlerine ihtiyacımız var. Gelip-geçici saadet vaadi yerine ruhlarımızda derûnîlik meydana getirecek ve bizi bir hamlede mebde ile müntehâyı birden görebileceğimiz seviyeye ulaştıracak ruh ve düşünce hekimlerine.
Evet, şu anda biz, icabında Cennet’e girmekten dahi vazgeçip ve şayet girmişse dışarıya çıkma yollarını araştıracak kadar mesuliyet ve dava âşığı insanlar bekliyoruz. “Güneşi bir omzuma, ayı bir omzuma koysalar, ben bu işten vazgeçmem!”[3] diyen insanlar.. bu bir peygamber ufkudur. Bu ufuktan akıp gelen ışıklarla coşkun bir dimağ, yerinde: “Gözümde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım!”[4] der iki büklüm olur.. veya ellerini açar, “Vücudumu o kadar büyüt ki Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” çığlıklarıyla semavâtı lerzeye getirir.
Evet, bugün insanımızın, her şeyden daha çok, milletinin günahları için ağlayan, insanlığın affedilip bağışlanmasını, kendi bağışlanmasının önünde bekleyen.. ve A’râf’ta durup Cennetliklerin hazlarıyla yaşayan, Cennet’e girse dahi şahsî hazlarını duymaya vakit bulamayan derûnîlere ihtiyacı var…
[1] Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 3/174.
[2] Bediüzzaman, Mektubat s.530 (Hakikat Çekirdekleri).
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/101; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 1/545.
[4] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/ruh-mimarlari-rabbaniler/feed/ 0 Hassas Ayarlar Kimin Eseri?
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/hassas-ayarlar-kimin-eseri/
Fen derslerinde gördüğümüz ve hiç tartışmadan kabul ettiğimiz, “tabiat kitabının sabitleri” olarak isimlendirdiğimiz atom altı parçacıkların kütleleri, yerçekimi ve elektromanyetizma gibi kuvvetlerin değişmeyen hassas ayarlarını nasıl açıklayabiliriz? Bugünkü şekliyle algıladığımız kâinatın varoluşunun görünen sebepleri arasında ortaya çıkan önemli sabiteler ve bunların birbirleriyle münasebeti neticesinde tabiat kitabında ortaya çıkan dengeli ve hassas hadiseler nasıl bu kadar kusursuz olabilir?
Biz, atomlar (mikro âlem) ve galaksiler (makro âlem) arasında normo âlem olarak hemen hemen ortada bir yerdeyiz. Varlığımızı sürdürebilmemiz için her iki âlemin de mükemmel bir şekilde hazırlanmış olması gerekmektedir. İşte buna “ince ayar” denir ve hepsi o kadar nefes kesici bir şekilde ayarlanmıştır ki bu sistem hâl diliyle “Bir Yaratıcı var!” diye haykırır. Hakiki ilim sahibi bazı araştırmacılar buradan hareketle Allah’a ulaştığı halde, bazı bilim insanları metafiziği reddeden ve pozitivist sınırların dışına çıkmayan izahlar yapabilmek için teori üstüne teori ileri sürerler.
Kâinatımızın ince ayarının gerçek olduğunu kabul ettiğimizde, bu bizi tek yol olan Allah’ın varlığına götürür. Bununla beraber, bu ince ayarları gördüğü ve hatta laboratuvarda deneylerle ölçtüğü halde, bunu bir Allah inancına vardıramayan bilim insanları ve filozoflar, kendi dünya görüşlerini desteklemek için çeşitli yollara ve yorumlara girebilirler. Bu da imtihan sırrının gereği olarak, şartlı determinizmin, sebep-netice zinciri şeklindeki işleyişin, ilâhî icraata perde olmasından kaynaklanmaktadır.
İçinde yaşadığımız kâinat ve tabiat, hangi özellikleriyle muhteşem çeşitlilikteki hayata ve canlı türlerine ev sahipliği yapmaktadır? Dünyamızın gezegenler içinden seçilmesine ve Yüce Beyan’da arzın semayla birlikte zikredilmesine sebep olan hususiyetleri nelerdir? Güneşin yaratılışından itibaren yeryüzünün hayata uygun hâle getirilmesine ve canlıların görülmesine kadar işletilen süreçleri ortaya çıkarmak için yoğun araştırmalar yapılmaktadır. Astronomi, astrofizik, astrobiyoloji ve kozmik kimya gibi bilim dallarında yapılan araştırmalar, canlılığın yapıtaşları olan biyomoleküllerin inşasında kullanılan elementlerin, kâinatın başlangıç anından itibaren hayatın yaratılması için seçilmiş olduğunu ve ardışık hadiselerin bu eksende geliştiğini göstermektedir.
Yerküredeki hayatın ilk tohumları, kozmik ölçekte birbiriyle bütünleşen parçaların büyük resmi tamamlaması gibi yaratılmalarıyla başlamıştır. Bu süreci bizler milyarlarca yılla ifade etsek bile, bu zamanın Zât-ı Ulûhiyet ölçüleri içindeki değeri ne kadardır, bize göre milyonlarca yıl, Allah’ın ilminde bir an mıdır? Bunu bilemiyoruz. Cenab-ı Hak, dileseydi “Kün” (Ol) der, bir anda, göz açıp kapamamız gibi bir sürede de yaratabilirdi. Fakat kanunlar ve prensipler manzumesi içindeki sebepler zincirine bağlayarak, Kur’ân-ı Kerim’deki ifadesiyle altı gün olarak, süreleri meçhul altı dönemde yaratması, ilim ve araştırma yollarını göstererek bizi imtihana tâbi tutma gibi bir maksadı akla getirmektedir.
Yıldızlarda nükleer sentez esnasında hidrojen ve helyumun dışındaki elementlerin üretimini mümkün kılan organik kimyevî işlemler, organik bileşiklerin inşası için gerekli elementlerin yeterli miktarda sentezi, yıldızlararası ortamda aminoasitlerin üretimi, yerkürede hidrosfer ve atmosferin oluşturulması, yeryüzünü canlılar için ev şeklinde inşa etme sürecinin hazırlıklarıdır. Kâinat genişletilirken yerkürenin hayata ev sahipliği yapılmasının görünen sebepleri arasında fizikî kanunların hesaplanan değerlerinin, şaşmaz bir hassasiyetle seçilmesinin arka planında, atomlar âlemine ait elektromanyetik ve kütle çekim kuvvetleri ve bunlarla bağlantılı matematik sabiteler vardır.[1]
Kâinattaki Fizikî Sabiteler
Şu anda geçerli tahminlere göre (gerçeğini Allah bilir), yaklaşık 14 milyar yıl önce kâinatın başlangıcında üretilen helyumun nispeti (toplam maddenin %24’ü) günümüze kadar korunmuş ve yıldızların birleşme (füzyon) reaksiyonları sırasında üretilen helyum, bu miktara çok fazla tesir etmemiştir. Kâinattaki bütün atom ve atom altı parçacıkların sayısı, elektronun kütlesinin protonun kütlesine nispeti, elektron ve protonun kütleleri ve elektrik yükleri, fizikte kullanılan temel sabiteler (ışık hızı, Planck, Avogadro, Boltzmann ve gravitasyon sabitleri), ancak çok hassas matematik denklemlerle ortaya konulabilir. Bu fizikî sabitelerin zamanla değişmiş olabileceğine dair hipotezler olsa da şimdiye kadar yapılan araştırmaların hiçbirinde, fizikî sabitelerin zamanla değiştiğine dair bir gözlem yapılmamıştır. Protonun kütlesi elektronunkinden 1836 defa daha fazladır. Buna karşılık, bilinmeyen bir sebepten dolayı, elektronun yükü protonunkiyle aynıdır: 1,6 x 10-19. Kâinattaki bütün protonlar 1,6 x 10-19 değerinde pozitif yüke, nötronlar ise 1,67 x 10-24 gram değerinde sabit bir kütleye sahiptirler. Eğer nötronun kütlesi bugün olduğundan %2 oranında daha fazla olsaydı, nötronlar kısa sürede bozunuma uğrardı. Nötronun kütlesi normalde olduğundan çok daha az hafif olsaydı, bu sefer protonlar istikrarsız bir yapıya sahip olurlardı. Fizikçiler, nötronun kütlesinin şimdikinden, mesela binde iki oranında az olması durumunda, bugünkü yapıda atomların var olmasının imkânsız olacağını söylemektedirler. Bu durumda hayat için gerekli hiçbir element var olamaz ve kâinattaki tek element hidrojen olurdu.
Yıldızların yaratılmaları sırasında güçlü etkileşim kuvvetinde, %0,5’ten daha fazla, elektromanyetik etkileşim kuvvetinde %4’ten daha fazla değişme olsaydı, herhangi bir yıldızda hiç karbon veya oksijen oluşamayacaktı. Daha da enteresan olanı, güçlü etkileşim kuvvetinde %0,5’lik bir azalma, elektromanyetik kuvvette %4’lük bir artışla birlikte gerçekleşseydi, yıldızlarda karbon üretimi, büyük kütleli yıldızlarda onlarca kat, küçük kütleli yıldızlarda %100’e yaklaşan bir azalmaya sebep olacaktı.
Fizikî Sabiteler Neye İşaret Eder?
Kâinattaki sabitelerin şimdi sahip oldukları değerlerin aynısına sahip olması gerektiği, düşünen ve akledenler için çarpıcı bir fenomendir. Bu değerlerin; şans, tesadüf, içten kaynaklı yönelim ve örgütlenme gibi kavramlar kullanılarak, kendiliğinden oluşabileceği hususu, yapılan hesaplara göre ihtimal dışıdır. Bu noktayı gören ve idrak eden tanecik fizikçisi George Ellis, fizikteki temel sabiteler hakkındaki bilgilerimizin, bir planlayıcı ve organize edicinin varlığına en sağlam deliller arasında yer alması gerektiğine inanır. George Ellis’e göre, kâinatın ve tabiatın kuruluşundaki “gayelilik”, açıkça bir hedefe ve maksada yönelik olarak icraat yapan bir Planlayıcıyı göstermektedir.[2]
Bilim insanlarınca tartışılan husus, yaşadığımız kâinatın hayat açısından ne kadar hususî, ayrıcalıklı ve hayata uygun olduğudur. Kâinatta güçlü bir antropik prensibin hüküm sürdüğünü kabul edenler, “Büyük Patlamadan itibaren fizikî sabitelerin ve tabiat kanunlarının; insanların bu yerkürede yaşayabilmesini sağlayacak şekilde oluşturulduğu” hususunda hemfikirdir. Kuantum kozmolojisi ve nano ölçekteki hassas ayar fenomenleri de güçlü antropik prensibi doğrulayacak şekilde neticeler vermektedir.
Bu hassas ayar fenomenini kabul etmeyen ve antropik prensibi zayıf gören Dawkins ve Dennett gibi ateist ve agnostik filozof ve bilim insanları, açıklamada zorlandıkları esas noktanın, kaos içinden düzenin çıkması (düzenli karmaşıklık) ve bunun sürdürülmesi olduğunu belirterek, bu düzenli deterministik karmaşıklığın, varlık ve hadiselerde içsel ve tabiî bir mekanizma olduğunu kabul ederler.[3] Tesadüfen denk geldiği takdirde uygun moleküllerin doğru miktarda bir araya gelebileceğini iddia ederler. Ancak bu açıklama, akıl sahipleri için tatmin edici değildir. Ayrıca hücre içindeki yüzlerce girift kimyevî reaksiyonunun hayatı ortaya çıkaracak şekilde nasıl örgütlendiğini izah etmez. Gerçekten de son derece karmaşıklık içinde olması beklenen kâinatta, Yaratıcı tarafından konulan kanunların işletilmesi, bu kanunların dışına çıkılmaması ve bunun neticesinde insan merkezli bir düzenin tesis edilmesi, her akıl ve şuur sahibi insan tarafından kabul edilen bir gerçektir.
Karbon Merkezli Hayat
Canlılık ve hayat öyle muhteşem dizayn edilmiştir ki sınırları zorlayan çevre şartlarında bile (sıcaklık, basınç, kirlilik, asitlik, tuzluluk, radyasyon açısından) ortaya çıkabilecek zorluklara karşı dayanıklılığa ve esnekliğe sahiptir. Bu organizasyondaki sınırlayıcı faktör ise sıvı formdaki sudur.
Yeryüzü şartlarının hayata uygun hâle getirilip hazırlanması, tesadüflerle izah edilemeyecek başlı başına bir muammadır. Canlılıkla ilgili kimyevî işlemlerin, DNA, RNA, enzimler, organeller gibi her biri hususî bir dizayna sahip, bazıları nano, bazıları mikro ölçekte binlerce faktörün nasıl hazırlandığını, bilmiyoruz, ama tesadüfen, kendi kendine ortaya çıkamayacağını da çok rahat söyleyebiliriz.
Karbon Temelli Hayat, Suya Ne Kadar Bağımlı?
Susuz yaşayabilen ve çoğalabilen karbon temelli bir canlının var olduğuna dair bir delile şu ana kadar rastlanılmamıştır. Kara hayatında canlılık için en tehlikeli faktör, havanın öldürücü seviyede kuru (sıfır nem oranı) olmasıdır. %50 nem oranında ve 20℃ sıcaklıkta, hücrelerin yapısında, kuru kütle başına en az 0,1 gram su bulunmalıdır. Su bu miktarın altına düştüğünde, hücreler metabolik faaliyetlerini durdururlar ve çoğu bitki ve hayvan ölür. Bütün bunlar, yerküredeki karbon merkezli canlılığın ve hayatın ortaya çıkışında ve devamlılığında suya önemli roller verildiğini göstermektedir.
Arzın kabuğunda levha tektoniği hareketleri olmasaydı, yeryüzüne canlılığın inşasında kullanılan malzemelerin lojistik akışında problemler yaşanırdı. Mesela yerkürede karbonat kayaçlarında depolanan karbon, kayalar parçalanırken suyla buluşursa, suda CO2 olarak çözünür. Oradan da atmosfere salınır. Arz kabuğundaki tektonik hareketler, sürekli oksidize olacak yeni malzemeler ürettiğinden, oksijen seviyesinin tehlikeli bir noktaya ulaşmasını da engeller. Arz kabuğunun su muhteviyatı, kayalara yüksek derecede esneklik kazandırarak hem levhaların düzgün şekilde birbirileri üzerinde kaymasına izin verilir hem de arzın içindeki malzemenin devamlı şekilde yeryüzüne akışı sağlanmış olur.
Büyük ölçekte bakıldığında, suyun Güneş Sisteminin de şekillenmesine yardımcı olduğu söylenebilir. Standart modele göre, 4,6 milyar sene önce Güneş nebülözü (uzayda bulunan yoğun gaz ve toz bulutsuları), gezegenleri doğurduğunda, büyük ihtimalle çok miktarda su ihtiva ediyordu. Yerküreye gelen suyun kaynağı da muhtemelen sıkı paketler hâlindeki buz kristalleridir. Özetle Güneş Sistemindeki diğer gezegenler, arz yüzeyinde hayata karşı dost bir çevrenin sürdürülmesinde önemli rol oynadı ve oynamaktadırlar. Dünyaya düşecek veya düşme ihtimali olan kuyruklu yıldızlarının temizlenmesi noktasında, Jüpiter’e yüklenen vazife de son derece kritiktir.
Hassas ayar fenomeninde suyun özellikleri kritik bir rol oynar. Su, hidrojen ve karbondioksiti yeterli konsantrasyonda çözündürme kapasitesiyle donatılmasaydı, arz kabuğunun derinliklerinde devr-i daim yaptıktan sonra, kayalardaki mikrodeliklerden sızarak yeryüzüne geri dönmeseydi, bakteriler gibi kemoototrofik canlıların hayatı sürdürülebilir olmazdı. Çünkü enerji üretimi için gerekli hammaddenin takviyesi, suyun fizikokimyevî özelliklerine bağlanmıştır. Suyun bir başka önemli özelliği, nanotüpler içinde taşınabilir olmasıdır ki bu, bitkilerin su taşımasında ve hücre zarlarından protonların taşınmasında çok önemli bir husustur. Bu özellikler de yine elektron ve protonun yüklerinin ve kütlelerinin belirlenmesinde rol alan hassas ayar sabitesine bağlıdır.
Fiziği ve Kimyayı Aşan Biyoloji
Yukarıda verdiğimiz hassas ayar örnekleri, büyük çoğunlukla fizik ve kimya gibi maddî özelliklerin matematikle ifade edilen durumlarına aittir. Biyolojide ise merkezde hayatın olduğu dinamik, yani hareketli durumlara ait ince ayarlar vardır. Bunlar atomlar veya moleküller âlemi gibi statik değil, her an belli sınırlar dâhilinde değişen ayarlardır. Akılları zorlayan asıl husus ise, bu dinamik dengeler belli sınırlar arasında salınım hâlinde kontrol edilirken, binlerce faktöre ait bilginin kullanılması ve her birisine, her an sözü geçen Kudreti Sonsuz’un yaratmasıyla hayatın devamının mümkün olmasıdır. Biyokimyevî moleküllerin kâinattaki fizikî sabitelere duyarlılığına misal olarak, DNA molekülünün çift sarmal yapısı, su molekülündeki hususî bağ açıları verilebilir. Bu sıra dışı, hassas ayar fenomeni, hiçbir ölçekte tesadüfün işlemediğini açık bir şekilde gösterir. Rahman sûresinin 7. 8. ve 9. âyetlerinin sonlarının “mizân” (ölçü, denge) kelimesiyle bitmesi gibi, Kur’ân-ı Kerim’in farklı âyetlerinde, yaratılıştaki hikmetli ölçüler ve hassas dengeler nazara verilmiştir.
Hassas ayar mekanizmalarındaki en küçük değişmeler bile canlı sistemin bozulmaması için her an tespit edilir ve imkân varsa geri bildirim mekanizmalarıyla telâfi edilerek yeniden kalibrasyon yapılır. Peki, ayar tutmazsa ne olur? Hastalık olur! Örnek verecek olursak; iç kulağımızın yarım daire kanalları ve salyangozun içindeki denge sıvısının yoğunluğu gereğinden fazla koyulaşır veya aksine çok sulanırsa, başımızı her çevirdiğimizde denge ile ilgili problemler yaşarız. Hâlbuki bu durum, belki de çok basit bir tuz veya başka bir molekül miktarının artışına veya azalmasına bağlı olabilir. Bu sıvıyı salgılayan ve geri emen hücreler bu ayarı nasıl biliyor ve gerektiği miktarda salgılamaya çalışıyorlar? Kan ve idrar tahlillerimizi incelediğimizde gördüğümüz gibi, en düşük, ortalama ve en yüksek değerlerin sınırları belirlenmiştir. Bu sınırların dışında kalan değerler, bir rahatsızlığın habercisi olarak değerlendirilir. Demir düşükse, muhtemelen kansızlık vardır; iyot düşükse, tiroit probleminden bahsedilebilir
İnsanlık tarihi boyunca elde edilen bütün tıbbî bilgiler özellikle son 100 sene içinde akıl almaz boyutlara gelmesine rağmen, henüz bu hassas ayarların düzenlenmesini heceleme durumundayız. Hayat yaratıldığından beri binlerce hassas ayarın, her an şaşırmadan ve sapmadan idare edilmesini hangi tesadüflerle, akılsız atomların hareketleriyle, ilimsiz ve şuursuz tabiat kuvvetlerinin düzenlemesiyle izah edebiliriz?
Dipnotlar
[1] M.S. Polatöz, “Kâinatın Geleceği,” Sızıntı, 1998, 20. (236).
[2] George F. R. Ellis, “The Theology of the Anthropic Principle”, Russell, Robert John; Murphy, Nancey; Isham, Christopher J. (ed.). Quantum Cosmology and the Laws of Nature: Scientific Perspectives on Divine Action. Vatican City State: Vatican Observatory, 1993, 367–405.
[3] A. Plantinga, “Dawkins Karmaşası: Natüralizm Saçmalığı”, Çeviren: E. Erdem, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 50:1 2009, s.179–191.
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/hassas-ayarlar-kimin-eseri/feed/ 0 Bir Abi Portresi
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/bir-abi-portresi/
Hizmet Hareketi ile yolunun kesişmesi hayli zor görünen bir arkadaşa sordum bir gün: “Nasıl oldu da Hizmet Hareketiyle tanışıp kaynaştın?” Hafif bir gülümseme ve içten bir bakışla “Abiler” deyiverdi. Sonra başladı o güzel “Abi”sini anlatmaya. Ondaki sadeliği, samimiyeti, rehberliği…
Çağlayan dergisi adına, Abdurrahman Baş ile aynı memleketten ve benim de 55 günlük asker arkadaşım olan eski bir dost arayıp da “Abdurrahman Baş’ı yazar mısın?” deyince yıllar önce yaşadığım bu hadiseyi hatırladım. Çünkü Abdurrahman Baş da birçok insan için ilham veren bir abiydi. Batı’da sıkça bahsi yapılan “mentor” ya da “rol modeli” biriydi. Gençlere rehberlik yapan, yaptığı o güzel işi rol icabı değil de tabiatının bir parçası hâline getiren insanlardan…
Bu mevzuyla alakalı unutamadığım bir başka hatırayı da zikredeyim ki Abdurrahman Baş’lar daha iyi anlaşılabilsin. Ülkemizin yetiştirdiği ve her kesimin takdirini kazanmış usta kalemlerden biri bir gün dedi ki “Küçük oğlum için gitmediğimiz psikolog, çalmadığımız kapı kalmadı. Bir gün onlardan biri uzun, ama başarısız bir tedavi surecinden sonra “Benden bu kadar!” dedi. Tam kapıdan çıkıyorduk ki “Beyefendi son bir şey teklif edeyim size; ama sakın beni yanlış anlamayın. Oğlunuzun yaşadığı bu sıkıntıları çözme adına bir de Hizmet Hareketi ile irtibata geçseniz. Orada abiler ve ablalar diye bilinen ve gençlerle çok kolay iletişime geçebilen, eğitimci insanlar var. Onların, bizim çözemediğimiz bu tip vakalara neşter vurabildiğini gördüm.” Duayen yazar konuşmasına şöyle devam etti: “Çocuğumuzu tedavi maksadıyla haftalardır eşiğini aşındırdığım psikiyatristin Hizmet Hareketiyle hiçbir ilgisi yoktu; ama etrafta gördüğü ve yaşadığı tecrübelerle bunu söylüyordu. Biz de ona itimat ettik ve kendisine saygı duyduğum bir meslektaşım vasıtasıyla Hizmet Hareketiyle irtibata geçtik. Çok şükür çocuğumuzu bu yolla yeniden kazandık.” dedi ve sonra da eşine dönerek “Öyle değil mi Allah aşkına” deyiverdi…
Bir de bu hadiseyi hatırladım Abdurrahman Baş hakkında yazı yazmam istendiğinde; çünkü o da önemli bir rehber, doğru bir kılavuz, unutulmaz bir abi idi. Yeri gelmişken burada bir sırrımı paylaşayım. İstanbul Üniversitesine okumak için geldiğimde Hizmet Hareketinin hazırladığı evlerde kalmak benim için en son tercihlerden biriydi. Beni bu evlerde kalmaya ikna edenler, önceleri herkesin takdir ettiği, şimdilerde karakuşî hükümlerle mahkûm edilmeye çalışılan, “abiler” denilen o güzel insanlardı. Zaten İstanbul’a gelmeden memleketimde o dönem vazife yapan o model insanlardan birkaçını tanımıştım. O günün şartlarında tanıdığım o güzel insanlardan biri, koca bir şehre numune-i imtisal olmuştu. Tanıdığım o âsûde insanlar içinde bir de İbrahim Tabanca gibileri vardı ki Beyazıt’ta kaldığım eve sabah namazı vaktinde gelir, her bir ferdin hâlini hatırını sorar ve gerçek bir abi portresi çizerdi.
Bizimle akran olup göz hizasından birbirimize bakabildiğimiz bu rol modeli abilerden sonra İstanbul’da yeni bir sosyal gerçeklikle daha karşı karşıya kalmıştım. Fabrikaları olan, bağları bahçeleri olan, ama “Hizmet” deyip yollara düşmüş, “esnaf abiler” olarak bilinen bazı varlıklı insanlardan bahsediyorum. Bugün bir şaki gibi kırmızı bültenle aranan Ali Rıza Tanrısever, İhsan Akdeniz (Allah rahmet eylesin), Ali Kervancı’ları görüyordum ilk defa. Servetinin sefasını sürme yerine talebe yetiştirme adına işin maddî boyutunu göğüslemek maksadıyla çırpınan bu yiğit abileri anlatmaya hangi kalemin gücü yetebilir ki!
Yine de en kritik rol, yaşları genç nesillerle iletişime müsait olan insanlara düşüyordu. Onlar olmadan (esbap planında) yeni nesillere ulaşmak ve onları yarınların şehsuvarı olarak yetiştirmek mümkün görünmüyordu. Âcizane kanaatim, Abdurrahman Baş, tam da bu çerçevede hayırla yâd edilecek bir sima idi. Onu tanıdığımda Beyazıt’taki Şehzadebaşı Camiinin karşısında bir evde kalıyordu. İstanbul Teknik Üniversitesini bitirmiş ya da bitirmek üzereydi. İleri seviyede İngilizcesi, Arapçası; belki biraz da Farsçası vardı. Kendi ismiyle aynı adı taşıyan babası, Muğla’da bir cami müezziniydi. Oğlunun bir an önce eve dönmesini istiyordu, ancak oğlu, her seferinde nazik, nezaketli ve mantıklı bir üslupla İstanbul’da kalması gerektiğini anlatırdı. Namazda uzunca bir sarık sarar ve kendinden geçerdi. Simasındaki nurla o sırmalı cübbe ve bembeyaz sarık bir araya geldiğinde karşınızda Asr-ı Saadetten günümüze ışınlanmış bir misafir var sanırdınız. En önemlisi ne sarık göstermelikti ne de cübbe. Namaza durulduğunda ruhanî ve nuranî bir atmosfer kaplıyordu Şehzadebaşı’nı. Bir Abdurrahman, binlerce Abdurrahman’a dönüşüyordu âdeta.
Herkese “Kardeş” diye hitap eden bu mülayim insan, Hizmet konusunda istişareye başladığında daha mehip bir duruş sergilerdi. Mesela kitap okumayı çok seviyordu. İstiyordu ki herkes de çok sevsin, çok okusun. Hele söz konusu Risale-i Nur ise daha bir titizlikle yaklaşıyordu meseleye. Fotoğrafik hafızasında tasnif edilmişçesine, hangi kitapta hangi mevzu var, eliyle koymuş gibi bilirdi. Risaleleri onun gibi tecvit kurallarına uygun okuyan birini varsa da ben görmedim. Bir “peltek se” ile “mesela” deyişi vardı ki tarifinden ve taklidinden âcizim. Sanırım tecvit bilgisiyle, Arap ve Fars alfabesinden oluşan Osmanlı Türkçesi harflerinin hakkını vermeye çalışıyordu. O esnadaki telaffuzu, Türkçe kurallarını bir hayli zorluyordu, ama rahmetli abinin ağzına çok da yakışıyordu o okumalar.
Bir süreliğine bir yere gidip dönünce herkese tek tek sorardı kitap okuyup okumadığını; hatta ne kadar okumaya vakit ayırdığını da sual etmeyi ihmal etmezdi. Şişli Camiine yakın Rahmet apartmanında kaldığı günlerin birinde, yine tek tek herkese sormuştu hangi kitapları, ne zaman ve ne kadar okuduğunu. Kimi sabah namazından sonra Sözler’i, kimi de Asâ-yı Musa’yı yatsı namazı sonrası okuduğunu söylüyordu. Onun bulunduğu mecliste, Risale-i Nur Külliyatından takip edilen mutlaka bir kitap olurdu. Çok iyi bilmesine rağmen ilk defa okuyor gibi heyecanla okur ve kendinden geçerdi. Onun bu hâline hep imrensem de hiçbir zaman onun kâmetine ulaşamadım. Bu da benim talihsizliğim olsa gerek.
Hoş sohbet bir insandı; nazik, görgülü, gözü yaşlı… Muhabbetine doyum olmazdı. Bir gece yarısı Şehremini’nden Laleli’ye doğru yürüyoruz. Bir dersten dönüyorduk galiba. Söz nasıl olduysa dergâhlara, tasavvufa geldi. Ben de Yozgat’tan tanıdığım Şehzade Ahmet Efendi’nin beni Hocaefendi’yi tanımam konusunda nasıl teşvik ettiğini, herkesin içinde, “Evladım, sen Hocaefendi’yi bulduysan başka birini arama.” dediğini naklettim. Merhum Abdurrahman Abi dikkatle dinledi beni ve sonra “Ben de sana bir hakikatten bahsedeyim dedi ve “Kardeşim Anadolu’yu bugüne dek manen ayakta tutan bütün efendi hazretlerine sonsuz hürmetimiz var. Ancak ben tahmin ediyorum ki eğer bugün Şeyh Abdülkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend ve İmam Rabbânî Hazretleri gibi zatlar hayatta olsaydılar, bütün himmetlerini, imanî hakikatlerin takviyesine sarf ederlerdi. Çünkü ebedî saadetin kaynağı bu hakikatlerdir. Şayet onlarda kusur edilse, (Allah muhafaza) ebedî Cehennem söz konusudur. Hiç kimse imansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur.” mealinde bahisler anlattı. Gece vakti yürürken ezbere yaptığı bu ders beni mest etmişti.
Onu gördüğüm son akşam… Şirinevler’de bir eğitim yuvası. İstanbul esnafı konuk ediliyor. Hocaefendi başmisafir. Hamit Abi ve Celal Abi, tatlı bir telaşla ev sahipliği yapıyor. Hocaefendi unutulmaz bir konuşma yapıyor. Sohbet bitmek üzereyken Abdurrahman Abi de geliyor. Trakya’dan dönüyormuş. Sohbet bitince yanına gidiyorum. Aç kalmış ama kimselere söyleyememiş. Beraber kantine gidiyoruz. “Abi madem belli aralıklarla Trakya tarafına gidiyorsun, bak biz E-5 yolu üzerindeyiz; neden bize uğramıyorsun?” diyorum. O her zamanki sıcak tebessümüyle “Olur inşallah.” diyor. Sarılıp ayrılıyoruz. Son kez kucaklaştığımız aklımın ucundan bile geçmiyor…
8 Aralık1989 tarihinde, acı bir haberle sarsıldım. Abdurrahman Abi elim bir trafik kazası geçirmiş ve durumu çok ağırmış. Bu yürek burkan haberin hemen ardından sevenleri onun için dualar etmeye başladı, fakat onun bu dünyadaki misafirliği sona erdi. Arkasından gözyaşı döken insanlar hep “Na’ptın abi sen, bizi nasıl bırakıp gittin.” diyor; ama beyhude. Her an öteler için hazır bekleyenler, bir odadan diğerine geçer gibi ruhlarının ufkuna yürüyor…
En başa dönelim yeniden; hangimizin “Hizmet’e nasıl katıldın?” sorusuna verdiği cevapta bir abi veya abla gerçeği yoktur? Onlar isimsiz kahramanlardır. Alkış beklemezler, takdir istemezler, taltiften kaçarlar. Maalesef ülkemiz, yaşanan bu süreçte gönüllerin fatihi olan abi ve ablalarını kaybetti; tam da bu yüzden telafisi çok zor olan bir surecin dibine doğru, minareden düşercesine yuvarlanıyor. Oysa hakkıyla değer üretmenin ete kemiğe bürünmüş hâliydi onlar. Ta Kestanepazarı’ndan başlayan o güzel abilik kavramı, denebilir ki uhuvvetin bir cüzüdür. Bir makam ya da mevki değildir. Kendini büyük görmeyi gerektirecek bir mânâsı da yoktur. O tebliğden önce gelen temsil hakikatinin bir hüccetidir.
Şimdilerde bozgun psikolojisi içinde kimi zaman haddi aşan laflar söyleyerek oynanan oyunun bir parçası hâline gelmek elbette doğru değil. Zaten benim de mevcut yaraya kezzap dökmek gibi bir niyetim yok. Sadece “Dön bir geriye bak, o melek gibi abilerin emeğini hatırla.” demeden de geçmek istemiyorum. Böyle deyince onlarca, yüzlerce, binlerce abi sökün edip geliyor vicdan sahnesine. Onlardan biri de Abdurrahman Baş. Ruhu şâd olsun, makamı cennet olsun, emekleri kıyamete kadar bayraklaşsın…
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/bir-abi-portresi/feed/ 0
Ölüm Eşiği Tecrübelerihttps://caglayandergisi.com/2022/01/01/olum-esigi-tecrubeleri/
Erkek kardeşine şizofreni teşhisi konulduktan sonra nörolog olmaya karar veren Jill Bolte Taylor, bu alanda eğitim görür ve Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesine bağlı Psikiyatri ve Sinir Bilimi bölümlerinde akademik çalışmalarına devam eder. Normal fertlerin beyinleriyle şizofreni ve bipolar bozukluk teşhisi konmuş kişilerin beyinleri arasında ne tür biyolojik farklılıklar olduğunu araştırır.
10 Aralık 1996 tarihinde, sabahleyin uyandığında, beyninde ciddi bir rahatsızlık olduğunu fark eder. Dört saat boyunca beyin fonksiyonlarının körelmesini izler. Daha sonra yaşadıklarını anlattığı bir TED konuşmasında, “Beyin kanaması yaşadığım o sabah yürüyemiyor, konuşamıyor, okuyamıyor, yazamıyor, hayatıma dair hiçbir şey hatırlayamıyordum. Âdeta bir bebek gibi olmuştum.” der.
Taylor o sabah evinde yaşadıklarını şöyle anlatır: “Birden dengemi yitirdim ve duvara dayanmam gerekti. Bedenimin sınırlarını artık fark edemiyordum. Kolumun atomları, duvarın atomlarıyla iç içe geçmişti. Fark ettiğim sadece bir tür enerjiydi. Kendime sordum, ‘Neyim var benim? Neler oluyor böyle?’ O anda zihnimdeki konuşma birden susuverdi. Sanki biri uzaktan kumandayı eline almış ve ‘sessiz’ tuşuna basmış gibiydi. Mutlak sessizlik… İlk önce, böylesine sessiz bir zihinle baş başa kalmaktan dehşete düştüm, ama hemen sonra çevremi kuşatan enerjinin muhteşemliğiyle büyülendim. Bedenimin sınırlarını artık tanımlayamadığımdan, kendimi genişleyip devleşmiş gibi hissediyordum. Bütün o enerjiyle bir ve bütün olduğumu hissediyordum ve bu harika bir histi… Orayı ‘Düşler Ülkesi’ diye isimlendiriyorum. Orası çok güzel bir yerdi. Dünyadaki bütün ilişkilerinizi ve bunların getirdiği bütün stresi düşünün… Hepsi gitmiş! Derin bir huzur duyuyordum. Mutluluktan uçuyordum.”
Bu arada tekrar kendine gelerek yardım çağırması gerektiğini fark eden Taylor, 45 dakika süren bir gayretten sonra telefon etmeyi başarır. Konuşma kabiliyetini kaybetmesine rağmen çıkardığı sesler sebebiyle yardıma muhtaç olduğu anlaşılır. Ambulansla hastaneye götürülürken yaşadığı tecrübeleri ise şöyle paylaşır: “Ana rahmindeki minicik bir cenin gibi oldum. İçinde kalan son havayı da salan bir balon gibi, enerjimin boşaldığını ve ruhumun teslim olduğunu hissettim. O anda anladım ki artık hayatımın koreografı ben değildim. Doktorlar bedenimi kurtaramazsa, bu benim için diğer tarafa geçiş anıydı… O öğleden sonra kendime geldiğimde, hâlâ hayatta olduğumu keşfetmek beni şoke etti. Oysa ruhumun teslim olduğunu hissettiğimde, dünyaya veda etmiştim. Şimdi zihnim, birbirinden çok farklı iki gerçeklik durumu arasında asılı kalmıştı. Duyu sistemim aracılığıyla gelen uyarıları, saf acı olarak hissediyordum. Işık, beynimi dehşetli alevler gibi yakıyordu ve sesler öylesine karmaşık ve o kadar yüksekti ki gürültünün içinden tek bir sesi bile ayırt edemiyor ve sadece kaçmak istiyordum. Bedenimin mekânda kapladığı yeri tanımlayamadığımdan, kendimi devleşmiş, genişleyip yayılmış hissediyordum. Tıpkı şişesinden çıkmış ruhanî bir varlık gibi… Ruhum sakin bir mutluluk denizinde yüzen büyük bir balina gibi özgürce süzülüyordu. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: ‘Bu devleşmiş hâlimi, şu minicik bedenimin içine tekrar sığdırmam asla mümkün olmayacak!’ Sonra fark ettim: ‘Hâlâ hayattayım!’ Bu yaşadıklarımın aslında muhteşem bir armağan ve hayatlarımızı nasıl yaşadığımıza dair çarpıcı bir iç görü olabileceğini anladım.”
Kanamadan birkaç hafta sonra, cerrahlar müdahale edip Taylor’un beynindeki konuşma merkezine baskı yapan, golf topu büyüklüğünde bir pıhtıyı çıkarırlar. Tam olarak iyileşmesi sekiz yıl sürer.[1]
Taylor’un yaşadığı bu sıra dışı deneyimler, “ölüm eşiği tecrübeleri” olarak adlandırılmaktadır. Ölüm eşiği tecrübeleri, ciddi bir rahatsızlık veya kaza sebebiyle kan dolaşımı ve solunumun durmasıyla, klinik olarak ölü kabul edilen kişilerin, bedenden bağımsız bir şuur seviyesinde, farklı bir zaman ve mekân algısıyla yaşadığı şeylerdir.
1971 kışında, Asya gribi yüzünden çok ciddi rahatsızlanan 18 yaşındaki bir delikanlı, ölüm eşiği tecrübesini şu şekilde anlatır: “Birkaç gün yatakta kaldıktan sonra, şuurumu kaybettim ve uzun bir tünelden aşağı çekildim. Çok parlak olan, ama göz kamaştırmayan, beyaz bir ışık (nur) gördüm. Bu tecrübe kesinlikle ulvî bir hâldi ve içimde tarif edilemez duygular uyandırdı. Daha önce hiç yaşamadığım bir huzur ve sevinç hissettim. Tünelden çıktığımda kendimi, etrafına nur yayan, çok güçlü bir ruhanî varlığın huzurunda buldum. Görkemli dağları, geniş vadileri ve ormanları olan güzel bir manzaranın parçasıydım. O varlık bana dünyada bulunma maksadım hakkında bilgiler verdi ve gelecekteki bazı olaylardan bahsetti. Bunların birçoğu daha sonra gerçekleşti. Ben istemesem de bana, hayatımın maksadını yerine getirmek için bedenime geri dönmem gerektiğini söyledi. Çok kısa bir süre sonra, yavaş yavaş bedenime geri döndüm ve bu dünyadaki şuurumu yeniden kazandım. Bu tecrübe, dünyada yaşadığım herhangi bir tecrübeden çok daha gerçek, canlı ve yoğundu. Üç boyutludan ziyade, dört boyutlu bir tecrübeydi.”[2]
Ölüm eşiği tecrübeleri konusunda yapılan araştırmalarda tespit edilen ortak hâller ve gerçekler şunlardır:
Kelimelerle ifade etmenin zorluğu veya tarif edilemezlik.
Ölüyor olduğunu fark etme.
Karanlık bir ortamda, bir tünelde, mağarada veya vadide hareket etme.
Sevinç, muhabbet ve huzur duygusu. (Bazen de korku, dehşet ve azap hissi).
Daha önce ölen, sevilen insanlarla karşılaşma.
Şuurlu, ruhanî ve nuranî varlıklar görme ve bu varlıklarla bazen kelimeler olmadan, düşünce yoluyla iletişim kurma. (Bazen de dehşet verici varlık ve manzaralara şahit olma).
Bedenden ayrılma algısı veya beden dışı tecrübe.
Dünya hayatının muhasebesi, panoramik bir görüntüsü veya yaşanılan belirli hadiselere yeniden şahit olma.
Zaman ve mekân algısında değişme.
Hususî bir ilme mazhar olma.
Bazıları rahatsız edici olan sesler duyma (gürültü, uğultu ve zil sesi gibi).
Geri dönüşün mümkün olmadığı bir sınırı fark etme ve buraya ulaşmadan, şuurlu bir şekilde geri dönme.[3]
Ölüm eşiği tecrübeleri, genellikle ölümü kabullenmeyi kolaylaştırmakta, buna bağlı olarak kişilerin ölüm korkusunda azalmaya sebep olmaktadır. Bu tecrübeleri edinenler; daha hayırsever, müşfik ve hoşgörülü bir hâle gelmektedirler.[4]
1988 yılında Moody ve Perry tarafından neşredilen Ötedeki Nur isimli kitapta, bir hastanın ABD’de geçirdiği bir ameliyat esnasında yaşadığı tecrübeler şöyle aktarılır:
“Ameliyat başlamadan önce cerrah ve anestezi uzmanına, yıllardır muzdarip olduğum alerjilerim hakkında bilgi verdim. Ameliyat esnasında bir ilaca karşı ağır bir alerjik reaksiyon gösterdim ve kalbim durdu. Kalbim durur durmaz kendimi tavandan ameliyat odasını seyrediyor hâlde buldum. Doktorlar ve hemşireler telaş içinde beni hayata döndürmeye çalışıyordu. Aşağıda bir panik havası olmasına rağmen ben çok derin bir huzur içindeydim. Hiçbir ağrı hissetmiyordum. Sonra oradan ayrılıp hemşirelerin bulunduğu bir odaya geçtim. Bir süre onları seyrettikten sonra bir tünel açıldı ve beni içine doğru çekti. Tünelin sonunda kendimi çok güzel, sırlı ve parlak bir nurla dolu bir mekânda buldum. Orada daha önce vefat etmiş, sevgili akrabalarım vardı. Sevinç içinde birbirimize sarıldık. Sonra insana kendini unutturacak derecede derin bir muhabbet ve şefkat sahibi, gizemli bir varlığın huzuruna geldim. Bana “Geri dönmek istiyor musunuz?” diye sordu. Karar vermek çok zordu. Orada kendimi tam olarak “eve dönmüş” hissediyordum, ancak sonunda bedenime geri döndüm.”[5]
Ölüm eşiği tecrübelerini yaşayanların bazı ortak tespitleri şu şekildedir:
“Her şey normalden çok daha renkli ve parlak görünüyordu.”
“Renkler, şimdiye kadar gördüğüm renklerin ötesinde bir keyfiyetteydi.”
“Görme kabiliyetim büyük ölçüde arttı. Nesneleri istediğim kadar yakından veya uzaktan görebildim ve bunda hiç zorlanmadım. Bir fotoğraf makinesiyle otomatik odaklama yapmak gibiydi.”
“360 derecelik bir görüşüm vardı; yukarıyı, aşağıyı, sağımı, solumu, önümü ve arkamı görebiliyordum, aynı anda her yeri görebiliyordum!”[6]
“Dünyaya ait zaman ve mekân tamamen kaybolmuştu. Diğer taraftaki zaman ve mekân ise canlı, çok belirgin ve çok daha gerçekti. O nurun içindeyken geçmişi, şu anı ve geleceği bir arada tecrübe ettim.”[7]
“Aslında ölümün arkasına saklanan güzelliklerin farkında olan bir kimsenin ölümü kerih görmesi mümkün değildir. Ne var ki varlığı yanlış yorumlayan, her şeyi bu dünyadan ibaret gören, fizikî âlemin ötesini müşahede edemeyen, dünyayı maksud-u bizzat (asıl maksat) zannederek kendini bütünüyle onun kucağına atan bir insana ondan ayrılma da çok zor gelecektir. Bundan ötürü ölümü kerih görecektir. Çünkü o, ölümle ulaşılabilecek güzelliklerin farkında olmadığı gibi, onun, dünyada görüp tattığı güzelliklerin asıl kaynağına ulaşma gibi bir azim ve niyeti de yoktur.”[8]
Ölümü kerih görmemenin, “ölmek istemek” anlamına gelmediğini de hatırlatmakta fayda vardır. Zira Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Hiçbiriniz ölmeyi temenni etmesin! Zira ölmeyi temenni eden kişi muhsin ise, (yaşayarak) belki hayır ve ihsanlarını daha da artırır. Şayet günahkâr biriyse, tövbe edip rıza dairesine girme ihtimali vardır.”[9] buyurmaktadır.
Hayat gibi ölüm de yaratılır. Sonsuz bir ilim ve hikmetle takdir buyurulan ecelimiz geldiğinde, Rabbimiz bizi hayat vazifesinden terhis eder, ruhumuzu âhirete nispeten zindan gibi olan fâni dünyadaki külfetlerden âzât edip zaman ve mekânın farklı olduğu berzah âlemine, nur diyarına alır. Daha sonra yeniden dirilişte, ruhumuza yeni bir beden ihsan ederek bâkî bir hayata mazhar eder. Tahkikî imanın kök saldığı ruhlar için ölüm, tesadüflere bağlı bir ayrılık ve yok oluş değil, Rahman’ın huzuruna çıkma şerefine erme vesilesidir.[10]
Dipnotlar
[1] Jill Bolte Taylor, “My Stroke of Insight”, www.ted.com/talks/jill_bolte_taylor_my_stroke_of_insight; Jill Bolte Taylor, My Stroke of Insight: A Brain Scientist’s Personal Journey, New York: Penguin Books, 2009.
[2] Ornella Corazza, Near-Death Experiences: Exploring the Mind–Body Connection, New York: Routledge, 2008, s. 27.
[3] Raymond Moody, Life after Life, Atlanta, GA: Mockingbird Books, 1975; Kenneth Ring, Life at Death: A Scientific Investigation of the Near-Death Experience, New York: Coward, McCann and Geoghegan, 1980; Jeffrey Long ve Paul Perry, Evidence of the Afterlife: The Science of Near-Death Experiences, New York: HarperCollins Publishers, 2010, s. 11.
[4] Saliha Uysal, “Din Psikolojisi Bağlamında Ölüm Eşiği Deneyimleri”, (Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Din Psikolojisi Bilim Dalı, 2018, s. 260.
[5] Raymond Moody ve Paul Perry, The Light Beyond, New York: Bantam Books, 1988, s. 62.
[6] John C. Hagan, The Science of Near-Death Experiences, Columbia: University of Missouri Press, 2017, s. 68.
[7] Long ve Perry, a.g.e., s. 18.
[8] M. Fethullah Gülen, “Likaullah İştiyakı”, www.herkul.org/kirik-testi/likaullah-istiyaki/
[9] Buhari, Temennî, 6; Müslim, Zikr, 10.
[10] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 257, 260.
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/olum-esigi-tecrubeleri/feed/ 0 Kardeşlik Nedir?
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/kardeslik-nedir/
Biyolojik kardeşlik tabiri, aynı anne babadan doğanlar için kullanılır, ancak bunun ötesinde bazı özel şart ve zamanlarda, irade ve gayretle ortaya konulan öyle durumlar vardır ki biyolojik kardeşliğin ulaşamadığı yerlere insanı ulaştırır. Dünyanın her yerinde kalbin derinliklerinden sevgiye, saygıya, insana, bütün varlıklara ve evrensel değerlere karşı saygı duyanların içlerinden gele gele hayata aktarabileceği en güzel duygudur iradî kardeşlik. Bütün insanları kardeş görme inancı aslında imandaki kardeşliğin bir tezahürüdür. İman kardeşliği, zamanla hizmette kardeşliğe, oradan da evrensel kardeşliğe dönüşür.
Bu güzel haslet bazen kışın okula giderken arkadaşını paltosunun içine almak, bazen hapishanede yatağını ona vermek, bazen nehre düşen talebesinin ardından atlayıp onu kurtarırken kendini feda etmek, bazen de kendine düşen tabağı, meyve fazla konulmuş diye arkadaşının haberi olmadan onun tabağıyla değiştirmektir. Bunların hiçbirisi yaşanmamış hikâye değildir ve bu daha nicelerini Hizmet kardeşlerinizden dinleyebilirsiniz.
“Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurât, 49/10) âyeti ve bu âyetin izahı olan nebevî ifadeler, bir yandan gerçek ölçüyü bizlere verirken bir yandan da bu yüksek kıymeti korumanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
İman atmosferi ortak paydasında bulunanların birbirlerine karşı birtakım vazife ve sorumlulukları vardır. İnsan yaratılışının bir gereği olarak duygu, düşünce ve davranışlardaki farklılıkların sebep olduğu küsme, darılma ve kırılmaların vakit geçirilmeden tamir edilmesi, ilk görev olarak karşımıza çıkar. Sonra da hayatın karmaşalarına, sağdan soldan gelen farklı rüzgarlara kapılmadan, Allah’ın emir ve yasaklar çizgisini ihlal etmeden yaşamaya devam etme gelir.
Özellikle yaşadığımız süreçte, farklı görüş ve fikirlerden neşet eden söylemler, yanlış anlamalarla da beslenerek çeşitli husumetlerin ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Bu da kardeşlik potasında bulunan herkesi rahatsız eden bir durumdur. Kırgınlıklara, ayrışmalara sebep olabilecek gelişmeleri önceden fark edip tedbirler almak en iyi olanıdır, ancak meydana gelen olumsuz durumlarda hemen devreye girip bir şekilde gönülleri bu potada buluşturmak bu işin olmazsa olmaz çizgisidir. Zaten huzura namzet bir topluluk da birbirini sevip sayan ve birbirine gönülden bağlı olanlardan teşekkül eder.
Nitekim bizleri birbirimize kardeş kılmayı hedeflemiş olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gerçeği şöyle ifade eder: “Müminler birbirlerini sevme, karşılıklı şefkat ve merhamet etme ve birbirlerini koruma hususlarında vücudun işleyişine benzerler. Nitekim onun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar uykusuzluk ve humma ile (vücut hararetini yükseltmekle) onun elemine iştirak ederler.”[1]
Tıbbî bir gerçeklik olarak herhangi bir uzuv hastalanınca diğer uzuvlar onun yardımına koşar. Ateşli bir hastalığınız olursa mide hemen iştahı keser ve vücuttaki düzeltme mekanizmaları mevcut hastalık için seferber olur. Diğer organlar bir mânâda kendini rölantiye alıp asgarî ihtiyaçları ile idare ederler. İşte gerçek kardeşlik de böyledir. Kriz anında kendi ihtiyaçlarını kısar, az ile idare eder, ihtiyaç içindekilere yardım eder. Belki de en önemlisi onlarla sürekli irtibat içinde olur. Aynen vücutta olduğu gibi irtibatsızlık kardeşliğin tesisinde ciddi problemlere yol açar.
Üstat Bediüzzaman Hazretleri, kardeşlerin birbirini tenkit etmemesi gerektiğini şu şekilde ifade eder:
“Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez; belki birbirinin noksanını ikmâl eder, kusurunu örter, ihtiyâcına yardım eder, vazifesine muâvenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.”[2]
Hakiki kardeşler birbirlerinin gözü kulağı, dili dudağı, eli ayağı gibidirler. Böyle civanmert bir toplulukta her bir fert diğerlerinin mutluluğunu düşünür ve mutluluğu için çabalar. İçlerinden birinin sıkıntısı diğerlerinin yüreğini hoplatır, sevinci de hepsinin yüzlerini bahara çevirir. Bu sırra ermiş kâmetlerin duygu ve düşünceleri hep istikamet üzeredir, hep içten ve samimi bir görüntü sergilerler. Hiç kimse diğerlerinin ardından kötü söz söylemez, su-i zan ve çirkin sözlerle o kutsî iklimi kirletmez.
Tam da bu noktada iman atmosferindeki kardeşliği zedeleyen, hatta bitiren bir durum vardır ki asla hatırdan çıkarılmamalıdır:
“Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (Hucurât, 49/12).
Bu âyette; su-i zan, tecessüs ve gıybet sıralaması dikkat çekmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de kavramların cümle içindeki sıralanması anlam açısından çok önemlidir. Takdim ve tehir olarak ifade edilen bu durum bize hayatın akışındaki önceliği de gösterir. Buna göre, insanların özellikle müminlerin arasındaki bağı koparan su-i zandır. Su-i zan, tecessüse kapı aralar, tecessüs de gıybete giden bir yol açar. Şeytan bu yolu işletmek, genişletmek için uğraşır. Bundan sonrası daha da vahimdir ki gıybet iftiraya, iftira ifke, ifk de şirke götüren bir koridora dönüşebilir.
Gıybet kısaca, doğru olan ve söylendiğinde muhatabın hoşnut olmayacağı bir şeydir. İftira ise birisi hakkında yalan söylenmesidir. Bir kişinin gıyabında yalan söylendiğinde ise hem iftira hem gıybet günahı işlenmiş olur. Bir de ifk vardır ki bu da “bir şeyi ya da sözü ters çevirmek, döndürmek” anlamına gelir. Siyer tarihinde “İfk Hadisesi” olarak yerini alan vakada, Hazreti Âişe validemize yapılan iftiranın “ifk” olarak tanımlanmasının bir hikmeti, Rabbimizin bu iftiraya doğrudan cevap vermesi, hakikati ters yüz edenlerin sözlerini yüzlerine çarpmasıdır. Hazreti Âişe annemize yapılan iftira Efendimize, Efendimize yapılan iftira da Allah’a yapılan bir iftiradır. Kur’ân âyetlerinde ifk, şirk yerine de kullanılır:
“Siz Allah’ı bırakıp sadece birtakım putlara tapıyor, asilsiz sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 29/17).
Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”[3] Bu yüzden küçücük bir su-i zandan şirke kadar giden bir yol olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.
Kur’ân’da tecessüs menfi ve müspet olarak iki anlamda kullanılır. Menfi tecessüs, bir müminin açığını kollama, eksik ve gediğini bulmak için çaba sarf etme ve gizliliklerini araştırma demektir ki bu yasaktır. Bunun yanında bir de müspet tecessüs vardır ki o da gerek kâinat gerekse Kur’ân âyetlerini daha derinden, daha yoğun bir tefekkürle incelemek, kâinatı derinden derine gözden geçirmek, varlıklar arasındaki hassas ve ince hikmetleri ortaya çıkarmaktır.
Tecessüs, yani merak ve araştırma bir ihtiyaç ise bu ihtiyacımızı en iyi şekilde gidereceğimiz yer Kur’ân’ın kevnî ve teşriî âyetleridir. Ayrıca bunları daha kolay ve doğru anlamamıza vesile olacak olan âlimlerin eserleridir. Tecessüsün vacip olduğu yer, Kur’ân hakikatlerinin müdakkik ve mütecessis bir eda ile araştırılıp okunmasıdır. İşte o zaman en doğru hakikatlere yelken açmış olacağız. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tecessüs ile ilgili hassasiyetinin azamî derecede olduğunu şu ifadelerinden anlayabiliriz:
“Gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız, ama müminler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız. İcap ederse gözlerinize mil vuracaksınız, ama Müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkûm edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.”[4]
Tarihî hadise ve şahsiyetleri bir noktaya odaklanmadan genel itibariyle ele almak gerekir. Mahrutî bakış açısıyla, şahısları ve hadiseleri her yönüyle değerlendirme esas olmalıdır. Uhuvveti bozmayacak tahkikî bakış ise karşı tarafı rencide etmeden, kusurların telafisi adına yapılmalı, hatalar tahakkümle değil, lütuflarla ıslah edilip izale edilmeye çalışılmalıdır. [5] Lütuf, iyilik ve güzellikle muamele etmek olup insaniyetin en önemli nişanlarından biridir.
Hicret koridoru dar ve sıkıntılıdır. Yolların darlığı, istemeden de olsa kardeşlerin birbirine zarar vermesine sebep olabilir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in medh ü sena ettiği affetme ve kusurları görmezden gelme erdemleri, böyle günlerde daha bir önem kazanır. Bundan dolayı dar bir koridordan geçtiğimiz, bazen istemeyerek de olsa birbirimize sürtündüğümüz şu günlerde tahammül kapasitemizi artırıp herkesi ve her şeyi hoş görme, çok önemli bir haslet olsa gerektir.
Dipnotlar
[1] Buharî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 201.
[3] A.g.e., s. 9.
[4] M. Fethullah Gülen, İkindi Yağmurları (Kırık Testi–5), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 110.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 297.
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/kardeslik-nedir/feed/ 0
Veri Bilimihttps://caglayandergisi.com/2022/01/01/veri-bilimi/
İlim, hayatı kuşatır. “Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır.”[1] Canlı veya cansız her şeyin özünde ne olduğu ilimle anlaşılır; neye hazır olduğu da ilim sayesinde fark edilir.
Her biri bir âyet olan mevcudat silsilesi, mânâlı mesajlar iletir, şuurlu muhataplara Yaradan’ı tarif eder. Zat-ı Akdes’i tanıma ve sevme niyetiyle bu sembolleri ve mesajları okuyanlar, O’nun (celle celâluhu) marifet ve muhabbetine mazhar olurlar.[2] Hakiki ilimlerin esası, madeni, nuru ve ruhu, marifetullah, yani Kerim Mevla’yı isimleri ve sıfatları yardımıyla yakından tanımaktır.[3] Marifetullah olmadan ilimler temelsiz, kısır, nursuz ve ruhsuz kalır. Her şey Allah Teâlâ ile canlılık, aydınlık, bereket ve devamlılık kazanır.
Genel mânâda ilim, bir şeyin ne olduğunu (yapı, şekil ve tasarımını), hangi sıfatlar ve özellikler taşıdığını, neye yaradığını, nasıl işlediğini ve başka şeylerle ne tür ilişkiler kurduğunu bilmektir.
Rabbimizin mutlak, muhit ve mükemmel sıfatlarından biri olan ilim, insanda tecelli ederken maddî ve manevî hakikatlere dair malumatın inkişaf etmesiyle, tedrisat veya iç idrak ve ilhamlar yoluyla, kesbî veya vehbî olarak zihinde, hafızada ve kalbde belirmeye başlar.
Maddî sebepler söz konusu olduğunda, malumat veya enformasyon; sinyaller ve verilerden elde edilir. Sinyal, belirli bir maksatla iletilen bir işaret, hâl, ses, görüntü veya fiildir. Veri ise canlı ve cansız şeylerin, hadiselerin ve gerçeklerin bilgisidir. Nitelik ve niceliğe dair sayılar, sınırlar ve vasıflar; veriler hâlinde gösterilir, aktarılır ve kaydedilir.
Bu meyanda; veri (data), malumat (information), ilim/vukuf (knowledge) ve hikmet (wisdom) şeklinde bir saflaşma sürecinden bahsetmek mümkündür.
İlmin kıymetinin giderek arttığı son yıllarda, veri bilimi popüler hâle gelmiştir. Veri bilimi, bilimsel metotları kullanarak verileri toplar, tasnif eder, gereksiz olanları ayıklayıp niteliğini artırır, yapay zekâ ve makine öğrenimiyle bu verileri yorumlar, yeni kıyaslar ve çıkarımlar yaparak geliştirir ve belli maksatlara göre tarif edilmiş talimatlarla yazılan algoritmalar yardımıyla hususî problemlere çözümler üretir. Veri bilimi, tarihî verileri kullanarak karar verme mekanizmalarını kolaylaştıran makul tahminlerde bulunmaya yardımcı olur.[4]
Veri bilimi alanında çalışmalar yapan ekiplerde, veri analizlerinde kullanılan Python ve R gibi kodlama dillerine vâkıf uzmanlar, istatistik yöntemleri konusunda tecrübeli matematikçiler ve ele alınan konuda özel uzmanlık bilgisine sahip akademisyenler yer alır. Bu üç sınıf uzmanın bir araya getirdiği, seçtiği, rafine ettiği, sınıflandırdığı, analiz ettiği ve algoritmalarla anlamlı bir hâle getirip mevcut problemlere çözüm üretmek için istifade edilebilir bir tarzda, yani grafikler, tablolar ve hikâyelerle takdim ettiği ve anlamlandırdığı veriler, yeniden üretilmiş ve âdeta yeni bir ruha bürünmüş olur.[5]
Büyük Veri
“Büyük veri”, geleneksel veri işleme teknolojilerinin baş etmede yetersiz kalacağı derecede kapsamlı ve kompleks olan verilerin analiz edilmesi, bilgilerin sistematik olarak elde edilmesi ve bu bilgi ve analizlerin derin bir kavrayış geliştirmede, karar verme süreçlerinde ve otomasyonda kullanılmasıyla ilgilenen bir bilişim alanıdır.[6]
Büyük veride üç değişkene özellikle dikkat çekilir; hacim, hız ve çeşitlilik.[7]
Hacim, verilerin miktarıyla alakalıdır. Cep telefonu kullanıcılarından, sosyal medyadan, ses, fotoğraf ve video kayıtlarından, sensörlerle tespit edilen sinyallerden muazzam hacimlerde veri elde edilebilir. Mesela bir sosyal medya platformunda, milyarlarca fotoğraf ve birkaç trilyon mesaj paylaşılmış olabilir.[8]
Hız, bu verilerin üretilmesi, toplanması, tasnif ve analiz edilmesinde harcanan zamanın olabildiğince kısa olmasıyla ilgilidir.
Çeşitlilik ise verilerin türleriyle alakalıdır. Artık veriler basit bir şekilde sınıflandırılabilecek az sayıda değişkenden değil, ses ve görüntü dosyaları, farklı kaynaklardan elde edilen ölçümler ve sosyal medya güncellemeleri gibi, yapılandırılmamış birimlerden oluşmaktadır.
Bilgisayarlar, algoritmalar, uygulamalar ve yazılımlar; çok yüksek hacimli verileri çok hızlı işleyip analiz edebilir, ancak çeşitlik, mevcut sistemler için bir meydan okuma durumudur. Çeşitlilikte değişkenlerin ve ihtimallerin sayısı muazzam seviyede arttığı için, muhtemel her durum için tutarlı sonuçlar verecek modeller ve sistemler geliştirmek kolay değildir.
Kuantum bilgisayarlar, “hacim, hız ve çeşitlilik”le alakalı problemlerin çözümünde yeni bir çığır açabilir. Google, 2019 yılında bir kuantum bilgisayarı inşa ettiklerini açıklayıp bu bilgisayarın, dünyanın en gelişmiş süper bilgisayarından 158 milyon kat daha hızlı olduğunu iddia etti.[9] Geleneksel bilgisayar teknolojinde kullanılan entegre devrelerde yer alan transistörler, elektrik akımını belli bir hızda iletebilir. Devrelerin küçültülmesinin fizikî bir limiti vardır. Kuantum bilgisayarlarında kullanılan yeni teknolojide ise çok daha hızlı işlem yapmak mümkündür.
Yapay Zekâ
Yapay zekâ, insan zekasını taklit eden sistemler yardımıyla mevcut verilerin işlenerek geliştirilmesidir. Yapay zekâ, karar alma süreçlerini otomatikleştirip hızlandırmak için veriler yardımıyla öğrenen sistemler kurma metodu olan “makine öğrenimi” ve “derin öğrenme” alanlarıyla da irtibatlıdır. Yüksek nitelikli, güncel, maksada uygun ve zenginleştirilmiş verileri kullanan yapay zekâ sistemleri yardımıyla tutarlı tahminlerde bulunmak ve verimli çözümler üretmek mümkündür.[10]
Yapay zekânın kullanıldığı çok sayıda alan ve uygulama mevcuttur. Bilgisayar destekli tercüme programları, müşterilerin sorularına cevap veren sohbet programları, yüz tanıma sistemleri, dolandırıcılığı tespit eden yazılımlar, sürücüsüz araçlar, sürü hâlinde hareket edebilen insansız hava taşıtları, sağlık hizmetleri, ziraî otomasyonlar ve “zeki şehirler”[11] bunlardan bir kısmıdır. Özel olarak geliştirilen bir yapay zekâ uygulaması, tümör biyopsi görüntülerini analiz ederek artık bir uzman gibi beyin kanseri teşhisi yapabilmektedir.[12]
Nesnelerin İnterneti
“Nesnelerin İnterneti, bilgi üretebilen ve internet üzerinden bunu paylaşabilen bütün bilgi işlem cihazlarını, mekanik ve dijital makineleri, nesneleri, hayvanları ve hatta insanları birbirine bağlayan teknolojiye verilen isimdir.”[13] Alıcıların hemen her şeye yerleştirilmesi mümkün olduğu için bu teknolojiye “Her Şeyin İnterneti” de denilmektedir.[14]
“Nesnelerin İnterneti” teknolojisi yardımıyla farklı alanlarda çözümler üretmek mümkündür. Söz gelimi sağlık hizmetlerinde hastaların verileri anlık takip edilerek gerekli müdahaleler yapılabilir. Lojistik ve stok takibinde muhtemel zaman kayıpları önlenebilir. Üretim süreçlerinde tedarik zincirine ait veriler etkin bir şekilde takip edilebilir. Zeki şehir teknolojisine dair uygulamalarla trafik, gürültü, hava kirliliği, su idaresi, atık yönetimi ve güvenlik gibi konularda hayatî veriler toplanıp analizler yapılarak gerekli tedbirler alınabilir.
Veri Hayırseverliği
Bir bölgede sel, orman yangını, deprem gibi bir afet gerçekleştiğinde, veri işleme konusunda uzmanlardan oluşan bazı gönüllü gruplar, açık kaynaklardan elde ettikleri verileri hızlı ve verimli bir şekilde tasnif ve analiz ederek gerekli müdahalelerin yerinde ve zamanında yapılmasına destek olmakta, kayıp kişilerin daha hızlı bulunmasını yardımcı olmakta, zaman ve kaynak israfının önlenmesini sağlamakta ve zarurî ihtiyaçların herhangi bir gecikme olmadan karşılanması için gerekli uyarılarda ve yönlendirmelerde bulunmaktadırlar. “Veri hayırseverliği” olarak isimlendirilen bu tür uygulama ve girişimler, ilim yoluyla tasaddukta bulunmayı akla getirmektedir. Bu alanda veri ortaklığını kolaylaştıran yeni bir global bilgi işlem tasarımı ve yapısına ihtiyaç olduğu da ifade edilmektedir.[15]
Açık Veri ve Açık Hükümet
Resmî ve ticarî kurumların kendi imkanlarıyla elde ettikleri verileri, müşterek kullanıma uygun standartlarda hazırlanmış veri tabanı dosyaları hâlinde bütün dünyayla paylaşması, o sahalarda çözümler üretmeyi hedefleyen girişimciler ve gönüllüler için önemli bir kolaylık sağlar. Devlet kurumlarının resmî mecraları kullanarak elde ettikleri verileri, şahısların mahremiyetini ihlal etmeden, anonim bir şekilde paylaşması da gerek şeffaflık gerekse yeni girişimler için mühim bir destek anlamına gelir. Mesela restoranlarda hijyen kurallarına ne kadar uyulduğunu denetleyen resmî bir kurum, teftiş sonuçlarını standart veri tabanı formatlarında kamuya açık bir şekilde paylaşabilir. Bu alanda bir uygulama geliştiren genç bir girişimci, bu verileri, uygulamasına kolaylıkla entegre edebilir.
Şeffaflık ve katılımcılık, itimat sermayesini artırır. Hükümetlerin mahremiyete riayet ederek paylaşacağı ve bağımsız denetim kuruluşları tarafından teyit edilen veriler, kaynakların verimli kullanılıp kullanılmadığına, temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilip edilmediğine dair bir kanaat verebilir.[16]
Sonuç
Google’da yapılan aramalardan elde edilen veriler yardımıyla ABD’nin bir eyaletinde grip salgınının ortaya çıkma ihtimali, Amerikan Sağlık Teşkilatından önce bilinebilir. Uydu görüntüleri ve uzaktan ölçüm teknolojileri yardımıyla Toros Dağlarındaki kar miktarı tespit edilerek o bölgede gerçekleşecek olan muhtemel pamuk rekoltesi hesaplanabilir. Bu verilerin hangi maksatla kullanılacağı, verileri analiz eden kişilerin ahlak anlayışlarına ve tercihlerine kalmıştır; borsadaki pamuk fiyatlarına dair manipülasyon yapmak da muhtemel afetler konusunda uyarılarda bulunmak da mümkündür.
İstikbaldeki bir hadisenin gaybî bilgisi, şu ana, yani şehadet âlemine işaretler, sinyaller ve veriler olarak yansımaya başladığında, bu verileri en hızlı ve nitelikli tespit, tasnif ve analiz edenler, kaderi rasyonel bir tarzda okurlar ve en makul öngörülerde bulunurlar.
Bu arada yapay zekâ etiği ve hukuku, fıtrat kanunlarına saygı duyarak geliştirilirse, insanlık için bir huzur vesilesi olacaktır. Aksi takdirde insanî vasıfların robotik hâle getirilmesi de muhtemeldir. Mesela kâr maksimazyonunu önceleyen mevcut algoritmalar; geçmiş verileri kullanarak seyredilecek videolar veya okunacak kitaplar konusunda tekliflerde bulunduğu için, kullanıcıları âdeta bir yankı odasına hapsetmeye, onları “iki günü eşit olan” insanlar hâline getirmeye meyillidir.[17]
Özet olarak, günümüzde canlı ve cansızlara yerleştirilen sensörlerle anlık veriler elde edilebilir. Bu veriler sinyal aktarıcıları ve internet aracılığıyla ve bulut teknolojisi yardımıyla veri merkezlerinde depolanabilir. Daha sonra veri işleme maksadıyla geliştirilen uygulamalar desteğiyle tasnif edilerek kullanışlı hâle getirilebilir. Algoritmalarla analiz edilip karar verme ve otomasyon süreçleri anlık, yani gerçek zamanlı optimize edilebilir. Şu anda süper bilgisayarlar ve yakın bir gelecekte kuantum bilgisayarlar kullanılarak hacim, hız ve çeşitlilik engelleri, belli bir seviyeye kadar aşılabilir. Nihaî olarak bu tür sistemlerin kötü niyetliler tarafından sömürü, nifak, zulüm ve terör için kullanılması muhtemel olsa da Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselâm) mucizelerini hatırlatır bir tarzda, umumî sulh, adalet, asayiş ve refah için kullanılması da mümkündür.
Dipnotlar
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 336.
[2] M. Fethullah Gülen, “İman, Muhabbet ve Vazife Aşkı”, Bamteli, 2 Nisan 2017, www.herkul.org/bamteli/bamteli-iman-muhabbet-ve-vazife-aski/
[3] A.g.e., s. 336–337.
[4] “Defining Data Science: The What, Where and How of Data Science”, 365datascience.com/career-advice/career-guides/defining-data-science/
[5] “72 Infographics about big data”, www.datasciencecentral.com/profiles/blogs/72-infographics-about-big-data
[6] Simona Dobreva, “Data Science”, www.ibm.com/cloud/learn/data-science-introduction
[7] Doug Laney, “3D Data Management: Controlling Data Volume, Velocity, and Variety”, Gartner, file No.
6 February 2001, blogs.gartner.com/doug laney/files/2012/01/ad949-3D-Data-Management-Controlling-Data-Volume-Velocity- and-Variety.pdf
[8] David Gewirtz, “Volume, velocity, and variety: Understanding the three V’s of big data”, www.zdnet.com/article/volume-velocity-and-variety-understanding-the-three-vs-of-big-data
[9] “Google’s Quantum Computer Is About 158 Million Times Faster Than the World’s Fastest Supercomputer”, medium.com/predict/googles-quantum-computer-is-about-158-million-times-faster-than-the-world-s-fastest-supercomputer-36df56747f7f
[10] “Yapay zekâ (AI) nedir?”, www.oracle.com/tr/artificial-intelligence/what-is-ai/
[11] “Smart Cities” teriminin karşılığı olarak “Akıllı Şehirler” yerine “Zeki Şehirler” tabirini kullanmak daha uygun olacaktır, zira “akıl”, canlı ve şuurlu bir varlığın vasfıdır, “zekâ” ise hayvanlarda, makinelerde ve teknolojik sistemlerde de olabilir.
[12] “AI matches humans at diagnosing brain cancer from tumour biopsy images”, www.newscientist.com/article/2229306-ai-matches-humans-at-diagnosing-brain-cancer-from-tumour-biopsy-images/
[13] “Nesnelerin İnterneti (IoT) Nedir?”, www.innova.com.tr/tr/blog/dijital-donusum-blog/nesnelerin-interneti-iot-nedir
[14] “What the Internet of Everything really is – a deep dive”, www.i-scoop.eu/internet-of-things-iot/internet-of-everything-2/
[15] Igor Tulchinsky ve Robert Kirkpatrick, “The Power of Data Philanthropy”, milkeninstitute.org/article/power-data-philanthropy
[16] “What is Open Government Data”, opengovernmentdata.org
[17] “Algoritmalar”, Yalın Alpay, www.youtube.com/watch?v=XBmn0sYRWV4
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/veri-bilimi/feed/ 0 Evrim Teorisi Sorgulanıyor
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/evrim-teorisi-sorgulaniyor/
Evrim teorisinde Batı’da gelinen noktayı Larry Hatfield şöyle özetliyor: “Evrimi tamamen reddeden bilim insanları, içimizdeki en hızlı büyüyen azınlıktır… ki bunların önemli bir kısmı da alanlarının gayet saygın isimleridir.”[1] Oysa Ernst Mayr, “Artık eğitimli hiç kimsenin evrim teorisi denen şey hakkında bir şüphesi kalmamıştır. O, göz önündeki gerçektir.”[2] demiştir.
Lee Strobel iki asırdır devam eden bu kavganın Batı’da geldiği noktayı, Hani Tanrı Ölmüştü? isimli kitabında özetliyor. Strobel, bugün yüzlerce bilim insanının evrimi sorguladığını, ancak seslerinin yeni yeni yükseldiğini söylüyor. Üstelik bu insanlar dünyanın en muteber üniversitelerinde akademik kariyerlere sahip bilim insanları. Biyolog, kimyager, zoolog, fizikçi, organik kimyacı, antropolog, moleküler ve hücre biyoloğu, jeolog, astrofizikçi ve diğer dallardan yüzlerce bilim insanı… Doktoralarını en saygın üniversitelerden almışlar: Cambridge, Stanford, Cornell, Yale, Rutgers, Chicago, Princeton, Purdue, Duke, Michigan, Syracuse, Temple ve Berkeley. Önemli üniversitelerden profesörler de onlarla birlikte: Yale, MIT, Tulane, Rice, Emory, George Mason, Lehigh. Bu muteber akademisyenler arasında; Hesaba Dayalı Kuantum Kimyası Merkezi, Princeton Plazma Fiziği Laboratuvarı, Smithsonian Enstitüsüne bağlı Tabiat Tarihi Milli Müzesi, Los Alamos Milli Laboratuvarı ve Lawrence Livermore Laboratuvarında görev yapan bilim insanları var.[3]
Bu kadar bilim insanı ne diyor? Dünyanın bir şeyi bilmesini istiyorlar hepsi birden: Onlar şüpheciler. PBS’nin yedi bölümlük Evrim dizisinde, “Bütün bilimsel deliller ve dünya üzerindeki bütün saygın bilim insanları evrimi destekliyor.” denilmesi üzerine, bütün bu bilim insanları ulusal bir dergiye iki sayfalık bir ilan verdiler. Başlık şöyle idi: “Evrime Bilimsel İtiraz”. Tezleri doğrudan ve açıktı: “Hayat formlarının karmaşıklığının, tesadüfî mutasyonun ve tabiî seleksiyonun sonucu olduğu iddiasına şüpheyle yaklaşıyoruz.” Devamında ise şunlar yazılıydı: “Evrim teorisi hakkında yapılacak titiz çalışmalar yüreklendirilmelidir.”[4]
Strobel, bunların dar kafalı köktenciler, Batı Virginia’daki köylüler veya fanatik dinciler olmadığını da ekliyor. Üstelik liste, Nobel Kimya Ödülü sahibi Henry F. Schaefer, Rice Üniversitesinde görev yapan kimyager ve nanoteknoloji uzmanı James Tour ve Yale Üniversitesinden biyofizik profesörü Fred Sigworth gibi alanlarının en muteber isimlerini de içeriyor. Strobel’a göre bu bilim insanları hep birlikte meslekî engizisyon tehdidi altında, söylenmeye cesaret edilemeyen şeyi söylediler: Kral (evrim) çıplak.[5]
Strobel şu açıklamayı yapıyor: “Lisede ve üniversitede evrimi araştırırken bana kimse, saygın pek çok bilim insanının bu fikirde olmadığını söylememişti. Yalnızca dünyadan haberi olmayan dar kafalı dindarlar buna karşı çıkıyorlar zannederdim. Biyoloji tarihçisi Peter Bowler’in ortaya koyduğu gibi, aslında ilim camiasında bu teoriye karşı 1900 yılı gibi erken bir tarihten itibaren sağlam eleştiriler gelmekteydi. Tabiî bundan da bana kimse söz etmemişti. PBS’nin popüler dizisinde de bundan bahsetmediler. Onun yerine bilim insanlarının itirazlarını görmezden gelmeyi tercih ettiler. Dizinin 151 sayfalık ayrıntılı bir eleştirisinde bu program; ‘Darwinci teorinin delillerine yönelik bilimsel itirazları âdil bir biçimde ortaya koymaktan aciz… ve sistematik olarak, evrime taraftar olmayan biyologların görüşlerini göz ardı eden’ bir program şeklinde tanımlanmaktadır.”[6]
Strobel evrim konusunda en yetkin isimlerden ve Neden Evrim Hakkında Bize Öğretilenlerin Çoğu Yanlış üst başlığı ile çıkan Evrimin Putları kitabının yazarı Jonathan Wells ile uzun sohbetler yapar. Wells, “Kitaplarda gördüğümüz evrim çizimlerinin hepsi ya yanlış ya da yanıltıcıdır.” deyince Strobel şaşkınlığını gizleyemez. Wells devam eder: “Darwinizm, bütün canlıların, uzak bir geçmişte yaşamış ortak bir atanın değişim geçirmiş nesilleri olduğunu savunur. Bu teori, sizin ve benim maymun benzeri atalardan geldiğimizi ve hepimizin, mesela insanla meyve sineğinin atasının ortak olduğunu öne sürer. Darwinizm mevcut türlerin, değişimle türeme vasıtasıyla açıklanabileceğini iddia eder. Neo-Darwincilik ise bu değişimin genlerde meydana gelen tesadüfî mutasyonlarla oluştuğunu söyler.” Delilin olmadığı bu teoride ona göre ortada bilim yok, mitoloji vardır âdeta. Wells, ders kitaplarında teorinin çürütülen delillerinin bugün hâlâ durduğunu da ekler. Strobel sorar: “Hayatın tabiî bir biçimde ve hiç yönlendirilmeden, kendi kendine oluştuğunu öne süren hiçbir teori yok mu yani?” Wells bu soruya, “Teori kelimesi çok kaypaktır. Ben aklıma esen her fikri hikâyeleştirebilirim ama bu hikâye daha sonraki hiçbir aşamada, hiçbir deneyle desteklenmiyorsa ciddiye alınmaya değmez. Ben tam anlamıyla deneyciyim, delil görmek isterim. Burada olmayan şey de işte bu: Delil.” şeklinde cevap verir.[7]
Strobel dini inancı olmayanların bile, hayatın kendi kendine olarak ortaya çıkma şansının o kadar az olduğunu gördükten sonra, tamamen materyalist bir sürecin varlığı, onlara dahi istatistiksel olarak saçma görünüyordu der ve ekler: “Bütün bu olan biteni açıklamak için sığındıkları tek bir kelime vardı: “Mucize”. Bu onların kullanmaktan iğrendikleri bir kelime olsa da artık onları buna şartlar zorluyordu.”[8]
Evrimin ispatlanamadığı hâlde neden bir tabu haline getirildiğini Phillip E. Johnson şöyle açıklıyor: “Bilim… materyalizm veya bilimsel natüralizm denen bir felsefeyle özdeş hâle getirildi. Bu felsefe, tabiatın sadece içindekinden ibaret olduğunu veya en azından bunun haricindeki hiçbir şey hakkında bir bilgiye sahip olamayacağımızı söyler.”[9]
John Lennox, bir kitabında[10] “Sorulmaya Cüret Edilemeyen Soru” başlığı altında, Çinli bir paleontoloğun Amerika üniversitelerinde gördüğü tepkiyi anlatır. Lennox bu konuya girmeden önce Richard Dawkins’in bağnazlığı üzerinde durur. Dawkins, “Tabiî seleksiyon sadece hayatın formunu değil onun varlığını da izah eder.” der ve kendisi bunun sorgulanmasına asla izin vermez. Dawkins’in şu sözünden onun zihniyetini anlayabiliriz: “Evrime inanmadığını iddia eden bir kişiyle karşılaştığınızda, onun mutlak surette cahil, aptal veya deli (veya pek tercih etmesem de kötü niyetli) olduğunu söylemeniz yerinde olur.”[11] Lennox, ilgili bölümde bilim insanlarında hiç şık durmayan bu öfkeyi anlamaya çalışır.
Çinli paleontolog Jun-Yuan Chen’in Çin’in Chengjiang şehrinde keşfettiği ve yaygın evrim görüşünü sorgulamasına sebep olan fosillerini üniversitelerde anlatmak için ABD’ye gelir. Bulduğu fosiller üzerinden üniversitelerde evrim teorisini eleştirir. İlgi çok sönük, suratlar da asıktır. Mihmandarına bu durumu sorar. Kendisine ABD’de evrime yönelik bu tür bir eleştirinin bilim insanlarınca hiç hoş karşılanmadığı söylenir. Bunun üzerine Çinli akademisyen Çin’le ABD arasındaki farkı veciz bir şekilde ifade eder: “Çin’de biz Darwin’i eleştirebiliriz, ama hükümeti eleştiremeyiz; Amerika’da ise siz hükümeti eleştirebilirsiniz, ama Darwin’i eleştiremezsiniz.”
Batı’da evrim teorisine yönelik en küçük bilimsel eleştiriye kapılar kapalıdır. Bu durumda evrime inanmazsanız bağnaz damgası yemeniz yetmediği gibi bilim kariyeriniz de tehlikeye girebilir. Bu kavgada bilimin, tekrar edilebilirlik, gözlem ve yanlışlanabilirlik gibi olmazsa olmaz kriterleri görmezden gelinmektedir.[12] Ancak kilise ile kavgalı Avrupa aydınlanmasının aksine, kurucu babalarının dinle problemli olmamasından dolayı, ABD’de evrim teorisi hakkında objektif yaklaşımlar görebiliriz.
Bugün gelinen noktada Tanrı’nın evrimle de yaratabileceği konuşuluyor. Francis Collins, kendisinin hem mucizeye inanan bir dindar hem de evrime inanan bir bilim adamı olduğunu söylüyor. Evrim teorisi yeterli delile sahip olmasa ve teoriyi çürüten çalışmalara hoş bakılmasa da Tanrı’nın devrede olduğu bir evrim teorisinin, tarafları yatıştıracağı düşünülerek ortaya atıldığını görmemek mümkün değil. Ne var ki bu yaklaşım, evrimci camiayı ikiye bölmüştür. Mesela “militan ateist” lakaplı evrimcilerin kralı Dawkins, bir konuşmasında evrim lobisinin kendisini reddetmesiyle alay eder. Dawkins oyuncağı elinden alınan çocuk gibidir âdeta. Dawkins şöyle der: “Yaratılışçılara bir konuda hak veriyorum; evrim, Tanrı fikrine zıttır.” Phillip Johnson’un dediği gibi şimdiye kadar, Darwinizmin bütün çabası, tabiatın kendi kendini yarattığını göstermekten ibaret görülüyordu.[13] Şimdi ise Batı’da “Tanrı evrimle yaratmış olabilir.” denilerek teorinin inançsızlık adına kullanılmasının önüne geçilmek isteniyor. Bu yeni bir durum. Elbette kendi kendine oluş gibi iddialar sebebiyle bizde “evrim” kelimesinin çağrışımları hoş değildir. Belki soru, “Allah (celle celâluhu) biyolojik değişimlerle yaratmış olabilir mi?” şeklinde sorulsa daha yerinde olurdu.
Peki gerçekten Allah genlerimize yerleştirdiği potansiyel ile biyolojik tekâmülle yaratmış olabilir mi? Elbette olabilir, ama konunun iki yönünü görmemiz lazımdır: Öncelikle bu soruyu, yaratma işini bizzat yapan Allah’a sormamız, yani O’nun iki kitabına, Kur’ân ve kâinata müracaat etmemiz gerekir. Allah, her varlığı başından beri müstakil bir tür olarak yaratıp bu yaratış üzerine mi devam etti, yoksa varlıkları zaman içinde birbirlerinden türeterek mi yarattı? Daha sonra şu soruyu sormalıyız: Bilim, türden türe geçişi ispatlayabildi mi?
Allah bize kendisini, “yaratmanın her türlüsünü bilir” (Yâsîn, 36/79) beyanıyla tanıtıyor. Dolayısıyla O istediği gibi yaratır. O’nun yaratma şeklini sınırlayan bir durum yoktur. Naslara baktığımız zaman (sübut ve delalet ilmi göz ardı edilerek yapılan, bilimsellikten uzak yorumları dikkate almazsak) naslarda insanın müstakil yaratılışına yapılan vurguyu görebiliyoruz.[14] Daha sonra genlerle korunan bu ilk yaratılış, küçük değişim ve gelişimlerle türünü koruyarak devam ediyor.
Bilim cephesine gelirsek, bugün var olan evrim teorisine eleştirel yaklaşabilme cesareti sayesinde teorinin zayıflığı her geçen gün daha net görülüyor. Evrim değişim/gelişim demek. Bugün gelinen noktada tür içi değişime sıcak yaklaşılıyor. Kendi kendine olmaksızın, Allah’ın ilk yaratışındaki müstakillikle beraber, türden türe geçiş de söz konusu olmadan, tür içi evrimi/biyolojik değişimi teori olarak kabul etmekte bir sakınca gözükmüyor. Tür içindeki küçük değişiklikleri fark eden Darwin, heyecanla bunun türden türe geçiş olabileceğini düşünmüştü, ancak bugün bu küçük değişikliklerin türün biyolojik sınırını koruduğunu biliyoruz.[15]
Teori üzerinden özellikle gençlerin yanlış yönlendirildiğini düşünerek onlara küçük bir tavsiyemiz var: Konu büyük tartışmalar içeriyor. Ancak bugün sizler teorinin artık Allah’ı inkârda kullanılamayacağını söyleyen bilim insanlarına şahitsiniz. Sahnedeki baskın karakterlerin etkisine girip bilimsellikten uzaklaşmayın ve teoriye bilimin kriterleri ile savcı gibi sorgulayarak yaklaşın. Bilimsel eleştirileri görmezden gelenlerin olduğunu unutmayın. Üstelik bunlar zaman zaman konumlarını baskı unsuru olarak da kullanabiliyorlar.
İnsanı yaratan Allah’tır (celle celâluhu). Allah’ın yaratmasının nasıl olduğunu iki yolla öğrenebiliriz: Kur’ân’ı ve varlık kitabını okuyarak. Vahyi anlamak için bir metodoloji olduğu gibi, bilimin de bilim üretme kuralları vardır. Bu her iki kitabı okuma yönteminin kurallarını öğrenmeliyiz. Bediüzzaman Hazretleri bu iki kitaptan bilgiye ulaşma yönteminin üniversite seviyesinde ele alınması için ömrünü verdi. Bilim ile dinin çatıştığını söyleyip nesilleri imansızlığa sürükleyenlere karşı o, Kur’ân’ı gönderen ile bilimin konusu olan varlığı yaratanın aynı Zât olduğunu, bilimin din ile çelişmeyeceğini, Medresetü’z-Zehra projesi ile ispatlamayı önerdi. Öyleyse akademik konularda seviyeli okumalar yaparak ve bilim insanlarının da insan olduklarını unutmadan, bilimsellik kriterlerini dikkate alarak sonuca varmaya çalışın. Lüzumsuz tartışmalara girerek kendinizi yormayın.
Dipnotlar
[1] Lee Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü?, (The Case for a Creator: A Journalist Investigates Scientific Evidence That Points Toward God), (Zondervan, 2004)’den Larry Hatfield, “Educators against Darwin”, Science Digest, Kış 1979.
[2] Ernst May, “Darwin’s Influence on Modern Thought”, Scientific American, Temmuz 2000.
[3] Yaklaşık 1200 bilim insanın listesine, https://dissentfromdarwin.org/ internet sitesinden ulaşabilirsiniz.
[4] Strobel, a.g.e., s. 45–46.
[5] A.g.e., s. 46.
[6] A.g.e., s. 46–47.
[7] A.g.e., s. 55–56.
[8] A.g.e., s. 58–59.
[9] A.g.e., s. 27.
[10] John C. Lennox, God’s Undertaker: Has Science Buried God?, Lion Hudson, 2009 (Aramızda Kalsın Tanrı Var, Çev.: Reşit Şahin, Sare Levin Atalay, İstanbul: Ufuk Yayınları, 2012), s. 127.
[11] Richard Dawkins, “Put Your Money on Evolution”, The New York Times Review of Books, 9 Nisan 1989, s. 34–35.
[12] The Science Book, London: Penguin Random House, 2014, s. 13; Caner Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul: İstanbul Yayınevi, 2007, s. 88.
[13] Richard Dawkins, “Militant Atheism”, www.ted.com/talks/richard_dawkins_militant_atheism/
[14] Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemât, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2013, s. 90. Ayrıca bkz.: M. Fethullah Gülen, Yaratılış Gerçeği ve Evrim, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 96–108; Yüksel Çayıroğlu, “Kur’ân’da hayvan türlerinin yaratılışıyla ilgili bilgi var mıdır?”, www.tr724.com/20-yazi-kuranda-hayvan-turlerinin-yaratilisiyla-ilgili-bilgi-var-midir/
[15] Prof. Dr. Arif Sarsılmaz, 110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması, İstanbul: Altınburç Yayınları, 2008, s. 84.
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/evrim-teorisi-sorgulaniyor/feed/ 0 Gönüller Tahtın
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/gonuller-tahtin/
Rahmet olarak doğdun, zahmetlerle büyüdün
İnayet oldun bize, inayettin Ezel’den
Bir uğraktı bu dünya, gelip O’na yürüdün
Işık verdin âleme, ışık aldılar Sen’den
Karanlıktı cihanlar vilâdetinden evvel
Çehrenden akan nurdan aydınlandı dört bucak
Ruhlara saldığın irfan dünyalara bedel
Uyandık sayende, insanlık da uyanacak
Sayende Efendim, kurtuldu insanlık tekmil
Takılıp yolda kalanlara yazıklar oldu
Bir hamlede ettin zulmeti ışığa tebdil
Silindi kasvetler, her taraf nurlarla doldu
Otağın bütün cihan, gönüllerimiz tahtın
Bir sultanlık kurdun ki Süleyman’dan ileri
Hep gıptayla anılır gökte zümrütten bahtın
Her yana nur yağıyor doğduğun günden beri
Sayende Cennet’e dönen bu düşkünler bağı
Dağınık zülüflerin gibi şimdi târumâr
Toprak Nemrut bitiriyor, çağ Firavun çağı
Küfür ve ilhadla esiyor esince rüzgâr
Şevke gelmişti teşrifinle bütün felekler
Bugün simsiyah çehresiyle her taraf zâr zâr
Yollar garip, yolcular düşüp kalkar, emekler
Dil ve dudağının suyuna hasret yaz, bahar
Bak kıyamet ışığı var aynalarda bugün
İblis keyfinde; Cehennem’e körük çekiyor
Bu üst üste kasvetten göz nemli, gönül üzgün
Kalk bunlara bir “dur!” de, de ki zaman geçiyor
Tanyeri ağaralı bir hayli zaman oldu
Yolunu bekleyenlerin canları dudakta
Bilmem yolda mısın, ışığın ruhlara doldu
Ümitle çarpıyor sineler, gözler ufukta…
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/gonuller-tahtin/feed/ 0
Fakr u Gınâhttps://caglayandergisi.com/2022/01/01/fakr-u-gina/
Fakirlik, yoksulluk, muhtaç bulunduğu şeylere sahip olamama mânâlarına gelen fakr; erbabınca, kalben bütün varlıktan vazgeçip sadece ve sadece abd ve Mâbud münasebeti içinde bulunma, yalnız Allah’a muhtaç olduğunu duyma ve varlığa karşı ihtiyaç alâkalarından kurtulma şuuruyla yaşamaya denir ki, tasavvufçuların “fakr”dan anladıkları da işte budur. O, halkın anladığı mânâda fakirlik ve yoksulluk olmadığı gibi, insanlara karşı ihtiyaçlarını izhar ederek dilencilikte bulunmak da değildir.
Fakr; varlığı kendinden olmayan her şeyden alâkayı kesip, doğrudan doğruya Hazreti “Ehad ü Samed”e teveccühten ibarettir. Bu itibarladır ki; insan bütün fâniyat ve zâilâtı kalben terk edip, sıfât ve zât-ı ilâhîde fâni olduğu ölçüde fakra ulaşmış ve اَلْفَقْرُ فَخْرِي “Fakirlik iftihar vesilemdir.”[1] fehvasınca fahre ermiş sayılır. Bir kudsî sözde de ifade edildiği gibi fakr, iman ve iz’anın bir buudu hâline gelince, bütün iradeler, bütün meşîetler ve bütün havl ü kuvvetler silinir gider de, sadece ve sadece Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvveti kalır… Böyle birisinin dünyalar dolusu serveti de olsa, fâni ve zâil olması itibarıyla her şeyi vehm ü hayal farz ederek, sadece O’nu görür, O’nu bilir, O’nu düşünür.. ve acz ü fakr şuuruyla sadece ve sadece O’na güvenir, O’na dayanır ve O’ndan başka her şeye karşı bütün bütün kalben bigâne hâle gelir. Nâbi merhum ne hoş söyler:
“Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbi,
Fakr, âyinesidir suret-i istiğnânın.”
Fakr ile alâkalı bir hoş söz de Hz. Mevlâna’dan:
اَلْفَقْرُ جَوْهَرٌ وَسِوَى الْفَقْرِ عَرَضُ وَالْفَقْرُ شِفَاءٌ وَسِوَى الْفَقْرِ مَرَضُ
اَلْعَالَـمُ كُلُّهُ صُـدًى وَغُـرُورُ وَالْفَقْرُ مِـنَ الْعَالَمِ سِرٌّ وَغَرَضُ
“Fakr, her şeyin özü; onun gayrısı ise suret ve şekildir. Fakr bir şifa, başkası ise marazdır. Bütün âlem bir hevâ, bir çalım ve gurur; fakr ise varlığın sırrı ve özüdür.”
Aslında insan, kendi acz, fakr ve ihtiyacını iman şuuruyla görüp sezemese bile, bir realite olarak o hep âciz, fakir ve muhtaçtır. Cenâb-ı Hak onun bu tabiî durumunu hatırlatma sadedinde şöyle buyurur: يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَۤاءُ إِلَى اللهِ وَاللهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ “Ey insanlar, siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir Ganiyy ü Hamîd’dir.”[2] Evet insan “mümkinü’l-vücud” iken vücuda gelebilmek için O’nun tercih, takdir ve meşîetine muhtaç olduğu gibi, varlığını devam ettirebilmek için de yine her lahza O’nun feyz-i vücuduna muhtaçtır.
İnsanın fakr ve ihtiyacı O’nun zilletine sebep değildir. Aksine, fakrının şuurunda olduğu ölçüde izzetine vesiledir. Zira “Ganî-yi Mutlak” olan Allah’a karşı fakr u ihtiyaç şuuru, gınânın ta kendisidir. Evet insan, vicdanındaki nokta-i istinad ve nokta-i istimdadı duyup hissedip O’na yöneldiği nispette “başka şeylere muhtaç olmadığı” şuur ve idrakine ulaşır ki, böyle birisi tam bir fakir olduğu hâlde, hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı ihtiyaç hissetmez. Ve yine böyle bir fakir, kendi varlığı dahil her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilir ve sahip olduğu şeyleri O’nun vücudunun ziyasının bir gölgesi sayar ki, tevhid şuurunun bu seviyeye ulaşmasına “fenâ fillâh” denir.. ve iki adım ötede de “beka billâh” vardır. Bu mânâ ile alâkalı olarak Hayâlî merhum şöyle der:
“Hayâlî, fakr şalına çekenler cism-i üryânı,
Ânınla fahrederler, atlas ü dîbâyı bilmezler.”
Fakr; evliyânın şiârı, asfiyânın hâli ve Hak sevgisinin de en bariz emaresidir.
Fakr; Cenâb-ı Hakk’ın, dostlarının kalbine koyduğu öyle bir sırdır ki, onunla nurlanan gönüller mamur olur.
Fakr; insanın kalb gözünü, Hakk’ın tükenmez hazinelerine açan nurdan bir anahtardır; bu anahtara sahip olan, dünyanın en zengini sayılır.
Fakr; gınânın kapısıdır; o kapıdan geçebilenler vicdanlarında “Mâlikü’l-Mülk”ün sonsuz definelerine ulaşırlar; ulaşırlar da, fakrı ayn-ı gınâ bulurlar. Bu itibarla da, Hz. Cüneyd’in de buyurduğu gibi, diyebiliriz ki: “Gınâ, fakrın kemale erme keyfiyetinden başka bir şey değildir.”[3]
Evet, Allah’a karşı iftikar tamamlanınca, mutlak gınâya ulaşılır; gınâya ulaşılınca da, insan ruhu başka bir şeye ihtiyaç hissetmez ki, halk arasındaki: “Asıl zenginlik kalb zenginliğidir.” sözünün mânâsı da bu olsa gerek…
Evet insan, böyle bir zenginliğe erince âdeta her yerde geçerli bir kredi kartını elde etmiş gibi olur. Böyle sırlı bir sermayeye sahip olan ise ne güçsüzdür ne de fakir. Bir eski söz, bu yeni gerçeği, hiç yoktan iyidir ölçüsünde şöyle anlatır:
Kuvvet O’nun, biz güçlüyüz
O’nun namıyla ünlüyüz
Zirveler aşar yürürüz
Zorluklar âsândır bize.
Malımız yok, pek ganîyiz
O’nun ile olduk aziz
Tefekkürdür mesleğimiz
Yaş-kuru irfandır bize.[4]
اَللّٰهُمَّ تَمَّ نُورُكَ فَهَدَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ
عَظُمَ حِلْمُكَ فَغَفَرْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ
بَسَطْتَ يَدَكَ فَأَعْطَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ
رَبَّنَا وَجْهُكَ أَكْرَمُ الْوُجُوهِ وَجَاهُكَ أَعْظَمُ الْجَاهِ وَعَطِيَّتُكَ أَعْظَمُ الْعَطِيَّةِ وَأَهْنَاهَا
تُطَاعُ رَبَّنَا فَتَشْكُرُ وَتُعْصٰى فَتَغْفِرُ وَتُجِيبُ الْمُضْطَرَّ وَتَكْشِفُ الضُّرَّ وَتَشْفِي السَّقِيمَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَسَيِّدِ الْعَالَمِينَ مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ
[1] Kadı İyaz, Şifa 1/146.
[2] Fâtır sûresi, 35/15.
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.273.
[4] M.F. Gülen, Kırık Mızrap s.66.
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/fakr-u-gina/feed/ 0
Evvel, Âhir, Zahir ve Bâtın İsimleriyle Yapay Zekâyı Okumakhttps://caglayandergisi.com/2022/01/01/evvel-ahir-zahir-ve-batin-isimleriyle-yapay-zekayi-okumak/
Geçen yıl sağlık sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin katıldığı global ölçekli bir toplantıda, yapay zekânın sağlık sektörüne etkileri tartışıldı.[1] Yapay zekânın getireceği optimizasyonun insanları işinden edeceği konuşuldu. O kadar ki doktorlara bile daha az ihtiyaç olabileceği dile getirildi.
Mesleğim gereği iştirak ettiğim toplantıda konuşmacıları dinlerken geçenlerde yaptığımız Kalbin Zümrüt Tepeleri müzakeresine zihnen gidip geldim. “Evvel, Âhir, Zahir ve Bâtın” isimlerinin birlikte zikredilmesinin ifade ettiği nükteleri ele aldığımız bir müzakereydi bu.[2] Zihnim bu dört isim arasında mekik dokumaya başladı. Zira sektörü nasıl etkileyeceğini tartıştığımız yapay zekâ, geçmiş verilerle muhtemel gelecek, yani hadiselerin evveli ve âhiri arasında riyazî bir ilişki kurarak geleceği tahmin etmekten ibarettir.
Yapay Zekâ
Teknoloji konusunda dikkat çekici analizleriyle tanınan Gartner adında bir kuruluş, hesap makinelerinin yaptığı işlemlerden film ve müzik platformlarının kullanıcılara sunduğu tekliflere ve sanal asistanların söylenilenleri algılaması ve yazıya dökmesine kadar her şeyi yapay zekânın içine katıyor.[3] Konunun uzmanları ise öncelikli olarak yazılı, sesli ve görüntülü verilerin makineler tarafından tanınabilir hâle getirilmesini yapay zekâ içinde değerlendiriyorlar.
Yapay zekânın kullanım alanı çok geniş. Bilgisayar destekli tercümede, finans dünyasındaki dolandırıcılıkların tespitinde, sürücüsüz araç teknolojisi ve savunma sanayiinde yapay zekâ uygulamalarından istifade ediliyor. Matematikçilerin yıllar önce geliştirdiği modelleme teknikleri yazılımlara eklenince, artık hangi kelimeden sonra hangi kelimenin geleceği tahmin edilebiliyor ya da bir fotoğraftaki nesne ve canlılar tanınabilir hâle geliyor.
Veri Analizi
Aslında uzmanların dikkatlerini yapay zekâya çeviren şey, bütün dünyada çok büyük bir hızla veri üretiliyor oluşu. Yani işin Zahir ismine bakan yönüyle, muazzam miktarda veri tespit ve tasnif ediliyor. Son 10 yılda üretilen verinin, dünyada şimdiye kadar üretilen verinin %99’unu oluşturduğunu düşünürsek meselenin büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz.
Eskiden analizden ziyade lineer korelasyon için kullanılan veriler, artık çok daha geniş kapsamlı yöntemlerle birbirine bağlanabiliyor. Veri analizinin temelini oluşturan regresyona ek olarak, “derin yapay sinir ağları” gibi matematiksel yöntemler, verileri lineer ilişkinin ötesinde analiz etme imkânı sağlıyor. Bu da Evvel ve Âhir ilişkisine Zahir boyutunu da ekliyor.
Yapay zekâyı biraz derinlemesine incelersek, altında/bâtınında bilgisayar mühendisliğinden çok veri analizi ve matematik görürüz. Evet, bildiklerimiz önemlidir, fakat bilmediklerimizin farkındalığı da önemlidir. Veriler ne kadar çok olursa olsun eğer sadece görünenle ya da bilinenle hükümler verilebilseydi, bir borsadaki bütün analizcilerin aynı sonuca varmaları gerekirdi. Hâlbuki öyle olmuyor.
Sezgi
İşin bilinen, ama çok konuşulmayan kısmı burası: Verilerle bilinmeyen, bazen “sezgi” veya “altıncı his” gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılan, hatta sürücüsüz araçları bile henüz piyasaya çıkartmayan bir sır var.
Sezgiyi ekleyemediğimiz sürece yapay zekânın bir noktada yanlışa düşeceğini söylemek mümkün. Yapay zekâ ile meşgul olanların cevabı ise, “İnsanların sezgileri de yanılabiliyor, neden makinalardan daha yüksek beklentideyiz?” şeklinde oluyor. Oysa böyle bir yanılgıda, insanı sorumlu tutuyor ve ona ceza veriyoruz. Sorumluluk makinalara verilemeyeceğine göre, makinaların yanılgısında kimi cezalandıracağız?
Bu soru, hukukçuların ve sosyal bilimcilerin zihinlerinin kurcalamaya henüz tam başlamamış olsa da yakın bir zamanda bu olacak gibi gözüküyor.[4] Verilerin kullanımının kimin hakkı olduğu ve veri analizi sonuçlarının kime ait olduğu gibi çok su götüren tartışmalar da yavaş yavaş gündeme giriyor. Eskiden internetteki işlemlerimizi takip edebilen şirketler, şimdi bizden izin istemek zorundalar. İnternette sıkça karşımıza çıkan, “Çerez yerleştirmelerini kabul ediyor musunuz?” gibi sorular, perde arkasında süren büyük kavgaların sonucudur.
Veri Analizi ve Hayat
Sektördeki verileri analiz edip geleceği görmeye çalışırken, hayatın da bir veri analizinden ibaret olduğunu düşünüyorum. Bediüzzaman Hazretleri, “ene”ye boşuna “vâhid-i kıyasî” demiyor.[5] Bu dört ismin kesişme noktasına denge diyeceksek, o dengeye bütün bilimlerde olduğu gibi hayatta da ihtiyacımız var. Şu farkla ki yapay zekâda sezgiye duyulan ihtiyacın yerini hayatta vahiyden beslenen selim kalb ve akıl alıyor. Vahyin rehberliği olmadan insana dair veriler bizi fıtrî ve doğru neticelere ulaştırmıyor.
Derinlere daldıkça Peygamber Efendimize (aleyhissalâtü vesselâm) olan hayranlık ve muhabbetim daha da ziyadeleşiyor. Zira bugün o dönemde verilmiş kararların zaman ve mekanları aşan, uzun vadeli etkilerini analiz edebiliyoruz. Oysa biz zahiri ihmal ettiğimizde bâtında da yanılıyor, evvele gitmeden âhire de hükmümüzü geçiremiyoruz. Evvel, âhir, zahir ve bâtın dengesini yakalayamadığımız her durumda, biz de yeni analizcilere yanlış verileri sunuyoruz.
Bu arada Evvel isminin, eşya ve hadiselerin geçmişine dair verilerle alakasına zihnen intikal ediyorum. Yapay zekâ uygulamalarının bu geçmiş verileri kullanarak geleceğe dair tutarlı tahminlerde bulunmaya çalıştığını düşünerek Âhir ismine teveccüh ediyorum. Görülebilen, algılanabilen ve tespit edilebilen sinyaller ve işaretlerle elde edilen verilerin Zahir ismine, zahirde görülmeyen, ama bâtında gizli olan ve içgörüyle temyiz edilebilen anlamlı nakış ve modellerin ise Bâtın ismine baktığını fark ediyorum.
Konuşmalar arasında çıktığım bu tefekkür yolculuğundan toplantı salonuna döndüğümde, yapay zekânın beni meslektaşlarım kadar endişelendirmediği gerçeğine tebessüm ediyorum. Evvel Allah, Âhir Allah, Zahir Allah, Bâtın Allah olduktan ve bütün eşya ve hadiseler bu isimlerle dokunan nakışlar olduktan sonra…
Dipnotlar
[1] “B2B Congress AUTOMA+ 2021”, automahealth.com
[2] M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 553.
[3] “Reinforce Your Artificial Intelligence (AI) Ecosystem”, www.gartner.com/en/information-technology/insights/artificial-intelligence
[4] Markus D. Dubber, Frank Pasquale, Sunit Das, The Oxford Handbook of Ethics of AI, New York: Oxford University Press, 2020.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 584.
https://caglayandergisi.com/2022/01/01/evvel-ahir-zahir-ve-batin-isimleriyle-yapay-zekayi-okumak/feed/ 0
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder