YÂ-SÎN Sûresi
1 . Yâ, Sîn.(1)
2 . Hikmetli Kur’ân’a yemîn olsun!
3 . Şübhesiz ki sen, elbette peygamberlerdensin.(2)
4 . Dosdoğru bir yol üzerinde(sin).(3)
5 . (Bu Kur’ân) Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhametli olan Allah)’ın tenzîli (parça parça indirmesi)dir.
6 . Tâ ki, (fetret devrinde) babaları korkutulmamış, kendileri de gaflet içinde (kalmış) kimseler olan bir kavmi korkutasın!
7 . Celâlim hakkı için, onların çoğunun üzerine (azab husûsundaki) söz hak olmuştur; artık onlar (küfürlerindeki inadları sebebiyle) îmân etmezler.
8 . Muhakkak ki biz onların boyunlarına halkalar geçirdik; öyle ki o (demir halkalar) çenelerine kadar (dayanmış)tır; bu yüzden onlar başları yukarı kalkık kimselerdir.
9 . (İsyanlarındaki ısrarları yüzünden) önlerinden bir sed, arkalarından da bir sedçektik de onları(n gözlerini) perdeledik; artık onlar görmezler.
10 . (Habîbim, yâ Muhammed!) Onları korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir; îmân etmezler.
11 . (Sen,) ancak Zikr’e (Kur’ân’a) tâbi‘ olan ve gıyâben (görmediği hâlde) Rahmân’dan korkan kimseyi korkutabilirsin! İşte onu bir mağfiret ve güzel bir mükâfâtla (Cennetle) müjdele!
12 . Şübhe yok ki ölüleri ancak biz diriltiriz! Hem önceden işledikleri (amelleri)ni ve (geride bıraktıkları) eserlerini yazarız. Ve (olmuş, olacak) herşeyi apaçık beyân eden bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.
1- Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
Yâ-sîn, “Ey insan!” demektir ki, murâdın Resûl-i Ekrem (ASM) olduğu bildirilmektedir. Bu sûre, fazîletine binâen ve onu okuyanların kalbini nurlandırdığı için ‘Kur’ân’ın kalbi’ diye isimlendirilmiştir. (Nesefî, c. 4, 5)
2- “Şu kasem (yemîn) işâret eder ki, risâletin hücceti (delîli) o derece yakînî (kat‘î) ve haktır ki, hakkāniyette (doğrulukta) makām-ı ta‘zim ve hürmete (büyükleyip hürmet gösterilecek bir makāma) çıkmış ki, onunla kasem ediliyor. İşte şu işâret ile der: ‘Sen resûlsün. Çünki senin elinde Kur’ân var.’ Kur’ân ise, haktır ve Hakk’ın kelâmıdır.” (Zülfikār, 25. Söz, 16-17)
3- “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hılkaten (yaratılış olarak) en mu‘tedil (orta hâlli) bir vaziyette ve en mükemmel bir sûrette halk edildiğinden (yaratıldığından), harekât ve sekenâtı (sükûneti), i‘tidâl ve istikāmet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyesi (yaşadığı yüksek ahlâkı), kat‘î bir sûrette gösterir ki, her hareketinde istikāmet ve i‘tidâl üzerine gitmiş, ifrat ve tefritten (aşırı ileri gitmek ve aşırı geri kalmaktan) ictinâb etmiştir (kaçınmıştır).Evet Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, فاَسْتَقِمْ كَمآَ اُمِرْتَ [Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!] emrini tamâmıyla imtisâl ettiği (yerine getirdiği) için, bütün ef‘âl (fiiller) ve akvâl (sözler) ve ahvâlinde (hâllerinde) istikāmet, kat‘î bir sûrette görünüyor.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 61-62)
13 . Onlara şu şehir (Antakya) halkını misâl getir! Hani oraya (Îsâ’nın gönderdiği) elçiler gelmişti.
14 . O vakit onlara o iki (elçi)yi göndermiştik de o ikisini yalanladılar; bunun üzerine (onları) üçüncü (bir elçi) ile takviye ettik de (onlar:) “Gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.
15 . (Şehir halkı:) “Siz de ancak bizim gibi bir(er) insansınız; hem Rahmân hiçbir şey indirmemiştir; siz ancak yalan söylüyorsunuz” dediler.
16 . (Elçiler) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, şübhesiz biz, gerçekten size gönderilmiş elçileriz.”
17 . “Ve bize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.”
18 . (Şehir halkı:) “Doğrusu biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Yemîn olsun ki, eğer (bu söylediklerinizden) vazgeçmezseniz sizi mutlakā taşla öldürürüz ve bizden size gerçekten elemli bir azab dokunur” dediler.
19 . (Elçiler:) “Uğursuzluğunuz sizinle berâberdir. Size nasîhat verildiği için mi (uğursuzluk sayıyorsunuz)? Hayır! Siz haddi aşan bir topluluksunuz” dediler.
20 . Derken şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi; dedi ki: “Ey kavmim! (Bu) elçilere uyun!”(1)
21 . “Sizden (tebliğlerine karşılık hiç)bir ücret istemeyen (bu) kimselere tâbi‘ olun; çünki onlar hidâyete ermiş kimselerdir.”
22 . “Hem ben neden, beni yaratana ibâdet etmeyeyim? Hâlbuki (hepiniz) ancak O’na döndürüleceksiniz.”(2)
23 . “Hiç (ben), O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân (olan Allah), bana bir zarar (vermek) istese, onların şefâati bana bir fayda vermez ve beni kurtaramazlar.”(3)
24 . “Şübhesiz ki o zaman ben, elbette apaçık bir dalâlet içinde olurum.”
25 . “Doğrusu ben, sizin Rabbinize îmân ettim; artık beni dinleyin!”
26,27 . (Kavmi ise onu taşa tuttular ve öldürdüler de kendisine:) “Cennete gir!” denildi. (O da:) “Keşke Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve beni ikrâm edilenlerden kıldığını kavmim bilselerdi!” dedi.
1- Burada zikredilen koşarak gelen zâtın Habîbü’n-Neccâr olduğunu, tefsirlerin birçoğu beyân etmektedir. Kavmi olan Antakya halkını uyarması üzerine şehîd edilen bu mübârek insan, Hz. Muhammed (ASM)’in vasıflarını ve peygamberlikle gönderileceğini bildirmiş ve kendisine îmân etmişti. (Rahmetullâhi aleyh) (Celâleyn Şerhi, c. 6, 282)
2- Bakınız; (sahîfe 164, hâşiye 1; sahîfe 397, hâşiye 1)
3- “Allah birdir. Başka şeylere mürâcaat edip yorulma! Onlara tezellül edip (önlerinde alçalıp) minnet çekme! Onlara temelluk edip (yaltaklanıp) boyun eğme! Onların arkasına düşüp zahmet çekme! Onlardan korkup titreme! Çünki Sultân-ı Kâinât birdir, herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir; herşey O’nun emriyle hâlledilir. O’nu bulsan, her matlûbunu (istediğini) buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 185)
28 . Ondan sonra (Habîbü’n-Neccar’ın öldürülmesinin ardından) onun kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik; indirecek de değildik.
29 . (Onların cezâsı) sâdece (korkunç) bir ses oldu; öyleki onlar (hayat cihetiyle) o anda sönüveren kimseler kesildiler!
30 . Yazıklar olsun o kullara! Kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, mutlakā onunla alay ederlerdi.
31 . Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk ettik; muhakkak ki onlar (bir daha) kendilerine dönüp gelmezler.
32 . (Onlar, mahşer günü) hep birlikte ancak huzûrumuzda hazır bulundurulan kimseler olarak, toplanacak olanlardır.
33 . Hâlbuki o ölü yeryüzü de (öldükten sonra dirilme husûsunda) kendileri için bir delildir. (Biz) onu dirilttik ve ondan dâneler çıkardık da bundan yiyorlar.
34 . Hem orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler yaptık(1) ve orada gözelerden (pınarlar) akıttık.
35 . Tâ ki onun mahsûlünden yesinler! Hâlbuki onu (o mahsulü) elleri yapmamıştır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
36 . Pek münezzehtir O (Allah) ki, yerin bitirmekte olduklarından ve (insanların) kendilerinden ve bilemeyecekleri şeylerden (nice) çiftleri, onların hepsini yaratmıştır.
37 . Onlar için (kudretimize) bir delil de gecedir. Ondan gündüzü soyup alırız; bir de bakarsın ki, onlar karanlıkta kalıvermiş kimseler olurlar.
38 . Güneş de kendine mahsus bir yörünge içinde akıp gider. Bu, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (herşeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdîridir.
39 . Aya da (kendi yörüngesinde birtakım) menziller takdîr ettik; nihâyet (bir menzilinde de eğrilmiş) eski hurma dalı gibi olmuştur.(2)
40 . Ne güneşin aya yetişmesi (ona çarpması) kendisine (takdîr edilen nizâma) lâyıktır, ne de gece, gündüzü geride bırakıcıdır. Çünki her biri (bir itâat ve heybet altında ayrı) bir yörüngede yüzerler.
1- “Aklı bulunanlara, bu iki meyvede (hurma ve üzümde) tevhîd için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır. Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kūt (rızık), hem fâkihe (meyve) ve yemiş, hem çok lezzetli taâmların menşe’leri (yemeklerin yapılmasına vesîle) olmakla berâber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu‘cize-i kudret ve bir hârika-i hikmettir ki, ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mîzan (ölçü) ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san‘attır ki, zerre kadar aklı bulunan bir adam: ‘Bunları böyle yapan, elbette bu kâinâtı yaratan Zât olabilir’ demeğe mecburdur.
Çünki, meselâ bu gözümüz önünde, bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda, yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer dâne var. Ve her dânenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı (kılıfı) giydirmek ve nâzik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hâfızası ve programı ve târihçe-i hayâtı hükmünde sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı Kevser (Kevser suyu) gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde ayn-ı dikkat, ayn-ı hikmet, ayn-ı hârika san‘atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedâhetle (açıkça) gösterir ki; bu işi yapan bütün kâinâtın Hâlıkı’dır (yaratıcısıdır) ve bu nihâyetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktizâeden (gerektiren) şu fiil, ancak O’nun fiilidir.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 143-144)
2- “Evet kamerin (ayın) takdîri ve tedvîri (vazîfelendirilmesi ve döndürülmesi) ve tedbîr ve tenvîri (aydınlatılması) ve zemîne ve güneşe karşı gāyet dakîk (ince) bir hesabla vaziyetleri, o kadar hayret-fezâ (hayret verici), o derece hârikadır ki, onu öyle tanzîm eden ve takdîr eden bir Kadîr’e (sonsuz kudret sâhibine) hiçbir şey ağır gelmez. ‘Onu öyle yapan, herşeyi yapabilir!’ fikrini, temâşâ eden (seyreden) her bir zîşuûra (şuûr sâhibine) ders verir.
Hem öyle bir tarzda güneşi ta‘kîb ediyor ki, bir sâniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazîfesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana: سُبْحاَنَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ [Akılların, san‘atında hayran kaldığı Zât (olan Allah, her türlü noksanlıktan) münezzehtir] dedirtiyor. Husûsan Mayısın âhirinde (sonunda) olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyyâ (takım yıldızlarının) menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı sûretini ve Süreyyâ bir salkım sûretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayâle nûrânî (nûrlu) büyük bir ağacın vücûdunu (varlığını) tahayyül (hayâl) ettirir. Güyâ o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla berâber başını çıkarmış, Süreyyâ ve Hilâl olmuş ve sâir yıldızlar da o gaybî (görünmez) ağacın meyveleri olduğunu hayâle telkîn eder.İşte كاَلْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ [Eski hurma dalı gibi] teşbîhinin (benzetmesinin) letâfetini (güzelliğini), belâğatını (ifâdesindeki hârikalığı) gör!” (Mektûbât, 3. Mektûb, 12)
41 . Yine onlar için (kudretimize) bir delildir ki, gerçekten biz zürriyetlerini o dolu gemide taşıdık.
42 . Ve onlar için bunun gibi binecekleri (daha nice) şeyleri (vâsıtaları) yarattık.
43 . Hâlbuki dilersek onları suda boğarız; o zaman ne kendilerine imdâd eden olur, ne de onlar kurtarılırlar.
44 . Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamâna kadar (dünyadan) faydalandırma müstesnâ.
45 . Hem onlara: “Önünüzdekinden ve arkanızdakinden (dünya ve âhiret azâbından) sakının; tâ ki merhamet olunasınız” denildiği zaman (yüz çevirirler).
46 . Ve onlara ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelse, mutlakā ondan yüz çevirici kimseler olmuşlardır.
47 . Kendilerine: “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden (siz de O’nun yolunda) sarf edin!” denildiğinde ise o inkâr edenler, îmân edenlere dedi(ler) ki: “Allah dileyecek olsaydı kendisini doyuracağı bir kimseyi, (biz) mi doyuracağız? Doğrusu siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.”
48 . Hem, “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va‘d (edilen kıyâmet) ne zaman?” diyorlar.
49 . Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini (ansızın) yakalayacak olan (korkunç) bir sesten (sûra birinci üfürülüşten) başkasını beklemiyorlar.
50 . Artık (onların), ne bir tavsiyeye güçleri yeter, ne de âilelerine dönebilirler!
51 . Ve sûra (ikinci def‘a) üfürülmüştür de bakarsın ki onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablerine koşuyorlar!
52 . Derler ki: “Eyvâh bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın va‘d ettiği şeydir; demek peygamberler doğru söylemiş!”
53 . (O) sâdece (korkunç) bir sestir; onlar hemen o anda huzûrumuzda hazır bulundurulan kimseler olarak, toplanacak olanlardır.(1)
54 . Artık o gün hiç kimse (en küçük) bir haksızlığa uğratılmaz ve ancak yapmakta olduğunuzun karşılığını görürsünüz.
1- “Bahar mevsiminde birkaç gün zarfında, nev‘-i beşerin (insanların) umûmundan bin def‘a ziyâde olan umum ağaçların bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi birden mükemmel inşâ edilmeleri ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçen baharın mahsûlâtı gibi, berk (şimşek) sür‘atinde îcâdları (yaratılmaları), hem o baharın mebde’leri (başlangıçları) olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden berâber intibahları (uyanmaları) ve inkişâfları (büyümeleri) ve ihyâları (diriltilmeleri), hem kemiklerden ibâret olarak ayakta duran emvât (ölüler) gibi bütün ağaçların cenâzeleri bir emir ile def‘aten (âniden) بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ [Öldükten sonra dirilme]’ye mazhariyetleri ve neşirleri, hem küçücük hayvanât tâifelerinin hadsiz efradlarının gāyet derecede san‘atlı bir sûrette ihyâları, hem bilhassa sinekler kabîlelerinin haşirleri (yeniden diriltilmeleri) ve bilhassa dâimâ yüzlerini, gözlerini ve kanatlarını temizlemekle bize abdesti ve nezâfeti (temizliği) ihtâr eden ve yüzümüzü okşayan gözümüzün önündeki sinek kabîlesinin bir senede neşrolan efrâdı (çoğaltılan ferdleri), benî-Âdemin (Âdemoğullarının) Âdem zamânından beri gelen umum efrâdından daha fazla olduğu hâlde, her baharda sâir kabîleleriyle berâber birkaç gün zarfında inşâları, ihyâları, haşirlerielbette kıyâmette ecsâd-ı insâniyenin (insan cesedlerinin) inşâsına bir misâl değil, belki binler misâldirler.” (Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 32)
55 . Şübhesiz ki Cennet ehli, o gün (pek güzel) bir meşgûliyet içinde zevk eden kimselerdir.
56 . Onlar ve hanımları, (artık o gün) gölgelerde tahtlar üzerinde (oturup) yaslanmış olanlardır.
57 . Onlar için orada, meyveler ve kendileri için ne istiyorlarsa vardır.
58 . Çok merhametli Rab’den (onlara) hitâben (bir de) selâm vardır.
59 . Ve (o gün müşriklere de denilir ki): “Ey günahkârlar! Bugün (mü’minlerden) ayrılın!”
60,61 . “Ey Âdemoğulları! (Ben) size: ‘Şeytana kulluk etmeyin! Çünki o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin! Bu dosdoğru bir yoldur’ diye (tavsiye ederek) ahdetmedim mi?”
62 . “Böyle iken, yemîn olsun ki (şeytan), içinizden birçok nesilleri dalâlete sevk etmiştir. Hiç mi akıl erdirmiyordunuz?”
63 . “(İşte) bu, va‘d olunageldiğiniz Cehennemdir!”
64 . “İnkâr etmekte olduğunuzdan dolayı bugün girin oraya!”
65 . O gün onların ağızlarını mühürleriz de bize elleri söyler ve neler kazanıyor idiyseler ayakları şâhidlik eder!(1)
66 . Hâlbuki dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de yolda koşuşup kalırlardı; o hâlde nasıl görecekler(di)?
67 . Ve dileseydik, (en dirâyetli) oldukları(nı zannettikleri) yerde onların şekillerini (çirkin bir sûrete) elbette değiştirirdik de (bundan kurtulmak için), ne ileri gitmeye güçleri yeter, ne de geri dönebilirlerdi.
68 . Hem kimi çok yaşatırsak, onu yaratılışta tersine çeviririz (yaşlandıkça gücünü, aklını azaltırız). Hiç akıl erdirmiyorlar mı?
69 . Ve ona (o Resûlümüze), şiir öğretmedik; (bu) ona yaraşmazdı da.(2) Doğrusu o, ancak bir nasîhattir ve apaçık beyân eden bir Kur’ân’dır.
70 . Tâ ki hayatta olanları (Allah’ın azâbıyla) korkutsun, kâfirlerin üzerine ise (azab husûsundaki) söz hak olsun!
1- “Eğer insan, enâniyetine (benliğine) istinâd edip (dayanıp) hayât-ı dünyeviyeyi gāye-i hayâl (asıl maksad) ederek derd-i maîşet (geçim derdi) içinde muvakkat (geçici) bazı lezzetler için çalışsa, gāyet dar bir dâire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihâzât (cihazlar) ve âlât (âletler) ve letâif (duygular), ondan şikâyet ederek haşirde (kıyâmet gününde) onun aleyhinde şehâdet (şâhidlik) edeceklerdir. Ve da‘vâcı olacaklardır.” (Sözler, 23. Söz, 113)
2- “Kur’ân-ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakîkatleri câmi‘ olduğundan, şiir hayâlâtından müstağnîdir (uzaktır). Evet Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın (ifâdesi dahi mu‘cize olan Kur’ân’ın) (...) manzum (şiir) olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin her bir necmi (yıldız gibi her bir âyeti), vezin (ölçü) kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nevi‘ merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde (aralarında) mevcud münâsebet-i ma‘neviyeye (ma‘nevî alâkalara) râbıta (bağ) olmak için, o dâire-i muhîta (geniş dâire) içindeki âyetlere birer hatt-ı münâsebet (birer irtibat hattı) teşkîl etsin. Güyâ serbest her bir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih (yönelmiş) birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, her bir meşreb (husûsî ahlâk) sâhibine birisini verir. (...) وَماَ يَنْبَغ۪ي لَهُ [(Bu) ona yaraşmazdı da] sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni (gereği); küçük ve sönük hakîkatleri, büyük ve parlak hayâllerle süslendirip beğendirmek ister. Hâlbuki Kur’ân’ın hakîkatleri; o kadar büyük,âlî (yüksek), parlak ve revnakdârdır (güzeldir) ki, en büyük ve parlak hayâl, o hakîkatlere nisbet edilse, gāyet küçük ve sönük kalır.” (Sözler, 13. Söz)
71 . Görmediler mi ki, şübhesiz biz kudretimizin yaptıklarından, onlar için nice hayvanlar yarattık da onlar bunlara sâhib olmuş kimselerdir.
72 . Hem bunları kendilerine boyun eğdirdik de, onların bir kısmı binekleridir, bir kısmından da yerler.
73 . Hem bunlarda kendileri için (daha birçok) menfaatler ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?
74 . Ve (güyâ) belki kendilerine yardım edilir diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler.
75 . (O ilâhlar,) onlara yardıma güç yetiremezler; bil‘akis kendileri onlar(ı muhâfaza) için hazırlanmış askerlerdir.
76 . (Habîbim, yâ Muhammed!) Öyle ise onların sözü, seni üzmesin! Şübhesiz ki biz, (onlar) neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa biliriz.
77 . Hem o insan görmedi mi, gerçekten biz kendisini nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan) yarattık! Buna rağmen bakarsın ki o apaçık bir hasım (kesilmiş)tir.
78 . Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misâl getirdi: “Onlar çürümüş olduğu hâlde, şu kemikleri kim diriltecek?”(1) dedi.
79 . De ki: “Onları ilk def‘a yaratan, (yine) onları diriltecek! Çünki O, her türlü (mahlûku ve onları) yaratmayı hakkıyla bilendir.”
80 . O ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, işte siz ondan yakıp duruyorsunuz.(2)
81 . Gökleri ve yeri yaratan, onların (o insanların) benzerini de yaratmaya kādir değil midir? Evet (kādirdir)! Çünki O, Hallâk (herşeyi çokça yaratan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
82 . Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman, O’nun emri, ona sâdece “Ol!” demektir, (o da) hemen oluverir.(3)
83 . İşte münezzehtir O (Allah) ki, herşeyin melekûtu (gerçek mülkü ve tasarrufu) O’nun elindedir ve ancak O’na döndürüleceksiniz.
1- Çürümüş kemiklerin diriltilmesi hakkında, bakınız; (Zülfikār Mecmuâsı, 35-36)
2- “(Âyet) اَلشَّجَرُالْأَخْضَرُ [yeşil ağaç] kelimesiyle remzen (işâretle) der: ‘Ey haşri (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden adam! Ağaçlara bak! Kışta ölmüş, kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hattâ her bir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin nümûnelerini gösteren bir Zât’a karşı inkâr ile, istib‘âd (akıldan uzak görmek) ile kudretine meydan okunmaz!’ Sonra bir delîle daha işâret eder, der: ‘Size ağaç gibi kesîf (sert), sakîl (ağır), karanlıklı bir maddeden ateş gibi latîf (ince), hafif, nûrânî bir maddeyi çıkaran bir Zât’tan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nûr gibi bir şuûr vermeyi nasıl istib‘âd ediyorsunuz?’
Sonra bir delîle daha tasrîh eder (açıklar) der ki: ‘Bedevîler (göçebeler) için kibrit yerine ateş çıkaran meşhur ağacın, yeşil iken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutûbetiyle yeşil ve harâretiyle kuru gibi iki zıd tabîatı (hâli) cem‘ edip (bir araya getirip), onu buna menşe’ (kaynak) etmekle her bir şey, hattâ anâsır-ı asliye (esas unsurlar) ve tabâyi‘-i esâsiye (temel maddeler), onun emrine bakar, onun kuvvetiyle hareket eder, hiçbirisi başıboş olup tabîatla (kendiliğinden) hareket etmediğini gösteren bir Zât’tan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı, topraktan yeniden çıkarması istib‘âd edilmez. İsyân ile ona meydan okunmaz!’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 31-32)
3- Herşeyin “ol” emriyle oluvermesi hakkında bakınız; (Mektûbât, 20. Mektûb, 76-85)
36-YASİN SÜRESİ Mekke devrinin ortalarında inmiş olup 83 âyettir.
İsmini Kur’ân-ı Kerimin en kısa âyeti olan ilk âyetinden almıştır. Sûre,
Kur’ân’ın dört esas maksatından üçü olan tevhid, âhiret ve risaleti ayrıntılı
denecek derecede ele alır. Şöyle ki: 1.Allah Teâlanın gökyüzünde tezahür eden
kudreti, güneş ve ayın hikmetleri, gece ve gündüzün oluşumu, bitkiler ve
hayvanlar âleminde, insanın yaratılışında tezahür eden deliller hatırlatılarak
bütün bunların tek olan Yüce Yaratıcıyı gösterdiği zihinlere yerleştirilir.
2.Ölmüş yeryüzünün her sene bahar mevsiminde diriltilmesi, insanın bir damla
sudan yaratılması, ölülerin diriltilmesinin delili olarak anlatılır. 3.İnsanlık
tarihinde risaletin öteden beri mevcut olup Hz. Muhammed (a.s.) ile devam
ettiği, mahiyet olarak beşerden başka bir şey olmayan elçilerin sadece ilahî
mesajı tebliğ ile görevli oldukları, onların bu ağır vazifeden ötürü insanlardan
hiçbir karşılık beklemedikleri bildirilir. Sûre bu gerçekleri çok özlü, etkili
ve düşündürücü bir üslupla anlatır. Hz. Peygamber (a.s.): “Yâsîn Kur’ân’ın
kalbidir” buyurmuştur. Gerçekten bu sûre, kirlenen ruhlara ve canlara,
temizlenmiş kanla sürekli olarak hayat bahşeden, çarpıp duran manevî bir kalp
durumundadır. Hz. Peygamber: “Ölmek üzere olanların yanında Yasin sûresini
okuyunuz” buyurmakla, onun ölümcül durumda olanlara bile hayatiyet vereceğini
bildirmiştir. Gerçekten âhirete doğru yolculuğun sonunda bu hakikat dersini
dinlemek pek önemlidir. Bazı alimler ise ölülerin bile ondan faydalanacaklarını,
kabrin başında okunmasının hadiste yeri olduğunu kabul etmişlerdir.
Bismillâhirrahmânirrahîm
Yasin /1 – Yâ sîn,
Yasin /2 – Hikmetli Kur’ân’a
andolsun:
Yasin /3 – Sen elbette gönderilen resullerdensin.
Yasin /4 – Dosdoğru
yol üzerindesin.
Yasin /5- Yasin /6 – O, azîz ve rahîmden indirilen bir
tenzil olup, ataları uyarılmamış, hâliyle, kendileri de gaflette giden, bir
topluluğu uyarmak için gönderilmişsin.
Yasin /7 – Onların çoğunun hakkında ilahî hüküm hak
olarak kesinleşti. Artık imân etmezler onlar...
Yasin /8 – Boyunlarına öyle
boyunduruklar koyduk ki onlar çenelerine dayanmaktadır. Boyunları yukarı,
çeneleri kalkık, gözleri havada bir durumdadırlar.
Kâfirler, gidişatlarına uygun
bir şekilde cezalandırılmışlardır. Mağrur, burunları havada olmaları sebebiyle,
o şekilde kelepçelenmişlerdir. Sağ ve sol el, sağ ve sol çene altlarından birer
dikme gibi tutturulduktan sonra, üstünden çeneye kadar varan kelepçe dolanır. Bu
durumda olan şahıs, önünü göremez, gözleri havada olduğundan boynu şiddetli
şekilde ağrır.
Yasin /9 – Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak,
öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar...
Yasin /10 –
Kendilerine müsavidir (ha uyardın onları, ha uyarmadın, artık iman etmezler
onlar...
Yasin /11 – Sen ey Resulüm, şu kimseyi uyar: İrşâda can kulağıyla tâbi
olur, görmediği Rahman’a saygı duyup o’ndan çekinir. Müjdele onu: Mağfiret onun,
şerefli mükâfat onun...
Yasin /12 – Ölüleri diriltecek Biz’iz. Yaptıkları her
şeyi ve bütün izlerini bir bir kaydeden Biz’iz. Velhasıl her bir şeyi, apaçık
bir kitap’ta sayıp döken Biz’iz.
Yasin /13 – Sen şimdi onlara bir misâl getir:
Malum şehir halkını, hani onlara da elçiler gelmişti.
Buradaki elçiler, Hz.
Îsâ’nın havarîleri, muhataplar Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında
yaşayanlar, şehir ise Antakya veya o civarda bir başka şehirdir. Hz. Îsâ’nın
dâveti karşısında müşrik Romalılar nasıl söndüyse, Kur’ân’ın dâveti ile de
şirkin hakimiyetinin yıkılacağına îma edilir.
Yasin /14 – Evet, iki resul
gönderdik onlara, “Yalancı!” dediler onlara. Bunun üzerine, güçlendirdik onları
bir üçüncü resulle, Dediler hep birden: “Biz Allah’ın elçileriyiz size!”
Yasin
/15 – Ahali dedi ki: “Doğrusu Rahmanın indirdiği bir şey yok! Siz de bizim gibi
bir beşersiniz, evet evet... siz sadece yalancısınız!”
Yasin /16 – Resûller
dediler: “Elbette biliyor Rabbimiz, Size gönderilen elçileriz biz;
Yasin /17 –
Açıkça tebliğden başka bir şeyle yükümlü değiliz biz.”
Yasin /18 – Ahâli dedi
ki: “Uğursuzsunuz siz, şayet vazgeçmezseniz, sizi taşlarız, acı mı acı bir azap
size dokundururuz.”
Yasin /19 – Resûller cevap verdiler: “Uğursuzluğunuz sizinle
beraber, çünkü siz imânsızsınız, irşâd edildiniz diye mi böyle söylüyorsunuz?
Haddi aşan toplumun tekisiniz siz!”
Yasin /20 – Derken... şehrin öte başından,
koşarak bir adam geldi ve onlara dedi ki: “N’olur ey kavmim! Gelin siz bu
resullere uyun!” Bu zat, Habib-i Neccar diye bilinir.
Yasin /21 – “Sizden bir
ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu
kimselere uyun.”
Yasin /22 – “Hem ne o olmuş ki bana? Neden tapmayayım beni
yaratana? Hem sizlerin de dönüşü olacak O’na!”
Yasin /23 – “Hiç O’ndan başka
tanrı edinir miyim! Zirâ Rahman bana zarar vermek dilerse, onların şefaati fayda
etmez, hem kurtaramazlar da...”
Yasin /24 – “O durumda ben, besbelli bir
sapıklıkta olurum.
Yasin /25 – Amma bakın: Ben Rabbinize inanıyorum, sizler de
bunu işitmiş olun!”
Yasin /26 – Ona “Buyur cennete gir!” denildi. O ise halkını
hatırlayarak: “Ah halkım bir bilseydi!” dedi.
Yasin /27 – “Ah bir bilseler:
Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara garkettiğini!”
Yasin /28 – Onun
vefatından sonra, kavminin üzerine, gökten bir ordu indirmedik, zaten bu
âdetimizden de değildi.
Yasin /29 – (Orduya ne lüzum?), bir tek ses yeter! Bir
de bakmışsınız: Sönüp kalmışlar...
Yasin /30 – Yazıklar olsun o kullara ki,
kendilerine gelen her resul ile, mutlaka alay ederlerdi.
Yasin /31 –
Kendilerinden önce nice nesilleri imhâ ettiğimizi, ve onların da kendilerine
dönmediğini görmezler miydi?
Yasin /32 – Hiç kimse hariç kalmamak üzere, hepsi
huzurumuza toplanacaklar!
Yasin /33 – Delil mi isterler? İşte ölmüş arz! Hayatı
ona Biz veriyoruz. Oradan onların yiyecekleri habbeleri çıkarıyoruz. Kendileri
de ondan yiyip dururlar.
Yasin /34 – Orada üzüm bağları ve hurmalıklar yaptık,
orada pınarlar fışkırttık.
Yasin /35 – Ta ki onun meyvelerinden yesinler, O
meyveleri onlar yapmadılar, Hâla şükretmez mi onlar?
Burada mâ edatı mevsule
olabileceği gibi nâfiye de olabilir. Meâlde tek mânayı tercih etme
mecburiyetinden ötürü, daha kuvvetli görünen nefy anlamını tercih ettik.
Yasin
/36 – Münezzehtir o Allah, her noksandan münezzeh! Yerin bitirdiği her şeyi, ve
kendilerini, ve daha nice bilmedikleri şeyleri çift yaratan, münezzehtir,
Yücedir!
Zevc: çift mânasına geldiği gibi çeşit ve kısım mânasına da gelir.
Allah’ın bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattığını ifade eder. Bu âyet, çift
kavramının insanlar gibi bitkilerde de erkek ve dişi unsurlar ile câri olduğunu,
hatta insanların çeşitli dönemlerde bilmedikleri birçok şeylerde de çift unsurun
bulunduğunu ifade eder: elektrikte artı ve eksi yük, cisimler arasında itme ve
çekme kuvveti, maddenin temeli olan atomlarda pozitif ve negatif elektronlar, bu
âyetin mûcizevî olarak haber verdiği şeyler arasındadır. Bütün bunlardan maksat
da, her şeyi çift yaratan, bunca çeşitliliği ile kâinatı yaratan Allah’ın tek
olup eş ve ortaktan münezzeh olduğunu vurgulamaktır.
Yasin /37 – Onlara bir
delil de gecedir: Ki Biz ondan gündüzü sıyırıp soyarız, birden karanlığa
gömülürler...
Yasin /38 – Güneş de bir delildir onlara, akar gider
yörüngesinde... O azîz ve alîmin, (o üstün kudret sahibinin ve her şeyi
bilenin), yaratması böyle olur işte!
Kur’ân’ın muhataplarına vermek istediği
ders şudur: Çok mükemmel ve en ufak aksaklık göstermeyen bir nizam vardır. Her
tarafı birbiriyle tam irtibatlı bu nizam, bu sistem de, nizamın sahibinin tek
olduğunu gösterir. Bunun misallerinden biri güneşin hareketidir. Güneşin
hareketi kendi etrafında olabilir. Dünyanın etrafında olabilir, güneş sistemi
olarak olabilir, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisi olarak saniyede 10 mil
veya daha fazla hızlı bir hareketle olabilir. Âyetin aslında öyle bir cümle
yapısı vardır ki bütün bunları ifade etmesi mümkündür. Fakat önemli olan şudur
ki, nizam fikri, bütün ihtimallerde mevcuttur. Allah’ın bu mûcizeli, çevik,
muazzam, pek marifetli ve maharetli hizmetkârı olan güneş, herbiri ayrı ayrı
yörüngede, muazzam faaliyetlerine rağmen hiçbir uyumsuzluğa yol açmamakta, en
ufak bir aksaklık göstermemektedir.
Yasin /39 – Ay için de birtakım safhalar,
duraklar tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet eski hurma salkımının çöpü gibi
kuru, sarı, kavisli bir hâle gelir.
Yasin /40 – Ne güneş aya kavuşabilir, ne
gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngede
akar, durur....
Yasin /41 – Bir delil daha onlara: Nesillerini dopdolu gemilerde
taşımamızdır.
Eski tefsirlerimizin çoğu burada Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisini
düşünürler. Merhum Elmalı’lı M. H. Yazır ise, nesillerin ana rahimlerinde
boğulmaksızın, emniyetle taşınmasını düşünür. Bu mânâ -tek tek bütün insanlarla
ilgili olup, hepsinin devamlı görüp durduğu bir hâdise olması itibariyle- daha
münasip sayılabilir.
Yasin /42 – Biz, onlar için, gemiye benzer, daha nice
binekler yaratırız...
Birçok çağdaş tefsirde belirtildiği gibi burada, ulaşım
aracı olmak bakımından gemiye benzeyen yolcu nakil vasıtalarından tren, otobüs,
uçak gibi binekler, açıkça haber verilmektedir.
Yasin /43 – Şayet dileseydik
onları boğardık Ne feryatlarına koşan bir kimse bulabilir, ne de başka türlü
kurtarılırlardı.
Yasin /44 – Sadece Biz’den ulaşacak bu rahmet ve onları bir
vâdeye kadar yaşatma irademizle hayatta kalabilirler.
Yasin /45 – Onlara ne
zaman: “Önünüzde ardınızda bulunan hâllerden sakının, böylelikle merhamet
edilmeye müstehak olun!” denilse, yüz çevirirler...
Bu haller hakkında şu
ihtimaller düşünülmüştür: “Dünya azabı ve âhiret azabı”; “Şimdiki zaman veya
istikbaldeki tehlikeler”, “Görünen veya görünmeyen kaza ve belalar”
Yasin
/46 – Ne zaman Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet, gelse, yüz çevirirler...
Yasin
/47 – Onlara ne zaman: “Allah’ın size lütfettiğinden, siz de muhtaçlar için
harcayın” denilse, kâfirler müminlere şöyle derler: “Size kalsa Allah’ın
dilediği takdirde bol bol rızıklandıracağı kimseyi doyurmak bizim mi işimiz?
Siz, böyle ne sapık düşünürsünüz!”
Yasin /48 – Ve yine derler ki: “Eğer doğru
söylüyorsanız, bizi tehdid ettiğiniz bu mezarlardan kalkma ne zaman?
Yasin /49 –
Onların beklediği: Sadece bir ses... Çekişip dururlarken kendilerini çarpacak
bir ses...
Yasin /50 – İşte o zaman... Ne vasiyette bulunabilir, ne de evlerine
dönebilirler...
Yasin /51 – Sura üflendi, “Kalk!” borusu çaldı... İşte
mezarlarından kalkıp, Rab’lerinin huzurunda duruşmaya koşuyorlar...
Yasin /52 –
“Eyvah bize! Kim kaldırdı bizi yatağımızdan?” diyorlar... “İşte Rahmân’ın vâdi:
Resuller doğru söylerler!”
Yasin /53 – Bütün olay, bir çağrıdan ibâret! İşte
hepsi duruşma için toplanmışlar...
Yasin /54 – Artık bugün, kimseye zulmedilmez,
hakkınızdan başka size bir karşılık verilmez.
Yasin /55 – Amma bugün
cennetlikler, zevk ve eğlence içindedirler...
Yasin /56 – Hem kendileri, hem
eşleri gölgeliklerde, tahtlarına kurulurlar.
Yasin /57 – Orada turfanda yemişler
onlara, hâsılı istedikleri her şey onlara...
Yasin /58 – Rabb-i Rahim’den sözle
olan bir selâm yine onlara...
Yasin /59 – “Fakat bugün sizler, şöyle bir tarafa
çekilin ey mücrimler”
Yasin /60 – “Ey Adem’in evlatları! Size emretmemiş miydim:
“Şeytana tapmayın sakın!” “Çünkü o size âşikar düşman...
Yasin /61 – Lâkin Bana
tapın! işte sırat-ı müstakim!”
Yasin /62 – O, içinizden nice nesilleri saptırdı.
Bunu düşünmeli değil miydiniz?
Yasin /63 – İşte tehdid edildiğiniz cehennem!
Yasin /64 – İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin.
Yasin /65 – Bugün mühür
vuracağız ağızlarına, elleri Bize söyler, ayakları şahitlik eder, kendi
yaptıklarına.
Yasin /66 – Eğer dileseydik gözlerini dümdüz, silme kör ederdik, o
zaman yola dökülüp dururlardı. Fakat nasıl göreceklerdi?
“İmana gelmeleri
için, ille de kendilerini böyle sakat, çarpık çurpuk etmemizi mi bekliyorlar?
Dileseydik böyle yapardık, Ama o zaman da imâna koşmak için yarışmak isterlerdi.
Fakat bu vaziyette nasıl görebileceklerdi ki?” demektir.
Yasin /67 – Eğer
dileseydik, oldukları yerde, hemen başüstü, mâhiyetlerini değiştirir, çirkin mi
çirkin, tersyüz ederdik... Artık ne ileriye devam edebilir, ne de geriye dönüş
yapabilirlerdi.
Yasin /68 – Onlardan hayatta bıraktığımız kimsenin ise,
hilkatini tersyüz ederiz. Hâlâ akıllanmazlar mı?
Tefsirlerin çoğunluğunda
bulunmayan bu anlam ve irtibat Tefsiru’tTahrir ve’t-Tenvir’den alınmıştır.
Yasin
/69 – Biz Resûl’e Kur’ân öğrettik, şiir öğretmedik, o zaten ona yaraşmaz. O sırf
bir irşâd ve parlak bir Kur’ân’dır.
Yasin /70 – Yaşayan her kişiyi uyarsın diye,
böylece ilahî hüküm kâfirler hakkında kesinleşsin diye, gönderilmiştir.
Yasin
/71 – Şunu da görmediler mi: Ellerimizle yaptığımız eserlerden kendileri için
uysal, evcil hayvanlar yarattık da onlara mâlik bulunuyorlar.
Yasin /72 – Onları
emirlerine âmade kıldık. Onlardan hem binek edinir, hem de yerler,
Yasin /73 –
Onlardan içecekler elde ederler, daha nice menfaatlerinden yararlanırlar. Halâ
mı şükretmezler?
Yasin /74 – Tuttular, Allah’tan başka tanrılar peşine düştüler,
güyâ ki yardıma nâil olacaklar!
Yasin /75 – O putlar kendilerine yardım
edemezler, nasıl olur? Zaten bunlar, onlar için hazırlanmış askerler!
Şirkin
asıl çelişkisi şuradadır: Müşrik, putundan yardım bekler; amma aslında müşriğin
yardımı olmasa put varlığını devam ettiremez. Hazır kuvvet halinde nöbettarlık,
bekçilik eden putperesttir ki, şirki devam ettirir. Yani o ona asker, öbürü buna
asker! Âyet-i kerime bu iki anlamı mükemmel bir tarzda toplamaktadır.
Yasin /76
– O halde ey Resulüm, üzülme sen onların laflarına, onların gizlediklerini de
iyi biliriz, açıkladıklarını da, sen hiç tasalanma...
Yasin /77 – İnsan şunu hiç
görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım
kesildi Bize.
Yasin /78 – Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı
Bize: “Çürümüş vaziyetteki o kemikleri kim diriltecek!” diye.
Yasin /79 – De ki:
“Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.”
Burada “halk”, Türkçedeki mef’ul mânâsında olmayıp, masdar mânâsınadır. Yani
“Allah, yaratmanın her türlüsünü, hayale bile gelmez şekillerini,
mekanizmalarını bilir” demektir.
Yasin /80 – O’dur ki sizin için yeşil ağaçtan
bir ateş yaratır, siz de onu tutuşturup durursunuz.
Tefsirlerin çoğu bundan, yaş
iken birbirine sürtülmekle ateş çıkaran çöl ağacı merh ve afâr’ın kasdedildiğini
bildirirler. Çağdaş müelliflerden, petrolü oluşturan ağaçları düşünenler de
vardır.
Yasin /81 – Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı
kadir! Elbette kadir! Hallâk O’dur, alîm Odur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen
O’dur).
Yasin /82 – Bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece “Ol!” demektir,
hemen oluverir...
Yasin /83 – Sübhandır, münezzehdir o Zât ki, her şey üzerinde
hâkimiyet elindedir. Ve... hepinizin de dönüşü, O’na olacaktır.
KUR’ÂN-I KERİM ve MEÂLİ ÜZERİNE
M.Fethullah Gülen
Kur’ân, Allah’ın, en son peygamberi vasıtasıyla insanlığa mucize derinlikli ve
eşi
benzeri olmayan bir mesajıdır.
Allah bu mesajıyla, son bir kez daha insanoğluna kestirmeden rızasına ulaştıran
şehrahı göstermiş; zât, sıfât ve esmâsını ifade etmiş; doğru şekilde bilinip
tanınmasını, iman edilip ubûdiyette bulunulmasını, herhangi bir yanlış anlamaya
meydan vermeyecek netlikte açık-seçik ortaya koymuş; mü’minlerin vazife ve
sorumlulukları üzerinde durmuş, mücazât ve mükâfat vaad ü vaîdiyle gönülleri
şahlandırmış ve ruhlarda ürperti hâsıl etmiş; dahası, onu bize bir ekmeliyet,
bir etemmiyet remzi ve bir rıza yörüngesi olarak sunmuş, sunarken de tenezzül
dalga boylu bu armağanıyla bize, kimseye nasip olmayan/olmayacak olan en büyük
bir iltifatta bulunmuştur.
Kur’ân, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ekmelüttehâyâ) bahşedilen
yüzlerce
mucizenin en parlağı ve kalıcı olanıdır.
O, ifadesi, üslûbu, beyan tarzı açısından bir harikalar mecmuası olduğu gibi
içtimaî disiplinleri, hukukî kuralları, terbiye ile alâkalı kaideleri, insan,
varlık ve kâinat hakkındaki yorumları; hemen bütün ilimlerin esaslarına
işaret,remiz ve îma, hatta bazen tasrih ölçüsünde temasları; idarî, iktisadî,
siyasî, kültürel problemleri çözmedeki alternatif yöntemleriyle her zaman
herkesin başvurma mecburiyetinde olduğu/olacağı bitip tükenme bilmeyen dupduru
bir kaynak, en karmaşık ve en bulanık dönemlerin dahi bulandıramayacağı kadar
engin bir ummandır.
Kur’ân’ın mânâ enginliğini, üslûp ve ifade zenginliğini, muhteva derinliğini
anlatma konusunda aczimi ve yetersizliğimi itirafı ona saygımın gereği kabul
ediyorum.
Arz edilen hususlarla alâkalı bugüne kadar bir hayli şey anlatıldı; hâlâ da
anlatılıyor ve gelecekte de anlatılacak..
bütün bu gayretlerin onu tanıma, onu duyma, ona ve getirdiklerine inanma
konusunda
kâfî ve vâfî olduğu açıktır ve İslâm nizamını da “mahiyet-i nefsü’l-emriye”siyle
aksettirdiğinde şüphe yoktur.
Ancak, insan, kâinat ve ulûhiyet hakikatinin beyan atlası sayılan engin bir
muhtevanın bütünüyle ifade edildiğini iddia da doğru değildir.
Semavî ve lâhûtî olan bir beyan beşer idrakiyle ne kadar seslendirilebiliyorsa,
onun da işte o kadar dile getirildiği bir gerçektir.
Bu itibarla, ne bizim ne de başkalarının, bu koskocaman atlası, fihrist
ölçüsündeki bir çerçevede ifade etmemiz mümkün olmasa gerek.
Ne var ki, böyle hayatî bir konunun, ne ifade zaafiyetimiz bahanesine ne de
beyan gücümüzün yetersizliğine bağlanarak ona karşı lakayt kalınması veya ihmal
edilmesi de doğru değildir.
Kur’ân’ı anlamak herkesin hakkı ve anlatmak da doğru bilenlerin vazifesidir.
Bilmeyenler her zaman onu anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve
ihsas güçlerini onu doğru yorumlayıp doğru ifade etmede kullanmalı ve onun
anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar.
Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en
büyük armağanıdır.
Onu anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna
muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.
Aslında o, bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan
mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelâm-i ilâhînin en nurefşan
ifadesidir.
Bu itibarla da ne menbaı, ne hedefi, ne ilk temsilcisi/temsilcileri ne de
sinelerde bıraktığı tesir açısından lâkayt kalınacak bir kitap değildir.
O konuşurken melekler sükût murakabesine dalmış, rûhânîler secdeye kapanmış,
cinler onun sesine soluğuna büyülenerek onunla tanışmak için çöllere
düşmüşlerdir.
Kur’ân, tekvînî emirlerin beyan ve izahı, teşriî kural ve kaidelerin de en
sağlam ve değişmez kaynağıdır.
O, varlık, kâinat ve insanı doğru okuyup değerlendirmede en sağlam kriterleri
ihtiva eden öyle muhkem bir kitaptır ki, onun ferdî, ailevî, içtimaî ve
terbiyevî çözemeyeceği bir problem yoktur ve bu hususiyetiyle de o, her şeyi
sebepleriyle, sonuçlarıyla görüp bilen bir Zât’ın kuşatan ilminden geldiğini
haykırmaktadır.
O, bu bütüncül bakışı ve ihata eden engin ifade ve üslûbunun yanında, muhteva ve
mânâ genişliği, beyan inceliği, herkesin ilim ufkuna göre açılma sihri ve
ruhlara nüfuzu sayesinde öyle bir güce sahiptir ki, ön yargısız olmaları
şartıyla ulaşabildiği herkesi büyülemiş ve başlarını döndürmüştür.
Dostlar onu taklit şevkiyle, düşmanlar onun sesini kesme hıncıyla yıllar ve
yıllar boyu aynı malzemeyi kullanmış, aynı konuları seslendirmeye çalışmışlardır
ama kat’iyen onun üslûbunu yakalayamamış ve o enginlikte bir beyan ortaya
koyamamışlardır: İfadeler sun’îliği aşamamış, söz sarraflarının takdir ufkuna
ulaşamamış ve hele asla gönüllerde kalıcı, yönlendirici bir tesir uyaramamıştır.
Onda yerine göre ayrı ayrı, yerine göre iç içe konular arasında öyle ince bir
tenasüp ve müzikal bir ahenk vardır ki, birbirinden çok uzak gibi görünen
hususlar arasında bile insan az bir teemmülle birkaç iltisak noktasını birden
yakalayabilir.
O hemen her zaman hiçbir edip ve söz üstadının ulaşamayacağı bir beyan
sultanlığı sergiler ve bütün bütün insafsız olmayan muhataplarına mutlaka bir
şeyler hissettirir; hissettirir ve onları idrak ufuklarının ötesinde daha derin
mülâhazalara sevk eder.
Bir de bu müteessir ruhlar insaf edip kendilerini bu Rabbanî ifade çağlayanına
salıverdi mi, gayrı onun dışında duyup dinledikleri söz şeklindeki bütün
ifadeler birdenbire âdeta hırıltıya dönüşüverir.
Her şeyden evvel o, kuşatan bir ilimden gelmiş, insan, tabiat ve bütün
kâinatların mânâ, mazmun, gaye-i hilkat ve hikmet-i vücutlarının dili, tercümanı
olmanın yanında
muhataplarının da farklı derinliklerine birden seslenmektedir: O, akla bir
şeyler söylerken, gönle onun anlayacağı bir dille seslenmeyi ihmal etmez; şuura
bir şeyler duyurduğunda,hisleri nasipsiz bırakmaz; muhakeme ve mantıkla
konuştuğunda da ruhtan iltifatını esirgemez.
Zâhir-bâtın her latîfe ve hâsse ondan hissesini alır ve bunlar arasında ne bir
mahrumiyet ne de çelişki söz konusu olmaz.
İstidatları ölçüsünde paylaşırlar bu semavî mâideyi ve bir ahenk zemzemesi
yaşarlar kendi aralarında.
Gerçi hemen bütün ilâhî beyanlarda, hususiyle de beşerî mülâhazalar dediğimiz
şerh ve hâşiyelerin asıl metinler içine karışmadığı dönemler itibarıyla, aynı
bütüncül bakış ve aynı kucaklayıcılık söz konusudur ama Kur’ân’da Muhammedî
(sallallahu aleyhi ve sellem) ruh ve mânânın câmiiyeti derinliğinde bir ihata ve
fâikiyet bulunduğu da açıktır; açıktır ve ondaki câmiiyet ve muhtevaya denk
mükemmeliyette semavî ve gayri semavî herhangi bir kitap göstermek de mümkün
değildir.
İnsan, kâinat ve ulûhiyet hakikatlerini bu vüs’atte, vüs’ati içinde bu incelikte
ele alan ve kendine has terkib ü tahlil (sentez ve analiz) sistemleriyle
yorumlayıp ortaya koyan bir başka kitap yoktur dersek mübalâğa etmiş sayılmayız.
Onun ele aldığı konuların hemen hepsi, açık olanı açık, mücmel ve müteşâbih
olanları da Sahib-i Şeriat’ın beyanına veya bir kısım mülhemûnun ilhamlarına
emanet pek çok
lâhûtî ve kevnî hakikatlerin en zengin hazinesi mesabesindedir.
O, arz ettiği veya tahlile tâbi tuttuğu konulardan hiçbirini içinden çıkılmaz
hâle getirmez; usule taalluk eden mevzuları açık ve net olarak ortaya koyar;
teemmül, tefekkür ve tedebbür isteyen hususlarda tetkik u tahkiki yeğler;
Allah’a yönelme imasında bulunur ve uluorta herkesin üstesinden gelemeyeceği
konuların altına girilmesini de tasvip etmez.
O, üzerine eğildikçe kalblerde, kafalarda –teemmül derinliğine göre– lambaları
her an daha bir artan sihirli bir avize gibi değişik tecelli dalga boyunda yeni
yeni inkişaflara vesile olarak insanın zâhir ve bâtın duygularına çeşit çeşit
ilâhî armağanlar sunar.
Vâridâtı coştukça coşar; çiselemeler sağanağa dönüşür ve bitmez mevhibeleri,
tükenmez güzellikleri ve pırıl pırıl ışıklarıyla mütefekkir mütalâacılarına iç
içe şölenler yaşatır.
Anlayanlar ancak onda anlarlar varlığı, kâinatların arka plânını, insanı ve onun
kalb ve ruh enginliğini; onun aydınlık dünyasında keşfederler doğru düşünmeyi ve
tefekkürün hakikî kaynaklarını ve kurtulurlar yanılma fasit dairelerinden,
ihtimallere hüküm bina etmekten.
Hazreti “Allâmü’l-Guyûb”dan gelen bu mucize beyanın dışında yanılmayan ve
ihtimallere emanet edilmeyen hiçbir bilgi kaynağı yoktur.
Kur’ân’dır ki her şeyi açık, net ve doğru olarak vaz’eder; yanılmaya açık
hususların ve teemmüle emanet boşlukların doldurulmasındaki hataları da bizim
idraklerimize verir.
Bu açıdan da onu doğru anlamak, doğru yorumlamak bizim için bir vazife olduğu
gibi ona karşı da bir vefa borcudur.
Böyle bir borç ve vazife de, ilim, irfan ve ilhamların sınırlılığı çerçevesinde
her müstaid ve donanımlı ferdin müktesebat ve Hakk’a müteveccih yaşamasına
vâbestedir.
Her istidatlı gönül, samimiyet ve Hakk’a teveccühünü ortaya koyarak “Allah
rızası ve hakikatin vuzuh ve inkişafı” der yürür o bahr-i bîpâyânın
derinliklerine doğru.
Sahib-i şeriat rehberi, muhkemât elinden düşürmediği feneri ve selef-i salihîn
de kılavuzları, yürür tedebbürle, temkinle, teemmülle ve nefsânîliğine
takılmadan o sonsuz ufuk cânibine..
böyle derûnîlerde hata nispeti az olur; onların murad-ı ilâhiyi yakalama
yolundaki gayretleri özel teveccühlerle mükâfatlandırılır ve bunların Kur’ân-ı
Kerim adına ortaya koydukları tefsir ve te’viller de Kur’ân farklılığının bir
renk ve deseni hâline gelir.
Aksine yarım-yamalak Arapça ile ve sözlüklerin dar atmosferinde Kur’ân’ı kendi
endam ve ulviyetine uygun seslendirmenin mümkün olamayacağı bir yana, böyle bir
teşebbüs o semavî ifade âbidesine karşı da apaçık bir saygısızlıktır.
O, usulüne uygun olarak bir dilden bir dile aktarılmalı; şöyle-böyle tefsirle
alâkalı her şey çok iyi bilinmeli ve her yorum “ulûm-u âliye-i islâmiye”ye test
ettirilerek ortaya konmalıdır.
Bize düşen, “Onu, tercüme ile herkesin istifadesine sunuyorum.” diye onca
genişliğine rağmen İlâhî Kelâm’ı kendi idrak ve ifade ufkumuza göre
daraltmamaktır.
Aslında onu, bir tefsir, bir te’vil veya geniş bir meâlle herkese duyurma bu
işin uzmanları için bir vazife; ona karşı kadirşinas ve saygılı olmanın da
gereğidir.
Ancak, sağlam bir dil bilgisine, belâgat kurallarına; tefsir, hadis ve fıkıh
usulü… gibi ilim dallarına vâkıf olmadan böyle bir şeye teşebbüsün de haddini
bilmezlik olduğu açıktır.
O, bir romanı tercüme ediyor gibi tercüme edilemez; kaldı ki öyle basit bir
konuda bile uzmanlık aranır.
Şimdi iyi bir meâle doğru iz sürerken, “tercüme” neye derler, “tefsir” ne
demektir, “te’vil” ne mânâya gelir, kısaca bunlara bir göz atalım:
Tercüme; herhangi bir metni veya sözü, hususiyetlerini koruyarak bir dilden
başka bir dile çevirmeye denir.
Çeviri bazen, hiçbir kelimenin mânâsı atlanmadan kelime dizileri, terkipler ve
terkipler arası gözetilmiş hususiyetler aynıyla diğer dile aktarma
–aktarılabiliyorsa– şeklinde olur ki, buna “tam tercüme” denmesine karşılık;
bazen de ya sadece kelimelerin çevirisi yapılır veya münhasıran muhteva
aksettirilir ki, bu da eksik bir çeviridir.
Günümüzde belli ölçüde de olsa otomatik tercüme sisteminin geliştiği de
söylenebilir; ama bu mevcut teknolojiyle, hatta daha seviyelisiyle dahi, engin
muhtevalı ve edebî derinlikleri olan eserleri bir dilden diğerine, hem de
muhtevadaki bütün hususiyetleri ortaya koyarak tercüme etmek çok zordur..
hele bu, Allah kelâmı ve açılımı da büyük ölçüde zamana, ilhama ve şartlara
emanetse...
Bizim gibi sıradan insanların bile biraz düzgünce kaleme alınmış eserlerinin tam
tercüme edilemeyeceği söz konusu olabiliyorsa, Kur’ân-ı Kerim gibi harika ve
fevkalâde derinlikleri bulunan muhteşem bir beyan âbidesinin bir mânâda
“atmasyon” da diyebileceğimiz tercüme ile seslendirilmesi mümkün olmasa gerek.
İslâm ulemasının pek çoğu –bunların içinde Bediüzzaman gibi kimseler de vardır–
yukarıdaki hususlar muvacehesinde Kur’ân-ı Kerim’in tercüme edilemeyeceği
kanaatindedirler.
Bazıları da konuya yukarıda işaret edilen esaslara riayet çerçevesinde ihtiyatlı
fakat biraz daha yumuşak yaklaşırlar.
Merhum Allâme Hamdi Yazır’a göre, aslın mânâsına uygun olması için,
sarahattedelâlette, icmalde-tafsilde, umumda-hususta, ıtlakta-takyidde,
kuvvette-isabette, hüsn-ü edâda-üslûb-u beyanda tercüme, orijinal metne müsâvi
ve denk olmalıdır.
Aksine bu çerçevede gerçekleştirilemeyen bir çeviri tam bir tercüme değil, eksik
bir aktarmadır.
Bu itibarla da, edibâne bir üslûpla ifade edilmiş herhangi bir nesir veya nazmı,
o ölçüde gelişmiş bir dile –her iki dilin de inceliklerinin bilinmesi şartıyla–
çeviri mümkün olsa da, hem akla, hem kalbe, hem ruha, hem de bütün hissiyata
birden hitap eden ve iç içe bediî incelikleri hâiz bulunan, olabildiğine canlı
ve her zaman revnakdar bir eserin tam tercümesinin kabil olduğunu söylemek çok
zor olsa gerek.
Hele bu eser Allah’a ait, zaman ve mekân üstü derinlikleri bulunan ve bütün
çağlara birden seslenen aşkın bir beyan âbidesi ise..
evet Kur’ân, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, varlık kitabının ilâhî bir
tercümesi; tekvînî emirlerin sesi-soluğu; eşyâ ve hâdiseler çerçevesinde farklı
dillerin hak söyleyen tercümanı; dünya ve ukbânın apaçık dilli müfessiri;
göklerde ve yerde gizli ilâhî isimler hazinesinin keşşâfı; her şeyin arka
plânındaki esrarın sırlı anahtarı; öteler ve öteler ötesinin bu âlemde mütecellî
fasih lisanı; o pırıl pırıl hâliyle İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli,
hendesesi; âhiret âlemlerinin her şeyi gayet açık çizgileriyle ortaya koyan
mukaddes haritası; Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât, esmâ ve bütün muallâ şe’nlerinin
sesi-sözü ve en vâzıh tefsiri, en kat’î beyanı; topyekün insanlık âleminin
yanıltmayan biricik mürebbisî; var olduğu günden beri İslâm âleminin havası,
suyu, ziyası ve bütün âlemlerin Rabbi, Hâlıkı bir Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın kelâmı,
fermanı, hitabıdır ki, nazmı ve mânâsı itibarıy la da pek çok derinlikleri
bulunan böyle bir kitabın tercüme yoluyla başka bir dile aktarılması mümkün
olmasa gerek...
Böyle bir yaklaşım, Kur’ân-ı Kerim asla anlaşılmaz şeklinde de
yorumlanmamalıdır; zira her şeyden evvel o, anlaşılmak ve yaşanmak için
insanlığa gönderilmiş bir kitaptır.
Ancak onda öyle derin ve çok mânâlı elfaz, öyle çok katmanlı bir muhteva vardır
ki, teker teker kelimeler anlaşılsa ve terkiplerden bir şeyler hissedilse de,
kat’iyen tercümeye sığıştırılamayan pek çok ibare edalı, işaret eksenli, iktiza
televvünlü ve delâlet derinlikli hakikatlerin açıkta kaldığı müşahede
edilecektir.
Aslında fakir, Kur’ân’ı insafla nazar-ı itibara alabilen her insaf ehlinin bu
hususları görüp duyabileceği, duyup ürpereceği ve onun basit bir tercümeye
emanet edilemeyecek kadar aziz ve aşkın olduğunu itiraf edeceği kanaatindeyim.
Bu itibarla da denebilir ki, tercüme dediğimiz şey, mütercimin bilgisi,
mârifeti, idrak ufku ve istidadı ölçüsünde bazı şeyler ifade etse de, kat’iyen
Kur’ân’ı bütün derinlikleriyle aksettiremez; dolayısıyla da hiçbir meâl, hiçbir
te’vil ve hiçbir tefsire Kur’ân denemez...
TEFSİR ve TE’VİL
Biz hepimiz ona muhtacız ve farklı seviyelerde de olsa onu anlama
mecburiyetindeyiz. Eğer onun özüne nüfuz etmek ve “mahiyet-i nefsü’l-emriyesi”ne
göre anlamak, sonra da başkalarına anlatmak istiyorsak, mutlaka onu tefsir
usulüne göre ilim ve hikmet erbabının hazırlayıp istifademize sunduğu/sunacağı
geniş bir tefsirde takip etmeliyiz; etmeli ve kâinatlar genişliğindeki bir
muhtevayı kendi bilgi, mârifet ve idrak darlığımızla daraltmamalıyız.
Tefsir, bir metin ve sözün muhtevasını tam aksettirebilme gayretiyle ortaya
konan yorum; Kur’ân-ı Kerim’e bakan yönüyle dilbilgisi, belâgat kuralları,
Şâri’in tavzihi, saff-ı evveli teşkil edenlerin anlayışları ve bunların yanında
akıl nuru ve kalb ziyası da ihmal edilmeden ilâhî beyanın yorumlanması demektir
ki, şimdiye kadar yapılan tefsirlerin pek çoğunda bu esaslara riayet edildiği
söylenebilir.
Ne var ki, yukarıdaki hususlardan bazılarının öne çıkmasıyla da tefsir farklı
unvanlarla anılır: Efendimiz’in söz, beyan ve değişik anlatım yollarıyla ortaya
koyduğu yorum ve tavzihlerin yanında, o gün konuşulan dili iyi ve doğru anlayan
sahabe-i kiram efendilerimizin mütalâa ve mülâhazalarına dayanan tefsire
“rivayet tefsiri”; bu hususların dışında, dil, edebiyat ve daha farklı ilim
dallarından da doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla istifade edilerek ortaya
konan yorumlara da “dirayet tefsiri” –fırsat el verirse bu konuya yine
dönebiliriz– denir.
Başlangıçta Kur’ân-ı Kerim yine Kur’ân’la, ikinci derecede de Sünnet’le tefsir
ediliyordu.
Onun yorumlanmasında, Efendimiz’in her konuyla alâkalı açıklamaları, her zaman
müracaat edilecek en güvenilir kaynaklardı ve ashab-ı kiram efendilerimiz de bu
“menhelü’l-azbi’l-mevrûd”u çok iyi değerlendiriyorlardı.
Aslında onlar büyük çoğunluğu itibarıyla kendi dillerinin inceliklerini iyi
biliyorlardı ve takıldıkları çok fazla şey de olmuyordu.
Açıklanmasına gerek duyulan şeylerin çoğu da ya vahy-i metlüvle beraber Sahib-i
şeriat tarafından ifade buyuruluyor veya onların sorularına cevap sadedinde yine
ondan şerefsudur oluyordu.
Zamanla, bu mevzuda vârid olan bütün beyanlar, tavzihler, tefsirler bir araya
getirilerek geniş geniş müdevvenler oluşturuldu ki, böyle bir gayretin esası ta
bazı sahabe efendilerimize gidip dayanmaktadır.
Tâbiûn döneminde bu tür faaliyetler daha da genişleyerek sürdürüldü ve sonraki
asırlara oldukça ciddî bir miras intikal etti.
Milâdî onuncu asırdan sonra Muhammed İbn-i Cerir et-Taberî gibi muhakkikîn
tarafından bu miras çok iyi değerlendirildi ve koca koca müdevvenler meydana
getirildi.
İşte, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilenlerin yanında,
sahabe ve tâbiûndan hatta tebe-i tâbiînden nakledilen hadis ve eserlerin
mecmuundan meydana gelmiş bu tür külliyat daha sonrakiler için hep sağlam bir
kaynak teşkil etmiştir.
İbn-i Cerir et-Taberî’den sonra aynı zamanda iyi bir dil üstadı da olan
Mu’tezile bilgini Zemahşerî Keşşâf ismindeki tefsiriyle dirayet tefsircilerinin
öncülerinden sayılır.
Fahreddin Râzî’nin Mefâtîhü’l-Gayb nam tefsiri sünnî tefsir düşüncesinin en
güçlü seslerindendir ve bu geleneğin önemli bir temsilcisi kabul edilir.
Beyzâvî’nin Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’tTe’vîl’i tefsir silsilesinin ehemmiyetli
halkalarındandır ve Zemahşerî’nin i’tizâlî mülâhazalarına cevaplar ihtiva etmesi
açısından da ayrı bir önemi hâizdir.
Daha sonraları ise, rivayet ve dirayet tefsirlerinin yanında tasavvuf ve fıkıh
çizgisinde de bir hayli eser ortaya konmuştur.
Ebu’l-Leys es-Semerkandî, Beğavî, İbn Kesîr, Celâleddin es-Suyûtî, Ebu’s-Suûd,
Kemalpaşazâde, İsmail Hakkı Bursevî, Âlûsî Bağdâdî, Konyalı Vehbî ve Allâme
Hamdi Yazır… gibi pek çok mümtaz sima bu mübarek geleneği devam ettirenlerden
sadece bazıları.
Büyük çoğunluk itibarıyla bu zevat ve emsalleri tefsir konusunda oldukça hassas
davrandı; Kur’ân-ı Kerim’deki makasıd-ı ilâhiyeyi doğru anlamak için yapmaları
gereken her şeyi yaptı ve bu konuda insan üstü bir cehd ü gayret sarfettiler:
Kur’ân-ı Kerim indiği dönem itibarıyla saff-ı evveli teşkil eden sahabe
tarafından kelime kelimesine nasıl anlaşıldı, nasıl yorumlandı ise onları
fevkalâde bir titizlikle tesbite çalıştı; muhkemâtı esas alarak mülâhazalarını
yine Kur’ân ve Sünnet-i sahîha disiplinleriyle test etti; böylece Kur’ân
düşmanları tarafından yorum ve te’vil adına ortaya atılan muzahref bilgi
kırıntılarını ayıkladı ve murad-ı ilâhîyi doğru anlayabilmemiz için harikulâde
bir sa’y ü gayret gösterdiler.
Tefsir hakkında bu umumî çerçevenin yanında Hamdi Yazır merhumun da bir kısım
önemli mülâhazaları var: Ona göre, kapalı bir şeyi açmak ve ona vuzuh
kazandırmak demek olan tefsir, Allah kelâmından O’nun muradına uygun mânâları
çıkarmak ameliyesi demektir.
Kur’ân-ı Kerim, nazmının âlemşümul enginliği ve ebedlere kadar herkese bir
şeyler anlatabilme derinliğiyle hususî ve müstesna bir kitap olması müsellem,
farklı çağlara, farklı milletlere ve değişik ilmî seviyedeki insanlara hitap
edebilme ve muhataplarınca rahat anlaşılma gibi özelliklerinin yanında hafî,
müşkil, mücmel, müteşâbih türünden derin yanları da bulunan hikmetnüma bir beyan
mecmuasıdır.
Bunların ilk üçündeki derinlik ve hafâ ehl-i ilim tarafından ancak bilittifak
vuzuha kavuşturulabilir; dördüncüsündekinin ise, ilimde rüsuh bulmuş, muhkemâta
bağlı, müteşabihâta açık muhakkikînin tefsir ve te’viline emanet edilmesi
yeğlenmiştir.
Evet, Kur’ân-ı Kerim’den hemen herkes bazı şeyler anlasa da onu bütün
derinlikleriyle kavrayıp ihata edebilmek, bu alanda gerekli donanımı olan tefsir
ve te’vil erbabının işidir.
Onlardır ki, hafî ve müşkili anlamada hem dil kurallarını göz önünde bulundurur,
hem usule riayette titizlik gösterir; ölesiye bir teemmül, tedebbür ve
tefekkürle murad-ı ilâhîye ulaşmaya çalışır; mücmeli yorumlamada da bütün
bunların yanında mutlaka Sahib-i Şeriat’ın konuyla alâkalı izah ve tafsiline
müracaat ederek vahy-i metlüvvü vahy-i gayri metlüvle test eder; rivayeti
dirayetle ve dirayeti de rivayetle derinleştirirler.
Zannediyorum, tefsir tarihi boyunca hakikî müfessirler de hep böyle hareket
edegelmişlerdir.
Te’vile gelince; o, bir söz, bir tavır ve bir davranışı, bunların muhtemel
bulunduğu mânâlardan birine hamletme veya çevirme anlamına gelmektedir.
Vâkıa bazıları te’vile, ifade ve davranışların aklın zahirine muhalif şekilde
yorumlanması da demişlerdir ki, buna, görülüp duyulan bir şeyi akla ilk gelenden
başka ve hemen anlaşılmayan ma’kulâtla yorumlama demek de mümkündür.
İmam Ebû Mansur Maturidî’nin, tefsire, sahabe-i kiramın Kur’ân yorumu, te’vile
de tâbiûn ve daha sonrakilerin mütalâa ve mülâhazaları şeklinde bir yaklaşımı da
söz konusudur ki üzerinde ayrıca durulmaya değer...
Aslında “e-v-l” maddesinden gelen te’vilin, herhangi bir lâfzın muhtemel
bulunduğu mânâlardan birinin tercih edilip öne çıkarılma mânâsı itibarıyla da
uzak-yakın lâfzın muhtemel bulunmadığı mânâyı/mânâları “tefsir” ve “te’vil”
deyip ortaya koymak yanlıştır.
Ayrıca herhangi bir söz ve bir beyanın te’vili diye ortaya konan mânâya delâlet
edecek bir işaret veya o mülâhazayı destekleyecek aklî-naklî bir karinenin
bulunması da esastır.
Aksine bir karine, bir işaret ve mâkul bir emare olmadan lafzın delâlet ettiği
şeyi görmezlikten gelerek “mecaz” ve “kinâye” deyip kelime ve cümlelere farklı
mânâlar yüklemek bâtıldır ve bunun bir kıymet-i harbiyesi de yoktur.
Te’vilden hâsıl olan şeye bir mânâda meâl de denegelmiştir ki, buna
eksiğiyle-gediğiyle elfâzın muhtemel bulunduğu mânâlardan bazılarının tercihen
ortaya konması da diyebiliriz.
Meâl, bir tercüme olmadığı gibi tam bir tefsir de değildir.
Onda yer yer tefsir muhtevası içinde görmeye alışık olduğumuz konulara girildiği
de olur ama o yine kendi çerçevesinde bir meâldir.
ELİNİZDEKİ MEAL HAKKINDA
İlk asırlardan günümüze, seviyeli-seviyesiz tercüme türünden bir kısım
çevirilerin yanında bir hayli de meâl ve tefsir yazıldı..
şu anda da yazılıyor.. bundan sonra da yazılmaya devam edecektir.
Biz, Kur’ân ruhunun seslendirilmesi ve İlâhî maksatların anlaşılması adına
gösterilen bütün samimî gayretleri alkışladık ve alkışlıyoruz.
Hele bu gayret ve çabalardan, zaman ve onun özel yorumları, içinde bulunduğumuz
şartlar ve onların doğru okunması, makasıd-ı şeriat ve onların Kur’ân ve
Sünnet-i sahîha ruhuna uygun kavranması, telâhuk-u efkârla zenginleşmiş
düşünceler ve bu sayede her şeyin daha net, daha açık görülüp sezilmesi...
gibi hususlar da göz ardı edilmemişse/edilmiyorsa...
Bu cümleden olarak Ali Ünal beyin Kur’ân’a hizmetlerini takdirle yâd ediyor ve
daha pek çok hayırlı işe imza atmasını diliyoruz.
Fakir, şahsen bu kardeşimizi de, hakikat aşkı ve ilim iştiyakıyla gerilmiş bazı
simalar gibi içinde bulunduğumuz çağı iyi okuyanlardan ve günümüzün
problemlerine çare arayanlardan biri olarak görüyorum.
Günümüzde bir hayli Kur’ân okuyan, okuduğu Kur’ân’da makasıd-ı sübhâniyeyi keşfe
çalışan var.
Buna saff-ı evveldekilerin Kur’ân-ı Kerim’e bakışı gibi bakanlar da diyebiliriz.
Ali Ünal beyin onlardan biri olduğunda şüphe yok.
Her şeyden evvel o, Kur’ân’ın sesine yabancı olmayan biri..
İslâmî konularda bakışının düzgün olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Aynı zamanda onu, sık sık kendisiyle yüzleşmesi ve inandıklarını rahatlıkla
dillendirmedeki cesaretiyle de bir entelektüel sayabiliriz.
Ayrıca dinî konularda doğruya ulaşma azmi, istişareye önem vermesi, hata etme
endişesi ve hatalarından dönme rahatlığı da onun Hakk’a yakın durmasının
göstergelerindendir.
Tanıyabildiğim kadarıyla onun, Kur’ân’ın te’vil ve tefsirinde ya da geniş bir
meâlle Müslümanların istifadesine sunulmasında “Bu işin en mükemmelini ben
yaptım” gibi bir
iddiası olmadı; aslında hiçbir kimsenin de böyle bir iddiası olmamalıdır.
Bu konuda onun da, ondan öncekilerin de ve daha sonrakilerin de gayretleri ve
Kur’ân’a hizmetleri müktesebât, samimiyet ve Allah’ın teveccüh ve inayeti
ölçüsünde olmuştur/olacaktır.
O da pek çok muasır te’vil ve tefsirci gibi her zamanki hınçlı mütecavizlerin
yanında düşmanlıkla oturup kalkan münafıkların yönelttikleri tenkit edalı
sorulara “tefsir usulü”
disiplinlerine sadık kalarak cevap verme cehdi içinde olmuş; isabetli cevaplar
vermiş; yerinde çağdaş tefsir ve yorumlara müracaat ederek günümüzün diliyle
bize bir şeyler anlatmış ve hep bütün samimiyetiyle Kur’ân’ın yanında durmaya
çalışmıştır; iddiasız fakat kararlı, doğruyu bulmaya azimli ancak yaptıklarını
da tashihe açık özel duruşundan hiç mi hiç taviz vermeden durmaya çalışmıştır.
Meâlinde eski-yeni, Sünnî-Şiî değişik kaynaklara müracaat edildiği açıkça
görülüyor.
Ben bunu bir lüks olarak değil de herkese Allah’ın söyletmiş olabileceği güzel
bir tahmin ve tespiti yakalama gayreti gibi görüyorum.
O, “İlim mü’minin yitiğidir, nerede görülürse görülsün alınmalıdır.” esprisinden
hareketle muhkemâta tevfikan bulduğu her hakikati kitabına alıp herkesin
istifadesine sunma peşindedir.
Kur’ân-ı Kerim’in tefsir, te’vil ve meâlinde, bu hususlarla alâkalı gerekli
bilgilerin yanında, Allah’ın muradını yakalama veya ona ulaşma mevzuunda yine
O’nun tevfikat-ı sübhâniyesi çok önemlidir.
O olmadan hiçbir şey doğru keşfedilemez, anlaşılamaz ve seslendirilemez.
Bana göre Ali Ünal beyin Kur’ân’ı doğru anlama ve anlatma cehdi tam..
Kur’ân’a ve İslâm’a yöneltilen eski-yeni itirazlara ve isnatlara karşı araştırma
azmi ve gayreti yerinde..
Pozitivist bir kesimin her şeyi maddi tecrübe ve maddi müşahedeye ircâ
gayretlerine karşı Allah Kelâmı’na olan güven ve itimadı tam mü’mince.
Ancak bütün bu olumlu tavır ve davranışlara gerçek anlam ve değer kazandıracak
da yine tevfik, yine Hakk’ın özel inayeti
olacaktır; biz, yazılan, çizilen ve söylenilen her şeyin o inayete bağlı
gerçekleşmiş olmasını dileriz.
Dünden bugüne Kur’ân-ı Kerim’in tefsir ve te’viliyle alâkalı bir hayli kitap
ortaya konduğu gibi, ona ve muhtevasındaki bazı hususlara yöneltilen itirazlara
da tekrar ber tekrar cevaplar verildi.
Bundan sonra da pek çok tefsir ve meâl yazılacak; yeni yeni itirazlara cevaplar
verilecek ve bu hep böyle sürüp gidecektir: Evet, kim bilir Kur’ân ve muhtevası
etrafında daha ne şüpheler üretilecek.! bilmem daha kaç kez zihinler
bulandırılmak istenecek.!
o ezeli düşmanımız İblis, imanı itibarıyla henüz oturaklaşmamış nice kimseler
üzerinde akla-hayale gelmedik ne oyunlar oynayacak.! şeytan, insî ve cinnî
bugüne kadar adı duyulmadık ne senaryolarla insanları baştan çıkaracak..
ve insanımızı kendi değerleri adına kim bilir daha kaç kere tereddütlere
düşürecek ve sarsıntılar yaşatacaktır! Bunlar bugüne kadar muttasıl olmuştur ve
olacaktır da; ama Ali Ünal bey gibi yüzlerce gayret-i diniye sahibi de bunlara
karşı duracak; değişmeyen o yüce hakikatler mecmuasını bir kere daha açacak, bir
kere daha konuşturacak ve her şeyden daha aziz bildikleri bu Kelâm-ı Kadim’in
te’vil ve tefsirine koşacaklardır..
evet, şeytan ve avenesinin o en güçlü ifsat sistemlerine karşılık
“Hizbu’l-Kur’ân”ın müdafaası da hep devam edip duracaktır.
İşte bu meâli de, bugüne kadar yapılanlar çizgisinde böyle bir cehd ü gayretin
ürünü görebilirsiniz.
Onda yer yer bir meâl çerçevesini aşan konulara girilerek bir kısım münkirlerin
yanında bazı oryantalistlerin ve bunların tesirinde kalan bazı cahil
mukallitlerin ortaya
attıkları şüphe ve tereddütlere mâkul cevaplar verilir, vicdanlarda itminan
hâsıl edecek doneler ortaya konur ve sık sık Kur’ân’ın yenilmez gücüne
göndermelerde bulunulur.
Meâlde Kur’ân’ın temel unsurlarına mütemâdi telmihlerle dikkat çekilir: Tevhid,
nübüvvet, haşir ve ibadet, Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşımına bağlılık içinde
münasebet
geldikçe ele alınır ve farklı derinlikleriyle ortaya konmaya çalışılır.
İmanın özü, esası ve inkişaf yolları sık sık hatırlatıldığı gibi, ibadetin ruh
ve manâsına taalluk eden konular üzerinde de ısrarla durulduğu görülür.
Meâl; iman, küfür, nifak ve bunların eski-yeni temsilcileriyle alâkalı pek çoğu
itibarıyla “yeni” diyebileceğimiz bir hayli bilgi sunar okuyucusuna.
Onda bir tefsir çerçevesinde ele alınır Bakara konusu: İsrailoğulları’nın tarihî
sergüzeştisi; harp ve sulh mevzuları; Âl-i İmran ve Hazreti Mesih
hakikati..kadın hakları, haram-helâl hususları.
Belli ölçüde de olsa hikmet edâlı bir üslûpla seslendirilir bu meâlde Cennet,
Cehennem, A’râf ve çarpık düşüncelere verilen cevaplar.
Kıssalardaki hikmet arayışında da ciddî bir cehd ve gayretin izleri müşahede
edilir.
İsrâ, Miraç, Ashab-ı Kehf, Hazreti Musa-Hızır arkadaşlığı ve Zülkarneyn’le
alâkalı konular bir meâlde görmeye alışmadığımız, tefsir edâlı bir üslûpla
ortaya konur..
ve âdeta bir mücellet içinde tefsir ve te’vil kitaplarının muhtevası ifade
edilmeye çalışılır gibi bir gayret hissedilir eserin her tarafında.
Meâl baştan sona bu mülâhazalara bağlı götürülse de bu hususların bütününü
burada misallerle göstermek mümkün değildir.
Ancak biz her şeye rağmen, son sûrelerde, bilhassa üzerinde durulan bir kısım
konulardan bazı örnekler vermekte fayda mülâhaza ediyoruz:
Mülk sûresinin 4.âyetinin yorumunda, Bediüzzaman üslûbuyla, şu hususlar
hatırlatılır: “Semaları temaşa ve üzerlerinde tefekküre çağıran bu âyet bize
hilkatin çok geniş alanlı
cereyanına rağmen her şeyin gayet mükemmel ve güzel bir sanat eseri olarak
ortaya konduğunu, olabildiğine kolay ve külfetsiz yaratılmasına karşılık
fevkalâde nizam ve intizam içinde var edildiğini; “birdenbire” diyeceğimiz bir
süratle halk edilmelerine mukabil olabildiğine ölçülü yaratıldıklarını ve bütün
bunların yanında ferdiyet ve şahsiyetlerinin korunduğunu ifade eder.” denilerek
gönüllerimize tercüme üstü çok şeyler fısıldanır.
Keza, Dehr sûresinin 1.âyetinin mealine bağlı derkenar şu hususların
kaydedildiğini görürüz: “İnsan, varlık ağacının çekirdeği olduğu gibi aynı
zamanda onun meyvesidir.
Yani varlık ağacı bir mânâda bu çekirdekten çıkmıştır.
Bir ağaç, mânâ, muhteva, öz açısından çekirdekte kodlandığı gibi kâinat da insan
hakikatinde kodlanmıştır denebilir.
Bu itibarladır ki, insan bir fihrist ölçüsünde kâinatlarda bulunan her şeyi
muhtevi olan bir varlık kabul edilegelmiştir.”
Meâlde zaman zaman modern yorumlara da yer verilir ve bize tefsir vüs’atinde
geniş bilgiler sunulur.
Meselâ, Mülk sûresinin 5.âyetinin meâline bağlı 1993 yılında Milletlerarası
Meteor Teşkilatı’nın verdiği bilgileri değerlendirme sadedinde şunlar söylenir:
Teşkilatın da
ifade ettiği gibi, meteor sağanakları hâlâ sırrını koruyan birer hâdisedir ve
önceden tahmin edilmeleri de çok zordur.
Evet, bu husustaki âyetler önemli birer referans kaynağı olmalarına rağmen henüz
tam değerlendirildiklerini söylemek mümkün değildir.
Meâlde, müteşâbih âyetler de, hakikati Allah’a havale edilmenin yanında Sünnî
telâkkiye göre yoruma tâbi tutulurlar.
Meselâ, ءِۤאĩَ ùĤا َّ ĹĘِ īْ Ĩَ ħْ ÝُĭْĨِأَء) َMülk/16) âyeti şöyle
mânâlandırılır: “Her şeyin üzerinden her nesneyi gören ve kontrol eden Zat’ın
sizi yerin dibine
geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?” denilir ve daha başka bir kısım hususlara da
vurguda bulunulur.
Çok defa kelime ve cümlelerin ifade ettikleri mânâların ötesinde siyak-sibak ve
bütün hey’etten anlaşılan umumî mefhum meâl olarak sunulur ve tercümelerde
rastlanmadık bir farklılık ortaya konur.
Gerçi böyle bir üslûpta çok parantezler açılır-kapanır, ama tefsirlerde olduğu
gibi mazmunun ve mantukun daha bariz şekilde ortaya çıkması açısından yararlı da
olabilir.
Meselâ, نijَ ĭُáْÝَùْ ĺَ źَ و) َKalem/18) âyetine, “Hiçbir istisnada
bulunmadılar; (ne inşaallah diyerek Allah’ın Meşîeti’ni hesaba kattılar ne de
muhtaçların payını düşündüler.)” şeklindeki meâl türünden pek çok örnek
göstermek mümkündür...
ųِِّٰ ïَäא ِ ùَ ĩَ Ĥا ْن َّأَو) َCin/18) âyetinin meâlinde “Her nerede ibadet
edilirse edilsin ibadet Allah içindir.
(Kişinin onlarla ibadeti gerçekleştirdiği uzuvlar da Allah’ın yaratmasıyla
Allah’a aittir)” demek tercih edilir.
ŻĻ ً Üِóْ Üَ ن َاٰóْĝُĤا ْģِ Üِّر َو) َMüzzemmil/4) beyan-ı sübhânîsi, “Sükûnet
içinde, harf ve kelimelerin hakkını vererek, zihin ve kalbini onun üzerinde tam
teksif edip öyle Kur’ân oku!” şeklinde meâllendirilir.
Bunların misallerini çoğaltmak mümkündür ama, biz bu hususta da bu kadarıyla
iktifa etmek istiyoruz.
Müellifimiz, bazen geçmiş büyük müfessirlerin tefsirlerinden aynıyla iktibasta
bulunur ve onların yorumlarını kendi tefsir ve te’villerine tercih eder ki,
meâlde bu hususla çok sıkça karşılaşırız.
Meselâ, Hâkka suresi 17.âyetinin meâlini arz ederken Allâme Hamdi Yazır’ın İbn-i
Arabî ve emsalinden naklettiği, Rabb’in Arş’ını taşıyan sekiz melekle alâkalı
oldukça ciddî bilgiler sunar.
Yanlış yorumlara çekilebilecek yerlerde ciddî ciddî durur ve anlayış sapmalarına
meydan vermemeye çalışır.
Meselâ, “Allah sizi bir bitki gibi yerden bitirdi” (Nuh/17) meâlindeki âyete
hâşiye düşerek şunları söyler: “Evrime mesnet arayanlar bu âyeti hevâlarına göre
yorumlamak istemektedirler; oysa ki, bu beyan-ı sübhânîde insanlığın menşeinin
su, toprak, hava… gibi unsurların bileşiminden, o Kadîr-i Mutlak’ın var
etmesiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.
Bundan ne evrim çıkarmak ne de evolüsyona mesnet bulmak mümkündür.”
Bu eserde, esbâb-ı nüzûl üzerinde de ısrarla durulduğu görülür ama meâller
sebeplerin darlığına emanet edilmez; usûl-ü tefsir kurallarına uygun olarak
konulara daha farklı bir perspektifle bakılır.
Meselâ, Abese sûre-i celîlesinde bilinen sebeb-i nüzûlun dışında daha başka
mülâhazaların da var olabileceğine dikkat çekilir ve farklı mütalâalarda
bulunulur.
Ben, bu istikamette ortaya konmuş tefsir ve te’villerden insanımızın istifade
ettiği gibi bu meâlden de yararlanacağına inanıyorum.
Ortaya konmuş bir gayret var; bunun ilâhi inayete vesile olmasını diler ve deyip
ettiğimiz şeylerden ötürü Cenâb-ı Hakk’ın afv u mağfiretine sığınırım.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM'İN AÇIKLAMALI MEALİ Ali Ünal
36. YÂ-SÎN SÛRESİ 83 âyetten oluşan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin
ortalarında inmiştir. İsmini ilk âyetinden alır. Bazılarına göre, Yâ-Sîn’in
manâsı “Ey insan!” demektir. Başlıca üzerinde durduğu konular Tevhid, Âhiret ve
Nübüvvet’tir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûrenin Kur’ân’ın kalbi
olduğunu buyurmuşlardır. O, ölü kalblere hayat verir; ölmek üzere olan insanın
başında okunması da tavsiye edilmiştir. Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla. 956
YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 22, Sûre: 36
1. Yâ-Sîn.
2. Baştan sona hikmet yüklü Kur’ân’a andolsun ki,
3. Sen elbette
(Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) gönderilmiş (peygamber)lerdensin;
4. Dosdoğru
bir yol üzerinde.
5. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve
mutlak galip), Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmeti bol) olan Zât’ın
kısım kısım indirdiği Kitap’tır.
6. (Yakın) ataları uyarılmamış, dolayısıyla
bütün bütün gaflet içinde kalmış bir topluluğu uyarman için.
7. İnsanların çoğu
hakkında Allah’ın (“Cehennem’i cinlerle ve insanlarla dolduracağım”) sözünün
doğruluğu ve haklılığı ortadadır.1 Bu çoğunluk, iman etmiyor ve etmeyecek.
8.
Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik; çenelerine dayanan o halkalar
sebebiyle başları yukarı doğru çivilenmiş gibidir.2
9. Ayrıca, önlerine bir set
ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık; dolayısıyla
hiçbir şey görememektedirler.3
10. Böylelerini uyarsan da uyarmasan da onlar
için farketmez; onlar, iman etmeyeceklerdir.4
11. Sen, (etkili ve yararlı bir
biçimde) ancak öyle insanı uyarabilirsin ki, (ön yargısızdır ve dolayısıyla
irşada açıktır,) Zikr’i (Kur’ân) tasdikle ona tâbi olur ve görmediği halde
Rahmân karşısında saygıyla ürperir. İşte böyle olanı (sürpriz karşılıklarla dolu
bir) bağışlanma ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır
bir mükâfatla müjdele.
12. Ölüleri diriltecek olan Biziz ve insanların
ölünceye kadar işleyip Âhiret hayatları için gönderdikleri (sevap ve günahları)
da, (öldükten sonra) arkalarında kalan (ama Kıyamet’e kadar hesaplarına işlenmeye devam edecek) iyilik ve kötülüklerini de
yazıyoruz. Biz, esasen her şeyi Apaçık bir Öncü Kitap’ta tek tek kaydetmiş
bulunuyoruz.5
13. Onlara o memleket halkının halini bir misal olarak anlat: O halka da
(Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) elçiler gelmişti.6
14. Önce onlara iki elçi
gönderdik, fakat onlar ikisini de yalanlayınca, kendilerini bir üçüncüsüyle
takviye ettik. “Biz,” dediler, “size gönderilmiş elçileriz.”
15. “Siz de,” diye
(tepki verdi o topluluk), “tıpkı bizim gibi birer beşersiniz (yiyip-içen ölümlü
birer insansınız). Sonra Rahmân, herhangi bir şey indirmiş de değildir. Siz,
başka değil, sadece yalan söylüyorsunuz.”
16. Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki,”
diye (karşılık verdiler), “biz, hiç kuşkusuz size gönderilmiş elçileriz.
17.
“Bize düşen de ancak Allah’ın Mesajı’nı tam olarak ve apaçık, anlaşılır bir
şekilde size ulaştırmaktır.”
18. Diğerleri tehdit etti: “Biz, sizde bir
uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden başımıza gelecekler var. Eğer (bu tebliğ
işinize) bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve bizim elimizden size
acı mı acı bir azap dokunur.”
19. Elçiler, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak
sizden gelir. Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki
gösteriyorsunuz? Siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve
kabiliyetleri boşa sarfeden bir topluluksunuz.”
20. Derken, şehrin en uzak öte
noktasından bir adam koşarak geldi7 ve “Ey halkım,” dedi, “gelin bu elçilere
tâbi olun!
21. “Tâbi olun, yaptıkları karşısında sizden hiçbir ücret talep
etmeyen ve bizzat kendileri doğru yolda yürümeyi tabiatları haline getirmiş bu
insanlara.
22. “Beni bana has keyfiyette ve yapıda yoktan var eden ve sizin de
bir gün huzuruna çıkacağınız Zât’a ben niye ibadet etmeyeyim ki?!
23. “O’ndan
başka ilâhlar mı edinecekmişim ben? Eğer Rahmân hakkımda bir zarar dileyecek
olsa, o sözde ilâhların şefaati (aracılığı) bana hiç fayda vermeyeceği gibi,
onlar beni hiçbir şekilde o zarardan kurtaramazlar da.
24. “Kaldı ki, (eğer
başka ilâhlar edinecek olsam), o takdirde apaçık bir sapıklığın içine
yuvarlanmış olurum.
25. “Dolayısıyla ben, (sizi de yaratan ve hayatta tutan)
Rabbinize iman ettim, öyleyse sözlerimi iyi belleyin!”
26. Nihayet ona, “Buyur
Cennet’e!” denildi.8 O ise, “Keşke,” dedi, “keşke halkım bilseydi;
27. “Bilseydi
Rabbimin beni bağışladığını ve beni hususî ikramına mazhar kullarından
kıldığını.”
28. O’nun (şehadetinin) ardından halkının üzerine (onları helâk etmek için)
gökten bir ordu göndermedik, zaten böyle yapmak yolumuz da değildir.
29. Ancak
tek bir patlama oldu, tek bir çığlık koptu. Derhal cansız yere düşüp, silinip
gittiler.9
30. Vah o kullara! Ne zaman kendilerine bir rasûl gelse, onunla
mutlaka alay ederlerdi.
31. Görmezler miydi ki, kendilerinden önce nice
nesilleri helâk ettik ve onlar (berikilerin yanına, dünya hayatına) bir daha
geri dönmüyorlar.
32. Bilâkis hiç kimse hariç kalmamak üzere hepsi, (hesapları
görülmek üzere) huzurumuzda toplanacaklar.10
33. (Allah’ın mutlak birliği,
Rubûbiyeti ve ölüleri diriltmesi adına) onlar için bir delil de şudur ki, ölmüş
olan yeryüzünü diriltiyor ve oradan ekinler çıkarıyoruz; onlar da o ekinlerden
yiyecek elde etmektedirler.
34. Yine o yerde hurmalıklar ve üzüm bağları var
ediyor ve su kaynakları fışkırtıyoruz;
35. Bütün bu var ettiğimiz ürünlerin
meyvelerinden yiyeceklerini temin etsinler diye; –bunları onlar kendi elleriyle
yapmadılar. Böyleyken halâ şükretmeyecekler mi?
36. (Her türlü eksiklikten,
kusurdan, dolayısıyla eşi, benzeri, ortağı olmaktan) münezzehtir o Allah ki,
yerin bitirdiği her şeyi, bizzat kendilerini ve karakter özelliklerini, ayrıca
bilmedikleri daha nice şeyleri çift yaratmıştır.11
37. Onlar için bir diğer
delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden karanlığa
gömülüverirler.
38. Güneş de, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede,
sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma
noktasına doğru akıp gitmektedir.12 Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her
işte üstün ve mutlak galip) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın
takdiridir.
39. Ay için de menziller (safhalar, duraklar) takdir ettik; o, (bu
menzillerden geçe geçe) eski kuru, kavisli hurma salkımı çöpünü andırır haline
döner.
40. Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz
konusudur. (Onlar gibi, gezegenlerin) her biri, kendine has bir yörüngede akar
durur.
41. İnsanlar için bir başka delil, onların nesillerini (yükleriyle birlikte)
dolu gemilerde (batmadan) taşımamızdır.
42. Gemiler gibi, üzerlerine binip
seyahat ettikleri daha nice binekler yarattık onlar için.13
43. Eğer dilesek
hepsini boğarız da, ne feryatlarına koşan bir kimse bulunur, ne de bir yolunu
bulup boğulmaktan kurtulabilirler.
44. Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve
irademizin belli bir süreye kadar hayatta kalmalarışeklinde tecelli etmiş
olmasıyla (kurtulabilirler).14
45. Onlara, “Sizi önünüzden ve arkanızdan kuşatan
(günahlar ve onların hem dünya hem Âhiret açısından gelecek hayatınızda yol
açacağı sonuçlar) karşısında takva ile Allah’ın koruması altına girin ki,
(dünyada faziletli bir hayat sürme, Âhiret’te ebedî saadete ulaşma adına)
merhamete lâyık olasınız.” dendiğinde, (bundan hiç hoşlanmaz ve yüzlerini
dönerler).
46. Ve ne zaman kendilerine Rabbilerinin âyetlerinden bir âyet gelse,
hoşnutsuzluk içinde ondan da yüz çevirirler.
47. Onlara, “Allah size her ne
rızık lütfetmişse onun bir miktarını (geçimlik olarak Allah rızası için
muhtaçlara) verin!” çağrısı yapıldığında, küfürde inat edenler, mü’- minlere
“Dilediği takdirde Allah’ın rızıklandırıp doyuracağı kişileri şimdi biz mi
doyuracağız? Siz başka değil, açık bir sapkınlık içindesiniz doğrusu!” derler.
48. Bir de (alaylı alaylı), “Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz, bizi
kendisiyle tehdit edip durduğunuz bu Kıyamet ne zaman?” diye soruyorlar.
49.
Onların beklediği, (dünyevî meseleler ve şahsî menfaatleri üzerinde) çekişip
dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayıverecek tek bir çığlıktan,
bir patlamadan başka bir şey değil.15
50. O zaman bir vasiyette bile bulunmaya
imkânları olmayacağı gibi, (çığlığa dışarıda yakalananlar da) ailelerine
dönemeyeceklerdir.
51. Sûr’a üfürülür ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin
huzuruna doğru akın akın koşmaktadırlar.
52. “Eyvah bize!” derler, “bizi
uyuduğumuz bu yerden kim kaldırdı?16 Meğer bu, Rahmân’ın mutlaka olacak dediği
hadiseymiş; meğer rasûller doğruyu söylermiş!”
53. Her şey bir çığlıktan
ibarettir. Hepsi, (o büyük duruşma için) huzurumuzda toplanmışlardır.
54. O gün
kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz ve (dünyada iken) ne yapmışlarsa,
onun karşılığını görürler.
55. Cennet ehli, o gün tatlı meşguliyetler içinde Cennet’in nimetlerinden yiyip
içerler.
56. Kendileri ve eşleri, gölgelerde koltuklara yaslanırlar.
57. Orada
(dünyada yaptıklarının karşılığı olarak) bütün nimetler hazırdır onlar için ve
daha ne isterlerse bulunur.17
58. (Mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol bir
Rab’den (asla tevbih, takbih değil, sadece) “selâm” sesi alırlar.
59. Ve siz,
hayatları günah hasadıyla geçmiş ey suçlular! Bugün şöyle bir kenara çekilin
bakalım!
60. Ben sizlerle şu sözleşmede bulunmamış mıydım? “Ey Âdem’in
çocukları! Şeytan’a tapmayın.18 O, sizin için apaçık bir düşmandır;
61. “Fakat
sadece Bana ibadet edin; doğru olan yol budur.”
62. Ne var ki o, içinizden nice
nesilleri saptırdı. Düşünüp akletmeli (ve ona göre davranmalı) değil miydiniz?
63. İşte, kendisiyle sürekli ikaz ve tehdit edildiğiniz Cehennem!19
64. Küfür
içinde yaşayıp küfür içinde öldüğünüz için, yanıp kavrulmak üzere girin bugün
oraya!
65. O gün onların ağızlarına mühür vururuz da, Bize elleri konuşur ve
işleyip hesaplarına geçirdikleri günahlara ayakları şahitlik eder.20
66. Eğer
dileseydik, gözlerini dümdüz silme kör ederdik de, yollarını bulabilmek için
yalpalayıp dururlardı. O takdirde nasıl görebilirlerdi ki?21
67. Eğer
dileseydik, onların mahiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini bulundukları
yerde çivileyiverirdik de, ne bir adım ileri gidebilir (ve herhangi bir
arzularını gerçekleştirebilir), ne de önceki hallerine (ve ayrıldıkları evlerine
geri) dönebilirlerdi.
68. Kime uzun bir ömür verirsek, onun tabiatında da
(kuvvetten sonra zaaf, bilgiden sonra cahillik, öğrendikten sonra unutkanlık ve
bunama gibi) tersyüz olmalar meydana getirebiliriz. Halâ düşünüp akletmiyecekler
mi?
69. Biz Rasûl’e şiir öğretmedik; kaldı ki bu, O’na yaraşmaz da.22 Bir ders,
irşad ve öğüt kitabıdır; maksatları belli, gerçeği açıklayan ve okunan bir Kitap
(bir Kur’ân)dır O’na indirdiğimiz:
70. Mânen canlı, (düşünüp akledebilen,
gerçeği hem duyup hem görebilen) her kim varsa onu uyarsın, kâfirler hakkında
ise deliller tamamlansın, İlâhî hüküm kesinleşsin diye.
71. Şunu da görmezler mi ki, bizzat Ellerimizle yaptıklarımıza dahil olarak
onlar için ehli büyükbaş, küçükbaş hayvanlar yarattık da, o hayvanlara mâlik
bulunmakta (ve onları diledikleri gibi kullanabilmektedirler)?
72. O hayvanları
emirlerine âmâde kıldık; böylece bazılarından binek vasıtası olarak
yararlanmakta ve onlardan yiyecek de temin etmektedirler.
73. Onlarda daha nice
menfaatleri vardır ve bu arada onlardan (süt gibi) içecek de elde etmektedirler.
Halâ şükretmeyecekler mi?
74. Ama onlar, yardım beklentisi içinde Allah’tan
başka ilâhlar edindiler.
75. Oysa (ilâh edindikleri) o şeyler, onlara hiçbir
şekilde yardım edemez; kaldı ki, (o müşriklerin bizzat) kendileri, sözde
ilâhlarının etrafında onların hizmetini gören hazır bir ordu olup,23 Kıyamet
Günü hep birlikte azap için getirileceklerdir.
76. O halde (ey Rasûlüm), onların
sözleri seni üzmesin. Biz, içlerinde neleri gizliyorlar, neleri dışa vuruyorlar
hepsini biliyoruz.
77. İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki, Biz onu (erkekten
ve kadından gelip birleşen) birkaç damla sıvıdan yarattık; ama böyleyken o, Bize
karşı yaman bir hasım kesiliverir.
78. Kendi yaratılışını unutur da, Bizim için
temsil getirmeye kalkar: “Çürümüş gitmiş kemiklere kim hayat verecekmiş ki?”
der.
79. De ki: “Onları baştan kim meydana getirmişse, onlara yine O hayat
verecektir. O, her türlü yaratmayı ve yarattığı her şeyi bütünüyle bilir.”24
80.
O ki, yeşil ağaçtan sizin için ateş var etmektedir ve siz de, o ateşi tutuşturup
durmaktasınız.25
81. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini (çürümüş
kemiklerinden insanları yeniden) yaratamaz mı? Elbette yaratabilir, çünkü O,
mükemmel Yaratan’dır, her şeyi hakkıyla Bilen’dir.26
82. O bir şeyi murad
buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de
hemen oluverir.
83. (Her türlü eksiklikten, herhangi bir şeyi yapamamaktan)
mutlak münezzehtir O Allah ki, her şeyin mutlak hakimiyeti O’nun Elindedir ve
hepiniz O’na döndürülmektesiniz.
36.
YÂ-SÎN SÛRESİ 83 âyetten oluşan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin
ortalarında inmiştir.
İsmini ilk âyetinden alır.
Bazılarına göre, Yâ-Sîn’in manâsı “Ey insan!”
demektir.
Başlıca üzerinde durduğu konular Tevhid, Âhiret ve Nübüvvet’tir.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûrenin Kur’ân’ın kalbi olduğunu
buyurmuşlardır.
O, ölü kalblere hayat verir; ölmek üzere olan insanın başında okunması da
tavsiye edilmiştir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM'İN AÇIKLAMALI MEALİ Ali Ünal
1.
Yâ-Sîn.
2.
Baştan sona hikmet yüklü Kur’ân’a andolsun ki,
3.
Sen elbette (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) gönderilmiş (peygamber)lerdensin;
4.
Dosdoğru bir yol üzerinde.
5.
O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Rahîm
(bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmeti bol) olan Zât’ın kısım kısım indirdiği
Kitap’tır.
6.
(Yakın) ataları uyarılmamış, dolayısıyla bütün bütün gaflet içinde kalmış bir
topluluğu uyarman için.
7.
İnsanların çoğu hakkında Allah’ın (“Cehennem’i cinlerle ve insanlarla
dolduracağım”) sözünün doğruluğu ve haklılığı ortadadır.1 Bu çoğunluk, iman
etmiyor ve etmeyecek.
8.
Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik; çenelerine dayanan o halkalar
sebebiyle başları yukarı doğru çivilenmiş gibidir.2
9.
Ayrıca, önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her
taraftan kuşattık; dolayısıyla hiçbir şey görememektedirler.3
10.
Böylelerini uyarsan da uyarmasan da onlar için farketmez; onlar, iman
etmeyeceklerdir.4
11.
Sen, (etkili ve yararlı bir biçimde) ancak öyle insanı uyarabilirsin ki, (ön
yargısızdır ve dolayısıyla irşada açıktır,) Zikr’i (Kur’ân) tasdikle ona tâbi
olur ve görmediği halde Rahmân karşısında saygıyla ürperir.
İşte böyle olanı (sürpriz karşılıklarla dolu bir) bağışlanma ve pek bol, artıp
eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir mükâfatla müjdele.
12.
Ölüleri diriltecek olan Biziz ve insanların ölünceye kadar işleyip Âhiret
hayatları için gönderdikleri (sevap ve günahları) da, (öldükten sonra)
arkalarında kalan (ama Kıyamet’e kadar hesaplarına işlenmeye devam edecek) iyilik ve kötülüklerini
de yazıyoruz.
Biz, esasen her şeyi Apaçık bir Öncü Kitap’ta tek tek kaydetmiş bulunuyoruz.5
36.
YÂ-SÎN SÛRESİ 83 âyetten oluşan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin
ortalarında inmiştir.
İsmini ilk âyetinden alır.
Bazılarına göre, Yâ-Sîn’in manâsı “Ey insan!” demektir.
Başlıca üzerinde durduğu konular Tevhid, Âhiret ve Nübüvvet’tir.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûrenin Kur’ân’ın kalbi olduğunu
buyurmuşlardır.
O, ölü kalblere hayat verir; ölmek üzere olan insanın başında okunması da
tavsiye edilmiştir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
956 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 22, Sûre: 36
1.
Açıklama için bkn: Secde Sûresi/32: 13, not 8.
2.
Bu ifade, küfürde diretenlerin inat, ön yargı ve şartlanmışlıklarını, bunlardan
da öte kibirlerini simgelemektedir.
Ayrıca onların, kendi varlıkları, iç dünyaları ve fizikî yapıları üzerinde de
hiç düşünmediklerine, dolayısıyla Allah’ın âyetlerini göremediklerine imada
bulunmaktadır.
3.
Âyet, yine şartlanmış inatçı kâfirlerin durumlarını anlatmaktadır.
Onlar, çok mağrur olduklarından, başlarını eğip kendi yapıları ve varlıkları
üzerinde düşünmedikleri gibi, etraflarını saran “tabiat” üzerinde de hiç
düşünmezler.
Sanki kat kat karanlıklar içinde kalmış gibidirler.
Dolayısıyla, Allah’ın etraflarını dolduran ve O’nun varlığının, birliğinin
âyetleri olan eserlerine karşı kördürler.
Bu körlükleri de kibirlerinden ve bir de kalblerinin ölü olmasından
kaynaklanmaktadır.
Bu bakımdan, inanma kabiliyetini de yitirmişlerdir.
Kâinat üzerinde incelemelerde bulunsa ve pek çok bilimde uzman bile olsalar,
malûmatları kâinatın üzerine oturduğu gerçeğe karşı körlüklerini ve
cehaletlerini arttırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır.
4.
İnsanlar iman etsin etmesin, rasûller tebliğ görevine devam edeceklerdir.
Çünkü bu görevin gaye ve hikmetlerinden biri de, insanlar dünyada âhiretleri
adına imtihan edildikleri için haklarındaki hükmün ve delilin tamamlanması,
dolayısıyla Allah karşısında itiraz kapısını kapamak, ayrıca dünyada da helâk
olanın delil üzere helâk olup, yaşayanın delil üzere yaşamasıdır (Enfal
Sûresi/8: 42).
Cenab-ı Allah’ın bazı insanların inanmayacağını önceden bildirmesi, Rasûlü’nü
teselli için olduğu gibi, O’na gayretlerini daha çok ortada mütehayyir olan
insanlar üzerinde yoğunlaştırması gerektiğini hatırlatmak içindir de.
5.
Âyette geçen Apaçık Öncü Kitap (İmam-ı Mübîn)’in manâsı ve her şeyin, bu arada
insanların davranışlarının onda kaydedilmiş olmasıyla, hayatlarında iken ayrıca
yazılmış olması arasındaki fark için bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d
Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10.
439 CÜZ: 22, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 957
13.
Onlara o memleket halkının halini bir misal olarak anlat: O halka da (Allah’ın
Mesajı’nı tebliğ için) elçiler gelmişti.6
14.
Önce onlara iki elçi gönderdik, fakat onlar ikisini de yalanlayınca, kendilerini
bir üçüncüsüyle takviye ettik.
“Biz,” dediler, “size gönderilmiş elçileriz.”
15.
“Siz de,” diye (tepki verdi o topluluk), “tıpkı bizim gibi birer beşersiniz
(yiyip-içen ölümlü birer insansınız).
Sonra Rahmân, herhangi bir şey indirmiş de değildir.
Siz, başka değil, sadece yalan söylüyorsunuz.”
16.
Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki,”
diye (karşılık verdiler), “biz, hiç kuşkusuz size gönderilmiş elçileriz.
17.
“Bize düşen de ancak Allah’ın Mesajı’nı tam olarak ve apaçık, anlaşılır bir
şekilde size ulaştırmaktır.”
18.
Diğerleri tehdit etti: “Biz, sizde bir uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden
başımıza gelecekler var.
Eğer (bu tebliğ işinize) bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve
bizim elimizden size acı mı acı bir azap dokunur.”
19.
Elçiler, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak sizden gelir.
Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz?
Siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa
sarfeden bir topluluksunuz.”
20.
Derken, şehrin en uzak öte noktasından bir adam koşarak geldi7 ve “Ey halkım,”
dedi, “gelin bu elçilere tâbi olun! 21.
“Tâbi olun, yaptıkları karşısında sizden hiçbir ücret talep etmeyen ve bizzat
kendileri doğru yolda yürümeyi tabiatları haline getirmiş bu insanlara.
22.
“Beni bana has keyfiyette ve yapıda yoktan var eden ve sizin de bir gün huzuruna
çıkacağınız Zât’a ben niye ibadet etmeyeyim ki?! 23.
“O’ndan başka ilâhlar mı edinecekmişim ben? Eğer Rahmân hakkımda bir zarar
dileyecek olsa, o sözde ilâhların şefaati (aracılığı) bana hiç fayda vermeyeceği
gibi, onlar beni hiçbir şekilde o zarardan kurtaramazlar da.
24.
“Kaldı ki, (eğer başka ilâhlar edinecek olsam), o takdirde apaçık bir sapıklığın
içine yuvarlanmış olurum.
25.
“Dolayısıyla ben, (sizi de yaratan ve hayatta tutan) Rabbinize iman ettim,
öyleyse sözlerimi iyi belleyin!”
26.
Nihayet ona, “Buyur Cennet’e!”
denildi.8 O ise, “Keşke,” dedi, “keşke halkım bilseydi;
27.
“Bilseydi Rabbimin beni bağışladığını ve beni hususî ikramına mazhar kullarından
kıldığını.”
440 958
YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 22, Sûre: 36
6.
Bu memleketin neresi olduğu hakkında farklı mütalâalar serdedilmişse de,
Kur’ân’da ve sahih Sünnet’te bu konuda kesin bir bilgi bulmak mümkün değildir.
Dolayısıyla önemli olan, bu misalle Kur’ân’ın vermek istediği derstir.
Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî, bu memleketin Antakya ve gönderilen kişilerin Hz. İsa’nın
havarileri olduğu görüşünü kesin bir dille reddeder.
29’uncu âyet, o memleketin neticede helâk edildiğini bildirmektedir.
Antakya’nın Hz.
İsa’dan sonra böyle bir yıkım yaşadığı tarihen sabit değildir.
Bazı müfessirler bu helâke mecazî manâ vermek istemişse de, kullanılan dil ve
kelimeler, helâk edilen kavimlerin helâkini anlatan dil ve kelimelerle aynıdır.
7.
Şehrin en uzak noktası ifadesi, Hz. Musa’ya, sarayda kendisini öldürmek için
görüşmeler yapıldığını bildirmek için gelen kişinin geldiği yerle ilgili olarak
da kullanılmaktadır (Kasas Sûresi/28: 20).
Bu âyetin işaret ettiği üzere, o zat saraya aitti.
Dolayısıyla, burada sözü edilen elçilere yardım için gelen kişinin de, yine
saraya, en azından idareci kesime mensup, elçilere inanmış ve o ana kadar
imanını gizli tutan bir zat olması ihtimali büyüktür.
Bazı rivayetlerde bu zâtın isminin Habibü’n-Neccâr olduğu belirtilmektedir.
8.
Müfessirler, buradaki Cennet’ten kasdın Âhiret’te mü’minlerin gireceği Cennet
olduğu ve dolayısıyla Allah’ın elçilerine hayatı pahasına tam destek veren o
zâtın Âhiret’te Cennet’e gireceğini ifade etmektedirler.
Şu kadar ki, buradaki Cennet’ten kasıt, kabir âlemindeki cennet veya Cennet
benzeri hâl de olabilir.
Çünkü Ahiret’te herkes, birbirinin halini bilecektir.
Burada, 26’ncı ve 27’nci ayetlerde ise, şehid edilen kişinin, halini bilmesini
arzu ettiği kişilerin henüz ölmedikleri anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla âyet, kabirde mükâfata ve kabir azabına bir delildir.
CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 959
28.
O’nun (şehadetinin) ardından halkının üzerine (onları helâk etmek için) gökten
bir ordu göndermedik, zaten böyle yapmak yolumuz da değildir.
29.
Ancak tek bir patlama oldu, tek bir çığlık koptu.
Derhal cansız yere düşüp, silinip gittiler.9
30.
Vah o kullara! Ne zaman kendilerine bir rasûl gelse, onunla mutlaka alay
ederlerdi.
31.
Görmezler miydi ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik ve onlar
(berikilerin yanına, dünya hayatına) bir daha geri dönmüyorlar.
32.
Bilâkis hiç kimse hariç kalmamak üzere hepsi, (hesapları görülmek üzere)
huzurumuzda toplanacaklar.10
33.
(Allah’ın mutlak birliği, Rubûbiyeti ve ölüleri diriltmesi adına) onlar için bir
delil de şudur ki, ölmüş olan yeryüzünü diriltiyor ve oradan ekinler
çıkarıyoruz; onlar da o ekinlerden yiyecek elde etmektedirler.
34.
Yine o yerde hurmalıklar ve üzüm bağları var ediyor ve su kaynakları
fışkırtıyoruz;
35.
Bütün bu var ettiğimiz ürünlerin meyvelerinden yiyeceklerini temin etsinler
diye; –bunları onlar kendi elleriyle yapmadılar.
Böyleyken halâ şükretmeyecekler mi?
36.
(Her türlü eksiklikten, kusurdan, dolayısıyla eşi, benzeri, ortağı olmaktan)
münezzehtir o Allah ki, yerin bitirdiği her şeyi, bizzat kendilerini ve karakter
özelliklerini, ayrıca bilmedikleri daha nice şeyleri çift yaratmıştır.11
37.
Onlar için bir diğer delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden
karanlığa gömülüverirler.
38.
Güneş de, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına,
kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir.12
Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Alîm
(her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdiridir.
39.
Ay için de menziller (safhalar, duraklar) takdir ettik; o, (bu menzillerden geçe
geçe) eski kuru, kavisli hurma salkımı çöpünü andırır haline döner.
40.
Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz konusudur.
(Onlar gibi, gezegenlerin) her biri, kendine has bir yörüngede akar durur.
441 960 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
9.
Bazı âyetlerde (Âl-i İmran Sûresi/3: 124–125, Enfâl Sûresi/8: 9, Ahzâb
Sûresi/33: 9) Cenab-ı Allah’ın gökten görünmeyen ordular, melek orduları
gönderdiği ifade buyrulmaktadır.
Fakat bu ordular, Müslümanların inkârcı zalimlerle olan savaşlarında onları
teşvik, takviye, savaşlarını alkışlama için gönderilen ordulardır.
Yani, müsbet hadiseler üzerine gönderilmektedirler.
Zalimleri helâk için ise Cenab-ı Allah bu şekilde ordular göndermemekte, onları
bir felâketle helâk etmektedir.
Hz. Lût’un kavmini helâk için üç melek göndermişse de, bunlar ordu olmadığı
gibi, gerek Hz.
İbrahim’e oğul müjdeleme, gerekse Hz.
Lût’un kavminin helâkinde bir başka önemli rol oynama gibi vazifeleri de vardı.
Lût kavmi de, her bir “tabiat” hadisesinde olduğu gibi, yine elbette meleklerin
istihdam buyurulduğu patlama ve taş yağmurları şeklinde gelen bir felâketle
helâk edildi.
Dolayısıyla meleklerin bu hadisede de istihdam edilmiş olmaları, onların bizzat
melekler tarafından öldürüldüğü manâsına gelmez.
(Bkn. Bakara Sûresi/2: 30, not 30)
10.
Bu âyet, ölen insanlar içindeki günahkârların ruhlarının, günahlarından
arınıncaya kadar başka bedenlerde dünyaya geri döndüğü şeklindeki inancı
(tenasüh) kesinlikle reddetmektedir.
Âyet, açıkça günahkârların ve günahlarından dolayı helâk edilmiş olanların bir
daha dünyaya, sonraki nesillerin arasına dönmeyeceklerini açıkça beyan
etmektedir.
Âyetler, tarihteki bazı zalimlerin, bilhassa Ehl-i Beyt’e zulmeden bazılarının
ve onların kurbanlarının Kıyamet’ten önce dünyaya geri gönderilip, kurbanların
zalimlerden intikamlarını alacakları şeklindeki Şiilere ait ricat inancını da
reddetmektedir.
11.
Âyet, yaratılıştaki çift olma hususiyetine ek olarak Allah’ın bitkileri,
hayvanları, insanları ve bilmediğimiz daha pek çok şeyleri karşıtlık içinde
birlik prensibine bağlı var kıldığını ifade buyurmaktadır.
Allah’ı tenzihle, yani eşi, benzeri, ortağı olmadığını ilanla başlayan âyet,
başka her şeyin yaratılmış olduğunu ve yaratılıştaki çift olma özelliğini nazara
vermektedir.
Yaratılıştaki bu temel hususiyet, aynı anda benzerlik ve zıtlığı gösterir.
Bunun ilmî adı, ‘benzer zıtlar’dır.
Âyet, yaratılıştaki bu hususiyete üç misal vermektedir: Yerin bitirdiklerindeki
veya yerden çıkan maddelerdeki positron–elektron, proton– antiproton,
nötron–antinötron, metal–ametal gibi farklı fizikî ve kimyevî özellikler,
erkek–dişi gibi biyolojik çiftler vs.
Bizzat insan mahiyetindeki çift olma özelliği: erkeklik–dişilik, zıt kişilik
özellikleri (merhametli–merhametsiz, cömert–cimri vb.) ve benzer fakat zıt değer
yargıları taşıyan özellikler (inançlı–inançsız zıtlığı yanında iki yüzlülük
gibi).
Bilmediğimiz daha başka şeylerdeki çift olma özelliği: Pozitronun ve
yaratılıştaki bu çift olma özelliğinin Kur’ân’ın onu ilanından 14 asır sonra
keşfedilmesi, çağdaş fizikte dönüm noktası sayılabilecek hadiselerden biridir.
Bunun dışında, varlıkta bizim bilmediğimiz daha pek çok çiftler ve çiftli olma
hususiyetleri vardır.
12.
Bu cümlenin aslı 4 kelimeden oluşmaktadır.
“Kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi
için tayin edilmiş bir sona ve durma CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 961
noktasına doğru” ifadesinin aslı ise li-müstekarrin’dir.
Müstekar, istikrar, istikrar bulma, yani durma yer ve zamanı ve istikrar çizgisi
(yörünge) manâlarına gelmektedir.
Başındaki li harf-i cerri (edat) ise, hem sebep, hem gaye, hem harekette yön ve
hedef ifade eder.
Dolayısıyla li-müstekarrin ifadesi, güneş ve sistemiyle alâkalı dört gerçeğe
parmak basmaktadır: (1) Güneş, bir yörüngede hareket halindedir; (2) bu hareket,
onun için takdir buyurulan bir süreye kadar devam edecektir; (3) bu hareket,
nihayet bir noktada duracaktır; (4) güneşin bu hareketi, onun sisteminin
istikrarını sağlamada bir sebeptir.
Buradan anlıyoruz ki, güneş hareketsiz değildir ve hareketinin kâinatın
düzeninde çok önemli bir yeri vardır.
Son yıllarda, güneşle ilgilenen astronomlar, güneşin modern bilimin daha önce
zannettiği gibi hareketsiz olmadığı sorucuna varmışlardır.
M. Bartusiac imzasıyla, American Scientist dergisinin Ocak–Şubat 1994 sayısının
61–68’inci sayfalarında “Sounds of the Sun (Güneşin Sesleri)” başlığı altında
çıkan yazıda, güneşin kendisine dokunulmuş bir gong gibi yerinde sarsılarak,
silkinerek hareket ettiği ve sürekli sesler çıkardığı ifade edilmektedir.
Güneşin bu silkinme veya titremelerinin onun iç yapısı ve katmanları hakkında ve
ayrıca kâinatın yaşı konusunda yapılan hesapları etkileyici bilgiler verdiği de
belirtilen yazıda, güneşin kendi içinde tam olarak nasıl dönüp durduğunun
Einstein’in genel izafiyet teorisini test etmede de çok önemli olduğu
kaydedilmektedir.
Yazıda şu önemli yorumlara da rastlıyoruz: “Astronominin başka pek çok önemli
keşfi gibi, güneşle ilgili bu keşif de hiç mi hiç beklenmiyordu.
Güneşin sarsılarak, silkinerek ve ses çıkararak hareket ettiğini keşfeden
astronomlar, onun bütün aletleri aynı anda çalan bir senfoni orkestrasını
andırdığını belirtmektedirler.
Güneşin titremeleri, onun yüzeyinde zaman zaman öyle toplu bir titreme meydana
getirmektedir ki, bu diğer titremelerinden binlerce defa daha güçlüdür.”
Bilim, ne yazık ki, materyalist ve ideolojik saplantıları adına kendi kendisini
sınırlamakta ve insanları bazen asırlarca yanlışlarla meşgul ettikten sonra tek
tek doğrulara varabilmektedir.
Oysa bilim, önce iman edip sonra Allah adına ve imanî sorumluluğun çizdiği
çerçevede yaratılış gerçeklerine yaklaşsa, ne insanların başına faydadan çok
zarar getirecek, ne sürekli yanlışlardan yola çıkmak zorunda kalacak, ne de
insanları manâsız bilim–din çatışmalarıyla meşgul edecektir.
Fakat bugün bilimi kullananlar, onu maddî menfaatleri ve siyasî hakimiyetleri
adına en büyük bir silah olarak telâkkî ettikleri ve bu sebeple de onu
materyalist ideolojinin kurbanı haline getirdikleri için bilim, yoluna gözü
kapalı ve el yordamıyla devam etmekte ve neticede insanlığın başına saadetten
çok felâket getirmektedir.
Bediüzzaman’ın güneşin hareketi konusunda, yukarda sözünü ettiğimiz astronomik
keşiften yaklaşık 90 sene önce yazdıklarına kulak verdiğimizde söylemeğe
çalıştığımız hususların doğruluğu daha bir belirgin hale gelecektir: Tecrî (akar
gibi gitmekte)” kelimesi bir üslûba işaret eder; müstekarrında ifadesi ise, bir
gerçeğe parmak basar.
962 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
Evet, tecrî lafzında şöyle bir üslûba işaret
vardır: Güneş, demiri altından, süslü, altın kaplamalı, zırhlı bir gemi gibi,
esirden olan ve gerilmiş dalga tabir edilen sema okyanusunda seyahat edip
yüzmektedir.
Her ne kadar, istikrar bulduğu yörüngede demir atmış gibi ise de, sema denizinde
o erimiş altın kütlesi cereyan etmekte (akıp gitmekte)dir.
Fakat bu cereyan, gözün gördüğüne saygılı kalınarak, âyetteki ana meseleyle
ilgili ikinci, üçüncü dereceden bir husus olarak zikredilmiştir.
İkinci olarak, güneş, yörüngesinde, mihverinde hareket halinde olduğundan,
erimiş altın gibi olan parçaları dahi cereyan etmektedir.
Bu gerçek hareket, yukarda ifade olunan mecazî hareketin kaynağı, belki
zembereğidir.
Üçüncü olarak, güneş, yörüngesi denilen tahterevanıyla ve gezegenler denilen
hareketli askerleriyle göçüp, âlem sahrasında seyr ü sefer etmesi, hikmetin
gereğidir.
Zira İlâhî Kudret, her şeyi hareketli kılmıştır ve hiçbir şeyi mutlak sükûn ile
mahkûm etmemiştir.
Rahmeti bırakmamış ki, herhangi bir şey, ölümün kardeşi ve yokluğun amca oğlu
olan mutlak hareketsizlikle kayıtlı bulunsun.
Öyle ise, güneş de hürdür.
İlâhî kanuna itaat etmek şartıyla serbesttir.
Gezebilir.
Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır.
Evet güneş, İlâhî emre itaat içinde ve her bir hareketi Allah’ın dilemesine
uygunluk içinde olan bir çöl paşasıdır.
Cereyanı, hakikî ve bizzat olduğu gibi, ona ilâve bir özellik ve hissî bir
algılama da olabilir.
(Muhakemat, s. 68) Bediüzzaman, eserlerinin bir başka yerinde, güneşin hareketi
konusunda daha nettir ve kullandığı ifadeler, aynen astronominin yukarda ifade
ettiğimiz son keşfiyle tıpatıp uygunluk içindedir: Güneş, nûranî bir ağaçtır,
gezegenler ise onun hareketli meyveleridir.
Ağaçların aksine, güneş silkinir, tâ ki meyveleri düşmesin.
Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.
Hem hayalde canlandırılabilir ki güneş, bir zikir halkasının meczup
idarecisidir.
Bu halkanın merkezinde cezbeli zikr eder ve ettirir.
(Sözler, “25. Söz”) Evet, güneşin meyveleri vardır, silkinir, ta ki hareketli
olan meyveleri düşmesin.
Eğer hareket etmeyip dursa, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.
Yukardaki ifadeleriyle Bediüzzaman hazretleri, güneşin hareketi konusundaki
gerçeği şairane ve çok yönlü olarak ifade buyurmaktadır.
Güneş, son astronomik keşfin de ortaya koyduğu üzere, kendi içindeki müthiş
hareketiyle, Bediüzzaman’ın ‘cezbe’ dediği çekim gücü oluşturmakta ve
gezegenleri bu gücün tesiriyle onun etrafında dönmektedirler.
Eğer güneş dursa, hareketsiz olsa, bu güç ortadan kalkar ve gezegenler bir anda
boşlukta kalır ve dağılırlar.
CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 963
41.
İnsanlar için bir başka delil, onların nesillerini (yükleriyle birlikte) dolu
gemilerde (batmadan) taşımamızdır.
42.
Gemiler gibi, üzerlerine binip seyahat ettikleri daha nice binekler yarattık
onlar için.13
43.
Eğer dilesek hepsini boğarız da, ne feryatlarına koşan bir kimse bulunur, ne de
bir yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.
44.
Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve irademizin belli bir süreye kadar
hayatta kalmalarışeklinde tecelli etmiş olmasıyla (kurtulabilirler).14
45.
Onlara, “Sizi önünüzden ve arkanızdan kuşatan (günahlar ve onların hem dünya hem
Âhiret açısından gelecek hayatınızda yol açacağı sonuçlar) karşısında takva ile
Allah’ın koruması altına girin ki, (dünyada faziletli bir hayat sürme, Âhiret’te
ebedî saadete ulaşma adına) merhamete lâyık olasınız.” dendiğinde, (bundan hiç
hoşlanmaz ve yüzlerini dönerler).
46.
Ve ne zaman kendilerine Rabbilerinin âyetlerinden bir âyet gelse, hoşnutsuzluk
içinde ondan da yüz çevirirler.
47.
Onlara, “Allah size her ne rızık lütfetmişse onun bir miktarını (geçimlik olarak
Allah rızası için muhtaçlara) verin!” çağrısı yapıldığında, küfürde inat
edenler, mü’- minlere “Dilediği takdirde Allah’ın rızıklandırıp doyuracağı
kişileri şimdi biz mi doyuracağız? Siz başka değil, açık bir sapkınlık
içindesiniz doğrusu!” derler.
48.
Bir de (alaylı alaylı), “Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz, bizi kendisiyle
tehdit edip durduğunuz bu Kıyamet ne zaman?” diye soruyorlar.
49.
Onların beklediği, (dünyevî meseleler ve şahsî menfaatleri üzerinde) çekişip
dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayıverecek tek bir çığlıktan,
bir patlamadan başka bir şey değil.15
50.
O zaman bir vasiyette bile bulunmaya imkânları olmayacağı gibi, (çığlığa
dışarıda yakalananlar da) ailelerine dönemeyeceklerdir.
51.
Sûr’a üfürülür ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin huzuruna doğru akın
akın koşmaktadırlar.
52.
“Eyvah bize!” derler, “bizi uyuduğumuz bu yerden kim kaldırdı?16 Meğer bu,
Rahmân’ın mutlaka olacak dediği hadiseymiş; meğer rasûller doğruyu söylermiş!”
53.
Her şey bir çığlıktan ibarettir. Hepsi, (o büyük duruşma için) huzurumuzda
toplanmışlardır.
54.
O gün kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz ve (dünyada iken) ne
yapmışlarsa, onun karşılığını görürler.
442 964 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
13.
Pek çok müfessir, 41’inci âyetteki gemi(ler)den Hz. Nuh’un gemisini anlamış,
merhum Elmalılı Hamdi Yazır ise, nesillerin ana rahimlerinde boğulmadan
taşınması manâsını çıkarmıştır.
Kuşkusuz ilk manânın ve mecazî olarak diğer manânın da âyetin muhtevasına dahil
bulunmasına mani bir durum yoksa da, âyeti hemen arkasından gelen 42’nci âyetle
ve benzeri Mü’min Sûresi/40: 80, Zuhruf Sûresi/43: 12 âyetleriyle birlikte ele
aldığımızda, öncelikle denizlerde ulaşım vasıtası olarak kullanılan gemilerden
ve 42’nci âyette canlı–cansız diğer ulaşım vasıtalarından söz edildiği daha açık
bir manâ olarak karşımıza çıkmaktadır.
14.
Âyetteki süreden maksat, ya her fert için Cenab–ı Allah’ın takdir buyurmuş
olduğu ömür ve onun sonudur (ecel) veya Cenab-ı Allah’ın, kendilerini
düzeltirler mi diye veya Allah karşısında Âhiret’te itirazları olmaması için
bilhassa inkârcı zalimlere tanıdığı süredir.
15.
Bu âyet, bilhassa servet sahibi inkârcıların, Allah’ın uyarılarını hiç dikkate
almadan tam bir gaflet içinde dünyevî meseleler ve menfaatleri üzerinde çekişip
durduklarına dikkat çekmektedir.
Bu çekişme, onların başına dünyada savaşlar, sosyal depremler, ihtilâller
getirdiği gibi, Kıyamet de onları böyle çekişmeler üzerinde apansız
yakalayıverecektir.
16.
Bu cümle, kabir hayatıyla ilgili olarak iki gerçeğe işarette bulunmaktadır.
Birincisi: Kabir azabı, Mahşer Yeri’nde yaşanacak dehşet ve Cehennem’in azabına
göre gece uykuda görülen kabus gibi olacaktır.
İkincisi: Hz. Ali (r.a.), “İnsanlar dünyada iken uykudadır, kabre girince
uyanırlar.” der.
İman ve yaratılış gerçeklerini kavrama açısından, kabir hayatına göre dünya
hayatı bir uyku gibidir; insanlar ölünce, artık gözlerinin önünden madde veya
ceset perdesi kalktığı için görüşleri daha keskin olur (Kâf Sûresi/50: 22) ve bu
hakikatlere uyanırlar.
Âhiret hayatıyla kıyaslandığında ise kabir hayatı bir uyku gibidir.
Bütün gerçekler, tüm açıklığıyla Âhiret’te ortaya çıkacaktır.
CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 965
55.
Cennet ehli, o gün tatlı meşguliyetler içinde Cennet’in nimetlerinden yiyip
içerler.
56.
Kendileri ve eşleri, gölgelerde koltuklara yaslanırlar.
57.
Orada (dünyada yaptıklarının karşılığı olarak) bütün nimetler hazırdır onlar
için ve daha ne isterlerse bulunur.17
58.
(Mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol bir Rab’den (asla tevbih, takbih
değil, sadece) “selâm” sesi alırlar.
59.
Ve siz, hayatları günah hasadıyla geçmiş ey suçlular! Bugün şöyle bir kenara
çekilin bakalım!
60.
Ben sizlerle şu sözleşmede bulunmamış mıydım? “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan’a
tapmayın.18 O, sizin için apaçık bir düşmandır;
61.
“Fakat sadece Bana ibadet edin; doğru olan yol budur.”
62.
Ne var ki o, içinizden nice nesilleri saptırdı.
Düşünüp akletmeli (ve ona göre davranmalı) değil miydiniz?
63.
İşte, kendisiyle sürekli ikaz ve tehdit edildiğiniz Cehennem!19
64.
Küfür içinde yaşayıp küfür içinde öldüğünüz için, yanıp kavrulmak üzere girin
bugün oraya!
65.
O gün onların ağızlarına mühür vururuz da, Bize elleri konuşur ve işleyip
hesaplarına geçirdikleri günahlara ayakları şahitlik eder.20
66.
Eğer dileseydik, gözlerini dümdüz silme kör ederdik de, yollarını bulabilmek
için yalpalayıp dururlardı.
O takdirde nasıl görebilirlerdi ki?21
67.
Eğer dileseydik, onların mahiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini
bulundukları yerde çivileyiverirdik de, ne bir adım ileri gidebilir (ve herhangi
bir arzularını gerçekleştirebilir), ne de önceki hallerine (ve ayrıldıkları
evlerine geri) dönebilirlerdi.
68.
Kime uzun bir ömür verirsek, onun tabiatında da (kuvvetten sonra zaaf, bilgiden
sonra cahillik, öğrendikten sonra unutkanlık ve bunama gibi) tersyüz olmalar
meydana getirebiliriz.
Halâ düşünüp akletmiyecekler mi?
69.
Biz Rasûl’e şiir öğretmedik; kaldı ki bu, O’na yaraşmaz da.22 Bir ders, irşad ve
öğüt kitabıdır; maksatları belli, gerçeği açıklayan ve okunan bir Kitap (bir
Kur’ân)dır O’na indirdiğimiz:
70.
Mânen canlı, (düşünüp akledebilen, gerçeği hem duyup hem görebilen) her kim
varsa onu uyarsın, kâfirler hakkında ise deliller tamamlansın, İlâhî hüküm
kesinleşsin diye.
443 966 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
17.
55’inci âyette geçen “Cennet’in nimetlerinden yiyip içme” ifadesinin aslı
fâkihûn’dur.
Kelime manâsı itibariyle “meyve yiyenler” demektir.
Benzer manâ, bu âyetteki sözcük anlamı itibariyle “meyve” demek olan fâkîhatün
kelimesinde de vardır.
Burada, Kur’ân’ın mucizevî üslûbunun bir özelliğine daha şahit olmaktayız.
54’üncü âyet, Âhiret’te herkesin dünyada yaptıklarının karşılığını göreceklerini
buyurmuştu.
Bilindiği gibi meyve, ağacın hayatının neticesidir.
Dolayısıyla, 55 ve 57’nci âyetler, mü’minlerin Cennet’te dünyadaki güzel
davranışlarının karşılığını Cennet nimetleri olarak bulacaklarına işaret
etmektedir.
Allah katında kabul görmüş her bir güzel iş, Âhiret tarlasına bir tohum olarak
düşer ve işlenmekteki samimiyet ve mükemmeliyete göre herkes için farklı
derecelerde Cennet nimeti olarak çıkar.
Şu kadar ki Allah (c.c.), Cehennem’i hak edenlere sadece yaptıklarının
karşılığını çektirirken, Cennet ehline Kendi fazlından çok büyük ikramlar
hazırlar; dolayısıyla onlar için Cennet’te “daha ne isterlerse bulunur.”
18.
Tapmanın en önemli boyutu teslimiyet ve itaattır.
Şeytana güya onun kötülüklerinden korunmak için tapanların, ibadet edenlerin
yanısıra, davetine uyarak sürekli ona itaat edenler de vardır ve bunlar da ona
tapmaktadır denebilir.
Kur’ân, şeytanın insana apaçık düşman olduğunu beyan buyurmakla, bir düşman
olarak şeytanın insanlar hakkında asla iyilik istemeyeceğine dikkat çekmektedir.
“Ey Âdem’in çocukları” diye seslenmekle de, Hz.
Adem’in ve eşi Hz.
Havva’nın cennetten çıkmasına şeytanın sebep olduğunu hatırlatmaktadır.
Şeytan, onlar yaratılıp da karşılarında imtihanı kaybettiği zaman “O’nun soyunu,
pek azı dışında kumandam altına alacağım!” diye yemin etmişti (İsrâ Sûresi/17:
62).
Allah (c.c.), Hz.
Âdem’in çocuklarını şeytana karşı defalarca uyarmıştır.
Şu uyarı, bunlardan sadece biridir: “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan nasıl
anne–babanızın üzerinden takva elbisesini sıyırıp, onlara edep yerlerini (ve
mahiyetlerindeki bütün beşerî hususiyetleri) göstermiş ve onları cennetten
çıkarmışsa, aynı şekilde sakın sizi de dünyada tâbi tutulduğunuz imtihanlarda
kaybetmenize sebep olarak benzer bir belânın içine atmasın! O sizi görür; o da,
kabilesi de, sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden sizi görürler.
Doğrusu Biz, şeytanları iman etmeyenlere yoldaş ve onların işbirlikçileri
yaptık.” (A’râf Sûresi/7: 27)
19.
Kur’ân–ı Kerim, tekrar tekrar insanları Cehhenem’le korkutur, tehdit ve ikaz
eder.
Bu konuda insanlara ilk ikaz, şeytanın Hz.
Âdem’e secde etmeyi reddedip, Kıyamet’e kadar O’nu ve çocuklarını yoldan
çıkarmak için çalışma müsaadesi aldığında yapılmıştı: Hiç şüphesiz Cehennem de o
azgınların hepsi için kararlaştırılmış ve onlara va’dedilmiş yerdir.
Onun yedi kapısı vardır; her bir kapıdan içlerinde hangi grubun gireceği
bellidir.
(Hıcr Sûresi/15: 43–44) Kur’ân, bu tür ikazları sık sık tekrarladığı gibi, onda
daha başka tekrar veya tekrar görünümlü ifadelerde de bulunur.
Çünkü Kur’ân, aynı zamanda bir hukuk, dua, zikir, hikmet, kulluk, davet, emir,
tefekkür, müjde, ikaz ve irşad kitabıdır.
CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 967
Dua, davet, irşad, emir, ikaz hepsi tesir,
te’kit ve teyit için tekrar ister.
Bunun yanı sıra Kur’an, bütün insanların manevî ihtiyaçlarını giderecek
kitapları ihtiva eden kutsal bir kitap; kendinden bütün velîlerin, sıddîkların,
ilim ve kalbî arınmayı birleştirmiş irşad ehli âlimlerin yol ve usûllerini
aldığı ve her bir yolu aydınlatıp, o yolda gidenlerin ihtiyaçlarını karşılayan
risaleleri, kitapçıkları hâvî kutsal bir kütüphanedir.
Bundan dolayı ve ayrıca Kur’ân’ın öğretileri önem derecesine göre insanların
zihinlerinde ve kalblerinde yerleşmesi, tabiatlarının bir parçası haline gelmesi
için de tekrarlar gereklidir.
Bununla birlikte, tekrar gibi görünen ifadeler, çok defa da gerçekleri farklı
konumlarda, farklı şartlarda, farklı şahıslara konumun, şartların ve şahısların
özellikleri ve ihtiyaçları çerçevesinde farklı yanlarıyla sunmaktadır.
Bu, Kur’ân’ın tasrif diye nitelediği üslûptur.
20.
Bu âyete iki açıdan yaklaşılmalıdır.
İlki: Âhiret, baştan sona hayat diyarı, yani orada her şey canlı olacağından
(Ankebût Sûresi/29: 64, Furkan Sûresi/25: 12, not 4), eller de ayaklar da
konuşur.
İkinci olarak, insanların imanı, inkârı, yaptıkları işler, söyledikleri sözler
yüzlerinden, ellerinden, kısaca vücut organlarından belli olur.
Dünyada dahi feraset ehli bunu görebilmekte, okuyabilmektedir.
21.
Âyet, mecazî olarak, Allah’ın insanlara gerçeği görebilme kabiliyet ve bunun
için gerekli organları verdiğini, fakat inkârcıların bu organları kullanmayıp bu
kabiliyeti yitirdiklerini, dolayısıyla gidecekleri yolu bulamayan körler gibi
olduklarını ifade etmektedir.
22.
Kur’ân’ın şairler (ve şiirle) ilgili Şuarâ Sûresi/26: 224–227’de buyurdukları ve
aynı sûrede not 43, 44’teki ilgili açıklamalara ek olarak, şiirin Allah
Rasûlü’ne niye yaraşmadığı konusunda burada şunlar söylenebilir: Kur’ân, bir
hikmet ve hakikat kitabı olarak, şiirin en çok rastlanan bir unsuru olan
hayallerden berîdir.
Kur’ân, nazım değildir, çünkü mükemmel düzen ve sistemiyle birlikte o, bir
açıdan kâinattaki güzelliklerin ve nizamın tercümanıdır; hattâ kâinatın sözle
ifadesidir.
Onun nazmın sınırlamalarından uzak olması, bütün bir metin içinde her bir âyetin
diğerleriyle ve bütünle olan içten münasebetine katkıda bulunur.
Öyle ki, her bir âyetin pek çok başka âyete bakan bir gözü, onlara dönük bir
yüzü vardır.
Bu sebepledir ki, Kur’ân içinde binlerce Kur’ân vardır.
İslâm’da her bir meşrep ve mezhep bu Kur’ânlardan birine tutunmuştur.
Meselâ, altı âyeti bulunan İhlâs Sûresi’nin her bir âyeti diğerleri için hem bir
sebep hem bir neticedir.
Dolayısıyla bu sûreden 36 sûre çıkar (Bkn.
İhlâs Sûresi/112, not 4.) Bu, şuna benzer ki, gökte her cismin, vücutta her
hücre ve organın birbiriyle münasebeti bulunur ve bunlar arasında
görünür–görünmez bağlar vardır.
Dolayısıyla Kur’ân’ın sistemi buna göredir ve Kur’ân, şiir gibi beşer ürünü bir
sistemin altına giremez.
Ayrıca Kur’ân, bir fikri veya bir gerçeği daha iyi tasvir, daha iyi takdim adına
beşer ürünü şiirde ve daha başka edebî eserlerde görülen cilalama ve
yaldızlamalardan da berîdir.
968 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
71.
Şunu da görmezler mi ki, bizzat Ellerimizle yaptıklarımıza dahil olarak onlar
için ehli büyükbaş, küçükbaş hayvanlar yarattık da, o hayvanlara mâlik
bulunmakta (ve onları diledikleri gibi kullanabilmektedirler)?
72.
O hayvanları emirlerine âmâde kıldık; böylece bazılarından binek vasıtası olarak
yararlanmakta ve onlardan yiyecek de temin etmektedirler.
73.
Onlarda daha nice menfaatleri vardır ve bu arada onlardan (süt gibi) içecek de
elde etmektedirler.
Halâ şükretmeyecekler mi?
74.
Ama onlar, yardım beklentisi içinde Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
75.
Oysa (ilâh edindikleri) o şeyler, onlara hiçbir şekilde yardım edemez; kaldı ki,
(o müşriklerin bizzat) kendileri, sözde ilâhlarının etrafında onların hizmetini
gören hazır bir ordu olup,23 Kıyamet Günü hep birlikte azap için
getirileceklerdir.
76.
O halde (ey Rasûlüm), onların sözleri seni üzmesin.
Biz, içlerinde neleri gizliyorlar, neleri dışa vuruyorlar hepsini biliyoruz.
77.
İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki, Biz onu (erkekten ve kadından gelip
birleşen) birkaç damla sıvıdan yarattık; ama böyleyken o, Bize karşı yaman bir
hasım kesiliverir.
78.
Kendi yaratılışını unutur da, Bizim için temsil getirmeye kalkar: “Çürümüş
gitmiş kemiklere kim hayat verecekmiş ki?” der.
79.
De ki: “Onları baştan kim meydana getirmişse, onlara yine O hayat verecektir.
O, her türlü yaratmayı ve yarattığı her şeyi bütünüyle bilir.”24
80.
O ki, yeşil ağaçtan sizin için ateş var etmektedir ve siz de, o ateşi tutuşturup
durmaktasınız.25
81.
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini (çürümüş kemiklerinden insanları
yeniden) yaratamaz mı? Elbette yaratabilir, çünkü O, mükemmel Yaratan’dır, her
şeyi hakkıyla Bilen’dir.26
82.
O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten
ibarettir, o şey de hemen oluverir.
83.
(Her türlü eksiklikten, herhangi bir şeyi yapamamaktan) mutlak münezzehtir O
Allah ki, her şeyin mutlak hakimiyeti O’nun Elindedir ve hepiniz O’na
döndürülmektesiniz.27
444CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 969
23.
Müşrikler, dünya işlerinde kendilerine yardım etsinler diye ilâhlar edinirler.
Bunların arasında putlar, cinler, görünmez “iyi-kötü” ruhlar, melekler, bazı
şahıslar vardır.
Ama düşünmezler ki, bunları ilâh edinip, bir ordu gibi etraflarında hizmetlerini görenler kendileridir.Kendisine hizmet edilen, hizmete muhtaç olan nasıl başkasına yardım edecek,
kendisinden yardım istenecek bir ilâh olabilir? Müşrikler de, taptıkları putlar,
kâfir cinler, kâfir–zalim kişiler de, Kıyamet Günü derdest edilip, azap için
getirilecek ve Cehennem’e atılacaklardır.
24.
Yani, Allah’ın sayısız yaratma şekilleri vardır ve o dilediğini dilediği şekilde
yaratabilir, yaratır.
Ayrıca O, yarattığı her şeyi eksiksiz bilir; hiçbir şeyi unutmaz.
Dolayısıyla, başta her şeyi o şey ortada yokken yaratan Allah (c.c.), elbette o
yarattığı şeyleri yeniden yaratmaya da kadirdir.
25.
Âyet-i kerimede ince bir manâ vardır ve Allah’ın çürümüş kemiğe nasıl hayat
vereceğine bir misal teşkil etmektedir.
Allah (c.c.), bir şeyden onun tam zıttını da yaratır.
Klasik müfessirler, âyetteki yeşil ağaçtan kastın –ki yeşil ağaç, içinde su olan
ağaçtır– Arabistan çölünde biten ve halkın kendisinden ateş tutuşturduğu merh ve
afar olduğunu beyan ederler.
Günümüz tefsircilerine göre âyet, bu iki ağacın yanısıra petrole de işaret
etmektedir.
Bilindiği gibi petrol, yeşil ağaçların, bitkilerin toprakta çürüdükten sonra
geçirdikleri kimyevî istihaleler sonucu meydana gelmektedir.
Eskiden, Azerbaycan gibi bazı ülkelerde, petrol olduğu bilinmese de, onun
arazide aktığı ve halkın ondan ateş yaktığı tarihî vakıadır.
Bununla ateşperestlik arasında bir münasebet de olabilir.
Suudî Arabistan’ın da bir zamanlar yemyeşil, şimdi de bir petrol ülkesi olduğu
malûmdur.
26.
Yani, her şeyi o şeyler yokken yaratan, insana nutfe gibi basit bir şeyden
varlık veren Allah’tır.
Yine O Allah’tır ki, yaratılmaları insanın yaratılmasından daha öte bir şey olan
(Mü’min Sûresi/40: 57) gökleri ve yeri de yaratmıştır.
Dolayısıyla O, nasıl insana nutfe gibi bir basit bir maddeden varlık veriyorsa,
çürümüş gitmiş kemiklerden de aynı şekilde insan yaratabilir.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, insan vücudunda acbü’z–zeneb denen bir
parçacığın çürümeyeceğini ve Allah’ın Kıyamet’te insanları ondan yaratacağını
beyan buyurmuşlardır.
27.
“Her şeyin mutlak hakimiyeti” ifadesinin aslı melekût’tur.
Nasıl bir kelimenin, sözün aslı, hakikati onun manâsı olup, harflerden meydana
gelen kelimeler onu sadece dışta gösteriyorsa, bunun gibi, kâinattaki her
varlığın, her hadisenin hakikati ve aslı da manevîdir ve bu manevî aslın da
(tecelli) dereceleri, mertebeleri vardır.
Bu tecelli derecelerinden birinin meydana geldiği pak ve manevî sahaya veya
âleme Melekût Âlemi denir.
Allah (c.c.) maddî âlemde pek çok hikmetlere binaen (bkn: Kehf Sûresi/22, not
13) sebepler perdesi gerisinde icraatta bulunurken, Melekût Âlemi’nde Kudretini
perdesiz tecelli ettirir.
Dolayısıyla burada bir şeye “Ol!” demekle onun oluvermesi aynı andadır; hattâ
“düşünce, niyet, söz” ile hareket aynıdır denebilir.
Özü itibariyle bu âlemde ve benzeri âlemlerde gerçekleşen yaratılış, maddî
âlemde bir süreç takip eder.
Bununla birlikte, burada da, baharda ağaçların birden çiçek açıvermesi gibi,
yaratma bazı durumlarda o kadar hızlı olur ki, biz ancak meydana geliverdiği zaman onun neticesini görürüz.
(Bu konuda ayrıca bkn. Bakara Sûresi/2: 117, not 101; Nahl Sûresi/16: 40, not
9.) Her şeyin Cenab–ı Allah’ın “Ol!” emriyle ve birden yaratılmasını anlamak
için bir kıyas olarak bilgisayar işletim programlarını ve artık bilgisayar
tuşlarının ağızdan çıkan sözün etkisiyle de harekete geçmesini zikredebiliriz.
Bilgisayar programları veya bilgisayarın çalışması tamamen emirlerden ibarettir
ve ağızdan çıkan sözler, tuşlar vasıtasıyla ekranda yazı olarak görünmektedir.
İşte, İlâhî Kudret’in yaratması, icraatı da bir emirden ibarettir ve emir, yani
Kelâm, Kudret gibi tecelli etmekte veya Kudret, âdeta Kelâm ile icraatta
bulunmaktadır.
970 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
Bakara Sûresi
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ
اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ
اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا
وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ ﴿٢٨٥﴾
285
لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا
مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ
رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ
قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ
عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى
الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ ﴿٢٨٦﴾ 286
(285)
Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman
ettiler).
Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman
ettiler.
«Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız.İşittik,
itaat ettik.
Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.
(286) Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.
Herkesin kazandığı hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.
Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma.
Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.
Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme!
Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın.
Kâfirler topluluğuna
karşı bize yardım et!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder