13 Şubat 2021 Cumartesi

YÂ-SÎN ve Bakara Sûresi 285-286 Meali

 

  YÂ-SÎN Sûresi


1 . Yâ, Sîn.(1)

2 . Hikmetli Kur’ân’a yemîn olsun!

3 . Şübhesiz ki sen, elbette peygamberlerdensin.(2)

4 . Dosdoğru bir yol üzerinde(sin).(3)

5 . (Bu Kur’ân) Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhametli olan Allah)’ın tenzîli (parça parça indirmesi)dir.

6 . Tâ ki, (fetret devrinde) babaları korkutulmamış, kendileri de gaflet içinde (kalmış) kimseler olan bir kavmi korkutasın!

7 . Celâlim hakkı için, onların çoğunun üzerine (azab husûsundaki) söz hak olmuştur; artık onlar (küfürlerindeki inadları sebebiyle) îmân etmezler.

8 . Muhakkak ki biz onların boyunlarına halkalar geçirdik; öyle ki o (demir halkalar) çenelerine kadar (dayanmış)tır; bu yüzden onlar başları yukarı kalkık kimselerdir.

9 . (İsyanlarındaki ısrarları yüzünden) önlerinden bir sed, arkalarından da bir sedçektik de onları(n gözlerini) perdeledik; artık onlar görmezler.

10 . (Habîbim, yâ Muhammed!) Onları korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir; îmân etmezler.

11 . (Sen,) ancak Zikr’e (Kur’ân’a) tâbi‘ olan ve gıyâben (görmediği hâlde) Rahmân’dan korkan kimseyi korkutabilirsin! İşte onu bir mağfiret ve güzel bir mükâfâtla (Cennetle) müjdele!

12 . Şübhe yok ki ölüleri ancak biz diriltiriz! Hem önceden işledikleri (amelleri)ni ve (geride bıraktıkları) eserlerini yazarız. Ve (olmuş, olacak) herşeyi apaçık beyân eden bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.


1- Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

Yâ-sîn, “Ey insan!” demektir ki, murâdın Resûl-i Ekrem (ASM) olduğu bildirilmektedir. Bu sûre, fazîletine binâen ve onu okuyanların kalbini nurlandırdığı için ‘Kur’ân’ın kalbi’ diye isimlendirilmiştir. (Nesefî, c. 4, 5)

2- “Şu kasem (yemîn) işâret eder ki, risâletin hücceti (delîli) o derece yakînî (kat‘î) ve haktır ki, hakkāniyette (doğrulukta) makām-ı ta‘zim ve hürmete (büyükleyip hürmet gösterilecek bir makāma) çıkmış ki, onunla kasem ediliyor. İşte şu işâret ile der: ‘Sen resûlsün. Çünki senin elinde Kur’ân var.’ Kur’ân ise, haktır ve Hakk’ın kelâmıdır.” (Zülfikār, 25. Söz, 16-17)

3- “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hılkaten (yaratılış olarak) en mu‘tedil (orta hâlli) bir vaziyette ve en mükemmel bir sûrette halk edildiğinden (yaratıldığından), harekât ve sekenâtı (sükûneti), i‘tidâl ve istikāmet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyesi (yaşadığı yüksek ahlâkı), kat‘î bir sûrette gösterir ki, her hareketinde istikāmet ve i‘tidâl üzerine gitmiş, ifrat ve tefritten (aşırı ileri gitmek ve aşırı geri kalmaktan) ictinâb etmiştir (kaçınmıştır).Evet Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, فاَسْتَقِمْ كَمآَ اُمِرْتَ [Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!] emrini tamâmıyla imtisâl ettiği (yerine getirdiği) için, bütün ef‘âl (fiiller) ve akvâl (sözler) ve ahvâlinde (hâllerinde) istikāmet, kat‘î bir sûrette görünüyor.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 61-62)

13 . Onlara şu şehir (Antakya) halkını misâl getir! Hani oraya (Îsâ’nın gönderdiği) elçiler gelmişti.

14 . O vakit onlara o iki (elçi)yi göndermiştik de o ikisini yalanladılar; bunun üzerine (onları) üçüncü (bir elçi) ile takviye ettik de (onlar:) “Gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.

15 . (Şehir halkı:) “Siz de ancak bizim gibi bir(er) insansınız; hem Rahmân hiçbir şey indirmemiştir; siz ancak yalan söylüyorsunuz” dediler.

16 . (Elçiler) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, şübhesiz biz, gerçekten size gönderilmiş elçileriz.”

17 . “Ve bize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.”

18 . (Şehir halkı:) “Doğrusu biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Yemîn olsun ki, eğer (bu söylediklerinizden) vazgeçmezseniz sizi mutlakā taşla öldürürüz ve bizden size gerçekten elemli bir azab dokunur” dediler.

19 . (Elçiler:) “Uğursuzluğunuz sizinle berâberdir. Size nasîhat verildiği için mi (uğursuzluk sayıyorsunuz)? Hayır! Siz haddi aşan bir topluluksunuz” dediler.

20 . Derken şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi; dedi ki: “Ey kavmim! (Bu) elçilere uyun!”(1)

21 . “Sizden (tebliğlerine karşılık hiç)bir ücret istemeyen (bu) kimselere tâbi‘ olun; çünki onlar hidâyete ermiş kimselerdir.”

22 . “Hem ben neden, beni yaratana ibâdet etmeyeyim? Hâlbuki (hepiniz) ancak O’na döndürüleceksiniz.”(2)

23 . “Hiç (ben), O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân (olan Allah), bana bir zarar (vermek) istese, onların şefâati bana bir fayda vermez ve beni kurtaramazlar.”(3)

24 . “Şübhesiz ki o zaman ben, elbette apaçık bir dalâlet içinde olurum.”

25 . “Doğrusu ben, sizin Rabbinize îmân ettim; artık beni dinleyin!”

26,27 . (Kavmi ise onu taşa tuttular ve öldürdüler de kendisine:) “Cennete gir!” denildi. (O da:) “Keşke Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve beni ikrâm edilenlerden kıldığını kavmim bilselerdi!” dedi.


1- Burada zikredilen koşarak gelen zâtın Habîbü’n-Neccâr olduğunu, tefsirlerin birçoğu beyân etmektedir. Kavmi olan Antakya halkını uyarması üzerine şehîd edilen bu mübârek insan, Hz. Muhammed (ASM)’in vasıflarını ve peygamberlikle gönderileceğini bildirmiş ve kendisine îmân etmişti. (Rahmetullâhi aleyh) (Celâleyn Şerhi, c. 6, 282)

2- Bakınız; (sahîfe 164, hâşiye 1; sahîfe 397, hâşiye 1)

3- “Allah birdir. Başka şeylere mürâcaat edip yorulma! Onlara tezellül edip (önlerinde alçalıp) minnet çekme! Onlara temelluk edip (yaltaklanıp) boyun eğme! Onların arkasına düşüp zahmet çekme! Onlardan korkup titreme! Çünki Sultân-ı Kâinât birdir, herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir; herşey O’nun emriyle hâlledilir. O’nu bulsan, her matlûbunu (istediğini) buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 185)

28 . Ondan sonra (Habîbü’n-Neccar’ın öldürülmesinin ardından) onun kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik; indirecek de değildik.

29 . (Onların cezâsı) sâdece (korkunç) bir ses oldu; öyleki onlar (hayat cihetiyle) o anda sönüveren kimseler kesildiler!

30 . Yazıklar olsun o kullara! Kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, mutlakā onunla alay ederlerdi.

31 . Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk ettik; muhakkak ki onlar (bir daha) kendilerine dönüp gelmezler.

32 . (Onlar, mahşer günü) hep birlikte ancak huzûrumuzda hazır bulundurulan kimseler olarak, toplanacak olanlardır.

33 . Hâlbuki o ölü yeryüzü de (öldükten sonra dirilme husûsunda) kendileri için bir delildir. (Biz) onu dirilttik ve ondan dâneler çıkardık da bundan yiyorlar.

34 . Hem orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler yaptık(1) ve orada gözelerden (pınarlar) akıttık.

35 . Tâ ki onun mahsûlünden yesinler! Hâlbuki onu (o mahsulü) elleri yapmamıştır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

36 . Pek münezzehtir O (Allah) ki, yerin bitirmekte olduklarından ve (insanların) kendilerinden ve bilemeyecekleri şeylerden (nice) çiftleri, onların hepsini yaratmıştır.

37 . Onlar için (kudretimize) bir delil de gecedir. Ondan gündüzü soyup alırız; bir de bakarsın ki, onlar karanlıkta kalıvermiş kimseler olurlar.

38 . Güneş de kendine mahsus bir yörünge içinde akıp gider. Bu, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (herşeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdîridir.

39 . Aya da (kendi yörüngesinde birtakım) menziller takdîr ettik; nihâyet (bir menzilinde de eğrilmiş) eski hurma dalı gibi olmuştur.(2)

40 . Ne güneşin aya yetişmesi (ona çarpması) kendisine (takdîr edilen nizâma) lâyıktır, ne de gece, gündüzü geride bırakıcıdır. Çünki her biri (bir itâat ve heybet altında ayrı) bir yörüngede yüzerler.


1- “Aklı bulunanlara, bu iki meyvede (hurma ve üzümde) tevhîd için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır. Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kūt (rızık), hem fâkihe (meyve) ve yemiş, hem çok lezzetli taâmların menşe’leri (yemeklerin yapılmasına vesîle) olmakla berâber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu‘cize-i kudret ve bir hârika-i hikmettir ki, ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mîzan (ölçü) ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san‘attır ki, zerre kadar aklı bulunan bir adam: ‘Bunları böyle yapan, elbette bu kâinâtı yaratan Zât olabilir’ demeğe mecburdur.

Çünki, meselâ bu gözümüz önünde, bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda, yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer dâne var. Ve her dânenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı (kılıfı) giydirmek ve nâzik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hâfızası ve programı ve târihçe-i hayâtı hükmünde sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı Kevser (Kevser suyu) gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde ayn-ı dikkat, ayn-ı hikmet, ayn-ı hârika san‘atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedâhetle (açıkça) gösterir ki; bu işi yapan bütün kâinâtın Hâlıkı’dır (yaratıcısıdır) ve bu nihâyetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktizâeden (gerektiren) şu fiil, ancak O’nun fiilidir.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 143-144)

2- “Evet kamerin (ayın) takdîri ve tedvîri (vazîfelendirilmesi ve döndürülmesi) ve tedbîr ve tenvîri (aydınlatılması) ve zemîne ve güneşe karşı gāyet dakîk (ince) bir hesabla vaziyetleri, o kadar hayret-fezâ (hayret verici), o derece hârikadır ki, onu öyle tanzîm eden ve takdîr eden bir Kadîr’e (sonsuz kudret sâhibine) hiçbir şey ağır gelmez. ‘Onu öyle yapan, herşeyi yapabilir!’ fikrini, temâşâ eden (seyreden) her bir zîşuûra (şuûr sâhibine) ders verir.

Hem öyle bir tarzda güneşi ta‘kîb ediyor ki, bir sâniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazîfesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana: سُبْحاَنَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ [Akılların, san‘atında hayran kaldığı Zât (olan Allah, her türlü noksanlıktan) münezzehtir] dedirtiyor. Husûsan Mayısın âhirinde (sonunda) olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyyâ (takım yıldızlarının) menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı sûretini ve Süreyyâ bir salkım sûretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayâle nûrânî (nûrlu) büyük bir ağacın vücûdunu (varlığını) tahayyül (hayâl) ettirir. Güyâ o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla berâber başını çıkarmış, Süreyyâ ve Hilâl olmuş ve sâir yıldızlar da o gaybî (görünmez) ağacın meyveleri olduğunu hayâle telkîn eder.İşte كاَلْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ [Eski hurma dalı gibi] teşbîhinin (benzetmesinin) letâfetini (güzelliğini), belâğatını (ifâdesindeki hârikalığı) gör!” (Mektûbât, 3. Mektûb, 12)

 

41 . Yine onlar için (kudretimize) bir delildir ki, gerçekten biz zürriyetlerini o dolu gemide taşıdık.

42 . Ve onlar için bunun gibi binecekleri (daha nice) şeyleri (vâsıtaları) yarattık.

43 . Hâlbuki dilersek onları suda boğarız; o zaman ne kendilerine imdâd eden olur, ne de onlar kurtarılırlar.

44 . Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamâna kadar (dünyadan) faydalandırma müstesnâ.

45 . Hem onlara: “Önünüzdekinden ve arkanızdakinden (dünya ve âhiret azâbından) sakının; tâ ki merhamet olunasınız” denildiği zaman (yüz çevirirler).

46 . Ve onlara ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelse, mutlakā ondan yüz çevirici kimseler olmuşlardır.

47 . Kendilerine: “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden (siz de O’nun yolunda) sarf edin!” denildiğinde ise o inkâr edenler, îmân edenlere dedi(ler) ki: “Allah dileyecek olsaydı kendisini doyuracağı bir kimseyi, (biz) mi doyuracağız? Doğrusu siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.”

48 . Hem, “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va‘d (edilen kıyâmet) ne zaman?” diyorlar.

49 . Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini (ansızın) yakalayacak olan (korkunç) bir sesten (sûra birinci üfürülüşten) başkasını beklemiyorlar.

50 . Artık (onların), ne bir tavsiyeye güçleri yeter, ne de âilelerine dönebilirler!

51 . Ve sûra (ikinci def‘a) üfürülmüştür de bakarsın ki onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablerine koşuyorlar!

52 . Derler ki: “Eyvâh bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın va‘d ettiği şeydir; demek peygamberler doğru söylemiş!”

53 . (O) sâdece (korkunç) bir sestir; onlar hemen o anda huzûrumuzda hazır bulundurulan kimseler olarak, toplanacak olanlardır.(1)

54 . Artık o gün hiç kimse (en küçük) bir haksızlığa uğratılmaz ve ancak yapmakta olduğunuzun karşılığını görürsünüz.


1- “Bahar mevsiminde birkaç gün zarfında, nev‘-i beşerin (insanların) umûmundan bin def‘a ziyâde olan umum ağaçların bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi birden mükemmel inşâ edilmeleri ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçen baharın mahsûlâtı gibi, berk (şimşek) sür‘atinde îcâdları (yaratılmaları), hem o baharın mebde’leri (başlangıçları) olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden berâber intibahları (uyanmaları) ve inkişâfları (büyümeleri) ve ihyâları (diriltilmeleri), hem kemiklerden ibâret olarak ayakta duran emvât (ölüler) gibi bütün ağaçların cenâzeleri bir emir ile def‘aten (âniden) بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ [Öldükten sonra dirilme]’ye mazhariyetleri ve neşirleri, hem küçücük hayvanât tâifelerinin hadsiz efradlarının gāyet derecede san‘atlı bir sûrette ihyâları, hem bilhassa sinekler kabîlelerinin haşirleri (yeniden diriltilmeleri) ve bilhassa dâimâ yüzlerini, gözlerini ve kanatlarını temizlemekle bize abdesti ve nezâfeti (temizliği) ihtâr eden ve yüzümüzü okşayan gözümüzün önündeki sinek kabîlesinin bir senede neşrolan efrâdı (çoğaltılan ferdleri), benî-Âdemin (Âdemoğullarının) Âdem zamânından beri gelen umum efrâdından daha fazla olduğu hâlde, her baharda sâir kabîleleriyle berâber birkaç gün zarfında inşâları, ihyâları, haşirlerielbette kıyâmette ecsâd-ı insâniyenin (insan cesedlerinin) inşâsına bir misâl değil, belki binler misâldirler.” (Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 32)

55 . Şübhesiz ki Cennet ehli, o gün (pek güzel) bir meşgûliyet içinde zevk eden kimselerdir.

56 . Onlar ve hanımları, (artık o gün) gölgelerde tahtlar üzerinde (oturup) yaslanmış olanlardır.

57 . Onlar için orada, meyveler ve kendileri için ne istiyorlarsa vardır.

58 . Çok merhametli Rab’den (onlara) hitâben (bir de) selâm vardır.

59 . Ve (o gün müşriklere de denilir ki): “Ey günahkârlar! Bugün (mü’minlerden) ayrılın!”

60,61 . “Ey Âdemoğulları! (Ben) size: ‘Şeytana kulluk etmeyin! Çünki o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin! Bu dosdoğru bir yoldur’ diye (tavsiye ederek) ahdetmedim mi?”

62 . “Böyle iken, yemîn olsun ki (şeytan), içinizden birçok nesilleri dalâlete sevk etmiştir. Hiç mi akıl erdirmiyordunuz?”

63 . “(İşte) bu, va‘d olunageldiğiniz Cehennemdir!”

64 . “İnkâr etmekte olduğunuzdan dolayı bugün girin oraya!”

65 . O gün onların ağızlarını mühürleriz de bize elleri söyler ve neler kazanıyor idiyseler ayakları şâhidlik eder!(1)

66 . Hâlbuki dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de yolda koşuşup kalırlardı; o hâlde nasıl görecekler(di)?

67 . Ve dileseydik, (en dirâyetli) oldukları(nı zannettikleri) yerde onların şekillerini (çirkin bir sûrete) elbette değiştirirdik de (bundan kurtulmak için), ne ileri gitmeye güçleri yeter, ne de geri dönebilirlerdi.

68 . Hem kimi çok yaşatırsak, onu yaratılışta tersine çeviririz (yaşlandıkça gücünü, aklını azaltırız). Hiç akıl erdirmiyorlar mı?

69 . Ve ona (o Resûlümüze), şiir öğretmedik; (bu) ona yaraşmazdı da.(2) Doğrusu o, ancak bir nasîhattir ve apaçık beyân eden bir Kur’ân’dır.

70 . Tâ ki hayatta olanları (Allah’ın azâbıyla) korkutsun, kâfirlerin üzerine ise (azab husûsundaki) söz hak olsun!


1- “Eğer insan, enâniyetine (benliğine) istinâd edip (dayanıp) hayât-ı dünyeviyeyi gāye-i hayâl (asıl maksad) ederek derd-i maîşet (geçim derdi) içinde muvakkat (geçici) bazı lezzetler için çalışsa, gāyet dar bir dâire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihâzât (cihazlar) ve âlât (âletler) ve letâif (duygular), ondan şikâyet ederek haşirde (kıyâmet gününde) onun aleyhinde şehâdet (şâhidlik) edeceklerdir. Ve da‘vâcı olacaklardır.” (Sözler, 23. Söz, 113)

2- “Kur’ân-ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakîkatleri câmi‘ olduğundan, şiir hayâlâtından müstağnîdir (uzaktır). Evet Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın (ifâdesi dahi mu‘cize olan Kur’ân’ın) (...) manzum (şiir) olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin her bir necmi (yıldız gibi her bir âyeti), vezin (ölçü) kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nevi‘ merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde (aralarında) mevcud münâsebet-i ma‘neviyeye (ma‘nevî alâkalara) râbıta (bağ) olmak için, o dâire-i muhîta (geniş dâire) içindeki âyetlere birer hatt-ı münâsebet (birer irtibat hattı) teşkîl etsin. Güyâ serbest her bir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih (yönelmiş) birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, her bir meşreb (husûsî ahlâk) sâhibine birisini verir. (...) وَماَ يَنْبَغ۪ي لَهُ [(Bu) ona yaraşmazdı da] sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni (gereği); küçük ve sönük hakîkatleri, büyük ve parlak hayâllerle süslendirip beğendirmek ister. Hâlbuki Kur’ân’ın hakîkatleri; o kadar büyük,âlî (yüksek), parlak ve revnakdârdır (güzeldir) ki, en büyük ve parlak hayâl, o hakîkatlere nisbet edilse, gāyet küçük ve sönük kalır.” (Sözler, 13. Söz)

71 . Görmediler mi ki, şübhesiz biz kudretimizin yaptıklarından, onlar için nice hayvanlar yarattık da onlar bunlara sâhib olmuş kimselerdir.

72 . Hem bunları kendilerine boyun eğdirdik de, onların bir kısmı binekleridir, bir kısmından da yerler.

73 . Hem bunlarda kendileri için (daha birçok) menfaatler ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?

74 . Ve (güyâ) belki kendilerine yardım edilir diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler.

75 . (O ilâhlar,) onlara yardıma güç yetiremezler; bil‘akis kendileri onlar(ı muhâfaza) için hazırlanmış askerlerdir.

76 . (Habîbim, yâ Muhammed!) Öyle ise onların sözü, seni üzmesin! Şübhesiz ki biz, (onlar) neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa biliriz.

77 . Hem o insan görmedi mi, gerçekten biz kendisini nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan) yarattık! Buna rağmen bakarsın ki o apaçık bir hasım (kesilmiş)tir.

78 . Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misâl getirdi: “Onlar çürümüş olduğu hâlde, şu kemikleri kim diriltecek?”(1) dedi.

79 . De ki: “Onları ilk def‘a yaratan, (yine) onları diriltecek! Çünki O, her türlü (mahlûku ve onları) yaratmayı hakkıyla bilendir.”

80 . O ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, işte siz ondan yakıp duruyorsunuz.(2)

81 . Gökleri ve yeri yaratan, onların (o insanların) benzerini de yaratmaya kādir değil midir? Evet (kādirdir)! Çünki O, Hallâk (herşeyi çokça yaratan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.

82 . Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman, O’nun emri, ona sâdece “Ol!” demektir, (o da) hemen oluverir.(3)

83 . İşte münezzehtir O (Allah) ki, herşeyin melekûtu (gerçek mülkü ve tasarrufu) O’nun elindedir ve ancak O’na döndürüleceksiniz.


1- Çürümüş kemiklerin diriltilmesi hakkında, bakınız; (Zülfikār Mecmuâsı, 35-36)

2- (Âyet) اَلشَّجَرُالْأَخْضَرُ [yeşil ağaç] kelimesiyle remzen (işâretle) der: ‘Ey haşri (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden adam! Ağaçlara bak! Kışta ölmüş, kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hattâ her bir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin nümûnelerini gösteren bir Zât’a karşı inkâr ile, istib‘âd (akıldan uzak görmek) ile kudretine meydan okunmaz!’ Sonra bir delîle daha işâret eder, der: ‘Size ağaç gibi kesîf (sert), sakîl (ağır), karanlıklı bir maddeden ateş gibi latîf (ince), hafif, nûrânî bir maddeyi çıkaran bir Zât’tan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nûr gibi bir şuûr vermeyi nasıl istib‘âd ediyorsunuz?’

Sonra bir delîle daha tasrîh eder (açıklar) der ki: ‘Bedevîler (göçebeler) için kibrit yerine ateş çıkaran meşhur ağacın, yeşil iken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutûbetiyle yeşil ve harâretiyle kuru gibi iki zıd tabîatı (hâli) cem‘ edip (bir araya getirip), onu buna menşe’ (kaynak) etmekle her bir şey, hattâ anâsır-ı asliye (esas unsurlar) ve tabâyi‘-i esâsiye (temel maddeler), onun emrine bakar, onun kuvvetiyle hareket eder, hiçbirisi başıboş olup tabîatla (kendiliğinden) hareket etmediğini gösteren bir Zât’tan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı, topraktan yeniden çıkarması istib‘âd edilmez. İsyân ile ona meydan okunmaz!’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 31-32)

3- Herşeyin “ol” emriyle oluvermesi hakkında bakınız; (Mektûbât, 20. Mektûb, 76-85)

 36-YASİN SÜRESİ Mekke devrinin ortalarında inmiş olup 83 âyettir. İsmini Kur’ân-ı Kerimin en kısa âyeti olan ilk âyetinden almıştır. Sûre, Kur’ân’ın dört esas maksatından üçü olan tevhid, âhiret ve risaleti ayrıntılı denecek derecede ele alır. Şöyle ki: 1.Allah Teâlanın gökyüzünde tezahür eden kudreti, güneş ve ayın hikmetleri, gece ve gündüzün oluşumu, bitkiler ve hayvanlar âleminde, insanın yaratılışında tezahür eden deliller hatırlatılarak bütün bunların tek olan Yüce Yaratıcıyı gösterdiği zihinlere yerleştirilir. 2.Ölmüş yeryüzünün her sene bahar mevsiminde diriltilmesi, insanın bir damla sudan yaratılması, ölülerin diriltilmesinin delili olarak anlatılır. 3.İnsanlık tarihinde risaletin öteden beri mevcut olup Hz. Muhammed (a.s.) ile devam ettiği, mahiyet olarak beşerden başka bir şey olmayan elçilerin sadece ilahî mesajı tebliğ ile görevli oldukları, onların bu ağır vazifeden ötürü insanlardan hiçbir karşılık beklemedikleri bildirilir. Sûre bu gerçekleri çok özlü, etkili ve düşündürücü bir üslupla anlatır. Hz. Peygamber (a.s.): “Yâsîn Kur’ân’ın kalbidir” buyurmuştur. Gerçekten bu sûre, kirlenen ruhlara ve canlara, temizlenmiş kanla sürekli olarak hayat bahşeden, çarpıp duran manevî bir kalp durumundadır. Hz. Peygamber: “Ölmek üzere olanların yanında Yasin sûresini okuyunuz” buyurmakla, onun ölümcül durumda olanlara bile hayatiyet vereceğini bildirmiştir. Gerçekten âhirete doğru yolculuğun sonunda bu hakikat dersini dinlemek pek önemlidir. Bazı alimler ise ölülerin bile ondan faydalanacaklarını, kabrin başında okunmasının hadiste yeri olduğunu kabul etmişlerdir.  Bismillâhirrahmânirrahîm
Yasin /1 – Yâ sîn,
Yasin /2 – Hikmetli Kur’ân’a andolsun:
Yasin /3 – Sen elbette gönderilen resullerdensin.
Yasin /4 – Dosdoğru yol üzerindesin.
Yasin /5- Yasin /6 – O, azîz ve rahîmden indirilen bir tenzil olup, ataları uyarılmamış, hâliyle, kendileri de gaflette giden, bir topluluğu uyarmak için gönderilmişsin.
Yasin /7 – Onların çoğunun hakkında ilahî hüküm hak olarak kesinleşti. Artık imân etmezler onlar...
Yasin /8 – Boyunlarına öyle boyunduruklar koyduk ki onlar çenelerine dayanmaktadır. Boyunları yukarı, çeneleri kalkık, gözleri havada bir durumdadırlar.
Kâfirler, gidişatlarına uygun bir şekilde cezalandırılmışlardır. Mağrur, burunları havada olmaları sebebiyle, o şekilde kelepçelenmişlerdir. Sağ ve sol el, sağ ve sol çene altlarından birer dikme gibi tutturulduktan sonra, üstünden çeneye kadar varan kelepçe dolanır. Bu durumda olan şahıs, önünü göremez, gözleri havada olduğundan boynu şiddetli şekilde ağrır.
Yasin /9 – Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar...
Yasin /10 – Kendilerine müsavidir (ha uyardın onları, ha uyarmadın, artık iman etmezler onlar...
Yasin /11 – Sen ey Resulüm, şu kimseyi uyar: İrşâda can kulağıyla tâbi olur, görmediği Rahman’a saygı duyup o’ndan çekinir. Müjdele onu: Mağfiret onun, şerefli mükâfat onun...
Yasin /12 – Ölüleri diriltecek Biz’iz. Yaptıkları her şeyi ve bütün izlerini bir bir kaydeden Biz’iz. Velhasıl her bir şeyi, apaçık bir kitap’ta sayıp döken Biz’iz.
Yasin /13 – Sen şimdi onlara bir misâl getir: Malum şehir halkını, hani onlara da elçiler gelmişti.
Buradaki elçiler, Hz. Îsâ’nın havarîleri, muhataplar Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında yaşayanlar, şehir ise Antakya veya o civarda bir başka şehirdir. Hz. Îsâ’nın dâveti karşısında müşrik Romalılar nasıl söndüyse, Kur’ân’ın dâveti ile de şirkin hakimiyetinin yıkılacağına îma edilir.
Yasin /14 – Evet, iki resul gönderdik onlara, “Yalancı!” dediler onlara. Bunun üzerine, güçlendirdik onları bir üçüncü resulle, Dediler hep birden: “Biz Allah’ın elçileriyiz size!”
Yasin /15 – Ahali dedi ki: “Doğrusu Rahmanın indirdiği bir şey yok! Siz de bizim gibi bir beşersiniz, evet evet... siz sadece yalancısınız!”
Yasin /16 – Resûller dediler: “Elbette biliyor Rabbimiz, Size gönderilen elçileriz biz;
Yasin /17 – Açıkça tebliğden başka bir şeyle yükümlü değiliz biz.”
Yasin /18 – Ahâli dedi ki: “Uğursuzsunuz siz, şayet vazgeçmezseniz, sizi taşlarız, acı mı acı bir azap size dokundururuz.”
Yasin /19 – Resûller cevap verdiler: “Uğursuzluğunuz sizinle beraber, çünkü siz imânsızsınız, irşâd edildiniz diye mi böyle söylüyorsunuz? Haddi aşan toplumun tekisiniz siz!”
Yasin /20 – Derken... şehrin öte başından, koşarak bir adam geldi ve onlara dedi ki: “N’olur ey kavmim! Gelin siz bu resullere uyun!” Bu zat, Habib-i Neccar diye bilinir.
Yasin /21 – “Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.”
Yasin /22 – “Hem ne o olmuş ki bana? Neden tapmayayım beni yaratana? Hem sizlerin de dönüşü olacak O’na!”
Yasin /23 – “Hiç O’ndan başka tanrı edinir miyim! Zirâ Rahman bana zarar vermek dilerse, onların şefaati fayda etmez, hem kurtaramazlar da...”
Yasin /24 – “O durumda ben, besbelli bir sapıklıkta olurum.
Yasin /25 – Amma bakın: Ben Rabbinize inanıyorum, sizler de bunu işitmiş olun!”
Yasin /26 – Ona “Buyur cennete gir!” denildi. O ise halkını hatırlayarak: “Ah halkım bir bilseydi!” dedi.
Yasin /27 – “Ah bir bilseler: Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara garkettiğini!”
Yasin /28 – Onun vefatından sonra, kavminin üzerine, gökten bir ordu indirmedik, zaten bu âdetimizden de değildi.
Yasin /29 – (Orduya ne lüzum?), bir tek ses yeter! Bir de bakmışsınız: Sönüp kalmışlar...
Yasin /30 – Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her resul ile, mutlaka alay ederlerdi.
Yasin /31 – Kendilerinden önce nice nesilleri imhâ ettiğimizi, ve onların da kendilerine dönmediğini görmezler miydi?
Yasin /32 – Hiç kimse hariç kalmamak üzere, hepsi huzurumuza toplanacaklar!
Yasin /33 – Delil mi isterler? İşte ölmüş arz! Hayatı ona Biz veriyoruz. Oradan onların yiyecekleri habbeleri çıkarıyoruz. Kendileri de ondan yiyip dururlar.
Yasin /34 – Orada üzüm bağları ve hurmalıklar yaptık, orada pınarlar fışkırttık.
Yasin /35 – Ta ki onun meyvelerinden yesinler, O meyveleri onlar yapmadılar, Hâla şükretmez mi onlar?
Burada mâ edatı mevsule olabileceği gibi nâfiye de olabilir. Meâlde tek mânayı tercih etme mecburiyetinden ötürü, daha kuvvetli görünen nefy anlamını tercih ettik.
Yasin /36 – Münezzehtir o Allah, her noksandan münezzeh! Yerin bitirdiği her şeyi, ve kendilerini, ve daha nice bilmedikleri şeyleri çift yaratan, münezzehtir, Yücedir!
Zevc: çift mânasına geldiği gibi çeşit ve kısım mânasına da gelir. Allah’ın bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattığını ifade eder. Bu âyet, çift kavramının insanlar gibi bitkilerde de erkek ve dişi unsurlar ile câri olduğunu, hatta insanların çeşitli dönemlerde bilmedikleri birçok şeylerde de çift unsurun bulunduğunu ifade eder: elektrikte artı ve eksi yük, cisimler arasında itme ve çekme kuvveti, maddenin temeli olan atomlarda pozitif ve negatif elektronlar, bu âyetin mûcizevî olarak haber verdiği şeyler arasındadır. Bütün bunlardan maksat da, her şeyi çift yaratan, bunca çeşitliliği ile kâinatı yaratan Allah’ın tek olup eş ve ortaktan münezzeh olduğunu vurgulamaktır.
Yasin /37 – Onlara bir delil de gecedir: Ki Biz ondan gündüzü sıyırıp soyarız, birden karanlığa gömülürler...
Yasin /38 – Güneş de bir delildir onlara, akar gider yörüngesinde... O azîz ve alîmin, (o üstün kudret sahibinin ve her şeyi bilenin), yaratması böyle olur işte!
Kur’ân’ın muhataplarına vermek istediği ders şudur: Çok mükemmel ve en ufak aksaklık göstermeyen bir nizam vardır. Her tarafı birbiriyle tam irtibatlı bu nizam, bu sistem de, nizamın sahibinin tek olduğunu gösterir. Bunun misallerinden biri güneşin hareketidir. Güneşin hareketi kendi etrafında olabilir. Dünyanın etrafında olabilir, güneş sistemi olarak olabilir, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisi olarak saniyede 10 mil veya daha fazla hızlı bir hareketle olabilir. Âyetin aslında öyle bir cümle yapısı vardır ki bütün bunları ifade etmesi mümkündür. Fakat önemli olan şudur ki, nizam fikri, bütün ihtimallerde mevcuttur. Allah’ın bu mûcizeli, çevik, muazzam, pek marifetli ve maharetli hizmetkârı olan güneş, herbiri ayrı ayrı yörüngede, muazzam faaliyetlerine rağmen hiçbir uyumsuzluğa yol açmamakta, en ufak bir aksaklık göstermemektedir.
Yasin /39 – Ay için de birtakım safhalar, duraklar tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet eski hurma salkımının çöpü gibi kuru, sarı, kavisli bir hâle gelir.
Yasin /40 – Ne güneş aya kavuşabilir, ne gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngede akar, durur....
Yasin /41 – Bir delil daha onlara: Nesillerini dopdolu gemilerde taşımamızdır.
Eski tefsirlerimizin çoğu burada Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisini düşünürler. Merhum Elmalı’lı M. H. Yazır ise, nesillerin ana rahimlerinde boğulmaksızın, emniyetle taşınmasını düşünür. Bu mânâ -tek tek bütün insanlarla ilgili olup, hepsinin devamlı görüp durduğu bir hâdise olması itibariyle- daha münasip sayılabilir.
Yasin /42 – Biz, onlar için, gemiye benzer, daha nice binekler yaratırız...
Birçok çağdaş tefsirde belirtildiği gibi burada, ulaşım aracı olmak bakımından gemiye benzeyen yolcu nakil vasıtalarından tren, otobüs, uçak gibi binekler, açıkça haber verilmektedir.
Yasin /43 – Şayet dileseydik onları boğardık Ne feryatlarına koşan bir kimse bulabilir, ne de başka türlü kurtarılırlardı.
Yasin /44 – Sadece Biz’den ulaşacak bu rahmet ve onları bir vâdeye kadar yaşatma irademizle hayatta kalabilirler.
Yasin /45 – Onlara ne zaman: “Önünüzde ardınızda bulunan hâllerden sakının, böylelikle merhamet edilmeye müstehak olun!” denilse, yüz çevirirler...
Bu haller hakkında şu ihtimaller düşünülmüştür: “Dünya azabı ve âhiret azabı”; “Şimdiki zaman veya istikbaldeki tehlikeler”, “Görünen veya görünmeyen kaza ve belalar” 
Yasin /46 – Ne zaman Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet, gelse, yüz çevirirler...
Yasin /47 – Onlara ne zaman: “Allah’ın size lütfettiğinden, siz de muhtaçlar için harcayın” denilse, kâfirler müminlere şöyle derler: “Size kalsa Allah’ın dilediği takdirde bol bol rızıklandıracağı kimseyi doyurmak bizim mi işimiz? Siz, böyle ne sapık düşünürsünüz!”
Yasin /48 – Ve yine derler ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, bizi tehdid ettiğiniz bu mezarlardan kalkma ne zaman?
Yasin /49 – Onların beklediği: Sadece bir ses... Çekişip dururlarken kendilerini çarpacak bir ses...
Yasin /50 – İşte o zaman... Ne vasiyette bulunabilir, ne de evlerine dönebilirler...
Yasin /51 – Sura üflendi, “Kalk!” borusu çaldı... İşte mezarlarından kalkıp, Rab’lerinin huzurunda duruşmaya koşuyorlar...
Yasin /52 – “Eyvah bize! Kim kaldırdı bizi yatağımızdan?” diyorlar... “İşte Rahmân’ın vâdi: Resuller doğru söylerler!”
Yasin /53 – Bütün olay, bir çağrıdan ibâret! İşte hepsi duruşma için toplanmışlar...
Yasin /54 – Artık bugün, kimseye zulmedilmez, hakkınızdan başka size bir karşılık verilmez.
Yasin /55 – Amma bugün cennetlikler, zevk ve eğlence içindedirler...
Yasin /56 – Hem kendileri, hem eşleri gölgeliklerde, tahtlarına kurulurlar.
Yasin /57 – Orada turfanda yemişler onlara, hâsılı istedikleri her şey onlara...
Yasin /58 – Rabb-i Rahim’den sözle olan bir selâm yine onlara...
Yasin /59 – “Fakat bugün sizler, şöyle bir tarafa çekilin ey mücrimler”
Yasin /60 – “Ey Adem’in evlatları! Size emretmemiş miydim: “Şeytana tapmayın sakın!” “Çünkü o size âşikar düşman...
Yasin /61 – Lâkin Bana tapın! işte sırat-ı müstakim!”
Yasin /62 – O, içinizden nice nesilleri saptırdı. Bunu düşünmeli değil miydiniz?
Yasin /63 – İşte tehdid edildiğiniz cehennem!
Yasin /64 – İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin.
Yasin /65 – Bugün mühür vuracağız ağızlarına, elleri Bize söyler, ayakları şahitlik eder, kendi yaptıklarına.
Yasin /66 – Eğer dileseydik gözlerini dümdüz, silme kör ederdik, o zaman yola dökülüp dururlardı. Fakat nasıl göreceklerdi? 
“İmana gelmeleri için, ille de kendilerini böyle sakat, çarpık çurpuk etmemizi mi bekliyorlar? Dileseydik böyle yapardık, Ama o zaman da imâna koşmak için yarışmak isterlerdi. Fakat bu vaziyette nasıl görebileceklerdi ki?” demektir.
Yasin /67 – Eğer dileseydik, oldukları yerde, hemen başüstü, mâhiyetlerini değiştirir, çirkin mi çirkin, tersyüz ederdik... Artık ne ileriye devam edebilir, ne de geriye dönüş yapabilirlerdi.
Yasin /68 – Onlardan hayatta bıraktığımız kimsenin ise, hilkatini tersyüz ederiz. Hâlâ akıllanmazlar mı?
Tefsirlerin çoğunluğunda bulunmayan bu anlam ve irtibat Tefsiru’tTahrir ve’t-Tenvir’den alınmıştır.
Yasin /69 – Biz Resûl’e Kur’ân öğrettik, şiir öğretmedik, o zaten ona yaraşmaz. O sırf bir irşâd ve parlak bir Kur’ân’dır.
Yasin /70 – Yaşayan her kişiyi uyarsın diye, böylece ilahî hüküm kâfirler hakkında kesinleşsin diye, gönderilmiştir.
Yasin /71 – Şunu da görmediler mi: Ellerimizle yaptığımız eserlerden kendileri için uysal, evcil hayvanlar yarattık da onlara mâlik bulunuyorlar.
Yasin /72 – Onları emirlerine âmade kıldık. Onlardan hem binek edinir, hem de yerler,
Yasin /73 – Onlardan içecekler elde ederler, daha nice menfaatlerinden yararlanırlar. Halâ mı şükretmezler?
Yasin /74 – Tuttular, Allah’tan başka tanrılar peşine düştüler, güyâ ki yardıma nâil olacaklar!
Yasin /75 – O putlar kendilerine yardım edemezler, nasıl olur? Zaten bunlar, onlar için hazırlanmış askerler!
Şirkin asıl çelişkisi şuradadır: Müşrik, putundan yardım bekler; amma aslında müşriğin yardımı olmasa put varlığını devam ettiremez. Hazır kuvvet halinde nöbettarlık, bekçilik eden putperesttir ki, şirki devam ettirir. Yani o ona asker, öbürü buna asker! Âyet-i kerime bu iki anlamı mükemmel bir tarzda toplamaktadır.
Yasin /76 – O halde ey Resulüm, üzülme sen onların laflarına, onların gizlediklerini de iyi biliriz, açıkladıklarını da, sen hiç tasalanma...
Yasin /77 – İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize.
Yasin /78 – Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize: “Çürümüş vaziyetteki o kemikleri kim diriltecek!” diye.
Yasin /79 – De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.”
Burada “halk”, Türkçedeki mef’ul mânâsında olmayıp, masdar mânâsınadır. Yani “Allah, yaratmanın her türlüsünü, hayale bile gelmez şekillerini, mekanizmalarını bilir” demektir.
Yasin /80 – O’dur ki sizin için yeşil ağaçtan bir ateş yaratır, siz de onu tutuşturup durursunuz.
Tefsirlerin çoğu bundan, yaş iken birbirine sürtülmekle ateş çıkaran çöl ağacı merh ve afâr’ın kasdedildiğini bildirirler. Çağdaş müelliflerden, petrolü oluşturan ağaçları düşünenler de vardır.
Yasin /81 – Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı kadir! Elbette kadir! Hallâk O’dur, alîm Odur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen O’dur).
Yasin /82 – Bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece “Ol!” demektir, hemen oluverir...
Yasin /83 – Sübhandır, münezzehdir o Zât ki, her şey üzerinde hâkimiyet elindedir. Ve... hepinizin de dönüşü, O’na olacaktır.


KUR’ÂN-I KERİM ve MEÂLİ ÜZERİNE
M.Fethullah Gülen
Kur’ân, Allah’ın, en son peygamberi vasıtasıyla insanlığa mucize derinlikli ve eşi
benzeri olmayan bir mesajıdır.
Allah bu mesajıyla, son bir kez daha insanoğluna kestirmeden rızasına ulaştıran şehrahı göstermiş; zât, sıfât ve esmâsını ifade etmiş; doğru şekilde bilinip tanınmasını, iman edilip ubûdiyette bulunulmasını, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek netlikte açık-seçik ortaya koymuş; mü’minlerin vazife ve sorumlulukları üzerinde durmuş, mücazât ve mükâfat vaad ü vaîdiyle gönülleri şahlandırmış ve ruhlarda ürperti hâsıl etmiş; dahası, onu bize bir ekmeliyet, bir etemmiyet remzi ve bir rıza yörüngesi olarak sunmuş, sunarken de tenezzül dalga boylu bu armağanıyla bize, kimseye nasip olmayan/olmayacak olan en büyük bir iltifatta bulunmuştur.
Kur’ân, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ekmelüttehâyâ) bahşedilen yüzlerce
mucizenin en parlağı ve kalıcı olanıdır.
O, ifadesi, üslûbu, beyan tarzı açısından bir harikalar mecmuası olduğu gibi içtimaî disiplinleri, hukukî kuralları, terbiye ile alâkalı kaideleri, insan, varlık ve kâinat hakkındaki yorumları; hemen bütün ilimlerin esaslarına işaret,remiz ve îma, hatta bazen tasrih ölçüsünde temasları; idarî, iktisadî, siyasî, kültürel problemleri çözmedeki alternatif yöntemleriyle her zaman herkesin başvurma mecburiyetinde olduğu/olacağı bitip tükenme bilmeyen dupduru bir kaynak, en karmaşık ve en bulanık dönemlerin dahi bulandıramayacağı kadar engin bir ummandır.
Kur’ân’ın mânâ enginliğini, üslûp ve ifade zenginliğini, muhteva derinliğini anlatma konusunda aczimi ve yetersizliğimi itirafı ona saygımın gereği kabul ediyorum.
Arz edilen hususlarla alâkalı bugüne kadar bir hayli şey anlatıldı; hâlâ da anlatılıyor ve gelecekte de anlatılacak..
bütün bu gayretlerin onu tanıma, onu duyma, ona ve getirdiklerine inanma konusunda
kâfî ve vâfî olduğu açıktır ve İslâm nizamını da “mahiyet-i nefsü’l-emriye”siyle aksettirdiğinde şüphe yoktur.
Ancak, insan, kâinat ve ulûhiyet hakikatinin beyan atlası sayılan engin bir muhtevanın bütünüyle ifade edildiğini iddia da doğru değildir.
Semavî ve lâhûtî olan bir beyan beşer idrakiyle ne kadar seslendirilebiliyorsa, onun da işte o kadar dile getirildiği bir gerçektir.
Bu itibarla, ne bizim ne de başkalarının, bu koskocaman atlası, fihrist ölçüsündeki bir çerçevede ifade etmemiz mümkün olmasa gerek.
Ne var ki, böyle hayatî bir konunun, ne ifade zaafiyetimiz bahanesine ne de beyan gücümüzün yetersizliğine bağlanarak ona karşı lakayt kalınması veya ihmal edilmesi de doğru değildir.
Kur’ân’ı anlamak herkesin hakkı ve anlatmak da doğru bilenlerin vazifesidir.
Bilmeyenler her zaman onu anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru yorumlayıp doğru ifade etmede kullanmalı ve onun anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar.
Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır.
Onu anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.
Aslında o, bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelâm-i ilâhînin en nurefşan ifadesidir.
Bu itibarla da ne menbaı, ne hedefi, ne ilk temsilcisi/temsilcileri ne de sinelerde bıraktığı tesir açısından lâkayt kalınacak bir kitap değildir.
O konuşurken melekler sükût murakabesine dalmış, rûhânîler secdeye kapanmış, cinler onun sesine soluğuna büyülenerek onunla tanışmak için çöllere düşmüşlerdir.
Kur’ân, tekvînî emirlerin beyan ve izahı, teşriî kural ve kaidelerin de en sağlam ve değişmez kaynağıdır.
O, varlık, kâinat ve insanı doğru okuyup değerlendirmede en sağlam kriterleri ihtiva eden öyle muhkem bir kitaptır ki, onun ferdî, ailevî, içtimaî ve terbiyevî çözemeyeceği bir problem yoktur ve bu hususiyetiyle de o, her şeyi sebepleriyle, sonuçlarıyla görüp bilen bir Zât’ın kuşatan ilminden geldiğini haykırmaktadır.
O, bu bütüncül bakışı ve ihata eden engin ifade ve üslûbunun yanında, muhteva ve mânâ genişliği, beyan inceliği, herkesin ilim ufkuna göre açılma sihri ve ruhlara nüfuzu sayesinde öyle bir güce sahiptir ki, ön yargısız olmaları şartıyla ulaşabildiği herkesi büyülemiş ve başlarını döndürmüştür.
Dostlar onu taklit şevkiyle, düşmanlar onun sesini kesme hıncıyla yıllar ve yıllar boyu aynı malzemeyi kullanmış, aynı konuları seslendirmeye çalışmışlardır ama kat’iyen onun üslûbunu yakalayamamış ve o enginlikte bir beyan ortaya koyamamışlardır: İfadeler sun’îliği aşamamış, söz sarraflarının takdir ufkuna ulaşamamış ve hele asla gönüllerde kalıcı, yönlendirici bir tesir uyaramamıştır.
Onda yerine göre ayrı ayrı, yerine göre iç içe konular arasında öyle ince bir tenasüp ve müzikal bir ahenk vardır ki, birbirinden çok uzak gibi görünen hususlar arasında bile insan az bir teemmülle birkaç iltisak noktasını birden yakalayabilir.
O hemen her zaman hiçbir edip ve söz üstadının ulaşamayacağı bir beyan sultanlığı sergiler ve bütün bütün insafsız olmayan muhataplarına mutlaka bir şeyler hissettirir; hissettirir ve onları idrak ufuklarının ötesinde daha derin mülâhazalara sevk eder.
Bir de bu müteessir ruhlar insaf edip kendilerini bu Rabbanî ifade çağlayanına salıverdi mi, gayrı onun dışında duyup dinledikleri söz şeklindeki bütün ifadeler birdenbire âdeta hırıltıya dönüşüverir.
Her şeyden evvel o, kuşatan bir ilimden gelmiş, insan, tabiat ve bütün kâinatların mânâ, mazmun, gaye-i hilkat ve hikmet-i vücutlarının dili, tercümanı olmanın yanında
muhataplarının da farklı derinliklerine birden seslenmektedir: O, akla bir şeyler söylerken, gönle onun anlayacağı bir dille seslenmeyi ihmal etmez; şuura bir şeyler duyurduğunda,hisleri nasipsiz bırakmaz; muhakeme ve mantıkla konuştuğunda da ruhtan iltifatını esirgemez.
Zâhir-bâtın her latîfe ve hâsse ondan hissesini alır ve bunlar arasında ne bir mahrumiyet ne de çelişki söz konusu olmaz.
İstidatları ölçüsünde paylaşırlar bu semavî mâideyi ve bir ahenk zemzemesi yaşarlar kendi aralarında.
Gerçi hemen bütün ilâhî beyanlarda, hususiyle de beşerî mülâhazalar dediğimiz şerh ve hâşiyelerin asıl metinler içine karışmadığı dönemler itibarıyla, aynı bütüncül bakış ve aynı kucaklayıcılık söz konusudur ama Kur’ân’da Muhammedî (sallallahu aleyhi ve sellem) ruh ve mânânın câmiiyeti derinliğinde bir ihata ve fâikiyet bulunduğu da açıktır; açıktır ve ondaki câmiiyet ve muhtevaya denk mükemmeliyette semavî ve gayri semavî herhangi bir kitap göstermek de mümkün değildir.
İnsan, kâinat ve ulûhiyet hakikatlerini bu vüs’atte, vüs’ati içinde bu incelikte ele alan ve kendine has terkib ü tahlil (sentez ve analiz) sistemleriyle yorumlayıp ortaya koyan bir başka kitap yoktur dersek mübalâğa etmiş sayılmayız.
Onun ele aldığı konuların hemen hepsi, açık olanı açık, mücmel ve müteşâbih olanları da Sahib-i Şeriat’ın beyanına veya bir kısım mülhemûnun ilhamlarına emanet pek çok
lâhûtî ve kevnî hakikatlerin en zengin hazinesi mesabesindedir.
O, arz ettiği veya tahlile tâbi tuttuğu konulardan hiçbirini içinden çıkılmaz hâle getirmez; usule taalluk eden mevzuları açık ve net olarak ortaya koyar; teemmül, tefekkür ve tedebbür isteyen hususlarda tetkik u tahkiki yeğler; Allah’a yönelme imasında bulunur ve uluorta herkesin üstesinden gelemeyeceği konuların altına girilmesini de tasvip etmez.
O, üzerine eğildikçe kalblerde, kafalarda –teemmül derinliğine göre– lambaları her an daha bir artan sihirli bir avize gibi değişik tecelli dalga boyunda yeni yeni inkişaflara vesile olarak insanın zâhir ve bâtın duygularına çeşit çeşit ilâhî armağanlar sunar.
Vâridâtı coştukça coşar; çiselemeler sağanağa dönüşür ve bitmez mevhibeleri, tükenmez güzellikleri ve pırıl pırıl ışıklarıyla mütefekkir mütalâacılarına iç içe şölenler yaşatır.
Anlayanlar ancak onda anlarlar varlığı, kâinatların arka plânını, insanı ve onun kalb ve ruh enginliğini; onun aydınlık dünyasında keşfederler doğru düşünmeyi ve tefekkürün hakikî kaynaklarını ve kurtulurlar yanılma fasit dairelerinden, ihtimallere hüküm bina etmekten.
Hazreti “Allâmü’l-Guyûb”dan gelen bu mucize beyanın dışında yanılmayan ve ihtimallere emanet edilmeyen hiçbir bilgi kaynağı yoktur.
Kur’ân’dır ki her şeyi açık, net ve doğru olarak vaz’eder; yanılmaya açık hususların ve teemmüle emanet boşlukların doldurulmasındaki hataları da bizim idraklerimize verir.
Bu açıdan da onu doğru anlamak, doğru yorumlamak bizim için bir vazife olduğu gibi ona karşı da bir vefa borcudur.
Böyle bir borç ve vazife de, ilim, irfan ve ilhamların sınırlılığı çerçevesinde her müstaid ve donanımlı ferdin müktesebat ve Hakk’a müteveccih yaşamasına vâbestedir.
Her istidatlı gönül, samimiyet ve Hakk’a teveccühünü ortaya koyarak “Allah rızası ve hakikatin vuzuh ve inkişafı” der yürür o bahr-i bîpâyânın derinliklerine doğru.
Sahib-i şeriat rehberi, muhkemât elinden düşürmediği feneri ve selef-i salihîn de kılavuzları, yürür tedebbürle, temkinle, teemmülle ve nefsânîliğine takılmadan o sonsuz ufuk cânibine..
böyle derûnîlerde hata nispeti az olur; onların murad-ı ilâhiyi yakalama yolundaki gayretleri özel teveccühlerle mükâfatlandırılır ve bunların Kur’ân-ı Kerim adına ortaya koydukları tefsir ve te’viller de Kur’ân farklılığının bir renk ve deseni hâline gelir.
Aksine yarım-yamalak Arapça ile ve sözlüklerin dar atmosferinde Kur’ân’ı kendi endam ve ulviyetine uygun seslendirmenin mümkün olamayacağı bir yana, böyle bir teşebbüs o semavî ifade âbidesine karşı da apaçık bir saygısızlıktır.
O, usulüne uygun olarak bir dilden bir dile aktarılmalı; şöyle-böyle tefsirle alâkalı her şey çok iyi bilinmeli ve her yorum “ulûm-u âliye-i islâmiye”ye test ettirilerek ortaya konmalıdır.
Bize düşen, “Onu, tercüme ile herkesin istifadesine sunuyorum.” diye onca genişliğine rağmen İlâhî Kelâm’ı kendi idrak ve ifade ufkumuza göre daraltmamaktır.
Aslında onu, bir tefsir, bir te’vil veya geniş bir meâlle herkese duyurma bu işin uzmanları için bir vazife; ona karşı kadirşinas ve saygılı olmanın da gereğidir.
Ancak, sağlam bir dil bilgisine, belâgat kurallarına; tefsir, hadis ve fıkıh usulü… gibi ilim dallarına vâkıf olmadan böyle bir şeye teşebbüsün de haddini bilmezlik olduğu açıktır.
O, bir romanı tercüme ediyor gibi tercüme edilemez; kaldı ki öyle basit bir konuda bile uzmanlık aranır.
Şimdi iyi bir meâle doğru iz sürerken, “tercüme” neye derler, “tefsir” ne demektir, “te’vil” ne mânâya gelir, kısaca bunlara bir göz atalım:
Tercüme; herhangi bir metni veya sözü, hususiyetlerini koruyarak bir dilden başka bir dile çevirmeye denir.
Çeviri bazen, hiçbir kelimenin mânâsı atlanmadan kelime dizileri, terkipler ve terkipler arası gözetilmiş hususiyetler aynıyla diğer dile aktarma –aktarılabiliyorsa– şeklinde olur ki, buna “tam tercüme” denmesine karşılık; bazen de ya sadece kelimelerin çevirisi yapılır veya münhasıran muhteva aksettirilir ki, bu da eksik bir çeviridir.
Günümüzde belli ölçüde de olsa otomatik tercüme sisteminin geliştiği de söylenebilir; ama bu mevcut teknolojiyle, hatta daha seviyelisiyle dahi, engin muhtevalı ve edebî derinlikleri olan eserleri bir dilden diğerine, hem de muhtevadaki bütün hususiyetleri ortaya koyarak tercüme etmek çok zordur..
hele bu, Allah kelâmı ve açılımı da büyük ölçüde zamana, ilhama ve şartlara emanetse...
Bizim gibi sıradan insanların bile biraz düzgünce kaleme alınmış eserlerinin tam tercüme edilemeyeceği söz konusu olabiliyorsa, Kur’ân-ı Kerim gibi harika ve fevkalâde derinlikleri bulunan muhteşem bir beyan âbidesinin bir mânâda “atmasyon” da diyebileceğimiz tercüme ile seslendirilmesi mümkün olmasa gerek.
İslâm ulemasının pek çoğu –bunların içinde Bediüzzaman gibi kimseler de vardır–
yukarıdaki hususlar muvacehesinde Kur’ân-ı Kerim’in tercüme edilemeyeceği kanaatindedirler.
Bazıları da konuya yukarıda işaret edilen esaslara riayet çerçevesinde ihtiyatlı fakat biraz daha yumuşak yaklaşırlar.
Merhum Allâme Hamdi Yazır’a göre, aslın mânâsına uygun olması için, sarahattedelâlette, icmalde-tafsilde, umumda-hususta, ıtlakta-takyidde, kuvvette-isabette, hüsn-ü edâda-üslûb-u beyanda tercüme, orijinal metne müsâvi ve denk olmalıdır.
Aksine bu çerçevede gerçekleştirilemeyen bir çeviri tam bir tercüme değil, eksik bir aktarmadır.
Bu itibarla da, edibâne bir üslûpla ifade edilmiş herhangi bir nesir veya nazmı, o ölçüde gelişmiş bir dile –her iki dilin de inceliklerinin bilinmesi şartıyla– çeviri mümkün olsa da, hem akla, hem kalbe, hem ruha, hem de bütün hissiyata birden hitap eden ve iç içe bediî incelikleri hâiz bulunan, olabildiğine canlı ve her zaman revnakdar bir eserin tam tercümesinin kabil olduğunu söylemek çok zor olsa gerek.
Hele bu eser Allah’a ait, zaman ve mekân üstü derinlikleri bulunan ve bütün çağlara birden seslenen aşkın bir beyan âbidesi ise..
evet Kur’ân, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, varlık kitabının ilâhî bir tercümesi; tekvînî emirlerin sesi-soluğu; eşyâ ve hâdiseler çerçevesinde farklı dillerin hak söyleyen tercümanı; dünya ve ukbânın apaçık dilli müfessiri; göklerde ve yerde gizli ilâhî isimler hazinesinin keşşâfı; her şeyin arka plânındaki esrarın sırlı anahtarı; öteler ve öteler ötesinin bu âlemde mütecellî fasih lisanı; o pırıl pırıl hâliyle İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; âhiret âlemlerinin her şeyi gayet açık çizgileriyle ortaya koyan mukaddes haritası; Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât, esmâ ve bütün muallâ şe’nlerinin sesi-sözü ve en vâzıh tefsiri, en kat’î beyanı; topyekün insanlık âleminin yanıltmayan biricik mürebbisî; var olduğu günden beri İslâm âleminin havası, suyu, ziyası ve bütün âlemlerin Rabbi, Hâlıkı bir Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın kelâmı, fermanı, hitabıdır ki, nazmı ve mânâsı itibarıy la da pek çok derinlikleri bulunan böyle bir kitabın tercüme yoluyla başka bir dile aktarılması mümkün olmasa gerek...
Böyle bir yaklaşım, Kur’ân-ı Kerim asla anlaşılmaz şeklinde de yorumlanmamalıdır; zira her şeyden evvel o, anlaşılmak ve yaşanmak için insanlığa gönderilmiş bir kitaptır.
Ancak onda öyle derin ve çok mânâlı elfaz, öyle çok katmanlı bir muhteva vardır ki, teker teker kelimeler anlaşılsa ve terkiplerden bir şeyler hissedilse de, kat’iyen tercümeye sığıştırılamayan pek çok ibare edalı, işaret eksenli, iktiza televvünlü ve delâlet derinlikli hakikatlerin açıkta kaldığı müşahede edilecektir.
Aslında fakir, Kur’ân’ı insafla nazar-ı itibara alabilen her insaf ehlinin bu hususları görüp duyabileceği, duyup ürpereceği ve onun basit bir tercümeye emanet edilemeyecek kadar aziz ve aşkın olduğunu itiraf edeceği kanaatindeyim.
Bu itibarla da denebilir ki, tercüme dediğimiz şey, mütercimin bilgisi, mârifeti, idrak ufku ve istidadı ölçüsünde bazı şeyler ifade etse de, kat’iyen Kur’ân’ı bütün derinlikleriyle aksettiremez; dolayısıyla da hiçbir meâl, hiçbir te’vil ve hiçbir tefsire Kur’ân denemez...
TEFSİR ve TE’VİL
Biz hepimiz ona muhtacız ve farklı seviyelerde de olsa onu anlama mecburiyetindeyiz. Eğer onun özüne nüfuz etmek ve “mahiyet-i nefsü’l-emriyesi”ne göre anlamak, sonra da başkalarına anlatmak istiyorsak, mutlaka onu tefsir usulüne göre ilim ve hikmet erbabının hazırlayıp istifademize sunduğu/sunacağı geniş bir tefsirde takip etmeliyiz; etmeli ve kâinatlar genişliğindeki bir muhtevayı kendi bilgi, mârifet ve idrak darlığımızla daraltmamalıyız.
Tefsir, bir metin ve sözün muhtevasını tam aksettirebilme gayretiyle ortaya konan yorum; Kur’ân-ı Kerim’e bakan yönüyle dilbilgisi, belâgat kuralları, Şâri’in tavzihi, saff-ı evveli teşkil edenlerin anlayışları ve bunların yanında akıl nuru ve kalb ziyası da ihmal edilmeden ilâhî beyanın yorumlanması demektir ki, şimdiye kadar yapılan tefsirlerin pek çoğunda bu esaslara riayet edildiği söylenebilir.
Ne var ki, yukarıdaki hususlardan bazılarının öne çıkmasıyla da tefsir farklı unvanlarla anılır: Efendimiz’in söz, beyan ve değişik anlatım yollarıyla ortaya koyduğu yorum ve tavzihlerin yanında, o gün konuşulan dili iyi ve doğru anlayan sahabe-i kiram efendilerimizin mütalâa ve mülâhazalarına dayanan tefsire “rivayet tefsiri”; bu hususların dışında, dil, edebiyat ve daha farklı ilim dallarından da doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla istifade edilerek ortaya konan yorumlara da “dirayet tefsiri” –fırsat el verirse bu konuya yine dönebiliriz– denir.
Başlangıçta Kur’ân-ı Kerim yine Kur’ân’la, ikinci derecede de Sünnet’le tefsir ediliyordu.
Onun yorumlanmasında, Efendimiz’in her konuyla alâkalı açıklamaları, her zaman müracaat edilecek en güvenilir kaynaklardı ve ashab-ı kiram efendilerimiz de bu “menhelü’l-azbi’l-mevrûd”u çok iyi değerlendiriyorlardı.
Aslında onlar büyük çoğunluğu itibarıyla kendi dillerinin inceliklerini iyi biliyorlardı ve takıldıkları çok fazla şey de olmuyordu.
Açıklanmasına gerek duyulan şeylerin çoğu da ya vahy-i metlüvle beraber Sahib-i şeriat tarafından ifade buyuruluyor veya onların sorularına cevap sadedinde yine ondan şerefsudur oluyordu.
Zamanla, bu mevzuda vârid olan bütün beyanlar, tavzihler, tefsirler bir araya getirilerek geniş geniş müdevvenler oluşturuldu ki, böyle bir gayretin esası ta bazı sahabe efendilerimize gidip dayanmaktadır.
Tâbiûn döneminde bu tür faaliyetler daha da genişleyerek sürdürüldü ve sonraki asırlara oldukça ciddî bir miras intikal etti.
Milâdî onuncu asırdan sonra Muhammed İbn-i Cerir et-Taberî gibi muhakkikîn tarafından bu miras çok iyi değerlendirildi ve koca koca müdevvenler meydana getirildi.
İşte, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilenlerin yanında, sahabe ve tâbiûndan hatta tebe-i tâbiînden nakledilen hadis ve eserlerin mecmuundan meydana gelmiş bu tür külliyat daha sonrakiler için hep sağlam bir kaynak teşkil etmiştir.
İbn-i Cerir et-Taberî’den sonra aynı zamanda iyi bir dil üstadı da olan Mu’tezile bilgini Zemahşerî Keşşâf ismindeki tefsiriyle dirayet tefsircilerinin öncülerinden sayılır.
Fahreddin Râzî’nin Mefâtîhü’l-Gayb nam tefsiri sünnî tefsir düşüncesinin en güçlü seslerindendir ve bu geleneğin önemli bir temsilcisi kabul edilir.
Beyzâvî’nin Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’tTe’vîl’i tefsir silsilesinin ehemmiyetli halkalarındandır ve Zemahşerî’nin i’tizâlî mülâhazalarına cevaplar ihtiva etmesi açısından da ayrı bir önemi hâizdir.
Daha sonraları ise, rivayet ve dirayet tefsirlerinin yanında tasavvuf ve fıkıh çizgisinde de bir hayli eser ortaya konmuştur.
Ebu’l-Leys es-Semerkandî, Beğavî, İbn Kesîr, Celâleddin es-Suyûtî, Ebu’s-Suûd, Kemalpaşazâde, İsmail Hakkı Bursevî, Âlûsî Bağdâdî, Konyalı Vehbî ve Allâme Hamdi Yazır… gibi pek çok mümtaz sima bu mübarek geleneği devam ettirenlerden sadece bazıları.
Büyük çoğunluk itibarıyla bu zevat ve emsalleri tefsir konusunda oldukça hassas davrandı; Kur’ân-ı Kerim’deki makasıd-ı ilâhiyeyi doğru anlamak için yapmaları gereken her şeyi yaptı ve bu konuda insan üstü bir cehd ü gayret sarfettiler: Kur’ân-ı Kerim indiği dönem itibarıyla saff-ı evveli teşkil eden sahabe tarafından kelime kelimesine nasıl anlaşıldı, nasıl yorumlandı ise onları fevkalâde bir titizlikle tesbite çalıştı; muhkemâtı esas alarak mülâhazalarını yine Kur’ân ve Sünnet-i sahîha disiplinleriyle test etti; böylece Kur’ân düşmanları tarafından yorum ve te’vil adına ortaya atılan muzahref bilgi kırıntılarını ayıkladı ve murad-ı ilâhîyi doğru anlayabilmemiz için harikulâde bir sa’y ü gayret gösterdiler.
Tefsir hakkında bu umumî çerçevenin yanında Hamdi Yazır merhumun da bir kısım önemli mülâhazaları var: Ona göre, kapalı bir şeyi açmak ve ona vuzuh kazandırmak demek olan tefsir, Allah kelâmından O’nun muradına uygun mânâları çıkarmak ameliyesi demektir.
Kur’ân-ı Kerim, nazmının âlemşümul enginliği ve ebedlere kadar herkese bir şeyler anlatabilme derinliğiyle hususî ve müstesna bir kitap olması müsellem, farklı çağlara, farklı milletlere ve değişik ilmî seviyedeki insanlara hitap edebilme ve muhataplarınca rahat anlaşılma gibi özelliklerinin yanında hafî, müşkil, mücmel, müteşâbih türünden derin yanları da bulunan hikmetnüma bir beyan mecmuasıdır.
Bunların ilk üçündeki derinlik ve hafâ ehl-i ilim tarafından ancak bilittifak vuzuha kavuşturulabilir; dördüncüsündekinin ise, ilimde rüsuh bulmuş, muhkemâta bağlı, müteşabihâta açık muhakkikînin tefsir ve te’viline emanet edilmesi yeğlenmiştir.
Evet, Kur’ân-ı Kerim’den hemen herkes bazı şeyler anlasa da onu bütün derinlikleriyle kavrayıp ihata edebilmek, bu alanda gerekli donanımı olan tefsir ve te’vil erbabının işidir.
Onlardır ki, hafî ve müşkili anlamada hem dil kurallarını göz önünde bulundurur, hem usule riayette titizlik gösterir; ölesiye bir teemmül, tedebbür ve tefekkürle murad-ı ilâhîye ulaşmaya çalışır; mücmeli yorumlamada da bütün bunların yanında mutlaka Sahib-i Şeriat’ın konuyla alâkalı izah ve tafsiline müracaat ederek vahy-i metlüvvü vahy-i gayri metlüvle test eder; rivayeti dirayetle ve dirayeti de rivayetle derinleştirirler.
Zannediyorum, tefsir tarihi boyunca hakikî müfessirler de hep böyle hareket edegelmişlerdir.
Te’vile gelince; o, bir söz, bir tavır ve bir davranışı, bunların muhtemel bulunduğu mânâlardan birine hamletme veya çevirme anlamına gelmektedir.
Vâkıa bazıları te’vile, ifade ve davranışların aklın zahirine muhalif şekilde yorumlanması da demişlerdir ki, buna, görülüp duyulan bir şeyi akla ilk gelenden başka ve hemen anlaşılmayan ma’kulâtla yorumlama demek de mümkündür.
İmam Ebû Mansur Maturidî’nin, tefsire, sahabe-i kiramın Kur’ân yorumu, te’vile de tâbiûn ve daha sonrakilerin mütalâa ve mülâhazaları şeklinde bir yaklaşımı da söz konusudur ki üzerinde ayrıca durulmaya değer...
Aslında “e-v-l” maddesinden gelen te’vilin, herhangi bir lâfzın muhtemel bulunduğu mânâlardan birinin tercih edilip öne çıkarılma mânâsı itibarıyla da uzak-yakın lâfzın muhtemel bulunmadığı mânâyı/mânâları “tefsir” ve “te’vil” deyip ortaya koymak yanlıştır.
Ayrıca herhangi bir söz ve bir beyanın te’vili diye ortaya konan mânâya delâlet edecek bir işaret veya o mülâhazayı destekleyecek aklî-naklî bir karinenin bulunması da esastır.
Aksine bir karine, bir işaret ve mâkul bir emare olmadan lafzın delâlet ettiği şeyi görmezlikten gelerek “mecaz” ve “kinâye” deyip kelime ve cümlelere farklı mânâlar yüklemek bâtıldır ve bunun bir kıymet-i harbiyesi de yoktur.
Te’vilden hâsıl olan şeye bir mânâda meâl de denegelmiştir ki, buna eksiğiyle-gediğiyle elfâzın muhtemel bulunduğu mânâlardan bazılarının tercihen ortaya konması da diyebiliriz.
Meâl, bir tercüme olmadığı gibi tam bir tefsir de değildir.
Onda yer yer tefsir muhtevası içinde görmeye alışık olduğumuz konulara girildiği de olur ama o yine kendi çerçevesinde bir meâldir.
ELİNİZDEKİ MEAL HAKKINDA
İlk asırlardan günümüze, seviyeli-seviyesiz tercüme türünden bir kısım çevirilerin yanında bir hayli de meâl ve tefsir yazıldı..
şu anda da yazılıyor.. bundan sonra da yazılmaya devam edecektir.
Biz, Kur’ân ruhunun seslendirilmesi ve İlâhî maksatların anlaşılması adına gösterilen bütün samimî gayretleri alkışladık ve alkışlıyoruz.
Hele bu gayret ve çabalardan, zaman ve onun özel yorumları, içinde bulunduğumuz şartlar ve onların doğru okunması, makasıd-ı şeriat ve onların Kur’ân ve Sünnet-i sahîha ruhuna uygun kavranması, telâhuk-u efkârla zenginleşmiş düşünceler ve bu sayede her şeyin daha net, daha açık görülüp sezilmesi...
gibi hususlar da göz ardı edilmemişse/edilmiyorsa...
Bu cümleden olarak Ali Ünal beyin Kur’ân’a hizmetlerini takdirle yâd ediyor ve daha pek çok hayırlı işe imza atmasını diliyoruz.
Fakir, şahsen bu kardeşimizi de, hakikat aşkı ve ilim iştiyakıyla gerilmiş bazı simalar gibi içinde bulunduğumuz çağı iyi okuyanlardan ve günümüzün problemlerine çare arayanlardan biri olarak görüyorum.
Günümüzde bir hayli Kur’ân okuyan, okuduğu Kur’ân’da makasıd-ı sübhâniyeyi keşfe çalışan var.
Buna saff-ı evveldekilerin Kur’ân-ı Kerim’e bakışı gibi bakanlar da diyebiliriz.
Ali Ünal beyin onlardan biri olduğunda şüphe yok.
Her şeyden evvel o, Kur’ân’ın sesine yabancı olmayan biri..
İslâmî konularda bakışının düzgün olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Aynı zamanda onu, sık sık kendisiyle yüzleşmesi ve inandıklarını rahatlıkla dillendirmedeki cesaretiyle de bir entelektüel sayabiliriz.
Ayrıca dinî konularda doğruya ulaşma azmi, istişareye önem vermesi, hata etme endişesi ve hatalarından dönme rahatlığı da onun Hakk’a yakın durmasının göstergelerindendir.
Tanıyabildiğim kadarıyla onun, Kur’ân’ın te’vil ve tefsirinde ya da geniş bir meâlle Müslümanların istifadesine sunulmasında “Bu işin en mükemmelini ben yaptım” gibi bir
iddiası olmadı; aslında hiçbir kimsenin de böyle bir iddiası olmamalıdır.
Bu konuda onun da, ondan öncekilerin de ve daha sonrakilerin de gayretleri ve Kur’ân’a hizmetleri müktesebât, samimiyet ve Allah’ın teveccüh ve inayeti ölçüsünde olmuştur/olacaktır.
O da pek çok muasır te’vil ve tefsirci gibi her zamanki hınçlı mütecavizlerin yanında düşmanlıkla oturup kalkan münafıkların yönelttikleri tenkit edalı sorulara “tefsir usulü”
disiplinlerine sadık kalarak cevap verme cehdi içinde olmuş; isabetli cevaplar vermiş; yerinde çağdaş tefsir ve yorumlara müracaat ederek günümüzün diliyle bize bir şeyler anlatmış ve hep bütün samimiyetiyle Kur’ân’ın yanında durmaya çalışmıştır; iddiasız fakat kararlı, doğruyu bulmaya azimli ancak yaptıklarını da tashihe açık özel duruşundan hiç mi hiç taviz vermeden durmaya çalışmıştır.
Meâlinde eski-yeni, Sünnî-Şiî değişik kaynaklara müracaat edildiği açıkça görülüyor.
Ben bunu bir lüks olarak değil de herkese Allah’ın söyletmiş olabileceği güzel bir tahmin ve tespiti yakalama gayreti gibi görüyorum.
O, “İlim mü’minin yitiğidir, nerede görülürse görülsün alınmalıdır.” esprisinden hareketle muhkemâta tevfikan bulduğu her hakikati kitabına alıp herkesin istifadesine sunma peşindedir.
Kur’ân-ı Kerim’in tefsir, te’vil ve meâlinde, bu hususlarla alâkalı gerekli bilgilerin yanında, Allah’ın muradını yakalama veya ona ulaşma mevzuunda yine O’nun tevfikat-ı sübhâniyesi çok önemlidir.
O olmadan hiçbir şey doğru keşfedilemez, anlaşılamaz ve seslendirilemez.
Bana göre Ali Ünal beyin Kur’ân’ı doğru anlama ve anlatma cehdi tam..
Kur’ân’a ve İslâm’a yöneltilen eski-yeni itirazlara ve isnatlara karşı araştırma azmi ve gayreti yerinde..
Pozitivist bir kesimin her şeyi maddi tecrübe ve maddi müşahedeye ircâ gayretlerine karşı Allah Kelâmı’na olan güven ve itimadı tam mü’mince.
Ancak bütün bu olumlu tavır ve davranışlara gerçek anlam ve değer kazandıracak da yine tevfik, yine Hakk’ın özel inayeti
olacaktır; biz, yazılan, çizilen ve söylenilen her şeyin o inayete bağlı gerçekleşmiş olmasını dileriz.
Dünden bugüne Kur’ân-ı Kerim’in tefsir ve te’viliyle alâkalı bir hayli kitap ortaya konduğu gibi, ona ve muhtevasındaki bazı hususlara yöneltilen itirazlara da tekrar ber tekrar cevaplar verildi.
Bundan sonra da pek çok tefsir ve meâl yazılacak; yeni yeni itirazlara cevaplar verilecek ve bu hep böyle sürüp gidecektir: Evet, kim bilir Kur’ân ve muhtevası etrafında daha ne şüpheler üretilecek.! bilmem daha kaç kez zihinler bulandırılmak istenecek.!
o ezeli düşmanımız İblis, imanı itibarıyla henüz oturaklaşmamış nice kimseler üzerinde akla-hayale gelmedik ne oyunlar oynayacak.! şeytan, insî ve cinnî bugüne kadar adı duyulmadık ne senaryolarla insanları baştan çıkaracak..
ve insanımızı kendi değerleri adına kim bilir daha kaç kere tereddütlere düşürecek ve sarsıntılar yaşatacaktır! Bunlar bugüne kadar muttasıl olmuştur ve olacaktır da; ama Ali Ünal bey gibi yüzlerce gayret-i diniye sahibi de bunlara karşı duracak; değişmeyen o yüce hakikatler mecmuasını bir kere daha açacak, bir kere daha konuşturacak ve her şeyden daha aziz bildikleri bu Kelâm-ı Kadim’in te’vil ve tefsirine koşacaklardır..
evet, şeytan ve avenesinin o en güçlü ifsat sistemlerine karşılık “Hizbu’l-Kur’ân”ın müdafaası da hep devam edip duracaktır.
İşte bu meâli de, bugüne kadar yapılanlar çizgisinde böyle bir cehd ü gayretin ürünü görebilirsiniz.
Onda yer yer bir meâl çerçevesini aşan konulara girilerek bir kısım münkirlerin yanında bazı oryantalistlerin ve bunların tesirinde kalan bazı cahil mukallitlerin ortaya
attıkları şüphe ve tereddütlere mâkul cevaplar verilir, vicdanlarda itminan hâsıl edecek doneler ortaya konur ve sık sık Kur’ân’ın yenilmez gücüne göndermelerde bulunulur.
Meâlde Kur’ân’ın temel unsurlarına mütemâdi telmihlerle dikkat çekilir: Tevhid, nübüvvet, haşir ve ibadet, Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşımına bağlılık içinde münasebet
geldikçe ele alınır ve farklı derinlikleriyle ortaya konmaya çalışılır.
İmanın özü, esası ve inkişaf yolları sık sık hatırlatıldığı gibi, ibadetin ruh ve manâsına taalluk eden konular üzerinde de ısrarla durulduğu görülür.
Meâl; iman, küfür, nifak ve bunların eski-yeni temsilcileriyle alâkalı pek çoğu itibarıyla “yeni” diyebileceğimiz bir hayli bilgi sunar okuyucusuna.
Onda bir tefsir çerçevesinde ele alınır Bakara konusu: İsrailoğulları’nın tarihî sergüzeştisi; harp ve sulh mevzuları; Âl-i İmran ve Hazreti Mesih hakikati..kadın hakları, haram-helâl hususları.
Belli ölçüde de olsa hikmet edâlı bir üslûpla seslendirilir bu meâlde Cennet, Cehennem, A’râf ve çarpık düşüncelere verilen cevaplar.
Kıssalardaki hikmet arayışında da ciddî bir cehd ve gayretin izleri müşahede edilir.
İsrâ, Miraç, Ashab-ı Kehf, Hazreti Musa-Hızır arkadaşlığı ve Zülkarneyn’le alâkalı konular bir meâlde görmeye alışmadığımız, tefsir edâlı bir üslûpla ortaya konur..
ve âdeta bir mücellet içinde tefsir ve te’vil kitaplarının muhtevası ifade edilmeye çalışılır gibi bir gayret hissedilir eserin her tarafında.
Meâl baştan sona bu mülâhazalara bağlı götürülse de bu hususların bütününü burada misallerle göstermek mümkün değildir.
Ancak biz her şeye rağmen, son sûrelerde, bilhassa üzerinde durulan bir kısım konulardan bazı örnekler vermekte fayda mülâhaza ediyoruz:
Mülk sûresinin 4.âyetinin yorumunda, Bediüzzaman üslûbuyla, şu hususlar hatırlatılır: “Semaları temaşa ve üzerlerinde tefekküre çağıran bu âyet bize hilkatin çok geniş alanlı
cereyanına rağmen her şeyin gayet mükemmel ve güzel bir sanat eseri olarak ortaya konduğunu, olabildiğine kolay ve külfetsiz yaratılmasına karşılık fevkalâde nizam ve intizam içinde var edildiğini; “birdenbire” diyeceğimiz bir süratle halk edilmelerine mukabil olabildiğine ölçülü yaratıldıklarını ve bütün bunların yanında ferdiyet ve şahsiyetlerinin korunduğunu ifade eder.” denilerek gönüllerimize tercüme üstü çok şeyler fısıldanır.
Keza, Dehr sûresinin 1.âyetinin mealine bağlı derkenar şu hususların kaydedildiğini görürüz: “İnsan, varlık ağacının çekirdeği olduğu gibi aynı zamanda onun meyvesidir.
Yani varlık ağacı bir mânâda bu çekirdekten çıkmıştır.
Bir ağaç, mânâ, muhteva, öz açısından çekirdekte kodlandığı gibi kâinat da insan hakikatinde kodlanmıştır denebilir.
Bu itibarladır ki, insan bir fihrist ölçüsünde kâinatlarda bulunan her şeyi muhtevi olan bir varlık kabul edilegelmiştir.”
Meâlde zaman zaman modern yorumlara da yer verilir ve bize tefsir vüs’atinde geniş bilgiler sunulur.
Meselâ, Mülk sûresinin 5.âyetinin meâline bağlı 1993 yılında Milletlerarası Meteor Teşkilatı’nın verdiği bilgileri değerlendirme sadedinde şunlar söylenir: Teşkilatın da
ifade ettiği gibi, meteor sağanakları hâlâ sırrını koruyan birer hâdisedir ve önceden tahmin edilmeleri de çok zordur.
Evet, bu husustaki âyetler önemli birer referans kaynağı olmalarına rağmen henüz tam değerlendirildiklerini söylemek mümkün değildir.
Meâlde, müteşâbih âyetler de, hakikati Allah’a havale edilmenin yanında Sünnî telâkkiye göre yoruma tâbi tutulurlar.
Meselâ, ءِۤאĩَ ùĤا َّ ĹĘِ īْ Ĩَ ħْ ÝُĭْĨِأَء) َMülk/16) âyeti şöyle mânâlandırılır: “Her şeyin üzerinden her nesneyi gören ve kontrol eden Zat’ın sizi yerin dibine
geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?” denilir ve daha başka bir kısım hususlara da vurguda bulunulur.
Çok defa kelime ve cümlelerin ifade ettikleri mânâların ötesinde siyak-sibak ve bütün hey’etten anlaşılan umumî mefhum meâl olarak sunulur ve tercümelerde rastlanmadık bir farklılık ortaya konur.
Gerçi böyle bir üslûpta çok parantezler açılır-kapanır, ama tefsirlerde olduğu gibi mazmunun ve mantukun daha bariz şekilde ortaya çıkması açısından yararlı da olabilir.
Meselâ, نijَ ĭُáْÝَùْ ĺَ źَ و) َKalem/18) âyetine, “Hiçbir istisnada bulunmadılar; (ne inşaallah diyerek Allah’ın Meşîeti’ni hesaba kattılar ne de muhtaçların payını düşündüler.)” şeklindeki meâl türünden pek çok örnek göstermek mümkündür...
ųِِّٰ ïَäא ِ ùَ ĩَ Ĥا ْن َّأَو) َCin/18) âyetinin meâlinde “Her nerede ibadet edilirse edilsin ibadet Allah içindir.
(Kişinin onlarla ibadeti gerçekleştirdiği uzuvlar da Allah’ın yaratmasıyla Allah’a aittir)” demek tercih edilir.
ŻĻ ً Üِóْ Üَ ن َاٰóْĝُĤا ْģِ Üِّر َو) َMüzzemmil/4) beyan-ı sübhânîsi, “Sükûnet içinde, harf ve kelimelerin hakkını vererek, zihin ve kalbini onun üzerinde tam teksif edip öyle Kur’ân oku!” şeklinde meâllendirilir.
Bunların misallerini çoğaltmak mümkündür ama, biz bu hususta da bu kadarıyla iktifa etmek istiyoruz.
Müellifimiz, bazen geçmiş büyük müfessirlerin tefsirlerinden aynıyla iktibasta bulunur ve onların yorumlarını kendi tefsir ve te’villerine tercih eder ki, meâlde bu hususla çok sıkça karşılaşırız.
Meselâ, Hâkka suresi 17.âyetinin meâlini arz ederken Allâme Hamdi Yazır’ın İbn-i Arabî ve emsalinden naklettiği, Rabb’in Arş’ını taşıyan sekiz melekle alâkalı oldukça ciddî bilgiler sunar.
Yanlış yorumlara çekilebilecek yerlerde ciddî ciddî durur ve anlayış sapmalarına meydan vermemeye çalışır.
Meselâ, “Allah sizi bir bitki gibi yerden bitirdi” (Nuh/17) meâlindeki âyete hâşiye düşerek şunları söyler: “Evrime mesnet arayanlar bu âyeti hevâlarına göre yorumlamak istemektedirler; oysa ki, bu beyan-ı sübhânîde insanlığın menşeinin su, toprak, hava… gibi unsurların bileşiminden, o Kadîr-i Mutlak’ın var etmesiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.
Bundan ne evrim çıkarmak ne de evolüsyona mesnet bulmak mümkündür.”
Bu eserde, esbâb-ı nüzûl üzerinde de ısrarla durulduğu görülür ama meâller sebeplerin darlığına emanet edilmez; usûl-ü tefsir kurallarına uygun olarak konulara daha farklı bir perspektifle bakılır.
Meselâ, Abese sûre-i celîlesinde bilinen sebeb-i nüzûlun dışında daha başka mülâhazaların da var olabileceğine dikkat çekilir ve farklı mütalâalarda bulunulur.
Ben, bu istikamette ortaya konmuş tefsir ve te’villerden insanımızın istifade ettiği gibi bu meâlden de yararlanacağına inanıyorum.
Ortaya konmuş bir gayret var; bunun ilâhi inayete vesile olmasını diler ve deyip ettiğimiz şeylerden ötürü Cenâb-ı Hakk’ın afv u mağfiretine sığınırım.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM'İN AÇIKLAMALI MEALİ Ali Ünal

36. YÂ-SÎN SÛRESİ 83 âyetten oluşan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında inmiştir. İsmini ilk âyetinden alır. Bazılarına göre, Yâ-Sîn’in manâsı “Ey insan!” demektir. Başlıca üzerinde durduğu konular Tevhid, Âhiret ve Nübüvvet’tir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûrenin Kur’ân’ın kalbi olduğunu buyurmuşlardır. O, ölü kalblere hayat verir; ölmek üzere olan insanın başında okunması da tavsiye edilmiştir. Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla. 956 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 22, Sûre: 36
1. Yâ-Sîn.
2. Baştan sona hikmet yüklü Kur’ân’a andolsun ki,
3. Sen elbette (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) gönderilmiş (peygamber)lerdensin;
4. Dosdoğru bir yol üzerinde.
5. O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmeti bol) olan Zât’ın kısım kısım indirdiği Kitap’tır.
6. (Yakın) ataları uyarılmamış, dolayısıyla bütün bütün gaflet içinde kalmış bir topluluğu uyarman için.
7. İnsanların çoğu hakkında Allah’ın (“Cehennem’i cinlerle ve insanlarla dolduracağım”) sözünün doğruluğu ve haklılığı ortadadır.1 Bu çoğunluk, iman etmiyor ve etmeyecek.
8. Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik; çenelerine dayanan o halkalar sebebiyle başları yukarı doğru çivilenmiş gibidir.2
9. Ayrıca, önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık; dolayısıyla hiçbir şey görememektedirler.3
10. Böylelerini uyarsan da uyarmasan da onlar için farketmez; onlar, iman etmeyeceklerdir.4
11. Sen, (etkili ve yararlı bir biçimde) ancak öyle insanı uyarabilirsin ki, (ön yargısızdır ve dolayısıyla irşada açıktır,) Zikr’i (Kur’ân) tasdikle ona tâbi olur ve görmediği halde Rahmân karşısında saygıyla ürperir. İşte böyle olanı (sürpriz karşılıklarla dolu bir) bağışlanma ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir mükâfatla müjdele.
12. Ölüleri diriltecek olan Biziz ve insanların ölünceye kadar işleyip Âhiret hayatları için gönderdikleri (sevap ve günahları) da, (öldükten sonra) arkalarında kalan (ama Kıyamet’e kadar hesaplarına işlenmeye devam edecek) iyilik ve kötülüklerini de yazıyoruz. Biz, esasen her şeyi Apaçık bir Öncü Kitap’ta tek tek kaydetmiş bulunuyoruz.5
13. Onlara o memleket halkının halini bir misal olarak anlat: O halka da (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) elçiler gelmişti.6
14. Önce onlara iki elçi gönderdik, fakat onlar ikisini de yalanlayınca, kendilerini bir üçüncüsüyle takviye ettik. “Biz,” dediler, “size gönderilmiş elçileriz.”
15. “Siz de,” diye (tepki verdi o topluluk), “tıpkı bizim gibi birer beşersiniz (yiyip-içen ölümlü birer insansınız). Sonra Rahmân, herhangi bir şey indirmiş de değildir. Siz, başka değil, sadece yalan söylüyorsunuz.”
16. Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki,” diye (karşılık verdiler), “biz, hiç kuşkusuz size gönderilmiş elçileriz.
17. “Bize düşen de ancak Allah’ın Mesajı’nı tam olarak ve apaçık, anlaşılır bir şekilde size ulaştırmaktır.”
18. Diğerleri tehdit etti: “Biz, sizde bir uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden başımıza gelecekler var. Eğer (bu tebliğ işinize) bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve bizim elimizden size acı mı acı bir azap dokunur.”
19. Elçiler, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak sizden gelir. Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz? Siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfeden bir topluluksunuz.”
20. Derken, şehrin en uzak öte noktasından bir adam koşarak geldi7 ve “Ey halkım,” dedi, “gelin bu elçilere tâbi olun!
21. “Tâbi olun, yaptıkları karşısında sizden hiçbir ücret talep etmeyen ve bizzat kendileri doğru yolda yürümeyi tabiatları haline getirmiş bu insanlara.
22. “Beni bana has keyfiyette ve yapıda yoktan var eden ve sizin de bir gün huzuruna çıkacağınız Zât’a ben niye ibadet etmeyeyim ki?!
23. “O’ndan başka ilâhlar mı edinecekmişim ben? Eğer Rahmân hakkımda bir zarar dileyecek olsa, o sözde ilâhların şefaati (aracılığı) bana hiç fayda vermeyeceği gibi, onlar beni hiçbir şekilde o zarardan kurtaramazlar da.
24. “Kaldı ki, (eğer başka ilâhlar edinecek olsam), o takdirde apaçık bir sapıklığın içine yuvarlanmış olurum.
25. “Dolayısıyla ben, (sizi de yaratan ve hayatta tutan) Rabbinize iman ettim, öyleyse sözlerimi iyi belleyin!”
26. Nihayet ona, “Buyur Cennet’e!” denildi.8 O ise, “Keşke,” dedi, “keşke halkım bilseydi;
27. “Bilseydi Rabbimin beni bağışladığını ve beni hususî ikramına mazhar kullarından kıldığını.”
28. O’nun (şehadetinin) ardından halkının üzerine (onları helâk etmek için) gökten bir ordu göndermedik, zaten böyle yapmak yolumuz da değildir.
29. Ancak tek bir patlama oldu, tek bir çığlık koptu. Derhal cansız yere düşüp, silinip gittiler.9
30. Vah o kullara! Ne zaman kendilerine bir rasûl gelse, onunla mutlaka alay ederlerdi.
31. Görmezler miydi ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik ve onlar (berikilerin yanına, dünya hayatına) bir daha geri dönmüyorlar.
32. Bilâkis hiç kimse hariç kalmamak üzere hepsi, (hesapları görülmek üzere) huzurumuzda toplanacaklar.10
33. (Allah’ın mutlak birliği, Rubûbiyeti ve ölüleri diriltmesi adına) onlar için bir delil de şudur ki, ölmüş olan yeryüzünü diriltiyor ve oradan ekinler çıkarıyoruz; onlar da o ekinlerden yiyecek elde etmektedirler.
34. Yine o yerde hurmalıklar ve üzüm bağları var ediyor ve su kaynakları fışkırtıyoruz;
35. Bütün bu var ettiğimiz ürünlerin meyvelerinden yiyeceklerini temin etsinler diye; –bunları onlar kendi elleriyle yapmadılar. Böyleyken halâ şükretmeyecekler mi?
36. (Her türlü eksiklikten, kusurdan, dolayısıyla eşi, benzeri, ortağı olmaktan) münezzehtir o Allah ki, yerin bitirdiği her şeyi, bizzat kendilerini ve karakter özelliklerini, ayrıca bilmedikleri daha nice şeyleri çift yaratmıştır.11
37. Onlar için bir diğer delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden karanlığa gömülüverirler.
38. Güneş de, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir.12 Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdiridir.
39. Ay için de menziller (safhalar, duraklar) takdir ettik; o, (bu menzillerden geçe geçe) eski kuru, kavisli hurma salkımı çöpünü andırır haline döner.
40. Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz konusudur. (Onlar gibi, gezegenlerin) her biri, kendine has bir yörüngede akar durur.
41. İnsanlar için bir başka delil, onların nesillerini (yükleriyle birlikte) dolu gemilerde (batmadan) taşımamızdır.
42. Gemiler gibi, üzerlerine binip seyahat ettikleri daha nice binekler yarattık onlar için.13
43. Eğer dilesek hepsini boğarız da, ne feryatlarına koşan bir kimse bulunur, ne de bir yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.
44. Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve irademizin belli bir süreye kadar hayatta kalmalarışeklinde tecelli etmiş olmasıyla (kurtulabilirler).14
45. Onlara, “Sizi önünüzden ve arkanızdan kuşatan (günahlar ve onların hem dünya hem Âhiret açısından gelecek hayatınızda yol açacağı sonuçlar) karşısında takva ile Allah’ın koruması altına girin ki, (dünyada faziletli bir hayat sürme, Âhiret’te ebedî saadete ulaşma adına) merhamete lâyık olasınız.” dendiğinde, (bundan hiç hoşlanmaz ve yüzlerini dönerler).
46. Ve ne zaman kendilerine Rabbilerinin âyetlerinden bir âyet gelse, hoşnutsuzluk içinde ondan da yüz çevirirler.
47. Onlara, “Allah size her ne rızık lütfetmişse onun bir miktarını (geçimlik olarak Allah rızası için muhtaçlara) verin!” çağrısı yapıldığında, küfürde inat edenler, mü’- minlere “Dilediği takdirde Allah’ın rızıklandırıp doyuracağı kişileri şimdi biz mi doyuracağız? Siz başka değil, açık bir sapkınlık içindesiniz doğrusu!” derler.
48. Bir de (alaylı alaylı), “Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz, bizi kendisiyle tehdit edip durduğunuz bu Kıyamet ne zaman?” diye soruyorlar.
49. Onların beklediği, (dünyevî meseleler ve şahsî menfaatleri üzerinde) çekişip dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayıverecek tek bir çığlıktan, bir patlamadan başka bir şey değil.15
50. O zaman bir vasiyette bile bulunmaya imkânları olmayacağı gibi, (çığlığa dışarıda yakalananlar da) ailelerine dönemeyeceklerdir.
51. Sûr’a üfürülür ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin huzuruna doğru akın akın koşmaktadırlar.
52. “Eyvah bize!” derler, “bizi uyuduğumuz bu yerden kim kaldırdı?16 Meğer bu, Rahmân’ın mutlaka olacak dediği hadiseymiş; meğer rasûller doğruyu söylermiş!”
53. Her şey bir çığlıktan ibarettir. Hepsi, (o büyük duruşma için) huzurumuzda toplanmışlardır.
54. O gün kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz ve (dünyada iken) ne yapmışlarsa, onun karşılığını görürler.
55. Cennet ehli, o gün tatlı meşguliyetler içinde Cennet’in nimetlerinden yiyip içerler.
56. Kendileri ve eşleri, gölgelerde koltuklara yaslanırlar.
57. Orada (dünyada yaptıklarının karşılığı olarak) bütün nimetler hazırdır onlar için ve daha ne isterlerse bulunur.17
58. (Mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol bir Rab’den (asla tevbih, takbih değil, sadece) “selâm” sesi alırlar.
59. Ve siz, hayatları günah hasadıyla geçmiş ey suçlular! Bugün şöyle bir kenara çekilin bakalım!
60. Ben sizlerle şu sözleşmede bulunmamış mıydım? “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan’a tapmayın.18 O, sizin için apaçık bir düşmandır;
61. “Fakat sadece Bana ibadet edin; doğru olan yol budur.”
62. Ne var ki o, içinizden nice nesilleri saptırdı. Düşünüp akletmeli (ve ona göre davranmalı) değil miydiniz?
63. İşte, kendisiyle sürekli ikaz ve tehdit edildiğiniz Cehennem!19
64. Küfür içinde yaşayıp küfür içinde öldüğünüz için, yanıp kavrulmak üzere girin bugün oraya!
65. O gün onların ağızlarına mühür vururuz da, Bize elleri konuşur ve işleyip hesaplarına geçirdikleri günahlara ayakları şahitlik eder.20
66. Eğer dileseydik, gözlerini dümdüz silme kör ederdik de, yollarını bulabilmek için yalpalayıp dururlardı. O takdirde nasıl görebilirlerdi ki?21
67. Eğer dileseydik, onların mahiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini bulundukları yerde çivileyiverirdik de, ne bir adım ileri gidebilir (ve herhangi bir arzularını gerçekleştirebilir), ne de önceki hallerine (ve ayrıldıkları evlerine geri) dönebilirlerdi.
68. Kime uzun bir ömür verirsek, onun tabiatında da (kuvvetten sonra zaaf, bilgiden sonra cahillik, öğrendikten sonra unutkanlık ve bunama gibi) tersyüz olmalar meydana getirebiliriz. Halâ düşünüp akletmiyecekler mi?
69. Biz Rasûl’e şiir öğretmedik; kaldı ki bu, O’na yaraşmaz da.22 Bir ders, irşad ve öğüt kitabıdır; maksatları belli, gerçeği açıklayan ve okunan bir Kitap (bir Kur’ân)dır O’na indirdiğimiz:
70. Mânen canlı, (düşünüp akledebilen, gerçeği hem duyup hem görebilen) her kim varsa onu uyarsın, kâfirler hakkında ise deliller tamamlansın, İlâhî hüküm kesinleşsin diye.
71. Şunu da görmezler mi ki, bizzat Ellerimizle yaptıklarımıza dahil olarak onlar için ehli büyükbaş, küçükbaş hayvanlar yarattık da, o hayvanlara mâlik bulunmakta (ve onları diledikleri gibi kullanabilmektedirler)?
72. O hayvanları emirlerine âmâde kıldık; böylece bazılarından binek vasıtası olarak yararlanmakta ve onlardan yiyecek de temin etmektedirler.
73. Onlarda daha nice menfaatleri vardır ve bu arada onlardan (süt gibi) içecek de elde etmektedirler. Halâ şükretmeyecekler mi?
74. Ama onlar, yardım beklentisi içinde Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
75. Oysa (ilâh edindikleri) o şeyler, onlara hiçbir şekilde yardım edemez; kaldı ki, (o müşriklerin bizzat) kendileri, sözde ilâhlarının etrafında onların hizmetini gören hazır bir ordu olup,23 Kıyamet Günü hep birlikte azap için getirileceklerdir.
76. O halde (ey Rasûlüm), onların sözleri seni üzmesin. Biz, içlerinde neleri gizliyorlar, neleri dışa vuruyorlar hepsini biliyoruz.
77. İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki, Biz onu (erkekten ve kadından gelip birleşen) birkaç damla sıvıdan yarattık; ama böyleyken o, Bize karşı yaman bir hasım kesiliverir.
78. Kendi yaratılışını unutur da, Bizim için temsil getirmeye kalkar: “Çürümüş gitmiş kemiklere kim hayat verecekmiş ki?” der.
79. De ki: “Onları baştan kim meydana getirmişse, onlara yine O hayat verecektir. O, her türlü yaratmayı ve yarattığı her şeyi bütünüyle bilir.”24
80. O ki, yeşil ağaçtan sizin için ateş var etmektedir ve siz de, o ateşi tutuşturup durmaktasınız.25
81. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini (çürümüş kemiklerinden insanları yeniden) yaratamaz mı? Elbette yaratabilir, çünkü O, mükemmel Yaratan’dır, her şeyi hakkıyla Bilen’dir.26
82. O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.
83. (Her türlü eksiklikten, herhangi bir şeyi yapamamaktan) mutlak münezzehtir O Allah ki, her şeyin mutlak hakimiyeti O’nun Elindedir ve hepiniz O’na döndürülmektesiniz.
 

36.
YÂ-SÎN SÛRESİ 83 âyetten oluşan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında inmiştir.
İsmini ilk âyetinden alır. Bazılarına göre, Yâ-Sîn’in manâsı “Ey insan!” demektir.
Başlıca üzerinde durduğu konular Tevhid, Âhiret ve Nübüvvet’tir.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûrenin Kur’ân’ın kalbi olduğunu buyurmuşlardır.
O, ölü kalblere hayat verir; ölmek üzere olan insanın başında okunması da tavsiye edilmiştir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM'İN AÇIKLAMALI MEALİ Ali Ünal
1.
Yâ-Sîn.
2.
Baştan sona hikmet yüklü Kur’ân’a andolsun ki,
3.
Sen elbette (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) gönderilmiş (peygamber)lerdensin;
4.
Dosdoğru bir yol üzerinde.
5.
O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmeti bol) olan Zât’ın kısım kısım indirdiği Kitap’tır.
6.
(Yakın) ataları uyarılmamış, dolayısıyla bütün bütün gaflet içinde kalmış bir topluluğu uyarman için.
7.
İnsanların çoğu hakkında Allah’ın (“Cehennem’i cinlerle ve insanlarla dolduracağım”) sözünün doğruluğu ve haklılığı ortadadır.1 Bu çoğunluk, iman etmiyor ve etmeyecek.
8.
Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik; çenelerine dayanan o halkalar sebebiyle başları yukarı doğru çivilenmiş gibidir.2
9.
Ayrıca, önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık; dolayısıyla hiçbir şey görememektedirler.3
10.
Böylelerini uyarsan da uyarmasan da onlar için farketmez; onlar, iman etmeyeceklerdir.4
11.
Sen, (etkili ve yararlı bir biçimde) ancak öyle insanı uyarabilirsin ki, (ön yargısızdır ve dolayısıyla irşada açıktır,) Zikr’i (Kur’ân) tasdikle ona tâbi olur ve görmediği halde Rahmân karşısında saygıyla ürperir.
İşte böyle olanı (sürpriz karşılıklarla dolu bir) bağışlanma ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir mükâfatla müjdele.
12.
Ölüleri diriltecek olan Biziz ve insanların ölünceye kadar işleyip Âhiret hayatları için gönderdikleri (sevap ve günahları) da, (öldükten sonra) arkalarında kalan (ama Kıyamet’e kadar hesaplarına işlenmeye devam edecek) iyilik ve kötülüklerini de yazıyoruz.
Biz, esasen her şeyi Apaçık bir Öncü Kitap’ta tek tek kaydetmiş bulunuyoruz.5

36.
YÂ-SÎN SÛRESİ 83 âyetten oluşan bu sûre, İslâmî tebliğin Mekke döneminin ortalarında inmiştir. İsmini ilk âyetinden alır. Bazılarına göre, Yâ-Sîn’in manâsı “Ey insan!” demektir.
Başlıca üzerinde durduğu konular Tevhid, Âhiret ve Nübüvvet’tir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûrenin Kur’ân’ın kalbi olduğunu buyurmuşlardır.
O, ölü kalblere hayat verir; ölmek üzere olan insanın başında okunması da tavsiye edilmiştir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
956 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 22, Sûre: 36

1.
Açıklama için bkn: Secde Sûresi/32: 13, not 8.
2.
Bu ifade, küfürde diretenlerin inat, ön yargı ve şartlanmışlıklarını, bunlardan da öte kibirlerini simgelemektedir.
Ayrıca onların, kendi varlıkları, iç dünyaları ve fizikî yapıları üzerinde de hiç düşünmediklerine, dolayısıyla Allah’ın âyetlerini göremediklerine imada bulunmaktadır.
3.
Âyet, yine şartlanmış inatçı kâfirlerin durumlarını anlatmaktadır.
Onlar, çok mağrur olduklarından, başlarını eğip kendi yapıları ve varlıkları üzerinde düşünmedikleri gibi, etraflarını saran “tabiat” üzerinde de hiç düşünmezler.
Sanki kat kat karanlıklar içinde kalmış gibidirler.
Dolayısıyla, Allah’ın etraflarını dolduran ve O’nun varlığının, birliğinin âyetleri olan eserlerine karşı kördürler.
Bu körlükleri de kibirlerinden ve bir de kalblerinin ölü olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu bakımdan, inanma kabiliyetini de yitirmişlerdir.
Kâinat üzerinde incelemelerde bulunsa ve pek çok bilimde uzman bile olsalar, malûmatları kâinatın üzerine oturduğu gerçeğe karşı körlüklerini ve cehaletlerini arttırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır.
4.
İnsanlar iman etsin etmesin, rasûller tebliğ görevine devam edeceklerdir.
Çünkü bu görevin gaye ve hikmetlerinden biri de, insanlar dünyada âhiretleri adına imtihan edildikleri için haklarındaki hükmün ve delilin tamamlanması, dolayısıyla Allah karşısında itiraz kapısını kapamak, ayrıca dünyada da helâk olanın delil üzere helâk olup, yaşayanın delil üzere yaşamasıdır (Enfal Sûresi/8: 42).
Cenab-ı Allah’ın bazı insanların inanmayacağını önceden bildirmesi, Rasûlü’nü teselli için olduğu gibi, O’na gayretlerini daha çok ortada mütehayyir olan insanlar üzerinde yoğunlaştırması gerektiğini hatırlatmak içindir de.
5.
Âyette geçen Apaçık Öncü Kitap (İmam-ı Mübîn)’in manâsı ve her şeyin, bu arada insanların davranışlarının onda kaydedilmiş olmasıyla, hayatlarında iken ayrıca yazılmış olması arasındaki fark için bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10.
439 CÜZ: 22, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 957
13.
Onlara o memleket halkının halini bir misal olarak anlat: O halka da (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) elçiler gelmişti.6
14.
Önce onlara iki elçi gönderdik, fakat onlar ikisini de yalanlayınca, kendilerini bir üçüncüsüyle takviye ettik.
“Biz,” dediler, “size gönderilmiş elçileriz.”
15.
“Siz de,” diye (tepki verdi o topluluk), “tıpkı bizim gibi birer beşersiniz (yiyip-içen ölümlü birer insansınız).
Sonra Rahmân, herhangi bir şey indirmiş de değildir.
Siz, başka değil, sadece yalan söylüyorsunuz.”
16.
Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki,”
diye (karşılık verdiler), “biz, hiç kuşkusuz size gönderilmiş elçileriz.
17.
“Bize düşen de ancak Allah’ın Mesajı’nı tam olarak ve apaçık, anlaşılır bir şekilde size ulaştırmaktır.”
18.
Diğerleri tehdit etti: “Biz, sizde bir uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden başımıza gelecekler var.
Eğer (bu tebliğ işinize) bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve bizim elimizden size acı mı acı bir azap dokunur.”
19.
Elçiler, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak sizden gelir.
Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz? Siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfeden bir topluluksunuz.”
20.
Derken, şehrin en uzak öte noktasından bir adam koşarak geldi7 ve “Ey halkım,” dedi, “gelin bu elçilere tâbi olun! 21.
“Tâbi olun, yaptıkları karşısında sizden hiçbir ücret talep etmeyen ve bizzat kendileri doğru yolda yürümeyi tabiatları haline getirmiş bu insanlara.
22.
“Beni bana has keyfiyette ve yapıda yoktan var eden ve sizin de bir gün huzuruna çıkacağınız Zât’a ben niye ibadet etmeyeyim ki?! 23.
“O’ndan başka ilâhlar mı edinecekmişim ben? Eğer Rahmân hakkımda bir zarar dileyecek olsa, o sözde ilâhların şefaati (aracılığı) bana hiç fayda vermeyeceği gibi, onlar beni hiçbir şekilde o zarardan kurtaramazlar da.
24.
“Kaldı ki, (eğer başka ilâhlar edinecek olsam), o takdirde apaçık bir sapıklığın içine yuvarlanmış olurum.
25.
“Dolayısıyla ben, (sizi de yaratan ve hayatta tutan) Rabbinize iman ettim, öyleyse sözlerimi iyi belleyin!”
26.
Nihayet ona, “Buyur Cennet’e!”
denildi.8 O ise, “Keşke,” dedi, “keşke halkım bilseydi;
27.
“Bilseydi Rabbimin beni bağışladığını ve beni hususî ikramına mazhar kullarından kıldığını.”
440 958
YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 22, Sûre: 36
6.
Bu memleketin neresi olduğu hakkında farklı mütalâalar serdedilmişse de, Kur’ân’da ve sahih Sünnet’te bu konuda kesin bir bilgi bulmak mümkün değildir.
Dolayısıyla önemli olan, bu misalle Kur’ân’ın vermek istediği derstir.
Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî, bu memleketin Antakya ve gönderilen kişilerin Hz. İsa’nın havarileri olduğu görüşünü kesin bir dille reddeder.
29’uncu âyet, o memleketin neticede helâk edildiğini bildirmektedir.
Antakya’nın Hz.
İsa’dan sonra böyle bir yıkım yaşadığı tarihen sabit değildir.
Bazı müfessirler bu helâke mecazî manâ vermek istemişse de, kullanılan dil ve kelimeler, helâk edilen kavimlerin helâkini anlatan dil ve kelimelerle aynıdır.
7.
Şehrin en uzak noktası ifadesi, Hz. Musa’ya, sarayda kendisini öldürmek için görüşmeler yapıldığını bildirmek için gelen kişinin geldiği yerle ilgili olarak da kullanılmaktadır (Kasas Sûresi/28: 20).
Bu âyetin işaret ettiği üzere, o zat saraya aitti.
Dolayısıyla, burada sözü edilen elçilere yardım için gelen kişinin de, yine saraya, en azından idareci kesime mensup, elçilere inanmış ve o ana kadar imanını gizli tutan bir zat olması ihtimali büyüktür.
Bazı rivayetlerde bu zâtın isminin Habibü’n-Neccâr olduğu belirtilmektedir.
8.
Müfessirler, buradaki Cennet’ten kasdın Âhiret’te mü’minlerin gireceği Cennet olduğu ve dolayısıyla Allah’ın elçilerine hayatı pahasına tam destek veren o zâtın Âhiret’te Cennet’e gireceğini ifade etmektedirler.
Şu kadar ki, buradaki Cennet’ten kasıt, kabir âlemindeki cennet veya Cennet benzeri hâl de olabilir.
Çünkü Ahiret’te herkes, birbirinin halini bilecektir.
Burada, 26’ncı ve 27’nci ayetlerde ise, şehid edilen kişinin, halini bilmesini arzu ettiği kişilerin henüz ölmedikleri anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla âyet, kabirde mükâfata ve kabir azabına bir delildir.
CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 959
28.
O’nun (şehadetinin) ardından halkının üzerine (onları helâk etmek için) gökten bir ordu göndermedik, zaten böyle yapmak yolumuz da değildir.
29.
Ancak tek bir patlama oldu, tek bir çığlık koptu.
Derhal cansız yere düşüp, silinip gittiler.9
30.
Vah o kullara! Ne zaman kendilerine bir rasûl gelse, onunla mutlaka alay ederlerdi.
31.
Görmezler miydi ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik ve onlar (berikilerin yanına, dünya hayatına) bir daha geri dönmüyorlar.
32.
Bilâkis hiç kimse hariç kalmamak üzere hepsi, (hesapları görülmek üzere) huzurumuzda toplanacaklar.10
33.
(Allah’ın mutlak birliği, Rubûbiyeti ve ölüleri diriltmesi adına) onlar için bir delil de şudur ki, ölmüş olan yeryüzünü diriltiyor ve oradan ekinler çıkarıyoruz; onlar da o ekinlerden yiyecek elde etmektedirler.
34.
Yine o yerde hurmalıklar ve üzüm bağları var ediyor ve su kaynakları fışkırtıyoruz;
35.
Bütün bu var ettiğimiz ürünlerin meyvelerinden yiyeceklerini temin etsinler diye; –bunları onlar kendi elleriyle yapmadılar.
Böyleyken halâ şükretmeyecekler mi?
36.
(Her türlü eksiklikten, kusurdan, dolayısıyla eşi, benzeri, ortağı olmaktan) münezzehtir o Allah ki, yerin bitirdiği her şeyi, bizzat kendilerini ve karakter özelliklerini, ayrıca bilmedikleri daha nice şeyleri çift yaratmıştır.11
37.
Onlar için bir diğer delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden karanlığa gömülüverirler.
38.
Güneş de, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir.12 Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdiridir.
39.
Ay için de menziller (safhalar, duraklar) takdir ettik; o, (bu menzillerden geçe geçe) eski kuru, kavisli hurma salkımı çöpünü andırır haline döner.
40.
Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz konusudur.
(Onlar gibi, gezegenlerin) her biri, kendine has bir yörüngede akar durur.
441 960 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
9.
Bazı âyetlerde (Âl-i İmran Sûresi/3: 124–125, Enfâl Sûresi/8: 9, Ahzâb Sûresi/33: 9) Cenab-ı Allah’ın gökten görünmeyen ordular, melek orduları gönderdiği ifade buyrulmaktadır.
Fakat bu ordular, Müslümanların inkârcı zalimlerle olan savaşlarında onları teşvik, takviye, savaşlarını alkışlama için gönderilen ordulardır.
Yani, müsbet hadiseler üzerine gönderilmektedirler.
Zalimleri helâk için ise Cenab-ı Allah bu şekilde ordular göndermemekte, onları bir felâketle helâk etmektedir.
Hz. Lût’un kavmini helâk için üç melek göndermişse de, bunlar ordu olmadığı gibi, gerek Hz. İbrahim’e oğul müjdeleme, gerekse Hz. Lût’un kavminin helâkinde bir başka önemli rol oynama gibi vazifeleri de vardı.
Lût kavmi de, her bir “tabiat” hadisesinde olduğu gibi, yine elbette meleklerin istihdam buyurulduğu patlama ve taş yağmurları şeklinde gelen bir felâketle helâk edildi.
Dolayısıyla meleklerin bu hadisede de istihdam edilmiş olmaları, onların bizzat melekler tarafından öldürüldüğü manâsına gelmez. (Bkn. Bakara Sûresi/2: 30, not 30)
10.
Bu âyet, ölen insanlar içindeki günahkârların ruhlarının, günahlarından arınıncaya kadar başka bedenlerde dünyaya geri döndüğü şeklindeki inancı (tenasüh) kesinlikle reddetmektedir.
Âyet, açıkça günahkârların ve günahlarından dolayı helâk edilmiş olanların bir daha dünyaya, sonraki nesillerin arasına dönmeyeceklerini açıkça beyan etmektedir.
Âyetler, tarihteki bazı zalimlerin, bilhassa Ehl-i Beyt’e zulmeden bazılarının ve onların kurbanlarının Kıyamet’ten önce dünyaya geri gönderilip, kurbanların zalimlerden intikamlarını alacakları şeklindeki Şiilere ait ricat inancını da reddetmektedir.
11.
Âyet, yaratılıştaki çift olma hususiyetine ek olarak Allah’ın bitkileri, hayvanları, insanları ve bilmediğimiz daha pek çok şeyleri karşıtlık içinde birlik prensibine bağlı var kıldığını ifade buyurmaktadır.
Allah’ı tenzihle, yani eşi, benzeri, ortağı olmadığını ilanla başlayan âyet, başka her şeyin yaratılmış olduğunu ve yaratılıştaki çift olma özelliğini nazara vermektedir.
Yaratılıştaki bu temel hususiyet, aynı anda benzerlik ve zıtlığı gösterir. Bunun ilmî adı, ‘benzer zıtlar’dır.
Âyet, yaratılıştaki bu hususiyete üç misal vermektedir: Yerin bitirdiklerindeki veya yerden çıkan maddelerdeki positron–elektron, proton– antiproton, nötron–antinötron, metal–ametal gibi farklı fizikî ve kimyevî özellikler, erkek–dişi gibi biyolojik çiftler vs.
Bizzat insan mahiyetindeki çift olma özelliği: erkeklik–dişilik, zıt kişilik özellikleri (merhametli–merhametsiz, cömert–cimri vb.) ve benzer fakat zıt değer yargıları taşıyan özellikler (inançlı–inançsız zıtlığı yanında iki yüzlülük gibi).
Bilmediğimiz daha başka şeylerdeki çift olma özelliği: Pozitronun ve yaratılıştaki bu çift olma özelliğinin Kur’ân’ın onu ilanından 14 asır sonra keşfedilmesi, çağdaş fizikte dönüm noktası sayılabilecek hadiselerden biridir.
Bunun dışında, varlıkta bizim bilmediğimiz daha pek çok çiftler ve çiftli olma hususiyetleri vardır.
12.
Bu cümlenin aslı 4 kelimeden oluşmaktadır.
“Kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 961 noktasına doğru” ifadesinin aslı ise li-müstekarrin’dir.
Müstekar, istikrar, istikrar bulma, yani durma yer ve zamanı ve istikrar çizgisi (yörünge) manâlarına gelmektedir.
Başındaki li harf-i cerri (edat) ise, hem sebep, hem gaye, hem harekette yön ve hedef ifade eder.
Dolayısıyla li-müstekarrin ifadesi, güneş ve sistemiyle alâkalı dört gerçeğe parmak basmaktadır: (1) Güneş, bir yörüngede hareket halindedir; (2) bu hareket, onun için takdir buyurulan bir süreye kadar devam edecektir; (3) bu hareket, nihayet bir noktada duracaktır; (4) güneşin bu hareketi, onun sisteminin istikrarını sağlamada bir sebeptir.
Buradan anlıyoruz ki, güneş hareketsiz değildir ve hareketinin kâinatın düzeninde çok önemli bir yeri vardır.
Son yıllarda, güneşle ilgilenen astronomlar, güneşin modern bilimin daha önce zannettiği gibi hareketsiz olmadığı sorucuna varmışlardır.
M. Bartusiac imzasıyla, American Scientist dergisinin Ocak–Şubat 1994 sayısının 61–68’inci sayfalarında “Sounds of the Sun (Güneşin Sesleri)” başlığı altında çıkan yazıda, güneşin kendisine dokunulmuş bir gong gibi yerinde sarsılarak, silkinerek hareket ettiği ve sürekli sesler çıkardığı ifade edilmektedir.
Güneşin bu silkinme veya titremelerinin onun iç yapısı ve katmanları hakkında ve ayrıca kâinatın yaşı konusunda yapılan hesapları etkileyici bilgiler verdiği de belirtilen yazıda, güneşin kendi içinde tam olarak nasıl dönüp durduğunun Einstein’in genel izafiyet teorisini test etmede de çok önemli olduğu kaydedilmektedir.
Yazıda şu önemli yorumlara da rastlıyoruz: “Astronominin başka pek çok önemli keşfi gibi, güneşle ilgili bu keşif de hiç mi hiç beklenmiyordu.
Güneşin sarsılarak, silkinerek ve ses çıkararak hareket ettiğini keşfeden astronomlar, onun bütün aletleri aynı anda çalan bir senfoni orkestrasını andırdığını belirtmektedirler.
Güneşin titremeleri, onun yüzeyinde zaman zaman öyle toplu bir titreme meydana getirmektedir ki, bu diğer titremelerinden binlerce defa daha güçlüdür.”
Bilim, ne yazık ki, materyalist ve ideolojik saplantıları adına kendi kendisini sınırlamakta ve insanları bazen asırlarca yanlışlarla meşgul ettikten sonra tek tek doğrulara varabilmektedir.
Oysa bilim, önce iman edip sonra Allah adına ve imanî sorumluluğun çizdiği çerçevede yaratılış gerçeklerine yaklaşsa, ne insanların başına faydadan çok zarar getirecek, ne sürekli yanlışlardan yola çıkmak zorunda kalacak, ne de insanları manâsız bilim–din çatışmalarıyla meşgul edecektir.
Fakat bugün bilimi kullananlar, onu maddî menfaatleri ve siyasî hakimiyetleri adına en büyük bir silah olarak telâkkî ettikleri ve bu sebeple de onu materyalist ideolojinin kurbanı haline getirdikleri için bilim, yoluna gözü kapalı ve el yordamıyla devam etmekte ve neticede insanlığın başına saadetten çok felâket getirmektedir.
Bediüzzaman’ın güneşin hareketi konusunda, yukarda sözünü ettiğimiz astronomik keşiften yaklaşık 90 sene önce yazdıklarına kulak verdiğimizde söylemeğe çalıştığımız hususların doğruluğu daha bir belirgin hale gelecektir: Tecrî (akar gibi gitmekte)” kelimesi bir üslûba işaret eder; müstekarrında ifadesi ise, bir gerçeğe parmak basar.
962 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
Evet, tecrî lafzında şöyle bir üslûba işaret vardır: Güneş, demiri altından, süslü, altın kaplamalı, zırhlı bir gemi gibi, esirden olan ve gerilmiş dalga tabir edilen sema okyanusunda seyahat edip yüzmektedir.
Her ne kadar, istikrar bulduğu yörüngede demir atmış gibi ise de, sema denizinde o erimiş altın kütlesi cereyan etmekte (akıp gitmekte)dir.
Fakat bu cereyan, gözün gördüğüne saygılı kalınarak, âyetteki ana meseleyle ilgili ikinci, üçüncü dereceden bir husus olarak zikredilmiştir.
İkinci olarak, güneş, yörüngesinde, mihverinde hareket halinde olduğundan, erimiş altın gibi olan parçaları dahi cereyan etmektedir.
Bu gerçek hareket, yukarda ifade olunan mecazî hareketin kaynağı, belki zembereğidir.
Üçüncü olarak, güneş, yörüngesi denilen tahterevanıyla ve gezegenler denilen hareketli askerleriyle göçüp, âlem sahrasında seyr ü sefer etmesi, hikmetin gereğidir.
Zira İlâhî Kudret, her şeyi hareketli kılmıştır ve hiçbir şeyi mutlak sükûn ile mahkûm etmemiştir.
Rahmeti bırakmamış ki, herhangi bir şey, ölümün kardeşi ve yokluğun amca oğlu olan mutlak hareketsizlikle kayıtlı bulunsun.
Öyle ise, güneş de hürdür. İlâhî kanuna itaat etmek şartıyla serbesttir. Gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır.
Evet güneş, İlâhî emre itaat içinde ve her bir hareketi Allah’ın dilemesine uygunluk içinde olan bir çöl paşasıdır.
Cereyanı, hakikî ve bizzat olduğu gibi, ona ilâve bir özellik ve hissî bir algılama da olabilir.
(Muhakemat, s. 68) Bediüzzaman, eserlerinin bir başka yerinde, güneşin hareketi konusunda daha nettir ve kullandığı ifadeler, aynen astronominin yukarda ifade ettiğimiz son keşfiyle tıpatıp uygunluk içindedir: Güneş, nûranî bir ağaçtır, gezegenler ise onun hareketli meyveleridir.
Ağaçların aksine, güneş silkinir, tâ ki meyveleri düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar. Hem hayalde canlandırılabilir ki güneş, bir zikir halkasının meczup idarecisidir. Bu halkanın merkezinde cezbeli zikr eder ve ettirir.
(Sözler, “25. Söz”) Evet, güneşin meyveleri vardır, silkinir, ta ki hareketli olan meyveleri düşmesin. Eğer hareket etmeyip dursa, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.
Yukardaki ifadeleriyle Bediüzzaman hazretleri, güneşin hareketi konusundaki gerçeği şairane ve çok yönlü olarak ifade buyurmaktadır.
Güneş, son astronomik keşfin de ortaya koyduğu üzere, kendi içindeki müthiş hareketiyle, Bediüzzaman’ın ‘cezbe’ dediği çekim gücü oluşturmakta ve gezegenleri bu gücün tesiriyle onun etrafında dönmektedirler.
Eğer güneş dursa, hareketsiz olsa, bu güç ortadan kalkar ve gezegenler bir anda boşlukta kalır ve dağılırlar.
CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 963
41.
İnsanlar için bir başka delil, onların nesillerini (yükleriyle birlikte) dolu gemilerde (batmadan) taşımamızdır.
42.
Gemiler gibi, üzerlerine binip seyahat ettikleri daha nice binekler yarattık onlar için.13
43.
Eğer dilesek hepsini boğarız da, ne feryatlarına koşan bir kimse bulunur, ne de bir yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.
44.
Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve irademizin belli bir süreye kadar hayatta kalmalarışeklinde tecelli etmiş olmasıyla (kurtulabilirler).14
45.
Onlara, “Sizi önünüzden ve arkanızdan kuşatan (günahlar ve onların hem dünya hem Âhiret açısından gelecek hayatınızda yol açacağı sonuçlar) karşısında takva ile Allah’ın koruması altına girin ki, (dünyada faziletli bir hayat sürme, Âhiret’te ebedî saadete ulaşma adına) merhamete lâyık olasınız.” dendiğinde, (bundan hiç hoşlanmaz ve yüzlerini dönerler).
46.
Ve ne zaman kendilerine Rabbilerinin âyetlerinden bir âyet gelse, hoşnutsuzluk içinde ondan da yüz çevirirler.
47.
Onlara, “Allah size her ne rızık lütfetmişse onun bir miktarını (geçimlik olarak Allah rızası için muhtaçlara) verin!” çağrısı yapıldığında, küfürde inat edenler, mü’- minlere “Dilediği takdirde Allah’ın rızıklandırıp doyuracağı kişileri şimdi biz mi doyuracağız? Siz başka değil, açık bir sapkınlık içindesiniz doğrusu!” derler.
48.
Bir de (alaylı alaylı), “Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz, bizi kendisiyle tehdit edip durduğunuz bu Kıyamet ne zaman?” diye soruyorlar.
49.
Onların beklediği, (dünyevî meseleler ve şahsî menfaatleri üzerinde) çekişip dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayıverecek tek bir çığlıktan, bir patlamadan başka bir şey değil.15
50.
O zaman bir vasiyette bile bulunmaya imkânları olmayacağı gibi, (çığlığa dışarıda yakalananlar da) ailelerine dönemeyeceklerdir.
51.
Sûr’a üfürülür ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin huzuruna doğru akın akın koşmaktadırlar.
52.
“Eyvah bize!” derler, “bizi uyuduğumuz bu yerden kim kaldırdı?16 Meğer bu, Rahmân’ın mutlaka olacak dediği hadiseymiş; meğer rasûller doğruyu söylermiş!”
53.
Her şey bir çığlıktan ibarettir. Hepsi, (o büyük duruşma için) huzurumuzda toplanmışlardır.
54.
O gün kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz ve (dünyada iken) ne yapmışlarsa, onun karşılığını görürler.

442 964 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
13.
Pek çok müfessir, 41’inci âyetteki gemi(ler)den Hz. Nuh’un gemisini anlamış, merhum Elmalılı Hamdi Yazır ise, nesillerin ana rahimlerinde boğulmadan taşınması manâsını çıkarmıştır.
Kuşkusuz ilk manânın ve mecazî olarak diğer manânın da âyetin muhtevasına dahil bulunmasına mani bir durum yoksa da, âyeti hemen arkasından gelen 42’nci âyetle ve benzeri Mü’min Sûresi/40: 80, Zuhruf Sûresi/43: 12 âyetleriyle birlikte ele aldığımızda, öncelikle denizlerde ulaşım vasıtası olarak kullanılan gemilerden ve 42’nci âyette canlı–cansız diğer ulaşım vasıtalarından söz edildiği daha açık bir manâ olarak karşımıza çıkmaktadır.
14.
Âyetteki süreden maksat, ya her fert için Cenab–ı Allah’ın takdir buyurmuş olduğu ömür ve onun sonudur (ecel) veya Cenab-ı Allah’ın, kendilerini düzeltirler mi diye veya Allah karşısında Âhiret’te itirazları olmaması için bilhassa inkârcı zalimlere tanıdığı süredir.
15.
Bu âyet, bilhassa servet sahibi inkârcıların, Allah’ın uyarılarını hiç dikkate almadan tam bir gaflet içinde dünyevî meseleler ve menfaatleri üzerinde çekişip durduklarına dikkat çekmektedir.
Bu çekişme, onların başına dünyada savaşlar, sosyal depremler, ihtilâller getirdiği gibi, Kıyamet de onları böyle çekişmeler üzerinde apansız yakalayıverecektir.
16.
Bu cümle, kabir hayatıyla ilgili olarak iki gerçeğe işarette bulunmaktadır.
Birincisi: Kabir azabı, Mahşer Yeri’nde yaşanacak dehşet ve Cehennem’in azabına göre gece uykuda görülen kabus gibi olacaktır.
İkincisi: Hz. Ali (r.a.), “İnsanlar dünyada iken uykudadır, kabre girince uyanırlar.” der.
İman ve yaratılış gerçeklerini kavrama açısından, kabir hayatına göre dünya hayatı bir uyku gibidir; insanlar ölünce, artık gözlerinin önünden madde veya ceset perdesi kalktığı için görüşleri daha keskin olur (Kâf Sûresi/50: 22) ve bu hakikatlere uyanırlar.
Âhiret hayatıyla kıyaslandığında ise kabir hayatı bir uyku gibidir.
Bütün gerçekler, tüm açıklığıyla Âhiret’te ortaya çıkacaktır.
CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 965
55.
Cennet ehli, o gün tatlı meşguliyetler içinde Cennet’in nimetlerinden yiyip içerler.
56.
Kendileri ve eşleri, gölgelerde koltuklara yaslanırlar.
57.
Orada (dünyada yaptıklarının karşılığı olarak) bütün nimetler hazırdır onlar için ve daha ne isterlerse bulunur.17
58.
(Mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol bir Rab’den (asla tevbih, takbih değil, sadece) “selâm” sesi alırlar.
59.
Ve siz, hayatları günah hasadıyla geçmiş ey suçlular! Bugün şöyle bir kenara çekilin bakalım!
60.
Ben sizlerle şu sözleşmede bulunmamış mıydım? “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan’a tapmayın.18 O, sizin için apaçık bir düşmandır;
61.
“Fakat sadece Bana ibadet edin; doğru olan yol budur.”
62.
Ne var ki o, içinizden nice nesilleri saptırdı. Düşünüp akletmeli (ve ona göre davranmalı) değil miydiniz?
63.
İşte, kendisiyle sürekli ikaz ve tehdit edildiğiniz Cehennem!19
64.
Küfür içinde yaşayıp küfür içinde öldüğünüz için, yanıp kavrulmak üzere girin bugün oraya!
65.
O gün onların ağızlarına mühür vururuz da, Bize elleri konuşur ve işleyip hesaplarına geçirdikleri günahlara ayakları şahitlik eder.20
66.
Eğer dileseydik, gözlerini dümdüz silme kör ederdik de, yollarını bulabilmek için yalpalayıp dururlardı. O takdirde nasıl görebilirlerdi ki?21
67.
Eğer dileseydik, onların mahiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini bulundukları yerde çivileyiverirdik de, ne bir adım ileri gidebilir (ve herhangi bir arzularını gerçekleştirebilir), ne de önceki hallerine (ve ayrıldıkları evlerine geri) dönebilirlerdi.
68.
Kime uzun bir ömür verirsek, onun tabiatında da (kuvvetten sonra zaaf, bilgiden sonra cahillik, öğrendikten sonra unutkanlık ve bunama gibi) tersyüz olmalar meydana getirebiliriz. Halâ düşünüp akletmiyecekler mi?
69.
Biz Rasûl’e şiir öğretmedik; kaldı ki bu, O’na yaraşmaz da.22 Bir ders, irşad ve öğüt kitabıdır; maksatları belli, gerçeği açıklayan ve okunan bir Kitap (bir Kur’ân)dır O’na indirdiğimiz:
70.
Mânen canlı, (düşünüp akledebilen, gerçeği hem duyup hem görebilen) her kim varsa onu uyarsın, kâfirler hakkında ise deliller tamamlansın, İlâhî hüküm kesinleşsin diye.

443 966 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36
17.
55’inci âyette geçen “Cennet’in nimetlerinden yiyip içme” ifadesinin aslı fâkihûn’dur.
Kelime manâsı itibariyle “meyve yiyenler” demektir.
Benzer manâ, bu âyetteki sözcük anlamı itibariyle “meyve” demek olan fâkîhatün kelimesinde de vardır.
Burada, Kur’ân’ın mucizevî üslûbunun bir özelliğine daha şahit olmaktayız.
54’üncü âyet, Âhiret’te herkesin dünyada yaptıklarının karşılığını göreceklerini buyurmuştu.
Bilindiği gibi meyve, ağacın hayatının neticesidir.
Dolayısıyla, 55 ve 57’nci âyetler, mü’minlerin Cennet’te dünyadaki güzel davranışlarının karşılığını Cennet nimetleri olarak bulacaklarına işaret etmektedir.
Allah katında kabul görmüş her bir güzel iş, Âhiret tarlasına bir tohum olarak düşer ve işlenmekteki samimiyet ve mükemmeliyete göre herkes için farklı derecelerde Cennet nimeti olarak çıkar.
Şu kadar ki Allah (c.c.), Cehennem’i hak edenlere sadece yaptıklarının karşılığını çektirirken, Cennet ehline Kendi fazlından çok büyük ikramlar hazırlar; dolayısıyla onlar için Cennet’te “daha ne isterlerse bulunur.”
18.
Tapmanın en önemli boyutu teslimiyet ve itaattır.
Şeytana güya onun kötülüklerinden korunmak için tapanların, ibadet edenlerin yanısıra, davetine uyarak sürekli ona itaat edenler de vardır ve bunlar da ona tapmaktadır denebilir.
Kur’ân, şeytanın insana apaçık düşman olduğunu beyan buyurmakla, bir düşman olarak şeytanın insanlar hakkında asla iyilik istemeyeceğine dikkat çekmektedir.
“Ey Âdem’in çocukları” diye seslenmekle de, Hz. Adem’in ve eşi Hz. Havva’nın cennetten çıkmasına şeytanın sebep olduğunu hatırlatmaktadır.
Şeytan, onlar yaratılıp da karşılarında imtihanı kaybettiği zaman “O’nun soyunu, pek azı dışında kumandam altına alacağım!” diye yemin etmişti (İsrâ Sûresi/17: 62).
Allah (c.c.), Hz. Âdem’in çocuklarını şeytana karşı defalarca uyarmıştır.
Şu uyarı, bunlardan sadece biridir: “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan nasıl anne–babanızın üzerinden takva elbisesini sıyırıp, onlara edep yerlerini (ve mahiyetlerindeki bütün beşerî hususiyetleri) göstermiş ve onları cennetten çıkarmışsa, aynı şekilde sakın sizi de dünyada tâbi tutulduğunuz imtihanlarda kaybetmenize sebep olarak benzer bir belânın içine atmasın! O sizi görür; o da, kabilesi de, sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden sizi görürler.
Doğrusu Biz, şeytanları iman etmeyenlere yoldaş ve onların işbirlikçileri yaptık.” (A’râf Sûresi/7: 27)
19.
Kur’ân–ı Kerim, tekrar tekrar insanları Cehhenem’le korkutur, tehdit ve ikaz eder.
Bu konuda insanlara ilk ikaz, şeytanın Hz. Âdem’e secde etmeyi reddedip, Kıyamet’e kadar O’nu ve çocuklarını yoldan çıkarmak için çalışma müsaadesi aldığında yapılmıştı: Hiç şüphesiz Cehennem de o azgınların hepsi için kararlaştırılmış ve onlara va’dedilmiş yerdir.
Onun yedi kapısı vardır; her bir kapıdan içlerinde hangi grubun gireceği bellidir.
(Hıcr Sûresi/15: 43–44) Kur’ân, bu tür ikazları sık sık tekrarladığı gibi, onda daha başka tekrar veya tekrar görünümlü ifadelerde de bulunur.
Çünkü Kur’ân, aynı zamanda bir hukuk, dua, zikir, hikmet, kulluk, davet, emir, tefekkür, müjde, ikaz ve irşad kitabıdır.

CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 967
Dua, davet, irşad, emir, ikaz hepsi tesir, te’kit ve teyit için tekrar ister.
Bunun yanı sıra Kur’an, bütün insanların manevî ihtiyaçlarını giderecek kitapları ihtiva eden kutsal bir kitap; kendinden bütün velîlerin, sıddîkların, ilim ve kalbî arınmayı birleştirmiş irşad ehli âlimlerin yol ve usûllerini aldığı ve her bir yolu aydınlatıp, o yolda gidenlerin ihtiyaçlarını karşılayan risaleleri, kitapçıkları hâvî kutsal bir kütüphanedir.
Bundan dolayı ve ayrıca Kur’ân’ın öğretileri önem derecesine göre insanların zihinlerinde ve kalblerinde yerleşmesi, tabiatlarının bir parçası haline gelmesi için de tekrarlar gereklidir.
Bununla birlikte, tekrar gibi görünen ifadeler, çok defa da gerçekleri farklı konumlarda, farklı şartlarda, farklı şahıslara konumun, şartların ve şahısların özellikleri ve ihtiyaçları çerçevesinde farklı yanlarıyla sunmaktadır.
Bu, Kur’ân’ın tasrif diye nitelediği üslûptur.
20.
Bu âyete iki açıdan yaklaşılmalıdır.
İlki: Âhiret, baştan sona hayat diyarı, yani orada her şey canlı olacağından (Ankebût Sûresi/29: 64, Furkan Sûresi/25: 12, not 4), eller de ayaklar da konuşur.
İkinci olarak, insanların imanı, inkârı, yaptıkları işler, söyledikleri sözler yüzlerinden, ellerinden, kısaca vücut organlarından belli olur.
Dünyada dahi feraset ehli bunu görebilmekte, okuyabilmektedir.
21.
Âyet, mecazî olarak, Allah’ın insanlara gerçeği görebilme kabiliyet ve bunun için gerekli organları verdiğini, fakat inkârcıların bu organları kullanmayıp bu kabiliyeti yitirdiklerini, dolayısıyla gidecekleri yolu bulamayan körler gibi olduklarını ifade etmektedir.
22.
Kur’ân’ın şairler (ve şiirle) ilgili Şuarâ Sûresi/26: 224–227’de buyurdukları ve aynı sûrede not 43, 44’teki ilgili açıklamalara ek olarak, şiirin Allah Rasûlü’ne niye yaraşmadığı konusunda burada şunlar söylenebilir: Kur’ân, bir hikmet ve hakikat kitabı olarak, şiirin en çok rastlanan bir unsuru olan hayallerden berîdir. Kur’ân, nazım değildir, çünkü mükemmel düzen ve sistemiyle birlikte o, bir açıdan kâinattaki güzelliklerin ve nizamın tercümanıdır; hattâ kâinatın sözle ifadesidir.
Onun nazmın sınırlamalarından uzak olması, bütün bir metin içinde her bir âyetin diğerleriyle ve bütünle olan içten münasebetine katkıda bulunur. Öyle ki, her bir âyetin pek çok başka âyete bakan bir gözü, onlara dönük bir yüzü vardır.
Bu sebepledir ki, Kur’ân içinde binlerce Kur’ân vardır. İslâm’da her bir meşrep ve mezhep bu Kur’ânlardan birine tutunmuştur.
Meselâ, altı âyeti bulunan İhlâs Sûresi’nin her bir âyeti diğerleri için hem bir sebep hem bir neticedir. Dolayısıyla bu sûreden 36 sûre çıkar (Bkn. İhlâs Sûresi/112, not 4.) Bu, şuna benzer ki, gökte her cismin, vücutta her hücre ve organın birbiriyle münasebeti bulunur ve bunlar arasında görünür–görünmez bağlar vardır. Dolayısıyla Kur’ân’ın sistemi buna göredir ve Kur’ân, şiir gibi beşer ürünü bir sistemin altına giremez.
Ayrıca Kur’ân, bir fikri veya bir gerçeği daha iyi tasvir, daha iyi takdim adına beşer ürünü şiirde ve daha başka edebî eserlerde görülen cilalama ve yaldızlamalardan da berîdir.
968 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36

71.
Şunu da görmezler mi ki, bizzat Ellerimizle yaptıklarımıza dahil olarak onlar için ehli büyükbaş, küçükbaş hayvanlar yarattık da, o hayvanlara mâlik bulunmakta (ve onları diledikleri gibi kullanabilmektedirler)?
72.
O hayvanları emirlerine âmâde kıldık; böylece bazılarından binek vasıtası olarak yararlanmakta ve onlardan yiyecek de temin etmektedirler.
73.
Onlarda daha nice menfaatleri vardır ve bu arada onlardan (süt gibi) içecek de elde etmektedirler. Halâ şükretmeyecekler mi?
74.
Ama onlar, yardım beklentisi içinde Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
75.
Oysa (ilâh edindikleri) o şeyler, onlara hiçbir şekilde yardım edemez; kaldı ki, (o müşriklerin bizzat) kendileri, sözde ilâhlarının etrafında onların hizmetini gören hazır bir ordu olup,23 Kıyamet Günü hep birlikte azap için getirileceklerdir.
76.
O halde (ey Rasûlüm), onların sözleri seni üzmesin. Biz, içlerinde neleri gizliyorlar, neleri dışa vuruyorlar hepsini biliyoruz.
77.
İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki, Biz onu (erkekten ve kadından gelip birleşen) birkaç damla sıvıdan yarattık; ama böyleyken o, Bize karşı yaman bir hasım kesiliverir.
78.
Kendi yaratılışını unutur da, Bizim için temsil getirmeye kalkar: “Çürümüş gitmiş kemiklere kim hayat verecekmiş ki?” der.
79.
De ki: “Onları baştan kim meydana getirmişse, onlara yine O hayat verecektir. O, her türlü yaratmayı ve yarattığı her şeyi bütünüyle bilir.”24
80.
O ki, yeşil ağaçtan sizin için ateş var etmektedir ve siz de, o ateşi tutuşturup durmaktasınız.25
81.
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini (çürümüş kemiklerinden insanları yeniden) yaratamaz mı? Elbette yaratabilir, çünkü O, mükemmel Yaratan’dır, her şeyi hakkıyla Bilen’dir.26
82.
O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.
83.
(Her türlü eksiklikten, herhangi bir şeyi yapamamaktan) mutlak münezzehtir O Allah ki, her şeyin mutlak hakimiyeti O’nun Elindedir ve hepiniz O’na döndürülmektesiniz.27

444CÜZ: 23, Sûre: 36 YÂ-SÎN SÛRESİ 969
23.
Müşrikler, dünya işlerinde kendilerine yardım etsinler diye ilâhlar edinirler. Bunların arasında putlar, cinler, görünmez “iyi-kötü” ruhlar, melekler, bazı şahıslar vardır. Ama düşünmezler ki, bunları ilâh edinip, bir ordu gibi etraflarında hizmetlerini görenler kendileridir.Kendisine hizmet edilen, hizmete muhtaç olan nasıl başkasına yardım edecek, kendisinden yardım istenecek bir ilâh olabilir? Müşrikler de, taptıkları putlar, kâfir cinler, kâfir–zalim kişiler de, Kıyamet Günü derdest edilip, azap için getirilecek ve Cehennem’e atılacaklardır.  
24.
Yani, Allah’ın sayısız yaratma şekilleri vardır ve o dilediğini dilediği şekilde yaratabilir, yaratır.
Ayrıca O, yarattığı her şeyi eksiksiz bilir; hiçbir şeyi unutmaz.
Dolayısıyla, başta her şeyi o şey ortada yokken yaratan Allah (c.c.), elbette o yarattığı şeyleri yeniden yaratmaya da kadirdir.
25.
Âyet-i kerimede ince bir manâ vardır ve Allah’ın çürümüş kemiğe nasıl hayat vereceğine bir misal teşkil etmektedir.
Allah (c.c.), bir şeyden onun tam zıttını da yaratır.
Klasik müfessirler, âyetteki yeşil ağaçtan kastın –ki yeşil ağaç, içinde su olan ağaçtır– Arabistan çölünde biten ve halkın kendisinden ateş tutuşturduğu merh ve afar olduğunu beyan ederler.
Günümüz tefsircilerine göre âyet, bu iki ağacın yanısıra petrole de işaret etmektedir.
Bilindiği gibi petrol, yeşil ağaçların, bitkilerin toprakta çürüdükten sonra geçirdikleri kimyevî istihaleler sonucu meydana gelmektedir.
Eskiden, Azerbaycan gibi bazı ülkelerde, petrol olduğu bilinmese de, onun arazide aktığı ve halkın ondan ateş yaktığı tarihî vakıadır.
Bununla ateşperestlik arasında bir münasebet de olabilir.
Suudî Arabistan’ın da bir zamanlar yemyeşil, şimdi de bir petrol ülkesi olduğu malûmdur.
26.
Yani, her şeyi o şeyler yokken yaratan, insana nutfe gibi basit bir şeyden varlık veren Allah’tır.
Yine O Allah’tır ki, yaratılmaları insanın yaratılmasından daha öte bir şey olan (Mü’min Sûresi/40: 57) gökleri ve yeri de yaratmıştır.
Dolayısıyla O, nasıl insana nutfe gibi bir basit bir maddeden varlık veriyorsa, çürümüş gitmiş kemiklerden de aynı şekilde insan yaratabilir.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, insan vücudunda acbü’z–zeneb denen bir parçacığın çürümeyeceğini ve Allah’ın Kıyamet’te insanları ondan yaratacağını beyan buyurmuşlardır.
27.
“Her şeyin mutlak hakimiyeti” ifadesinin aslı melekût’tur.
Nasıl bir kelimenin, sözün aslı, hakikati onun manâsı olup, harflerden meydana gelen kelimeler onu sadece dışta gösteriyorsa, bunun gibi, kâinattaki her varlığın, her hadisenin hakikati ve aslı da manevîdir ve bu manevî aslın da (tecelli) dereceleri, mertebeleri vardır.
Bu tecelli derecelerinden birinin meydana geldiği pak ve manevî sahaya veya âleme Melekût Âlemi denir.
Allah (c.c.) maddî âlemde pek çok hikmetlere binaen (bkn: Kehf Sûresi/22, not 13) sebepler perdesi gerisinde icraatta bulunurken, Melekût Âlemi’nde Kudretini perdesiz tecelli ettirir.
Dolayısıyla burada bir şeye “Ol!” demekle onun oluvermesi aynı andadır; hattâ “düşünce, niyet, söz” ile hareket aynıdır denebilir.
Özü itibariyle bu âlemde ve benzeri âlemlerde gerçekleşen yaratılış, maddî âlemde bir süreç takip eder.
Bununla birlikte, burada da, baharda ağaçların birden çiçek açıvermesi gibi, yaratma bazı durumlarda o kadar hızlı olur ki, biz ancak meydana  geliverdiği zaman onun neticesini görürüz.
(Bu konuda ayrıca bkn. Bakara Sûresi/2: 117, not 101; Nahl Sûresi/16: 40, not 9.) Her şeyin Cenab–ı Allah’ın “Ol!” emriyle ve birden yaratılmasını anlamak için bir kıyas olarak bilgisayar işletim programlarını ve artık bilgisayar tuşlarının ağızdan çıkan sözün etkisiyle de harekete geçmesini zikredebiliriz.
Bilgisayar programları veya bilgisayarın çalışması tamamen emirlerden ibarettir ve ağızdan çıkan sözler, tuşlar vasıtasıyla ekranda yazı olarak görünmektedir.
İşte, İlâhî Kudret’in yaratması, icraatı da bir emirden ibarettir ve emir, yani Kelâm, Kudret gibi tecelli etmekte veya Kudret, âdeta Kelâm ile icraatta bulunmaktadır.

970 YÂ-SÎN SÛRESİ CÜZ: 23, Sûre: 36


Bakara Sûresi

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ ﴿٢٨٥﴾  285
لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ ﴿٢٨٦﴾ 286
(285) Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler).
Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler.
«Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız.İşittik, itaat ettik.
Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.

(286) Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.
Herkesin kazandığı hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.
Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma.
Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.
Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme!
Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın.
Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...